24. “Onlara şöyle denir: “Geçmiş günlerde, peşinen işlediklerinize karşılık afiyetle yiyiniz içiniz.” İşte bu cennet sizin dünyada yapmış olduğunuz amellerinize karşılık, geçmiş günlerinizde işlediğiniz güzel amellerinize karşılık size sunulmuş bir cennettir, nîmettir, yiyin afiyetle. Görüyor musunuz Rabbimizin rahmetini? Ne kadar hoş bir münasebet, ne kadar hoş bir mukabele değil mi? Allah da buyurur ki: “Ey kullarım! Siz kazandınız bu cenneti! Siz amel işlediniz! Siz çalışıp çırpındınız! Siz kendiniz dünyada işlediğiniz amellere karşılık kazandınız bu Cenneti!” Yani kullarının başına kakmıyor Rabbimiz. “Haydi haydi hiçbir şey yapmadınız! Yatıp yatıp geldiniz de bu Cenneti size Ben veriyorum!” demiyor da, “siz çalışıp çabaladınız da karşılığında bu Cenneti elde ettiniz!” diyor. Kur’an’ın pek çok yerinde Rabbimizin bu ifadesini görüyoruz. İşte işlediğiniz amellere karşılık elde ettiğiniz Cennet, işte amellerinizle kazandığınız Cennet gibi ifadeleri çokça görüyoruz Kur’an’da. Böylece Rabbimiz bize değer veriyor, bizi onore ediyor ve bize rahmetiyle muamele ediyor. “İslâf” karşılığı veresiye olarak önceden sunup takdim etmektir. Onun için dinen de selef, başka bir deyişle selem ismi verilen muameleye denir ki, "para peşin, mal veresiye" olmak üzere yapılan bir alışveriş, daha doğrusu veriş alıştır. Mal bilinir, müşteri de sağlam olursa, bu durumda parayı peşin veren tüccar için bunda kazanç daha çok olur. Burada "peşin verdikleriniz" buyurulmakla hem bu mânâya, hem "Ve Allah'a güzel borç verenler" (Hadîd:18) mânâsına, hem de büyüğe bir şey takdim etme ve ona hizmet etmedeki büyük istifadeye işaret buyurulmuştur. Bunlar ise darlık zamanında yapılamaz. Çünkü darda bulunan kimsenin veresiye veya hediye verecek hali o-lamayacağı gibi, bunu yapmaya zaman da yoktur. Onun için buyuru-luyor ki geçmiş günlerde, yahut bugünkü derdin bulunmadığı, durumun uygun, başların sağ ve esenlikte olduğu boş ve uygun günlerde - ki bu günler, dünyada ölümden veya hastalık ve bela gelmeden önceki fır-sat günleridir. Bunun da en güzeli gençlik çağıdır- o gün yüce Allah'ın şöyle buyuracağı rivayet olunmuştur: "Ey dostlarım! Dünyada size ben çoğu zaman bakardım, benim yolumda dudaklarınız susuzluktan kurumuş, gözleriniz içine çökmüş, karınlarınız kasıklarınıza geçmiş. Bugün artık yiyin için, o geçmiş günlerde takdim edip sunduklarınıza karşılık"[1] İşte bunlar o Hâkka'dan, o dehşetli günden böyle murada ererek kurtulacaklardır.” O halde bütün bu âyetler karşısında şunu hiç bir zaman unutmayacağız ki cennete amellerle girilecektir. Cennet amellerle kazanılacaktır. Amele dönüştürülmemiş mücerret bir iman, cenneti kazanmaya yetmeyecektir. Ama şunu da ifade edelim ki, sadece amelle de cennete girilmez. Amelle beraber Rabbimizin rahmeti de olmalıdır. Rabbimizin rahmeti de O’nun bizden istediği salih amellere koşmamız ve o amelleri işlerken de O’nun rızasına uygun niyet taşımamızla, ya-ni Allah için muttakî olmakla, tüm hayatı Allah için yaşamakla mümkün olacaktır. Rabbimizin razı olacağı bir hayatı yaşamakla mümkün olacaktır. Çünkü Rabbimiz kitabının her bir bölümünde bizden bunu istemektedir. Kitabının her bir bölümünde sürekli Rabbimiz “Bana kul olun” diyor. “Benim istediğim şekilde yaşayın, Beni razı edin” diyor. “Benim size gönderdiğim, Benim razı olduğum hayat programını yaşayın” diyor. Allah’a, Allah’ın istediği biçimde kulluk yapmadan Allah’ın bizim adımıza gönderdiği hayat programını uygulamadan, o programdan razı olmadan, hayatı Allah adına yaşayan muttakî kullar olmadan Allah’ın rahmetine ermek mümkün değildir. Allah’ın rahmetine lâyık olmadan da cennete ulaşmak mümkün değildir. Orada razı olunacak bir hayat, hoşnut olunacak bir hayat vardır. Burada üzerinde durulması gerek bir konu var. Toplumsal bir belâ, belây-ı âmm. Allah korusun da müslümanında da, müslüman geçineninde de, hacısında da, hocasında da, erkeğinde de, kadınında da, belki biraz daha fazla, materyalistinde de, ateş perestinde de var olan bir tip belâ bu. Ne o? İstikbal endişesi, yarın endişesi. “Evladımın istikbali, karımın, kendimin istikbali” diyor adam. “Ya ölürüm, ya ölemem! Ne olur ne olmaz! Önümüzdeki günlerin ne getireceği hiç belli olmaz! Keşke bir emekli olsaydım! Keşke geleceğimi garanti altına alabilmek için filan yere, falan bankaya yatırsaydım! Keşke filan yere bağlasaydım! Oğlum olsaydı, yanında ölseydim! Kızım olsaydı yanında kalsaydım!” Hepsinin boş ve hikaye olduğunu âyet çok güzel anlatıyor. Öyleyse doğumdan ölüme razı olacak bir hayat programınız olmalı, Rabbimizi razı edecek, Rabbimizden ve Rabbimizin programından razı olacak bir hayatımız olmalıdır. İşte en büyük derdimiz bu olmalıdır. Rabbimizden hep bunu istemeliyiz. Ama maalesef Müslümanların bugün en büyük derdi bu değil. “Ne yapsak ta istikbali garantilesek? Acaba kızıma piyano dersleri mi aldırsam? Acaba oğluma bilgisayar mı öğretsem! Yoksa şuradan çekler senetler mi alsam? Acaba paramı tek paraya bağlamayıp ta biraz altın, biraz mark, biraz dolar mı alsam? Ne olur ne olmaz, hiç belli olmaz, hangi devlet batar? Hangisi yükselir? Veya acaba kendime diploma mı bulsam? Belki ya-rın lâzım filan olur” diyor adam. İstikbal endişesi diye bütün bunlarla ısrarla adam istikbalini öldürmeye çalışıyor. Meselâ Almanya’da bunun çok güzel örnekleri vardır. Adam 28 senedir orada, oğlu da orada, kızı da orada. Niye gitmiş adam o kâfir diyarlarına? İstikbal endişesiyle gitmiş. Hem kendisinin hem de çoluk-çocuğunun istikbalini kurtarmak için gitmiş. Ama ne yazık ki hem kendi istikbalini, hem de çoluk-çocuğunun istikbalini öldürmüş. Pek çoğu oğlundan, kızından ümidini kesmiş. Oğlu da kızı da bir Hris-tiyandan farksız hale gelmiş. Ahlâk, namus, din, iffet yok, tamamiyle ne müslüman ne de Hıristiyan. Ne camiye yaramış, ne de kiliseye. Böyle cami ile kilise arasında ne yapacağını bilmeyen zavallılar. Güya adam bunların istikbali için gitmişti oralara. Sırf o Almanya’da olduğu için çoluk-çocuğu mahvolmuş. Ya şu anda bizler de öyle değil miyiz? Adam akşama kadar mı, sabaha kadar mı, öyle bir çalışma programı içinde ki, güya çoluk-çocuğunun istikbalini düşünerek yapıyor bunu, ama para kazanacağım, dükkanı ihmal etmeyeceğim diye aynı çocuğu yalnızlığa bırakıyor, başına gelemiyor, onunla ilgilenemiyor. Niye? Çocuğundan dolayı çalıştığını iddia ediyor adam. Bir taraftan çoluk-çocuğunun istikbalini kurtarmak için çalışırken, öbür taraftan onların dinî hayatıyla, eğitimiyle ilgilenemediği, onları Kur’an ve Sünnetle tanıştıracak zaman bulamadığı için, ihmali yüzünden onları helâk ettiğinin, öldürdüğünün farkında değil. Burada çocuk terbiyesi ile alakalı bir hadis söyleyeyim. Tirmizî Cabir Bin Semure’den çocuk terbiyesi konusunda Resûlullah Efendimizden şunu nakleder: “Allah’a yemin ederim ki, bir adamın çocuğunu terbiye etmesi, kendisi için kilolarca, tonlarca tasadduk et-mesinden daha hayırlıdır.” Bizlerse işin tam tersini uyguluyorduk. Gerçi niçin yaptığımızı bilmeden bir hayat sürdüğümüz bir gerçek. Yâni biz neden böyle yaşıyoruz, kim dedi de böyle yapıyoruz, bunu hiç düşünmüyoruz. İnsanlara bakın, çocuklarını daha iyi eğitmek, onların istikballerini düşünmek, bu dünyada rahat etsinler, cennet yataklarda yatsınlar diye tüm hayatlarını dükkana, paraya, pula, işe vakfetmek pahasına neler kaybettiklerini, neler ihmal ettiklerini bir düşünün. Sabah olmadan işe gi-denler, akşam olunca evlerine dönemeyenler, dönseler de dükkanın tezgahın işiyle dönmeye, o kafayla, o problemlerle dönmeye çalışanlar, dönünce koltuklarının altında bir paketle eve gelmeyi babalık sayanlar, ya da ütüsünden kahvaltısına, toz toprak alımı temizliğinden çamaşır bulaşık yıkamalarına kadar çocuklarına hizmet adına sadece bu görevleri bilen anneler babalar bir kere daha düşünsünler. Eğer çocuklarının iyi bir terbiye alması, ahlâklarının Kur’an ve sünnet olması konusunda ciddi bir eylem adamı olurlarsa bilsinler ki bu onlar için tonlarca tasaddukta bulunmaktan daha hayırlı olacaktır. Daha çok kazanmak, biraz daha kazanıp fazlaca tasaddukta sadaka vererek hayırda bulunmak isteyenler bir daha dinlesinler. Bir müslü-manın duasının konusunu söylediler. Adam sürekli şöyle dua ediyormuş: “Ya Rabbi, beni daha çok zekat veren eyle” şeklindeymiş. Duydunuz mu böyle bir duayı? Yâni Allah’a dua ediyor, ben daha çok ze-kat vereyim ya Rabbi diye. Böylece Allah ona çok kırklar verecek, o bir tanesini zekat verecek. Güya Allah’tan çok mal istemiyor. 39 u nasıl olsa bana kalacak diye kırkta bir zekat hesabıyla çok çok zekat vermeyi tahayyül ediyor. Heyhat, hani zekatın dışında bir infak imkânı da olacaktı. Kırk tane kazanınca bunun bir yarısı, hattâ bazen tamamı verilmesi gereken ortamlar yaşanacaktı. Öyle değil bey efendinin tavrı. Ya Rabbi bana çok zekat verme imkânı ver diyor. Oysa böyle çok zekat verme hırsına kapılan nicelerinin çocuklarını ihmal ettikleri bir gerçektir. Ya Kur’an öğrenmeye ya da hadis öğretmeye, ya Kur’an öğretmeye ya da hadis öğretmeye gidip geldiğimiz bir ortamda kuru yemişçilik yapan bir arkadaşın dükkanına uğramıştım. Allah rahmet etsin vefat etti. Dedim ki hayrola, gecenin bu saatinde niye halâ buradasın? Dedi ki, biraz daha kazanıp az daha fazla tasaddukta bulunsak iyi olmaz mı yani? İyi ama aynı hırs, aynı istek, aynı heyecanla biraz daha iyi Kur’-an sünnet öğrensek amel etsek, müslümanlara duyursak diye biraz daha Kur’an’a, biraz daha iyi müslüman olsak diye sünnete zaman ayırsak daha iyi olmaz mı? Yâni bunun yanında o da olsa ne haber dedim. Söyleyin, tamam daha çok malı olanlar daha çok tasaddukta bulunsunlar güzel, ama daha çok malım olsun hırsıyla çabalayan insanların daha çok Kur’an bilgim, daha çok hadis bilgim, daha çok imanım, daha çok amelim, daha çok İslâm’ım, daha çok ihsanım olsun da ben daha iyi bir müslüman olayım, Allah’ı daha çok razı ederek cennette daha çok makamlar ve imkânlar elde edeyim dese ya müslümanlar. Allah’a yemin ederim ki bir adamın çocuğunu terbiye etmesi…….” Ne yapsın adam, kahrolası hanede çoluk çocuk derdi var. Ek-mek parası derdi var. Bu ekmek nasıl böyle kocaman bir ekmek miş ki bir türlü anlayamadım. İçine neler neler doldurdular da insanlar hâ-lâ dolmadı mübareğin içi. Tabi tek katıkla mı? Hattâ o ekmekler bazen katıksız yense daha sağlıklı bir hayat kaynağı olacak iken, insanlar onun içine her bir çeşidi doldurdular da doymuyorlar, doyamıyor-lar. İyi de peki ya bu sokağa salıverilen çocukların eğitimi ne olacak? Onlar yarın bize dert olmayacaklar mı? Onların terbiyesi konusunda birbirimizi ne zaman uyaracağız? Hâlâ daha çok kazanmak, hâlâ daha çok tasaddukta bulunmak öyle mi? Demek ki sadece dünyada razı olmak değildir mesele. Öbür tarafta da razı olacağımız bir hayatı yaşamak zorundayız. Değilse Al-lah korusun:
25-29. “Fakat kitabı kendisine solundan verilen kimse: “Kitabım keşke bana verilmeseydi, keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim; bu iş keşke son bulmuş ol-saydı, malım bana fayda vermedi, gücüm de kalmadı” der.” Amel defterini solundan alanlar, kitabı solundan tutuşturulanlar var ya, korkunç bir yıkılış içinde olacaklar. Çünkü artık kitap da ortaya konulmuştur. Dünya hayatındaki dosyaları, sicilleri ortaya konunca, tıraşları gözlerinin önüne inince mücrimler alelacele kitaplarına şöyle bir göz atarlar. Kitaplarının içindekilerden, hesaplarının zorluğundan dolayı korkularından tir tir titremeye başlarlar. Çünkü o zalimler Rab-blerini tanımamışlar, Rabblerinin hayat programıyla ilgilenmemişler, hatta kendilerini Rabb bilmişler ve şimdi inkar ettikleri o Rabb onları bu tavırlarıyla, bu amelleriyle hesaba çekecek. “Vah bize! Eyvah bize! Eyvah bana! Yazıklar olsun bana! Keşke bu kitabım bana verilmeseydi! Keşke hesabıma muttali olmasaydım! Keşke bu kitabımla benim aramda yıllarca mesafe olsaydı da onları görmemiş olsaydım! Bu kitap nasıl bir kitapmış ki, ne büyük gü-nahlarımı koymuş ne küçüklerini, hepsini sayıp tespit etmiş! Ne gizlide işlediklerimi koymuş, ne açıkta işlediklerimi koymuş, hepsini yazmış! Halbuki ben şunları şunları hiç kimsenin göremeyeceği ıssız bir ormanda işlemiştim! Şunları şunları önemsiz zannetmiştim! Ne büyük koymuş, ne küçük koymuş, ne gizli demiş, ne aşikâr demiş hepsini tespit etmiş” derler. Halbuki dünya hayatında zalimlerin haberleri yoktu hiçbir şeyden. Haram-helâl aramamışlardı hayatlarında. Zulmetmişler, haksızlık etmişler, inkar etmişler, duymazdan gelmişler, müs-tekbirce davranmışlardı. Ne yapmışlarsa tüm amellerini karşılarında buluyorlar. Amellerinden dolayı değerlendirilecekler şimdi. Hani dünyadayken bu zalimler amellerimizden dolayı bizi değerlendirmeye çalışmıyorlar mıydı? Dosyalıyorlardı ya mü'minleri. Şimdi de onların dosyaları alabildiğine kabarıktır. Zulmettikleri insan sayısınca dosyaları kabarık olacak. Kimileri bir milyona zulmetmişse bir milyonluk bir dosya, beş milyona zulmedenlerin dosyaları beş milyonluk, tüm yeryüzü insanlığına zulmedenlerin dosyaları da o kadar kabarık. Dünyada Müslümanları dosyalamaya çalışan, Müslümanlara dosyalar hazırlayanlara orada dosyalar hazırlanmıştır. Dosyalar birer birer açılacaktır. Zulmettikleri insanların dosyaları, haklarını yedikleri insanların dosyaları, bombaladıkları insanların, aç bıraktıkları, sömürdükleri insanların dosyaları birer birer açılmaya başlamıştır. İşte bu dosyalar açıldıkça alçaklar kahrolacaklar ve diyecekler ki, “keşke bu dosyalara muttali olmasaydık.” “Keşke bu iş son bulmuş olsaydı. Çünkü malım-mülküm de bana fayda vermedi. Gücüm-kuvvetim de kalmadı.” Mülküm, salta-natım, gücüm, kudretim, soyum ve makamım, bunarın hepsi benden alındı. Şimdi yanımda ne ordu var, ne de emirlerimi yerine getiren memurlarım. Elimde beni savunmaya yarayacak hiçbir delilim, hüccetim kalmadı. Şimdi ne yardımcım var, ne güven verenim; ne dostum var, ne destekleyenim. “Keşke bu bir son olsaydı. Keşke ölümümüz bir son olsaydı, keşke unutulup gitseydik de dirilip bu hesap-kitapla karşı karşıya gel-meseydik. Ya da keşke şu anda bir ölümle karşılaşsaydık ta bu hesabın sonundan kurtulsaydık” diyecekler. Ah! Ölüm nerdesin? Ne olur gel de bizi bu durumdan kurtar, diyecekler. Ölümü çağıracaklar, ölüme dâvetiye çıkaracaklar, ölümü temenni edecekler ama ölemeyecekler. Ölümün acısını her yandan hissedecekler ama ölemeyecekler. Hep ölümü yaşayacaklar ama bir türlü ölmeyecekler. Evet, aslında böyle bir bedbahta göre ölümden daha kötü bir şey olmadığı halde onu temenni eder. Çünkü o bu durumu, tatmış olduğu ölümden daha kötü ve acı görür. Böyle bir insan için dünyada en sevmediği şey ölüm olduğu halde ahirette ölüp bir daha dirilmemeyi isteyecektir. Fakat bu da mümkün olamayacaktır.” Dikkat ediyor musunuz, zalimler ölüm istiyorlar. İstedikleri şey yok olmak, helâk olup gitmek. Kendilerini bir an olsun içine gömüldükleri bu dayanılmaz azaptan, bu perişanlıktan kurtaracak bir ölüm istiyorlar. Ölümle bu durumdan kurtulmak istiyorlar. Kendilerine Kur’-an’ın başka yerlerinde anlatıldığına göre denilecek ki: “Hayır hayır! Siz böyle kalacaksınız! Siz cehennemde kalacaksınız! Siz azabın için-de unutulacaksınız! Ölümle kurtuluş yok! Sizin için ölmek yoktur artık! Ölümü temenni ettiren bir azabın içinde ebediyen kalacak ve unutulacaksınız! Sizin için sizi bu azaptan kurtaracak ölüm yoktur. Sonsuza dek ölümü temenni ettirecek bu azabın içinde kalacaksınız. Çünkü sizler dünyadayken bunu istediniz! Biz kitabımızı solumuzdan alacağız, biz cehenneme gitmek istiyoruz, biz cehennem istiyoruz diye bir hayat yaşadınız. Halbuki dünyada size hak gelmişti. Size Allah’ın âyetleri gelmişti. Allah sizi bundan haberdar etmişti. Size Allah’ın elçileri, Allah’ın uyarıları gelmişti. Size kitap gelmişti, peygamberler gelmişti. Siz haktan haberdar edilmiştiniz, ama siz bu hakkı sevmiyordunuz. Siz Allah’tan gelen Hakka burun kıvırıyor, İslam’ı beğenmiyordunuz. Siz Allah’ın istediği hayatı değil keyfinize göre bir hayat yaşamayı yeğliyordunuz.
25-29. “Fakat kitabı kendisine solundan verilen kimse: “Kitabım keşke bana verilmeseydi, keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim; bu iş keşke son bulmuş ol-saydı, malım bana fayda vermedi, gücüm de kalmadı” der.” Amel defterini solundan alanlar, kitabı solundan tutuşturulanlar var ya, korkunç bir yıkılış içinde olacaklar. Çünkü artık kitap da ortaya konulmuştur. Dünya hayatındaki dosyaları, sicilleri ortaya konunca, tıraşları gözlerinin önüne inince mücrimler alelacele kitaplarına şöyle bir göz atarlar. Kitaplarının içindekilerden, hesaplarının zorluğundan dolayı korkularından tir tir titremeye başlarlar. Çünkü o zalimler Rab-blerini tanımamışlar, Rabblerinin hayat programıyla ilgilenmemişler, hatta kendilerini Rabb bilmişler ve şimdi inkar ettikleri o Rabb onları bu tavırlarıyla, bu amelleriyle hesaba çekecek. “Vah bize! Eyvah bize! Eyvah bana! Yazıklar olsun bana! Keşke bu kitabım bana verilmeseydi! Keşke hesabıma muttali olmasaydım! Keşke bu kitabımla benim aramda yıllarca mesafe olsaydı da onları görmemiş olsaydım! Bu kitap nasıl bir kitapmış ki, ne büyük gü-nahlarımı koymuş ne küçüklerini, hepsini sayıp tespit etmiş! Ne gizlide işlediklerimi koymuş, ne açıkta işlediklerimi koymuş, hepsini yazmış! Halbuki ben şunları şunları hiç kimsenin göremeyeceği ıssız bir ormanda işlemiştim! Şunları şunları önemsiz zannetmiştim! Ne büyük koymuş, ne küçük koymuş, ne gizli demiş, ne aşikâr demiş hepsini tespit etmiş” derler. Halbuki dünya hayatında zalimlerin haberleri yoktu hiçbir şeyden. Haram-helâl aramamışlardı hayatlarında. Zulmetmişler, haksızlık etmişler, inkar etmişler, duymazdan gelmişler, müs-tekbirce davranmışlardı. Ne yapmışlarsa tüm amellerini karşılarında buluyorlar. Amellerinden dolayı değerlendirilecekler şimdi. Hani dünyadayken bu zalimler amellerimizden dolayı bizi değerlendirmeye çalışmıyorlar mıydı? Dosyalıyorlardı ya mü'minleri. Şimdi de onların dosyaları alabildiğine kabarıktır. Zulmettikleri insan sayısınca dosyaları kabarık olacak. Kimileri bir milyona zulmetmişse bir milyonluk bir dosya, beş milyona zulmedenlerin dosyaları beş milyonluk, tüm yeryüzü insanlığına zulmedenlerin dosyaları da o kadar kabarık. Dünyada Müslümanları dosyalamaya çalışan, Müslümanlara dosyalar hazırlayanlara orada dosyalar hazırlanmıştır. Dosyalar birer birer açılacaktır. Zulmettikleri insanların dosyaları, haklarını yedikleri insanların dosyaları, bombaladıkları insanların, aç bıraktıkları, sömürdükleri insanların dosyaları birer birer açılmaya başlamıştır. İşte bu dosyalar açıldıkça alçaklar kahrolacaklar ve diyecekler ki, “keşke bu dosyalara muttali olmasaydık.” “Keşke bu iş son bulmuş olsaydı. Çünkü malım-mülküm de bana fayda vermedi. Gücüm-kuvvetim de kalmadı.” Mülküm, salta-natım, gücüm, kudretim, soyum ve makamım, bunarın hepsi benden alındı. Şimdi yanımda ne ordu var, ne de emirlerimi yerine getiren memurlarım. Elimde beni savunmaya yarayacak hiçbir delilim, hüccetim kalmadı. Şimdi ne yardımcım var, ne güven verenim; ne dostum var, ne destekleyenim. “Keşke bu bir son olsaydı. Keşke ölümümüz bir son olsaydı, keşke unutulup gitseydik de dirilip bu hesap-kitapla karşı karşıya gel-meseydik. Ya da keşke şu anda bir ölümle karşılaşsaydık ta bu hesabın sonundan kurtulsaydık” diyecekler. Ah! Ölüm nerdesin? Ne olur gel de bizi bu durumdan kurtar, diyecekler. Ölümü çağıracaklar, ölüme dâvetiye çıkaracaklar, ölümü temenni edecekler ama ölemeyecekler. Ölümün acısını her yandan hissedecekler ama ölemeyecekler. Hep ölümü yaşayacaklar ama bir türlü ölmeyecekler. Evet, aslında böyle bir bedbahta göre ölümden daha kötü bir şey olmadığı halde onu temenni eder. Çünkü o bu durumu, tatmış olduğu ölümden daha kötü ve acı görür. Böyle bir insan için dünyada en sevmediği şey ölüm olduğu halde ahirette ölüp bir daha dirilmemeyi isteyecektir. Fakat bu da mümkün olamayacaktır.” Dikkat ediyor musunuz, zalimler ölüm istiyorlar. İstedikleri şey yok olmak, helâk olup gitmek. Kendilerini bir an olsun içine gömüldükleri bu dayanılmaz azaptan, bu perişanlıktan kurtaracak bir ölüm istiyorlar. Ölümle bu durumdan kurtulmak istiyorlar. Kendilerine Kur’-an’ın başka yerlerinde anlatıldığına göre denilecek ki: “Hayır hayır! Siz böyle kalacaksınız! Siz cehennemde kalacaksınız! Siz azabın için-de unutulacaksınız! Ölümle kurtuluş yok! Sizin için ölmek yoktur artık! Ölümü temenni ettiren bir azabın içinde ebediyen kalacak ve unutulacaksınız! Sizin için sizi bu azaptan kurtaracak ölüm yoktur. Sonsuza dek ölümü temenni ettirecek bu azabın içinde kalacaksınız. Çünkü sizler dünyadayken bunu istediniz! Biz kitabımızı solumuzdan alacağız, biz cehenneme gitmek istiyoruz, biz cehennem istiyoruz diye bir hayat yaşadınız. Halbuki dünyada size hak gelmişti. Size Allah’ın âyetleri gelmişti. Allah sizi bundan haberdar etmişti. Size Allah’ın elçileri, Allah’ın uyarıları gelmişti. Size kitap gelmişti, peygamberler gelmişti. Siz haktan haberdar edilmiştiniz, ama siz bu hakkı sevmiyordunuz. Siz Allah’tan gelen Hakka burun kıvırıyor, İslam’ı beğenmiyordunuz. Siz Allah’ın istediği hayatı değil keyfinize göre bir hayat yaşamayı yeğliyordunuz.
25-29. “Fakat kitabı kendisine solundan verilen kimse: “Kitabım keşke bana verilmeseydi, keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim; bu iş keşke son bulmuş ol-saydı, malım bana fayda vermedi, gücüm de kalmadı” der.” Amel defterini solundan alanlar, kitabı solundan tutuşturulanlar var ya, korkunç bir yıkılış içinde olacaklar. Çünkü artık kitap da ortaya konulmuştur. Dünya hayatındaki dosyaları, sicilleri ortaya konunca, tıraşları gözlerinin önüne inince mücrimler alelacele kitaplarına şöyle bir göz atarlar. Kitaplarının içindekilerden, hesaplarının zorluğundan dolayı korkularından tir tir titremeye başlarlar. Çünkü o zalimler Rab-blerini tanımamışlar, Rabblerinin hayat programıyla ilgilenmemişler, hatta kendilerini Rabb bilmişler ve şimdi inkar ettikleri o Rabb onları bu tavırlarıyla, bu amelleriyle hesaba çekecek. “Vah bize! Eyvah bize! Eyvah bana! Yazıklar olsun bana! Keşke bu kitabım bana verilmeseydi! Keşke hesabıma muttali olmasaydım! Keşke bu kitabımla benim aramda yıllarca mesafe olsaydı da onları görmemiş olsaydım! Bu kitap nasıl bir kitapmış ki, ne büyük gü-nahlarımı koymuş ne küçüklerini, hepsini sayıp tespit etmiş! Ne gizlide işlediklerimi koymuş, ne açıkta işlediklerimi koymuş, hepsini yazmış! Halbuki ben şunları şunları hiç kimsenin göremeyeceği ıssız bir ormanda işlemiştim! Şunları şunları önemsiz zannetmiştim! Ne büyük koymuş, ne küçük koymuş, ne gizli demiş, ne aşikâr demiş hepsini tespit etmiş” derler. Halbuki dünya hayatında zalimlerin haberleri yoktu hiçbir şeyden. Haram-helâl aramamışlardı hayatlarında. Zulmetmişler, haksızlık etmişler, inkar etmişler, duymazdan gelmişler, müs-tekbirce davranmışlardı. Ne yapmışlarsa tüm amellerini karşılarında buluyorlar. Amellerinden dolayı değerlendirilecekler şimdi. Hani dünyadayken bu zalimler amellerimizden dolayı bizi değerlendirmeye çalışmıyorlar mıydı? Dosyalıyorlardı ya mü'minleri. Şimdi de onların dosyaları alabildiğine kabarıktır. Zulmettikleri insan sayısınca dosyaları kabarık olacak. Kimileri bir milyona zulmetmişse bir milyonluk bir dosya, beş milyona zulmedenlerin dosyaları beş milyonluk, tüm yeryüzü insanlığına zulmedenlerin dosyaları da o kadar kabarık. Dünyada Müslümanları dosyalamaya çalışan, Müslümanlara dosyalar hazırlayanlara orada dosyalar hazırlanmıştır. Dosyalar birer birer açılacaktır. Zulmettikleri insanların dosyaları, haklarını yedikleri insanların dosyaları, bombaladıkları insanların, aç bıraktıkları, sömürdükleri insanların dosyaları birer birer açılmaya başlamıştır. İşte bu dosyalar açıldıkça alçaklar kahrolacaklar ve diyecekler ki, “keşke bu dosyalara muttali olmasaydık.” “Keşke bu iş son bulmuş olsaydı. Çünkü malım-mülküm de bana fayda vermedi. Gücüm-kuvvetim de kalmadı.” Mülküm, salta-natım, gücüm, kudretim, soyum ve makamım, bunarın hepsi benden alındı. Şimdi yanımda ne ordu var, ne de emirlerimi yerine getiren memurlarım. Elimde beni savunmaya yarayacak hiçbir delilim, hüccetim kalmadı. Şimdi ne yardımcım var, ne güven verenim; ne dostum var, ne destekleyenim. “Keşke bu bir son olsaydı. Keşke ölümümüz bir son olsaydı, keşke unutulup gitseydik de dirilip bu hesap-kitapla karşı karşıya gel-meseydik. Ya da keşke şu anda bir ölümle karşılaşsaydık ta bu hesabın sonundan kurtulsaydık” diyecekler. Ah! Ölüm nerdesin? Ne olur gel de bizi bu durumdan kurtar, diyecekler. Ölümü çağıracaklar, ölüme dâvetiye çıkaracaklar, ölümü temenni edecekler ama ölemeyecekler. Ölümün acısını her yandan hissedecekler ama ölemeyecekler. Hep ölümü yaşayacaklar ama bir türlü ölmeyecekler. Evet, aslında böyle bir bedbahta göre ölümden daha kötü bir şey olmadığı halde onu temenni eder. Çünkü o bu durumu, tatmış olduğu ölümden daha kötü ve acı görür. Böyle bir insan için dünyada en sevmediği şey ölüm olduğu halde ahirette ölüp bir daha dirilmemeyi isteyecektir. Fakat bu da mümkün olamayacaktır.” Dikkat ediyor musunuz, zalimler ölüm istiyorlar. İstedikleri şey yok olmak, helâk olup gitmek. Kendilerini bir an olsun içine gömüldükleri bu dayanılmaz azaptan, bu perişanlıktan kurtaracak bir ölüm istiyorlar. Ölümle bu durumdan kurtulmak istiyorlar. Kendilerine Kur’-an’ın başka yerlerinde anlatıldığına göre denilecek ki: “Hayır hayır! Siz böyle kalacaksınız! Siz cehennemde kalacaksınız! Siz azabın için-de unutulacaksınız! Ölümle kurtuluş yok! Sizin için ölmek yoktur artık! Ölümü temenni ettiren bir azabın içinde ebediyen kalacak ve unutulacaksınız! Sizin için sizi bu azaptan kurtaracak ölüm yoktur. Sonsuza dek ölümü temenni ettirecek bu azabın içinde kalacaksınız. Çünkü sizler dünyadayken bunu istediniz! Biz kitabımızı solumuzdan alacağız, biz cehenneme gitmek istiyoruz, biz cehennem istiyoruz diye bir hayat yaşadınız. Halbuki dünyada size hak gelmişti. Size Allah’ın âyetleri gelmişti. Allah sizi bundan haberdar etmişti. Size Allah’ın elçileri, Allah’ın uyarıları gelmişti. Size kitap gelmişti, peygamberler gelmişti. Siz haktan haberdar edilmiştiniz, ama siz bu hakkı sevmiyordunuz. Siz Allah’tan gelen Hakka burun kıvırıyor, İslam’ı beğenmiyordunuz. Siz Allah’ın istediği hayatı değil keyfinize göre bir hayat yaşamayı yeğliyordunuz.
25-29. “Fakat kitabı kendisine solundan verilen kimse: “Kitabım keşke bana verilmeseydi, keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim; bu iş keşke son bulmuş ol-saydı, malım bana fayda vermedi, gücüm de kalmadı” der.” Amel defterini solundan alanlar, kitabı solundan tutuşturulanlar var ya, korkunç bir yıkılış içinde olacaklar. Çünkü artık kitap da ortaya konulmuştur. Dünya hayatındaki dosyaları, sicilleri ortaya konunca, tıraşları gözlerinin önüne inince mücrimler alelacele kitaplarına şöyle bir göz atarlar. Kitaplarının içindekilerden, hesaplarının zorluğundan dolayı korkularından tir tir titremeye başlarlar. Çünkü o zalimler Rab-blerini tanımamışlar, Rabblerinin hayat programıyla ilgilenmemişler, hatta kendilerini Rabb bilmişler ve şimdi inkar ettikleri o Rabb onları bu tavırlarıyla, bu amelleriyle hesaba çekecek. “Vah bize! Eyvah bize! Eyvah bana! Yazıklar olsun bana! Keşke bu kitabım bana verilmeseydi! Keşke hesabıma muttali olmasaydım! Keşke bu kitabımla benim aramda yıllarca mesafe olsaydı da onları görmemiş olsaydım! Bu kitap nasıl bir kitapmış ki, ne büyük gü-nahlarımı koymuş ne küçüklerini, hepsini sayıp tespit etmiş! Ne gizlide işlediklerimi koymuş, ne açıkta işlediklerimi koymuş, hepsini yazmış! Halbuki ben şunları şunları hiç kimsenin göremeyeceği ıssız bir ormanda işlemiştim! Şunları şunları önemsiz zannetmiştim! Ne büyük koymuş, ne küçük koymuş, ne gizli demiş, ne aşikâr demiş hepsini tespit etmiş” derler. Halbuki dünya hayatında zalimlerin haberleri yoktu hiçbir şeyden. Haram-helâl aramamışlardı hayatlarında. Zulmetmişler, haksızlık etmişler, inkar etmişler, duymazdan gelmişler, müs-tekbirce davranmışlardı. Ne yapmışlarsa tüm amellerini karşılarında buluyorlar. Amellerinden dolayı değerlendirilecekler şimdi. Hani dünyadayken bu zalimler amellerimizden dolayı bizi değerlendirmeye çalışmıyorlar mıydı? Dosyalıyorlardı ya mü'minleri. Şimdi de onların dosyaları alabildiğine kabarıktır. Zulmettikleri insan sayısınca dosyaları kabarık olacak. Kimileri bir milyona zulmetmişse bir milyonluk bir dosya, beş milyona zulmedenlerin dosyaları beş milyonluk, tüm yeryüzü insanlığına zulmedenlerin dosyaları da o kadar kabarık. Dünyada Müslümanları dosyalamaya çalışan, Müslümanlara dosyalar hazırlayanlara orada dosyalar hazırlanmıştır. Dosyalar birer birer açılacaktır. Zulmettikleri insanların dosyaları, haklarını yedikleri insanların dosyaları, bombaladıkları insanların, aç bıraktıkları, sömürdükleri insanların dosyaları birer birer açılmaya başlamıştır. İşte bu dosyalar açıldıkça alçaklar kahrolacaklar ve diyecekler ki, “keşke bu dosyalara muttali olmasaydık.” “Keşke bu iş son bulmuş olsaydı. Çünkü malım-mülküm de bana fayda vermedi. Gücüm-kuvvetim de kalmadı.” Mülküm, salta-natım, gücüm, kudretim, soyum ve makamım, bunarın hepsi benden alındı. Şimdi yanımda ne ordu var, ne de emirlerimi yerine getiren memurlarım. Elimde beni savunmaya yarayacak hiçbir delilim, hüccetim kalmadı. Şimdi ne yardımcım var, ne güven verenim; ne dostum var, ne destekleyenim. “Keşke bu bir son olsaydı. Keşke ölümümüz bir son olsaydı, keşke unutulup gitseydik de dirilip bu hesap-kitapla karşı karşıya gel-meseydik. Ya da keşke şu anda bir ölümle karşılaşsaydık ta bu hesabın sonundan kurtulsaydık” diyecekler. Ah! Ölüm nerdesin? Ne olur gel de bizi bu durumdan kurtar, diyecekler. Ölümü çağıracaklar, ölüme dâvetiye çıkaracaklar, ölümü temenni edecekler ama ölemeyecekler. Ölümün acısını her yandan hissedecekler ama ölemeyecekler. Hep ölümü yaşayacaklar ama bir türlü ölmeyecekler. Evet, aslında böyle bir bedbahta göre ölümden daha kötü bir şey olmadığı halde onu temenni eder. Çünkü o bu durumu, tatmış olduğu ölümden daha kötü ve acı görür. Böyle bir insan için dünyada en sevmediği şey ölüm olduğu halde ahirette ölüp bir daha dirilmemeyi isteyecektir. Fakat bu da mümkün olamayacaktır.” Dikkat ediyor musunuz, zalimler ölüm istiyorlar. İstedikleri şey yok olmak, helâk olup gitmek. Kendilerini bir an olsun içine gömüldükleri bu dayanılmaz azaptan, bu perişanlıktan kurtaracak bir ölüm istiyorlar. Ölümle bu durumdan kurtulmak istiyorlar. Kendilerine Kur’-an’ın başka yerlerinde anlatıldığına göre denilecek ki: “Hayır hayır! Siz böyle kalacaksınız! Siz cehennemde kalacaksınız! Siz azabın için-de unutulacaksınız! Ölümle kurtuluş yok! Sizin için ölmek yoktur artık! Ölümü temenni ettiren bir azabın içinde ebediyen kalacak ve unutulacaksınız! Sizin için sizi bu azaptan kurtaracak ölüm yoktur. Sonsuza dek ölümü temenni ettirecek bu azabın içinde kalacaksınız. Çünkü sizler dünyadayken bunu istediniz! Biz kitabımızı solumuzdan alacağız, biz cehenneme gitmek istiyoruz, biz cehennem istiyoruz diye bir hayat yaşadınız. Halbuki dünyada size hak gelmişti. Size Allah’ın âyetleri gelmişti. Allah sizi bundan haberdar etmişti. Size Allah’ın elçileri, Allah’ın uyarıları gelmişti. Size kitap gelmişti, peygamberler gelmişti. Siz haktan haberdar edilmiştiniz, ama siz bu hakkı sevmiyordunuz. Siz Allah’tan gelen Hakka burun kıvırıyor, İslam’ı beğenmiyordunuz. Siz Allah’ın istediği hayatı değil keyfinize göre bir hayat yaşamayı yeğliyordunuz.
25-29. “Fakat kitabı kendisine solundan verilen kimse: “Kitabım keşke bana verilmeseydi, keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim; bu iş keşke son bulmuş ol-saydı, malım bana fayda vermedi, gücüm de kalmadı” der.” Amel defterini solundan alanlar, kitabı solundan tutuşturulanlar var ya, korkunç bir yıkılış içinde olacaklar. Çünkü artık kitap da ortaya konulmuştur. Dünya hayatındaki dosyaları, sicilleri ortaya konunca, tıraşları gözlerinin önüne inince mücrimler alelacele kitaplarına şöyle bir göz atarlar. Kitaplarının içindekilerden, hesaplarının zorluğundan dolayı korkularından tir tir titremeye başlarlar. Çünkü o zalimler Rab-blerini tanımamışlar, Rabblerinin hayat programıyla ilgilenmemişler, hatta kendilerini Rabb bilmişler ve şimdi inkar ettikleri o Rabb onları bu tavırlarıyla, bu amelleriyle hesaba çekecek. “Vah bize! Eyvah bize! Eyvah bana! Yazıklar olsun bana! Keşke bu kitabım bana verilmeseydi! Keşke hesabıma muttali olmasaydım! Keşke bu kitabımla benim aramda yıllarca mesafe olsaydı da onları görmemiş olsaydım! Bu kitap nasıl bir kitapmış ki, ne büyük gü-nahlarımı koymuş ne küçüklerini, hepsini sayıp tespit etmiş! Ne gizlide işlediklerimi koymuş, ne açıkta işlediklerimi koymuş, hepsini yazmış! Halbuki ben şunları şunları hiç kimsenin göremeyeceği ıssız bir ormanda işlemiştim! Şunları şunları önemsiz zannetmiştim! Ne büyük koymuş, ne küçük koymuş, ne gizli demiş, ne aşikâr demiş hepsini tespit etmiş” derler. Halbuki dünya hayatında zalimlerin haberleri yoktu hiçbir şeyden. Haram-helâl aramamışlardı hayatlarında. Zulmetmişler, haksızlık etmişler, inkar etmişler, duymazdan gelmişler, müs-tekbirce davranmışlardı. Ne yapmışlarsa tüm amellerini karşılarında buluyorlar. Amellerinden dolayı değerlendirilecekler şimdi. Hani dünyadayken bu zalimler amellerimizden dolayı bizi değerlendirmeye çalışmıyorlar mıydı? Dosyalıyorlardı ya mü'minleri. Şimdi de onların dosyaları alabildiğine kabarıktır. Zulmettikleri insan sayısınca dosyaları kabarık olacak. Kimileri bir milyona zulmetmişse bir milyonluk bir dosya, beş milyona zulmedenlerin dosyaları beş milyonluk, tüm yeryüzü insanlığına zulmedenlerin dosyaları da o kadar kabarık. Dünyada Müslümanları dosyalamaya çalışan, Müslümanlara dosyalar hazırlayanlara orada dosyalar hazırlanmıştır. Dosyalar birer birer açılacaktır. Zulmettikleri insanların dosyaları, haklarını yedikleri insanların dosyaları, bombaladıkları insanların, aç bıraktıkları, sömürdükleri insanların dosyaları birer birer açılmaya başlamıştır. İşte bu dosyalar açıldıkça alçaklar kahrolacaklar ve diyecekler ki, “keşke bu dosyalara muttali olmasaydık.” “Keşke bu iş son bulmuş olsaydı. Çünkü malım-mülküm de bana fayda vermedi. Gücüm-kuvvetim de kalmadı.” Mülküm, salta-natım, gücüm, kudretim, soyum ve makamım, bunarın hepsi benden alındı. Şimdi yanımda ne ordu var, ne de emirlerimi yerine getiren memurlarım. Elimde beni savunmaya yarayacak hiçbir delilim, hüccetim kalmadı. Şimdi ne yardımcım var, ne güven verenim; ne dostum var, ne destekleyenim. “Keşke bu bir son olsaydı. Keşke ölümümüz bir son olsaydı, keşke unutulup gitseydik de dirilip bu hesap-kitapla karşı karşıya gel-meseydik. Ya da keşke şu anda bir ölümle karşılaşsaydık ta bu hesabın sonundan kurtulsaydık” diyecekler. Ah! Ölüm nerdesin? Ne olur gel de bizi bu durumdan kurtar, diyecekler. Ölümü çağıracaklar, ölüme dâvetiye çıkaracaklar, ölümü temenni edecekler ama ölemeyecekler. Ölümün acısını her yandan hissedecekler ama ölemeyecekler. Hep ölümü yaşayacaklar ama bir türlü ölmeyecekler. Evet, aslında böyle bir bedbahta göre ölümden daha kötü bir şey olmadığı halde onu temenni eder. Çünkü o bu durumu, tatmış olduğu ölümden daha kötü ve acı görür. Böyle bir insan için dünyada en sevmediği şey ölüm olduğu halde ahirette ölüp bir daha dirilmemeyi isteyecektir. Fakat bu da mümkün olamayacaktır.” Dikkat ediyor musunuz, zalimler ölüm istiyorlar. İstedikleri şey yok olmak, helâk olup gitmek. Kendilerini bir an olsun içine gömüldükleri bu dayanılmaz azaptan, bu perişanlıktan kurtaracak bir ölüm istiyorlar. Ölümle bu durumdan kurtulmak istiyorlar. Kendilerine Kur’-an’ın başka yerlerinde anlatıldığına göre denilecek ki: “Hayır hayır! Siz böyle kalacaksınız! Siz cehennemde kalacaksınız! Siz azabın için-de unutulacaksınız! Ölümle kurtuluş yok! Sizin için ölmek yoktur artık! Ölümü temenni ettiren bir azabın içinde ebediyen kalacak ve unutulacaksınız! Sizin için sizi bu azaptan kurtaracak ölüm yoktur. Sonsuza dek ölümü temenni ettirecek bu azabın içinde kalacaksınız. Çünkü sizler dünyadayken bunu istediniz! Biz kitabımızı solumuzdan alacağız, biz cehenneme gitmek istiyoruz, biz cehennem istiyoruz diye bir hayat yaşadınız. Halbuki dünyada size hak gelmişti. Size Allah’ın âyetleri gelmişti. Allah sizi bundan haberdar etmişti. Size Allah’ın elçileri, Allah’ın uyarıları gelmişti. Size kitap gelmişti, peygamberler gelmişti. Siz haktan haberdar edilmiştiniz, ama siz bu hakkı sevmiyordunuz. Siz Allah’tan gelen Hakka burun kıvırıyor, İslam’ı beğenmiyordunuz. Siz Allah’ın istediği hayatı değil keyfinize göre bir hayat yaşamayı yeğliyordunuz.
25-29. “Fakat kitabı kendisine solundan verilen kimse: “Kitabım keşke bana verilmeseydi, keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim; bu iş keşke son bulmuş ol-saydı, malım bana fayda vermedi, gücüm de kalmadı” der.��� Amel defterini solundan alanlar, kitabı solundan tutuşturulanlar var ya, korkunç bir yıkılış içinde olacaklar. Çünkü artık kitap da ortaya konulmuştur. Dünya hayatındaki dosyaları, sicilleri ortaya konunca, tıraşları gözlerinin önüne inince mücrimler alelacele kitaplarına şöyle bir göz atarlar. Kitaplarının içindekilerden, hesaplarının zorluğundan dolayı korkularından tir tir titremeye başlarlar. Çünkü o zalimler Rab-blerini tanımamışlar, Rabblerinin hayat programıyla ilgilenmemişler, hatta kendilerini Rabb bilmişler ve şimdi inkar ettikleri o Rabb onları bu tavırlarıyla, bu amelleriyle hesaba çekecek. “Vah bize! Eyvah bize! Eyvah bana! Yazıklar olsun bana! Keşke bu kitabım bana verilmeseydi! Keşke hesabıma muttali olmasaydım! Keşke bu kitabımla benim aramda yıllarca mesafe olsaydı da onları görmemiş olsaydım! Bu kitap nasıl bir kitapmış ki, ne büyük gü-nahlarımı koymuş ne küçüklerini, hepsini sayıp tespit etmiş! Ne gizlide işlediklerimi koymuş, ne açıkta işlediklerimi koymuş, hepsini yazmış! Halbuki ben şunları şunları hiç kimsenin göremeyeceği ıssız bir ormanda işlemiştim! Şunları şunları önemsiz zannetmiştim! Ne büyük koymuş, ne küçük koymuş, ne gizli demiş, ne aşikâr demiş hepsini tespit etmiş” derler. Halbuki dünya hayatında zalimlerin haberleri yoktu hiçbir şeyden. Haram-helâl aramamışlardı hayatlarında. Zulmetmişler, haksızlık etmişler, inkar etmişler, duymazdan gelmişler, müs-tekbirce davranmışlardı. Ne yapmışlarsa tüm amellerini karşılarında buluyorlar. Amellerinden dolayı değerlendirilecekler şimdi. Hani dünyadayken bu zalimler amellerimizden dolayı bizi değerlendirmeye çalışmıyorlar mıydı? Dosyalıyorlardı ya mü'minleri. Şimdi de onların dosyaları alabildiğine kabarıktır. Zulmettikleri insan sayısınca dosyaları kabarık olacak. Kimileri bir milyona zulmetmişse bir milyonluk bir dosya, beş milyona zulmedenlerin dosyaları beş milyonluk, tüm yeryüzü insanlığına zulmedenlerin dosyaları da o kadar kabarık. Dünyada Müslümanları dosyalamaya çalışan, Müslümanlara dosyalar hazırlayanlara orada dosyalar hazırlanmıştır. Dosyalar birer birer açılacaktır. Zulmettikleri insanların dosyaları, haklarını yedikleri insanların dosyaları, bombaladıkları insanların, aç bıraktıkları, sömürdükleri insanların dosyaları birer birer açılmaya başlamıştır. İşte bu dosyalar açıldıkça alçaklar kahrolacaklar ve diyecekler ki, “keşke bu dosyalara muttali olmasaydık.” “Keşke bu iş son bulmuş olsaydı. Çünkü malım-mülküm de bana fayda vermedi. Gücüm-kuvvetim de kalmadı.” Mülküm, salta-natım, gücüm, kudretim, soyum ve makamım, bunarın hepsi benden alındı. Şimdi yanımda ne ordu var, ne de emirlerimi yerine getiren memurlarım. Elimde beni savunmaya yarayacak hiçbir delilim, hüccetim kalmadı. Şimdi ne yardımcım var, ne güven verenim; ne dostum var, ne destekleyenim. “Keşke bu bir son olsaydı. Keşke ölümümüz bir son olsaydı, keşke unutulup gitseydik de dirilip bu hesap-kitapla karşı karşıya gel-meseydik. Ya da keşke şu anda bir ölümle karşılaşsaydık ta bu hesabın sonundan kurtulsaydık” diyecekler. Ah! Ölüm nerdesin? Ne olur gel de bizi bu durumdan kurtar, diyecekler. Ölümü çağıracaklar, ölüme dâvetiye çıkaracaklar, ölümü temenni edecekler ama ölemeyecekler. Ölümün acısını her yandan hissedecekler ama ölemeyecekler. Hep ölümü yaşayacaklar ama bir türlü ölmeyecekler. Evet, aslında böyle bir bedbahta göre ölümden daha kötü bir şey olmadığı halde onu temenni eder. Çünkü o bu durumu, tatmış olduğu ölümden daha kötü ve acı görür. Böyle bir insan için dünyada en sevmediği şey ölüm olduğu halde ahirette ölüp bir daha dirilmemeyi isteyecektir. Fakat bu da mümkün olamayacaktır.” Dikkat ediyor musunuz, zalimler ölüm istiyorlar. İstedikleri şey yok olmak, helâk olup gitmek. Kendilerini bir an olsun içine gömüldükleri bu dayanılmaz azaptan, bu perişanlıktan kurtaracak bir ölüm istiyorlar. Ölümle bu durumdan kurtulmak istiyorlar. Kendilerine Kur’-an’ın başka yerlerinde anlatıldığına göre denilecek ki: “Hayır hayır! Siz böyle kalacaksınız! Siz cehennemde kalacaksınız! Siz azabın için-de unutulacaksınız! Ölümle kurtuluş yok! Sizin için ölmek yoktur artık! Ölümü temenni ettiren bir azabın içinde ebediyen kalacak ve unutulacaksınız! Sizin için sizi bu azaptan kurtaracak ölüm yoktur. Sonsuza dek ölümü temenni ettirecek bu azabın içinde kalacaksınız. Çünkü sizler dünyadayken bunu istediniz! Biz kitabımızı solumuzdan alacağız, biz cehenneme gitmek istiyoruz, biz cehennem istiyoruz diye bir hayat yaşadınız. Halbuki dünyada size hak gelmişti. Size Allah’ın âyetleri gelmişti. Allah sizi bundan haberdar etmişti. Size Allah’ın elçileri, Allah’ın uyarıları gelmişti. Size kitap gelmişti, peygamberler gelmişti. Siz haktan haberdar edilmiştiniz, ama siz bu hakkı sevmiyordunuz. Siz Allah’tan gelen Hakka burun kıvırıyor, İslam’ı beğenmiyordunuz. Siz Allah’ın istediği hayatı değil keyfinize göre bir hayat yaşamayı yeğliyordunuz.
30-33. “İlgililere şöyle buyurulur: “Onu alın, bağlayın. Sonra cehenneme yaslayın. Sonra onu boyu yetmiş arşın olan zincire vurun Çünkü o, yüce Allah’a inan-mazdı.” Suçlu onunla, hareket edemeyecek şekilde sarılır. Abdullah b. Amr b. el-Ass, bu zincirin uzunluğu hakkında Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Rasûlullah (s.a.v.) kafa tası gibi bir şe-ye işaret ederek şöyle buyurdu: “Şayet bunun gibi bir parça, beş yüz yıllık mesafede bulunan gök yüzünden yere gönderilecek olsa gece olmadan buraya ulaşır. Fakat bu (cehenneme asılan) zincirin başından aşağıya doğru atılacak olsa onun dibine varmadan önce gündüz, kırk yıl aşağıya doğru inmeye devam eder.” (Tirmizi, Cehennem: 6; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/197) Çünkü o, azîm olan Allah’a inanmıyordu. Allah’a, Allah’ın istediği biçimde iman etmiyordu. Bilelim ki Allah’a iman, Allah’ın istediği biçimde bir imandır. Allah’a iman, Allah Kur’an’da kendini nasıl tarif ettiyse öylece bir imandır. Allah kitabında kendisini hangi sıfatlarla muttasıf olarak tanıtmışsa, o sıfatların sahibi, hangi sıfatlardan münezzeh olarak anlatmışsa o sıfatlardan münezzeh olarak imandır. Kur’an’da kendisini bize tanıtan Allah, dünya işini bilmeyen, dünya işine karışmayan, hukuku bilmeyen, eğitimden anlamayan, ekonomiden habersiz olan, kullarının siyasal yapılanmalarını, hayat programlarını bilmeyen, dünyayı yaratıp kendi köşesine çekilen ve “ne haliniz varsa görün, nasıl bilirseniz öylece yaşayın” diyen bir Allah değildir. Veya hayatın bazı bölümlerine karışan ama öteki bölümlerinde yetkilerini birilerine devreden bir Allah değildir. İbadet konularında kendini söz sahibi ilân edip muamelat konularında, hayatın öteki alanlarında başka tanrıların egemenliğini yasallaştıran bir Allah değildir. Yeryüzünde kullarının hukukunu bilmeyip, hukukla ilgilenmeyip bu yetkiyi bir kısım hukuk tanrılarına devreden, ekonominin prensiplerinden anlamayan ve ekonomiyi bir kısım yeryüzü ekonomi tanrılarına devreden bir Allah değildir. Yeryüzünün idaresini bilmeyen ve kullarının hayat programlarını, sosyal ve ekonomik yasalarını belirleme konusunda bir kısım siyasal yeryüzü tanrılarına yetki veren bir Allah değildir. Hayatımızın bazı bölümlerinde başkalarına da kulluk etmemize, başkalarının yasalarını da uygulamamıza ses çıkarmayan uyuşuk bir Allah değildir. Hatta kullarının kendisinden başkalarını dinlemeleri, kendisinden başkalarına itaat etmeleri konusunda onları soğanın dişisinden bile kıskanan bir Allah vardır Kur’an’da. İşte böyle bir Allah’a inanacağız ki mü’min olacağız. İşte o, böyle bir Allah’a da inanmamıştı.
30-33. “İlgililere şöyle buyurulur: “Onu alın, bağlayın. Sonra cehenneme yaslayın. Sonra onu boyu yetmiş arşın olan zincire vurun Çünkü o, yüce Allah’a inan-mazdı.” Suçlu onunla, hareket edemeyecek şekilde sarılır. Abdullah b. Amr b. el-Ass, bu zincirin uzunluğu hakkında Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Rasûlullah (s.a.v.) kafa tası gibi bir şe-ye işaret ederek şöyle buyurdu: “Şayet bunun gibi bir parça, beş yüz yıllık mesafede bulunan gök yüzünden yere gönderilecek olsa gece olmadan buraya ulaşır. Fakat bu (cehenneme asılan) zincirin başından aşağıya doğru atılacak olsa onun dibine varmadan önce gündüz, kırk yıl aşağıya doğru inmeye devam eder.” (Tirmizi, Cehennem: 6; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/197) Çünkü o, azîm olan Allah’a inanmıyordu. Allah’a, Allah’ın istediği biçimde iman etmiyordu. Bilelim ki Allah’a iman, Allah’ın istediği biçimde bir imandır. Allah’a iman, Allah Kur’an’da kendini nasıl tarif ettiyse öylece bir imandır. Allah kitabında kendisini hangi sıfatlarla muttasıf olarak tanıtmışsa, o sıfatların sahibi, hangi sıfatlardan münezzeh olarak anlatmışsa o sıfatlardan münezzeh olarak imandır. Kur’an’da kendisini bize tanıtan Allah, dünya işini bilmeyen, dünya işine karışmayan, hukuku bilmeyen, eğitimden anlamayan, ekonomiden habersiz olan, kullarının siyasal yapılanmalarını, hayat programlarını bilmeyen, dünyayı yaratıp kendi köşesine çekilen ve “ne haliniz varsa görün, nasıl bilirseniz öylece yaşayın” diyen bir Allah değildir. Veya hayatın bazı bölümlerine karışan ama öteki bölümlerinde yetkilerini birilerine devreden bir Allah değildir. İbadet konularında kendini söz sahibi ilân edip muamelat konularında, hayatın öteki alanlarında başka tanrıların egemenliğini yasallaştıran bir Allah değildir. Yeryüzünde kullarının hukukunu bilmeyip, hukukla ilgilenmeyip bu yetkiyi bir kısım hukuk tanrılarına devreden, ekonominin prensiplerinden anlamayan ve ekonomiyi bir kısım yeryüzü ekonomi tanrılarına devreden bir Allah değildir. Yeryüzünün idaresini bilmeyen ve kullarının hayat programlarını, sosyal ve ekonomik yasalarını belirleme konusunda bir kısım siyasal yeryüzü tanrılarına yetki veren bir Allah değildir. Hayatımızın bazı bölümlerinde başkalarına da kulluk etmemize, başkalarının yasalarını da uygulamamıza ses çıkarmayan uyuşuk bir Allah değildir. Hatta kullarının kendisinden başkalarını dinlemeleri, kendisinden başkalarına itaat etmeleri konusunda onları soğanın dişisinden bile kıskanan bir Allah vardır Kur’an’da. İşte böyle bir Allah’a inanacağız ki mü’min olacağız. İşte o, böyle bir Allah’a da inanmamıştı.
30-33. “İlgililere şöyle buyurulur: “Onu alın, bağlayın. Sonra cehenneme yaslayın. Sonra onu boyu yetmiş arşın olan zincire vurun Çünkü o, yüce Allah’a inan-mazdı.” Suçlu onunla, hareket edemeyecek şekilde sarılır. Abdullah b. Amr b. el-Ass, bu zincirin uzunluğu hakkında Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Rasûlullah (s.a.v.) kafa tası gibi bir şe-ye işaret ederek şöyle buyurdu: “Şayet bunun gibi bir parça, beş yüz yıllık mesafede bulunan gök yüzünden yere gönderilecek olsa gece olmadan buraya ulaşır. Fakat bu (cehenneme asılan) zincirin başından aşağıya doğru atılacak olsa onun dibine varmadan önce gündüz, kırk yıl aşağıya doğru inmeye devam eder.” (Tirmizi, Cehennem: 6; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/197) Çünkü o, azîm olan Allah’a inanmıyordu. Allah’a, Allah’ın istediği biçimde iman etmiyordu. Bilelim ki Allah’a iman, Allah’ın istediği biçimde bir imandır. Allah’a iman, Allah Kur’an’da kendini nasıl tarif ettiyse öylece bir imandır. Allah kitabında kendisini hangi sıfatlarla muttasıf olarak tanıtmışsa, o sıfatların sahibi, hangi sıfatlardan münezzeh olarak anlatmışsa o sıfatlardan münezzeh olarak imandır. Kur’an’da kendisini bize tanıtan Allah, dünya işini bilmeyen, dünya işine karışmayan, hukuku bilmeyen, eğitimden anlamayan, ekonomiden habersiz olan, kullarının siyasal yapılanmalarını, hayat programlarını bilmeyen, dünyayı yaratıp kendi köşesine çekilen ve “ne haliniz varsa görün, nasıl bilirseniz öylece yaşayın” diyen bir Allah değildir. Veya hayatın bazı bölümlerine karışan ama öteki bölümlerinde yetkilerini birilerine devreden bir Allah değildir. İbadet konularında kendini söz sahibi ilân edip muamelat konularında, hayatın öteki alanlarında başka tanrıların egemenliğini yasallaştıran bir Allah değildir. Yeryüzünde kullarının hukukunu bilmeyip, hukukla ilgilenmeyip bu yetkiyi bir kısım hukuk tanrılarına devreden, ekonominin prensiplerinden anlamayan ve ekonomiyi bir kısım yeryüzü ekonomi tanrılarına devreden bir Allah değildir. Yeryüzünün idaresini bilmeyen ve kullarının hayat programlarını, sosyal ve ekonomik yasalarını belirleme konusunda bir kısım siyasal yeryüzü tanrılarına yetki veren bir Allah değildir. Hayatımızın bazı bölümlerinde başkalarına da kulluk etmemize, başkalarının yasalarını da uygulamamıza ses çıkarmayan uyuşuk bir Allah değildir. Hatta kullarının kendisinden başkalarını dinlemeleri, kendisinden başkalarına itaat etmeleri konusunda onları soğanın dişisinden bile kıskanan bir Allah vardır Kur’an’da. İşte böyle bir Allah’a inanacağız ki mü’min olacağız. İşte o, böyle bir Allah’a da inanmamıştı.
30-33. “İlgililere şöyle buyurulur: “Onu alın, bağlayın. Sonra cehenneme yaslayın. Sonra onu boyu yetmiş arşın olan zincire vurun Çünkü o, yüce Allah’a inan-mazdı.” Suçlu onunla, hareket edemeyecek şekilde sarılır. Abdullah b. Amr b. el-Ass, bu zincirin uzunluğu hakkında Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Rasûlullah (s.a.v.) kafa tası gibi bir şe-ye işaret ederek şöyle buyurdu: “Şayet bunun gibi bir parça, beş yüz yıllık mesafede bulunan gök yüzünden yere gönderilecek olsa gece olmadan buraya ulaşır. Fakat bu (cehenneme asılan) zincirin başından aşağıya doğru atılacak olsa onun dibine varmadan önce gündüz, kırk yıl aşağıya doğru inmeye devam eder.” (Tirmizi, Cehennem: 6; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/197) Çünkü o, azîm olan Allah’a inanmıyordu. Allah’a, Allah’ın istediği biçimde iman etmiyordu. Bilelim ki Allah’a iman, Allah’ın istediği biçimde bir imandır. Allah’a iman, Allah Kur’an’da kendini nasıl tarif ettiyse öylece bir imandır. Allah kitabında kendisini hangi sıfatlarla muttasıf olarak tanıtmışsa, o sıfatların sahibi, hangi sıfatlardan münezzeh olarak anlatmışsa o sıfatlardan münezzeh olarak imandır. Kur’an’da kendisini bize tanıtan Allah, dünya işini bilmeyen, dünya işine karışmayan, hukuku bilmeyen, eğitimden anlamayan, ekonomiden habersiz olan, kullarının siyasal yapılanmalarını, hayat programlarını bilmeyen, dünyayı yaratıp kendi köşesine çekilen ve “ne haliniz varsa görün, nasıl bilirseniz öylece yaşayın” diyen bir Allah değildir. Veya hayatın bazı bölümlerine karışan ama öteki bölümlerinde yetkilerini birilerine devreden bir Allah değildir. İbadet konularında kendini söz sahibi ilân edip muamelat konularında, hayatın öteki alanlarında başka tanrıların egemenliğini yasallaştıran bir Allah değildir. Yeryüzünde kullarının hukukunu bilmeyip, hukukla ilgilenmeyip bu yetkiyi bir kısım hukuk tanrılarına devreden, ekonominin prensiplerinden anlamayan ve ekonomiyi bir kısım yeryüzü ekonomi tanrılarına devreden bir Allah değildir. Yeryüzünün idaresini bilmeyen ve kullarının hayat programlarını, sosyal ve ekonomik yasalarını belirleme konusunda bir kısım siyasal yeryüzü tanrılarına yetki veren bir Allah değildir. Hayatımızın bazı bölümlerinde başkalarına da kulluk etmemize, başkalarının yasalarını da uygulamamıza ses çıkarmayan uyuşuk bir Allah değildir. Hatta kullarının kendisinden başkalarını dinlemeleri, kendisinden başkalarına itaat etmeleri konusunda onları soğanın dişisinden bile kıskanan bir Allah vardır Kur’an’da. İşte böyle bir Allah’a inanacağız ki mü’min olacağız. İşte o, böyle bir Allah’a da inanmamıştı.
34. “Yoksulun yiyeceği ile ilgilenmezdi.” Fakirin yemeğini ona yedirmezdi o. Miskinin bizzat kendisine ait olanı kendisine vermeye teşvik etmezdi. Yani o yemek zaten o miskinin hakkı iken, onun kendi hakkını ona vermezdi. Onun hakkını ona yedirmezdi. Halbuki o yedireceği yemek onun kendisinin değil, bizzat o miskinindi. Ona yemeğini yedirecek ve yedirirken de: “Al kardeşim! Bu benim değil senindir! Ben şu anda sana benim olan, bana ait olan bir şeyi değil, senin kendinin olan bir şeyi veriyorum. Bu senin hakkındır. Bu benim malımın içinde sana verilmek üzere Allah’ın hakkıdır. Allah bunu sana verilmek üzere vermiştir. Al hakkını da, beni bu sorumluluktan kurtar” demek zorundaydı. Ama öyle yapmadı. Ne kendisi o miskinlerin hakkını onlara verdi, ne de başkalarını bu konuda teşvik etti. Tabi kendi elinde olanları Allah’ın fakir kullarına yedirmeye yanaşmayan birisinin başkalarını bu konuda teşvik etmesi de düşünülemeyecektir. Böyle Allah’a inanmayanlar yoksulların, fakirlerin doyurulması konusunu başkalarına da hatırlatarak hayırlı bir işe sebep olamazlar. Yani Allah’a inanmayan birisinin, Allah’la arası iyi olmayan, Allah’la iyi bir ilişki içinde olmayan birisinin kullarla iyi ilişkiler içinde olması zaten mümkün değildir. Allah’a iman etmeyerek O’nun hakkına riâyet etmeyen birisi elbette kulların hukukuna da riâyet etmeyecektir. Dikkat ederseniz Rabbimiz; “yedirmiyordu” yerine “teşvik etmi-ordu” buyurdu ki, teşvik etmeyenin durumu böyle olunca, iyilik etmeyen ve sadaka vermeyenin durumunun ne olacağına dikkat çeksin.
35. “Bu sebeple burada bugün onun bir acıyanı yoktur.” O gün orada onun için bir hamim de yoktur. Yani o gün ona açılacak sıcak bir kucak yoktur. Kimse ona sıcak bir kucak açamayacak, onunla ilgilenen, halini-hatırını soran kimsesi olmayacaktır. “Yahu ne âlemdesin? Başında bir sıkıntı mı var? Bir derdin mi var? Sana karşı yapabileceğimiz bir şey var mı?” diye ona sıcak bir kucak açacak kimsesi yoktur onun. Ne sözü dinlenecek, ne konuşmasına izin verilecek, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçisi olacak onun. Tüm dostları, tüm arkadaşları kendi dertlerine düşmüşler, kimse onun halini, hatırını soramayacaktır. Bugün onların artık konuşmayacakları, konuşamayacakları bir gündür. Kendilerine izin verilmez ki konuşup özür beyan etsinler. Ağızlarını açmalarına müsaade edilmez ki artık dünyada işledikleri suçlar konusunda özür dileyebilsinler. Peki hiç mi konuşamayacaklar? Hiçbir şey söyleyemeyecekler mi? O anlamda mı bu ifade? Anlıyoruz ki yani böyle ciddiye alınacak, değerlendirilecek bir konuşmadan yana olunmayacak onlar için. İtiraz edemeyecekler, özür beyan edemeyecekler.
36-37. “Günahkarların yiyeceği olan kanlı irinden başka bir yiyeceği de yoktur.” Günahkarların yiyeceği kanla karışık irindir.
36-37. “Günahkarların yiyeceği olan kanlı irinden başka bir yiyeceği de yoktur.” Günahkarların yiyeceği kanla karışık irindir.
38-40 “Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki Kur’an şerefli bir elçinin getirdiği söz-dür.” Kerîm olan bir elçinin sözüdür bu Kur’an. Sizin için hayat programı olan bu kitap, kerîm olan Allah’ın sözüdür. Gördüğünüz, görmediğiniz, bildiğiniz bilmediğiniz şeyler üzerine yemin olsun ki bu kitap vahiy yoluyla, Cebrâil aracılığıyla size indirilmiş Allah kelâmıdır. Rab-bimiz yeminlerle, te’kitlerle bu kitabın kendisinden olduğunu anlatıyor. “İnne” bir tekit, “lâm” da ikinci tekittir. Yemin üstüne yeminle, te’kid üs-tüne te’kidle diyor ki Rabbimiz: “Bu kitap gökyüzünün emini vasıtasıyla yeryüzünün eminine Benim tarafımdan indirilmiş bir kitaptır.”
38-40 “Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki Kur’an şerefli bir elçinin getirdiği söz-dür.” Kerîm olan bir elçinin sözüdür bu Kur’an. Sizin için hayat programı olan bu kitap, kerîm olan Allah’ın sözüdür. Gördüğünüz, görmediğiniz, bildiğiniz bilmediğiniz şeyler üzerine yemin olsun ki bu kitap vahiy yoluyla, Cebrâil aracılığıyla size indirilmiş Allah kelâmıdır. Rab-bimiz yeminlerle, te’kitlerle bu kitabın kendisinden olduğunu anlatıyor. “İnne” bir tekit, “lâm” da ikinci tekittir. Yemin üstüne yeminle, te’kid üs-tüne te’kidle diyor ki Rabbimiz: “Bu kitap gökyüzünün emini vasıtasıyla yeryüzünün eminine Benim tarafımdan indirilmiş bir kitaptır.”
38-40 “Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki Kur’an şerefli bir elçinin getirdiği söz-dür.” Kerîm olan bir elçinin sözüdür bu Kur’an. Sizin için hayat programı olan bu kitap, kerîm olan Allah’ın sözüdür. Gördüğünüz, görmediğiniz, bildiğiniz bilmediğiniz şeyler üzerine yemin olsun ki bu kitap vahiy yoluyla, Cebrâil aracılığıyla size indirilmiş Allah kelâmıdır. Rab-bimiz yeminlerle, te’kitlerle bu kitabın kendisinden olduğunu anlatıyor. “İnne” bir tekit, “lâm” da ikinci tekittir. Yemin üstüne yeminle, te’kid üs-tüne te’kidle diyor ki Rabbimiz: “Bu kitap gökyüzünün emini vasıtasıyla yeryüzünün eminine Benim tarafımdan indirilmiş bir kitaptır.”
41-43. “O, şair sözü değildir; ne az inanıyorsunuz! Kahin sözü de değildir; ne az düşünüyorsunuz! Kur’an, âlemlerin Rabbinden indirilmedir.” “Bu kitap bir şair sözü, bir kâhin sözü değildir. Ne kadar da az inanıyorsunuz? Ne kadar da az düşünüyorsunuz?” diyor Rabbimiz. Mekke müşrikleri kendilerine böyle reddedilemeyecek bir berraklıkta Allah’ın kitabı gelince, “bu bir şair sözüdür, bu bir insan sözüdür, bu bir kâhin sözüdür, sihirdir, büyüdür” dediler. “Biz bunu inkâr ediyoruz” dediler. Aslında inkâr edecekler de hainler, ama böyle inkârlarına bir haklılık kazandırabilmek için bu bir şair sözü, bir insan sözü olduğu için inkâr ediyoruz diyorlar. Halbuki daha önce ve o anda çevrelerinde yığınlarla şair, yığınlarla kâhin ve sihirbaz görüyorlardı. Şimdiye kadar acaba hangi şair, hangi kâhin, hangi sihirbaz o elçinin söylediklerini söyleyebilmişti? Hangi sihirbaz o peygamberin meydana getirdiği te-siri meydana getirmişti? Hangi insan bunun bir benzerini söyleyebilmişti? Hangi sihirbazın sihri gönüllerde bu kadar yer etmişti? Hangi sihirbaz toplumda böylesine bir inkılâbı gerçekleştirebilmişti? Aslında onlar da biliyorlar ki bu bir sihir değil ama reddedişlerini haklı çıkarabilmek için öyle diyorlardı. Kur’an’ın değişik yerlerinde Rabbimizin tüm insanlığı bu kitabın bir benzerini meydana getirmeye dâvet ettiğini görüyoruz. “Eğer ciddiyseniz, Allah’ın berisinde, Allah’tan başka ne kadar şâhidiniz, ne kadar şühedanız, ne kadar yardımcınız varsa, yani inandığı dâvâya canını verecek kadar bağlı ne kadar şehidiniz, şâhidiniz varsa onların hepsini de toplayın! Allah’tan başka güvendiğiniz ne kadar yardımcınız, ne kadar putlarınız, ne kadar edipleriniz, şairleriniz, bilginleriniz, filozoflarınız, müdürleriniz, genel müdürleriniz varsa, veya size baş olacak, ayak olabilecek ne kadar yardımcınız, yardakçınız varsa hepsini çağırın da haydi örnek bir sûre getirin bakalım.” “Bu kitap bir şair sözüdür, bir kahin sözüdür diyorsanız veya bu kitabı Peygamber uyduruyor diyorsanız, bir insanın kendi başına, kendiliğinden yapabildiği bir şeyi diğer insanlardan, milyarlarca insan içinden herhalde bunu yapabilen bir insan daha çıkacaktır elbette. Öyleyse haydi bakalım birilerini çağırın da bunun bir benzerini getirin!” diyor Rabbimiz. Tarih içinde buna teşebbüs edenler olmuş, ama bugüne kadar kimse muvaffak olamamıştır. O halde ey insanlar! Böyle kerîm olan bir meleğin peygambere getirdiği vahiyden nasıl şüphelenebilirsiniz? Nasıl oluyor da az evvelki badirelerden sizi atlatacak, sizi cehennemden kurtarıp, umduğunuz cennete ulaştıracak olan bu kitaba karşı böyle kayıtsız kalırsınız? Çünkü bu kitap âlemlerin Rabbi olan Allah’tan indirilmiştir.
41-43. “O, şair sözü değildir; ne az inanıyorsunuz! Kahin sözü de değildir; ne az düşünüyorsunuz! Kur’an, âlemlerin Rabbinden indirilmedir.” “Bu kitap bir şair sözü, bir kâhin sözü değildir. Ne kadar da az inanıyorsunuz? Ne kadar da az düşünüyorsunuz?” diyor Rabbimiz. Mekke müşrikleri kendilerine böyle reddedilemeyecek bir berraklıkta Allah’ın kitabı gelince, “bu bir şair sözüdür, bu bir insan sözüdür, bu bir kâhin sözüdür, sihirdir, büyüdür” dediler. “Biz bunu inkâr ediyoruz” dediler. Aslında inkâr edecekler de hainler, ama böyle inkârlarına bir haklılık kazandırabilmek için bu bir şair sözü, bir insan sözü olduğu için inkâr ediyoruz diyorlar. Halbuki daha önce ve o anda çevrelerinde yığınlarla şair, yığınlarla kâhin ve sihirbaz görüyorlardı. Şimdiye kadar acaba hangi şair, hangi kâhin, hangi sihirbaz o elçinin söylediklerini söyleyebilmişti? Hangi sihirbaz o peygamberin meydana getirdiği te-siri meydana getirmişti? Hangi insan bunun bir benzerini söyleyebilmişti? Hangi sihirbazın sihri gönüllerde bu kadar yer etmişti? Hangi sihirbaz toplumda böylesine bir inkılâbı gerçekleştirebilmişti? Aslında onlar da biliyorlar ki bu bir sihir değil ama reddedişlerini haklı çıkarabilmek için öyle diyorlardı. Kur’an’ın değişik yerlerinde Rabbimizin tüm insanlığı bu kitabın bir benzerini meydana getirmeye dâvet ettiğini görüyoruz. “Eğer ciddiyseniz, Allah’ın berisinde, Allah’tan başka ne kadar şâhidiniz, ne kadar şühedanız, ne kadar yardımcınız varsa, yani inandığı dâvâya canını verecek kadar bağlı ne kadar şehidiniz, şâhidiniz varsa onların hepsini de toplayın! Allah’tan başka güvendiğiniz ne kadar yardımcınız, ne kadar putlarınız, ne kadar edipleriniz, şairleriniz, bilginleriniz, filozoflarınız, müdürleriniz, genel müdürleriniz varsa, veya size baş olacak, ayak olabilecek ne kadar yardımcınız, yardakçınız varsa hepsini çağırın da haydi örnek bir sûre getirin bakalım.” “Bu kitap bir şair sözüdür, bir kahin sözüdür diyorsanız veya bu kitabı Peygamber uyduruyor diyorsanız, bir insanın kendi başına, kendiliğinden yapabildiği bir şeyi diğer insanlardan, milyarlarca insan içinden herhalde bunu yapabilen bir insan daha çıkacaktır elbette. Öyleyse haydi bakalım birilerini çağırın da bunun bir benzerini getirin!” diyor Rabbimiz. Tarih içinde buna teşebbüs edenler olmuş, ama bugüne kadar kimse muvaffak olamamıştır. O halde ey insanlar! Böyle kerîm olan bir meleğin peygambere getirdiği vahiyden nasıl şüphelenebilirsiniz? Nasıl oluyor da az evvelki badirelerden sizi atlatacak, sizi cehennemden kurtarıp, umduğunuz cennete ulaştıracak olan bu kitaba karşı böyle kayıtsız kalırsınız? Çünkü bu kitap âlemlerin Rabbi olan Allah’tan indirilmiştir.
41-43. “O, şair sözü değildir; ne az inanıyorsunuz! Kahin sözü de değildir; ne az düşünüyorsunuz! Kur’an, âlemlerin Rabbinden indirilmedir.” “Bu kitap bir şair sözü, bir kâhin sözü değildir. Ne kadar da az inanıyorsunuz? Ne kadar da az düşünüyorsunuz?” diyor Rabbimiz. Mekke müşrikleri kendilerine böyle reddedilemeyecek bir berraklıkta Allah’ın kitabı gelince, “bu bir şair sözüdür, bu bir insan sözüdür, bu bir kâhin sözüdür, sihirdir, büyüdür” dediler. “Biz bunu inkâr ediyoruz” dediler. Aslında inkâr edecekler de hainler, ama böyle inkârlarına bir haklılık kazandırabilmek için bu bir şair sözü, bir insan sözü olduğu için inkâr ediyoruz diyorlar. Halbuki daha önce ve o anda çevrelerinde yığınlarla şair, yığınlarla kâhin ve sihirbaz görüyorlardı. Şimdiye kadar acaba hangi şair, hangi kâhin, hangi sihirbaz o elçinin söylediklerini söyleyebilmişti? Hangi sihirbaz o peygamberin meydana getirdiği te-siri meydana getirmişti? Hangi insan bunun bir benzerini söyleyebilmişti? Hangi sihirbazın sihri gönüllerde bu kadar yer etmişti? Hangi sihirbaz toplumda böylesine bir inkılâbı gerçekleştirebilmişti? Aslında onlar da biliyorlar ki bu bir sihir değil ama reddedişlerini haklı çıkarabilmek için öyle diyorlardı. Kur’an’ın değişik yerlerinde Rabbimizin tüm insanlığı bu kitabın bir benzerini meydana getirmeye dâvet ettiğini görüyoruz. “Eğer ciddiyseniz, Allah’ın berisinde, Allah’tan başka ne kadar şâhidiniz, ne kadar şühedanız, ne kadar yardımcınız varsa, yani inandığı dâvâya canını verecek kadar bağlı ne kadar şehidiniz, şâhidiniz varsa onların hepsini de toplayın! Allah’tan başka güvendiğiniz ne kadar yardımcınız, ne kadar putlarınız, ne kadar edipleriniz, şairleriniz, bilginleriniz, filozoflarınız, müdürleriniz, genel müdürleriniz varsa, veya size baş olacak, ayak olabilecek ne kadar yardımcınız, yardakçınız varsa hepsini çağırın da haydi örnek bir sûre getirin bakalım.” “Bu kitap bir şair sözüdür, bir kahin sözüdür diyorsanız veya bu kitabı Peygamber uyduruyor diyorsanız, bir insanın kendi başına, kendiliğinden yapabildiği bir şeyi diğer insanlardan, milyarlarca insan içinden herhalde bunu yapabilen bir insan daha çıkacaktır elbette. Öyleyse haydi bakalım birilerini çağırın da bunun bir benzerini getirin!” diyor Rabbimiz. Tarih içinde buna teşebbüs edenler olmuş, ama bugüne kadar kimse muvaffak olamamıştır. O halde ey insanlar! Böyle kerîm olan bir meleğin peygambere getirdiği vahiyden nasıl şüphelenebilirsiniz? Nasıl oluyor da az evvelki badirelerden sizi atlatacak, sizi cehennemden kurtarıp, umduğunuz cennete ulaştıracak olan bu kitaba karşı böyle kayıtsız kalırsınız? Çünkü bu kitap âlemlerin Rabbi olan Allah’tan indirilmiştir.
44-47. “Eğer Muhammed, Bize karşı, ona bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalar, sonra onun şah damarını koparırdık. Hiçbiriniz de onu koruyamazdınız.” “Eğer Muhammed bize karşı bir yalan uydursaydı, bizim kendisine indirdiğimiz bu Kur’an’a kendisinden bazı sözler katsaydı, böyle bir yamukluğun içine girseydi, o zaman biz onu kuvvetle yakalar, onun şah damarını koparırdık” buyuruyor Rabbimiz. Kur’an’ın başka yerlerinde de görüyoruz ki, bu konuda peygamber bile olsa gözünün yaşına bakılmaz. Kur’an’ın başka bir yerinde de Rabbimiz şöyle buyurur: “Eğer sen böyle bir şey yapmış olsaydın senin dilini koparır, şah damarını keserdik.” Allah’ın yeryüzünde en sevgili kulu peygamber bile olsa bunu yapan, gözünün yaşına bakılmaz. “Yoksa onlar, o müşrikler peygamberin yalan uydurduğunu mu iddia ediyorlar? Yoksa kendi uydurduğu bu sözleri Allah’a izafe ederek O’na karşı yalan uydurdu mu diyorlar? Yani onlar Allah hiçbir şey indirmemiştir, Allah zaten bir şey indirmez, Allah hayata karışmaz, Allah bizim hayatımıza karışmaz, bize vahiy gönderip bizden bir şeyler istemez. Allah bu dünyayı yaratmış, bizleri yaratmış ve sonra da bizi kendi halimize bırakmıştır. Bildiğiniz gibi keyfinize göre yaşayın” demiştir. Hal böyleyken, Allah bize bir şey indirmemişken, “ey Muhammed! Bunu sen kendin uyduruyor ve utanmadan bir de bunları bana Allah vahyediyor diyerek, kendi yalanlarını Allah’a izafe etmeye kalkarak, Allah’a iftira ediyorsun mu diyor bu adamlar? Seni yalancılıkla ve Allah’a iftira etmekle mi suçluyorlar?” “Peygamberim! Eğer gerçekten bu kâfirlerin iddia ettikleri gibi sen böyle bir konuda Allah’a yalan iftirada bulunmuş olsaydın mutlaka senin o kalbini mühürler, dilini koparır, beynini damgalar ve bu Kur’-an’ı sana unuttururduk. Onu senin kalbinden söküp alırdık. Senin va-hiy kaynağını kesip kuruturduk.” Tehdidi görüyor musunuz? Peki kime yapılıyordu bu tehdit? Allah’ın yeryüzünde en çok sevdiği kuluna ve peygamberine değil mi? Öyleyse Allah’a yalan uyduranların vay haline! Allah demediği halde Allah böyle diyor demek sûretiyle, ya da dediklerini demedi biçiminde gizlemek sûretiyle Allah’a yalan iftirada bulunanların vay haline! Eğer peygamber böyle bir şeye teşebbüs etseydi sizden hiçbiriniz de onu koruyamazdı. Hiçbiriniz onu Allah’ın cezasından koruyup kurtaramazdınız. Bakın Ahkâf sûresinde de bizzat peygamberin dilinden konunun şöyle ortaya konulduğunu görüyoruz: “Onu Muhammed uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurdumsa, beni Allah’a karşı hiçbir şekilde savunmazsınız.” (Ahkâf 8) Bakın Rabbimiz peygamberine diyor ki: “Peygamberim sen onlara de ki: Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi bunu ben kendimden uydur-muş ve Allah’a izafe etmiş olsaydım, Rabbime yalan iftirada bulunmuş olsaydım, Allah bunun cezasını bana dünyada hemen verirdi ve sizler de asla Rabbimin bana vereceği o cezanın önüne geçemezdiniz. Rabbimin cezasından hiçbiriniz beni kurtaramazdınız. Öyleyse ben bunu bile bile, Rabbimin gücünü, kudretini tanıdığım halde nasıl olur da böyle bir şeyi yapabilirim? Üstelik bu Kur’an’ın benim sözüm olmadığını, olamayacağını sizler pek âlâ bilmektesiniz.” Bu kitap:
44-47. “Eğer Muhammed, Bize karşı, ona bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalar, sonra onun şah damarını koparırdık. Hiçbiriniz de onu koruyamazdınız.” “Eğer Muhammed bize karşı bir yalan uydursaydı, bizim kendisine indirdiğimiz bu Kur’an’a kendisinden bazı sözler katsaydı, böyle bir yamukluğun içine girseydi, o zaman biz onu kuvvetle yakalar, onun şah damarını koparırdık” buyuruyor Rabbimiz. Kur’an’ın başka yerlerinde de görüyoruz ki, bu konuda peygamber bile olsa gözünün yaşına bakılmaz. Kur’an’ın başka bir yerinde de Rabbimiz şöyle buyurur: “Eğer sen böyle bir şey yapmış olsaydın senin dilini koparır, şah damarını keserdik.” Allah’ın yeryüzünde en sevgili kulu peygamber bile olsa bunu yapan, gözünün yaşına bakılmaz. “Yoksa onlar, o müşrikler peygamberin yalan uydurduğunu mu iddia ediyorlar? Yoksa kendi uydurduğu bu sözleri Allah’a izafe ederek O’na karşı yalan uydurdu mu diyorlar? Yani onlar Allah hiçbir şey indirmemiştir, Allah zaten bir şey indirmez, Allah hayata karışmaz, Allah bizim hayatımıza karışmaz, bize vahiy gönderip bizden bir şeyler istemez. Allah bu dünyayı yaratmış, bizleri yaratmış ve sonra da bizi kendi halimize bırakmıştır. Bildiğiniz gibi keyfinize göre yaşayın” demiştir. Hal böyleyken, Allah bize bir şey indirmemişken, “ey Muhammed! Bunu sen kendin uyduruyor ve utanmadan bir de bunları bana Allah vahyediyor diyerek, kendi yalanlarını Allah’a izafe etmeye kalkarak, Allah’a iftira ediyorsun mu diyor bu adamlar? Seni yalancılıkla ve Allah’a iftira etmekle mi suçluyorlar?” “Peygamberim! Eğer gerçekten bu kâfirlerin iddia ettikleri gibi sen böyle bir konuda Allah’a yalan iftirada bulunmuş olsaydın mutlaka senin o kalbini mühürler, dilini koparır, beynini damgalar ve bu Kur’-an’ı sana unuttururduk. Onu senin kalbinden söküp alırdık. Senin va-hiy kaynağını kesip kuruturduk.” Tehdidi görüyor musunuz? Peki kime yapılıyordu bu tehdit? Allah’ın yeryüzünde en çok sevdiği kuluna ve peygamberine değil mi? Öyleyse Allah’a yalan uyduranların vay haline! Allah demediği halde Allah böyle diyor demek sûretiyle, ya da dediklerini demedi biçiminde gizlemek sûretiyle Allah’a yalan iftirada bulunanların vay haline! Eğer peygamber böyle bir şeye teşebbüs etseydi sizden hiçbiriniz de onu koruyamazdı. Hiçbiriniz onu Allah’ın cezasından koruyup kurtaramazdınız. Bakın Ahkâf sûresinde de bizzat peygamberin dilinden konunun şöyle ortaya konulduğunu görüyoruz: “Onu Muhammed uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurdumsa, beni Allah’a karşı hiçbir şekilde savunmazsınız.” (Ahkâf 8) Bakın Rabbimiz peygamberine diyor ki: “Peygamberim sen onlara de ki: Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi bunu ben kendimden uydur-muş ve Allah’a izafe etmiş olsaydım, Rabbime yalan iftirada bulunmuş olsaydım, Allah bunun cezasını bana dünyada hemen verirdi ve sizler de asla Rabbimin bana vereceği o cezanın önüne geçemezdiniz. Rabbimin cezasından hiçbiriniz beni kurtaramazdınız. Öyleyse ben bunu bile bile, Rabbimin gücünü, kudretini tanıdığım halde nasıl olur da böyle bir şeyi yapabilirim? Üstelik bu Kur’an’ın benim sözüm olmadığını, olamayacağını sizler pek âlâ bilmektesiniz.” Bu kitap:
44-47. “Eğer Muhammed, Bize karşı, ona bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalar, sonra onun şah damarını koparırdık. Hiçbiriniz de onu koruyamazdınız.” “Eğer Muhammed bize karşı bir yalan uydursaydı, bizim kendisine indirdiğimiz bu Kur’an’a kendisinden bazı sözler katsaydı, böyle bir yamukluğun içine girseydi, o zaman biz onu kuvvetle yakalar, onun şah damarını koparırdık” buyuruyor Rabbimiz. Kur’an’ın başka yerlerinde de görüyoruz ki, bu konuda peygamber bile olsa gözünün yaşına bakılmaz. Kur’an’ın başka bir yerinde de Rabbimiz şöyle buyurur: “Eğer sen böyle bir şey yapmış olsaydın senin dilini koparır, şah damarını keserdik.” Allah’ın yeryüzünde en sevgili kulu peygamber bile olsa bunu yapan, gözünün yaşına bakılmaz. “Yoksa onlar, o müşrikler peygamberin yalan uydurduğunu mu iddia ediyorlar? Yoksa kendi uydurduğu bu sözleri Allah’a izafe ederek O’na karşı yalan uydurdu mu diyorlar? Yani onlar Allah hiçbir şey indirmemiştir, Allah zaten bir şey indirmez, Allah hayata karışmaz, Allah bizim hayatımıza karışmaz, bize vahiy gönderip bizden bir şeyler istemez. Allah bu dünyayı yaratmış, bizleri yaratmış ve sonra da bizi kendi halimize bırakmıştır. Bildiğiniz gibi keyfinize göre yaşayın” demiştir. Hal böyleyken, Allah bize bir şey indirmemişken, “ey Muhammed! Bunu sen kendin uyduruyor ve utanmadan bir de bunları bana Allah vahyediyor diyerek, kendi yalanlarını Allah’a izafe etmeye kalkarak, Allah’a iftira ediyorsun mu diyor bu adamlar? Seni yalancılıkla ve Allah’a iftira etmekle mi suçluyorlar?” “Peygamberim! Eğer gerçekten bu kâfirlerin iddia ettikleri gibi sen böyle bir konuda Allah’a yalan iftirada bulunmuş olsaydın mutlaka senin o kalbini mühürler, dilini koparır, beynini damgalar ve bu Kur’-an’ı sana unuttururduk. Onu senin kalbinden söküp alırdık. Senin va-hiy kaynağını kesip kuruturduk.” Tehdidi görüyor musunuz? Peki kime yapılıyordu bu tehdit? Allah’ın yeryüzünde en çok sevdiği kuluna ve peygamberine değil mi? Öyleyse Allah’a yalan uyduranların vay haline! Allah demediği halde Allah böyle diyor demek sûretiyle, ya da dediklerini demedi biçiminde gizlemek sûretiyle Allah’a yalan iftirada bulunanların vay haline! Eğer peygamber böyle bir şeye teşebbüs etseydi sizden hiçbiriniz de onu koruyamazdı. Hiçbiriniz onu Allah’ın cezasından koruyup kurtaramazdınız. Bakın Ahkâf sûresinde de bizzat peygamberin dilinden konunun şöyle ortaya konulduğunu görüyoruz: “Onu Muhammed uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurdumsa, beni Allah’a karşı hiçbir şekilde savunmazsınız.” (Ahkâf 8) Bakın Rabbimiz peygamberine diyor ki: “Peygamberim sen onlara de ki: Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi bunu ben kendimden uydur-muş ve Allah’a izafe etmiş olsaydım, Rabbime yalan iftirada bulunmuş olsaydım, Allah bunun cezasını bana dünyada hemen verirdi ve sizler de asla Rabbimin bana vereceği o cezanın önüne geçemezdiniz. Rabbimin cezasından hiçbiriniz beni kurtaramazdınız. Öyleyse ben bunu bile bile, Rabbimin gücünü, kudretini tanıdığım halde nasıl olur da böyle bir şeyi yapabilirim? Üstelik bu Kur’an’ın benim sözüm olmadığını, olamayacağını sizler pek âlâ bilmektesiniz.” Bu kitap:
44-47. “Eğer Muhammed, Bize karşı, ona bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalar, sonra onun şah damarını koparırdık. Hiçbiriniz de onu koruyamazdınız.” “Eğer Muhammed bize karşı bir yalan uydursaydı, bizim kendisine indirdiğimiz bu Kur’an’a kendisinden bazı sözler katsaydı, böyle bir yamukluğun içine girseydi, o zaman biz onu kuvvetle yakalar, onun şah damarını koparırdık” buyuruyor Rabbimiz. Kur’an’ın başka yerlerinde de görüyoruz ki, bu konuda peygamber bile olsa gözünün yaşına bakılmaz. Kur’an’ın başka bir yerinde de Rabbimiz şöyle buyurur: “Eğer sen böyle bir şey yapmış olsaydın senin dilini koparır, şah damarını keserdik.” Allah’ın yeryüzünde en sevgili kulu peygamber bile olsa bunu yapan, gözünün yaşına bakılmaz. “Yoksa onlar, o müşrikler peygamberin yalan uydurduğunu mu iddia ediyorlar? Yoksa kendi uydurduğu bu sözleri Allah’a izafe ederek O’na karşı yalan uydurdu mu diyorlar? Yani onlar Allah hiçbir şey indirmemiştir, Allah zaten bir şey indirmez, Allah hayata karışmaz, Allah bizim hayatımıza karışmaz, bize vahiy gönderip bizden bir şeyler istemez. Allah bu dünyayı yaratmış, bizleri yaratmış ve sonra da bizi kendi halimize bırakmıştır. Bildiğiniz gibi keyfinize göre yaşayın” demiştir. Hal böyleyken, Allah bize bir şey indirmemişken, “ey Muhammed! Bunu sen kendin uyduruyor ve utanmadan bir de bunları bana Allah vahyediyor diyerek, kendi yalanlarını Allah’a izafe etmeye kalkarak, Allah’a iftira ediyorsun mu diyor bu adamlar? Seni yalancılıkla ve Allah’a iftira etmekle mi suçluyorlar?” “Peygamberim! Eğer gerçekten bu kâfirlerin iddia ettikleri gibi sen böyle bir konuda Allah’a yalan iftirada bulunmuş olsaydın mutlaka senin o kalbini mühürler, dilini koparır, beynini damgalar ve bu Kur’-an’ı sana unuttururduk. Onu senin kalbinden söküp alırdık. Senin va-hiy kaynağını kesip kuruturduk.” Tehdidi görüyor musunuz? Peki kime yapılıyordu bu tehdit? Allah’ın yeryüzünde en çok sevdiği kuluna ve peygamberine değil mi? Öyleyse Allah’a yalan uyduranların vay haline! Allah demediği halde Allah böyle diyor demek sûretiyle, ya da dediklerini demedi biçiminde gizlemek sûretiyle Allah’a yalan iftirada bulunanların vay haline! Eğer peygamber böyle bir şeye teşebbüs etseydi sizden hiçbiriniz de onu koruyamazdı. Hiçbiriniz onu Allah’ın cezasından koruyup kurtaramazdınız. Bakın Ahkâf sûresinde de bizzat peygamberin dilinden konunun şöyle ortaya konulduğunu görüyoruz: “Onu Muhammed uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurdumsa, beni Allah’a karşı hiçbir şekilde savunmazsınız.” (Ahkâf 8) Bakın Rabbimiz peygamberine diyor ki: “Peygamberim sen onlara de ki: Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi bunu ben kendimden uydur-muş ve Allah’a izafe etmiş olsaydım, Rabbime yalan iftirada bulunmuş olsaydım, Allah bunun cezasını bana dünyada hemen verirdi ve sizler de asla Rabbimin bana vereceği o cezanın önüne geçemezdiniz. Rabbimin cezasından hiçbiriniz beni kurtaramazdınız. Öyleyse ben bunu bile bile, Rabbimin gücünü, kudretini tanıdığım halde nasıl olur da böyle bir şeyi yapabilirim? Üstelik bu Kur’an’ın benim sözüm olmadığını, olamayacağını sizler pek âlâ bilmektesiniz.” Bu kitap:
48-49. “Doğrusu Kur’an Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir öğüttür. İçinizde yalanlayanlar bulunduğunu şüphesiz bilmekteyiz.” Bu kitabın tezkira oluşu sûrenin önceki âyetlerinde de geçmişti. “Onu muttakîler, kitapla yol bulmak isteyen, yollarını kitaba sorarak yürümek, hayatlarını Allah’ın kitabında tarif buyurduğu gibi yaşamak isteyenler için bir harita, bir pusula, bir kılavuz, bir mihmandar kıldık,” diyor Rabbimiz. Ama buna rağmen içinizde onu yalanlayan, onu yok farz eden, haritayı eline almadan, pusulaya müracaat etmeden, yol bilene sormadan, mihmandarın elinden tutmadan yol bulmaya çalışanların da varlığını bilmekteyiz, diyor Allah.
48-49. “Doğrusu Kur’an Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir öğüttür. İçinizde yalanlayanlar bulunduğunu şüphesiz bilmekteyiz.” Bu kitabın tezkira oluşu sûrenin önceki âyetlerinde de geçmişti. “Onu muttakîler, kitapla yol bulmak isteyen, yollarını kitaba sorarak yürümek, hayatlarını Allah’ın kitabında tarif buyurduğu gibi yaşamak isteyenler için bir harita, bir pusula, bir kılavuz, bir mihmandar kıldık,” diyor Rabbimiz. Ama buna rağmen içinizde onu yalanlayan, onu yok farz eden, haritayı eline almadan, pusulaya müracaat etmeden, yol bilene sormadan, mihmandarın elinden tutmadan yol bulmaya çalışanların da varlığını bilmekteyiz, diyor Allah.
50. “Doğrusu Kur’an, inkarcılar için bir üzüntüdür.” Bu kitaba inanmayanlar, bu kitabı yalanlayanlar, bu kitaba ge-reken değeri vermeyenler, bu kitabı yok farz ederek bir hayat yaşayanlar, hayat programlarını bu kitaba sormayanlar için yarın çok büyük bir hasret, çok büyük bir üzüntü kaynağı olacaktır bu kitap. Bu kitaptan habersiz bir hayat yaşadıkları için dünyalarını da, âhiretlerini de mahvedenler, hayatlarını, düşüncelerini kitapsızlığa bina edenler, bu kitapla tanışmadıkları için âhiretteki hesap-kitaptan habersiz olanlar, Allah’la karşı karşıya gelmeyi ummayanlar, Allah’a kavuşup O’nun sorgulamasıyla karşı karşıya geleceklerine inanmayanlar, dünya hayatına razı olanlar, dünyayı tatminkar bulanlar, dünyanın ötesindeki bir hayatın varlığına inanmayıp özlemini duymayanlar, varsa da yoksa da yaşadığımız şu hayat vardır, burada kâm almaya bakalım diyenler, yaşadıkları hayatlarında âhiret inancının kokusu bile olmayanlar işte hüsrana mahkum olanlar bunlardır. İşte eli boşa çıkanlar, kaybedenler bunlardır. Hasret çekenler bunlardır. “Eyvah! Vah! Tuh! Yazıklar olsun bize! Yuh olsun bize! Vah orada yaptıklarımıza! Yazıklar olsun bizim anlayışlarımıza! Yazıklar olsun bizim hesabımıza! Eyvah yaptıklarımıza! Eyvah yapmamamız gerekirken yaptıklarımıza! Eyvah yapmamız gerekirken yapmadıklarımıza!” diyerek dövünecek, kaybettikleri fırsatlarından ötürü hasret çekecekler. Dünya ile aldanmışlardır bunlar. Onu kendilerinin sandılar, aldandılar. Onu ebedî zannettiler, aldandılar. Sanki dünyayı hiç bitmeyecek, tükenmeyecek zannettiler, aldandılar. Dünyanın içindekilere meylederek aldandılar. Dünyanın konumu onları aldattı. Kuralları gereği bu dünyada Allah dokunmuyordu onlara. Dünyada imtihan ge-reği içki içene de, namaz kılana da, zina edene de Allah dokunmuyor-du. Kendisine kendisinin istediği gibi iman edip yaşayanlara da, dünyanın yönetimine Allah’ı karıştırmayanlara da dokunmuyordu. Kitaba iman edene de, onu yalanlayana da, Allah’a kulluk yapana da, âdetlerin, çevrenin, modanın, şeytanın, tâğutların, nefislerinin kulu-kölesi olanlara da dokunmuyordu. İşte bu durum onların aldanmalarına sebep oluyordu. Diyorlardı ki: “Bizler şu anda Allah’la çatışma içinde bir hayat yaşıyoruz. Her gün O’nu da, dinini de, elçilerini de inkâr ettiğimiz, O’na isyanlarımızı sürdürdüğümüz halde bizden intikam alan filan yoktur. Hani gök kubbeyi başımızın üstüne yıkan filan yoktur. Ve-ya havamızı, suyumuzu, güneşimizi, oksijenimizi filan kesen yoktur. Öyleyse bu peygamberin ve onun yolunun yolcusu olan Müslümanların dediklerinin tamamı boştur. Allah filan yoktur. Bu dünyada yaptıklarımızdan dolayı kendisine hesap ödeyeceğimiz bir makam da yoktur. Eğer öyle olmasaydı, şu ana kadar bizim cezalandırılmamız gerekecekti” diyorlar. İmtihan gereği işledikleri günahlar yüzünden dünyada Allah’ı atlattıklarını zannediyorlardı. Ama orada eyvah diyecekler. “Keşke ya-lanlamasaydım Allah’ın kitabını! Keşke yok farz etmeseydim Allah’ın hayat programını! Keşke kitaba uygun yaşasaydım! Keşke yaşamasaydım böyle kitapsız bir hayatı. Niye ben böyle şuursuzca bir hayat yaşamışım? Kitap varken, ona ulaşma imkânım varken, Resul varken, örnek varken niye ben başka başka hayat yaşamışım!” diyecek ve hasretlerin en büyüğünü duyacaklar.
51-52. “O, şüphesiz kesin gerçektir. Öyleyse ey insan! Çok büyük olan Rabbinin adını tesbih et!” Muhakkak ki bu kitap çok kesin bir gerçektir. Öyleyse ey insan, azîm olan Rabbinin adını tesbih et. Azîm olan Rabbini yücelt! En yüce olarak O’nu an! Rabbinin ismini ta’zim et! Azîm olan Rabbinin ismini tesbih et, yücelt! Büyükle! Azîm olan Rabbini tam ve mükemmel kabul et! O’nun kendi sıfatlarıyla kabul et! Yani Allah kitabında kendini nasıl anlattıysa, hangi isimlerle müsemma, hangi sıfatlarla muttasıf olarak bildirdiyse o şekilde kabullenip inan! Allah’a ait olan bu sıfatları Allah’tan başkalarına vermeyerek Rabbini tesbih et! İşte Allah’ı böylece kabullenmek tesbihtir. “Ya Rabbi, seni sıfatların konusunda tam ve mükemmel kabul ediyoruz. Sana ait olan sıfatları asla başkalarına vermeyiz. Senin sıfatlarını parçalamayız. Senin sıfatlarından bazılarını senden başkalarına dağıtarak sana şirk koşmayız. Ya Rabbi, üstünlük sendedir. Güç-kuvvet sendedir. Ceberut, azamet sendedir. Kulluk, itaat, ibadet sanadır. Senden başkalarını dinlemeyiz. Senden başkalarına ibadet ve itaat etmeyiz” demektir tesbih.
51-52. “O, şüphesiz kesin gerçektir. Öyleyse ey insan! Çok büyük olan Rabbinin adını tesbih et!” Muhakkak ki bu kitap çok kesin bir gerçektir. Öyleyse ey insan, azîm olan Rabbinin adını tesbih et. Azîm olan Rabbini yücelt! En yüce olarak O’nu an! Rabbinin ismini ta’zim et! Azîm olan Rabbinin ismini tesbih et, yücelt! Büyükle! Azîm olan Rabbini tam ve mükemmel kabul et! O’nun kendi sıfatlarıyla kabul et! Yani Allah kitabında kendini nasıl anlattıysa, hangi isimlerle müsemma, hangi sıfatlarla muttasıf olarak bildirdiyse o şekilde kabullenip inan! Allah’a ait olan bu sıfatları Allah’tan başkalarına vermeyerek Rabbini tesbih et! İşte Allah’ı böylece kabullenmek tesbihtir. “Ya Rabbi, seni sıfatların konusunda tam ve mükemmel kabul ediyoruz. Sana ait olan sıfatları asla başkalarına vermeyiz. Senin sıfatlarını parçalamayız. Senin sıfatlarından bazılarını senden başkalarına dağıtarak sana şirk koşmayız. Ya Rabbi, üstünlük sendedir. Güç-kuvvet sendedir. Ceberut, azamet sendedir. Kulluk, itaat, ibadet sanadır. Senden başkalarını dinlemeyiz. Senden başkalarına ibadet ve itaat etmeyiz” demektir tesbih.