Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Neml — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

93 ayetRûpel 2 / 2
59. “Ey Muhammed! De ki: "Hamd Allah'a mahsustur, seçtiği kullarına selâm olsun. Allah mı daha iyidir, yoksa O'na koştukları ortaklar mı?” Buraya kadar anlatılan konuları bir hatırlayalım: Önce bir giriş, işte bunlar Kur’an âyetleridir, okunması gereken, okunup dinlenmesi ve amel edilmesi gereken âyetlerdir denilmişti. Sonra mübîn bir kitabın, kitâbenin, yazgının âyetleri denilmişti. Daha sonra sizin konumunuz, durumunuz devletiniz böyle de olabilir diye Süleyman (a.s) anlatıldı örnek olarak. Sonra bunların arkasından deniliyor ki, de ki elhamdülillah. Elhamdülillah. Neye elhamdülillah? Hemen zâhirde belki ilk akla gelen geberip giden, kahrolup giden şu kahrolasıcalardan kurtulduk ya, Firavun geberdi gitti ya elhamdülillah. Belkıs da saltanatını bitirdi, geldi Süleyman’a teslim oldu ya, O da İslâm yolunu seçti ya elhamdülillah. Semûd da helâk oldu, Salih (a.s) da kurtuldu ya elhamdülillah. Lût kavminin o şenaati de bitti, onlar da helâk oldu ya elhamdülillah. Böyle bir elhamdülillah anlayışı var. Aynı ifadeyi En’âm’da da görüyoruz: “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun ki zulmeden toplumun böylece kökü kesildi." (En’âm 45) Elhamdülillah ki; Allah böylece zulmeden zalimlerin kökünü kesiverdi. Allah onların defterlerini dürüverdi elhamdülillah. Demek ki zalimlerin helâkinden sonra Allah’a hamd etmek vaciptir. Ulemâ bu âyetten bunu çıkarmışlardır. Zalim kavmin kökü kesildi elhamdülillah. O da aynen buradaki gibi bir tabir. İşte elhamdülillahın böyle bir mânâsı var. Hamdın Allah’a ait oluşunun mânâsı değildir bu, Türkçe’deki ifadesidir. Elhamdülillah bu belâ da bitti, elhamdülillah şu dert de bitti gibi. Ama âyette biraz şöyle gibi: Mevlâ ne kadar da güzel konulara değinmiş, ne kadar da güzel hükmetmiş, ne kadar da güzel yardım göndermiş. Salih’e söyledikleri, Mûsâ’dan istedikleri, Süleyman’a emrettikleri ne kadar da güzel şeylermiş? Yardımı da istekleri de ne kadar da övgüye lâyıkmış? Her yaptığı tam ve mükemmelmiş. Yâni övgü Allah’ındır, Allah’a mahsustur diye böyle bir elhamdülillah girişi yapılıyor burada diyoruz. Allah’a hamd olsun. O zaman hamd kavramını şöyle canlandıralım inşallah: Elhamdülillah, tam ve mükemmellik konusunda kafamızda canlanacak tüm fikir, düşünce, tavır, davranış, yâni hamd ifadesiyle anlamını bulacak her şey Allah’a aittir. Bir şeyi hamd konusuyla mı işleyeceksin? o mutlaka Allah’a ait olacaktır. Yâni bir kadını mı öveceksiniz? Bir düğünü mü öveceksiniz? Ya da herhangi bir şeyi tam mı bileceksiniz? Mükemmel mi göreceksiniz? Birinin davranışında bir güzellik mi göreceksiniz? Kâinatta mevcudatta tamlık, güzellik mi arayacaksınız? Bu Allah’a ait bir iştir, yâni bu konuda söz sahibi Allah’tır. Başkası bu konuda söz sahibi değildir. Meselâ Annem ve babam oturuyor idiyseler ve ben: “Anne! Bütün sevgim sana aittir!" desem, sonra babama da göz kırpsam, seni de severim diye. Bunda bir sahtekârlık var demektir. Yâni Allah hamde lâyık olandır da şunların yaptıkları da yabana atılmaz demenin anlamı yoktur. Sahtekârlıktır bu Allah’a karşı. Yâni Allah hamde lâyıktır da bizim toplum da becerir bu işi. Veya filanın yaptıkları da yanlışsızdır demek sahtekârlığın daniskasıdır Allah’a karşı. Allah’ın yasaları güzeldir, doğrudur, eksiksizdir, mükemmeldir ama filanın kanunları da yabana atılmamalıdır demek şirktir Allah’a. Elhamdülillah hamd e konu olan şey sadece Allah’ındır diyoruz. Meselâ peynir ekmek yedikten sonra diyoruz ki Elhamdülillah. İçki ekmekten sonra diyemiyoruz elhamdülillah. Niye? Çünkü peynir ekmekle doymamızı emreden, onu doygunluk konusu yapan Allah’ın o konudaki emri, hükmü gerçekten en güzelidir, tam bize göre olanıdır. Yâni sen ayarladın, ama ya Rabbi tam mükemmel ayarlamışsın, en güzelini emretmişsin, tam bize göre ayarlamışsın demektir bunun mânâsı. Bu açıdan değerlendirilince Müslüman hayatını yaşar ve üzerine der ki elhamdülillah. Veya hayatını, programını elhamdülillah diyebileceği biçimde ayarlar. Ben şunu, şunu yapacağım, ama bunları yaparken benim hedefim hayatımda elhamdülillahı gerçekleştirmektir. Bunun iki anlamı var: 1: Dünya planında bizim her yaptığımız işten sonra elhamdülillah demeyi becermemiz gerekecek. İçki içtim elhamdülillah! Zina ettim elhamdülillah! Kitabımı tanımadan bir gün daha geçirdim elhamdülillah! Namazsız bir gün daha yaşadım elhamdülillah! Diyemiyorsan yapma o zaman onları. Az evvel yalan söyledim elhamdülillah diyemi-yorsan söyleme yalanı. 2: İkinci mânâsı şu: Müslüman öyle bir hayat programı yaşar ki sonunda: “Bizi buraya eriştiren Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık.” (A’râf 43) Evet cennete ve nîmetlere ulaştığını, ulaştırıldığını gören mü’minin diyeceği söz budur: Bu nîmetleri bize veren, bizi bu nîmetlere ulaştıran, bizi cennete ulaştıran, bize cennet yolunu gösteren, bize cennete ulaştırıcı ameller işlemeyi nasip eden Rabbimize hamd olsun. Eğer Allah bize dünyada hidâyet etmeseydi, bize yol göstermeseydi, bize kitap ve Peygamberler göndermeseydi, bize cennet yolunu göstermeseydi, bize cennet yollarını açmasaydı hiç bir zaman biz bu cenneti bulamazdık. Hiç bir zaman biz bu nîmetleri elde edemez-dik. İşte mü’min karakteri. Mümin bir nîmete ulaştığı zaman bunu kendisinden değil Allah’tan bilir. Bunu bana Rabbim verdi der ve sürekli Rabbine hamd eder. Evet Rabbimiz bizim sürekli bize yol gösteren kendisine hamd etmemizi, sonunda cennet kazanacağımız bir hayatı hedeflememizi istemektedir. Onun rızasına uygun niyet taşımamızı, yâni Allah için muttaki olmamızı, tüm hayatı Allah için yaşamamızı istemektedir. İşte hamd budur. Ve Rabbimiz kitabının her bir bölümünde bizden bunu istemektedir. Kitabının her bir bölümünde sürekli Rabbimiz bana kul olun diyor. Benim istediğim şekilde yaşayın diyor. Benim size gönderdiğim hayat programını yaşayın diyor. Zaten Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yapmadan, Allah’ın bizim adımıza gönderdiği hayat programını uygulamadan, hayatı Allah adına yaşayan muttaki kullar olmadan Allah’ı hamd etmiş olmak mümkün değildir. Zaten mü’minin yaşadığı hayatta hedefi neydi? “Onların dualarının, dâvâlarının sonucu hayatlarında elhamdülillahı gerçekleştirmektir. (Yunus 10) Bir hayat ki neticesinde elhamdülillah gerçekleşecek. Bir hayat ki sonunda o hayatı yaşayanlar elhamdülillah demeyi hak edeceklerdir. İşte bu hayat Allah ve Resûlünün bizden istediği hayattır. Allah’ın kitabıyla ortaya koyduğu, Rasulullah efendimizin de bizzat pratik hayatıyla örnekleyip açıkladığı bir hayattır bu. Evet demek ki elhamdülillah hayatın İslâmlaşması demektir. Elhamdülillah İslâmlaşan bir hayatın sonucudur. Esasen elhamdülillah’ı anlamak Kur’an’ı anlamak demektir. Elhamdülillah Kur’an’da Allah’ın istediği hayatı yaşamak demektir. Şimdi bir adam düşünün ki Kurandan haberi yok, sünnetten haberi yok, Allah’ın kendisinden istediği hayattan haberi yok. Müs-lümanım diyor ama henüz Müslümanlığın farkında değil. Böyle bir adam hayatına nasıl hamd edecek? İslâm dışı bir hayata elhamdülillah demek Allah’a en büyük iftiradır. Peygamber hayatına bakıyoruz Rasulullah (sav) öyle bir hayat bir programı yapmıştır ki, onun her bir biriminde, her bir durakta, her bir kendine söz düştüğü yerde, meselenin bitim noktasını belirlediği yerde diyordu ki elhamdülillah. Meselâ Addas Müslüman olmuştu kendisi sebebiyle, kulunu kendisi sebebiyle Müslüman yapan Allah’a hamd olsun. Ya da Hatice şöyle oldu elhamdülillah, savaşta böyle oldu elhamdülillah, barışta öyle oldu elhamdülillah, Ebu Cehil geberip gitti elhamdülillah. Aynen böyle bir hayat programının bitiş ve başlangıçlarında peygamberimiz diyordu ki elhamdülillah. Bizim de yapacağımız bu. Amma bunu dilimizle söyleyip de hayatımız bunun dışında yürüyorsa, yâni dilimizle elhamdülillah dediğimiz halde hayatımızla elhamdü lil baba, elhamdü lil ana, elhamdü lit toplum, el hamdü lil mo-da, elhamdü lid doktor, şeklinde yapıyorsak o zaman olmadı. Dilimizle de, kalbimizle de, hayatımızla da hep moda yerine Allah, ana baba yerine Allah, toplum yerine, doktor yerine Allah diyorsak o zaman müthiş bir sahtekârlık, hâşâ Allah korusun müthiş bir nifak ortaya çıkıyor demektir. Yâni biz dilimizle Allah’ı över görünürken, olaylarla başkalarını mükemmel kabul edersek o da müthiş bir yalan olacaktır, ona da bir iki örnek verelim ve bu kadar yetsin inşallah: Meselâ iki ev döşemesinden hangisi bize hoş geliyorsa aslında hamdi ona lâyık kılıyoruz demektir. Ey toplum, ey moda sen böyle istedin bizden! Biz de böyle döşedik diye onu güzel görüp yapıyorsak, ama Hz. Ali’nin ev modeli, Hz. peygamberin kızının ev modeli bize hoş gelmiyorsa, dilimizle de İslâm’ınki hoş diyorsak bunda bir çelişki olacak demektir tabii. Veya meselâ elli çeşit yemekten sonra elhamdülillah diyorsak bu da bir garip olacaktır. Yâni bunun üzerine elhamdülillah denmeyecektir. Yâni ey midem sana zulmedebildim elhamdülillah! Veya ey açlar sizin yiyeceklerinizi de ben yedim elhamdülillah! Ya da ey komşular siz açken ben karnımı doyurabildim elhamdülillah! Ey karnı toklar size tok olmanıza rağmen yemek yedirebildim elhamdülillah! demenizin de anlamı yoktur elbette. Meselenin ikinci örnek tarafı da şu: Biz öyle elhamdülillah türküsü çağırıyoruz ki, aslında hamde lâyık değilken, hamd etmeye lâyık değilken yapıyoruz bunu. Meselâ komşumla bugüne kadar ilgi kuramadım elhamdülillah! Kur’an’la ilgisiz bugünü bulabildim elhamdülillah! Çocuklarımın midesini doyurdum da kafalarını doyuramadım elhamdülillah! diyorsak orada bir yanılgı söz konusu olacaktır herhalde. Elhamdülillah dille yapılır. Eş şükrü lillah da amelle yapılır. Burada da bunun sözle yapılması gerekiyor. Yâni hamdi Allah’a ait kılmanın sözcülüğünü yapacağız. Bir de ne diyecekmişiz? Bir de Mustafa yaptığı kullarına da selâm olsun. Mustafa olan kullara, seçkin kullara. Peygamberler denilmiş veya peygamberimiz denilmiş veya sahâbe denilmiş. Hepsi de mümkündür. Yâni seçkin kullara, seçilmiş kullara da selâm olsun. Yâni Müslüman kul demektir bunun mânâsı. Birine selâm verirken onun illa da Allah’ın sevdiği değil sevmesini istediğimiz kul anlamınadır. Selef söze de böyle başlamışlar: “Elhamdü lillah ve selâmun ala ibadihillezinesdafa” di-ye başlamışlar. Ama Allah’ın Resûlü bunu şöyle düzenlediğinden: “Elhamdü lillahi nahmeduhu vessalatu vesselâmu ala Ra-sulina Muhammedin” şeklinde ifade buyurduğundan biz de öyle diyoruz. Allah’ın Resûlü kendisine salat getiriyor. Kalbin itminanı ancak zikirle mümkündür. O da ya şu Kur’an âyetlerini, ya da meşhûd âyetleri zikirdir. Meşhûd âyetleri görmek şeklinde bir zikir. Hani İbrahim (a.s) demişti ya ölüleri nasıl diriltirsin ya Rabbi görmek istiyorum. İnanmıyor musun? denilince de hayır kalbim mutmain olsun içindi demişti. Yâni kalbin itminanı bir görerek olur, müşahede edilen âyetlerle olur, bir de okuyarak olur, o da şu Kur’an âyetlerinin okunmasıdır diyoruz. Kalp karar makamıdır, kalp niyet makamıdır, yâni kalp aldığı kararlarda kendi kendine itminana ulaşması için alınan kararın yerli yerince olması lâzımdır. Kararın yerli yerinde olması da Kur’an’ın kararına uymanın dışında bir şeyle mümkün değildir. Yâni Kur’an diyecek ve o yapacak tamam bunun dışında başka bir kaynak yoktur. Meselâ hanımı nâşize olan bir adam hanımına tokat atacak, bu kararı aldığı andan itibaren o kişinin kalbi ancak mutmain olacaktır, çünkü Allah’ın o konuda istediğini bilebilmiştir. Allah mı daha hayırlı yoksa şirk koşuyorlarmış, şu şirk koştukları mı? Şimdi böyle bir soru sanki Kur’an’da olmaması gerekirdi. Sanki bu konu, her konu Kur’an’da bu kadar ayan beyan iken böyle bir soru sorulmamalı gibiydi. Yâni bu şuna benziyor gibiydi: Baklava mı yiyeceksin? Yoksa dayak mı yemek istersin? Olur mu bu? Sorulur mu hiç bu? Yâni baklavayla dayak yan yana gelir de adam hiç he der mi? Hiç dayağı tercih eder mi? Yâni iş bu kadar açıkken, yâni bu adamların şirk koştukları şeylerden hayır beklemeleri, sonra Allah’tan da hiç hayır beklememeleri bu kadar yanlış yâni. Her şey bu kadar ayan beyan iken halâ onlar bu işi yapıyorlarsa Allah da onların seviyesinde soruyor işte. Bakıyoruz topluma şifayı Allah’tan beklemeleri gerekirken filandan, falandan bekliyorlar. Hukuku Allah’tan istemeleri gerekirken falandan filandan hukuk dileniyorlar. Yâni adam kendisi deli, delilik konusunda ona müracaat ediyorlar. Yâni bugüne kadar tanıdığım doktorların hemen hemen yüzde doksan dokuzu psikopat. En azından şu konuda psikopat: Biz üstünüz diyorlar, öyle aşılamışlar bunlara, herkes bize muhtaç. Bu açıdan adamlar psikopat. Gidiyorlar insanlar bunlara ruh ve beden dengesinin güya sağlanması için müracaat ediyorlar, bilgi alıyorlar. Şifa böyle, hidâyet konusu böyle, rızık konusu böyle, eğitim konusu böyle, sosyal ve siyasal yapılanmalar konusu böyle, toplumsal yönlendirme böyle, ekonomik yapılandırma böyle, böyle... Düşünün şimdi sizin evin neresinde yatacağınıza, yaylı mı yaysız mı yatacağınıza, karyolanın tipini, şeklini, yatak odanızın döşenmesinin biçimini, nereden nasıl ışık alacağını, misafiri nereye oturtacağını, misafire neler ikram edeceğini, hep başkaları belirleyecek, ondan sonra da sen Allah en bilen diye yaygara basacaksın. Olmaz ki bu iş. Ne giyeceğini, nasıl giyeceğini, düğününü nasıl yapacağını, şehir hayatını nasıl düzenleyeceğini, eğitimini, hukukunu hep başkaları ayarlayacak. Meselâ pek çok belediye başkanının bireysel hayatlarında ne kadar Müslüman olduklarını her halde bilirsiniz. Yanlışlarımız hepimizin vardır o ayrı ama adamlar samimi. Lâkin bu adamlar iş başına gelince biz bu şehir hayatının düzenlemesinde sizlere muhtacız ey insanlık diye kimlere müracaat etmiyorlar bu adamlar? Nerelere gidip kimlerin şehir yapılanma planları almıyorlar değil mi? Peki Allah ve Resûlü hiç mi bilmez şehir planını? Yönetmelikler, talimatnameler, tüzükler, kanunlar, nizamlar hep başkalarından kaynaklıdır, bunlar da onları gündeme getirme savaşı veriyorlar, uygulama kavgası veriyorlar.
60. “Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indirip onunla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği, güzel güzel bahçeler meydana getiren mi? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? Hayır; onlar taptıklarını Allah'a eşit tutan bir millettir.” Ya da gökler yüzü ve yeryüzünü yaratan, size gök yüzünden su indiren mi hayırlı? O suyla böyle güzel güzel bağlar bahçeler bitirmişiz. Siz onların ağaçlarını dikemezsiniz. E bizim bahçedeki elma ağaçlarının tamamını ben diktim. Yâni yeryüzündeki tüm ağaçlara göre insanların ektiği ne ki? bir böyle bunun mânâsı. Bir de onun ekim imkânını veren Allah’tır dan dolayı eken diken Allah’tır diyoruz, bile-miyorum. Yâni ona imkân veren onu ortaya koyan kim demektir bunun mânâsı. Yâni onun o ortamda büyümesi yine benim iznimle oluyor diyor Rabbimiz. Çünkü bir sinek geliyor, bir böcek geliyor veya bir hastalık geliyor ve işini bitiriyor bazen . Onu ben bitiriyorum diyor Allah. Allah'la birlik başka İlâh mı? Yoksa bütün bunları yapan Allah yanında başka bir İlâh daha mı var? Yok yok onlar sapan, sapıtan, ortak koşan, Allah’a başkalarını da denk tutmaya çalışan insanlardır.
61. “Yoksa yeri, yaratıklarının oturmasına elverişli kılan ve aralarında ırmaklar meydana getiren, yeryüzüne sabit dağlar yerleştiren, iki deniz arasına engel koyan mı? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? Hayır; çoğu bilmezler.” O, ortak koştukları mı hayırlı? Ya da yeryüzünü bir karar mevkii yapan, sizin istikrarınız, yaşamınız, kararınız kılan, sonra sizin için nehirler, arklar, ırmaklar, sabanlar ve ekinler yaratan, orada dağlar var eden ve iki bahr arasına da engel koyan Allah mı daha hayırlı? İki bahr, bahru’s sema ve bahru’l arz olarak anlaşılmış. Yâni gökyüzündeki bulutlarda temerküz etmiş su var ya, bir o, bir de yerdeki su var ya, inivermiyor aşağıya işte birisi de o. Allah istediği zaman indiriyor onu. Veya tatlı su, acı su arasındaki engeldir ki karıştırmıyor birbirine. Veya denizlerdir. Acısı tatlısına karışmıyor, sıcağı soğuğuna karışmıyor. Veya bu denizler arasındaki kara parçalarını koyarak onların birbirlerine karışmasını engelleyen hacizleri de biz koyduk diyor Allah. Meselâ düşünün Karadeniz’in suyuyla Marmara’nın suyu birbirine karışmıyor. Birinin tuz oranı diğerinden her zaman farklıdır. Bu âyet ne anlatır böyle olunca? Bakın çevrenize, karaya, denize, suya, aradaki engellere. Bu konularda sözü geçen Allah mı? Yoksa sizin sözünü dinlemeden yana olduğunuz varlıklar mı daha hayırlı? Allah’ın gücünü kuvvetini bir de böyle bakarak anlayın diyor sanki. Allah'la birlik var mı başka bir İlâh? Elbette yoktur. Ama pek çoğu bunun farkında değiller, bilmiyorlar.
62. “Yoksa, darda kalana, kendisine yakardığı zaman karşılık veren, başındaki sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünün sahipleri yapan mı? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? Pek kıt düşünüyorsunuz.” Ya da Allah’ı bir de şöyle bilin: Eğer ihtiyacınız kaldıysa daha Allah’ı putlarla şöyle bir mukayese edin: Yâni o dua edince darda kalana icabet eden, onun çağırışına, duasına koşan ve onun üzerindeki kötülüğü alan, def eden, ortadan kaldıran ve sizi arzın halifeleri yapan, ya da sizi arzda arka arkaya gelen nesiller yapan, böyle bir Allah mı hayırlı? Yoksa Allah’la beraber başka İlâhlar mı? Niye az tefekkür ve tezekkür ediyorsunuz? Hulefa el arz konusu, yeryüzünün halifeleri. Kimileri Allah’ın yeryüzünde bir halifesi olmaz diyorlar. Yâni halifetullah olmaz diyorlar. Niyeymiş o? Çünkü bir şeyin halife olması için halefi bulunduğu şeyin, yâni selefin ortadan kalkması lâzımmış. Bu bir hükmü temel kabul edip diğer hükümleri onunla yargılamadır. Meselâ Zemahşeri yapmış bunu. Allah Mûsâ’ya demiş ki “Len terani” Ey Mûsâ ebediyen beni göremezsin. Bunu temel kabul etmiş, “İla Rabbiha nazırah” âyetini onunla yargılamış, kesinlikle Allah böyle dediğine göre burada anlatılan Allah’ın nîmetlerine bakmaktır demiş. Halifelik konusunda da bir fikri temel kabul edip, kelimenin, kelâmın lügat mânâsını temel kabul edip, halef selef mânâlarını temel kabul edip, eh Allah gidecek de onun yerine kim gelecek? denilmiş, hâşâ Allah gitmez diyerek reddedilmiş. Oysa arzın halifesi olunca kişi arz gidecek de onu yerine gelecek demektir bunun mânâsı öyle düşününce. Oysa halifenin bir mânâsı da bir yerde bir kişinin bir başkası namına hükümde bulunmaktır. Onun namına icraatta bulunmak olacaktır. Yâni yeryüzünde Allah namı hesabına hareket eden kişiye de halife denir öyleyse. Çünkü Hz. Ademe de aynı şey denmişti. Hz. Adem yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Amma yeryüzünde Allah’ın halifesi olmaz, hâşâ Allah’ı yeryüzünden kaldırıp da yeryüzünde Allah gibi davranmak mânâsına deniyorsa elbette bu İslâm’da yoktur diyoruz. Onun içindir ki “Halife-i Ruy-i Zemin” denmiştir. Zillullah ifadesi: Allah’ın yeryüzündeki zılli, gölgesi, gibi ifadeler padişahlar için kullanılmış, ama niye kullandılar onu bilmiyorum ben. İki mânâsı var halifenin: Peş peşe gelen anlamına, bir de Allah için yeryüzünde söz sahibi olma anlamına.
63. “Yoksa, karanın ve denizin karanlıklarında size yol bulduran, rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci gönderen mi? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? Allah, koştukları eşlerden yücedir.” Ya da düşünün size karanın ve denizin zulümatında yol gösteren Allah mı daha hayırlı? Ya da size önünde rahmetinin müjdecisi olarak rüzgarlar gönderen Allah mı daha hayırlı? Yoksa Allah yanında başka bir tanrı mı? Ama sakın ha bu özellikleri konusunda Allah’ı siz bildiğiniz gibi düşünmeyin. Çünkü Allah onların koştukları eşlere benzemez. Allah onlardan çok yücedir.
64. “Yoksa, önce yaratan, sonra da yaratmayı tekrar edecek olan; size gökten ve yerden rızık veren mi? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? De ki: "Eğer doğru sözlülerden iseniz, açık delilinizi getirin.” Yoksa şu varlık âlemindeki varlıkları yoktan var eden, öldükten sonra diriltip hesaba çekecek olan mı daha hayırlı? Gökten ya da yerden size rızık veren, sizi doyuran mı daha hayırlı? Yoksa hiçbir şeye gücü yetmeyen, yaratamayan, rızık veremeyen şu tanrı taslaklarınız mı daha hayırlı? Allah’la birlikte bir İlâh var mı? Allah’la birlikte başka bir İlâh olur mu? De ki ey peygamberim, eğer sâdıksanız, eğer bu id-dialarınızı ispata hazırsanız buyurun delillerinizi, burhanlarınızı getirin de görelim bakalım. Allah’tan daha hayırlı hangi İlâh varsa haydi ortaya koyun.
65. “De ki: "Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka bilen yoktur. "Ne zaman dirileceklerini de bilmezler.” De ki, göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka hiç kimse bilmez, bilemez. Hiç kimse ne zaman dirileceklerini de bilmiyorlar, bile-miyorlar. Hiçbir şeyden haberleri yoktur onların. Şuursuzdur onlar.
66. “Âhirete dair bilgileri yeterli midir? Hayır; ondan şüphe etmektedirler. Hayır; ona karşı kördürler.” Bilâkis onların âhiret konusundaki bilgileri sadece şekten, kuşkudan ibarettir. Hayır onlar bütün bu bilgiler konusunda kördürler. Âhiret konusunda onların özellikleri sadece körlüktür. Evet bu âyetlerinde Rabbimiz tarihi sorguladıktan, elçilerini ve onların toplumlarıyla mücadelelerini anlattıktan sonra, helâk olan toplumları gözler önüne serdikten sonra göklerde ve yerde yegâne Hakîm büyük kudret sahibi olan zatının büyük güç ve kudretine şahit kılındık. Bununla birlikte Allah dışında tanrı kabul edilenlerin ne kadar güçsüzlüklerinin sorgusuyla, kıyaslamasıyla karşı karşıya getirildik. Allah’la birlikte İlâhlar mı var? İfadeleriyle, Allah mı daha hayırlı? Yoksa şu İlâh taslakları mı sorgusuyla düşünmeye dâvet edildik. İnsanlığın tek tercihlerinin Allah olması gerektiği vurgusuyla bilgilendirildik. Rabbimiz tekrar tekrar sora, sora en kör gözlere bile gördürdüğüne, en sağır kulaklara bile duyurduğuna, en anlamaz kalplere bile anlattığına şahit olduk. En çarpıcı Allah’la birlikte bir İlâhın olmayacağının ispatına şahit olduk. Sadece Allah’ın hayırlı olduğuna şahit olduk. Rabbimizin bu âyetleriyle heyecanlandık, bilincine erdik elhamdülillah. Evet ey Rabbimiz Senin ortağın olabilecek başka hiçbir varlık yoktur dedik, tevhidimizi, imanlarımızı bir daha yeniledik. Müslümanlar bu âyetlerin şuuruna erdikleri zaman kimse kimseyi sömüremeyecek, kimse kimseye Rablik, İlâhlık iddiasında bulunamayacak Allah’ın izniyle. Öyleyse sürekli bu âyetlerle birlikte olmak zorundayız.
67,68. “İnkâr edenler: "Biz ve babalarımız toprak olduğumuzda mı, doğrusu bizler mi tekrar çıkarılacağız? Bununla biz de, daha önce babalarımız da, andolsun ki, tehdit edilmiştik. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" dediler.” Evet kâfirler, Allah’ı inkâr edenler, bu dünyada Allah’ın etkisinin olmadığına inananlar dediler ki yâni şimdi bizler ve babalarımız ölüp toprak olduktan sonra tekrar diriltileceğiz, tekrar kaldırılacağız öyle mi? Olacak şey midir bu? Muhakkak ki biz ve babalarımız daha önce de vaad olunduk. Yıllardır bu hikayeleri duyduk, dinledik. İşte öleceksiniz, dirileceksiniz, sorgulanacaksınız, azaba çekileceksiniz filan dendi durdu. Yıllardır insanlar böyle şeyler söyleyip durdular. Bütün bunlar eskilerin masallarından başka, uydurma masallardan başka bir şey değildir dediler. Onlar böyle diye dursunlar Rabbimiz de onların bu dediklerini kitabına aldı ve bakın şöylece cevaplandırıyor:
67,68. “İnkâr edenler: "Biz ve babalarımız toprak olduğumuzda mı, doğrusu bizler mi tekrar çıkarılacağız? Bununla biz de, daha önce babalarımız da, andolsun ki, tehdit edilmiştik. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" dediler.” Evet kâfirler, Allah’ı inkâr edenler, bu dünyada Allah’ın etkisinin olmadığına inananlar dediler ki yâni şimdi bizler ve babalarımız ölüp toprak olduktan sonra tekrar diriltileceğiz, tekrar kaldırılacağız öyle mi? Olacak şey midir bu? Muhakkak ki biz ve babalarımız daha önce de vaad olunduk. Yıllardır bu hikayeleri duyduk, dinledik. İşte öleceksiniz, dirileceksiniz, sorgulanacaksınız, azaba çekileceksiniz filan dendi durdu. Yıllardır insanlar böyle şeyler söyleyip durdular. Bütün bunlar eskilerin masallarından başka, uydurma masallardan başka bir şey değildir dediler. Onlar böyle diye dursunlar Rabbimiz de onların bu dediklerini kitabına aldı ve bakın şöylece cevaplandırıyor:
69. “De ki: "Yeryüzünde gezin, suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.” Tabii bu cevaplandırmanın Rabbimizin bir rahmeti olduğunu unutmayacağız. Nasıl? Tamam o gün bu sözleri söyleyenler geberip gittiler bu dünyadan, ama kıyamete kadar aynı düşüncede olanlar, aynı şeyleri söyleyenler olabilecektir. İşte Rabbimiz bu âyetleriyle kıyamete kadar bütün insanları uyarıyor ki ya Rabbi bizim bundan haberimiz yoktu demeye hakları kalmasın. Bakın Rabbimiz buyuruyor ki, de ki yeryüzünde gezip dolaşın da suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bakın. Suçluların âkıbetlerini bir görün. Evet o gün Rasulullah efendimize, bugün de bize diyor ki söyleyin bu adamlara, haydi gezip dolaşın da mücrimlerin âkıbetlerini bir görün. Bakın onların bu sözlerine bizim mantığımıza göre bir cevap vermiyor Rabbimiz. Çok enteresan bir cevap veriyor. Gezin dolaşın bakalım yeryüzünde sizin gibi düşünenler, sizin gibi yaşayanlar ne olmuşlar? İsterseniz sizler de aynen onlar gibi inanmaya, yaşamaya devam edin buyuruyor. Bundan sonra Rasulullah efendimize ve onun şahsında da bize yönelerek şöyle buyuruyor Rabbimiz:
70,72. “Ey Muhammed! Onlara üzülme, hilelerine karşı da sıkılma. Onlar: “Eğer doğru söylüyorsanız, bildirin, bu sözünüz ne zaman yerine gelecektir?” derler. De ki: Acele ettiğiniz şeyin bir kısmı belki hemen başınıza gelir.” Evet ey peygamberim, onların bu davranışlarına karşı sakın üzülme ve onların kurdukları tuzaklardan dolayı da kalbin sıkılmasın, sıkışmasın. Onlar diyorlar ki va’d ne zaman? Kıyamet ne zaman? Bizi kendisiyle uyardığın azap ne zaman? Hani nerede kaldı bu azap ya? diye Rasulullah efendimize veya onun yolunun yolcusu biz Müslümanlara eğer doğru sözlülerdenseniz bize vaad olunan bu azabın gerçekleşme zamanını söyler misiniz? Diye karşı hücum gerçekleştiriyorlar. Buna karşılık bütün Müslümanlar şöyle demelidirler. Umulur ki acele edip durduğunuz vaadin gelme zamanı yakındır. Hemen gelecek gibi çok yaklaşmıştır. Ey kaşınanlar, ey azap gecikti diye kendilerinde renk görenler, ey azapları için acele dâvetiye çıkaranlar, unutmayın ki:
70,72. “Ey Muhammed! Onlara üzülme, hilelerine karşı da sıkılma. Onlar: “Eğer doğru söylüyorsanız, bildirin, bu sözünüz ne zaman yerine gelecektir?” derler. De ki: Acele ettiğiniz şeyin bir kısmı belki hemen başınıza gelir.” Evet ey peygamberim, onların bu davranışlarına karşı sakın üzülme ve onların kurdukları tuzaklardan dolayı da kalbin sıkılmasın, sıkışmasın. Onlar diyorlar ki va’d ne zaman? Kıyamet ne zaman? Bizi kendisiyle uyardığın azap ne zaman? Hani nerede kaldı bu azap ya? diye Rasulullah efendimize veya onun yolunun yolcusu biz Müslümanlara eğer doğru sözlülerdenseniz bize vaad olunan bu azabın gerçekleşme zamanını söyler misiniz? Diye karşı hücum gerçekleştiriyorlar. Buna karşılık bütün Müslümanlar şöyle demelidirler. Umulur ki acele edip durduğunuz vaadin gelme zamanı yakındır. Hemen gelecek gibi çok yaklaşmıştır. Ey kaşınanlar, ey azap gecikti diye kendilerinde renk görenler, ey azapları için acele dâvetiye çıkaranlar, unutmayın ki:
70,72. “Ey Muhammed! Onlara üzülme, hilelerine karşı da sıkılma. Onlar: “Eğer doğru söylüyorsanız, bildirin, bu sözünüz ne zaman yerine gelecektir?” derler. De ki: Acele ettiğiniz şeyin bir kısmı belki hemen başınıza gelir.” Evet ey peygamberim, onların bu davranışlarına karşı sakın üzülme ve onların kurdukları tuzaklardan dolayı da kalbin sıkılmasın, sıkışmasın. Onlar diyorlar ki va’d ne zaman? Kıyamet ne zaman? Bizi kendisiyle uyardığın azap ne zaman? Hani nerede kaldı bu azap ya? diye Rasulullah efendimize veya onun yolunun yolcusu biz Müslümanlara eğer doğru sözlülerdenseniz bize vaad olunan bu azabın gerçekleşme zamanını söyler misiniz? Diye karşı hücum gerçekleştiriyorlar. Buna karşılık bütün Müslümanlar şöyle demelidirler. Umulur ki acele edip durduğunuz vaadin gelme zamanı yakındır. Hemen gelecek gibi çok yaklaşmıştır. Ey kaşınanlar, ey azap gecikti diye kendilerinde renk görenler, ey azapları için acele dâvetiye çıkaranlar, unutmayın ki:
73. “Doğrusu Rabbin, insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.” Rabbiniz size karşı çok merhametlidir, kullarına karşı çok çok lütuf sahibidir. Bu sebepledir ki, kullarına rahmet ve merhameti sebebiyle hemen cezayı hak edenlere acele cezalarını verivermiyor. Uyarıları ve müjdeleriyle onlara fırsatlar tanıyor. Akıllarını başlarına getirecek imkânlar tanıyor onlara. Tüm bu uyarıları karşısında azgınlıkları artarsa ancak o kavme, o topluma azabını, helâkini gönderiyor. Ama gelin görün ki onların çoğu anlamıyorlar, Rablerinin bu nîmetlerine hamd edip şükretmiyorlar. Sûrenin geriye kalan bölümünü tanımak, Rabbimizin bize bilgi ve şeref kaynağı olarak gönderdiği âyetleriyle şereflenmeyi devam ettirmek için 12 ciltte buluşmak üzere Allah’a emânet olun. Ve âhiru dâvana enilhamdü lillâhi Rabbil’âlemîn.
74,75. “Şüphesiz Rabbin onların gönüllerinin gizlediklerini de, açığa vurduğunu da bilir. Gökte ve yerde görülmeyen her şey şüphesiz Kitab-ı Mübîn dedir.” Şüphesiz ki Rabbin onların göğüslerinde, sadırlarında gizli tuttuklarını bilir. Ve açıktan açığa ortaya koyduklarını da bilir. Yâni gizli açık, neleri var neleri yok Allah herkesten haberdardır. Bu nasıl olur? derseniz, göklerde ve yerde bir gayb yoktur ki o apaçık bir kitapta ol-masın. Göklerde ve yerde gizli ve açık ne varsa hepsi bir Kitab-ı Mü-bîn de yazılıdır. Her şey levh-i mahfuzda yazılıdır. Allah’ın tüm varlıkların kaderini yazdığı kitabındadır. Allah’ın bilgisinin dışında kalan hiçbir şey yoktur. Yeryüzüne düşen bir yaprağı da, yerin karanlıklarında olanları da bilir, yerin derinlerinde olan bir zerreyi de bilir.
74,75. “Şüphesiz Rabbin onların gönüllerinin gizlediklerini de, açığa vurduğunu da bilir. Gökte ve yerde görülmeyen her şey şüphesiz Kitab-ı Mübîn dedir.” Şüphesiz ki Rabbin onların göğüslerinde, sadırlarında gizli tuttuklarını bilir. Ve açıktan açığa ortaya koyduklarını da bilir. Yâni gizli açık, neleri var neleri yok Allah herkesten haberdardır. Bu nasıl olur? derseniz, göklerde ve yerde bir gayb yoktur ki o apaçık bir kitapta ol-masın. Göklerde ve yerde gizli ve açık ne varsa hepsi bir Kitab-ı Mü-bîn de yazılıdır. Her şey levh-i mahfuzda yazılıdır. Allah’ın tüm varlıkların kaderini yazdığı kitabındadır. Allah’ın bilgisinin dışında kalan hiçbir şey yoktur. Yeryüzüne düşen bir yaprağı da, yerin karanlıklarında olanları da bilir, yerin derinlerinde olan bir zerreyi de bilir.
76,79. “Doğrusu bu Kur’an, İsrâil oğullarına, ayrılığa düştükleri şeyin çoğunu anlatmaktadır. Doğrusu Kur’an, inananlara doğruluk rehberi ve rahmettir. Rabbin şüphesiz, aralarında, kendi hükmünü verecektir. O güçlüdür, bilendir. Ey Muhammed! Allah'a güven, şüphesiz sen apaçık gerçek üzerindesin.” Muhakkak ki bu Kur’an İsrâil oğullarına da ihtilafa düştükleri, ayrılığa düşüp fırkalaştıkları, olur olmaz dedikleri her konuyu, onların hidâyeti için gerekli olan her konuyu her en ince teferruatına açıklığa kavuşturmaktadır ve artık hiçbir kimsenin elinde bir delil yoktur. Hiçbir kimsenin artık tutunabilecekleri bir dalları da kalmamıştır. Yâni artık biz ne yapalım? Bizim bunlardan haberimiz yoktu deme hakları kalmamıştır. İsrâil oğullarına Tevrat, Zebur ve İncil gönderilmesine rağmen, onları anlamada, yorumda tahrife gitmelerinden sonra Rabbimiz onları bu yanılgılardan, fırkalaşmalardan, düşmanlıklardan uzaklaştıracak bir kitabı indirmiştir ki o kitap bütün mü’minler için hidâyettir, yol göstericidir ve rahmettir. Kim bu kitabın mü’mini olursa dünyadaki tüm işlerinde bu kitap onların önüne geçecek, onlara yol gösterecek, mihmandardık yapacak onları sahili selâmete ulaştıracaktır. Ve aynı zamanda mü’minler bu kitabın en büyük rahmetine ulaşarak bu dünyadan ayrılıp gidecekler. İşte bu kitabı bu özelliğiyle Rabbin indirmiştir. Ve unutma ki Allah o insanların arasında hükmünü verecek olandır. Yasa O’na aittir, yetki O’nundur ve izzet ve şeref sahibi de Allah’tır. Öyleyse sen sadece Allah’a güven, Allah’a tevekkül edip dayan. Vekil olarak Allah’ı kabul edin ey Müslümanlar. Sen sana gelen bu vahiyle en güzel bir hayatı yaşamanla apaçık bir hak üzeresin. Sen Rabbine güven ve yoluna devam et. Onlar hakkında kararını verecek olan Allah’tır.
76,79. “Doğrusu bu Kur’an, İsrâil oğullarına, ayrılığa düştükleri şeyin çoğunu anlatmaktadır. Doğrusu Kur’an, inananlara doğruluk rehberi ve rahmettir. Rabbin şüphesiz, aralarında, kendi hükmünü verecektir. O güçlüdür, bilendir. Ey Muhammed! Allah'a güven, şüphesiz sen apaçık gerçek üzerindesin.” Muhakkak ki bu Kur’an İsrâil oğullarına da ihtilafa düştükleri, ayrılığa düşüp fırkalaştıkları, olur olmaz dedikleri her konuyu, onların hidâyeti için gerekli olan her konuyu her en ince teferruatına açıklığa kavuşturmaktadır ve artık hiçbir kimsenin elinde bir delil yoktur. Hiçbir kimsenin artık tutunabilecekleri bir dalları da kalmamıştır. Yâni artık biz ne yapalım? Bizim bunlardan haberimiz yoktu deme hakları kalmamıştır. İsrâil oğullarına Tevrat, Zebur ve İncil gönderilmesine rağmen, onları anlamada, yorumda tahrife gitmelerinden sonra Rabbimiz onları bu yanılgılardan, fırkalaşmalardan, düşmanlıklardan uzaklaştıracak bir kitabı indirmiştir ki o kitap bütün mü’minler için hidâyettir, yol göstericidir ve rahmettir. Kim bu kitabın mü’mini olursa dünyadaki tüm işlerinde bu kitap onların önüne geçecek, onlara yol gösterecek, mihmandardık yapacak onları sahili selâmete ulaştıracaktır. Ve aynı zamanda mü’minler bu kitabın en büyük rahmetine ulaşarak bu dünyadan ayrılıp gidecekler. İşte bu kitabı bu özelliğiyle Rabbin indirmiştir. Ve unutma ki Allah o insanların arasında hükmünü verecek olandır. Yasa O’na aittir, yetki O’nundur ve izzet ve şeref sahibi de Allah’tır. Öyleyse sen sadece Allah’a güven, Allah’a tevekkül edip dayan. Vekil olarak Allah’ı kabul edin ey Müslümanlar. Sen sana gelen bu vahiyle en güzel bir hayatı yaşamanla apaçık bir hak üzeresin. Sen Rabbine güven ve yoluna devam et. Onlar hakkında kararını verecek olan Allah’tır.
76,79. “Doğrusu bu Kur’an, İsrâil oğullarına, ayrılığa düştükleri şeyin çoğunu anlatmaktadır. Doğrusu Kur’an, inananlara doğruluk rehberi ve rahmettir. Rabbin şüphesiz, aralarında, kendi hükmünü verecektir. O güçlüdür, bilendir. Ey Muhammed! Allah'a güven, şüphesiz sen apaçık gerçek üzerindesin.” Muhakkak ki bu Kur’an İsrâil oğullarına da ihtilafa düştükleri, ayrılığa düşüp fırkalaştıkları, olur olmaz dedikleri her konuyu, onların hidâyeti için gerekli olan her konuyu her en ince teferruatına açıklığa kavuşturmaktadır ve artık hiçbir kimsenin elinde bir delil yoktur. Hiçbir kimsenin artık tutunabilecekleri bir dalları da kalmamıştır. Yâni artık biz ne yapalım? Bizim bunlardan haberimiz yoktu deme hakları kalmamıştır. İsrâil oğullarına Tevrat, Zebur ve İncil gönderilmesine rağmen, onları anlamada, yorumda tahrife gitmelerinden sonra Rabbimiz onları bu yanılgılardan, fırkalaşmalardan, düşmanlıklardan uzaklaştıracak bir kitabı indirmiştir ki o kitap bütün mü’minler için hidâyettir, yol göstericidir ve rahmettir. Kim bu kitabın mü’mini olursa dünyadaki tüm işlerinde bu kitap onların önüne geçecek, onlara yol gösterecek, mihmandardık yapacak onları sahili selâmete ulaştıracaktır. Ve aynı zamanda mü’minler bu kitabın en büyük rahmetine ulaşarak bu dünyadan ayrılıp gidecekler. İşte bu kitabı bu özelliğiyle Rabbin indirmiştir. Ve unutma ki Allah o insanların arasında hükmünü verecek olandır. Yasa O’na aittir, yetki O’nundur ve izzet ve şeref sahibi de Allah’tır. Öyleyse sen sadece Allah’a güven, Allah’a tevekkül edip dayan. Vekil olarak Allah’ı kabul edin ey Müslümanlar. Sen sana gelen bu vahiyle en güzel bir hayatı yaşamanla apaçık bir hak üzeresin. Sen Rabbine güven ve yoluna devam et. Onlar hakkında kararını verecek olan Allah’tır.
76,79. “Doğrusu bu Kur’an, İsrâil oğullarına, ayrılığa düştükleri şeyin çoğunu anlatmaktadır. Doğrusu Kur’an, inananlara doğruluk rehberi ve rahmettir. Rabbin şüphesiz, aralarında, kendi hükmünü verecektir. O güçlüdür, bilendir. Ey Muhammed! Allah'a güven, şüphesiz sen apaçık gerçek üzerindesin.” Muhakkak ki bu Kur’an İsrâil oğullarına da ihtilafa düştükleri, ayrılığa düşüp fırkalaştıkları, olur olmaz dedikleri her konuyu, onların hidâyeti için gerekli olan her konuyu her en ince teferruatına açıklığa kavuşturmaktadır ve artık hiçbir kimsenin elinde bir delil yoktur. Hiçbir kimsenin artık tutunabilecekleri bir dalları da kalmamıştır. Yâni artık biz ne yapalım? Bizim bunlardan haberimiz yoktu deme hakları kalmamıştır. İsrâil oğullarına Tevrat, Zebur ve İncil gönderilmesine rağmen, onları anlamada, yorumda tahrife gitmelerinden sonra Rabbimiz onları bu yanılgılardan, fırkalaşmalardan, düşmanlıklardan uzaklaştıracak bir kitabı indirmiştir ki o kitap bütün mü’minler için hidâyettir, yol göstericidir ve rahmettir. Kim bu kitabın mü’mini olursa dünyadaki tüm işlerinde bu kitap onların önüne geçecek, onlara yol gösterecek, mihmandardık yapacak onları sahili selâmete ulaştıracaktır. Ve aynı zamanda mü’minler bu kitabın en büyük rahmetine ulaşarak bu dünyadan ayrılıp gidecekler. İşte bu kitabı bu özelliğiyle Rabbin indirmiştir. Ve unutma ki Allah o insanların arasında hükmünü verecek olandır. Yasa O’na aittir, yetki O’nundur ve izzet ve şeref sahibi de Allah’tır. Öyleyse sen sadece Allah’a güven, Allah’a tevekkül edip dayan. Vekil olarak Allah’ı kabul edin ey Müslümanlar. Sen sana gelen bu vahiyle en güzel bir hayatı yaşamanla apaçık bir hak üzeresin. Sen Rabbine güven ve yoluna devam et. Onlar hakkında kararını verecek olan Allah’tır.
80,81. “Sen, ölülere şüphesiz ki işittiremezsin; dönüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Körleri sapıklıklarından vazgeçirip doğru yola döndüremezsin; ancak âyetlerimize inananlara sen duyurabilirsin; işte onlar Müslümanlardır.” Senin bu dâvetinin bazı engellemeleri olabilecektir. Unutma ki sen körlere, sapıklık içinde olan körlere hidâyet edip yol gösteremezsin. Onların görmeleri, onların Müslüman olmaları konusunda hiçbir zaman senin etkin ve yetkin yoktur. Sen hiçbir zaman ölülere de işittiremezsin. Sen ölülere de bir şey anlatamazsın. Sağırlara da bu dâvetini duyuramazsın, arkalarını sana karşı dönüp giderlerken, kaçıp giderlerken. Evet sen apaçık bir hak üzeresin. Ama Senin bunca haklılığına rağmen insanların niçin sana inanmadıklarına hakça bir açıklama getireyim diyerek peygamberini teselli ediyor Rabbimiz, tabii bizleri de. Öyle değil mi? Bunca Müslüman fedâkarca bir hayat yaşayıp, dürüstçe bir hayat yaşayıp insanları Allah’a dâvet etmelerine rağmen, insanları cennete çağırmalarına, cehennemden uzaklaştırmaya çalışmalarına rağmen, insanlara en güzel öğütlerde bulunmasına rağmen insanlar inanmayınca insanlar, peygamber bayağı sıkıntı çekiyor. İşte Rabbimiz mü’minlerin sıkıntılarını şöylece gideriyor. Muhakkak ki ey Müslümanlar, sizler onları hidâyete ulaştıramazsınız. Siz onlara duyurup anlatamazsınız. Hiç ölü duyar mı? Hiç sağır işitir mi? Hiç kör görür mü? Sizden kaçanlara, yaşadıkları halde ölülüğü seçenlere bir şey yapamazsınız. Sapıklığı tercih edenlere bir şey yapamazsınız. Siz ancak âyetlerimize iman eden kimselere işittirebilirsiniz, bunu hiçbir zaman unutmayın diyor Allah. Müslüman olanlar bu kitabı işitirler, anlarlar, dinlerler ve iman ederler ve hayatlarını düzene korlar. Herkese duyuracağız bu kitabın âyetlerini, unutmayacağız ki isteyenler buna iman edecekler anlıyoruz.
80,81. “Sen, ölülere şüphesiz ki işittiremezsin; dönüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Körleri sapıklıklarından vazgeçirip doğru yola döndüremezsin; ancak âyetlerimize inananlara sen duyurabilirsin; işte onlar Müslümanlardır.” Senin bu dâvetinin bazı engellemeleri olabilecektir. Unutma ki sen körlere, sapıklık içinde olan körlere hidâyet edip yol gösteremezsin. Onların görmeleri, onların Müslüman olmaları konusunda hiçbir zaman senin etkin ve yetkin yoktur. Sen hiçbir zaman ölülere de işittiremezsin. Sen ölülere de bir şey anlatamazsın. Sağırlara da bu dâvetini duyuramazsın, arkalarını sana karşı dönüp giderlerken, kaçıp giderlerken. Evet sen apaçık bir hak üzeresin. Ama Senin bunca haklılığına rağmen insanların niçin sana inanmadıklarına hakça bir açıklama getireyim diyerek peygamberini teselli ediyor Rabbimiz, tabii bizleri de. Öyle değil mi? Bunca Müslüman fedâkarca bir hayat yaşayıp, dürüstçe bir hayat yaşayıp insanları Allah’a dâvet etmelerine rağmen, insanları cennete çağırmalarına, cehennemden uzaklaştırmaya çalışmalarına rağmen, insanlara en güzel öğütlerde bulunmasına rağmen insanlar inanmayınca insanlar, peygamber bayağı sıkıntı çekiyor. İşte Rabbimiz mü’minlerin sıkıntılarını şöylece gideriyor. Muhakkak ki ey Müslümanlar, sizler onları hidâyete ulaştıramazsınız. Siz onlara duyurup anlatamazsınız. Hiç ölü duyar mı? Hiç sağır işitir mi? Hiç kör görür mü? Sizden kaçanlara, yaşadıkları halde ölülüğü seçenlere bir şey yapamazsınız. Sapıklığı tercih edenlere bir şey yapamazsınız. Siz ancak âyetlerimize iman eden kimselere işittirebilirsiniz, bunu hiçbir zaman unutmayın diyor Allah. Müslüman olanlar bu kitabı işitirler, anlarlar, dinlerler ve iman ederler ve hayatlarını düzene korlar. Herkese duyuracağız bu kitabın âyetlerini, unutmayacağız ki isteyenler buna iman edecekler anlıyoruz.
82. “Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği zaman, yerden bir çeşit hayvan çıkarırız ki o, onlara, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyler.” Kendilerine vaad edilmiş olan kıyamet saati geldiği zaman, Allah’ın hükmü gerçekleştiği zaman onlar için yeryüzünde bir hayvan, debelenen bir varlık çıkarırız ve o Dabbe onlarla konuşur. Ki bu bir âyettir, bir kıyamet alâmetidir. Ama buna rağmen insanlar âyetlerimize karşı kesin bir bilgi içinde değiller. Bir inanç içinde değiller. Yanılgıları, hataları devam etmektedir. İşte gözleri önünde Allah’ın yerden yarattığı bir varlık, bir hayvan kendileriyle konuşuyor, ama bu adamlar halâ Allah’ın âyetlerine imanı düşünmezler. Dâbbe; Arapça’da “yavaş ve sessizce yürümek, nüfuz ve sira-yet etmek” mânalarına gelen “deb” kökünden gelen bir kelimedir. Kitabımızın 14 âyetinde tekil, 4 âyetinde de çoğul şekliyle, “devab” gelmiştir. Âlimlerimizin ekseriyetinin beyanına göre kıyamet alâmetle-rinden birisi olarak kabul edilen bir yaratıktır. Kur’an-ı Kerimde kıya-metin çok yakın bir gelecekte zuhur edeceğini haber veren; Ahzâb 63, Şûrâ 17, Kamer 1 gibi âyetler ve Resûl-i Ekrem efendimizin bu konudaki hadislerinden çıkarımlarla ümmet “eşrat-ı saat” kıyametin alâmetleri başlığı altında pek çok eserler telif etmişlerdir. Kıyametin küçük alâmetleri, büyük alâmetleri, bugüne kadar fiilen vâki olanlar, kıyamete çok yakın bir zamanda vâki olacak olanlar gibi konuyu çeşitli taksimlere tabi tutmuşlardır. İslâmî kaynaklarda kıyametin alâmetleri sayılırken “dâbbetü’l arz’ın” çıkışına da ayrı bir başlık altında yer verilmiş ve bu husus kıyametin zuhuruna yakın bir zamanda gerçekleşecek harikulâde hadiseler arasında sayılmıştır. Müslim’de ve Ebû Dâvûd’un süneninde dâbbetü’l arz konusuy-la ilgili rivayetlerde bu varlığın özelliklerinden söz edilmeden sadece ortaya çıkışının bir kıyamet alâmeti olduğu haberi verilir. (Müslim, iman 249, Ebû Dâvud, melâhim) Ebû Hureyre Efendimizden nakledilen bir hadiste dâbbetü’l arz’ın Hz. Süleyman’ın mührü ile Hz. Musa’nın asasına sahip olacağı ve asa ile mü’minin yüzünü parlatırken mühürle de kâfirin burnunu damgalayacağı ifade edilir. Bu konu ile alâkalı kütüb-i sittenin dışın-daki bazı kaynaklarda yer almış, hattâ bazı tefsirlere bile geçmiş an-cak senet ve metin açısından tenkit edilebilen israiliyat rivayetler üze-rinde durmuyoruz. Sadece âyet ve hadislerde söz edildiği gibi kıya-met alâmetlerinden bir varlık olarak inanıp geçiyoruz.
83. “O gün her ümmetin âyetlerimizi yalanlayanlarını toplarız. Onlar bir arada tutulup, hesap yerine sevk edilirler.” Sonra onun arkasından da bir gün her ümmetin âyetlerimizi yalanlayanlarını toplarız. âyetlerimizi yalan sayanları, âyetlerimizi yok farz edenleri, âyetlerimizin işlevini bitirenleri, kale almayanları toplarız. Onlar gruplaştırılıp, belli bir kıskaç altına alınıp gidecekleri yere sevk edilirler.
84,85. “Geldikleri zaman Allah: “Âyetlerimizi anlamadığınız halde yalanladınız mı? Yoksa yaptığınız neydi?” der. Haksızlıklarından ötürü, söylenilen söz başlarına gelir. Artık konuşamaz olurlar.” Ta ki onlar azabın olduğu yere gelirler. Cehenneme gelirler. Yaşadıkları hayatın, yaptıklarının hesabını ödemek üzere Rablerinin huzuruna gelirler. Allah der ki onlara: Bilgi olarak anlayamadığınız, kavrayamadığınız, anlamak istemediğiniz âyetlerimi yalanlamıştınız değil mi? Yoksa başka bir şey mi yapıyordunuz? Neydi sizin dünyadaki haliniz? Niye yalanladınız âyetlerimi? Niye görmezden geldiniz? Onlarla bilgilenseydiniz, anlasaydınız ve onlar rehberliğinde bir hayat yaşayıp ta güzelce cennete gitseydiniz olmaz mıydı? dercesine Rab-bimiz bir sorgulamada bulunuyor. Anlamak istemediler, kavramak is-temediler. Çünkü anlamak isteyen anlayabilecektir bu kitabı. Hidâyet bulmak isteyen, yol bulmak isteyen anlayacaktır bu kitabı. Müslüman olmak isteyen kimse okur bu kitabı. İnadına Müslüman olmak istemeyen anlayamaz bunu. Evet onlar üzerine hüküm gerçekleşti, çünkü onlar zalim idiler. Zulmetmelerine karşılık onlar için şu hüküm gerçekleşti ki artık onlar konuşmayacaklar, konuşamayacaklar, itiraz hakları olmayacak. İşte suskunlar ve bitmiş bir durumdalar, suspus olmuşlar. Halbuki dünyada ne kadar da konuşuyorlardı değil mi? Peygambere ve Müslümanlara karşı ne kadar zulüm ve işkenceler yapıyorlardı değil mi? Müslümanlara hayat hakkı tanımayan bu insanlara orada hayat hakkı tanınmayacak.
84,85. “Geldikleri zaman Allah: “Âyetlerimizi anlamadığınız halde yalanladınız mı? Yoksa yaptığınız neydi?” der. Haksızlıklarından ötürü, söylenilen söz başlarına gelir. Artık konuşamaz olurlar.” Ta ki onlar azabın olduğu yere gelirler. Cehenneme gelirler. Yaşadıkları hayatın, yaptıklarının hesabını ödemek üzere Rablerinin huzuruna gelirler. Allah der ki onlara: Bilgi olarak anlayamadığınız, kavrayamadığınız, anlamak istemediğiniz âyetlerimi yalanlamıştınız değil mi? Yoksa başka bir şey mi yapıyordunuz? Neydi sizin dünyadaki haliniz? Niye yalanladınız âyetlerimi? Niye görmezden geldiniz? Onlarla bilgilenseydiniz, anlasaydınız ve onlar rehberliğinde bir hayat yaşayıp ta güzelce cennete gitseydiniz olmaz mıydı? dercesine Rab-bimiz bir sorgulamada bulunuyor. Anlamak istemediler, kavramak is-temediler. Çünkü anlamak isteyen anlayabilecektir bu kitabı. Hidâyet bulmak isteyen, yol bulmak isteyen anlayacaktır bu kitabı. Müslüman olmak isteyen kimse okur bu kitabı. İnadına Müslüman olmak istemeyen anlayamaz bunu. Evet onlar üzerine hüküm gerçekleşti, çünkü onlar zalim idiler. Zulmetmelerine karşılık onlar için şu hüküm gerçekleşti ki artık onlar konuşmayacaklar, konuşamayacaklar, itiraz hakları olmayacak. İşte suskunlar ve bitmiş bir durumdalar, suspus olmuşlar. Halbuki dünyada ne kadar da konuşuyorlardı değil mi? Peygambere ve Müslümanlara karşı ne kadar zulüm ve işkenceler yapıyorlardı değil mi? Müslümanlara hayat hakkı tanımayan bu insanlara orada hayat hakkı tanınmayacak.
86. “Size geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü çalışasınız diye aydınlık olarak yarattığımızı görmediler mi? Doğrusu bunda, inanan millet için dersler vardır.” Görmüyorlar mı? Biz geceyi onda sükun bulsunlar, rahata kavuşsunlar diye yarattık. Gündüzü de çalışıp rızıklarını kazansınlar, görsünler, aydınlığa kavuşsunlar diye yaratıp onların hizmetlerine sunduk. Görmüyorlar mı? Muhakkak ki gece ve gündüzde, bu iki âyette iman etmek, ibret almak isteyen insanlar için dersler vardır.
87. “Sur'a üfürüldüğü gün, Allah'ın diledikleri bir yana, göklerde olanlar da yerde olanlar da, korku içinde kalırlar. Hepsi Allah'a boyunları bükülmüş olarak gelirler.” Ve sura üfürüldüğü an Allah’ın istisna buyurdukları hariç göklerde ve yerlerde ne varsa hepsi korku içinde donakalırlar. Ve her bireri de boynu bükük bir vaziyette, ezik bir şekilde Allah’ın huzuruna gelmişlerdir. Evet sura üfürülüş, insanların tekrar dirilişi, Allah’ın huzuruna herkesin boynu bükük bir vaziyette gelişi sanki az evvel okuduğumuz âyetlerin devamı gibi. Hani ne zaman bu vaad diyorlardı? Kıyamet ne zaman? diyorlardı insanlar, inanmayanlar ya işte Rabbimiz burada onların bu sorularını cevaplıyor. Haydi işte buyurun o acele istediğiniz karşınızda buyuruyor. Herkes ayağa kalkmış ve korku içinde Allah’ın huzuruna doğru gidiyor. Ve sorgulama ve cennet cehennemle karşı karşıya kalıyorlar. Tekrar yeryüzüne geliyoruz. Bir öteki âlem bir bu âlem şeklinde Rabbimizin bir anlatım modeline şahit oluyoruz.
88. “Dağları yerinde donmuş gibi durur görürsün, oysa onlar bulutlar gibi geçerler. Bu her şeyi sağlam tutan Allah'ın işidir. Doğrusu O, yaptıklarınızdan haberdardır.” Dağları görsün ki onları donmuş zannedersin, hareketsiz, statik görürsün, halbuki onlar tıpkı bulutların hareketleri gibi o dağlar da sürekli bir hareketlilik içindedirler. Evet yeryüzünün temel direkleri olan o dağlar, hiç yerinden oynamıyor, sabitmiş gibi görünen o dağlar tıpkı bulutlar gibi bir yerlere doğru hızla akıp gitmektedirler diyor Rab-bimiz. Arzla beraber mi? Yoksa başka bir hareketle mi? orasını bile-miyoruz. Ama anladığımız o ki dağlar da hareket halindedirler. Rab-bimiz öyle diyor. İşte bu her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın bir sanatıdır bu. Yeryüzünü sapasağlam yapan, sarsıntıya uğratmayan Allah’ın işidir bu. Bunlara Allah’tan başka hiç kimsenin de gücü yetmez. Ve O Allah sizin her şeyinizi bilmektedir, hiç bir şeyiniz asla O’na gizli de kalamaz.
89. “Kim bir iyilik getirirse, ona daha iyisi verilir. Onlar o günün korkusundan güvendedirler.” Kim bir hasene ile bir iyilikle gelirse, kim ki Allah’ın razı olduğu bir amelle, bir hareketle, bir hayatla gelirse Allah onun için ondan daha güzeliyle, daha hayırlısıyla karşılık verir. Ve onlar o günün gürültüsünden, korkusundan, dehşetinden güvenlik içindedirler. Hiçbir korku, hiçbir üzüntü ve telaş ta duymazlar o mü’minler, o iyiliklerle, hasene-lerle gelenler. Gerçekten bu dünyada Müslümanca bir hayat yaşarken yaptığımız iyiliklere Rabbimiz bazen on katı, bazen yedi yüz katı, ba-zen da sonsuz karşılık veriyor. Yine yaptığımız iyiliklerimiz kötülüklerimizi gideriyor. İyiliklerimiz kötülüklerimizle silinmiyor ama kötülüklerimiz iyiliklerimizle siliniyor. Bir kötülüğün karşılığı bir iken, bir iyiliğin karşılığı kat kat artırılıyor. İşte Rabbimizin sonsuz merhametinin eseridir bunlar.
90. “Kötülük getiren kimseler, yüzükoyun ateşe atılırlar. “Ya siz yaptıklarınızdan başka bir şeyle mi cezalandırılacaksınız?” denir.” Kim de kötülükle gelirse yüzün koyu ateşe atılır. Evet kim de Rabbinin huzuruna isyanla, küfürle, şirkle gelirse o da tepe taklak cehenneme atılır Allah korusun. Rasulullah efendimiz bu âyetleri insanlara duyurunca kimileri sordular. Dediler ki ey Allah’ın Resûlü, yüzüstü nasıl atılır insanlar? Ayakları üstünde nasıl yürüse insanlar yüzleri üzerine de öylece atılırlar buyurdu. Peki bu kadar azap çok değil mi? Ne olur affediverse olmaz mı? derseniz, yok diyor Rabbimiz, herkese ameliyle karşılık verilecek. Hiçbir kimseye zulmetmiyor Rabbi-miz. Herkes nasıl bir hayat yaşamışsa onun karşılığını bulacak. Eğer Rabbimiz kitaplar göndermeseydi, peygamberler göndermeseydi, is-tediği hayatı bildirmeseydi, cennet ve cehenneminden insanları haberdar etmeseydi, uyarılarda bulunmadan cehennemine koysaydı belki o zaman bu insanların ya Rabbi bizim suçumuz neydi ki bizi cehennemine attın? demeye hakları olurdu. Öyle değil mi? Allah peygamber göndersin, o peygamber Rab-bi hatırına insanların gece-gündüz işkencelerine göğüs gersin, onlara hakkı duyursun, insanlar onu dinlemesinler, ellerindeki güç ve kuvvetlerine güvenerek Rabbim Allah diyenlere hayat hakkı tanımasınlar, sonra da cehenneme atılınca da bizim suçumuz neydi? Desinler. Buna kimsenin hakkı yoktur. İşte şu anda her ikisiyle de karşı karşıyayız, bunlardan birini seçme hakkımız vardır. Cennete gitmek mi? Güvende olmak mı? Yoksa yüzün kuyu cehenneme atılmak mı? Tercihimizi iyi yapalım.
91,92. “De ki: “Ben, yalnız her şeyin sahibi olan ve bu kutlu kılınmış şehrin Rabbine kulluk etmekle emrolun-dum. Müslümanlardan olmakla ve Kur’an okumakla em-rolundum. “Kim doğru yolu bulmuşsa, yalnız kendisi için bulmuş olur, kim sapıtmışsa, kendine etmiş olur. De ki: “Ben sadece, uyaranlardan biriyim.” Evet işte sûrenin son âyetleri. De ki peygamberim, sizler de deyin ki ey peygamber yolunun yolcuları, ben şu Mekke’nin, şu beldenin Rabbine ibadet etmekle, sadece O’nu dinlemekle emrolundum ki O Allah o beldeyi haram kıldı ve her şeyin sahibi de O’dur. Ve ben Müslümanlardan olmakla emrolundum. Evet benim görevim işte budur. Benim görevim Müslüman olmak, şu Mekke’yi kutsal şehir haline getiren, her şeyin sahibi ve Mâliki olan Rabbim için bir hayat yaşamakla emrolundum. İşte görev budur. Ey Mekkeliler kutsal saydığınız bu şehri kutsallaştıran Allah’tır. Tüm şehirlerin, tüm âlemlerin sahibi de Allah’tır. Şu anda bildiğiniz her şeyin sahibi O’dur. Ben işte O Allah’a teslimiyetle emrolundum. Ve ayrıca ben bu Kur’an’ı okumakla, anlamakla ve Onun istediği bir hayatı yaşamakla emrolundum. Tabii bize de bir emirdir bu. Bizler de bu Kur’an’ı okumakla emrolunduk. Bizler de bu kitabı anlamak ve yaşamak zorundayız. İn-sanlara Onu duyurmakla emrolunduk. Bizim görevimiz budur. Benim işim ticarettir, Kur’an’ı okumayı, anlamayı, duyurmayı da başkaları yapsın demeye kimsenin hakkı yoktur. Herkes bu kitabı okumak, anlamak ve yaşamakla sorumludur. Herkes bu kitabın istediği gibi Müslüman olmakla emrolunmuştur. Kim bu kitabın hidâyetiyle hidâyet bulursa o kendisi için hidâyet bulmuştur. Kim de sapıtırsa de ki ben sadece bir uyarıcıyım. Ben uyarırım, kabul ederseniz de etmezseniz de siz bilirsiniz.
91,92. “De ki: “Ben, yalnız her şeyin sahibi olan ve bu kutlu kılınmış şehrin Rabbine kulluk etmekle emrolun-dum. Müslümanlardan olmakla ve Kur’an okumakla em-rolundum. “Kim doğru yolu bulmuşsa, yalnız kendisi için bulmuş olur, kim sapıtmışsa, kendine etmiş olur. De ki: “Ben sadece, uyaranlardan biriyim.” Evet işte sûrenin son âyetleri. De ki peygamberim, sizler de deyin ki ey peygamber yolunun yolcuları, ben şu Mekke’nin, şu beldenin Rabbine ibadet etmekle, sadece O’nu dinlemekle emrolundum ki O Allah o beldeyi haram kıldı ve her şeyin sahibi de O’dur. Ve ben Müslümanlardan olmakla emrolundum. Evet benim görevim işte budur. Benim görevim Müslüman olmak, şu Mekke’yi kutsal şehir haline getiren, her şeyin sahibi ve Mâliki olan Rabbim için bir hayat yaşamakla emrolundum. İşte görev budur. Ey Mekkeliler kutsal saydığınız bu şehri kutsallaştıran Allah’tır. Tüm şehirlerin, tüm âlemlerin sahibi de Allah’tır. Şu anda bildiğiniz her şeyin sahibi O’dur. Ben işte O Allah’a teslimiyetle emrolundum. Ve ayrıca ben bu Kur’an’ı okumakla, anlamakla ve Onun istediği bir hayatı yaşamakla emrolundum. Tabii bize de bir emirdir bu. Bizler de bu Kur’an’ı okumakla emrolunduk. Bizler de bu kitabı anlamak ve yaşamak zorundayız. İn-sanlara Onu duyurmakla emrolunduk. Bizim görevimiz budur. Benim işim ticarettir, Kur’an’ı okumayı, anlamayı, duyurmayı da başkaları yapsın demeye kimsenin hakkı yoktur. Herkes bu kitabı okumak, anlamak ve yaşamakla sorumludur. Herkes bu kitabın istediği gibi Müslüman olmakla emrolunmuştur. Kim bu kitabın hidâyetiyle hidâyet bulursa o kendisi için hidâyet bulmuştur. Kim de sapıtırsa de ki ben sadece bir uyarıcıyım. Ben uyarırım, kabul ederseniz de etmezseniz de siz bilirsiniz.
93. “De ki: “Hamd Allah'a mahsustur. O, âyetlerini size gösterecek, siz de onları bileceksiniz.” Rabbin yaptıklarından habersiz değildir.” De ki elhamdülillah. Hamd, övgü Allah’a aittir. O’ndan başka övülecek, ondan başka yasaları uygulanacak, O’ndan başka hatırı kazanılıp kendisine kulluk edilecek yoktur. Bilesiniz ki O Allah size âyetlerini gösterecek ve siz O’nu tanıyacaksınız. Gerçekten sizler bu dünyada O’nu da, âyetlerini de tanıma imkânına sahip kılınacaksınız. Size bu fırsat verilecek. Böylece O’nun istediği gibi Müslüman olup olmama konusunda hiç kimsenin bir sıkıntısı olmayacak. Ve unutmayın ki Rabbiniz yaptıklarınızdan gafil değildir. O’nun gafleti, uyuklaması yoktur. Öyleyse ey insanlar hidâyet yolu da, sapıklık yolu da işte karşınızda durmaktadır. Her ikisinden birini seçme noktasında şu anda özgürsünüz. Bunlardan dilediğinizi tercih hakkınız ve imkânınız vardır. İşte Allah’ın kitabı ve Resûlünün tertemiz sün-neti karşınızda durmaktadır. Hidâyeti tercih eder Allah yolunda giderseniz bunun karı kendinizedir. Yok eğer sapıtırsanız zararı sizedir Allah korusun. Buyurun kararınızı kendiniz verin. Bu sûre ile alâkalı bu kadar söz yeter. Rabbim gereği gibi inanıp amele dönüştürmeyi hepimize nasip buyursun. Sübhanekalla-hümme ve bihamdik, lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etübü ileyke. Ve âhiru dâvana enilhamdü lillahi Rabbil’âlemîn.