Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Kehf — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

110 ayetRûpel 2 / 5
13,15. “Ey Muhammed! Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış bir kaç gençti. Onların hidâyetlerini artırmış ve kalplerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa andolsun ki, bâtıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka İlâhlar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir?” Evet peygamberim! Onların kıssalarını sana hak olarak anlatıyoruz. Hak olarak anlatırız. İşte yıllar önce gerçekleşmiş ve dilden dile dolaşan bir haberin iç yüzü. Kıssanın sahibi, kıssanın yönlendiricisi, olayın programlayıcısı ve yaratıcısı Allah. Yarattığı programladığı kıssayı yorumlayan ve haber veren de Rabbimiz. Olayı haber veriş sebebini de en iyi bilen şüphesiz yine Allah. Bu olay ve yorumla bize sunduğu mesaj istikâmetinde bizden de bir kulluk isteyen yine Allah. Biz onların haberlerini hak açığa çıksın diye size haber veriyoruz, dinleyin öyleyse. Hak ile. Hak ortaya çıksın, hakikat anlaşılsın di-ye. Hak nedir? Hak; Allah’ın hayata karışıcı tek Rab ve İlâh oluşu gerçeği ile, benim kul olmam gerçeğidir. Allah insan hayatına karışan tek Rab, ben de onun kulu olmak zorundayım. İşte bu âlemde en büyük ve tek hak budur. Bundan başka hak mı var ki? İşte tüm bu haberler, işte bu kitap, bu peygamber bu hakkın açığa çıkması için gel-miştir. Şu andaki haber merkezlerinin haberleri peşinde koşan bizler Rabbimizin bu haberiyle ne kadar ilgilendiğimizi düşünmek zorundayız. Bizim dirilişlerimize sebep olsunlar diye Rabbimizin yıllar sonra dirilttiği Ashab-ı Kehf’in haberiyle ilgilenmeyen bizler yoksa onların yerinde uyuyan insanlar konumunda mıyız? Onların uykusu uyandırma adına bir uykuydu. Tüm uyuyanları uyandırmak içindi onların uykuları. Tıpkı bir süre sonra uyanışıyla tüm tabiatı uyandıracak olan baharın uykusu gibi bir uykuydu bu. Bir neşv-ü nema uykusuydu bu. Bu uyku mesajın hüsnü kabul göreceği bir zamanın beklenmesiydi. Beklenecekti bir süre çaresiz. Kimi zaman zindanlarda bir bekleme, kimi zaman Hıra mağarasında bir bekleme, kimi zaman şehid olarak toprağın sinesinde bir beklemeydi bu. Geleceğe atılmış bir tohumun filizlenmesinin beklenmesiydi sanki bu. Yusuf’un zindanı da böyleydi. Zindan kendi ölümünü hırsla isteyen zulüm düzenlerinin kendi elleriyle oyduğu mağaradan farksızdır. Resûlü Ekremin hayatında da böyle bir mağara görüyoruz. Bu mağaralar aydınlığa çıkışın kapılarıdır. Onlar gençtiler, dinç ve dinamiktiler. İman ettiler de Allah da imanlarını artırıverdi. Yaşları genç değil, imanlarıyla genç ve dinçtiler. Rablerine iman ettiler, Allah’ı Rab ve İlâh olarak kabul ettiler, bu kabulün, bu güvencesine evet dediler, Allah da bu kabullerinin gereği onlara hidâyetini, yol gösterisi lütfediverdi. Allah onlara hidâyet buyurdu ve hidâyetlerini daha da artırıverdi. Allah’ın hayata karışı tek Rab ve İlâh olduğuna inanmışlardı. İşte bu imanları kendilerine çok çok hidâyet kazandırıyordu. Bürûc sûresinde de aynı konu anlatılıyordu. Orada anlatılan, diri diri hendeklere gömülen mü’minlerin inanç modelleriyle buradaki gençlerinki aynıdır. Onlar Azîz olan, Hakîm olan ve göklere ve yere egemen olan bir Allah’a inanmışlardı da kâfirin gözünde suçlu görülmüş ve öldürülmüşlerdi. İşte bu gençler de onlar gibi inanmışlar ve suçlu görülmüşler. Evet onlar daha gençtiler, tomurcuktular, henüz hayatlarının baharını yaşıyorlardı. Diriydiler, canlıydılar. Eğer Rablerine îmanları olmasaydı, eğer onları yerlerinde durdurmayan Rablerine teslimiyetleri olmasaydı, eğer peygamberlerinin getirdiği hidâyet hediyesiyle gönülleri çarpmasaydı, eğer öteki arkadaşları ve akranları gibi vahiy bilgisinden, kulluk bilincinden habersiz olsalardı o zaman belki de öteki gençler gibi, öteki akran ve arkadaşları gibi analarının kucağında, evlerinde, köşklerinde kendi dünyalarını yaşayıp gidecek, bir nebat gibi, bir böcek gibi sonunda yok olup gideceklerdi. Belki rahatları bozulmayacaktı. Belki böyle bir hicret, böyle bir ayrılık, böyle bir kıyam ve böyle bir mağara ve onun getirdiği korku ve sıkıntı olmayacaktı. Belki huzurları kaçmayacaktı, rahatları yerinde olacaktı ama beri tarafta hayatları da ölümsüzleşmeyecekti. Toplumun öteki gençleri gibi yaşayıp ve ölüp gidecekler ama hayatları ölümsüzleşmeyecekti. Yâni kıyâmete kadar mü'minlerin gözünde kahramanlaşmayacaklar, destanlaşmayacaklardı. Bu îman ve teslimiyetleri olmasaydı tıpkı öteki akranları gibi unutulup gideceklerdi. Kendilerinden sonra ve şuanda kimse onları hatırlarına bile getirmeyecek, kendilerini saygı ve dua ile anmayacaktı. Bakın hayatlarını Allah için yaşayan, Allah için hayatlarından vazgeçen insanların hayatları nasıl değerleniyor? Allah böyle kimselerin hayatlarını nasıl bereketlendiriyor? Yazıklar olsun bir böcek gibi yiyip, içip, yaşayıp, ölüp de unutulup gidenlere. Ne mutlu hayatlarını o hayatın vericisi uğrunda fedâ ederek, Allah adına bu tür kıyamları gerçekleştirerek, hayatlarını Allah’a satarak ebedî ölümsüzlüğü elde edenlere. Ne mutlu fâni hayatı verip de bâkiyi satın alanlara. Ne mutlu gençliği tohum gibi ekip de kıyâmete kadar diri kalanlara. Rabbimiz diyor ki onlar henüz gençtiler. Henüz hayatlarının baharını yaşıyordular. Onlar Rablerine Rablerinin istediği şekilde îman ettiler. İmanlarını gündeme getirdiler. İnandıkları Allah’ın emirlerine teslim oldular. Çünkü îman beraberinde teslimiyeti de gerektiriyordu. İnandılar ve inandıkları Allah’a teslim oldular. İnandıkları Allah’ın seçimini seçim kabul ettiler. Seçimlerini Rablerinden yana kullandılar. İnandıkları Allah’ın kendileri adına seçtiği hayatı tercih ettiler. Rablerine güvenip dayandılar. Onlar böyle Rablerinin istediği biçimde iradelerini, hayatlarını, kalplerini Allah’a teslim edince Rableri de onların hidâyetlerini artırıverdi. Allah da onların hidâyetlerini ziyâdeleştiriverdi. Girdikleri yolda Allah da onların teslimiyet ve güvenlerini artırıverdi. İmanlarını gürleştirip yollarını açıverdi Allah. İmkan verdi onlara bu konuda. Kişi îman ettiği Rabbinin gösterdiği hidâyet üzere yürümeye karar verirse Allah da onun bu konudaki îmanını artıracaktır. Bu doğru orantılıdır. İman edenin hidâyeti artacak, hidâyette olanın da îmanı artırılacaktır. İlk önce bu gençler îman etmişler, ama teslimiyeti de gündeme getiren bir îmanla îman etmişler Allah da onların teslimiyetlerini ve hidâyetlerini artırıvermiş. Sonra Allah için kıyama kalkıştıkları zaman da biz onların kalplerini sağlamlaştırıverdik diyor Rabbimiz. Kıyam ettiler. Kıyam ne-dir? Yâni namaz mı kıldılar? Öyle değil, bizim namazla ulaşacağımız şeyin eylemini yaptılar. Ya da bizim namazımız bize bunların eylemini kazandırmalıydı. İşte şu bizim kılmaya çalıştığımız namaz bunun eğitim programıdır. Onlar Allah’ın dininin ikâmesi adına Allah’ın dininin hâkimiyeti adına kıyama kalkınca Allah da onların kendisine bağlılıklarını, Allah’a güvenlerini, itimatlarını ve teslimiyetlerini raptedip kavileştirdik kuvvetlendirdik diyor. Allah’a olan güvenlerini tevekküllerini artırdık ki onlar kıyama kalkabildiler diyor Rabbimiz. Onlara imanda sebat, amelde sebat verdik. Evet onlar Allah’ın kendilerine verdiği bu güvenle kıyama kalktılar. Kıyam: Ayağa kalkmak doğrulmak demektir. Kıyam müminin diniyle doğrulması dinini îmanını ayağa kaldırması demektir. Evet gençler sayısal azlıklarına bakmadan, güçsüzlüklerine, çaresizliklerine bakmadan gerçek güç kaynağından aldıkları güçle ayağa kalktılar. Dinlerini îmanlarını ayağa kaldırmak istediler. İmanlarını tüm dünyaya ilân etmek istediler. İmanlarını açığa vurmak istediler. Kabuklarını yırtıp dışa taşmak istediler. Dinlerini imanlarını dışa taşırmak istediler. Çünkü kalbe hapsedilen ve sosyal hayatta yaşanmayan bir din Allah’ın istediği bir din değildi. Mabetlere hapsedilen ve toplum hayatında varlığı hissedilmeyen bir îman, îman değildi. Bu gençler îmanlarıyla hayatı doğrultmak için doğrulmak istediler. İnançlarıyla çevrelerini, babalarını, analarını akrabalarını ve tüm toplumlarını doğrultmak için doğrulmak istediler. Onlar doğrulup ayağa kalkmalıydılar ki toplum doğrulsun. İşte bu niyetle doğruldular gençler. Dinlerini babalarına, analarına, akrabalarına, amirlere, müdürlere, başkanlara, tâğutlara, sahte İlahlara, yapay tanrılara ve onların kullarına, herkese ve her yere, her döneme, her asra îmanlarını haykırmak, Îslâmlarını ilân etmek istediler. Kulluğa lâyık varlığın sadece Allah olduğunu, kulları adına kulluk programı belirleme hakkının sadece Allah’a ait olduğunu, Allah’a kulluğun dışındaki tüm varlıklara kulluğun sahte olduğunu, Allah kullarına Allah’tan başkalarının belirlediği yasaların tümünün geçersiz olduğunu, Allah sisteminin dışındaki tüm sistemlerin bâtıl olduğunu, Allah’tan başkalarına kulluğu kesinlikle reddettiklerini tüm topluma, tüm dünyaya ve tüm çağlara ilân etmek istediler. Bakın kendilerini ortaya koyarak tıpkı bizim şu anda kıyamını gerçekleştirmek üzere doğrulduğumuz kıyamımız olan namazlarımızın başında dediğimiz gibi dediler ki; Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Bizim hayat programımızı belirleyen, bizim yaşam biçimimizi belirleyen, bizim hareket tarzımızı belirleyen, bizim hukukumuzu, bizim ekonomimizi, bizim kılık kıyafetimizi, bizim eğitimimizi bizim her şeyimizi belirleyen Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Bizim hayatımızda söz sahibi olan, bizim tüm yaptıklarımızı yaptıran, yapmayıp terk ettiklerimizi de yaptırmayan, adına hareket ettiğimiz Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir. Biz Ona îman edip teslim olmuşuz. Biz irademizi Ona teslim etmiş, Onun seçimini seçim kabul etmiş, oyumuzu Ondan yana kullanmış, Ona güvenip dayanmışız. Evet, bizim Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir. Yâni tüm mevcudat ve mahlukatın hayatına program çizmeye tek yetkili olan Allah bizim de hayatımıza program çizmeye yetkili tek Rabdir. Bizim yememiz içmemizde, evlenmemiz boşanmamızda, giyimimiz kuşamımızda, eğitimimiz hukukumuzda, kazanmamız harcamamızda, sosyal siyasal hayatımızda, bireysel toplumsal görüntümüzde, gündüzümüz gecemizde hakim tek varlık Allah’tır, biz O dedi diye yapar, O dedi diye terk ederiz. Çünkü göklere ve yere, göktekilere ve yerdekilere tek egemen O’dur. Bu varlıklar O var ettiği için vardır. O tüm kâinata egemendir. Yeryüzünün küçücük bir ülkesinde, küçücük bir bölgesinde, küçücük bir şehinde hakları olmadığı halde insanlar üzerinde Rableşen Allah kullarının kendilerine kulluğunu isteyen, Allah yasaları dururken Allah kullarına yasa belirlemeye ve Allah’ın kullarını bu yasalara itaate zorlayarak onları kendilerine kul köle yapmaya çalışan sahte Rablere değil, biz onların da onlar gibi göklerde ve yerde ne varsa hepsinin de yaratıcısı ve Rabbi olan Allah’a îman ettik. Gökleri ve yeri yaratan, göklerde ve yerde olanların tümünü yaratan ve yarattıklarını yaşatıp doyuran, onlar üzerinde saltanat ve egemenliğini sürdüren Allah’ı Rab bildik. Ondan başka Rab, Ondan başka İlah da tanımıyoruz. Ondan başka kendilerine kulluk edilecek, yasaları uygulanıp hatırı kazanılacak, Ondan başka emirleri dinlenecek bir İlah da bilmiyoruz. Onun dışındaki tüm sahte Rableri, tüm sahte İlahları reddediyoruz. Göklerde ve yerde Ondan başka Rab, Ondan başka kanun koyucu, Ondan başka İlah var mı ki onlara da kulluk yapalım? Göklerde ve yerde Ondan başka mülke sahip birileri var mı ki onun yasalarını da dinleyelim? Göklerde ve yerde Ondan başka yaratıcı var mı ki ona da minnet duyalım? Biz kendileri de bizim gibi âciz olan, kendilerini bile yaratmaktan âciz olan, ölümlerinin bile önüne geçemeyen bu sahte ilahların tümünü reddedip göklerin ve yerin Rabbine îman ettik. Hayatımızı Onun adına ve Onun belirlediği yasalar istikâmetinde yaşayacağız. Kesinlikle O’nun berisinde kulu kölesi olunacak varlık yoktur. Biz O’nun berisinde kendisine kulluk yapılacak varlık tanımıyoruz. O’nun dışında, O’nun izni olmadan hiç kimseye boyun eğmez, kulu kölesi olmayız. Sözü dinlenecek, arzuları yerine getirilecek, çektiği yere gidilecek, yasaları uygulanacak başkasını tanımayız. Kimileri için bu tür âyetler ilaç gibi sanki. Alırlar âyeti, istediklerini yükleyip kendilerince geliştirdikleri bir mantıkla herkesi kâfir ve müşrik ilan ederler. Eh madem ki bizler sadece Allah’ı dinleyecek, başkalarını dinlemeyeceksek, o zaman ne kadın kocasını, ne evlât babasını, anasını, ne talebe hocasını, ne tebaa reisini dinlemeyecek çıkar mı buradan? Hayır çıkmaz bu, Allah dediyse dinleyeceğiz çıkar. Allah’ın demediği konuda, evet kim olursa olsun dinlemeyeceğiz, anamız, babamız da olsa. Ama Allah’ın dinleme dediği konuda. Çünkü ben anamı, babamı Allah onları dinle dedi diye dinliyorsam bu ayrı olacaktır elbette. Yâni sözü dinleneni razı etmek için değil, Allah’ı razı etmek için dinleyeceğiz. Çünkü dinle diyen Allah’tır, O dinle dediği için dinleyeceğiz. Evet, gençler biz Allah’tan başkasını dinlemiyor, Allah’tan başkasını çağırmıyor, Allah’tan başkasına dua etmiyoruz. Eğer bunun aksini yapar, O’ndan başkalarını da dinler, O’ndan başkalarına da dua eder, O’ndan başkalarının arzularını da yerine getirmeye kalkışırsak, o zaman biz şaşırmış, sapmış, kaybetmiş oluruz dediler. Evet, “lâ ilâhe illallah” diyenler, Allah’tan başka İlâh yoktur diyenler bunu böylece yaşamak zorundadırlar. Öyleyse şu anda bu sözü söylediğini iddia eden bizler, hepimiz kendimizi bir ölçelim. Bu sözü söylemiş kimseler olarak acaba şu anda hayatımıza karışmaya yetkili Allah’tan başka varlık var mı, yok mu? Varsa, onlar Allah’ın izin verdikler mi, yoksa kendimiz mi öyle yaptık? Hattâ kendimiz de istemedik de birileri uzaktan kement atıp boynumuza ip mi geçirmişler? Herkes bir baksın hayatına. Evet, diyorlar ki gençler, boşuna üzerimize gelmeyin. Bize bu-nun dışında bir şey söyletemezsiniz. Eğer biz böylece tanıdığımız ve böylece inandığımız Allah’tan başka ilahlar, Allah’tan başka tanrılar ve tanrıçalar kabul edip onları da hayatımızda söz sahibi bilerek onlara da kulluk ve itaat edecek olursak o zaman Allah korusun biz sapıtmış ve şirke düşmüş oluruz. Hem Allah’ı hem de onları dinlemeye kalkarsak, hem Allah’ı hem de onları razı etmeye çalışırsak o zaman biz sapıtmış ve dinimizi kaybetmiş oluruz. Bu şirktir. Hayatı parçalamak, hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı ama bazı bölümlerinde de öteki Rableri dinlemeye başlar, hayatımızın bazı bölümlerine Allah’ı karıştırır öteki bölümlerinde de Allah’tan başkalarının kanunlarını uygulamaya kalkışırsak o zaman şirke düşmüş oluruz. Yapamayız biz bunu. Yaptıramazsınız bize bunu. Bize Rabbimizden hidâyet geldikten sonra, biz Rabbimizin kitabıyla, biz Rabbimizin elçisinin mesajıyla tanıştıktan sonra, biz yolumuzu bulduktan sonra artık ebedîyen dedirtemezsiniz bunu. Öldürseniz de, kesseniz de, zindanlara tıksanız da, vücutlarımızı lime, lime parçalasanız da dedirtemezsiniz bize bunu. Bizi artık kesinlikle şirke düşüremezsiniz. Bu hidâyetimizden sonra artık kesinlikle bizi küfre düşüremezsiniz. Biz Âlemlerin Rabbine inandık ve sadece Onu Rab ve İlah bildik. Boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu da Ona teslim ettik, O ne tarafa çekerse o tarafa gitmeye karar verdik. Biz hayatımızı o hayatın sahibine adadık. Bu yola baş koyduk. Hayatımızı Allah için yaşamaya ve Allah için fedâ etmeye karar verdik diyerek ikrar ettiler imanlarını, ilân ettiler îmanlarını ve böylece kendilerini ortaya koydular. Biz buyuz diye kendilerini, kendi îmanlarını, kendi yollarını ortaya koyduktan sonra da toplumlarını ve toplumlarının şirkini küfrünü yargılama başladılar: Şu bizim kavmimiz bunlar Allah’tan başka, Allah berisinde, Allah dununda ilahlar edindiler. Hayatlarına karışacak, hayatlarında söz sahibi olacak Allah’tan başka ilahlar buldular. Allah’tan başka ilahlar bulup onları söz sahibi kabul ettiler. Allah’tan başka ilahlar bulup hâkimiyeti onlara verdiler. Allah’ı hayatlarından kovdular. Tamam ya Rabbi! Sen kitap gönderensin, sen peygamber göndererek arzularını emir ve yasaklarını bize bildirensin, anladık da ama bizim hayatımız değişti. Devir değişti. Öncedenmiş bunlar. Şimdi artık bizim hayatımıza karışacak başka tanrılarımız da var. Hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, şifa tanrılarımız, siyasal tanrılarımız var diyorlar. Tamam hayatımızın ibadet bölümünde seni dinleyelim ama hayatımızın öteki bölümlerinde söz sahibi başka ilahlarımız var diyorlar. Bakın Rabbimizin bize örnek olarak sunduğu yiğit gençler diyorlar ki; şu bizim kavmimiz, şu bizim toplumumuz var ya, tutmuşlar Allah’tan başka ilahlar edinmişler. Allah’tan başka yetkililer bulmuşlar, onların dediklerini yerine getirmeye, onların arzularını gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Bir şeyler yapıyorlar, bir şeyleri yapmak zorunda olduklarını iddia ediyorlar, lâkin bu yaptıklarını kimin dediğini de bil-miyorlar. Efendim, işte düğünde şunlar şunlar yapılmalı, nişanda böyle olmalı, gelin şöyle giyinmeli, damat böyle yapmalıdır, okulda şöyle şöyle giyinilmeli, başlık parası şöyle ödenmeli, filan günde şunlar şunlar yapılmalı. Peki kim dedi bunları? Kim koydu bu kuralları? Kimse yok ortada. Yâni kimin dediği de belli değil. Ondan dolayı da kimse sorgu-lanmıyor bu toplumda. Zaten kimin dediği ortada olmadığı için böyledir. Halbuki Allah’ın kitabı olsa, bakarız öyle mi, değil mi diye. Evet hayatta Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşu gerçeğinin dışına çıkıldı mı, Allah korusun her şey kimvurduya gidecektir. Yâni ayağa basan da yok, ayağa basılan da yok, ama kavga edenler var piyasada. Hani öyle bir fıkra var, anlatayım. Bir adam yolda giderken istemeden, kasıtsız olarak birinin ayağına basıvermiş. Ayağına basılan cıngar çıkarıp bağırıp çağırmaya başlamış. Berikisi son derece üzgün, mahcup özürler diler. Kusura bakma arkadaş, bilerek olmadı, istemeyerek oldu, filan dedikçe, ötekisi; olmaz arkadaş, dikkat edecektin, basmayacaktın, bu yaptığın insanlık değil diye üzerine varınca, laf kalabalıklaşınca insanlar da kalabalıklaşır. Oradakilerden birisi araya girmiş ve demiş ki; yahu nedir sizin derdiniz? Adam anlatmaya başlar, yâni gerçekten bilmeden istemeyerek, bu arkadaşın ayağına basmışım, özür diledim ama anlamadı adam. Derken bu üçüncü şahıs dön-müş ayağına basılan adama; arkadaş, olur böyle şeyler, adam hata etmiş, etme, eyleme, insandır, sen de yapabilirsin. Derken o ayağına basılan bu üçüncü şahsa dönmüş ve başlamış ona çatmaya; Olur mu kardeşim, ne demek? Bu adam insan değil mi? Gözü kör mü? Kulağı sağır mı? Aklı yok mu? Filan diye çıkışmaya başlayınca, derken o birinci, ayağa basan şahıs, bakmış ki zaten kendisine laf düşmüyor, yoluna devam etmiş. İkinci ve üçüncü şahıs kavgayı sürdürürken, bir dördüncü adam devreye girmiş; ne oluyor yahu? Nedir bu kavganız? Yahu demiş üçüncü, bu adamın ayağına birisi basmış, bir insanlık görevi olarak bu işin olabileceğini anlatmaya çalıştım, adam anlamadı. Dördüncü adam diyor ki, yahu be kardeşim, sana ne? Niye burnunu sokuyorsun el âlemin işine? Seni ne ilgilendirir bu iş? Filan deyince, bu defa beriki, olur mu yahu? İnsanlık öldü mü? İki kişi arasına girmeyelim mi? Filan diye onunla tartışmaya başlayınca, o ikinci, ayağına basılan da bakmış ki kendisine laf düşmüyor, o da yoluna devam etmiş. Ayağa basan da yok, basılan da yok. Berikilerin tartışması mahkemeye intikal etmiş. Hakim dosyaları incelemiş ve demiş ki; oğlum, alın sanıkları içeriye. Almışlar. Hakim; ayağa basan! Kalk bakalım ayağa! Ses yok. Ayağa basılan! Sen kalk! O da yok. Peki siz nesiniz? Demiş hakim. Efendim, biz filan demeye başlayınca; çıkın ulan! demiş. Sizden başka işim yok mu benim? Yâni kim dedi? Kim yaptı? Belli değil. Ya Rabbi! Bizim bu kavmimiz seni bırakıp başka ilahlar edindiler. Hayatlarını sana sorup öylece yaşamaları gerekirken seni unuttular. Çünkü Sûrenin başında Rabbimiz kendisinin Kayyûm olduğunu anlatmıştı. Kayyûm olan varlığı konusunda başka hiç kimseye muhtaç olmayan Allah kendi katından ıveci olmayan, eğri büğrülüğü olmayan ve başka hiçbir kitabın yardımına muhtaç olmadan insanlığın hayatını düzenleyebilecek ve insanların tümünü dünya ve âhiret saadetine ulaştıracak bir kitap göndermişti Rabbimiz. Halbuki kitap gönderen Oydu, halbuki peygamber gönderen Oydu, halbuki onları yaratan Oydu, öldüren de Oydu. Halbuki istifade ettikleri tüm nîmetleri kendilerine veren Oydu. Halbuki öteki İlahlar kendilerine hiçbir şey vermemişlerdi. Hiçbir şeyi yaratmamıştı onlar. Kendilerini bile yaratmamışlardı onlar. Gökten yağmuru yağdıran Oydu, rüzgarı estiren Oydu, rızık gönderen, doyuran besleyen Oydu. Mülkün sahibi Oydu mâlik Oydu. Halbuki ötekiler kendilerine bile mâlik değillerdi. Bu insanlar Allah berisinde ilahlar bulmaya çalıştıklarında, onlar da dinlenmeli, onlar da hayatımızda söz sahibi olmalı, onlara da egemenlik hakları vermeliyiz dedikleri varlıkların bu yetkileri konusunda apaçık bir belge, bir delil bulmalı değiller miydi? Var mı böyle bir delilleri? Onların da Allah’ın ortakları olduğuna dair bir belgeleri var mı? Kitaptan bir hüccetleri var mı? Hal böyleyken bütün bunlar güneş gibi ayan beyanken ya Rabbi şu bizim kavmimiz seni bırakıp da senin dununda kendilerine İlahlar ve Rabler buldular. Ama onların ilah edindikleri varlıklar ya kendileri ya da kendileri gibi âciz varlıklardır. Allah’tan kurtulalım da başka kim olursa olsun onlara kulluk edelim dediler. Çünkü biliyorlardı ki Allah’ı atlatmaları mümkün değildir, ama kendileri gibi âcizleri diskalifiye etme imkânları her zaman olabilecekti. Allah’ı şartlandırmaları, Allah’a yol gösterip akıl vermeleri mümkün olmayacaktı ama kendileri gibi olanları şartlandırmaları, yönlendirmeleri her zaman mümkün olabilecekti. Zaten tanrılarını kendileri seçecekti. Bu da yeryüzünde işleyen Allah’ın bir yasasıdır. İnsanlara bu yasayı da Allah koymuştur. Rabbimiz yeryüzünde koyduğu bu yasa gereği insana demiş ki: Haydi seni yeryüzünde halîfe yaptım. Seni halîfelik özellikleriyle donattım, seni yeryüzündeki tüm varlıkların efendisi olacak biçimde yarattım. Bana kulluk yapmaya da bana isyan etmeye de imkân tanıyarak sana irade verdim. Yeryüzünde ilahlık taslayarak bana kafa tutmaya cüret etsen de sonucuna kendin katlanman kayd-u şartıyla sana bu iradeyi verdim demişti Allah. İşte insanlar yeryüzünde Allah’ın koyduğu bu yasa gereği ona kulluk yapmaya da ondan başkalarına kulluk yapmaya da izinlidirler. İşte bu gençler kavimlerini sorguladılar. Toplumlarının şirklerini hayat anlayışlarını reddettiler. Toplumlarının değer yargılarını reddettiler. Biz sizden ayrıyız, bizim sizinle bir ilgimiz alâkamız yoktur dediler. Sizler Allah’a şirk koştunuz. Sizler Allah berisinde kendinize ilahlar buldunuz. Madem böyle iddia ediyorsunuz, buna apaçık bir delil getirmeli değil miydiniz? Allah’tan başka ilah edinenlerin bu konuda Allah’tan gelmiş bir delilleri olmalı değil miydi? Allah’tan gelme hiçbir delilleri yok. Öyleyse: Böyle Allah’a karşı yalan iftira edenlerden daha zalim kim var-dır? Allah’ın dediğini demedi, demediği dedi diye iftira eden kimseden daha zalim kim vardır? Allah hayatı yönetmeye yetmedi, başkalarına da ihtiyaç var diyerek Allah’a ortaklar bulmaya çalışan, Allah’a yetki sınırlaması getiren kimseden daha zalim kim vardır? Yalan isnâdıyla Allah’a iftira edenden daha zalim kim vardır? Allah’ın kitabında dedikleri bellidir. Altı bin küsûr âyet. İşte bu âyetlerde anlatılanlar mutlak gerçektir. Bu mutlak gerçeklerin, bu âyetlerin peygamber planında uygulaması olarak da diyelim ki atmış civarında hadis var. Şimdi bu âyetlerde ve hadislerde olmadığı halde yaptıklarımıza ne diyeceğiz? Biz bunları Allah’a iftira olarak yapmıyor muyuz? Sabahta ve akşamda yaptıklarımız, eğer bu âyet ve hadislerde yoksa iftira değil mi Allah’a? Allah’ın dediğini demedi, demediğini dedi anlamına gelmez mi bu yaptıklarımız? Sanki o konuda Allah bir şey dememiş gibi bu kitaba ilgisiz yaşamak iftira değil de nedir Allah’a? İşte böyle yapan kimseden daha zalim yoktur, diyor Allah. Öyleyse aklımızı başımıza alalım da yaptıklarımızı kitaptan delillendirecek biçimde kitabımızla ilgi kurmaya, vahiyle beraber olmaya çalışalım inşallah.
13,15. “Ey Muhammed! Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış bir kaç gençti. Onların hidâyetlerini artırmış ve kalplerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa andolsun ki, bâtıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka İlâhlar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir?” Evet peygamberim! Onların kıssalarını sana hak olarak anlatıyoruz. Hak olarak anlatırız. İşte yıllar önce gerçekleşmiş ve dilden dile dolaşan bir haberin iç yüzü. Kıssanın sahibi, kıssanın yönlendiricisi, olayın programlayıcısı ve yaratıcısı Allah. Yarattığı programladığı kıssayı yorumlayan ve haber veren de Rabbimiz. Olayı haber veriş sebebini de en iyi bilen şüphesiz yine Allah. Bu olay ve yorumla bize sunduğu mesaj istikâmetinde bizden de bir kulluk isteyen yine Allah. Biz onların haberlerini hak açığa çıksın diye size haber veriyoruz, dinleyin öyleyse. Hak ile. Hak ortaya çıksın, hakikat anlaşılsın di-ye. Hak nedir? Hak; Allah’ın hayata karışıcı tek Rab ve İlâh oluşu gerçeği ile, benim kul olmam gerçeğidir. Allah insan hayatına karışan tek Rab, ben de onun kulu olmak zorundayım. İşte bu âlemde en büyük ve tek hak budur. Bundan başka hak mı var ki? İşte tüm bu haberler, işte bu kitap, bu peygamber bu hakkın açığa çıkması için gel-miştir. Şu andaki haber merkezlerinin haberleri peşinde koşan bizler Rabbimizin bu haberiyle ne kadar ilgilendiğimizi düşünmek zorundayız. Bizim dirilişlerimize sebep olsunlar diye Rabbimizin yıllar sonra dirilttiği Ashab-ı Kehf’in haberiyle ilgilenmeyen bizler yoksa onların yerinde uyuyan insanlar konumunda mıyız? Onların uykusu uyandırma adına bir uykuydu. Tüm uyuyanları uyandırmak içindi onların uykuları. Tıpkı bir süre sonra uyanışıyla tüm tabiatı uyandıracak olan baharın uykusu gibi bir uykuydu bu. Bir neşv-ü nema uykusuydu bu. Bu uyku mesajın hüsnü kabul göreceği bir zamanın beklenmesiydi. Beklenecekti bir süre çaresiz. Kimi zaman zindanlarda bir bekleme, kimi zaman Hıra mağarasında bir bekleme, kimi zaman şehid olarak toprağın sinesinde bir beklemeydi bu. Geleceğe atılmış bir tohumun filizlenmesinin beklenmesiydi sanki bu. Yusuf’un zindanı da böyleydi. Zindan kendi ölümünü hırsla isteyen zulüm düzenlerinin kendi elleriyle oyduğu mağaradan farksızdır. Resûlü Ekremin hayatında da böyle bir mağara görüyoruz. Bu mağaralar aydınlığa çıkışın kapılarıdır. Onlar gençtiler, dinç ve dinamiktiler. İman ettiler de Allah da imanlarını artırıverdi. Yaşları genç değil, imanlarıyla genç ve dinçtiler. Rablerine iman ettiler, Allah’ı Rab ve İlâh olarak kabul ettiler, bu kabulün, bu güvencesine evet dediler, Allah da bu kabullerinin gereği onlara hidâyetini, yol gösterisi lütfediverdi. Allah onlara hidâyet buyurdu ve hidâyetlerini daha da artırıverdi. Allah’ın hayata karışı tek Rab ve İlâh olduğuna inanmışlardı. İşte bu imanları kendilerine çok çok hidâyet kazandırıyordu. Bürûc sûresinde de aynı konu anlatılıyordu. Orada anlatılan, diri diri hendeklere gömülen mü’minlerin inanç modelleriyle buradaki gençlerinki aynıdır. Onlar Azîz olan, Hakîm olan ve göklere ve yere egemen olan bir Allah’a inanmışlardı da kâfirin gözünde suçlu görülmüş ve öldürülmüşlerdi. İşte bu gençler de onlar gibi inanmışlar ve suçlu görülmüşler. Evet onlar daha gençtiler, tomurcuktular, henüz hayatlarının baharını yaşıyorlardı. Diriydiler, canlıydılar. Eğer Rablerine îmanları olmasaydı, eğer onları yerlerinde durdurmayan Rablerine teslimiyetleri olmasaydı, eğer peygamberlerinin getirdiği hidâyet hediyesiyle gönülleri çarpmasaydı, eğer öteki arkadaşları ve akranları gibi vahiy bilgisinden, kulluk bilincinden habersiz olsalardı o zaman belki de öteki gençler gibi, öteki akran ve arkadaşları gibi analarının kucağında, evlerinde, köşklerinde kendi dünyalarını yaşayıp gidecek, bir nebat gibi, bir böcek gibi sonunda yok olup gideceklerdi. Belki rahatları bozulmayacaktı. Belki böyle bir hicret, böyle bir ayrılık, böyle bir kıyam ve böyle bir mağara ve onun getirdiği korku ve sıkıntı olmayacaktı. Belki huzurları kaçmayacaktı, rahatları yerinde olacaktı ama beri tarafta hayatları da ölümsüzleşmeyecekti. Toplumun öteki gençleri gibi yaşayıp ve ölüp gidecekler ama hayatları ölümsüzleşmeyecekti. Yâni kıyâmete kadar mü'minlerin gözünde kahramanlaşmayacaklar, destanlaşmayacaklardı. Bu îman ve teslimiyetleri olmasaydı tıpkı öteki akranları gibi unutulup gideceklerdi. Kendilerinden sonra ve şuanda kimse onları hatırlarına bile getirmeyecek, kendilerini saygı ve dua ile anmayacaktı. Bakın hayatlarını Allah için yaşayan, Allah için hayatlarından vazgeçen insanların hayatları nasıl değerleniyor? Allah böyle kimselerin hayatlarını nasıl bereketlendiriyor? Yazıklar olsun bir böcek gibi yiyip, içip, yaşayıp, ölüp de unutulup gidenlere. Ne mutlu hayatlarını o hayatın vericisi uğrunda fedâ ederek, Allah adına bu tür kıyamları gerçekleştirerek, hayatlarını Allah’a satarak ebedî ölümsüzlüğü elde edenlere. Ne mutlu fâni hayatı verip de bâkiyi satın alanlara. Ne mutlu gençliği tohum gibi ekip de kıyâmete kadar diri kalanlara. Rabbimiz diyor ki onlar henüz gençtiler. Henüz hayatlarının baharını yaşıyordular. Onlar Rablerine Rablerinin istediği şekilde îman ettiler. İmanlarını gündeme getirdiler. İnandıkları Allah’ın emirlerine teslim oldular. Çünkü îman beraberinde teslimiyeti de gerektiriyordu. İnandılar ve inandıkları Allah’a teslim oldular. İnandıkları Allah’ın seçimini seçim kabul ettiler. Seçimlerini Rablerinden yana kullandılar. İnandıkları Allah’ın kendileri adına seçtiği hayatı tercih ettiler. Rablerine güvenip dayandılar. Onlar böyle Rablerinin istediği biçimde iradelerini, hayatlarını, kalplerini Allah’a teslim edince Rableri de onların hidâyetlerini artırıverdi. Allah da onların hidâyetlerini ziyâdeleştiriverdi. Girdikleri yolda Allah da onların teslimiyet ve güvenlerini artırıverdi. İmanlarını gürleştirip yollarını açıverdi Allah. İmkan verdi onlara bu konuda. Kişi îman ettiği Rabbinin gösterdiği hidâyet üzere yürümeye karar verirse Allah da onun bu konudaki îmanını artıracaktır. Bu doğru orantılıdır. İman edenin hidâyeti artacak, hidâyette olanın da îmanı artırılacaktır. İlk önce bu gençler îman etmişler, ama teslimiyeti de gündeme getiren bir îmanla îman etmişler Allah da onların teslimiyetlerini ve hidâyetlerini artırıvermiş. Sonra Allah için kıyama kalkıştıkları zaman da biz onların kalplerini sağlamlaştırıverdik diyor Rabbimiz. Kıyam ettiler. Kıyam ne-dir? Yâni namaz mı kıldılar? Öyle değil, bizim namazla ulaşacağımız şeyin eylemini yaptılar. Ya da bizim namazımız bize bunların eylemini kazandırmalıydı. İşte şu bizim kılmaya çalıştığımız namaz bunun eğitim programıdır. Onlar Allah’ın dininin ikâmesi adına Allah’ın dininin hâkimiyeti adına kıyama kalkınca Allah da onların kendisine bağlılıklarını, Allah’a güvenlerini, itimatlarını ve teslimiyetlerini raptedip kavileştirdik kuvvetlendirdik diyor. Allah’a olan güvenlerini tevekküllerini artırdık ki onlar kıyama kalkabildiler diyor Rabbimiz. Onlara imanda sebat, amelde sebat verdik. Evet onlar Allah’ın kendilerine verdiği bu güvenle kıyama kalktılar. Kıyam: Ayağa kalkmak doğrulmak demektir. Kıyam müminin diniyle doğrulması dinini îmanını ayağa kaldırması demektir. Evet gençler sayısal azlıklarına bakmadan, güçsüzlüklerine, çaresizliklerine bakmadan gerçek güç kaynağından aldıkları güçle ayağa kalktılar. Dinlerini îmanlarını ayağa kaldırmak istediler. İmanlarını tüm dünyaya ilân etmek istediler. İmanlarını açığa vurmak istediler. Kabuklarını yırtıp dışa taşmak istediler. Dinlerini imanlarını dışa taşırmak istediler. Çünkü kalbe hapsedilen ve sosyal hayatta yaşanmayan bir din Allah’ın istediği bir din değildi. Mabetlere hapsedilen ve toplum hayatında varlığı hissedilmeyen bir îman, îman değildi. Bu gençler îmanlarıyla hayatı doğrultmak için doğrulmak istediler. İnançlarıyla çevrelerini, babalarını, analarını akrabalarını ve tüm toplumlarını doğrultmak için doğrulmak istediler. Onlar doğrulup ayağa kalkmalıydılar ki toplum doğrulsun. İşte bu niyetle doğruldular gençler. Dinlerini babalarına, analarına, akrabalarına, amirlere, müdürlere, başkanlara, tâğutlara, sahte İlahlara, yapay tanrılara ve onların kullarına, herkese ve her yere, her döneme, her asra îmanlarını haykırmak, Îslâmlarını ilân etmek istediler. Kulluğa lâyık varlığın sadece Allah olduğunu, kulları adına kulluk programı belirleme hakkının sadece Allah’a ait olduğunu, Allah’a kulluğun dışındaki tüm varlıklara kulluğun sahte olduğunu, Allah kullarına Allah’tan başkalarının belirlediği yasaların tümünün geçersiz olduğunu, Allah sisteminin dışındaki tüm sistemlerin bâtıl olduğunu, Allah’tan başkalarına kulluğu kesinlikle reddettiklerini tüm topluma, tüm dünyaya ve tüm çağlara ilân etmek istediler. Bakın kendilerini ortaya koyarak tıpkı bizim şu anda kıyamını gerçekleştirmek üzere doğrulduğumuz kıyamımız olan namazlarımızın başında dediğimiz gibi dediler ki; Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Bizim hayat programımızı belirleyen, bizim yaşam biçimimizi belirleyen, bizim hareket tarzımızı belirleyen, bizim hukukumuzu, bizim ekonomimizi, bizim kılık kıyafetimizi, bizim eğitimimizi bizim her şeyimizi belirleyen Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Bizim hayatımızda söz sahibi olan, bizim tüm yaptıklarımızı yaptıran, yapmayıp terk ettiklerimizi de yaptırmayan, adına hareket ettiğimiz Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir. Biz Ona îman edip teslim olmuşuz. Biz irademizi Ona teslim etmiş, Onun seçimini seçim kabul etmiş, oyumuzu Ondan yana kullanmış, Ona güvenip dayanmışız. Evet, bizim Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir. Yâni tüm mevcudat ve mahlukatın hayatına program çizmeye tek yetkili olan Allah bizim de hayatımıza program çizmeye yetkili tek Rabdir. Bizim yememiz içmemizde, evlenmemiz boşanmamızda, giyimimiz kuşamımızda, eğitimimiz hukukumuzda, kazanmamız harcamamızda, sosyal siyasal hayatımızda, bireysel toplumsal görüntümüzde, gündüzümüz gecemizde hakim tek varlık Allah’tır, biz O dedi diye yapar, O dedi diye terk ederiz. Çünkü göklere ve yere, göktekilere ve yerdekilere tek egemen O’dur. Bu varlıklar O var ettiği için vardır. O tüm kâinata egemendir. Yeryüzünün küçücük bir ülkesinde, küçücük bir bölgesinde, küçücük bir şehinde hakları olmadığı halde insanlar üzerinde Rableşen Allah kullarının kendilerine kulluğunu isteyen, Allah yasaları dururken Allah kullarına yasa belirlemeye ve Allah’ın kullarını bu yasalara itaate zorlayarak onları kendilerine kul köle yapmaya çalışan sahte Rablere değil, biz onların da onlar gibi göklerde ve yerde ne varsa hepsinin de yaratıcısı ve Rabbi olan Allah’a îman ettik. Gökleri ve yeri yaratan, göklerde ve yerde olanların tümünü yaratan ve yarattıklarını yaşatıp doyuran, onlar üzerinde saltanat ve egemenliğini sürdüren Allah’ı Rab bildik. Ondan başka Rab, Ondan başka İlah da tanımıyoruz. Ondan başka kendilerine kulluk edilecek, yasaları uygulanıp hatırı kazanılacak, Ondan başka emirleri dinlenecek bir İlah da bilmiyoruz. Onun dışındaki tüm sahte Rableri, tüm sahte İlahları reddediyoruz. Göklerde ve yerde Ondan başka Rab, Ondan başka kanun koyucu, Ondan başka İlah var mı ki onlara da kulluk yapalım? Göklerde ve yerde Ondan başka mülke sahip birileri var mı ki onun yasalarını da dinleyelim? Göklerde ve yerde Ondan başka yaratıcı var mı ki ona da minnet duyalım? Biz kendileri de bizim gibi âciz olan, kendilerini bile yaratmaktan âciz olan, ölümlerinin bile önüne geçemeyen bu sahte ilahların tümünü reddedip göklerin ve yerin Rabbine îman ettik. Hayatımızı Onun adına ve Onun belirlediği yasalar istikâmetinde yaşayacağız. Kesinlikle O’nun berisinde kulu kölesi olunacak varlık yoktur. Biz O’nun berisinde kendisine kulluk yapılacak varlık tanımıyoruz. O’nun dışında, O’nun izni olmadan hiç kimseye boyun eğmez, kulu kölesi olmayız. Sözü dinlenecek, arzuları yerine getirilecek, çektiği yere gidilecek, yasaları uygulanacak başkasını tanımayız. Kimileri için bu tür âyetler ilaç gibi sanki. Alırlar âyeti, istediklerini yükleyip kendilerince geliştirdikleri bir mantıkla herkesi kâfir ve müşrik ilan ederler. Eh madem ki bizler sadece Allah’ı dinleyecek, başkalarını dinlemeyeceksek, o zaman ne kadın kocasını, ne evlât babasını, anasını, ne talebe hocasını, ne tebaa reisini dinlemeyecek çıkar mı buradan? Hayır çıkmaz bu, Allah dediyse dinleyeceğiz çıkar. Allah’ın demediği konuda, evet kim olursa olsun dinlemeyeceğiz, anamız, babamız da olsa. Ama Allah’ın dinleme dediği konuda. Çünkü ben anamı, babamı Allah onları dinle dedi diye dinliyorsam bu ayrı olacaktır elbette. Yâni sözü dinleneni razı etmek için değil, Allah’ı razı etmek için dinleyeceğiz. Çünkü dinle diyen Allah’tır, O dinle dediği için dinleyeceğiz. Evet, gençler biz Allah’tan başkasını dinlemiyor, Allah’tan başkasını çağırmıyor, Allah’tan başkasına dua etmiyoruz. Eğer bunun aksini yapar, O’ndan başkalarını da dinler, O’ndan başkalarına da dua eder, O’ndan başkalarının arzularını da yerine getirmeye kalkışırsak, o zaman biz şaşırmış, sapmış, kaybetmiş oluruz dediler. Evet, “lâ ilâhe illallah” diyenler, Allah’tan başka İlâh yoktur diyenler bunu böylece yaşamak zorundadırlar. Öyleyse şu anda bu sözü söylediğini iddia eden bizler, hepimiz kendimizi bir ölçelim. Bu sözü söylemiş kimseler olarak acaba şu anda hayatımıza karışmaya yetkili Allah’tan başka varlık var mı, yok mu? Varsa, onlar Allah’ın izin verdikler mi, yoksa kendimiz mi öyle yaptık? Hattâ kendimiz de istemedik de birileri uzaktan kement atıp boynumuza ip mi geçirmişler? Herkes bir baksın hayatına. Evet, diyorlar ki gençler, boşuna üzerimize gelmeyin. Bize bu-nun dışında bir şey söyletemezsiniz. Eğer biz böylece tanıdığımız ve böylece inandığımız Allah’tan başka ilahlar, Allah’tan başka tanrılar ve tanrıçalar kabul edip onları da hayatımızda söz sahibi bilerek onlara da kulluk ve itaat edecek olursak o zaman Allah korusun biz sapıtmış ve şirke düşmüş oluruz. Hem Allah’ı hem de onları dinlemeye kalkarsak, hem Allah’ı hem de onları razı etmeye çalışırsak o zaman biz sapıtmış ve dinimizi kaybetmiş oluruz. Bu şirktir. Hayatı parçalamak, hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı ama bazı bölümlerinde de öteki Rableri dinlemeye başlar, hayatımızın bazı bölümlerine Allah’ı karıştırır öteki bölümlerinde de Allah’tan başkalarının kanunlarını uygulamaya kalkışırsak o zaman şirke düşmüş oluruz. Yapamayız biz bunu. Yaptıramazsınız bize bunu. Bize Rabbimizden hidâyet geldikten sonra, biz Rabbimizin kitabıyla, biz Rabbimizin elçisinin mesajıyla tanıştıktan sonra, biz yolumuzu bulduktan sonra artık ebedîyen dedirtemezsiniz bunu. Öldürseniz de, kesseniz de, zindanlara tıksanız da, vücutlarımızı lime, lime parçalasanız da dedirtemezsiniz bize bunu. Bizi artık kesinlikle şirke düşüremezsiniz. Bu hidâyetimizden sonra artık kesinlikle bizi küfre düşüremezsiniz. Biz Âlemlerin Rabbine inandık ve sadece Onu Rab ve İlah bildik. Boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu da Ona teslim ettik, O ne tarafa çekerse o tarafa gitmeye karar verdik. Biz hayatımızı o hayatın sahibine adadık. Bu yola baş koyduk. Hayatımızı Allah için yaşamaya ve Allah için fedâ etmeye karar verdik diyerek ikrar ettiler imanlarını, ilân ettiler îmanlarını ve böylece kendilerini ortaya koydular. Biz buyuz diye kendilerini, kendi îmanlarını, kendi yollarını ortaya koyduktan sonra da toplumlarını ve toplumlarının şirkini küfrünü yargılama başladılar: Şu bizim kavmimiz bunlar Allah’tan başka, Allah berisinde, Allah dununda ilahlar edindiler. Hayatlarına karışacak, hayatlarında söz sahibi olacak Allah’tan başka ilahlar buldular. Allah’tan başka ilahlar bulup onları söz sahibi kabul ettiler. Allah’tan başka ilahlar bulup hâkimiyeti onlara verdiler. Allah’ı hayatlarından kovdular. Tamam ya Rabbi! Sen kitap gönderensin, sen peygamber göndererek arzularını emir ve yasaklarını bize bildirensin, anladık da ama bizim hayatımız değişti. Devir değişti. Öncedenmiş bunlar. Şimdi artık bizim hayatımıza karışacak başka tanrılarımız da var. Hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, şifa tanrılarımız, siyasal tanrılarımız var diyorlar. Tamam hayatımızın ibadet bölümünde seni dinleyelim ama hayatımızın öteki bölümlerinde söz sahibi başka ilahlarımız var diyorlar. Bakın Rabbimizin bize örnek olarak sunduğu yiğit gençler diyorlar ki; şu bizim kavmimiz, şu bizim toplumumuz var ya, tutmuşlar Allah’tan başka ilahlar edinmişler. Allah’tan başka yetkililer bulmuşlar, onların dediklerini yerine getirmeye, onların arzularını gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Bir şeyler yapıyorlar, bir şeyleri yapmak zorunda olduklarını iddia ediyorlar, lâkin bu yaptıklarını kimin dediğini de bil-miyorlar. Efendim, işte düğünde şunlar şunlar yapılmalı, nişanda böyle olmalı, gelin şöyle giyinmeli, damat böyle yapmalıdır, okulda şöyle şöyle giyinilmeli, başlık parası şöyle ödenmeli, filan günde şunlar şunlar yapılmalı. Peki kim dedi bunları? Kim koydu bu kuralları? Kimse yok ortada. Yâni kimin dediği de belli değil. Ondan dolayı da kimse sorgu-lanmıyor bu toplumda. Zaten kimin dediği ortada olmadığı için böyledir. Halbuki Allah’ın kitabı olsa, bakarız öyle mi, değil mi diye. Evet hayatta Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşu gerçeğinin dışına çıkıldı mı, Allah korusun her şey kimvurduya gidecektir. Yâni ayağa basan da yok, ayağa basılan da yok, ama kavga edenler var piyasada. Hani öyle bir fıkra var, anlatayım. Bir adam yolda giderken istemeden, kasıtsız olarak birinin ayağına basıvermiş. Ayağına basılan cıngar çıkarıp bağırıp çağırmaya başlamış. Berikisi son derece üzgün, mahcup özürler diler. Kusura bakma arkadaş, bilerek olmadı, istemeyerek oldu, filan dedikçe, ötekisi; olmaz arkadaş, dikkat edecektin, basmayacaktın, bu yaptığın insanlık değil diye üzerine varınca, laf kalabalıklaşınca insanlar da kalabalıklaşır. Oradakilerden birisi araya girmiş ve demiş ki; yahu nedir sizin derdiniz? Adam anlatmaya başlar, yâni gerçekten bilmeden istemeyerek, bu arkadaşın ayağına basmışım, özür diledim ama anlamadı adam. Derken bu üçüncü şahıs dön-müş ayağına basılan adama; arkadaş, olur böyle şeyler, adam hata etmiş, etme, eyleme, insandır, sen de yapabilirsin. Derken o ayağına basılan bu üçüncü şahsa dönmüş ve başlamış ona çatmaya; Olur mu kardeşim, ne demek? Bu adam insan değil mi? Gözü kör mü? Kulağı sağır mı? Aklı yok mu? Filan diye çıkışmaya başlayınca, derken o birinci, ayağa basan şahıs, bakmış ki zaten kendisine laf düşmüyor, yoluna devam etmiş. İkinci ve üçüncü şahıs kavgayı sürdürürken, bir dördüncü adam devreye girmiş; ne oluyor yahu? Nedir bu kavganız? Yahu demiş üçüncü, bu adamın ayağına birisi basmış, bir insanlık görevi olarak bu işin olabileceğini anlatmaya çalıştım, adam anlamadı. Dördüncü adam diyor ki, yahu be kardeşim, sana ne? Niye burnunu sokuyorsun el âlemin işine? Seni ne ilgilendirir bu iş? Filan deyince, bu defa beriki, olur mu yahu? İnsanlık öldü mü? İki kişi arasına girmeyelim mi? Filan diye onunla tartışmaya başlayınca, o ikinci, ayağına basılan da bakmış ki kendisine laf düşmüyor, o da yoluna devam etmiş. Ayağa basan da yok, basılan da yok. Berikilerin tartışması mahkemeye intikal etmiş. Hakim dosyaları incelemiş ve demiş ki; oğlum, alın sanıkları içeriye. Almışlar. Hakim; ayağa basan! Kalk bakalım ayağa! Ses yok. Ayağa basılan! Sen kalk! O da yok. Peki siz nesiniz? Demiş hakim. Efendim, biz filan demeye başlayınca; çıkın ulan! demiş. Sizden başka işim yok mu benim? Yâni kim dedi? Kim yaptı? Belli değil. Ya Rabbi! Bizim bu kavmimiz seni bırakıp başka ilahlar edindiler. Hayatlarını sana sorup öylece yaşamaları gerekirken seni unuttular. Çünkü Sûrenin başında Rabbimiz kendisinin Kayyûm olduğunu anlatmıştı. Kayyûm olan varlığı konusunda başka hiç kimseye muhtaç olmayan Allah kendi katından ıveci olmayan, eğri büğrülüğü olmayan ve başka hiçbir kitabın yardımına muhtaç olmadan insanlığın hayatını düzenleyebilecek ve insanların tümünü dünya ve âhiret saadetine ulaştıracak bir kitap göndermişti Rabbimiz. Halbuki kitap gönderen Oydu, halbuki peygamber gönderen Oydu, halbuki onları yaratan Oydu, öldüren de Oydu. Halbuki istifade ettikleri tüm nîmetleri kendilerine veren Oydu. Halbuki öteki İlahlar kendilerine hiçbir şey vermemişlerdi. Hiçbir şeyi yaratmamıştı onlar. Kendilerini bile yaratmamışlardı onlar. Gökten yağmuru yağdıran Oydu, rüzgarı estiren Oydu, rızık gönderen, doyuran besleyen Oydu. Mülkün sahibi Oydu mâlik Oydu. Halbuki ötekiler kendilerine bile mâlik değillerdi. Bu insanlar Allah berisinde ilahlar bulmaya çalıştıklarında, onlar da dinlenmeli, onlar da hayatımızda söz sahibi olmalı, onlara da egemenlik hakları vermeliyiz dedikleri varlıkların bu yetkileri konusunda apaçık bir belge, bir delil bulmalı değiller miydi? Var mı böyle bir delilleri? Onların da Allah’ın ortakları olduğuna dair bir belgeleri var mı? Kitaptan bir hüccetleri var mı? Hal böyleyken bütün bunlar güneş gibi ayan beyanken ya Rabbi şu bizim kavmimiz seni bırakıp da senin dununda kendilerine İlahlar ve Rabler buldular. Ama onların ilah edindikleri varlıklar ya kendileri ya da kendileri gibi âciz varlıklardır. Allah’tan kurtulalım da başka kim olursa olsun onlara kulluk edelim dediler. Çünkü biliyorlardı ki Allah’ı atlatmaları mümkün değildir, ama kendileri gibi âcizleri diskalifiye etme imkânları her zaman olabilecekti. Allah’ı şartlandırmaları, Allah’a yol gösterip akıl vermeleri mümkün olmayacaktı ama kendileri gibi olanları şartlandırmaları, yönlendirmeleri her zaman mümkün olabilecekti. Zaten tanrılarını kendileri seçecekti. Bu da yeryüzünde işleyen Allah’ın bir yasasıdır. İnsanlara bu yasayı da Allah koymuştur. Rabbimiz yeryüzünde koyduğu bu yasa gereği insana demiş ki: Haydi seni yeryüzünde halîfe yaptım. Seni halîfelik özellikleriyle donattım, seni yeryüzündeki tüm varlıkların efendisi olacak biçimde yarattım. Bana kulluk yapmaya da bana isyan etmeye de imkân tanıyarak sana irade verdim. Yeryüzünde ilahlık taslayarak bana kafa tutmaya cüret etsen de sonucuna kendin katlanman kayd-u şartıyla sana bu iradeyi verdim demişti Allah. İşte insanlar yeryüzünde Allah’ın koyduğu bu yasa gereği ona kulluk yapmaya da ondan başkalarına kulluk yapmaya da izinlidirler. İşte bu gençler kavimlerini sorguladılar. Toplumlarının şirklerini hayat anlayışlarını reddettiler. Toplumlarının değer yargılarını reddettiler. Biz sizden ayrıyız, bizim sizinle bir ilgimiz alâkamız yoktur dediler. Sizler Allah’a şirk koştunuz. Sizler Allah berisinde kendinize ilahlar buldunuz. Madem böyle iddia ediyorsunuz, buna apaçık bir delil getirmeli değil miydiniz? Allah’tan başka ilah edinenlerin bu konuda Allah’tan gelmiş bir delilleri olmalı değil miydi? Allah’tan gelme hiçbir delilleri yok. Öyleyse: Böyle Allah’a karşı yalan iftira edenlerden daha zalim kim var-dır? Allah’ın dediğini demedi, demediği dedi diye iftira eden kimseden daha zalim kim vardır? Allah hayatı yönetmeye yetmedi, başkalarına da ihtiyaç var diyerek Allah’a ortaklar bulmaya çalışan, Allah’a yetki sınırlaması getiren kimseden daha zalim kim vardır? Yalan isnâdıyla Allah’a iftira edenden daha zalim kim vardır? Allah’ın kitabında dedikleri bellidir. Altı bin küsûr âyet. İşte bu âyetlerde anlatılanlar mutlak gerçektir. Bu mutlak gerçeklerin, bu âyetlerin peygamber planında uygulaması olarak da diyelim ki atmış civarında hadis var. Şimdi bu âyetlerde ve hadislerde olmadığı halde yaptıklarımıza ne diyeceğiz? Biz bunları Allah’a iftira olarak yapmıyor muyuz? Sabahta ve akşamda yaptıklarımız, eğer bu âyet ve hadislerde yoksa iftira değil mi Allah’a? Allah’ın dediğini demedi, demediğini dedi anlamına gelmez mi bu yaptıklarımız? Sanki o konuda Allah bir şey dememiş gibi bu kitaba ilgisiz yaşamak iftira değil de nedir Allah’a? İşte böyle yapan kimseden daha zalim yoktur, diyor Allah. Öyleyse aklımızı başımıza alalım da yaptıklarımızı kitaptan delillendirecek biçimde kitabımızla ilgi kurmaya, vahiyle beraber olmaya çalışalım inşallah.
16. “Onlara: "Siz onlardan ve Allah'tan başka tap-tıklarından ayrıldınız, bunun için Mağaraya girin ki, Rab-biniz size rahmetini yaysın ve size işinizde kolaylık göstersin" denildi.” Allah hariç onların tüm tapındıklarından ayrıldıktan sonra. Dikkat ederseniz Allah hariç onların tüm ilahlarını terk ediyorlar. Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi onlar Allah’ı bilmeyen, Allah’ı tanımayan, Allah’tan habersiz bir toplum değildi. Aksine onların toplumu Allah’ı bilen, Allah’ı tanıyan Allah’a kulluk eden ama hayatlarının başka bölümlerine Allah’ı karıştırmayan, o bölümlerde öteki rablerini de dinleyerek şirke düşen bir toplumdu. Meselâ hukukları konusuna Allah karışmayacak başkaları karışacaktı, kılık kıyafet konularına Allah karışmayacak başkaları karışacaktı, kazanma harcama bölümlerine, eğitim bölümlerine başkaları karışacaktı. Dediler ki gençler: Allah hariç onların taptıkları tüm ilahlarını terk ettikten sonra bir mağaraya sığınınki Rabbiniz size rahmetini ulaştırsın ve size işinizde bir kolaylık bir çıkış yolu göstersin. Çünkü artık yapabilecekleri bir şey yoktu. Azdılar, yalnızdılar, güçsüzdüler. Karşılarındaki müşrik toplumla savaşacak mücâdele verecek bir imkânları yoktu. Tüm çevreleri zalimlerle kuşatılmıştı. İdarecileri, toplumları, aileleri, akrabaları, çevreleri hep zalimdi. Etraflarında zulüm kol geziyordu. Zalimler bu bir avuç müslümânâ göz açtırmıyorlardı. Allah’a bile iftiradan çekinmeyen böyle müşrik bir toplumun bu müs-lümanlara karşı iyi davranmaları da beklenemezdi elbette. Rablerine zulmeden bu insanlar, Rabbim Allah diyen bu üç beş gariban müs-lümanın varlığına tahammül edemeyecek ve onlara ellerinden gelen her türlü zulmü reva göreceklerdi. Elbette Allah hakkını tanımayan insanlar kul haklarını hiç tanımayacaklardı. Bu durumda statükoyu tehdit eden bu üç beş müs-lüman ya hemen öldürülecekler, ya da müşrik toplum tarafından fitnelere düşürülerek zorla dinlerinden döndürüleceklerdi. Ya susturulacaklar, ya susturulacaklardı. Ya da o toplumun içinde kalmaları sonunda onların da o toplumun anlayışına meyletmelerine sebep olacaktı. İnandıklarını inandıkları gibi yaşayamayan bu garibanlar, inançlarını kalplerine hapsetmek zorunda kalan bu müslümanlar sonunda yaşadıkları gibi inanmak ve düşünmek zorunda kalacaklardı. Belki de toplumda şahsiyetleri silik birer miskin haline geleceklerdi. İşte bütün bu sebeplerden ötürü ayrılmaları gerekiyordu o toplumdan. Ayrılmaları gerekiyordu babalarından analarından. Ayrılmaları gerekiyordu arkadaşlarından akranlarında ve toplumlarından. Zaten onlar kıyam edip kendilerini ortaya koyunca, Allah’tan başka toplumlarına hâkim olan tüm sahte tanrıları reddedince, şirke düşmüş toplumlarını ve toplumlarının hayat tarzlarını, inanışlarını, değer yargılarını reddedip açıktan açığa kendi îmanlarını haykırınca tüm şehir, tüm halk, tüm ülke ve o ülke insanlığının ilah kabul ettikleri, otorite ka-bul ettikleri tüm sahte tanrılar tüm sahte ilahlar onların üzerlerine çullanmışlardı. Diyorlar ki öldürün onları! Yok edin onları! Şu bizim düzenimizi reddeden, şu bizim ilahlarımızın aleyhinde konuşan, şu bizim yasalarımızı reddeden ayak takımlarını öldürün! Hapsedin! Susturun bunları! Asın! Kesin! Hapsedin! Yok edin! diyerek tüm toplum üzerlerine çullanmışlardı. Eski arkadaşları, eski dostları, babaları anaları bile onları düşman ilân etmişlerdi. Peki suçları neydi bu gençlerin? Ne yapmışlardı da bu kadar gazaplanmışlardı bu kâfirler? Bu müslümanların bir tek suçları vardı. O da Rabbim Allah demek. Sadece Rabbimiz Allah diyorlardı. Ama berikiler buna tahammül edemiyorlardı. Çünkü ilah biziz diyorlardı. Rab biziz diyorlardı. Yetki bizdedir diyorlardı. Bizim sözümüz geçer bu ülkede diyorlardı. Bizim kanunlarımız, bizim yasalarımız diyorlardı. Bizi dinlemek zorundasınız, bizim istediğimiz gibi inanacak, bizim istediğimiz gibi yaşayacak, bizim istediğimiz şekilde giyineceksiniz! diyorlardı. Rızkı veren biziz. Ekonominizi ayarlayan biziz. Sizi doyuran biziz. Hayatı veren biziz. Hayatınızı bize borçlusunuz diyorlardı. Halbuki kendilerine bile bir saniye hayat veremeyen, ömürlerini bile bir saniye uzatamayan, üşümelerine, acıkmalarına bile engel olamayan, sineğin başlarına konmasına bile engel olamayan, ağaran saçlarına bile dur diyemeyen ve Allah’ın yeryüzünde koyduğu yasalara boyun bükmek zorunda kalan kimselerdi bunlar. Bunlar nasıl tanrı olabilirlerdi? Bunlar nasıl hâkimiyet bizdedir, yasaları biz belirleriz diyebiliyorlardı? Şirkin mantığı olmaz, diyorlardı işte. Bu durumda ne yapsın bu garibanlar? Ya her şeye rağmen canlarını kurtarabilmek için döndük diyecekler, vazgeçtik diyecekler. Biz bu düşüncelerimizden vazgeçtik, sizin dininize girdik diyecekler, pişman olduk diyecekler, affedin diyecekler ve dinlerinden îmanlarından vaz geçecekler, hem dünyalarını hem de âhiretlerini mahvedecekler yahut da kaçıp kurtulacaklardı. Başka çareleri kalmamıştı. Dinlerini değiştirip dünyalarını da âhiretlerini de mahvetme-yeceklerine göre tek seçenekleri kalmıştı o da kaçmak, saklanmak ve sığınmak. Sığınacakları yer de mağaraydı. Mağara mazlumların sığınağı. Zalimler için karanlık, vahşi, ürpertici ama onlar için aydınlık yolun başlangıcı. Mağara şirke düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalanlar için Allah’a ve cennete açılan bir kapı. Şu anda bile metropollerde Allah’a kulluk imkânını kaybeden, Allah’ın rahmetini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya gelenlerin sığındıkları yerlerdir dağ başları, mağaralar. Tek çıkar yol olarak bunu bulmuşlar ve birbirlerine bir mağaraya sığınalım ki Rabbimiz bize rahmetini yayıversin, bizi korusun, bizim îmanlarımızı korusun, bizi şirke düşmekten korusun ve bize bir çıkış yolu ve cennet nasip etsin dediler. Allah adına verdiğimiz bu karar ve çıktığımız bu yolculukta bu işimiz konusunda bize bir rıfk, bir kolaylık bir çıkış nasip etsin. Çünkü biliyor ve inanıyoruz ki tüm dünya bize düşman kesilse de Rabbimiz bizi korumasını bilir dediler. Yerde tüm kapılar kapansa bile Onun çıkış yolları bitmez dediler. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu, içlerinden birisinin teklifiydi. Bu zulümden kendinizi ancak bir mağaraya sığınmakla kurtarabilirsiniz diyerek ayrıldılar kentlerinden. Bir daha dönmemek üzere ayrıldılar evlerinden, barklarından. Ayrıldılar tüm akrabalarından arkadaşlarından. Ayrıldılar tüm kavim ve kardeşlerinden. Terk ettiler doğup büyüdükleri memleketlerini. Terk ettiler tüm hatıralarını. Geride bıraktılar her şeylerini. Girdiler mağaraya, yoruldular ve uyudular. Uzun bir uykuya daldılar. Uyutuverdi Rabbim onları. Mağarada uyudular, ama kul olarak uyudular, kulluk makamında uyudular. Demek ki kulluk makamında olan kişi uyanıkken de kuldur, uyurken de kuldur. Böyle mü’-minlerin pozitif ve negatif tüm hayatları kulluktur. Müslüman namaz kılarken de kuldur, hiçbir şey yapmayıp otururken de kuldur. Eğer otururken isyan içinde değilse. Onlar uykularına devam etsinler şimdi biz dışardan onların durumlarını takip edelim:
17. “Baksaydın, güneşin sağ tarafından doğup meylettiğini, sol tarafından onlara dokunmadan battığını, onların da mağaranın genişçe bir yerinde bulunduğunu görürdün. Bu, Allah'ın mûcizelerindendir; Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırsa artık ona doğru yolu gösterecek bir rehber bulamazsın.” Evet güneşin sahibi olan Allah güneşe de hükmediyor. Görürsün ki güneş doğduğunda onların mağaralarına sağ tarafından meyleder. Batarken de onları sol taraflarında yalayıp geçerdi. Yâni Rab-binin emrini dinleyen güneş doğarken de batarken de onlara dokun-muyor ve onları rahatsız etmiyordu. Onlar da güneşin kendilerine ulaşamayacağı mağaranın içinde derin bir köşesinde mışıl, mışıl uyuyorlardı. İşte bu durum Allah’ın âyetlerindendir. Evet güneş doğuyor, onların mağaralarının sağından yalayıp geçiyor, güneş batıyor, bu sefer de sol taraflarından teğet geçiyor. Mağara onları koruyor, güneş onları koruyor, yasanın sahibi onları koruyor. Güneş Allah’ın âyeti, mağara Allah’ın âyeti, gençler Allah’ın âyeti, mağaranın onları sinesinde barındırması, güneşin onlara zarar vermemesi tüm bunlar Allah’ın âyetleridir. Onlar orada yüz yıllarca uyuyacaklar ve bu uzun süre orada uyumaları onları değiştirmeyecek. Hiçbir şey onları etkileyemeyecek. Allah tekvînî iradesiyle, ilmiyle hikmetiyle onları yüzlerce sene orada uyutacak, onları koruma altına alacak, bildiğimiz tüm yeryüzü yasalarını değiştirecek ve yıllar sonra onları tekrar uykularından uyandıracak ve yeryüzü insanlığına diriliş âyetini gösterecekti. Bakın ey kullarım! Yüz yıllarca uyuttuğum bu gençleri nasıl tekrar uyandırıp aranıza döndürmüşsem, binlerce yıl önce toprağın altına girenleri de aynen böylece; kalkın emrimle diriltecek ve yepyeni bir hayata kaldıracağım mesajını verecekti. İşte kıyâmet günü vereceği bu kalkın emrini Allah şimdi bu mağara ashabına veriyordu. Allah’ın emrini alan gençler hemen hayata dönüyorlardı. İşte bu bir âyettir. İşte bu Rabbimizden bize ulaşmış bir hidâ-yettir, bir yol gösteridir, âhirete müteallik bir ibret ve levhadır. Kim Allah’ın bu ayan beyan âyetinden ibret alarak hidâyette olmayı murâd eder de Allah onu hidâyetine ulaştırırsa o hidâyeti bulmuştur. Ama kimde bütün bu âyetlere karşı gözlerini kulaklarını kapatır da illâ da dalâlette kalmak ister de Allah onu dalâlette bırakırsa artık onu yola ulaştıracak ne bir dost ne de mürşid bulabilirsin.
18. “Mağara ehli uykuda iken sen onları uyanık sanırdın, Biz onları sağa ve sola döndürdük. Köpekleri dirseklerini eşiğe uzatmıştı. Onları görsen için korkuyla dolar, geri dönüp kaçardın.” Peygamberim onlar o mağarada uyurlarken sen onları görsen onları bakar görürsün. Onları bakar zannedersin halbuki onlar uykudadırlar. Dıştan görünüşleri sanki diri gibi, sanki bakar gibi gözleri açık, sanki uyanık gibidirler ama aslında onlar uykudadırlar. İşte Rabbimizin gücünü kuvvetini ve hikmetini ortaya koyan bir başka âyet. Yıllarca onlar mağarada kalacaklar, uyuyacaklar ama kendilerine en küçük bir zarar gelmeyecek. Vücutlarında en küçük bir değişme bir parçalanma, bir çürüme söz konusu olmayacak. Yıllarca onlar orada uyuyacaklar ve Allah tüm dış etkenlerden onları koruyacak ve hiç kimseye onların uykusunu bozdurmayacak. Hiçbir varlığı onların yakın semtine uğratmayacak. Bir de biz onları soldan sağa, sağdan sola döndürüyorduk di-yor Rabbimiz. Sağlarına ve sollarına döndürüyorduk. Bir sağlarına bir sollarına döndürerek durumlarını değiştiriyorduk. Sebebini bilmesek de herhalde varlığın uykuda böyle devam etme yasasından mı? Yoksa onların vücutlarının zarar görmemesi için mi? Onlara ıstırap vermemek için mi? Ölmedikleri belli olsun diye mi? Ya da başka hikmetlerden mi? Allah onları bir sağlarına bir sollarına döndürüyorduk buyuruyor. Mağaranın içinde görülmeyen bir el onları sağlarına, sollarına döndürüyordu. Bir de köpekleri vardı onların. Belki içlerinden birinindi bu köpek veya onlardan birisi bir çobandı. Allah dâvâsına gönül vermiş bir çoban. Ya da belki yolda rastladıkları bir çobana da tebliğ etmişler, o çoban da onların dâvâlarını kabullenip onların kıyamına katılıvermişti köpeğiyle birlikte. Onlar mağaranın içinde uyurlarken köpekleri de mağaranın ağzında ayaklarını yaymış bekliyordu. O da tıpkı içerdekiler kadar canlı, içerdekiler kadar diri ve onları koruyucu biz özellik ser-giliyordu. Peygamberim! Eğer onları o vaziyette görseydin, o haldeyken uykuda onlara muttali olsaydın kaçardın. Korku ile dolardın ve onlardan ürpererek kaçıp uzaklaşırdın. Onları o vaziyette gören hiç kimse onlara yaklaşamazdı. Nitekim tarihi haberlere göre gelip bakmak isteyenler olmuş ve sanki bir elektrik akımına tutulmuş gibi gördüğü o manzaradan ötürü kaçmışlardır. Ölmemişler, sanki uykuya dalmış olarak Rabbimiz onları orada tutuverdi.
19,20. “Birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: "Ne kadar kaldınız?" dedi. "Bir gün veya daha az bir müddet kaldık" dediler. "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Paranızla birinizi şehre gönderin, en iyi yiyeceklere baksın ve size getirsin. Orada nazik davransın, sakın sizi kimseye duyurmasın" dediler. Zîra onların sizden haberi olacak olursa, ya taşlayarak öldürürler veya dinlerine döndürürler ve bu takdirde asla kurtulamazsınız.” Sonra onları uyandırdık, dirilttik diyor Rabbimiz. Birbirlerine sorsunlar diye, kendi aralarında tartışıp orada ne kadar kaldıklarını? Ne kadar uyuduklarını araştırsınlar diye. Evet Allah onları uyudukları bu derin uykudan, yüz yıllar süren uykularından uyandırınca onlardan biri ötekilerine şöyle dedi: Ne kadar kaldınız burada? Ne kadar uyudunuz? Bir gün, yahut bir günden daha az kaldık dediler. Ama baktılar birbirlerine ve her halde durumlarının bu söylediklerine pek uygun olmadığını biraz biraz anlamış olmalılar ki; işi, her şeyi en iyi bilen Allah’a havale ettiler ve dediler ki ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Diyorlar ki ne kadar kaldığınızı en iyi bilen Rabbinizdir. Ne hoş bir ifade değil mi? İşte imanın gündemi. İşte Allah’ın zikri. İşte işin Allah’a havalesi. Allah’tır ancak onların orada ne kadar kaldığını bilen. Allah’tır her şeyin en iyisini, en doğrusunu bilen. O’nun gibi bilgisi tam olan, eksiksiz olan kim var da? Bu konu önemlidir. Çünkü kıssanın sonunda bu gençlerin sayıları konusunda insanların tartışmaları gündeme getirilecek. Nedense insanlar böyle kendilerine lâzım olmayan şeylerin peşine düşüyorlar. Halbuki Allah bilen olduğuna, ama bize de net bir şekilde bildirmediğine göre bizim susmamız gerektiğini, işin en doğrusunu Allah bilir dememiz gerektiği vurgulanıyor. Evet, Allah onları birbirlerine ne kadar kaldıklarını sorsunlar diye kaldırdı. Sordu içlerinden biri; “ne kadar kaldınız?” Elbette bir Allah yasası olarak uyandıklarında orada ne kadar kaldıklarını sorgulayacaklardı. Bizler de bugün nerede, ne adına ve ne kadar kaldığımızı sormak, sorgulamak zorundayız. Bir plan uğruna, bir eylem adına bir yola çıkmışsak, bir yerlerde o hedefimize bir mola vermiş, biraz oyalanmışsak veya bir uyku, bir gaflet tutmuşsa bizi, elbette bunu kendimize sormak zorundayız. Ne kadar kaldık? Ne kadar oyalandık? Ne kadar hedeften ayrıldık? Sordular birbirlerine ne kadar kaldıklarını. Dediler ki bir gün, ya da daha az bir süre burada kaldık. Anlayamadılar. Nasıl anlasın-lardı? Çünkü onlar bir âyettiler. Allah’ın kendileri aracılığıyla kıyamete kadar kullarına zamana egemenliği, zamana etkinliği konusunda mesaj ulaştıracağı seçilmiş kimselerdi onlar. Onun için ne kadar kaldıklarını bilemediler. Bilmemeleri gerekiyordu çünkü. Yarın kıyamet günü insanlar da aynı şeyi söyleyecekler. Bir kuşluk vakti kadar ancak dünyada kaldık diyecekler. Yâni öyle değil mi? Söyleyin 50 yaşında, atmış yaşında olanlar, bir gün gibi gelip geçmedi mi bu ömürleriniz? Öyleyse gelin acele edelim, çünkü sadece bir gün gibi gelip geçiyor bu hayat. Ve uyandıktan sonra açlık hissederler. Yemek ihtiyaçları oldu. Orada yemeden yaşamışlardı. Allah acıkmayacak şekilde doyuruvermişti onları. Tıpkı çölde İsrail oğullarını bıldırcın eti ve kudret helvasıyla doyurduğu gibi. Ya da bizler çocukken, hiç haberimiz bile yok-ken anlarımızın göksünde sütü daha biz doğmadan hazır edip beslediği gibi. Ya da işte şu anda Allah’ın dediği gibi yaşayan nicelerini hiç çalışmadıkları halde Rabbimizin doyurup beslediği gibi. Ellerinde gümüş paraları vardır, içlerinden birini şehre göndermeyi düşünürler. İçinizden birini şehre gönderin de size yiyecek getirsin. Ama müşrik bir şehrin yiyeceklerine de güvenilmez, kestikleri yedikleri helâl mı haram mı böyle bir toplum buna pek dikkat etmez. En iyisi mi yiyecek için şehre inen kişi bizim için yiyeceklerin helâlini ve temizini araştırsın. Aman bir de orada, şehirde dikkatli davransın ve sakın sizi kimseye duyurmasın dediler. Çünkü eğer kaçıp kurtulduğumuz bu müşrik toplum bizim yerimizi tespit ederse sizi ya öldürürler ya da size zor kullanarak işkence ederek kendi milletlerine kendi sapık dinlerine döndürürler. O zaman da ebedîyen kaybedersiniz dediler. Onun içindir ki gidenin cesaretli ve ferasetli olması gerekiyor. Çünkü karışık, kozmopolit bir toplum. Nereden kazandıkları, neler yiyip içtikleri belli değil. Yiyecek diye insanların ağızlarına sunduklarının içinde neler var, neler yok hiç belli olmayan bir toplum. Ne yapsınlar böyle bir şehirden bir şeyler alırken? Mevcudun en temizini, en helâlini araştırıp alsın. Çünkü vücudun, aklın, beynin, gözün, kulağın, elin, ayağın yapı taşlarıdır yenenler. Bir de bizi sezdirmesin, bizi hissettirmesin. Eğer onlar sizi fark ederler, yakalarlarsa sizi taşa tutarlar. Ya da sizi kendi dinlerine döndürürler. Bunun için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Sanki bu âyetler bize diyor ki; ey müslümanlar unutmayın kâfirler sizi dinlerine döndürmeye çalışacaklar. Din bir yaşam biçimidir. Din bir hayat programıdır. Ev tefrişinden sofra tanzimine, ticaret şeklinden eğitim programlarına kadar hayatın tümünü kapayan programlar manzumesidir. Öyleyse sizler onların dinine girmeyin, onlar gibi olmayın, onlar gibi bir hayatın, bir programın insanı olmayın. Demek ki birileri var ayrı bir dinde, bizler varız ayrı bir dinde, biz onların dininde olmayacağız. Bizim dinimiz, bizim hayatımız, hayat programımız Allah endeksli olacak. Eğer onların dinlerine dönersek artık felâha eremeyiz, kurtulamayız, helâk oluruz Allah korusun. Anlaşılıyor ki bilinmeme konusunda dikkatli davranmalarının sebebi işte bu korkularıdır. Allah korkusu. İman korkusu. Ya ölüm, ya da dinden döndürülmek sûretiyle dünyalarını da âhiretlerini de berbat etme korkusu. Çünkü aradan yıllar geçtiğini, korktukları kralın ve o krala kulluk eden müşrik toplumlarının geberip gittiğinin farkında değillerdi. Çünkü kendi hesaplarına göre daha dün şehri terk edip kaçmışlardı mağaraya. Olup bitenlerden haberleri olmadığı için tedbir alıyorlar ve gönderiyorlar içlerinden birini. Gönderdiler içlerinden birini şehre. Meselâ elli yıl önce Konya’yı terk edip tekrar dönen bir adam bu şehrin sokaklarını tanımakta çok zorlanır değil mi? O da şehri tanımakta zorlandı. Bir taraftan da insanlar kendisini tanımasınlar diye azami gayret gösteriyordu. Onlar istedikleri kadar bilinmemek için tedbir alsınlar bakın Allah buyurur ki:
19,20. “Birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: "Ne kadar kaldınız?" dedi. "Bir gün veya daha az bir müddet kaldık" dediler. "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Paranızla birinizi şehre gönderin, en iyi yiyeceklere baksın ve size getirsin. Orada nazik davransın, sakın sizi kimseye duyurmasın" dediler. Zîra onların sizden haberi olacak olursa, ya taşlayarak öldürürler veya dinlerine döndürürler ve bu takdirde asla kurtulamazsınız.” Sonra onları uyandırdık, dirilttik diyor Rabbimiz. Birbirlerine sorsunlar diye, kendi aralarında tartışıp orada ne kadar kaldıklarını? Ne kadar uyuduklarını araştırsınlar diye. Evet Allah onları uyudukları bu derin uykudan, yüz yıllar süren uykularından uyandırınca onlardan biri ötekilerine şöyle dedi: Ne kadar kaldınız burada? Ne kadar uyudunuz? Bir gün, yahut bir günden daha az kaldık dediler. Ama baktılar birbirlerine ve her halde durumlarının bu söylediklerine pek uygun olmadığını biraz biraz anlamış olmalılar ki; işi, her şeyi en iyi bilen Allah’a havale ettiler ve dediler ki ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Diyorlar ki ne kadar kaldığınızı en iyi bilen Rabbinizdir. Ne hoş bir ifade değil mi? İşte imanın gündemi. İşte Allah’ın zikri. İşte işin Allah’a havalesi. Allah’tır ancak onların orada ne kadar kaldığını bilen. Allah’tır her şeyin en iyisini, en doğrusunu bilen. O’nun gibi bilgisi tam olan, eksiksiz olan kim var da? Bu konu önemlidir. Çünkü kıssanın sonunda bu gençlerin sayıları konusunda insanların tartışmaları gündeme getirilecek. Nedense insanlar böyle kendilerine lâzım olmayan şeylerin peşine düşüyorlar. Halbuki Allah bilen olduğuna, ama bize de net bir şekilde bildirmediğine göre bizim susmamız gerektiğini, işin en doğrusunu Allah bilir dememiz gerektiği vurgulanıyor. Evet, Allah onları birbirlerine ne kadar kaldıklarını sorsunlar diye kaldırdı. Sordu içlerinden biri; “ne kadar kaldınız?” Elbette bir Allah yasası olarak uyandıklarında orada ne kadar kaldıklarını sorgulayacaklardı. Bizler de bugün nerede, ne adına ve ne kadar kaldığımızı sormak, sorgulamak zorundayız. Bir plan uğruna, bir eylem adına bir yola çıkmışsak, bir yerlerde o hedefimize bir mola vermiş, biraz oyalanmışsak veya bir uyku, bir gaflet tutmuşsa bizi, elbette bunu kendimize sormak zorundayız. Ne kadar kaldık? Ne kadar oyalandık? Ne kadar hedeften ayrıldık? Sordular birbirlerine ne kadar kaldıklarını. Dediler ki bir gün, ya da daha az bir süre burada kaldık. Anlayamadılar. Nasıl anlasın-lardı? Çünkü onlar bir âyettiler. Allah’ın kendileri aracılığıyla kıyamete kadar kullarına zamana egemenliği, zamana etkinliği konusunda mesaj ulaştıracağı seçilmiş kimselerdi onlar. Onun için ne kadar kaldıklarını bilemediler. Bilmemeleri gerekiyordu çünkü. Yarın kıyamet günü insanlar da aynı şeyi söyleyecekler. Bir kuşluk vakti kadar ancak dünyada kaldık diyecekler. Yâni öyle değil mi? Söyleyin 50 yaşında, atmış yaşında olanlar, bir gün gibi gelip geçmedi mi bu ömürleriniz? Öyleyse gelin acele edelim, çünkü sadece bir gün gibi gelip geçiyor bu hayat. Ve uyandıktan sonra açlık hissederler. Yemek ihtiyaçları oldu. Orada yemeden yaşamışlardı. Allah acıkmayacak şekilde doyuruvermişti onları. Tıpkı çölde İsrail oğullarını bıldırcın eti ve kudret helvasıyla doyurduğu gibi. Ya da bizler çocukken, hiç haberimiz bile yok-ken anlarımızın göksünde sütü daha biz doğmadan hazır edip beslediği gibi. Ya da işte şu anda Allah’ın dediği gibi yaşayan nicelerini hiç çalışmadıkları halde Rabbimizin doyurup beslediği gibi. Ellerinde gümüş paraları vardır, içlerinden birini şehre göndermeyi düşünürler. İçinizden birini şehre gönderin de size yiyecek getirsin. Ama müşrik bir şehrin yiyeceklerine de güvenilmez, kestikleri yedikleri helâl mı haram mı böyle bir toplum buna pek dikkat etmez. En iyisi mi yiyecek için şehre inen kişi bizim için yiyeceklerin helâlini ve temizini araştırsın. Aman bir de orada, şehirde dikkatli davransın ve sakın sizi kimseye duyurmasın dediler. Çünkü eğer kaçıp kurtulduğumuz bu müşrik toplum bizim yerimizi tespit ederse sizi ya öldürürler ya da size zor kullanarak işkence ederek kendi milletlerine kendi sapık dinlerine döndürürler. O zaman da ebedîyen kaybedersiniz dediler. Onun içindir ki gidenin cesaretli ve ferasetli olması gerekiyor. Çünkü karışık, kozmopolit bir toplum. Nereden kazandıkları, neler yiyip içtikleri belli değil. Yiyecek diye insanların ağızlarına sunduklarının içinde neler var, neler yok hiç belli olmayan bir toplum. Ne yapsınlar böyle bir şehirden bir şeyler alırken? Mevcudun en temizini, en helâlini araştırıp alsın. Çünkü vücudun, aklın, beynin, gözün, kulağın, elin, ayağın yapı taşlarıdır yenenler. Bir de bizi sezdirmesin, bizi hissettirmesin. Eğer onlar sizi fark ederler, yakalarlarsa sizi taşa tutarlar. Ya da sizi kendi dinlerine döndürürler. Bunun için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Sanki bu âyetler bize diyor ki; ey müslümanlar unutmayın kâfirler sizi dinlerine döndürmeye çalışacaklar. Din bir yaşam biçimidir. Din bir hayat programıdır. Ev tefrişinden sofra tanzimine, ticaret şeklinden eğitim programlarına kadar hayatın tümünü kapayan programlar manzumesidir. Öyleyse sizler onların dinine girmeyin, onlar gibi olmayın, onlar gibi bir hayatın, bir programın insanı olmayın. Demek ki birileri var ayrı bir dinde, bizler varız ayrı bir dinde, biz onların dininde olmayacağız. Bizim dinimiz, bizim hayatımız, hayat programımız Allah endeksli olacak. Eğer onların dinlerine dönersek artık felâha eremeyiz, kurtulamayız, helâk oluruz Allah korusun. Anlaşılıyor ki bilinmeme konusunda dikkatli davranmalarının sebebi işte bu korkularıdır. Allah korkusu. İman korkusu. Ya ölüm, ya da dinden döndürülmek sûretiyle dünyalarını da âhiretlerini de berbat etme korkusu. Çünkü aradan yıllar geçtiğini, korktukları kralın ve o krala kulluk eden müşrik toplumlarının geberip gittiğinin farkında değillerdi. Çünkü kendi hesaplarına göre daha dün şehri terk edip kaçmışlardı mağaraya. Olup bitenlerden haberleri olmadığı için tedbir alıyorlar ve gönderiyorlar içlerinden birini. Gönderdiler içlerinden birini şehre. Meselâ elli yıl önce Konya’yı terk edip tekrar dönen bir adam bu şehrin sokaklarını tanımakta çok zorlanır değil mi? O da şehri tanımakta zorlandı. Bir taraftan da insanlar kendisini tanımasınlar diye azami gayret gösteriyordu. Onlar istedikleri kadar bilinmemek için tedbir alsınlar bakın Allah buyurur ki:
21. “Böylece, Allah'ın sözünün gerçek olduğunu ve kıyâmetin kopmasından şüphe edilemeyeceğini bilmeleri için, insanların onları bulmalarını sağladık. Nitekim halk, bunların hakkında çekişip duruyordu: "Onların mağaralarının çevresine bir bina kurun" diyorlardı. Oysa, Rableri onları çok iyi bilir. Tartışmayı kazananlar: "Onların mağaralarının çevresine mutlaka bir mescid kuracağız" dediler.” Rabbimiz buyurur ki biz onları tanıtıverdik o kent insanlarına. Bildiriverdik onları, onlara. Neden? Çünkü onlarla Allah kullarına bir mesaj sunacaktı. Allah onlarla kıyâmete kadar tüm insanlığa görsel bir âyet sunacaktı. Rabbimiz buyuruyor ki; Biz onları insanlara gösterdik. O şehirdekileri onlardan haberdar ettik. Hattâ kıyamete kadar gelecek insanları haberdar ettik onlardan. İşte şu anda bizler de haberdar olduk. Onlar tanısınlar için onların huzuruna gönderdik onu. Değilse orada ölür giderler, bir süre sonra bakarlardı bir mağarada üç beş ceset, ya da çürümüş kemikler bulunurdu. Ama Allah onları diriltti ve insanlara tanıttı. Ne için? Şu iki şeyin mesajını insanlara sunmak için: Birincisi ölüm haktır, diriliş ve kıyamet haktır. İkincisi; İnananlar galip gelecektir. Güç ve kudret sahibi Allah-tır. Allah birilerini korumayı murad etti mi, Allah bir inancı korumayı diledi mi, onu hiç kimsenin hatır ve hayaline gelmeyecek bir biçimde koruma altına alabilir. Hiç kimse O’na karşı gelemez. Hiç kimse O’-nun koruduklarının kılına bile dokunamaz. Kâfirler mağlup olacaktır. İnkâr edenler rezil ve rüsva olacaktır. İşte bunlar Allah’ın vaadidir. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. İman edenler hep kurtulurken, inkâr edenlerse hep mahvolmuşlardır. Evet, ayrıldı aralarından biri ve dikkatlice şehre indi. Temiz yiyecek aradı orada arkadaşlarına. Ama ne kadar da dikkatli davranırsa davransın halk tanıdı onu. Belki yabancı birisi olarak tanıdılar. Bel-ki geçmişten birisi olarak yıllar öncesinden gelen birisi olarak tanıdılar. Yahut tarihin geçmiş zamanlarından beri dilden dile dolaşan şanlı bir kıyamın kahramanlarından birisi olarak tanıdılar. Tanıdılar çünkü tanıtmak istiyordu Rabbimiz. Tanıdılar çünkü Rabbimizin insanlığa sunmak istediği âyetlerinden bir âyetti onlar. Allah bu âyetle istedi ki tüm insanlık Allah’ın vadinin hak olduğunu anlasın. Allah istedi ki insanlık Allah’ın dostlarını koruduğunu anlasınlar. Üç beş kişi de olsalar, güçsüz de olsalar, karşılarında koskoca bir dünya da olsa Allah kendi adına kıyam edenleri koruyacağını, onları zafere ulaştıracağını ve karşılarındaki güçlerin ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar tümünü mağlup edeceğini böylece vadini gerçekleştireceğini anlasınlar. Allahu Ekber! Allahu Ekber! Allahu Ekber! Rabbimiz vadini ne kadar güzel gerçekleştirdi! Müşrik bir topluma karşı Allah adına kıyam etmiş üç beş genç dimdik ayakta ama onlara zulmetmek isteyenlerin hepsi geberip gitmiş. Hepsi sistemleriyle beraber, şirkleriyle beraber yok olup gitmiş. İşte insanlar kıyâmete kadar bu gerçeği anlasınlar diye onları tanıttık diyor Rabbimiz. Bir de kıyâmet saatinin hak olduğunu, öldükten dirilmenim şüphe götürmez bir gerçek olduğunu bilsinler ve anlasınlar diye onları kaldırdık ve tanıttık diyor Rabbimiz. Tüm dünya insanlığının o gençlerin yüz yıllar sonra dirilişlerine şahit olsunlar da kıyâmetin vukuu konusunda şüpheleri kalmasın diye bunu yaptık diyor Rabbimiz. Evet şehir halkı tanıdılar onu. Yıllar önce zalim bir iktidardan kaçan o yiğitlerden birisi karşılarındaydı. Halk şaşırıp dehşete kapıldılar. Bir zamanlar kendilerinin şu anda yaşadıkları Îslâmi hayatı gerçekleştirebilmek için Allah adına kıyam eden, her şeylerini terk eden şanlı atalarından biri karşılarındaydı. Çünkü artık düzen değişmişti, toplum değişmiş ve bu gençlerin bir zamanlar mücâdelesini verdikleri hak din hayata hâkim olmuş, zalimler geberip gitmiş ve toplum müs-lüman olmuştu. Evet herkes anladı ki Allah’ın vaadi hak oldu. İnsanlar ölecekler ve dirilecekler Allah’ın vadi haktır. Üç beş genç galip gelecek, Allah’ın vaadi haktır. Kâfirler üç beş gencin bile hakkından gelemeyecekler, Allah’ın vaadi haktır. Allah adına kıyam edenlerin arkasında Allah vardır, Allah’ın vaadi haktır. Kâfirler yok olmuş, Allah’ın vaadi haktır. İşte gördüler bunu, işte biz de görüyoruz ki bu gençler galip geldiler. Şehir halkı bu yiğidin peşine takıldılar, onunla birlikte mağaraya gittiler. O yiğit arkadaşlarının yanına girdi ve bir daha dışarıya çık-madılar. Onların görevleri bitmişti artık Allah onları huzuruna almıştı. Onlar Allah’ın âyetleriydiler ve Allah’ın kendilerinden istediği mesajını sunmuşlar ve artık görevleri bitmişti. Sonra şehir halkı onların durumunu tartıştılar aralarında. Onlardan kimileri dediler ki bunların üzerine bir bina yapalım da daha sonra insanların onları kutsallaştırıp müşriklerin onlardan istifade etmelerine ve kötüye kullanmalarına engel olalım dediler. Ama idareciler ise bunlardan istifade etmek istediler. Dediler ki bunların üzerlerine bir mescid yapalım. Onlar bunu kendilerine kullanmak istediler. Kendi reklâmlarına, kendi çıkarlarına onları alet etmek istediler. Evet, birbirlerine galip gelmek için onların halleri ile alâkalı fikirler ileri sürmeye başladı toplum. Allah’ın rızasına, lütfuna ulaşan bu mağara ashabının durumlarını tartışıyorlardı. O gün başlayan, ama bitmeyen, yıllar yılı devam eden bir tartışma. Sanki toplum üçe ayrıldı ve onlardan birileri dediler ki, yapılanmanızı onlar üzerine bina edin. Onlar üzerinde bir yapılanma, onlar üzerinde bir program yapın. Hayatınızı ona göre değerlendirin. Lâkin Allah hemen uyarıverdi onları: “Rabbuhum a’lemü bihim” Niye onlara bina edeceksiniz yapılanma-nızı? Niye onlara bina edeceksiniz hayat programınızı? Unutmayın ki onları da en iyi bilen Allah’tır. Neden Allah’ı bir kenara bırakıp da her şeyinizi onlara endeksleyeceksiniz? Kıyam onlar gibi yapılır, secde onlar gibi gerçekleştirilir, söz onlar gibi söylenir, amel onlar gibi işlenir, kıyafet onlar gibi giyilir, adım onlar gibi atılır, tavır onlar gibi belirlenir. Niye öyle? Neden onlar gibi ayarlayacaksınız? Oysa onlar bir insandır ve yanılabileceklerdir. Unutmayın ki sizler Allah’ın dediği gibi olmak zorundasınız. Efendim, onlar Allah’ın Salih kullarıdır ve bizler onlar gibi olmak zorundayız. Oysa onlar gibi olarak müslüman olunmayacaktı. Allah’ın dediği gibi olarak müslüman olunacaktır. Bir grup da dedi ki, biz hayatımızı yaşarız, onları şöyle mûtena bir yere, seçkin bir yere koyarız, zaman zaman ihtiyaç hissettiğimiz tapınma ve coşma olgularımızı da onlarla giderir, bu yönlerini topluma empoze ederiz, burada kullanırız diyorlar. Evet kimileri yapılanmalarını onlar üzerine kuracaklar, dinsel hayatlarını onlarla dolduracaklar, tapınılarını, dindarlıklarını onlara benzemeye bina edecekler veya onları bir yerde bir secdegâh makamında tutacaklar. Hayatın tümünde başka programlar geçerli olacak, ama işte böyle zaman zaman özel günlerde, kutsal zamanlarda onlarla beraberlik kuruvermek yetecekti onlar için. Yâni aslında harcamaya başladılar onları. Veya az evvel ifade ettiğim gibi idareciler, yönetici kadro onlar üzerine bir mescit inşâ ederek onları kullanmak istediler. İdareciler her dönemde böyledirler. Tekkeleri, türbeleri kapattıklarını söylerler ama para getireceğine veya kendi reklâmları adına kullanabileceklerine inandıkları türbeleri de hep açık tutmaya çalışırlar. Halbuki önemli olan bu gençlerin türbeleri, yaşadıkları şehir değil veya önemli olan bu gençlerin sayıları da değildir. Önemli olan bu gençlerin bize sundukları mesajlarıdır. Ama ne gariptir ki kimi insanlar onların sundukları mesajdan ziyâde bu tür şeylerle meşgul olurlar. Bakın Allah diyor ki:
22. “Karanlığa taş atar gibi, "Mağara ehli üçtür, dördüncüleri köpekleridir" derler, yahut, "Yedidir, seki-zincileri köpekleridir" derler. De ki: "Onarın sayısını en iyi bilen Rabbimdir. Onları pek az kimseden başkası bilmez. "Bunun için, ey Muhammed! Onlar hakkında, bu kısaca anlatılanın dışında, kimseyle tartışma ve onlar, hakkında kimseden bir şey sorma.” Rabbimizin bu âyetlerinde kendilerine sunduğu mesajı anlamaya çalışmak yerine kendilerini hiç mi hiç ilgilendirmeyen konularda insanların tartışmalarına şahit oluyoruz. Gayba taş atar gibi, karanlığa taş atar gibi diyecekler ki, bu gençler üç kişiydiler ve dördüncüleri köpekleriydi. Kimileri de diyecekler veya diyorlar ki beş kişiydiler bunlar, altıncıları köpekleriydi. Sanki gayba taş atar gibi ne dediklerini, ne söylediklerini bilmiyorlar. Kendilerince gûya kıssada Allah’ın boş bıraktığı bölümleri doldurmaya çalışıyorlar. Sanki Allah o bölümleri bilememiş, ya da unutmuş gibi. Onların sayıları yedidir sekizincisi de köpekleri. Evet tartışmalarının konusu bu. Onlar üç kişiydiler. Bu sayıları çok önemliydi ya sanki. Yaptıkları o kadar önemli değildi, çoktan unutmuşlardı yaptıklarını. Kıyamları, imanları, teslimiyetleri o kadar ö-nemli değildi. Bazıları da onlar şu kadardı da filan demeye çalışıyorlar. Halbuki Rabbimiz bu kıssasıyla bize onların sayısından öte şöyle diyor: Onlar bir gruptu, haydi bakalım onlara sizler de katılın. Siz de onların yanında, onların kıyam makamında yerlerinizi alın diyor. Hani tavaf da böyledir değil mi? Bir hareket var, devam ediyor biz de ona katılacağız. Çünkü o harekete katılmamız onu artırmayacak, ona belli bir şekil kazandırmayacaktır, ama ona benim katılmam bana kazandıracaktır. İşte tıpkı onun gibi Ashab-ı Kehf bir grup olarak tanıtılıyor ve bize sen de gir onların içine deniliyor. Haydi siz de Rabbim Allah deyin. Hayata O’ndan başka program yapıcı tanımıyo-rum deyin. Onlarla beraber olun. Tıpkı onların uyuduktan sonra hayata dönüşleri gibi, sizler de uyanıp hayata dönün. Yıllardır uykudaydınız, dalgındınız, kitaptan, sünnetten uzaktınız, haydi uyanın artık. Sizin neyinize gerek onların sayıları, ya da o mağarada ne kadar kaldıkları? Oysa onlar bu yaptıklarıyla gabya taş atıyorlardı. Yâni karanlıkta göz kırpıyorlardı. Asla bilemeyecekleri, bilmeleri mümkün olmayan bir konu üzerinde söz söylüyorlardı. Size neydi bundan? Ama bunu önce kendimize söylemek zorundayız. Allah için şöyle bir düşünelim. Acaba bizler de şu anda bize hiç mi hiç lâzım olmayan konular üzerinde böyle münâkaşa ettiğimiz olmuyor mu? Nenize lâzım bunlar deniliverse ne diyeceğiz? Yâni o konuda Allah bir şey dememiş, peygamber bir açıklamada bulunmamışsa nemize gerek de konuşuyoruz onları? Öyleyse bizim susmamız gereken konuları iki ana grupta toplayabiliriz. Birisi; bize kulluk sağlamayan, bizi cennete götürücü olmayan, cehennemden kurtarıcı olmayan konular. İkincisi; evet İslâm’ın o konuda bir şeyler söylediği, ama bizim bilmediğimiz konularda da susacağız. İslâm’ın o konuda ne dediğini bilmeden konuşuyorsak, gabya taş atmaktan başka bir şey yapmadığımızı bilmek zorundayız. Yok köpekleri şöyleydi, yok adları böyleydi, yok yaşları böyleydi… Birileri de şöyle diyor; bırakın tartışmayı, onlar yedi kişiydiler, sekizincileri de köpekleriydi. Bu son ifade ya o kimselerin tartışmalarının ve sözlerinin ve zırvalarının devamıdır, yahut da bu Allah’a ait onların gerçek sayılarıyla alâkalı bilgidir. İbni Abbas efendimizden bir rivâyet var: Der ki onların sayıları yedidir ve sekizincileri de köpekleridir. Baksanıza Rabbimiz onların sayılarını bilen çok az kimse var diyor, işte ben bu az kimselerdenim. Eğer bu rivâyet doğruysa, sahihse o zaman bunların sayıları yedidir, sekizincileri de köpekleridir. De ki onların sayılarını ancak Rabbin bilir ve onların sayısını bilen çok az insan vardır. Yine bilen Allah oldu. Peki Allah onu bilir, onu bilir, onu bilir de neyi bilmez söyleyin. Ne yiyeceğimizi mi? Nasıl bir yeme modelinden yana olacağımızı mı? Nerelerden kazanıp, nerelerde harcayacağımızı mı? Nasıl bir hukuktan yana olacağımızı? Nasıl bir siyasal yaşam takip edeceğimizi mi? Neyi bilmez Allah? Elbette Allah her şeyi bilir. Ama bakın bu sûre ısrarla bunu gündem ya-pıyor. Öyleyse ey peygamberim! sen bu anlatılanlar dışında, Rab-binin sana beyan buyurduğu bu açık ifadelerin dışında bu konuda kimseyle tartışmaya girme ve bu konuda da kimseden fetva isteme. Bu konuda bu açıkça verilen bilgiler dışında hiç kimseden bir bilgi sorma. Hiç kimseyle bu konuda tartışmaya girme. İşte Kehf ashabının durumu bu kadardır. Sana lâzım olan kadarını, size lâzım olan bölümü Allah çok açık ve net bir biçimde anlatmıştır, gerisiyle ilgilenme. İşte bir mağara, işte Allah için kıyam eden gençler, işte Allah’ın onları koruması ve işte yüz yıllar sonra Rabbinin onları hayata tekrar geri döndürmesi. Sen bunları düşün ve problemleri bununla çözüme kavuştur.
23,24. “Herhangi bir şey için, Allah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım" deme. Unuttuğun zaman Rabbini an ve şöyle de: "Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana eriştirir. " Ve bir de ey peygamberim! herhangi bir şey hakkında yarın onu yaparım deme, inşallah onu yaparım de. Unuttuğun zaman da hemen hatırlar hatırlamaz Rabbini an ve ümit ederim ki Rabbim beni doğruya ulaştırır de. Bir şey mi yapacaksın? Yarınla ilgili bir tasarın, bir programın mı var? Sakın ha yarın ben şunu mutlaka yapacağım deme pozisyonunda olma. Ancak inşallah de. Allah dilerse, Allah izin verirse de. Diyelim ki insanlığın sebebiyle unuttun, hatırlar hatırlamaz yine O’nu gündemde tutuver. Ya Rab de, affet de, istiğfar et. Ve de ki, umarım ki Rabbim bundan daha güzeline, daha doğru olana beni yaklaştıracaktır. Öyleyse hayatımıza, yarınımıza, yapacaklarımıza kendimiz kâ-diriz zannetmeyelim. Hep Allah’a muhtaç olduğumuzu unutmayalım da yapacağımız her iş konusunda inşallah demeyi unutmayalım. Allah’ın her ân hayata etkin ve egemen olduğunu unutmadan bir hayat yaşamaya çalışalım inşallah. İşte müslümanların buna imanına kader diyoruz. Hayatta bu konuya bîgâne davranan nicelerinin başına nelerin geldiğini bilirsiniz. Allah’ı diskalifiye ederek yarın şunu şunu yapacağım diyen nicelerinin her şeylerini kaybettiğini biliriz. Bir hadislerinde Rasûlullah efendimizin şöyle buyurduğunu biliyoruz: “Yarınki programları konusunda eğer insanlar Allah’a kul köle olarak plan ve program yapmazlarsa onlar, kesinlikle helâktedirler” Ehl-i kitap, yahut Mekkeli müşrikler Allah’ın Resûlünden bu konuyu Ashab-ı Kehf’in kıssasını sormuşlar Rasûlullah da yarın gelin size haber vereyim buyurmuştu. İnşallah demeyi de unutmuştu. Ertesi günü geldi ki vahiy gelmedi. Hattâ rivâyetlere göre bir süre vahyini kesivermişti Rabbimiz. Ve nihâyet daha sonra gelen bu sûresinde Rabbimiz hem peygamberini, hem de onun yolunun yolcusu olan bizleri bu konuyla uyarıverdi. Öyleyse bizler de her işimizde her kararımızda inşallah de-meyi, maşallah demeyi unutmamalıyız. Her sözümüzde inşallah diyelim, her işimizde maşallah diyelim. Unutmayalım ki Allah her konuya güç yetiren, her istediği yapan, her şeyi var eden, yaratan, bilendir, tam ve mükemmel bilendir. İnşallah meşietin Allah’a ait olduğunu anlamak, kavramak ve bu idrakle îman etmek demektir. Meşiet; dilemek demektir. Allah dilerse, Allah isterse, Allah izin verirse. Bu elde bir diyeceğiz bir kere. Ama Allah dilerseden sonra kişi kendinin dilemesini mutlak ortaya koyarsa, bu Allah’la dalga geçmek demektir. Yâni yapacağı her hangi bir iş konusunda inşallah der de bir adam, yâni Allah dilerse, Allah izin verirse der de, ama bu işe kendini mutlak etkin ve yetkin zanneder ve öyle davranırsa bu inşallahla dalga geçmek demektir. Meselâ birine kafayı taktı bir delikanlı, onunla evlenecek, tamam inşallah. Ama öyle ısrar ediyorsa ki her çareye baş vuracak, illâ da evlenecek onunla. Veya bir yerden dükkan tutacak adam veya bir işin başına geçecek, biriyle beraber olacak, veya birine engel olacak, inşallah demiyor mu? Diyor ama kafaya öyle bir takıyor ki bu işi, mutlaka yapacak onu. Sanki bu konuda Allah haşa istese de yapacak istemese de. İşte bu Allah korusun da inşallahla dalga geçmek demektir. Meselâ arkadaşın biri evlenme çabasındaydı, tamam inşallah da diyordu maşallah da diyordu. Ama konuşmasına bir bakın ki her şeye rağmen yer yerinden oynasa da onu alacaktı. Mümkün değil onu kimseye yar etmem diyordu. E hani inşallah diyordun? Hani Allah isterse, Allah dilerse diyordun? Nerde kaldı inşallah? Belki de onunla evlenmeni istemiyordu Allah. Belki o makama gelmene razı değildi Allah. Hayır öyle değil. Adam hem inşallah diyor, hem de o makama gelebilmek için Allah istese de istemese de her şeyini, namusunu, iffetini fedâ ediyor. İşte bu inşallahla dalga geçmek demektir. Allah korusun da bugün müslümanın yalanı olmuş inşallah. Müslümanlar inşallah dedi mi nerdeyse bir sene sonraya söz veriyorlar. Oysa diyecekler, yarın öğle namazında buluşalım inşallah. Bu ne demek? İslâm’ın mâzeret kabul ettiği şeyler dışında orda olacağım demektir. Çok acil bir vaka olmadıkça hastalık gibi, ölüm gibi, mutlaka orada olacağım demektir bu. Öyleyse sözlerimize dikkat edelim durup dururken kendimizi münâfık yapmayalım. Bundan sonra bu gençlerin mağarada kalış süreleriyle alâkalı da bir şeyler söyleyecek Rabbimiz:
23,24. “Herhangi bir şey için, Allah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım" deme. Unuttuğun zaman Rabbini an ve şöyle de: "Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana eriştirir. " Ve bir de ey peygamberim! herhangi bir şey hakkında yarın onu yaparım deme, inşallah onu yaparım de. Unuttuğun zaman da hemen hatırlar hatırlamaz Rabbini an ve ümit ederim ki Rabbim beni doğruya ulaştırır de. Bir şey mi yapacaksın? Yarınla ilgili bir tasarın, bir programın mı var? Sakın ha yarın ben şunu mutlaka yapacağım deme pozisyonunda olma. Ancak inşallah de. Allah dilerse, Allah izin verirse de. Diyelim ki insanlığın sebebiyle unuttun, hatırlar hatırlamaz yine O’nu gündemde tutuver. Ya Rab de, affet de, istiğfar et. Ve de ki, umarım ki Rabbim bundan daha güzeline, daha doğru olana beni yaklaştıracaktır. Öyleyse hayatımıza, yarınımıza, yapacaklarımıza kendimiz kâ-diriz zannetmeyelim. Hep Allah’a muhtaç olduğumuzu unutmayalım da yapacağımız her iş konusunda inşallah demeyi unutmayalım. Allah’ın her ân hayata etkin ve egemen olduğunu unutmadan bir hayat yaşamaya çalışalım inşallah. İşte müslümanların buna imanına kader diyoruz. Hayatta bu konuya bîgâne davranan nicelerinin başına nelerin geldiğini bilirsiniz. Allah’ı diskalifiye ederek yarın şunu şunu yapacağım diyen nicelerinin her şeylerini kaybettiğini biliriz. Bir hadislerinde Rasûlullah efendimizin şöyle buyurduğunu biliyoruz: “Yarınki programları konusunda eğer insanlar Allah’a kul köle olarak plan ve program yapmazlarsa onlar, kesinlikle helâktedirler” Ehl-i kitap, yahut Mekkeli müşrikler Allah’ın Resûlünden bu konuyu Ashab-ı Kehf’in kıssasını sormuşlar Rasûlullah da yarın gelin size haber vereyim buyurmuştu. İnşallah demeyi de unutmuştu. Ertesi günü geldi ki vahiy gelmedi. Hattâ rivâyetlere göre bir süre vahyini kesivermişti Rabbimiz. Ve nihâyet daha sonra gelen bu sûresinde Rabbimiz hem peygamberini, hem de onun yolunun yolcusu olan bizleri bu konuyla uyarıverdi. Öyleyse bizler de her işimizde her kararımızda inşallah de-meyi, maşallah demeyi unutmamalıyız. Her sözümüzde inşallah diyelim, her işimizde maşallah diyelim. Unutmayalım ki Allah her konuya güç yetiren, her istediği yapan, her şeyi var eden, yaratan, bilendir, tam ve mükemmel bilendir. İnşallah meşietin Allah’a ait olduğunu anlamak, kavramak ve bu idrakle îman etmek demektir. Meşiet; dilemek demektir. Allah dilerse, Allah isterse, Allah izin verirse. Bu elde bir diyeceğiz bir kere. Ama Allah dilerseden sonra kişi kendinin dilemesini mutlak ortaya koyarsa, bu Allah’la dalga geçmek demektir. Yâni yapacağı her hangi bir iş konusunda inşallah der de bir adam, yâni Allah dilerse, Allah izin verirse der de, ama bu işe kendini mutlak etkin ve yetkin zanneder ve öyle davranırsa bu inşallahla dalga geçmek demektir. Meselâ birine kafayı taktı bir delikanlı, onunla evlenecek, tamam inşallah. Ama öyle ısrar ediyorsa ki her çareye baş vuracak, illâ da evlenecek onunla. Veya bir yerden dükkan tutacak adam veya bir işin başına geçecek, biriyle beraber olacak, veya birine engel olacak, inşallah demiyor mu? Diyor ama kafaya öyle bir takıyor ki bu işi, mutlaka yapacak onu. Sanki bu konuda Allah haşa istese de yapacak istemese de. İşte bu Allah korusun da inşallahla dalga geçmek demektir. Meselâ arkadaşın biri evlenme çabasındaydı, tamam inşallah da diyordu maşallah da diyordu. Ama konuşmasına bir bakın ki her şeye rağmen yer yerinden oynasa da onu alacaktı. Mümkün değil onu kimseye yar etmem diyordu. E hani inşallah diyordun? Hani Allah isterse, Allah dilerse diyordun? Nerde kaldı inşallah? Belki de onunla evlenmeni istemiyordu Allah. Belki o makama gelmene razı değildi Allah. Hayır öyle değil. Adam hem inşallah diyor, hem de o makama gelebilmek için Allah istese de istemese de her şeyini, namusunu, iffetini fedâ ediyor. İşte bu inşallahla dalga geçmek demektir. Allah korusun da bugün müslümanın yalanı olmuş inşallah. Müslümanlar inşallah dedi mi nerdeyse bir sene sonraya söz veriyorlar. Oysa diyecekler, yarın öğle namazında buluşalım inşallah. Bu ne demek? İslâm’ın mâzeret kabul ettiği şeyler dışında orda olacağım demektir. Çok acil bir vaka olmadıkça hastalık gibi, ölüm gibi, mutlaka orada olacağım demektir bu. Öyleyse sözlerimize dikkat edelim durup dururken kendimizi münâfık yapmayalım. Bundan sonra bu gençlerin mağarada kalış süreleriyle alâkalı da bir şeyler söyleyecek Rabbimiz:
25. “Onlar mağaralarında üç yüz dokuz yıl kaldılar derler.” Onlar mağaralarında tam üç yüz yıl kaldılar ve dokuz daha ilave edildi. Bu Arapça’da bir ifade tarzıdır. Araplar arasında o dönemde çok yaygın kullanılan bir ifade tarzı olduğundan Rabbimiz böyle buyurmuş. Onlar mağarada üç yüz yıl kaldılar, dokuz daha kattılar. Ama sen şöyle söyle ey peygamberim; bırakın bu tartışmaları, sayıları konusunda tartıştığınız gibi, bir de mağarada kalış süreleri konusunda tartışmalara girmeyin.
26. “De ki: "Onların ne kadar kaldığını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O, ne mükemmel görendir! O ne mükemmel işitendir! İnsanların O'ndan başka dostu yoktur. O, hiç kimseyi hükümranlığına ortak kılmaz. " Onların orada ne kadar kaldıklarını en iyi bilen Allah’tır. Allah onların orada ne kadar kaldığını en iyi bilendir. Allah’tır en bilen, tam bilen. Üç yüz yıl kaldılar, bir de dokuz yıl ziyade ettiler. Yâni üç yüz dokuz yıl mı? Hayır öyle değil. Bu tartışmalar da size bir fayda sağlamayacak. Unutmayın ki onların orada ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir. Gökler ve yeryüzünün gaybını bilen O’dur. Yukarıdaki söz eğer Rabbimize aitse o zaman şöyle diyeceğiz: Rabbin biliyor ki onlar orada 309 yıl kaldılar. Ama eğer bu söz de önceki zırvaların devamıysa o zaman bilmiyoruz onların ne kadar kal-dığını, aslını Allah bilir diyoruz. Eğer bilen Allah 309 yıl demişse Allah’ın dediği doğrudur diyoruz. Çünkü göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir, Ondan daha iyi hiç kimse bunu bilemez. O ne güzel işitir ve ne güzel görür. Onun berisinde onlar için ne bir veli, ne de hükmünde ortağı vardır. Mülk tümüyle Onundur mülkünde hiç kimseyi kendisine ortak etmemiştir, hiç kimseyi bu konuda yetkili kılmamıştır. Bazıları Allah bilir sözünden hareketle bunu diyenin Allah değil de başkalarının olduğunu, işin aslını ancak Allah’ın bildiğini demeye çalışmışlar. Kimileri de bu bölümün Allah’a ait olduğunu söylemişler. O zaman 309 yıl mı? yoksa 250 yıl mı? bunu sadece Allah bilir ve bizim için de fark etmeyecektir. Öldükten sonra dirilten Allah; bin yıl da olsa diriltme kudretine sahiptir. Allah semavat ve arzın gaybını bilendir. Gaybın anahtarları elinde olandır. Kur’an’ın başka yerlerinden öğreniyoruz ki bu gaybını da kimseye ezdirip bozdurmayandır Rabbimiz. Yâni kimseyi buna muttali kılmayandır. Ee efendim Allah bunu başkalarına da bildire-mez mi? Elbette isterse bildirebilir de ama Allah bunun yasasını koy-muş ve bunu belirlemiştir. Onu kimseye muttali kılmam diyor. Meselâ Allah dilerse kendisi gibi bir Allah daha yaratamaz mı? Son elçisi olan ahir zaman Nebîsinden sonra bir elçi daha göndere-mez mi? Evet gönderebilir ama bunun yasasını koymuş ve bitirmiş, bundan sonra bir daha elçi göndermeyeceğim demiş ve bitirmiş. Gaybımı da kimseye açmam demişse bunun yasasını koymuşsa, artık bunu kurcalamanın da anlamı yoktur.
27. “Ey Muhammed! Rabbinin kitabından sana vahy olunanı oku; O'nun sözlerini değiştirecek yoktur. O'ndan başka bir sığınılacak da bulamazsın.” Burada kıssa bitiyor. Rabbimiz kitabının Kehf sûresinde peygamberine vahy ettiklerini elçisine okudu. Elçisine anlattı. Şimdi de ona okuduğu bu âyetlerin onun tarafından bize okunmasını emrediyor. Allah elçisinin kendisine indirilen bu kitabı bize okumasını emrediyor. Allah’ın Resûlü Allah’ın kendisinden istediği biçimde okuyordu Allah’ın kitabını. Sürekli gündemde tutuyordu bu kitabın âyetlerini. Allah’ın Resûlü bunu önce sahabeye okudu, şu anda da bize okuyor. Sanki efendimizin ağzından dinliyormuş gibi kıssayı dinledik. Biz de okuyacağız hem kendimize hem de en yakınlarımızdan başlamak sûretiyle herkese. Onun sözlerini değiştirecek yoktur. Acaba bugün bizler de bu Ashab-ı Kehf gibi olursak Allah bize de yardım eder mi? demeyin. Biz de eğer bu gençler gibi yapar, Allah için bir kıyamı gerçekleştirecek olursak kesinlikle inanalım ki Allah bize de yardım edecektir. Tüm düşmanlarımıza karşı bizi de koruyacaktır. Allah’ın dışında bir melce, bir sığınak da yoktur. Vekil Odur ve O ne güzel vekildir. Koruyucu Odur ve ne güzel koruyucudur O. O gün o müslümanları âyet olarak şereflendiren ve kıyâmete kadar ümmete örnek yapan Allah unutmayalım ki aynı yolun yolcularını da aynı şerefle şereflendirecektir. Onları da ölümsüzlüğe ulaştıracaktır. Kendisine sığınanları mutlaka koruyup rüşte ulaştıracaktır. İşte üç beş genç ve karşılarında bütün dünya. Matematik hesaplarına göre onların başarması kesinlikle mümkün değil. Ama gördük ki Allah’ın izniyle başarıya ulaştılar. Kıyâmete kadar Allah yolunda olan müslümanlar hep kazanacak ve karşılarındaki kâfirler ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar hep kaybedecekler. Bu Allah’ın yeryüzünde değişmeyen yasasıdır. Sûrenin bu bölümünde son derece açık ve net bir şekilde gör-dük ki imanla maddecilik, imanla materyalizm arasındaki savaş böylece imanın galibiyetiyle son buluyor. Sebepleri putlaştıran, eşyayı putlaştıran ve maddenin ötesinde bir Allah’ın varlığını reddeden küfür taraftarlarıyla, tüm bu sebeplerin, maddenin ve eşyanın, âlemin yaratıcısı mutlak egemen bir Allah’ın varlığına iman eden iman taraftarları arasındaki kavga inananların zaferiyle sonuçlanıyor. Allah için dünyalarından, rahatlarından, devletlerinin kendilerine lütfedeceği makamlardan, ailelerinden, akrabalarından, dostlarından, vatanlarından, evlerinden, barklarından vazgeçebilenleri bekleyen Allah desteği ve zaferi. Evet hem dünyada, hem de âhirette güzel âkıbet muttakilerindir. Gördük ki toplum ve zalim iktidar taraftarları putlara, şehvetlere, maddeye ve kuvvete tapınmaya başlamıştır. Maddeci ve materyalist bir anlayışla sadece görünene inanan, onun ötesinde başka hiçbir değer tanımayan, tüm imanî ve ahlâki değerleri reddeden bir duruma gelmiştir. Bu mantığın getirdiği tabii bir sonuç olarak iktidarda bulunanlar doyumsuzca ülkenin tüm gelir kaynaklarına el koymuş ve gücüne güç katmıştır. Ulaştığı bu gücün sarhoşluğuyla kendisini tanrı görmeye başlayan iktidar kendisi gibi düşünmeyen, kendisi gibi inanmayan, kendisi gibi yaşamayanların peşine takılmıştır. Tek tip insan, tek tip inanç dayatmasıyla insanları takibe almıştır. İşte böyle boğucu bir ortamda bir kısım gençlerin kalbine İsa’nın (a.s) hayatbahş olan mesajı ulaşır. Bu kutlu peygamber mesajıyla dirilen bu gençler sebeplerin ötesinde işleyen mutlak iradeyi, Allah’ı tanırlar. Sebeplere de, devlete de, devlet kapısına da, topluma da asla boyun eğip teslim olmamaları ve sadece Allah’a güvenip teslim olmaları gerektiğinin bilincine erdiler. Allah’ın sebepler sebebi olduğunu, tüm sebeplerin yaratıcısı ve sahibi olduğunu anlayıverdiler. Her kim ki böylece Allah’a iman eder ve teslim olursa kesinlikle bilelim ki Allah da onu destekleyecek, ona sabır, sebat, güç, kuvvet, rüşt işlerinde başarılar, kolaylıklar verecektir. Tüm sebepleri onun hayrına, yardımına seferber edecektir. Evet inançsız bir dünyaya sahip olmaktansa, imansız, izzetsiz, hürriyetiz ve şerefsiz bir hayata sahip olmaktansa hayatsız, malsız, mülksüz, makamsız, ikbalsiz bir imana sahip olmayı yeğleyenler var ya Allah imanlarını onların imdadına koşturuveriyor. İman ve hidayet onların yollarını açıveriyor. İmanları onlara her yerde ve her konumda sadece Rablerine güvenmeleri, Rablerine sığınmaları ve Onun istediği yolda olmaları gerektiğini söyleyiveriyor, onlara bu yolda sabır ve kararlılık veriyor. Dikkat ederseniz birlikte gerçekleştirdikleri bu kıyamın sonunda yine birlikte hareket ediyorlar, bölünmüyorlar, parçalanmıyorlar, her biri ayrı bir yere kaçmayı, her bireri ayrı bir mağaraya sığınmayı düşünmüyorlar. Hepsi birden Rablerine sığınarak aynı mağaraya gi-riyorlar. Dikkat ederseniz adına kıyam gerçekleştirdikleri Allah’ın güneş, hava gibi tüm nimetlerden onları istifade ettirdiğini görüyoruz. Elbette bu sebeplerin, bu yasaların sahibi olan Allah onları sevdiklerinin emrine ve hizmetine âmâde kılar. İşte böyle hayatın sahibi olan Allah tüm hayatı, tüm eşyayı, tüm varlıkları, tüm sebepleri sevdiği kul-larının emrine sunarken aynı sebepleri, aynı eşyayı onları putlaştıranların helâklerine sebep kılıveriyor. Öyle değil mi? Göklerin ve yerin, göktekilerin ve yerdekilerin tamamının sahibi ve yaratıcısı olan Allah’ı reddederek, Allah’la çatış-maya girerek, maddeyi, eşyayı, sebepleri, yasaları putlaştıran, onlara tapınmaya başlayan, Allah’a kulluğa ayıracakları akıllarını, bilgilerini, zamanlarını ve imkânlarını dünyayı, dünyada rahat bir hayatı kazanabilmek için seferber edenlere dünya ve topladıkları dünyalıklar hep karşı gelmiştir. Hiç beklemedikleri bir anda, hiç ummadıkları bir ortamda Allah karşılarına çıkmış, yollarını kesmiş ve bu zavallılar kendi icatlarının, kendi vasıtalarının kurbanı olarak geberip gitmişlerdir. Mü’-minlere hayatbahş olan eşya, sebepler bunlar için helâk sebebi olmuştur. Kendi ürettikleri şeylerin mikroplarıyla, kendi ürettikleri harp ve benzeri problemlerle yok olup gitmişlerdir. Ve işte şimdi Mekke’deyiz. Mekke’de Ashâb-ı Suffa’nın rolünü oynayan, onların misyonunu ve dâvâsını üstlenen bir avuç müslü-man var. Tıpkı onlar gibi Allah’a Allah’ın istediği gibi îman etmiş, Allah’a Allah’ın istediği gibi teslim olmuş ve hayatlarını Allah adına yaşama mücâdelesi veren bir avuç müslüman. Bilallar, Ammarlar, Sü-heybi Rumilerden oluşan bir avuç müslüman. Ve bir de Mekke’de Ashab-ı Kehf dönemi zalimlerinin rolünü üstlenmiş müşrikler var. Onların o gençlere yaptıklarını aratmayacak biçimde bu bir avuç müslümanı bir kaşık suda boğmak isteyen Mekkeli müşrikler var. Onlar da diyorlar ki ey Muhammed! Sen bu ayak takımını yanından kovmadıkça kesinlikle bizler senin yanına gelemeyiz. Biz onlarla birlikte oturamayız.
28. “Sabah akşam Rablerinin rızâsını dileyerek O'na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek, gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan kimseye uyma.” Peygamberim sen sürekli onlarla beraber ol, onları yanından kovma. Unutma ki yarın onlar da tıpkı Ashab-ı Kehf gibi olmaya nam-zet insanlardır. Şu anda horlansalar da, hakaretlere maruz kalsalar da unutma ki onların şu andaki konumu Ashab-ı Kehf’in konumuyla aynıdır. Tıpkı onlar gibi bunlar da seneler sonra yeryüzünün efendisi olmaya namzet kimselerdir. Onlar bir dönem gelecek ki kıyâmete yeryüzünün ölümsüz kahramanları, örnek şahsiyetleri olacaklardır. Kıyâmete kadar insanlık onları baş tacı edecektir. Evet, ey peygamberim sakın sabah akşam seninle birlik olanlara karşı rahatsızlık gösterme, burun kıvırma, onları yanından kovma. Peki acaba böyle yapmış mı Allah’ın Rasûlü? Sadece Ümmü Mektûm’a küçücük bir tavrının akabinde bile hemen uyarıldığını biliyoruz. Peki ya bu neyin nesi? Anlayabildiğimiz kadarıyla müşriklerden peygamberimize bir teklif var. Diyorlar ki ey Muhammed, tamam senin yanına gelelim, ama bir konu var ki biz ona tahammül edemi-yoruz. Şu senin yanındaki malsız mülksüz, statüsüz, adam bile diye-meyeceğimiz baldırı çıplaklar var ya, şu seni çepeçevre kuşatanlar var ya, sen onları bizim yanımıza almazsan ancak o zaman gelebiliriz. Kabul edersen geliriz diyorlar. Yâni belki dış görünüşüyle güzel bir teklifti bu. Onların hidâyetine çok hâris olan Allah’ın Rasûlü; acaba bu adamlar biraz biraz dinlerlerse adam olurlar mı? Acaba bizim yakınımızda oluşları onların kalplerini ısındırır mı? Diye düşünürken, aklından geçirirken Rabbimiz hemen uyarıverir onu. En’âm sûresinde de böyle bir uyarı gelir. Eğer onları kovacak olursan, zalimlerden olursun buyuruluyor. Peki acaba bu konuda biz ne durumdayız? Peygamber bile böyle yapınca zalimlerden olacaksa, biz ne haldeyiz bu konuda? Allah’ın bize lütfettiği imkânlardan birisini kullanacak durumda olan komşularımıza, bize ihtiyacı olanlara karşı nasıl davranıyoruz? Aman belki bu kardeşimin, bu komşumun evinin ihtiyacı mı var? Hastası mı var? Arabaya mı ihtiyacı var? Onu mu yük sürecek acaba diye mi ka-çıyorsun ondan? Kimlere karşı yan çizmeye çalışıyoruz? Sosyal hayatta gariban bilinenlerden kaçmaya mı çalışıyoruz? Müstahdemlere karşı farklı davranmaya mı çalışıyoruz? Öyleyse peygamberim, sen onlarla beraber ol, ve sabret. Sa-habi diyor ki vallahi bu âyet geldikten sonra Allah’ın Resûlü biz yanından ayrılmadıkça bizim yanımızdan ayrılmıyordu. Allah’ın bu uyarısından sonra Rasulullah Ashab-ı Kehf konumunda bulunan toplumun bu en garibanlarıyla hayatını birleştirivermişti. Zîra Allah’ın dininde yeryüzünde hiçbir sınıf ayırımı yoktur. Ne sosyal, ne ekonomik, ne dinsel hiçbir ayırım söz konusu değildir. Bakın aynı konuda Allah’ın Resûlü En’âm sûresinde de uyarılmıştır: “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur’an’la uyar. Onlar için Allah’tan başka ne bir dost, ne bir şefaatçi vardır. Gerekir ki Allah’tan korkarlar. Sırf Allah’ın rızası nı dileyerek sabah akşam Rablerine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değildirler. Onları huzurundan kovduğun takdirde zalimlerden olursun.” İslâm’ın ilk maya tuttuğu Mekke toplumunda Rasûlullah’ın çevresinde onun dâvetine kucak açanlar toplumun en gariban insanlarıydı. Mekke’nin ileri gelen zenginleri, kendini beğenmiş müstekbir, toplumun kalburüstü insanları Resûlü Ekremin yanına geldikleri zaman, bu gariban insanlarla onun meclisinde birlikte yan yana oturmak şöyle dursun, tükürüklerini bile bu adamlara reva görmüyorlardı. Rasûlul-lah’ın yanına geldiklerinde Bilal gibi, Habbab Bin Eret gibi, Ammar Bin Yasir gibi, Süheybi Rumi gibi garibanları, kendi ifadeleriyle baldırı çıplakları orada, onun yanında gördükleri zaman kahroluyorlar, mahvoluyorlar ve: Ey Muhammed! eğer bizim senin yanına gelmemizi isti-yorsan kov bu adamları. Bu baldırı çıplaklar senin meclisinde bulundukları sürece kesinlikle senin yanına gelmeyiz, gelemeyiz. Biz bu adamlarla birlikte asla oturamayız diyorlardı. Biz aziz, bunlarsa zelil diyorlardı. Malda, makamda, elbisede, servette, samanda izzet görüyorlardı. Bunlara sahip olanlar aziz, bunlardan mahrum olanlar da zelildir diyorlardı. Ey Muhammed! Kavminden bunlara mı razı oldun? Bu kadar insanın içinden bunları mı seçip beğendin? Yâni sence aramızda Allah’ın nîmet verip üstün kıldıkları bunlar mıdır yâni? Biz bunlara mı tabî olacağız? Bunlara mı uyacağız? Senin bu anlayışından vazgeçip bize bu adamlardan ayrı bir meclis yapmanı istiyoruz. Dışarıdan gelen Arap elçilerinin bizleri bu düşük insanların yanında görmelerini iste-miyoruz, buna tahammül edemiyoruz diyorlardı. Biz senin yanından ayrıldıktan sonra onları yanına alabilirsin. Biz çıktıktan sonra istediğin kadar onlarla otur, ama biz varken onları çıkar diyorlardı. Bunların İslâm’a girmeleri konusunda çok haris davranan Allah’ın Resûlü, bunların cehenneme gitmelerine vicdanı asla dayanmayan Allah’ın Resûlü, peki bunu bir düşüneyim buyurunca, hemen arkasından bu âyet-i kerîme geliyordu. Bakın Allah diyor ki peygamberim, sen bırak başkalarını da Rablerinden korkanları, Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları, bu dünyadaki imtihânları bitip de tüm yaptıklarının hesabını vermek üzere Allah’ın huzuruna gideceklerini ve huzurda toplanacaklarını bilen ve buna inananları ve hayatlarını bu îmânâ bina etmeye çalışanları Kur’an’la uyar. Âhirette kendilerini kurtaracak Allah’tan başka bir velileri, Allah’tan başka hayatlarına kulluk maddesi alacak bir velileri, Allah’tan başka bir kurtarıcıları, bir dostları ve şefaatçileri yoktur onların. Babalarının, dedelerinin, şeyhlerinin, liderlerinin, mürşitlerinin, hattâ peygamberlerinin bile kendilerini kurtaramayacağına inananları uyar peygamberim. Zîra uyarıdan nasibini alacak olanlar da bunlardır. Söz dinleyecek olanlar da bunlardır. Sakın buna inanmayanları inananlara tercih etme! Allah’a îman edip sırf Allah’ın rızasını kazanmak derdiyle sabah akşam Rablerine dua eden ve bu dâvânın temel taşları, yâni bu dâvânın temel taşları ve bereketi durumunda olan bu garibanları sakın berikilerin hatırına huzurundan kovma! Çünkü ne sen onların hesabından sorumlusun ne de onlar senin hesabından sorumludur. Senin hesabın sana, onların hesabı da kendilerine aittir. Yâni bu gariban müslümanların gariban olmaları ya da onların fakir olmaları benim Rableri olarak onlara takdir ettiğim rızın neticesidir. Bu benim takdirimdir, senin bununla bir ilgin alâkan yoktur. Sonra bu gibi şeylerin, fakir fukara olmak gibi ölçülerin îman yönünden hiçbir değeri yoktur. Yâni ne zenginler daha iyi müslüman-dır, ne de fakir olanlar daha az müslümandır. Bunun îmanla bir ilgisi yoktur. Öyleyse ey peygamberim, sakın bu insanlar fakirdir diye huzurundan kovmaya ve ötekileri bunlara tercih etmeye kalkışma. Resûl-i Ekremin hayatında bir Abese hadisesi var. Allah’ın Resûlü kâfirlere Mekke’de büyük kabul edilenlere, bu müdürdür, bu reistir, bu liderdir, bu kalburüstü, bu elit tabakadır denenlere İslâm’ı anlatma çabası içindeyken ama bir sahabe, Abdullah İbni Ümmü Mektum çıkagelir ve Allah’ın Resûlünden Îslâm talebinde, îman talebinde bulunur. Allah’ın Resûlü onu bırakarak berikilere anlatmaya devam eder. Ümmü Mektum ısrar eder. Allah’ın Resûlü onun bu ısrarını münâsebetsizlik kabul eder. Zîra beriki reis konumunda olan kimse-lerin İslâm’a girmelerini istemektedir ve onlara tebliğine özen göstermektedir. Âdeta onları kazanabilmek için bütün gücüyle çırpınmaktadır. Rasûlullah’ın bir mâzereti vardı bu konuda. Ümmü Mektum Rasûlullah’ın akrabasıydı, binaenaleyh başka zaman da anlatabilirdi ona. Bir ikinci mâzereti de Abdullah müslümandı, o anda ölseydi cen-nete gidecekti, ama berikiler kâfirdi, o anda ölselerdi onlar cehenneme gideceklerdi. Onun için Allah’ın Resûlü felâketin ciddiyetine binaen berikilere yöneliyordu. Lâkin Abdullah Bin Ümmü Mektum amaydı, zor gelmişti oraya kadar. Düşe kalka gelmişti, samimi olarak gelmişti, amel etmek üzere gelmişti, işkenceye adaylığını koyarak gelmişti. Ama berikiler ona karşılık şartlı gelmişti. Bizim bu dine ihtiyacımız yoktur diyerek gelmişlerdi. Müstekbirce müstağnîce gelmişlerdi. Onun yanında berikilere yönelmek cahili değer yargısından kaynaklanıyordu. Bunlar müdürdür, bunlar amirdir, bunlar elit tabakadır diyerek, bunlar îman ederlerse Îslâm güç bulacaktır diyerek bunlara yönelmek cahili bir anlayıştı. İşte o anda Rabbimiz Abese sûresini gönderivermişti. Rasûlullah donakalmış, Ümmü Mektum donakalmış, kâ-firlerin hepsi şaşırıp kalmışlardı. Allah o anda, o ortamda âyetlerini gönderivermiş ve peygamberini düşmanlarının gözü önünde uyarıvermişti. Bir daha bunu yapma peygamberim! Buyuruvermişti. Öyleyse müslümanlar hüküm verirken cahiliyeden, cahilî değer yargılarından etkilenmelidir. Bu konuda her zaman vahiy önde olmalıdır. Kim iyi? Kim kötü? Kim büyük? Kim küçük? Kim önce? Kim sonra? Kim bereketli kim bereketsiz? Bunu vahiy belirlemelidir. Bunu kendi kendimize belirlemeye kalkışmamalıyız. Müslüman ne kadar da fakir olursa olsun, ne kadar da sosyal yönden zayıf olursa olsun her zaman kâfire tercih edilmelidir. Yâni yirmi dört saatimizin herhangi bir bölümünde bizden Îs-lâm isteyen bir talep olursa, bunu derhal yerine getirmek zorunda ol-duğumuzu asla unutmamalıyız. Ya da insanlardan böyle bir talep ol-madığı halde kendiliğinden bir fırsat oluşmuşsa yine hemen onu yerine getirmek zorunda olduğumuzu da unutmamalıyız. Yâni karşımız-daki insanların, hanımlarımızın, çocuklarımızın, komşularımızın illâ da dilleriyle bizden İslâm’ı sormalarını, istemelerini beklememeliyiz. Halleriyle, vaziyetleriyle sorduklarının ve istediklerinin hemen farkına va-rarak onlara onların muhtaç oldukları İslâm’ı anlatmaya başlayıvere-lim. Evet garibanları etrafımızdan kovmamalıyız. Zîra Rabbimiz buyurur ki onların hesabından siz sorumlu değilsiniz. Onlar da sizin hesabınızdan sorumlu değildir. Bunun niyeti öğrenmek değil! Bunun niyeti dalga geçmek! Bunun niyeti beni oyalamak! Demeyelim. Bakın Allah diyor ki: Sana ne bundan? Seni ne ilgilendirir bu? Onun hesabı senden sorulmayacak, senin hesabın da ondan sorulmayacak. Ne bilirsin? Belki samimi olarak dinleyip amel edecektir o. Allah peygamberine diyordu ki sakın o garibanları yanından kovma! Eğer bunlar garibandır diye onları yanından kovarsan o zaman sen zalimler den olursun. Peygamberim, sakın dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Gözlerini o garibanlardan ayırma. Yâni onlar bir yana sen bir yana program arama. Onlarla beraberken saate bakıp durma. Birilerini gözleme bahanesiyle sakın dışarıya bakıp, içeriye girip durma. Dersim vardı, işim vardı, toplantım vardı filan deme. Onlarla beraberliğe sabret. Biz onlarla beraber olunca Allah bizden razı olacaksa niye yapalım bunu? Bunu ancak şu dünya hayatının geçici zevk ve eğlencelerini isteyenler yapabilir. Yâni bunu yapanlar ne için yaparlarmış? Bakın devamında Rabbimiz onu şöyle anlatıyor: Ya şu dünya hayatının ziynetini, ya da Allah’ı ve âhireti istersiniz. Peki ikisini birlikte istesek olmaz mı? Mümkün değil. Yâni hem Konya’da olmayı, hem de İstanbul’da olmayı istemek gibi bir şeydir bu. Hem arabayı satmak istiyor-sun, hem de aynı arabaya binmek istiyorsun. Yâni hem o, hem o olmaz. Bakın Ahzâb sûresinin 28 ve 29. âyetlerinde Rabbimiz bu ko-nuyu bize çok hoş anlatır. “Ey peygamber! Eşlerine şöyle söyle: “Eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Eğer Allah'ı, peygamberini, âhiret yurdunu istiyorsanız bilin ki, Allah içinizden iyi davrananlara büyük ecir hazırlanmıştır.” (Ahzâb 28,29) Rasûlullah efendimizin hanımları Beni Kureyza Yahudilerinin ganimetleri müslümanların ellerine geçince Rasûlullah efendimizi sıkıştırdılar. Dediler ki; “ey Allah’ın Resûlü, başkalarının hanımları refah içinde bir hayat yaşarlarken görüyorsun ki bizler sıkıntı ve yokluk içinde kıvranıyoruz. Bizim de bolluk içinde yaşamak hakkımız değil mi? Diyerek Rasûlullah efendimizden dünyalık bir şeyler istediler. Tabi o günlerde müslümanların ellerine son savaşlarda bolca ganimet geçince hayat standartlarında değişmeler oldu. Bu durumdan tüm mü’minler etkilendikleri gibi Rasûlullah efendimizin hanımları da etkilendiler. Bizim de başkaları gibi yiyip içmeye, giyinip kuşanmaya hakkımız vardır derler. Bizim de hayat standardımız biraz değişsin, biz de biraz rahat edelim, bizim evimiz, eşyamız da biraz hoşumuza gidecek hale gelsin derler. Ey Allah’ın Resûlü biraz da biz hanımlarını düşünsen, biraz da bizim için harcama yapsan derler. Belki peygambere karşı hanımlarının istekleri, bu tavırları Onun insanlığa getirip sunmuş olduğu, insanlardan istemiş olduğu hayat tarzının bir bakıma bir sorgulanması anlamına da geliyordu. Belki de Rasûlullah’ın hanımları Onun diğer müslümanlar gibi şimdiye kadar elinde avucunda bir şey olmadığı için böyle garipçe bir hayat yaşadığı hükmüne, zannına varmışlardı. Şimdi ise müslümanların eline bolca ganimet malı geçmişti. İster o sebeple, isterse bolluk içinde bir hayat özlemiyle olsun Resûlullah efendimizi sıkıştırırlar. Resûlullah efendimiz bu duruma çok üzülür. Rabbimiz buyurur ki; Ey peygamber! Eşlerine şöyle söyle: Eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Eğer Allah'ı, peygamberini, âhiret yurdunu istiyorsanız bilin ki, Allah içinizden iyi davrananlara büyük ecir hazırlanmıştır. Tehdidin büyüklüğünü anlayabiliyor musunuz? Eğer sizler peygamber eşleri olarak dünya hayatını, dünya hayatının ziynetini, süsünü, rahatlığını, konforunu, lüksünü istiyorsanız. Eğer derdiniz dünyada refah içinde bir hayat yaşamaksa, gelin sizi metalandırayım. Size bağışta bulunayım. İstiyorsanız sizi boşayayım, boşamam do-layısıyla size vermem gereken mutayı, mehirlerinizi vereyim de gü-zellikle sizi salıvereyim. Böylece benim içinde bulunduğum sıkıntılı hayattan kurtulup serbest olursunuz. Özgürce dilediğiniz gibi bir ha-yat yaşarsınız. İstediğiz şekilde yer, içer, giyinir, kuşanırsınız. Evet işte peygamber hanımlarına söylenen söz budur. Peki bize söylenen nedir? Bize ne söyleniyor burada? Ey insanlar, ey müs-lümanlar eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız gelin sizi serbest bırakayım, keyfinize göre bir hayat yaşayın. Ama unutmayın ki bu tercihinizle peygamber ailesinden, peygamber çevresinden, peygamberle birlik olmaktan, peygamber yolunun yolcusu olmaktan uzaklaşmış olursunuz. Buyurun dilediğiniz gibi yaşayabilirsiniz. Yine peygamber ailelerine ve bizlere ikinci teklifte şöyle. Yok eğer dünyayı değil de Allah’ı, Resûlüne ve âhiret yurdunu istiyorsanız muhakkak ki Allah sizden muhsin olanlara, Allah’ı görüyormuş gibi Ona kulluk yapanlara büyük mükâfat hazırlamıştır. Haydi buyurun bu mükafat da sizi bek-liyor. Evet hem hanımlarına hem de kıyâmete kadar gelecek tüm erkek ve hanımlara bunu teklif ettiriyordu Rabbimiz. Arkadaşlar, bakın burada bu ikisinin birbirine zıt olarak bir değerlendirilmesine şahit oluyoruz. Rabbimizin yaptığı bu değerlendirme gerçekten çok önemlidir. Teklif çok açık ve net. Bir tarafta dünya, diğer tarafta âhiret ve Allah’ın rızası. Öyleyse Rabbimizin bu değerlendirmesinden anlıyoruz ki bunun her ikisi de birlikte olmayacaktır. Yâni hem dünya olsun, hem dünyanın süsü ve ziyneti olsun, hem de Allah, Resûlü ve âhiret olsun. Niye biri olunca diğeri olmuyor? diye bir soru soruyor veya işte bu konuda şu andaki mevcut hayatımıza göre bir takım felsefeler geliştirmeye çalışıyorsak, kesinlikle bilelim ve iman edelim ki işte Rabbimizin bu âyet-i kerimesindeki değerlendirmesi bizim şu andaki yanlış anlayışlarımızı kesinlikle reddediyor. Vallahi ben demedim bunu gardaş, bunu Allah dedi. İşte âyet, buyur sen de oku ve nasıl anlaşılması gerektiğini sen de düşün. Bu kitap benim olduğu kadar senin de kitabın. Acaba aynı durumda bizim hanımlarımız olsa hangisini tercih ederlerdi? Ey müslüman hanımlar, sizler hangisini tercih ediyorsunuz bugün bir düşünün. Hangisinden yanasınız? Dünya ve dünya nimetlerine ulaşmak mı? yoksa Allah ve Resûlünün hoşnutluğu mu? Dünyada lüks bir hayat mı? Yoksa cennet mi? Hangisinden yanasınız? Önce dünyayı bir kazanalım, sonra âhireti de ayarlarız mı diyoruz? Dünya hayatı ve süsü olsun, bunun yanında âhiret de olsun mu diyoruz? Yoksa dünya hayatı ve süsünü bir tarafa bırakıp, bu konuda kendi kendimize hiçbir yorum yapmadan, hiçbir çıkış yolu aramadan Allah, Resûlü ve âhiret yurdunu mu tercih ediyoruz? Böyle yapalım da efendimizin hane-i saadetlerinde bizim de yerimiz olsun, biz de ehl-i beytten olalım mı diyoruz? Öteler âleminde Rasûlullah yanında bir yerimiz olsun mu diyoruz? Tercih bize bırakılmış, buyurun neyi, hangisini tercih edeceksek tercihimizi güzel yapalım. Ey peygamber yolunun yolcuları, öyleyse sabah akşam Allah’a kul olanlarla, Allah’a kul köle olanlarla, Allah’a dua edenlerle birlikte olmayı kendinize bir şeref kabul edin. Sakın ha düzeni bozmayın. Dünya hayatının süsü ve ziyneti hatırına sakın gözlerinizi başka tarafa çevirmeyin. Yâni mal mülk sevdasına onlardan uzaklaşmayın. Kalem sûresinde de fakir fukarayı diskalifiye etmeye çalışanların bağlarını kaybettikleri anlatılır. Evet bu uyarının gelişinden sonra Allah’ın Resûlü çok korkmuştur. Hattâ sahâbe-i kirâmın ifadelerinden anlıyoruz ki bu âyetin gelişinden sonra Allah’ın Resûlü biz kendisinin yanından ayrılmadıkça bizim yanımızdan ayrılamıyordu diyorlar. Kılıçlarına kendi kılıçları, paralarına kendi paraları, evlerine kendi evleri gibi bakabilme özellikleri onları öyle bir kardeş yapmıştı ki aralarında ne sosyal sınıf farkları ne de üstünlük alçaklık anlayışları kalmıştır. Hepsi yıkılıp gitmiştir. Bu âyetlerden anlıyoruz ki tebliğ edeceğimiz insanların sıralamasını biz kendi kendimize yapmayacağız. Karşımızdaki insanları şu şekilde gruplamamız güzel olacaktır. Karşımızdaki insan ya müslü-manlığının farkında olmayan birisidir, ona İslâm’ı ulaştıralım, belki bizim uyarımız ona fayda verecek ve adam olacaktır. Ya da mü'mindir, bizim anlatmamız sonucunda hayatına biraz daha çeki düzen verecektir. Öyleyse biz neticeyi düşünmeyeceğiz. Çünkü bakın Allah âyet-i kerîmesinde belki diyor. Belki yola gelirler, belki adam olurlar. Öyleyse inzar edeceğiz, ama kovmayacağız. Uyaracağız, a-ma azarlamayacağız. İnzarımız onları kovma ve azarlama mânâsına gelmeyecek, aksine onlara acıma mânâsına gelecektir. İnsanların her zaman bize ulaşabilmeleri için imkân hazırlayacağız. İnsanlardan uzaklaşıp, fildişi kulelerimize çekilmeyeceğiz. Allah korusun da bugün kimi hocaların evlerine insanlar gündüz saat ondan önce, gece de saat ondan sonra girememektedirler. Neden? Efendim zatı alileri istirahat buyuracaklarmış. Bu gerçekten çok ayıp bir şeydir. Allah’ın Resûlünü az evvel anlattım, onun hayatında böyle bir şey kesinlikle yoktur. İnsanlar her an ona ulaşma imkânına sahiptiler. Gerçekten mü'-minlerin ihtiyaçları varsa gelebilmeliler, girebilmeliler, bulabilmeliler bizi. Ve sakın ha peygamberim, o garibanları bırakıp da kalbi bizim zikrimizden gafil olan, yâni bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek kendi hevâsına uyan kimseye uyma. Evet, sakın ha şu bizim zikrimizden, zikir olarak, hayat programı olarak gönderdiğimiz kitabımızdan kalbi gafil olan, kalbi uzak olanlar var ya, işte onlara da itaat etme. Sakın onları dinleme. Onlardan yana meyletme. Çünkü onlar başka değil, sadece hevâ ve heveslerine uyuyorlar. Kitabı bir kenara bırakıp kendi kendilerine program yapmaya çalışıyorlar. Onların işleri de gerçekten çok dağınıktır. Ne yaptıklarını bilmiyorlar. Ne dersiniz? Kimi dinliyorsunuz bugün? Kitapla beraber olma-yanları mı dinliyorsunuz, yoksa kitapla konuşanları mı? Kendi hevâ ve heveslerinden konuşanları mı dinliyorsunuz, yoksa vahiyle konuşanları mı? Düşüncelerini, fikirlerini, fikri yapılarını Kur’an ve sünnetten bağımsız geliştirenleri mi dinliyorsunuz, yoksa vahye teslim olanları mı? Meselâ yeme, içme ve doyma modelimizde kimin peşi sıra gidiyoruz? Kılık kıyafet mantığında, ev tefrişi konusunda kimleri din-liyoruz? Kendilerinden öğrenilecek hiçbir şeyiniz olmayanları mı dinli-yoruz, bunu düşünmek zorundayız. Âyetin ifadesiyle söylersek; işleri güçleri aşırılıktır onların. Aşırılıktan yanadırlar. Çizgi, had, hudut, sınır tanımaz onlar. Böylelerini asla dinlemeyeceğiz. Kalem sûresinin baş taraflarında da itaat edilmeyecek kimselerin özellikleri anlatılıyordu. “Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye” (Kalem 10,13)
29. “De ki: "Gerçek Rabbinizdendir. "Dileyen inansın, dileyen inkar etsin. Şüphesiz zalimler için, duvarları çepeçevre onları içine alacak bir ateş hazırlamışızdır. Onlar yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir duraktır!” Diyeceğiz ki hak Rabbimizden gelendir. Hak Allah’tan gelendir. Hukuk Allah’tan gelendir. Allah’tan gelenler dışında hak yoktur, hukuk yoktur. Evet hak Allah’tan gelendir. Hak babamın dediği değil, hak hocamın dediği değil, hak bizim cemaatin dediği değil, hak toplumun öngördüğü değil, hak A.B.D.den gelen değil, hak Avrupa’nın dediği değil, hak Allah’tan gelendir ve bunun dışında ne varsa hepsi bâtıldır, hepsi boştur. Hak Bakaradakilerdir, hak Nîsa’dakilerdir, hak Kehf’tekilerdir. Yeryüzündeki insanlığın hakça bir hayat yaşayabilmeleri için hak olan Rabbimiz hak olarak bir kitap ve o kitabıyla hak olarak bir hayat sunmuştur. Rabbimiz hak, kitabımız hak, peygamberimiz hak, yolumuz hak, ölüm hak, kabir hak, diriliş hak, sırat hak, terazi hak, cennet hak, cehennem de haktır. Bakara sûresinde de Rabbimiz kıblenin değişikliğiyle gündeme gelen hak tartışmalarını bitirmek için şöyle buyurdu: "Hak Rabbindendir. Sakın ha sakın bu konuda şüpheye düşenlerden olma Peygamberim." (Bakara 147) Hak kelimesi kitabımızda çok geçer. Ama bakıyorsunuz müs-lümanlar hak problemini gündeme getiriyorlar, lâkin problemi bu hakka göre çözme konusunda kimse doğru dürüst iki kelime bile söyle-miyor. Meselâ insan haklarını gündeme getiren müslümanlar öncelikle Allah’ın haklarını gündeme getirmek zorundadırlar. Allah’ın hakkını gündeme getiremeyen müslümanlar kesinlikle hiçbir zaman kullarının hakkını gündeme getiremeyeceklerdir. Kaldı ki kulların hakkını da de-ğerlendirebilmek için hak bir kitaba, hak bir mîzana muhtaç olacaklardır. Hak bir peygambere kulak vermek zorunda olacaklardır. İşte tüm problemlerin çözümü buradadır. Yâni bu kitaba göre bizim hakkımız nedir? Bunu bilmek zorundayız. Bulunduğunuz her bir ortamda hangi hak gündeme gelirse gelsin, kadın hakkı mı? Erkek hakkı mı? İşçi hakkı mı? İş veren hakkı mı? Öğretmen öğrenci hakkı mı? Ana hakkı, baba hakkı mı? Allah hakkı mı? kulların hakkı mı? Bunu ancak bu kitap çözecektir. Bunun dışında bunları çözeceğine inandığımız başka bir kaynak başka bir hak, başka bir hukuk bilmiyoruz. "Haktan başka sadece dalâlet vardır." (Yunus 32) Problemlerinizin çözümünü bu kitabın dışında ararsanız, başka yerlerde ararsanız mutlaka bâtıla düşmek zorunda kalacaksınız. Evet hak Allah’tan gelendir. Allah herkesin anlayabileceği, herkesin ulaşabileceği biçimde hakkı göndermiştir. Hak apaçık ortadadır binaenaleyh: Allah’ın onayladığından öte hak olur mu? Hayata program çiz-meye tek yetkili olan Allah neler gönderdiyse işte hak odur. Öyle olunca kim dilerse iman eder bu hakka, kim de dilerse bu hakkı ortadan kaldırmaya çalışır. Hak; Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşu gerçeğidir. Hak; benim O’na kul köle olmam gerçeğidir. Bu hayatta bundan başka gerçek yoktur. İşte bu gerçek ortada olduktan sonra siz bilirsiniz, dileyen inansın, dileyen küfretsin. Kimseye ihtiyacı yoktur O’nun. Dileyen inansın, dileyen bu hakkı örtüp örtbas etsin. Hakla bâtıl apaçık ortadadır. Ve Rabbimiz; ben hakkı gönderiyorum, sizi bu konuda ser-best bırakıyorum buyurmuştur. Bizler de bugün insanları iman etmeye, inkârdan dönmeye zorlamaya imkân sahibi değiliz. Biz sadece hakkı ortaya koymakla mükellefiz. Allah işte bu hakkı gönderdi, buyurun deriz o kadar. Kabul ederler, etmezler bunu onlar bileceklerdir. Dileyen îman etsin dileyen de küfretsin. Artık hak bu kadar açık ve net bir biçimde ortadayken ve herkesin ona ulaşma imkânı da varken artık tartışmaya gerek yoktur. Birilerinin müslümanların inanışlarını, hayatlarını sorgulamaya hakkı yoktur. Bizim yaşadığımız hayat Allah’tan gelen bir hayat tarzıdır. Rabbimizden hak olan kitabında bize hak olarak ne gelmişse, Rabbimiz bizim adımıza nelerden razı olmuş ve bizi nelerle sorumlu tutmuşsa biz onları yapıyor ve öylece yaşıyoruz. Bizim bu konuda herhangi bir hakkımız ve sorumluluğumuz yoktur. Yâni bu yaşadığımız hayatı biz düşünüp taşınıp kendimiz belirlemedik. Rabbimiz dedi biz de yapıyoruz, yaşıyoruz hepsi bu kadar. Sorgulayacaklarsa bizi değil Allah’ı sorgulasınlar. Hak Allah’ındır, din Allah’ındır, hukuk Allah’ın hukukudur, yasa Allah’ın yasasıdır. Dileyen buna îman eder, dileyen de dilediği gibi yaşar. Dileyen Rab olarak Allah’ı, din olarak Onun dinini, yol olarak Onun yolunu, sistem olarak Onun sistemini kabul edip öylece yaşar, dileyen de Allah’tan başkalarının yasalarını, yollarını, sistemlerini benimser ve onlara kulluk eder. Dileyen Allah’ın kulu olarak mü'min, dileyen de dilediği kimselerin kulu olarak kâfir olabilir. Hattâ dileyen de yeryüzünde kendisinin ilahlığını bile iddia edebilir. Allah yeryüzünde yasaları gereği bu imkânı vermiştir kullarına. Sonuna kendileri katlanmak kayd-u şartıyla dileyen dilediği yolu tercih edebilir. Ama arkasından şunu da ortaya koyalım da insanlar dönüvermeye yol bulsunlar: Ama zalimler için öyle bir azap hazırladık ki duvarları çepe-çevre onları kuşatmıştır. Biz zâlimlere, yapması gerekenleri yapmayıp, yapmaması gerekenleri yapanlara, bulunmaması gereken yerde bulunup bulunmaları gereken yerden kaçıp kaybolanlara, yâni kendilerini Allah’a kulluk ortamından uzaklaştıranlara öyle bir ateş hazırlamışız ki, kesinlikle hiçbir zaman o duvarları aşıp o azaptan kurtulmaları mümkün değildir. Onların çıkış ve kurtuluş yolu yoktur. Onlar yandık diyerek su isteyecekler, erimiş maden gibi yüzleri yakıp kavuran, yüzleri haşlayan, yüzlerini yüzlükten çıkaran, yüzlerinde yüz kılığı bırakmayan bir içecek sunulacak onlara. Bir su ile yardımlarına koşulur onların, ama o su sanki erimiş maden gibi. Sanki pişmiş kelle gibi dişler sırıtıp kalıyor. Bu ne çirkin bir içecek ve bu cehennem ne kötü bir duraktır. Evet yollar açıktır. Allah imkân vermiştir. Allah hakkı da bâtılı da, hakkı yaşayanların da bâtılı yaşayanların da sonunu anlatmış açıklamıştır. Artık dileyen mü'min dileyen de kâfir olabilir. İkisine de yollar sonuna kadar açıktır. Dikkat ediyor musunuz Rabbimiz îmânâ da küfre de imkân veriyor. Bu ne büyük bir hürriyet. Kullarını yoktan yaratan O, onların muhtaç oldukları rızıklarını, yağmurlarını, sularını, havalarını, güneşlerini, yaşam şartlarını yaratan O, ama şu rahmete bakın ki onları illâ da bana kulluk yapacaksınız, illâ da bana bütün bu verdiklerime karşılık teşekkür edeceksiniz demiyor. Düşünün şu anda yeryüzünde hiç bir beşerî sistem Allah’ın kullarına verdiği bu hürriyeti vatandaşlarına vermiyor. Bizim gibi düşüneceksiniz! Bizim gibi inanacaksınız! Bizim istediğimiz şekilde giyineceksiniz! Bizim dediklerimizin dışına çıkmayacaksınız! Laik olacaksınız! Kemalist olacaksınız! Demokrat olacaksınız! Vs, vs. İşte yasaları belirleme hakkını Allah’tan alıp, Allah’ı hayata karıştırmayıp Allah’tan başkalarını hayatta söz sahibi kabul ederseniz Rabbinizin size tanıdığı haklarının milyarda birini bile elde etme hakkınız kalmayacaktır. Evet kâfirler için böyle bir hayat varken acaba mü'minler için neler varmış?
30,31. “İyi hareket edenin ecrini zayi etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı iş yapanlara, işte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükâfât ve ne güzel yaslanacak yer!” İman edenler Allah’a, Allah’ın kitabına ve kitabı vasıtasıyla Allah’ın gönderdiği hayata, Allah’ın elçisinin örnekliliğine. İman edenler ve bu îmanlarını sadece sözde bırakmayarak amele dönüştürenler, îmanlarını hayatlarında görüntüleyenler, hayatlarını Allah adına ve Allah’ın belirlediği ölçüler istikâmetinde yaşayanlar var ya, biz onların amellerini asla zayi etmeyeceğiz. Onlar için taht-ı tasarruflarında, egemenlikleri altında ırmaklar akan cennetler hazırladık. Hem de içi dışından, dışı içinden görülen Adn cennetleri, Firdevs cennetleri ve Naiym cennetleri hazırladık. Orada onlara bal ırmakları, süt ırmakları ve şarap ırmakları hazırladık. Ama bunların içecekleri ötekilerin içecekleri gibi içildiği zaman yüzü yüzlükten çıkaran, insanı insanlıktan çıkaran bir içecek değildir. Bundan başka orada onlar altın bileziklerle süslenirler. İnce ve kalın her cinsten ipekli elbiseler giyerek tahtları üzerinde, çevrelerinde Hurileriyle beraber zevk içinde yaşayacaklar. Evet Allah güvencesinde olanlar, bir de salih ameller işleyerek inançlarının gereği bir eylemin insanı olmuşlarsa. Amelin en güzelini yapanları karşılıksız bırakmayacağız diyor Allah. Eğer insanlar iman ederlerse, Kur’an sünnetin istediği inancın eri olurlarsa, kitabın tanıttığı gibi bir Allah inancının sahibi olurlar, bu Allah’ın hayata karışmak, hayata program yapmak üzere peygamberler seçip onlara kendi programını aktardığına, kitaplar indirdiğine, bu kitaplar doğrultusunda peygamber rehberliğinde bir hayat istediğine, böyle bir hayat yaşanıp yaşanmadığının açığa çıkarılması adına yarın hesaba çekeceğine, gereği gibi hareket edenlerin cennete, aksini yapanların da cehenneme gideceğine inanan ve bu imanını görüntüleyerek bir hayat yaşarsa cennet onlarındır. Onlar kendilerine Adn cennetleri lütfedilecek kimselerdir. Bu amellerin karşılığı Adn cennetleridir. İşte yarışanlar bunun için yarışmalı. Plan yapanlar bunun için plan yapmalı. Rasûlullah efendimizin hadisinin beyânıyla Rabbimizden en üstün cennet istenmelidir. Allah’tan az istenmez. Direk cennete gitmek için çalışıp çabalayıp işi garantiye almak dururken, birilerine şefaat edecek kimselerden olmak dururken neden birilerinin şefaatiyle cennete gitmeye razı olalım da? Birilerinin şefaatiyle cennete girmek ümidiyle gafil, pespaye bir hayat yaşamaktansa elbette birilerine de şefaat edebilecek bir iman ve teslimiyetin sahibi olmaya çalışmak çok daha evlâ olacaktır. İşte Rabbimiz bize Adn cennetlerini hedef gösteriyor ki biz bunu isteyelim, buna sa’y edelim diye. Öyle değil mi? Dünya konusunda, dünyalıklar konusunda hangimiz daha azına razı oluyoruz? Bir bakın hayatınıza, bir bakın birikimlerinize, on yıl öncesine göre hepimiz daha dünyevileşmedik mi? On yıl öncesine göre hepimizin dünyalığı artmadı mı? Öyleyse Allah için söyleyin, bu mal mülk hırsı hep önde gider de, cennet için aza razı olacağız? Aman şu kadar süre içinde şu kadar Kur’an oku, şu kadar hadis oku diye yüklendiğimiz, zorladığımız müslümanlardan pek çoğunun; “Çok oldu, bu kadarını yapamam” diye sızlandığına şahit oluyoruz. Neden? Kur’an’la beraber olacak ya, peygambere daha yakın olacak ya. Sevabı daha çok olacak ya. Zamanını daha çok Allah’a kulluğu ayıracak ya. Daha azına razı oluyor adam. Dünya ve dünyalıklar için hep çoktan yana olan bu insanlar maalesef âhiret için azına talipler. Gerçekten çok garip değil mi? Cennetin bir tarifini, bir açılımını alacağız burada. Altından ır-maklar akan. Altın ırmak. Altından ırmak akıyor. Böyle anlayanlar da olmuş, ama öyle değil, zemininden ırmakların akıp gittiği cennet. Ya da taht-ı tasarruflarında ırmakların akıp gittiği cennetler. Yâni cennetliklerin tasarrufları altında, yetkileri altında, emirleri doğrultusunda akıp giden ırmaklar. Hani Firavun Nil nehri için öyle diyordu ya: “Firavun, milletine şöyle seslendi: "Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?” (Zuhruf 51) Rabbimizin ve elçisinin tüm uyarıları karşısında adam olmaya yanaşmayan alçak kendi yanlışına kendi sapıklığına insanları da ortak etmek istiyordu. Firavun şöyle seslendi şöyle ünledi. Aslında seslenen oydu da onun tellalları onun adına bağırdılar. Basınları vasıtasıyla medyası vasıtasıyla Firavun şöyle seslendi: Ey kavmim! Mısır mülkü benim değil mi? Mülk benim değil mi? Şu ırmaklar, şu akıp giden Nil de benim taht-ı tasarrufumda değil mi? Siz hiç düşünmüyor musunuz? Mısırı kendisinin yarattığını söylemiyordu ama kendisinin mülkün sahibi olduğunu söylüyordu. Kendisini mülkün sahibi görüyor Hz. Musâ’yı da gariban birisi görerek küçümsüyordu. Tabii kendi saltanatı yanında Hz. Musâ’nın Mısırın bir mahallesinde belki çocuklarıyla birlikte yaşadığı küçücük bir evi veya annesinin evi vardı. Kendisi güçlüydü egemenlik sahibiydi. Allah’ın kendisine verdiği bu imkânlarla Allah’a hamd etmesi gerekirken onlarla insanlara Rablik taslamaya çalışıyordu. Bakın Musâ’yı küçük görerek kendisini büyük görerek diyor ki; İşte şu nehirler benim emrim altında akıyorlar, bunlara egemen be-nim, bunlar benim yetkim altındadır diyordu. Bu nehirler, bu topraklar, bu ülke benimdir, sizler de benimsiniz, bana itaat etmek zorundasınız, bana isyan edemezsiniz diyordu. Benim taht-ı tasarrufum altındasınız diyordu ya, işte bu ifadeyi de böyle anlamaya çalışıyoruz. O nehirler cennetlik mü’minlerin egemenliği altındadır. O nehirlere etkindir o mü’minler. İstedikleri yerden akıtacaklar, istedikleri kadar akıtacaklar, istedikleri miktar akıtacaklar, istedikleri yöne çevirecekler, istedikleri şekle sokabilecekler. Orada takılar da var. Yeşil elbiseler, yeşilin her tonunda elbiseler. Cennet hak etmek için dünyada ipek elbise giymeyenlerin hak edecekleri elbiseler vardır orada. Koltuklara yaslanmışlar zirvede bir zevk ve nimet icredirler onlar. Rabbimiz diyor ki onlar orada altın bilezikler takacaklar ve ipek elbiseler giyinecekler. Dünyada Allah bunları mü'min erkeklere yasak kıldığı için bunlardan Allah hatırına uzak durmuşlardı. Evet orada Allah bunları onlara ikram edecek. Daha neler neler ikram edecek Rabbimiz onlara. Zevk içinde, huzur içinde hiçbir şeyin mahrumiyetini çekmeden, kavga yok, kin yok, düşmanlık yok, ölüm yok, hastalık yok, yaşlanma yok, üşüme yok, terleme yok, ayrılık yok, hasret yok, bıkkınlık yok, usanma yok tahtlar üzerinde, koltuklar üzerinde oturmuşlar içkilerini Hurileriyle beraber yudumlamaktadırlar. Dünyada krallara bile nasip olmayan bir hayatı yaşayacaklar onlar. İşte görüyoruz bir süre dünyada zevk-ü safa içinde yaşayanların zevk-ü sefası bir rüya gibi ölür ölmez bitiveriyor. Halbuki orada mü'minler ebedîyen yaşayıp gidecekler. Bu ne güzel bir hayat? Ne güzel bir ikram? Ne güzel bir yaşantı? Bundan sonra Kehf sûresinde anlatılan bir başka kıssa ile bir başka darb-ı meselle karşı karşıyayız. Bu bölümde Rabbimiz daha önce sûrenin 28. âyetinde peygamberine ve kıyâmete kadar peygamber yolunun yolcularına yaptığı uyarıyı şerh ederek ona bir örnek sunmaktadır. Hatırlayın Rabbimiz sûrenin 28. âyetinde Mekke’de zor günlerde îman etmiş, işkenceye adaylığını koymak adına îmanlarını ilân etmiş, samimi olarak Rablerinin hidâyet hediyesini kabullenmiş, gariban müslümanları, fakir müslümanları yanından kovmamasını, onlarla beraber olmasını, hayatını onlarla birleştirmesini emretmiş ve toplumda onları küçük gören, onlarla birlikte aynı mecliste oturmayı gururlarına yediremeyen zenginlerin cahili değer yargıları hatırına onlardan yüz çevrilmemesi gerektiğini anlatmıştı. İşte burada da onların temsilcisi şımarık bir zenginle îmanlı bir fakir arasındaki bir diyalogdan söz edecek ve ikisinin farkını ortaya koyacak.
30,31. “İyi hareket edenin ecrini zayi etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı iş yapanlara, işte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükâfât ve ne güzel yaslanacak yer!” İman edenler Allah’a, Allah’ın kitabına ve kitabı vasıtasıyla Allah’ın gönderdiği hayata, Allah’ın elçisinin örnekliliğine. İman edenler ve bu îmanlarını sadece sözde bırakmayarak amele dönüştürenler, îmanlarını hayatlarında görüntüleyenler, hayatlarını Allah adına ve Allah’ın belirlediği ölçüler istikâmetinde yaşayanlar var ya, biz onların amellerini asla zayi etmeyeceğiz. Onlar için taht-ı tasarruflarında, egemenlikleri altında ırmaklar akan cennetler hazırladık. Hem de içi dışından, dışı içinden görülen Adn cennetleri, Firdevs cennetleri ve Naiym cennetleri hazırladık. Orada onlara bal ırmakları, süt ırmakları ve şarap ırmakları hazırladık. Ama bunların içecekleri ötekilerin içecekleri gibi içildiği zaman yüzü yüzlükten çıkaran, insanı insanlıktan çıkaran bir içecek değildir. Bundan başka orada onlar altın bileziklerle süslenirler. İnce ve kalın her cinsten ipekli elbiseler giyerek tahtları üzerinde, çevrelerinde Hurileriyle beraber zevk içinde yaşayacaklar. Evet Allah güvencesinde olanlar, bir de salih ameller işleyerek inançlarının gereği bir eylemin insanı olmuşlarsa. Amelin en güzelini yapanları karşılıksız bırakmayacağız diyor Allah. Eğer insanlar iman ederlerse, Kur’an sünnetin istediği inancın eri olurlarsa, kitabın tanıttığı gibi bir Allah inancının sahibi olurlar, bu Allah’ın hayata karışmak, hayata program yapmak üzere peygamberler seçip onlara kendi programını aktardığına, kitaplar indirdiğine, bu kitaplar doğrultusunda peygamber rehberliğinde bir hayat istediğine, böyle bir hayat yaşanıp yaşanmadığının açığa çıkarılması adına yarın hesaba çekeceğine, gereği gibi hareket edenlerin cennete, aksini yapanların da cehenneme gideceğine inanan ve bu imanını görüntüleyerek bir hayat yaşarsa cennet onlarındır. Onlar kendilerine Adn cennetleri lütfedilecek kimselerdir. Bu amellerin karşılığı Adn cennetleridir. İşte yarışanlar bunun için yarışmalı. Plan yapanlar bunun için plan yapmalı. Rasûlullah efendimizin hadisinin beyânıyla Rabbimizden en üstün cennet istenmelidir. Allah’tan az istenmez. Direk cennete gitmek için çalışıp çabalayıp işi garantiye almak dururken, birilerine şefaat edecek kimselerden olmak dururken neden birilerinin şefaatiyle cennete gitmeye razı olalım da? Birilerinin şefaatiyle cennete girmek ümidiyle gafil, pespaye bir hayat yaşamaktansa elbette birilerine de şefaat edebilecek bir iman ve teslimiyetin sahibi olmaya çalışmak çok daha evlâ olacaktır. İşte Rabbimiz bize Adn cennetlerini hedef gösteriyor ki biz bunu isteyelim, buna sa’y edelim diye. Öyle değil mi? Dünya konusunda, dünyalıklar konusunda hangimiz daha azına razı oluyoruz? Bir bakın hayatınıza, bir bakın birikimlerinize, on yıl öncesine göre hepimiz daha dünyevileşmedik mi? On yıl öncesine göre hepimizin dünyalığı artmadı mı? Öyleyse Allah için söyleyin, bu mal mülk hırsı hep önde gider de, cennet için aza razı olacağız? Aman şu kadar süre içinde şu kadar Kur’an oku, şu kadar hadis oku diye yüklendiğimiz, zorladığımız müslümanlardan pek çoğunun; “Çok oldu, bu kadarını yapamam” diye sızlandığına şahit oluyoruz. Neden? Kur’an’la beraber olacak ya, peygambere daha yakın olacak ya. Sevabı daha çok olacak ya. Zamanını daha çok Allah’a kulluğu ayıracak ya. Daha azına razı oluyor adam. Dünya ve dünyalıklar için hep çoktan yana olan bu insanlar maalesef âhiret için azına talipler. Gerçekten çok garip değil mi? Cennetin bir tarifini, bir açılımını alacağız burada. Altından ır-maklar akan. Altın ırmak. Altından ırmak akıyor. Böyle anlayanlar da olmuş, ama öyle değil, zemininden ırmakların akıp gittiği cennet. Ya da taht-ı tasarruflarında ırmakların akıp gittiği cennetler. Yâni cennetliklerin tasarrufları altında, yetkileri altında, emirleri doğrultusunda akıp giden ırmaklar. Hani Firavun Nil nehri için öyle diyordu ya: “Firavun, milletine şöyle seslendi: "Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?” (Zuhruf 51) Rabbimizin ve elçisinin tüm uyarıları karşısında adam olmaya yanaşmayan alçak kendi yanlışına kendi sapıklığına insanları da ortak etmek istiyordu. Firavun şöyle seslendi şöyle ünledi. Aslında seslenen oydu da onun tellalları onun adına bağırdılar. Basınları vasıtasıyla medyası vasıtasıyla Firavun şöyle seslendi: Ey kavmim! Mısır mülkü benim değil mi? Mülk benim değil mi? Şu ırmaklar, şu akıp giden Nil de benim taht-ı tasarrufumda değil mi? Siz hiç düşünmüyor musunuz? Mısırı kendisinin yarattığını söylemiyordu ama kendisinin mülkün sahibi olduğunu söylüyordu. Kendisini mülkün sahibi görüyor Hz. Musâ’yı da gariban birisi görerek küçümsüyordu. Tabii kendi saltanatı yanında Hz. Musâ’nın Mısırın bir mahallesinde belki çocuklarıyla birlikte yaşadığı küçücük bir evi veya annesinin evi vardı. Kendisi güçlüydü egemenlik sahibiydi. Allah’ın kendisine verdiği bu imkânlarla Allah’a hamd etmesi gerekirken onlarla insanlara Rablik taslamaya çalışıyordu. Bakın Musâ’yı küçük görerek kendisini büyük görerek diyor ki; İşte şu nehirler benim emrim altında akıyorlar, bunlara egemen be-nim, bunlar benim yetkim altındadır diyordu. Bu nehirler, bu topraklar, bu ülke benimdir, sizler de benimsiniz, bana itaat etmek zorundasınız, bana isyan edemezsiniz diyordu. Benim taht-ı tasarrufum altındasınız diyordu ya, işte bu ifadeyi de böyle anlamaya çalışıyoruz. O nehirler cennetlik mü’minlerin egemenliği altındadır. O nehirlere etkindir o mü’minler. İstedikleri yerden akıtacaklar, istedikleri kadar akıtacaklar, istedikleri miktar akıtacaklar, istedikleri yöne çevirecekler, istedikleri şekle sokabilecekler. Orada takılar da var. Yeşil elbiseler, yeşilin her tonunda elbiseler. Cennet hak etmek için dünyada ipek elbise giymeyenlerin hak edecekleri elbiseler vardır orada. Koltuklara yaslanmışlar zirvede bir zevk ve nimet icredirler onlar. Rabbimiz diyor ki onlar orada altın bilezikler takacaklar ve ipek elbiseler giyinecekler. Dünyada Allah bunları mü'min erkeklere yasak kıldığı için bunlardan Allah hatırına uzak durmuşlardı. Evet orada Allah bunları onlara ikram edecek. Daha neler neler ikram edecek Rabbimiz onlara. Zevk içinde, huzur içinde hiçbir şeyin mahrumiyetini çekmeden, kavga yok, kin yok, düşmanlık yok, ölüm yok, hastalık yok, yaşlanma yok, üşüme yok, terleme yok, ayrılık yok, hasret yok, bıkkınlık yok, usanma yok tahtlar üzerinde, koltuklar üzerinde oturmuşlar içkilerini Hurileriyle beraber yudumlamaktadırlar. Dünyada krallara bile nasip olmayan bir hayatı yaşayacaklar onlar. İşte görüyoruz bir süre dünyada zevk-ü safa içinde yaşayanların zevk-ü sefası bir rüya gibi ölür ölmez bitiveriyor. Halbuki orada mü'minler ebedîyen yaşayıp gidecekler. Bu ne güzel bir hayat? Ne güzel bir ikram? Ne güzel bir yaşantı? Bundan sonra Kehf sûresinde anlatılan bir başka kıssa ile bir başka darb-ı meselle karşı karşıyayız. Bu bölümde Rabbimiz daha önce sûrenin 28. âyetinde peygamberine ve kıyâmete kadar peygamber yolunun yolcularına yaptığı uyarıyı şerh ederek ona bir örnek sunmaktadır. Hatırlayın Rabbimiz sûrenin 28. âyetinde Mekke’de zor günlerde îman etmiş, işkenceye adaylığını koymak adına îmanlarını ilân etmiş, samimi olarak Rablerinin hidâyet hediyesini kabullenmiş, gariban müslümanları, fakir müslümanları yanından kovmamasını, onlarla beraber olmasını, hayatını onlarla birleştirmesini emretmiş ve toplumda onları küçük gören, onlarla birlikte aynı mecliste oturmayı gururlarına yediremeyen zenginlerin cahili değer yargıları hatırına onlardan yüz çevrilmemesi gerektiğini anlatmıştı. İşte burada da onların temsilcisi şımarık bir zenginle îmanlı bir fakir arasındaki bir diyalogdan söz edecek ve ikisinin farkını ortaya koyacak.