Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Qiyamet — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

40 ayetRûpel 2 / 2
22-25. “O gün birtakım yüzler Rabblerine bakıp parlayacaktır. O gün birtakım yüzler de asıktır. Kendisinin belkemiğinin kırılacağını zanneder.” O gün insanlar iki gruptur. Amel defterlerinin dağılımına göre insanlar iki gruptur. Vücuh, yüzler anlamına geldiği gibi, insanlar anlamına da gelir. İşte o gün nice yüzler vardır ki onlar “Nazırah” tır. Başarı neticesinde sürûr içinde ışıldar durur, parlar durur o yüzler. Yani böyle neşeli, sürûrlu, sevinçli, parlak yüzler, insanlar vardır o gün. O yüzler Rabbine doğruda nazırdırlar. Rabblerine doğru bakmaktadırlar. Allah rahmet etsin, ecdat bunun üzerinde durmuş, yıllar yılı uğraşmış durmuş. Efendim bu âyeti nasıl anlayacağız? Allah bizzat görülür mü? Yoksa görülmeyecek mi? Acaba Hz. Mûsâ’ya Allah’ın “Len terani” demesi, beni ebedîyen göremezsin ey Mûsâ! demesi buraya da şamil mi, değil mi? Acaba buradaki _«Z¬±"«* ´|«7Ë! dan kasıt, “İla niami Rabbiha” manasına mı? Yani yarın cennette Allah’ın nîmetlerine bakma, onları seyretme anlamına mı? Yoksa bizzat Cenab-ı Hakk’ın cemâline bakma mı kast ediliyor? Ecdat burada durmuş ve yıllar yılı münakaşa etmiş. Meselâ Mutezile fırkası bunu bayraklaştırmış, bu konuda kesin tavrını ortaya koymuş ve demiş ki: Allah kesinlikle görülmez! Çünkü Hz. Mûsâ’ya eğer “Len terani” diyorsa Allah, kesinlikle görülmez, görülmeyecektir. Sanki Allah “Lenterani” yi diyendir, ama “İla Rabbiha nazırah’ı demeyendir. Veya “Lenterani”yi diyen Allah’tır da, bunu diyen başkasıdır sanki. İki âyetten birini temel kabul edip ötekini onunla yargılama âdeti pek yaygındır. İki âyet veya iki hadis. Bunlardan birini temel ka-bul, doğru kabul edip ötekisini onunla yargılama âdeti bizde de çok yaygındır. Veya dinin bir birimi temel kabul edilecek, diğeri onunla yargılanacak. Böyle bir âdet var toplumda. Meselâ benim hocam böyle dedi diyor adam, onu temel din kabul ediyor. Veya benim imamım, benim şeyhim, benim mezhebim böyle dedi diyor, bunu temel kabul ediyor, ötekileri buna göre yargılı-yor. Temel kabul ettiği o hükme, o düşünceye, o anlayışa uyanları doğru, uymayanları yanlış kabul ediyor. Meselâ kendi imamının, kendi hocasının, kendi mezhebinin namazını temel kabul ediyor ve ötekilerin kıldığı namaza namaz mı yahu bu? diyor. Veya Buhari’dekileri yanlış kabul ediyor, bu hadis-i şerif yanlış veya bu iş bâtıl diyor. Veya daha önceki öğrendiği dini temel kabul edip, ondan sonra öğrendiklerini onunla yargılamaya kalkışıyor, bu da aynı şey. Bildiği kadar ki Kur’an’ı temel kabul ediyor ve bu Kur’an’la hadisleri yargılamaya kalkışıyor, “efendim işte bu hadis Kur’an’a aykırıdır” diyebiliyor. Kur’an’dan bildiği topu topu iki sûredir ve bildiği bu iki sûreyle hadisi yargılamaya kalkıyor. Veya bir âyet öğreniyor onu temel kabul ediyor sonra karşısına çıkan bir hadis ona aykırı gibi gelince onu reddediveriyor. Meselâ Nûr sûresinde Allah diyor ki: “Bir arada veya ayrı ayrı yemenizde bir sorumluluk yoktur.” (Nûr 61) “Sizin beraber de, ayrı ayrı da yemenizde bir beis yoktur” âyetini temel kabul etmiyor da, âyetle ilgili kendi anlayışını temel kabul ediyor ve diyor ki: “Bak burada aynı tabakta da, ayrı ayrı tabaklarda da, bir arada da, veya ayrı ayrı yemekte de bir beis yoktur” denildi. “Öyleyse efendim bizler ayrı da yiyebiliriz beraber de yiyebiliriz! Bunun hiçbir sakıncası yoktur! Kadın-erkek bir arada yiyebiliriz! Sonra yabancı kadınmış, yerli erkekmiş ayrımı da yoktur üstelik, işte cümbür cemaat, eş-dost, hısım, akraba, arkadaş, dost toplanırsın böyle yenebilir, bu âyete aykırı değildir!” diyor. Halbuki bu âyet, bu âyeti anlatan, şerh eden hadislerle anlaşılacakken, bunu anlatan hadisleri insanlar reddetmeye çalışıyorlar. Gerçekten garip bir durumdur bu. Âyet temeldir tamam, Kur’an temeldir tamam. Âyete ters düşen reddedilsin tamam da, acaba o âyetten kasıt o mu, değil mi? İşte orada farklı düşünüyorlar. Kim demiş o âyetin o anlama geldiğini?! Meselâ Nisâ sûresindeki: «š³@«K¬±X7! ­v­B²K«8ž¸ ²—Ï! âyetinin muhtevası "Kadınlara mücerret dokunduğunuz zaman" da olabilir, "Kadınlarla münâsebet ettiğiniz zaman abdest bozulur" da olabilir. Ama insanlardan kimileri mücerret dokunmayı temel kabul edip, sanki âyet onu mutlak olarak anlatırmışçasına diğerlerini reddederken, kimileri de cinsi münâsebet manasına gelir deyip, onu temel kabul edip diğerlerini reddediyor. Kim dedi onun sadece bu manaya geldiğini? Öyleyse burada şunu söyleyelim: Bu dinin temeli kitaptır, bunda kimsenin ihtilâfı yoktur. Her şeyi kitapla ölçmeliyiz. Aslında kitap değil de vahiy demek en doğrusudur. Çünkü sünnet de vahyin bir parçasıdır. Kitap temeldir, kitap asıldır ve ona uymayanlar reddedilmelidir, ama kitaba aykırı olan sünneti reddedelim derken ihtiyatlı davranmalıdır. Burada şu soruyu sormamız lâzım. Tamam kitap temeldir, kitaba aykırı olan reddedilmelidir ama hangi kitaba aykırı olanlar reddedilecek? Benim anladığım kadar ki kitaba mı? Yoksa Mutezilî kitaba mı? Yoksa Şia anlayışındaki kitaba mı? Hangi kitaba aykırı olanları reddedeceğiz? Kimin kitabına aykırı olanları reddedeceğiz? Kimileri de sünneti temel kabul edip kitabı onunla yargılamadan yana bir tavır sergiliyorlar. Aynı soruyu onlara da sormak lâzım. Sünnet te-meldir kitabı onunla anlayalım derken de hangi sünnetin temel olduğunu bilelim! Sünnetten benim anladığım mı? Yani benim anlayışım mı? Yoksa mukabilimin anlayışı mı? Bunu bilmeliyiz. Öyle değil mi, kitap temeldir tamam da kimin kitabı temeldir? Farz edin ki ben Kur’an’dan elli sûreyi tanıyabilmişim. Elli sûrede anlatılanların da belki onda birini anlama imkânım olmuş. Kur’an’dan benim nasibim işte bu kadardır. Yani benim kitabım işte budur. Kitaptan bana yansıyan budur. Peki Kur’an’ın elli sûresini ancak tanıyabilmiş ve üstelik de bu elli sûrede Rabbimin anlattıklarının sadece yirmide birini anlayabilmiş birisi olarak, bu kadarcık Kur’an bilgisiyle bir hadisi nasıl yargılayacağım? Hakkım var mı buna? Öyleyse kimin ki-tabına uymayanları reddedeceğiz? Meselâ aynı hadis İmam Buhârî efendimizin kitabına ters gelmemiş ki o hadisi kitabına almış. Veya İmam Müslim’in Kur’an’ına ters düşmediği için o hadisi kitabına almış. Veya İmam Ebu Hanife efendimizin, İmam Şafiî efendimizin Kur’a-n’ına ters düşmemiş o hadis. Şimdi ne diyeceğiz buna? Benim kitabı-ma, veya Yaşar Nuri efendinin kitabına ters düşüyor bu hadis diye red mi edeceğiz? Hakkımız var mı buna? Bu konuda çok cesur davrananları görüyorum ve korkuyorum, ihtiyatlı davranmadan yanayım, Allah doğrudan saptırmasın inşallah. Öyleyse buradaki _«Z¬±"«* ´|«7Ë! âyetini söyleyen de Allah’tır. "Onlar o gün Rabblerine bakacaklar!" buyuran da Allah’tır, ama Hz. Mûsâ: “Ya Rabbi! Ben seni görsem!” dediğinde: Ona: “Lenterani”yi, yani “kesinlikle beni görmeyeceksin! Ebedîyen görmeyeceksin! hiç mümkün değil ey Mûsâ!” diyen de Allah’tır. Bunun her ikisini buyuran da Allah’tır. Bunun birini temel kabul edip ötekini onunla yargılamak, birini doğru kabul edip ötekisini reddetmek mümkün olmadığı gibi, hâşâ ya Rabbi birinde görülmeyeceğini, birinde görüneceğini dedin. Birisinde onlar Rabblerine bakarlar buyururken ötekisinde asla görülemeyeceğini anlatıyorsun. Bu ne biçim iş mi diyeceğiz? Diyemeyiz bunu Allah’a! Peki ne diyeceğiz ya? Bu âyetlerde farklı ortamlar kast edilmektedir diyeceğiz. Birisinde âhiret ortamı, ötekisinde de dünya ortamı anlatılmaktadır. Burada, bu okuduğumuz âyette âhiret ortamı anlatılmaktadır, cennet ortamı anlatılmaktadır ve kesinlikle biliyor ve inanıyoruz ki Cenâb-ı Hak âhirette, cennette görülecektir. Ama ötesinde Hz. Mûsâ gibi olma ortamı anlatılmaktadır, yani dünya ortamı anlatılmaktadır ve kesinlikle biliyor ve inanıyoruz ki kim de Hz. Mûsâ ortamındaysa, yani dünya ortamındaysa tamam o kesin görmeyecektir, göremeyecektir diyoruz. Peki Rasulullah Allah’ı Mirac’da gördü mü? Eğer Rasulullah Mirac’da cennet ortamında bir bulunuşla bulunmuşsa evet gördü, ama Hz. Mûsâ ortamında bir bulunuşla bulunmuşsa kesinlikle görmedi, ikisinin de dışındaysa o zaman bilmiyoruz diyeceğiz. Kaldı ki insanlar nedense kimi konularda çok titiz davranırken kimi konularda yan çizmeye başlamışlar. Ya da te’vili din kabul etmişler. Meselâ bakın şu konularda hassas davrandıklarından hiç de problem çıkmamış. Allah görür mü? konusunda tüm ümmet ittifak et-miştir ki Allah görür. Ama nasıl gördüğünü bilmeyiz demişler ve işi bi-tirmişler. Allah’ça görür demişler ve hiç de ihtilâfa düşmemişler bu ko-nuda. Peki Allah’ın eli var mı? Bu sefer bocalamışlar. Acaba el desek mi, demesek mi? Acaba mutlak mı, değil mi? Halbuki önceki gibi deyiverseler iş bitecek. Ama kimi konularda bunu, nasılını bilmeyiz derken kimilerinde akıllarına gelmiyor galiba. İşte burada da _«Z¬±"«* ´|«7Ë! insanlar Rabbine nazır olacaklar. Peki nasıl bir şey? Allah nasıl görülecek? Îman ediyoruz ama nasılını bilmeyiz deyiverseler iş bitecek. Peki peygamber bir şey anlatmış mı bu konuda? Peygamber nezaretin olacağını anlatmış mı bu konuda? Peygamber nezaretin olacağını anlatmış, bakmanın olacağını anlatmıştır. Yani mehtaplı bir gecede ayın on dördü iken insanlar itişip ka-kışırlar mı ayı görmeye? Hayır! Herkes bulunduğu yerden çok rahat seyreder değil mi? Allah’ın Resûlü, “İşte aynen böylece insanlar da Allah’ı cennette görecekler” diyor. Ama Allah ay gibi mi olacak? Hâşâ öyle değil. Allah’ça bir görülüşle görülecek. Burada görüşün böyle iti-şip kakışmadan olacağı beyan edilmektedir. Değilse bundan hâşâ Al-lah’ın ay gibi görüleceği, uzakta, ya da yakında görüleceği anlaşılmaz. Bir de bununla ilgili "Nâzır" kelimesi var. Kimileri demiş ki işte mü’minler orada, cennette nezaret edecekler. Yani bakanlık yapacaklar. Allah cennette kendilerine bir kısım görevler, bakanlıklar verecek de onlar bu görevlere nezaret edecekler, Allah’tan kendilerine bir görev düşüp onlar bu göreve bakıp nezaret edecekler demeye çalışmışlar. Bakan, bakanlık, filan denir ya işte öyle bir şey. Bir de görmekle bakmak ayrıdır demişler. Yani Allah görülmez ama O’na bakılır demişler. Evet: “Kimi yüzler vardır ki o gün nazıradır ama kimi yüzler de vardır ki o gün basiradır.” Yani abus bir çehre olarak pusarır, asılıp durur. Adam suçundan, kaybından, ayıbından, ıstırabından, üzüntüsünden dolayı suspus olmuş, yıkılmış, bitmiş, tükenmiştir Allah korusun. Bilir ki, anlar ki artık kendilerine Fâkıra yapılacaktır. œ«I¬5@«4 bel kıran demektir. Artık o kişi anlar ki kendisine bel kıran yapılacaktır. Bel kıran, adamın belini büken facia, belini kıran belâ veya burnunu kıran bir belâdır. Fakıra, bir de Rabbinden, Rabbinin rahmetinden mahrum oluş, Rabbine bakamama anlamına da gelir. Veya dahiye, yani ateşe girmek anlamına bir manadır. Çw­P«# Zanne burada îman, anlamak, bilmek anlamak manasına kullanılır. Artık o kişi kendisine fakıra yapılacağını anlamıştır.
22-25. “O gün birtakım yüzler Rabblerine bakıp parlayacaktır. O gün birtakım yüzler de asıktır. Kendisinin belkemiğinin kırılacağını zanneder.” O gün insanlar iki gruptur. Amel defterlerinin dağılımına göre insanlar iki gruptur. Vücuh, yüzler anlamına geldiği gibi, insanlar anlamına da gelir. İşte o gün nice yüzler vardır ki onlar “Nazırah” tır. Başarı neticesinde sürûr içinde ışıldar durur, parlar durur o yüzler. Yani böyle neşeli, sürûrlu, sevinçli, parlak yüzler, insanlar vardır o gün. O yüzler Rabbine doğruda nazırdırlar. Rabblerine doğru bakmaktadırlar. Allah rahmet etsin, ecdat bunun üzerinde durmuş, yıllar yılı uğraşmış durmuş. Efendim bu âyeti nasıl anlayacağız? Allah bizzat görülür mü? Yoksa görülmeyecek mi? Acaba Hz. Mûsâ’ya Allah’ın “Len terani” demesi, beni ebedîyen göremezsin ey Mûsâ! demesi buraya da şamil mi, değil mi? Acaba buradaki _«Z¬±"«* ´|«7Ë! dan kasıt, “İla niami Rabbiha” manasına mı? Yani yarın cennette Allah’ın nîmetlerine bakma, onları seyretme anlamına mı? Yoksa bizzat Cenab-ı Hakk’ın cemâline bakma mı kast ediliyor? Ecdat burada durmuş ve yıllar yılı münakaşa etmiş. Meselâ Mutezile fırkası bunu bayraklaştırmış, bu konuda kesin tavrını ortaya koymuş ve demiş ki: Allah kesinlikle görülmez! Çünkü Hz. Mûsâ’ya eğer “Len terani” diyorsa Allah, kesinlikle görülmez, görülmeyecektir. Sanki Allah “Lenterani” yi diyendir, ama “İla Rabbiha nazırah’ı demeyendir. Veya “Lenterani”yi diyen Allah’tır da, bunu diyen başkasıdır sanki. İki âyetten birini temel kabul edip ötekini onunla yargılama âdeti pek yaygındır. İki âyet veya iki hadis. Bunlardan birini temel ka-bul, doğru kabul edip ötekisini onunla yargılama âdeti bizde de çok yaygındır. Veya dinin bir birimi temel kabul edilecek, diğeri onunla yargılanacak. Böyle bir âdet var toplumda. Meselâ benim hocam böyle dedi diyor adam, onu temel din kabul ediyor. Veya benim imamım, benim şeyhim, benim mezhebim böyle dedi diyor, bunu temel kabul ediyor, ötekileri buna göre yargılı-yor. Temel kabul ettiği o hükme, o düşünceye, o anlayışa uyanları doğru, uymayanları yanlış kabul ediyor. Meselâ kendi imamının, kendi hocasının, kendi mezhebinin namazını temel kabul ediyor ve ötekilerin kıldığı namaza namaz mı yahu bu? diyor. Veya Buhari’dekileri yanlış kabul ediyor, bu hadis-i şerif yanlış veya bu iş bâtıl diyor. Veya daha önceki öğrendiği dini temel kabul edip, ondan sonra öğrendiklerini onunla yargılamaya kalkışıyor, bu da aynı şey. Bildiği kadar ki Kur’an’ı temel kabul ediyor ve bu Kur’an’la hadisleri yargılamaya kalkışıyor, “efendim işte bu hadis Kur’an’a aykırıdır” diyebiliyor. Kur’an’dan bildiği topu topu iki sûredir ve bildiği bu iki sûreyle hadisi yargılamaya kalkıyor. Veya bir âyet öğreniyor onu temel kabul ediyor sonra karşısına çıkan bir hadis ona aykırı gibi gelince onu reddediveriyor. Meselâ Nûr sûresinde Allah diyor ki: “Bir arada veya ayrı ayrı yemenizde bir sorumluluk yoktur.” (Nûr 61) “Sizin beraber de, ayrı ayrı da yemenizde bir beis yoktur” âyetini temel kabul etmiyor da, âyetle ilgili kendi anlayışını temel kabul ediyor ve diyor ki: “Bak burada aynı tabakta da, ayrı ayrı tabaklarda da, bir arada da, veya ayrı ayrı yemekte de bir beis yoktur” denildi. “Öyleyse efendim bizler ayrı da yiyebiliriz beraber de yiyebiliriz! Bunun hiçbir sakıncası yoktur! Kadın-erkek bir arada yiyebiliriz! Sonra yabancı kadınmış, yerli erkekmiş ayrımı da yoktur üstelik, işte cümbür cemaat, eş-dost, hısım, akraba, arkadaş, dost toplanırsın böyle yenebilir, bu âyete aykırı değildir!” diyor. Halbuki bu âyet, bu âyeti anlatan, şerh eden hadislerle anlaşılacakken, bunu anlatan hadisleri insanlar reddetmeye çalışıyorlar. Gerçekten garip bir durumdur bu. Âyet temeldir tamam, Kur’an temeldir tamam. Âyete ters düşen reddedilsin tamam da, acaba o âyetten kasıt o mu, değil mi? İşte orada farklı düşünüyorlar. Kim demiş o âyetin o anlama geldiğini?! Meselâ Nisâ sûresindeki: «š³@«K¬±X7! ­v­B²K«8ž¸ ²—Ï! âyetinin muhtevası "Kadınlara mücerret dokunduğunuz zaman" da olabilir, "Kadınlarla münâsebet ettiğiniz zaman abdest bozulur" da olabilir. Ama insanlardan kimileri mücerret dokunmayı temel kabul edip, sanki âyet onu mutlak olarak anlatırmışçasına diğerlerini reddederken, kimileri de cinsi münâsebet manasına gelir deyip, onu temel kabul edip diğerlerini reddediyor. Kim dedi onun sadece bu manaya geldiğini? Öyleyse burada şunu söyleyelim: Bu dinin temeli kitaptır, bunda kimsenin ihtilâfı yoktur. Her şeyi kitapla ölçmeliyiz. Aslında kitap değil de vahiy demek en doğrusudur. Çünkü sünnet de vahyin bir parçasıdır. Kitap temeldir, kitap asıldır ve ona uymayanlar reddedilmelidir, ama kitaba aykırı olan sünneti reddedelim derken ihtiyatlı davranmalıdır. Burada şu soruyu sormamız lâzım. Tamam kitap temeldir, kitaba aykırı olan reddedilmelidir ama hangi kitaba aykırı olanlar reddedilecek? Benim anladığım kadar ki kitaba mı? Yoksa Mutezilî kitaba mı? Yoksa Şia anlayışındaki kitaba mı? Hangi kitaba aykırı olanları reddedeceğiz? Kimin kitabına aykırı olanları reddedeceğiz? Kimileri de sünneti temel kabul edip kitabı onunla yargılamadan yana bir tavır sergiliyorlar. Aynı soruyu onlara da sormak lâzım. Sünnet te-meldir kitabı onunla anlayalım derken de hangi sünnetin temel olduğunu bilelim! Sünnetten benim anladığım mı? Yani benim anlayışım mı? Yoksa mukabilimin anlayışı mı? Bunu bilmeliyiz. Öyle değil mi, kitap temeldir tamam da kimin kitabı temeldir? Farz edin ki ben Kur’an’dan elli sûreyi tanıyabilmişim. Elli sûrede anlatılanların da belki onda birini anlama imkânım olmuş. Kur’an’dan benim nasibim işte bu kadardır. Yani benim kitabım işte budur. Kitaptan bana yansıyan budur. Peki Kur’an’ın elli sûresini ancak tanıyabilmiş ve üstelik de bu elli sûrede Rabbimin anlattıklarının sadece yirmide birini anlayabilmiş birisi olarak, bu kadarcık Kur’an bilgisiyle bir hadisi nasıl yargılayacağım? Hakkım var mı buna? Öyleyse kimin ki-tabına uymayanları reddedeceğiz? Meselâ aynı hadis İmam Buhârî efendimizin kitabına ters gelmemiş ki o hadisi kitabına almış. Veya İmam Müslim’in Kur’an’ına ters düşmediği için o hadisi kitabına almış. Veya İmam Ebu Hanife efendimizin, İmam Şafiî efendimizin Kur’a-n’ına ters düşmemiş o hadis. Şimdi ne diyeceğiz buna? Benim kitabı-ma, veya Yaşar Nuri efendinin kitabına ters düşüyor bu hadis diye red mi edeceğiz? Hakkımız var mı buna? Bu konuda çok cesur davrananları görüyorum ve korkuyorum, ihtiyatlı davranmadan yanayım, Allah doğrudan saptırmasın inşallah. Öyleyse buradaki _«Z¬±"«* ´|«7Ë! âyetini söyleyen de Allah’tır. "Onlar o gün Rabblerine bakacaklar!" buyuran da Allah’tır, ama Hz. Mûsâ: “Ya Rabbi! Ben seni görsem!” dediğinde: Ona: “Lenterani”yi, yani “kesinlikle beni görmeyeceksin! Ebedîyen görmeyeceksin! hiç mümkün değil ey Mûsâ!” diyen de Allah’tır. Bunun her ikisini buyuran da Allah’tır. Bunun birini temel kabul edip ötekini onunla yargılamak, birini doğru kabul edip ötekisini reddetmek mümkün olmadığı gibi, hâşâ ya Rabbi birinde görülmeyeceğini, birinde görüneceğini dedin. Birisinde onlar Rabblerine bakarlar buyururken ötekisinde asla görülemeyeceğini anlatıyorsun. Bu ne biçim iş mi diyeceğiz? Diyemeyiz bunu Allah’a! Peki ne diyeceğiz ya? Bu âyetlerde farklı ortamlar kast edilmektedir diyeceğiz. Birisinde âhiret ortamı, ötekisinde de dünya ortamı anlatılmaktadır. Burada, bu okuduğumuz âyette âhiret ortamı anlatılmaktadır, cennet ortamı anlatılmaktadır ve kesinlikle biliyor ve inanıyoruz ki Cenâb-ı Hak âhirette, cennette görülecektir. Ama ötesinde Hz. Mûsâ gibi olma ortamı anlatılmaktadır, yani dünya ortamı anlatılmaktadır ve kesinlikle biliyor ve inanıyoruz ki kim de Hz. Mûsâ ortamındaysa, yani dünya ortamındaysa tamam o kesin görmeyecektir, göremeyecektir diyoruz. Peki Rasulullah Allah’ı Mirac’da gördü mü? Eğer Rasulullah Mirac’da cennet ortamında bir bulunuşla bulunmuşsa evet gördü, ama Hz. Mûsâ ortamında bir bulunuşla bulunmuşsa kesinlikle görmedi, ikisinin de dışındaysa o zaman bilmiyoruz diyeceğiz. Kaldı ki insanlar nedense kimi konularda çok titiz davranırken kimi konularda yan çizmeye başlamışlar. Ya da te’vili din kabul etmişler. Meselâ bakın şu konularda hassas davrandıklarından hiç de problem çıkmamış. Allah görür mü? konusunda tüm ümmet ittifak et-miştir ki Allah görür. Ama nasıl gördüğünü bilmeyiz demişler ve işi bi-tirmişler. Allah’ça görür demişler ve hiç de ihtilâfa düşmemişler bu ko-nuda. Peki Allah’ın eli var mı? Bu sefer bocalamışlar. Acaba el desek mi, demesek mi? Acaba mutlak mı, değil mi? Halbuki önceki gibi deyiverseler iş bitecek. Ama kimi konularda bunu, nasılını bilmeyiz derken kimilerinde akıllarına gelmiyor galiba. İşte burada da _«Z¬±"«* ´|«7Ë! insanlar Rabbine nazır olacaklar. Peki nasıl bir şey? Allah nasıl görülecek? Îman ediyoruz ama nasılını bilmeyiz deyiverseler iş bitecek. Peki peygamber bir şey anlatmış mı bu konuda? Peygamber nezaretin olacağını anlatmış mı bu konuda? Peygamber nezaretin olacağını anlatmış, bakmanın olacağını anlatmıştır. Yani mehtaplı bir gecede ayın on dördü iken insanlar itişip ka-kışırlar mı ayı görmeye? Hayır! Herkes bulunduğu yerden çok rahat seyreder değil mi? Allah’ın Resûlü, “İşte aynen böylece insanlar da Allah’ı cennette görecekler” diyor. Ama Allah ay gibi mi olacak? Hâşâ öyle değil. Allah’ça bir görülüşle görülecek. Burada görüşün böyle iti-şip kakışmadan olacağı beyan edilmektedir. Değilse bundan hâşâ Al-lah’ın ay gibi görüleceği, uzakta, ya da yakında görüleceği anlaşılmaz. Bir de bununla ilgili "Nâzır" kelimesi var. Kimileri demiş ki işte mü’minler orada, cennette nezaret edecekler. Yani bakanlık yapacaklar. Allah cennette kendilerine bir kısım görevler, bakanlıklar verecek de onlar bu görevlere nezaret edecekler, Allah’tan kendilerine bir görev düşüp onlar bu göreve bakıp nezaret edecekler demeye çalışmışlar. Bakan, bakanlık, filan denir ya işte öyle bir şey. Bir de görmekle bakmak ayrıdır demişler. Yani Allah görülmez ama O’na bakılır demişler. Evet: “Kimi yüzler vardır ki o gün nazıradır ama kimi yüzler de vardır ki o gün basiradır.” Yani abus bir çehre olarak pusarır, asılıp durur. Adam suçundan, kaybından, ayıbından, ıstırabından, üzüntüsünden dolayı suspus olmuş, yıkılmış, bitmiş, tükenmiştir Allah korusun. Bilir ki, anlar ki artık kendilerine Fâkıra yapılacaktır. œ«I¬5@«4 bel kıran demektir. Artık o kişi anlar ki kendisine bel kıran yapılacaktır. Bel kıran, adamın belini büken facia, belini kıran belâ veya burnunu kıran bir belâdır. Fakıra, bir de Rabbinden, Rabbinin rahmetinden mahrum oluş, Rabbine bakamama anlamına da gelir. Veya dahiye, yani ateşe girmek anlamına bir manadır. Çw­P«# Zanne burada îman, anlamak, bilmek anlamak manasına kullanılır. Artık o kişi kendisine fakıra yapılacağını anlamıştır.
22-25. “O gün birtakım yüzler Rabblerine bakıp parlayacaktır. O gün birtakım yüzler de asıktır. Kendisinin belkemiğinin kırılacağını zanneder.” O gün insanlar iki gruptur. Amel defterlerinin dağılımına göre insanlar iki gruptur. Vücuh, yüzler anlamına geldiği gibi, insanlar anlamına da gelir. İşte o gün nice yüzler vardır ki onlar “Nazırah” tır. Başarı neticesinde sürûr içinde ışıldar durur, parlar durur o yüzler. Yani böyle neşeli, sürûrlu, sevinçli, parlak yüzler, insanlar vardır o gün. O yüzler Rabbine doğruda nazırdırlar. Rabblerine doğru bakmaktadırlar. Allah rahmet etsin, ecdat bunun üzerinde durmuş, yıllar yılı uğraşmış durmuş. Efendim bu âyeti nasıl anlayacağız? Allah bizzat görülür mü? Yoksa görülmeyecek mi? Acaba Hz. Mûsâ’ya Allah’ın “Len terani” demesi, beni ebedîyen göremezsin ey Mûsâ! demesi buraya da şamil mi, değil mi? Acaba buradaki _«Z¬±"«* ´|«7Ë! dan kasıt, “İla niami Rabbiha” manasına mı? Yani yarın cennette Allah’ın nîmetlerine bakma, onları seyretme anlamına mı? Yoksa bizzat Cenab-ı Hakk’ın cemâline bakma mı kast ediliyor? Ecdat burada durmuş ve yıllar yılı münakaşa etmiş. Meselâ Mutezile fırkası bunu bayraklaştırmış, bu konuda kesin tavrını ortaya koymuş ve demiş ki: Allah kesinlikle görülmez! Çünkü Hz. Mûsâ’ya eğer “Len terani” diyorsa Allah, kesinlikle görülmez, görülmeyecektir. Sanki Allah “Lenterani” yi diyendir, ama “İla Rabbiha nazırah’ı demeyendir. Veya “Lenterani”yi diyen Allah’tır da, bunu diyen başkasıdır sanki. İki âyetten birini temel kabul edip ötekini onunla yargılama âdeti pek yaygındır. İki âyet veya iki hadis. Bunlardan birini temel ka-bul, doğru kabul edip ötekisini onunla yargılama âdeti bizde de çok yaygındır. Veya dinin bir birimi temel kabul edilecek, diğeri onunla yargılanacak. Böyle bir âdet var toplumda. Meselâ benim hocam böyle dedi diyor adam, onu temel din kabul ediyor. Veya benim imamım, benim şeyhim, benim mezhebim böyle dedi diyor, bunu temel kabul ediyor, ötekileri buna göre yargılı-yor. Temel kabul ettiği o hükme, o düşünceye, o anlayışa uyanları doğru, uymayanları yanlış kabul ediyor. Meselâ kendi imamının, kendi hocasının, kendi mezhebinin namazını temel kabul ediyor ve ötekilerin kıldığı namaza namaz mı yahu bu? diyor. Veya Buhari’dekileri yanlış kabul ediyor, bu hadis-i şerif yanlış veya bu iş bâtıl diyor. Veya daha önceki öğrendiği dini temel kabul edip, ondan sonra öğrendiklerini onunla yargılamaya kalkışıyor, bu da aynı şey. Bildiği kadar ki Kur’an’ı temel kabul ediyor ve bu Kur’an’la hadisleri yargılamaya kalkışıyor, “efendim işte bu hadis Kur’an’a aykırıdır” diyebiliyor. Kur’an’dan bildiği topu topu iki sûredir ve bildiği bu iki sûreyle hadisi yargılamaya kalkıyor. Veya bir âyet öğreniyor onu temel kabul ediyor sonra karşısına çıkan bir hadis ona aykırı gibi gelince onu reddediveriyor. Meselâ Nûr sûresinde Allah diyor ki: “Bir arada veya ayrı ayrı yemenizde bir sorumluluk yoktur.” (Nûr 61) “Sizin beraber de, ayrı ayrı da yemenizde bir beis yoktur” âyetini temel kabul etmiyor da, âyetle ilgili kendi anlayışını temel kabul ediyor ve diyor ki: “Bak burada aynı tabakta da, ayrı ayrı tabaklarda da, bir arada da, veya ayrı ayrı yemekte de bir beis yoktur” denildi. “Öyleyse efendim bizler ayrı da yiyebiliriz beraber de yiyebiliriz! Bunun hiçbir sakıncası yoktur! Kadın-erkek bir arada yiyebiliriz! Sonra yabancı kadınmış, yerli erkekmiş ayrımı da yoktur üstelik, işte cümbür cemaat, eş-dost, hısım, akraba, arkadaş, dost toplanırsın böyle yenebilir, bu âyete aykırı değildir!” diyor. Halbuki bu âyet, bu âyeti anlatan, şerh eden hadislerle anlaşılacakken, bunu anlatan hadisleri insanlar reddetmeye çalışıyorlar. Gerçekten garip bir durumdur bu. Âyet temeldir tamam, Kur’an temeldir tamam. Âyete ters düşen reddedilsin tamam da, acaba o âyetten kasıt o mu, değil mi? İşte orada farklı düşünüyorlar. Kim demiş o âyetin o anlama geldiğini?! Meselâ Nisâ sûresindeki: «š³@«K¬±X7! ­v­B²K«8ž¸ ²—Ï! âyetinin muhtevası "Kadınlara mücerret dokunduğunuz zaman" da olabilir, "Kadınlarla münâsebet ettiğiniz zaman abdest bozulur" da olabilir. Ama insanlardan kimileri mücerret dokunmayı temel kabul edip, sanki âyet onu mutlak olarak anlatırmışçasına diğerlerini reddederken, kimileri de cinsi münâsebet manasına gelir deyip, onu temel kabul edip diğerlerini reddediyor. Kim dedi onun sadece bu manaya geldiğini? Öyleyse burada şunu söyleyelim: Bu dinin temeli kitaptır, bunda kimsenin ihtilâfı yoktur. Her şeyi kitapla ölçmeliyiz. Aslında kitap değil de vahiy demek en doğrusudur. Çünkü sünnet de vahyin bir parçasıdır. Kitap temeldir, kitap asıldır ve ona uymayanlar reddedilmelidir, ama kitaba aykırı olan sünneti reddedelim derken ihtiyatlı davranmalıdır. Burada şu soruyu sormamız lâzım. Tamam kitap temeldir, kitaba aykırı olan reddedilmelidir ama hangi kitaba aykırı olanlar reddedilecek? Benim anladığım kadar ki kitaba mı? Yoksa Mutezilî kitaba mı? Yoksa Şia anlayışındaki kitaba mı? Hangi kitaba aykırı olanları reddedeceğiz? Kimin kitabına aykırı olanları reddedeceğiz? Kimileri de sünneti temel kabul edip kitabı onunla yargılamadan yana bir tavır sergiliyorlar. Aynı soruyu onlara da sormak lâzım. Sünnet te-meldir kitabı onunla anlayalım derken de hangi sünnetin temel olduğunu bilelim! Sünnetten benim anladığım mı? Yani benim anlayışım mı? Yoksa mukabilimin anlayışı mı? Bunu bilmeliyiz. Öyle değil mi, kitap temeldir tamam da kimin kitabı temeldir? Farz edin ki ben Kur’an’dan elli sûreyi tanıyabilmişim. Elli sûrede anlatılanların da belki onda birini anlama imkânım olmuş. Kur’an’dan benim nasibim işte bu kadardır. Yani benim kitabım işte budur. Kitaptan bana yansıyan budur. Peki Kur’an’ın elli sûresini ancak tanıyabilmiş ve üstelik de bu elli sûrede Rabbimin anlattıklarının sadece yirmide birini anlayabilmiş birisi olarak, bu kadarcık Kur’an bilgisiyle bir hadisi nasıl yargılayacağım? Hakkım var mı buna? Öyleyse kimin ki-tabına uymayanları reddedeceğiz? Meselâ aynı hadis İmam Buhârî efendimizin kitabına ters gelmemiş ki o hadisi kitabına almış. Veya İmam Müslim’in Kur’an’ına ters düşmediği için o hadisi kitabına almış. Veya İmam Ebu Hanife efendimizin, İmam Şafiî efendimizin Kur’a-n’ına ters düşmemiş o hadis. Şimdi ne diyeceğiz buna? Benim kitabı-ma, veya Yaşar Nuri efendinin kitabına ters düşüyor bu hadis diye red mi edeceğiz? Hakkımız var mı buna? Bu konuda çok cesur davrananları görüyorum ve korkuyorum, ihtiyatlı davranmadan yanayım, Allah doğrudan saptırmasın inşallah. Öyleyse buradaki _«Z¬±"«* ´|«7Ë! âyetini söyleyen de Allah’tır. "Onlar o gün Rabblerine bakacaklar!" buyuran da Allah’tır, ama Hz. Mûsâ: “Ya Rabbi! Ben seni görsem!” dediğinde: Ona: “Lenterani”yi, yani “kesinlikle beni görmeyeceksin! Ebedîyen görmeyeceksin! hiç mümkün değil ey Mûsâ!” diyen de Allah’tır. Bunun her ikisini buyuran da Allah’tır. Bunun birini temel kabul edip ötekini onunla yargılamak, birini doğru kabul edip ötekisini reddetmek mümkün olmadığı gibi, hâşâ ya Rabbi birinde görülmeyeceğini, birinde görüneceğini dedin. Birisinde onlar Rabblerine bakarlar buyururken ötekisinde asla görülemeyeceğini anlatıyorsun. Bu ne biçim iş mi diyeceğiz? Diyemeyiz bunu Allah’a! Peki ne diyeceğiz ya? Bu âyetlerde farklı ortamlar kast edilmektedir diyeceğiz. Birisinde âhiret ortamı, ötekisinde de dünya ortamı anlatılmaktadır. Burada, bu okuduğumuz âyette âhiret ortamı anlatılmaktadır, cennet ortamı anlatılmaktadır ve kesinlikle biliyor ve inanıyoruz ki Cenâb-ı Hak âhirette, cennette görülecektir. Ama ötesinde Hz. Mûsâ gibi olma ortamı anlatılmaktadır, yani dünya ortamı anlatılmaktadır ve kesinlikle biliyor ve inanıyoruz ki kim de Hz. Mûsâ ortamındaysa, yani dünya ortamındaysa tamam o kesin görmeyecektir, göremeyecektir diyoruz. Peki Rasulullah Allah’ı Mirac’da gördü mü? Eğer Rasulullah Mirac’da cennet ortamında bir bulunuşla bulunmuşsa evet gördü, ama Hz. Mûsâ ortamında bir bulunuşla bulunmuşsa kesinlikle görmedi, ikisinin de dışındaysa o zaman bilmiyoruz diyeceğiz. Kaldı ki insanlar nedense kimi konularda çok titiz davranırken kimi konularda yan çizmeye başlamışlar. Ya da te’vili din kabul etmişler. Meselâ bakın şu konularda hassas davrandıklarından hiç de problem çıkmamış. Allah görür mü? konusunda tüm ümmet ittifak et-miştir ki Allah görür. Ama nasıl gördüğünü bilmeyiz demişler ve işi bi-tirmişler. Allah’ça görür demişler ve hiç de ihtilâfa düşmemişler bu ko-nuda. Peki Allah’ın eli var mı? Bu sefer bocalamışlar. Acaba el desek mi, demesek mi? Acaba mutlak mı, değil mi? Halbuki önceki gibi deyiverseler iş bitecek. Ama kimi konularda bunu, nasılını bilmeyiz derken kimilerinde akıllarına gelmiyor galiba. İşte burada da _«Z¬±"«* ´|«7Ë! insanlar Rabbine nazır olacaklar. Peki nasıl bir şey? Allah nasıl görülecek? Îman ediyoruz ama nasılını bilmeyiz deyiverseler iş bitecek. Peki peygamber bir şey anlatmış mı bu konuda? Peygamber nezaretin olacağını anlatmış mı bu konuda? Peygamber nezaretin olacağını anlatmış, bakmanın olacağını anlatmıştır. Yani mehtaplı bir gecede ayın on dördü iken insanlar itişip ka-kışırlar mı ayı görmeye? Hayır! Herkes bulunduğu yerden çok rahat seyreder değil mi? Allah’ın Resûlü, “İşte aynen böylece insanlar da Allah’ı cennette görecekler” diyor. Ama Allah ay gibi mi olacak? Hâşâ öyle değil. Allah’ça bir görülüşle görülecek. Burada görüşün böyle iti-şip kakışmadan olacağı beyan edilmektedir. Değilse bundan hâşâ Al-lah’ın ay gibi görüleceği, uzakta, ya da yakında görüleceği anlaşılmaz. Bir de bununla ilgili "Nâzır" kelimesi var. Kimileri demiş ki işte mü’minler orada, cennette nezaret edecekler. Yani bakanlık yapacaklar. Allah cennette kendilerine bir kısım görevler, bakanlıklar verecek de onlar bu görevlere nezaret edecekler, Allah’tan kendilerine bir görev düşüp onlar bu göreve bakıp nezaret edecekler demeye çalışmışlar. Bakan, bakanlık, filan denir ya işte öyle bir şey. Bir de görmekle bakmak ayrıdır demişler. Yani Allah görülmez ama O’na bakılır demişler. Evet: “Kimi yüzler vardır ki o gün nazıradır ama kimi yüzler de vardır ki o gün basiradır.” Yani abus bir çehre olarak pusarır, asılıp durur. Adam suçundan, kaybından, ayıbından, ıstırabından, üzüntüsünden dolayı suspus olmuş, yıkılmış, bitmiş, tükenmiştir Allah korusun. Bilir ki, anlar ki artık kendilerine Fâkıra yapılacaktır. œ«I¬5@«4 bel kıran demektir. Artık o kişi anlar ki kendisine bel kıran yapılacaktır. Bel kıran, adamın belini büken facia, belini kıran belâ veya burnunu kıran bir belâdır. Fakıra, bir de Rabbinden, Rabbinin rahmetinden mahrum oluş, Rabbine bakamama anlamına da gelir. Veya dahiye, yani ateşe girmek anlamına bir manadır. Çw­P«# Zanne burada îman, anlamak, bilmek anlamak manasına kullanılır. Artık o kişi kendisine fakıra yapılacağını anlamıştır.
26-30. “Dikkat edin; can boğaza gelip köprücük kemiklerine dayandığı zaman: “Çare bulan yok mudur?” denir. Artık ayrılık vaktinin geldiğini sanır. Bacaklar birbirine dolaşır. O gün sevk Rabbinin huzurunadır.” Hayır hayır! Yok yok! ³ŸÒ«6 İş öyle değil! Burada ölmek üzere olan bir adamdan söz ediliyor. Rivâyete göre, can çekilmeye ayaktan başlıyormuş. Yani önce ayaklar ölüyor, sonra diz kapakları, sonra bel, göğüs, kafa. İşte can çıkmaya az kala, beş kala deniliyormuş ki: ¯’!«* ²w«8 «u[¬5«: Kim okuyup üfleyip te beni kurtaracak?! Yok mu beni okuyacak bir Raak? Yok mu bana yardım edecek ve beni eski hâlime iade edecek birisi? Yok mu böyle biri? Bana eski sıhhatimi, sağlığımı iade edecek birilerini bulun gelin! Bir okuyucu çağırın bana! Veya ¯’!«* ²w«8 Bunun böyle gerçek olmadığını anlatacak biri yok mu? Yani bu büyüyü bozacak, yok edecek, bir büyücü yok mu? Çünkü ona göre aslı yoktu bu işin. Gerçek değildi bu iş. Ölüme ve hayatın biteceğine inanmıyordu. Ölüm ötesi hayata ve o hayatın hesabına, kitabına inanmıyordu. Dirilme yok diyordu. İşte inkâr ettiği, reddettiği bir gerçekle burun buruna gelince bunun gerçek olmadığını bana anlatacak bir Raak yok mu? Bulun gelin de bu büyüyü bozsun, diyor. Bir de bu ¯ alıp götürmek, yükseltmek demektir. Öyleyse ¯ deniliyor. Yani bu ruhu, ölen kişinin bu ruhunu kim götürecek? Kim alıp yükseltecek? anlamına gelmektedir bu ifade. Kim götürecek bunu? Azap melekleri mi götürecek, yoksa rahmet melekleri mi? Ama sonunda bunun bir firak olduğunu anlayacak. Anlayacak ki bu firak zamanı, ayrılık zamanıdır. Bunun bir ayrılık zamanı olduğunun farkına varacaktır. Artık karısından, çocuklarından, arkadaşlarından, eşinden, dostundan, dünyasından sökülüp koparılma, hayata veda etme zamanı gelmiştir artık. Ve o zaman sak, sak’a karışacaktır. Yani eli ayağı birbirine do-laşacaktır. Hani ölüm esnasında ayaklar şöyle bükülüverir ya, işte o anlatılıyor. Allah o demde ölüm azabından, şeytanın afetinden cümle-mizi korusun inşallah. Ayaklar birbirine dolaşacak. Veya el ve ayaklar olmaması gereken yerde olacaklar. Eller ayaklar birbirine dolaşacak. Bir de “sak” sev kedici demektir, şoföre de Araplar, sürücü, sevk edici anlamına “saik” derler. Bir sonraki âyet de bu manayı telmih ediyor zaten. “Sâk”, sevk edici demektir. Öyleyse anlıyoruz ki sa-ikler, sevk ediciler, şoförler birbirlerine karışacaklar. Yâni saikler, cen-nete götürücü, cehenneme götürücü melekler birbirlerine karışacaklar, kavuşacaklar. Yani o gün trafik karışacak. Trafik birbirine girecek. Kimi melekler mü’minlerin ruhlarını cennete yükseltir, kimileri de kâfirlerin ruhlarını cehenneme taşırken böyle gelenler gidenler birbirlerine girecek, trafik karışacak. O gün sevk yalnızca Allah’adır. Herkes Allah’a sevk olunmaktadır. Herkesin sevkıyatı Allah’adır. Herkes Allah huzurunda toplanacaktır. Bir de bu karışmadan ve sevkıyattan şunu anlıyoruz ki, adam dünyada kendine bir değer veriyordu. “Ben şu çapta, şu ağırlıkta bir kimseyim! Ben kesin cennetliğim! Allah beni koymayacak ta cennetine sığırları mı koyacak?” diye kendi kendine bir kıymet biçiyordu. Kendini cennetlik zannediyordu, ama bakacak ki cehenneme sevk olunuyor. Cennet hayalleri içindeyken bir de bakmış ki azap melekleri kendisini cehenneme doğru sürüklüyorlar Allah korusun. Veya tamamen zıddı gerçekleşiyor. Yani sevk yolları, sevkıyat yolları karışacak.
26-30. “Dikkat edin; can boğaza gelip köprücük kemiklerine dayandığı zaman: “Çare bulan yok mudur?” denir. Artık ayrılık vaktinin geldiğini sanır. Bacaklar birbirine dolaşır. O gün sevk Rabbinin huzurunadır.” Hayır hayır! Yok yok! ³ŸÒ«6 İş öyle değil! Burada ölmek üzere olan bir adamdan söz ediliyor. Rivâyete göre, can çekilmeye ayaktan başlıyormuş. Yani önce ayaklar ölüyor, sonra diz kapakları, sonra bel, göğüs, kafa. İşte can çıkmaya az kala, beş kala deniliyormuş ki: ¯’!«* ²w«8 «u[¬5«: Kim okuyup üfleyip te beni kurtaracak?! Yok mu beni okuyacak bir Raak? Yok mu bana yardım edecek ve beni eski hâlime iade edecek birisi? Yok mu böyle biri? Bana eski sıhhatimi, sağlığımı iade edecek birilerini bulun gelin! Bir okuyucu çağırın bana! Veya ¯’!«* ²w«8 Bunun böyle gerçek olmadığını anlatacak biri yok mu? Yani bu büyüyü bozacak, yok edecek, bir büyücü yok mu? Çünkü ona göre aslı yoktu bu işin. Gerçek değildi bu iş. Ölüme ve hayatın biteceğine inanmıyordu. Ölüm ötesi hayata ve o hayatın hesabına, kitabına inanmıyordu. Dirilme yok diyordu. İşte inkâr ettiği, reddettiği bir gerçekle burun buruna gelince bunun gerçek olmadığını bana anlatacak bir Raak yok mu? Bulun gelin de bu büyüyü bozsun, diyor. Bir de bu ¯ alıp götürmek, yükseltmek demektir. Öyleyse ¯ deniliyor. Yani bu ruhu, ölen kişinin bu ruhunu kim götürecek? Kim alıp yükseltecek? anlamına gelmektedir bu ifade. Kim götürecek bunu? Azap melekleri mi götürecek, yoksa rahmet melekleri mi? Ama sonunda bunun bir firak olduğunu anlayacak. Anlayacak ki bu firak zamanı, ayrılık zamanıdır. Bunun bir ayrılık zamanı olduğunun farkına varacaktır. Artık karısından, çocuklarından, arkadaşlarından, eşinden, dostundan, dünyasından sökülüp koparılma, hayata veda etme zamanı gelmiştir artık. Ve o zaman sak, sak’a karışacaktır. Yani eli ayağı birbirine do-laşacaktır. Hani ölüm esnasında ayaklar şöyle bükülüverir ya, işte o anlatılıyor. Allah o demde ölüm azabından, şeytanın afetinden cümle-mizi korusun inşallah. Ayaklar birbirine dolaşacak. Veya el ve ayaklar olmaması gereken yerde olacaklar. Eller ayaklar birbirine dolaşacak. Bir de “sak” sev kedici demektir, şoföre de Araplar, sürücü, sevk edici anlamına “saik” derler. Bir sonraki âyet de bu manayı telmih ediyor zaten. “Sâk”, sevk edici demektir. Öyleyse anlıyoruz ki sa-ikler, sevk ediciler, şoförler birbirlerine karışacaklar. Yâni saikler, cen-nete götürücü, cehenneme götürücü melekler birbirlerine karışacaklar, kavuşacaklar. Yani o gün trafik karışacak. Trafik birbirine girecek. Kimi melekler mü’minlerin ruhlarını cennete yükseltir, kimileri de kâfirlerin ruhlarını cehenneme taşırken böyle gelenler gidenler birbirlerine girecek, trafik karışacak. O gün sevk yalnızca Allah’adır. Herkes Allah’a sevk olunmaktadır. Herkesin sevkıyatı Allah’adır. Herkes Allah huzurunda toplanacaktır. Bir de bu karışmadan ve sevkıyattan şunu anlıyoruz ki, adam dünyada kendine bir değer veriyordu. “Ben şu çapta, şu ağırlıkta bir kimseyim! Ben kesin cennetliğim! Allah beni koymayacak ta cennetine sığırları mı koyacak?” diye kendi kendine bir kıymet biçiyordu. Kendini cennetlik zannediyordu, ama bakacak ki cehenneme sevk olunuyor. Cennet hayalleri içindeyken bir de bakmış ki azap melekleri kendisini cehenneme doğru sürüklüyorlar Allah korusun. Veya tamamen zıddı gerçekleşiyor. Yani sevk yolları, sevkıyat yolları karışacak.
26-30. “Dikkat edin; can boğaza gelip köprücük kemiklerine dayandığı zaman: “Çare bulan yok mudur?” denir. Artık ayrılık vaktinin geldiğini sanır. Bacaklar birbirine dolaşır. O gün sevk Rabbinin huzurunadır.” Hayır hayır! Yok yok! ³ŸÒ«6 İş öyle değil! Burada ölmek üzere olan bir adamdan söz ediliyor. Rivâyete göre, can çekilmeye ayaktan başlıyormuş. Yani önce ayaklar ölüyor, sonra diz kapakları, sonra bel, göğüs, kafa. İşte can çıkmaya az kala, beş kala deniliyormuş ki: ¯’!«* ²w«8 «u[¬5«: Kim okuyup üfleyip te beni kurtaracak?! Yok mu beni okuyacak bir Raak? Yok mu bana yardım edecek ve beni eski hâlime iade edecek birisi? Yok mu böyle biri? Bana eski sıhhatimi, sağlığımı iade edecek birilerini bulun gelin! Bir okuyucu çağırın bana! Veya ¯’!«* ²w«8 Bunun böyle gerçek olmadığını anlatacak biri yok mu? Yani bu büyüyü bozacak, yok edecek, bir büyücü yok mu? Çünkü ona göre aslı yoktu bu işin. Gerçek değildi bu iş. Ölüme ve hayatın biteceğine inanmıyordu. Ölüm ötesi hayata ve o hayatın hesabına, kitabına inanmıyordu. Dirilme yok diyordu. İşte inkâr ettiği, reddettiği bir gerçekle burun buruna gelince bunun gerçek olmadığını bana anlatacak bir Raak yok mu? Bulun gelin de bu büyüyü bozsun, diyor. Bir de bu ¯ alıp götürmek, yükseltmek demektir. Öyleyse ¯ deniliyor. Yani bu ruhu, ölen kişinin bu ruhunu kim götürecek? Kim alıp yükseltecek? anlamına gelmektedir bu ifade. Kim götürecek bunu? Azap melekleri mi götürecek, yoksa rahmet melekleri mi? Ama sonunda bunun bir firak olduğunu anlayacak. Anlayacak ki bu firak zamanı, ayrılık zamanıdır. Bunun bir ayrılık zamanı olduğunun farkına varacaktır. Artık karısından, çocuklarından, arkadaşlarından, eşinden, dostundan, dünyasından sökülüp koparılma, hayata veda etme zamanı gelmiştir artık. Ve o zaman sak, sak’a karışacaktır. Yani eli ayağı birbirine do-laşacaktır. Hani ölüm esnasında ayaklar şöyle bükülüverir ya, işte o anlatılıyor. Allah o demde ölüm azabından, şeytanın afetinden cümle-mizi korusun inşallah. Ayaklar birbirine dolaşacak. Veya el ve ayaklar olmaması gereken yerde olacaklar. Eller ayaklar birbirine dolaşacak. Bir de “sak” sev kedici demektir, şoföre de Araplar, sürücü, sevk edici anlamına “saik” derler. Bir sonraki âyet de bu manayı telmih ediyor zaten. “Sâk”, sevk edici demektir. Öyleyse anlıyoruz ki sa-ikler, sevk ediciler, şoförler birbirlerine karışacaklar. Yâni saikler, cen-nete götürücü, cehenneme götürücü melekler birbirlerine karışacaklar, kavuşacaklar. Yani o gün trafik karışacak. Trafik birbirine girecek. Kimi melekler mü’minlerin ruhlarını cennete yükseltir, kimileri de kâfirlerin ruhlarını cehenneme taşırken böyle gelenler gidenler birbirlerine girecek, trafik karışacak. O gün sevk yalnızca Allah’adır. Herkes Allah’a sevk olunmaktadır. Herkesin sevkıyatı Allah’adır. Herkes Allah huzurunda toplanacaktır. Bir de bu karışmadan ve sevkıyattan şunu anlıyoruz ki, adam dünyada kendine bir değer veriyordu. “Ben şu çapta, şu ağırlıkta bir kimseyim! Ben kesin cennetliğim! Allah beni koymayacak ta cennetine sığırları mı koyacak?” diye kendi kendine bir kıymet biçiyordu. Kendini cennetlik zannediyordu, ama bakacak ki cehenneme sevk olunuyor. Cennet hayalleri içindeyken bir de bakmış ki azap melekleri kendisini cehenneme doğru sürüklüyorlar Allah korusun. Veya tamamen zıddı gerçekleşiyor. Yani sevk yolları, sevkıyat yolları karışacak.
26-30. “Dikkat edin; can boğaza gelip köprücük kemiklerine dayandığı zaman: “Çare bulan yok mudur?” denir. Artık ayrılık vaktinin geldiğini sanır. Bacaklar birbirine dolaşır. O gün sevk Rabbinin huzurunadır.” Hayır hayır! Yok yok! ³ŸÒ«6 İş öyle değil! Burada ölmek üzere olan bir adamdan söz ediliyor. Rivâyete göre, can çekilmeye ayaktan başlıyormuş. Yani önce ayaklar ölüyor, sonra diz kapakları, sonra bel, göğüs, kafa. İşte can çıkmaya az kala, beş kala deniliyormuş ki: ¯’!«* ²w«8 «u[¬5«: Kim okuyup üfleyip te beni kurtaracak?! Yok mu beni okuyacak bir Raak? Yok mu bana yardım edecek ve beni eski hâlime iade edecek birisi? Yok mu böyle biri? Bana eski sıhhatimi, sağlığımı iade edecek birilerini bulun gelin! Bir okuyucu çağırın bana! Veya ¯’!«* ²w«8 Bunun böyle gerçek olmadığını anlatacak biri yok mu? Yani bu büyüyü bozacak, yok edecek, bir büyücü yok mu? Çünkü ona göre aslı yoktu bu işin. Gerçek değildi bu iş. Ölüme ve hayatın biteceğine inanmıyordu. Ölüm ötesi hayata ve o hayatın hesabına, kitabına inanmıyordu. Dirilme yok diyordu. İşte inkâr ettiği, reddettiği bir gerçekle burun buruna gelince bunun gerçek olmadığını bana anlatacak bir Raak yok mu? Bulun gelin de bu büyüyü bozsun, diyor. Bir de bu ¯ alıp götürmek, yükseltmek demektir. Öyleyse ¯ deniliyor. Yani bu ruhu, ölen kişinin bu ruhunu kim götürecek? Kim alıp yükseltecek? anlamına gelmektedir bu ifade. Kim götürecek bunu? Azap melekleri mi götürecek, yoksa rahmet melekleri mi? Ama sonunda bunun bir firak olduğunu anlayacak. Anlayacak ki bu firak zamanı, ayrılık zamanıdır. Bunun bir ayrılık zamanı olduğunun farkına varacaktır. Artık karısından, çocuklarından, arkadaşlarından, eşinden, dostundan, dünyasından sökülüp koparılma, hayata veda etme zamanı gelmiştir artık. Ve o zaman sak, sak’a karışacaktır. Yani eli ayağı birbirine do-laşacaktır. Hani ölüm esnasında ayaklar şöyle bükülüverir ya, işte o anlatılıyor. Allah o demde ölüm azabından, şeytanın afetinden cümle-mizi korusun inşallah. Ayaklar birbirine dolaşacak. Veya el ve ayaklar olmaması gereken yerde olacaklar. Eller ayaklar birbirine dolaşacak. Bir de “sak” sev kedici demektir, şoföre de Araplar, sürücü, sevk edici anlamına “saik” derler. Bir sonraki âyet de bu manayı telmih ediyor zaten. “Sâk”, sevk edici demektir. Öyleyse anlıyoruz ki sa-ikler, sevk ediciler, şoförler birbirlerine karışacaklar. Yâni saikler, cen-nete götürücü, cehenneme götürücü melekler birbirlerine karışacaklar, kavuşacaklar. Yani o gün trafik karışacak. Trafik birbirine girecek. Kimi melekler mü’minlerin ruhlarını cennete yükseltir, kimileri de kâfirlerin ruhlarını cehenneme taşırken böyle gelenler gidenler birbirlerine girecek, trafik karışacak. O gün sevk yalnızca Allah’adır. Herkes Allah’a sevk olunmaktadır. Herkesin sevkıyatı Allah’adır. Herkes Allah huzurunda toplanacaktır. Bir de bu karışmadan ve sevkıyattan şunu anlıyoruz ki, adam dünyada kendine bir değer veriyordu. “Ben şu çapta, şu ağırlıkta bir kimseyim! Ben kesin cennetliğim! Allah beni koymayacak ta cennetine sığırları mı koyacak?” diye kendi kendine bir kıymet biçiyordu. Kendini cennetlik zannediyordu, ama bakacak ki cehenneme sevk olunuyor. Cennet hayalleri içindeyken bir de bakmış ki azap melekleri kendisini cehenneme doğru sürüklüyorlar Allah korusun. Veya tamamen zıddı gerçekleşiyor. Yani sevk yolları, sevkıyat yolları karışacak.
26-30. “Dikkat edin; can boğaza gelip köprücük kemiklerine dayandığı zaman: “Çare bulan yok mudur?” denir. Artık ayrılık vaktinin geldiğini sanır. Bacaklar birbirine dolaşır. O gün sevk Rabbinin huzurunadır.” Hayır hayır! Yok yok! ³ŸÒ«6 İş öyle değil! Burada ölmek üzere olan bir adamdan söz ediliyor. Rivâyete göre, can çekilmeye ayaktan başlıyormuş. Yani önce ayaklar ölüyor, sonra diz kapakları, sonra bel, göğüs, kafa. İşte can çıkmaya az kala, beş kala deniliyormuş ki: ¯’!«* ²w«8 «u[¬5«: Kim okuyup üfleyip te beni kurtaracak?! Yok mu beni okuyacak bir Raak? Yok mu bana yardım edecek ve beni eski hâlime iade edecek birisi? Yok mu böyle biri? Bana eski sıhhatimi, sağlığımı iade edecek birilerini bulun gelin! Bir okuyucu çağırın bana! Veya ¯’!«* ²w«8 Bunun böyle gerçek olmadığını anlatacak biri yok mu? Yani bu büyüyü bozacak, yok edecek, bir büyücü yok mu? Çünkü ona göre aslı yoktu bu işin. Gerçek değildi bu iş. Ölüme ve hayatın biteceğine inanmıyordu. Ölüm ötesi hayata ve o hayatın hesabına, kitabına inanmıyordu. Dirilme yok diyordu. İşte inkâr ettiği, reddettiği bir gerçekle burun buruna gelince bunun gerçek olmadığını bana anlatacak bir Raak yok mu? Bulun gelin de bu büyüyü bozsun, diyor. Bir de bu ¯ alıp götürmek, yükseltmek demektir. Öyleyse ¯ deniliyor. Yani bu ruhu, ölen kişinin bu ruhunu kim götürecek? Kim alıp yükseltecek? anlamına gelmektedir bu ifade. Kim götürecek bunu? Azap melekleri mi götürecek, yoksa rahmet melekleri mi? Ama sonunda bunun bir firak olduğunu anlayacak. Anlayacak ki bu firak zamanı, ayrılık zamanıdır. Bunun bir ayrılık zamanı olduğunun farkına varacaktır. Artık karısından, çocuklarından, arkadaşlarından, eşinden, dostundan, dünyasından sökülüp koparılma, hayata veda etme zamanı gelmiştir artık. Ve o zaman sak, sak’a karışacaktır. Yani eli ayağı birbirine do-laşacaktır. Hani ölüm esnasında ayaklar şöyle bükülüverir ya, işte o anlatılıyor. Allah o demde ölüm azabından, şeytanın afetinden cümle-mizi korusun inşallah. Ayaklar birbirine dolaşacak. Veya el ve ayaklar olmaması gereken yerde olacaklar. Eller ayaklar birbirine dolaşacak. Bir de “sak” sev kedici demektir, şoföre de Araplar, sürücü, sevk edici anlamına “saik” derler. Bir sonraki âyet de bu manayı telmih ediyor zaten. “Sâk”, sevk edici demektir. Öyleyse anlıyoruz ki sa-ikler, sevk ediciler, şoförler birbirlerine karışacaklar. Yâni saikler, cen-nete götürücü, cehenneme götürücü melekler birbirlerine karışacaklar, kavuşacaklar. Yani o gün trafik karışacak. Trafik birbirine girecek. Kimi melekler mü’minlerin ruhlarını cennete yükseltir, kimileri de kâfirlerin ruhlarını cehenneme taşırken böyle gelenler gidenler birbirlerine girecek, trafik karışacak. O gün sevk yalnızca Allah’adır. Herkes Allah’a sevk olunmaktadır. Herkesin sevkıyatı Allah’adır. Herkes Allah huzurunda toplanacaktır. Bir de bu karışmadan ve sevkıyattan şunu anlıyoruz ki, adam dünyada kendine bir değer veriyordu. “Ben şu çapta, şu ağırlıkta bir kimseyim! Ben kesin cennetliğim! Allah beni koymayacak ta cennetine sığırları mı koyacak?” diye kendi kendine bir kıymet biçiyordu. Kendini cennetlik zannediyordu, ama bakacak ki cehenneme sevk olunuyor. Cennet hayalleri içindeyken bir de bakmış ki azap melekleri kendisini cehenneme doğru sürüklüyorlar Allah korusun. Veya tamamen zıddı gerçekleşiyor. Yani sevk yolları, sevkıyat yolları karışacak.
31-33. “O, peygamberi doğrulamamış, namaz kılmamış, ama yalanlayıp yüz çevirmiş, sonra da salına salına kendinden yana olanlara gitmişti.” Evet o ne tasdik etti, ne de namaz kıldı. 1. O, ne sadaka verdi, ne de namaz kıldı demektir. Ne namaz kıldı, ne de zekât verdi. Ne malî, ne de bedenî kulluk yaptı. Ne malında, ne de bedeninde Allah’ı söz sahibi bilmedi. Ne malını, ne de bedenini Allah’ın emrine vermedi. Ne namaz kılarak Allah’tan mesaj al-dı, ne de zekât vererek bu mesajı Allah kullarına ulaştırma, Allah kullarıyla paylaşma gibi bir derdi oldu. Yani ne namaz kılmak türünde bireysel bir kullukta bulundu, ne de zekât gibi toplumsal bir kulluk yaptı. 2. Veya ne sadaka verdi, ne de salavat getirdi. 3. Ne tasdik etti, yani ne îman etti, ne de amel işledi. Tasdikle de, amelle de ilgilenmedi. Bu kişinin imanı da, ameli de yok. Bu âyet bize tasdik ile amelin, yani îmanla amelin beraber gündeme getirilecek bir bütün olduğunu da anlatıyor. Îman mücerret bir iddiadan ibaret değil, mutlaka amele dönüştürülecektir. Çünkü Allah mücerret bir îmana razı değildir. Bu konuyu anlatan kitabımızda pek çok âyet olduğu gibi, sünnet de böyle der. "Her şeyde doğru olma" anlamında Kur'anî bir kavram. "Sa.-Da.Ka" fiilinden masdar olan "Sıdk", "konuşanın inancı itibariyle söz ve fiilinin birbirine uygun olması"dır. Bir va'din yerine getirilmesi bakımından sözün doğru olması "sıdk" olduğu gibi bir olayın haber verilmesi bakımından da sözün doğru olması "sıdk" dır. "Sıdk" terimi, pey-gamberlerin en önemli özelliklerinden biridir. Risalete ehil olabilmek için her peygamberin bu sıfatı üzerinde taşıması gerekir. Bir pey-gamber için bu sıfat herhangi bir suretle yerinde olmazsa risâlet da-vası temelinden sarsılmış olacaktır. Çünkü insanlar doğru söyleme-yen bir peygambere güvenemez. Doğru olan peygamberin herhangi bir surette gerçeğe ters düşen bir söz söylediği görülmemiştir. Bir peygamberin Allah namına davet ettiği şeyi kendi nefsinde yaşaması gerekir. Çünkü risaletin en büyük gayesi Cenab-ı Hakkın insanları mükellef kıldığı ahkâmı onlara tebliğ etmektir. Çünkü Allah ile ilişkisi olan kimse herkesten daha çok O'nun azametine müdriktir. Dolayısıyla O'nun hiç bir emrine karşı gelmez. Zira Ona karşı gelmek ihanettir. Hain olan kimse de Allah'ın risaletinin ehli olamaz. Kur'an-ı Kerim'de bir çok peygamber için doğruluk vasfı kul-la-nılmakta, bazılarına "sıddîk" denilmektedir. "Kitap'ta İsmail'i de an. Çünkü o va'de sadık rasul bir nebi idi" (Meryem,54). "İşte onlar öyle kimselerdir ki, amellerinin en güzelini onlardan kabul ederiz ve onların kötü amellerinden vaz geçeriz: onlar Cennet ashabı arasındadırlar. Bu, onların va'd oluna geldikleri sıdk (dosdoğru) bir va'ddır" (Ahkâf,16). Doğruluğun esası; bir şeyin meydana gelmesi, tamamlanması, kuvvetinin kemâle ermesi, kısımlarının bir araya toplanmasıdır. Doğ-ruluk (sıdk; sadakat) niyet, söz ve âmelde olur. Niyette doğruluk son derece azimli olmak ve Allah'a yönelmek için iradeyi kuvvetlendirmek ve engelleri aşmaktır. Bu ise Allah'ın farz kıldığı şeylere koşmakla el-de edilir. Bunun da başında Allah yolunda cihad gelir. Cihadın bir türü de Allah'a davettir. Davete mani olan herkesten yüz çevirmek, bunlar-dan uzaklaşıp nefret etmek gerekir. Çünkü onlar gaflet içinde yaşayan insanlardır. Dünyada gördüklerinden başka bir şey bilmezler. Onların ulaştıkları bilgi derecesi budur. Gerçekte ise, cehalet ve nefsanî arzunun kendisidir. Doğru kimsenin kalbi çok hassas olur; da-vete mani olan kimselere karşı tahammül edemez. Bunun için de onlardan sıkılır; onlarla komşuluk, arkadaşlık yapamaz; onlarla düşüp kalkamaz, onlardan uzak kalmakla gönlü açılır; Allah'a seyr ve sülû-kunda ve ona davet hususunda acele etmeye teşvik eden kimselerden hoşlanır. Sözde sadakat, dilin hakkı ve doğruyu söylemesidir. Dil böyle alışınca, artık hiç bir bâtıl konuşmaz. Amelde sadakat, şer'î yollara uyarak Rasulullah (s.a.s)'e tabi olmak suretiyle olur. Müslüman sözde, niyette ve amelde sadakati gerçekleştirince, sıddıkiyet derecesine ulaşır. Bu derece ise, Cenab-ı Hakkın mü'min kullarından istediği Rasûlullah (s.a.s)'e hitap ile yö-nelttiği bir derecedir. "Ve şöyle de; Rabbim, beni sıdk (ve selamet) girdirişiyle girdir; sıdk (ve selamet) çıkarışıyla çıkar ve tarafından da hakkıyla yardım edici bir hüccet ver" (İsrâ, 17/80). "Sıdk girdirişi ve çıkarılışı" demek, müslümanın herhangi bir şeye ve herhangi bir işe girişip başlamasının, ondan çıkışı ve onu ter-kinin Allah için ve Allah ile olmasıdır. Yani yaptıkları ve yapmadıkları Allah'ın rızasına bağlıdır. Kul bunları eda ederken Allah'tan yardım di-leyerek yapar. Maksadı da Allah'ın rızasıdır. Gayesi de yalnız Allah-dır. "De ki: Benim namazım da ibadetlerim de hayatım ve ölümüm de, hiç bir ortağı olmayan alemlerin Rabbi olan Allah’ındır" (En'âm, 6/162-163). Müslüman sıddıkiyetin bu derecesine erince, hayatta onun na-zarında rağbet edilecek başka bir gaye kalmaz. Ancak bunun ayakta kalışı Allah'ın rızasına vesile olacaksa ayakta kalmayı tercih eder. Şâ-yet bu gayeyi kaçırır veya elde edemeyeceğini anlarsa, hayattan yüz çevirir ve ölümünü ister. Hz. Ömer (r.a)'ın şöyle dediği rivâyet edilir: "Üç şey olmasaydı dünyada kalmayı istemezdim; 1- Allah yolunda iyi cins atlar sırtında savaşmak; 2- Gece ibadetinin meşakkat ve zorlu-ğuna katlanmak; 3- Sözün temizini hurmanın temizini seçer gibi se-çen kimselerle düşüp kalkmak". Hz. Ömer (r.a)'ın arzu ettiği bütün bu sayılanlar Rabb'ı râzı edecek şeylerdir. Sadık bir müslüman davetçinin sadakati yüzünden ve sesin-den belli olur. Rasûlullah’ı tanımadan evvel onunla konuşan kimseler şöyle derlerdi: "Vallahi bu bir yalancı yüzü ve bir yalancı sesi değildir". Davetçinin yüzünde ve sesinde doğruluk eserinin görülmesi, muhata-bına tesir eder; onun sözünü kabule, ona saygı beslemeye sevk eder. Ancak, muhatapları son derece kör kalpli kimselerse onlara tesir et-mez. Ne olursa olsun, beyan ettiğimiz manâda sadakat müslüman için ve Allah'a davet eden herkes için zaruridir. Çünkü imanın esası doğruluk; münafıklığın esası da yalandır. Davetçinin yalancı olması mümkün olamaz. Peygamber (s.a.s)'in buyurdukları gibi, yalan ahlâk-sızlığa sevk eder. Ahlâksız bir kimsenin ise davetçi olması mümkün değildir. Yüce Allah peygamberlerden ve inananlardan ahd olarak sa-dıkları ve kâzipleri birbirinden ayırmıştır: "Biz nebilerden kuvvetle ahitlerini almıştık. Senden, Nuh'tan İbrahim'den Musa'dan ve Meryem oğ-lu İsa'dan (evet) onlardan ağır bir mîsak (söz) almıştık "; "Ki (Allah) o sadıklara sıdklarından sorsun, o kâfirlere de acı bir azap hazırlamış-tır." (Ahzâb,7-8) "Mü'minlerden öyle erler vardır ki Allah'a verdikleri ahitlerinde durdular; onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedir; sözlerini asla değiştirmemişlerdir"; Ki Allah sâdıkları sıdklarıyla müka-fatlandırsın, münafıklara da dilerse azap etsin, dilerse tevbe edenlerin tevbelerini kabul etsin. Şüphesiz Allah Gafur ve Rahimdir" (Ahzab,23-24) "İnsanlar yalnız "inandık" demekle hiç sınanmadan bırakıla-caklarını mı sandılar? Andolsun ki biz onlardan öncekilerini sınadık el-bette Allah (sınayıp) sadıkları bildirip açığa çıkaracak, kâzipleri (ya-lancıları) bildirecektir" (Ankebût,2-3) İşte yukarıdaki âyetlerde bahsedilen sadık erlere Cenab-ı Hak mükâfat olarak "sıdk", mekânlarını "sıdk" bir va'd ile vadetmiştir: "İçle-rinden bir adama "insanları uyar ve iman edenlere Rabbleri katında kendileri için bir kademe-i sıdk (doğruluk makamı, kademesi) bulun-duğunu müjdele" diye vahyetmemiz insanlara tuhaf mı geldi ki kâfir-ler; "bu apaçık bir sihirbazdır" dediler." (Yunus, 10/2) "Muhakkak ki muttâkiler cennetlerde ve ırmaklar (ın kenarın) dadırlar". "Sıdk makamında (doğruluk meclisinde) gâyet muktedir (güçlü) bir melikin yanındadırlar" (Kamer,54-55) 4. Veya bu âyetin bir başka manası da bu adam ne namaz kıl-dı, ne de namazla aldığı mesajı tasdik etti demektir. Buna göre bu adam Ebu Cehildir, ya da Ebu Cehil gibi olanlardan biridir denmiş. 5. Ya da bu adam dışardan kabul edenler safında görünse de, îman iddiasında bulummuş olsa da bu îmanını tasdik etmedi, yani amele dönüştürmedi. Amelle îmanının sadâkatini ortaya koymadı de-mektir. Tasdik, îmandan da öte bir şeydir. Tasdik, îmanın eylemidir. Sadaka da aynı kökten gelir. Bir adamın cebindeki parasının Allah’a ait olduğunu kabul etmesi îmandır, ayrı şeydir, ama onu Allah’ın istediği yerlere ulaştırıp sadaka yapması, bu konudaki îmanının sadâkatini ortaya koyması ayrı şeydir. Onun içindir ki Hz. Ebu Bekir efendimiz îman etmenin de ötesinde sıddîk idi. Yani îmanın sadâkatini, eylemini ortaya koyan idi. Öyleyse bir kişinin herhangi bir konuya “İman ettim!” demesi yetmez. Aynı zamanda o kimsenin îman ettiği konuyu bizzat amel ha-line getirmesi şarttır. Böylece îmanının eylemini, îmanının sadâkatini ve ispatını ortaya koymuş olacaktır. İşte diyoruz ki bu adam ne îman etti, ne de bu îmanının sadâkatini ortaya koymak üzere amel işledi, îmanını amelle görüntüledi. 6. Ya da bu adamın malına bağımlılığı, malına olan sevgisi, tutkusu onu namaza götürmedi. Mala bakışı bozuk olduğu için namaz da kılmadı. Malı, mülkü, dükkanı, tezgahı onu bırakmadı ki namaza gidebilsin demektir. 7. Veya bu adam ne kıyameti tasdik etti, ne de onun için bir amel hazırladı. Böyle olunca ne yüzle çıkacak ki Allah’ın huzuruna! Bunları yapmadı da: Kezzebe yaptı ve tevella etti. Kezzebe, kefera’dan farklıdır. Kezzebe yalan saymak, kefera da inkâr etmek demektir. İnkâr etmekle yalan saymak, ayrı ayrı şeylerdir. Kefera inkâr etti, reddetti kabul-lenmedi demektir. Ama kezzebe yalanladı, yalan saydı demektir. Peki nedir yalan saymak? Yalan saymak, anlamakla, bilmekle, îman etmekle beraber gereğini yerine getirmemek demektir. Kabullenmekle beraber gereğine yönelmemek demektir. Dille inandığını iddia etmekle beraber hayatla yalanlamak demektir. Îmanla amelin, iddiayla hayatın uyuşmaması demektir. Evet adam yalanladı, yalan saydı, yok farz etti ve de yüz çevirdi. Önce iki suç zikredildi, arkasından iki suç daha geldi. Yani bı-rakın tasdik etmeyi, kezzebe yaptı. Bırakın namaz kılmayı, yüz çevirip ilgisiz kaldı. Ya da inandım, îman ettim demediği gibi kezzebe ve te-vellâ yaptı. Yalanladı ve yüz çevirdi. Madem inanmadı, bari sussaydı veya karşı çıkmasaydı. Bari bir durup düşünseydi, dinleyip araştırsaydı, onu da yapmadı. Yani ilgilenmedi bile, yönünü bile dönmedi. Sonra da: Sonra da gerile gerile, kasıla kasıla, ehline, iline keyif çatmaya gitti. Yani ehline, karısının yanına veya dükkanına, tezgahına, bürosuna keyif çatmaya gitti. Böyle kasıla kasıla, kurula kurula, salına sa-lına ehline doğru gitti. Anlaşılıyor ki durumundan, hayatından rahatsız olmadan bir gidiş anlatılıyor. Hem tasdikle ilgisi yok, hem namazla il-gisi yok, hem âhiret derdi yok, rahat ve huzur içinde kendi dünyasına, carkına curkuna gidiyor adam. Veya karısını kızını koluna takmış, hem millete teşhir ediyor, hem de hiç çekinmeden kasıla kasıla gidiyor ya, öyle bir gidiş. Ya da bu mesajı ehline, hanımına, çocuklarına taşıması gerekirken, onlara başka şeylerle gidiyor adam. Akşam evine çocuklarına koltuğunun altında iki âyet, iki hadis taşıması gerekirken dükkanı taşıyor adam. “Şöyle aldım, böyle verdim, şöyle kazandım, şu kadar ka-zandım, şunu yaptım bunu ettim” diyerek dükkanını, iş dünyasını evine taşıyıp anlatıyor adam. Yani zavallı akşama kadar kendisini dükkânın, tezgâhın kulu, kölesi olduğu gibi akşam eve varınca çoluk çocuğuna da onları anlatıp oyalıyor onları. İşte o anlatılıyor sanki burada.
31-33. “O, peygamberi doğrulamamış, namaz kılmamış, ama yalanlayıp yüz çevirmiş, sonra da salına salına kendinden yana olanlara gitmişti.” Evet o ne tasdik etti, ne de namaz kıldı. 1. O, ne sadaka verdi, ne de namaz kıldı demektir. Ne namaz kıldı, ne de zekât verdi. Ne malî, ne de bedenî kulluk yaptı. Ne malında, ne de bedeninde Allah’ı söz sahibi bilmedi. Ne malını, ne de bedenini Allah’ın emrine vermedi. Ne namaz kılarak Allah’tan mesaj al-dı, ne de zekât vererek bu mesajı Allah kullarına ulaştırma, Allah kullarıyla paylaşma gibi bir derdi oldu. Yani ne namaz kılmak türünde bireysel bir kullukta bulundu, ne de zekât gibi toplumsal bir kulluk yaptı. 2. Veya ne sadaka verdi, ne de salavat getirdi. 3. Ne tasdik etti, yani ne îman etti, ne de amel işledi. Tasdikle de, amelle de ilgilenmedi. Bu kişinin imanı da, ameli de yok. Bu âyet bize tasdik ile amelin, yani îmanla amelin beraber gündeme getirilecek bir bütün olduğunu da anlatıyor. Îman mücerret bir iddiadan ibaret değil, mutlaka amele dönüştürülecektir. Çünkü Allah mücerret bir îmana razı değildir. Bu konuyu anlatan kitabımızda pek çok âyet olduğu gibi, sünnet de böyle der. "Her şeyde doğru olma" anlamında Kur'anî bir kavram. "Sa.-Da.Ka" fiilinden masdar olan "Sıdk", "konuşanın inancı itibariyle söz ve fiilinin birbirine uygun olması"dır. Bir va'din yerine getirilmesi bakımından sözün doğru olması "sıdk" olduğu gibi bir olayın haber verilmesi bakımından da sözün doğru olması "sıdk" dır. "Sıdk" terimi, pey-gamberlerin en önemli özelliklerinden biridir. Risalete ehil olabilmek için her peygamberin bu sıfatı üzerinde taşıması gerekir. Bir pey-gamber için bu sıfat herhangi bir suretle yerinde olmazsa risâlet da-vası temelinden sarsılmış olacaktır. Çünkü insanlar doğru söyleme-yen bir peygambere güvenemez. Doğru olan peygamberin herhangi bir surette gerçeğe ters düşen bir söz söylediği görülmemiştir. Bir peygamberin Allah namına davet ettiği şeyi kendi nefsinde yaşaması gerekir. Çünkü risaletin en büyük gayesi Cenab-ı Hakkın insanları mükellef kıldığı ahkâmı onlara tebliğ etmektir. Çünkü Allah ile ilişkisi olan kimse herkesten daha çok O'nun azametine müdriktir. Dolayısıyla O'nun hiç bir emrine karşı gelmez. Zira Ona karşı gelmek ihanettir. Hain olan kimse de Allah'ın risaletinin ehli olamaz. Kur'an-ı Kerim'de bir çok peygamber için doğruluk vasfı kul-la-nılmakta, bazılarına "sıddîk" denilmektedir. "Kitap'ta İsmail'i de an. Çünkü o va'de sadık rasul bir nebi idi" (Meryem,54). "İşte onlar öyle kimselerdir ki, amellerinin en güzelini onlardan kabul ederiz ve onların kötü amellerinden vaz geçeriz: onlar Cennet ashabı arasındadırlar. Bu, onların va'd oluna geldikleri sıdk (dosdoğru) bir va'ddır" (Ahkâf,16). Doğruluğun esası; bir şeyin meydana gelmesi, tamamlanması, kuvvetinin kemâle ermesi, kısımlarının bir araya toplanmasıdır. Doğ-ruluk (sıdk; sadakat) niyet, söz ve âmelde olur. Niyette doğruluk son derece azimli olmak ve Allah'a yönelmek için iradeyi kuvvetlendirmek ve engelleri aşmaktır. Bu ise Allah'ın farz kıldığı şeylere koşmakla el-de edilir. Bunun da başında Allah yolunda cihad gelir. Cihadın bir türü de Allah'a davettir. Davete mani olan herkesten yüz çevirmek, bunlar-dan uzaklaşıp nefret etmek gerekir. Çünkü onlar gaflet içinde yaşayan insanlardır. Dünyada gördüklerinden başka bir şey bilmezler. Onların ulaştıkları bilgi derecesi budur. Gerçekte ise, cehalet ve nefsanî arzunun kendisidir. Doğru kimsenin kalbi çok hassas olur; da-vete mani olan kimselere karşı tahammül edemez. Bunun için de onlardan sıkılır; onlarla komşuluk, arkadaşlık yapamaz; onlarla düşüp kalkamaz, onlardan uzak kalmakla gönlü açılır; Allah'a seyr ve sülû-kunda ve ona davet hususunda acele etmeye teşvik eden kimselerden hoşlanır. Sözde sadakat, dilin hakkı ve doğruyu söylemesidir. Dil böyle alışınca, artık hiç bir bâtıl konuşmaz. Amelde sadakat, şer'î yollara uyarak Rasulullah (s.a.s)'e tabi olmak suretiyle olur. Müslüman sözde, niyette ve amelde sadakati gerçekleştirince, sıddıkiyet derecesine ulaşır. Bu derece ise, Cenab-ı Hakkın mü'min kullarından istediği Rasûlullah (s.a.s)'e hitap ile yö-nelttiği bir derecedir. "Ve şöyle de; Rabbim, beni sıdk (ve selamet) girdirişiyle girdir; sıdk (ve selamet) çıkarışıyla çıkar ve tarafından da hakkıyla yardım edici bir hüccet ver" (İsrâ, 17/80). "Sıdk girdirişi ve çıkarılışı" demek, müslümanın herhangi bir şeye ve herhangi bir işe girişip başlamasının, ondan çıkışı ve onu ter-kinin Allah için ve Allah ile olmasıdır. Yani yaptıkları ve yapmadıkları Allah'ın rızasına bağlıdır. Kul bunları eda ederken Allah'tan yardım di-leyerek yapar. Maksadı da Allah'ın rızasıdır. Gayesi de yalnız Allah-dır. "De ki: Benim namazım da ibadetlerim de hayatım ve ölümüm de, hiç bir ortağı olmayan alemlerin Rabbi olan Allah’ındır" (En'âm, 6/162-163). Müslüman sıddıkiyetin bu derecesine erince, hayatta onun na-zarında rağbet edilecek başka bir gaye kalmaz. Ancak bunun ayakta kalışı Allah'ın rızasına vesile olacaksa ayakta kalmayı tercih eder. Şâ-yet bu gayeyi kaçırır veya elde edemeyeceğini anlarsa, hayattan yüz çevirir ve ölümünü ister. Hz. Ömer (r.a)'ın şöyle dediği rivâyet edilir: "Üç şey olmasaydı dünyada kalmayı istemezdim; 1- Allah yolunda iyi cins atlar sırtında savaşmak; 2- Gece ibadetinin meşakkat ve zorlu-ğuna katlanmak; 3- Sözün temizini hurmanın temizini seçer gibi se-çen kimselerle düşüp kalkmak". Hz. Ömer (r.a)'ın arzu ettiği bütün bu sayılanlar Rabb'ı râzı edecek şeylerdir. Sadık bir müslüman davetçinin sadakati yüzünden ve sesin-den belli olur. Rasûlullah’ı tanımadan evvel onunla konuşan kimseler şöyle derlerdi: "Vallahi bu bir yalancı yüzü ve bir yalancı sesi değildir". Davetçinin yüzünde ve sesinde doğruluk eserinin görülmesi, muhata-bına tesir eder; onun sözünü kabule, ona saygı beslemeye sevk eder. Ancak, muhatapları son derece kör kalpli kimselerse onlara tesir et-mez. Ne olursa olsun, beyan ettiğimiz manâda sadakat müslüman için ve Allah'a davet eden herkes için zaruridir. Çünkü imanın esası doğruluk; münafıklığın esası da yalandır. Davetçinin yalancı olması mümkün olamaz. Peygamber (s.a.s)'in buyurdukları gibi, yalan ahlâk-sızlığa sevk eder. Ahlâksız bir kimsenin ise davetçi olması mümkün değildir. Yüce Allah peygamberlerden ve inananlardan ahd olarak sa-dıkları ve kâzipleri birbirinden ayırmıştır: "Biz nebilerden kuvvetle ahitlerini almıştık. Senden, Nuh'tan İbrahim'den Musa'dan ve Meryem oğ-lu İsa'dan (evet) onlardan ağır bir mîsak (söz) almıştık "; "Ki (Allah) o sadıklara sıdklarından sorsun, o kâfirlere de acı bir azap hazırlamış-tır." (Ahzâb,7-8) "Mü'minlerden öyle erler vardır ki Allah'a verdikleri ahitlerinde durdular; onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedir; sözlerini asla değiştirmemişlerdir"; Ki Allah sâdıkları sıdklarıyla müka-fatlandırsın, münafıklara da dilerse azap etsin, dilerse tevbe edenlerin tevbelerini kabul etsin. Şüphesiz Allah Gafur ve Rahimdir" (Ahzab,23-24) "İnsanlar yalnız "inandık" demekle hiç sınanmadan bırakıla-caklarını mı sandılar? Andolsun ki biz onlardan öncekilerini sınadık el-bette Allah (sınayıp) sadıkları bildirip açığa çıkaracak, kâzipleri (ya-lancıları) bildirecektir" (Ankebût,2-3) İşte yukarıdaki âyetlerde bahsedilen sadık erlere Cenab-ı Hak mükâfat olarak "sıdk", mekânlarını "sıdk" bir va'd ile vadetmiştir: "İçle-rinden bir adama "insanları uyar ve iman edenlere Rabbleri katında kendileri için bir kademe-i sıdk (doğruluk makamı, kademesi) bulun-duğunu müjdele" diye vahyetmemiz insanlara tuhaf mı geldi ki kâfir-ler; "bu apaçık bir sihirbazdır" dediler." (Yunus, 10/2) "Muhakkak ki muttâkiler cennetlerde ve ırmaklar (ın kenarın) dadırlar". "Sıdk makamında (doğruluk meclisinde) gâyet muktedir (güçlü) bir melikin yanındadırlar" (Kamer,54-55) 4. Veya bu âyetin bir başka manası da bu adam ne namaz kıl-dı, ne de namazla aldığı mesajı tasdik etti demektir. Buna göre bu adam Ebu Cehildir, ya da Ebu Cehil gibi olanlardan biridir denmiş. 5. Ya da bu adam dışardan kabul edenler safında görünse de, îman iddiasında bulummuş olsa da bu îmanını tasdik etmedi, yani amele dönüştürmedi. Amelle îmanının sadâkatini ortaya koymadı de-mektir. Tasdik, îmandan da öte bir şeydir. Tasdik, îmanın eylemidir. Sadaka da aynı kökten gelir. Bir adamın cebindeki parasının Allah’a ait olduğunu kabul etmesi îmandır, ayrı şeydir, ama onu Allah’ın istediği yerlere ulaştırıp sadaka yapması, bu konudaki îmanının sadâkatini ortaya koyması ayrı şeydir. Onun içindir ki Hz. Ebu Bekir efendimiz îman etmenin de ötesinde sıddîk idi. Yani îmanın sadâkatini, eylemini ortaya koyan idi. Öyleyse bir kişinin herhangi bir konuya “İman ettim!” demesi yetmez. Aynı zamanda o kimsenin îman ettiği konuyu bizzat amel ha-line getirmesi şarttır. Böylece îmanının eylemini, îmanının sadâkatini ve ispatını ortaya koymuş olacaktır. İşte diyoruz ki bu adam ne îman etti, ne de bu îmanının sadâkatini ortaya koymak üzere amel işledi, îmanını amelle görüntüledi. 6. Ya da bu adamın malına bağımlılığı, malına olan sevgisi, tutkusu onu namaza götürmedi. Mala bakışı bozuk olduğu için namaz da kılmadı. Malı, mülkü, dükkanı, tezgahı onu bırakmadı ki namaza gidebilsin demektir. 7. Veya bu adam ne kıyameti tasdik etti, ne de onun için bir amel hazırladı. Böyle olunca ne yüzle çıkacak ki Allah’ın huzuruna! Bunları yapmadı da: Kezzebe yaptı ve tevella etti. Kezzebe, kefera’dan farklıdır. Kezzebe yalan saymak, kefera da inkâr etmek demektir. İnkâr etmekle yalan saymak, ayrı ayrı şeylerdir. Kefera inkâr etti, reddetti kabul-lenmedi demektir. Ama kezzebe yalanladı, yalan saydı demektir. Peki nedir yalan saymak? Yalan saymak, anlamakla, bilmekle, îman etmekle beraber gereğini yerine getirmemek demektir. Kabullenmekle beraber gereğine yönelmemek demektir. Dille inandığını iddia etmekle beraber hayatla yalanlamak demektir. Îmanla amelin, iddiayla hayatın uyuşmaması demektir. Evet adam yalanladı, yalan saydı, yok farz etti ve de yüz çevirdi. Önce iki suç zikredildi, arkasından iki suç daha geldi. Yani bı-rakın tasdik etmeyi, kezzebe yaptı. Bırakın namaz kılmayı, yüz çevirip ilgisiz kaldı. Ya da inandım, îman ettim demediği gibi kezzebe ve te-vellâ yaptı. Yalanladı ve yüz çevirdi. Madem inanmadı, bari sussaydı veya karşı çıkmasaydı. Bari bir durup düşünseydi, dinleyip araştırsaydı, onu da yapmadı. Yani ilgilenmedi bile, yönünü bile dönmedi. Sonra da: Sonra da gerile gerile, kasıla kasıla, ehline, iline keyif çatmaya gitti. Yani ehline, karısının yanına veya dükkanına, tezgahına, bürosuna keyif çatmaya gitti. Böyle kasıla kasıla, kurula kurula, salına sa-lına ehline doğru gitti. Anlaşılıyor ki durumundan, hayatından rahatsız olmadan bir gidiş anlatılıyor. Hem tasdikle ilgisi yok, hem namazla il-gisi yok, hem âhiret derdi yok, rahat ve huzur içinde kendi dünyasına, carkına curkuna gidiyor adam. Veya karısını kızını koluna takmış, hem millete teşhir ediyor, hem de hiç çekinmeden kasıla kasıla gidiyor ya, öyle bir gidiş. Ya da bu mesajı ehline, hanımına, çocuklarına taşıması gerekirken, onlara başka şeylerle gidiyor adam. Akşam evine çocuklarına koltuğunun altında iki âyet, iki hadis taşıması gerekirken dükkanı taşıyor adam. “Şöyle aldım, böyle verdim, şöyle kazandım, şu kadar ka-zandım, şunu yaptım bunu ettim” diyerek dükkanını, iş dünyasını evine taşıyıp anlatıyor adam. Yani zavallı akşama kadar kendisini dükkânın, tezgâhın kulu, kölesi olduğu gibi akşam eve varınca çoluk çocuğuna da onları anlatıp oyalıyor onları. İşte o anlatılıyor sanki burada.
31-33. “O, peygamberi doğrulamamış, namaz kılmamış, ama yalanlayıp yüz çevirmiş, sonra da salına salına kendinden yana olanlara gitmişti.” Evet o ne tasdik etti, ne de namaz kıldı. 1. O, ne sadaka verdi, ne de namaz kıldı demektir. Ne namaz kıldı, ne de zekât verdi. Ne malî, ne de bedenî kulluk yaptı. Ne malında, ne de bedeninde Allah’ı söz sahibi bilmedi. Ne malını, ne de bedenini Allah’ın emrine vermedi. Ne namaz kılarak Allah’tan mesaj al-dı, ne de zekât vererek bu mesajı Allah kullarına ulaştırma, Allah kullarıyla paylaşma gibi bir derdi oldu. Yani ne namaz kılmak türünde bireysel bir kullukta bulundu, ne de zekât gibi toplumsal bir kulluk yaptı. 2. Veya ne sadaka verdi, ne de salavat getirdi. 3. Ne tasdik etti, yani ne îman etti, ne de amel işledi. Tasdikle de, amelle de ilgilenmedi. Bu kişinin imanı da, ameli de yok. Bu âyet bize tasdik ile amelin, yani îmanla amelin beraber gündeme getirilecek bir bütün olduğunu da anlatıyor. Îman mücerret bir iddiadan ibaret değil, mutlaka amele dönüştürülecektir. Çünkü Allah mücerret bir îmana razı değildir. Bu konuyu anlatan kitabımızda pek çok âyet olduğu gibi, sünnet de böyle der. "Her şeyde doğru olma" anlamında Kur'anî bir kavram. "Sa.-Da.Ka" fiilinden masdar olan "Sıdk", "konuşanın inancı itibariyle söz ve fiilinin birbirine uygun olması"dır. Bir va'din yerine getirilmesi bakımından sözün doğru olması "sıdk" olduğu gibi bir olayın haber verilmesi bakımından da sözün doğru olması "sıdk" dır. "Sıdk" terimi, pey-gamberlerin en önemli özelliklerinden biridir. Risalete ehil olabilmek için her peygamberin bu sıfatı üzerinde taşıması gerekir. Bir pey-gamber için bu sıfat herhangi bir suretle yerinde olmazsa risâlet da-vası temelinden sarsılmış olacaktır. Çünkü insanlar doğru söyleme-yen bir peygambere güvenemez. Doğru olan peygamberin herhangi bir surette gerçeğe ters düşen bir söz söylediği görülmemiştir. Bir peygamberin Allah namına davet ettiği şeyi kendi nefsinde yaşaması gerekir. Çünkü risaletin en büyük gayesi Cenab-ı Hakkın insanları mükellef kıldığı ahkâmı onlara tebliğ etmektir. Çünkü Allah ile ilişkisi olan kimse herkesten daha çok O'nun azametine müdriktir. Dolayısıyla O'nun hiç bir emrine karşı gelmez. Zira Ona karşı gelmek ihanettir. Hain olan kimse de Allah'ın risaletinin ehli olamaz. Kur'an-ı Kerim'de bir çok peygamber için doğruluk vasfı kul-la-nılmakta, bazılarına "sıddîk" denilmektedir. "Kitap'ta İsmail'i de an. Çünkü o va'de sadık rasul bir nebi idi" (Meryem,54). "İşte onlar öyle kimselerdir ki, amellerinin en güzelini onlardan kabul ederiz ve onların kötü amellerinden vaz geçeriz: onlar Cennet ashabı arasındadırlar. Bu, onların va'd oluna geldikleri sıdk (dosdoğru) bir va'ddır" (Ahkâf,16). Doğruluğun esası; bir şeyin meydana gelmesi, tamamlanması, kuvvetinin kemâle ermesi, kısımlarının bir araya toplanmasıdır. Doğ-ruluk (sıdk; sadakat) niyet, söz ve âmelde olur. Niyette doğruluk son derece azimli olmak ve Allah'a yönelmek için iradeyi kuvvetlendirmek ve engelleri aşmaktır. Bu ise Allah'ın farz kıldığı şeylere koşmakla el-de edilir. Bunun da başında Allah yolunda cihad gelir. Cihadın bir türü de Allah'a davettir. Davete mani olan herkesten yüz çevirmek, bunlar-dan uzaklaşıp nefret etmek gerekir. Çünkü onlar gaflet içinde yaşayan insanlardır. Dünyada gördüklerinden başka bir şey bilmezler. Onların ulaştıkları bilgi derecesi budur. Gerçekte ise, cehalet ve nefsanî arzunun kendisidir. Doğru kimsenin kalbi çok hassas olur; da-vete mani olan kimselere karşı tahammül edemez. Bunun için de onlardan sıkılır; onlarla komşuluk, arkadaşlık yapamaz; onlarla düşüp kalkamaz, onlardan uzak kalmakla gönlü açılır; Allah'a seyr ve sülû-kunda ve ona davet hususunda acele etmeye teşvik eden kimselerden hoşlanır. Sözde sadakat, dilin hakkı ve doğruyu söylemesidir. Dil böyle alışınca, artık hiç bir bâtıl konuşmaz. Amelde sadakat, şer'î yollara uyarak Rasulullah (s.a.s)'e tabi olmak suretiyle olur. Müslüman sözde, niyette ve amelde sadakati gerçekleştirince, sıddıkiyet derecesine ulaşır. Bu derece ise, Cenab-ı Hakkın mü'min kullarından istediği Rasûlullah (s.a.s)'e hitap ile yö-nelttiği bir derecedir. "Ve şöyle de; Rabbim, beni sıdk (ve selamet) girdirişiyle girdir; sıdk (ve selamet) çıkarışıyla çıkar ve tarafından da hakkıyla yardım edici bir hüccet ver" (İsrâ, 17/80). "Sıdk girdirişi ve çıkarılışı" demek, müslümanın herhangi bir şeye ve herhangi bir işe girişip başlamasının, ondan çıkışı ve onu ter-kinin Allah için ve Allah ile olmasıdır. Yani yaptıkları ve yapmadıkları Allah'ın rızasına bağlıdır. Kul bunları eda ederken Allah'tan yardım di-leyerek yapar. Maksadı da Allah'ın rızasıdır. Gayesi de yalnız Allah-dır. "De ki: Benim namazım da ibadetlerim de hayatım ve ölümüm de, hiç bir ortağı olmayan alemlerin Rabbi olan Allah’ındır" (En'âm, 6/162-163). Müslüman sıddıkiyetin bu derecesine erince, hayatta onun na-zarında rağbet edilecek başka bir gaye kalmaz. Ancak bunun ayakta kalışı Allah'ın rızasına vesile olacaksa ayakta kalmayı tercih eder. Şâ-yet bu gayeyi kaçırır veya elde edemeyeceğini anlarsa, hayattan yüz çevirir ve ölümünü ister. Hz. Ömer (r.a)'ın şöyle dediği rivâyet edilir: "Üç şey olmasaydı dünyada kalmayı istemezdim; 1- Allah yolunda iyi cins atlar sırtında savaşmak; 2- Gece ibadetinin meşakkat ve zorlu-ğuna katlanmak; 3- Sözün temizini hurmanın temizini seçer gibi se-çen kimselerle düşüp kalkmak". Hz. Ömer (r.a)'ın arzu ettiği bütün bu sayılanlar Rabb'ı râzı edecek şeylerdir. Sadık bir müslüman davetçinin sadakati yüzünden ve sesin-den belli olur. Rasûlullah’ı tanımadan evvel onunla konuşan kimseler şöyle derlerdi: "Vallahi bu bir yalancı yüzü ve bir yalancı sesi değildir". Davetçinin yüzünde ve sesinde doğruluk eserinin görülmesi, muhata-bına tesir eder; onun sözünü kabule, ona saygı beslemeye sevk eder. Ancak, muhatapları son derece kör kalpli kimselerse onlara tesir et-mez. Ne olursa olsun, beyan ettiğimiz manâda sadakat müslüman için ve Allah'a davet eden herkes için zaruridir. Çünkü imanın esası doğruluk; münafıklığın esası da yalandır. Davetçinin yalancı olması mümkün olamaz. Peygamber (s.a.s)'in buyurdukları gibi, yalan ahlâk-sızlığa sevk eder. Ahlâksız bir kimsenin ise davetçi olması mümkün değildir. Yüce Allah peygamberlerden ve inananlardan ahd olarak sa-dıkları ve kâzipleri birbirinden ayırmıştır: "Biz nebilerden kuvvetle ahitlerini almıştık. Senden, Nuh'tan İbrahim'den Musa'dan ve Meryem oğ-lu İsa'dan (evet) onlardan ağır bir mîsak (söz) almıştık "; "Ki (Allah) o sadıklara sıdklarından sorsun, o kâfirlere de acı bir azap hazırlamış-tır." (Ahzâb,7-8) "Mü'minlerden öyle erler vardır ki Allah'a verdikleri ahitlerinde durdular; onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedir; sözlerini asla değiştirmemişlerdir"; Ki Allah sâdıkları sıdklarıyla müka-fatlandırsın, münafıklara da dilerse azap etsin, dilerse tevbe edenlerin tevbelerini kabul etsin. Şüphesiz Allah Gafur ve Rahimdir" (Ahzab,23-24) "İnsanlar yalnız "inandık" demekle hiç sınanmadan bırakıla-caklarını mı sandılar? Andolsun ki biz onlardan öncekilerini sınadık el-bette Allah (sınayıp) sadıkları bildirip açığa çıkaracak, kâzipleri (ya-lancıları) bildirecektir" (Ankebût,2-3) İşte yukarıdaki âyetlerde bahsedilen sadık erlere Cenab-ı Hak mükâfat olarak "sıdk", mekânlarını "sıdk" bir va'd ile vadetmiştir: "İçle-rinden bir adama "insanları uyar ve iman edenlere Rabbleri katında kendileri için bir kademe-i sıdk (doğruluk makamı, kademesi) bulun-duğunu müjdele" diye vahyetmemiz insanlara tuhaf mı geldi ki kâfir-ler; "bu apaçık bir sihirbazdır" dediler." (Yunus, 10/2) "Muhakkak ki muttâkiler cennetlerde ve ırmaklar (ın kenarın) dadırlar". "Sıdk makamında (doğruluk meclisinde) gâyet muktedir (güçlü) bir melikin yanındadırlar" (Kamer,54-55) 4. Veya bu âyetin bir başka manası da bu adam ne namaz kıl-dı, ne de namazla aldığı mesajı tasdik etti demektir. Buna göre bu adam Ebu Cehildir, ya da Ebu Cehil gibi olanlardan biridir denmiş. 5. Ya da bu adam dışardan kabul edenler safında görünse de, îman iddiasında bulummuş olsa da bu îmanını tasdik etmedi, yani amele dönüştürmedi. Amelle îmanının sadâkatini ortaya koymadı de-mektir. Tasdik, îmandan da öte bir şeydir. Tasdik, îmanın eylemidir. Sadaka da aynı kökten gelir. Bir adamın cebindeki parasının Allah’a ait olduğunu kabul etmesi îmandır, ayrı şeydir, ama onu Allah’ın istediği yerlere ulaştırıp sadaka yapması, bu konudaki îmanının sadâkatini ortaya koyması ayrı şeydir. Onun içindir ki Hz. Ebu Bekir efendimiz îman etmenin de ötesinde sıddîk idi. Yani îmanın sadâkatini, eylemini ortaya koyan idi. Öyleyse bir kişinin herhangi bir konuya “İman ettim!” demesi yetmez. Aynı zamanda o kimsenin îman ettiği konuyu bizzat amel ha-line getirmesi şarttır. Böylece îmanının eylemini, îmanının sadâkatini ve ispatını ortaya koymuş olacaktır. İşte diyoruz ki bu adam ne îman etti, ne de bu îmanının sadâkatini ortaya koymak üzere amel işledi, îmanını amelle görüntüledi. 6. Ya da bu adamın malına bağımlılığı, malına olan sevgisi, tutkusu onu namaza götürmedi. Mala bakışı bozuk olduğu için namaz da kılmadı. Malı, mülkü, dükkanı, tezgahı onu bırakmadı ki namaza gidebilsin demektir. 7. Veya bu adam ne kıyameti tasdik etti, ne de onun için bir amel hazırladı. Böyle olunca ne yüzle çıkacak ki Allah’ın huzuruna! Bunları yapmadı da: Kezzebe yaptı ve tevella etti. Kezzebe, kefera’dan farklıdır. Kezzebe yalan saymak, kefera da inkâr etmek demektir. İnkâr etmekle yalan saymak, ayrı ayrı şeylerdir. Kefera inkâr etti, reddetti kabul-lenmedi demektir. Ama kezzebe yalanladı, yalan saydı demektir. Peki nedir yalan saymak? Yalan saymak, anlamakla, bilmekle, îman etmekle beraber gereğini yerine getirmemek demektir. Kabullenmekle beraber gereğine yönelmemek demektir. Dille inandığını iddia etmekle beraber hayatla yalanlamak demektir. Îmanla amelin, iddiayla hayatın uyuşmaması demektir. Evet adam yalanladı, yalan saydı, yok farz etti ve de yüz çevirdi. Önce iki suç zikredildi, arkasından iki suç daha geldi. Yani bı-rakın tasdik etmeyi, kezzebe yaptı. Bırakın namaz kılmayı, yüz çevirip ilgisiz kaldı. Ya da inandım, îman ettim demediği gibi kezzebe ve te-vellâ yaptı. Yalanladı ve yüz çevirdi. Madem inanmadı, bari sussaydı veya karşı çıkmasaydı. Bari bir durup düşünseydi, dinleyip araştırsaydı, onu da yapmadı. Yani ilgilenmedi bile, yönünü bile dönmedi. Sonra da: Sonra da gerile gerile, kasıla kasıla, ehline, iline keyif çatmaya gitti. Yani ehline, karısının yanına veya dükkanına, tezgahına, bürosuna keyif çatmaya gitti. Böyle kasıla kasıla, kurula kurula, salına sa-lına ehline doğru gitti. Anlaşılıyor ki durumundan, hayatından rahatsız olmadan bir gidiş anlatılıyor. Hem tasdikle ilgisi yok, hem namazla il-gisi yok, hem âhiret derdi yok, rahat ve huzur içinde kendi dünyasına, carkına curkuna gidiyor adam. Veya karısını kızını koluna takmış, hem millete teşhir ediyor, hem de hiç çekinmeden kasıla kasıla gidiyor ya, öyle bir gidiş. Ya da bu mesajı ehline, hanımına, çocuklarına taşıması gerekirken, onlara başka şeylerle gidiyor adam. Akşam evine çocuklarına koltuğunun altında iki âyet, iki hadis taşıması gerekirken dükkanı taşıyor adam. “Şöyle aldım, böyle verdim, şöyle kazandım, şu kadar ka-zandım, şunu yaptım bunu ettim” diyerek dükkanını, iş dünyasını evine taşıyıp anlatıyor adam. Yani zavallı akşama kadar kendisini dükkânın, tezgâhın kulu, kölesi olduğu gibi akşam eve varınca çoluk çocuğuna da onları anlatıp oyalıyor onları. İşte o anlatılıyor sanki burada.
34-35. “Sana yazıklar olsun, yazıklar! Daha ne olsun, sana yazıklar olsun, yazıklar!” Oh olsun sana, oh olsun! Yazıklar olsun sana yazıklar olsun! Veyl olsun sana veyl olsun! Gerektir sana bu gerektir! Lâyıktır sana bu lâyıktır! Veyl üstüne veyl, beddua üstüne beddua, lânet üstüne lânet. Elbette yaratıcısını, Rabbini tanımayan, O’nun kendisi için gönderdiği vahiyden habersiz bir hayat yaşayan kimse bu lâneti hak edecektir. Dünyanın kulu kölesi olmuş, o dünyanın da kendisinin de sahibi olan Allah’ın hayat programını reddetmiş bir kişiye veyl üstüne veyl olsun. Bunlardan biri «’ÅG«. Ÿ¸«4 için, biri ´|ÅV«. ž¸«: için, biri «ÅH«6 için, biri de ´|Å7«Y«#«: olmak üzere dört ´|«7²:Ï! kullanılmış, dört lânet okunmuş. Ya da bu adamın hayatında bu sayılanların yanında sayılmayacak kadar daha evlâ var, hepsine veyl olsun, hepsine veyl olsun! Ya veyl olsun anlamına, ya da gerektir sana bu belâ gerektir anlamına. Oh olsun, bu belâ gerektir sana! Lâyıksın sen buna lâyıksın anlamınadır. Peki ya biz ne yapacağız? Kur’an oh olsun dediğine göre elbette böylelerine biz de oh olsun! diyeceğiz. Yani adam hem İslâm’a karşı geliyor, hem İslâm’ın engellenmesine çalışıyor, sonra da başına bir belâ geldiğinde biz üzüleceğiz, öyle yok. Amma onun o hayattan kurtuluşu için çabalayacağız, o ayrı konudur tabii. Ya da başta Allah’ı inkâr eden sana ancak böyle davranış yaraşır demektir bu evlâların manası. Senin gibi Rabbini reddeden, Rabbinin yasalarını reddeden, Rabbinin kitabıyla ilgi kurmayan birisinden ancak bunlar beklenir, başkası değil.
34-35. “Sana yazıklar olsun, yazıklar! Daha ne olsun, sana yazıklar olsun, yazıklar!” Oh olsun sana, oh olsun! Yazıklar olsun sana yazıklar olsun! Veyl olsun sana veyl olsun! Gerektir sana bu gerektir! Lâyıktır sana bu lâyıktır! Veyl üstüne veyl, beddua üstüne beddua, lânet üstüne lânet. Elbette yaratıcısını, Rabbini tanımayan, O’nun kendisi için gönderdiği vahiyden habersiz bir hayat yaşayan kimse bu lâneti hak edecektir. Dünyanın kulu kölesi olmuş, o dünyanın da kendisinin de sahibi olan Allah’ın hayat programını reddetmiş bir kişiye veyl üstüne veyl olsun. Bunlardan biri «’ÅG«. Ÿ¸«4 için, biri ´|ÅV«. ž¸«: için, biri «ÅH«6 için, biri de ´|Å7«Y«#«: olmak üzere dört ´|«7²:Ï! kullanılmış, dört lânet okunmuş. Ya da bu adamın hayatında bu sayılanların yanında sayılmayacak kadar daha evlâ var, hepsine veyl olsun, hepsine veyl olsun! Ya veyl olsun anlamına, ya da gerektir sana bu belâ gerektir anlamına. Oh olsun, bu belâ gerektir sana! Lâyıksın sen buna lâyıksın anlamınadır. Peki ya biz ne yapacağız? Kur’an oh olsun dediğine göre elbette böylelerine biz de oh olsun! diyeceğiz. Yani adam hem İslâm’a karşı geliyor, hem İslâm’ın engellenmesine çalışıyor, sonra da başına bir belâ geldiğinde biz üzüleceğiz, öyle yok. Amma onun o hayattan kurtuluşu için çabalayacağız, o ayrı konudur tabii. Ya da başta Allah’ı inkâr eden sana ancak böyle davranış yaraşır demektir bu evlâların manası. Senin gibi Rabbini reddeden, Rabbinin yasalarını reddeden, Rabbinin kitabıyla ilgi kurmayan birisinden ancak bunlar beklenir, başkası değil.
36-39. “İnsanoğlu kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır? O, akıtılan bir meni damlası değil miydi? Sonra kan pıhtısı olmuş, sonra Allah onu yaratıp şekil vermişti. Ondan, erkek-dişi iki cins yaratmıştı.” Yani bu insan başıboş, mühmel bırakıldığını mı zannediyor. İhmal edilecek, unutulacak mı zannediyor kendini? Sümenaltı edilecek, hesap dışı bırakılacak, unutulacak mı zannediyor kendini? Öyle mi hesap ediyor? Hesabını, kitabını, hayatını bu anlayışın üzerine mi bina ediyor? Davranışlarını buna göre mi ayarlıyor? Hayat programını, yaptıklarının hesabının sorulmayacağı anlayışına mı bina ediyor? Ankebût sûresinde de aynı soru soruluyordu. Süda, başı boş, ipsiz, yularsız, salık demektir. İbilu’s süda, Arapça’da önüne ne gelirse yiyen yularsız deve için kullanılır. Yularını koparmış, ipini koparmış ipsiz deve. Hiçbir kayıt altına girmeyen, hiçbir sorumluluk taşımayan develer gibi mi zannediyor insan kendini? Yani o insan kendini hayvan mı sanıyor? Hayvanla kendisi arasında hiçbir fark göremiyor mu? Bir insan düşünün ki dünyadayken îman etmemiş, üstelik îman edenlere de engel olmuş, fesat tohumları ekmiş ve bu fesat asırlarca gelecek nesillerin binlercesinin hayatını mahvetmiş. Şimdi böyle bir insan sıradan bir böcek gibi ölsün, yok olsun, bir daha dirilmesin, hesap sorulmasın, öyle mi? Adâlet mi bu? Olacak şey midir bu? Veya Allah’a inanmış, Allah’a Allah’ın istediği kulluğu icra etmek için bir ö-mür boyu çırpınmış, insanların saadet ve kurtuluşu için eziyetler çekmiş, kendi canını ortaya koymuş bir insan da, bir karınca gibi ölüp git-sin, bu yaptıklarının karşılığını görmeden yok olup gitsin öyle mi? Adâlet mi bu? Zâlimin, kan içenin zulmü yanına kâr kalsın, mazlumun âhı yerde kalsın öyle mi? Böyle bir durumda zâlimin önüne neyle geçilecek? Yaptıklarının yanına kâr kalacağına inanan, dirilip hesap so-rulmayacağını düşünen bir zâlimin zulmüne neyle engel olacaksınız? Bununla beraber insanları iyiliğe, hayır işlemeye, ıslahtan yana olmaya nasıl teşvik edeceksiniz? İyilik yapanlar enayi olmayacak mı o zaman? Kimi ikna edebilirsiniz iyilik yapmaya? Karşılığını göremeyeceği iyilikler yapmanın enayilik sayıldığı bir ortamda kim iyiliğe yönelebilecek? Nasıl da unutuyor bu nankör insan atılmış bir damla sudan, bir nutfeden, meniden yaratıldığını? Ne çabuk unutuyor insan? Aklı başında değilken, bebekken, acizken, güçsüzken, bilgiden, kendini bile korumaktan acizken şimdi biz ona gücünü, bilgisini verirken bize karşı gelsin diye mi veriyoruz ona bunu? Bütün bunları bize kafa tutup isyan etsin diye mi veriyoruz? Bizim kendisine verdiklerimizi nankörce bize düşmanlıkta mı kullanıyor bu nankör insan? Sonra da onu alâka yapmışız ve insan haline çevirmişiz. Üstelik tesviye de etmişiz onu. Gözünü, kulağını, elini, ayağını, aklını, fikrini, ferasetini de vermişiz ona. Sonra da onu erkek ve dişi yapmışız. Tabi burada “Elem ne-kü” diye anlatılan insan Hz. Adem değil, Adem oğludur, insan cinsidir. Ve bu cinse soruluyor şimdi:
36-39. “İnsanoğlu kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır? O, akıtılan bir meni damlası değil miydi? Sonra kan pıhtısı olmuş, sonra Allah onu yaratıp şekil vermişti. Ondan, erkek-dişi iki cins yaratmıştı.” Yani bu insan başıboş, mühmel bırakıldığını mı zannediyor. İhmal edilecek, unutulacak mı zannediyor kendini? Sümenaltı edilecek, hesap dışı bırakılacak, unutulacak mı zannediyor kendini? Öyle mi hesap ediyor? Hesabını, kitabını, hayatını bu anlayışın üzerine mi bina ediyor? Davranışlarını buna göre mi ayarlıyor? Hayat programını, yaptıklarının hesabının sorulmayacağı anlayışına mı bina ediyor? Ankebût sûresinde de aynı soru soruluyordu. Süda, başı boş, ipsiz, yularsız, salık demektir. İbilu’s süda, Arapça’da önüne ne gelirse yiyen yularsız deve için kullanılır. Yularını koparmış, ipini koparmış ipsiz deve. Hiçbir kayıt altına girmeyen, hiçbir sorumluluk taşımayan develer gibi mi zannediyor insan kendini? Yani o insan kendini hayvan mı sanıyor? Hayvanla kendisi arasında hiçbir fark göremiyor mu? Bir insan düşünün ki dünyadayken îman etmemiş, üstelik îman edenlere de engel olmuş, fesat tohumları ekmiş ve bu fesat asırlarca gelecek nesillerin binlercesinin hayatını mahvetmiş. Şimdi böyle bir insan sıradan bir böcek gibi ölsün, yok olsun, bir daha dirilmesin, hesap sorulmasın, öyle mi? Adâlet mi bu? Olacak şey midir bu? Veya Allah’a inanmış, Allah’a Allah’ın istediği kulluğu icra etmek için bir ö-mür boyu çırpınmış, insanların saadet ve kurtuluşu için eziyetler çekmiş, kendi canını ortaya koymuş bir insan da, bir karınca gibi ölüp git-sin, bu yaptıklarının karşılığını görmeden yok olup gitsin öyle mi? Adâlet mi bu? Zâlimin, kan içenin zulmü yanına kâr kalsın, mazlumun âhı yerde kalsın öyle mi? Böyle bir durumda zâlimin önüne neyle geçilecek? Yaptıklarının yanına kâr kalacağına inanan, dirilip hesap so-rulmayacağını düşünen bir zâlimin zulmüne neyle engel olacaksınız? Bununla beraber insanları iyiliğe, hayır işlemeye, ıslahtan yana olmaya nasıl teşvik edeceksiniz? İyilik yapanlar enayi olmayacak mı o zaman? Kimi ikna edebilirsiniz iyilik yapmaya? Karşılığını göremeyeceği iyilikler yapmanın enayilik sayıldığı bir ortamda kim iyiliğe yönelebilecek? Nasıl da unutuyor bu nankör insan atılmış bir damla sudan, bir nutfeden, meniden yaratıldığını? Ne çabuk unutuyor insan? Aklı başında değilken, bebekken, acizken, güçsüzken, bilgiden, kendini bile korumaktan acizken şimdi biz ona gücünü, bilgisini verirken bize karşı gelsin diye mi veriyoruz ona bunu? Bütün bunları bize kafa tutup isyan etsin diye mi veriyoruz? Bizim kendisine verdiklerimizi nankörce bize düşmanlıkta mı kullanıyor bu nankör insan? Sonra da onu alâka yapmışız ve insan haline çevirmişiz. Üstelik tesviye de etmişiz onu. Gözünü, kulağını, elini, ayağını, aklını, fikrini, ferasetini de vermişiz ona. Sonra da onu erkek ve dişi yapmışız. Tabi burada “Elem ne-kü” diye anlatılan insan Hz. Adem değil, Adem oğludur, insan cinsidir. Ve bu cinse soruluyor şimdi:
36-39. “İnsanoğlu kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır? O, akıtılan bir meni damlası değil miydi? Sonra kan pıhtısı olmuş, sonra Allah onu yaratıp şekil vermişti. Ondan, erkek-dişi iki cins yaratmıştı.” Yani bu insan başıboş, mühmel bırakıldığını mı zannediyor. İhmal edilecek, unutulacak mı zannediyor kendini? Sümenaltı edilecek, hesap dışı bırakılacak, unutulacak mı zannediyor kendini? Öyle mi hesap ediyor? Hesabını, kitabını, hayatını bu anlayışın üzerine mi bina ediyor? Davranışlarını buna göre mi ayarlıyor? Hayat programını, yaptıklarının hesabının sorulmayacağı anlayışına mı bina ediyor? Ankebût sûresinde de aynı soru soruluyordu. Süda, başı boş, ipsiz, yularsız, salık demektir. İbilu’s süda, Arapça’da önüne ne gelirse yiyen yularsız deve için kullanılır. Yularını koparmış, ipini koparmış ipsiz deve. Hiçbir kayıt altına girmeyen, hiçbir sorumluluk taşımayan develer gibi mi zannediyor insan kendini? Yani o insan kendini hayvan mı sanıyor? Hayvanla kendisi arasında hiçbir fark göremiyor mu? Bir insan düşünün ki dünyadayken îman etmemiş, üstelik îman edenlere de engel olmuş, fesat tohumları ekmiş ve bu fesat asırlarca gelecek nesillerin binlercesinin hayatını mahvetmiş. Şimdi böyle bir insan sıradan bir böcek gibi ölsün, yok olsun, bir daha dirilmesin, hesap sorulmasın, öyle mi? Adâlet mi bu? Olacak şey midir bu? Veya Allah’a inanmış, Allah’a Allah’ın istediği kulluğu icra etmek için bir ö-mür boyu çırpınmış, insanların saadet ve kurtuluşu için eziyetler çekmiş, kendi canını ortaya koymuş bir insan da, bir karınca gibi ölüp git-sin, bu yaptıklarının karşılığını görmeden yok olup gitsin öyle mi? Adâlet mi bu? Zâlimin, kan içenin zulmü yanına kâr kalsın, mazlumun âhı yerde kalsın öyle mi? Böyle bir durumda zâlimin önüne neyle geçilecek? Yaptıklarının yanına kâr kalacağına inanan, dirilip hesap so-rulmayacağını düşünen bir zâlimin zulmüne neyle engel olacaksınız? Bununla beraber insanları iyiliğe, hayır işlemeye, ıslahtan yana olmaya nasıl teşvik edeceksiniz? İyilik yapanlar enayi olmayacak mı o zaman? Kimi ikna edebilirsiniz iyilik yapmaya? Karşılığını göremeyeceği iyilikler yapmanın enayilik sayıldığı bir ortamda kim iyiliğe yönelebilecek? Nasıl da unutuyor bu nankör insan atılmış bir damla sudan, bir nutfeden, meniden yaratıldığını? Ne çabuk unutuyor insan? Aklı başında değilken, bebekken, acizken, güçsüzken, bilgiden, kendini bile korumaktan acizken şimdi biz ona gücünü, bilgisini verirken bize karşı gelsin diye mi veriyoruz ona bunu? Bütün bunları bize kafa tutup isyan etsin diye mi veriyoruz? Bizim kendisine verdiklerimizi nankörce bize düşmanlıkta mı kullanıyor bu nankör insan? Sonra da onu alâka yapmışız ve insan haline çevirmişiz. Üstelik tesviye de etmişiz onu. Gözünü, kulağını, elini, ayağını, aklını, fikrini, ferasetini de vermişiz ona. Sonra da onu erkek ve dişi yapmışız. Tabi burada “Elem ne-kü” diye anlatılan insan Hz. Adem değil, Adem oğludur, insan cinsidir. Ve bu cinse soruluyor şimdi:
36-39. “İnsanoğlu kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır? O, akıtılan bir meni damlası değil miydi? Sonra kan pıhtısı olmuş, sonra Allah onu yaratıp şekil vermişti. Ondan, erkek-dişi iki cins yaratmıştı.” Yani bu insan başıboş, mühmel bırakıldığını mı zannediyor. İhmal edilecek, unutulacak mı zannediyor kendini? Sümenaltı edilecek, hesap dışı bırakılacak, unutulacak mı zannediyor kendini? Öyle mi hesap ediyor? Hesabını, kitabını, hayatını bu anlayışın üzerine mi bina ediyor? Davranışlarını buna göre mi ayarlıyor? Hayat programını, yaptıklarının hesabının sorulmayacağı anlayışına mı bina ediyor? Ankebût sûresinde de aynı soru soruluyordu. Süda, başı boş, ipsiz, yularsız, salık demektir. İbilu’s süda, Arapça’da önüne ne gelirse yiyen yularsız deve için kullanılır. Yularını koparmış, ipini koparmış ipsiz deve. Hiçbir kayıt altına girmeyen, hiçbir sorumluluk taşımayan develer gibi mi zannediyor insan kendini? Yani o insan kendini hayvan mı sanıyor? Hayvanla kendisi arasında hiçbir fark göremiyor mu? Bir insan düşünün ki dünyadayken îman etmemiş, üstelik îman edenlere de engel olmuş, fesat tohumları ekmiş ve bu fesat asırlarca gelecek nesillerin binlercesinin hayatını mahvetmiş. Şimdi böyle bir insan sıradan bir böcek gibi ölsün, yok olsun, bir daha dirilmesin, hesap sorulmasın, öyle mi? Adâlet mi bu? Olacak şey midir bu? Veya Allah’a inanmış, Allah’a Allah’ın istediği kulluğu icra etmek için bir ö-mür boyu çırpınmış, insanların saadet ve kurtuluşu için eziyetler çekmiş, kendi canını ortaya koymuş bir insan da, bir karınca gibi ölüp git-sin, bu yaptıklarının karşılığını görmeden yok olup gitsin öyle mi? Adâlet mi bu? Zâlimin, kan içenin zulmü yanına kâr kalsın, mazlumun âhı yerde kalsın öyle mi? Böyle bir durumda zâlimin önüne neyle geçilecek? Yaptıklarının yanına kâr kalacağına inanan, dirilip hesap so-rulmayacağını düşünen bir zâlimin zulmüne neyle engel olacaksınız? Bununla beraber insanları iyiliğe, hayır işlemeye, ıslahtan yana olmaya nasıl teşvik edeceksiniz? İyilik yapanlar enayi olmayacak mı o zaman? Kimi ikna edebilirsiniz iyilik yapmaya? Karşılığını göremeyeceği iyilikler yapmanın enayilik sayıldığı bir ortamda kim iyiliğe yönelebilecek? Nasıl da unutuyor bu nankör insan atılmış bir damla sudan, bir nutfeden, meniden yaratıldığını? Ne çabuk unutuyor insan? Aklı başında değilken, bebekken, acizken, güçsüzken, bilgiden, kendini bile korumaktan acizken şimdi biz ona gücünü, bilgisini verirken bize karşı gelsin diye mi veriyoruz ona bunu? Bütün bunları bize kafa tutup isyan etsin diye mi veriyoruz? Bizim kendisine verdiklerimizi nankörce bize düşmanlıkta mı kullanıyor bu nankör insan? Sonra da onu alâka yapmışız ve insan haline çevirmişiz. Üstelik tesviye de etmişiz onu. Gözünü, kulağını, elini, ayağını, aklını, fikrini, ferasetini de vermişiz ona. Sonra da onu erkek ve dişi yapmışız. Tabi burada “Elem ne-kü” diye anlatılan insan Hz. Adem değil, Adem oğludur, insan cinsidir. Ve bu cinse soruluyor şimdi:
40. “Bunları yapan Allah’ın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi? Elbette yeter.” Peki o insan oğlu yeniden diriltileceği konusunda neden hiç düşünmüyor? Onu dirilten öldürmeye, öldüren diriltmeye kâdir değil mi? Yaratırken bir damla sudan yaratmaya kâdir de, öldükten sonra onu yeniden yaratmaya kâdir değil mi? Onu beceren bunu becere-mez mi? Hiç düşünmüyor musunuz? Hiç aklınız yok mu sizin? Rabbimizin bu sorusuna karşılık: “Allahümme Fe belâ” denilir, böyle denmiş. Belâ Allah’ım! Evet Allah’ım! Doğru söylüyorsun ya Rabbi! Sen buna kâdirsin ya Rabbi! Bizi yoktan var eden Sen, bizi bir damla sudan yaratan Sen, bize şu anda sahip olduklarımızın tümünü veren Sen elbette ölümümüzden sonra bizi tekrar yaratabilirsin! Buna Senin gücün yeter Allah’ım! Bu konuda en küçük bir şüphemiz yoktur ya Rabbi! diyoruz. Bu sûre ile alâkalı da bu kadar söz yeter. Rabbim gereğiyle amel etmeyi hepimize nasip etsin, kolay getirsin inşallah. Vel hamdü lillahi Rabbi’l âlemîn.