16-19. “Öncekileri yok etmedik mi? Ardından, sonrakileri de onlara katarız. Suçlulara böyle yaparız. O gün yalanlamış olanların vay haline!” Evet öncekileri biz helâk etmedik mi? Peygamberleri yalanladıkları için ilk dünya azabı veya helâki kendilerine gelen Nuh kavminden, Lût kavminden, Âd’dan, Semûd’dan veya daha önce helâk edilen toplumlardan söz ediyor Rabbimiz. Biz onları helâk etmedik mi? Ardından sonrakileri de onlara katarız. Geridekileri de onlara katarız. Bu da kılıçla ya da başka bir ib-ret yoluyla helâk edilenler anlamına geliyor. Evvelûndan kasıt Nuh, Âd ve Semûd kavmidir, ahirûndan kasıt da İbrahim, Lût kavmi ve Medyen ahalisidir denmiş. Veya evvelûn ilk çağdakiler, ahirûn ise Mekke kâfirleridir. Rabbimiz diyor ki, evvelûnun işini bitirdik, şimdi de sıra sizdedir ey Mekkeliler. Onların yolunda giderseniz yakında sizin de defterlerinizi düreceğim. Veya evvelûn kıyametten önce helâk olanlar, ahirûndan kasıt da kıyametin kopuşuyla helâk edilecek olanlardır denmiş. Buna göre her biri bir diğerine göre evvel ve ahir olan nice insanları, nice toplumları Allah helâk etmiştir. Helâk etmedik mi? diyor Rabbimiz. Nasıl ki onları helak etmişsek şu anda mevcut olanlar da onların yolunda giderlerse asla bu helâkten kurtulamayacaklardır, buyuruyor Rabbimiz. Düşünsenize, Âd kavmi, Semûd milleti, Lût kavmi, Tubba ahalisi, Ress toplumu gibi Kur’an’da anlatılan kavimlerin hepsi helâk olmadı mı? Veya babanızın, dedenizin babasının babası hepsi helâk olmadılar mı? Ama buradaki helâk olmanın mânâsı “Zâlimlerden başkası mı helâk olur?” (En’âm 47) Rabbimizin göndereceği böyle bir azapla helâk olacak olanlar ancak zâlimlerdir. Zâlimler helâk olacaklardır, ya da zâlimlerden başkası asla helâk olacak değildir. Böyle bir durumda helâk olacak olanlar ancak zâlimlerdir. Zâlimlerden başkası için helâk sözü caiz değildir. Ölmek işi herkes içindir ama helâk işi sadece zalim kâfirler içindir. İşte Mûsâ, işte Firavun, işte İbrahim, işte Nemrut, işte Harun, işte Ka-run, işte Bel’am, işte Hâmân. Peki hepsi de helâk oldular mı? Asla. Kur’an bize anlatıyor ki Allah’ın istediği biçimde yaşayıp ölümü öylece bulanlar kurtuldu, geri kalanlar ise helâk olmuştur. İşte suçlulara biz böyle yaparız, veyl olsun yalan söyleyenlere. Peki hangi konuda yalan söyleyenlere? Az evvel anlatılan konularda yalan söyleyenlere. Yani helâk edilenler konusunda, eskiler ko-nusunda, tarih konusunda yalan söyleyenlere veyl olsun diyor Rabbi-miz. Rabbimiz burada bir soru soruyor: “Biz öncekileri yok etmedik mi?” Bakın işte yalan konularından, yalan alanlarından birisini anlatıyor Rabbimiz. Üzerinde yalan söylenebilen konulardan birisi demek ki buymuş. Neymiş bu birinci alan? Rabbimiz geçmişlere dikkatimizi çektiğine göre, geçmişlere ne yaptığını gündeme getirdiğine göre an-lıyoruz ki birinci yalan konusu tarihtir veya zamandır. Çünkü Rabbimiz bizim önceye, öncekilere, eskilerin durumuna, yani zamana, tarihe dikkatlerimizi çekiyor. Sonra da diyor ki, “veyl olsun o yalancılara! Ce-henneme gitsin o yalancılar!” Öyleyse zamanla, tarihle ilgili yalanlar insanları Cehenneme götürecektir. Evet unutmayalım ki tarihle ilgili yalanlar insanı Cehenneme götürecektir. Peki ne tür yalanlardır bunlar? Yani tarihle ilgili nasıl yalan söylenir? Meselâ Mısır tarihinden söz edilir, ama hiçbir an, bir satır bi-le olsa, bir sayfa, bir cümle bile olsa Mısır’ı Mısır yapan Hazreti Yusuf-tan, Hazreti Mûsâ’dan söz edilmezse, işte bu tarih konusunda en büyük bir yalandır ki insanı mutlaka cehenneme götürecektir. Veya genel tarihten, insanlık tarihinden söz edilir, ama bu tarihin baş imamları, baş mimarları olan peygamberlerden bir satır bile söz edilmezse, peygambersiz bir insanlık tarihi gündeme getirilirse, işte yalanların en büyüğü, en adisidir ki bu yalan, insanı mutlaka cehenneme götürecektir. Veya meselâ tarihten söz edilir, ama hep saraylardan, köşklerden, yapılardan, yapıtlardan söz edilirse, veya tarihten söz edilirken sadece savaşlardan, vuruşmalardan söz edilir, ama insanların inanışlarından, dinlerinden, yaşayışlarından söz edilmezse, işte bu yalanların en büyüğüdür ve cehenneme götürücü bir yalandır. Veya tarihten söz edilirken sadece idarecilerden, ezenlerden, önde gidenlerden, zâ-limlerden, despotlardan söz edilir, onların tarihlerinden söz edilir, ama mazlumların, mustaz’afların, garibanların, ezilenlerin tarihinden söz e-dilmezse, işte bu tarih adına söylenmiş cehenneme götürücü bir yalandır. Şu anda okuduğunuz tarihin bu yalanlarla dolu olduğunu bili-yorsunuz. Veya zamanla ilgili yalanlar. Zamana ilişkin yalanlar da insanı cehenneme götürücü yalanlardır. Yani zamanı Allah ve Resûlü’nün değerlendirmesinden farklı değerlendirme, zamana Allah’ın bakmamızı istediği bakıştan, bakış açısından farklı bakma, zamana farklı bir atfı nazardır ki bu da insanı cehenneme götürecektir unutmayın. Meselâ Erzincan’da deprem oldu. Niye oldu? İşte efendim, yer sallandı da, yerin altındaki mağma tabakası hareket etti de, ya da kıtalar birbirlerine yaklaştılar da onun için oldu diyerek yalan söyleyenler, eskilerin helâklerini yalan yorumlayanlar. Veya Lût kavmi yerin dibine bat-mış, işte orada da deprem gibi bir şeyler olmuş gibi tarihe ilişkin yalan değerlendirenler. Yorumlamada yalan, tespitte yalan, teoride yalan, yalan, yalan… Tüm bu olaylardan, bu helâklerden ibret almadan yalan söyleyenler elbette helâk olacaklar ve cehenneme gideceklerdir. Bakıyoruz hep anlatılanlar öyle gibi değil mi? Mısır anlatılır, Firavunlar anlatılır veya Osmanlılar, Selçuklu anlatılır, Endülüs anlatılır hiç de öyle bize ibret olsun diye, bizim de hayatımız ona göre düzenlensin diye bir an-latım yoksa hep yalan söyleniyor demektir Allah korusun. Meselâ de-delerimizin, ecdadımızın hayatlarını değerlendirirken bile öyle değil mi? Adam onlardan konuşmaya başlayınca, işte şöyle çalışırlardı, böyle didinirlerdi, şöyle yerlerdi, böyle içerlerdi, şöyle ata binerlerdi, böyle kılıç kullanırlardı diye hep bir yönlerine dikkat çekiliyor. Peki acaba ecdadımızın Kur’an’la ilgileri neydi? Sünnetle münasebetleri nasıldı? Çocuklarıyla eğitim anlayışları nasıldı? Komşularıyla münasebetleri neydi? Gece hayatları, kılık-kıyafet anlayışları, ha-yata bakışları neydi? Nasıldı? Buna hiç değinilmiyor. Adamı değerlen-dirmede yalan söyleniyor. Peygamberi anlatanlar da, sahâbeyi anlatanlar da hep böyle anlatıyorlar. Hep yalan söylüyorlar. İkinci yalan alanı, ikinci yalan konusu da bakın şöyle gündeme geliyor:
16-19. “Öncekileri yok etmedik mi? Ardından, sonrakileri de onlara katarız. Suçlulara böyle yaparız. O gün yalanlamış olanların vay haline!” Evet öncekileri biz helâk etmedik mi? Peygamberleri yalanladıkları için ilk dünya azabı veya helâki kendilerine gelen Nuh kavminden, Lût kavminden, Âd’dan, Semûd’dan veya daha önce helâk edilen toplumlardan söz ediyor Rabbimiz. Biz onları helâk etmedik mi? Ardından sonrakileri de onlara katarız. Geridekileri de onlara katarız. Bu da kılıçla ya da başka bir ib-ret yoluyla helâk edilenler anlamına geliyor. Evvelûndan kasıt Nuh, Âd ve Semûd kavmidir, ahirûndan kasıt da İbrahim, Lût kavmi ve Medyen ahalisidir denmiş. Veya evvelûn ilk çağdakiler, ahirûn ise Mekke kâfirleridir. Rabbimiz diyor ki, evvelûnun işini bitirdik, şimdi de sıra sizdedir ey Mekkeliler. Onların yolunda giderseniz yakında sizin de defterlerinizi düreceğim. Veya evvelûn kıyametten önce helâk olanlar, ahirûndan kasıt da kıyametin kopuşuyla helâk edilecek olanlardır denmiş. Buna göre her biri bir diğerine göre evvel ve ahir olan nice insanları, nice toplumları Allah helâk etmiştir. Helâk etmedik mi? diyor Rabbimiz. Nasıl ki onları helak etmişsek şu anda mevcut olanlar da onların yolunda giderlerse asla bu helâkten kurtulamayacaklardır, buyuruyor Rabbimiz. Düşünsenize, Âd kavmi, Semûd milleti, Lût kavmi, Tubba ahalisi, Ress toplumu gibi Kur’an’da anlatılan kavimlerin hepsi helâk olmadı mı? Veya babanızın, dedenizin babasının babası hepsi helâk olmadılar mı? Ama buradaki helâk olmanın mânâsı “Zâlimlerden başkası mı helâk olur?” (En’âm 47) Rabbimizin göndereceği böyle bir azapla helâk olacak olanlar ancak zâlimlerdir. Zâlimler helâk olacaklardır, ya da zâlimlerden başkası asla helâk olacak değildir. Böyle bir durumda helâk olacak olanlar ancak zâlimlerdir. Zâlimlerden başkası için helâk sözü caiz değildir. Ölmek işi herkes içindir ama helâk işi sadece zalim kâfirler içindir. İşte Mûsâ, işte Firavun, işte İbrahim, işte Nemrut, işte Harun, işte Ka-run, işte Bel’am, işte Hâmân. Peki hepsi de helâk oldular mı? Asla. Kur’an bize anlatıyor ki Allah’ın istediği biçimde yaşayıp ölümü öylece bulanlar kurtuldu, geri kalanlar ise helâk olmuştur. İşte suçlulara biz böyle yaparız, veyl olsun yalan söyleyenlere. Peki hangi konuda yalan söyleyenlere? Az evvel anlatılan konularda yalan söyleyenlere. Yani helâk edilenler konusunda, eskiler ko-nusunda, tarih konusunda yalan söyleyenlere veyl olsun diyor Rabbi-miz. Rabbimiz burada bir soru soruyor: “Biz öncekileri yok etmedik mi?” Bakın işte yalan konularından, yalan alanlarından birisini anlatıyor Rabbimiz. Üzerinde yalan söylenebilen konulardan birisi demek ki buymuş. Neymiş bu birinci alan? Rabbimiz geçmişlere dikkatimizi çektiğine göre, geçmişlere ne yaptığını gündeme getirdiğine göre an-lıyoruz ki birinci yalan konusu tarihtir veya zamandır. Çünkü Rabbimiz bizim önceye, öncekilere, eskilerin durumuna, yani zamana, tarihe dikkatlerimizi çekiyor. Sonra da diyor ki, “veyl olsun o yalancılara! Ce-henneme gitsin o yalancılar!” Öyleyse zamanla, tarihle ilgili yalanlar insanları Cehenneme götürecektir. Evet unutmayalım ki tarihle ilgili yalanlar insanı Cehenneme götürecektir. Peki ne tür yalanlardır bunlar? Yani tarihle ilgili nasıl yalan söylenir? Meselâ Mısır tarihinden söz edilir, ama hiçbir an, bir satır bi-le olsa, bir sayfa, bir cümle bile olsa Mısır’ı Mısır yapan Hazreti Yusuf-tan, Hazreti Mûsâ’dan söz edilmezse, işte bu tarih konusunda en büyük bir yalandır ki insanı mutlaka cehenneme götürecektir. Veya genel tarihten, insanlık tarihinden söz edilir, ama bu tarihin baş imamları, baş mimarları olan peygamberlerden bir satır bile söz edilmezse, peygambersiz bir insanlık tarihi gündeme getirilirse, işte yalanların en büyüğü, en adisidir ki bu yalan, insanı mutlaka cehenneme götürecektir. Veya meselâ tarihten söz edilir, ama hep saraylardan, köşklerden, yapılardan, yapıtlardan söz edilirse, veya tarihten söz edilirken sadece savaşlardan, vuruşmalardan söz edilir, ama insanların inanışlarından, dinlerinden, yaşayışlarından söz edilmezse, işte bu yalanların en büyüğüdür ve cehenneme götürücü bir yalandır. Veya tarihten söz edilirken sadece idarecilerden, ezenlerden, önde gidenlerden, zâ-limlerden, despotlardan söz edilir, onların tarihlerinden söz edilir, ama mazlumların, mustaz’afların, garibanların, ezilenlerin tarihinden söz e-dilmezse, işte bu tarih adına söylenmiş cehenneme götürücü bir yalandır. Şu anda okuduğunuz tarihin bu yalanlarla dolu olduğunu bili-yorsunuz. Veya zamanla ilgili yalanlar. Zamana ilişkin yalanlar da insanı cehenneme götürücü yalanlardır. Yani zamanı Allah ve Resûlü’nün değerlendirmesinden farklı değerlendirme, zamana Allah’ın bakmamızı istediği bakıştan, bakış açısından farklı bakma, zamana farklı bir atfı nazardır ki bu da insanı cehenneme götürecektir unutmayın. Meselâ Erzincan’da deprem oldu. Niye oldu? İşte efendim, yer sallandı da, yerin altındaki mağma tabakası hareket etti de, ya da kıtalar birbirlerine yaklaştılar da onun için oldu diyerek yalan söyleyenler, eskilerin helâklerini yalan yorumlayanlar. Veya Lût kavmi yerin dibine bat-mış, işte orada da deprem gibi bir şeyler olmuş gibi tarihe ilişkin yalan değerlendirenler. Yorumlamada yalan, tespitte yalan, teoride yalan, yalan, yalan… Tüm bu olaylardan, bu helâklerden ibret almadan yalan söyleyenler elbette helâk olacaklar ve cehenneme gideceklerdir. Bakıyoruz hep anlatılanlar öyle gibi değil mi? Mısır anlatılır, Firavunlar anlatılır veya Osmanlılar, Selçuklu anlatılır, Endülüs anlatılır hiç de öyle bize ibret olsun diye, bizim de hayatımız ona göre düzenlensin diye bir an-latım yoksa hep yalan söyleniyor demektir Allah korusun. Meselâ de-delerimizin, ecdadımızın hayatlarını değerlendirirken bile öyle değil mi? Adam onlardan konuşmaya başlayınca, işte şöyle çalışırlardı, böyle didinirlerdi, şöyle yerlerdi, böyle içerlerdi, şöyle ata binerlerdi, böyle kılıç kullanırlardı diye hep bir yönlerine dikkat çekiliyor. Peki acaba ecdadımızın Kur’an’la ilgileri neydi? Sünnetle münasebetleri nasıldı? Çocuklarıyla eğitim anlayışları nasıldı? Komşularıyla münasebetleri neydi? Gece hayatları, kılık-kıyafet anlayışları, ha-yata bakışları neydi? Nasıldı? Buna hiç değinilmiyor. Adamı değerlen-dirmede yalan söyleniyor. Peygamberi anlatanlar da, sahâbeyi anlatanlar da hep böyle anlatıyorlar. Hep yalan söylüyorlar. İkinci yalan alanı, ikinci yalan konusu da bakın şöyle gündeme geliyor:
16-19. “Öncekileri yok etmedik mi? Ardından, sonrakileri de onlara katarız. Suçlulara böyle yaparız. O gün yalanlamış olanların vay haline!” Evet öncekileri biz helâk etmedik mi? Peygamberleri yalanladıkları için ilk dünya azabı veya helâki kendilerine gelen Nuh kavminden, Lût kavminden, Âd’dan, Semûd’dan veya daha önce helâk edilen toplumlardan söz ediyor Rabbimiz. Biz onları helâk etmedik mi? Ardından sonrakileri de onlara katarız. Geridekileri de onlara katarız. Bu da kılıçla ya da başka bir ib-ret yoluyla helâk edilenler anlamına geliyor. Evvelûndan kasıt Nuh, Âd ve Semûd kavmidir, ahirûndan kasıt da İbrahim, Lût kavmi ve Medyen ahalisidir denmiş. Veya evvelûn ilk çağdakiler, ahirûn ise Mekke kâfirleridir. Rabbimiz diyor ki, evvelûnun işini bitirdik, şimdi de sıra sizdedir ey Mekkeliler. Onların yolunda giderseniz yakında sizin de defterlerinizi düreceğim. Veya evvelûn kıyametten önce helâk olanlar, ahirûndan kasıt da kıyametin kopuşuyla helâk edilecek olanlardır denmiş. Buna göre her biri bir diğerine göre evvel ve ahir olan nice insanları, nice toplumları Allah helâk etmiştir. Helâk etmedik mi? diyor Rabbimiz. Nasıl ki onları helak etmişsek şu anda mevcut olanlar da onların yolunda giderlerse asla bu helâkten kurtulamayacaklardır, buyuruyor Rabbimiz. Düşünsenize, Âd kavmi, Semûd milleti, Lût kavmi, Tubba ahalisi, Ress toplumu gibi Kur’an’da anlatılan kavimlerin hepsi helâk olmadı mı? Veya babanızın, dedenizin babasının babası hepsi helâk olmadılar mı? Ama buradaki helâk olmanın mânâsı “Zâlimlerden başkası mı helâk olur?” (En’âm 47) Rabbimizin göndereceği böyle bir azapla helâk olacak olanlar ancak zâlimlerdir. Zâlimler helâk olacaklardır, ya da zâlimlerden başkası asla helâk olacak değildir. Böyle bir durumda helâk olacak olanlar ancak zâlimlerdir. Zâlimlerden başkası için helâk sözü caiz değildir. Ölmek işi herkes içindir ama helâk işi sadece zalim kâfirler içindir. İşte Mûsâ, işte Firavun, işte İbrahim, işte Nemrut, işte Harun, işte Ka-run, işte Bel’am, işte Hâmân. Peki hepsi de helâk oldular mı? Asla. Kur’an bize anlatıyor ki Allah’ın istediği biçimde yaşayıp ölümü öylece bulanlar kurtuldu, geri kalanlar ise helâk olmuştur. İşte suçlulara biz böyle yaparız, veyl olsun yalan söyleyenlere. Peki hangi konuda yalan söyleyenlere? Az evvel anlatılan konularda yalan söyleyenlere. Yani helâk edilenler konusunda, eskiler ko-nusunda, tarih konusunda yalan söyleyenlere veyl olsun diyor Rabbi-miz. Rabbimiz burada bir soru soruyor: “Biz öncekileri yok etmedik mi?” Bakın işte yalan konularından, yalan alanlarından birisini anlatıyor Rabbimiz. Üzerinde yalan söylenebilen konulardan birisi demek ki buymuş. Neymiş bu birinci alan? Rabbimiz geçmişlere dikkatimizi çektiğine göre, geçmişlere ne yaptığını gündeme getirdiğine göre an-lıyoruz ki birinci yalan konusu tarihtir veya zamandır. Çünkü Rabbimiz bizim önceye, öncekilere, eskilerin durumuna, yani zamana, tarihe dikkatlerimizi çekiyor. Sonra da diyor ki, “veyl olsun o yalancılara! Ce-henneme gitsin o yalancılar!” Öyleyse zamanla, tarihle ilgili yalanlar insanları Cehenneme götürecektir. Evet unutmayalım ki tarihle ilgili yalanlar insanı Cehenneme götürecektir. Peki ne tür yalanlardır bunlar? Yani tarihle ilgili nasıl yalan söylenir? Meselâ Mısır tarihinden söz edilir, ama hiçbir an, bir satır bi-le olsa, bir sayfa, bir cümle bile olsa Mısır’ı Mısır yapan Hazreti Yusuf-tan, Hazreti Mûsâ’dan söz edilmezse, işte bu tarih konusunda en büyük bir yalandır ki insanı mutlaka cehenneme götürecektir. Veya genel tarihten, insanlık tarihinden söz edilir, ama bu tarihin baş imamları, baş mimarları olan peygamberlerden bir satır bile söz edilmezse, peygambersiz bir insanlık tarihi gündeme getirilirse, işte yalanların en büyüğü, en adisidir ki bu yalan, insanı mutlaka cehenneme götürecektir. Veya meselâ tarihten söz edilir, ama hep saraylardan, köşklerden, yapılardan, yapıtlardan söz edilirse, veya tarihten söz edilirken sadece savaşlardan, vuruşmalardan söz edilir, ama insanların inanışlarından, dinlerinden, yaşayışlarından söz edilmezse, işte bu yalanların en büyüğüdür ve cehenneme götürücü bir yalandır. Veya tarihten söz edilirken sadece idarecilerden, ezenlerden, önde gidenlerden, zâ-limlerden, despotlardan söz edilir, onların tarihlerinden söz edilir, ama mazlumların, mustaz’afların, garibanların, ezilenlerin tarihinden söz e-dilmezse, işte bu tarih adına söylenmiş cehenneme götürücü bir yalandır. Şu anda okuduğunuz tarihin bu yalanlarla dolu olduğunu bili-yorsunuz. Veya zamanla ilgili yalanlar. Zamana ilişkin yalanlar da insanı cehenneme götürücü yalanlardır. Yani zamanı Allah ve Resûlü’nün değerlendirmesinden farklı değerlendirme, zamana Allah’ın bakmamızı istediği bakıştan, bakış açısından farklı bakma, zamana farklı bir atfı nazardır ki bu da insanı cehenneme götürecektir unutmayın. Meselâ Erzincan’da deprem oldu. Niye oldu? İşte efendim, yer sallandı da, yerin altındaki mağma tabakası hareket etti de, ya da kıtalar birbirlerine yaklaştılar da onun için oldu diyerek yalan söyleyenler, eskilerin helâklerini yalan yorumlayanlar. Veya Lût kavmi yerin dibine bat-mış, işte orada da deprem gibi bir şeyler olmuş gibi tarihe ilişkin yalan değerlendirenler. Yorumlamada yalan, tespitte yalan, teoride yalan, yalan, yalan… Tüm bu olaylardan, bu helâklerden ibret almadan yalan söyleyenler elbette helâk olacaklar ve cehenneme gideceklerdir. Bakıyoruz hep anlatılanlar öyle gibi değil mi? Mısır anlatılır, Firavunlar anlatılır veya Osmanlılar, Selçuklu anlatılır, Endülüs anlatılır hiç de öyle bize ibret olsun diye, bizim de hayatımız ona göre düzenlensin diye bir an-latım yoksa hep yalan söyleniyor demektir Allah korusun. Meselâ de-delerimizin, ecdadımızın hayatlarını değerlendirirken bile öyle değil mi? Adam onlardan konuşmaya başlayınca, işte şöyle çalışırlardı, böyle didinirlerdi, şöyle yerlerdi, böyle içerlerdi, şöyle ata binerlerdi, böyle kılıç kullanırlardı diye hep bir yönlerine dikkat çekiliyor. Peki acaba ecdadımızın Kur’an’la ilgileri neydi? Sünnetle münasebetleri nasıldı? Çocuklarıyla eğitim anlayışları nasıldı? Komşularıyla münasebetleri neydi? Gece hayatları, kılık-kıyafet anlayışları, ha-yata bakışları neydi? Nasıldı? Buna hiç değinilmiyor. Adamı değerlen-dirmede yalan söyleniyor. Peygamberi anlatanlar da, sahâbeyi anlatanlar da hep böyle anlatıyorlar. Hep yalan söylüyorlar. İkinci yalan alanı, ikinci yalan konusu da bakın şöyle gündeme geliyor:
20-24. “Sizi bayağı bir sudan yaratıp onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirmedik mi? Buna gü-cümüz yeter; Biz ne güzel güç yetireniz! O gün yalanlamış olanların vay haline!” Rabbimiz bu bölümde insandan, insanın yaratılışından söz ediyor. Buyuruyor ki, sizi basit bir sudan yaratmadık mı? Bu mehiyn su, su safiyetinde anlamınadır. ikinci bir anlamı, zayıf bir sudan demektir. Üçüncü bir anlamı da, akan bir sudan yarattık demektir. Kur’-an-ı Kerîm’de yaratılıştan söz eden âyetleri ikiye ayırıyoruz: Birincisi ilk yaratılış, ilkimizin yaratılışı, yani atamız Hazreti Âdem’in yaratılışı. İkincisi de sonraki yaratılış, yani bizim yaratılışımız. Rabbimiz ilk gönderdiği âyetlerinde önce bizim yaratılışımıza dikkat çekiyor. İlk gelen âyetlerde meselâ Alâk sûresinde insanın alâktan, bir kan pıhtısından yaratıldığını anlatıyor Rabbimiz. Sonradan, bundan bir otuz, kırk sûre geldikten sonra da ilk yaratılışa, yani atamız Adem’in yaratılışını gündeme getiriyor. İnsanın topraktan yaratıldığı anlatılıyor. Bunun sebebini şöyle anlamaya çalışıyoruz: Bunlardan birisi gaybî bir konudur, diğeriyse şehadetin konusudur. Yani birisi gözle görülen, her gün insanların gözleriyle gördükleri bir konuyken, öteki-siyse gayben inanılacak ve ancak imandan dolayı bilinebilecek bir ko-nudur. İşte bundan dolayıdır ki Rabbimiz şehadetin konusu olanı, yani gözle görülebilenin konusu olanını öne almış, gaybın konusunu da daha sonraya bırakmıştır. Eğer Rabbimiz gaybın konusu olan Ade-m’in yaratılışını önceden gündeme getirseydi, insanların itirazları yükselebilirdi. İnsanların gayb konusunda imanlarının pekişmesinden sonra bu konunun gündeme geldiğini görüyoruz. Bundan dolayıdır ki Darvin gibilerinin teorilerini Kur’an’dan belli bir yoğunluk kazandırdıktan sonra gündeme getirmemiz gerektiğine inanıyorum. Yani karşımızdakine Kur’an’dan belli bir bölüm anlatmadan, Darvin’in saçmalıklarını tenkit edebilecek kadar belli bir alt yapı hazırlamadan, belli bir yoğunluk kazandırmadan bu tür şeylerin anlatılmasının tehlikeli olacağını söylemeye çalışıyorum. İlk zamanlar bu yanlışı çok yaptık. Karşımızdaki henüz Kur’an’ı bilmiyordu ki biz ona Darvin’i anlattık. Henüz Kur’an’ın hakikatini bilmeyen, Kur’an’la başka şeyleri yargılayacak bir konumda değilken biz ona Darvin’i anlattık. Henüz gaybî bir meselede Allah ne demişse tamamdır! Allah böyle demişse tamamdır! demeyi bilmeyen insanlara tut sen gaybî bir meselede bilgi sun, inanmayacaktır adam buna. Nitekim inanmıyorlar, anlamıyorlar da. Bu yanlışı çok yaptık. Gaybı bilmeyen bir adama gaybî konuları anlatmaya çalıştık. Halbuki Allah ilk inen Alak sûresinde insanı bir kan pıhtısından yarattık diye önce şehadetin konusunu gündeme getiriyor, gaybın konusu olan topraktan yaratılışı daha sonraya bırakıyor. Onu, o suyu bir istikrar makamında kılmadık mı? Belli bir döneme kadar onu ana rahminde biz korumadık mı? Sıcaktan, soğuktan etkilenmeyecek sağlam ve emin bir karargahta onu korumadık mı? Buna biz güç yetirmedik mi? Veya onu biz takdir etmedik mi? Bu konuda hükmü biz vermedik mi? Biz ölçüp biçmedik mi? Buna göre ikisini birleştirerek söylersek Rabbimiz ölçücüdür, güzel ölçmüş Allah. Hem insanın ana karnında kaldığı ortamı güzel ölçmüş, hem orada kalış süresini, hem doğuş özelliğini, hem vücudunun güzelliğini, hem gözün biçimini, iki gözle tek görmeyi, hem kulakların özelliğini, hem ağzın burnun yerini, yani insanla alâkalı ne varsa hepsini güzel ölçüp biçmiş Rabbimiz. Rabbimiz insanı hem beden hem de ruhtan ibaret kılmıştır. Yani insan ruhla bedenin bileşkesidir. Materyalistlerin dediği gibi sadece şu beden, organizma insan değildir. Ruh da insan değildir sade-ce. İnsan ruhla bedenin münasebetinden meydana gelen eylemsel harekettir. İşte ruhla organizmanın bileşkesi olan insan dediğimiz varlığın dengede olabilmesi için de Allah insana bir düzen koymuştur ki buna uyması gerekir. Meselâ insan dua etmelidir. İnsanın duasını elinden aldınız mı hiçbir şey değildir artık o. Veya insan ibadet etmelidir, kulluk yapmalıdır, namaz kılmalıdır, baba olmalıdır, ana olmalıdır, sevmelidir, sevilmelidir, kazanmalıdır, harcamalıdır. Bunları elinden aldınız mı boşa çıkıverir o insan. Hani insan emekliye ayrıldı mı ne yapacağını şaşırıverir de onların va-kitlerinin boş geçtiğinin farkına varmamaları için onlara yeni yeni programlar hazırlıyorlar ve az da olsa durumu idare ediyorlar ya. Oysa ne kadar haince bir şey yapıyorlar. Yani adam sanki hareket eden bir arabayı iteklemekle görevli ve bu işi kendisine iş edinmiş. Cinâyet bu! Zaten hareket eden bir arabayı iteklettiriyorlar adama ve onu bununla meşgul etmeye çalışıyorlar. Veya sanki camiler emeklilerin buluşup vakit geçirme yeri. Adam oturuyor oraya, Kur’an okuyor güya ama okuduğu Kur’-an’ın ne dediğini bildiği, anladığı da yok. Yani adamın hayatına program çizecek bir cami de yok, onu yönlendirecek bir Kur’an da yok. İş-te âdet kabilinden gidiyor, geliyor, daha kutsal bir yer diye özel camiler seçiyor. Gittiği caminin fonksiyonundan habersiz, okuduğu Kur’a-n’ın fonksiyonundan, kıldığı namazın fonksiyonundan habersiz gidip geliyor işte. Rabbimiz bu bölümde de sizi şöyle şöyle yaratmadık mı? Sizi şöyle şöyle yapmadık mı? buyurduktan sonra diyor ki, veyl olsun o yalancılara. Yani burada insanı, insanın yaratılışını anlatıyor Rabbi-miz. İnsan, insanın varlığı, var edilişi, fonksiyonu gibi insanla ilgili bilgiler sunuyor Rabbimiz. Yaratılışla, gözle, kulakla, kalple, böbrekle, kafayla, düşünceyle ilgili insanın varlık sebebiyle ilgili bilgilerdir ki, bunlar, kişi eğer bu konularda yalan söylerse, Allah ve Resûlü’nün dediklerinin dışında, onların aksine bir yalan söylerse bu yalanlar da kişiyi cehenneme götürecektir. Evet insanla alâkalı, insanın yaratılışı, uzuvları ve bu uzuvlarının fonksiyonuyla ilgili kim ki Allah’a rağmen, Allah’ın buyruklarına rağmen farklı bir değerlendirme yaparsa işte bu yalanların en büyüklerindendir. İnsanla ilgili yalanlar. İnsanın yaratılışı ve varlık sebebiyle ilgili yalanlar. İnsan maymundan gelmiştir şeklinde ilk yaratılışla ilgili yalanlar. Veya işte yaratılışla ilgili yaratıcıyı diskalifiye ederek deniz kenarındaki sümüksü bir varlık tekâmül ederek insanı oluşturmuştur şeklindeki yalanlar. Veya yaratılıştan beklenenler konusundaki yalanlar. Yaratılışın gâyesiyle ilgili yalanlar. Veya elin, ayağın, gözün, kulağın, aklın, beynin fonksiyonlarına ilişkin yalanlar. Veya insanların birbirleriyle münasebetlerine ilişkin yalanlar hepsi insanı cehenneme gö-türücü yalanlardır. Veya insanın tanımıyla ilgili, fonksiyonlarıyla ilgili Durkhaim, Darvin, Marks gibilerinin fikirleri veya benzer konularda değişik insanların fikirleri ve yalanları da bilelim ki insanı cehenneme götürücü yalanlardır. Veya fikirleri bize saptırılmış olarak intikal ettirilen Zerdüş-t’ün, Buda’nın, Aristo’nun, Eflatunun insan hakkındaki, insanın yaratılışı, yaratılış gâyesi ve varlık sebebi, fonksiyonları hakkındaki görüşleri, vahye mutabakat etmeyen düşünceleri de insanı cehenneme götürücü cinsten yalanlardır. Bugün şu anda okuduğunuz kitaplar bu sapık fikirli insanların sözleriyle doludur. Bunlar ektikleri zehirlerle asırlarca insanları, toplumları zehirlemiş mahluklardır. Böbrek taşını bira döker diyen kişinin yalanı, veya gözünü vit-rin seyretmede kullanacaksın diyenin yalanı, ağzınla dedikodu yapacaksın diyenin yalanı, omuzlarını hep hayatın yükü altında ezmede kullanacaksın diyenin yalanı, iki günlük ömür için dört günlük rızık ha-zırlayacaksın diyenin yalanı, kafanı, beynini toplumun sana ilka ettiği seçimden geçime ilgi alanlarını öğrenmede kullanacaksın diyenin yalanı. Tüm bu konularda Allah bir türlü söylüyor, insanlar başka bir türlü söylüyorlarsa bu yalandır ve insanı cehenneme götürücü bir yalandır. İnsanın biyolojik yapısıyla ilgili yalanlar, insanın hukukuyla ilgili yalanlar, anatomisiyle ilgili yalanlar, tıpla ilgili yalanlar, hattâ statikle il-gili yalanlar. Adam diyor ki, insan betonarme bir evde oturmalıdır, ya-lan. Evde şöyle bir salon olmalı, yalan, böyle bir tuvalet olmalı, yalan. Hattâ mutfakla tuvalet arasına bir boru ekleyeceksin, bu sen olacaksın filan hepsi yalan. Veya efendim işte insanın şu kadar karbonhidrata, şu kadar yağa, şu kadar proteine ihtiyacı vardır, şunu da almalısın, bunu da tüketmelisin, yani ekmekle doyuvermeyeceksin, biz ne yaparız o zaman? Kime satarız bu elimizdekileri? Ekmeği çok az yemen lazım filan bunların hepsi yalandır. Evet insanla ilgili yalanlardır bunlar. Bundan sonra üçüncü bir yalan faktörü, üçüncü bir yalan alanı daha görüyoruz, o da arzla ilgili, mekânla, çevreyle ilgili yalanlardır. Toprakla, ağaçla, meyveyle, sebzeyle ilgili yalanlar. Veya ayla, güneşle, yıldızlarla ilgili yalanlar. Bütün yersel, mekânsal yalanlar da insanı cehenneme götürücü yalanlardır. Bakın bu hususu anlatmak üzere Rabbimiz şöyle buyuruyor:
20-24. “Sizi bayağı bir sudan yaratıp onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirmedik mi? Buna gü-cümüz yeter; Biz ne güzel güç yetireniz! O gün yalanlamış olanların vay haline!” Rabbimiz bu bölümde insandan, insanın yaratılışından söz ediyor. Buyuruyor ki, sizi basit bir sudan yaratmadık mı? Bu mehiyn su, su safiyetinde anlamınadır. ikinci bir anlamı, zayıf bir sudan demektir. Üçüncü bir anlamı da, akan bir sudan yarattık demektir. Kur’-an-ı Kerîm’de yaratılıştan söz eden âyetleri ikiye ayırıyoruz: Birincisi ilk yaratılış, ilkimizin yaratılışı, yani atamız Hazreti Âdem’in yaratılışı. İkincisi de sonraki yaratılış, yani bizim yaratılışımız. Rabbimiz ilk gönderdiği âyetlerinde önce bizim yaratılışımıza dikkat çekiyor. İlk gelen âyetlerde meselâ Alâk sûresinde insanın alâktan, bir kan pıhtısından yaratıldığını anlatıyor Rabbimiz. Sonradan, bundan bir otuz, kırk sûre geldikten sonra da ilk yaratılışa, yani atamız Adem’in yaratılışını gündeme getiriyor. İnsanın topraktan yaratıldığı anlatılıyor. Bunun sebebini şöyle anlamaya çalışıyoruz: Bunlardan birisi gaybî bir konudur, diğeriyse şehadetin konusudur. Yani birisi gözle görülen, her gün insanların gözleriyle gördükleri bir konuyken, öteki-siyse gayben inanılacak ve ancak imandan dolayı bilinebilecek bir ko-nudur. İşte bundan dolayıdır ki Rabbimiz şehadetin konusu olanı, yani gözle görülebilenin konusu olanını öne almış, gaybın konusunu da daha sonraya bırakmıştır. Eğer Rabbimiz gaybın konusu olan Ade-m’in yaratılışını önceden gündeme getirseydi, insanların itirazları yükselebilirdi. İnsanların gayb konusunda imanlarının pekişmesinden sonra bu konunun gündeme geldiğini görüyoruz. Bundan dolayıdır ki Darvin gibilerinin teorilerini Kur’an’dan belli bir yoğunluk kazandırdıktan sonra gündeme getirmemiz gerektiğine inanıyorum. Yani karşımızdakine Kur’an’dan belli bir bölüm anlatmadan, Darvin’in saçmalıklarını tenkit edebilecek kadar belli bir alt yapı hazırlamadan, belli bir yoğunluk kazandırmadan bu tür şeylerin anlatılmasının tehlikeli olacağını söylemeye çalışıyorum. İlk zamanlar bu yanlışı çok yaptık. Karşımızdaki henüz Kur’an’ı bilmiyordu ki biz ona Darvin’i anlattık. Henüz Kur’an’ın hakikatini bilmeyen, Kur’an’la başka şeyleri yargılayacak bir konumda değilken biz ona Darvin’i anlattık. Henüz gaybî bir meselede Allah ne demişse tamamdır! Allah böyle demişse tamamdır! demeyi bilmeyen insanlara tut sen gaybî bir meselede bilgi sun, inanmayacaktır adam buna. Nitekim inanmıyorlar, anlamıyorlar da. Bu yanlışı çok yaptık. Gaybı bilmeyen bir adama gaybî konuları anlatmaya çalıştık. Halbuki Allah ilk inen Alak sûresinde insanı bir kan pıhtısından yarattık diye önce şehadetin konusunu gündeme getiriyor, gaybın konusu olan topraktan yaratılışı daha sonraya bırakıyor. Onu, o suyu bir istikrar makamında kılmadık mı? Belli bir döneme kadar onu ana rahminde biz korumadık mı? Sıcaktan, soğuktan etkilenmeyecek sağlam ve emin bir karargahta onu korumadık mı? Buna biz güç yetirmedik mi? Veya onu biz takdir etmedik mi? Bu konuda hükmü biz vermedik mi? Biz ölçüp biçmedik mi? Buna göre ikisini birleştirerek söylersek Rabbimiz ölçücüdür, güzel ölçmüş Allah. Hem insanın ana karnında kaldığı ortamı güzel ölçmüş, hem orada kalış süresini, hem doğuş özelliğini, hem vücudunun güzelliğini, hem gözün biçimini, iki gözle tek görmeyi, hem kulakların özelliğini, hem ağzın burnun yerini, yani insanla alâkalı ne varsa hepsini güzel ölçüp biçmiş Rabbimiz. Rabbimiz insanı hem beden hem de ruhtan ibaret kılmıştır. Yani insan ruhla bedenin bileşkesidir. Materyalistlerin dediği gibi sadece şu beden, organizma insan değildir. Ruh da insan değildir sade-ce. İnsan ruhla bedenin münasebetinden meydana gelen eylemsel harekettir. İşte ruhla organizmanın bileşkesi olan insan dediğimiz varlığın dengede olabilmesi için de Allah insana bir düzen koymuştur ki buna uyması gerekir. Meselâ insan dua etmelidir. İnsanın duasını elinden aldınız mı hiçbir şey değildir artık o. Veya insan ibadet etmelidir, kulluk yapmalıdır, namaz kılmalıdır, baba olmalıdır, ana olmalıdır, sevmelidir, sevilmelidir, kazanmalıdır, harcamalıdır. Bunları elinden aldınız mı boşa çıkıverir o insan. Hani insan emekliye ayrıldı mı ne yapacağını şaşırıverir de onların va-kitlerinin boş geçtiğinin farkına varmamaları için onlara yeni yeni programlar hazırlıyorlar ve az da olsa durumu idare ediyorlar ya. Oysa ne kadar haince bir şey yapıyorlar. Yani adam sanki hareket eden bir arabayı iteklemekle görevli ve bu işi kendisine iş edinmiş. Cinâyet bu! Zaten hareket eden bir arabayı iteklettiriyorlar adama ve onu bununla meşgul etmeye çalışıyorlar. Veya sanki camiler emeklilerin buluşup vakit geçirme yeri. Adam oturuyor oraya, Kur’an okuyor güya ama okuduğu Kur’-an’ın ne dediğini bildiği, anladığı da yok. Yani adamın hayatına program çizecek bir cami de yok, onu yönlendirecek bir Kur’an da yok. İş-te âdet kabilinden gidiyor, geliyor, daha kutsal bir yer diye özel camiler seçiyor. Gittiği caminin fonksiyonundan habersiz, okuduğu Kur’a-n’ın fonksiyonundan, kıldığı namazın fonksiyonundan habersiz gidip geliyor işte. Rabbimiz bu bölümde de sizi şöyle şöyle yaratmadık mı? Sizi şöyle şöyle yapmadık mı? buyurduktan sonra diyor ki, veyl olsun o yalancılara. Yani burada insanı, insanın yaratılışını anlatıyor Rabbi-miz. İnsan, insanın varlığı, var edilişi, fonksiyonu gibi insanla ilgili bilgiler sunuyor Rabbimiz. Yaratılışla, gözle, kulakla, kalple, böbrekle, kafayla, düşünceyle ilgili insanın varlık sebebiyle ilgili bilgilerdir ki, bunlar, kişi eğer bu konularda yalan söylerse, Allah ve Resûlü’nün dediklerinin dışında, onların aksine bir yalan söylerse bu yalanlar da kişiyi cehenneme götürecektir. Evet insanla alâkalı, insanın yaratılışı, uzuvları ve bu uzuvlarının fonksiyonuyla ilgili kim ki Allah’a rağmen, Allah’ın buyruklarına rağmen farklı bir değerlendirme yaparsa işte bu yalanların en büyüklerindendir. İnsanla ilgili yalanlar. İnsanın yaratılışı ve varlık sebebiyle ilgili yalanlar. İnsan maymundan gelmiştir şeklinde ilk yaratılışla ilgili yalanlar. Veya işte yaratılışla ilgili yaratıcıyı diskalifiye ederek deniz kenarındaki sümüksü bir varlık tekâmül ederek insanı oluşturmuştur şeklindeki yalanlar. Veya yaratılıştan beklenenler konusundaki yalanlar. Yaratılışın gâyesiyle ilgili yalanlar. Veya elin, ayağın, gözün, kulağın, aklın, beynin fonksiyonlarına ilişkin yalanlar. Veya insanların birbirleriyle münasebetlerine ilişkin yalanlar hepsi insanı cehenneme gö-türücü yalanlardır. Veya insanın tanımıyla ilgili, fonksiyonlarıyla ilgili Durkhaim, Darvin, Marks gibilerinin fikirleri veya benzer konularda değişik insanların fikirleri ve yalanları da bilelim ki insanı cehenneme götürücü yalanlardır. Veya fikirleri bize saptırılmış olarak intikal ettirilen Zerdüş-t’ün, Buda’nın, Aristo’nun, Eflatunun insan hakkındaki, insanın yaratılışı, yaratılış gâyesi ve varlık sebebi, fonksiyonları hakkındaki görüşleri, vahye mutabakat etmeyen düşünceleri de insanı cehenneme götürücü cinsten yalanlardır. Bugün şu anda okuduğunuz kitaplar bu sapık fikirli insanların sözleriyle doludur. Bunlar ektikleri zehirlerle asırlarca insanları, toplumları zehirlemiş mahluklardır. Böbrek taşını bira döker diyen kişinin yalanı, veya gözünü vit-rin seyretmede kullanacaksın diyenin yalanı, ağzınla dedikodu yapacaksın diyenin yalanı, omuzlarını hep hayatın yükü altında ezmede kullanacaksın diyenin yalanı, iki günlük ömür için dört günlük rızık ha-zırlayacaksın diyenin yalanı, kafanı, beynini toplumun sana ilka ettiği seçimden geçime ilgi alanlarını öğrenmede kullanacaksın diyenin yalanı. Tüm bu konularda Allah bir türlü söylüyor, insanlar başka bir türlü söylüyorlarsa bu yalandır ve insanı cehenneme götürücü bir yalandır. İnsanın biyolojik yapısıyla ilgili yalanlar, insanın hukukuyla ilgili yalanlar, anatomisiyle ilgili yalanlar, tıpla ilgili yalanlar, hattâ statikle il-gili yalanlar. Adam diyor ki, insan betonarme bir evde oturmalıdır, ya-lan. Evde şöyle bir salon olmalı, yalan, böyle bir tuvalet olmalı, yalan. Hattâ mutfakla tuvalet arasına bir boru ekleyeceksin, bu sen olacaksın filan hepsi yalan. Veya efendim işte insanın şu kadar karbonhidrata, şu kadar yağa, şu kadar proteine ihtiyacı vardır, şunu da almalısın, bunu da tüketmelisin, yani ekmekle doyuvermeyeceksin, biz ne yaparız o zaman? Kime satarız bu elimizdekileri? Ekmeği çok az yemen lazım filan bunların hepsi yalandır. Evet insanla ilgili yalanlardır bunlar. Bundan sonra üçüncü bir yalan faktörü, üçüncü bir yalan alanı daha görüyoruz, o da arzla ilgili, mekânla, çevreyle ilgili yalanlardır. Toprakla, ağaçla, meyveyle, sebzeyle ilgili yalanlar. Veya ayla, güneşle, yıldızlarla ilgili yalanlar. Bütün yersel, mekânsal yalanlar da insanı cehenneme götürücü yalanlardır. Bakın bu hususu anlatmak üzere Rabbimiz şöyle buyuruyor:
20-24. “Sizi bayağı bir sudan yaratıp onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirmedik mi? Buna gü-cümüz yeter; Biz ne güzel güç yetireniz! O gün yalanlamış olanların vay haline!” Rabbimiz bu bölümde insandan, insanın yaratılışından söz ediyor. Buyuruyor ki, sizi basit bir sudan yaratmadık mı? Bu mehiyn su, su safiyetinde anlamınadır. ikinci bir anlamı, zayıf bir sudan demektir. Üçüncü bir anlamı da, akan bir sudan yarattık demektir. Kur’-an-ı Kerîm’de yaratılıştan söz eden âyetleri ikiye ayırıyoruz: Birincisi ilk yaratılış, ilkimizin yaratılışı, yani atamız Hazreti Âdem’in yaratılışı. İkincisi de sonraki yaratılış, yani bizim yaratılışımız. Rabbimiz ilk gönderdiği âyetlerinde önce bizim yaratılışımıza dikkat çekiyor. İlk gelen âyetlerde meselâ Alâk sûresinde insanın alâktan, bir kan pıhtısından yaratıldığını anlatıyor Rabbimiz. Sonradan, bundan bir otuz, kırk sûre geldikten sonra da ilk yaratılışa, yani atamız Adem’in yaratılışını gündeme getiriyor. İnsanın topraktan yaratıldığı anlatılıyor. Bunun sebebini şöyle anlamaya çalışıyoruz: Bunlardan birisi gaybî bir konudur, diğeriyse şehadetin konusudur. Yani birisi gözle görülen, her gün insanların gözleriyle gördükleri bir konuyken, öteki-siyse gayben inanılacak ve ancak imandan dolayı bilinebilecek bir ko-nudur. İşte bundan dolayıdır ki Rabbimiz şehadetin konusu olanı, yani gözle görülebilenin konusu olanını öne almış, gaybın konusunu da daha sonraya bırakmıştır. Eğer Rabbimiz gaybın konusu olan Ade-m’in yaratılışını önceden gündeme getirseydi, insanların itirazları yükselebilirdi. İnsanların gayb konusunda imanlarının pekişmesinden sonra bu konunun gündeme geldiğini görüyoruz. Bundan dolayıdır ki Darvin gibilerinin teorilerini Kur’an’dan belli bir yoğunluk kazandırdıktan sonra gündeme getirmemiz gerektiğine inanıyorum. Yani karşımızdakine Kur’an’dan belli bir bölüm anlatmadan, Darvin’in saçmalıklarını tenkit edebilecek kadar belli bir alt yapı hazırlamadan, belli bir yoğunluk kazandırmadan bu tür şeylerin anlatılmasının tehlikeli olacağını söylemeye çalışıyorum. İlk zamanlar bu yanlışı çok yaptık. Karşımızdaki henüz Kur’an’ı bilmiyordu ki biz ona Darvin’i anlattık. Henüz Kur’an’ın hakikatini bilmeyen, Kur’an’la başka şeyleri yargılayacak bir konumda değilken biz ona Darvin’i anlattık. Henüz gaybî bir meselede Allah ne demişse tamamdır! Allah böyle demişse tamamdır! demeyi bilmeyen insanlara tut sen gaybî bir meselede bilgi sun, inanmayacaktır adam buna. Nitekim inanmıyorlar, anlamıyorlar da. Bu yanlışı çok yaptık. Gaybı bilmeyen bir adama gaybî konuları anlatmaya çalıştık. Halbuki Allah ilk inen Alak sûresinde insanı bir kan pıhtısından yarattık diye önce şehadetin konusunu gündeme getiriyor, gaybın konusu olan topraktan yaratılışı daha sonraya bırakıyor. Onu, o suyu bir istikrar makamında kılmadık mı? Belli bir döneme kadar onu ana rahminde biz korumadık mı? Sıcaktan, soğuktan etkilenmeyecek sağlam ve emin bir karargahta onu korumadık mı? Buna biz güç yetirmedik mi? Veya onu biz takdir etmedik mi? Bu konuda hükmü biz vermedik mi? Biz ölçüp biçmedik mi? Buna göre ikisini birleştirerek söylersek Rabbimiz ölçücüdür, güzel ölçmüş Allah. Hem insanın ana karnında kaldığı ortamı güzel ölçmüş, hem orada kalış süresini, hem doğuş özelliğini, hem vücudunun güzelliğini, hem gözün biçimini, iki gözle tek görmeyi, hem kulakların özelliğini, hem ağzın burnun yerini, yani insanla alâkalı ne varsa hepsini güzel ölçüp biçmiş Rabbimiz. Rabbimiz insanı hem beden hem de ruhtan ibaret kılmıştır. Yani insan ruhla bedenin bileşkesidir. Materyalistlerin dediği gibi sadece şu beden, organizma insan değildir. Ruh da insan değildir sade-ce. İnsan ruhla bedenin münasebetinden meydana gelen eylemsel harekettir. İşte ruhla organizmanın bileşkesi olan insan dediğimiz varlığın dengede olabilmesi için de Allah insana bir düzen koymuştur ki buna uyması gerekir. Meselâ insan dua etmelidir. İnsanın duasını elinden aldınız mı hiçbir şey değildir artık o. Veya insan ibadet etmelidir, kulluk yapmalıdır, namaz kılmalıdır, baba olmalıdır, ana olmalıdır, sevmelidir, sevilmelidir, kazanmalıdır, harcamalıdır. Bunları elinden aldınız mı boşa çıkıverir o insan. Hani insan emekliye ayrıldı mı ne yapacağını şaşırıverir de onların va-kitlerinin boş geçtiğinin farkına varmamaları için onlara yeni yeni programlar hazırlıyorlar ve az da olsa durumu idare ediyorlar ya. Oysa ne kadar haince bir şey yapıyorlar. Yani adam sanki hareket eden bir arabayı iteklemekle görevli ve bu işi kendisine iş edinmiş. Cinâyet bu! Zaten hareket eden bir arabayı iteklettiriyorlar adama ve onu bununla meşgul etmeye çalışıyorlar. Veya sanki camiler emeklilerin buluşup vakit geçirme yeri. Adam oturuyor oraya, Kur’an okuyor güya ama okuduğu Kur’-an’ın ne dediğini bildiği, anladığı da yok. Yani adamın hayatına program çizecek bir cami de yok, onu yönlendirecek bir Kur’an da yok. İş-te âdet kabilinden gidiyor, geliyor, daha kutsal bir yer diye özel camiler seçiyor. Gittiği caminin fonksiyonundan habersiz, okuduğu Kur’a-n’ın fonksiyonundan, kıldığı namazın fonksiyonundan habersiz gidip geliyor işte. Rabbimiz bu bölümde de sizi şöyle şöyle yaratmadık mı? Sizi şöyle şöyle yapmadık mı? buyurduktan sonra diyor ki, veyl olsun o yalancılara. Yani burada insanı, insanın yaratılışını anlatıyor Rabbi-miz. İnsan, insanın varlığı, var edilişi, fonksiyonu gibi insanla ilgili bilgiler sunuyor Rabbimiz. Yaratılışla, gözle, kulakla, kalple, böbrekle, kafayla, düşünceyle ilgili insanın varlık sebebiyle ilgili bilgilerdir ki, bunlar, kişi eğer bu konularda yalan söylerse, Allah ve Resûlü’nün dediklerinin dışında, onların aksine bir yalan söylerse bu yalanlar da kişiyi cehenneme götürecektir. Evet insanla alâkalı, insanın yaratılışı, uzuvları ve bu uzuvlarının fonksiyonuyla ilgili kim ki Allah’a rağmen, Allah’ın buyruklarına rağmen farklı bir değerlendirme yaparsa işte bu yalanların en büyüklerindendir. İnsanla ilgili yalanlar. İnsanın yaratılışı ve varlık sebebiyle ilgili yalanlar. İnsan maymundan gelmiştir şeklinde ilk yaratılışla ilgili yalanlar. Veya işte yaratılışla ilgili yaratıcıyı diskalifiye ederek deniz kenarındaki sümüksü bir varlık tekâmül ederek insanı oluşturmuştur şeklindeki yalanlar. Veya yaratılıştan beklenenler konusundaki yalanlar. Yaratılışın gâyesiyle ilgili yalanlar. Veya elin, ayağın, gözün, kulağın, aklın, beynin fonksiyonlarına ilişkin yalanlar. Veya insanların birbirleriyle münasebetlerine ilişkin yalanlar hepsi insanı cehenneme gö-türücü yalanlardır. Veya insanın tanımıyla ilgili, fonksiyonlarıyla ilgili Durkhaim, Darvin, Marks gibilerinin fikirleri veya benzer konularda değişik insanların fikirleri ve yalanları da bilelim ki insanı cehenneme götürücü yalanlardır. Veya fikirleri bize saptırılmış olarak intikal ettirilen Zerdüş-t’ün, Buda’nın, Aristo’nun, Eflatunun insan hakkındaki, insanın yaratılışı, yaratılış gâyesi ve varlık sebebi, fonksiyonları hakkındaki görüşleri, vahye mutabakat etmeyen düşünceleri de insanı cehenneme götürücü cinsten yalanlardır. Bugün şu anda okuduğunuz kitaplar bu sapık fikirli insanların sözleriyle doludur. Bunlar ektikleri zehirlerle asırlarca insanları, toplumları zehirlemiş mahluklardır. Böbrek taşını bira döker diyen kişinin yalanı, veya gözünü vit-rin seyretmede kullanacaksın diyenin yalanı, ağzınla dedikodu yapacaksın diyenin yalanı, omuzlarını hep hayatın yükü altında ezmede kullanacaksın diyenin yalanı, iki günlük ömür için dört günlük rızık ha-zırlayacaksın diyenin yalanı, kafanı, beynini toplumun sana ilka ettiği seçimden geçime ilgi alanlarını öğrenmede kullanacaksın diyenin yalanı. Tüm bu konularda Allah bir türlü söylüyor, insanlar başka bir türlü söylüyorlarsa bu yalandır ve insanı cehenneme götürücü bir yalandır. İnsanın biyolojik yapısıyla ilgili yalanlar, insanın hukukuyla ilgili yalanlar, anatomisiyle ilgili yalanlar, tıpla ilgili yalanlar, hattâ statikle il-gili yalanlar. Adam diyor ki, insan betonarme bir evde oturmalıdır, ya-lan. Evde şöyle bir salon olmalı, yalan, böyle bir tuvalet olmalı, yalan. Hattâ mutfakla tuvalet arasına bir boru ekleyeceksin, bu sen olacaksın filan hepsi yalan. Veya efendim işte insanın şu kadar karbonhidrata, şu kadar yağa, şu kadar proteine ihtiyacı vardır, şunu da almalısın, bunu da tüketmelisin, yani ekmekle doyuvermeyeceksin, biz ne yaparız o zaman? Kime satarız bu elimizdekileri? Ekmeği çok az yemen lazım filan bunların hepsi yalandır. Evet insanla ilgili yalanlardır bunlar. Bundan sonra üçüncü bir yalan faktörü, üçüncü bir yalan alanı daha görüyoruz, o da arzla ilgili, mekânla, çevreyle ilgili yalanlardır. Toprakla, ağaçla, meyveyle, sebzeyle ilgili yalanlar. Veya ayla, güneşle, yıldızlarla ilgili yalanlar. Bütün yersel, mekânsal yalanlar da insanı cehenneme götürücü yalanlardır. Bakın bu hususu anlatmak üzere Rabbimiz şöyle buyuruyor:
20-24. “Sizi bayağı bir sudan yaratıp onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirmedik mi? Buna gü-cümüz yeter; Biz ne güzel güç yetireniz! O gün yalanlamış olanların vay haline!” Rabbimiz bu bölümde insandan, insanın yaratılışından söz ediyor. Buyuruyor ki, sizi basit bir sudan yaratmadık mı? Bu mehiyn su, su safiyetinde anlamınadır. ikinci bir anlamı, zayıf bir sudan demektir. Üçüncü bir anlamı da, akan bir sudan yarattık demektir. Kur’-an-ı Kerîm’de yaratılıştan söz eden âyetleri ikiye ayırıyoruz: Birincisi ilk yaratılış, ilkimizin yaratılışı, yani atamız Hazreti Âdem’in yaratılışı. İkincisi de sonraki yaratılış, yani bizim yaratılışımız. Rabbimiz ilk gönderdiği âyetlerinde önce bizim yaratılışımıza dikkat çekiyor. İlk gelen âyetlerde meselâ Alâk sûresinde insanın alâktan, bir kan pıhtısından yaratıldığını anlatıyor Rabbimiz. Sonradan, bundan bir otuz, kırk sûre geldikten sonra da ilk yaratılışa, yani atamız Adem’in yaratılışını gündeme getiriyor. İnsanın topraktan yaratıldığı anlatılıyor. Bunun sebebini şöyle anlamaya çalışıyoruz: Bunlardan birisi gaybî bir konudur, diğeriyse şehadetin konusudur. Yani birisi gözle görülen, her gün insanların gözleriyle gördükleri bir konuyken, öteki-siyse gayben inanılacak ve ancak imandan dolayı bilinebilecek bir ko-nudur. İşte bundan dolayıdır ki Rabbimiz şehadetin konusu olanı, yani gözle görülebilenin konusu olanını öne almış, gaybın konusunu da daha sonraya bırakmıştır. Eğer Rabbimiz gaybın konusu olan Ade-m’in yaratılışını önceden gündeme getirseydi, insanların itirazları yükselebilirdi. İnsanların gayb konusunda imanlarının pekişmesinden sonra bu konunun gündeme geldiğini görüyoruz. Bundan dolayıdır ki Darvin gibilerinin teorilerini Kur’an’dan belli bir yoğunluk kazandırdıktan sonra gündeme getirmemiz gerektiğine inanıyorum. Yani karşımızdakine Kur’an’dan belli bir bölüm anlatmadan, Darvin’in saçmalıklarını tenkit edebilecek kadar belli bir alt yapı hazırlamadan, belli bir yoğunluk kazandırmadan bu tür şeylerin anlatılmasının tehlikeli olacağını söylemeye çalışıyorum. İlk zamanlar bu yanlışı çok yaptık. Karşımızdaki henüz Kur’an’ı bilmiyordu ki biz ona Darvin’i anlattık. Henüz Kur’an’ın hakikatini bilmeyen, Kur’an’la başka şeyleri yargılayacak bir konumda değilken biz ona Darvin’i anlattık. Henüz gaybî bir meselede Allah ne demişse tamamdır! Allah böyle demişse tamamdır! demeyi bilmeyen insanlara tut sen gaybî bir meselede bilgi sun, inanmayacaktır adam buna. Nitekim inanmıyorlar, anlamıyorlar da. Bu yanlışı çok yaptık. Gaybı bilmeyen bir adama gaybî konuları anlatmaya çalıştık. Halbuki Allah ilk inen Alak sûresinde insanı bir kan pıhtısından yarattık diye önce şehadetin konusunu gündeme getiriyor, gaybın konusu olan topraktan yaratılışı daha sonraya bırakıyor. Onu, o suyu bir istikrar makamında kılmadık mı? Belli bir döneme kadar onu ana rahminde biz korumadık mı? Sıcaktan, soğuktan etkilenmeyecek sağlam ve emin bir karargahta onu korumadık mı? Buna biz güç yetirmedik mi? Veya onu biz takdir etmedik mi? Bu konuda hükmü biz vermedik mi? Biz ölçüp biçmedik mi? Buna göre ikisini birleştirerek söylersek Rabbimiz ölçücüdür, güzel ölçmüş Allah. Hem insanın ana karnında kaldığı ortamı güzel ölçmüş, hem orada kalış süresini, hem doğuş özelliğini, hem vücudunun güzelliğini, hem gözün biçimini, iki gözle tek görmeyi, hem kulakların özelliğini, hem ağzın burnun yerini, yani insanla alâkalı ne varsa hepsini güzel ölçüp biçmiş Rabbimiz. Rabbimiz insanı hem beden hem de ruhtan ibaret kılmıştır. Yani insan ruhla bedenin bileşkesidir. Materyalistlerin dediği gibi sadece şu beden, organizma insan değildir. Ruh da insan değildir sade-ce. İnsan ruhla bedenin münasebetinden meydana gelen eylemsel harekettir. İşte ruhla organizmanın bileşkesi olan insan dediğimiz varlığın dengede olabilmesi için de Allah insana bir düzen koymuştur ki buna uyması gerekir. Meselâ insan dua etmelidir. İnsanın duasını elinden aldınız mı hiçbir şey değildir artık o. Veya insan ibadet etmelidir, kulluk yapmalıdır, namaz kılmalıdır, baba olmalıdır, ana olmalıdır, sevmelidir, sevilmelidir, kazanmalıdır, harcamalıdır. Bunları elinden aldınız mı boşa çıkıverir o insan. Hani insan emekliye ayrıldı mı ne yapacağını şaşırıverir de onların va-kitlerinin boş geçtiğinin farkına varmamaları için onlara yeni yeni programlar hazırlıyorlar ve az da olsa durumu idare ediyorlar ya. Oysa ne kadar haince bir şey yapıyorlar. Yani adam sanki hareket eden bir arabayı iteklemekle görevli ve bu işi kendisine iş edinmiş. Cinâyet bu! Zaten hareket eden bir arabayı iteklettiriyorlar adama ve onu bununla meşgul etmeye çalışıyorlar. Veya sanki camiler emeklilerin buluşup vakit geçirme yeri. Adam oturuyor oraya, Kur’an okuyor güya ama okuduğu Kur’-an’ın ne dediğini bildiği, anladığı da yok. Yani adamın hayatına program çizecek bir cami de yok, onu yönlendirecek bir Kur’an da yok. İş-te âdet kabilinden gidiyor, geliyor, daha kutsal bir yer diye özel camiler seçiyor. Gittiği caminin fonksiyonundan habersiz, okuduğu Kur’a-n’ın fonksiyonundan, kıldığı namazın fonksiyonundan habersiz gidip geliyor işte. Rabbimiz bu bölümde de sizi şöyle şöyle yaratmadık mı? Sizi şöyle şöyle yapmadık mı? buyurduktan sonra diyor ki, veyl olsun o yalancılara. Yani burada insanı, insanın yaratılışını anlatıyor Rabbi-miz. İnsan, insanın varlığı, var edilişi, fonksiyonu gibi insanla ilgili bilgiler sunuyor Rabbimiz. Yaratılışla, gözle, kulakla, kalple, böbrekle, kafayla, düşünceyle ilgili insanın varlık sebebiyle ilgili bilgilerdir ki, bunlar, kişi eğer bu konularda yalan söylerse, Allah ve Resûlü’nün dediklerinin dışında, onların aksine bir yalan söylerse bu yalanlar da kişiyi cehenneme götürecektir. Evet insanla alâkalı, insanın yaratılışı, uzuvları ve bu uzuvlarının fonksiyonuyla ilgili kim ki Allah’a rağmen, Allah’ın buyruklarına rağmen farklı bir değerlendirme yaparsa işte bu yalanların en büyüklerindendir. İnsanla ilgili yalanlar. İnsanın yaratılışı ve varlık sebebiyle ilgili yalanlar. İnsan maymundan gelmiştir şeklinde ilk yaratılışla ilgili yalanlar. Veya işte yaratılışla ilgili yaratıcıyı diskalifiye ederek deniz kenarındaki sümüksü bir varlık tekâmül ederek insanı oluşturmuştur şeklindeki yalanlar. Veya yaratılıştan beklenenler konusundaki yalanlar. Yaratılışın gâyesiyle ilgili yalanlar. Veya elin, ayağın, gözün, kulağın, aklın, beynin fonksiyonlarına ilişkin yalanlar. Veya insanların birbirleriyle münasebetlerine ilişkin yalanlar hepsi insanı cehenneme gö-türücü yalanlardır. Veya insanın tanımıyla ilgili, fonksiyonlarıyla ilgili Durkhaim, Darvin, Marks gibilerinin fikirleri veya benzer konularda değişik insanların fikirleri ve yalanları da bilelim ki insanı cehenneme götürücü yalanlardır. Veya fikirleri bize saptırılmış olarak intikal ettirilen Zerdüş-t’ün, Buda’nın, Aristo’nun, Eflatunun insan hakkındaki, insanın yaratılışı, yaratılış gâyesi ve varlık sebebi, fonksiyonları hakkındaki görüşleri, vahye mutabakat etmeyen düşünceleri de insanı cehenneme götürücü cinsten yalanlardır. Bugün şu anda okuduğunuz kitaplar bu sapık fikirli insanların sözleriyle doludur. Bunlar ektikleri zehirlerle asırlarca insanları, toplumları zehirlemiş mahluklardır. Böbrek taşını bira döker diyen kişinin yalanı, veya gözünü vit-rin seyretmede kullanacaksın diyenin yalanı, ağzınla dedikodu yapacaksın diyenin yalanı, omuzlarını hep hayatın yükü altında ezmede kullanacaksın diyenin yalanı, iki günlük ömür için dört günlük rızık ha-zırlayacaksın diyenin yalanı, kafanı, beynini toplumun sana ilka ettiği seçimden geçime ilgi alanlarını öğrenmede kullanacaksın diyenin yalanı. Tüm bu konularda Allah bir türlü söylüyor, insanlar başka bir türlü söylüyorlarsa bu yalandır ve insanı cehenneme götürücü bir yalandır. İnsanın biyolojik yapısıyla ilgili yalanlar, insanın hukukuyla ilgili yalanlar, anatomisiyle ilgili yalanlar, tıpla ilgili yalanlar, hattâ statikle il-gili yalanlar. Adam diyor ki, insan betonarme bir evde oturmalıdır, ya-lan. Evde şöyle bir salon olmalı, yalan, böyle bir tuvalet olmalı, yalan. Hattâ mutfakla tuvalet arasına bir boru ekleyeceksin, bu sen olacaksın filan hepsi yalan. Veya efendim işte insanın şu kadar karbonhidrata, şu kadar yağa, şu kadar proteine ihtiyacı vardır, şunu da almalısın, bunu da tüketmelisin, yani ekmekle doyuvermeyeceksin, biz ne yaparız o zaman? Kime satarız bu elimizdekileri? Ekmeği çok az yemen lazım filan bunların hepsi yalandır. Evet insanla ilgili yalanlardır bunlar. Bundan sonra üçüncü bir yalan faktörü, üçüncü bir yalan alanı daha görüyoruz, o da arzla ilgili, mekânla, çevreyle ilgili yalanlardır. Toprakla, ağaçla, meyveyle, sebzeyle ilgili yalanlar. Veya ayla, güneşle, yıldızlarla ilgili yalanlar. Bütün yersel, mekânsal yalanlar da insanı cehenneme götürücü yalanlardır. Bakın bu hususu anlatmak üzere Rabbimiz şöyle buyuruyor:
20-24. “Sizi bayağı bir sudan yaratıp onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirmedik mi? Buna gü-cümüz yeter; Biz ne güzel güç yetireniz! O gün yalanlamış olanların vay haline!” Rabbimiz bu bölümde insandan, insanın yaratılışından söz ediyor. Buyuruyor ki, sizi basit bir sudan yaratmadık mı? Bu mehiyn su, su safiyetinde anlamınadır. ikinci bir anlamı, zayıf bir sudan demektir. Üçüncü bir anlamı da, akan bir sudan yarattık demektir. Kur’-an-ı Kerîm’de yaratılıştan söz eden âyetleri ikiye ayırıyoruz: Birincisi ilk yaratılış, ilkimizin yaratılışı, yani atamız Hazreti Âdem’in yaratılışı. İkincisi de sonraki yaratılış, yani bizim yaratılışımız. Rabbimiz ilk gönderdiği âyetlerinde önce bizim yaratılışımıza dikkat çekiyor. İlk gelen âyetlerde meselâ Alâk sûresinde insanın alâktan, bir kan pıhtısından yaratıldığını anlatıyor Rabbimiz. Sonradan, bundan bir otuz, kırk sûre geldikten sonra da ilk yaratılışa, yani atamız Adem’in yaratılışını gündeme getiriyor. İnsanın topraktan yaratıldığı anlatılıyor. Bunun sebebini şöyle anlamaya çalışıyoruz: Bunlardan birisi gaybî bir konudur, diğeriyse şehadetin konusudur. Yani birisi gözle görülen, her gün insanların gözleriyle gördükleri bir konuyken, öteki-siyse gayben inanılacak ve ancak imandan dolayı bilinebilecek bir ko-nudur. İşte bundan dolayıdır ki Rabbimiz şehadetin konusu olanı, yani gözle görülebilenin konusu olanını öne almış, gaybın konusunu da daha sonraya bırakmıştır. Eğer Rabbimiz gaybın konusu olan Ade-m’in yaratılışını önceden gündeme getirseydi, insanların itirazları yükselebilirdi. İnsanların gayb konusunda imanlarının pekişmesinden sonra bu konunun gündeme geldiğini görüyoruz. Bundan dolayıdır ki Darvin gibilerinin teorilerini Kur’an’dan belli bir yoğunluk kazandırdıktan sonra gündeme getirmemiz gerektiğine inanıyorum. Yani karşımızdakine Kur’an’dan belli bir bölüm anlatmadan, Darvin’in saçmalıklarını tenkit edebilecek kadar belli bir alt yapı hazırlamadan, belli bir yoğunluk kazandırmadan bu tür şeylerin anlatılmasının tehlikeli olacağını söylemeye çalışıyorum. İlk zamanlar bu yanlışı çok yaptık. Karşımızdaki henüz Kur’an’ı bilmiyordu ki biz ona Darvin’i anlattık. Henüz Kur’an’ın hakikatini bilmeyen, Kur’an’la başka şeyleri yargılayacak bir konumda değilken biz ona Darvin’i anlattık. Henüz gaybî bir meselede Allah ne demişse tamamdır! Allah böyle demişse tamamdır! demeyi bilmeyen insanlara tut sen gaybî bir meselede bilgi sun, inanmayacaktır adam buna. Nitekim inanmıyorlar, anlamıyorlar da. Bu yanlışı çok yaptık. Gaybı bilmeyen bir adama gaybî konuları anlatmaya çalıştık. Halbuki Allah ilk inen Alak sûresinde insanı bir kan pıhtısından yarattık diye önce şehadetin konusunu gündeme getiriyor, gaybın konusu olan topraktan yaratılışı daha sonraya bırakıyor. Onu, o suyu bir istikrar makamında kılmadık mı? Belli bir döneme kadar onu ana rahminde biz korumadık mı? Sıcaktan, soğuktan etkilenmeyecek sağlam ve emin bir karargahta onu korumadık mı? Buna biz güç yetirmedik mi? Veya onu biz takdir etmedik mi? Bu konuda hükmü biz vermedik mi? Biz ölçüp biçmedik mi? Buna göre ikisini birleştirerek söylersek Rabbimiz ölçücüdür, güzel ölçmüş Allah. Hem insanın ana karnında kaldığı ortamı güzel ölçmüş, hem orada kalış süresini, hem doğuş özelliğini, hem vücudunun güzelliğini, hem gözün biçimini, iki gözle tek görmeyi, hem kulakların özelliğini, hem ağzın burnun yerini, yani insanla alâkalı ne varsa hepsini güzel ölçüp biçmiş Rabbimiz. Rabbimiz insanı hem beden hem de ruhtan ibaret kılmıştır. Yani insan ruhla bedenin bileşkesidir. Materyalistlerin dediği gibi sadece şu beden, organizma insan değildir. Ruh da insan değildir sade-ce. İnsan ruhla bedenin münasebetinden meydana gelen eylemsel harekettir. İşte ruhla organizmanın bileşkesi olan insan dediğimiz varlığın dengede olabilmesi için de Allah insana bir düzen koymuştur ki buna uyması gerekir. Meselâ insan dua etmelidir. İnsanın duasını elinden aldınız mı hiçbir şey değildir artık o. Veya insan ibadet etmelidir, kulluk yapmalıdır, namaz kılmalıdır, baba olmalıdır, ana olmalıdır, sevmelidir, sevilmelidir, kazanmalıdır, harcamalıdır. Bunları elinden aldınız mı boşa çıkıverir o insan. Hani insan emekliye ayrıldı mı ne yapacağını şaşırıverir de onların va-kitlerinin boş geçtiğinin farkına varmamaları için onlara yeni yeni programlar hazırlıyorlar ve az da olsa durumu idare ediyorlar ya. Oysa ne kadar haince bir şey yapıyorlar. Yani adam sanki hareket eden bir arabayı iteklemekle görevli ve bu işi kendisine iş edinmiş. Cinâyet bu! Zaten hareket eden bir arabayı iteklettiriyorlar adama ve onu bununla meşgul etmeye çalışıyorlar. Veya sanki camiler emeklilerin buluşup vakit geçirme yeri. Adam oturuyor oraya, Kur’an okuyor güya ama okuduğu Kur’-an’ın ne dediğini bildiği, anladığı da yok. Yani adamın hayatına program çizecek bir cami de yok, onu yönlendirecek bir Kur’an da yok. İş-te âdet kabilinden gidiyor, geliyor, daha kutsal bir yer diye özel camiler seçiyor. Gittiği caminin fonksiyonundan habersiz, okuduğu Kur’a-n’ın fonksiyonundan, kıldığı namazın fonksiyonundan habersiz gidip geliyor işte. Rabbimiz bu bölümde de sizi şöyle şöyle yaratmadık mı? Sizi şöyle şöyle yapmadık mı? buyurduktan sonra diyor ki, veyl olsun o yalancılara. Yani burada insanı, insanın yaratılışını anlatıyor Rabbi-miz. İnsan, insanın varlığı, var edilişi, fonksiyonu gibi insanla ilgili bilgiler sunuyor Rabbimiz. Yaratılışla, gözle, kulakla, kalple, böbrekle, kafayla, düşünceyle ilgili insanın varlık sebebiyle ilgili bilgilerdir ki, bunlar, kişi eğer bu konularda yalan söylerse, Allah ve Resûlü’nün dediklerinin dışında, onların aksine bir yalan söylerse bu yalanlar da kişiyi cehenneme götürecektir. Evet insanla alâkalı, insanın yaratılışı, uzuvları ve bu uzuvlarının fonksiyonuyla ilgili kim ki Allah’a rağmen, Allah’ın buyruklarına rağmen farklı bir değerlendirme yaparsa işte bu yalanların en büyüklerindendir. İnsanla ilgili yalanlar. İnsanın yaratılışı ve varlık sebebiyle ilgili yalanlar. İnsan maymundan gelmiştir şeklinde ilk yaratılışla ilgili yalanlar. Veya işte yaratılışla ilgili yaratıcıyı diskalifiye ederek deniz kenarındaki sümüksü bir varlık tekâmül ederek insanı oluşturmuştur şeklindeki yalanlar. Veya yaratılıştan beklenenler konusundaki yalanlar. Yaratılışın gâyesiyle ilgili yalanlar. Veya elin, ayağın, gözün, kulağın, aklın, beynin fonksiyonlarına ilişkin yalanlar. Veya insanların birbirleriyle münasebetlerine ilişkin yalanlar hepsi insanı cehenneme gö-türücü yalanlardır. Veya insanın tanımıyla ilgili, fonksiyonlarıyla ilgili Durkhaim, Darvin, Marks gibilerinin fikirleri veya benzer konularda değişik insanların fikirleri ve yalanları da bilelim ki insanı cehenneme götürücü yalanlardır. Veya fikirleri bize saptırılmış olarak intikal ettirilen Zerdüş-t’ün, Buda’nın, Aristo’nun, Eflatunun insan hakkındaki, insanın yaratılışı, yaratılış gâyesi ve varlık sebebi, fonksiyonları hakkındaki görüşleri, vahye mutabakat etmeyen düşünceleri de insanı cehenneme götürücü cinsten yalanlardır. Bugün şu anda okuduğunuz kitaplar bu sapık fikirli insanların sözleriyle doludur. Bunlar ektikleri zehirlerle asırlarca insanları, toplumları zehirlemiş mahluklardır. Böbrek taşını bira döker diyen kişinin yalanı, veya gözünü vit-rin seyretmede kullanacaksın diyenin yalanı, ağzınla dedikodu yapacaksın diyenin yalanı, omuzlarını hep hayatın yükü altında ezmede kullanacaksın diyenin yalanı, iki günlük ömür için dört günlük rızık ha-zırlayacaksın diyenin yalanı, kafanı, beynini toplumun sana ilka ettiği seçimden geçime ilgi alanlarını öğrenmede kullanacaksın diyenin yalanı. Tüm bu konularda Allah bir türlü söylüyor, insanlar başka bir türlü söylüyorlarsa bu yalandır ve insanı cehenneme götürücü bir yalandır. İnsanın biyolojik yapısıyla ilgili yalanlar, insanın hukukuyla ilgili yalanlar, anatomisiyle ilgili yalanlar, tıpla ilgili yalanlar, hattâ statikle il-gili yalanlar. Adam diyor ki, insan betonarme bir evde oturmalıdır, ya-lan. Evde şöyle bir salon olmalı, yalan, böyle bir tuvalet olmalı, yalan. Hattâ mutfakla tuvalet arasına bir boru ekleyeceksin, bu sen olacaksın filan hepsi yalan. Veya efendim işte insanın şu kadar karbonhidrata, şu kadar yağa, şu kadar proteine ihtiyacı vardır, şunu da almalısın, bunu da tüketmelisin, yani ekmekle doyuvermeyeceksin, biz ne yaparız o zaman? Kime satarız bu elimizdekileri? Ekmeği çok az yemen lazım filan bunların hepsi yalandır. Evet insanla ilgili yalanlardır bunlar. Bundan sonra üçüncü bir yalan faktörü, üçüncü bir yalan alanı daha görüyoruz, o da arzla ilgili, mekânla, çevreyle ilgili yalanlardır. Toprakla, ağaçla, meyveyle, sebzeyle ilgili yalanlar. Veya ayla, güneşle, yıldızlarla ilgili yalanlar. Bütün yersel, mekânsal yalanlar da insanı cehenneme götürücü yalanlardır. Bakın bu hususu anlatmak üzere Rabbimiz şöyle buyuruyor:
25-28. “Biz yeryüzünü, dirilerin ve ölülerin toplantı yeri yapmadık mı? Orada yüksek yüksek dağlar meydana getirmedik mi? Ve size tatlı sular içirmedik mi? Yalanlamış olanların vay o gün haline!” Rabbimiz diyor ki, yeryüzünü bir tokat, bir toplanma yeri yapmadık mı? Gerek ölüler ve gerek diriler için. Yeryüzü için bir başka yerde “Mihâden” buyurulurken burada da “Kifâten” buyurulur. Yani zamm olunarak, birbirine sıkıştırılarak, eklenerek toplanılacak yer demektir. Hani Ebu’l A’lâ El-Maarrî şiîrinin birinde öyle diyordu: “Kabirler nice zıtlara kabir olmaktan gülerler.” Yani bir ye-re bir ara insan, bir ara hayvan, bir ara at, bir ara it, bir ara böcek, bir ara mü’min, bir ara kâfir, bir ara kadın, bir ara erkek gömülünce mezar gülermiş. Evet yeryüzü işte böyle hem ölüler için hem de diriler için bir kifâtâ, bir toplanma yeridir. Rasûlullah efendimizin irtihalinden sonra da yerin altı üstünden her zaman çeşit olarak zengin olmuştur. Yerin üstünde ne varsa hepsinden, her çeşidinden yerin altında da vardır. Meselâ şu anda yerin üstünde iki çocuklu kadın mı var? Orada da var. Zengin mi var? Orada da var. Atlı, arabalı mı var? Orada da var. Zeki, dirâyetli mi var? Cengaver, kahraman mı var? Orada da var. On yaşında, beş ya-şında, üç aylık, beş aylık mı var? Orada da var. Ama orada peygamber var, yeryüzünde peygamber yok artık. Onun içindir ki Rasûlullah efendimizin vefatından sonra artık yerin altı üstünden zengin olmuştur. Zaten arz orada dolaşan insanla süslüdür. İnsan olmasa yeryüzünün de bir değeri yoktur. Yerin ziyneti olan insan orada gezip dolaşıyor ve vakti saati gelince yer ağzını açıyor ve bir lokma veriyoruz ve ağzını kapatıyor. Hani bir söz vardır: “Talihindir gezdiren yer yer seni, Âkıbet bir gün yer yer seni.” Önce besliyor yeryüzü insanı, sonra da acıktım diye ağzını açıyor ve oraya bir lokma konuyor. Birileri bir daha geri dönmemek üzere mezara konuluyor. Hani bir çanağı, çömleği veya herhangi bir şeyi kırınca, iki parçaya ayırınca bu parçaların birbirleriyle uyumu ne kadar uyumlu değil mi? Bu iki parçayı birbirine birleştirdiğiniz zaman ne kadar da düzgün birleşirler değil mi? Sadece küçük bir çizgi kalır arada. Sanki insanın dünya sevgisi, mal mülk tutkusu da ondan mıdır bilmem? Ondan yaratılan, ondan koparılan, ondan söküp çıkarılan in-san da onunla beraberdir aslında. Yani insan dünyadan, yerden alınmıştır, mayası ondan yoğrulmuştur. Onun içindir ki hep dünyayla, dünyalıklarla bütünleşmek istiyor. Sonra orada yüksek yüksek dağlar yerleştirmiştir Allah. Güzel güzel sular çıkarıp akıtmış buyurduktan sonra da veyl olsun o yalan söyleyenlere buyurmuştur. İşte anlıyoruz ki Rabbimizin bu bölümde anlattığı yerle, arzla, mekânla, çevreyle, toprakla, ağaçla, meyveyle, sebzeyle, ayla, güneşle, yıldızlarla ilgili yalan söyleyenler de cehenneme gidecektir. Ya-ni yersel, mekânsal yalanlar. Bunların yaratılışlarıyla ilgili, fonksiyonlarıyla, varlık sebepleriyle ilgili yalanlar. Ne için yaratmış Allah bunları? Efendim göz zevki için yaratmıştır, demlenmek için yaratılmıştır bunlar, üzümü şarap için, arpayı bira için, yıldızları fal bakmak için gibi yalanlar da insanları cehenneme götürücü yalanlardır. Allah bütün bunları ben yarattım diye beyan ettiği halde bunların tesadüfen meydana geldiğini söyleyenler. Allah ben bunları şunun için yarattım buyurduğu halde, sizin için lazım olan her şeyi ben yarattım buyurduğu halde, sanki tüm bunlara Allah karışmıyormuş gibi meselâ dağ benimdir, su benimdir, ev benim, bark benimdir diyenler yalan söyleyenlerdir. Buraya kadar Rabbimiz yalan söyleme alanlarını anlattı. Yalanla ilgili başka ne kaldı zaten? Başka kalmadı değil mi? Yalan ya zamanla ilgilidir, ya mekânla ilgilidir. Yani ya şimdiki yaşadığımız zamanla ilgilidir, ya geçmişte yaşanan alanla ilgilidir, ya da bu zamanlar içinde yaşayanlarla ilgilidir. Başka ne kaldı geriye? Geriye kalanlar hepten herze gibi geliyor zaten. Yani şeytanla, cinle ilgili, melekle, ve-ya arşla, kürsiyle ilgili, Rable, rubûbiyetle ilgili yalanlar hepten yalan olur zaten. Çünkü bunlara ilişkin yalanları da bunlara istinat ettiriyorlar. Yani adam ya insanı, ya yıldızı, ya ayı, ya güneşi İlâh kabul edince İlâhla ilgili yalandan çok İlâh edindiği varlıkla ilgili yalan söylediğinden dolayı o zaten boştur diyoruz. İşte yalan alanları bunlarmış demek. Zaman, mekân, alan, geçmiş zaman, tarih. Bundan sonra işte bu yalancılara diyor ki Rabbimiz:
25-28. “Biz yeryüzünü, dirilerin ve ölülerin toplantı yeri yapmadık mı? Orada yüksek yüksek dağlar meydana getirmedik mi? Ve size tatlı sular içirmedik mi? Yalanlamış olanların vay o gün haline!” Rabbimiz diyor ki, yeryüzünü bir tokat, bir toplanma yeri yapmadık mı? Gerek ölüler ve gerek diriler için. Yeryüzü için bir başka yerde “Mihâden” buyurulurken burada da “Kifâten” buyurulur. Yani zamm olunarak, birbirine sıkıştırılarak, eklenerek toplanılacak yer demektir. Hani Ebu’l A’lâ El-Maarrî şiîrinin birinde öyle diyordu: “Kabirler nice zıtlara kabir olmaktan gülerler.” Yani bir ye-re bir ara insan, bir ara hayvan, bir ara at, bir ara it, bir ara böcek, bir ara mü’min, bir ara kâfir, bir ara kadın, bir ara erkek gömülünce mezar gülermiş. Evet yeryüzü işte böyle hem ölüler için hem de diriler için bir kifâtâ, bir toplanma yeridir. Rasûlullah efendimizin irtihalinden sonra da yerin altı üstünden her zaman çeşit olarak zengin olmuştur. Yerin üstünde ne varsa hepsinden, her çeşidinden yerin altında da vardır. Meselâ şu anda yerin üstünde iki çocuklu kadın mı var? Orada da var. Zengin mi var? Orada da var. Atlı, arabalı mı var? Orada da var. Zeki, dirâyetli mi var? Cengaver, kahraman mı var? Orada da var. On yaşında, beş ya-şında, üç aylık, beş aylık mı var? Orada da var. Ama orada peygamber var, yeryüzünde peygamber yok artık. Onun içindir ki Rasûlullah efendimizin vefatından sonra artık yerin altı üstünden zengin olmuştur. Zaten arz orada dolaşan insanla süslüdür. İnsan olmasa yeryüzünün de bir değeri yoktur. Yerin ziyneti olan insan orada gezip dolaşıyor ve vakti saati gelince yer ağzını açıyor ve bir lokma veriyoruz ve ağzını kapatıyor. Hani bir söz vardır: “Talihindir gezdiren yer yer seni, Âkıbet bir gün yer yer seni.” Önce besliyor yeryüzü insanı, sonra da acıktım diye ağzını açıyor ve oraya bir lokma konuyor. Birileri bir daha geri dönmemek üzere mezara konuluyor. Hani bir çanağı, çömleği veya herhangi bir şeyi kırınca, iki parçaya ayırınca bu parçaların birbirleriyle uyumu ne kadar uyumlu değil mi? Bu iki parçayı birbirine birleştirdiğiniz zaman ne kadar da düzgün birleşirler değil mi? Sadece küçük bir çizgi kalır arada. Sanki insanın dünya sevgisi, mal mülk tutkusu da ondan mıdır bilmem? Ondan yaratılan, ondan koparılan, ondan söküp çıkarılan in-san da onunla beraberdir aslında. Yani insan dünyadan, yerden alınmıştır, mayası ondan yoğrulmuştur. Onun içindir ki hep dünyayla, dünyalıklarla bütünleşmek istiyor. Sonra orada yüksek yüksek dağlar yerleştirmiştir Allah. Güzel güzel sular çıkarıp akıtmış buyurduktan sonra da veyl olsun o yalan söyleyenlere buyurmuştur. İşte anlıyoruz ki Rabbimizin bu bölümde anlattığı yerle, arzla, mekânla, çevreyle, toprakla, ağaçla, meyveyle, sebzeyle, ayla, güneşle, yıldızlarla ilgili yalan söyleyenler de cehenneme gidecektir. Ya-ni yersel, mekânsal yalanlar. Bunların yaratılışlarıyla ilgili, fonksiyonlarıyla, varlık sebepleriyle ilgili yalanlar. Ne için yaratmış Allah bunları? Efendim göz zevki için yaratmıştır, demlenmek için yaratılmıştır bunlar, üzümü şarap için, arpayı bira için, yıldızları fal bakmak için gibi yalanlar da insanları cehenneme götürücü yalanlardır. Allah bütün bunları ben yarattım diye beyan ettiği halde bunların tesadüfen meydana geldiğini söyleyenler. Allah ben bunları şunun için yarattım buyurduğu halde, sizin için lazım olan her şeyi ben yarattım buyurduğu halde, sanki tüm bunlara Allah karışmıyormuş gibi meselâ dağ benimdir, su benimdir, ev benim, bark benimdir diyenler yalan söyleyenlerdir. Buraya kadar Rabbimiz yalan söyleme alanlarını anlattı. Yalanla ilgili başka ne kaldı zaten? Başka kalmadı değil mi? Yalan ya zamanla ilgilidir, ya mekânla ilgilidir. Yani ya şimdiki yaşadığımız zamanla ilgilidir, ya geçmişte yaşanan alanla ilgilidir, ya da bu zamanlar içinde yaşayanlarla ilgilidir. Başka ne kaldı geriye? Geriye kalanlar hepten herze gibi geliyor zaten. Yani şeytanla, cinle ilgili, melekle, ve-ya arşla, kürsiyle ilgili, Rable, rubûbiyetle ilgili yalanlar hepten yalan olur zaten. Çünkü bunlara ilişkin yalanları da bunlara istinat ettiriyorlar. Yani adam ya insanı, ya yıldızı, ya ayı, ya güneşi İlâh kabul edince İlâhla ilgili yalandan çok İlâh edindiği varlıkla ilgili yalan söylediğinden dolayı o zaten boştur diyoruz. İşte yalan alanları bunlarmış demek. Zaman, mekân, alan, geçmiş zaman, tarih. Bundan sonra işte bu yalancılara diyor ki Rabbimiz:
25-28. “Biz yeryüzünü, dirilerin ve ölülerin toplantı yeri yapmadık mı? Orada yüksek yüksek dağlar meydana getirmedik mi? Ve size tatlı sular içirmedik mi? Yalanlamış olanların vay o gün haline!” Rabbimiz diyor ki, yeryüzünü bir tokat, bir toplanma yeri yapmadık mı? Gerek ölüler ve gerek diriler için. Yeryüzü için bir başka yerde “Mihâden” buyurulurken burada da “Kifâten” buyurulur. Yani zamm olunarak, birbirine sıkıştırılarak, eklenerek toplanılacak yer demektir. Hani Ebu’l A’lâ El-Maarrî şiîrinin birinde öyle diyordu: “Kabirler nice zıtlara kabir olmaktan gülerler.” Yani bir ye-re bir ara insan, bir ara hayvan, bir ara at, bir ara it, bir ara böcek, bir ara mü’min, bir ara kâfir, bir ara kadın, bir ara erkek gömülünce mezar gülermiş. Evet yeryüzü işte böyle hem ölüler için hem de diriler için bir kifâtâ, bir toplanma yeridir. Rasûlullah efendimizin irtihalinden sonra da yerin altı üstünden her zaman çeşit olarak zengin olmuştur. Yerin üstünde ne varsa hepsinden, her çeşidinden yerin altında da vardır. Meselâ şu anda yerin üstünde iki çocuklu kadın mı var? Orada da var. Zengin mi var? Orada da var. Atlı, arabalı mı var? Orada da var. Zeki, dirâyetli mi var? Cengaver, kahraman mı var? Orada da var. On yaşında, beş ya-şında, üç aylık, beş aylık mı var? Orada da var. Ama orada peygamber var, yeryüzünde peygamber yok artık. Onun içindir ki Rasûlullah efendimizin vefatından sonra artık yerin altı üstünden zengin olmuştur. Zaten arz orada dolaşan insanla süslüdür. İnsan olmasa yeryüzünün de bir değeri yoktur. Yerin ziyneti olan insan orada gezip dolaşıyor ve vakti saati gelince yer ağzını açıyor ve bir lokma veriyoruz ve ağzını kapatıyor. Hani bir söz vardır: “Talihindir gezdiren yer yer seni, Âkıbet bir gün yer yer seni.” Önce besliyor yeryüzü insanı, sonra da acıktım diye ağzını açıyor ve oraya bir lokma konuyor. Birileri bir daha geri dönmemek üzere mezara konuluyor. Hani bir çanağı, çömleği veya herhangi bir şeyi kırınca, iki parçaya ayırınca bu parçaların birbirleriyle uyumu ne kadar uyumlu değil mi? Bu iki parçayı birbirine birleştirdiğiniz zaman ne kadar da düzgün birleşirler değil mi? Sadece küçük bir çizgi kalır arada. Sanki insanın dünya sevgisi, mal mülk tutkusu da ondan mıdır bilmem? Ondan yaratılan, ondan koparılan, ondan söküp çıkarılan in-san da onunla beraberdir aslında. Yani insan dünyadan, yerden alınmıştır, mayası ondan yoğrulmuştur. Onun içindir ki hep dünyayla, dünyalıklarla bütünleşmek istiyor. Sonra orada yüksek yüksek dağlar yerleştirmiştir Allah. Güzel güzel sular çıkarıp akıtmış buyurduktan sonra da veyl olsun o yalan söyleyenlere buyurmuştur. İşte anlıyoruz ki Rabbimizin bu bölümde anlattığı yerle, arzla, mekânla, çevreyle, toprakla, ağaçla, meyveyle, sebzeyle, ayla, güneşle, yıldızlarla ilgili yalan söyleyenler de cehenneme gidecektir. Ya-ni yersel, mekânsal yalanlar. Bunların yaratılışlarıyla ilgili, fonksiyonlarıyla, varlık sebepleriyle ilgili yalanlar. Ne için yaratmış Allah bunları? Efendim göz zevki için yaratmıştır, demlenmek için yaratılmıştır bunlar, üzümü şarap için, arpayı bira için, yıldızları fal bakmak için gibi yalanlar da insanları cehenneme götürücü yalanlardır. Allah bütün bunları ben yarattım diye beyan ettiği halde bunların tesadüfen meydana geldiğini söyleyenler. Allah ben bunları şunun için yarattım buyurduğu halde, sizin için lazım olan her şeyi ben yarattım buyurduğu halde, sanki tüm bunlara Allah karışmıyormuş gibi meselâ dağ benimdir, su benimdir, ev benim, bark benimdir diyenler yalan söyleyenlerdir. Buraya kadar Rabbimiz yalan söyleme alanlarını anlattı. Yalanla ilgili başka ne kaldı zaten? Başka kalmadı değil mi? Yalan ya zamanla ilgilidir, ya mekânla ilgilidir. Yani ya şimdiki yaşadığımız zamanla ilgilidir, ya geçmişte yaşanan alanla ilgilidir, ya da bu zamanlar içinde yaşayanlarla ilgilidir. Başka ne kaldı geriye? Geriye kalanlar hepten herze gibi geliyor zaten. Yani şeytanla, cinle ilgili, melekle, ve-ya arşla, kürsiyle ilgili, Rable, rubûbiyetle ilgili yalanlar hepten yalan olur zaten. Çünkü bunlara ilişkin yalanları da bunlara istinat ettiriyorlar. Yani adam ya insanı, ya yıldızı, ya ayı, ya güneşi İlâh kabul edince İlâhla ilgili yalandan çok İlâh edindiği varlıkla ilgili yalan söylediğinden dolayı o zaten boştur diyoruz. İşte yalan alanları bunlarmış demek. Zaman, mekân, alan, geçmiş zaman, tarih. Bundan sonra işte bu yalancılara diyor ki Rabbimiz:
25-28. “Biz yeryüzünü, dirilerin ve ölülerin toplantı yeri yapmadık mı? Orada yüksek yüksek dağlar meydana getirmedik mi? Ve size tatlı sular içirmedik mi? Yalanlamış olanların vay o gün haline!” Rabbimiz diyor ki, yeryüzünü bir tokat, bir toplanma yeri yapmadık mı? Gerek ölüler ve gerek diriler için. Yeryüzü için bir başka yerde “Mihâden” buyurulurken burada da “Kifâten” buyurulur. Yani zamm olunarak, birbirine sıkıştırılarak, eklenerek toplanılacak yer demektir. Hani Ebu’l A’lâ El-Maarrî şiîrinin birinde öyle diyordu: “Kabirler nice zıtlara kabir olmaktan gülerler.” Yani bir ye-re bir ara insan, bir ara hayvan, bir ara at, bir ara it, bir ara böcek, bir ara mü’min, bir ara kâfir, bir ara kadın, bir ara erkek gömülünce mezar gülermiş. Evet yeryüzü işte böyle hem ölüler için hem de diriler için bir kifâtâ, bir toplanma yeridir. Rasûlullah efendimizin irtihalinden sonra da yerin altı üstünden her zaman çeşit olarak zengin olmuştur. Yerin üstünde ne varsa hepsinden, her çeşidinden yerin altında da vardır. Meselâ şu anda yerin üstünde iki çocuklu kadın mı var? Orada da var. Zengin mi var? Orada da var. Atlı, arabalı mı var? Orada da var. Zeki, dirâyetli mi var? Cengaver, kahraman mı var? Orada da var. On yaşında, beş ya-şında, üç aylık, beş aylık mı var? Orada da var. Ama orada peygamber var, yeryüzünde peygamber yok artık. Onun içindir ki Rasûlullah efendimizin vefatından sonra artık yerin altı üstünden zengin olmuştur. Zaten arz orada dolaşan insanla süslüdür. İnsan olmasa yeryüzünün de bir değeri yoktur. Yerin ziyneti olan insan orada gezip dolaşıyor ve vakti saati gelince yer ağzını açıyor ve bir lokma veriyoruz ve ağzını kapatıyor. Hani bir söz vardır: “Talihindir gezdiren yer yer seni, Âkıbet bir gün yer yer seni.” Önce besliyor yeryüzü insanı, sonra da acıktım diye ağzını açıyor ve oraya bir lokma konuyor. Birileri bir daha geri dönmemek üzere mezara konuluyor. Hani bir çanağı, çömleği veya herhangi bir şeyi kırınca, iki parçaya ayırınca bu parçaların birbirleriyle uyumu ne kadar uyumlu değil mi? Bu iki parçayı birbirine birleştirdiğiniz zaman ne kadar da düzgün birleşirler değil mi? Sadece küçük bir çizgi kalır arada. Sanki insanın dünya sevgisi, mal mülk tutkusu da ondan mıdır bilmem? Ondan yaratılan, ondan koparılan, ondan söküp çıkarılan in-san da onunla beraberdir aslında. Yani insan dünyadan, yerden alınmıştır, mayası ondan yoğrulmuştur. Onun içindir ki hep dünyayla, dünyalıklarla bütünleşmek istiyor. Sonra orada yüksek yüksek dağlar yerleştirmiştir Allah. Güzel güzel sular çıkarıp akıtmış buyurduktan sonra da veyl olsun o yalan söyleyenlere buyurmuştur. İşte anlıyoruz ki Rabbimizin bu bölümde anlattığı yerle, arzla, mekânla, çevreyle, toprakla, ağaçla, meyveyle, sebzeyle, ayla, güneşle, yıldızlarla ilgili yalan söyleyenler de cehenneme gidecektir. Ya-ni yersel, mekânsal yalanlar. Bunların yaratılışlarıyla ilgili, fonksiyonlarıyla, varlık sebepleriyle ilgili yalanlar. Ne için yaratmış Allah bunları? Efendim göz zevki için yaratmıştır, demlenmek için yaratılmıştır bunlar, üzümü şarap için, arpayı bira için, yıldızları fal bakmak için gibi yalanlar da insanları cehenneme götürücü yalanlardır. Allah bütün bunları ben yarattım diye beyan ettiği halde bunların tesadüfen meydana geldiğini söyleyenler. Allah ben bunları şunun için yarattım buyurduğu halde, sizin için lazım olan her şeyi ben yarattım buyurduğu halde, sanki tüm bunlara Allah karışmıyormuş gibi meselâ dağ benimdir, su benimdir, ev benim, bark benimdir diyenler yalan söyleyenlerdir. Buraya kadar Rabbimiz yalan söyleme alanlarını anlattı. Yalanla ilgili başka ne kaldı zaten? Başka kalmadı değil mi? Yalan ya zamanla ilgilidir, ya mekânla ilgilidir. Yani ya şimdiki yaşadığımız zamanla ilgilidir, ya geçmişte yaşanan alanla ilgilidir, ya da bu zamanlar içinde yaşayanlarla ilgilidir. Başka ne kaldı geriye? Geriye kalanlar hepten herze gibi geliyor zaten. Yani şeytanla, cinle ilgili, melekle, ve-ya arşla, kürsiyle ilgili, Rable, rubûbiyetle ilgili yalanlar hepten yalan olur zaten. Çünkü bunlara ilişkin yalanları da bunlara istinat ettiriyorlar. Yani adam ya insanı, ya yıldızı, ya ayı, ya güneşi İlâh kabul edince İlâhla ilgili yalandan çok İlâh edindiği varlıkla ilgili yalan söylediğinden dolayı o zaten boştur diyoruz. İşte yalan alanları bunlarmış demek. Zaman, mekân, alan, geçmiş zaman, tarih. Bundan sonra işte bu yalancılara diyor ki Rabbimiz:
29. “İnkârcılara o gün şöyle denir: “Yalanlayıp durduğunuz şeye gidin.” Haydin gidin! O yalanladığınız şeye doğru! “İntalikû” Boşalın! Boşanın! Arzdan boşalın! Yalan saydığınız, inkâr ettiğiniz, dalga geçtiğiniz azabı boylayın! denilecek. “İntalikû” Arzdan boşanmak anlamına geliyor. Arz kendini boşandırıyor böylece. İnşikak’ta öyle deniyordu: Arz içindekileri atacak, karnında ne varsa hepsini atacak. Ne var arzın karnında? Hani sizler bazı şeyleri gömüyorsunuz ya toprağın altına. Ne gömüyoruz? Ev, dükkan diye emeklerimizi, alın terlerinizi gömüyorsunuz ya. Veya yiyeceklerinizi, kalbinizde gömdüklerinizi, öğrenip de çoluk çocuğunuza, çevrenize anlatmayarak sır küpü gibi kafanızda toprağa gömdüklerinizi her şeyi dışarıya atıp arz tahliye olacak. Tıpkı hamile bir kadının karnındakini dışarıya atması gibi yeryüzü de hamlini boşaltıp sinesindekilerin tümünü dışarıya atacak.
30-34. “Gölge yapmayan ve ateşten de korumayan cehennem dumanının üç kollu gölgesine gidin. O gölgenin saçtığı her bir kıvılcım sanki birer sarı devedir, konak gibi de büyüktür. Yalanlamış olanların o gün vay haline!” Haydi yeryüzünden boşanın da gidin o üç çatallı gölgeye ki, o gölge ne gölgelendirir ne de ateşten korur. Muhakkak ki o saray gibi kıvılcımlar atar. Sanki sarı sarı deve sürülerinin zıplaması gibi süratlidir o kıvılcımlar. Sarı develer gibi. Onlara denilecek ki haydin “Zî selâsi şuab” bir gölgeye! Zî selâsi şuab, yani üç şube, üç bölüm, sağdan, soldan ve üstten gelecek şekilde onları çepeçevre kuşatacak, her yönden onları sarıverecek bir azap ifadesidir. Ama üç çatallı, üç bölümlü bir gölge, bir azaptır ki, ne gölgeler ne de ateşten korur. Bundan kasıt daridir, zakkumdur, ğıslîndir denmiş. Bu üçlüdür demişler. Veya Leheb’dir, Şerardır, duhandır demişler. Veya kandır, irindir, dikendir demişler. Onlar öyle şerareler atarlar ki sanki kasır gibi. Bu kelime, kasır, kısar, kusur şekillerinde de okunmuştur. Yani büyük ağaç gövdesi, ağaç kökü veya dağ gibi, veya bina, köşk gibi, veya deve boynu gibi. En büyük anlamına gelen bir sıfattır bu. En büyük şerareler atarmış o cehennem, o ateş, o gölge. İfadesindeki “Cimâle”, develer anlamınadır, böyle sarıya çalar develer. Sanki o cehennemin kıvılcımları sarı sarı develer gibidir. Veya cimâle gemilerin hâlâtları anlamına gelir. Yani cehennem ateşinin boyutları anlatılıyor. Allah korusun sı-ğınabilecek, kaçılabilecek bir yer de yok. Öyle kıvılcımlar ki saray gibi, dağlar gibi. Öyle süratli ki zıplayıp giden sarı sarı develer gibi. Allah korusun dayanılacak gibi filan değil.
30-34. “Gölge yapmayan ve ateşten de korumayan cehennem dumanının üç kollu gölgesine gidin. O gölgenin saçtığı her bir kıvılcım sanki birer sarı devedir, konak gibi de büyüktür. Yalanlamış olanların o gün vay haline!” Haydi yeryüzünden boşanın da gidin o üç çatallı gölgeye ki, o gölge ne gölgelendirir ne de ateşten korur. Muhakkak ki o saray gibi kıvılcımlar atar. Sanki sarı sarı deve sürülerinin zıplaması gibi süratlidir o kıvılcımlar. Sarı develer gibi. Onlara denilecek ki haydin “Zî selâsi şuab” bir gölgeye! Zî selâsi şuab, yani üç şube, üç bölüm, sağdan, soldan ve üstten gelecek şekilde onları çepeçevre kuşatacak, her yönden onları sarıverecek bir azap ifadesidir. Ama üç çatallı, üç bölümlü bir gölge, bir azaptır ki, ne gölgeler ne de ateşten korur. Bundan kasıt daridir, zakkumdur, ğıslîndir denmiş. Bu üçlüdür demişler. Veya Leheb’dir, Şerardır, duhandır demişler. Veya kandır, irindir, dikendir demişler. Onlar öyle şerareler atarlar ki sanki kasır gibi. Bu kelime, kasır, kısar, kusur şekillerinde de okunmuştur. Yani büyük ağaç gövdesi, ağaç kökü veya dağ gibi, veya bina, köşk gibi, veya deve boynu gibi. En büyük anlamına gelen bir sıfattır bu. En büyük şerareler atarmış o cehennem, o ateş, o gölge. İfadesindeki “Cimâle”, develer anlamınadır, böyle sarıya çalar develer. Sanki o cehennemin kıvılcımları sarı sarı develer gibidir. Veya cimâle gemilerin hâlâtları anlamına gelir. Yani cehennem ateşinin boyutları anlatılıyor. Allah korusun sı-ğınabilecek, kaçılabilecek bir yer de yok. Öyle kıvılcımlar ki saray gibi, dağlar gibi. Öyle süratli ki zıplayıp giden sarı sarı develer gibi. Allah korusun dayanılacak gibi filan değil.
30-34. “Gölge yapmayan ve ateşten de korumayan cehennem dumanının üç kollu gölgesine gidin. O gölgenin saçtığı her bir kıvılcım sanki birer sarı devedir, konak gibi de büyüktür. Yalanlamış olanların o gün vay haline!” Haydi yeryüzünden boşanın da gidin o üç çatallı gölgeye ki, o gölge ne gölgelendirir ne de ateşten korur. Muhakkak ki o saray gibi kıvılcımlar atar. Sanki sarı sarı deve sürülerinin zıplaması gibi süratlidir o kıvılcımlar. Sarı develer gibi. Onlara denilecek ki haydin “Zî selâsi şuab” bir gölgeye! Zî selâsi şuab, yani üç şube, üç bölüm, sağdan, soldan ve üstten gelecek şekilde onları çepeçevre kuşatacak, her yönden onları sarıverecek bir azap ifadesidir. Ama üç çatallı, üç bölümlü bir gölge, bir azaptır ki, ne gölgeler ne de ateşten korur. Bundan kasıt daridir, zakkumdur, ğıslîndir denmiş. Bu üçlüdür demişler. Veya Leheb’dir, Şerardır, duhandır demişler. Veya kandır, irindir, dikendir demişler. Onlar öyle şerareler atarlar ki sanki kasır gibi. Bu kelime, kasır, kısar, kusur şekillerinde de okunmuştur. Yani büyük ağaç gövdesi, ağaç kökü veya dağ gibi, veya bina, köşk gibi, veya deve boynu gibi. En büyük anlamına gelen bir sıfattır bu. En büyük şerareler atarmış o cehennem, o ateş, o gölge. İfadesindeki “Cimâle”, develer anlamınadır, böyle sarıya çalar develer. Sanki o cehennemin kıvılcımları sarı sarı develer gibidir. Veya cimâle gemilerin hâlâtları anlamına gelir. Yani cehennem ateşinin boyutları anlatılıyor. Allah korusun sı-ğınabilecek, kaçılabilecek bir yer de yok. Öyle kıvılcımlar ki saray gibi, dağlar gibi. Öyle süratli ki zıplayıp giden sarı sarı develer gibi. Allah korusun dayanılacak gibi filan değil.
30-34. “Gölge yapmayan ve ateşten de korumayan cehennem dumanının üç kollu gölgesine gidin. O gölgenin saçtığı her bir kıvılcım sanki birer sarı devedir, konak gibi de büyüktür. Yalanlamış olanların o gün vay haline!” Haydi yeryüzünden boşanın da gidin o üç çatallı gölgeye ki, o gölge ne gölgelendirir ne de ateşten korur. Muhakkak ki o saray gibi kıvılcımlar atar. Sanki sarı sarı deve sürülerinin zıplaması gibi süratlidir o kıvılcımlar. Sarı develer gibi. Onlara denilecek ki haydin “Zî selâsi şuab” bir gölgeye! Zî selâsi şuab, yani üç şube, üç bölüm, sağdan, soldan ve üstten gelecek şekilde onları çepeçevre kuşatacak, her yönden onları sarıverecek bir azap ifadesidir. Ama üç çatallı, üç bölümlü bir gölge, bir azaptır ki, ne gölgeler ne de ateşten korur. Bundan kasıt daridir, zakkumdur, ğıslîndir denmiş. Bu üçlüdür demişler. Veya Leheb’dir, Şerardır, duhandır demişler. Veya kandır, irindir, dikendir demişler. Onlar öyle şerareler atarlar ki sanki kasır gibi. Bu kelime, kasır, kısar, kusur şekillerinde de okunmuştur. Yani büyük ağaç gövdesi, ağaç kökü veya dağ gibi, veya bina, köşk gibi, veya deve boynu gibi. En büyük anlamına gelen bir sıfattır bu. En büyük şerareler atarmış o cehennem, o ateş, o gölge. İfadesindeki “Cimâle”, develer anlamınadır, böyle sarıya çalar develer. Sanki o cehennemin kıvılcımları sarı sarı develer gibidir. Veya cimâle gemilerin hâlâtları anlamına gelir. Yani cehennem ateşinin boyutları anlatılıyor. Allah korusun sı-ğınabilecek, kaçılabilecek bir yer de yok. Öyle kıvılcımlar ki saray gibi, dağlar gibi. Öyle süratli ki zıplayıp giden sarı sarı develer gibi. Allah korusun dayanılacak gibi filan değil.
30-34. “Gölge yapmayan ve ateşten de korumayan cehennem dumanının üç kollu gölgesine gidin. O gölgenin saçtığı her bir kıvılcım sanki birer sarı devedir, konak gibi de büyüktür. Yalanlamış olanların o gün vay haline!” Haydi yeryüzünden boşanın da gidin o üç çatallı gölgeye ki, o gölge ne gölgelendirir ne de ateşten korur. Muhakkak ki o saray gibi kıvılcımlar atar. Sanki sarı sarı deve sürülerinin zıplaması gibi süratlidir o kıvılcımlar. Sarı develer gibi. Onlara denilecek ki haydin “Zî selâsi şuab” bir gölgeye! Zî selâsi şuab, yani üç şube, üç bölüm, sağdan, soldan ve üstten gelecek şekilde onları çepeçevre kuşatacak, her yönden onları sarıverecek bir azap ifadesidir. Ama üç çatallı, üç bölümlü bir gölge, bir azaptır ki, ne gölgeler ne de ateşten korur. Bundan kasıt daridir, zakkumdur, ğıslîndir denmiş. Bu üçlüdür demişler. Veya Leheb’dir, Şerardır, duhandır demişler. Veya kandır, irindir, dikendir demişler. Onlar öyle şerareler atarlar ki sanki kasır gibi. Bu kelime, kasır, kısar, kusur şekillerinde de okunmuştur. Yani büyük ağaç gövdesi, ağaç kökü veya dağ gibi, veya bina, köşk gibi, veya deve boynu gibi. En büyük anlamına gelen bir sıfattır bu. En büyük şerareler atarmış o cehennem, o ateş, o gölge. İfadesindeki “Cimâle”, develer anlamınadır, böyle sarıya çalar develer. Sanki o cehennemin kıvılcımları sarı sarı develer gibidir. Veya cimâle gemilerin hâlâtları anlamına gelir. Yani cehennem ateşinin boyutları anlatılıyor. Allah korusun sı-ğınabilecek, kaçılabilecek bir yer de yok. Öyle kıvılcımlar ki saray gibi, dağlar gibi. Öyle süratli ki zıplayıp giden sarı sarı develer gibi. Allah korusun dayanılacak gibi filan değil.
35-37. “Bu, onların konuşamayacakları gündür. Onlara izin de verilmez ki özür beyan etsinler. Yalanlamış olanların o gün vay haline!” Evet bugün onların artık konuşmayacakları, konuşamayacakları bir gündür. Kendilerine izin verilmez ki konuşup özür beyan etsinler. Ağızlarını açmalarına müsaade edilmez ki artık dünyada işledikleri suçlar konusunda özür dileyebilsinler. Peki hiç mi konuşamayacaklar? Hiçbir şey mi söyleyemeyecekler? O anlama mı bu ifade? Anlıyo-ruz ki böyle ciddiye alınacak, değerlendirilecek bir konuşmadan yana olunmayacak onlar için. İtiraz edemeyecekler, özür beyan edemeyecekler.
35-37. “Bu, onların konuşamayacakları gündür. Onlara izin de verilmez ki özür beyan etsinler. Yalanlamış olanların o gün vay haline!” Evet bugün onların artık konuşmayacakları, konuşamayacakları bir gündür. Kendilerine izin verilmez ki konuşup özür beyan etsinler. Ağızlarını açmalarına müsaade edilmez ki artık dünyada işledikleri suçlar konusunda özür dileyebilsinler. Peki hiç mi konuşamayacaklar? Hiçbir şey mi söyleyemeyecekler? O anlama mı bu ifade? Anlıyo-ruz ki böyle ciddiye alınacak, değerlendirilecek bir konuşmadan yana olunmayacak onlar için. İtiraz edemeyecekler, özür beyan edemeyecekler.
35-37. “Bu, onların konuşamayacakları gündür. Onlara izin de verilmez ki özür beyan etsinler. Yalanlamış olanların o gün vay haline!” Evet bugün onların artık konuşmayacakları, konuşamayacakları bir gündür. Kendilerine izin verilmez ki konuşup özür beyan etsinler. Ağızlarını açmalarına müsaade edilmez ki artık dünyada işledikleri suçlar konusunda özür dileyebilsinler. Peki hiç mi konuşamayacaklar? Hiçbir şey mi söyleyemeyecekler? O anlama mı bu ifade? Anlıyo-ruz ki böyle ciddiye alınacak, değerlendirilecek bir konuşmadan yana olunmayacak onlar için. İtiraz edemeyecekler, özür beyan edemeyecekler.
38. “Bu, sizleri ve öncekileri topladığımız hüküm günüdür.” Bugün fasl günüdür. Her şeyin fâsılalı fâsılalı gündeme getirileceği, her şeyin tafsilatlı bir şekilde ele alınacağı ve de her şeyin hall ü fasl edileceği bir gündür bugün. Hani daha önce peygamberler “Li yevmi’l fasl” gününe ertelenmiştir denmişti ya, işte burada da bu konu açıklığa kavuşturulmuş oluyor. Sizleri de öncekileri de o gün orada topluyoruz, buyuruyor Rabbimiz.
39-40. “Eğer bir düzeniniz varsa Bana kurun. Ya-lanlamış olanların o gün vay haline!” Evet ey kâfirler! Ey yalancılar! Ey Allah düşmanları! Eğer elinizde bir düzeniniz, bir planınız, bir hileniz, bir çareniz varsa haydin beni atlatın bakalım! Haydin beni diskalifiye edin de bu azaptan kurtulun bakalım. Dünyada da yapıyordunuz bu işi. Dünyada da yalan sayıyordunuz bu azabı. Haydin veyl olsun size cehenneme gidesiceler gidin cehenneme. Ama beri tarafta:
39-40. “Eğer bir düzeniniz varsa Bana kurun. Ya-lanlamış olanların o gün vay haline!” Evet ey kâfirler! Ey yalancılar! Ey Allah düşmanları! Eğer elinizde bir düzeniniz, bir planınız, bir hileniz, bir çareniz varsa haydin beni atlatın bakalım! Haydin beni diskalifiye edin de bu azaptan kurtulun bakalım. Dünyada da yapıyordunuz bu işi. Dünyada da yalan sayıyordunuz bu azabı. Haydin veyl olsun size cehenneme gidesiceler gidin cehenneme. Ama beri tarafta:
41. “Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlar, elbette gölgeliklerde ve pınar başlarındadırlar.” Muttakiler var ya, Allah’ın koruması altına girenler, Allah’la yol bulanlar, yollarını Allah’a sorarak bulanlar, hayatlarını Allah için yaşayanlar, Allah’ın istediği ve belirlediği biçimde yaşayanlar var ya, işte onlar da pınar başlarında ve gölgeliklerdedirler. Tam önceki yalancıların mukabili olarak bunlar da gölgeliklerdedirler. Dikkat ederseniz on-larda da gölge var ama üç boyutlu, üç çengelli bir gölge, insanı ne gölgelendiren ne de ateşten koruyan bir gölge. Muttakilerse onlardan tamamen farklı olarak gerçek gölgelerin altındadırlar. Onlarda kan, irin varken, bunlar ise pınarlardan faydalanmaktadırlar.
42. “Canlarının istediği meyveler arasındadırlar.” Sonra canlarının çektiği türden her çeşit meyveler, her istedikleri tatta, istedikleri renkte, istedikleri büyüklükte ve olgunlukta meyveler vardır onlar için. Onlara denilecek ki:
43-44. “Onlara denir ki: “İşlediklerinize karşılık afiyetle yiyiniz, içiniz. Biz iyi davrananlara işte böyle karşılık veririz. O gün yalanlamış olanların vay haline.” Yiyin, için afiyet olsun! Bütün bunlar yaptığınız, dünyada işlediğiniz amellere karşılıktır! Unutmayalım ki cennet amellerimizin karşılığı olarak bize sunulan bir âkıbettir. Bakın ne hoş bir ifade değil mi? Buyurun! Yiyin, için! Bunu siz kendiniz, kendi amellerinizle kazandınız! Başa kakmıyor Rabbimiz. “Hadi, hadi hiçbir şey yapmadan geldiniz! Dünyada yatıp yatıp geldiniz ama bunu size ben veriyorum!” de-miyor. Başa kakıcılık, minnet altına sokuculuk yapmıyor Rabbimiz. Biz muhsinleri, yani dünyada beni görürcesine kulluk yapanları, benim huzurumda, benim kontrolümde olduklarını hiç unutmayan ve yaptıklarını bana lâyık yapmaya çalışan kullarımı işte böylece mükafatlandırırım, diyor Rabbimiz. Lâkin hal böyleyken beri taraftaki mükezzibîne veyl olsun. Bu-nu yalanlara veyl olsun o gün. Bu sefer tıpkı yukarıdakiler gibi bir yalan modelinden söz ediliyor bakın burada. Bu yalanın da şu anlama geldiğini düşünüyoruz: Takvalı oluş budur diye Allah’ın kitabında tarif ettiği takva modelinin dışında bir takva tarif ederse kişi, yani Allah’a rağmen, Allah’ın kitabındaki beyanlarına ve Resûlü’nün sünnetindeki açıklamalarına rağmen kendi kendine bir takva modeli tarif etmeye kalkışırsa, işte bu yalandır ama yalanların en kötüsü olarak insanı cehenneme götürücü bir yalandır. İşte şunlar şunlar cennete gidecektir, şunlar şunlar kesin cennetliktir gibi Allah’ın beyan buyurduğu takvalıların dışındaki insanları, veya Yahudileri, Hıristiyanları cennete postalama gayreti içine girerse kişi, yani yalan söylerse bu konuda, işte bu yalan da kişiyi cehenneme götürücü bir yalandır, ve veyl olsun bu yalancılara, diyor Rabbi-miz. “Efendim Allah bunları, Allah bizleri koymayacak ta cennetine sı-ğırları mı koyacak?” diyen kişinin yalanı da böyledir Allah korusun. Bunu bir de şöyle anlamaya çalışıyoruz: “Eğer cennete gidecek bunlarsa, bu yalancılarsa o zaman veyl olsun bunlara!” diye bir istihza konusu yapılıyor bu yalancılar. 46-47. “Ey İnkârcılar! Yiyiniz, biraz zevkleniniz bakalım, doğrusu sizler suçlularsınız. O gün yalanlamış olanların vay haline!” Yiyin, için! Haydi biraz dünyada faydalanın bakalım! Siz mücrimler, siz suçlular, siz günahkarlarsınız! Siz vebal yüklülersiniz! Haydi biraz eğlenin, biraz zevklenin, biraz demlenin bakalım. Fakat unutmayın ki bu cürüm ehlinin sonu veyldir. Çünkü: 48-49.“Onlara “Rüku edin” denildiğinde rükua varmazlar. O gün yalanlamış olanların vay haline!” Onlara bel bükün! Boyun eğin! Allah’ı dinleyin! Allah karşısında ukalalık etmeyin! Allah karşısında bilgi iddiasına kalkmayın! Allah karşısında güç iddiasında bulunmayın! Hayatınızda Allah’ı diskalifiye etmeye kalkmayın! Rabbinize teslim olun! Rabbinizin Kitabına kulak verin! Allah’ın istediği gibi yaşayın! Yani rüku edin! Allah’ın emirlerine, Allah’ın yasalarına kayıtsız kalmayın! Allah’a kafa tutmayın! denildiğinde buna hiç de yanaşmıyorlardı. Hayatınıza Allah’ın istediği gibi program yapın denilince buna hiç de razı olmuyorlardı. Veyl olsun o alçaklara, veyl olsun! Buraya kadar anlatılan 49 âyette gördük ki Rabbimiz yemin üstüne yeminlerle, tekrar tekrar yeminle söze başlayarak buyurdu ki: “Kullarım! İnsanlar! Aklınızı başınıza alın! Ve beni iyi dinleyin! Size karşı son derece Raûf ve Rahîm olan ben sizi uyarıyorum! Unutmayın ki bir gün mutlaka ölecek ve yeniden dirileceksiniz! İşte bunun birkaç görüntüsü: Dağlar, arz, sema, ay, yıldızlar, cinler, melekler ve peygamberler randevulaşmış, kararlaştırılmış belli bir gün için toplanacaklar. Ben size o günün özelliklerini anlattım. O gün helâk olacakları, kahrolacakları ve kurtuluşa erecekleri tek tek anlattım. Helâk olacakların yalancılar olduğunu ısrarla beyan ettim. Sonra cehenneme ve cennete gideceklerin özelliklerini de anlattım. Peki şimdi söyleyin bana: 50. “Kur’an’dan başka hangi söze inanacaklar?” Peki bütün bu anlatılanlar, bütün bu uyarılar, sizin imanınız için yetmeyecek de, sizin akıllarınızı başınıza devşirmenize yetmeyecek de daha başka ne arıyorsunuz siz? Daha başka ne bekliyorsu-nuz? Bütün bunlardan sonra hangi söze inanacaksınız siz? Ne istiyor-sunuz? Ne bekliyorsunuz? Sizi anlattık. Yaratılışınızı, tarihinizi, geçmişinizi geleceğinizi anlattık. Cenneti cehennemi anlattık. Yalancıların âkıbetlerini, muttakilerin neticelerini anlattık. Peki bütün bunlara inan-mayacaksınız da neye inanacaksınız siz? Ne bekliyorsunuz? diyerek sûreye son veriyor Rabbimiz. Allah bütün bu anlatılanlar karşısında aklını başına alan kullarından eylesin. Yalancılardan eylemesin. Rabbinin bunca uyarılarına karşı kayıtsız, vurdumduymazlardan eylemesin. Vel hamdü lillahi Rabbi’l âlemîn.
43-44. “Onlara denir ki: “İşlediklerinize karşılık afiyetle yiyiniz, içiniz. Biz iyi davrananlara işte böyle karşılık veririz. O gün yalanlamış olanların vay haline.” Yiyin, için afiyet olsun! Bütün bunlar yaptığınız, dünyada işlediğiniz amellere karşılıktır! Unutmayalım ki cennet amellerimizin karşılığı olarak bize sunulan bir âkıbettir. Bakın ne hoş bir ifade değil mi? Buyurun! Yiyin, için! Bunu siz kendiniz, kendi amellerinizle kazandınız! Başa kakmıyor Rabbimiz. “Hadi, hadi hiçbir şey yapmadan geldiniz! Dünyada yatıp yatıp geldiniz ama bunu size ben veriyorum!” de-miyor. Başa kakıcılık, minnet altına sokuculuk yapmıyor Rabbimiz. Biz muhsinleri, yani dünyada beni görürcesine kulluk yapanları, benim huzurumda, benim kontrolümde olduklarını hiç unutmayan ve yaptıklarını bana lâyık yapmaya çalışan kullarımı işte böylece mükafatlandırırım, diyor Rabbimiz. Lâkin hal böyleyken beri taraftaki mükezzibîne veyl olsun. Bu-nu yalanlara veyl olsun o gün. Bu sefer tıpkı yukarıdakiler gibi bir yalan modelinden söz ediliyor bakın burada. Bu yalanın da şu anlama geldiğini düşünüyoruz: Takvalı oluş budur diye Allah’ın kitabında tarif ettiği takva modelinin dışında bir takva tarif ederse kişi, yani Allah’a rağmen, Allah’ın kitabındaki beyanlarına ve Resûlü’nün sünnetindeki açıklamalarına rağmen kendi kendine bir takva modeli tarif etmeye kalkışırsa, işte bu yalandır ama yalanların en kötüsü olarak insanı cehenneme götürücü bir yalandır. İşte şunlar şunlar cennete gidecektir, şunlar şunlar kesin cennetliktir gibi Allah’ın beyan buyurduğu takvalıların dışındaki insanları, veya Yahudileri, Hıristiyanları cennete postalama gayreti içine girerse kişi, yani yalan söylerse bu konuda, işte bu yalan da kişiyi cehenneme götürücü bir yalandır, ve veyl olsun bu yalancılara, diyor Rabbi-miz. “Efendim Allah bunları, Allah bizleri koymayacak ta cennetine sı-ğırları mı koyacak?” diyen kişinin yalanı da böyledir Allah korusun. Bunu bir de şöyle anlamaya çalışıyoruz: “Eğer cennete gidecek bunlarsa, bu yalancılarsa o zaman veyl olsun bunlara!” diye bir istihza konusu yapılıyor bu yalancılar. 46-47. “Ey İnkârcılar! Yiyiniz, biraz zevkleniniz bakalım, doğrusu sizler suçlularsınız. O gün yalanlamış olanların vay haline!” Yiyin, için! Haydi biraz dünyada faydalanın bakalım! Siz mücrimler, siz suçlular, siz günahkarlarsınız! Siz vebal yüklülersiniz! Haydi biraz eğlenin, biraz zevklenin, biraz demlenin bakalım. Fakat unutmayın ki bu cürüm ehlinin sonu veyldir. Çünkü: 48-49.“Onlara “Rüku edin” denildiğinde rükua varmazlar. O gün yalanlamış olanların vay haline!” Onlara bel bükün! Boyun eğin! Allah’ı dinleyin! Allah karşısında ukalalık etmeyin! Allah karşısında bilgi iddiasına kalkmayın! Allah karşısında güç iddiasında bulunmayın! Hayatınızda Allah’ı diskalifiye etmeye kalkmayın! Rabbinize teslim olun! Rabbinizin Kitabına kulak verin! Allah’ın istediği gibi yaşayın! Yani rüku edin! Allah’ın emirlerine, Allah’ın yasalarına kayıtsız kalmayın! Allah’a kafa tutmayın! denildiğinde buna hiç de yanaşmıyorlardı. Hayatınıza Allah’ın istediği gibi program yapın denilince buna hiç de razı olmuyorlardı. Veyl olsun o alçaklara, veyl olsun! Buraya kadar anlatılan 49 âyette gördük ki Rabbimiz yemin üstüne yeminlerle, tekrar tekrar yeminle söze başlayarak buyurdu ki: “Kullarım! İnsanlar! Aklınızı başınıza alın! Ve beni iyi dinleyin! Size karşı son derece Raûf ve Rahîm olan ben sizi uyarıyorum! Unutmayın ki bir gün mutlaka ölecek ve yeniden dirileceksiniz! İşte bunun birkaç görüntüsü: Dağlar, arz, sema, ay, yıldızlar, cinler, melekler ve peygamberler randevulaşmış, kararlaştırılmış belli bir gün için toplanacaklar. Ben size o günün özelliklerini anlattım. O gün helâk olacakları, kahrolacakları ve kurtuluşa erecekleri tek tek anlattım. Helâk olacakların yalancılar olduğunu ısrarla beyan ettim. Sonra cehenneme ve cennete gideceklerin özelliklerini de anlattım. Peki şimdi söyleyin bana: 50. “Kur’an’dan başka hangi söze inanacaklar?” Peki bütün bu anlatılanlar, bütün bu uyarılar, sizin imanınız için yetmeyecek de, sizin akıllarınızı başınıza devşirmenize yetmeyecek de daha başka ne arıyorsunuz siz? Daha başka ne bekliyorsu-nuz? Bütün bunlardan sonra hangi söze inanacaksınız siz? Ne istiyor-sunuz? Ne bekliyorsunuz? Sizi anlattık. Yaratılışınızı, tarihinizi, geçmişinizi geleceğinizi anlattık. Cenneti cehennemi anlattık. Yalancıların âkıbetlerini, muttakilerin neticelerini anlattık. Peki bütün bunlara inan-mayacaksınız da neye inanacaksınız siz? Ne bekliyorsunuz? diyerek sûreye son veriyor Rabbimiz. Allah bütün bu anlatılanlar karşısında aklını başına alan kullarından eylesin. Yalancılardan eylemesin. Rabbinin bunca uyarılarına karşı kayıtsız, vurdumduymazlardan eylemesin. Vel hamdü lillahi Rabbi’l âlemîn.
43-44. “Onlara denir ki: “İşlediklerinize karşılık afiyetle yiyiniz, içiniz. Biz iyi davrananlara işte böyle karşılık veririz. O gün yalanlamış olanların vay haline.” Yiyin, için afiyet olsun! Bütün bunlar yaptığınız, dünyada işlediğiniz amellere karşılıktır! Unutmayalım ki cennet amellerimizin karşılığı olarak bize sunulan bir âkıbettir. Bakın ne hoş bir ifade değil mi? Buyurun! Yiyin, için! Bunu siz kendiniz, kendi amellerinizle kazandınız! Başa kakmıyor Rabbimiz. “Hadi, hadi hiçbir şey yapmadan geldiniz! Dünyada yatıp yatıp geldiniz ama bunu size ben veriyorum!” de-miyor. Başa kakıcılık, minnet altına sokuculuk yapmıyor Rabbimiz. Biz muhsinleri, yani dünyada beni görürcesine kulluk yapanları, benim huzurumda, benim kontrolümde olduklarını hiç unutmayan ve yaptıklarını bana lâyık yapmaya çalışan kullarımı işte böylece mükafatlandırırım, diyor Rabbimiz. Lâkin hal böyleyken beri taraftaki mükezzibîne veyl olsun. Bu-nu yalanlara veyl olsun o gün. Bu sefer tıpkı yukarıdakiler gibi bir yalan modelinden söz ediliyor bakın burada. Bu yalanın da şu anlama geldiğini düşünüyoruz: Takvalı oluş budur diye Allah’ın kitabında tarif ettiği takva modelinin dışında bir takva tarif ederse kişi, yani Allah’a rağmen, Allah’ın kitabındaki beyanlarına ve Resûlü’nün sünnetindeki açıklamalarına rağmen kendi kendine bir takva modeli tarif etmeye kalkışırsa, işte bu yalandır ama yalanların en kötüsü olarak insanı cehenneme götürücü bir yalandır. İşte şunlar şunlar cennete gidecektir, şunlar şunlar kesin cennetliktir gibi Allah’ın beyan buyurduğu takvalıların dışındaki insanları, veya Yahudileri, Hıristiyanları cennete postalama gayreti içine girerse kişi, yani yalan söylerse bu konuda, işte bu yalan da kişiyi cehenneme götürücü bir yalandır, ve veyl olsun bu yalancılara, diyor Rabbi-miz. “Efendim Allah bunları, Allah bizleri koymayacak ta cennetine sı-ğırları mı koyacak?” diyen kişinin yalanı da böyledir Allah korusun. Bunu bir de şöyle anlamaya çalışıyoruz: “Eğer cennete gidecek bunlarsa, bu yalancılarsa o zaman veyl olsun bunlara!” diye bir istihza konusu yapılıyor bu yalancılar.
46-47. “Ey İnkârcılar! Yiyiniz, biraz zevkleniniz bakalım, doğrusu sizler suçlularsınız. O gün yalanlamış olanların vay haline!” Yiyin, için! Haydi biraz dünyada faydalanın bakalım! Siz mücrimler, siz suçlular, siz günahkarlarsınız! Siz vebal yüklülersiniz! Haydi biraz eğlenin, biraz zevklenin, biraz demlenin bakalım. Fakat unutmayın ki bu cürüm ehlinin sonu veyldir. Çünkü:
46-47. “Ey İnkârcılar! Yiyiniz, biraz zevkleniniz bakalım, doğrusu sizler suçlularsınız. O gün yalanlamış olanların vay haline!” Yiyin, için! Haydi biraz dünyada faydalanın bakalım! Siz mücrimler, siz suçlular, siz günahkarlarsınız! Siz vebal yüklülersiniz! Haydi biraz eğlenin, biraz zevklenin, biraz demlenin bakalım. Fakat unutmayın ki bu cürüm ehlinin sonu veyldir. Çünkü:
48-49.“Onlara “Rüku edin” denildiğinde rükua varmazlar. O gün yalanlamış olanların vay haline!” Onlara bel bükün! Boyun eğin! Allah’ı dinleyin! Allah karşısında ukalalık etmeyin! Allah karşısında bilgi iddiasına kalkmayın! Allah karşısında güç iddiasında bulunmayın! Hayatınızda Allah’ı diskalifiye etmeye kalkmayın! Rabbinize teslim olun! Rabbinizin Kitabına kulak verin! Allah’ın istediği gibi yaşayın! Yani rüku edin! Allah’ın emirlerine, Allah’ın yasalarına kayıtsız kalmayın! Allah’a kafa tutmayın! denildiğinde buna hiç de yanaşmıyorlardı. Hayatınıza Allah’ın istediği gibi program yapın denilince buna hiç de razı olmuyorlardı. Veyl olsun o alçaklara, veyl olsun! Buraya kadar anlatılan 49 âyette gördük ki Rabbimiz yemin üstüne yeminlerle, tekrar tekrar yeminle söze başlayarak buyurdu ki: “Kullarım! İnsanlar! Aklınızı başınıza alın! Ve beni iyi dinleyin! Size karşı son derece Raûf ve Rahîm olan ben sizi uyarıyorum! Unutmayın ki bir gün mutlaka ölecek ve yeniden dirileceksiniz! İşte bunun birkaç görüntüsü: Dağlar, arz, sema, ay, yıldızlar, cinler, melekler ve peygamberler randevulaşmış, kararlaştırılmış belli bir gün için toplanacaklar. Ben size o günün özelliklerini anlattım. O gün helâk olacakları, kahrolacakları ve kurtuluşa erecekleri tek tek anlattım. Helâk olacakların yalancılar olduğunu ısrarla beyan ettim. Sonra cehenneme ve cennete gideceklerin özelliklerini de anlattım. Peki şimdi söyleyin bana:
48-49.“Onlara “Rüku edin” denildiğinde rükua varmazlar. O gün yalanlamış olanların vay haline!” Onlara bel bükün! Boyun eğin! Allah’ı dinleyin! Allah karşısında ukalalık etmeyin! Allah karşısında bilgi iddiasına kalkmayın! Allah karşısında güç iddiasında bulunmayın! Hayatınızda Allah’ı diskalifiye etmeye kalkmayın! Rabbinize teslim olun! Rabbinizin Kitabına kulak verin! Allah’ın istediği gibi yaşayın! Yani rüku edin! Allah’ın emirlerine, Allah’ın yasalarına kayıtsız kalmayın! Allah’a kafa tutmayın! denildiğinde buna hiç de yanaşmıyorlardı. Hayatınıza Allah’ın istediği gibi program yapın denilince buna hiç de razı olmuyorlardı. Veyl olsun o alçaklara, veyl olsun! Buraya kadar anlatılan 49 âyette gördük ki Rabbimiz yemin üstüne yeminlerle, tekrar tekrar yeminle söze başlayarak buyurdu ki: “Kullarım! İnsanlar! Aklınızı başınıza alın! Ve beni iyi dinleyin! Size karşı son derece Raûf ve Rahîm olan ben sizi uyarıyorum! Unutmayın ki bir gün mutlaka ölecek ve yeniden dirileceksiniz! İşte bunun birkaç görüntüsü: Dağlar, arz, sema, ay, yıldızlar, cinler, melekler ve peygamberler randevulaşmış, kararlaştırılmış belli bir gün için toplanacaklar. Ben size o günün özelliklerini anlattım. O gün helâk olacakları, kahrolacakları ve kurtuluşa erecekleri tek tek anlattım. Helâk olacakların yalancılar olduğunu ısrarla beyan ettim. Sonra cehenneme ve cennete gideceklerin özelliklerini de anlattım. Peki şimdi söyleyin bana:
50. “Kur’an’dan başka hangi söze inanacaklar?” Peki bütün bu anlatılanlar, bütün bu uyarılar, sizin imanınız için yetmeyecek de, sizin akıllarınızı başınıza devşirmenize yetmeyecek de daha başka ne arıyorsunuz siz? Daha başka ne bekliyorsu-nuz? Bütün bunlardan sonra hangi söze inanacaksınız siz? Ne istiyor-sunuz? Ne bekliyorsunuz? Sizi anlattık. Yaratılışınızı, tarihinizi, geçmişinizi geleceğinizi anlattık. Cenneti cehennemi anlattık. Yalancıların âkıbetlerini, muttakilerin neticelerini anlattık. Peki bütün bunlara inan-mayacaksınız da neye inanacaksınız siz? Ne bekliyorsunuz? diyerek sûreye son veriyor Rabbimiz. Allah bütün bu anlatılanlar karşısında aklını başına alan kullarından eylesin. Yalancılardan eylemesin. Rabbinin bunca uyarılarına karşı kayıtsız, vurdumduymazlardan eylemesin. Vel hamdü lillahi Rabbi’l âlemîn.