Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Mu’mînûn — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

118 ayetRûpel 2 / 2
75. “Biz onlara acısak ve başlarındaki sıkıntıyı gidersek bile, azgınlıkları içinde bocalayıp kalırlar.” Eğer Biz onlara merhamet edip acımış olsaydık ve başlarındaki belâları, içinde bulundukları sıkıntılarını giderseydik, yine bu adamlar körleşerek azgınlıklarında direnirler, tuğyanlarında ısrar ederler ve şaşkın bir şekilde bocalayıp giderlerdi. Anlayabildiğimiz kada-rıyla bu insanlar şöyle düşünüyorlar. Şöyle değerlendiriyorlar: Allah’ın bu dünyada bize gücü yetmiyor. Bak kendisine karşı küfür içinde, isyan içinde bir hayat yaşadığımız halde, her gün kendisine küfrettiğimiz halde, elçisini, dinini, kitabını reddettiğimiz halde bize hiçbir şey yapamıyor. Şu gücümüz kuvvetimizle, şu medeniyetimizle biz Allah’ı yendik diyerek azgınlıklarına, küfürlerine, şirklerine Allah’la savaşla-rına devam ediyorlar. Halbuki eğer şu anda Allah onlara dokunmu-yorsa, bu Rabbimizin rahmetinin gereğidir, onlara acımasının gereğidir.
76. “Andolsun ki, Biz onları azapla yakalamıştık, yine de Rablerine boyun eğmemişler ve yakarmamışlardı.” Ama onları azapla yakaladık mı da yine Rablerine yönelme-diler, Rablerine boyun bükmediler ve O’na yalvarıp yakarmadılar. Yâni sevdikleri, beğendikleri cinsten kendilerine bir şeyler verilince de Rablerine yönelmiyorlar, Rableri kendilerine merhametiyle muamele edince de kulluğa yanaşmıyorlar, kendilerine bir azap gönderdiği zaman da yine Allah’a yönelip, yalvarıp yakarmıyorlar. Rabbimiz En’âm sûresinde de bunun bir benzerini anlatır. Orada da önce onları belâlar, musibetler göndererek uyardığını, bundan ibret alıp adam olmayanları bolluklar yağdırarak, bolluk kapılarını açıvererek şımaranları azapla yakalayıverdiğini anlatır. İşte bu âyette de anlatılan budur. Bakın işte bundan sonraki âyette de Rabbimiz şöyle buyuruyor:
77. “Sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımız zaman ümitsiz kalıverdiler.” Evet sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımız zaman da tüm ümitlerini kaybederek, ümit inkisârına uğrayarak, şaşkın bir duruma düşüverdiler. Her şeylerini kaybetmiş bir vaziyette iblisleşiverdiler. Niye önceden böyle davrandınız? Niye Allah’ın önceki uyarılarından ibret alıp da adam olmadınız? Rabbiniz önce size merhamet edip iyilikler gönderdi. Rahmeti gereği size sayısız lütuflarda bulundu. Kitap gönderdi, peygamber gönderdi. Mal, mülk, sağlık, sıhhat, saltanat verdi. Sonra yine size olan merhametinden dolayı azabının habercileri olarak sıkıntılar, yokluklar, hastalıklar, belâlar gönderdi. Akıllarınız başınıza gelsin diye önce verdiği nimetlerini elinizden geri aldı. Sizi sıkıntılarla terbiye etti. Hiç olmazsa o zaman bari Rabbinize yalvarmalı, yakarmalı değil miydiniz? O zaman bari Rabbinize yönelmeli değil miydiniz? Dün elimizde olanlar bugün alındı, demek ki tüm bunları bize veren Rabbimiz bizi deniyor diyerek O’na itaate yönelmeli değil miydiniz? Ama işte insan oğlunun bu yapısı devam ediyor. İsyan içinde bir hayata devam ederken bir gün de Allah’ın azabı geliyor ve işleri bitiveriyor.
78. “Oysa, sizin için kulaklar, gözler ve kalpler var eden O'dur. Pek az şükrediyorsunuz.” Halbuki O Allah sizin bu gerçekleri anlayabilmeniz için size kulaklar, gözler ve kalpler de vermişti. Ama ne kadar da az şükrediyorsunuz? Evet Rabbiniz kendisini tanıyıp kulluğa yönelebilmeniz için göz, kulak ve kalp verdi. O halde sizler ne kadar da az şükrediyorsunuz? Yâni bunları, Allah’ın size verdiği bu kulluk vasıtalarını ne kadar da az kullukta kullanıyorsunuz? Allah’ın size verdiklerini ne kadar da az Allah için kullanıyorsunuz? Gözlerinizi ne kadar da az Allah’ın âyetlerini görmede, kulaklarınızı ne kadar da az Allah’ın âyetlerini, Allah’ın uyarılarını işitmede, kalplerinizi ne kadar da Allah’ın kitabını anlamada kullanıyorsunuz? Halbuki sizleri Bizim görsel ve işitsel âyetlerimize mutabakat edebilecek biçimde yarattık. Yâni sizin imtihanınıza konu olarak görsel ve işitsel türden âyetler yarattık ve size bu âyetleri okuyabilecek, görüp değerlendirebilecek gözler, kulaklar ve kalpler verdik. Evet Rabbiniz sizi böyle yarattığı halde, size bunca nimetler verdiği halde sizler bunları ne kadar da az kullukta kullanıyorsunuz? Şimdi düşünelim. Allah’ın verdiği bu nimetleri nerelerde kullanıyorsunuz? Acaba Allah’ın kullukta kullanın diye verdiği bu kulağı kimlere veriyoruz? Kimlere kulak veriyoruz? Kimlere kulak verdik bugüne ka-dar? Hanıma kulak verdik, çocuğa kulak verdik, amire, fısıltılara, dedikodulara, çevreye, TV'ye, bize lâzım olana, olmayana kulak verdik. Kimlere kulak vermedik ki bugüne kadar? Peki onlar mı verdi bize bu kulağımızı ki onlara veriyoruz onu? Niye Bakaraya, Âl-i İmrân’a, Nisâya, Mü’minûn’a ve Rasulullah’a kulak vermiyoruz? Allah’ın size verdiği gözünüzü kimlere, nelere veriyorsunuz? Kalplerinizi kimlere açıyorsunuz? Kimlere gönül veriyorsunuz? Kalplerinizi o kalplerinizin sahibine mi açıyorsunuz? Yoksa başkalarına mı kaptırıyorsunuz? Kimleri daha çok seviyorsunuz? En çok Allah’ımı seviyorsunuz? Yoksa Allah sevgisine yer kalmayacak biçimde kalplerinize başka şeylerin sevgilerini mi dolduruyorsunuz? Niye böyle yapıyorsunuz? Niye şükretmiyorsunuz? Niye gözlerimizi Allah’ın âyetlerini görmede, kulaklarımızı Allah’ın âyetlerini işitmede, kalplerimizi Allah’ın âyetlerini anlamada kullanmıyoruz? Niye Allah’a kulluk yolunda tüm azalarımızla bir kavganın içine girmiyoruz? Niye hayatımızı, duyularımızı Allah’tan başkalarına feda ediyoruz? Allah korusun. Kimse için istemeyiz, isteyemeyiz. Allah kimseye akıl, fikir, göz, kulak, kalp, noksanlığı, vücut noksanlığı, güç ve kuvvet noksanlığı, hidâyet noksanlığı, din iman noksanlığı vermesin. Bütün bunlar Rabbimizin bize en büyük lütuflarıdır, nimetleridir. Bu nimetleri hiçbir şeyle değiştiremezsiniz. Öyle değil mi? Şu elimizdeki kitap nimetini neyle değiştirebilirsiniz? Meselâ şu iki gözünüzü neyle değişebilirsiniz? Gözünüzü, kulağınızı, kalbinizi satın almaya gelseler ne istersiniz karşılığında? Kaça satarsınız onları? Veya şu anda kör bir adama, sağır bir adama sorsalar dünyayı mı istersin yoksa gözünü mü? Dünyayı mı istersin yoksa kulağını mı? Dünyayı mı istersin yoksa kalbini mi? deseler ne der o adam? Gözlerim görmedikten sonra on dünya verseniz neye yarar, ben dünya filan değil gözümü isterim demez mi? Kulağımı isterim demez mi? Aklımı isterim demez mi? Eh şu anda bunların hepsine sahipsek bunlar adedince bize dünyalar verilmiş değil mi? Bunları veren kim? Allah. Peki tüm bu her biri dünyalarla değiştirilemeyecek nimetleri bize veren Allah karşılığında ne istemiş? Hiçbir şey. Peki niye O Allah’a kul olmazsınız? Niye teşekkür etmezsiniz Ona? Niye dinlemezsiniz Onu? Niye şükretmezsiniz? Niye bunları Ona kulluk yolunda kullanmaya yanaşmazsınız? Bütün bu Allah’ın verdikleri, istediğiniz zaman ulaşabileceğiniz ucuz şeyler mi? Allah vermeseydi bütün bunları başka yerlerden bulabilecek miydiniz? Hiç düşünmez misiniz? İşte anlatıyor Rabbimiz âyetlerinde. Bir kâfir, hidâyet nimetinden mahrum bir kişi yarın bir dünyaya sahip olsa, hattâ iki dünyaya sahip olsa bunların tamamını verecek ama cennete gidemeyecek. Evet iman, hidâyet bu kadar önemlidir. Öyleyse niye şükretmiyorsu-nuz Rabbinize? Niye bu kâfirlerin elindekilere imreniyorsunuz? Bir dü-şünsenize sahip olduğunuz şu imanın en azına sahip olanlara bile; şu anda üstünde gezdiğiniz dünyanın on misli bir makam verilecek.
79. “Sizi yerde yaratıp yayan O'dur ve O'nun huzurunda toplanacaksınız.” O Allah ki sizi yarattı, yaydı, arzda sizi tohumladı. Sizi yeryüzünde ekip tohumladı, yeryüzünde sizi yayıverdi, dağıtıverdi. Ve hepinizi sonunda toplayacak ve haşr edecek. Evet hepimizi yeryüzünde yaratan yayan sonra da öldürüp tekrar huzurunda toplayacak olan da Allah’tır. Bizi bu dünyada yayıvermiş Rabbimiz işte her birerimiz bir yerlere yerleşmişiz. Herkes için bir yer, bir yurt, bir vatan kılmıştır. Ne bu yerlerimizi, yurtlarımızı, vatanlarımızı biz kendimiz belirliyoruz, ne de dünyaya geleceğimiz zamanı biz tespit ediyoruz. Ve bu konuda da Rabbimize hesap sorma hakkımız da yoktur. Yâni beni neden filan aileden getirmedin? Keşke beni falan babadan ve anadan dünyaya getirseydin! Veya beni İstanbul’da imtihan etseydin. Veya beni asr-ı saadette dünyaya getirseydin. Veya beni kadın olarak, erkek olarak yaratsaydın gibi bir itiraz hakkımız da yoktur. Bir yerlerde dünyaya getirir, bir yerlerde yaşatır, bir yerlerde öldürür ve en sonunda tekrar bizi huzurunda toplar.
80. “Dirilten de, öldüren de O'dur. Gece ile gündüzün bir-biri ardından gitmesi de O'nun emrine bağlıdır. Düşün-mez misiniz?” Evet dirilten de O’dur, öldüren de. Hayat veren de O’dur bu hayatı alan da. Hayatın da, ölümün de sahibi O’dur. Gecenin gündüzün sahibi de O’dur. Geceyi gündüzü hiç şaşmadan peş peşe getirilmesi de O’na aittir. Geceye ve gündüze hükmeden de O’dur. Öy-leyse akletmiyor musunuz? Akletmek zorunda değil miyiz? Allah’ın verdiği şu akıllarımızla bu gerçeği anlamalı değil miyiz? Gözlerimizi O verdi, kulaklarımızı, kalplerimizi, varlığımızı, hayatımızı, gecemizi, gündüzümüzü O verdi. Tüm bu nimetlerimizi vereni hâlâ akletmiyor muyuz?
81. “Hayır; yine de öncekilerin dediklerini derler.” Bilâkis bunlar aynen kendilerinden öncekilerin dediklerini dediler. Anlamıyorlar bu insanlar. Akletmiyorlar, akıllarını kullanmıyorlar. Yoksa anlamak mı istemiyorlar? Anlamaya mı yanaşmıyorlar? Hep öncekilerin ağızlarını kullanıyorlar. Hep öncekilerin söylediklerini söy-lüyorlar. Peki ne demişlerdi öncekiler?
82,83. “Öncekiler: “Ölüp toprak ve bir yığın kemik olduğumuzda mı diriltileceğiz? Andolsun ki biz ve daha önce de babalarımız tehdit edilmişti; bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” demişlerdi.” Dediler ki yâni şimdi biz öldükten sonra, toprağın altında vücutlarımız toprak olduktan sonra, bir kemik yığınına döndükten sonra tekrar dirileceğiz ha? Bu kitap, bu peygamber böyle söylüyor ha? Şimdi biz böyle bir saçmalığa iman edeceğiz öyle mi? Hayatımızı böyle bir saçmalığa bina mı edeceğiz? Daha önce bizler de, babalarımız da bununla vaad olunduk. Bu iş yeni bir iş değil ki. Tarih içinde hep gündeme getirilmiş bir iştir bu. Adem (a.s) söyledi bunu, Nuh (a.s) söyledi, Sâlih (a.s) söyledi, tüm peygamberler söyledi bunu. İyi de madem ki yüz yıllardır, bin yıllardır söylenip duruyor bu iş, öyleyse hani nerede bu? Niye gel-miyor? Niye gerçekleşmiyor? Niye kopmuyor bu kıyâmet? Yok yok: Başka değil bu eskilerin masalıdır. Eskiden beri konuşulup durulan ama bir türlü gerçekleşmeyen bir mitolojidir. Kendi felsefeleri efsane değil de Allah’ın âyetleri efsane. Akılsız, zavallı insanlar. Allah’ın ölüm yasasından kurtulabileceklerini mi zannediyorlar da böyle zavallıca laflar ediyorlar? Evet öncekilerde böyle dediler, sonrakiler de böyle dediler, şimdikiler de böyle diyorlar. Kıyâmete kadar tüm kâfirler aynı şeyi söylüyorlar, söyleyecekler. Aksi takdirde âhireti kabul etseler şu anda yaşadıkları hayatı yaşamaları mümkün olmayacaktır. Âhireti kabul ettikleri anda tüm iştahları, tüm rahatları kaçacak ve hayatları zehir zindan olacaktır. Hem âhiret var diyecekler, hem diriliş var diyecekler hem de kâfirce, zâlimce, keyiflerince bir hayat yaşayabilecekler bu mümkün değildir. Öyle değil mi? Allah’ı, âhiretin varlığını kabul eden bir insan bu dünyada keyfine göre bir hayat yaşayabilir mi? Bu kesinlikle mümkün değildir. Keyfine göre yaşayabilmek için önce Allah’ı, âhireti diskalifiye etmek zorundadır. İşte öncekilerin de sonrakilerin de dedikleri, yaptıkları budur. Ama Rabbimiz kullarına o kadar merhametli ki bakın tekrar tekrar onları uyarmaya devam ediyor:
82,83. “Öncekiler: “Ölüp toprak ve bir yığın kemik olduğumuzda mı diriltileceğiz? Andolsun ki biz ve daha önce de babalarımız tehdit edilmişti; bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” demişlerdi.” Dediler ki yâni şimdi biz öldükten sonra, toprağın altında vücutlarımız toprak olduktan sonra, bir kemik yığınına döndükten sonra tekrar dirileceğiz ha? Bu kitap, bu peygamber böyle söylüyor ha? Şimdi biz böyle bir saçmalığa iman edeceğiz öyle mi? Hayatımızı böyle bir saçmalığa bina mı edeceğiz? Daha önce bizler de, babalarımız da bununla vaad olunduk. Bu iş yeni bir iş değil ki. Tarih içinde hep gündeme getirilmiş bir iştir bu. Adem (a.s) söyledi bunu, Nuh (a.s) söyledi, Sâlih (a.s) söyledi, tüm peygamberler söyledi bunu. İyi de madem ki yüz yıllardır, bin yıllardır söylenip duruyor bu iş, öyleyse hani nerede bu? Niye gel-miyor? Niye gerçekleşmiyor? Niye kopmuyor bu kıyâmet? Yok yok: Başka değil bu eskilerin masalıdır. Eskiden beri konuşulup durulan ama bir türlü gerçekleşmeyen bir mitolojidir. Kendi felsefeleri efsane değil de Allah’ın âyetleri efsane. Akılsız, zavallı insanlar. Allah’ın ölüm yasasından kurtulabileceklerini mi zannediyorlar da böyle zavallıca laflar ediyorlar? Evet öncekilerde böyle dediler, sonrakiler de böyle dediler, şimdikiler de böyle diyorlar. Kıyâmete kadar tüm kâfirler aynı şeyi söylüyorlar, söyleyecekler. Aksi takdirde âhireti kabul etseler şu anda yaşadıkları hayatı yaşamaları mümkün olmayacaktır. Âhireti kabul ettikleri anda tüm iştahları, tüm rahatları kaçacak ve hayatları zehir zindan olacaktır. Hem âhiret var diyecekler, hem diriliş var diyecekler hem de kâfirce, zâlimce, keyiflerince bir hayat yaşayabilecekler bu mümkün değildir. Öyle değil mi? Allah’ı, âhiretin varlığını kabul eden bir insan bu dünyada keyfine göre bir hayat yaşayabilir mi? Bu kesinlikle mümkün değildir. Keyfine göre yaşayabilmek için önce Allah’ı, âhireti diskalifiye etmek zorundadır. İşte öncekilerin de sonrakilerin de dedikleri, yaptıkları budur. Ama Rabbimiz kullarına o kadar merhametli ki bakın tekrar tekrar onları uyarmaya devam ediyor:
84,85. “Ey Muhammed! De ki: “Biliyorsanız söyleyin, yer ve onda bulunanlar kimindir? “Allah'ındır” diyecekler, “Öyleyse ders almaz mısınız?” de.” Peygamberim de ki onlara, haydi biliyorsanız söyleyin bakalım, yeryüzü ve içinde bulunanlar kimindir? Bu dünya ve içinde bulunan varlıkların tamamı kimindir? Derler ki, diyecekler ki Allah’ın. Diyebilirler mi ki acaba bizimdir? Dünya da içindekiler de bizimdir, dünyanın da içindekilerin de sahibi biziz diyebilirler mi ki acaba? Ama tarihin başlangıcından bu yana en zâlim, en şaşkın bir kâfirin bile ağzından böyle bir şey duyulmamıştır. Eğer böyle bir iddiada bulunacak birisi çıkarsa ahmaklığın, alçaklığın zirvesindedir o kişi. Evet böyle bir soru sorulsa diyecekler ki göktekiler ve yer-dekiler Allah’ındır. Peki o zaman siz kiminsiniz? Siz kime aitsiniz? Siz kimin kulusunuz? Hiç düşünmüyor musunuz? Madem ki bu mülkün sahibi Allah’sa, madem ki göklerin ve yerin sahibi Allah’sa niye sahibinize kul olmuyorsunuz? Niye mâlikinizin istediği gibi bir hayat ya-şamıyorsunuz? Eğer bu dünyanın, bu dünyadakilerin kendilerine ait olduğunu iddia eden birileri çıkarsa. Bu arza, bu ülkeye, bu şehre egemen benim diyen bir ahmak, bir zavallı çıkarsa o zaman şunu so-run ona:
84,85. “Ey Muhammed! De ki: “Biliyorsanız söyleyin, yer ve onda bulunanlar kimindir? “Allah'ındır” diyecekler, “Öyleyse ders almaz mısınız?” de.” Peygamberim de ki onlara, haydi biliyorsanız söyleyin bakalım, yeryüzü ve içinde bulunanlar kimindir? Bu dünya ve içinde bulunan varlıkların tamamı kimindir? Derler ki, diyecekler ki Allah’ın. Diyebilirler mi ki acaba bizimdir? Dünya da içindekiler de bizimdir, dünyanın da içindekilerin de sahibi biziz diyebilirler mi ki acaba? Ama tarihin başlangıcından bu yana en zâlim, en şaşkın bir kâfirin bile ağzından böyle bir şey duyulmamıştır. Eğer böyle bir iddiada bulunacak birisi çıkarsa ahmaklığın, alçaklığın zirvesindedir o kişi. Evet böyle bir soru sorulsa diyecekler ki göktekiler ve yer-dekiler Allah’ındır. Peki o zaman siz kiminsiniz? Siz kime aitsiniz? Siz kimin kulusunuz? Hiç düşünmüyor musunuz? Madem ki bu mülkün sahibi Allah’sa, madem ki göklerin ve yerin sahibi Allah’sa niye sahibinize kul olmuyorsunuz? Niye mâlikinizin istediği gibi bir hayat ya-şamıyorsunuz? Eğer bu dünyanın, bu dünyadakilerin kendilerine ait olduğunu iddia eden birileri çıkarsa. Bu arza, bu ülkeye, bu şehre egemen benim diyen bir ahmak, bir zavallı çıkarsa o zaman şunu so-run ona:
86,87. “Yedi göğün de Rabbi, yüce arşın da Rabbi kimdir?” de” “Allah'tır” diyecekler!” Öyleyse O'na karşı gel-mekten sakınmaz mısınız?” de.” Peki yedi kat gökyüzünün ve yüce arşın Rabbi kim? Bu göklerin ve arşın sahibi kim? Yedi kat gökyüzüne ve arşa egemen olan kim? Bunlara söz geçiren kim? Gökler ve arş kimi dinler? Haydi bakalım diyebilirseniz deyin oralar da bizim diye. Söyleyin bakalım oralarda da sözünüzün geçtiğini. Diyebilir misiniz bunu? Haydi söz geçirin bakalım semavat ve arşa. Yapabilir misiniz? Becerebilir misiniz? Hayır hayır ister kabul, edin ister etmeyin, göklerin de yerlerin de, göktekilerin de, yerdekilerin de, arşın da Rabbi Allah’tır. Zaten bakın bu soruya da diyecekler ki Allah. Evet evet bu soruya herkes böyle cevap verecek. Herkes göklerin, arşın Rabbinin Allah olduğunu itiraf edecek. Peki o zaman muttaki olmaz mısınız? Böyle bir Rabbe takvalı olmaz mısınız? Böyle bir Rab için bir hayat yaşamaz mısınız? Böyle bir Rabbin gösterdiği kulluk yoluna girmez misiniz? Niye muttakiler olmuyorsunuz? Ve üçüncü bir soru daha:
86,87. “Yedi göğün de Rabbi, yüce arşın da Rabbi kimdir?” de” “Allah'tır” diyecekler!” Öyleyse O'na karşı gel-mekten sakınmaz mısınız?” de.” Peki yedi kat gökyüzünün ve yüce arşın Rabbi kim? Bu göklerin ve arşın sahibi kim? Yedi kat gökyüzüne ve arşa egemen olan kim? Bunlara söz geçiren kim? Gökler ve arş kimi dinler? Haydi bakalım diyebilirseniz deyin oralar da bizim diye. Söyleyin bakalım oralarda da sözünüzün geçtiğini. Diyebilir misiniz bunu? Haydi söz geçirin bakalım semavat ve arşa. Yapabilir misiniz? Becerebilir misiniz? Hayır hayır ister kabul, edin ister etmeyin, göklerin de yerlerin de, göktekilerin de, yerdekilerin de, arşın da Rabbi Allah’tır. Zaten bakın bu soruya da diyecekler ki Allah. Evet evet bu soruya herkes böyle cevap verecek. Herkes göklerin, arşın Rabbinin Allah olduğunu itiraf edecek. Peki o zaman muttaki olmaz mısınız? Böyle bir Rabbe takvalı olmaz mısınız? Böyle bir Rab için bir hayat yaşamaz mısınız? Böyle bir Rabbin gösterdiği kulluk yoluna girmez misiniz? Niye muttakiler olmuyorsunuz? Ve üçüncü bir soru daha:
88,90. “Biliyorsanız söyleyin her şeyin hükümranlığı elinde olan, barındıran fakat himayeye muhtaç olmayan kimdir?” de. “Allah'tır” diyecekler;” Öyleyse nasıl aldanıyorsunuz” de. Hayır; Biz onlara gerçeği getirdik ama, onlar yalancıdırlar.” Her şeyin melekûtu, mülkiyeti, sahipliği kime aittir? Her bir şey kimindir? Allah’ındır. Mülkün sahibi Allah’tır. Mülk elinde olan, mülke egemen olan Allah’tır. Mülkünde ortağı olmayandır Allah. Tüm mülkü üzerinde söz sahibi olan O’dur. Allah, herkesi ve her şeyi barındıran fakat kendisi barınmaya muhtaç olmayandır. Herkesi koruyan, kollayan fakat kendisi korunmaya, himayeye muhtaç olmayandır. Herkese hakim olan, herkese egemen olan ama kendisine hiç kimse hakim olamayandır. Haydi biliyorsanız söyleyin bakalım kimindir mülk? Kimindir hükümranlık? Göklerin ve yerin egemenliği kime aittir? Göklere ve yere söz geçiren kimdir? Herkese müdahale eden, her kese hayat veren, öldüren, ama kimsenin kendisine müdahalesine izin vermeyen kimdir? Bu soruya da diyecekler ki Allah’ındır. O Allah’tır diyecektir. Tüm varlıkların egemenliği, tüm varlıkların yönetim yetkisi Allah’a aittir. Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah’a aittir. O’na denk hiç bir güç ve kuvvet sahibi de yoktur derler. O zaman de ki onlara peygamberim, öyleyse niye aldanıyorsunuz? Niye Allah’ı bırakıp ta başka bir hayata gidiyorsunuz? Niye aldanıyorsunuz? Biz onlara gerçeği indirdik ama onlar ise yalanlıyorlar. Rabbimiz peygamberine sor diyor: Göklerde ve yerlerde olanlar kimindir? İşte hepimize sorulan bir soru. Yeryüzü kimindir? Ve yeryüzünde olanlar kimindir? Diyecekler ki Allah’ındır. Peki yedi göğün ve arşın Rabbi kim? Diyecekler ki Allah’ındır. Peki o zaman aklınızı başınıza almaz mısınız? De ki göklerin yerin, meleklerin, cinlerin, insanların, hayvanların, bitkilerin, canlıların, cansızların Melekûtu, mülkiyeti kimin? Herkesin mâliki, sahibi, yöneticisi, Rabbi kim? Diyecekler ki Allah. Peki o zaman niye Allah’ın âyetlerine değil de sihirbazların sözlerine tabi oluyorsunuz? Niye Rabbi-nizin âyetlerini bırakıyor da zâlimlerin tâlimatlarına tabi oluyorsunuz? Biz onlara hakla geldik, onlara hakkı getirdik ama onlar yalancıdırlar. İstedikleri kadar müşrikler yalanlasın, biz Rabbimizi aynen kendisini tanıttığı gibi tanıyor ve iman ediyoruz. Tüm varlıkların da, bizim de sahibimiz, Rabbimiz O’dur ve biz O’ndan başka sahip, O’n-dan başka Rab ve İlâh tanımıyoruz. Biz hayatımızı sadece O’nun için ve sadece O’nun belirlediği yasalar istikametinde yaşarız.
88,90. “Biliyorsanız söyleyin her şeyin hükümranlığı elinde olan, barındıran fakat himayeye muhtaç olmayan kimdir?” de. “Allah'tır” diyecekler;” Öyleyse nasıl aldanıyorsunuz” de. Hayır; Biz onlara gerçeği getirdik ama, onlar yalancıdırlar.” Her şeyin melekûtu, mülkiyeti, sahipliği kime aittir? Her bir şey kimindir? Allah’ındır. Mülkün sahibi Allah’tır. Mülk elinde olan, mülke egemen olan Allah’tır. Mülkünde ortağı olmayandır Allah. Tüm mülkü üzerinde söz sahibi olan O’dur. Allah, herkesi ve her şeyi barındıran fakat kendisi barınmaya muhtaç olmayandır. Herkesi koruyan, kollayan fakat kendisi korunmaya, himayeye muhtaç olmayandır. Herkese hakim olan, herkese egemen olan ama kendisine hiç kimse hakim olamayandır. Haydi biliyorsanız söyleyin bakalım kimindir mülk? Kimindir hükümranlık? Göklerin ve yerin egemenliği kime aittir? Göklere ve yere söz geçiren kimdir? Herkese müdahale eden, her kese hayat veren, öldüren, ama kimsenin kendisine müdahalesine izin vermeyen kimdir? Bu soruya da diyecekler ki Allah’ındır. O Allah’tır diyecektir. Tüm varlıkların egemenliği, tüm varlıkların yönetim yetkisi Allah’a aittir. Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah’a aittir. O’na denk hiç bir güç ve kuvvet sahibi de yoktur derler. O zaman de ki onlara peygamberim, öyleyse niye aldanıyorsunuz? Niye Allah’ı bırakıp ta başka bir hayata gidiyorsunuz? Niye aldanıyorsunuz? Biz onlara gerçeği indirdik ama onlar ise yalanlıyorlar. Rabbimiz peygamberine sor diyor: Göklerde ve yerlerde olanlar kimindir? İşte hepimize sorulan bir soru. Yeryüzü kimindir? Ve yeryüzünde olanlar kimindir? Diyecekler ki Allah’ındır. Peki yedi göğün ve arşın Rabbi kim? Diyecekler ki Allah’ındır. Peki o zaman aklınızı başınıza almaz mısınız? De ki göklerin yerin, meleklerin, cinlerin, insanların, hayvanların, bitkilerin, canlıların, cansızların Melekûtu, mülkiyeti kimin? Herkesin mâliki, sahibi, yöneticisi, Rabbi kim? Diyecekler ki Allah. Peki o zaman niye Allah’ın âyetlerine değil de sihirbazların sözlerine tabi oluyorsunuz? Niye Rabbi-nizin âyetlerini bırakıyor da zâlimlerin tâlimatlarına tabi oluyorsunuz? Biz onlara hakla geldik, onlara hakkı getirdik ama onlar yalancıdırlar. İstedikleri kadar müşrikler yalanlasın, biz Rabbimizi aynen kendisini tanıttığı gibi tanıyor ve iman ediyoruz. Tüm varlıkların da, bizim de sahibimiz, Rabbimiz O’dur ve biz O’ndan başka sahip, O’n-dan başka Rab ve İlâh tanımıyoruz. Biz hayatımızı sadece O’nun için ve sadece O’nun belirlediği yasalar istikametinde yaşarız.
88,90. “Biliyorsanız söyleyin her şeyin hükümranlığı elinde olan, barındıran fakat himayeye muhtaç olmayan kimdir?” de. “Allah'tır” diyecekler;” Öyleyse nasıl aldanıyorsunuz” de. Hayır; Biz onlara gerçeği getirdik ama, onlar yalancıdırlar.” Her şeyin melekûtu, mülkiyeti, sahipliği kime aittir? Her bir şey kimindir? Allah’ındır. Mülkün sahibi Allah’tır. Mülk elinde olan, mülke egemen olan Allah’tır. Mülkünde ortağı olmayandır Allah. Tüm mülkü üzerinde söz sahibi olan O’dur. Allah, herkesi ve her şeyi barındıran fakat kendisi barınmaya muhtaç olmayandır. Herkesi koruyan, kollayan fakat kendisi korunmaya, himayeye muhtaç olmayandır. Herkese hakim olan, herkese egemen olan ama kendisine hiç kimse hakim olamayandır. Haydi biliyorsanız söyleyin bakalım kimindir mülk? Kimindir hükümranlık? Göklerin ve yerin egemenliği kime aittir? Göklere ve yere söz geçiren kimdir? Herkese müdahale eden, her kese hayat veren, öldüren, ama kimsenin kendisine müdahalesine izin vermeyen kimdir? Bu soruya da diyecekler ki Allah’ındır. O Allah’tır diyecektir. Tüm varlıkların egemenliği, tüm varlıkların yönetim yetkisi Allah’a aittir. Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah’a aittir. O’na denk hiç bir güç ve kuvvet sahibi de yoktur derler. O zaman de ki onlara peygamberim, öyleyse niye aldanıyorsunuz? Niye Allah’ı bırakıp ta başka bir hayata gidiyorsunuz? Niye aldanıyorsunuz? Biz onlara gerçeği indirdik ama onlar ise yalanlıyorlar. Rabbimiz peygamberine sor diyor: Göklerde ve yerlerde olanlar kimindir? İşte hepimize sorulan bir soru. Yeryüzü kimindir? Ve yeryüzünde olanlar kimindir? Diyecekler ki Allah’ındır. Peki yedi göğün ve arşın Rabbi kim? Diyecekler ki Allah’ındır. Peki o zaman aklınızı başınıza almaz mısınız? De ki göklerin yerin, meleklerin, cinlerin, insanların, hayvanların, bitkilerin, canlıların, cansızların Melekûtu, mülkiyeti kimin? Herkesin mâliki, sahibi, yöneticisi, Rabbi kim? Diyecekler ki Allah. Peki o zaman niye Allah’ın âyetlerine değil de sihirbazların sözlerine tabi oluyorsunuz? Niye Rabbi-nizin âyetlerini bırakıyor da zâlimlerin tâlimatlarına tabi oluyorsunuz? Biz onlara hakla geldik, onlara hakkı getirdik ama onlar yalancıdırlar. İstedikleri kadar müşrikler yalanlasın, biz Rabbimizi aynen kendisini tanıttığı gibi tanıyor ve iman ediyoruz. Tüm varlıkların da, bizim de sahibimiz, Rabbimiz O’dur ve biz O’ndan başka sahip, O’n-dan başka Rab ve İlâh tanımıyoruz. Biz hayatımızı sadece O’nun için ve sadece O’nun belirlediği yasalar istikametinde yaşarız.
91. “Allah çocuk edinmemiştir; O'nun yanında hiçbir İlâh yoktur, olsaydı, her İlâh kendi yarattığı ile beraber gider ve birbirinden üstün olmağa çalışırlardı. Allah onların vasıflandırdıklarından münezzehtir.” Allah’la birlikte O’nun yetkilerine sahip bir İlâh olmadığı gibi O Allah asla bir evlât da edinmemiştir. Allah’a oğullar kızlar izafe etmek O’na en büyük iftiradır. O’nun ne oğulları, ne kızları vardır, ne de or-takları, yardımcıları, yetkilileri. Eğer Onunla birlikte başka İlâhlar olsaydı, O’nun egemenliğine, mülküne, saltanatına ortaklar olsaydı, O’ndan başka yetkililer bulunsaydı, başka yaratıcılar olsaydı o zaman her bir İlâh kendi yarattıklarıyla beraber gider ve birbirinden üstün ol-maya, birbirlerine galip gelmeye çalışırlardı. Yâni her bir İlâh kendi yarattıklarına hakim olmaya çalışır, yarattıklarını safına alarak biri di-ğeriyle savaşmaya kalkışır, biri diğerine galip gelmeye yönelirdi. Böylece bu kâinatta düzen denge diye bir şey olmazdı. Olacak şey midir bu? Allah onların vasfettiklerinden, söylediklerinden, iftiralarından, yakıştırmalarından münezzehtir, uzaktır, yücedir, üstündür. Evet bu asla mümkün değildir. Göklerde ve yerde birden çok İlâhın olması asla mümkün değildir. Çünkü öyle olsa biri diğerine galip geldiği zaman ötekinin İlâhlığı düşecektir. Her biri birbirine galip gelemeyecek olsalar bu da mümkün değildir. Çünkü o zaman bu âlemde iki ayrı tercihte birinin dediği ne olacaktır? Öbürünün dediği ne olacaktır? Arzuları, emirleri çatışan bu tanrılar göklerin ve yerin düzenini bozarlardı. Eğer birbirinden bağımsız İlâhlar, Rabler, yöneticiler, egemenler olsaydı bir saniye bile bu düzen devam etmezdi. Çünkü bakıyoruz alemde tek bir yasa var, tüm bu kâinatta geçerli, bir tek İlâh var, bir tek Rab var egemen, sadece O’nun iradesi geçerlidir. Halbuki arşın sahibi olan Allah onların vasıflandırdıklarından münezzehtir, uzaktır. Rab olarak, İlâh olarak, yaratıcı olarak Allah; sadece Allah vardır.
92. “O, görülmeyeni de, görüleni de bilir. Koştukları ortaklardan yücedir.” Allah gaybın da, şehadetin de, bilinen ve görünenin de, bilinmeyen ve görünmeyenin de bilicisidir. Şu varlıklar aleminde bildiğimiz bilmediğimiz, gördüğümüz görmediğimiz her şeyi bilen, hiçbir şey bilgisinin dışında kalmayan Allah’tır. Ve O müşriklerin şirklerinden de çok çok yücedir. Onların iddialarından, iftiralarından yücedir Allah. Onların yakıştırmalarından yücedir, üstündür. Müşrikler istedikleri kadar Allah’ı yanlış tanısınlar. İstedikleri kadar Allah’ın yetkilerini parçalamaya çalışsınlar. İstedikleri kadar Allah sıfatlarını Ondan başkalarına vermeye, yeryüzünde Allah’tan başka yetkililer kabul edip hayatlarında onların da söz sahibi olduklarını iddia etmeye çalışsınlar. İstedikleri kadar tamam göklerde İlâh Allah’tır, ama yeryüzünde başka İlâhlarımız da var. Namazın, orucun, zekâtın İlâhı Allah’tır ama hukukun İlâhları başkalarıdır. Abdestin İlâhı Allah’tır, ama ekonominin İlâhları başkalarıdır. Haccın İlâhı Allah’tır, ama kılık kıyafetin İlâhları başkalarıdır diyerek istedikleri kadar müşrikçe bir kabulden yana olsunlar. Allah onların bu iddialarından, bu zırvalarından münezzehtir. Çünkü Allah tek İlâhtır. Oğlu da yoktur, kızı da yoktur, yetkilileri de yoktur, ortakları da. Allah böyle iftiralardan çok uzaktır. İşte Rabbimiz bu âyetlerinde kendini tanıtıyor. Allah’ı Allah’ın kendisini tanıttığı gibi tanıyıp kabul etmedikçe kişi Müslüman olamaz. Kitabıyla Allah’ı tanıyacağız, elçisiyle Allah’ı tanıyacağız ve O’na O’nun istediği şekilde iman edecek, O’nun istediği şekilde kulluk yapacak, O’nun istediği şekilde hayat yaşayacak, O’nu övecek, O’nu yüceltecek, O’nun övdüklerini övecek, O’nun yüceltin dediklerini yüceltecek ve böylece Müslüman olacağız.
93,94. “De ki: “Rabbim! Onların tehdit olundukları şeyi bana mutlaka göstereceksen, o zaman beni zâlim milletin içinde bulundurma.” De ki, ey Rabbim, eğer bu kâfirlere, bu zâlimlere, yeryüzünde Seni reddedenlere, Senin yetkilerini sınırlandırmaya çalışanlara, Sana hayat tanımamaya çalışanlara, Seninle ve dininle savaşa tutuşanlara tehdit ettiğin azabı bana göstereceksen. Eğer onlara vaadettiğin dünya azabını, dünya rezilliğini, dünya helâkini bana gösterecek, benim gözümü bununla aydın edeceksen, eğer ben hayattayken onlar helâk olacaklarsa. Nuh kavmine gönderdiğin bir tûfan gibi, Âd kavmine gön-derdiğin bir rüzgar gibi, Semûd kavmine gönderdiğin bir sayha gibi, Lût kavmine gönderdiğin meleklerinin onları altüst ettiği gibi, Firavunlara gönderdiğin bir deniz azabı gibi şu beni yalanlayanlara da eğer bir azap göndereceksen, ne olur ya Rabbi beni bu zâlimlerin içinde kılma. Beni bu zâlimlerin içinde tutma ya Rabbi. Beni bunlarla beraber sayma ya Rabbi. Benim onlarla bir ilgim alakam yoktur. Ben onların tüm küfürlerinden, şirklerinden uzağım. Ben Senin ulûhiyet ve rubûbiyetini par-çalamıyorum. Ben Senden başka Rab ve İlâh kabul etmiyorum. Ben Sana, Senin kendini tanıttığın gibi iman ediyor ve Senin benden istediğin kulluğu bütün gücümle icra etmeye çalışıyorum. Eğer oları helâk edeceksen ben onlarla beraber değilim. Beni onlardan sayma ya Rabbi. Beni Sana teslim bir mü’min say. Beni kâfirlerden ve müşriklerden sayma. Ne güzel bir yakarı değil mi? Bakın Rabbini ve O’nun gücünü çok iyi tanıyan ve O’nun azabından korkan Rasulullah’ın bu duasına, bu talebine karşılık Rabbimizin cevabı da şöyle oluyordu:
93,94. “De ki: “Rabbim! Onların tehdit olundukları şeyi bana mutlaka göstereceksen, o zaman beni zâlim milletin içinde bulundurma.” De ki, ey Rabbim, eğer bu kâfirlere, bu zâlimlere, yeryüzünde Seni reddedenlere, Senin yetkilerini sınırlandırmaya çalışanlara, Sana hayat tanımamaya çalışanlara, Seninle ve dininle savaşa tutuşanlara tehdit ettiğin azabı bana göstereceksen. Eğer onlara vaadettiğin dünya azabını, dünya rezilliğini, dünya helâkini bana gösterecek, benim gözümü bununla aydın edeceksen, eğer ben hayattayken onlar helâk olacaklarsa. Nuh kavmine gönderdiğin bir tûfan gibi, Âd kavmine gön-derdiğin bir rüzgar gibi, Semûd kavmine gönderdiğin bir sayha gibi, Lût kavmine gönderdiğin meleklerinin onları altüst ettiği gibi, Firavunlara gönderdiğin bir deniz azabı gibi şu beni yalanlayanlara da eğer bir azap göndereceksen, ne olur ya Rabbi beni bu zâlimlerin içinde kılma. Beni bu zâlimlerin içinde tutma ya Rabbi. Beni bunlarla beraber sayma ya Rabbi. Benim onlarla bir ilgim alakam yoktur. Ben onların tüm küfürlerinden, şirklerinden uzağım. Ben Senin ulûhiyet ve rubûbiyetini par-çalamıyorum. Ben Senden başka Rab ve İlâh kabul etmiyorum. Ben Sana, Senin kendini tanıttığın gibi iman ediyor ve Senin benden istediğin kulluğu bütün gücümle icra etmeye çalışıyorum. Eğer oları helâk edeceksen ben onlarla beraber değilim. Beni onlardan sayma ya Rabbi. Beni Sana teslim bir mü’min say. Beni kâfirlerden ve müşriklerden sayma. Ne güzel bir yakarı değil mi? Bakın Rabbini ve O’nun gücünü çok iyi tanıyan ve O’nun azabından korkan Rasulullah’ın bu duasına, bu talebine karşılık Rabbimizin cevabı da şöyle oluyordu:
95. “Biz onlara vaadettiğimizi sana elbette gösterebiliriz.” Biz onlara vaadettiğimizi muhakkak ki sana göstermeye kâdiriz. Biz buna güç yetireniz. Onlara tehdit ettiklerimizin tümünü nasıl sana indirdiğimiz bu kitapta bildirmişsek, şüphesiz ki onlara uygulayacağımız o azapları sana göstermeye de kâdiriz. Ama bu sana düşen bir iş değildir. Bu seni ilgilendiren bir şey değildir. Sana düşen şudur:
96. “Kötülüğü en iyi ile sav. Onların vasıflandırmalarını Biz daha iyi biliriz.” Kötülüğü iyilikle def et. Kötülüğe iyilikle mukabelede bulun. Kötülük yapanlara karşı iyilik yap. Onlar, o kâfirler, o zâlimler, o müşrikler sana karşı ne yaparlarsa yapsınlar, sana karşı nasıl bir tavır sergilerlerse sergilesinler sen onlara en güzel bir şekilde davran ve onların Müslüman olmalarına sa’y et. Onlar sana karşı ne yaparlarsa yapsınlar, sen onların hidâyetleri için çırpın. Sen sana düşmanca tavır takınanlara karşı nasuh ol. İşte Rabbimizin tüm elçilerinden istediği budur. Elçiler tüm yalanlamalara, tüm düşmanlıklara, tüm eziyetlere karşı, karşısındakilere nasuh davranacaklar. Onlar her türlü kötülükleri, her türlü zulümleri Allah elçilerine lâyık görecekler ama o peygamberler yine de onlara karşı hayırhah olacaklar, onların iyiliğini, onların kurtuluşunu isteyecekler ve buna sa’y edecekler. Tekrar tekrar onları hakka dâvet edecekler, her fırsatta İslâm’a çağıracaklar, onların kurtuluşu için çırpınacaklar, onları cehenneme gidişten engelleyip cennete kazandırmaya sa’y edecekler. Zor değil mi? Konuşması kolay da, iddiası kolay da gerçekten uygulaması çok zordur. İşte bir kaç kere birisine gidiyoruz, anlamadı, dinlemedi diye kızıp, küsüp siliveriyoruz onu. Bizim şu gidişlerimizi yüzle katlayın, binle katlayın, 950 yıl gidecek ayaklarına Allah’ın elçisi, alaya alınacak, şahsiyeti rencide edilecek, deli denilecek, sihirbaz denilecek, dövülecek, sövülecek ama yine de kırılıp dökülmeden onların ayağına bir daha, bir daha gidecek. Çok zor değil mi böyle bir düşmanın ayağına bir daha, bir daha gitmek? Çok zor değil mi hâlâ bu düşmanlara karşı iyi niyet beslemek? Çok zor değil mi bu düşmanların bir gün hidâyetini umarak her şeylerine göğüs germek? İşte Allah’ın elçileri bununla emrolundular ve bunu yaptılar. Bu zoru başardılar o kutlu insanlar. Gerçekten onların bu sabırlı halleri çok mükemmeldir ve bize örnektir. Biz onların yakıştırmakta olduğu şeylerin hepsini en iyi şekilde biliriz. Evet onlar Allah hakkında, Allah’ın dini hakkında, peygamber hakkında ne diyor? Neler uyduruyor? Allah bilmektedir. Sen sorumlu olduğunu yapmaya devam et. Sen sabırla yoluna devam et. Sen na-suh olarak onları Allah’ın dinine dâvete devam et, gerisini Bize bırak. Ama peygamberin, peygamber yolunun yolcularının sabırla kulluklarına, sabırla insanları Allah’a kulluğa dâvetleri konusunda en büyük engel, en büyük ayak bağı şeytanlardır. Peygamber ve Müslüman, Allah kullarını Allah’a dâvet ve sabır savaşına girdiği andan itibaren şeytan ve dostları vesveselere başlayacaklardır. Hem dâvetçiye hem de özellikle dâvetin muhataplarına vesveseler vererek onları bu dâvete karşı çıkmaya, dâveti kabul etmemeye çağıracak. Sakın kabul etmeyin, bunun aslı yoktur diyecek. O peygamber sizin gibi bir beşerdir diyecek. Onun derdi sizin üzerinizde hegemonya kurmaktır diyecek. O sizin atalarınızın yolunu bozmak istiyor diyecek. Peygamberin va’d lerine karşı alternatif va’d ler geliştirecek. Peygamberin kitabına alternatif kitaplar, peygamberin hayat programına alternatif sistemler geliştirecek. Peygamberin bahsettiği cennete karşılık dünya cennetleri, cehenneme karşılık dünya azapları, dünya zindanları, dünya azapları geliştirecek. İnsanlardan çoğu şeytanın vartalarına düşerek peygambere karşı gelirlerken, bir kısmı da şeytanın iğvalarını tanıyarak peygamber safında yer alacak. Peygamber ve Müslüman her şeye rağmen sabırla yoluna devam edecek. Şeytanın kışkırttığı kâfirler tüm hışımlarıyla peygamber ve taraftarlarının üzerine çullanırlarken onlar da sabırla yine onların kurtuluşu için, cennetleri için çırpınmaya devam edecek. Bu sefer şeytan Peygambere ve Müslümanlara gelecek onları tahrik edecek. Sen yüzde yüz haklı iken sana saldıran bu insanlara karşı niye sabrı, susmayı tercih ediyorsun? Seninle alay eden bu insanlara karşı niye bir cevap vermiyorsun? Niye sen bu düşmanların hakkında hâlâ iyi niyet taşıyorsun? Onların sana yaptıklarının aynıyla sen de mukabelede bulunsana diyecek. İşte insan ve cin şeytanlarından gelen bu iğvalara karşı Peygamber ve Müslüman Allah’a sığınacak. Çünkü Peygamber ve Müslümanlar bu şeytanların iğvalarına kapılarak kötülüğe kötülükle mukabeleye yöneldikleri anda kesinlikle kaybedeceklerdir. Bakın işte bundan sonraki âyetinde Rabbimiz onu şöylece ortaya koyuyor:
97, 98. “De ki: “Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından Sana sığınırım. “Rabbim! Yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım.” Evet peygamberin ve onun yolunun yolcularından Rablerine şöyle demelerini istiyor Allah. Ey Rabbimiz, şeytanların hemezatın-dan, şeytanların vartalarından, kışkırtmalarından Sana sığınırım. Evet Peygamber ve Müslüman şeytanlara karşı Allah’a sığınacak. Başka sığınacak bir kapı yoktur. Allah’a sığınmaz da kendimize, kendi gücümüze kuvvetimize güvendiğimiz anda kaybederiz. Kendi kendimize şeytanlarla baş etme imkânına sahip değiliz. Çünkü bakın işte Rab-bimiz kitabında bize bu konuda yol gösteriyor ve onlardan kendisine sığınmamızı emrediyor. Bizi, bizden daha iyi tanıyan, şeytanları bizden daha iyi tanıyan Rabbimiz bizden bunu istiyorsa elbette biz de onlardan Allah’a sığınmak zorunda kalacağız. Sadece Allah’a güvenecek, Allah’a sığınacak ve O’nunla onlardan kurtulma imkânı bulacağız. Değilse Rabbimize sığınmadan şeytanlardan korunmamız mümkün olmayacaktır bunu unutmayalım. Bir de şundan sığınacağız. Ey Rabbim onların yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım. Onlar benim yanımda olmasınlar. Onlar bana yaklaşmasınlar. Ben onlarla birlikte olmayayım. Beni onların etki alanında kalmaktan koru ya Rabbi. Bana yardım et de; Ben onlarla barışık olmayayım. Beni koru da; ben daima onlarla bir savaş içinde olayım. Yardımınla onlara karşı direnip Müslümanca kalabileyim.
97, 98. “De ki: “Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından Sana sığınırım. “Rabbim! Yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım.” Evet peygamberin ve onun yolunun yolcularından Rablerine şöyle demelerini istiyor Allah. Ey Rabbimiz, şeytanların hemezatın-dan, şeytanların vartalarından, kışkırtmalarından Sana sığınırım. Evet Peygamber ve Müslüman şeytanlara karşı Allah’a sığınacak. Başka sığınacak bir kapı yoktur. Allah’a sığınmaz da kendimize, kendi gücümüze kuvvetimize güvendiğimiz anda kaybederiz. Kendi kendimize şeytanlarla baş etme imkânına sahip değiliz. Çünkü bakın işte Rab-bimiz kitabında bize bu konuda yol gösteriyor ve onlardan kendisine sığınmamızı emrediyor. Bizi, bizden daha iyi tanıyan, şeytanları bizden daha iyi tanıyan Rabbimiz bizden bunu istiyorsa elbette biz de onlardan Allah’a sığınmak zorunda kalacağız. Sadece Allah’a güvenecek, Allah’a sığınacak ve O’nunla onlardan kurtulma imkânı bulacağız. Değilse Rabbimize sığınmadan şeytanlardan korunmamız mümkün olmayacaktır bunu unutmayalım. Bir de şundan sığınacağız. Ey Rabbim onların yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım. Onlar benim yanımda olmasınlar. Onlar bana yaklaşmasınlar. Ben onlarla birlikte olmayayım. Beni onların etki alanında kalmaktan koru ya Rabbi. Bana yardım et de; Ben onlarla barışık olmayayım. Beni koru da; ben daima onlarla bir savaş içinde olayım. Yardımınla onlara karşı direnip Müslümanca kalabileyim.
99,100. “Onlardan birine ölüm gelince: “Rabbim! Beni geri çevir, belki, yapmadan bıraktığımı tamamlar, iyi işler işlerim” der. Hayır; bu söylediği sadece kendi lafıdır. Tekrar dirilecekleri güne kadar arkalarında geriye dönmekten alıkoyan bir engel vardır.” Ta ki onlardan birine ölüm geldiği zaman, yâni şeytanların iğvasına kapılan, şeytanlardan Allah’a sığınmayıp onların emrine giren, Allah’ın istediği bir hayatı değil şeytanların istediği bir hayatı yaşayan birisine ölüm geldiği zaman. Ya şeytanın azdırdıklarından, saptırdıklarından birine, ya da bizzat o şeytanlardan herhangi birisine ölüm geldiği zaman der ki ya Rabbi beni döndür, ne olur bana biraz daha müsaade et de biraz daha yaşayayım da daha önce yapmadığım sâlih ameller işleyeyim, daha önce yaşamadığım sâlih bir hayatı yaşayayım. Ne olur beni biraz geciktir de Müslümanca bir hayat yaşayayım. Hayır hayır bu sadece ağızlarından geveledikleri bir sözdür. Sadece bir lakırdıdan ibarettir bu. En’âm’da da eğer bunlar geri döndürülselerdi yine eski hayatlarına, eski şirklerine, eski küfürlerine, eski nifak ve şikaklarına dönerlerdi buyurur Rabbimiz. Yâni bunların bu geri döndürülme talepleri iyi bir Müslümanlık değil sadece gördükleri sorgulamaktan ve azaptan kurtulmaktır. Çünkü dünya üzerinde onlara bu gerçeği anlayabilecekleri, Müslümanca bir hayat yaşayabilecekleri uzunca bir ömür verildi, fırsat verildi. Kendilerine uyarı üstüne uyarılar gönderildi. Görsel ve işitsel âyetler sunuldu. Ama buna rağmen onlar tüm bu âyetleri, tüm bu uyarıları görmezden geldiler. Ama işte şimdi melek karşılarına çıkıp ta azaplarından, cehennemlerinden haberdar olunca ya Rabbi ne olur bizi geri döndür diyorlar. Asla! Allah artık onları geri döndürmeyecek. Ölümlerinden sonra dirilecekleri ana kadar onların arkasında bir berzah var. Yâni dirilecekleri zamana kadar bekleyecekleri, kalacakları bir yer var. Bir yerde dirilişi bekleyecekler onlar. Ve nihâyet bir gün kalkış emri gelecek:
99,100. “Onlardan birine ölüm gelince: “Rabbim! Beni geri çevir, belki, yapmadan bıraktığımı tamamlar, iyi işler işlerim” der. Hayır; bu söylediği sadece kendi lafıdır. Tekrar dirilecekleri güne kadar arkalarında geriye dönmekten alıkoyan bir engel vardır.” Ta ki onlardan birine ölüm geldiği zaman, yâni şeytanların iğvasına kapılan, şeytanlardan Allah’a sığınmayıp onların emrine giren, Allah’ın istediği bir hayatı değil şeytanların istediği bir hayatı yaşayan birisine ölüm geldiği zaman. Ya şeytanın azdırdıklarından, saptırdıklarından birine, ya da bizzat o şeytanlardan herhangi birisine ölüm geldiği zaman der ki ya Rabbi beni döndür, ne olur bana biraz daha müsaade et de biraz daha yaşayayım da daha önce yapmadığım sâlih ameller işleyeyim, daha önce yaşamadığım sâlih bir hayatı yaşayayım. Ne olur beni biraz geciktir de Müslümanca bir hayat yaşayayım. Hayır hayır bu sadece ağızlarından geveledikleri bir sözdür. Sadece bir lakırdıdan ibarettir bu. En’âm’da da eğer bunlar geri döndürülselerdi yine eski hayatlarına, eski şirklerine, eski küfürlerine, eski nifak ve şikaklarına dönerlerdi buyurur Rabbimiz. Yâni bunların bu geri döndürülme talepleri iyi bir Müslümanlık değil sadece gördükleri sorgulamaktan ve azaptan kurtulmaktır. Çünkü dünya üzerinde onlara bu gerçeği anlayabilecekleri, Müslümanca bir hayat yaşayabilecekleri uzunca bir ömür verildi, fırsat verildi. Kendilerine uyarı üstüne uyarılar gönderildi. Görsel ve işitsel âyetler sunuldu. Ama buna rağmen onlar tüm bu âyetleri, tüm bu uyarıları görmezden geldiler. Ama işte şimdi melek karşılarına çıkıp ta azaplarından, cehennemlerinden haberdar olunca ya Rabbi ne olur bizi geri döndür diyorlar. Asla! Allah artık onları geri döndürmeyecek. Ölümlerinden sonra dirilecekleri ana kadar onların arkasında bir berzah var. Yâni dirilecekleri zamana kadar bekleyecekleri, kalacakları bir yer var. Bir yerde dirilişi bekleyecekler onlar. Ve nihâyet bir gün kalkış emri gelecek:
101. “Sur'a üflendiği zaman, o gün, aralarındaki soy yakınlığı fayda vermez ve birbirlerine de bir şey soramazlar.” Sura üfürüldüğü zaman o gün artık aralarında soy sop yakınlığı, birbirlerini sorup soruşturmaları, birbirleriyle yakından ilgilenmeleri de olmayacak. Birbirlerine sıcak bir kucak açmaları, yardımlaşmaları da olmayacak. Birbirlerine hiçbir şey soramayacaklar, birbirlerinden hiçbir şey isteyemeyecekler. Tüm akrabalık bağları, tüm dostluk bağları bitmiştir artık. Kavgalarının, saltanatlarının hiçbir özelliği kalmamıştır. Bir hadislerinde bu konunun açıklanması sadedinde Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: “Her kimi de ameli geciktirecek olursa nesebi onu öne geçiremez.” Ameli eksik olanın, amelleri bozuk olanın nesebi onu kurtara-maz. Öyleyse hiç kimse nesebine güvenmesin. Efendim işte ben pey-gamber çocuğuydum, ben peygamber torunuydum, ben falan zarın damadı muhteremleri, ben falan zatın evlad-ı tahireleri idim, ben şu kadar yıl falan zat-ı muhteremin hizmetinde bulunmuşum, ben falan zatın eteğinden tutup onun tekkesinde çorba içmiş adamım. Bunların hepsi boştur. Evet sura üfürüldüğü andan itibaren her şey bitmiştir. Tüm ar-kadaşlıklar, tüm akrabalık bağları, tüm protokoller ve tüm ilişkiler bit-miştir. Böyle bir günün heyecanıyla tir tir titreyin ki o gün oğul babadan, baba oğuldan kaçacak, kadın kocadan, koca karısından kaçacaktır. Hiçbir kimseden fidye kabul edilmeyecek. Dünya kadar malınız mülkünüz olsa bile beş para etmeyecek. Hiçbir kimseden de fidye kabul edilmeyecek. Hiçbir kimse de kimseye şefaat edemeyecek, herkes Rabbinin huzurunda bir hesabın beklentisi içinde olacaktır. Ve hiç kimseye de yardım olunmayacaktır. Öyleyse gelin ey insanlar o günün heyecanıyla, o günün sıkıntısıyla Allah’ın size verdiği nimetleri hatırlayın ve hazırlıklı olun. O gün bizi kurtaracak olan iyi ameller işlemeye koşalım. İşleyeceğimiz amellerle Rabbimizi kendimizden razı etmeye çalışalım ve sadece buna güvenip başka hiçbir şeye bel bağlamayalım. Sakın ha filanların Allah’la arası iyidir, benim de onlarla aram iyidir, o halde onlar beni kurtaracak ümitleriniz olmasın. O gün ne ba-banın evladına, ne evladın babasına, ne kocanın karısına, ne amirin memuruna sağlayabileceği bir şey yoktur. Herkes yardımcısız ve yal-nız olarak Allah’ın huzuruna gidecektir. Melikler yalnız, malikler yalnız, hükümdarlar, krallar yalnız, hacılar, hocalar yalnız ve hattâ peygamberler bile yalnız. Hepsi de çaresiz işlediklerine karşılık, yaşadıkları hayatlarına karşılık Allah’ın kendilerine vereceği hükme razı olacaklardır. Ulü’l azim peygamberlerden Hz. Nûh (as) oğlunu, İbrahim (as) babasını kurtaramayacaktır. Bakın Buhâri’de 1375 nolu hadiste İbrahim (as) ile babası Âzer arasında kıyamet günü geçecek bir olay anlatılır. İbrahim (as) yüzü gözü toz toprak içinde perişan bir vaziyette karşılaştığı babasına: Baba! Ben sana bana âsî olma dememiş miydim? buyuracak. Babası Âzer de işte şimdi sana âsî olmayacağım diyecek. Bunun üzerine Hz. İbrahim’in: Ya Rab! Sen bana insanların tekrar dirildikleri günde beni rezil ve rüsva etmeyeceğini vaad etmiştin. Şimdi babamın bu durumunu görmekten benim için daha çok ar ve hayayı mûcib bir rüsvalık olabilir mi? diyecek. Allah da: Ya İbrahim, ben cennetimi kâ-firlere haram kıldım buyuracak. Sonrada ayaklarının altından yaka-lanarak babasının cehenneme yuvarlandığını görecek buyuruluyor. Bakın Allah’ın Resûlü Şuarâ 214. âyetiyle akrabalarını, yakınlarını uyarmakla görevlendirilince tüm yakınlarına şöyle diyordu: “Ey Kureyş topluluğu, sizler canlarınızı Allah’tan satın almaya ve kurtarmaya bakınız, vallahi benim Allah’a karşı size hiçbir faydam dokunmayacaktır. Ey Ra-sûlullah’ın halası Safiye, bilmiş olasın ki Allah’a karşı benim sana hiçbir faydam olmayacaktır. Ey Muhamme-d’in kızı Fatıma, malımdan neyi istersen benden iste, istediğini benden alabilirsin, ama unutma ki Allah’a karşı benim sana hiçbir faydam olmayacaktır.” (Buhâri, K. Vesaya 3/190) Evet bir peygamber bile böyle derse gerisini siz düşünün.
102,103. “Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtuluşa ermiş olanlardır. Tartıları hafif gelenler, işte onlar, kendilerine yazık edenlerdir, cehennemde temellidirler.” O gün tartıları ağır gelenler felâha erenler, kazananlardır. Ama kimin tartısı da hafif gelirse işte onlar da kendilerine yazık etmiş, kendilerini bozuk para gibi harcamış insanlardır. Ve işte onlar ebediyen cehennemde kalacaklardır. Evet terazileri ağır basanlar, yâni ya terazilerinin hayır kefesine konulanları ağır basanlar, ya da terazisinde iyi amelleri ağır basanlar, ya da teraziye konan amelleri, değerlendirilmeye tabi tutulan amelleri Allah katında değer ifade edenler, Allah katında ağırlığı olan amellerin sahibi olanlar demektir. Evet kendilerinin, sözlerinin, kelimelerinin, düşüncelerinin, amellerinin, hayatlarının tartılacağı terazileri ağır basanlar, ya da amelleri, düşünceleri, hayatları Allah katında bir ağırlık, bir değer ifade edenler felâha ermişler, kurtulmuşlardır. Peki acaba bugün bu ameller belli değil mi? Elbette belli. Rab-bimiz kendi katında değer ifade eden amelleri, katında ağırlığı olan bir hayatı bu dünyada kitabıyla bize haber vermiştir. Hangi ameller değerli, hangileri değersiz, hangileri ağır hangileri hafif bunları kitabında anlatmıştır. Bu konuda vahiy kriterdir, kıstastır. Evet işte bu kitaba göre bir hayat yaşayanlar kurtulacak, hayatını bu kitaba göre yaşamayanlar da kaybedeceklerdir. Onlar cehenneme gideceklerdir. Öyle bir cehennem ki:
102,103. “Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtuluşa ermiş olanlardır. Tartıları hafif gelenler, işte onlar, kendilerine yazık edenlerdir, cehennemde temellidirler.” O gün tartıları ağır gelenler felâha erenler, kazananlardır. Ama kimin tartısı da hafif gelirse işte onlar da kendilerine yazık etmiş, kendilerini bozuk para gibi harcamış insanlardır. Ve işte onlar ebediyen cehennemde kalacaklardır. Evet terazileri ağır basanlar, yâni ya terazilerinin hayır kefesine konulanları ağır basanlar, ya da terazisinde iyi amelleri ağır basanlar, ya da teraziye konan amelleri, değerlendirilmeye tabi tutulan amelleri Allah katında değer ifade edenler, Allah katında ağırlığı olan amellerin sahibi olanlar demektir. Evet kendilerinin, sözlerinin, kelimelerinin, düşüncelerinin, amellerinin, hayatlarının tartılacağı terazileri ağır basanlar, ya da amelleri, düşünceleri, hayatları Allah katında bir ağırlık, bir değer ifade edenler felâha ermişler, kurtulmuşlardır. Peki acaba bugün bu ameller belli değil mi? Elbette belli. Rab-bimiz kendi katında değer ifade eden amelleri, katında ağırlığı olan bir hayatı bu dünyada kitabıyla bize haber vermiştir. Hangi ameller değerli, hangileri değersiz, hangileri ağır hangileri hafif bunları kitabında anlatmıştır. Bu konuda vahiy kriterdir, kıstastır. Evet işte bu kitaba göre bir hayat yaşayanlar kurtulacak, hayatını bu kitaba göre yaşamayanlar da kaybedeceklerdir. Onlar cehenneme gideceklerdir. Öyle bir cehennem ki:
104. “Ateş onların yüzlerini yalar, dişleri sırıtıp kalır.” O ateş onların yüzlerini yalayıp yutacak, dişleri de sırıtıp kalacak. Ateş bir anda yüzlerinin derisini bitirecek te sırıtıp kalan bir kelle haline geliverecekler. Böyle bir cezadan, böyle bir akıbetten Rabbim hepimizi korusun. Korkunç bir şey. Rabbimiz bize ölüm ötesi hayatın bir görüntüsünü sundu. Yarın mutlak sûrette olacakları bize rahmetinin gereği olarak bugünden olmuş gibi sunuverdi. Bizi yarın mutlak karşılaşacağımız bir akıbetle uyarıverdi. Ölüm gelir bir insana. Ölüm öncesinde Allah’ın istediği bir hayatı yaşamayan kimse pişmanlık içinde geri döndürülmek ister. Ya Rabbi, ne olur beni geri çevir de senin istediğin gibi bir hayat yaşayayım. Yapmam gerekirken yapmadıklarımı yapayım, yapmamam gerekirken yaptıklarımı terk ederek Müslümanca bir hayatı Sana takdim edeyim der. Rabbim buyurur ki bu sadece ağzından gevelediği bir sözdür. Pratikte bu lakırdının hiçbir değeri yoktur. Esasında geri dönüş mümkün değil de bu adamlar geri dönseler de yine Allah’a kulluğa değil de eski hayatlarına dönecekler. Ve ölümün gerçekleşmesinden sonra tekrar diriliş dönemine kadar ara dönem, berzah dönemi, o kabir alemi devam edecek. Nihâyet bir gün sur üfürülecek, kıyâmet kopacak ve insanlar ayağa kalkacaklar. Her şey bitmiş, sadece söz konusu amel var, iman var, Allah için yaşanan bir hayat ya da küfür var, isyan var, Allah’ın istemediği bir hayat var. İşte bunlar değerlendirilecek ve karar verilecek. Orada hiç kimsenin yapabileceği bir şey de yoktur. Kimsenin kimseye sağlayabileceği hiçbir şey yoktur. Kabul edilen, reddedilen cennet, cehennem, melekler insanların gözlerinin önünde durmaktadır. Artık orada ben Allah’a, cennete, cehenneme, meleklere, âhirete iman et-tim demenin hiç bir anlamı da kalmamıştır. Daha önce yaşadığı hayatta inanmayan bir kimsenin orada ben inandım demesinin hiçbir değeri olmayacaktır artık. Dünyada ya-pılıp edilenler oraya aktarılmış ve tartılmaktadır. Tartısı ağır gelenler kurtulurken, hafif gelenler de cehennemi boylayacaklardır. Kâfir olarak, müşrik olarak gelenler ebediyen, hiç çıkmamacasına cehennemde kalırlarken, ateşin yüzlerini yalayacağı korkunç bir azabın içinde kalırlarken, mü’min oldukları halde Allah’ı razı edecek amelleri az, günâhları çok olanlar belli bir süre cehenneme gidecekler. Allah onlara orada şöyle bir soru soracak:
105. “Allah: “Âyetlerim size okunurken onları yalanlıyordunuz değil mi?” der.” Size Benim âyetlerim okunmadı mı? Size Benim âyetlerim du-yurulmamış mıydı? Duymamış mıydınız âyetlerimi? Haberiniz yok muydu âyetlerimden? Siz onu yalanlamıştınız değil mi? Benim âyetlerimi yok saymıştınız değil mi? Beni âyetlerimden habersizdiniz değil mi? Âyetlerimin uyarısına rağmen ne işiniz var şimdi burada? Bu yanılgılarınız niçin sizi bu cehenneme getirdi? Niye Benim âyetlerimle ilgilenmediniz? Benim uyarılarımı niçin kale almadınız?
106. “Şöyle derler: “Rabbimiz! Bizi bedbahtlığımız yenmişti; sapık bir millet olmuştuk.” Onlar derler ki, ey Rabbimiz bize bedbahtlığımız, bize kem talihliğimiz, bize isyanımız galebe çaldı. Bizim Seni inkârımız, Senin âyetlerine düşmanlığımız, Seninle savaş düşüncemiz bize galip geldi. Biz sana ve dinine, âyetlerine karşı isyan ederek bedbaht olmayı, terörist olmayı yeğledik. Sana karşı düşmanca hayatımız bize galip geldi de biz sapık bir toplum olduk. Biz de sana iman özelliği de vardı. Seni ve âyetlerini tanıma istidamız da vardı. Ama Senin bize verdiğin o fıtratlarımızı öldürerek bile bile sana karşı eşkıya olmayı tercih ettik. Sen bizi sadece bu özelliğimizle yaratmamıştın. Bu özelliğimizin yanında iman edebilme, itaat edebilme özelliğimizi de bize vermiştin. Ama biz Sana teslimiyeti bırakıp, Müslümanlığı bırakıp bedbahtlığı tercih ettik. Muttaki olmayı terk edip eşkıya olmayı tercih ettik. İşte böylece itiraf edecekler. Ve sonunda da diyecekler ki:
107. “Şöyle derler: “Rabbimiz! Bizi oradan çıkar, eğer biz dönersek o zaman zâlimlerden oluruz.” Ey bizim Rabbimiz, ey dünyada bilemediğimiz, tanıyamadığımız, yoluna giremediğimiz Rabbimiz ne olur bizi oradan çıkar, eğer biz tekrar Senin istemediğin bir hayata dönersek zâlimlerden oluruz. Tekrar dünyaya döndürdüğünde eğer eski şirklerimize, eski bedbahtlıklarımıza dönersek, aynı yanılgılarımıza, aynı eşkıyalıklarımıza, seninle yarıda bıraktığımız savaşlarımıza dönersek o zaman biz zâlimlerden olmuş oluruz. Evet önceki âyetlerde geçti, bunu ölürken de söylüyorlardı. Ya Rabbi şu ölümümüzü biraz tehir et ki sâlih ameller işleyelim diyorlardı. Şimdi cehennemle karşı karşıya geldikleri zaman yine aynı şeyleri söylüyorlar. Evet alçaklar nice kereler Müslüman olmayı arzu edecekler. Ölürken isteyecekler bunu, kabirde isteyecekler, Mîzanın başında isteyecekler, cehennemde isteyecekler. İşte şu anda Rabbimiz bütün bunları haber vererek, şimdi Müslüman olun olacaksanız buyurmaktadır. Evet onların bu geri dönme isteklerine karşılık bakın Rabbimiz şöyle cevap veriyor:
108,111. “Allah: “Sinin orada! Benimle konuşmayın. Kullarımdan bir topluluk: “Rabbimiz! İnandık, artık bizi bağışla, bize acı. Sen acıyanların en iyisisin” diyordu. Siz ise, onları alaya alıyordunuz. Bu yaptıklarınız size, Beni anmayı unutturuyordu. Onlara hep gülüyordunuz. Sabretmelerine karşılık bugün onları mükâfatlandırdım. Doğrusu onlar kurtulanlardır” der.” Yıkılın orada, alçalın orada, alçaldıkça alçalın orada. Artık Benimle konuşmayın. Mâzeret beyan etmeyin. Rezil rüsva olun orada. Ezildikçe ezilin. Dünya hayatında Bana ve kitabıma karşı takındığınız o müstekbir, o kibirli tavırlarınıza karşılık küçüldükçe küçülün orada. Biz dünyada Allah’ı bitirdik, Allah’ın âyetlerinin defterini dürdük, Müslümanların işini bitirdik demelerinize karşılık, Allah’a kulluk evlerini kapattık naraları atmanıza karşılık, dünya bizimdir, yetki bizimdir demelerinize karşılık haydi artık konuşmayın huzurumda. Benimle konuşma hakkınız bitti. Sizin artık orada konuşma hakkınız yok-tur alçaklar. Suspus olun. Bitin artık orada. Size düşen o ateşe direnebilirseniz direnmektir, bunun dışında başka hiçbir çıkış yolunuz kalmamıştır artık. Size ölüm de yoktur ar-tık. Ebediyen bu azabın içindesiniz. Allah korusun bu sözleri duymaktan. Rabbim korusun bu sözlerin muhatabı olmaktan. Ölümün öldürüldüğü bir atmosferde, kurtuluşun olmadığı bir ortamda bulunmaktan Allah’a sığınırız, Rabbim bizi korusun inşallah. Bir gün değil, bir yıl de-ğil, bir asır değil, milyarlarca asır değil ölümsüzlüğün azapla tadılıp, ölümün oğul balı gibi arandığı ebedî bir azap mahalli. Bunun ne anlama geldiğini anlayabiliyor musunuz? Öyleyse en büyük derdimiz, en büyük sıkıntımız, en baş hesabımız buradan kurtulmak olsun. Tüm çabamız bu olsun. Kullarımdan bir grup vardı da onlar şöyle diyorlardı. Ey Rab-bimiz biz sana iman ettik. Bizi bağışla. Bize mağfiret et. Bizim ku-surlarımızı örtüver. Bize merhamet et. Çünkü merhamet edenlerin en hayırlısı Sensin. Sen bize acı, bizi bağışla. Onlar böyle diyorlardı da siz ey cehennemlikler o kullarımı dünyada alaya alıyordunuz. Alay konusu ediyordunuz onları. Şu geri zekalılara bakın hele. İman di-yorlar, Allah diyorlar, bağış diyorlar, merhamet diyorlar. Ne bunlar? Bunlar karın doyurmayan boş şeyler diyordunuz. İşte bu alaylarınız size Benim zikrimi, Benim gündemimi, Benim kitabımı, âyetlerimi ve Benim istediğim bir hayata yönelmeyi unutturdu. Müslümanlara karşı bu düşmanlığınız, bu tepeden bakışınız size, Benimle birlikte olmayı unutturdu. Beni hatırlamayı unutturdu. Benimle, Bana kullukla şereflenmeyi size unutturdu. Bana imanı ve teslimiyeti unutturdu. Ve bundan dolayı da onlara gülüp geçiyordunuz. Eğlenceye alıyordunuz Müslüman kullarımı. Size göre onlar akılsız, anlayışsız, yalnız, fakir, mazlum insanlardı. Onlara göre sizler güçlüydünüz, saltanatınız vardı. Elinizdekilere güvenerek dünyada onlarla oyuncak gibi oynuyordunuz. Zulmediyordunuz, öldürüyordunuz onları. Onlar sizin karşınızda Müslümanca bir hayatın direnişini veriyorlardı. Rab-bimiz biz iman ettik, bizi bağışla bize merhamet buyur diye dua dua Bana yalvarıp yakarıyorlardı. Sizin karşınızda dişlerini sıkıyorlar, vaz-geçmiyorlardı Müslümanca bir hayattan. Bakın şimdi şu anda o sizin alay ettiğiniz insanlara. Ben onları sabırlarından dolayı mükâfatlandırdım. Sabırla Müslümanca bir hayata devamlarından ötürü Ben onları cennetle mükâfatlandırdım. Onların mükâfatı cennet ve işte kazananlar onlar oldu. Başarılı olanlar on-lar oldu. İşte bir değerlendirme. İşte yıllar sonra gerçekleşecek bir olayın gözlerimizin önüne serilmesi. Başka hangi kaynaktan alabiliriz bu haberi? İşte şu anda Rabbimizin ilmine, Rabbimizin haberlerine muttali ediliyoruz. Mü’minlerin en büyük şerefi işte budur. Allah yine sorar onlara:
108,111. “Allah: “Sinin orada! Benimle konuşmayın. Kullarımdan bir topluluk: “Rabbimiz! İnandık, artık bizi bağışla, bize acı. Sen acıyanların en iyisisin” diyordu. Siz ise, onları alaya alıyordunuz. Bu yaptıklarınız size, Beni anmayı unutturuyordu. Onlara hep gülüyordunuz. Sabretmelerine karşılık bugün onları mükâfatlandırdım. Doğrusu onlar kurtulanlardır” der.” Yıkılın orada, alçalın orada, alçaldıkça alçalın orada. Artık Benimle konuşmayın. Mâzeret beyan etmeyin. Rezil rüsva olun orada. Ezildikçe ezilin. Dünya hayatında Bana ve kitabıma karşı takındığınız o müstekbir, o kibirli tavırlarınıza karşılık küçüldükçe küçülün orada. Biz dünyada Allah’ı bitirdik, Allah’ın âyetlerinin defterini dürdük, Müslümanların işini bitirdik demelerinize karşılık, Allah’a kulluk evlerini kapattık naraları atmanıza karşılık, dünya bizimdir, yetki bizimdir demelerinize karşılık haydi artık konuşmayın huzurumda. Benimle konuşma hakkınız bitti. Sizin artık orada konuşma hakkınız yok-tur alçaklar. Suspus olun. Bitin artık orada. Size düşen o ateşe direnebilirseniz direnmektir, bunun dışında başka hiçbir çıkış yolunuz kalmamıştır artık. Size ölüm de yoktur ar-tık. Ebediyen bu azabın içindesiniz. Allah korusun bu sözleri duymaktan. Rabbim korusun bu sözlerin muhatabı olmaktan. Ölümün öldürüldüğü bir atmosferde, kurtuluşun olmadığı bir ortamda bulunmaktan Allah’a sığınırız, Rabbim bizi korusun inşallah. Bir gün değil, bir yıl de-ğil, bir asır değil, milyarlarca asır değil ölümsüzlüğün azapla tadılıp, ölümün oğul balı gibi arandığı ebedî bir azap mahalli. Bunun ne anlama geldiğini anlayabiliyor musunuz? Öyleyse en büyük derdimiz, en büyük sıkıntımız, en baş hesabımız buradan kurtulmak olsun. Tüm çabamız bu olsun. Kullarımdan bir grup vardı da onlar şöyle diyorlardı. Ey Rab-bimiz biz sana iman ettik. Bizi bağışla. Bize mağfiret et. Bizim ku-surlarımızı örtüver. Bize merhamet et. Çünkü merhamet edenlerin en hayırlısı Sensin. Sen bize acı, bizi bağışla. Onlar böyle diyorlardı da siz ey cehennemlikler o kullarımı dünyada alaya alıyordunuz. Alay konusu ediyordunuz onları. Şu geri zekalılara bakın hele. İman di-yorlar, Allah diyorlar, bağış diyorlar, merhamet diyorlar. Ne bunlar? Bunlar karın doyurmayan boş şeyler diyordunuz. İşte bu alaylarınız size Benim zikrimi, Benim gündemimi, Benim kitabımı, âyetlerimi ve Benim istediğim bir hayata yönelmeyi unutturdu. Müslümanlara karşı bu düşmanlığınız, bu tepeden bakışınız size, Benimle birlikte olmayı unutturdu. Beni hatırlamayı unutturdu. Benimle, Bana kullukla şereflenmeyi size unutturdu. Bana imanı ve teslimiyeti unutturdu. Ve bundan dolayı da onlara gülüp geçiyordunuz. Eğlenceye alıyordunuz Müslüman kullarımı. Size göre onlar akılsız, anlayışsız, yalnız, fakir, mazlum insanlardı. Onlara göre sizler güçlüydünüz, saltanatınız vardı. Elinizdekilere güvenerek dünyada onlarla oyuncak gibi oynuyordunuz. Zulmediyordunuz, öldürüyordunuz onları. Onlar sizin karşınızda Müslümanca bir hayatın direnişini veriyorlardı. Rab-bimiz biz iman ettik, bizi bağışla bize merhamet buyur diye dua dua Bana yalvarıp yakarıyorlardı. Sizin karşınızda dişlerini sıkıyorlar, vaz-geçmiyorlardı Müslümanca bir hayattan. Bakın şimdi şu anda o sizin alay ettiğiniz insanlara. Ben onları sabırlarından dolayı mükâfatlandırdım. Sabırla Müslümanca bir hayata devamlarından ötürü Ben onları cennetle mükâfatlandırdım. Onların mükâfatı cennet ve işte kazananlar onlar oldu. Başarılı olanlar on-lar oldu. İşte bir değerlendirme. İşte yıllar sonra gerçekleşecek bir olayın gözlerimizin önüne serilmesi. Başka hangi kaynaktan alabiliriz bu haberi? İşte şu anda Rabbimizin ilmine, Rabbimizin haberlerine muttali ediliyoruz. Mü’minlerin en büyük şerefi işte budur. Allah yine sorar onlara:
108,111. “Allah: “Sinin orada! Benimle konuşmayın. Kullarımdan bir topluluk: “Rabbimiz! İnandık, artık bizi bağışla, bize acı. Sen acıyanların en iyisisin” diyordu. Siz ise, onları alaya alıyordunuz. Bu yaptıklarınız size, Beni anmayı unutturuyordu. Onlara hep gülüyordunuz. Sabretmelerine karşılık bugün onları mükâfatlandırdım. Doğrusu onlar kurtulanlardır” der.” Yıkılın orada, alçalın orada, alçaldıkça alçalın orada. Artık Benimle konuşmayın. Mâzeret beyan etmeyin. Rezil rüsva olun orada. Ezildikçe ezilin. Dünya hayatında Bana ve kitabıma karşı takındığınız o müstekbir, o kibirli tavırlarınıza karşılık küçüldükçe küçülün orada. Biz dünyada Allah’ı bitirdik, Allah’ın âyetlerinin defterini dürdük, Müslümanların işini bitirdik demelerinize karşılık, Allah’a kulluk evlerini kapattık naraları atmanıza karşılık, dünya bizimdir, yetki bizimdir demelerinize karşılık haydi artık konuşmayın huzurumda. Benimle konuşma hakkınız bitti. Sizin artık orada konuşma hakkınız yok-tur alçaklar. Suspus olun. Bitin artık orada. Size düşen o ateşe direnebilirseniz direnmektir, bunun dışında başka hiçbir çıkış yolunuz kalmamıştır artık. Size ölüm de yoktur ar-tık. Ebediyen bu azabın içindesiniz. Allah korusun bu sözleri duymaktan. Rabbim korusun bu sözlerin muhatabı olmaktan. Ölümün öldürüldüğü bir atmosferde, kurtuluşun olmadığı bir ortamda bulunmaktan Allah’a sığınırız, Rabbim bizi korusun inşallah. Bir gün değil, bir yıl de-ğil, bir asır değil, milyarlarca asır değil ölümsüzlüğün azapla tadılıp, ölümün oğul balı gibi arandığı ebedî bir azap mahalli. Bunun ne anlama geldiğini anlayabiliyor musunuz? Öyleyse en büyük derdimiz, en büyük sıkıntımız, en baş hesabımız buradan kurtulmak olsun. Tüm çabamız bu olsun. Kullarımdan bir grup vardı da onlar şöyle diyorlardı. Ey Rab-bimiz biz sana iman ettik. Bizi bağışla. Bize mağfiret et. Bizim ku-surlarımızı örtüver. Bize merhamet et. Çünkü merhamet edenlerin en hayırlısı Sensin. Sen bize acı, bizi bağışla. Onlar böyle diyorlardı da siz ey cehennemlikler o kullarımı dünyada alaya alıyordunuz. Alay konusu ediyordunuz onları. Şu geri zekalılara bakın hele. İman di-yorlar, Allah diyorlar, bağış diyorlar, merhamet diyorlar. Ne bunlar? Bunlar karın doyurmayan boş şeyler diyordunuz. İşte bu alaylarınız size Benim zikrimi, Benim gündemimi, Benim kitabımı, âyetlerimi ve Benim istediğim bir hayata yönelmeyi unutturdu. Müslümanlara karşı bu düşmanlığınız, bu tepeden bakışınız size, Benimle birlikte olmayı unutturdu. Beni hatırlamayı unutturdu. Benimle, Bana kullukla şereflenmeyi size unutturdu. Bana imanı ve teslimiyeti unutturdu. Ve bundan dolayı da onlara gülüp geçiyordunuz. Eğlenceye alıyordunuz Müslüman kullarımı. Size göre onlar akılsız, anlayışsız, yalnız, fakir, mazlum insanlardı. Onlara göre sizler güçlüydünüz, saltanatınız vardı. Elinizdekilere güvenerek dünyada onlarla oyuncak gibi oynuyordunuz. Zulmediyordunuz, öldürüyordunuz onları. Onlar sizin karşınızda Müslümanca bir hayatın direnişini veriyorlardı. Rab-bimiz biz iman ettik, bizi bağışla bize merhamet buyur diye dua dua Bana yalvarıp yakarıyorlardı. Sizin karşınızda dişlerini sıkıyorlar, vaz-geçmiyorlardı Müslümanca bir hayattan. Bakın şimdi şu anda o sizin alay ettiğiniz insanlara. Ben onları sabırlarından dolayı mükâfatlandırdım. Sabırla Müslümanca bir hayata devamlarından ötürü Ben onları cennetle mükâfatlandırdım. Onların mükâfatı cennet ve işte kazananlar onlar oldu. Başarılı olanlar on-lar oldu. İşte bir değerlendirme. İşte yıllar sonra gerçekleşecek bir olayın gözlerimizin önüne serilmesi. Başka hangi kaynaktan alabiliriz bu haberi? İşte şu anda Rabbimizin ilmine, Rabbimizin haberlerine muttali ediliyoruz. Mü’minlerin en büyük şerefi işte budur. Allah yine sorar onlara:
108,111. “Allah: “Sinin orada! Benimle konuşmayın. Kullarımdan bir topluluk: “Rabbimiz! İnandık, artık bizi bağışla, bize acı. Sen acıyanların en iyisisin” diyordu. Siz ise, onları alaya alıyordunuz. Bu yaptıklarınız size, Beni anmayı unutturuyordu. Onlara hep gülüyordunuz. Sabretmelerine karşılık bugün onları mükâfatlandırdım. Doğrusu onlar kurtulanlardır” der.” Yıkılın orada, alçalın orada, alçaldıkça alçalın orada. Artık Benimle konuşmayın. Mâzeret beyan etmeyin. Rezil rüsva olun orada. Ezildikçe ezilin. Dünya hayatında Bana ve kitabıma karşı takındığınız o müstekbir, o kibirli tavırlarınıza karşılık küçüldükçe küçülün orada. Biz dünyada Allah’ı bitirdik, Allah’ın âyetlerinin defterini dürdük, Müslümanların işini bitirdik demelerinize karşılık, Allah’a kulluk evlerini kapattık naraları atmanıza karşılık, dünya bizimdir, yetki bizimdir demelerinize karşılık haydi artık konuşmayın huzurumda. Benimle konuşma hakkınız bitti. Sizin artık orada konuşma hakkınız yok-tur alçaklar. Suspus olun. Bitin artık orada. Size düşen o ateşe direnebilirseniz direnmektir, bunun dışında başka hiçbir çıkış yolunuz kalmamıştır artık. Size ölüm de yoktur ar-tık. Ebediyen bu azabın içindesiniz. Allah korusun bu sözleri duymaktan. Rabbim korusun bu sözlerin muhatabı olmaktan. Ölümün öldürüldüğü bir atmosferde, kurtuluşun olmadığı bir ortamda bulunmaktan Allah’a sığınırız, Rabbim bizi korusun inşallah. Bir gün değil, bir yıl de-ğil, bir asır değil, milyarlarca asır değil ölümsüzlüğün azapla tadılıp, ölümün oğul balı gibi arandığı ebedî bir azap mahalli. Bunun ne anlama geldiğini anlayabiliyor musunuz? Öyleyse en büyük derdimiz, en büyük sıkıntımız, en baş hesabımız buradan kurtulmak olsun. Tüm çabamız bu olsun. Kullarımdan bir grup vardı da onlar şöyle diyorlardı. Ey Rab-bimiz biz sana iman ettik. Bizi bağışla. Bize mağfiret et. Bizim ku-surlarımızı örtüver. Bize merhamet et. Çünkü merhamet edenlerin en hayırlısı Sensin. Sen bize acı, bizi bağışla. Onlar böyle diyorlardı da siz ey cehennemlikler o kullarımı dünyada alaya alıyordunuz. Alay konusu ediyordunuz onları. Şu geri zekalılara bakın hele. İman di-yorlar, Allah diyorlar, bağış diyorlar, merhamet diyorlar. Ne bunlar? Bunlar karın doyurmayan boş şeyler diyordunuz. İşte bu alaylarınız size Benim zikrimi, Benim gündemimi, Benim kitabımı, âyetlerimi ve Benim istediğim bir hayata yönelmeyi unutturdu. Müslümanlara karşı bu düşmanlığınız, bu tepeden bakışınız size, Benimle birlikte olmayı unutturdu. Beni hatırlamayı unutturdu. Benimle, Bana kullukla şereflenmeyi size unutturdu. Bana imanı ve teslimiyeti unutturdu. Ve bundan dolayı da onlara gülüp geçiyordunuz. Eğlenceye alıyordunuz Müslüman kullarımı. Size göre onlar akılsız, anlayışsız, yalnız, fakir, mazlum insanlardı. Onlara göre sizler güçlüydünüz, saltanatınız vardı. Elinizdekilere güvenerek dünyada onlarla oyuncak gibi oynuyordunuz. Zulmediyordunuz, öldürüyordunuz onları. Onlar sizin karşınızda Müslümanca bir hayatın direnişini veriyorlardı. Rab-bimiz biz iman ettik, bizi bağışla bize merhamet buyur diye dua dua Bana yalvarıp yakarıyorlardı. Sizin karşınızda dişlerini sıkıyorlar, vaz-geçmiyorlardı Müslümanca bir hayattan. Bakın şimdi şu anda o sizin alay ettiğiniz insanlara. Ben onları sabırlarından dolayı mükâfatlandırdım. Sabırla Müslümanca bir hayata devamlarından ötürü Ben onları cennetle mükâfatlandırdım. Onların mükâfatı cennet ve işte kazananlar onlar oldu. Başarılı olanlar on-lar oldu. İşte bir değerlendirme. İşte yıllar sonra gerçekleşecek bir olayın gözlerimizin önüne serilmesi. Başka hangi kaynaktan alabiliriz bu haberi? İşte şu anda Rabbimizin ilmine, Rabbimizin haberlerine muttali ediliyoruz. Mü’minlerin en büyük şerefi işte budur. Allah yine sorar onlara:
112,113. “Allah onlara yine: “Yeryüzünde kaç yıl kaldı-nız” der. Bir gün veya daha az bir süre kaldık, sayanlara sor” derler.” Söyleyin bakalım, orada, yeryüzünde ne kadar kaldınız? Kaç yıl kaldınız dünyada? Derler ki bir gün, ya da bir günün bir parçası kadar kaldık orada. İsterseniz işte sayanlara sor derler. Evet işte dünyada kaldıkları süre bir gün, yahut ondan biraz daha az bir süre. Ashab-ı Kehf de aynı şeyi söylüyordu değil mi? Yıllarca saltanat sü-renlerin bu dünyadaki saltanatları işte bu kadar sürüyor. Yâni bir gün gelip bitecek ve asla bir daha geri gelmeyecek günler bin yıl olsa, milyon yıl olsa ne yazar da? Uzun bile olsa kısa görüyorlar bugünleri. Evet bakın işte dünya sadece bir günmüş. Sadece bir gün. Peki Firavun hanedanı binlerce sene saltanat sürmedi mi? Âd Semûd şu kadar yaşamadı mı? Nuh toplumu şu kadar payidar olmadı mı? Saltanatlar, sultanlar, devletler, egemenler ne kadar da mağrur değiller miydi dünyada? Ne kadar da müstekbir, astıkları astık, kestikleri kestik değiller miydi? Demek dünya bir gün kadarmış öyle mi? Peki o bir günlük bir dünya için zâlim olmak ne anlama geliyor? Ya da o bir günlük dünya hayatı için zâlimlere imrenmenin ne anlamı kalıyor? Bizim şu andaki çırpınışlarımızın ne anlamı kalıyor? İşte dünya bu. Yolculuğa çıkmış bir adamın yolunun üzerindeki bir ağacın gölgesinde kısa bir süre dinlenip de sonra yoluna revan olması gibi bir şeydir dünya. Hepsi bu kadar. İşte âhiretin yanında dünya bu kadardır. Şimdi söyleyin bana. Şu anda bizler bir günlük dünya hayatı için mi çırpınıyoruz? Bir günlüğüne mi evler yapıyoruz? Bir günlük için mi bu kadar saraylar peşindeyiz? Bir günlük rızık için mi bu uğraşları veriyoruz? Yâni bir günün rızkını bulamadık ta onun için mi bu kadar gece-gündüz koşturuyoruz? Bu bir günlük dünya için mi zâlimlere boyun eğiyoruz? Bir günlük dünya için mi zâlim oluyoruz? Bu nasıl bir iş? Bu nasıl bir anlayış? Bu nasıl bir hayat? Bu ka-darcık bir dünya için âhiret feda edilir mi? Feda edelim mi? Hiç mi aklımız yok?
112,113. “Allah onlara yine: “Yeryüzünde kaç yıl kaldı-nız” der. Bir gün veya daha az bir süre kaldık, sayanlara sor” derler.” Söyleyin bakalım, orada, yeryüzünde ne kadar kaldınız? Kaç yıl kaldınız dünyada? Derler ki bir gün, ya da bir günün bir parçası kadar kaldık orada. İsterseniz işte sayanlara sor derler. Evet işte dünyada kaldıkları süre bir gün, yahut ondan biraz daha az bir süre. Ashab-ı Kehf de aynı şeyi söylüyordu değil mi? Yıllarca saltanat sü-renlerin bu dünyadaki saltanatları işte bu kadar sürüyor. Yâni bir gün gelip bitecek ve asla bir daha geri gelmeyecek günler bin yıl olsa, milyon yıl olsa ne yazar da? Uzun bile olsa kısa görüyorlar bugünleri. Evet bakın işte dünya sadece bir günmüş. Sadece bir gün. Peki Firavun hanedanı binlerce sene saltanat sürmedi mi? Âd Semûd şu kadar yaşamadı mı? Nuh toplumu şu kadar payidar olmadı mı? Saltanatlar, sultanlar, devletler, egemenler ne kadar da mağrur değiller miydi dünyada? Ne kadar da müstekbir, astıkları astık, kestikleri kestik değiller miydi? Demek dünya bir gün kadarmış öyle mi? Peki o bir günlük bir dünya için zâlim olmak ne anlama geliyor? Ya da o bir günlük dünya hayatı için zâlimlere imrenmenin ne anlamı kalıyor? Bizim şu andaki çırpınışlarımızın ne anlamı kalıyor? İşte dünya bu. Yolculuğa çıkmış bir adamın yolunun üzerindeki bir ağacın gölgesinde kısa bir süre dinlenip de sonra yoluna revan olması gibi bir şeydir dünya. Hepsi bu kadar. İşte âhiretin yanında dünya bu kadardır. Şimdi söyleyin bana. Şu anda bizler bir günlük dünya hayatı için mi çırpınıyoruz? Bir günlüğüne mi evler yapıyoruz? Bir günlük için mi bu kadar saraylar peşindeyiz? Bir günlük rızık için mi bu uğraşları veriyoruz? Yâni bir günün rızkını bulamadık ta onun için mi bu kadar gece-gündüz koşturuyoruz? Bu bir günlük dünya için mi zâlimlere boyun eğiyoruz? Bir günlük dünya için mi zâlim oluyoruz? Bu nasıl bir iş? Bu nasıl bir anlayış? Bu nasıl bir hayat? Bu ka-darcık bir dünya için âhiret feda edilir mi? Feda edelim mi? Hiç mi aklımız yok?
114,115. “Allah: “Pek az kaldınız, keşke bilseydiniz! Sizi boşuna yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? “ der.” Allah buyuruyor ki, keşke bir bilseniz siz dünyada çok az kaldınız. Siz dünyada çok az kaldınız. Çok uzun gibi geliyor bize değil mi? Rasulullah efendimiz bir hadislerinde elinizi denize sokun, parmağınız ne kadar suyla geri gelirse işte âhiretin karşısındaki dünya o denizin yanındaki o su kadardır. Âhiretin yanında dünya çok azdır. Eh şimdi bu kadar az bir dünya için âhireti feda etmenin ne anlamı var? Cenneti feda etmenin ne anlamı var? Hiç aklımız yok mu? Siz öyle mi hesap ediyorsunuz? Öyle mi zannediyorsunuz ki Biz sizi boş yere, laf olsun diye yarattık? Öyle mi zannediyorsunuz? Öyle mi kabul ediyorsunuz? Sizi eğlence olsun diye yarattık ve Bize dönmeyecek misiniz? Bize dönüp hesaba çekilmeyeceğinizi, sümen altı edileceğinizi, yok olup gideceğinizi mi zannediyorsunuz? Yâni ya-şadığınız bu dünya hayatının bitmeyeceğini, ölmeyeceğinizi, ölürseniz bile tekrar dirilmeyeceğinizi mi hesap ediyorsunuz? Dünyadaki hesabınızı bu zanna mı bina ediyordunuz?
114,115. “Allah: “Pek az kaldınız, keşke bilseydiniz! Sizi boşuna yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? “ der.” Allah buyuruyor ki, keşke bir bilseniz siz dünyada çok az kaldınız. Siz dünyada çok az kaldınız. Çok uzun gibi geliyor bize değil mi? Rasulullah efendimiz bir hadislerinde elinizi denize sokun, parmağınız ne kadar suyla geri gelirse işte âhiretin karşısındaki dünya o denizin yanındaki o su kadardır. Âhiretin yanında dünya çok azdır. Eh şimdi bu kadar az bir dünya için âhireti feda etmenin ne anlamı var? Cenneti feda etmenin ne anlamı var? Hiç aklımız yok mu? Siz öyle mi hesap ediyorsunuz? Öyle mi zannediyorsunuz ki Biz sizi boş yere, laf olsun diye yarattık? Öyle mi zannediyorsunuz? Öyle mi kabul ediyorsunuz? Sizi eğlence olsun diye yarattık ve Bize dönmeyecek misiniz? Bize dönüp hesaba çekilmeyeceğinizi, sümen altı edileceğinizi, yok olup gideceğinizi mi zannediyorsunuz? Yâni ya-şadığınız bu dünya hayatının bitmeyeceğini, ölmeyeceğinizi, ölürseniz bile tekrar dirilmeyeceğinizi mi hesap ediyorsunuz? Dünyadaki hesabınızı bu zanna mı bina ediyordunuz?
116. “Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. O'ndan başka İlâh yoktur. O, yüce arşın Rabbidir.” Hak olan, gerçek olan, Melik olan Allah’ın şanı şerefi çok yücedir. Hak olan Melik, yüceler yücesidir. Melik sadece O’dur, egemen sadece O’dur. O’ndan başka Melik, O’ndan başka egemen, O’ndan başka İlâh, O’ndan başka söz sahibi, O’ndan başka hükümdar, O’n-dan başka yetkili yoktur. İşte şu anda cennetlikler ve Cehennemlikler hakkında hüküm veren ve verdiği hükmünü uygulayarak cennetlikleri cennete, cehennemlikleri de cehenneme gönderen O’dur. Herkes o Melikin, O hükümdarın hükmüne boyun bükmüştür. O Allah ki kendisinden başka İlâh yoktur. Herkesin boyunlarındaki kulluk iplerinin ucu elinde olan sadece O’dur. O Allah Kerîm olan arş’ın Rabbidir.
117. “Allah'la beraber, varlığına hiçbir delili olmadığı halde başka İlâha tapanın hesabını Rabbi görecektir. İnkarcılar elbette kurtulamazlar.” Hal böyleyken kim de Allah’la birlikte bir başka İlâha dua eder, kulluk eder, onu da hayatında söz sahibi bilirse. Bütün bu uyarılardan sonra kim ki bu dünyada Allah’la birlikte başka yetkililerin de varlığına inanır, onlara da hayatına karışma alanı bırakırsa, kim ki başkalarına sığınır, onlara dua ederse bilesiniz ki onun hesabı Rabbinin katında görülecektir. Allah onun hesabını görecektir. Böyle kâfirlerin kaçmaları, kurtulmaları da asla mümkün olmayacaktır. Kâfirler asla başarılı olamayacaklar, hiçbir zaman kurtuluşa, felâha eremeyecekler.
118. “Ey Muhammed! De ki: “Rabbim! Bağışla, merhamet et, Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.” Öyleyse sen de ki peygamberim, ey Rabbim bana mağfiret et. Ben sadece Seni Rab ve İlâh bilip gücüm yettiği kadar Sana kulluk ediyorum. Kusurlarım olmuşsa Sen beni bağışla. Bana mağfiret edip acı, merhamet et. Sen rahmet edenlerin, merhamet edenlerin en ha-yırlısısın. Rabbimiz sevgili peygamberine bunu tavsiye etti ve pişdarımız da söyledi bu sözleri. Şu anda onun yolunun yolcusu olan bizlere de bunu tavsiye ediyor Rabbimiz, inşallah bizler de hep böyle diyeceğiz, hep böyle bir hayat yaşayacağız. Hep bir kulluk, hep bir dua hayatı yaşayacağız. Gücümüz yettiği kadar Rabbimize kulluğa koşacağız, ama falsolarımız olacak, sürçmelerimiz olacak, onun için de ey Rabbimiz bizi bağışla, kusurlarımızı örtüver ve bize merhamet et, çünkü sen merhamet edenlerin en merhametlisisin diye yalvarıp yakaracağız. Bu sûrenin de sonuna geldik. Rabbim gereği gibi anlayıp, gereği gibi iman edip kulluğa yönelen kullarından eylesin. Rabbim bu âyetlerle hem kendimizi, hem ailemizi, hem de çevremizi diriltip cennete giden kullarından eylesin. Rabbim yolundan ayırmasın. Ve âhiru dâvana enilhamdü lillahi Rabbil’âlemîn.