Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Enbîya — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

112 ayetRûpel 2 / 2
54. “İbrahim: “Andolsun ki sizler de babalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi” Yemin üstüne yemin olsun ki, sizler de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz. Allah yanında hiçbir değer ifade etmeyen bu âciz varlıklara ibadet etmekle atalarınız da, onların yolunu körü körüne sürdüren sizler de çok büyük bir sapıklık içindesiniz. Evet diyorlar ki biz aba ve ecdadımızdan böyle gördük. Aba ve ecdadımızı bunun üzerine bulduk. Aba ve ecdadımızı da bunları yapar bulduk. Eğer bu yaptığımız şeyler kötü bir şey olsaydı, elbette atalarımız yapmazlardı bunu diyorlar. Atalarımız da bunları yaptığına göre bunlar günah değildir diyorlar. Biz atalarımızı bir din, bir yol üzerine bulduk, biz de onların izleri üzerinde güdülüp gideceğiz. Onlar bizi nereye çekerlerse, nereye sürüklerlerse oraya doğru gideceğiz diyorlar. Tıpkı şu anda müslümanım diyen insanlardan pek çoğunun kör bir taklidin peşine takılıp, dinlerinin aslını araştırma gereği duymadan atalarından intikal edenin doğruluğuna güvenerek onların izlerini takip ettikleri gibi. Bu tür insanların bizim toplumda çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Ya da işte uydum cemaate diyerek çoğunluğun yaptıklarının doğruluğuna itikat eden ve hiç düşünmeden onların peşine takılan insanlar gibi. Allah korusun bu insanların ne amel edecek bir kitapları var, ne kitaptan haberleri var, ne de dayandıkları bir delilleri vardır. Onlar sadece cahil babalarının yoluna tabi oluyorlar. Diyorlar ki biz atalarımızı bir sebil üzere, bir yol üzere, bir mezhep üzere, bir tarz üzere, bir hayat programı üzere bulduk, biz de onların izleri üzerinde gitmekteyiz. Atalar dini. Atalar yolu. Bunların işi gücü kör taklittir. Dinin te-mel kaynakları olan kitap ve sünneti tanıma ve amellerini onlara da-yandırma zahmetinden kaçan bu taklitçiler, atalarının sünnetine tabi olarak kolay yoldan doğru yolu bulabileceklerini zanneden zavallılardır. Bakın diyorlar ki İbrahim (a.s)’a:
55. “Sen bize gerçeği mi getirdin yoksa şaka mı ediyorsun?” dediler.” Ey İbrahim, gerçekten sen bize bir hakla mı geldin? Bize gerçekten bir hak mı getirdin? Yoksa bizimle oyun oynayanlardan mısın? Gerçekten bu söylediklerin hak mı, yoksa bizimle dalga mı geçiyorsun? Bunları lâf olsun diye, eğlence olsun diye mi konuşuyorsun? Yoksa bu dediklerin doğru mu? Bizimle şaka mı ediyorsun, yoksa ciddi misin?
56. “O şöyle dedi: “Hayır; Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir ki onları, O yaratmıştır. Ben de buna şâhitlik edenlerdenim.” İbrahim (a.s) dedi ki, benim Rabbim, göklerin ve yerin Rab-bidir ki onları yoktan var edendir. Büyük atamız dikkat ederseniz hemen gerçeği yerine oturtuverdi. Rabbin yaratıcı özelliğini ortaya koyuverdi. Rab olanın, göklere ve yere egemen olanın, göklere ve yere söz geçirenin yaratıcı olması gerektiğini, yaratıcı olmayanların asla Rab ve İlâh olamayacağını, insanların hayatına karışamayacağını or-taya koyuverdi. Evet şu hiçbir özellikleri olmayan, ne kendilerini, ne de başkalarını yaratma gücüne sahip olmayan, rızık verme, doyurma, koruma özellikleri olmayan, bırakın başkalarına, kendilerine bile bir fayda ve zarar sağlama güçleri olmayan, konuşamayan, yeme, içme özellikleri olmayan, sadece insanların kendi kafalarından uydurdukları bu varlıklara, bu putlara tapınanların ne kadar akılsız, ne kadar aptal olduklarını, bu aptalların sapıklıklarını ortaya koyduktan sonra bakın İbrahim (a.s)öyle diyordu: Ey insanlar, bunların hiçbirisi Rab ve İlâh olamazlar. Bilâkis Rabbiniz, kendisine ibadet edeceğiniz, sözünü dinleyeceğiniz, yasalarını uygulayacağınız, hatırını kazanacağınız, boyunlarınızdaki kulluk iplerini eline vereceğiniz, çektiği yere gideceğiniz, dua edeceğiniz, sığınacağınız, saygı duyacağınız, hamd edeceğiniz Rabbiniz göklerin ve yerin de Rabbidir. O Rab şu anda tanrılaştırdığınız varlıklar gibi sadece yeryüzünün Rabbi değil, sadece belli ülkelerin Rabbi değil, sadece insanların Rabbi değil, gökler ve göktekilerin de, yerler ve yerdekilerin de Rabbidir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’na boyun büküp teslim olmuştur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsini yaratan ve hepsinin yasalarını belirleyendir O Rabb’tır. Şu sizin Allah berisinde tanrı kabul ettiğiniz varlıkların hangisinin böyle bir özelliği vardır? Hangi tanrı ve tanrıçanızın göklerde ve yerde egemenliği vardır? O Rabbin bir başka özelliği de: Onları yoktan var etmesidir. Gökleri ve yeri, göktekileri ve yer-dekileri yoktan var edendir O. Peki Allah özelliğine sahip başka biri var mı? Allah’tan başka yoktan bir şey var eden var mı? Hattâ işte bundan dolayı Allah’ı hayatlarında devre dışı bırakarak hiçbir şey ya-ratma özelliğinde olmayan bu sahte tanrılar egemenliğinde bir hayat yaşamaya çalışan müşriklerin yanılgıları bilimlerinde de söz konusudur. Kendi kendilerine uydurdukları, kendi elleriyle diktikleri tanrılarında olmayan Allah’ın bu yaratıcılık özelliğini diskalifiye edebilmek için diyorlar ki, hiçbir varlık yoktan var olmaz, var iken de yok olmaz. Var yok olmaz, yok da var olmaz diyorlar. Neden diyorlar bunu? Çünkü ne kendileri, ne de tapındıkları tanrıları kesinlikle hiçbir şeyi yoktan var etmeye, varı da yok etmeye güç yetirememektedirler. Herhangi bir varlığı yaratmaya da, yok iken var etmeye de, var iken öldürmeye de mâlik değillerdir. Yaratan da, öldüren de Allah’tır. Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkaran sadece Allah’tır. İşte Allah’ın bu sıfatını diskalifiye edebilmek için bu saçmalığı bilimsel bir gerçekmiş gibi sunmaya çalışıyorlar alçaklar. Ve ben buna şâhitlik edenlerdenim. Ben Rabbimin bu sıfatlara sahip oluşuna şahidim. Gözümle görmeden de öte kesin bir bilgiyle buna şehadet ediyorum ben. Ben de göklerin ve yerin, göktekilerin ve yerdekilerin Rabbi olan, göklerde ve yerde egemen olan, göklerin ve yerin yoktan var edicisi olan Allah’ın benim de, sizin de Rabbimiz olduğuna şehadet ediyorum.
57. “Allah'a yemin ederim ki, siz ayrıldıktan sonra, putlarınıza bir tuzak kuracağım!” İbrahim (a.s) dedi ki, Allah’a yemin olsun ki ben sizin bu Allah sıfatlarına sahip olmadıkları halde Allah yerine, Rab ve İlâh makamına oturttuğunuz putlarınıza, tanrılarınıza bir tuzak kuracak, bir oyun oynayacağım. Bu âciz varlıkların asla tanrı olmadıklarını, olamayacaklarını size göstereceğim. Siz ayrıldıktan sonra, siz arkanızı dönüp gittikten sonra onlara bir düzen kuracağım diyor.
58. “Hepsini paramparça edip, içlerinden büyüğünü ona başvursunlar diye, sağlam bıraktı.” O putların en büyükleri hariç diğerlerini kırıp param parça etti. Hepsini kırdı, sadece bir tanesi hariç. Onu kırmadı, belki ona dönerler diye. Umulur ki ona dönerler, kendisine müracaat ederler diye ona dokunmadı. Ya o puta dönerler, müracaat ederler, ya da kendisine müracaat ederler diye onu kırmadı İbrahim (as.) Ya da onların âcizliklerini, güçsüzlüklerini, kendilerini bile koruma gücüne sahip olmadıklarını anlayıp Rablerine kulluğu dönerler diye böyle yaptı. Evet Allah’ın elçisi, halk orayı terk ettikten sonra, topluca bir bayram yerine gittikten sonra put haneye giriyor ve orada bulunan irili ufaklı tüm putları kırıyor, sadece bir tanesini, onların en büyüklerini bırakıyor. Belki bu olayla kendilerine gelirler, kendilerine dönerler, akıllarını başlarına alırlar diye. Belki bunun çözümü konusunda kendisine müracaat ederler de bu işin aslını onlara anlatma, onları uyarma fırsatı bulurum diye. Sonra halk dönünce görüyorlar ki tüm tanrıları yerle bir edilmiş. Tüm tanrıları kırılmış, yok edilmiş. Bu manzara karşısında şaşkına dönmüş insanlar gazapla diyorlar ki:
59. “Milleti: “İlâhlarımıza bunu kim yaptı? Doğrusu o zalimlerden biridir” dediler.” İlahlarımıza bunu kim yaptı? Bunu İlâhlarımıza kim yaptıysa muhakkak ki o zalimlerdendir. Böyle bir şeyi İlâhlarımıza yapmakla o zulümlerin en büyüğünü irtikap etmiştir diyorlar. Putlarımıza yapılan bu iş zulümlerin en büyüğüdür diyorlar. Çünkü her ne kadar bizim bu İlâhlarımız, bu putlarımız konuşma yeteneğine sahip olmasalar da, kendi kendilerini koruma, düşmanlarıyla savaşma yeteneğine, hüküm verme, hüküm uygulama yeteneğine sahip olmasalar da, bizim tarafımızdan dikilip korunsalar da, bize muhtaç olsalar da biz onları seviyor, onlara saygı duyuyorduk. Onların arkasına saklanıp istediğimiz şeyleri yapabiliyorduk. Keyfimize göre bir hayat yaşayabiliyorduk. Peki acaba bu putlar ne istiyorlardı onlardan? Nasıl bir kulluk istiyorlardı, nasıl sorumluluklar istiyorlardı onlardan? Aslında o putların onlardan ne istedikleri değil, onları dikip arkalarına saklananların onlara ne söylettirdikleri önemlidir. Evet o putlar onlardan bizzat bir şeyler istemese de, istetiyorlardı. Putlar kendilerine konuşmasa da, onlar o putları kendilerince konuşturuyorlar, putlara kendi istedikleri bir kısım şeyleri dedirtiyorlar ve o dediklerini de yapıyorlardı tabii. Yâni aslında onlar o putlara değil kendi arzularına, kendi hevâ ve he-veslerine tapınıyorlardı. Put budur zaten. Put insanlara hiçbir şey demese de, dedirtirler ona. Put aslında konuşmaz, ama putun arkasına saklanan birileri istediklerini o putlara söyleterek onun arkasında kendi egemenliklerini, kendi hegemonyalarını gerçekleştirirler. Meselâ şimdi insanların hayatına bir put olarak dikilmiş olan şu yönetmelikler konuşur mu? Konuşmaz değil mi? Ama konuşturuyorlar değil mi insanlar şu anda onları? "Olmaz arkadaş! Bu yönetmeliklere aykırıdır!" diyor müdür efendi. Veya olmaz arkadaş! Bu âdetlere terstir diyor adam. Yâni bu yönetmenlik dedikleri şey ne? Ya da bu âdet dedikleri ne? Kim koydu bunu? İnsanlar koymadılar mı? Yâni şimdi bu yönetmeliklerin, bu âdetlerin arkasında birileri yok mu? Birileri konuşturmuyorlar mı onları? Birileri onların arakasında kendi arzularını putlaştırmıyorlar mı? Aslında hiçbir put insanları kendisine kulluğa çağırmaz, çağıramaz. Lâkin onu dikenler onlara kulluğa çağırmaktadırlar. Bakın bu diktikleri putları, bu tanrıları kendilerine kulluk edenlerine bir şeyler sağlamak, kendilerine kulluk edenleri korumak, onları doyurmak şöyle dursun, kendilerini bile korumaktan âcizdirler. Bu âciz varlıklar kendilerine bel bağlayan, kendilerine gönüllü kulluk eden, velâyeti altındaki kullarını, kölelerini, vatandaşlarını doyurmak ve beslemek şöyle dursun onlardan beslenmek durumundadırlar. Kullarını korumak şöyle dursun kullarının korumasına sığınmaktadırlar. Kullarından aman beni koruyun! Beni yıkmak, beni kırmak, beni yok etmek isteyenlere karşı aman beni koruyun! diye onlardan korunma talep etmektedirler. Öyle değil mi? Hiçbir put onu diken kullarından saygı, kabul görmedikçe tapınılmaya lâyık olamaz. Hiçbir Firavun kullarından, metbularından vergi almadıkça ayakta duramaz. Hiçbir Firavun kullarından destek almadıkça ayakta duramaz. Hiçbir put kendisine tapınanlardan kendisine bir mozole, bir anıtkabir istemedikçe tapınılmaya değer görülemez. Hiçbir sistem kullarından oy istemedikçe, kullarından sahiplenme istemedikçe yaşayamaz. Hiçbir âdet, hiçbir töre, hiç bir yasa, hiçbir yönetmelik, hiçbir moda bağlılarından talep görmedikçe yaşayamaz. Bakın İbrahim (a.s) in toplumu da korudukları putlarının yanın-dan ayrılır ayrılmaz bir çocuğun kendilerini paramparça etmesine engel olamıyorlar. Tanrılarının başına gelen bu olaya üzülüyorlar ve di-yorlar ki kim yaptı bunu? Bunu İlâhlarımıza kim yapmışsa gerçekten o en büyük zalimdir. Sonra diyorlar ki:
60,61. “Bazıları: “İbrahim denen bir gencin onları diline doladığını duymuştuk” deyince, “O halde bunların şâhitlik edebilmeleri için onu halkın gözü önüne getirin” dediler.” Evet kendi kendilerine diyorlar ki, biz İbrahim denen bir genç duymuştuk. Onun özelliği şuydu: O bizim putlarımız hakkında bir şeyler söylüyordu. O bizim İlâhlarımız hakkında ileri geri konuşmalar yapıyor, bizim İlâhlarımızı diline doluyordu. Onların tanrı olmadıklarını, onların hiçbir değer ve anlam ifade etmediklerini, sadece birer timsal olduklarını, içi boş birer kadavradan, birer heykelden, birer isimden, yakıştırmadan ibaret olduklarını söylüyordu. Herhalde putlarımıza bu kötülüğü yapsa yapsa o yapar, ondan başka bunu onlara yapacak hiç kimse yoktur dediler. Buradan anlaşılıyor ki toplum İbrahim (a.s)’ı ve Onun inancını tanıyorlardı. Allah’ın elçisi toplum içinde sürekli onların İlâhlarının, putlarının aleyhinde konuşuyor, onların asla tanrı olamayacağını, gerçek İlâhın âlemlerin Rabbi olan Allah olduğunu gündemde tutuyordu. Sürekli toplumu Allah’a kulluğa dâvet ediyordu. Herkes onun bu tavrını biliyordu. Onun içindir ki putlarının başına gelen bu hadiseden ilk planda onu sorumlu tutuyorlardı.
60,61. “Bazıları: “İbrahim denen bir gencin onları diline doladığını duymuştuk” deyince, “O halde bunların şâhitlik edebilmeleri için onu halkın gözü önüne getirin” dediler.” Evet kendi kendilerine diyorlar ki, biz İbrahim denen bir genç duymuştuk. Onun özelliği şuydu: O bizim putlarımız hakkında bir şeyler söylüyordu. O bizim İlâhlarımız hakkında ileri geri konuşmalar yapıyor, bizim İlâhlarımızı diline doluyordu. Onların tanrı olmadıklarını, onların hiçbir değer ve anlam ifade etmediklerini, sadece birer timsal olduklarını, içi boş birer kadavradan, birer heykelden, birer isimden, yakıştırmadan ibaret olduklarını söylüyordu. Herhalde putlarımıza bu kötülüğü yapsa yapsa o yapar, ondan başka bunu onlara yapacak hiç kimse yoktur dediler. Buradan anlaşılıyor ki toplum İbrahim (a.s)’ı ve Onun inancını tanıyorlardı. Allah’ın elçisi toplum içinde sürekli onların İlâhlarının, putlarının aleyhinde konuşuyor, onların asla tanrı olamayacağını, gerçek İlâhın âlemlerin Rabbi olan Allah olduğunu gündemde tutuyordu. Sürekli toplumu Allah’a kulluğa dâvet ediyordu. Herkes onun bu tavrını biliyordu. Onun içindir ki putlarının başına gelen bu hadiseden ilk planda onu sorumlu tutuyorlardı.
62. “İbrahim gelince, ona: “Ey İbrahim! Bunu İlâhlarımıza sen mi yaptın?” dediler.” Putların bulunduğu put hanenin çevresinde kümelenen halkın konuşmaları, tartışmaları devam ediyor. Dediler ki onu insanların gözleri önüne getirin. Olur ki bu halk ona şâhitlik eder. Bakalım, bu hadiseyi bir tahkik edelim, araştıralım, onu sorgulayalım dediler ve herkes toplanıp İbrahim (a.s)’ı çağırdılar. İşte Allah’ın elçisinin beklediği, planladığı da buydu. Bu hadisenin tüm insanların gözleri önünde şüyu bulmasını istiyordu. Herkesin önünde bu putların asla tanrı olmadıklarını anlatmak, onların akıllarını erdirmek, onları uyarmak istiyordu. Tıpkı Mûsâ (a.s) gibi halkın arasına geldi.
63. “İbrahim: “Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun” dedi.” Dediler ki ey İbrahim, bunu putlarımıza sen mi yaptın? Herkes susmuş dinliyorken İbrahim (a.s)şöyle buyurdu: Bilâkis bunu o yapmıştır. Bilâkis tanrılarınıza bunu; şu büyükleri yapmıştır. İşte bu onların büyükleridir. Eğer konuşurlarsa sorun onlara. Hepsi, bütün küçükleri kırılıp o kaldığına göre ve onları kıran balta da onun boynunda olduğuna göre, elbette bu işi o yapmıştır. İbrahim (a.s) o putlara tapınan bu âcizlerin akıllarını erdirmek için böyle bir yöntem takip ediyordu. Bu İbrahim (a.s)’in söylediği bir yalan değil aksine tartışmada bir yöntemdi. Tıpkı En’âm sûresinde toplumunun akıllarını erdirebilmek için ay, güneş ve yıldızlar için şöyle buyurduğu gibi: "Bu Rabbim ha?" (En’âm 76) Bu benim Rabbim ha? Şimdi ben hayat programımı bundan alacağım ha? Siz bu yıldızı Rab kabul ediyorsunuz ve ben de ona ibadet edeceğim öyle mi? Ben hayatımı buna danışacağım öyle mi? Şimdi benim Rabbim bu yıldız ha? Ben bunu Rab bileceğim öyle mi? diyor ve onların gözünde o yıldızın Rab olamayacağını anlatmaya çalışıyordu. Bu, tartışmada bir ikna yöntemidir. İşte bakın burada da kırdığı putların karşısında: Derken görüyoruz. Bu söz de aynen bunun gibiydi. Hz. İbrahim burada da bu sözü söylerken o putların konuşmayacağını, konuşamayacağını pek ala biliyordu. Ama bunu bile bile yine de muhataplarına bunu anlatabilmek, onların akıllarını erdirebilmek için böyle diyordu. Sorun o putlara da kendilerini kimin kırdığını söylesinler. O böyle deyince:
64,65. “Kendi kendilerine: “Doğrusu siz haksızsınız”, sonra kafalarında olan eski inançlarına dönerek: “Ey İbrahim! Bunların konuşmayacağını, andolsun ki, bilirsin” dediler.” Evet onlar nefislerine döndüler. Çünkü Allah’ın elçisi gerçekten onları can alıcı noktalarından yakalamıştı. İbrahim (a.s)’in bu akılları erdirici sözünden sonra kendilerine gelip akıllarını kullanmaya, kalpleriyle tefekkür etmeye başladılar. Ve kendi kendilerine dediler ki gerçekten siz zalimlerin ta kendilerisiniz. Bu cansız ve akılsız varlıklara tapınan sizler zalimlik ediyorsunuz diyerek kendi kendilerine bu yargıya varıp içlerinden böyle dediler. Bu âciz varlıkları Allah makamına oturtarak Allah’a zulmediyorsunuz. Akıllarınıza, kalplerinize, insan oluşunuza zulmediyorsunuz. Gerçekten bu putları kıran İbrahim değil, onlara tapınan sizler zalimlersiniz dediler. Çünkü kendilerine gelip düşününce hemen anladılar ki; ne bu en büyükleri onları kırabilir, ne de bu paramparça olan küçükler kendilerini kimin kırdığını söyleyebilirler. Sonra, kendilerine gelip gerçeği anladıktan hemen sonra çaresiz mahcup olup başlarını önlerine eğdiler, hatalarını anladılar, bunların hiçbirisinin tanrı olamayacağını anladılar. Ya da bu gerçeği kavrayıp zalimliklerini itiraf ettikten hemen sonra başları üzerine, tepeleri üstüne gerisingeriye döndüler. Tepe taklak gelerek eski inançlarına, eski kafalarına, eski mantıklarına, eski şirklerine döndüler. Yükseldikleri az evvelki kavrayışlarından baş aşağı yuvarlandılar. Tekrar eski dünyalarına dönüverdiler de: Ey İbrahim, sen de pekala biliyorsun ki bu putlar konuşmazlar. Şimdi bunu bile bile sen nasıl oluyor da kendilerini kimin kırdığını onlara sormamızı teklif ediyorsun? Onları bu noktaya getiren Allah’ın elçisi buyurdu ki:
64,65. “Kendi kendilerine: “Doğrusu siz haksızsınız”, sonra kafalarında olan eski inançlarına dönerek: “Ey İbrahim! Bunların konuşmayacağını, andolsun ki, bilirsin” dediler.” Evet onlar nefislerine döndüler. Çünkü Allah’ın elçisi gerçekten onları can alıcı noktalarından yakalamıştı. İbrahim (a.s)’in bu akılları erdirici sözünden sonra kendilerine gelip akıllarını kullanmaya, kalpleriyle tefekkür etmeye başladılar. Ve kendi kendilerine dediler ki gerçekten siz zalimlerin ta kendilerisiniz. Bu cansız ve akılsız varlıklara tapınan sizler zalimlik ediyorsunuz diyerek kendi kendilerine bu yargıya varıp içlerinden böyle dediler. Bu âciz varlıkları Allah makamına oturtarak Allah’a zulmediyorsunuz. Akıllarınıza, kalplerinize, insan oluşunuza zulmediyorsunuz. Gerçekten bu putları kıran İbrahim değil, onlara tapınan sizler zalimlersiniz dediler. Çünkü kendilerine gelip düşününce hemen anladılar ki; ne bu en büyükleri onları kırabilir, ne de bu paramparça olan küçükler kendilerini kimin kırdığını söyleyebilirler. Sonra, kendilerine gelip gerçeği anladıktan hemen sonra çaresiz mahcup olup başlarını önlerine eğdiler, hatalarını anladılar, bunların hiçbirisinin tanrı olamayacağını anladılar. Ya da bu gerçeği kavrayıp zalimliklerini itiraf ettikten hemen sonra başları üzerine, tepeleri üstüne gerisingeriye döndüler. Tepe taklak gelerek eski inançlarına, eski kafalarına, eski mantıklarına, eski şirklerine döndüler. Yükseldikleri az evvelki kavrayışlarından baş aşağı yuvarlandılar. Tekrar eski dünyalarına dönüverdiler de: Ey İbrahim, sen de pekala biliyorsun ki bu putlar konuşmazlar. Şimdi bunu bile bile sen nasıl oluyor da kendilerini kimin kırdığını onlara sormamızı teklif ediyorsun? Onları bu noktaya getiren Allah’ın elçisi buyurdu ki:
66,67. “İbrahim: “O halde, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsınız? Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Akletmiyor musunuz?” dedi.” Öyleyse Allah’ı bırakıp ta niçin konuşamayan, ne kendilerine, ne de size karşı hiçbir fayda ve zarar sağlama imkânına sahip olmayan bu putlara tapınıyorsunuz? Allah’ı bırakıp ta kendilerine tapındığınız bu putlar size ne bir fayda verebilirler, ne de en ufak bir zarar verebilirler. Şimdi sizler fayda ve zarar verebilecek tek egemen olan Allah’ı bırakıp ta O’nun berisinde bunlara mı ibadet ediyorsunuz? Kulluk, güç ve kudret sahibi Allah’a lâyıkken O’nu bırakıp ta hiçbir güç ve kuvvet sahibi olmayan bu putlara mı kulluk ediyorsunuz? Bunlar size hiçbir zarar veremeyecekleri gibi, fayda da sağlayamazlar. Size de Allah berisinde tapındığınız bu putlarınıza da, bu tanrılarınıza da yuh olsun. Akletmez misiniz? Aklınız yok mu sizin? Akıllarınızı kullanmaz mısınız? Evet İbrahim (a.s) insanlar karşısında söyleyeceğini söylüyor. Ta baştan beri hedefi buydu zaten. Baştan beri sadece o dönem insanlığına değil kıyâmete kadar tüm insanlığa bu ölümsüz mesajı ulaştırmaktı derdi. Allah’ın elçisinin tevhidi haykıran bu çağrısı sadece o günün Ur kentinde yankı yapmıyordu, kıyâmete kadar Allah’ı unutup O’nun berisinde yapay tanrılara ve tanrıçalara tapınan müşriklerin akıllarını başlarına getirecek, başlarına inen bir balyoz yankısını yapacaktı. Tevhid peygamberi İbrahim (a.s)’in: Ey kavmim, sizler size hiç bir fayda ve zarar vermeyenlere mi ibadet ediyorsunuz? Şeklindeki akıl erdirici sorgulaması onlarda şok etkisi yapıyordu. O insanlar bu sözlerle sarsılıyorlardı, ama elbette sadece onlar değil, kıyâmete kadar tüm insanlık sarsılmaya ve kendine gelmeye devam edecek. Ey akılsızlar, ey akıllarını kullanmayanlar, ey düşünmeyenler, yuh olsun size de, bu putlarınıza da. Hiç aklınız yok mu sizin? Ne güçleri var bu putların? Ne yetkileri var? Şu Allah berisinde dua ettikleriniz, çağırdıklarınız, Allah yasaları dururken yasalarını çağrıştırdıklarınız, Allah berisinde kendilerinde bir şey var zannederek imdadınıza çağırdıklarınız, kendileriyle iletişim kurmaya çalıştıklarınız, kendilerine bel bağladıklarınız var ya. Kapılarında hukuk dilendikleriniz, eğitim konusunda kendilerine baş vurup istekte bulunduklarınız var ya, onların hepsi de kuldurlar. Sizler gibi kuldur onlar. Allah’ın kulları ve mülkleridir onlar. Yaratılışları Allah’tan, rızıkları Allah’tan, hayatları ve ölümleri Allah’tan olan kullardır onlar. Hepsi de çaresiz Allah yasalarına mahkumdur. Tabi tanrılaştırılan bu varlıklar her zaman taştan, tunçtan olmayabilir. Bazen de insanlar putlaştırılır. Kurumlar, müesseseler putlaştırılır. Tüm bu putlar ve onları putlaştıranlara Allah’ın elçisi diyor ki, bunların hepsi güçsüzdür, hepsi kuldur. Bunlara dua edilemeyeceği gibi, bunların kendileri duaya muhtaçtır. Durum böyle olunca bu varlıklar nasıl putlaştırılabilir? Nasıl bu âcizlerin İlâh diye arkalarından gidilip, yasaları uygulanabilir? Bunların hepsi kuldur, hepsi Allah’ın kullarıdır, hepsi Allah’ın yaratıklarıdır. Hiçbir güçleri, hiçbir yetkileri yoktur onların. Ne kendilerine, ne de kullarına hiçbir fayda ve zarar sağlama imkânına sahip değillerdir onlar. Eğer aksini iddia ediyorsanız söyleyin bakalım, niye koruyamadılar benim gibi bir genç karşısında kendilerini? Hani neredeydi onların güçleri kuvvetleri? Kendilerini bile kırılmaktan koruyamayan bu tanrılar sizi nasıl koruyacaklar? Eğer gerçekten bunların tanrı olduklarını samimiyetle savunuyorsanız haydi çağırın onları da size icabet etsinler bakalım. Başınız derde düştüğü zaman, sıkıştığınız zaman, büyük felâketlere maruz kaldığınız zaman, meselâ bir depremle, bir ölümle, bir kıtlıkla karşı karşıya kaldığınız zaman çağırın imdadınıza da kurtarsınlar bakalım sizi? Böyle bir durumda kime yalvarırsınız? Kimi çağırırsınız imdadınıza? Bunları mı çağırıyorsunuz, yoksa Allah’ı mı? Haydi böyle içinden çıkamadığınız konularda çağırın o putlarınızı, çağırın o tâğutla-rınızı da sizi kurtarsınlar bakalım. Çağırın bakalım da eğer onlar sizin gibi kullar değiller de tanrısal bir güçleri varsa size icabet etsinler bakalım. Gerek canlı, gerekse cansız bu varlıklarda İlâhlık gören, tanrısal güç gören herkes yalan söylüyor demektir. Çünkü bunların hiçbirisi çağıranın çağrısına icabet edemezler. Evet bu insanların Allah’ı bırakıp da kıyâmet gününe kadar kendilerine cevap veremeyecek, dualarına ve çağrılarına ebediyen icabet edemeyecek âciz varlıklara kulluk yapan akılsız kimselerdir. Yeryüzünde hiçbir şey yaratmaya, yapmaya güç yetiremeyen, kendi varlıkları konusunda bile Allah’a muhtaç olan, yoku var etmeye, varı yok etmeye, fayda sağlamaya ve zararı def etmeye kadir olmayan bir kısım âciz varlıklara dua eden kimselerden daha akılsız ve daha zalim kim vardır? Allah’ı bırakıp da böyle dualarını bile duyamayacak, kendilerine icabet edemeyecek, kendilerinin imdadına yetişemeyecek varlıklara dua eden kimselerden daha şaşkın, daha sapık kim vardır diyor İbrahim (a.s). Kıyâmete kadar kapılarını dövdükleri bu âciz varlıkların onlara hidâyet sunmaları, onlara yol göstermeleri, onlara reçeteler sunmaları mümkün değildir. Kıyâmete kadar onları Hakka ulaştırmaları mümkün değildir. İstedikleri kadar bu zalimler onların önünde eğilip onlardan yardım beklesinler. İstedikleri kadar onları Rab bilip onlardan hayat programı istesinler. Aman bizi kurtarın! Aman bize güzel yasalar yapıp bizi sahil-i selâmete çıkarın! diyerek istedikleri kadar onlara yalvarıp yakarsınlar. Kıyâmete kadar onların bunlara hiçbir fayda sağlamaları mümkün olmayacaktır. Çünkü isteyenler de zayıf, istenenler de âcizdir. Onların Hakka ulaşmaları asla mümkün olmayacaktır. Öyle değil mi? Hani şu ana kadar bu âciz insanlardan hangisinin insanlığa sunduğu sistem, hangisinin insanlığa sunduğu reçete insanları huzur ve sükûna kavuşturabilmiştir? Dünya açısından bu böyle olduğu gibi, âhiret açısından da böyledir. Dünyada bir fayda sağlayamadıkları gibi âhirette de insanları Allah’ın azabından kurtaramayacaklardır bu varlıklar. İşte görüyoruz bu âcizlerin elinde dünyamız kan gölüne döndürülmüştür. Evet İbrahim (a.s)’in bu son derece etkili, akılları erdirici, be-yinleri sarsıcı sözlerinden sonra bakın diyorlar ki:
66,67. “İbrahim: “O halde, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsınız? Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Akletmiyor musunuz?” dedi.” Öyleyse Allah’ı bırakıp ta niçin konuşamayan, ne kendilerine, ne de size karşı hiçbir fayda ve zarar sağlama imkânına sahip olmayan bu putlara tapınıyorsunuz? Allah’ı bırakıp ta kendilerine tapındığınız bu putlar size ne bir fayda verebilirler, ne de en ufak bir zarar verebilirler. Şimdi sizler fayda ve zarar verebilecek tek egemen olan Allah’ı bırakıp ta O’nun berisinde bunlara mı ibadet ediyorsunuz? Kulluk, güç ve kudret sahibi Allah’a lâyıkken O’nu bırakıp ta hiçbir güç ve kuvvet sahibi olmayan bu putlara mı kulluk ediyorsunuz? Bunlar size hiçbir zarar veremeyecekleri gibi, fayda da sağlayamazlar. Size de Allah berisinde tapındığınız bu putlarınıza da, bu tanrılarınıza da yuh olsun. Akletmez misiniz? Aklınız yok mu sizin? Akıllarınızı kullanmaz mısınız? Evet İbrahim (a.s) insanlar karşısında söyleyeceğini söylüyor. Ta baştan beri hedefi buydu zaten. Baştan beri sadece o dönem insanlığına değil kıyâmete kadar tüm insanlığa bu ölümsüz mesajı ulaştırmaktı derdi. Allah’ın elçisinin tevhidi haykıran bu çağrısı sadece o günün Ur kentinde yankı yapmıyordu, kıyâmete kadar Allah’ı unutup O’nun berisinde yapay tanrılara ve tanrıçalara tapınan müşriklerin akıllarını başlarına getirecek, başlarına inen bir balyoz yankısını yapacaktı. Tevhid peygamberi İbrahim (a.s)’in: Ey kavmim, sizler size hiç bir fayda ve zarar vermeyenlere mi ibadet ediyorsunuz? Şeklindeki akıl erdirici sorgulaması onlarda şok etkisi yapıyordu. O insanlar bu sözlerle sarsılıyorlardı, ama elbette sadece onlar değil, kıyâmete kadar tüm insanlık sarsılmaya ve kendine gelmeye devam edecek. Ey akılsızlar, ey akıllarını kullanmayanlar, ey düşünmeyenler, yuh olsun size de, bu putlarınıza da. Hiç aklınız yok mu sizin? Ne güçleri var bu putların? Ne yetkileri var? Şu Allah berisinde dua ettikleriniz, çağırdıklarınız, Allah yasaları dururken yasalarını çağrıştırdıklarınız, Allah berisinde kendilerinde bir şey var zannederek imdadınıza çağırdıklarınız, kendileriyle iletişim kurmaya çalıştıklarınız, kendilerine bel bağladıklarınız var ya. Kapılarında hukuk dilendikleriniz, eğitim konusunda kendilerine baş vurup istekte bulunduklarınız var ya, onların hepsi de kuldurlar. Sizler gibi kuldur onlar. Allah’ın kulları ve mülkleridir onlar. Yaratılışları Allah’tan, rızıkları Allah’tan, hayatları ve ölümleri Allah’tan olan kullardır onlar. Hepsi de çaresiz Allah yasalarına mahkumdur. Tabi tanrılaştırılan bu varlıklar her zaman taştan, tunçtan olmayabilir. Bazen de insanlar putlaştırılır. Kurumlar, müesseseler putlaştırılır. Tüm bu putlar ve onları putlaştıranlara Allah’ın elçisi diyor ki, bunların hepsi güçsüzdür, hepsi kuldur. Bunlara dua edilemeyeceği gibi, bunların kendileri duaya muhtaçtır. Durum böyle olunca bu varlıklar nasıl putlaştırılabilir? Nasıl bu âcizlerin İlâh diye arkalarından gidilip, yasaları uygulanabilir? Bunların hepsi kuldur, hepsi Allah’ın kullarıdır, hepsi Allah’ın yaratıklarıdır. Hiçbir güçleri, hiçbir yetkileri yoktur onların. Ne kendilerine, ne de kullarına hiçbir fayda ve zarar sağlama imkânına sahip değillerdir onlar. Eğer aksini iddia ediyorsanız söyleyin bakalım, niye koruyamadılar benim gibi bir genç karşısında kendilerini? Hani neredeydi onların güçleri kuvvetleri? Kendilerini bile kırılmaktan koruyamayan bu tanrılar sizi nasıl koruyacaklar? Eğer gerçekten bunların tanrı olduklarını samimiyetle savunuyorsanız haydi çağırın onları da size icabet etsinler bakalım. Başınız derde düştüğü zaman, sıkıştığınız zaman, büyük felâketlere maruz kaldığınız zaman, meselâ bir depremle, bir ölümle, bir kıtlıkla karşı karşıya kaldığınız zaman çağırın imdadınıza da kurtarsınlar bakalım sizi? Böyle bir durumda kime yalvarırsınız? Kimi çağırırsınız imdadınıza? Bunları mı çağırıyorsunuz, yoksa Allah’ı mı? Haydi böyle içinden çıkamadığınız konularda çağırın o putlarınızı, çağırın o tâğutla-rınızı da sizi kurtarsınlar bakalım. Çağırın bakalım da eğer onlar sizin gibi kullar değiller de tanrısal bir güçleri varsa size icabet etsinler bakalım. Gerek canlı, gerekse cansız bu varlıklarda İlâhlık gören, tanrısal güç gören herkes yalan söylüyor demektir. Çünkü bunların hiçbirisi çağıranın çağrısına icabet edemezler. Evet bu insanların Allah’ı bırakıp da kıyâmet gününe kadar kendilerine cevap veremeyecek, dualarına ve çağrılarına ebediyen icabet edemeyecek âciz varlıklara kulluk yapan akılsız kimselerdir. Yeryüzünde hiçbir şey yaratmaya, yapmaya güç yetiremeyen, kendi varlıkları konusunda bile Allah’a muhtaç olan, yoku var etmeye, varı yok etmeye, fayda sağlamaya ve zararı def etmeye kadir olmayan bir kısım âciz varlıklara dua eden kimselerden daha akılsız ve daha zalim kim vardır? Allah’ı bırakıp da böyle dualarını bile duyamayacak, kendilerine icabet edemeyecek, kendilerinin imdadına yetişemeyecek varlıklara dua eden kimselerden daha şaşkın, daha sapık kim vardır diyor İbrahim (a.s). Kıyâmete kadar kapılarını dövdükleri bu âciz varlıkların onlara hidâyet sunmaları, onlara yol göstermeleri, onlara reçeteler sunmaları mümkün değildir. Kıyâmete kadar onları Hakka ulaştırmaları mümkün değildir. İstedikleri kadar bu zalimler onların önünde eğilip onlardan yardım beklesinler. İstedikleri kadar onları Rab bilip onlardan hayat programı istesinler. Aman bizi kurtarın! Aman bize güzel yasalar yapıp bizi sahil-i selâmete çıkarın! diyerek istedikleri kadar onlara yalvarıp yakarsınlar. Kıyâmete kadar onların bunlara hiçbir fayda sağlamaları mümkün olmayacaktır. Çünkü isteyenler de zayıf, istenenler de âcizdir. Onların Hakka ulaşmaları asla mümkün olmayacaktır. Öyle değil mi? Hani şu ana kadar bu âciz insanlardan hangisinin insanlığa sunduğu sistem, hangisinin insanlığa sunduğu reçete insanları huzur ve sükûna kavuşturabilmiştir? Dünya açısından bu böyle olduğu gibi, âhiret açısından da böyledir. Dünyada bir fayda sağlayamadıkları gibi âhirette de insanları Allah’ın azabından kurtaramayacaklardır bu varlıklar. İşte görüyoruz bu âcizlerin elinde dünyamız kan gölüne döndürülmüştür. Evet İbrahim (a.s)’in bu son derece etkili, akılları erdirici, be-yinleri sarsıcı sözlerinden sonra bakın diyorlar ki:
68. “Onlar: “Bir şey yapacaksanız, şunu yakın da İlâhlarınıza yardım edin” dediler.” Evet hak karşısında, hakkı ortaya koyan Allah elçisi karşısında kâfirlerin, müşriklerin başka yapabilecek bir şeyleri yoktur. Asmak, kesmek, öldürmek, susturmak, hapse atmak, tehdit etmek, korkutmak, ürkütmek. Başka yapacakları bir şey yoktur. Diyorlar ki: Yakın onu ve İlâhlarınıza yardım edin. Bir sürü İlâhlar manzumesi ki kullarının yardımına muhtaç. Bir sürü tanrı taslağı ki kullarının desteğine muhtaç. Ve adamlar öyle akılsızlar ki korudukları, destekleyip yaşatmaya çalıştıkları kendilerine muhtaç varlıklara tapınıyorlar. Düşünmüyorlar, düşünemiyorlar. Böyle İlâh olur mu hiç? Kullarının korumasına, kullarının yardımına muhtaç İlâh olur mu? Bakın diyorlar ki: Yakın İbrahim’i ve putlarınıza, tanrılarınıza yardım edin. İbrahim’e ve onun getirdiği mesaja aldırış etmeden hayatınıza devam edin. Ve aman İlâhlarınıza sıkı tutunun. İlâhlarınıza bağlılık konusunda direnin, dayatın, sabredin. İlâhlarınıza sahip çıkarak yardım edin. İbrahim’in getirdiği mesaja karşı kendi hayatlarınıza, kendi inanışlarınıza sabrederek, dayanıp direnerek ilahlarınıza yardım edin. Eğer siz İlâhlarınıza sımsıkı sarılırsanız, o peygamberin size karşı yapabileceği bir şey yoktur diyorlar. Tıpkı günümüzde peygamber düşmanlarının peygamber mesajı gündeme geldiği zaman, aman İlâhlarınıza sahip çıkın! Aman laikliğe sahip çıkın! Aman demokrasiye sahip çıkın! Aman şu düzeninize sahip çıkın! Eğer sizler bu İlâhlarınıza sımsıkı sarılırsanız, hayatınızdan, inanışlarınızdan vazgeçmezseniz peygamberin de, peygamber mesajının da, peygamber yolunun yolcusu olanların da size yapabileceği bir şey yoktur diyerek İlâhlarına sadâkat yeminleri istiyor-lar. Allah’ın elçisi onların tapındıkları tüm sahte tanrılarını reddedince, onların asla tanrı olamayacaklarını ortaya koyup onları âlemlerin Rabbi olan Allah’a kulluğa dâvet edince, Allah’ı bırakıp şirke düşmüş toplumunun hayat tarzını, inanışlarını, değer yargılarını reddedip açıktan açığa kendi imanını haykırınca tüm şehir, tüm halk, tüm ülke ve o ülke insanlığının İlâh kabul ettikleri, otorite kabul ettikleri tüm sahte tanrılar, tüm sahte İlâhlar onun üzerine çullanmışlardı. Öldürün onu! Yok edin onu! Yakın onu! Şu bizim düzenimizi reddeden, şu bizim İlâhlarımızın aleyhinde konuşan, şu bizim yasalarımızı reddeden bu peygamberi yakın! Susturun onu! Asın! Kesin! Hapsedin! diyerek tüm toplum üzerine çullanıyorlar. İbrahim (a.s) in bir tek suçu vardı, o da Rabbim Allah demekti. Sadece Rabbimiz Allah’tır diyordu. Ama berikiler buna tahammül edemiyorlardı. Çünkü İlâh biziz! diyorlardı. Rab biziz! diyorlardı. Yetki bizdedir! diyorlardı. Bizim sözümüz geçer bu ülkede! diyorlardı. Bizim kanunlarımız! bizim yasalarımız! diyorlardı. Bizi dinlemek zorundasınız! Bizim istediğimiz gibi inanacak, bizim istediğimiz gibi yaşayacak, bizim istediğimiz şekilde giyineceksiniz! diyorlardı. Rızkı veren biziz! Ekonominizi ayarlayan biziz! Sizi doyuran biziz! Hayatı veren biziz! Hayatınızı bize borçlusunuz! diyorlardı. O putların arkasına saklanmış birileri kendi Rabliklerini, kendi İlâhlıklarını iddia ediyorlar, kendi hegemonyalarını gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Evet onların tümünün egemenliğini reddedip, sadece Allah’ın egemenliğini savunan İbrahim (a.s)’a karşı putlarına yaptığına misilleme olarak onu yakmayı öğütlüyorlar. Dağlar gibi ateş hazırlanır. Halk toplanır. O anda yeryüzünün en büyük olayı gerçekleşiyordu. Mezopotamya’nın Ur şehrinde dünyanın en büyük hadisesi gerçekleşecekti. Materyalist tarihin, putçu tarih kitaplarının unuttuğu, göz ardı ettiği, tek kelime, tek cümle bile söz etmediği bir hadise gerçekleşecekti. Yalancı tarihin, kendisini yıkacağından korktuğu için söz etmekten kaçındığı yeryüzünün en büyük hadisesi. Yalancıdır tarih. Meselâ Mısır tarihinden söz edilir, ama hiçbir an, bir satır bile olsa, bir sayfa, bir cümle bile olsa Mısır’ı Mısır yapan Hz. Yusuf’tan, Hz. Mûsâ’dan söz edilmezse yalancı değil de nedir bu tarih? Veya genel tarihten, insanlık tarihinden söz edilir, ama bu tarihin baş imâmları, baş mimarları olan peygamberlerden bir satır bile söz edilmezse, peygambersiz bir insanlık tarihi gündeme getirilirse baştan sona yalan değil de nedir? Veya tarihten söz edilir, ama hep saraylardan, köşklerden, yapılardan, yapıtlardan söz edilirse. Veya tarihten söz edilirken sadece savaşlardan, vuruşmalardan söz edilir, ama insanların inanışlarından, dinlerinden, yaşayışlarından söz edilmezse işte bu yalanların en büyüğüdür. Veya tarihten söz edilirken sadece idarecilerden, ezenlerden, önde gidenlerden, zalimlerden, despotlardan söz edilir, onların tarihlerinden söz edilir, ama mazlumların, mus’taz’afların, garibanların, ezilenlerin tarihinden söz edilmezse işte bu, tarih adına söylenmiş en büyük yalandır. Şu anda okuduğunuz tarihin bu yalanlarla dolu olduğunu biliyorsunuz. İşte bu tarih tek cümle bile İbrahim (a.s) dan, İbrahim (a.s)’in toplumuyla mücâdelesinden, İbrahim (a.s)’in tevhidi anlayışından, karşısındakilerin felsefelerinden söz etmiyor. Çünkü bu olayı anlatsalar materyalist tarihin temelleri yıkılacaktır. Evet ateş yakılıyor, halk hazır, toplumun kıralı hazır. Ve Al-lah’ın elçisi Hz. İbrahim uzaktan bile yaklaşılamayacak derece yanan dağlar gibi ateşin içine atılarak cezalandırılacak. Hem putları reddeden, putların ve put sistemlerinin aleyhinde olan İbrahim (a.s) cezalandırılacak, hem de böylece putlara yardım edilecek. İlâhlara yardım edilecek. İlâhlar kendi düşmanlarından kendi intikamlarını alamıyorlar da kullarına sığınıyorlar. Kulları yapmalıydı bunu. Evet bir meydanda halk hazır, kral hazır, askerleri hazır, İb-rahim (a.s) da hazır. Ve bakın Rabbimiz ateşe şu emri veriyor:
69. “Biz: “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve zararsız ol” dedik.” Evet ateşin sahibi ateşe emrediyor. Ateşin Rabbi olan, ateşe hükmetme yetkisi elinde olan, ateşin boynundaki kulluk ipinin ucu elinde olan Rabbimiz diyor ki: Ey ateş, İbrahim’e serin ve selâmette ol! Elbette o ateşe ancak o ateşin sahibi olan hükmeder. Ateşe ancak onun sahibi emir verir ve ateş ancak Rabbini dinler. Ateşi yaratan, onu var eden, ateşin yasasını belirleyen, ona yakma özelliğini veren Rab, elbette ona verdiği bu özelliği geri alma yetkisine sahip olacaktı. İşte bu egemenliğe sahip olan Rabbimiz buyurdu ki ateşe: Ey ateş, ey kulum, İbrahim’e serin ve selâmette ol! Yakma onu! Zarar verme ona. Ve elbette Rabbinin kendisine verdiği bu emirle yakıcı olan ateş İbrahim’i yakmayacaktı. Elbette sahibinin fermanıyla İbrahim’e serin ve selâmette olacaktı. Tıpkı suyun Rabbini dinlediği, Rabbinin emrine teslim olduğu gibi. Rabbinin fermanıyla suyun Mûsâ’yı ve ona iman edenleri boğmayıp, Firavun ve hempalarını boğduğu gibi. Yine aynı su Nuh (a.s)’ı ve onun yolunun yolcularını değil de, kavmini helâk ettiği gibi. Çünkü emir Allah’ın emridir. Emir göklere ve yere, göktekilere ve yerdekilerin tümüne egemen olan bir Rabbin emridir. Emir tüm varlıkların boyunlarındaki ipin ucu elinde olan yüce makamdan geliyordu. Ateş de onun emrindedir, su da onun askeridir, rüzgar da, tüm varlıklar da sadece O’na teslimdir. İşte ateş de Rabbini dinliyor ve İbrahim (a.s)’a serin ve selâ-mette oluyordu. İbrahim (a.s)’ı yakmıyordu. Rabbinin emrine karşı gelmiyordu. Elbette onların kendilerine hiçbir fayda ve zarar vere-meyen, bir peygamber tarafından kırılıp dökülmelerine bile engel ola-mayan tanrıları gibi âciz değildi Allah.
70. “Ona düzen kurmak istediler, fakat Biz onları hüsrana uğrattık.” Ona tuzak kurmak istediler, Ona bir komplo hazırlamak is-tediler. İbrahim (a.s)’a bir dümen çevirmek istediler. Onu yakmak, öl-dürmek istediler ve böylece kıyâmete kadar putlarına, İlâhlarına karşı gelenlere unutulmayacak, ibret olacak bir ders vermek istediler, ama Allah onları hüsrana uğrattı. İbrahim (a.s)’a karşı çevirdikleri düzeni, kurdukları komployu Allah boşa çıkardı. Tüm planlarını etkisiz ve so-nuçsuz kıldı Allah. Hüsrana uğrattı Rabbimiz onları. Zarara uğrayanlardan, elleri boşa çıkanlardan kıldı. Allah dostu İbrahim’e bir zarar veremediler. Onlar İbrahim (a.s)’a her hangi bir zarar veremezlerken, Allah onlara zarar verdi.
71. “Onu da, Lût'u da, âlemler için kutsal kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık.” Onu ve Lût’u âlemler için mübarek kıldığımız arza doğru, Kudüs civarına doğru kurtarıp sevk ettik. Çünkü İbrahim (a.s)’a iman eden sadece Lût (a.s) vardı, bir de Sara annemiz vardı. Üçü birden Mezopotamya’nın Ur kentinden, Bağdat’tan Harran bölgesine, sonra oradan Urfa taraflarına, oradan Şam bölgesine, sonra oradan da Beyt’ül Makdis civarına, Kudüs civarındaki Halilür Rahmân kentine gelip yerleşiyor. Buradan daha sonra oğlu İsmail’i ve Hacer annemizi bırakmak için Harem-i şerif bölgesine gidiyor, sonra tekrar oğlu İsmail’le birlikte Kabe’yi inşa etmek amacıyla bir kaç ziyareti daha oluyor.
72. “İbrahim'e, buna ilâveten İshak ve Yâkub’u da verdik, her birini iyi kimseler kıldık.” Kudüs’te bulunduğu dönemde Rabbimiz Sara annemizden oğlu İshak (a.s)’ı İbrahim (a.s)’a lütfediyor. Gerek baba İbrahim (a.s), gerekse ana Sara annemizin çok ihtiyarlık dönemlerinde Rabbimiz İshak’ı ona lütfediyor. Buna ilâveten, üstüne, fazladan olarak, nafile olarak Yâkub’u da lütfediyor. Yâkup (a.s) İshak (a.s)ın oğludur. Yâni daha hayattayken hem oğlu İshak’ı, hem de onun oğlu, yâni torunu Yâkup (a.s)’ı da gösteriyor Allah İbrahim (a.s)’a. Ve her birerini sâlihlerden kıldık diyor Rabbimiz. İbrahim (a.s) sâlih, Sara annemiz sâliha, Lût (a.s) sâlih, İshak (a.s) sâlih, İsmail (a.s) sâlih, hepsi de sâlihlerdendi.
73. “Onları, buyruğumuz altında insanları doğru yola götüren önderler yaptık; onlara, iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahy ettik. Onlar, Bize kulluk eden kimselerdi.” Evet onları imâmlar, doğru yolun rehberleri, kendilerine u-yanları hidâyete ulaştıran, hidâyeti gösteren önderler, rehberler yaptık diyor Rabbimiz. İşte imâmlarımız, işte önderlerimiz bunlardır. Varlık sebepleri, görevleri, fonksiyonları nedir bu imâmların? Allah niye seçmiş bu elçilerini? Niçin sâlihlerden kılmış onları? Ya da kulları ara-sından seçtiği bu imâmlara nasıl bir yük yüklemiş Rabbimiz? Bizim emrimizle insanlara hidâyet etsinler diye. Onlar bizim emrimizle hidâyet ederler diyor Rabbimiz. Onlar Allah’ın emriyle in-sanları hidâyete sevk edecekler, insanlara hidâyet yolunu gösterecekler. Allah’ın emriyle hidâyetin rehberidir onlar. Allah’ın seçip görevlendirdiği imâmlar olarak onlar insanların önlerine düşecekler, onları Allah’a götürecekler. Kendilerine tabi olan, kendilerini imâm bilen insanları hayra, Hakka, doğruya, cennete götürecekler. Evet bu peygamberler, bu imâmlar, bu önderler Allah tarafından seçilmiş, Allah tarafından eğitilmiş ve hayatları da yine Allah tarafından yasallaştırılıp onaylanmış olarak bize sunulmuş kimselerdir. İşte bizim için en mükemmel örnekler, en mükemmel imâmlar bunlardır. Hayatlarında kesinlikle falso olmayan ve bizim kendilerini örnek alıp hayatlarını yaşadığımız zaman, kendilerini taklit ettiğimiz zaman kesinlikle hata etmeyeceğimiz mükemmel örnekler. Evet hayatları Allah tarafından kesinlikle onaylanmış insanlar bunlardır. Yasal örnekler ve önderler bunlardır. Biz kendimiz için on-ları örnek bilmek, imâm bilmek zorunda olduğumuz gibi, insanları da Allah’ın bu örnek insanlarına çağırmak zorundayız. İnsanları kendimize, kendimiz gibilere değil bu yasal örneklere çağırmak zorundayız. Gelin ey insanlar, gelin ey Allah kulları, yeryüzünde en güzel örnek-ler bunlardır. Yeryüzünde hayatları Allah tarafından onaylanmış en mükemmel önderler bunlardır. Gelin hepimiz bunları örnek alalım. Gelin hepimiz bunlar gibi yaşayalım. Gelin bireysel ve toplumsal tüm hayatımızda bunlara benzeyelim, bunları örnek alalım, bunlar gibi yaşayalım demek zorundayız. Çünkü örnek kullar işte bunlardır. Ama biz onları bırakıp da birbirimizi, ya da içimizden birilerini örnek aldığımız zaman, bilelim ki Allah’ın onaylamadığı bir hayat bizim için örnek olamaz. Ne benim, ne de benim gibilerin hayatı Allah tarafından onaylanmış değildir. Bundan dolayıdır ki toplumun kendilerini örnek kabul ettikleri, önder kabul ettikleri insanlar, hacılar, hocalar, mürşidler, şeyhler daima kendilerine bir görev olarak şunu çok iyi bilmeliler: İnsanlara gelin peygamberlerle beraber olalım. Gelin hayatları Allah tarafından onaylanmış elçilere benzeyelim. Gelin kitabın dediği gibi olalım demeliyiz. Kesinlikle insanları kendimize veya kendimiz gibilere çağırmamalıyız. Gelin bizim gibi olun! Gelin bizim gibi yaşayın! Bizi örnek alın! Bize bakın! Biz nasıl yaşıyorsak siz de öyle yaşayın! dememeliyiz. Çünkü eğer insanlar bizi örnek alır, bizim gibi olmaya çalışırlarsa bizde çakılır kalırlar ve bizi bir adım bile öteye aşamazlar, ancak bizim kadar olabilirler. Daha öteye geçemez bu in-sanlar. Ve yine biz onlara, o imâmlara hayır işlerini, hayırlı ve bereketli amelleri vahy ettik, bildirdik. Her türlü hayırlı işleri onlara öğrettik biz. Ve onlara namazı ikameyi emredip vahy ettik de onlar namazı ikame ettiler. Zekâtı emrettik de onlar zekâtı verenlerden oldular. Kendileri namazı ikame edip, zekâtı verdikleri gibi aynı zamanda bunu toplumlarına da aktardılar. Toplumlarına da duyurdular, onlara da bunu uygulattılar. Bu imâmlar kendileri canları ve malları konusunda Allah’ı söz sahibi bildikleri gibi, toplumlarının da böyle olmasını sağladılar. Toplumlarının da hidâyete sevk edici, hayırlı işlerde yarışıcı, namazı ikame edici, zekâtı verici olmalarını istediler. Evet imâmlardan, hidâyet rehberlerinden İbrahim (a.s) in gün-demi burada biterken hemen arkasından Lût (a.s) un gündeme alındığını görüyoruz. Lût (a.s) da tıpkı İbrahim (a.s) gibi Allah tarafından seçilip görevlendirilen şerefli imâmlardan birisidir.
74. “Lût'a da hüküm ve ilim verdik; onu, çirkin işler işleyen kasabadan kurtardık. Doğrusu onlar yoldan çıkmış kötü bir milletti.” Ona da hüküm ve ilim verdik diyor Rabbimiz. Lût (a.s) İbrahim (a.s) in yeğenidir. İbrahim (a.s) in kavmiyle, toplumuyla, devletiyle verdiği onurlu mücâdelesinden ve sonunda ateşe atılmasından sonra yeğeni Lût (a.s)’la beraber ülkesinden hicret etmiş. İbrahim (a.s) Filistin bölgesine, yâni Beyt-i Makdis civarına, Lût (a.s) da Ürdün’e, Sodam ve Gomore kentlerinin bulunduğu bölgeye yerleşmiştir. Kudüs’le Amman arasında bir bölgedir burası. Lût’a da hüküm ve ilim verdik. Ona da Allah bilgisi ve bu bilginin pratikte uygulanma nîmeti veriliyor. Allah’a nasıl bir kulluk yapılacağı, Allah’ın istediği biçimde nasıl bir hayat yaşanacağı konusunda insanlara imâm olma, örnek ve önder olma nîmeti veriliyor. Allah bilgisi ve Allah hükmüyle toplumunu dâvet eden Lût (a.s)’ı toplumu kabullenmediler. Peygamberin getirdiği hidâyet hediyesine karşılık ken-di pis hayatlarına devam etmeyi tercih ettiler. Kur’an’ın başka sûrelerinde anlatıldığına göre Lût (a.s) un toplumunun bir büyük hastalığı vardı. Yeryüzünde hiçbir kavmin yapmadığı korkunç bir hastalık. Lûtîlik. Erkeğin erkelere gitmesi. Erkeklerin kadınları bırakıp hemcinslerine gitmeleri. Allah’ın elçisi toplumunu bu çirkin işle uyardı. Dedi ki onlara: Ey kavmim, ne oluyor size? Hayvanların bile yapmadığı, yapamadığı bu fıtrat bozukluğuyla kadınlar dururken erkeklere mi gidiyorsunuz? Yapmayın, etmeyin, Allah sizi bu yüzden helâk edecek diye gece gündüz çırpınıp uğraştı. Ama dinlemediler. Allah’ın kendilerine verdiği erkeklik güçlerini, bu cinsel potansiyellerini meşru yollarda kullanacakları yerde, Allah’ın kendilerine verdiği bu güç sayesinde nesillerini devam ettirecekleri yerde, beşeriyetin devamını sağlayacakları yerde israf ederek onu kötü yerde kullanmaya devam ettiler. Halbuki meşru dairede erkekse kadına, kadınsa erkeğe gidecekler ve Allah’ın kendilerine gösterdiği yollardan bu arzularını tatmin edeceklerdi. Oysaki bu ahlâksız toplum Allah’ın kendilerine lüt-fettiği bu gücü, bu enerjiyi gerekli yerde kullanmayarak israf ettiler. Allah’ın elçisinin uyarılarına kulak asmaz hale gelince de: O pis işleri yapan, o çirkin amelin sahibi habis toplumdan, kentten biz de Onu kurtardık. Onlar gerçekten çok pis, çok kötü, çok israfçı ve fâsık bir kavimdi. İsrafta, fısk-u fücurda, isyanda, ahlâksızlıkta, fuhuşta, Allah’a ve elçisine kafa tutmakta çok ileri gitmiş, haddi aşmış bir toplumdu. Rabbimizin kendilerine imâm olarak, hidâyet rehberi olarak gönderdiği, onlara bir rahmet kapısı olarak görevlendirdiği elçisi gerçekten kendilerini bu pis işlerden kurtarmak için çok çabaladı. Gecesini gündüzüne katarak onları hayra, Hakka, hidâyete dâvet etti. İçinde bulundukları hayvanları bile utandıracak o kötü halden kendilerini arındırmak, temizlemek istedi. Ama toplum onu kabule yanaşmadı. Bu rahmet kapısından istifade etmek istemedi. Temizlenmek istemedi, pisliği, pis kalmayı tercih etti. İşte bu tavırlarından, bu tercihlerinden ötürü Rabbimiz de o günahkâr kavmi, o kötü toplumu helâk ederken, yerle bir ederken elçisi Lût (a.s)’ı ve beraberindeki iki kızını kurtarıp selâmete çıkarıyordu. Çünkü toplum içinde kendisine inanan sadece iki kızıydı.
75. “Lût'u rahmetimizin içine aldık; doğrusu o iyilerdendi.” Onu rahmetimize dahil kıldık, rahmetimize kattık diyor Rabbi-miz. Pislerin içinden çekip aldık Lût (a.s)’ı da rahmetimize gark ettik. Bizim rahmetimiz Onu kuşatıverdi de O kurtulanlardan oldu. Çünkü O sâlihlerdendi. Rabbimiz kitabında bu işin, bu helâk işinin ve bu he-lâkten kurtarılma işinin yasasını anlatır. “Allah'ın geçmişlere uyguladığı yasası budur ve Allah'ın yasasında bir değişme bulamazsın.” (Ahzâb 62) Allah’ın sünnetinde, Allah’ın yasalarında bir değişiklik bulamazsınız. İşte dün Allah dostlarına yardım etmiş ve onları destekleyerek tüm düşmanlarına karşı galip getirmiştir ve böylece kıyamete kadar dostlarına, müminlere yardım vadinde bulunmuştur. Rabbimiz Mûsâ (a.s)’ a yardım etmiş, Nuh (a.s)’a yardım etmiş, İbrahim (a.s)'a yardım edip desteklemiş. Ve işte burada da görüyoruz ki habis bir toplum içinde, Allah’a savaş açmış ahlâksız bir kavim içinde insanları Allah’a kulluğa dâvet eden, böyle bir görevi üstlenen bir peygambere Allah yadım ediyor. Acaba bugün mü'minler olarak bize de yardım eder mi? diye bir derdiniz varsa şunu kesinlikle unutmayın ki Allah’ın kelimelerini, Allah’ın vadini ve yasalarını değiştirecek yoktur. Bizler de yasalara riâyet ettiğimiz sürece, bizler de tıpkı o Allah elçileri gibi Allah yolunda olduğumuz sürece, onların misyonlarına sahip çıktığımız sürece kesinlikle bilelim ki Allah bize de yardım edecek, bizi de destekleyecek ve tüm düşmanlarımıza karşı bizi de galip getirecektir. Evet böyle pislik içinde yüzen bir toplum içinde eğer bizler de aynen bir peygamber misyonuna sahip çıkar, toplumu isyanları ko-nusunda uyarır, onları Allah’a kulluğa dâvetimizi sürdürebilirsek, ke-sinlikle bilelim ki toplumumuz bizim uyarılarımıza aldırış etmeseler bile, bizi dinlemeseler bile aynen öncekiler gibi Rabbimiz onları helâk ederken, onların içinde tıpkı bir peygamber gibi çabalayan bizleri, bir peygamber örnekliliğini sergileyen bizleri kurtaracaktır. Bu Allah’ın yeryüzünde değişmeyen bir yasasıdır. Toplum içinde toplum kendisine itibar etmese bile peygamberi bir hayat yaşayan müslümanlar mü-kafatlarını alacaklardır. Evet işte Lût (a.s)’dan sonra bir başka Allah elçisinin, bir başka imâmın gündeme alındığını görüyoruz:
76. “Nuh da daha önceleri bize yalvarmıştı, onun duasını kabul edip, kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.” Allah’ın yeryüzünde imâm kıldıklarından bir başka peygamber. Nuh (a.s). Daha önce O da dua etmişti. Rabbine çağrıda bulunmuştu Nuh (a.s). Allah’ın elçisi Allah’tan aldığı vahiyle toplumunu uyardı. Ey kavmim, Allah’a kulluk edin! Allah’a kulluk yapın! Sizin O’ndan başka İlâhınız yoktur! Allah’ı dinleyin! Allah’ın dediklerini yapın! Allah’ın istediği hayatı yaşayın! Çünkü sizin Ondan başka sözünü dinleyeceğiniz, rızasını kazanacağınız varlık yoktur. Değilse ben sizin adınıza, sizin namınıza, sizin aleyhinize büyük bir günün, azîm bir günün, herkesin önünde saygıyla eğilmek zorunda kalacağı ve hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir günün azabından korkuyorum dedi. Ey kavmim, sadece Allah’ı dinleyin! Yalnızca Allah’a kulluk yapın! Sadece Allah’ın hayat programını uygulayın! Eğitiminizi Allah’ın istediği biçimde düzenleyin! Hukukunuzu Allah’ın istediği biçimde ayarlayın! Ticaretinizi Allah yasalarına göre belirleyin! Evinizi, eşyanızı, kazanmanızı, harcamanızı, hayata bakışınızı, insanlarla olan ilişkilerinizi, gecenizi gündüzünüzü Allah’ın istediği biçimde ayarlayın! Çünkü sizin için Allah’tan başka sözünü dinleyeceğiniz İlâhınız yoktur. Allah’tan başka hayat programı kabul edilmeye lâyık Rab ve İlâh yoktur. Değilse ben sizin için azîm bir günün azabından endişe ediyorum. Ya sizin için tufan gününden korkuyorum, ya da kıyâmet günü şirklerinize karşılık sizi bekleyen azaptan korkuyorum dedi. Kavmi Onu yalanlar ve bu görevini hafife alır. kavmi Onun kendilerine duyurduğu âyetlerle dalga geçer. Allah’ın elçisini alaya alırlar. Allah’tan aldığı emirler gereği peygamber onların alaylarına, dışlamalarına, yalanlamalarına aldırış etmeden görevine devam eder. Yoluna devam eder. Sonra kavmi Onu tehdit eder, Onunla ilgiyi keserler, Ondan desteklerini çekip onu yalnız bırakırlar. Ama peygamber yine görevine devam eder. Sonra kavmi şiddete başvurur. Allah elçisine eziyet etmeye başlar. En yakınlarını sıkıştırarak Onun etrafındaki inananları dağıtmaya çalışırlar. Peygamber yine yılmadan yoluna devam eder. Ve dile kolay 950 yıl bu mücâdele devam eder. Allah’tan aldığı emri savsaklamamanın, işi oluruna bırakma-manın, görevi geçiştirmemenin sembolü olan, 950 yıl her türlü fırsatı değerlendirerek çevresindekileri uyarmaya çalışan, bıkmadan, usan-madan bu işi sürdüren Hz. Nuh bakın en sonunda Kamer sûresinin 10. âyetindeki sözlerini söylüyordu. Ya Rabbi ben mağlup oldum, bana yardım et. Ben bu zalimlerin haklarından gelemiyorum ya Rabbi. Bunların hakkından sen gel ya Rabbi diyordu. Günler, aylar, yıllar, yüzyıllar geçmişti aradan, ama olmamıştı. Toplum adam olmamıştı. Allah’ın elçisi çırpındıkça onların fısk-u fücurları artmıştı. Onların bu küfürde ısrarları karşısında Allah’ın elçisi artık âciz kalmıştı. Tüm çırpınışlarına rağmen toplumda doğanlar kâfir doğuyor, ölenler kâfir ölüyorlardı. Yaşlılar çocuklarına, torunlarına kendi küfürlerini vasiyet ederek ölüyorlardı. Bu durumu gören yaşlı peygamber artık dayanamayarak işte bunları söylüyordu. İşi Allah’a havale ediyordu. Ya Rabbi ben bittim, bana yardım et diyordu. Artık yeryüzünde bir tek kâfir bırakma ya Rabbi! Yeryüzündeki tüm kâfirlerin kökünü kes ya Rabbi! Çünkü eğer yeryüzünde onlardan bir tek fert, bir tek aile bırakırsan onlar kâfirden başkasını doğurmazlar. Kâfirler kâfir yetiştirirler. Kâfirler kâfir doğururlar. Kâfirlerin eğitimi insanların kâfirleşmesini sağlar. Kâfirlerin egemen olduğu yerde ancak kâfir yetişir. Bunlara fırsat verirsen yeryüzünde kâfir yetiştirirler ya Rabbi. Binaenaleyh yeryüzündeki tüm kâfirleri yok et! diyordu. Allah da diyor ki bakın: Evet biz de Onu ve ehlini o büyük sıkıntıdan, o büyük üzüntüden, 950. yıllık eziyetten kurtardık. Nuh (a.s)’ı beraberindeki inananlarla birlikte, Onun mücâdelesini destekleyenlerle birlikte gemide kurtardık. Evet tercihini peygamber yolunda olmaya kullanan, oylarını peygamberin gemisinde, peygamberin terekesinde, peygamberin sa-fında olmaya kullananları kurtardık diyor Rabbimiz. Bunlar inanan in-sanlardı. Belki peygamber safında yer alan bu insanların içinde günahkârlar da vardı ama, değil mi ki tercihlerini peygamberden yana kullanmışlardı, günahkâr da olsalar Allah onları tercih ettikleri safta kurtarıyordu. Meselâ tercihini Hz. Mûsâ’nın yanında olmaya kullanan bir Sâ-mirî de denizi geçip, kurtulanların arasındaydı. Bunlar günahkâr da olsalar imanlarından ötürü, tercihlerinden ötürü dünyada kurtulan-lardan oluyorlardı. Ama tercihlerini peygamberden yana kullanma-yanlar, Allah ve âyetlerini yalanlayanları da denizde boğuyordu Rab-bimiz.
77. “Âyetlerimizi yalanlayan millete karşı ona yardım ettik. Doğrusu onlar fena bir milletti, hepsini suda boğduk.” Evet işte bir toplum daha helâk ediliyor ve yasanın değişmediği bir daha ortaya konuyordu. Allah’a karşı gelen, Allah’ın elçisine karşı gelen ve hayatlarına Allah’ı da, Allah’ın elçisini de karıştırmak istemeyen, kendi bildiklerince bir hayat yaşamaktan yana tavır sergileyen bir toplum helâk edilirken, Allah’a ve Allah’ın elçisine teslim olanlar da kurtulanlardan oluyordu. Bundan sonra iki peygamber daha tanıyoruz:
78. “Dâvûd ve Süleyman da milletin koyunlarının yayıldığı bir ekin hakkında hüküm veriyorlarken, Biz onların hükmüne şahittik.” İmâmlarımızdan, önderlerimizden iki peygamberi daha tanı-yoruz. Allah’ın şerefli elçisi Dâvûd (a.s) ve Onun oğlu Süleyman (a.s)’ları gündeme alıyoruz şimdi de. Dâvûd (a.s) ve oğlu Süleyman (a.s) yeryüzünde kurulan ilk İslâm devletinin halifelik özelliğini gerçekleştiren iki peygamber. Bakara sûresinde yeryüzünde halife olarak Adem (a.s) in yaratıldığını biliyoruz. Ama bu hilafet Dâvûd ve Sü-leyman (a.s)’lar dönemine kadar yeryüzünde hiç gerçekleşmemişti. müslümanlar yeryüzünde Dâvûd ve Süleyman (a.s)’lar döneminde güçlerinin zirve noktasına ulaşırlar ve ilk defa yeryüzünde İslâm devleti gerçekleşir. Ve işte bu devletin ilk halifeleri de Dâvûd ve Süleyman (a.s)’lar olur. Dâvûd (a.s) un yaşadığı bölge Kudüs şehri merkez olmak üzere Filistin’dir. Dâvûd ve oğlu Süleyman (a.s) ların her ikisine de Rabbimiz yeryüzünde çok büyük izzet ve şeref, güç ve kuvvet, mülk ve saltanat vermiştir. Her ikisi de hem peygamber, hem de yeryüzünün en büyük melikleri, hükümdarları idi. Dâvûd (a.s) un Bakara sûresinde daha önce gördüğümüz gibi yeryüzünün en süper gücü, en büyük devleti olan, yeryüzünün en büyük komutanlarından biri olan Calût’u öldürdüğünü biliyoruz. Dâvûd (a.s) o dönem Talût’un ordusunun içinde kü-çüçük bir çocuktu. Elindeki sapan taşıyla Calût’u gebertmiş ve Allah’ın lütfuyla mülke ve hikmete sahip kılınmıştı. Artık Dâvûd (a.s) döneminde müslümanlar, İsrail oğulları yeryüzünde en güçlü, en iz-zetli dönemlerini yaşamaya başlarlar. Sonra Süleyman (a.s)’ı Rabbimiz Ona vâris kılar. Süleyman (a.s)’a da yeryüzünde hiç kimseye verilmemiş büyük bir mülk nasip eder Rabbimiz. Kur’an’ın değişik yerlerinde anlatılır, şeytanlar Onun emrinde, cinler Onun emrinde, kuşlar, kurtlar, dağlar, taşlar, rüzgarlar hepsi Onun emrinde. İşte bakın burada ikisini de birden gündeme getirerek Rabbimiz şöyle buyurur: Hatırlayın o ikisi bir ekin hakkında, bir ekin tarlası hakkında hüküm vermişlerdi. O ekin tarlası ki kavmin koyunları onun içine dalıp yayılmışlardı. Bir adamın koyunları başka bir adamın ekinine girmişti. Tarlanın sahibi gelip ekininin davarlar tarafından tamamen yenip bitirildiğini Dâvûd (a.s)’a anlatarak hakkını ister. Bu işin çözümü konusunda Allah’ın elçisine müracaat eder. Allah buyuruyor ki biz onların hükümlerine şâhittik. Yâni o iki elçinin bu konudaki verdikleri hüküm Allah’ın kontrolü altındaydı. Rabbimiz gözetiyordu onları. Biz onları gözlüyorduk ki hangisi doğru hüküm verecek diye. Dâvûd (a.s) koyunların tarla sahibine, ekin sahibine verilmesine karar verir. Çünkü koyunların maddî değeri zâyi olan ekinin değerine eşitti. Onun için koyun sahibinin koyunlarının tamamını ekin sahibine vermesini emrederek, hükmederek işi bitirir. Bunun üzerine henüz on yaşlarında olan oğlu Süleyman (a.s) bu hükmü kabullenmeyerek ben bunun dışında bir hüküm biliyorum ki her ikisi açısından da daha uygundur der. Babası Dâvûd (a.s) oğlunun bildiği hükmünü söylemesini ister. O da der ki, benim hükmüm şudur: Koyunları sahibinden alıp ekin sahibine veriniz. Ekin sahibi ekininin zararını giderinceye kadar koyunların sahibi olsun. Zararını tazmin edinceye kadar o koyunların sütlerinden, yünlerinden, yavrularından faydalansın. Ekini de koyun sahibine veriniz. Ekini ıslah edip bozulmadığı dönemine getirene kadar o da ona sahip olsun. Ve nihâyet ekin sahibi zararını giderdikten sonra tarlasına, koyun sahibi de koyunlarına sahip olsun der. Oğlunun bu hükmünü duyan Dâvûd (a.s): Hüküm senin dediğin gibidir diyerek hemen o istikâmette hükmünü verir. Bakın Rabbimiz o hükmün ayrıntılarını bundan sonraki âyetlerinde şöyle anlatıyor:
79. “Süleyman'a bu meselenin hükmünü bildirmiştik; her birine hüküm ve ilim verdik. Dâvûd'la beraber tesbih etsinler diye dağları ve kuşları buyruk altına aldık. Bunları Biz yapmıştık.” Biz o hüküm işini, o ayrıştırma işini Süleyman’a fehmettirdik, kavrattırdık, öğrettik. Zaten önceki âyetinde Rabbimiz onlar bizim kontrolümüz altında, gözetimimiz altındaydı buyurmuştu. İşte burada da Rabbimizin öğretmesiyle Süleyman (a.s) ın doğru hüküm verdiği anlatılıyor. Ama: Hepsine, her birerine hüküm verdik, ilim verdik diyor Rabbi-miz. Hayatla, hakikatle mutabakatı olan bir bilgidir Allah’ın elçilerine verdiği bilgi. Yâni hayatla birleştirilmesi gereken bilgidir. Hayatlarını bu bilgiyle düzenleyecekleri bir bilgiydi bu bilgi. Onlara ilim verdi Rab-bimiz de onlar hayatlarını onunla düzenlediler, hükümlerini o bilgiyle verdiler. Böylece Allah’ın elçileri bu bilgiyle şereflendiler. Değilse mücerret bilgi insanı hiç bir zaman tafdil etmez, üstün kılmaz, üstün kılacak değildi. Zira Ebu Cehil de bilgiliydi, biz onu biliyoruz. Hattâ İblisin bildiği çok daha kesin. Yâni âyetle sabittir ki İblis Allah’ı da biliyor, Allah’tan korkulması gerektiğini de biliyor, âhireti de biliyordu, ama bu bilgi ona hiçbir şey kazandırmadı. Ya da Firavunun bilgisini hatırlayın. Peki Hz. Süleyman’la Dâvûd (a.s) un ilmi neydi? Ya da Al-lah’ın öteki elçilerine bildirdiği bilgi neydi? Kendileri ve Allah, kendileri ve mahlukât, kendileri ve insanlar, kendileri ve mevcudat arasındaki diyalogu kurabiliyordular. Bu ilimle onlar kendilerinin varlık âlemindeki yerlerini bulmuşlar ve bu yerlerinin diğer varlıklarla diyalogunu kurabilmişlerdi. Benim anlayabildiğim budur buradan. Zaten peygamberlere verilen ilim bir mânâda da hikmetin mânâsı olacaktır. Yâni nerede nasıl hareket edeceklerini, konuşma olarak, susma olarak, ölme olarak, öldürme olarak, ya da tavır ve davranış olarak ne yapmaları gerektiğini, her bir konumda, her bir makamda Allah’ın kendilerinden nasıl bir davranış beklediğini bilmeleri mânâsınadır, Allah’ın verdiği ilim de budur. Yâni hayat programı ilmidir, hayatı anlama ilmidir. Ama onlar hangi hayatı yaşayacak idiydiyse öyle bir hayatın bilgisi verilmiştir. Meselâ Süleyman (a.s)’a verilen hayat bilgisi elbette Nuh (a.s)’a verilmemişti. Lâzım da değildi zaten ona. Meselâ bir karıncanın konuşmasını anlaması gerekmiyordu Nuh (a.s) un. Neden? Çünkü öyle bir sorumluluğu yoktu onun. Tabii Süleyman (a.s)’la Dâvûd (a.s) a verilen bu ilim biraz da siyasal platformda bir etkinlik bilgisi de oluyordu. Peki bunu nereden çıkardım? Kur’an’ın tümünde anlatılan Dâvûd ve Süleyman (a.s) ların anlatılışından çıkarıyorum. Yâni onlara bu ilim verilmiş ki idareciliği bilmişler, yöneticiliği bilmişler, devleti idare etmeyi bilmişler, ya da saltanatı yürütebilmeyi bilmişlerdir. Dâvûd (a.s) un da ayrıca bir otoritesi vardı devlet planında. Rabbimiz elçilerine kendi bilgisinden bilgi aktarıyor, vahy ediyor ve Allah’ın elçileri de Rablerinin kendilerine vahy ettiği bu Allah bilgisiyle hareket ediyorlar, bu Allah hükmüyle hükmediyorlar, asla adâletten ayrılmıyorlar, asla zulme düşmüyorlar. İşte Allah elçilerinin ayrıcalıklı yönleri budur. Aynen onlar gibi peygamber yoluna, peygamber misyonuna sahip çıkan müslümanların da dünya insanlığından ayrıldıkları nokta işte burasıdır. Onlar da tıpkı örnekleri, pişdarları peygamberler gibi Allah bilgisiyle, peygamber bilgisiyle donanırlar, kitap ve sünnet bilgisiyle bilgilenirler, vahyi kuşanırlar ve tüm hayat problemlerine bu bilgiyle çözüm ararlar, bu bilgiyle hükmederler. Müs-lümanların hayatlarında Allah vardır, Allah bilgisi vardır, vahiy vardır, hayatlarına karışan Allah’ın kitabı ve elçilerinin sünnetidir. Dâvûd’la beraber biz dağları da musahhar kıldık. Biz dağları Dâvûd’a musahhar kıldık ta onlar da Dâvûd’la birlikte tesbih ediyorlardı. Kuşlara da aynı şeyi emrettik. Dağlar da, kuşlar da akşam sa-bah Onun tesbihine katılıyorlardı. Dâvûd (a.s) Rabbimiz tarafından kendisine vahy edilen Zebur’u o güzel sesiyle, o Davudî sesiyle okurken dağlar onun okuyuşunu yankılandırıyor, Onun okuyuşuna tabi oluyordu. Kuşlar havada toplanıp Onun okuyuşuna karşılık veriyorlardı. Evet görünürde hiçbir gücü olmayan dağlar ve kuşlar Onun tes-bihine, Onun tahmidine eşlik ederek Onun şanını, şerefini artırıyordu. Hep birlikte Onun Rabbi yüceltmesine, Rabbi Rab olarak ta-nımasına onlar da eşlik ediyorlardı. Bizler de tıpkı Allah’ın elçisi gibi Rabbimizi tüm noksan sıfatlardan münezzeh ve tüm kemal sıfatlarla muttasıf biliyoruz diyorlardı. Bizler de tıpkı Allah’ın elçisi gibi Rabbimizin emrindeyiz. Rabbimizin yaratış yasasının dışına çıkmadan Ona kulluk ediyoruz diyorlardı. Çünkü tesbihin böyle bir anlamı da vardır. Tesbih bir varlığın yaratılış gayesi istikâmetinde hareket etmesidir. Bu mânâda gülün kokuşu, ateşin yakışı, bülbülün ötüşü, suyun akışı, bulutun yağmur yağdırması, güneşin aydınlatması, kuşun ötüşü tesbihtir. Gerçi kitabımızın bir âyetinden öğreniyoruz ki tüm varlıklar Rablerini tesbih ederler, ama biz onların tesbihlerinin mahiyetini bilemeyiz. İşte biz böyle yaparız diyor Rabbimiz. Yeryüzünde hiçbir kimseye verilmeyen bu mülk ve saltanatın Dâvûd ve Süleyman (a.s)’a verilmesi, beşerî planda onların yeryüzünde halife olmaları, kuşların, kurtların, dağların, taşların, rüzgarların, cinlerin, şeytanların ve insanların onların emrine verilmesi, hepsi hepsi bendendir diyor Rabbimiz.
80. “Ona, sizi savaşta korumak için zırh yapma sanatını öğrettik, artık şükreder misiniz?” Ona sizin için yapacağı zırh sanatını da öğrettik. Savaşlarda düşmanlarınıza karşı sizi koruyacak, sizi muhafaza edecek zırh yap-ma becerisini de öğrettik Ona. O dönemde Rabbimizin öğretmesiyle hiç kimsenin bilmediği zırh yapma ve onunla korunma işini ilk defa Dâvûd (a.s) gerçekleştiriyordu. Demir Onun elinde bir hamur gibi yu-muşatıldı. Demir Onun emrine boyun büktürüldü de Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde dilediği gibi ondan savaşta müslümanları koruyacak zırhlar yapıyordu. Tabi Allah rehberliğinde yapıyordu bunu. Tıpkı Nuh (a.s) un Allah gözetiminde gemi yaptığı gibi. Bunca nîmetine karşı Rabbinize şükretmeyecek misiniz? Hayatınızı o hayatın sahibine vermeyecek misiniz? Hayatınızı Allah için yaşamaya yanaşmayacak mısınız? Rabbinizin size böylece ilim ve hikmet vermesine karşılık sizler Rabbinize teşekkür etmeli, Ona kulluğa yönelmeli değil misiniz?
81. “Bereketli kıldığımız yere doğru Süleyman'ın emriyle yürüyen şiddetli rüzgarı, onun buyruğuna verdik. Biz her şeyi biliyorduk.” Bereketli, mübarek kıldığımız yere doğru esip giden rüzgarları da Süleyman (a.s) ın emrine verdik. Rüzgarlar Onun emriyle mübarek arza doğru esip gidiyordu. Etrafını, veya içini, ya da içindeki Mescid-i Aksâ’yı mübarek kıldığımız Filistin arzına doğru rüzgarlar Onun emriyle Allah’ın rahmetinin müjdecisi olarak esiyordu. Tabi Allah’ın bir âyeti olan rüzgarlar kimilerine rahmet, kimilerine de helâk sebebi, azap unsurudur. Meselâ Âd kavmi gibi yoldan çıkıp Allah’la savaşa tutuşmuş kimselere yok edilişlerinin, helâk edilişlerinin habercisidir rüzgârlar. Rüzgarıyla, rüzgar ayetiyle, rüzgar ordusuyla yok etmişti Allah nice düşmanlarını. İşte o silah, o ordu, o ayet Süleyman (a.s) ın emrindeydi. Düşünebiliyor musunuz Süleyman (a.s) nın gücünü, kuvvetini? Anlayabiliyor musunuz Onun devletini, saltanatını? Kim karşı koyabilirdi böyle bir Allah elçisine? Yeryüzünde hangi melik, hangi hükümdar böyle bir güce sahip olabilmiş bugüne kadar? Kim rüzgarlara hükmedebilmiş? Yazmış mı tarih böyle bir şeyi? Allah desteğindeki Süleyman (a.s) dan daha güçlü kim olabilir yeryüzünde? İşte Rab-bimiz kendisine iman etmiş, ilmine güvenmiş, o ilimle hayatını düzenlemeye yönelmiş bir kuluna veriyordu bu imkânı. Elbette bu Allah’ın bir yasasıdır. Süleyman yolunda olan, Süleyman misyonuna sahip çıkan her müslümana Allah bu desteğini, bu yardımını vaad etmektedir. Yeryüzünde böyle Allah’a güvenmiş, vahyine teslim olmuş bir tek müslüman olsa ve tüm dünya kâfirleri onun üzerine yürüseler bile Allah tüm ordularını onun yardımına gönderecek ve onu galip getirecektir, bundan hiç kimsenin zerre kadar bir şüphesi olmasın. Biz her şeyi biliriz diyor Rabbimiz. Bilgi bizim elimizdedir. Evet bilgi Allah bilgisidir. Bilgi Allah’ın elindedir ve yeryüzünde Ondan başka da bilgi sahibi yoktur. Öyleyse Allah bilgisine sahip olan bilgindir. Allah bilgisiyle hareket eden âlimdir. Allah bilgisine sahip olmayan, hayatını Allah bilgisiyle düzenleyecek kadar vahyi tanımayan herkes cahildir, profesör de olsa, ordinaryüs profesör de olsa? Evet yeryüzünde Allah’ın dinini, Allah’ın vahyini, Allah’ın gönderdiği hayat programını bilmeyenler, Allah’ın kitabını bir kenara bırakarak kendi hevâ ve heveslerine göre bir hayat yaşayanlar, kendi arzularına göre bir din, bir hayat tarzı ortaya koyanlar, yâni kendi kendilerine tapınanlar bilesiniz ki yeryüzünün en cahil insanlarıdır. Kâfirler ve müşrikler yeryüzünün en cahil, en akılsız insanlarıdır. Çünkü Kur’an’da Rabbimizin bu âyetlerinden öğreniyoruz ki gerçek bilgi vahiydir. Gerçek bilgi Allah’ın bildirdiği bilgidir. Allah bilgisine sahip olan, vahiy bilgisinden haberdar olan kişi âlimdir. Kur’an’ı ve sünneti tanıyan kişi, vahiyden haberdar olan kişi dünyanın en âlim kişisidir. Vahiyden habersiz yaşayan insanlar hem dünyalarını, hem de âhiretlerini berbat etmiş cahil insanlardır. Kitap ve sünnetten habersiz yaşayan kimseler zalimlerdir ve Allah asla zalimlere yol gösterecek değildir. Onlar dünyada da, âhirette de kaybetmiş kimselerdir. Allah böyle zalim ve cahil bir toplumu asla kurtuluşa ve düzlüğe ulaştırmayacaktır. Allah’ı, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın hayat programını reddederek kendi kendilerine bilgisizce yasa belirlemeye kalkışan, kanun koyma hakkını, haram helâl belirleme hakkını kendilerinde gören cahil bir toplumu asla Allah kurtuluşa ulaştırmayacaktır. Böyle bir toplum ne hukukta, ne eğitimde, ne ekonomide, ne amelde, ne düşüncede kesinlikle doğruya ulaşamayacaktır. İyi şeyler yapmak için çırpınsalar da Allah’ın yasalarından habersiz hareket ettiklerinden, istinat noktası olarak Allah’ın kitabını tanımadıkların ne yaparlarsa yapsınlar hep batacaklar. Karmaşa içinde bir hayat yaşamaktan asla kurtulamayacaklardır bunlar. Hiç bir konuda doğru ve sıhhatli bir noktaya varamayacaklardır. Hiç bir konuda çözüme ulaşamayacaklardır. Çözümü bulduk sandıkça batacaklardır. Çünkü Allah’ın yasalarını reddetmiş ve zalimin zalimi, cahilin cahili olmuştur o toplum.
82. “Dalgıçlık yapan ve bundan başka işler de gören şeytanlardan da onun buyruğu altına verdik. Onların hepsini gözetiyorduk.” Şeytanlar da Süleyman (a.s) nın emrindeydiler. Dalgıçlık yapan şeytanlar, ayrıca Sâd sûresiyle söyleyecek olursak bina Kur’an, dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini de Onun buyruğu altına verdik diyor Rabbimiz. Evet bu âyetlerde anlatıldığına göre Rabbimiz cinleri, şeytanları Süleyman (a.s) nın emrine vermiş ve Süleyman (a.s) prangalara bağlanmış olarak onları Mescid-i Aksâ’nın yapımında çalıştırıyordu. Kimilerini denizlere gönderiyor, denizlerin dibine dalıyorlar, oradan Süleyman (a.s) nın istediği nîmetleri çıkarıyorlardı. Yine Belkıs’ı karşılamak istediğinde köşk yaptırıyordu onlara. Rivâyetlere göre Hz. Süleyman (a.s) Mescid-i Aksâ’nın yapımı esnasında gözlerinin önünde asasına yaslanarak vefat etmişti. Ama cinler inşaat bitene kadar Onun vefat ettiğini bilememişler. Nihâyet inşaat tamamlandıktan sonra asayı kurt yiyip de Süleyman (a.s) nın vefat ettiğini anlar anlamaz tüm cinler sağa sola dağılıvermişlerdi. Bakın gözlerinin önünde bir peygamberin vefatını bile bile-miyorlardı bu cinler. İşte cinlerin bilgisi bu kadardır anlıyoruz. Sonra yine bu âyetlerin ifadesiyle cinlerin insanlardan tamamen farklı olduklarını, farklı özellikler taşıdıklarını da anlıyoruz. Evet şeytanlar onun emrinde, cinler onun emrinde, rüzgarlar, kuşlar, kurtlar onun emrindeydi. Hayvanlarla da konuşuyordu, onların dilinden de anlıyordu Allah’ın elçisi. Ama Onun saltanatı sadece bunlarla da sınırlı değildi, tüm mevcudat Onun mülkünün Onun hükümranlığının altındaydı. Ama demin de ifade ettiğim gibi Kur’an’da hiçbir peygamberin vefat haberi, vefat hadisesi zikredilmediği halde Süleyman (as)ın ve-fatı anlatılır. Sebep ne? Cinlerin hiçbir şey bilmediklerini ortaya koyuyordu Rabbimiz. İkinci sebebi de, anlayabildiğimiz kadarıyla bir beşerin, bir insanın güç ve kuvveti zirvede olsa da, saltanat ve devleti sa-dece insanları değil tüm mevcudata ulaşmış olsa da, o bu dünyaya veda etmek zorunda kalacaktır. Ölümü tatmak zorunda kalacaktır. Anlıyoruz ki hiç kimse Allah’ın ölüm yasasından kendini kurtaramayacaktır. Evet onlar üzerinde muhafız olan bizdik diyor Rabbimiz. Yâni onları koruyan, onları muhafaza eden, yaşatan, öldüren, rızık veren biz idik. Ya da onların tümünü Süleyman (a.s) nın emrine âmâde kı-lan biz idik. Onların boyunlarındaki iplerin ucu bizim elimizdeydi. Yâni onların Süleyman (a.s)’a itaatini, isyan etmemelerini sağlayan Allah’tı.
83. “Eyyub da: "Başıma bir belâ geldi, (Sana sığındım), Sen merhametlilerin merhametlisisin" diye Rabbine nida etmişti.” Evet kendisine imâmlık verilen, önderlik verilen şerefli elçilerden birisi de Eyyub (a.s) dır. O da Rabbine dua eder. Ya Rabbi bana bir zarar dokundu, sen merhametlilerin en merhametlisisin der. Rabbimiz kitabında bize şerefli elçilerinden farklı dua modelleri sunar. İşte bizim örneklerimizin kabule şayan duaları bunlardır. Bizler kendi kendimize dua modelleri oluşturma çabası içine gireceğimize, pişdarlarımızın dua modellerini öğrenerek Rabbimize öyle dua etsek elbette çok daha hayırlı olacaktır. Bakın Eyyub (a.s) un duası da farklı bir duadır. Nuh (a.s) un toplumunun helâki için Rabbimize duasını öğrenmiştik. O konumda olan kullarına bunu öğretti Rabbimiz. Eyyub (a.s) da hastalığının iyileştirilmesi için, hastalığına Şafi olan Rabbimizin şifa lütfetmesi için dua ediyordu. Hastaydı Allah’ın elçisi, Rabbimiz tarafından hastalıkla imtihan ediliyordu. Eyyub (a.s) Kur’an’da Rabbimizin bize haber verdiğine göre önceden çok zengin, çok fazla mal mülk sahibiyken, Rabbimizin kendisini tuttuğu bir imtihan sonucu tüm servetini, malını, mülkünü ve de sıhhatini kaybeder. Allah Onu bir hastalıkla da imtihan eder. Her şeyini kaybeden Allah elçisi Allah’ın bu durumda kullarından beklediği sabrı gerçekleştirir ve Allah’ın rıza ve rıdvanına kavuşur. Çünkü O bu durumda Allah’ın rahmetine, Allah’ın şifasına muhtaçtı. Şeytan Onu bu zayıf noktasından vurup kendisini hastalıkla imtihan eden Rabbine karşı isyana teşvik edince dayanamayan Eyyub (as): Ya Rabbi, dedi bana fazlasıyla zarar isâbet etti. Bana zarar dokundu ve sen merhametlilerin en merhametlisisin. Dikkat ediyor musunuz? Hastalıkla imtihan edilen müslüman-lara ne güzel bir dua örneği sunuluyor. Allah’ın kutlu elçisi böyle bir durumda sırf Allah’ın merhametine sığınıyor ve şifayı sadece Allah’tan bekliyor. Üstelik dikkat ederseniz ya Rabbi bana şifa ver bile demiyor. Sadece Erhamur Rahîmin olan Allah’a güvenip teslim oluyor. İşi Ona havale ediyor. Çünkü bilmiyor ki imtihan eden Allah ilminde hastalığının devamıyla imtihan olması mı hayırlı kendisi için, yoksa sağlığa kavuşması mı? Bunu bilmediği için Rabbinin hayırlısı neyse onu takdir buyurmasını diliyor.
84. “Biz de onun duasını kabul etmiş ve başına gelenleri kaldırmıştık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere ona tekrar ailesini ve kaybettikleriyle bir mislini daha vermiştik.” Allah’ın imtihan konusuna sabreden bir yiğit peygamber dua eder de, dua edilecek, istenilecek makamı bilir de, Rabbi ona icabet etmez mi? Allah’ın kendisini böyle bir hastalıkla imtihan ettiği bir mü’-min Şafi olarak Rabbini bilir, sadece Ondan şifa ister, dua dua halini O’na arz eder de Rabbi ona cevap vermez mi? Rabbi onun imdadına yetişmez mi? Böyle bir mü’mine hayatın da, ölümün de, sağlığın da, hastalığın da sahibi olan Rabbimiz şifa vermez mi? Hangi peygambere, hangi mü’mine icabet etmedi ki Allah? Yeter ki kullar O’nu bilsinler, O’nu yetki sahibi, güç kuvvet sahibi, şifa sahibi bilip O’na yönelsinler. Yeter ki kullar O’na yalvarıp yakarsınlar. Yeter ki O’na dua etsinler, O’na kulluk etsinler, Ondan istesinler. Yeter ki hastalar, yeter ki fakirler, yeter ki günahkârlar hallerinin arz edecekleri, isteyecekleri kapıyı bilsinler. Öyle değil mi? Biz kulları bütün kulluğumuz, bütün âcizliğimiz içinde, bütün samimiyetimizle dua dua yalvararak Rabbi-mize yönelsek hiç O Rab dualarımızı reddeder mi? Hiç cevapsız bırakır mı? Rabbimiz buyuruyor ki biz kulumuz Eyyub’un duasına icabet ettik. Onda olan zararı giderip, Onu kurtardık ve ehlini de ona verdik. Karısını ve çoluk çocuğunu Ona tekrar verdik. Rivâyetlere göre ya ehli Onun bu hastalığına tahammül ede-meyerek yanından ayrılmıştı da, sıhhatine kavuşmasından sonra tek-rar ehlini Ona döndürdük. Ya da sadece Eyyub (a.s) değildi bu ölümcül hastalıkla imtihana tabi tutulan. Ehli, karısı, çoluk çocuğu da bu hastalığa tutulmuştu da hepsini Rabbimiz iyileştirivermiştir. Rabbimiz ehlini Ona gerisingeriye lütfettiği gibi fazlasını da veriyor. Ya Ona daha başka sâliha kadınlar veriyor, ya da evlâtlar, oğullar, kızlar veriyor ve ailesi çoğalıyor. İşte tüm bu verilişler Allah katından bir rahmettir. Şifayı veren Allah’tır, sağlığı veren O’dur, ehlini veren O’dur, her şeyini veren O’dur. “Ey Muhammed! Kulumuz Eyyub'u da an; Rab-bine: "Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azap verdi" diye seslenmişti. "Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su" dedik. Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar aile ve geçmiş olanlarla bir mislini daha vermiştik.” (Sâd 41,42,43) Evet işte bu âyetlerde anlatıldığına göre Rabbimizin emriyle Eyyub (a.s) ayağını yere vurur ve vurduğu yerden bir su fışkırır, ondan içer, yıkanır ve hastalığından kurtulur. Ve gerçekten Onun gibi Allah’a dua eden, Onun gibi Allah’ın imtihan konusuna sabreden, Onun gibi Allah’ı her konuda tek merci bilen, Onun gibi Allah’a kulluk eden mü’minler için bu bir zikra oldu diyor Rabbimiz. Biz bunu onlara bir zikra, bir hatırlatma, bir uyarı, bir hatıra yaptık. Mü’minler için en güzel bir gündem maddesi yaptık. Yâni kullarımızdan kıyâmete kadar benzer durumda, hastalıkla, yoklukla, sıkıntıyla imtihan edilenlere güzel bir örnek, hoş bir ibret yaptık bunu. Allah’ın elçisi Eyyub (a.s) gibi hastalıkla imtihana tabi tutulanlar sadece Rablerini Şafi bilip, sadece şifayı O’ndan bekleyip, O’na dua ettikleri, O’nun kapısını dövmeye devam ettikleri ve O’nun rahmetine sığındıkları sürece kesinlikle bilsinler ki bu dünyada kaybettiklerini yeniden bulacaklar, yitirdiklerine yeniden kavuşacaklar, hattâ fazlasına ulaştıracak Rableri onları. Süleyman ve Dâvûd (a.s) ların çok farklı bir durumları var. Çok farklı bir imtihan konuları var. Kendileri bu dünyada hiç kimseye nasip olmayacak güç verilmiş, saltanat verilmiş, imkân verilmiş, fırsat verilmiş. Kuşlar onlara ordu, cinler onların ordusu, şeytanlar, rüzgarlar, dağlar, taşlar onların ordusu. Saltanatları mevcudatı kaplamış. İşte böyle büyük bir varlıkla, büyük bir saltanatla imtihan edilen Süleyman ve Dâvûd (a.s)’lara karşılık, hastalıkla, yoklukla, tüm dünyalıklarını kaybetmekle imtihan edilen bir elçi. Eyyub (a.s). Birbirine tamamen zıt iki imtihan konumu! Öyleyse şunu kesinlikle unutmamalıyız ki imtihanı yapan Allah’tır. İmtihanın konusunu takdir eden Allah’tır. Bizi bu dünyada güç, kuvvet, zenginlik, servet ve saltanatla, imkân ve fırsatla da imtihan edebilir, bunun tamamen zıddına fakirlikle, yoklukla, hastalıkla, mahrumiyetle de imtihan edebilir. Her iki durumda da kuluz ve Allah’ın takdirine, Allah’ın imtihan konularına rıza göstermek zorundayız. Asla Rabbimizi unutup, Rabbimize isyan içinde bir hayatın adamı olmamamız gerektiği bilmek zorundayız. Öyle değil mi? Dâvûd ve Süleyman (a.s) gibi de imtihan edilebiliriz bu dünyada, Eyyub (a.s) gibi de. Süleyman ve Dâvûd (a.s) gibi Mülk ve saltanatla imtihan edildiğimiz zaman asla şımarmayacak, müstekbirleşmeyecek, Allah’a kafa tutup O’na isyan etmeyecek, sürekli bütün bunları kendisine borçlu olduğumuzu, her şeyimizle kendisine muhtaç bir kul olduğumuzu, imtihanda olduğumuzu unutmayacağız, Eyyub (a.s) gibi mahrumiyetlerle imtihana çekildiğimiz zaman da bize tahsis buyurduğu bu imtihan konusundan ötürü asla O’na isyan etmeyeceğiz, kafa tutmayacağız, kendimizi dağıtmayarak kul olduğumuzun şuurunda O’na dua dua yalvarıp yakaracağız. Peki şu anda bizler de bu elçiler gibi mi imtihan ediliyoruz? Elbette. Gerçekten bir insan her ne kadar kıyâmete kadar Süleyman (a.s) nın saltanatına erişemeyecek idiyse de Allah bazılarına çevresine göre Süleyman saltanatını verebilmiştir değil mi? Çevresine göre tabii. Yâni şu bizzat Süleyman (a.s) nın saltanatı kimsede olmayacak, kimseye vermiyor Allah da, çevresindekilere verilenlere nispetle onun gibisini verebiliyor kimilerine. Yâni kimi insanların kendi çevresine göre saltanatı Süleyman (a.s) gibi olabilir. İşte çevresine göre böyle kendisine çok fazladan bir şeyler verilenlerin bu verilenlerle şımarıklaşmaması, haddini bilmesi, bunu kendisine veren Allah’ın sadece kendisine vermediğini, kendisinden önce de birilerine, hem de peygamber olarak lütufta bulunduğunu unutmaması gerektiğini anlatmak üzere galiba Süleyman ve Dâvûd (a.s) hadisesinden söz ediliyor anlıyoruz. Ama meselâ bu dünyada bir Eyyub (a.s) gibi hastalıkla, sı-kıntıyla, fakirlikle, her şeyini kaybetmekle imtihan edilebilirsiniz. Veya bir Nuh (a.s) gibi ezilmişlerin peygamberi, çevresinde rezil rüsva insanların alaylarına maruz kalmış bir peygamber konumunda imtihana çekilebilirsiniz. Veya Hûd (a.s) gibi, Ya da Lût (a.s) gibi belki sadece iki kızı ile o bölgeden çıkması emrolunan geri kalanların tümünün helâk edildiği bir toplumun peygamberi olabilirsiniz. Evet kimi yok, kimsesi yok, gücü yok, kuvveti yok gibi görülen bir peygamber konumunda olabilirsiniz. Ama Dâvûd (a.s) öyle değil mi? Hele Süleyman (a.s) hiç öyle değil. Süleyman (a.s) kendi döneminin daha güçlü, daha kuvvetli bir peygamberi olarak karşımıza çıkmaktadır.
85,86. “Ey Muhammed! İsmail, İdris ve Zülkifl hakkında anlattığımızı da an; onların her biri sabredenlerdendi. Onları rahmetimizin içine aldık; doğrusu onlar iyilerdendi.” İsmail, İdris ve Zülkifl onların hepsi sabredenlerdendi. İsmail (a.s) bildiğiniz gibi insanlığa imâm kılınan atamız İbrahim (a.s) in Hacer annemizden dünyaya gelen oğludur. Babası İbrahim (a.s) tarafından annesiyle birlikte Mekke’ye yerleştirildi. Allah’ın emriyle babasıyla birlikte yeryüzünde Allah’ın kıblesi, Allah’a kulluğun sembolü olan Kabe’yi inşa edecekti İsmail (a.s). Ve yıllar sonra onun soyundan Mekke’de Muhammed (a.s) elçi olarak görevlendirilecekti. İdris (a.s) da atamız, insanlığın atası ve ilk peygamber Hz. Adem’e en yakın olan, Onun torunlarından olan bir peygamberdir. İlk dönemin, tevhidin bozulmadığı, yeryüzünde fesadın, küfrün, şirkin bulunmadığı dönemin peygamberi. Hz. Ademle Hz. Nuh (a.s) arasında gelmiş bir elçi. Zülkifl (a.s) da imanlarımızdan birisidir, hakkında pek fazla bir şey bilmiyoruz. O da Rabbimiz tarafından vahiyle şereflendirilip yüceltilmiş bir elçi. İşte bunların hepsi Allah’ın kendilerine biçtiği rollerine, kendilerine yüklediği kulluk programlarına, Risâlet misyonlarına sabreden, böylece Rabbimizin rahmetine lâyık olan insanlardır. Onların tümünü rahmetine erdirdi Rabbimiz. Rahmetine idhal buyurdu, çünkü onlar sâlihlerdendi.
85,86. “Ey Muhammed! İsmail, İdris ve Zülkifl hakkında anlattığımızı da an; onların her biri sabredenlerdendi. Onları rahmetimizin içine aldık; doğrusu onlar iyilerdendi.” İsmail, İdris ve Zülkifl onların hepsi sabredenlerdendi. İsmail (a.s) bildiğiniz gibi insanlığa imâm kılınan atamız İbrahim (a.s) in Hacer annemizden dünyaya gelen oğludur. Babası İbrahim (a.s) tarafından annesiyle birlikte Mekke’ye yerleştirildi. Allah’ın emriyle babasıyla birlikte yeryüzünde Allah’ın kıblesi, Allah’a kulluğun sembolü olan Kabe’yi inşa edecekti İsmail (a.s). Ve yıllar sonra onun soyundan Mekke’de Muhammed (a.s) elçi olarak görevlendirilecekti. İdris (a.s) da atamız, insanlığın atası ve ilk peygamber Hz. Adem’e en yakın olan, Onun torunlarından olan bir peygamberdir. İlk dönemin, tevhidin bozulmadığı, yeryüzünde fesadın, küfrün, şirkin bulunmadığı dönemin peygamberi. Hz. Ademle Hz. Nuh (a.s) arasında gelmiş bir elçi. Zülkifl (a.s) da imanlarımızdan birisidir, hakkında pek fazla bir şey bilmiyoruz. O da Rabbimiz tarafından vahiyle şereflendirilip yüceltilmiş bir elçi. İşte bunların hepsi Allah’ın kendilerine biçtiği rollerine, kendilerine yüklediği kulluk programlarına, Risâlet misyonlarına sabreden, böylece Rabbimizin rahmetine lâyık olan insanlardır. Onların tümünü rahmetine erdirdi Rabbimiz. Rahmetine idhal buyurdu, çünkü onlar sâlihlerdendi.
87. “Zün-Nun hakkında söylediklerimizi de an. O, öfkelenerek giderken, kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı; fakat sonunda karanlıklar içinde: “Senden başka İlâh yoktur, Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim” diye seslenmişti.” Evet, Zün-Nun’u da hatırla peygamberim. Zün-Nun’a söylediklerimizi de hatırla. Onu da gündeme al. Zün-Nun balık sahibi demektir. O da Allah elçilerinden bir elçiydi. Kalem sûresinde bir adının Zün-Nun olduğu, bir başka yerde de onun adından Yunus olarak söz edilir. Evet Yunus (a.s)’ı ve ona söylediklerimizi de gündeme alın diyor Rabbimiz. Hani O gazaplanarak, öfkelenerek gitmişti, kavminden ayrılmış, toplumundan uzaklaşmıştı. Niye kaçıp gitmişti toplumundan? Sebep şuydu: Yunus (a.s) Allah’tan aldığı görevle toplumunu uyarır, toplumunu Allah’a kulluğa çağırır. Ama toplum Onu dinlemez, uyarılarına aldırış etmez. Nihâyet toplumunu Allah’tan kendilerine gelmekte olan bir azapla tehdit eder. Ama haber verdiği azap biraz gecikir. Toplumuna gazaplanan peygamber henüz azap gelmeden ve de Al-lah’tan kendisine toplumundan hicret emri de gelmeden hemen alelacele toplumunu terk eder. Onlara nefret ederek görevinden kaçar. Halbuki bir peygamberin Allah’tan kendisine bir hicret emri gelmeden görev mahallini terk etmemesi gerekiyordu. Ölecekse orada ölmeliydi. Allah dilemedikçe orada da ölmeyecekti tabii. Dövecekler, sövecekler, hapse atacaklar, ateşe atacaklar ama yine de gitmeyecekti oradan. Fakat gitti işte. Niye gitti? Öyle yapılınca başımıza ne-lerin geleceğini bize anlatma adına, gösterme adına, bize bir ders verme adına gitti. Bize bir misâl olsun diye arz etti Allah. Yunus sûresinin anlattığına göre koşarak gitmişti. Kölenin efendisinden kaçtığı gibi toplumundan kaçtı ve bir gemiye bindi. Allah’tan kendisine bir emir gelmeden böyle gazapla kaçıp giderken zannediyordu ki bizim kendisine gücümüz yetmeyecekti. Yâni ne yapabilecekti bir peygamber? Nereye kaçabilecekti Allah’-tan? Nereye gidebilecekti? Ama bilemedi işte. Halbuki Allah onu yakalayacaktı. Allah’tan asla kaçamayacaktı. İşte yakaladı da. Bir gemiye bindi. Yolda bir fırtına sonucu alabora oldu ve gemide bir kura çekildi. Yunus (a.s) kendi suçluluğunun farkındaydı ya, belki bizzat kendisi bunu teklif eder, ya da kura kendisine çıktığı için denize atılmayı rahat rahat kabul eder ve atılır. Sonra denizde bir balık tarafından yutulur. Balığın karnında dua dua Rabbine yalvarır. Karanlıklar içinde bir cezaydı bu kendisine. Kederle dolu olduğu halde yutkunarak Rab-bine dua edip, hatasını anlayıp affını ister. Rabbini tesbih eder. Tes-bihi de bakın şöyleydi: Allah’ım! Seni tesbih ederim! Senden başka İlâh yoktur, Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim. Rabbim ben zalimlerden oldum. Hem Rabbime, hem toplumuma, hem de kendi ken-dime zulmedenlerden oldum. Ben görevimi terk ettim! Ben toplumum-dan uzaklaştım! Ben hata ettim! Ben bunu yapmamalıydım! diyerek kendi kendisini suçladı, özür dileyerek Rabbine yalvarıp yakardı.
88. “Biz de ona cevap verip, onu üzüntüden kurtarmıştık. İnananları böyle kurtarırız.” Ona da icabet ettik, Onun duasına da cevap verdik diyor Rab-bimiz. Eyyub (a.s) un duasına icabet eden, Nuh (a.s) un duasına ica-bet eden Rabbimiz burada da Yunus (a.s) un duasına icabet ettiğini bildiriyor. Var mı Ondan başka dövülecek kapımız? Var mı Ondan başka dualara icabet eden? Evet Onun duasını da kabul edip, Onu gamdan, kederden kurtardık diyor Rabbimiz. Bakın burada da: 1: Bize imâmlarımızdan, örneklerimizden böyle bir dua modeli, böyle bir tesbih örneği sunuluyor. Biz kullarına bir imâm şahsında bir tövbe usulü, bir dönüş örneği sunuyor. Bu tövbe örneğinin yanında bir de şu husus anlatılıyor burada. Allah’la savaş içinde bulunan, Allah’a kulluktan kaçan tüm kâfirlere bir uyarıda bulunuyor Rabbimiz burada. Bakın, dikkat edin, Allah’ın en sevgili kulu, Allah’ın kutlu elçisi bile Allah’a isyan edince Allah Onun cezasını verdi. Bir peygamberi bile yaptığı bir eyleminden ötürü böylece cezalandıran Allah size ne yapacak? Sizi bağışlayacak mı? Sizin yaptıklarınızı görmezden mi gelecek? Hayır hayır kesinlikle bilesiniz ki Allah size de ceza verecektir. Bir peygamber yanında sizin ne değeriniz var da? Neyinize güveniyorsunuz? Ama Şurasını da göz ardı etmeyin ki tövbe edince de Allah Onu affetti. Eğer sizler de şu anda yaptığınız yanlışlardan döner, eğer tövbe ederseniz bilesiniz ki sizleri de aynen Onun gibi affederim deniyor. Kâfirler için böyle denirken, mü’minler için de deniyor ki burada: Ey mü’minler iman ettik diye, müslüman olduk diye sakın şımarmayın ha! Allah’a, peygambere yakınlığınızdan dolayı şımarmayın! Yapacağınızı yapın, değilse peygamber bile olsanız gözünüzün yaşana bakılmaz, cezaya çarptırılırsınız! Bu işin şakası yoktur denmektedir. 2: Müslümanlığımızı, kulluğumuzu, Allah’a karşı sorumluluklarımızı Allah adına icra etmeye çalışalım. Birilerine rağmen, ya da birilerine binaen hareket etmeyelim. İnsanlar dinlemediler diye, anlamadılar diye hareketlerimizi onlara göre ayarlamaya, tavırlarımızı onlara göre belirlemeye kalkışmayalım. İnsanlar bize ve anlattıklarımıza değer vermediler diye üzülüp kendimizi dağıtmamalıyız. Ya da tam tersi de geçerlidir. Nasıl? İnsanlar bizi dinler ve değer verirler görününce de şımarmayacağız. Tüm hareketlerimizi Allah’a göre ayarlamalıyız. 3: Her konuda, bilhassa müslümanlığın toplum içinde icrası konusunda başkalarını değil kendimizi suçlamasını bileceğiz. Toplumun yaptıklarından toplumu değil kendimizi suçlayacağız. Şeytan gibi suçu Allah’a, ya da başkalarına atmak ve sorumluluktan kolayca kurtulmak yerine; Adem (a.s) gibi suçu kabullenmek zorundayız. O zaman içinde bulunduğumuz bozukluktan kurtulabilmek için çare arayacağız ve Rabbimize yöneleceğiz demektir. O zaman işte âyetlerde gördük, Rabbimiz kendisine yönelip dua dua yalvaranları mutlak sûrette affedecek ve yol gösterecektir, bunu hiç bir zaman unutmayalım. Bir imâm daha, bir dua örneği daha geliyor:
89. “Zekeriya da: “Rabbim! Beni tek başıma bırakma, Sen varislerin en hayırlısısın” diye nida etmişti.” Evet önderlerimizden Zekeriya (a.s) da bir başka dua konusuyla Rabbine dua ediyor ve diyordu ki: Ey Rabbim, beni evlâtsız, beni varissiz tek başıma bırakma. Bana bir vâris ver. Ama ilmin, takdirin, buyruğun gereği bana bir vâris vermesen de aldırmam. Çünkü ben biliyor ve inanıyorum ki sen varislerin en hayırlısısın diyordu. Evet önce dua dua yalvarıp yakararak bir evlât istiyor, sonra da işini teslimiyetle Allah’a havale ederek, sen bâkî kalacak mirasçımsın diyordu. Ya Rabbi, bana vâris olacak, benim yolumu devam ettirecek, peygamberler yolunun toplumda ilelebet silinmemesine, unutulmamasına say-ü gayret edecek, benim dinime, benim inancıma, benim yoluma sahip çıkacak, kullarını senin dinine çağıracak, sana senin istediğin kulluğu gerçekleştirecek, senin razı olduğun müslümanca bir hayat yaşayacak bir evlât, bir vâris istiyorum Allah’ım senden. Evet işte Zekeriya (a.s) nın evlât arzusunun hedefi buydu. İstiyordu ki bu evlât kendi dinine, kendi inancına, kendi yoluna vâris olsun ve bu yolunu devam ettirsin. İstiyordu ki bu evlât kendi yolunu, kendi sünnetini, kendi risâletini devam ettirsin. Meryem sûresiyle birlikte söyleyecek olursak Zekeriya (a.s) arkasında kendisine halef olacaklardan, vâris olacaklardan da korku duyuyordu. Ya Rabbi, ben arkamdan geleceklerden korkuyorum. Be-nim arkamda kalanların dâvâmı, yolumu bitireceklerinden, unutacaklarından korkuyorum. Ne olur Allah’ım, bana katından bana bir vâris lütfet, bana bir dost, bir yardımcı ver ki o benim dinimi, benim yolumu sürdürsün diyordu. Dikkat ediyor musunuz Allah’ın elçisinin evlât istemedeki hedefine, niyetine? İşte evlât böyle istenir. İşte vâris bunun için istenir. Malıma mülküme, dükkanıma tezgahıma sahip olsun diye, param pu-lum el âleme kalmasın diye, ihtiyarladığım zaman bana yardımcı olsun diye, adımı sürdürsün diye değil. Bana hizmet etsin diye değil. Benim dinimi sürdürsün diye, benim yolumu, benim dâvâmı takip edip sürdürsün diye istenir evlât. O böyle halis bir niyetle Rabbine dua edince:
90. “Biz de ona icabet ederek, Yahya'yı bahşetmiş, eşini de doğum yapacak hale getirmiştik. Doğrusu onlar iyi işlerde yarışıyorlar, korkarak ve umarak Bize yalvarıyorlardı. Bize karşı gönülden saygı duyuyorlardı.” Biz de Onun duasını kabul edip, yaşlı ve kısır olan karısının kısırlığını tedavi ederek olmazı oldurduk ve Yahya’yı Ona bahşettik diyor Rabbimiz. Rabbimiz kendisine dua dua yalvaran kulunu, elçisini mahrum bırakmıyor ve kendisine Yahya isminde sâlih bir evlât lütfediyor. Yahya diri, dirilik, canlılık demektir. Elbette böyle yüz yaşını aş-mış yaşlı bir babadan, yine onun kadar yaşlı, doğurma yaşını çoktan aşmış ve de kısır bir anadan meydana gelen, yâni tabiri caizse iki ölüden dünyaya gelen bir diriydi Yahya. Dirilik ve canlılık sembolüydü Yahya. Bir de daha gencecik yaşında, hayatının baharında Allah dâ-vâsı uğrunda babasından önce şehit olarak ebediyen dirilerin içine katılacaktı Yahya (a.s). Ölümsüzlük makamına ulaşacaktı. Rabbi ka-tında dirilerden olarak rızıklandırılacaktı Yahya. Arkasındaki müslü-manları diriltmeye, diri tutmaya sebep olacaktı Yahya. Bizi diriltecekti Yahya. Onların, o imâmların, o elçilerin hepsi de hayırlı yollarda yarışıyorlar ve ümit ederek, ümit kesmeyerek, korkarak, haşyet içinde bize dua ediyorlar, ibadet ediyorlardı. Bize karşı gönülden teslim olarak kulluk ediyorlardı. Böyle oldukları için de biz onların dualarına icabet ediyorduk. Öyleyse bizler de hayırlara koşalım, hayır peşinde olalım. Hep hayır yollarında yarışalım, hep Rabbimizin rızasını celp edecek, O’nun gazabından sakındıracak ameller peşinde, tavırlar pe-şinde, kulluklar peşinde olalım da Rabbimiz bizim dualarımıza da ica-bet buyursun. Rabbimize karşı hep bir saygı içinde, hep bir haşyet içinde olalım da dualarımız geri çevrilmesin inşallah. Evet bundan sonra Allah’ın lânetine ve gazabına uğramış iki toplumun sapma noktalarına işaret ederek bir imâmın, bir elçinin daha annesiyle birlikte gündeme alındığını görüyoruz. Meryem anamız ve tertemiz bir kız olarak onun dünyaya getirdiği, bir Allah yasası, bir Allah kelimesi olarak doğurduğu Hz. Îsâ (a.s) dan söz edilecek. Ve Hz. Îsâ (a.s) nın da tıpkı öteki elçiler gibi, öteki imâmlar gibi bir beşer olduğu, asla bir İlâh, bir tanrı, ya da tanrının yetkilerine sahip olmadığı, tanrının oğlu olmadığı vurgulanacak.
91. “Mahrem yerini koruyan Meryem'e ruhumuzdan üflemiş, onu ve oğlunu, âlemler için bir mûcize kılmıştık.” Evet mahrem yerini koruyan, ırzını, namusunu koruyan ter-temiz bir kızcağız olan Meryem’e biz kendi ruhumuzdan üfledik, Onu ve oğlunu tüm insanlığa bir âyet, bir ibret, bir yasa yaptık. Evet Îsâ (a.s) Allah’ın Meryem’den İlâhî bir yasa olarak babasız dünyaya getirdiği bir elçisidir. O Allah’ın bir kelimesi, bir yasası, bir âyeti, bir mûcizesi, bir ruhudur ki Onu Meryem’e ilka etmiştir. Rabbinizin Cebrâil (a.s) vasıtasıyla Meryem’e gönderdiği, Meryem’e ilka ettiği, Merye-m’in rahminde meydana getirdiği bir ruhudur. Böyle mûcizevi olarak babasız dünyaya getirdiği Allah’ın bir âyeti, bir yasasıdır O. İş bu ka-dar net ve açıkken, Rabbimiz Kur’an-ı Kerîminde Ondan daha enteresan bir yaratılış yasasıyla hem babasız, hem de anasız bir şekilde Ademin yaratılışıyla da bu işe açıklık getirirken yine de maalesef Hıristiyanlık dünyası bu konuda çok büyük bir yanılgı içine düştüler. Îsâ (as)’ın bu mûcizevi yaratılışından ötürü Onun tanrı, ya da tanrının oğ-lu olduğunu iddia ederek Allah’a en büyük iftirayı yaptılar ve şu anda da bu sapıklıklarını sürdürmektedirler. Rabbimiz Îsâ (a.s) nın gündeme getirildiği bu âyetinden önce peygamberler silsilesini gündeme getirerek bunların her birerinin bir beşer olduklarını, hepsinin kul olduklarını, her birerinin Rablerine dua edip yalvardıklarını, kendileri için hiçbir şeye kadir olamayıp isteyeceklerini Rablerinden istediklerini, Rablerine herkesten çok teslim olarak ibadet ettiklerini ve bunların hiçbirisinin İlâhlıkta hiç bir payelerinin bulunmadığını ısrarla anlattı. Onların kendi hastalıklarına şifa verecek, kendilerine ya da başkalarına çocuk verebilecek güçte olmadıklarını, Allah’ın vahyine aykırı hareket eden bir Yunus peygamberin cezalandırıldığını anlattı, anlattı sonra da onlardan biri olan ve Meryem isimli bir kızdan dünyaya gelen Îsâ (a.s)’a sözü getirdi. Öyleyse tüm bu gerçekleri bildikleri halde ey Allah elçisini ve anasını tanrılaştırma kavgası veren Hıristiyanlar, bu sapıklıklarınızdan vazgeçmezseniz Allah’a en büyük iftirayı yaparak cehennemi boylayacaksınız buyurulmaktadır.
92. “Doğrusu tevhid dini olan müslümanlık, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de Rabbinizim, artık bana kulluk edin.” İşte bu anlattığımız peygamberler, imâmlar rehberliğinde sizin tek ümmetiniz bu ümmettir. Hz. Adem (a.s) dan bu yana işte size an-lattığım bu peygamberler silsilesi tek bir ümmettir. Tek bir ümmet üzerindedirler. Bu ümmet onların mübarek yolunun yolcusu olan sizlerin müntesibi olmakla şeref bulduğunuz, izzet kazandığınız İslâm ümmetidir. Ve ben de sizin tek Rabbinizim. Yalnız bana kulluk edin, yalnız beni dinleyin, yalnız beni Rab bilip hayatınızı benim adıma ve benim yasalarım istikâmetinde yaşayın. Evet ümmet; İslâm ümmeti, din; İslâm dini, teslimiyet dini ve Rab, İlâh da Allah’tır. Bir tek ümmet olabilmek için elbette tüm peygamberlerin kulluk ettikleri bir tek Rabbe kulluk edilecekti. Ama:
93. “Ama insanlar, din konusunda aralarında bölüklere ayrıldılar, hepsi Bize döneceklerdir.” Onlar aralarında işlerini paramparça ettiler. Onlar hepsi bir tek ümmet olan, hepsi bir tek dinin sahibi olan, hepsi bir tek Rabbe inanıp bir tek Rabbe kulluk eden peygamberleri parçaladılar. Peygamberlerin tümünün mensubu bulundukları tek ümmeti, tek milleti, tek dini, tek yolu paramparça yaptılar. Böylece kendi kendilerini de parçaladılar. Gruplaştırdılar da her bireri bir parçasına sarıldılar. Tek bir ümmet olan İslâm ümmetini parçaladılar da her biri farklı bir isimle anılmaya başladılar. Halbuki az evvel anlattı elçilerini Rabbimiz. Onların tamamı tek dinin, tek ümmetin mensubuydular. Hepsinin dini İslâm’dı, hep-si müslümandı onların. Onlar bu peygamberlerin yolunu, dinini parçaladılar. Yâni onlar o peygamberlerin dininden ayrıldılar. Din asıldır, ondan ayrılanlar tefrikacıdır. Onlar Allah’ın Hz. Adem (a.s)’dan bu ya-na gönderdiği İslâm’dan, tüm peygamberlerin dini olan İslâm dinin-den ayrılıp ayrı dinler iddiasına kapıldılar. Param parça parçalandılar. Tüm peygamberlerin dini olan İslâm’ı terk ettiler de Yahudilik ve Hıristiyanlık diye ayrı ayrı dinlere inandıklarını iddia ettiler.
94. “İnanmış olarak yararlı iş işleyenin ameli inkâr edilmeyecektir. Biz onu yazmaktayız.” Allah’a, Allah’tan gelenlere, Allah’ın elçilerine Allah’ın istediği biçimde inanıp, sâlih ameller işleyen, imanını sadece söz planında, iddia planında bırakmayarak hayatını bu imanla düzenleyen kulumuzun ameli asla inkâr edilmeyecektir. Yâni inanan, iman kaynaklı bir hayat yaşayan, imanını sadece iddia planında, söz planında bırakmayarak sâlih amellerle ispat eden, fıtratına yaraşır ameller işleyen, Allah’ın istediği hayatı yaşayan kulumuzun ameli asla inkâr edilmeyecektir. Kıl kadar bile kendisine bir haksızlık yapılmayacaktır. Kıl ka-dar bile olsa yaptıkları boşa gitmeyecek, kendisine asla zulmedilmeyecektir. Çünkü biz onu yazmaktayız diyor Rabbimiz. Evet inanarak, imanlarına yaraşır sâlih ameller işleyerek hayatlarını Allah için yaşayanların, Allah’a lâyık bir hayat yaşayanların, Allah kontrolü altında bir hayat yaşayanların, Allah’ın kitabına, Allah’ın yasalarına, Allah’ın elçilerinin, imâmların hayatlarına, örneklediklerine uygun bir hayat yaşayanların hayatlarını bereketlendirecek ve asla zayi etmeyeceğim diyor Rabbimiz. Onların zerre kadar iyiliklerini bile büyütülmüş olarak onlara karşılık vereceğim diyor. Evet Rabbimiz onların yaptıklarının zerresini bile zayi etmeyeceğim diyor. Büyük küçük, gizli açık ne yapmışlarsa, ne düşünmüşlerse, ne niyet etmişlerse tümünü değerlendirecek ve karşılığını tastamam kendilerine vereceğim diyor. Çünkü o ameller boşa gitmesin diye melekler tarafından sürekli yazılmakta, kaydedilmekte ve muhafaza edilmektedir.
95. “Yok ettiğimiz kasaba halkının âhirette ceza görmek üzere Bize dönmemesi imkânsızdır.” Evet, bu âyet-i kerîmeye üç türlü mânâ vereceğiz: 1: Allah’ın gazabına uğrayarak yıkıma uğratılmış, helâk edil-miş her bir kasaba halkının artık bir daha dünyaya geri dönmesi mümkün değildir. Çünkü artık Allah tarafından onların defterleri dürülmüştür. Allah’ın gazabına uğrayarak gebertilmiş olan bu insanlara artık bir daha denenme fırsatı tanınmaz. Öyleyse ey insanlar, Rab-binizin yıkımı, helâki gelip de defteriniz dürülmeden önce, fırsat el-deyken Rabbinize kulluğa dönün. O’nun elçilerinin örnekliğinde sâlih ameller işlemeye ve Rabbinizi kendinizden razı etmeye çalışın. 2: Helâk ettiğimiz, yıkıma uğrattığımız her bir kasaba halkı mutlaka dirilerek yaşadıkları hayatın hesabını ödemek üzere Bizim huzurumuza gelmemeleri, unutulmaları, sümenaltı edilmeleri, hesaptan, Bizim sorgulamamızdan kurtulmaları asla mümkün değildir. El mahkum herkes dirilecek ve Bizim huzurumuza gelecektir. 3: Veya bir üçüncü mânâsı da şöyle olabilir: Ahalisi bize isyan içinde, Bizim elçilerimize isyan içinde bir hayat yaşayıp ta bu isyanlarından ötürü kendilerine azabımızı, helâkimizi takdir edip kararlaştırdığımız hiçbir kasaba halkına artık asla tövbe imkânı, isyandan itaate, küfürden, şirkten İslâm’a dönme fırsatı verilmez. Bir kere helâklerine hükmettik mi artık onlara hiçbir mühlet tanınmaz. Onlara göz açtırılmaz diyor Rabbimiz.
96. “Ye'cuc ve Me'cuc'un seddi yıkıldığı zaman her dere ve tepeden boşanırlar.” Kehf sûresinde Zülkarneyn (a.s) in Ye’cuc ve Me’cüc için bir set yaptığı ve onları yıkılması mümkün olmayan bu seddin arkasına hapsederek o bölge insanını onların belâlarından koruduğu, ama kı-yâmetin gerçekleşmesiyle bu seddin yıkılıp onların bırakılacağı ve dalgalar halinde birbirlerine girerek arza yayılacakları anlatılmaktadır. Bunu kıyâmet alâmetlerinden sayanlar olmuş. Öyle bir zaman gelecek ki tıpkı barajların setlerinin yıkılıp da muhteşem suların akması gibi bu sed de yıkılacak ve bu Ye’cuc ve Me'cüc yeryüzüne dağılacaktır deniyor. Ama bu inşallah bizi üzmeyecek zaten kıyâmetle birlikte yeryüzünde bizim hayatımız da bitecektir. Kıyâmetin kopmasından kısa bir süre önce Rabbimiz yeryüzündeki mü’min kullarının canını alacak ve kıyâmet kâfirlerin üzerine kopacaktır. Rabbimiz kıyâmetin dehşetinden mü’min kullarını koruyacaktır.
97. “Gerçek vaat yaklaşmıştır. O zaman inkâr edenlerin gözleri beleriverir:” Vah bize! Bundan önce gaflet içindeydik, hem de zalimdik” derler.” Evet gerçek vaat, kıyâmet günü, kıyâmet saati yaklaşmıştır. İnsanların defterlerinin dürülüp, hesaplarının görüleceği zaman yaklaşmıştır. O kıyâmet saati ona hazırlıksız olan kimselere ansızın gelecektir. Zira kendileri kıyâmetin geleceğinden gafil bir şekilde dünyaya dalmış, onu hatırlarından çıkarmış ve böylece lüzumsuz şeylerin peşine takılmış insanlar için elbette kıyâmet ansızın gelecektir. Kıyâmete inanmayan ve onun hazırlığı içinde Allah için bir hayat yaşamayan insanlar onun kopmasına yakın bir dönemde alâmetler belirdiği zaman bile uyanmayacaklar, o zaman bile oyun ve oynaşlarını sürdüreceklerdir. Onun için şuurları yerinde değilken, haberleri yokken kıyâmet gelip onların tepelerinde patlayacaktır. Artık ondan sonra pişman olma ve geriye dönme imkânı da kalmayacaktır. O gün kâfirlerin gözü belerip kalmıştır. Ona inanmayanların gözleri dehşet ve korkudan yuvalarından, yerlerinden fırlayacak hale gelmiştir. Ve gözleri zillet içinde donup kalmıştır, donakalmıştır. Evet o gün kâfirler zelil, hor, hakir, gözleri önlerine düşmüş, suspus olmuşlardır. Kıyâmet sûresinin ifadesiyle bâsira olmuştur. Yâni Abus bir çehre olarak pusarır, asılıp kalır o gün kâfirler. Suçundan dolayı, kaybından dolayı, ayıbından dolayı, ıstırabından, üzüntüsünden dolayı suspus olmuş, yıkılmış bitmiş tükenmiştir kâfirler. Böyle bir durumda diyorlar ki bakın alçaklar: Vah bize! Eyvah biz! Biz bundan önce bu kıyâmetten gaflet içindeydik, hem de zalimdik diyorlar. Aslında bugünle uyarıldık, ama biz bu kıyâmetten gaflet içindeymişiz. Uyarılara kulak asmayan zalimlermişiz meğer diyecekler. Gerçeği bütün çıplaklığıyla anlayacaklar ve kuzuya dönecekler. Evet alçakların tüm kâfirlikleri, tüm müşriklikleri, tüm müstekbirlikleri bitmiştir. Tüm tâğutlukları son bulmuş, tüm zulümleri ve şir-retlikleri, azgınlıkları kalmamış. Ne Rablikleri kalmış, ne ilâhlıkları kal-mış, ne krallıkları, ne egemenlikleri kalmış. Ne biz bilirizleri, ne biz ya-parızları kalmış. Her şeyleri bitmiş suspus olmuşlar ve korku içinde, dehşet içinde zalimliklerini itiraf ediyorlar. Kış sineği gibi başlarına gelecek felâketi beklemektedirler. Çünkü artık gerçeği anlamışlardır alçaklar. Allah’ı diskalifiye ederek, Allah’la, Allah’ın elçileriyle sava-şarak, Allah’a kulluktan kaçarak bir hayat yaşamakla ne kadar büyük zulümler işlediklerini anlamışlar. Allah yerine koyup, Rab makamına oturtup kanunlarını uygulamak için çırpındıkları, hatırlarını kazanmak için koşturdukları tâğut-ların, modanın, çevrenin, âdetlerin ve tüm yapay tanrıların ve tanrıçaların meğer Allah’ın ortakları olmadıklarını, meğer onların hiç bir güç ve kuvvete, hiç bir yetki ve salahiyete sahip olmadıklarını, onların da kendileri gibi âciz birer varlık olduklarını, Rab olmaya, İlâh olmaya, kanun koymaya, din belirlemeye, hayat programı tespit etmeye, ha-tırı kazanılmaya lâyık olanın da sadece Allah olduğunu anlamışlardır artık. Anlamışlardır ama zaten inkârı mümkün olmayan, reddedilmesi mümkün olmayan bir ortamda anlamışlardır. Bakın onlara denilecek ki:
98. “Siz ve Allah'tan başka taptıklarınız cehennemin yakıtısınız; oraya gireceksiniz.” Evet ey kâfirler, sizler de, Allah berisinde tapındıklarınız da, sizler de, sizleri Allah berisinde kendilerine tapınmaya çağıran tanrı taslakları da cehennemin yakıtı olacaksınız. Hepiniz, tapınanlarınızla, tapınılanlarınızla çaresiz oraya gireceksiniz. Tanrılarınız da, kullarınız da cehennemi boylayacaksınız. Tabi bu kâfirlerin dün ve bugün tanrı bilip tapınmaya çalıştıkları kimi varlıklar bunun dışındadır. Hıristiyanların tanrı bilip kulluk etmeye çalıştıkları Îsâ (a.s), Yahudilerin tanrılaştırdıkları Üzeyr (a.s) ve müşriklerin tapındıkları Allah’ın melekleri bunun dışındadır. Çünkü Allah’ın bu sâlih kullarının hiçbirisi kendilerini insanlara tanrı olarak takdim etmemişler, insanlardan kendilerine asla kulluk istememişlerdir. Bunların hiçbirisinin bu kâfirlerin tapınmaları konusunda hiçbir sorumlulukları yoktur. Ama insanlara egemenlik taslayan, tanrılık taslayan, insanları kendisinin İlâhlığına çağıran, insanları kendisini dinlemeye çağıran, insanları kendi yasalarına kulluğa çağıran tüm tanrı taslakları cehennemin yakıtı olacaktır. Aynı zamanda insanları kendisine kulluğa çağırmamakla birlikte, ama kendisinden başka insanlara kulluğa çağıran, insanların yasalarına itaate çağıranlar da cehennemin yakıtı ola-caklardır. Ne tanrılar kullarını, ne de kullar tanrılarını cehenneme yu-varlanmaktan kurtaramayacaktır. Her kim ki Allah’ı reddederek, Allah’ın dinini yok farz ederek, Allah yasalarını örterek, kendisini İlâh makamında görerek, insanlara tanrılık taslayarak, benim yasalarıma tabi olmak zorundasınız, benim istediğim gibi yaşamak zorundasınız derse kesinlikle bilesiniz ki o zalimdir ve onun yeri cehennemdir diyor Rabbimiz. Evet her iki taraf ta cehennemdedir o gün. Kâfirlere o gün pişmanlıkları hiçbir şey fayda sağlamayacak. Çünkü onlar zalimdiler. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp O’nun berisinde bir takım âciz varlıklara tapınarak haksızlık yapıyorlardı. Allah berisinde bir takım insanları hayatlarında egemen kabul ederek, onların yasalarını uygulayarak, Rahmânın hakkını vermiyorlardı. Kitabın hakkını vermediler. Peygamberin hakkını vermediler. Çünkü onlar olmamaları gereken yerde oldular. Bulunmamaları gereken konumda bulundular. Kendilerini Rablerine kulluk makamından uzaklaştırdılar. Küfür ortamında, şirk ortamında tutarak kendi kendilerine zulmettiler. Dinlenmesi gereken makamı dinlemeyip, dinlenmemesi gereken makamı dinlediler. Rahmânın zikrine karşı kör ve sağır kesildiler. Vahiyle beraber olmadılar. Hayat programlarını vahiyden almadılar. Rahmânın kendileri için, kendi cennetleri için, kurtuluşları için açtığı rahmet kapısını kapattılar. Şimdi artık kendilerini saptıranlarla beraber cehenneme yuvarlanıyorlar. Üstelik Allah’ın azabını bu tanrı taslaklarıyla birlikte tatmış olmaları, yâni azabı tanrılarıyla paylaşmaları, aynı azabın içinde olmaları onlara hiçbir fayda vermeyecektir.
99. “Eğer bunlar İlâh olsaydı cehenneme girmez-lerdi; hepsi orada temelli kalacaktır.” Evet eğer bu tapındıklarınız tanrı olsalardı elbette cehenneme gitmeyeceklerdi. Eğer gerçekten bu Allah berisinde kendilerinde güç kuvvet gördükleriniz tanrı olsalardı hiç cehenneme girerler miydi? Allah berisinde kendilerinde bir yetki olsaydı kurtarmazlar mıydı kendilerini bu ateşten?
100. “Orada onlara ah etmek vardır; bir şey de işi-temezler.” Onlar için orada içinde bulundukları dayanılmaz azaptan ö-türü zor nefes alma, derinden derinden ah çekmeler, pişmanlıklar, nedametler, dövünmeler vardır ve asla işitmezler de. Kendilerinden yardım isteyen kullarının yardım çağrısını da işitmezler onlar. Ama beri tarafta:
101. “Yaptıklarına karşılık katımızdan kendileri için iyi şeyler yazılmış olanlar, işte onlar cehennemden uzak tutulanlardır.” Dünyada işledikleri sâlih amellerine karşılık Bizim katımızdan kendilerine Hüsnâ yazılanlar, rahmet ve cennet takdir edilenler cehennemden, ateşten uzak tutulacaklardır. Dünyada Allah’ın hidâyetine tabi olanlar, Rablerinin koruması altına girenler, imâmların, elçilerin yol gösterisine uyanlar, yollarını yol bilene sorarak yaşayanlar, yol göstericinin elinden tutarak hayat yaşayanlar var ya, işte onları cehenneminden koruyacaktır Rabbimiz. Onlar için korku da yoktur, mahzun olmak ta. Yâni ne cehenneme gitme korkusu, ne de cenneti kaybetme hüznü olmayacaktır onlar için. Korku da yok, mahzun olma da yoktur. Yine onlar için yaptıklarının boşa gitme korkusu yoktur. Zira Rableri onların kendisi için yaptıkları tüm amellerini, tüm döktükleri terlerini, akıttıkları her damla kanlarını, harcadıkları tek kuruşlarını, attıkları her bir adımlarını, tükettikleri her bir nefeslerini garanti ediyor. Kulum, on-lar Benim yanımda emanette kalsın, onlara muhtaç olduğun bir dönemde onları Benden alırsın diyor. Cennete girmek için mi lâzım oldu? Cehennemden kurtuluş için mi lâzım oldu? O zaman onları Benden alırsın diyor. Evet Enbiyâ sûresinde anlatılan Enbiyâya, imâmlara, Allah elçilerine tabi olan, takvayı seçen, gayba inanan, namaz kılıp, infak eden, hayatını Allah için yaşamaya karar veren ve hayatı boyunca iyi bir müslüman olmak için çırpınanlar cehennemden korunacaktır.
102. “Cehennemin uğultusunu duymazlar. Canlarının istediği şeyler içinde temelli kalırlar.” Onlar cehennemin uğultusunu bile duymazlar. Canlarının istediği her şeye sahip olarak onlar cennette ebedî kalırlar. Kur’an’ın anlatışına bakılırsa cehennemin sanki bir insan gibi ne yapacağını? Ne edeceğini? Kime azap edeceğini bilen şuurlu bir varlık olarak anlatıldığını görürüz. Cehennem müşterilerini tanımaktadır ve uzaktan onları gördüğü zaman: Bu ateş, onlara uzak bir yerden gözükünce, onun kaynamasını, öfkesini ve uğultusunu işitirler.” (Furkân 12) Sanki müşterilerini tanıyor ve uzaktan onları görünce de kükremeye, homurdanmaya başlıyor. “Cehennem, yalnız azgınları bekleyen yerdir. Dönecekleri yer orasıdır.” (Nebe’ 21,22) Evet işte cehennem sanki şuurlu bir varlık olarak böyle korkunç bir bekleyicidir. Bekledikleri içine atıldığı zaman da Mülk sûresinin ifadesiyle: Evet insanlar oraya atıldıkları zaman, o çılgın ateşe yuvarlandıkları zaman onun bir kükreyişini, bir hırlayışını, bir uğultusunu işitirler ki, sanki çıldırıyor, sanki kükrüyor. Müşterilerinden her bir grup, her bir alay atıldıkça gazabından kükreyerek çıldıracak duruma gelir diyor Rabbimiz. İşte o mükramun olan mü’minler, değil O cehenneme atılmak, onun bu uğultusunu bile duymaktan korunacaklardır. Ve onlar o cennette canlarının çektiği her şey olduğu halde, arzu ettikleri her şeyin içinde ebediyen yaşayacaklardır. O cennette sizin canınızın çektiği her şey vardır. Yâni ne arzu ederseniz hepsi vardır orada. Neyin gelmesini isterseniz mutlaka o size getirilecektir orada. Canlarının çektiği türden her çeşit meyveler, istedikleri tatta, istedikleri renkte, istedikleri büyüklükte ve olgunlukta meyveler, kuş etleri, şarap ırmakları, su ırmakları, bal ve süt ırmakları, tertemiz eşler her şey vardır onlar için. Orada mahrumiyet yoktur. Orada üzüntü ve-rici herhangi bir şey yoktur. Orada insanın beğenmeyip burun kıvıracağı hiçbir şey yoktur. Orada zevk vardır, orada razı oluş vardır, orada istenilen her şeye ulaşma vardır. Orada hoşnutluk, orada Allah’ın nîmetlerinin insanın yüzüne, içine, kalbine, benliğine sinmesi vardır. Orada Allah’ın nî-metlerinin eseri insanın yüzünde, gözünde ve tüm benliğinde hisse-dilecektir. Sevinçleri, memnuniyetleri, yüzlerinde, gözlerinde, halle-rinde ve tavırlarında etrafa taşacaktır. Yâni onları görenler her taraf-larından bu nîmetlerin sevincinin aktığını hissedecek. Nîmetlerin eseri her hallerinden görünür biçimde bir sevinç vardır yüzlerinde ve bu nîmetleri asla kaybetmeden ebediyen bir hayat vardır onlar için.
103. “En büyük korku bile onları üzmez; kendilerini melekler: “Size söz verilen gün işte bugündür" diye karşılarlar.” Evet boru çalındığında, sura üflendiğinde, insanların akıllarını zayi eden, yüreklerini hoplatan kıyâmet gerçekleştiğinde, o gün gerçekten çok çetin, çok zorlu bir gündür. İnsanların zorlanacağı bir gündür o gün. Rabbimizin ifadesiyle kâfirler için hiç kolaylanmayacak bir zorluk günüdür o gün. Ama o günün dehşetinden, o büyük günün felâketinden Rabbimiz mü’minleri koruyacaktır. O gün mü’minler hiç etkilenmeyecektir. Ayrıca melekler o müminlere inecekler, onları karşılayacaklar ve diyecekler ki: Ey mü’minler, sakın korkmayın! Sakın üzülmeyin! İş-te bugün size vaad edilen gündür. Rabbinizin kitabında size vaad ettiği bir gündür bugün. Bugün sizin inandığınız, iki kaşınızın arasında canlı tuttuğunuz, bir an bile unutmadığınız, bir ömür boyu kazanmak için çırpındığınız kıyâmet günüdür. Siz zaten bugünü biliyordunuz. Siz zaten bir ömür boyu bugünün heyecanıyla çırpınıyordunuz. Her an Allah’la karşı karşıya gelivereceğinize inanıyordunuz. Yâni her an ölüp de Allah’ın huzuruna çıkacakmış gibi yaşıyordunuz. Ha şu köşeyi döndüm dönmeden, ha şu sözü bitirdim bitirmeden, ha şu lokmayı yuttum yutmadan ölüm geliverecek ve biz hesap kitap için Rabbimizle karşı karşıya geleceğiz hesabı içinde yaşıyordunuz. Ölümü her an yanınızda biliyordunuz. Ölüm için hazırlık yapıyordunuz, hesabı kitabı sağlam tutuyor, kasa hesabını her an sıfırlayıp rahat bir şekilde her an ölümü bekliyordunuz. İşte size vaad edilen gün, size vaadedilen cennetle sevinin! Rabbinizin mükafatlarıyla sevinip coşun! diyorlar. Allah’ın melekleri onlara gidecekleri yer konusunda, başlarına gelecekler konusunda hiç korkmamalarını, serin olmaları söylerler. Dünyada, yaşadıkları hayatta tüm kötülüklerin sona erdiğini, tüm sı-kıntıların, tüm meşakkatlerin bittiğini ve bundan sonra sonsuz hayırların başladığını haber verirler. Korkmayın ey müslümanlar! Mahzun da olmayın! Ne geçmişiniz konusunda, ne de geleceğiniz hususunda endişe etmeyin! Sizler Allah yolunda olduktan sonra, hayatınızı Allah için yaşadıktan sonra, Sırat-ı Müstakimde olduktan sonra, geçmişiniz konusunda da, geleceğiniz konusunda da hiçbir endişeniz olmasın! Vaad olunduğunuz cennetle sevinip coşun derler.
104. “Göğü, kitap dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi katımızdan verilmiş bir söz olarak onu tekrar var edeceğiz. Doğrusu Biz yaparız.” Evet göğü kitap dürer gibi dürdüğümüz, gökyüzünün defterini dürdüğümüz gün, yaratmaya ilk başladığımız gibi onu yeniden var edeceğiz, ya da onu yine eski durumuna iade edeceğiz. Yâni gökyüzünü ve tüm mahlukâtı ilk defa nasıl yaratmışsak ikinci defa öylece yaratacağız. Katımızda vaad edilmiş bir söz olarak Biz muhakkak bu-nu yapacağız. Hani sûrenin 30. âyetinde Rabbimiz: "İnkâr edenler görmüyorlar mı ki gökler ve yer bitişikti de biz onları ayırdık." Buyurmuştu ya, işte burada da eski haline getirileceği anla-tılıyor. İşte dünyadaki bizim imtihanımız için, bizim imtihan salonu-muzun oluşması için bir komutla bu ikisini ayıran, bu ikisini imtihan konumuna getiren Allah, şimdi de imtihanın sona ermesiyle, imtihan sonuçlarının okunma döneminin gelmesiyle artık gökle yeri eski haline döndürüveriyor. Yâni daha önce bir komutla imtihan konumuna getirilen sema ve arz, bu defa da ikinci bir komutla hesap konumuna getiriliyor. Hesap kitap konumu alın! diyecek Rabbimiz ve sema da arz da eski hallerine getirilecek Allahu âlem. Evet gökleri ve yeri yaratan Allah, göktekileri ve yerdekileri yaratan Allah, tüm bu varlıkları yaratan, gökleri ve yeri yaratan Allah, sizi ilk defa yaratan Allah sizi ikinci defa yaratamaz mı? Bütün bunlara güç yetiren Allah sizi ikinci defa yaratmaya güç yetiremez mi?
105. “Andolsun ki, Tevrat'tan sonra Zebur’da da yeryüzüne ancak iyi kullarımın mirasçı olduğunu yazmıştık.” Tevrat’ta da, Tevrat’tan sonra Zebur’da da yeryüzünde kulları adına yazdığı, belirlediği bir yasasından söz ediyor Rabbimiz. Tüm kitaplarında yazdığı ve yeryüzünde hiçbir zaman değişmeyen bir ya-sa ki; yeryüzüne sâlih kullar vâris olacaktır. Yeryüzünde sâlih mü’-minler egemen olacaktır. Bu Allah’ın değişmeyen bir vadidir. Sâlihler, yeryüzünde ıslahtan yana olanlar, yeryüzünde Allah’ın kulluk programının icrasından yana olanlar, Allah’ın koyduğu yasalara riâyet ederek bir hayat yaşayanlar, Allah’ın düzenini bozmadan yaşayanlar, bozgunculuk yapmayanlar, düzen bozmadan yana olmayanlar, fesat çıkarmayanlar mutlak sûrette yeryüzüne egemen olacaklardır. Rab-bimiz arzını her zaman sâlih kullarına vaad etmektedir. Hiç şüphemiz olmasın ki tüm dünya yakında gerçek sahiplerini bulacak ve müslümanlar tüm dünya egemenliğine sahip olacaklardır. Bu yeryüzünde Rabbimizin değişmeyen yasasıdır. Sâlihler, müslümanlar yeryüzünde zayıf da olsalar, sayısal yönden az da olsalar, müstekbirler tarafından köle konumuna düşürülmüş de olsalar, eğer sabrederler, müstekbirler karşısında dirençlerini kaybetmezler ve Allah’ın kendilerinden istediği gibi olmaya çalışırlarsa sonunda mutlaka Allah’ın yardımı gelecek ve düşmanları helâke mahkum olurken kendileri de yeryüzüne egemen olacaklardır. Bu Allah’ın yeryüzünde hiç değişmeyen bir yasasıdır, tarih bunun örnekleriyle doludur. Zira Allah sözünden dönmeyendir. Rabbimiz kullarına bir şey vaadetmişse o mutlaka gerçekleşecektir. Allah’ın kelimelerinde, Allah’ın yasalarında asla değişiklik olmaz. Geçmiş toplumlarda da bu böyle olmuştur. Tarihin her bir döneminde sâlihlere, mus’taz’aflara, zalimler tarafından ezilmiş, horlanmış, hayat hakları ellerinden alınmış müslümanlara Rabbimizin bu vadi aynen gerçekleşmiştir. Rabbimiz vaad etmişti kendilerine. Arz Benimdir demişti. Oraya dilediklerimi, lâyık olanları vâris kılarım demişti ve işte böylece bunun gerçekleştiğini görüyoruz. Evet eğer bizler de bugün sabreder, Allah’ın bizden istediği kulluğa devam eder, geri adım atmaz, bütün güç ve kuvvetin Allah’ta olduğunu bilir ve O’nun yardımı konusunda ümitsizliğe düşmez, Allah’ın istediği kulluktan vazgeçmez, yılgınlık göstermez, direnir, dayanır ve Allah’tan yardım istersek bilelim ki yeryüzünün sahibi O’dur, kullarından dilediğini ona vâris kılar. Tabi Allah’tan yardım dilemek de O’nu Rab bilmeye, O’nu Melik, Kahhâr ve Hakim bilmeye ve tanımaya bağlıdır. Öyle bir Allah’a iman edeceğiz ki O yalnız kendisinden yardım istenen, yalnız kendisine güvenilen, yalnız kendisine sığınılan, yalnız kendisine kulluk edilen, her şeye güç yetiren bir Allah olacak. Böyle bir Allah’a iman edip güveneceğiz. Bir de sabredeceğiz. Her şeye rağmen Allah’a kulluğa sabır. Her şeye rağmen Allah’ın istediklerini yapmaya devama sabır. Düşmanlarımız güçlü olsalar da, Allah’ın bize karşı yardımı gecikse de, dostlarımız az olsa da, en kötü şartlar altında bulunsak da yılmadan, yıkılmadan yine kulluğumuza devam edeceğiz. Böylece biz bize düşeni yerine getirirsek yeryüzünde değişmeyen yasası gereği Rabbi-miz yeryüzün mirasını bize devredecek, yeryüzünün egemenliğini bi-ze verecektir.
106,107. “Doğrusu bu Kur’an’da, kulluk eden kimselere açık mesaj (Gerçek bir çıkış yolu) vardır. Ey Muhammed! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Evet muhakkak ki bu Kur’an’da, Kur’an’ın içindeki bu sûrede kulluk edecekler için, ibret alacaklar için, bununla yol bulup Allah’ın istediği bir hayatı yaşayacaklar için apaçık mesajlar vardır. Evet hayatlarını bu kitapla düzenlemek isteyen fert ve toplumlar için bu Kur’-an’da yeteri kadar öğüt, nasihat, bildiri vardır. Tek başına bu sûre bi-le kendisine müracaat edenleri Hakka, doğruya, Allah’ın istediği bir hayata yönlendirmeye yetecektir. Biz Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. Peygamberin gelişi tüm âlemler için Rabbimizin rahmetinin gereğidir. Rabbimiz tüm dünya insanlığına bu son elçisini rahmet olarak bağışta bulundu. Hem o peygambere iman etmiş müminlere, hem de ümmet-i dâvet dediğimiz tüm diğer insanlara rahmettir peygamber. Rabbimizin biz kullarına açtığı en büyük rahmet kapısıdır. Allah’ın size karşı en büyük rahmetidir O. Tüm âlemlere rahmettir. Rabbimiz sahâbe ve tüm insanlık için kendilerinden, kendi içlerinden bir peygamberi Resul olarak göndermiştir. O peygamber onlara Allah’ın âyetlerini okuyor, Allah’ın âyetleriyle onlara yol gösteriyor. Müjdeler veriyor, âyetlerle onları uyarıyor, âyetlerle onların gün-demlerini belirliyor, ne yapacaklarını, nasıl bir hayat yaşayacaklarını âyetlerle onlara beyan ediyor. Sonra bu peygamber onları tezkiye e-diyor, temizliyor. Onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor. Halbuki onlar da-ha önceleri, kendilerine böyle bir elçi gelmeden önce apaçık bir sapıklık içindelerdi. Bu peygamberin gelişinden önce cahildiler. Vahiyden uzak bir körlük, bir bilgisizlik ve şaşkınlık içinde yuvarlanıp gidiyorlardı. O peygamber insanları tezkiye ediyor. İnsanları arındırıp tertemiz hale getiriyor. Küfürden, şirkten, nifaktan, cahiliyeden insanları arındırıyor. Onların vicdanlarını, kalplerini, düşüncelerini, niyet ve amellerini, aile hayatlarını, sosyal ve içtimaî yaşantılarını, hayat programlarını temizliyor. İnsanları her türlü bâtıl düşüncelerden, efsane-lerden temizleyerek onları apaçık imana ve hidâyete ulaştırıyor. Peygamber olarak geldiği toplumu, dünyanın en vahşi bir toplumunu dün-yanın en medeni toplumu haline getiriyordu. Dünyanın en zalim insanlarını âdil hale getiriyordu. Belki dünyanın en cahilleri olan bir toplumu dünyanın en âlimleri haline getiriyordu, dünyanın hocası haline getiriyordu. Mekkelileri, Medinelileri sonra da tüm dünya insanlığını hidâyete ulaştırıyor, tertemiz hale getiriyordu. Çünkü o peygamber sadece kendi dönemine değil, tüm âlemlere rahmet olarak gelmişti. Yâni peygamberin misyonu sadece kendi döneminde bitmeyecek, kıyâmete kadar devam edecekti. Kıyâmete kadar bu din kendilerine ulaşan herkese uyarısı devam edecekti. Kıyâmete kadar her dönem in-san-lığı bu kitapla temizlenecek, bu peygamberin sünnetiyle, bu peygamberin tertemiz hayatıyla arınmasını sürdürecektir. Ama bu kitap ve bu kitabın pratiği olan peygamberin sünnetinden uzak kalanlar da yeryüzünde pisler olarak, necisler olarak hayatlarını sürdürerek apaçık bir sapıklığı yaşamaya devam edeceklerdir. Evet peygamber rahmettir. Peygamber Rabbimizin rahmetidir. Rahmân olan Allah bize rahmeti gereği Peygamberini göndermiştir. Peygamberlerin gönderilmesi mahza Rabbimizin rahmetidir. Rabbi-miz kullarını karanlıklar içinde bocalar bir vaziyette bırakmak istemediği için kitapla birlikte peygamberini göndermiştir. Hakkı bâtılı, hidâyeti dalâleti, doğruyu yanlışı anlayabilmeleri için kullarına bu kitabı ve peygamberini göndermiş ve kendi bilgisiyle kullarını bilgilendirmiştir. Allah bu elçilerini seçip bize göndermeseydi, onları kendi bilgisiyle bilgilendirip bize örnek yapmasaydı biz ne yapardık? Bu dünyada Allah’ın bizden istediği kulluğu nasıl bilebilirdik? Yeryüzünde peygamberin ve peygamber yolunun yolcusu mü'minlerin varlığı tüm insanlar için rahmettir. Müminiyle, kâfiriyle tüm insanlık için peygamber ve onun yolunun yolcusu olan müslümanlar rahmettir. Peygamberler yeryüzünde toplumlar için rahmettirler. Allah’ın tüm kutlu elçileri insanlara Allah’ın rahmet kapılarının açılışı konusunda birer vasıtadırlar. Birer sebeptirler. Allah onları toplumlarının kurtuluşu adına seçmiş, onlara kendi bilgisinden bilgi göndermiş ve onlar aracılığıyla insanlara rahmetini ulaştırmıştır. Meselâ bazen koskoca bir toplumda sadece bir tek kişinin kurtuluşu için şerefli bir Nuh peygamberini 950 sene tebliğle görevlendirmiş. Şimdi nasıl oluyor da bu kâfirler kendilerinden bir tek insanı kurtarabilmek için bu kadar sıkıntılara katlanmış, kendilerinin kurtuluşu için gelmiş, kendilerinden gelebilecek her türlü sıkıntılara, yalanlamalara göğüs germiş, kimisi memleketinden sürgün edilmiş, kimisi belinden testereyle biçilmiş, kimisi değişik işkencelere göğüs germiş bu peygamberlerin ortadan kaldırılmasını isteyebilmektedirler? Nasıl oluyor da bu insanlar mahza kendilerinin kurtuluşu için, kendilerinin cenneti için gelmiş bir vahyin, bir kitabın ortadan kaldırılmasını istemektedirler? Nasıl oluyor da böyle bir peygamberin sünnetini ortadan kaldırmak için say edebiliyorlar? Ya da nasıl oluyor da kendileri için denge unsuru olan, kendilerinin kendilerine bakarak yanılgı noktalarını anlayacakları hayatlarında kıstas olan mü'minlerin ortadan kaldırılmalarını isteyebilmektedirler? Bunu anlamak, buna hayret etmemek mümkün değildir. Yeryüzünde vahyin ortadan kaldırılmasını istemek, yeryüzünde peygamberin yolunun, peygamberinin anlayışının, peygamberin sünnetinin ortadan kaldırılmasını istemek yeryüzünde varlıkları mahza rahmet olan mü'minlerin varlıklarının ortadan kaldırılmasını istemek en büyük ahmaklıktır, en büyük aptallıktır ve bunu kâfirlerden başkası da isteyemez.
106,107. “Doğrusu bu Kur’an’da, kulluk eden kimselere açık mesaj (Gerçek bir çıkış yolu) vardır. Ey Muhammed! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Evet muhakkak ki bu Kur’an’da, Kur’an’ın içindeki bu sûrede kulluk edecekler için, ibret alacaklar için, bununla yol bulup Allah’ın istediği bir hayatı yaşayacaklar için apaçık mesajlar vardır. Evet hayatlarını bu kitapla düzenlemek isteyen fert ve toplumlar için bu Kur’-an’da yeteri kadar öğüt, nasihat, bildiri vardır. Tek başına bu sûre bi-le kendisine müracaat edenleri Hakka, doğruya, Allah’ın istediği bir hayata yönlendirmeye yetecektir. Biz Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. Peygamberin gelişi tüm âlemler için Rabbimizin rahmetinin gereğidir. Rabbimiz tüm dünya insanlığına bu son elçisini rahmet olarak bağışta bulundu. Hem o peygambere iman etmiş müminlere, hem de ümmet-i dâvet dediğimiz tüm diğer insanlara rahmettir peygamber. Rabbimizin biz kullarına açtığı en büyük rahmet kapısıdır. Allah’ın size karşı en büyük rahmetidir O. Tüm âlemlere rahmettir. Rabbimiz sahâbe ve tüm insanlık için kendilerinden, kendi içlerinden bir peygamberi Resul olarak göndermiştir. O peygamber onlara Allah’ın âyetlerini okuyor, Allah’ın âyetleriyle onlara yol gösteriyor. Müjdeler veriyor, âyetlerle onları uyarıyor, âyetlerle onların gün-demlerini belirliyor, ne yapacaklarını, nasıl bir hayat yaşayacaklarını âyetlerle onlara beyan ediyor. Sonra bu peygamber onları tezkiye e-diyor, temizliyor. Onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor. Halbuki onlar da-ha önceleri, kendilerine böyle bir elçi gelmeden önce apaçık bir sapıklık içindelerdi. Bu peygamberin gelişinden önce cahildiler. Vahiyden uzak bir körlük, bir bilgisizlik ve şaşkınlık içinde yuvarlanıp gidiyorlardı. O peygamber insanları tezkiye ediyor. İnsanları arındırıp tertemiz hale getiriyor. Küfürden, şirkten, nifaktan, cahiliyeden insanları arındırıyor. Onların vicdanlarını, kalplerini, düşüncelerini, niyet ve amellerini, aile hayatlarını, sosyal ve içtimaî yaşantılarını, hayat programlarını temizliyor. İnsanları her türlü bâtıl düşüncelerden, efsane-lerden temizleyerek onları apaçık imana ve hidâyete ulaştırıyor. Peygamber olarak geldiği toplumu, dünyanın en vahşi bir toplumunu dün-yanın en medeni toplumu haline getiriyordu. Dünyanın en zalim insanlarını âdil hale getiriyordu. Belki dünyanın en cahilleri olan bir toplumu dünyanın en âlimleri haline getiriyordu, dünyanın hocası haline getiriyordu. Mekkelileri, Medinelileri sonra da tüm dünya insanlığını hidâyete ulaştırıyor, tertemiz hale getiriyordu. Çünkü o peygamber sadece kendi dönemine değil, tüm âlemlere rahmet olarak gelmişti. Yâni peygamberin misyonu sadece kendi döneminde bitmeyecek, kıyâmete kadar devam edecekti. Kıyâmete kadar bu din kendilerine ulaşan herkese uyarısı devam edecekti. Kıyâmete kadar her dönem in-san-lığı bu kitapla temizlenecek, bu peygamberin sünnetiyle, bu peygamberin tertemiz hayatıyla arınmasını sürdürecektir. Ama bu kitap ve bu kitabın pratiği olan peygamberin sünnetinden uzak kalanlar da yeryüzünde pisler olarak, necisler olarak hayatlarını sürdürerek apaçık bir sapıklığı yaşamaya devam edeceklerdir. Evet peygamber rahmettir. Peygamber Rabbimizin rahmetidir. Rahmân olan Allah bize rahmeti gereği Peygamberini göndermiştir. Peygamberlerin gönderilmesi mahza Rabbimizin rahmetidir. Rabbi-miz kullarını karanlıklar içinde bocalar bir vaziyette bırakmak istemediği için kitapla birlikte peygamberini göndermiştir. Hakkı bâtılı, hidâyeti dalâleti, doğruyu yanlışı anlayabilmeleri için kullarına bu kitabı ve peygamberini göndermiş ve kendi bilgisiyle kullarını bilgilendirmiştir. Allah bu elçilerini seçip bize göndermeseydi, onları kendi bilgisiyle bilgilendirip bize örnek yapmasaydı biz ne yapardık? Bu dünyada Allah’ın bizden istediği kulluğu nasıl bilebilirdik? Yeryüzünde peygamberin ve peygamber yolunun yolcusu mü'minlerin varlığı tüm insanlar için rahmettir. Müminiyle, kâfiriyle tüm insanlık için peygamber ve onun yolunun yolcusu olan müslümanlar rahmettir. Peygamberler yeryüzünde toplumlar için rahmettirler. Allah’ın tüm kutlu elçileri insanlara Allah’ın rahmet kapılarının açılışı konusunda birer vasıtadırlar. Birer sebeptirler. Allah onları toplumlarının kurtuluşu adına seçmiş, onlara kendi bilgisinden bilgi göndermiş ve onlar aracılığıyla insanlara rahmetini ulaştırmıştır. Meselâ bazen koskoca bir toplumda sadece bir tek kişinin kurtuluşu için şerefli bir Nuh peygamberini 950 sene tebliğle görevlendirmiş. Şimdi nasıl oluyor da bu kâfirler kendilerinden bir tek insanı kurtarabilmek için bu kadar sıkıntılara katlanmış, kendilerinin kurtuluşu için gelmiş, kendilerinden gelebilecek her türlü sıkıntılara, yalanlamalara göğüs germiş, kimisi memleketinden sürgün edilmiş, kimisi belinden testereyle biçilmiş, kimisi değişik işkencelere göğüs germiş bu peygamberlerin ortadan kaldırılmasını isteyebilmektedirler? Nasıl oluyor da bu insanlar mahza kendilerinin kurtuluşu için, kendilerinin cenneti için gelmiş bir vahyin, bir kitabın ortadan kaldırılmasını istemektedirler? Nasıl oluyor da böyle bir peygamberin sünnetini ortadan kaldırmak için say edebiliyorlar? Ya da nasıl oluyor da kendileri için denge unsuru olan, kendilerinin kendilerine bakarak yanılgı noktalarını anlayacakları hayatlarında kıstas olan mü'minlerin ortadan kaldırılmalarını isteyebilmektedirler? Bunu anlamak, buna hayret etmemek mümkün değildir. Yeryüzünde vahyin ortadan kaldırılmasını istemek, yeryüzünde peygamberin yolunun, peygamberinin anlayışının, peygamberin sünnetinin ortadan kaldırılmasını istemek yeryüzünde varlıkları mahza rahmet olan mü'minlerin varlıklarının ortadan kaldırılmasını istemek en büyük ahmaklıktır, en büyük aptallıktır ve bunu kâfirlerden başkası da isteyemez.
108. “De ki: “Doğrusu İlâhınızın tek bir İlâh oldu-ğu bana şüphesiz vahy olundu. Artık müslüman olacak mısınız?” Evet de ki, peygamberim, bana Rabbim vahy ediyor. Ben bunları size kendimden değil, Rabbimden okuyorum. Ben de sizin gibi bir insanım. Ancak benim sizden bir farkım var, o da Rabbim bana vahy ediyor. Rabbim kendi bilgisinden bana bilgi ulaştırıyor. Rabbim sizin hayatınıza karışma konusunda beni sözcü seçti ve size söyleyeceklerini benimle söylüyor. Değilse ben sizlerden farklı birisi değilim. Ben de sizin gibi bir kulum, bir beşerim. Bu dinin, bu kitabın sahibi ben değilim. Bu konuda sizi zorlayamam. Sizin kalplerinize nüfuz edip zorla bu mesajı size empoze edemem. Ancak bu mesajı dinlemek ve kabullenmek isteyenlere ulaştırabilirim ben. Beni rahmet bilenlere rahmet olabilirim. Rabbim bana kendi bilgisinden vahiy göndermektedir. Onunla hayatımızı düzenleyelim diye bana kitap gönderiyor. O halde beni dinleyin. Bana tabi olun. Rabbim bana gönderdiği o mesajında diyor ki, sizin İlâhınız bir tek İlâhtır. Rabbim bana vahy ediyor ve bildiriyor ki, kendisinden başka İlâh yoktur. Kulluk edilmeye lâyık tek İlâh O’-dur. Hepimizin, sizin de, benim de İlâhımız tek bir İlâhtır. Hepimizin kendisini dinleyeceğimiz, hepimizin boyunlarındaki kulluk ipinin ucu elinde olan İlâhımız, Rabbimiz tek İlâhtır, tek Rab tır. Ben nasıl sadece O’na kulluk ediyor, sadece O’nu dinliyor ve sadece O’nun çektiği yere gidiyorsam, sizler de yalnız O’nu dinlemek ve sadece O’nu razı etmek zorundasınız. O’ndan başkalarını İlâh bilmeyin. O’ndan başkalarına kulluk yapmayın. Sığınılacak tek varlık O’dur, O’ndan başkalarına sığınmayın. Kendisine dua edilecek tek varlık O’dur, O’ndan başkalarına sığınmayın. Sözü dinlenecek tek varlık O’dur, O’ndan başkalarının koyduğu kanunlara ve kurallara ita-at etmeyin. Hayatınızda yalnız O’nu memnun etmeye çalışın, yalnız O’nun çektiği yere gidin, yalnız O’nun programını icra edin. Artık teslim olmayacak mısınız? Artık müslüman olmayacak mısınız? Rahmeten lil âlemin olarak size gönderilen elçinize, o elçinizin size getirdiği kitaba iman edip tek olan İlâhınızın istediği bir hayata yönelmeyecek misiniz?
109, 110. “Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “Size düpe-düz açıkladım; tehdit olunduğunuz şeyin yakın mı uzak mı olduğunu bilmem. Doğrusu O, açığa vurulan sözü de bilir, gizlediklerinizi de bilir.” Evet ey peygamberim, onları böyle açık ve net bir biçimde uyardıktan sonra eğer hâlâ yüz çevirirlerse onlara de ki, ben bana düşeni yaptım. Artık bu küfürlerinizin, bu isyanlarınızın karşılığı olan bir dünya azabı, bir dünya yıkımı, ya da sizlerin tehdit olunduğunuz kıyâmet saatinin yakın mı, uzak mı olduğunu ben bilmiyorum. Ey kâfirler, benim Rabbimden getirdiğim bu mesajımı reddetmenizin, Allah’la savaşa tutuşmanızın karşılığında hak ettiğiniz azabın size ne zaman geleceğini ben bilmiyorum. Onu ancak Rabbim bilir. Azabın ne zaman geleceğini, yahut size ne kadar bir süre tanındığını ben değil Rabbim bilir. Bu konuda karar verecek olan ben değil Rabbimdir. Bu konudaki ilim sadece Allah katındadır. Ben bunun bilgisine sahip değilim. Ben kaderin bilgisini bilmem. Ben gaybı bilmem, ben sadece benimle gönderilenleri size ulaştırıyorum. Ben Rabbimin bana indirdiği şeyleri size söylüyorum, ötesini bilmem, bilemem ben. Onun görevi sadece Allah’tan gelenlere tabi olmak ve onu Allah’ın istediği biçimde Allah kullarına ulaştırmaktı, gerisini bu dinin sahibine bırakmaktı. Ve işte bakın Allah’ın Resûlü aynı şeyi yapıyordu. Yâni ben kendi kaderimi de sizin kaderinizi de bilmiyorum. İlerde bana da, size de nelerin takdir edildiğini bilmiyorum. Çünkü ben gaybı bilmiyorum. Ben gelecekte nelerin olacağını, sizi de beni de nelerin beklediğini bilmiyorum. Ben ancak Rabbimden bana vahy edilenlere uymakta-yım. Tüm bunları bilen ancak Rabbimdir. Bana düşen sadece Rabbi-min bana indirdiklerine uymaktır. Değil sizlerin geleceği, değil sizlerin kaderi, ben kendi geleceğimi, kendi kaderimi bile bilmiyorum. Benim kaderim bile kendi elimde değildir. Ben hayatımın tümünde Rabbime teslim olmuşum. Ben bir kulum ve benim Rabbim de Allahtır. Açığa vurulanı da, gizlide yapılanı da bilen O’dur. Bana ve benim yolumun yolcusu müslümanlara kalplerinizde taşıdığınız düşmanlıklarınızı, gizli gizli planladığınız komplolarınızı da benim Rabbim çok iyi bilmektedir.
109, 110. “Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “Size düpe-düz açıkladım; tehdit olunduğunuz şeyin yakın mı uzak mı olduğunu bilmem. Doğrusu O, açığa vurulan sözü de bilir, gizlediklerinizi de bilir.” Evet ey peygamberim, onları böyle açık ve net bir biçimde uyardıktan sonra eğer hâlâ yüz çevirirlerse onlara de ki, ben bana düşeni yaptım. Artık bu küfürlerinizin, bu isyanlarınızın karşılığı olan bir dünya azabı, bir dünya yıkımı, ya da sizlerin tehdit olunduğunuz kıyâmet saatinin yakın mı, uzak mı olduğunu ben bilmiyorum. Ey kâfirler, benim Rabbimden getirdiğim bu mesajımı reddetmenizin, Allah’la savaşa tutuşmanızın karşılığında hak ettiğiniz azabın size ne zaman geleceğini ben bilmiyorum. Onu ancak Rabbim bilir. Azabın ne zaman geleceğini, yahut size ne kadar bir süre tanındığını ben değil Rabbim bilir. Bu konuda karar verecek olan ben değil Rabbimdir. Bu konudaki ilim sadece Allah katındadır. Ben bunun bilgisine sahip değilim. Ben kaderin bilgisini bilmem. Ben gaybı bilmem, ben sadece benimle gönderilenleri size ulaştırıyorum. Ben Rabbimin bana indirdiği şeyleri size söylüyorum, ötesini bilmem, bilemem ben. Onun görevi sadece Allah’tan gelenlere tabi olmak ve onu Allah’ın istediği biçimde Allah kullarına ulaştırmaktı, gerisini bu dinin sahibine bırakmaktı. Ve işte bakın Allah’ın Resûlü aynı şeyi yapıyordu. Yâni ben kendi kaderimi de sizin kaderinizi de bilmiyorum. İlerde bana da, size de nelerin takdir edildiğini bilmiyorum. Çünkü ben gaybı bilmiyorum. Ben gelecekte nelerin olacağını, sizi de beni de nelerin beklediğini bilmiyorum. Ben ancak Rabbimden bana vahy edilenlere uymakta-yım. Tüm bunları bilen ancak Rabbimdir. Bana düşen sadece Rabbi-min bana indirdiklerine uymaktır. Değil sizlerin geleceği, değil sizlerin kaderi, ben kendi geleceğimi, kendi kaderimi bile bilmiyorum. Benim kaderim bile kendi elimde değildir. Ben hayatımın tümünde Rabbime teslim olmuşum. Ben bir kulum ve benim Rabbim de Allahtır. Açığa vurulanı da, gizlide yapılanı da bilen O’dur. Bana ve benim yolumun yolcusu müslümanlara kalplerinizde taşıdığınız düşmanlıklarınızı, gizli gizli planladığınız komplolarınızı da benim Rabbim çok iyi bilmektedir.
111. “Bilmem; belki bu gecikme sizi denemek ve bir süreye kadar geçindirmek içindir.” Yine ben bilmiyorum, bilmem mümkün değil, belki de Rab-binizin size vaad ettiği azabın gecikmesi sizin için bir imtihan sebe-bidir. Sûrenin başındaki hesabınızın görüleceği günün yaklaştığını ifade eden Rabbimin beyanıyla anlıyorum ki, belânız yakındır. Ben bunu çok iyi biliyorum. Ama ya pişman olup dönersiniz diye, ya da belki de azabınız, cezanız biraz daha artsın diye Allah size imkân tanımaktadır, mühlet vermektedir. Belli bir süreye kadar Rabbiniz sizi bu dünyada yararlandırmakta, oyalamaktadır. Allah size mühlet veriyor. Bu dünyada arzu ve isteklerinizle sizi baş başa bırakıyor. Dünyada imtihan gereği istediklerinizin ta-mamını size veriyor. Dokunmuyor size. İşte sizler de dünyanın bu konumuyla aldanıp Allah’ı atlattığınızı, başarılı olduğunuzu, doğru yolda olduğunuzu zannediyorsunuz ve aldanıyorsunuz. Aslında u-nutmayın ki sizi imhal eden, size mühlet tanıyan Allah’tır. Size zaman ve fırsat veren O’dur. Bilesiniz ki Rabbim imhal eder, mühlet tanır, zaman verir, fırsat verir ama asla ihmal etmez. Çünkü Allah’ın fendi sağlamdır. Allah’ın tuzağı, Allah’ın planı, Allah’ın tedbiri pek yamandır. Allah tuzak kurdum mu, Allah yakaladım mı yaman yakalar, kimse O’ndan kaçıp kurtulamaz. Rasulullah efendimiz karşısında Mekke kâfirlerine fırsat tanıdı Rabbimiz. Uhut’ta fırsat verdi onlara. Mûsâ (a.s) karşısında Mısır’da Firavun oğullarına yıllar yılı fırsat tanıdı, belki adam olurlar diye. Nuh (a.s) karşısında 950 yıl fırsat tanıdı kâfirlere, belki müslüman olurlar diye. Allah’ın kutlu elçileri karşısında her bir dönem kâfirleri günler, geceler, aylar, yıllar yaşayıp saltanat sürdüler. Allah dokunmadı onlara. Hemen helâk edivermedi. Ama sonuç ne oldu? Ne yaptı Allah on-lara? Nereye gittiler? Hepsi de geberip Rablerinin huzuruna gitmediler mi? Şimdi kendilerini alçaltacak acıklı bir azabın içinde bağrışmıyorlar mı? Peki o kâfirlerin öldürdükleri, onların işkence ettikleri, zulmet-tikleri müslümanlar ne oldular? Onlar nereye gittiler? Onlar da uğrun-da şehadeti yudumladıkları Rablerinin cennetine gitmediler mi? Peki sonuçta kim kazançlı çıktı? Kimin hayatı kendisi için hayırlı olmuş? Kim kazanmış, kim kaybetmiş? Acaba bu kâfirlere verilen imkânlar, fırsatlar, galibiyetler onları Allah’ın azabından kurtarabilmiş mi? O za-man kesinlikle bilsinler ki bu imkânlar, bu fırsatlar kendileri için hayırlı değildir. Şu anda da tüm kâfirler akıllarını başlarına almak zorundadırlar.
112. “Peygamber dedi ki: “Rabbim! Aramızda gerçekle hükmet, Bizim Rabbimiz sizin her türlü nitelendirmelerinize karşı yardımına sığınılan Rahmân olan Allah-tır. Evet görevini en güzel bir şekilde ifa eden, insanları açık ve net bir biçimde Allah’ın âyetleriyle uyaran Allah’ın Resûlü dedi ki, ey Rabbim, artık aramızda hükmünü ver. Kavmimle bizim aramızı hakla, adâletinle ayır ya Rabbi. Sen aramızda hakla hükmet ya Rabbi. Bu kâfirlere karşı vaad ettiğin adâletin artık daha fazla gecikmesin. Sûrenin başındaki ifadelerle söyleyecek olursak, ey kâfirler Rabbimden getirdiğim bu din hakkında, bu mesaj hakkında bu sihirdir, bu anlaşılmaz karmakarışık rüyadır gibi isnatlarınıza, iftiralarınıza karşı, Allah’ın dinine karşı, müslümanlara karşı çevirdiğiniz dolaplarınıza, hazırladığınız komplolarınıza karşı yardımına sığınılacak olan sadece Allah’tır. Biz, sizin tüm düzenlerinize karşı Allah’a sığınıyoruz. Evet peygamberinin böyle demesini ve kendisine sığınmasını istiyor Rabbimiz. Eğer bizler de tıpkı peygamberimiz gibi Rabbimize sığınır, Rabbimizin istediği yolda olursak, kesinlikle bilelim ki tüm düşmanlarımıza karşı bizi de koruyacak ve galip getirecektir Rabbi-miz, bu konuda zerre kadar bir endişemiz olmasın. Bu sûreyle alâkalı da bu kadar söz yeter. Rabbim gereği gibi iman edip amele dönüştüren kullarından eylesin. Sübhanekallahüm-me ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illa ente, estağfiruke ve etûbü ileyk.