Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Saffât — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

182 ayetRûpel 1 / 3
1-5. “Ey insanlar! Sıra sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah’ı andıkça anan meleklere andolsun ki, sizin Tanrınız Bir’dir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir; doğuların ve batıların Rabbidir.” Sıra sıra, saf saf duran, emre âmâde bekleyenlere yemin olsun ki! Önlerine gelenleri toplayıp sürükleyenlere, zoraki yaptırım gü-cüne sahip olanlara yemin olsun ki! Sonra zikri okuyanlara, tezkirayla birlikte olanlara, pusulayı ele alanlara, haritayla yol bulmaya çalışan-lara, kitabı gündeme alanlara yemin olsun ki! Gündemlerini, hayat programlarını zikirle, kitapla, vahiyle belirleyenlere yemin olsun ki, si-zin İlâhınız, sizin program belirleyiciniz, sizin boyunlarınızdaki kulluk iplerinin ucu elinde olan, sizin kendisini dinlemeniz gereken, çektiği yere gitmeniz, arzularını gerçekleştirmeniz gereken İlâhınız, sahibiniz birdir. Tek bir İlâhınız vardır sizin. Rabbimiz üç yemin etti: Saf saf duranlar, emre âmâde bekleyenlere yemin olsun ki, buyurdu. Bunlar her an Rablerine kulluk eden, her an Rablerini dinleyen, Rablerinin her emrine inkıyat eden, her an Allah’ı zikreden melekler olabilir. İşte şu anda Allah’a Allah’ın istediği gibi iman eden, saf saf Allah huzurunda kıyamda duran, Rablerinden gelen her bir emir karşısında boyun büküp teslimiyet ortaya koyan, Allah’ın dininin hâkimiyeti adına saf saf düşman karşısında cihad eden, Allah’ın zikriyle beraber olan, Allah’ın kitabını okuyan, kitapla bilgilenmenin kavgası içinde olan, kitabı gündemlerine alan, gündemlerini kitapla belirlemeye çalışan mü’minlerdir. İster melekler, isterse mü’minler olsun bu üç özellik sahibi kulları üzerine gerçekleştirdiği bu üç yeminden sonra, Rabbimiz çok önemli bir konuya dikkat çekiyor. Yeminlerin sebebi de işte bu çok önemli konuya dikkat çekmektir. Böyle üç yeminle gündeme getirildiğine göre İlâhın tekliği konusu, çok önemli bir husustur. Allah, sözü din-lenecek tek İlâhtır. Yasaları uygulanacak, rızası kazanılacak, kendisi için hayat yaşanılacak tek İlâhtır. O’ndan başka çektiği yere gidilecek, arzularına teslim olunacak İlâh yoktur, yetkili yoktur. O’ndan başka hayata etkili olacak söz sahibi yoktur. Gecemizde-gündüzümüzde, kazanmamızda-harcamamızda, eğitimimizde-siyasetimizde, hukukumuzda-ekonomimizde, küsmemizde-barışmamızda, giyimimizde-ku-şamımızda, almamızda-vermemizde, oturmamızda-kalkmamızda, ha-sılı tüm hayatımızda bir tek söz sahibi vardır, o da Allah’tır. Göklerin ve yerin, göktekilerin ve yerdekilerin, doğuların ve ba-tıların Rabbidir O Allah. Göklerde ve yerde ne varsa, doğuda ve batıda ne varsa hepsinin Rabbi, hepsinin yasa belirleyicisi, hepsinin sahibidir o Allah. Göklerde O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka sahip, O’ndan başka hakim güç yoktur. Göklere egemen olan O’dur. Göklerde uygulanmakta olan yasaların sahibi O’dur. Gökler O’na boyun büküp teslim olmuştur. Gökler sadece O’nu dinlemektedir. Yerde de O’ndan başka söz sahibi hakim güç yoktur. Yer ve yerdekiler de O’nu dinlemektedir. Yeryüzünde de O’nun yasaları hakimdir. Ve her ikisi arasında ne varsa, kim varsa onlara hakim olan da O’dur. Doğuların ve batıların, doğudakilerin ve batıdakilerin sahibi, yaratıcısı, hakimi de O’dur. Güneşe, aya, yıldızlara, her şeye ve herkese hakim olan da O’dur. Onun bu ulûhiyet ve rubûbiyetine delil mi istiyorsunuz? O’nun göklerde ve yerde tek Rabb ve tek İlâh oluşuna, tek söz sahibi oluşuna belge mi istiyorsunuz? Alın size belgeler:
1-5. “Ey insanlar! Sıra sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah’ı andıkça anan meleklere andolsun ki, sizin Tanrınız Bir’dir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir; doğuların ve batıların Rabbidir.” Sıra sıra, saf saf duran, emre âmâde bekleyenlere yemin olsun ki! Önlerine gelenleri toplayıp sürükleyenlere, zoraki yaptırım gü-cüne sahip olanlara yemin olsun ki! Sonra zikri okuyanlara, tezkirayla birlikte olanlara, pusulayı ele alanlara, haritayla yol bulmaya çalışan-lara, kitabı gündeme alanlara yemin olsun ki! Gündemlerini, hayat programlarını zikirle, kitapla, vahiyle belirleyenlere yemin olsun ki, si-zin İlâhınız, sizin program belirleyiciniz, sizin boyunlarınızdaki kulluk iplerinin ucu elinde olan, sizin kendisini dinlemeniz gereken, çektiği yere gitmeniz, arzularını gerçekleştirmeniz gereken İlâhınız, sahibiniz birdir. Tek bir İlâhınız vardır sizin. Rabbimiz üç yemin etti: Saf saf duranlar, emre âmâde bekleyenlere yemin olsun ki, buyurdu. Bunlar her an Rablerine kulluk eden, her an Rablerini dinleyen, Rablerinin her emrine inkıyat eden, her an Allah’ı zikreden melekler olabilir. İşte şu anda Allah’a Allah’ın istediği gibi iman eden, saf saf Allah huzurunda kıyamda duran, Rablerinden gelen her bir emir karşısında boyun büküp teslimiyet ortaya koyan, Allah’ın dininin hâkimiyeti adına saf saf düşman karşısında cihad eden, Allah’ın zikriyle beraber olan, Allah’ın kitabını okuyan, kitapla bilgilenmenin kavgası içinde olan, kitabı gündemlerine alan, gündemlerini kitapla belirlemeye çalışan mü’minlerdir. İster melekler, isterse mü’minler olsun bu üç özellik sahibi kulları üzerine gerçekleştirdiği bu üç yeminden sonra, Rabbimiz çok önemli bir konuya dikkat çekiyor. Yeminlerin sebebi de işte bu çok önemli konuya dikkat çekmektir. Böyle üç yeminle gündeme getirildiğine göre İlâhın tekliği konusu, çok önemli bir husustur. Allah, sözü din-lenecek tek İlâhtır. Yasaları uygulanacak, rızası kazanılacak, kendisi için hayat yaşanılacak tek İlâhtır. O’ndan başka çektiği yere gidilecek, arzularına teslim olunacak İlâh yoktur, yetkili yoktur. O’ndan başka hayata etkili olacak söz sahibi yoktur. Gecemizde-gündüzümüzde, kazanmamızda-harcamamızda, eğitimimizde-siyasetimizde, hukukumuzda-ekonomimizde, küsmemizde-barışmamızda, giyimimizde-ku-şamımızda, almamızda-vermemizde, oturmamızda-kalkmamızda, ha-sılı tüm hayatımızda bir tek söz sahibi vardır, o da Allah’tır. Göklerin ve yerin, göktekilerin ve yerdekilerin, doğuların ve ba-tıların Rabbidir O Allah. Göklerde ve yerde ne varsa, doğuda ve batıda ne varsa hepsinin Rabbi, hepsinin yasa belirleyicisi, hepsinin sahibidir o Allah. Göklerde O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka sahip, O’ndan başka hakim güç yoktur. Göklere egemen olan O’dur. Göklerde uygulanmakta olan yasaların sahibi O’dur. Gökler O’na boyun büküp teslim olmuştur. Gökler sadece O’nu dinlemektedir. Yerde de O’ndan başka söz sahibi hakim güç yoktur. Yer ve yerdekiler de O’nu dinlemektedir. Yeryüzünde de O’nun yasaları hakimdir. Ve her ikisi arasında ne varsa, kim varsa onlara hakim olan da O’dur. Doğuların ve batıların, doğudakilerin ve batıdakilerin sahibi, yaratıcısı, hakimi de O’dur. Güneşe, aya, yıldızlara, her şeye ve herkese hakim olan da O’dur. Onun bu ulûhiyet ve rubûbiyetine delil mi istiyorsunuz? O’nun göklerde ve yerde tek Rabb ve tek İlâh oluşuna, tek söz sahibi oluşuna belge mi istiyorsunuz? Alın size belgeler:
1-5. “Ey insanlar! Sıra sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah’ı andıkça anan meleklere andolsun ki, sizin Tanrınız Bir’dir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir; doğuların ve batıların Rabbidir.” Sıra sıra, saf saf duran, emre âmâde bekleyenlere yemin olsun ki! Önlerine gelenleri toplayıp sürükleyenlere, zoraki yaptırım gü-cüne sahip olanlara yemin olsun ki! Sonra zikri okuyanlara, tezkirayla birlikte olanlara, pusulayı ele alanlara, haritayla yol bulmaya çalışan-lara, kitabı gündeme alanlara yemin olsun ki! Gündemlerini, hayat programlarını zikirle, kitapla, vahiyle belirleyenlere yemin olsun ki, si-zin İlâhınız, sizin program belirleyiciniz, sizin boyunlarınızdaki kulluk iplerinin ucu elinde olan, sizin kendisini dinlemeniz gereken, çektiği yere gitmeniz, arzularını gerçekleştirmeniz gereken İlâhınız, sahibiniz birdir. Tek bir İlâhınız vardır sizin. Rabbimiz üç yemin etti: Saf saf duranlar, emre âmâde bekleyenlere yemin olsun ki, buyurdu. Bunlar her an Rablerine kulluk eden, her an Rablerini dinleyen, Rablerinin her emrine inkıyat eden, her an Allah’ı zikreden melekler olabilir. İşte şu anda Allah’a Allah’ın istediği gibi iman eden, saf saf Allah huzurunda kıyamda duran, Rablerinden gelen her bir emir karşısında boyun büküp teslimiyet ortaya koyan, Allah’ın dininin hâkimiyeti adına saf saf düşman karşısında cihad eden, Allah’ın zikriyle beraber olan, Allah’ın kitabını okuyan, kitapla bilgilenmenin kavgası içinde olan, kitabı gündemlerine alan, gündemlerini kitapla belirlemeye çalışan mü’minlerdir. İster melekler, isterse mü’minler olsun bu üç özellik sahibi kulları üzerine gerçekleştirdiği bu üç yeminden sonra, Rabbimiz çok önemli bir konuya dikkat çekiyor. Yeminlerin sebebi de işte bu çok önemli konuya dikkat çekmektir. Böyle üç yeminle gündeme getirildiğine göre İlâhın tekliği konusu, çok önemli bir husustur. Allah, sözü din-lenecek tek İlâhtır. Yasaları uygulanacak, rızası kazanılacak, kendisi için hayat yaşanılacak tek İlâhtır. O’ndan başka çektiği yere gidilecek, arzularına teslim olunacak İlâh yoktur, yetkili yoktur. O’ndan başka hayata etkili olacak söz sahibi yoktur. Gecemizde-gündüzümüzde, kazanmamızda-harcamamızda, eğitimimizde-siyasetimizde, hukukumuzda-ekonomimizde, küsmemizde-barışmamızda, giyimimizde-ku-şamımızda, almamızda-vermemizde, oturmamızda-kalkmamızda, ha-sılı tüm hayatımızda bir tek söz sahibi vardır, o da Allah’tır. Göklerin ve yerin, göktekilerin ve yerdekilerin, doğuların ve ba-tıların Rabbidir O Allah. Göklerde ve yerde ne varsa, doğuda ve batıda ne varsa hepsinin Rabbi, hepsinin yasa belirleyicisi, hepsinin sahibidir o Allah. Göklerde O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka sahip, O’ndan başka hakim güç yoktur. Göklere egemen olan O’dur. Göklerde uygulanmakta olan yasaların sahibi O’dur. Gökler O’na boyun büküp teslim olmuştur. Gökler sadece O’nu dinlemektedir. Yerde de O’ndan başka söz sahibi hakim güç yoktur. Yer ve yerdekiler de O’nu dinlemektedir. Yeryüzünde de O’nun yasaları hakimdir. Ve her ikisi arasında ne varsa, kim varsa onlara hakim olan da O’dur. Doğuların ve batıların, doğudakilerin ve batıdakilerin sahibi, yaratıcısı, hakimi de O’dur. Güneşe, aya, yıldızlara, her şeye ve herkese hakim olan da O’dur. Onun bu ulûhiyet ve rubûbiyetine delil mi istiyorsunuz? O’nun göklerde ve yerde tek Rabb ve tek İlâh oluşuna, tek söz sahibi oluşuna belge mi istiyorsunuz? Alın size belgeler:
1-5. “Ey insanlar! Sıra sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah’ı andıkça anan meleklere andolsun ki, sizin Tanrınız Bir’dir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir; doğuların ve batıların Rabbidir.” Sıra sıra, saf saf duran, emre âmâde bekleyenlere yemin olsun ki! Önlerine gelenleri toplayıp sürükleyenlere, zoraki yaptırım gü-cüne sahip olanlara yemin olsun ki! Sonra zikri okuyanlara, tezkirayla birlikte olanlara, pusulayı ele alanlara, haritayla yol bulmaya çalışan-lara, kitabı gündeme alanlara yemin olsun ki! Gündemlerini, hayat programlarını zikirle, kitapla, vahiyle belirleyenlere yemin olsun ki, si-zin İlâhınız, sizin program belirleyiciniz, sizin boyunlarınızdaki kulluk iplerinin ucu elinde olan, sizin kendisini dinlemeniz gereken, çektiği yere gitmeniz, arzularını gerçekleştirmeniz gereken İlâhınız, sahibiniz birdir. Tek bir İlâhınız vardır sizin. Rabbimiz üç yemin etti: Saf saf duranlar, emre âmâde bekleyenlere yemin olsun ki, buyurdu. Bunlar her an Rablerine kulluk eden, her an Rablerini dinleyen, Rablerinin her emrine inkıyat eden, her an Allah’ı zikreden melekler olabilir. İşte şu anda Allah’a Allah’ın istediği gibi iman eden, saf saf Allah huzurunda kıyamda duran, Rablerinden gelen her bir emir karşısında boyun büküp teslimiyet ortaya koyan, Allah’ın dininin hâkimiyeti adına saf saf düşman karşısında cihad eden, Allah’ın zikriyle beraber olan, Allah’ın kitabını okuyan, kitapla bilgilenmenin kavgası içinde olan, kitabı gündemlerine alan, gündemlerini kitapla belirlemeye çalışan mü’minlerdir. İster melekler, isterse mü’minler olsun bu üç özellik sahibi kulları üzerine gerçekleştirdiği bu üç yeminden sonra, Rabbimiz çok önemli bir konuya dikkat çekiyor. Yeminlerin sebebi de işte bu çok önemli konuya dikkat çekmektir. Böyle üç yeminle gündeme getirildiğine göre İlâhın tekliği konusu, çok önemli bir husustur. Allah, sözü din-lenecek tek İlâhtır. Yasaları uygulanacak, rızası kazanılacak, kendisi için hayat yaşanılacak tek İlâhtır. O’ndan başka çektiği yere gidilecek, arzularına teslim olunacak İlâh yoktur, yetkili yoktur. O’ndan başka hayata etkili olacak söz sahibi yoktur. Gecemizde-gündüzümüzde, kazanmamızda-harcamamızda, eğitimimizde-siyasetimizde, hukukumuzda-ekonomimizde, küsmemizde-barışmamızda, giyimimizde-ku-şamımızda, almamızda-vermemizde, oturmamızda-kalkmamızda, ha-sılı tüm hayatımızda bir tek söz sahibi vardır, o da Allah’tır. Göklerin ve yerin, göktekilerin ve yerdekilerin, doğuların ve ba-tıların Rabbidir O Allah. Göklerde ve yerde ne varsa, doğuda ve batıda ne varsa hepsinin Rabbi, hepsinin yasa belirleyicisi, hepsinin sahibidir o Allah. Göklerde O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka sahip, O’ndan başka hakim güç yoktur. Göklere egemen olan O’dur. Göklerde uygulanmakta olan yasaların sahibi O’dur. Gökler O’na boyun büküp teslim olmuştur. Gökler sadece O’nu dinlemektedir. Yerde de O’ndan başka söz sahibi hakim güç yoktur. Yer ve yerdekiler de O’nu dinlemektedir. Yeryüzünde de O’nun yasaları hakimdir. Ve her ikisi arasında ne varsa, kim varsa onlara hakim olan da O’dur. Doğuların ve batıların, doğudakilerin ve batıdakilerin sahibi, yaratıcısı, hakimi de O’dur. Güneşe, aya, yıldızlara, her şeye ve herkese hakim olan da O’dur. Onun bu ulûhiyet ve rubûbiyetine delil mi istiyorsunuz? O’nun göklerde ve yerde tek Rabb ve tek İlâh oluşuna, tek söz sahibi oluşuna belge mi istiyorsunuz? Alın size belgeler:
1-5. “Ey insanlar! Sıra sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah’ı andıkça anan meleklere andolsun ki, sizin Tanrınız Bir’dir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir; doğuların ve batıların Rabbidir.” Sıra sıra, saf saf duran, emre âmâde bekleyenlere yemin olsun ki! Önlerine gelenleri toplayıp sürükleyenlere, zoraki yaptırım gü-cüne sahip olanlara yemin olsun ki! Sonra zikri okuyanlara, tezkirayla birlikte olanlara, pusulayı ele alanlara, haritayla yol bulmaya çalışan-lara, kitabı gündeme alanlara yemin olsun ki! Gündemlerini, hayat programlarını zikirle, kitapla, vahiyle belirleyenlere yemin olsun ki, si-zin İlâhınız, sizin program belirleyiciniz, sizin boyunlarınızdaki kulluk iplerinin ucu elinde olan, sizin kendisini dinlemeniz gereken, çektiği yere gitmeniz, arzularını gerçekleştirmeniz gereken İlâhınız, sahibiniz birdir. Tek bir İlâhınız vardır sizin. Rabbimiz üç yemin etti: Saf saf duranlar, emre âmâde bekleyenlere yemin olsun ki, buyurdu. Bunlar her an Rablerine kulluk eden, her an Rablerini dinleyen, Rablerinin her emrine inkıyat eden, her an Allah’ı zikreden melekler olabilir. İşte şu anda Allah’a Allah’ın istediği gibi iman eden, saf saf Allah huzurunda kıyamda duran, Rablerinden gelen her bir emir karşısında boyun büküp teslimiyet ortaya koyan, Allah’ın dininin hâkimiyeti adına saf saf düşman karşısında cihad eden, Allah’ın zikriyle beraber olan, Allah’ın kitabını okuyan, kitapla bilgilenmenin kavgası içinde olan, kitabı gündemlerine alan, gündemlerini kitapla belirlemeye çalışan mü’minlerdir. İster melekler, isterse mü’minler olsun bu üç özellik sahibi kulları üzerine gerçekleştirdiği bu üç yeminden sonra, Rabbimiz çok önemli bir konuya dikkat çekiyor. Yeminlerin sebebi de işte bu çok önemli konuya dikkat çekmektir. Böyle üç yeminle gündeme getirildiğine göre İlâhın tekliği konusu, çok önemli bir husustur. Allah, sözü din-lenecek tek İlâhtır. Yasaları uygulanacak, rızası kazanılacak, kendisi için hayat yaşanılacak tek İlâhtır. O’ndan başka çektiği yere gidilecek, arzularına teslim olunacak İlâh yoktur, yetkili yoktur. O’ndan başka hayata etkili olacak söz sahibi yoktur. Gecemizde-gündüzümüzde, kazanmamızda-harcamamızda, eğitimimizde-siyasetimizde, hukukumuzda-ekonomimizde, küsmemizde-barışmamızda, giyimimizde-ku-şamımızda, almamızda-vermemizde, oturmamızda-kalkmamızda, ha-sılı tüm hayatımızda bir tek söz sahibi vardır, o da Allah’tır. Göklerin ve yerin, göktekilerin ve yerdekilerin, doğuların ve ba-tıların Rabbidir O Allah. Göklerde ve yerde ne varsa, doğuda ve batıda ne varsa hepsinin Rabbi, hepsinin yasa belirleyicisi, hepsinin sahibidir o Allah. Göklerde O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka sahip, O’ndan başka hakim güç yoktur. Göklere egemen olan O’dur. Göklerde uygulanmakta olan yasaların sahibi O’dur. Gökler O’na boyun büküp teslim olmuştur. Gökler sadece O’nu dinlemektedir. Yerde de O’ndan başka söz sahibi hakim güç yoktur. Yer ve yerdekiler de O’nu dinlemektedir. Yeryüzünde de O’nun yasaları hakimdir. Ve her ikisi arasında ne varsa, kim varsa onlara hakim olan da O’dur. Doğuların ve batıların, doğudakilerin ve batıdakilerin sahibi, yaratıcısı, hakimi de O’dur. Güneşe, aya, yıldızlara, her şeye ve herkese hakim olan da O’dur. Onun bu ulûhiyet ve rubûbiyetine delil mi istiyorsunuz? O’nun göklerde ve yerde tek Rabb ve tek İlâh oluşuna, tek söz sahibi oluşuna belge mi istiyorsunuz? Alın size belgeler:
6,7. “Şüphesiz Biz, yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. Onu inatçı her türlü şeytandan koruduk.” Biz yakın semâyı, size yakın olan, dünyadan müşahede ettiğiniz semayı, yıldızlarla, kandillerle zînetlendirip süsledik. Rabbinizin sizin için bina ettiği yedi kat semâdan size en yakın olan, görebildiğiniz, dünya semâsını milyarlarca yıldızlarla süsledik, diyor Rabbimiz. Şu gördüğünüz kandillerle donatılmış dünya semâsının ötesinde sizin görme ve bilme imkânınız olmayan, ondan çok daha büyük ve her biri diğerini kuşatmış olan altı kat semâ daha vardır. Onları da kuşatmış ve onların tamamını çölün ortasına atılmış bir yüksük farz ettirecek kadar büyük Kürsî vardır ve onu da kuşatan ve küçücük bir yüksük mesabesinde bırakan arş vardır. Bütün bu varlıklar Allah’ın hükümranlığı altındadır. Bütün bu varlıklara egemen olan, hükmeden Allah’tır. Bunları birazcık düşünüverseniz ne kadar küçüldüğümüzü, ne kadar âcizleştiğimizi anlayacağız. Ama Rabbimizin bu âyetlerinden uzak yaşayan insanlar kendilerinin âcizliklerini, basitliklerini anlayamayarak Rabblerine karşı ne kadar da zalimce bir tavır takınabiliyorlar değil mi? İşte bunlar Rabbimizin bize haber verip bildirdiği egemenlik alanlarıdır. Bunların dışında bize bildirmediği daha nerelere hakimdir Allah bilir. Peki şu anda yeryüzünde kendilerini bir şey zannederek İlâhlık taslayanların, Rabb’lik taslayanların, egemenlik bizdedir, bizi dinlemek, bizim yasalarımızı uygulamak zorundasınız diyenlerin güçleri ne kadar? Egemenlik alanları nereye kadar uzanıyor bu za-vallıların? Tüm dünyaya egemen olsalar ne yazar? Bırakın arşı, birinci kat semâdan ölçseniz bile bunların egemenlik alanları sineğin kanadı kadar bile değildir. Sineğin kanadı kadar bile olmayan bir dün-yanın bir bölgesinde hâkimiyet kurup, insanları Rabblerine kulluktan koparıp kendi yasalarına kul köle edinmeye çalışanlara, güç kuvvet sahibi olduklarını iddia ederek Allah’la savaş içine girenlere, Allah’a hayat hakkı tanımamaya, peygamberi susturmaya, Müslümanları yok etmeye soyunanlara sadece gülünür. Ne kadar zavallı bir konumdur bu değil mi? O yıldızlarla, kandillerle süslediğimiz gökyüzünü her bir inatçı, azgın, asi şeytandan da koruduk, muhafaza altına aldık. Evet gökyüzü yıldızlarla süslenmiş, bakanların zevklerini okşasın diye. Ama o yıldızların icrâ ettikleri bir başka fonksiyonları daha vardır, o da gökyüzünü o inatçı şeytanlardan korumaktır. Kitabımızın başka sûreleri de bunu anlatır. Burada bakın bu korumayı şöyle gündeme getirir Rabbimiz:
6,7. “Şüphesiz Biz, yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. Onu inatçı her türlü şeytandan koruduk.” Biz yakın semâyı, size yakın olan, dünyadan müşahede ettiğiniz semayı, yıldızlarla, kandillerle zînetlendirip süsledik. Rabbinizin sizin için bina ettiği yedi kat semâdan size en yakın olan, görebildiğiniz, dünya semâsını milyarlarca yıldızlarla süsledik, diyor Rabbimiz. Şu gördüğünüz kandillerle donatılmış dünya semâsının ötesinde sizin görme ve bilme imkânınız olmayan, ondan çok daha büyük ve her biri diğerini kuşatmış olan altı kat semâ daha vardır. Onları da kuşatmış ve onların tamamını çölün ortasına atılmış bir yüksük farz ettirecek kadar büyük Kürsî vardır ve onu da kuşatan ve küçücük bir yüksük mesabesinde bırakan arş vardır. Bütün bu varlıklar Allah’ın hükümranlığı altındadır. Bütün bu varlıklara egemen olan, hükmeden Allah’tır. Bunları birazcık düşünüverseniz ne kadar küçüldüğümüzü, ne kadar âcizleştiğimizi anlayacağız. Ama Rabbimizin bu âyetlerinden uzak yaşayan insanlar kendilerinin âcizliklerini, basitliklerini anlayamayarak Rabblerine karşı ne kadar da zalimce bir tavır takınabiliyorlar değil mi? İşte bunlar Rabbimizin bize haber verip bildirdiği egemenlik alanlarıdır. Bunların dışında bize bildirmediği daha nerelere hakimdir Allah bilir. Peki şu anda yeryüzünde kendilerini bir şey zannederek İlâhlık taslayanların, Rabb’lik taslayanların, egemenlik bizdedir, bizi dinlemek, bizim yasalarımızı uygulamak zorundasınız diyenlerin güçleri ne kadar? Egemenlik alanları nereye kadar uzanıyor bu za-vallıların? Tüm dünyaya egemen olsalar ne yazar? Bırakın arşı, birinci kat semâdan ölçseniz bile bunların egemenlik alanları sineğin kanadı kadar bile değildir. Sineğin kanadı kadar bile olmayan bir dün-yanın bir bölgesinde hâkimiyet kurup, insanları Rabblerine kulluktan koparıp kendi yasalarına kul köle edinmeye çalışanlara, güç kuvvet sahibi olduklarını iddia ederek Allah’la savaş içine girenlere, Allah’a hayat hakkı tanımamaya, peygamberi susturmaya, Müslümanları yok etmeye soyunanlara sadece gülünür. Ne kadar zavallı bir konumdur bu değil mi? O yıldızlarla, kandillerle süslediğimiz gökyüzünü her bir inatçı, azgın, asi şeytandan da koruduk, muhafaza altına aldık. Evet gökyüzü yıldızlarla süslenmiş, bakanların zevklerini okşasın diye. Ama o yıldızların icrâ ettikleri bir başka fonksiyonları daha vardır, o da gökyüzünü o inatçı şeytanlardan korumaktır. Kitabımızın başka sûreleri de bunu anlatır. Burada bakın bu korumayı şöyle gündeme getirir Rabbimiz:
8-10. “Onlar yüce âlemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır. Hele bir tek söz kapan olsun; delici bir alev onun peşine düşüverir.” Onlar, asi ve inatçı şeytanlar, cinler Rabbimizin görevli, itaatkâr, saf saf emre âmâde bekleyen, Rabbimizin zikrini gündemlerinden düşürmeyen meleklerin görev mahalli olan, konuşma mahalli olan, Rabbimizin emirlerini icra mahalli olan o Mele-i A’lâ’yı asla dinleyemezler. Meleklerin konuşmalarına, yazışmalarına asla muttalî olamazlar. Allah, gaybına asla muttalîi kılmaz onları. Gaybını o pislere asla ezdirip bozdurmaz Rabbimiz. Her yönden kovularak atılırlar onlar. Her ne zaman azıcık bir dinlemede bulunurlarsa, her ne zaman bir kırıntı elde etmişlerse her bir taraftan taşlanır, atılır, kovulurlar. Onlar için sürekli bir azap vardır. Hemen o anda onları yakan bir alev, bir ateş parçası onları takip eder de, onu orada helâk ediverir. İşte böylece bina ettiği gökler âlemini korunma altına almıştır Rabbimiz. İşte yaptırım gücü olan melekler ve yıldızlarla âlemin programı olan Levh-i Mahfuz cinlerden, şeytanlardan, sihirbazlardan, kahinlerden muhafaza edilmiştir. Artık kimsenin bunlara inanması, bunlara bel bağlaması da gerekmeyecektir. Çünkü hiç kimsenin Allah’ın gay-bını bilmesi mümkün değildir. Cinlerin ve şeytanların da hiçbir güçleri yoktur. Göklerde, yerde ve tüm âlemde tek güç, kuvvet sahibi, tek egemenlik, tek söz sahibi Allah’tır. Bakın bizim çıkardığımız bu çıkarımı bundan sonraki âyetinde Rabbimiz şöylece ilân eder:
8-10. “Onlar yüce âlemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır. Hele bir tek söz kapan olsun; delici bir alev onun peşine düşüverir.” Onlar, asi ve inatçı şeytanlar, cinler Rabbimizin görevli, itaatkâr, saf saf emre âmâde bekleyen, Rabbimizin zikrini gündemlerinden düşürmeyen meleklerin görev mahalli olan, konuşma mahalli olan, Rabbimizin emirlerini icra mahalli olan o Mele-i A’lâ’yı asla dinleyemezler. Meleklerin konuşmalarına, yazışmalarına asla muttalî olamazlar. Allah, gaybına asla muttalîi kılmaz onları. Gaybını o pislere asla ezdirip bozdurmaz Rabbimiz. Her yönden kovularak atılırlar onlar. Her ne zaman azıcık bir dinlemede bulunurlarsa, her ne zaman bir kırıntı elde etmişlerse her bir taraftan taşlanır, atılır, kovulurlar. Onlar için sürekli bir azap vardır. Hemen o anda onları yakan bir alev, bir ateş parçası onları takip eder de, onu orada helâk ediverir. İşte böylece bina ettiği gökler âlemini korunma altına almıştır Rabbimiz. İşte yaptırım gücü olan melekler ve yıldızlarla âlemin programı olan Levh-i Mahfuz cinlerden, şeytanlardan, sihirbazlardan, kahinlerden muhafaza edilmiştir. Artık kimsenin bunlara inanması, bunlara bel bağlaması da gerekmeyecektir. Çünkü hiç kimsenin Allah’ın gay-bını bilmesi mümkün değildir. Cinlerin ve şeytanların da hiçbir güçleri yoktur. Göklerde, yerde ve tüm âlemde tek güç, kuvvet sahibi, tek egemenlik, tek söz sahibi Allah’tır. Bakın bizim çıkardığımız bu çıkarımı bundan sonraki âyetinde Rabbimiz şöylece ilân eder:
8-10. “Onlar yüce âlemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır. Hele bir tek söz kapan olsun; delici bir alev onun peşine düşüverir.” Onlar, asi ve inatçı şeytanlar, cinler Rabbimizin görevli, itaatkâr, saf saf emre âmâde bekleyen, Rabbimizin zikrini gündemlerinden düşürmeyen meleklerin görev mahalli olan, konuşma mahalli olan, Rabbimizin emirlerini icra mahalli olan o Mele-i A’lâ’yı asla dinleyemezler. Meleklerin konuşmalarına, yazışmalarına asla muttalî olamazlar. Allah, gaybına asla muttalîi kılmaz onları. Gaybını o pislere asla ezdirip bozdurmaz Rabbimiz. Her yönden kovularak atılırlar onlar. Her ne zaman azıcık bir dinlemede bulunurlarsa, her ne zaman bir kırıntı elde etmişlerse her bir taraftan taşlanır, atılır, kovulurlar. Onlar için sürekli bir azap vardır. Hemen o anda onları yakan bir alev, bir ateş parçası onları takip eder de, onu orada helâk ediverir. İşte böylece bina ettiği gökler âlemini korunma altına almıştır Rabbimiz. İşte yaptırım gücü olan melekler ve yıldızlarla âlemin programı olan Levh-i Mahfuz cinlerden, şeytanlardan, sihirbazlardan, kahinlerden muhafaza edilmiştir. Artık kimsenin bunlara inanması, bunlara bel bağlaması da gerekmeyecektir. Çünkü hiç kimsenin Allah’ın gay-bını bilmesi mümkün değildir. Cinlerin ve şeytanların da hiçbir güçleri yoktur. Göklerde, yerde ve tüm âlemde tek güç, kuvvet sahibi, tek egemenlik, tek söz sahibi Allah’tır. Bakın bizim çıkardığımız bu çıkarımı bundan sonraki âyetinde Rabbimiz şöylece ilân eder:
11. “Ey Muhammed! Allah’a eş koşanlara sor: Kendilerini yaratmak mı daha zordur, yoksa Bizim yarattığımız gökleri yaratmak mı? Aslında Biz kendilerini özlü ve yapışkan çamurdan yaratmışızdır.” Sor onlara bakalım peygamberim, yaratılış olarak onlar mı daha şiddetli, yoksa bizim yarattığımız şu gökler ve yerler mi? Bir kendilerine baksınlar, bir de bizim kendilerinin dışında yarattığımız şu varlıklara bir baksınlar. Bir düşünsünler. Zaten kendilerini de Biz yarattık, kendileriyle şu kâinatı bir mukayese etsinler. Hangisi daha güçlü? Hangisi daha büyük? Gerçi Allah için büyük küçük, zor kolay diye bir şey yoktur. Zerrelerden kürrelere her şeyin yaratılışı Allah için birdir ve zor değildir. Rabbimiz bir şeyi yaratmayı diledi mi onun için sadece “ol!” der, o da anında oluverir. Ama insanlar açısından gerçekten bu düşünülmesi gereken bir konudur. Kâinat ve insan, gökler ve insan, yeryüzü ve insan, yıldızlar, güneş, galaksiler ve insan… Bunu düşündüğü zaman aklı başında her insan kendi basitliğini, kendi âcizliğini anlayacak, Rabbinin büyüklüğünü takdir edecek ve O’na bir savaşa tutuşma budalalığına asla kapılmayacaktır. Muhakkak ki Biz onları, o insanoğlunu yapışkan bir çamurdan yarattık. Kendisini böylece basit ve yapışkan bir çamurdan var eden, onu adam eden Rabbine karşı benlik iddiasında bulunan, bilgi iddiasında, güç iddiasında bulunan zavallı insanın aklını erdirmeyi murad ediyor Rabbimiz. Ona karşı sonsuz rahmeti gereği yapıyor tabii bunu. Ey insan, bir düşün ve aklını başına al! Yaratıcın olan Allah’a karşı nasıl oluyor da kafa tutuyorsun? Nasıl oluyor da O’na karşı Rabb’lik, İlâhlık, tanrılık iddiasında bulunabiliyorsun? Nasıl oluyor da sen sensen, ben de benim diyebiliyorsun? Nasıl oluyor da yaratıcının hayat programını bırakıp kendi hevâ ve heveslerini din kabul edip bir hayat yaşayabiliyorsun? Nasıl oluyor da Allah’ın dinini bir kenara bırakıp kendin gibi âciz insanların hevâ ve heveslerinden kaynaklanan yasalar istikâmetinde bir dünya yaşıyorsun? Nasıl yapabiliyorsun bunu? Nasıl bir çatışma içine girebiliyorsun Rabbin ile? Sen ki Rabbin tarafından işte böyle basit bir çamurdan yaratıldın. Rabbin yarattı seni, hayatını O’na borçlusun. Nasıl oluyor da bunu unutuyor ve kendinde bir güç ve kuvvet görebiliyorsun?
12-14. “Ey Muhammed! Evet; sen onlara şaşıyorsun, onlar da seni alaya alıyorlar. Onlara öğüt verildiğinde öğüt dinlemezler. Bir mucize gördüklerinde onu eğlenceye alırlar.” Sen ey peygamberim, Rabbinin bu âyetlerinin bilincine erince Rabbinin bu gücünü, kudretini, yaratıcılığını, göklere ve yere egemenliğini görünce hemen şaşkınlık içine düşüyorsun. Rabbinin âyetleriyle Rabbini tanıdıkça taaccüp ediyor, Rabbine karşı sevgin, saygın, kulluğun, haşyetin artıyor, ama onlar senin bu durumunu gördükçe seni alaya alıyorlar. Ya da ey peygamberim, sen onların Bana karşı bu nankörce tutumlarına, Bana savaş açma divaneliklerine şaşıyor, hayret ediyor, onlar adına üzülüyorsun, onlarsa seni alaya alıyorlar. Ne öğüt dinle-mez insanlar bunlar? Ne uyarılara aldırış etmez, ne vurdumduymaz insanlar bunlar? Bunca âyet karşısında düşünüp, akıllarını kullanıp ibret almaları gerekmez mi bu adamların? Öyle değil mi? Yâni ben bir topraktan yaratılacağım. Ben kendi kendimi yaratmaktan aciz olacağım. Rabbim beni basit bir topraktan var edecek, beni adam edecek, bana hayat, güç kuvvet, göz kulak verecek, el ayak, akıl fikir verecek ve aramızdan seçtiği birini peygamber seçip benim Rabbim, benim sahibim olarak bana arzularını duyuracak, beni adam yerine koyup kendi bilgisiyle beni bilgilendirmeyi murad edecek, beni o peygamberiyle şereflendirecek ve ben bu âciz halimle O’nu bırakıp kendimi veya kendim gibilerini tanrılaştırarak onlar istikâmetinde bir hayat yaşamaya kalkışacağım. Olacak şey midir bu? Nasıl yapabilir bunu insan? İnsanın Allah’la böyle bir çatışma içine girmesi, Allah’ın dinini, âyetlerini, elçilerini alaya alması, Müslümanlarla eğlenceli bir tavır içine girmesi işinden daha şaşkınca bir şey düşünülebilir mi? Kendilerine zikir duyurulduğu zaman, kendilerine Allah’ın âyetleri duyurulduğu zaman, Allah’ın dini gündemlerine getirildiği zaman gündemi anlamıyorlar. Kendilerine nasihat edildiği zaman nasihatten faydalanmıyorlar, kendilerine bir şeref, bir gündem, bir hayat programı olarak sunulan kitabı ve peygamberi ciddiye almıyorlar. Kendi şereflerinin kadr-u kıymetini bilemiyorlar. Ne zaman ki Rabblerinden kendilerine akıllarını erdirecek bir âyet gelse hemen onu alaya alıyorlar. Allah’ın âyetlerinin işlevini bitiriyor ve diyorlar ki:
12-14. “Ey Muhammed! Evet; sen onlara şaşıyorsun, onlar da seni alaya alıyorlar. Onlara öğüt verildiğinde öğüt dinlemezler. Bir mucize gördüklerinde onu eğlenceye alırlar.” Sen ey peygamberim, Rabbinin bu âyetlerinin bilincine erince Rabbinin bu gücünü, kudretini, yaratıcılığını, göklere ve yere egemenliğini görünce hemen şaşkınlık içine düşüyorsun. Rabbinin âyetleriyle Rabbini tanıdıkça taaccüp ediyor, Rabbine karşı sevgin, saygın, kulluğun, haşyetin artıyor, ama onlar senin bu durumunu gördükçe seni alaya alıyorlar. Ya da ey peygamberim, sen onların Bana karşı bu nankörce tutumlarına, Bana savaş açma divaneliklerine şaşıyor, hayret ediyor, onlar adına üzülüyorsun, onlarsa seni alaya alıyorlar. Ne öğüt dinle-mez insanlar bunlar? Ne uyarılara aldırış etmez, ne vurdumduymaz insanlar bunlar? Bunca âyet karşısında düşünüp, akıllarını kullanıp ibret almaları gerekmez mi bu adamların? Öyle değil mi? Yâni ben bir topraktan yaratılacağım. Ben kendi kendimi yaratmaktan aciz olacağım. Rabbim beni basit bir topraktan var edecek, beni adam edecek, bana hayat, güç kuvvet, göz kulak verecek, el ayak, akıl fikir verecek ve aramızdan seçtiği birini peygamber seçip benim Rabbim, benim sahibim olarak bana arzularını duyuracak, beni adam yerine koyup kendi bilgisiyle beni bilgilendirmeyi murad edecek, beni o peygamberiyle şereflendirecek ve ben bu âciz halimle O’nu bırakıp kendimi veya kendim gibilerini tanrılaştırarak onlar istikâmetinde bir hayat yaşamaya kalkışacağım. Olacak şey midir bu? Nasıl yapabilir bunu insan? İnsanın Allah’la böyle bir çatışma içine girmesi, Allah’ın dinini, âyetlerini, elçilerini alaya alması, Müslümanlarla eğlenceli bir tavır içine girmesi işinden daha şaşkınca bir şey düşünülebilir mi? Kendilerine zikir duyurulduğu zaman, kendilerine Allah’ın âyetleri duyurulduğu zaman, Allah’ın dini gündemlerine getirildiği zaman gündemi anlamıyorlar. Kendilerine nasihat edildiği zaman nasihatten faydalanmıyorlar, kendilerine bir şeref, bir gündem, bir hayat programı olarak sunulan kitabı ve peygamberi ciddiye almıyorlar. Kendi şereflerinin kadr-u kıymetini bilemiyorlar. Ne zaman ki Rabblerinden kendilerine akıllarını erdirecek bir âyet gelse hemen onu alaya alıyorlar. Allah’ın âyetlerinin işlevini bitiriyor ve diyorlar ki:
12-14. “Ey Muhammed! Evet; sen onlara şaşıyorsun, onlar da seni alaya alıyorlar. Onlara öğüt verildiğinde öğüt dinlemezler. Bir mucize gördüklerinde onu eğlenceye alırlar.” Sen ey peygamberim, Rabbinin bu âyetlerinin bilincine erince Rabbinin bu gücünü, kudretini, yaratıcılığını, göklere ve yere egemenliğini görünce hemen şaşkınlık içine düşüyorsun. Rabbinin âyetleriyle Rabbini tanıdıkça taaccüp ediyor, Rabbine karşı sevgin, saygın, kulluğun, haşyetin artıyor, ama onlar senin bu durumunu gördükçe seni alaya alıyorlar. Ya da ey peygamberim, sen onların Bana karşı bu nankörce tutumlarına, Bana savaş açma divaneliklerine şaşıyor, hayret ediyor, onlar adına üzülüyorsun, onlarsa seni alaya alıyorlar. Ne öğüt dinle-mez insanlar bunlar? Ne uyarılara aldırış etmez, ne vurdumduymaz insanlar bunlar? Bunca âyet karşısında düşünüp, akıllarını kullanıp ibret almaları gerekmez mi bu adamların? Öyle değil mi? Yâni ben bir topraktan yaratılacağım. Ben kendi kendimi yaratmaktan aciz olacağım. Rabbim beni basit bir topraktan var edecek, beni adam edecek, bana hayat, güç kuvvet, göz kulak verecek, el ayak, akıl fikir verecek ve aramızdan seçtiği birini peygamber seçip benim Rabbim, benim sahibim olarak bana arzularını duyuracak, beni adam yerine koyup kendi bilgisiyle beni bilgilendirmeyi murad edecek, beni o peygamberiyle şereflendirecek ve ben bu âciz halimle O’nu bırakıp kendimi veya kendim gibilerini tanrılaştırarak onlar istikâmetinde bir hayat yaşamaya kalkışacağım. Olacak şey midir bu? Nasıl yapabilir bunu insan? İnsanın Allah’la böyle bir çatışma içine girmesi, Allah’ın dinini, âyetlerini, elçilerini alaya alması, Müslümanlarla eğlenceli bir tavır içine girmesi işinden daha şaşkınca bir şey düşünülebilir mi? Kendilerine zikir duyurulduğu zaman, kendilerine Allah’ın âyetleri duyurulduğu zaman, Allah’ın dini gündemlerine getirildiği zaman gündemi anlamıyorlar. Kendilerine nasihat edildiği zaman nasihatten faydalanmıyorlar, kendilerine bir şeref, bir gündem, bir hayat programı olarak sunulan kitabı ve peygamberi ciddiye almıyorlar. Kendi şereflerinin kadr-u kıymetini bilemiyorlar. Ne zaman ki Rabblerinden kendilerine akıllarını erdirecek bir âyet gelse hemen onu alaya alıyorlar. Allah’ın âyetlerinin işlevini bitiriyor ve diyorlar ki:
15-18. “Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?” derler. Ey Muhammed! De ki: “Evet hem de zelil ve hakir olarak.” Bu apaçık bir büyüden, bir sihirden başkası değildir. Rabbimiz onları adam yerine koyup, onları muhatap kabul edip kendi bilgisinden aktarımda bulunacak, Kur’an ile bilgilenip şereflenecekler, Kur’an ile gündemlenecekler, Allah bilgisiyle bilgilenecekler, nasihatle şereflenecekler, yolları aydınlatılacaklar, ama gelin görün ki onlar Allah’ın bu apaçık âyetlerine, “bu bir sihirden başkası değildir,” diyecekler. Sonra da diyecekler ki, “yâni demek şimdi biz öldükten, toprak olduktan, yok olup gittikten, kemik olduktan, kemiklerimiz çürüyüp gittikten sonra tekrar dirileceğiz öyle mi? Önceki atalarımız da tekrar dirilecekler öyle mi? Siz bunu iddia ediyorsunuz ha? Buna inanacağımızı zannediyorsunuz ha? Siz onu bizim külahımıza anlatın. Hayır hayır, olmaz böyle bir şey! Biz kesinlikle böyle saçmalıklara inanmayız,” derler. İşte kâfirin, müşrikin tutunduğu tüm inancı, gücü, kuvveti buradadır. Her bir dönem elçiler geliyor, uyarıcılar geliyor, Allah’ın melekleri Rabbimizin âyetlerini indiriyor, kendi aleyhlerine uyarılar geliyor, yaşadıkları kâfirce, müşrikçe ve zalimce bir hayatın sorgulanmasına yönelik bilgiler gelince hemen reddediyorlar, inkâr ediyorlar, olmaz böyle şey diyorlar. Şu bir gerçektir ki bir adam kâfir mi, zalim mi, onun bu dünyada ilk yapması gereken şey Allah’ı, Allah’ın dinini, Allah’ın kitabını, Allah’ın elçilerini ve dirilişi, kıyamet gününün hesabını reddetmektir. Neden? Kâfirliği, zalimliği rahat icra edemeyecektir de ondan. Yâni düşünün bir insan hem Allah var diyecek, hem de kâfir ve zalim olacak. Ham âhiret var, tekrar dirilecek ve yaptıklarımızdan ötürü hesaba çekileceğiz diyecek, hem de zalimlik yapabilecek. Bu mümkün değildir. İşte bunun için yok bu iş diyorlar. Olmaz böyle bir şey diyorlar. Hani binlerce yıldır ölen atalarımızdan bir ses, bir haber yoktur diyorlar. Âyetin bu ifadesi bir de şunu hatırlatıyor: Hani kimi imansızlar diyorlar ya, “efendim daha önce ölen kimseler daha sonra bir başka insan kılığında tekrar dirilip dünyaya gelirler. Ölmüşlerin ruhları bir başka doğan çocukla tekrar dünyaya dönmektedir” filan diye zırvalarlar ya, eğer daha önceden ölüp de tekrar böyle dirilip dünyaya geri gelen bir kişi bile olmuş olsaydı, elbette bu insanlar peygambere karşı bu tavırlarını sergileyemezlerdi. Ama bakın şimdi diyorlar ki, madem ki öldükten sonra tekrar diriliş var, hesap kitap var diyorsunuz, haydi bir kişi bile örnek gösterebilir misiniz, diyorlar. Böylece kendilerine büyük bir güç ve haklılık bulmaya çalışıyorlar. Gerçekten ilk insan Hz. Adem’den (a.s) bu yana ölüp de tekrar dirilen bir tek insan yoktur. Zaten ne önceki örneklerimiz, ne de son örneğimiz Hz. Muhammed (a.s) hiçbir zaman böyle bir şey de dememişlerdir. Yâni insanlar şimdi ölecekler, şimdi dirilecekler gibi bir vaatte, bir iddiada bulunmamışlardır. Nereden çıkarıyorlar bunu? Böyle bir şey diyen mi olmuş ki, bunu delil olarak kullanmaya kalkışıyorlar? Onların dedikleri, bugün bizim de dediğimiz şudur: Herkes bu dünyada yaşayacak, ölecek ve kıyametin kopuşuyla herkes tekrar dirilip hesaba çekilecektir. Onların bu itirazlarına karşılık Rabbimiz sevgili elçisine şöyle dedirtiyor: O akılsız kâfirlere de ki peygamberim, “evet kıyamet günü sizler rezil rüsva olarak dirileceksiniz. Reddettiğiniz o gerçeği görmenin horluğu, hakirliği içinde dirileceksiniz. Hor, hakir, aşağılanmış mahluklar olarak diriltileceksiniz. Hem de zannettiğiniz gibi bu dirilişleriniz zor da olmayacak.” Nasıl olacak? Şöyle:
15-18. “Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?” derler. Ey Muhammed! De ki: “Evet hem de zelil ve hakir olarak.” Bu apaçık bir büyüden, bir sihirden başkası değildir. Rabbimiz onları adam yerine koyup, onları muhatap kabul edip kendi bilgisinden aktarımda bulunacak, Kur’an ile bilgilenip şereflenecekler, Kur’an ile gündemlenecekler, Allah bilgisiyle bilgilenecekler, nasihatle şereflenecekler, yolları aydınlatılacaklar, ama gelin görün ki onlar Allah’ın bu apaçık âyetlerine, “bu bir sihirden başkası değildir,” diyecekler. Sonra da diyecekler ki, “yâni demek şimdi biz öldükten, toprak olduktan, yok olup gittikten, kemik olduktan, kemiklerimiz çürüyüp gittikten sonra tekrar dirileceğiz öyle mi? Önceki atalarımız da tekrar dirilecekler öyle mi? Siz bunu iddia ediyorsunuz ha? Buna inanacağımızı zannediyorsunuz ha? Siz onu bizim külahımıza anlatın. Hayır hayır, olmaz böyle bir şey! Biz kesinlikle böyle saçmalıklara inanmayız,” derler. İşte kâfirin, müşrikin tutunduğu tüm inancı, gücü, kuvveti buradadır. Her bir dönem elçiler geliyor, uyarıcılar geliyor, Allah’ın melekleri Rabbimizin âyetlerini indiriyor, kendi aleyhlerine uyarılar geliyor, yaşadıkları kâfirce, müşrikçe ve zalimce bir hayatın sorgulanmasına yönelik bilgiler gelince hemen reddediyorlar, inkâr ediyorlar, olmaz böyle şey diyorlar. Şu bir gerçektir ki bir adam kâfir mi, zalim mi, onun bu dünyada ilk yapması gereken şey Allah’ı, Allah’ın dinini, Allah’ın kitabını, Allah’ın elçilerini ve dirilişi, kıyamet gününün hesabını reddetmektir. Neden? Kâfirliği, zalimliği rahat icra edemeyecektir de ondan. Yâni düşünün bir insan hem Allah var diyecek, hem de kâfir ve zalim olacak. Ham âhiret var, tekrar dirilecek ve yaptıklarımızdan ötürü hesaba çekileceğiz diyecek, hem de zalimlik yapabilecek. Bu mümkün değildir. İşte bunun için yok bu iş diyorlar. Olmaz böyle bir şey diyorlar. Hani binlerce yıldır ölen atalarımızdan bir ses, bir haber yoktur diyorlar. Âyetin bu ifadesi bir de şunu hatırlatıyor: Hani kimi imansızlar diyorlar ya, “efendim daha önce ölen kimseler daha sonra bir başka insan kılığında tekrar dirilip dünyaya gelirler. Ölmüşlerin ruhları bir başka doğan çocukla tekrar dünyaya dönmektedir” filan diye zırvalarlar ya, eğer daha önceden ölüp de tekrar böyle dirilip dünyaya geri gelen bir kişi bile olmuş olsaydı, elbette bu insanlar peygambere karşı bu tavırlarını sergileyemezlerdi. Ama bakın şimdi diyorlar ki, madem ki öldükten sonra tekrar diriliş var, hesap kitap var diyorsunuz, haydi bir kişi bile örnek gösterebilir misiniz, diyorlar. Böylece kendilerine büyük bir güç ve haklılık bulmaya çalışıyorlar. Gerçekten ilk insan Hz. Adem’den (a.s) bu yana ölüp de tekrar dirilen bir tek insan yoktur. Zaten ne önceki örneklerimiz, ne de son örneğimiz Hz. Muhammed (a.s) hiçbir zaman böyle bir şey de dememişlerdir. Yâni insanlar şimdi ölecekler, şimdi dirilecekler gibi bir vaatte, bir iddiada bulunmamışlardır. Nereden çıkarıyorlar bunu? Böyle bir şey diyen mi olmuş ki, bunu delil olarak kullanmaya kalkışıyorlar? Onların dedikleri, bugün bizim de dediğimiz şudur: Herkes bu dünyada yaşayacak, ölecek ve kıyametin kopuşuyla herkes tekrar dirilip hesaba çekilecektir. Onların bu itirazlarına karşılık Rabbimiz sevgili elçisine şöyle dedirtiyor: O akılsız kâfirlere de ki peygamberim, “evet kıyamet günü sizler rezil rüsva olarak dirileceksiniz. Reddettiğiniz o gerçeği görmenin horluğu, hakirliği içinde dirileceksiniz. Hor, hakir, aşağılanmış mahluklar olarak diriltileceksiniz. Hem de zannettiğiniz gibi bu dirilişleriniz zor da olmayacak.” Nasıl olacak? Şöyle:
15-18. “Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?” derler. Ey Muhammed! De ki: “Evet hem de zelil ve hakir olarak.” Bu apaçık bir büyüden, bir sihirden başkası değildir. Rabbimiz onları adam yerine koyup, onları muhatap kabul edip kendi bilgisinden aktarımda bulunacak, Kur’an ile bilgilenip şereflenecekler, Kur’an ile gündemlenecekler, Allah bilgisiyle bilgilenecekler, nasihatle şereflenecekler, yolları aydınlatılacaklar, ama gelin görün ki onlar Allah’ın bu apaçık âyetlerine, “bu bir sihirden başkası değildir,” diyecekler. Sonra da diyecekler ki, “yâni demek şimdi biz öldükten, toprak olduktan, yok olup gittikten, kemik olduktan, kemiklerimiz çürüyüp gittikten sonra tekrar dirileceğiz öyle mi? Önceki atalarımız da tekrar dirilecekler öyle mi? Siz bunu iddia ediyorsunuz ha? Buna inanacağımızı zannediyorsunuz ha? Siz onu bizim külahımıza anlatın. Hayır hayır, olmaz böyle bir şey! Biz kesinlikle böyle saçmalıklara inanmayız,” derler. İşte kâfirin, müşrikin tutunduğu tüm inancı, gücü, kuvveti buradadır. Her bir dönem elçiler geliyor, uyarıcılar geliyor, Allah’ın melekleri Rabbimizin âyetlerini indiriyor, kendi aleyhlerine uyarılar geliyor, yaşadıkları kâfirce, müşrikçe ve zalimce bir hayatın sorgulanmasına yönelik bilgiler gelince hemen reddediyorlar, inkâr ediyorlar, olmaz böyle şey diyorlar. Şu bir gerçektir ki bir adam kâfir mi, zalim mi, onun bu dünyada ilk yapması gereken şey Allah’ı, Allah’ın dinini, Allah’ın kitabını, Allah’ın elçilerini ve dirilişi, kıyamet gününün hesabını reddetmektir. Neden? Kâfirliği, zalimliği rahat icra edemeyecektir de ondan. Yâni düşünün bir insan hem Allah var diyecek, hem de kâfir ve zalim olacak. Ham âhiret var, tekrar dirilecek ve yaptıklarımızdan ötürü hesaba çekileceğiz diyecek, hem de zalimlik yapabilecek. Bu mümkün değildir. İşte bunun için yok bu iş diyorlar. Olmaz böyle bir şey diyorlar. Hani binlerce yıldır ölen atalarımızdan bir ses, bir haber yoktur diyorlar. Âyetin bu ifadesi bir de şunu hatırlatıyor: Hani kimi imansızlar diyorlar ya, “efendim daha önce ölen kimseler daha sonra bir başka insan kılığında tekrar dirilip dünyaya gelirler. Ölmüşlerin ruhları bir başka doğan çocukla tekrar dünyaya dönmektedir” filan diye zırvalarlar ya, eğer daha önceden ölüp de tekrar böyle dirilip dünyaya geri gelen bir kişi bile olmuş olsaydı, elbette bu insanlar peygambere karşı bu tavırlarını sergileyemezlerdi. Ama bakın şimdi diyorlar ki, madem ki öldükten sonra tekrar diriliş var, hesap kitap var diyorsunuz, haydi bir kişi bile örnek gösterebilir misiniz, diyorlar. Böylece kendilerine büyük bir güç ve haklılık bulmaya çalışıyorlar. Gerçekten ilk insan Hz. Adem’den (a.s) bu yana ölüp de tekrar dirilen bir tek insan yoktur. Zaten ne önceki örneklerimiz, ne de son örneğimiz Hz. Muhammed (a.s) hiçbir zaman böyle bir şey de dememişlerdir. Yâni insanlar şimdi ölecekler, şimdi dirilecekler gibi bir vaatte, bir iddiada bulunmamışlardır. Nereden çıkarıyorlar bunu? Böyle bir şey diyen mi olmuş ki, bunu delil olarak kullanmaya kalkışıyorlar? Onların dedikleri, bugün bizim de dediğimiz şudur: Herkes bu dünyada yaşayacak, ölecek ve kıyametin kopuşuyla herkes tekrar dirilip hesaba çekilecektir. Onların bu itirazlarına karşılık Rabbimiz sevgili elçisine şöyle dedirtiyor: O akılsız kâfirlere de ki peygamberim, “evet kıyamet günü sizler rezil rüsva olarak dirileceksiniz. Reddettiğiniz o gerçeği görmenin horluğu, hakirliği içinde dirileceksiniz. Hor, hakir, aşağılanmış mahluklar olarak diriltileceksiniz. Hem de zannettiğiniz gibi bu dirilişleriniz zor da olmayacak.” Nasıl olacak? Şöyle:
15-18. “Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?” derler. Ey Muhammed! De ki: “Evet hem de zelil ve hakir olarak.” Bu apaçık bir büyüden, bir sihirden başkası değildir. Rabbimiz onları adam yerine koyup, onları muhatap kabul edip kendi bilgisinden aktarımda bulunacak, Kur’an ile bilgilenip şereflenecekler, Kur’an ile gündemlenecekler, Allah bilgisiyle bilgilenecekler, nasihatle şereflenecekler, yolları aydınlatılacaklar, ama gelin görün ki onlar Allah’ın bu apaçık âyetlerine, “bu bir sihirden başkası değildir,” diyecekler. Sonra da diyecekler ki, “yâni demek şimdi biz öldükten, toprak olduktan, yok olup gittikten, kemik olduktan, kemiklerimiz çürüyüp gittikten sonra tekrar dirileceğiz öyle mi? Önceki atalarımız da tekrar dirilecekler öyle mi? Siz bunu iddia ediyorsunuz ha? Buna inanacağımızı zannediyorsunuz ha? Siz onu bizim külahımıza anlatın. Hayır hayır, olmaz böyle bir şey! Biz kesinlikle böyle saçmalıklara inanmayız,” derler. İşte kâfirin, müşrikin tutunduğu tüm inancı, gücü, kuvveti buradadır. Her bir dönem elçiler geliyor, uyarıcılar geliyor, Allah’ın melekleri Rabbimizin âyetlerini indiriyor, kendi aleyhlerine uyarılar geliyor, yaşadıkları kâfirce, müşrikçe ve zalimce bir hayatın sorgulanmasına yönelik bilgiler gelince hemen reddediyorlar, inkâr ediyorlar, olmaz böyle şey diyorlar. Şu bir gerçektir ki bir adam kâfir mi, zalim mi, onun bu dünyada ilk yapması gereken şey Allah’ı, Allah’ın dinini, Allah’ın kitabını, Allah’ın elçilerini ve dirilişi, kıyamet gününün hesabını reddetmektir. Neden? Kâfirliği, zalimliği rahat icra edemeyecektir de ondan. Yâni düşünün bir insan hem Allah var diyecek, hem de kâfir ve zalim olacak. Ham âhiret var, tekrar dirilecek ve yaptıklarımızdan ötürü hesaba çekileceğiz diyecek, hem de zalimlik yapabilecek. Bu mümkün değildir. İşte bunun için yok bu iş diyorlar. Olmaz böyle bir şey diyorlar. Hani binlerce yıldır ölen atalarımızdan bir ses, bir haber yoktur diyorlar. Âyetin bu ifadesi bir de şunu hatırlatıyor: Hani kimi imansızlar diyorlar ya, “efendim daha önce ölen kimseler daha sonra bir başka insan kılığında tekrar dirilip dünyaya gelirler. Ölmüşlerin ruhları bir başka doğan çocukla tekrar dünyaya dönmektedir” filan diye zırvalarlar ya, eğer daha önceden ölüp de tekrar böyle dirilip dünyaya geri gelen bir kişi bile olmuş olsaydı, elbette bu insanlar peygambere karşı bu tavırlarını sergileyemezlerdi. Ama bakın şimdi diyorlar ki, madem ki öldükten sonra tekrar diriliş var, hesap kitap var diyorsunuz, haydi bir kişi bile örnek gösterebilir misiniz, diyorlar. Böylece kendilerine büyük bir güç ve haklılık bulmaya çalışıyorlar. Gerçekten ilk insan Hz. Adem’den (a.s) bu yana ölüp de tekrar dirilen bir tek insan yoktur. Zaten ne önceki örneklerimiz, ne de son örneğimiz Hz. Muhammed (a.s) hiçbir zaman böyle bir şey de dememişlerdir. Yâni insanlar şimdi ölecekler, şimdi dirilecekler gibi bir vaatte, bir iddiada bulunmamışlardır. Nereden çıkarıyorlar bunu? Böyle bir şey diyen mi olmuş ki, bunu delil olarak kullanmaya kalkışıyorlar? Onların dedikleri, bugün bizim de dediğimiz şudur: Herkes bu dünyada yaşayacak, ölecek ve kıyametin kopuşuyla herkes tekrar dirilip hesaba çekilecektir. Onların bu itirazlarına karşılık Rabbimiz sevgili elçisine şöyle dedirtiyor: O akılsız kâfirlere de ki peygamberim, “evet kıyamet günü sizler rezil rüsva olarak dirileceksiniz. Reddettiğiniz o gerçeği görmenin horluğu, hakirliği içinde dirileceksiniz. Hor, hakir, aşağılanmış mahluklar olarak diriltileceksiniz. Hem de zannettiğiniz gibi bu dirilişleriniz zor da olmayacak.” Nasıl olacak? Şöyle:
19-21. “Tek bir çığlık. Hemen bakıp kalırlar. Şöyle derler: “Vay bize! İşte bu ceza günüdür. İşte bu fasıl günüdür ki siz onu yalanlayıp durmaktasınız.” Tek bir çığlık, tek bir anons, tek bir emir. Bir de bakmışınız ki herkes Allah’ın huzurundadır. Herkes Rabbinin huzurunda bakıp durmaktadır. Kim itiraz edebilir buna? Kim karşı gelebilir Allah’ın emrine? Kim kaçıp kurtulabilir bundan? Mümkün mü? Allah emredecek, Allah kalkın diyecek ve birileri bu Allah emrine karşı gelecek, bu Allah yasasına engel olacak. Mümkün mü bu? Kimin gücü yetebilir buna? O gün bu Allah emriyle, bu Allah yasasıyla karşı karşıya gelen bu insanlar diyecekler ki, “yazıklar olsun bize! Yuh bize! Eyvah bize! Vah bize! İşte bu ceza günüdür! İşte bu bizim inkâr edip durduğumuz din günüdür. İyilerin iyiliklerinin karşılığı olarak cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinin cezası olarak cehenneme akıp dolacakları bir gündür bugün,” diyecekler. Gerçekten Rabbimiz biz kulları için çok merhametlidir. Gerçekten Rabbimizin bu dünyada bizi uyarmasının karşılığını ödememiz mümkün değildir. Bakın bize rahmeti ve merhameti gereği yarın mutlak olacakları bugünden bize haber veriyor. Düşünebiliyor musunuz? İnsan reddedecek, inkâr edecek, olmaz böyle şey diyecek, kendisine, dinine, kitabına, elçilerine savaş açacak, Müslümanları maskaraya alacak, Allah kullarına hayat hakkı tanımayacak, buna rağmen rahmeti bol olan Rabbimiz ona uyarılarını sürdürecek, aklını başına al diyecek, ölmediğin sürece dönüş imkânın, tevbe fırsatın var diyecek. Bundan daha büyük bir rahmet düşünülebilir mi? Öyle değil mi? Bir düşünün. Adam eline ölmüş birinin kemiklerini alacak, büyük bir delil bulmuş gibi, “şu dirilecek ha? Biz tekrar dirileceğiz ha?” diyecek, alayın zirve noktasında Rabbine ve elçilerine kafa tutacak sonra Rabbimiz de bütün bunlara rağmen yine onun aklını erdirebilmek için âyetlerini ve elçilerini peş peşe göndermeye devam edecek. Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber. Ne merhametlisin ya Rabbi! Ne büyüksün ya Rabbi! O gün diyecekler ki, işte bu din günüdür. İşte bu fasıl günüdür. İşte bu herkesin amellerinin ayrıştırılacağı ve amellerinin karşılığına göre yerleşim merkezlerinin de tespit edileceği gündür. Herkes hakkında Allah’ın şu âyetlerinin, Allah’ın yasalarının uygulanacağı, Allah’ın hükmünün geçerli olacağı gündür. Hani inkâr ediyordunuz? Hani yalan diyordunuz? Hani olmaz böyle şey diyordunuz? Buyurun işte yalanladığınız gün size geldi. Öyleyse gelin bugün aklımızı başımıza alalım da o gün bu sözü söyleyenlerden olmayalım. Bakın o günden bir tabloyla karşı karşıya geliyoruz bundan sonra:
19-21. “Tek bir çığlık. Hemen bakıp kalırlar. Şöyle derler: “Vay bize! İşte bu ceza günüdür. İşte bu fasıl günüdür ki siz onu yalanlayıp durmaktasınız.” Tek bir çığlık, tek bir anons, tek bir emir. Bir de bakmışınız ki herkes Allah’ın huzurundadır. Herkes Rabbinin huzurunda bakıp durmaktadır. Kim itiraz edebilir buna? Kim karşı gelebilir Allah’ın emrine? Kim kaçıp kurtulabilir bundan? Mümkün mü? Allah emredecek, Allah kalkın diyecek ve birileri bu Allah emrine karşı gelecek, bu Allah yasasına engel olacak. Mümkün mü bu? Kimin gücü yetebilir buna? O gün bu Allah emriyle, bu Allah yasasıyla karşı karşıya gelen bu insanlar diyecekler ki, “yazıklar olsun bize! Yuh bize! Eyvah bize! Vah bize! İşte bu ceza günüdür! İşte bu bizim inkâr edip durduğumuz din günüdür. İyilerin iyiliklerinin karşılığı olarak cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinin cezası olarak cehenneme akıp dolacakları bir gündür bugün,” diyecekler. Gerçekten Rabbimiz biz kulları için çok merhametlidir. Gerçekten Rabbimizin bu dünyada bizi uyarmasının karşılığını ödememiz mümkün değildir. Bakın bize rahmeti ve merhameti gereği yarın mutlak olacakları bugünden bize haber veriyor. Düşünebiliyor musunuz? İnsan reddedecek, inkâr edecek, olmaz böyle şey diyecek, kendisine, dinine, kitabına, elçilerine savaş açacak, Müslümanları maskaraya alacak, Allah kullarına hayat hakkı tanımayacak, buna rağmen rahmeti bol olan Rabbimiz ona uyarılarını sürdürecek, aklını başına al diyecek, ölmediğin sürece dönüş imkânın, tevbe fırsatın var diyecek. Bundan daha büyük bir rahmet düşünülebilir mi? Öyle değil mi? Bir düşünün. Adam eline ölmüş birinin kemiklerini alacak, büyük bir delil bulmuş gibi, “şu dirilecek ha? Biz tekrar dirileceğiz ha?” diyecek, alayın zirve noktasında Rabbine ve elçilerine kafa tutacak sonra Rabbimiz de bütün bunlara rağmen yine onun aklını erdirebilmek için âyetlerini ve elçilerini peş peşe göndermeye devam edecek. Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber. Ne merhametlisin ya Rabbi! Ne büyüksün ya Rabbi! O gün diyecekler ki, işte bu din günüdür. İşte bu fasıl günüdür. İşte bu herkesin amellerinin ayrıştırılacağı ve amellerinin karşılığına göre yerleşim merkezlerinin de tespit edileceği gündür. Herkes hakkında Allah’ın şu âyetlerinin, Allah’ın yasalarının uygulanacağı, Allah’ın hükmünün geçerli olacağı gündür. Hani inkâr ediyordunuz? Hani yalan diyordunuz? Hani olmaz böyle şey diyordunuz? Buyurun işte yalanladığınız gün size geldi. Öyleyse gelin bugün aklımızı başımıza alalım da o gün bu sözü söyleyenlerden olmayalım. Bakın o günden bir tabloyla karşı karşıya geliyoruz bundan sonra:
19-21. “Tek bir çığlık. Hemen bakıp kalırlar. Şöyle derler: “Vay bize! İşte bu ceza günüdür. İşte bu fasıl günüdür ki siz onu yalanlayıp durmaktasınız.” Tek bir çığlık, tek bir anons, tek bir emir. Bir de bakmışınız ki herkes Allah’ın huzurundadır. Herkes Rabbinin huzurunda bakıp durmaktadır. Kim itiraz edebilir buna? Kim karşı gelebilir Allah’ın emrine? Kim kaçıp kurtulabilir bundan? Mümkün mü? Allah emredecek, Allah kalkın diyecek ve birileri bu Allah emrine karşı gelecek, bu Allah yasasına engel olacak. Mümkün mü bu? Kimin gücü yetebilir buna? O gün bu Allah emriyle, bu Allah yasasıyla karşı karşıya gelen bu insanlar diyecekler ki, “yazıklar olsun bize! Yuh bize! Eyvah bize! Vah bize! İşte bu ceza günüdür! İşte bu bizim inkâr edip durduğumuz din günüdür. İyilerin iyiliklerinin karşılığı olarak cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinin cezası olarak cehenneme akıp dolacakları bir gündür bugün,” diyecekler. Gerçekten Rabbimiz biz kulları için çok merhametlidir. Gerçekten Rabbimizin bu dünyada bizi uyarmasının karşılığını ödememiz mümkün değildir. Bakın bize rahmeti ve merhameti gereği yarın mutlak olacakları bugünden bize haber veriyor. Düşünebiliyor musunuz? İnsan reddedecek, inkâr edecek, olmaz böyle şey diyecek, kendisine, dinine, kitabına, elçilerine savaş açacak, Müslümanları maskaraya alacak, Allah kullarına hayat hakkı tanımayacak, buna rağmen rahmeti bol olan Rabbimiz ona uyarılarını sürdürecek, aklını başına al diyecek, ölmediğin sürece dönüş imkânın, tevbe fırsatın var diyecek. Bundan daha büyük bir rahmet düşünülebilir mi? Öyle değil mi? Bir düşünün. Adam eline ölmüş birinin kemiklerini alacak, büyük bir delil bulmuş gibi, “şu dirilecek ha? Biz tekrar dirileceğiz ha?” diyecek, alayın zirve noktasında Rabbine ve elçilerine kafa tutacak sonra Rabbimiz de bütün bunlara rağmen yine onun aklını erdirebilmek için âyetlerini ve elçilerini peş peşe göndermeye devam edecek. Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber. Ne merhametlisin ya Rabbi! Ne büyüksün ya Rabbi! O gün diyecekler ki, işte bu din günüdür. İşte bu fasıl günüdür. İşte bu herkesin amellerinin ayrıştırılacağı ve amellerinin karşılığına göre yerleşim merkezlerinin de tespit edileceği gündür. Herkes hakkında Allah’ın şu âyetlerinin, Allah’ın yasalarının uygulanacağı, Allah’ın hükmünün geçerli olacağı gündür. Hani inkâr ediyordunuz? Hani yalan diyordunuz? Hani olmaz böyle şey diyordunuz? Buyurun işte yalanladığınız gün size geldi. Öyleyse gelin bugün aklımızı başımıza alalım da o gün bu sözü söyleyenlerden olmayalım. Bakın o günden bir tabloyla karşı karşıya geliyoruz bundan sonra:
22-25. “İlgililere şöyle emredilir: “Zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah’ı bırakıp da taptıklarını derleyin. Onları cehennem yoluna koyun. Onları durdurun; çünkü kendilerinden daha da sorulacaktır. Şöyle sorulur: “Size ne oldu ki birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz?” Gözümüzle gördüklerimizden, elimizle tuttuklarımızdan çok daha kesin haberlerdir bunlar. Kesin bilgiler ve haberler. O gün ilgililere şöyle emredilir. Toplanın! Toplayın! Kime veriliyor bu emir? Kâfirlere, zalimlere, Allah’ı bırakıp tapındıkları varlıklara ve tapınanlara. Tanrı taslaklarına ve kullara. Toplanın ey zalimler! Ortaklarınızla, destekçilerinizle, yardakçılarınızla, tanrılarınız ve kullarınızla, Allah’ı bırakıp ta tapındıklarınızla, Allah’ın yasalarını bırakıp yasalarını uyguladıklarınızla, sahte İlâhlarınız, sahte Rabblerinizle birlikte toplanın bakalım. Sonra görevlilere bir emir: Haydi bu kütükleri, bu molozları cehennem yoluna koyun! Onları ateş yoluna sevk edin! Onları durdurun ey melekler, ey saf saf duran, emre âmâde bekleyen, önlerine kattıklarını koyun sürüsü gibi süren, buna güç yetiren melekler, haydi toplayın ve durdurun bu sürüleri! Çünkü onlar mesuldürler, hesaba çekileceklerdir veya kendilerinden daha da sorulacaktır. Size ne oldu ki birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz? Niye dünyadaki gibi birbirinize yardım etmiyorsunuz? Hani nerede kaldı o tanrılarınıza kulluklarınız? Hani alkışlarınız, şöhretleriniz? Hani toz kondurmuyordunuz birbirlerinize? Ne oldu, niye suspus oldunuz? İşte tutuklandılar hepsi de. Tıpkı bu zalimlerin dünyada Müslümanları tutukladıkları gibi. Zalimlerin, dünyada “Rabbim Allah” diyen Müslümanları ezip, kimilerinin ağzına bant yapıştırıp kimilerini kodeslere tıktıkları, hayatı onlara zindan ettikleri gibi. Ama onların orada tutuklanmaları çok daha büyük, çok daha acımasız, çok daha uzun sürelidir. Bitmeyen bir tutukluluk, sonu gelmeyen bir azap ve işkence. “Hâlidîne fîhâ”, ebedî bir cehennem. İşte bu âyetler de bizim için büyük bir rahmet eseridir. Yarın böyle tutuklananlardan, böyle hor hakir cehenneme sürüklenenlerden, zalimlerden ve destekçilerinden, yardakçılarından olmamamız için bugün bu âyetlerle birlikte olmak, bu âyetleri gündemlerimizde tutmak zorundayız.
22-25. “İlgililere şöyle emredilir: “Zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah’ı bırakıp da taptıklarını derleyin. Onları cehennem yoluna koyun. Onları durdurun; çünkü kendilerinden daha da sorulacaktır. Şöyle sorulur: “Size ne oldu ki birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz?” Gözümüzle gördüklerimizden, elimizle tuttuklarımızdan çok daha kesin haberlerdir bunlar. Kesin bilgiler ve haberler. O gün ilgililere şöyle emredilir. Toplanın! Toplayın! Kime veriliyor bu emir? Kâfirlere, zalimlere, Allah’ı bırakıp tapındıkları varlıklara ve tapınanlara. Tanrı taslaklarına ve kullara. Toplanın ey zalimler! Ortaklarınızla, destekçilerinizle, yardakçılarınızla, tanrılarınız ve kullarınızla, Allah’ı bırakıp ta tapındıklarınızla, Allah’ın yasalarını bırakıp yasalarını uyguladıklarınızla, sahte İlâhlarınız, sahte Rabblerinizle birlikte toplanın bakalım. Sonra görevlilere bir emir: Haydi bu kütükleri, bu molozları cehennem yoluna koyun! Onları ateş yoluna sevk edin! Onları durdurun ey melekler, ey saf saf duran, emre âmâde bekleyen, önlerine kattıklarını koyun sürüsü gibi süren, buna güç yetiren melekler, haydi toplayın ve durdurun bu sürüleri! Çünkü onlar mesuldürler, hesaba çekileceklerdir veya kendilerinden daha da sorulacaktır. Size ne oldu ki birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz? Niye dünyadaki gibi birbirinize yardım etmiyorsunuz? Hani nerede kaldı o tanrılarınıza kulluklarınız? Hani alkışlarınız, şöhretleriniz? Hani toz kondurmuyordunuz birbirlerinize? Ne oldu, niye suspus oldunuz? İşte tutuklandılar hepsi de. Tıpkı bu zalimlerin dünyada Müslümanları tutukladıkları gibi. Zalimlerin, dünyada “Rabbim Allah” diyen Müslümanları ezip, kimilerinin ağzına bant yapıştırıp kimilerini kodeslere tıktıkları, hayatı onlara zindan ettikleri gibi. Ama onların orada tutuklanmaları çok daha büyük, çok daha acımasız, çok daha uzun sürelidir. Bitmeyen bir tutukluluk, sonu gelmeyen bir azap ve işkence. “Hâlidîne fîhâ”, ebedî bir cehennem. İşte bu âyetler de bizim için büyük bir rahmet eseridir. Yarın böyle tutuklananlardan, böyle hor hakir cehenneme sürüklenenlerden, zalimlerden ve destekçilerinden, yardakçılarından olmamamız için bugün bu âyetlerle birlikte olmak, bu âyetleri gündemlerimizde tutmak zorundayız.
22-25. “İlgililere şöyle emredilir: “Zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah’ı bırakıp da taptıklarını derleyin. Onları cehennem yoluna koyun. Onları durdurun; çünkü kendilerinden daha da sorulacaktır. Şöyle sorulur: “Size ne oldu ki birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz?” Gözümüzle gördüklerimizden, elimizle tuttuklarımızdan çok daha kesin haberlerdir bunlar. Kesin bilgiler ve haberler. O gün ilgililere şöyle emredilir. Toplanın! Toplayın! Kime veriliyor bu emir? Kâfirlere, zalimlere, Allah’ı bırakıp tapındıkları varlıklara ve tapınanlara. Tanrı taslaklarına ve kullara. Toplanın ey zalimler! Ortaklarınızla, destekçilerinizle, yardakçılarınızla, tanrılarınız ve kullarınızla, Allah’ı bırakıp ta tapındıklarınızla, Allah’ın yasalarını bırakıp yasalarını uyguladıklarınızla, sahte İlâhlarınız, sahte Rabblerinizle birlikte toplanın bakalım. Sonra görevlilere bir emir: Haydi bu kütükleri, bu molozları cehennem yoluna koyun! Onları ateş yoluna sevk edin! Onları durdurun ey melekler, ey saf saf duran, emre âmâde bekleyen, önlerine kattıklarını koyun sürüsü gibi süren, buna güç yetiren melekler, haydi toplayın ve durdurun bu sürüleri! Çünkü onlar mesuldürler, hesaba çekileceklerdir veya kendilerinden daha da sorulacaktır. Size ne oldu ki birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz? Niye dünyadaki gibi birbirinize yardım etmiyorsunuz? Hani nerede kaldı o tanrılarınıza kulluklarınız? Hani alkışlarınız, şöhretleriniz? Hani toz kondurmuyordunuz birbirlerinize? Ne oldu, niye suspus oldunuz? İşte tutuklandılar hepsi de. Tıpkı bu zalimlerin dünyada Müslümanları tutukladıkları gibi. Zalimlerin, dünyada “Rabbim Allah” diyen Müslümanları ezip, kimilerinin ağzına bant yapıştırıp kimilerini kodeslere tıktıkları, hayatı onlara zindan ettikleri gibi. Ama onların orada tutuklanmaları çok daha büyük, çok daha acımasız, çok daha uzun sürelidir. Bitmeyen bir tutukluluk, sonu gelmeyen bir azap ve işkence. “Hâlidîne fîhâ”, ebedî bir cehennem. İşte bu âyetler de bizim için büyük bir rahmet eseridir. Yarın böyle tutuklananlardan, böyle hor hakir cehenneme sürüklenenlerden, zalimlerden ve destekçilerinden, yardakçılarından olmamamız için bugün bu âyetlerle birlikte olmak, bu âyetleri gündemlerimizde tutmak zorundayız.
22-25. “İlgililere şöyle emredilir: “Zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah’ı bırakıp da taptıklarını derleyin. Onları cehennem yoluna koyun. Onları durdurun; çünkü kendilerinden daha da sorulacaktır. Şöyle sorulur: “Size ne oldu ki birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz?” Gözümüzle gördüklerimizden, elimizle tuttuklarımızdan çok daha kesin haberlerdir bunlar. Kesin bilgiler ve haberler. O gün ilgililere şöyle emredilir. Toplanın! Toplayın! Kime veriliyor bu emir? Kâfirlere, zalimlere, Allah’ı bırakıp tapındıkları varlıklara ve tapınanlara. Tanrı taslaklarına ve kullara. Toplanın ey zalimler! Ortaklarınızla, destekçilerinizle, yardakçılarınızla, tanrılarınız ve kullarınızla, Allah’ı bırakıp ta tapındıklarınızla, Allah’ın yasalarını bırakıp yasalarını uyguladıklarınızla, sahte İlâhlarınız, sahte Rabblerinizle birlikte toplanın bakalım. Sonra görevlilere bir emir: Haydi bu kütükleri, bu molozları cehennem yoluna koyun! Onları ateş yoluna sevk edin! Onları durdurun ey melekler, ey saf saf duran, emre âmâde bekleyen, önlerine kattıklarını koyun sürüsü gibi süren, buna güç yetiren melekler, haydi toplayın ve durdurun bu sürüleri! Çünkü onlar mesuldürler, hesaba çekileceklerdir veya kendilerinden daha da sorulacaktır. Size ne oldu ki birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz? Niye dünyadaki gibi birbirinize yardım etmiyorsunuz? Hani nerede kaldı o tanrılarınıza kulluklarınız? Hani alkışlarınız, şöhretleriniz? Hani toz kondurmuyordunuz birbirlerinize? Ne oldu, niye suspus oldunuz? İşte tutuklandılar hepsi de. Tıpkı bu zalimlerin dünyada Müslümanları tutukladıkları gibi. Zalimlerin, dünyada “Rabbim Allah” diyen Müslümanları ezip, kimilerinin ağzına bant yapıştırıp kimilerini kodeslere tıktıkları, hayatı onlara zindan ettikleri gibi. Ama onların orada tutuklanmaları çok daha büyük, çok daha acımasız, çok daha uzun sürelidir. Bitmeyen bir tutukluluk, sonu gelmeyen bir azap ve işkence. “Hâlidîne fîhâ”, ebedî bir cehennem. İşte bu âyetler de bizim için büyük bir rahmet eseridir. Yarın böyle tutuklananlardan, böyle hor hakir cehenneme sürüklenenlerden, zalimlerden ve destekçilerinden, yardakçılarından olmamamız için bugün bu âyetlerle birlikte olmak, bu âyetleri gündemlerimizde tutmak zorundayız.
26,30. “Hayır; bugün onların hepsi teslim olmuşlardır. Birbirlerine dönüp soruşurlar. İleri gelenlerine: “Doğrusu siz bize sûret-i haktan görünürdünüz” derler. Onlar da şöyle derler: “Hayır; siz inanmış kimseler değildiniz. “Bizim sizin üstünüzde bir nüfûzumuz yoktu. Bilâkis, azmış bir millettiniz.” Hayır hayır, bilâkis bugün onlar tutukludurlar. Bugün onlar tutuklanmışlardır. Allah’ın emriyle tutuklananlar ne yapabilirler ki? Melekler onları cehenneme doğru sürüklerse, ne yapabilirler ki? Yardıma bir yetkileri, güçleri olmazsa ne yapabilirler ki? O tutuklu olarak ateşe sevk edilenler, ancak şunu yaparlar: Birbirlerine dönerler, birbirlerine yönelirler ve birbirleriyle konuşmaya, atışmaya başlarlar. Birbirlerine sorup soruştururlar. Şimdi şu anda birilerinin kulu kölesi olarak bir hayat yaşayanlar, Allah’ın dinini, Allah’ın hayat programını bırakıp ta birilerinin arzuları, istekleri, yasaları doğrultusunda bir hayat yaşayanlar diyecekler ki, “siz bize sağdan geliyordunuz. Sağdan gelerek, sûret-i haktan görünerek bizi kandırıyordunuz.” Onlar da derler ki, “yok yok siz mü’minler değildiniz. Siz aslında inanmış kimseler değildiniz. Tamam, doğrusu biz size Rabblık ve İlâhlık taslayarak sizleri aldatmaya çalışıyorduk, ama siz de Allah’a inanmadığınız için peşin peşin bize aldanıyordunuz, aldanmadan yana bir tavır sergiliyordunuz. Bize aldanmak işinize geliyordu. Çünkü bizim Rabb olmadığımızı, İlâh olmadığımızı, sizin gibi birer âciz kul olduğumuzu pekâlâ biliyordunuz. Bizim sizden farklı bir tarafımız yoktu. Bizim sizin üzerinizde bir sultamız, saltanatımız, gücümüz kuvvetimiz de yoktu. Sizi biz yaratmamıştık, havanızı, suyunuzu, güneşinizi, elinizi, ayağınızı biz vermemiştik. Sizi zorlayıcı bir gücümüz yoktu. İradeleriniz vardı, serbesttiniz. Ama sizler azgın, zalim, Rabbinizden, Rabbinize kulluktan, Rabbinizin yasalarını uygulamaktan, hayatın her alanında O’na kulluktan, O’nu dinlemekten bıkıp usanmış, kendinize, kendi hevâ ve heveslerinize uygun yasalar yapacak tanrılara ihtiyaç duyan sapıklardınız. Siz seçtiniz, biz hükmettik. Siz teslim oldunuz, biz yasa yaptık. Siz verdiniz, biz aldık. Size, sizin vicdanlarınızı satın almaya geldiğimizde hangi tepkiyi gösterdiniz? Alan memnun, satan memnundu. Böylece siz gönüllü kullar, bizler de gönüllü tanrılar olarak bu hayat bizi ölüme kadar götürdü.”
26,30. “Hayır; bugün onların hepsi teslim olmuşlardır. Birbirlerine dönüp soruşurlar. İleri gelenlerine: “Doğrusu siz bize sûret-i haktan görünürdünüz” derler. Onlar da şöyle derler: “Hayır; siz inanmış kimseler değildiniz. “Bizim sizin üstünüzde bir nüfûzumuz yoktu. Bilâkis, azmış bir millettiniz.” Hayır hayır, bilâkis bugün onlar tutukludurlar. Bugün onlar tutuklanmışlardır. Allah’ın emriyle tutuklananlar ne yapabilirler ki? Melekler onları cehenneme doğru sürüklerse, ne yapabilirler ki? Yardıma bir yetkileri, güçleri olmazsa ne yapabilirler ki? O tutuklu olarak ateşe sevk edilenler, ancak şunu yaparlar: Birbirlerine dönerler, birbirlerine yönelirler ve birbirleriyle konuşmaya, atışmaya başlarlar. Birbirlerine sorup soruştururlar. Şimdi şu anda birilerinin kulu kölesi olarak bir hayat yaşayanlar, Allah’ın dinini, Allah’ın hayat programını bırakıp ta birilerinin arzuları, istekleri, yasaları doğrultusunda bir hayat yaşayanlar diyecekler ki, “siz bize sağdan geliyordunuz. Sağdan gelerek, sûret-i haktan görünerek bizi kandırıyordunuz.” Onlar da derler ki, “yok yok siz mü’minler değildiniz. Siz aslında inanmış kimseler değildiniz. Tamam, doğrusu biz size Rabblık ve İlâhlık taslayarak sizleri aldatmaya çalışıyorduk, ama siz de Allah’a inanmadığınız için peşin peşin bize aldanıyordunuz, aldanmadan yana bir tavır sergiliyordunuz. Bize aldanmak işinize geliyordu. Çünkü bizim Rabb olmadığımızı, İlâh olmadığımızı, sizin gibi birer âciz kul olduğumuzu pekâlâ biliyordunuz. Bizim sizden farklı bir tarafımız yoktu. Bizim sizin üzerinizde bir sultamız, saltanatımız, gücümüz kuvvetimiz de yoktu. Sizi biz yaratmamıştık, havanızı, suyunuzu, güneşinizi, elinizi, ayağınızı biz vermemiştik. Sizi zorlayıcı bir gücümüz yoktu. İradeleriniz vardı, serbesttiniz. Ama sizler azgın, zalim, Rabbinizden, Rabbinize kulluktan, Rabbinizin yasalarını uygulamaktan, hayatın her alanında O’na kulluktan, O’nu dinlemekten bıkıp usanmış, kendinize, kendi hevâ ve heveslerinize uygun yasalar yapacak tanrılara ihtiyaç duyan sapıklardınız. Siz seçtiniz, biz hükmettik. Siz teslim oldunuz, biz yasa yaptık. Siz verdiniz, biz aldık. Size, sizin vicdanlarınızı satın almaya geldiğimizde hangi tepkiyi gösterdiniz? Alan memnun, satan memnundu. Böylece siz gönüllü kullar, bizler de gönüllü tanrılar olarak bu hayat bizi ölüme kadar götürdü.”
26,30. “Hayır; bugün onların hepsi teslim olmuşlardır. Birbirlerine dönüp soruşurlar. İleri gelenlerine: “Doğrusu siz bize sûret-i haktan görünürdünüz” derler. Onlar da şöyle derler: “Hayır; siz inanmış kimseler değildiniz. “Bizim sizin üstünüzde bir nüfûzumuz yoktu. Bilâkis, azmış bir millettiniz.” Hayır hayır, bilâkis bugün onlar tutukludurlar. Bugün onlar tutuklanmışlardır. Allah’ın emriyle tutuklananlar ne yapabilirler ki? Melekler onları cehenneme doğru sürüklerse, ne yapabilirler ki? Yardıma bir yetkileri, güçleri olmazsa ne yapabilirler ki? O tutuklu olarak ateşe sevk edilenler, ancak şunu yaparlar: Birbirlerine dönerler, birbirlerine yönelirler ve birbirleriyle konuşmaya, atışmaya başlarlar. Birbirlerine sorup soruştururlar. Şimdi şu anda birilerinin kulu kölesi olarak bir hayat yaşayanlar, Allah’ın dinini, Allah’ın hayat programını bırakıp ta birilerinin arzuları, istekleri, yasaları doğrultusunda bir hayat yaşayanlar diyecekler ki, “siz bize sağdan geliyordunuz. Sağdan gelerek, sûret-i haktan görünerek bizi kandırıyordunuz.” Onlar da derler ki, “yok yok siz mü’minler değildiniz. Siz aslında inanmış kimseler değildiniz. Tamam, doğrusu biz size Rabblık ve İlâhlık taslayarak sizleri aldatmaya çalışıyorduk, ama siz de Allah’a inanmadığınız için peşin peşin bize aldanıyordunuz, aldanmadan yana bir tavır sergiliyordunuz. Bize aldanmak işinize geliyordu. Çünkü bizim Rabb olmadığımızı, İlâh olmadığımızı, sizin gibi birer âciz kul olduğumuzu pekâlâ biliyordunuz. Bizim sizden farklı bir tarafımız yoktu. Bizim sizin üzerinizde bir sultamız, saltanatımız, gücümüz kuvvetimiz de yoktu. Sizi biz yaratmamıştık, havanızı, suyunuzu, güneşinizi, elinizi, ayağınızı biz vermemiştik. Sizi zorlayıcı bir gücümüz yoktu. İradeleriniz vardı, serbesttiniz. Ama sizler azgın, zalim, Rabbinizden, Rabbinize kulluktan, Rabbinizin yasalarını uygulamaktan, hayatın her alanında O’na kulluktan, O’nu dinlemekten bıkıp usanmış, kendinize, kendi hevâ ve heveslerinize uygun yasalar yapacak tanrılara ihtiyaç duyan sapıklardınız. Siz seçtiniz, biz hükmettik. Siz teslim oldunuz, biz yasa yaptık. Siz verdiniz, biz aldık. Size, sizin vicdanlarınızı satın almaya geldiğimizde hangi tepkiyi gösterdiniz? Alan memnun, satan memnundu. Böylece siz gönüllü kullar, bizler de gönüllü tanrılar olarak bu hayat bizi ölüme kadar götürdü.”
26,30. “Hayır; bugün onların hepsi teslim olmuşlardır. Birbirlerine dönüp soruşurlar. İleri gelenlerine: “Doğrusu siz bize sûret-i haktan görünürdünüz” derler. Onlar da şöyle derler: “Hayır; siz inanmış kimseler değildiniz. “Bizim sizin üstünüzde bir nüfûzumuz yoktu. Bilâkis, azmış bir millettiniz.” Hayır hayır, bilâkis bugün onlar tutukludurlar. Bugün onlar tutuklanmışlardır. Allah’ın emriyle tutuklananlar ne yapabilirler ki? Melekler onları cehenneme doğru sürüklerse, ne yapabilirler ki? Yardıma bir yetkileri, güçleri olmazsa ne yapabilirler ki? O tutuklu olarak ateşe sevk edilenler, ancak şunu yaparlar: Birbirlerine dönerler, birbirlerine yönelirler ve birbirleriyle konuşmaya, atışmaya başlarlar. Birbirlerine sorup soruştururlar. Şimdi şu anda birilerinin kulu kölesi olarak bir hayat yaşayanlar, Allah’ın dinini, Allah’ın hayat programını bırakıp ta birilerinin arzuları, istekleri, yasaları doğrultusunda bir hayat yaşayanlar diyecekler ki, “siz bize sağdan geliyordunuz. Sağdan gelerek, sûret-i haktan görünerek bizi kandırıyordunuz.” Onlar da derler ki, “yok yok siz mü’minler değildiniz. Siz aslında inanmış kimseler değildiniz. Tamam, doğrusu biz size Rabblık ve İlâhlık taslayarak sizleri aldatmaya çalışıyorduk, ama siz de Allah’a inanmadığınız için peşin peşin bize aldanıyordunuz, aldanmadan yana bir tavır sergiliyordunuz. Bize aldanmak işinize geliyordu. Çünkü bizim Rabb olmadığımızı, İlâh olmadığımızı, sizin gibi birer âciz kul olduğumuzu pekâlâ biliyordunuz. Bizim sizden farklı bir tarafımız yoktu. Bizim sizin üzerinizde bir sultamız, saltanatımız, gücümüz kuvvetimiz de yoktu. Sizi biz yaratmamıştık, havanızı, suyunuzu, güneşinizi, elinizi, ayağınızı biz vermemiştik. Sizi zorlayıcı bir gücümüz yoktu. İradeleriniz vardı, serbesttiniz. Ama sizler azgın, zalim, Rabbinizden, Rabbinize kulluktan, Rabbinizin yasalarını uygulamaktan, hayatın her alanında O’na kulluktan, O’nu dinlemekten bıkıp usanmış, kendinize, kendi hevâ ve heveslerinize uygun yasalar yapacak tanrılara ihtiyaç duyan sapıklardınız. Siz seçtiniz, biz hükmettik. Siz teslim oldunuz, biz yasa yaptık. Siz verdiniz, biz aldık. Size, sizin vicdanlarınızı satın almaya geldiğimizde hangi tepkiyi gösterdiniz? Alan memnun, satan memnundu. Böylece siz gönüllü kullar, bizler de gönüllü tanrılar olarak bu hayat bizi ölüme kadar götürdü.”
26,30. “Hayır; bugün onların hepsi teslim olmuşlardır. Birbirlerine dönüp soruşurlar. İleri gelenlerine: “Doğrusu siz bize sûret-i haktan görünürdünüz” derler. Onlar da şöyle derler: “Hayır; siz inanmış kimseler değildiniz. “Bizim sizin üstünüzde bir nüfûzumuz yoktu. Bilâkis, azmış bir millettiniz.” Hayır hayır, bilâkis bugün onlar tutukludurlar. Bugün onlar tutuklanmışlardır. Allah’ın emriyle tutuklananlar ne yapabilirler ki? Melekler onları cehenneme doğru sürüklerse, ne yapabilirler ki? Yardıma bir yetkileri, güçleri olmazsa ne yapabilirler ki? O tutuklu olarak ateşe sevk edilenler, ancak şunu yaparlar: Birbirlerine dönerler, birbirlerine yönelirler ve birbirleriyle konuşmaya, atışmaya başlarlar. Birbirlerine sorup soruştururlar. Şimdi şu anda birilerinin kulu kölesi olarak bir hayat yaşayanlar, Allah’ın dinini, Allah’ın hayat programını bırakıp ta birilerinin arzuları, istekleri, yasaları doğrultusunda bir hayat yaşayanlar diyecekler ki, “siz bize sağdan geliyordunuz. Sağdan gelerek, sûret-i haktan görünerek bizi kandırıyordunuz.” Onlar da derler ki, “yok yok siz mü’minler değildiniz. Siz aslında inanmış kimseler değildiniz. Tamam, doğrusu biz size Rabblık ve İlâhlık taslayarak sizleri aldatmaya çalışıyorduk, ama siz de Allah’a inanmadığınız için peşin peşin bize aldanıyordunuz, aldanmadan yana bir tavır sergiliyordunuz. Bize aldanmak işinize geliyordu. Çünkü bizim Rabb olmadığımızı, İlâh olmadığımızı, sizin gibi birer âciz kul olduğumuzu pekâlâ biliyordunuz. Bizim sizden farklı bir tarafımız yoktu. Bizim sizin üzerinizde bir sultamız, saltanatımız, gücümüz kuvvetimiz de yoktu. Sizi biz yaratmamıştık, havanızı, suyunuzu, güneşinizi, elinizi, ayağınızı biz vermemiştik. Sizi zorlayıcı bir gücümüz yoktu. İradeleriniz vardı, serbesttiniz. Ama sizler azgın, zalim, Rabbinizden, Rabbinize kulluktan, Rabbinizin yasalarını uygulamaktan, hayatın her alanında O’na kulluktan, O’nu dinlemekten bıkıp usanmış, kendinize, kendi hevâ ve heveslerinize uygun yasalar yapacak tanrılara ihtiyaç duyan sapıklardınız. Siz seçtiniz, biz hükmettik. Siz teslim oldunuz, biz yasa yaptık. Siz verdiniz, biz aldık. Size, sizin vicdanlarınızı satın almaya geldiğimizde hangi tepkiyi gösterdiniz? Alan memnun, satan memnundu. Böylece siz gönüllü kullar, bizler de gönüllü tanrılar olarak bu hayat bizi ölüme kadar götürdü.”
31,34. “Bu sebeple, Rabbimizin sözü aleyhimizde gerçekleşti. Şüphesiz azabı tadacağız. Sizi biz azdırmıştık, çünkü kendimiz azgındık. O gün hepsi azapta birleşirler. Doğrusu suçlulara böyle yaparız.” Şimdi de kendimizi burada, gerçek Rabbimizin huzurunda bul-duk ve artık Rabbimizin sözü bizim üzerimize gerçekleşti. Rabbimizin sözü hak oldu. Ne demişti Rabbimiz? Öleceksiniz demişti, kıyamet kopacak ve tekrar dirilecek ve yaşadığınız hayattan hesaba çekileceksiniz, demişti. İşte bütün bu merhalelerden geçtik ve artık isyanlarımızın, söz anlamazlığımızın karşılığı olarak bizler de bu azabı tadacağız; bu azaptan kurtulmamız da mümkün değildir. Yâni boşuna bir-birimizi suçlayarak bağırıp çağırmaya gerek yok, boşuna kendinizi yormayın. Yâni bizler azgındık, sizi de azdırdık. Biz Allah tanımaz, din tanımaz sapıklardık, sizleri de kendimiz gibi saptırdık. Bu böyledir, doğrudur. Biz azgındık, sizleri de azdırdık. Azgınlara tabi olursanız sonunuz elbette böyle olacaktı. Sizinle de işimiz fena değildi yâni! Siz kullar, biz tanrılar güzel gidiyordu dünyada işler. Sizler de bizler de menfaatlerimize rahat ulaşıyorduk. Sizler bizi, bizler de sizi kullanıyor, birbirimizden faydalanıyorduk. Allah’ı, peygamberi, dini, kitabı, âhireti, hesabı devreden çıkardık mı, hayat daha güzel oluyordu. Rahatlı-yorduk, tüm sorumluluklardan kurtuluyorduk. Dilediğimiz gibi yaşıyor, istediğimiz her şeyi yapabiliyorduk. Keyfimize diyecek yoktu. Canımızın çektiği her şeyi yapabiliyorduk. “Bugün artık onlar azapta müşterektir,” diyerek onlar hakkında Rabbimizin hükmü geliyor. Kullar da tanrılar da aynı azabın içindedirler. Tanrılar ve kullar ayrılmıyor. Tâğutlar, zalimler, yöneticiler de, akıllarını, iradelerini onların cebine teslim edip onlara tâbi olanlar da aynı azabın içindedirler. Allah’ı reddeden, Allah’ın dinini, Allah’ın yasalarını reddedip kendi yasalarını onun yerine ikâme eden zalimler de, onlara destek olanlar da, onlara itaat edenler de aynı azabı paylaşmaktadırlar. “İşte mücrimlere, günâhkârlara böylece ceza veririz,” diyor Rabbimiz. Bundan sonraki âyetinde bunların günâhlarının, cürümlerinin keyfiyetini de şöylece açıklar:
31,34. “Bu sebeple, Rabbimizin sözü aleyhimizde gerçekleşti. Şüphesiz azabı tadacağız. Sizi biz azdırmıştık, çünkü kendimiz azgındık. O gün hepsi azapta birleşirler. Doğrusu suçlulara böyle yaparız.” Şimdi de kendimizi burada, gerçek Rabbimizin huzurunda bul-duk ve artık Rabbimizin sözü bizim üzerimize gerçekleşti. Rabbimizin sözü hak oldu. Ne demişti Rabbimiz? Öleceksiniz demişti, kıyamet kopacak ve tekrar dirilecek ve yaşadığınız hayattan hesaba çekileceksiniz, demişti. İşte bütün bu merhalelerden geçtik ve artık isyanlarımızın, söz anlamazlığımızın karşılığı olarak bizler de bu azabı tadacağız; bu azaptan kurtulmamız da mümkün değildir. Yâni boşuna bir-birimizi suçlayarak bağırıp çağırmaya gerek yok, boşuna kendinizi yormayın. Yâni bizler azgındık, sizi de azdırdık. Biz Allah tanımaz, din tanımaz sapıklardık, sizleri de kendimiz gibi saptırdık. Bu böyledir, doğrudur. Biz azgındık, sizleri de azdırdık. Azgınlara tabi olursanız sonunuz elbette böyle olacaktı. Sizinle de işimiz fena değildi yâni! Siz kullar, biz tanrılar güzel gidiyordu dünyada işler. Sizler de bizler de menfaatlerimize rahat ulaşıyorduk. Sizler bizi, bizler de sizi kullanıyor, birbirimizden faydalanıyorduk. Allah’ı, peygamberi, dini, kitabı, âhireti, hesabı devreden çıkardık mı, hayat daha güzel oluyordu. Rahatlı-yorduk, tüm sorumluluklardan kurtuluyorduk. Dilediğimiz gibi yaşıyor, istediğimiz her şeyi yapabiliyorduk. Keyfimize diyecek yoktu. Canımızın çektiği her şeyi yapabiliyorduk. “Bugün artık onlar azapta müşterektir,” diyerek onlar hakkında Rabbimizin hükmü geliyor. Kullar da tanrılar da aynı azabın içindedirler. Tanrılar ve kullar ayrılmıyor. Tâğutlar, zalimler, yöneticiler de, akıllarını, iradelerini onların cebine teslim edip onlara tâbi olanlar da aynı azabın içindedirler. Allah’ı reddeden, Allah’ın dinini, Allah’ın yasalarını reddedip kendi yasalarını onun yerine ikâme eden zalimler de, onlara destek olanlar da, onlara itaat edenler de aynı azabı paylaşmaktadırlar. “İşte mücrimlere, günâhkârlara böylece ceza veririz,” diyor Rabbimiz. Bundan sonraki âyetinde bunların günâhlarının, cürümlerinin keyfiyetini de şöylece açıklar:
31,34. “Bu sebeple, Rabbimizin sözü aleyhimizde gerçekleşti. Şüphesiz azabı tadacağız. Sizi biz azdırmıştık, çünkü kendimiz azgındık. O gün hepsi azapta birleşirler. Doğrusu suçlulara böyle yaparız.” Şimdi de kendimizi burada, gerçek Rabbimizin huzurunda bul-duk ve artık Rabbimizin sözü bizim üzerimize gerçekleşti. Rabbimizin sözü hak oldu. Ne demişti Rabbimiz? Öleceksiniz demişti, kıyamet kopacak ve tekrar dirilecek ve yaşadığınız hayattan hesaba çekileceksiniz, demişti. İşte bütün bu merhalelerden geçtik ve artık isyanlarımızın, söz anlamazlığımızın karşılığı olarak bizler de bu azabı tadacağız; bu azaptan kurtulmamız da mümkün değildir. Yâni boşuna bir-birimizi suçlayarak bağırıp çağırmaya gerek yok, boşuna kendinizi yormayın. Yâni bizler azgındık, sizi de azdırdık. Biz Allah tanımaz, din tanımaz sapıklardık, sizleri de kendimiz gibi saptırdık. Bu böyledir, doğrudur. Biz azgındık, sizleri de azdırdık. Azgınlara tabi olursanız sonunuz elbette böyle olacaktı. Sizinle de işimiz fena değildi yâni! Siz kullar, biz tanrılar güzel gidiyordu dünyada işler. Sizler de bizler de menfaatlerimize rahat ulaşıyorduk. Sizler bizi, bizler de sizi kullanıyor, birbirimizden faydalanıyorduk. Allah’ı, peygamberi, dini, kitabı, âhireti, hesabı devreden çıkardık mı, hayat daha güzel oluyordu. Rahatlı-yorduk, tüm sorumluluklardan kurtuluyorduk. Dilediğimiz gibi yaşıyor, istediğimiz her şeyi yapabiliyorduk. Keyfimize diyecek yoktu. Canımızın çektiği her şeyi yapabiliyorduk. “Bugün artık onlar azapta müşterektir,” diyerek onlar hakkında Rabbimizin hükmü geliyor. Kullar da tanrılar da aynı azabın içindedirler. Tanrılar ve kullar ayrılmıyor. Tâğutlar, zalimler, yöneticiler de, akıllarını, iradelerini onların cebine teslim edip onlara tâbi olanlar da aynı azabın içindedirler. Allah’ı reddeden, Allah’ın dinini, Allah’ın yasalarını reddedip kendi yasalarını onun yerine ikâme eden zalimler de, onlara destek olanlar da, onlara itaat edenler de aynı azabı paylaşmaktadırlar. “İşte mücrimlere, günâhkârlara böylece ceza veririz,” diyor Rabbimiz. Bundan sonraki âyetinde bunların günâhlarının, cürümlerinin keyfiyetini de şöylece açıklar:
31,34. “Bu sebeple, Rabbimizin sözü aleyhimizde gerçekleşti. Şüphesiz azabı tadacağız. Sizi biz azdırmıştık, çünkü kendimiz azgındık. O gün hepsi azapta birleşirler. Doğrusu suçlulara böyle yaparız.” Şimdi de kendimizi burada, gerçek Rabbimizin huzurunda bul-duk ve artık Rabbimizin sözü bizim üzerimize gerçekleşti. Rabbimizin sözü hak oldu. Ne demişti Rabbimiz? Öleceksiniz demişti, kıyamet kopacak ve tekrar dirilecek ve yaşadığınız hayattan hesaba çekileceksiniz, demişti. İşte bütün bu merhalelerden geçtik ve artık isyanlarımızın, söz anlamazlığımızın karşılığı olarak bizler de bu azabı tadacağız; bu azaptan kurtulmamız da mümkün değildir. Yâni boşuna bir-birimizi suçlayarak bağırıp çağırmaya gerek yok, boşuna kendinizi yormayın. Yâni bizler azgındık, sizi de azdırdık. Biz Allah tanımaz, din tanımaz sapıklardık, sizleri de kendimiz gibi saptırdık. Bu böyledir, doğrudur. Biz azgındık, sizleri de azdırdık. Azgınlara tabi olursanız sonunuz elbette böyle olacaktı. Sizinle de işimiz fena değildi yâni! Siz kullar, biz tanrılar güzel gidiyordu dünyada işler. Sizler de bizler de menfaatlerimize rahat ulaşıyorduk. Sizler bizi, bizler de sizi kullanıyor, birbirimizden faydalanıyorduk. Allah’ı, peygamberi, dini, kitabı, âhireti, hesabı devreden çıkardık mı, hayat daha güzel oluyordu. Rahatlı-yorduk, tüm sorumluluklardan kurtuluyorduk. Dilediğimiz gibi yaşıyor, istediğimiz her şeyi yapabiliyorduk. Keyfimize diyecek yoktu. Canımızın çektiği her şeyi yapabiliyorduk. “Bugün artık onlar azapta müşterektir,” diyerek onlar hakkında Rabbimizin hükmü geliyor. Kullar da tanrılar da aynı azabın içindedirler. Tanrılar ve kullar ayrılmıyor. Tâğutlar, zalimler, yöneticiler de, akıllarını, iradelerini onların cebine teslim edip onlara tâbi olanlar da aynı azabın içindedirler. Allah’ı reddeden, Allah’ın dinini, Allah’ın yasalarını reddedip kendi yasalarını onun yerine ikâme eden zalimler de, onlara destek olanlar da, onlara itaat edenler de aynı azabı paylaşmaktadırlar. “İşte mücrimlere, günâhkârlara böylece ceza veririz,” diyor Rabbimiz. Bundan sonraki âyetinde bunların günâhlarının, cürümlerinin keyfiyetini de şöylece açıklar:
35,36. Onlara: “Allah’tan başka tanrı yoktur” denildiği zaman şüphesiz büyüklenirler. “Deli bir şair yüzünden tanrılarımızı mı bırakalım?” derlerdi.” Onlara “La İlâhe illallah deyin, Allah’tan başka sözü dinlenecek, yasaları uygulanacak, arzuları yerine getirilecek, kendisi için hayat yaşanacak İlâh yoktur deyin; İlâh sadece Allah’tır, kendisine kul olunacak, ibadet edilecek varlık sadece Allah’tır, emir ve yasaklarına boyun eğilecek varlık sadece Allah’tır,” denildiği zaman onlar büyükleniyorlar, kibirleniyorlar, müstekbirce bir tavır takınıyorlardı. Kimmiş Allah? Neymiş Allah? Allah’ın emir ve yasakları da neymiş? Allah’a kulluk da neymiş? Rabb ve İlâh biziz. Yasa belirleme yetkisi bize aittir. Siyasal, ekonomik ve askerî güç bizim elimizdedir. Egemenlik yetkisi bizdedir. Bizi dinlemek zorundasınız. Bizim istediğimiz gibi bir hayat yaşamak, bizim dinimizi, bizim hayat programımızı uygulamak zorundasınız diyerek karşı geliyorlardı. İşte bundan dolayı onlar cehennem azabını hak ediyorlar. Bir de yine onlar diyorlardı ki, “biz hiç deli bir şair için İlâhlarımızı terk eder miyiz?” Peygamberlere, Allah’ın elçilerine, son elçi Muhammed’e (a.s) “deli bir şair” diyorlardı. Biz asla böyle cinlenmiş, cin çarpmış, şiirleriyle, sözleriyle bizi kandırmaya çalışan bir deli için İlâhlarımızı terk edemeyiz, diyorlardı. Modası geçmiş bir kitap için, devri tamamlanmış bir peygamber için biz kesinlikle İlâhlarımızı, siyasal, ekonomik ve askerî tanrılarımızı ve onların geliştirdikleri siyasal yapılanmalarımızı, hayat tarzlarımızı terk edemeyiz, diyorlardı. Demokrasimizden, laikliğimizden asla ödün veremeyiz, diyorlardı. Biliyoruz ki Mekke’de Resûlullah Efendimizin; “Lâ ilâhe illallah deyin, kurtulursunuz!” Çağrısı çok büyük bit tepki gördü. İlk dönemde kelime-i tevhid büyük bir tepkiyle karşılaştı. Bilhassa toplumun ileri gelenleri, seçkinler, yönetim kadrosu, ekonomik ve siyasal gücü elinde bulunduranlar, statükocular, menfaatleri gereği mevcut düzenin devamından yana olanlar büyük tepki gösterdiler. Eyvah! Bu da nereden çıktı? Vah başımıza gelenlere! Kasas sûresinin 57. âyetinin ifadesiyle: “Seninle beraber doğru yolda gidersek, yurdumuzdan ediliriz” dediler. Eğer bizler şimdi sana ve getirdiğin bu dine tabi olursak, bu hidâyet yoluna girersek o zaman bizim yerimiz yurdumuz sallanacak. Yerimizden yurdumuzdan olacağız. Her şeyimizi kaybedeceğiz biz. Yâni biz yerimizden yurdumuzdan oluruz. Sallanır yerlerimizi, makamlarımızı, konumlarımızı kaybederiz. Bakanlığımızdan, dekanlığımızdan, müdürlüğümüzden, genel müdürlüğümüzden, doktorluğumuzdan, doçentliğimizden oluruz. Şu makamlarımızı, şu konumlarımızı kaybederiz. Eğer bizler seninle birlikte hidâyete tabi olursak, se-nin gibi müslümanca bir hayat yaşamaya yönelirsek, senin istediğin gibi giyinirsek, biz okullarımızı, diplomalarımızı, sosyal statülerimizi kaybederiz. Eğer senin istediğin gibi bir ticaret yapacak olursak, şu şu yollara tevessül etmeyecek olursak tüm servetimizi kaybederiz dediler. Tüm peygamberlerin hayatında görüldüğü gibi “Lâ ilâhe illallah” çağrısını kabul etmeyenler, bu çağrıyı gerçekleştirenlere karşı onları bu dâvetten vazgeçirebilmek için sahip oldukları tüm imkânlarını, tüm güçlerini, tüm mal ve mülklerini harcamaktan çekinmemişlerdir. (Enfâl 36) Peygamber ve ona iman edenlerle alay etmişlerdir. Onları küçük düşürmek için uğraşmışlardır (Ra’d 32). Müslümanların büyülendiklerini söylemişlerdir (İsrâ 47,101). Cinlendiklerini, cin tarafından çarpıldıklarını söylemişlerdir (Hicr 6). Şair demişler (Sâffât 36). Birileri tarafından öğretilmiş olduğunu (A’râf 66), Yalancı olduğunu (A’râf 66) söylemişlerdir. Peygamberi dâvâsından vazgeçirebilmek, ona iman edenleri döndürebilmek için çeşitli tuzaklar kurmuşlar (Ra’d 42). Yurtlarından çıkarmak üzere tehditler etmişlerdir (Muhammed 32). Taşlamışlardır(Şuarâ 116), öldürmeye ve yakmaya teşebbüs et-mişlerdir( Ankebût 24), Eskilerin masallarını anlatıyor demişlerdir( Kalem 15) Peygamberin insanlarla irtibatını kesmeye çalışmışlardır( En’âm 26), Başlarına gelen felâketlerin sorumlusu göstermişlerdir peygamberleri (A’râf 131) Ama burada dikkat edilecek bir husus var: Mekke’de insanların peygamber efendimize ve onun getirdiği mesaja karşı çıktıkları dönem henüz ilk günler, ilk yıllardır. Yâni adamların karşı çıkıp reddetmeye çalıştıkları o ilk dönem henüz bir sistemi öngören sosyal, siyasal, ekonomik muhtevalı âyetlerin gelmediği bir dönemdir. Bu tür hükümler henüz gelmemiştir. Bu dönemde sadece Allah’tan başka ilah olmadığının ilânı vardır. Henüz statükoyu, mevcut düzeni reddeden hükümler, âyetler, yasalar gelmemiştir. Buna rağmen statükocular, düzenciler buna şiddetle karşı çıkarlar. Onların bu tepkilerinin se-bebini anlamak çok kolaydır. Hayata karışıcı Allah’tan başka tanrıların, sosyal, siyasal, ekonomik egemenlerin varlığına inanan insanların yaşadıkları bir ortamda elbette; Allah’tan başka hayata program yapacak tanrı yoktur ilkesinin ilânı tepki görecektir. Çünkü “Lâ ilâhe illallah” çağrısı ile bu adamlar kendi şirk dinlerine, inançlarına, tanrılarına, egemenlerine, atalarına, geleneklerine hakaret edildiği düşünülecek olursa, elbette buna karşı çıkacaklardı. Değilse tüm bu değerlerine samimi olarak bağlı olmadıkları açığa çıkıverecekti. Evet, bu adamların hayatlarında sahiplenmeleri gereken yüzlerce put vardı. Herkesin, her ailenin, her kabilenin özel putları vardı. Ayrıca meselâ sadece bir yolculuk esnasında istifade edilen putları vardı. Yine bir kabilenin putuna bir başka kabile saygı duymuyordu. Peki o zaman acaba bu kadar çok putun arasında, herksin hepsini kabul etmediği bir ortamda birilerinin de ayrı bir inanç sahibi olmasına karşı bu tahammülsüzlüğü nasıl anlayacağız? Yüzlerce tanrının, yüzlerce putun arasında ha bir de müslümanların inancı olsaydı ne çıkardı? Yâni eğer mesele sadece peygamber aleyhisselâm ve beraberindeki bir avuç müslümanın onların putlarına saygı duymayıp reddetmeleri olsaydı, o zaman bunu herkes yapıyordu. Herkes birbirinin putunu reddediyordu zaten. Putlara ayrılan yiyecekleri yiyenlerin, tanrılara adananları çalanların hattâ acıktıkları zaman tanrıları bile yiyenlerin dolu olduğu bir toplumdu Mekke toplumu. Babasının katilinden intikam almak için gittiği putun karşısında fal oku çekip, istediği sonuç çıkmayınca da; be alçak, eğer öldürülen senin baban olsaydı beni engellemezdin diyenlerle, putlara sövenlerle dolu bir toplum. Bunlar her zaman görülen ve kimse tarafından tepkiyle karşılanmayan bir durumdu. Peki o zaman neydi bu tepkilerinin asıl sebebi? Benim anladığım asıl sebep, onların bilmedikleri, tanımadıkları, duymadıkları yeni bir ilâha çağırılmış olmaları da değildir. Çünkü bu adamlar Allah’ı biliyorlardı. Kâbe’nin adı beytullahtı(Allah’ın evi). Ebrehe’nin saldırına karşı bu beytin Rabbi olan Allah’a sığınmışlardı. Evet, peygamberin dâvetine karşı çıkışlarının sebep bilmedikleri bir ilaha çağrılışları değildi. Yine bunun sebebi onların geleneklerinin, âdetlerinin, yasalarının, sosyal düzenlerinin çiğnenişi de değildi. Çünkü bu adamlar, bunları bizzat kendileri çiğneyen insanlardı. Üstelik Mekke’de sayıları az olmayan hanifler vardı. Bunlar tâ baştan beri geleneklere karşıydılar. Bunlar Resûlullah’ın dâvetine çok yakın kimselerdi. Ama bunlar Mekke’de hiç kimsenin en ufak bir tepkisiyle karşılaşmıyorlardı. Bunlar toplumun tüm putlarını ve putçuluğunu reddediyorlardı. Yine bu tepkilerinin sebebi, bu dâveti ortaya atan peygamber efendimizin toplumun güven duygusuna sahip olmayan, egemenliği eline geçirip toplumda zalimce bir hegemonya kurmasından çekindikleri bir kişi oluşu da değildi. Çünkü bakıyoruz tarihen ona karşı çıkanların hiç birisinin böyle bir iddiasına şahit olmuyoruz. Aksine en azgın düşmanlarının bile oma Muhammedü’l emin dediklerini biliyoruz. Hakimiyeti ele geçirmesinden korkmaları bir tarafa bunu ona kendileri teklif ediyorlar. Peki o zaman bu tepkilerinin asıl sebebi ne? Neden ürküyorlar? Neden korkuyorlar? Esas mesele işte bu “Lâ ilâhe illallah” sözüdür. Çünkü önceki derslerimizde de söylediğim gibi müşrikler; “Ey Muhammed, vallahi biz seni değil, senin getirdiğin şeyi reddediyoruz” demişlerdir. (Tirmizî, tefsir 7). Öyleyse müşrikleri çıldırtan şey peygamber aleyhisselâmın getirdiği bu kelime-i tevhitten anladıkları şeydi. Zira onlar bu sözün altında yatan mânâyı çok iyi anlamışlardı. Çünkü bu sözle bir taahhüdün altına imza atacaklar ve tüm hayatları bu sözle değişecekti. Çünkü onlar hayatlarına Allah’tan başkalarını karıştırmayacaklardı. Bu sözü söyleyen insanlar üzerinde artık Allah’tan başka yetkili olmayacaktı. Tüm hayatını Allah adına ve Allah’ın istediği gibi yaşamak zorunda kalacaktı. Artık insanlar üzerinde rableşen, tanrılaşan, egemenleşen hiçbir putun, hiçbir kurumun, hiçbir insanın etkisi ve yetkisi kalmayacaktı. Allah’tan başka hiç kimse insanlara yasa koyamayacak, program yapamayacak, egemenlik iddiasında bulunamayacaktı. Onun içindir ki soruyorlardı; “Emirden, yönetimden, yasa belirleme yetkisinden bize bir şey yok mu? Bir hakkımız olmayacak mı bu konuda?”(Âl-i İmrân 154). Veya; “Ey Muhammed, şimdi ben senin dinine girersem, bana ne gibi bir ayrıcalık var? Benim kazancım ne olacak? Bir yetkim olacak mı” diyen Ebu Leheb’in derdi de işte buydu. Allah karşısında tüm yetkilerinin gideceğinden korkuyordu. Yine meselâ İslâm’ı kabul etmek için peygambere gelen Sakif heyeti de bir süre putlarına, egemenlerine dokunulmamasını isteyerek aynı endişelerini dile getiriyordu. Yine Ebu Cehil’in bazı yetkilerine dokunulmaması şartıyla müslüman olmaya hazır olduğu teklifiyle peygambere geldiğini, sen öldükten sonra hâkimiyet bize geçer mi diye defalarca peygambere sorular sorduğunu biliyoruz. Evet, Lâ ilâhe illallah sözü hayatta Allah’tan başka tüm tanrıları, tüm egemenleri bitiren bir sözdür. Bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik, hukuk, eğitim, kılık kıyafet, yeme, içme, kazanma, harcama hasılı bir insanın tüm hayatında sözünü dinleyeceği, arzularını yerine getireceği tek egemen varlığın Allah olduğunu ortaya koyan bir sözdür. Doğru yanlış, iyi kötü, hak bâtıl, güzel çirkin, haram helâl deme yetkisi, hayata program çizme yetkisi sadece O’na aittir. Bu konuda O’nun ortakları, yetkilileri de yoktur. Tek Rab O’dur. Herkes kuldur ve sadece O’nun hükmüne boyun eğmek zorundadır.
35,36. Onlara: “Allah’tan başka tanrı yoktur” denildiği zaman şüphesiz büyüklenirler. “Deli bir şair yüzünden tanrılarımızı mı bırakalım?” derlerdi.” Onlara “La İlâhe illallah deyin, Allah’tan başka sözü dinlenecek, yasaları uygulanacak, arzuları yerine getirilecek, kendisi için hayat yaşanacak İlâh yoktur deyin; İlâh sadece Allah’tır, kendisine kul olunacak, ibadet edilecek varlık sadece Allah’tır, emir ve yasaklarına boyun eğilecek varlık sadece Allah’tır,” denildiği zaman onlar büyükleniyorlar, kibirleniyorlar, müstekbirce bir tavır takınıyorlardı. Kimmiş Allah? Neymiş Allah? Allah’ın emir ve yasakları da neymiş? Allah’a kulluk da neymiş? Rabb ve İlâh biziz. Yasa belirleme yetkisi bize aittir. Siyasal, ekonomik ve askerî güç bizim elimizdedir. Egemenlik yetkisi bizdedir. Bizi dinlemek zorundasınız. Bizim istediğimiz gibi bir hayat yaşamak, bizim dinimizi, bizim hayat programımızı uygulamak zorundasınız diyerek karşı geliyorlardı. İşte bundan dolayı onlar cehennem azabını hak ediyorlar. Bir de yine onlar diyorlardı ki, “biz hiç deli bir şair için İlâhlarımızı terk eder miyiz?” Peygamberlere, Allah’ın elçilerine, son elçi Muhammed’e (a.s) “deli bir şair” diyorlardı. Biz asla böyle cinlenmiş, cin çarpmış, şiirleriyle, sözleriyle bizi kandırmaya çalışan bir deli için İlâhlarımızı terk edemeyiz, diyorlardı. Modası geçmiş bir kitap için, devri tamamlanmış bir peygamber için biz kesinlikle İlâhlarımızı, siyasal, ekonomik ve askerî tanrılarımızı ve onların geliştirdikleri siyasal yapılanmalarımızı, hayat tarzlarımızı terk edemeyiz, diyorlardı. Demokrasimizden, laikliğimizden asla ödün veremeyiz, diyorlardı. Biliyoruz ki Mekke’de Resûlullah Efendimizin; “Lâ ilâhe illallah deyin, kurtulursunuz!” Çağrısı çok büyük bit tepki gördü. İlk dönemde kelime-i tevhid büyük bir tepkiyle karşılaştı. Bilhassa toplumun ileri gelenleri, seçkinler, yönetim kadrosu, ekonomik ve siyasal gücü elinde bulunduranlar, statükocular, menfaatleri gereği mevcut düzenin devamından yana olanlar büyük tepki gösterdiler. Eyvah! Bu da nereden çıktı? Vah başımıza gelenlere! Kasas sûresinin 57. âyetinin ifadesiyle: “Seninle beraber doğru yolda gidersek, yurdumuzdan ediliriz” dediler. Eğer bizler şimdi sana ve getirdiğin bu dine tabi olursak, bu hidâyet yoluna girersek o zaman bizim yerimiz yurdumuz sallanacak. Yerimizden yurdumuzdan olacağız. Her şeyimizi kaybedeceğiz biz. Yâni biz yerimizden yurdumuzdan oluruz. Sallanır yerlerimizi, makamlarımızı, konumlarımızı kaybederiz. Bakanlığımızdan, dekanlığımızdan, müdürlüğümüzden, genel müdürlüğümüzden, doktorluğumuzdan, doçentliğimizden oluruz. Şu makamlarımızı, şu konumlarımızı kaybederiz. Eğer bizler seninle birlikte hidâyete tabi olursak, se-nin gibi müslümanca bir hayat yaşamaya yönelirsek, senin istediğin gibi giyinirsek, biz okullarımızı, diplomalarımızı, sosyal statülerimizi kaybederiz. Eğer senin istediğin gibi bir ticaret yapacak olursak, şu şu yollara tevessül etmeyecek olursak tüm servetimizi kaybederiz dediler. Tüm peygamberlerin hayatında görüldüğü gibi “Lâ ilâhe illallah” çağrısını kabul etmeyenler, bu çağrıyı gerçekleştirenlere karşı onları bu dâvetten vazgeçirebilmek için sahip oldukları tüm imkânlarını, tüm güçlerini, tüm mal ve mülklerini harcamaktan çekinmemişlerdir. (Enfâl 36) Peygamber ve ona iman edenlerle alay etmişlerdir. Onları küçük düşürmek için uğraşmışlardır (Ra’d 32). Müslümanların büyülendiklerini söylemişlerdir (İsrâ 47,101). Cinlendiklerini, cin tarafından çarpıldıklarını söylemişlerdir (Hicr 6). Şair demişler (Sâffât 36). Birileri tarafından öğretilmiş olduğunu (A’râf 66), Yalancı olduğunu (A’râf 66) söylemişlerdir. Peygamberi dâvâsından vazgeçirebilmek, ona iman edenleri döndürebilmek için çeşitli tuzaklar kurmuşlar (Ra’d 42). Yurtlarından çıkarmak üzere tehditler etmişlerdir (Muhammed 32). Taşlamışlardır(Şuarâ 116), öldürmeye ve yakmaya teşebbüs et-mişlerdir( Ankebût 24), Eskilerin masallarını anlatıyor demişlerdir( Kalem 15) Peygamberin insanlarla irtibatını kesmeye çalışmışlardır( En’âm 26), Başlarına gelen felâketlerin sorumlusu göstermişlerdir peygamberleri (A’râf 131) Ama burada dikkat edilecek bir husus var: Mekke’de insanların peygamber efendimize ve onun getirdiği mesaja karşı çıktıkları dönem henüz ilk günler, ilk yıllardır. Yâni adamların karşı çıkıp reddetmeye çalıştıkları o ilk dönem henüz bir sistemi öngören sosyal, siyasal, ekonomik muhtevalı âyetlerin gelmediği bir dönemdir. Bu tür hükümler henüz gelmemiştir. Bu dönemde sadece Allah’tan başka ilah olmadığının ilânı vardır. Henüz statükoyu, mevcut düzeni reddeden hükümler, âyetler, yasalar gelmemiştir. Buna rağmen statükocular, düzenciler buna şiddetle karşı çıkarlar. Onların bu tepkilerinin se-bebini anlamak çok kolaydır. Hayata karışıcı Allah’tan başka tanrıların, sosyal, siyasal, ekonomik egemenlerin varlığına inanan insanların yaşadıkları bir ortamda elbette; Allah’tan başka hayata program yapacak tanrı yoktur ilkesinin ilânı tepki görecektir. Çünkü “Lâ ilâhe illallah” çağrısı ile bu adamlar kendi şirk dinlerine, inançlarına, tanrılarına, egemenlerine, atalarına, geleneklerine hakaret edildiği düşünülecek olursa, elbette buna karşı çıkacaklardı. Değilse tüm bu değerlerine samimi olarak bağlı olmadıkları açığa çıkıverecekti. Evet, bu adamların hayatlarında sahiplenmeleri gereken yüzlerce put vardı. Herkesin, her ailenin, her kabilenin özel putları vardı. Ayrıca meselâ sadece bir yolculuk esnasında istifade edilen putları vardı. Yine bir kabilenin putuna bir başka kabile saygı duymuyordu. Peki o zaman acaba bu kadar çok putun arasında, herksin hepsini kabul etmediği bir ortamda birilerinin de ayrı bir inanç sahibi olmasına karşı bu tahammülsüzlüğü nasıl anlayacağız? Yüzlerce tanrının, yüzlerce putun arasında ha bir de müslümanların inancı olsaydı ne çıkardı? Yâni eğer mesele sadece peygamber aleyhisselâm ve beraberindeki bir avuç müslümanın onların putlarına saygı duymayıp reddetmeleri olsaydı, o zaman bunu herkes yapıyordu. Herkes birbirinin putunu reddediyordu zaten. Putlara ayrılan yiyecekleri yiyenlerin, tanrılara adananları çalanların hattâ acıktıkları zaman tanrıları bile yiyenlerin dolu olduğu bir toplumdu Mekke toplumu. Babasının katilinden intikam almak için gittiği putun karşısında fal oku çekip, istediği sonuç çıkmayınca da; be alçak, eğer öldürülen senin baban olsaydı beni engellemezdin diyenlerle, putlara sövenlerle dolu bir toplum. Bunlar her zaman görülen ve kimse tarafından tepkiyle karşılanmayan bir durumdu. Peki o zaman neydi bu tepkilerinin asıl sebebi? Benim anladığım asıl sebep, onların bilmedikleri, tanımadıkları, duymadıkları yeni bir ilâha çağırılmış olmaları da değildir. Çünkü bu adamlar Allah’ı biliyorlardı. Kâbe’nin adı beytullahtı(Allah’ın evi). Ebrehe’nin saldırına karşı bu beytin Rabbi olan Allah’a sığınmışlardı. Evet, peygamberin dâvetine karşı çıkışlarının sebep bilmedikleri bir ilaha çağrılışları değildi. Yine bunun sebebi onların geleneklerinin, âdetlerinin, yasalarının, sosyal düzenlerinin çiğnenişi de değildi. Çünkü bu adamlar, bunları bizzat kendileri çiğneyen insanlardı. Üstelik Mekke’de sayıları az olmayan hanifler vardı. Bunlar tâ baştan beri geleneklere karşıydılar. Bunlar Resûlullah’ın dâvetine çok yakın kimselerdi. Ama bunlar Mekke’de hiç kimsenin en ufak bir tepkisiyle karşılaşmıyorlardı. Bunlar toplumun tüm putlarını ve putçuluğunu reddediyorlardı. Yine bu tepkilerinin sebebi, bu dâveti ortaya atan peygamber efendimizin toplumun güven duygusuna sahip olmayan, egemenliği eline geçirip toplumda zalimce bir hegemonya kurmasından çekindikleri bir kişi oluşu da değildi. Çünkü bakıyoruz tarihen ona karşı çıkanların hiç birisinin böyle bir iddiasına şahit olmuyoruz. Aksine en azgın düşmanlarının bile oma Muhammedü’l emin dediklerini biliyoruz. Hakimiyeti ele geçirmesinden korkmaları bir tarafa bunu ona kendileri teklif ediyorlar. Peki o zaman bu tepkilerinin asıl sebebi ne? Neden ürküyorlar? Neden korkuyorlar? Esas mesele işte bu “Lâ ilâhe illallah” sözüdür. Çünkü önceki derslerimizde de söylediğim gibi müşrikler; “Ey Muhammed, vallahi biz seni değil, senin getirdiğin şeyi reddediyoruz” demişlerdir. (Tirmizî, tefsir 7). Öyleyse müşrikleri çıldırtan şey peygamber aleyhisselâmın getirdiği bu kelime-i tevhitten anladıkları şeydi. Zira onlar bu sözün altında yatan mânâyı çok iyi anlamışlardı. Çünkü bu sözle bir taahhüdün altına imza atacaklar ve tüm hayatları bu sözle değişecekti. Çünkü onlar hayatlarına Allah’tan başkalarını karıştırmayacaklardı. Bu sözü söyleyen insanlar üzerinde artık Allah’tan başka yetkili olmayacaktı. Tüm hayatını Allah adına ve Allah’ın istediği gibi yaşamak zorunda kalacaktı. Artık insanlar üzerinde rableşen, tanrılaşan, egemenleşen hiçbir putun, hiçbir kurumun, hiçbir insanın etkisi ve yetkisi kalmayacaktı. Allah’tan başka hiç kimse insanlara yasa koyamayacak, program yapamayacak, egemenlik iddiasında bulunamayacaktı. Onun içindir ki soruyorlardı; “Emirden, yönetimden, yasa belirleme yetkisinden bize bir şey yok mu? Bir hakkımız olmayacak mı bu konuda?”(Âl-i İmrân 154). Veya; “Ey Muhammed, şimdi ben senin dinine girersem, bana ne gibi bir ayrıcalık var? Benim kazancım ne olacak? Bir yetkim olacak mı” diyen Ebu Leheb’in derdi de işte buydu. Allah karşısında tüm yetkilerinin gideceğinden korkuyordu. Yine meselâ İslâm’ı kabul etmek için peygambere gelen Sakif heyeti de bir süre putlarına, egemenlerine dokunulmamasını isteyerek aynı endişelerini dile getiriyordu. Yine Ebu Cehil’in bazı yetkilerine dokunulmaması şartıyla müslüman olmaya hazır olduğu teklifiyle peygambere geldiğini, sen öldükten sonra hâkimiyet bize geçer mi diye defalarca peygambere sorular sorduğunu biliyoruz. Evet, Lâ ilâhe illallah sözü hayatta Allah’tan başka tüm tanrıları, tüm egemenleri bitiren bir sözdür. Bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik, hukuk, eğitim, kılık kıyafet, yeme, içme, kazanma, harcama hasılı bir insanın tüm hayatında sözünü dinleyeceği, arzularını yerine getireceği tek egemen varlığın Allah olduğunu ortaya koyan bir sözdür. Doğru yanlış, iyi kötü, hak bâtıl, güzel çirkin, haram helâl deme yetkisi, hayata program çizme yetkisi sadece O’na aittir. Bu konuda O’nun ortakları, yetkilileri de yoktur. Tek Rab O’dur. Herkes kuldur ve sadece O’nun hükmüne boyun eğmek zorundadır.
37-40. “Hayır; o, gerçeği getirmiş ve peygamberleri doğrulamıştı. Şüphesiz siz can yakıcı azabı tadacaksınız. Yaptığınızdan başka bir şeyle cezalanmayacaksınız. Ancak Allah’a içten bağlı kullar bunun dışındadır.” Halbuki önceki peygamberler de, son peygamber Hz. Muhammed (a.s) de hakkı getirmişlerdir. Muhammed (a.s) hakkı getirmiş ve elçileri de tasdik etmişti. Hem hakkı getirmiş ve hem de kendisinden önce hakla gelen tüm hak peygamberleri tasdik etmişti. Kendisinden önceki peygamberlerin yolunda yürümüştü. Çünkü tüm o Allah elçilerinin ortak çizgisi Allah’a dayalı, hak vahye dayalı bir hayat yaşamaktı. Şimdi tekrar o azap içinde olanlara deniliyor ki, muhakkak ki siz o elim azabı tadarsınız. Cezanız da kesinlikle amellerinizin karşılığıdır. Amellerinizin, yaptıklarınızın dışında ceza da görmeyeceksiniz. Ne yapmışsanız, nasıl bir hayat yaşamışsanız öylece bir ceza göreceksiniz, Allah asla size zulmetmeyecektir. Yapmadıklarınızla size ceza vermeyecektir. Size asla zalimce davranmayacaktır. Hak olan Allah size hakça bir hüküm verecektir. Peki bu cezadan kurtulanlar olmayacak mı? Elbette. Ancak Allah’ın muhlis kulları, Allah’ın ihlaslı kulları, Allah’ın katışıksız din sahibi kulları bu azaptan müstesnadır. Allah’ı, Allah’ın sıfatlarını, Allah’ın yetkilerini parçalamayan, Allah’a yetki sınırlaması getirmeyen, hayatı parçalamayan, hayatın bazı alanlarında Allah’ı, bazı alanlarında da başka yetkileri dinlemeden yana olmayan, hayatın tamamında sadece Allah’ı dinleyen, sadece Allah’a ibadet eden kullar bunun dışındadır. Allah onları bu azabın, bu cezanın dışında tutacaktır. Allah onlara mükâfatını lütfedecektir. Peki ne var onlara? Nasıl karşılanacak onlar?
37-40. “Hayır; o, gerçeği getirmiş ve peygamberleri doğrulamıştı. Şüphesiz siz can yakıcı azabı tadacaksınız. Yaptığınızdan başka bir şeyle cezalanmayacaksınız. Ancak Allah’a içten bağlı kullar bunun dışındadır.” Halbuki önceki peygamberler de, son peygamber Hz. Muhammed (a.s) de hakkı getirmişlerdir. Muhammed (a.s) hakkı getirmiş ve elçileri de tasdik etmişti. Hem hakkı getirmiş ve hem de kendisinden önce hakla gelen tüm hak peygamberleri tasdik etmişti. Kendisinden önceki peygamberlerin yolunda yürümüştü. Çünkü tüm o Allah elçilerinin ortak çizgisi Allah’a dayalı, hak vahye dayalı bir hayat yaşamaktı. Şimdi tekrar o azap içinde olanlara deniliyor ki, muhakkak ki siz o elim azabı tadarsınız. Cezanız da kesinlikle amellerinizin karşılığıdır. Amellerinizin, yaptıklarınızın dışında ceza da görmeyeceksiniz. Ne yapmışsanız, nasıl bir hayat yaşamışsanız öylece bir ceza göreceksiniz, Allah asla size zulmetmeyecektir. Yapmadıklarınızla size ceza vermeyecektir. Size asla zalimce davranmayacaktır. Hak olan Allah size hakça bir hüküm verecektir. Peki bu cezadan kurtulanlar olmayacak mı? Elbette. Ancak Allah’ın muhlis kulları, Allah’ın ihlaslı kulları, Allah’ın katışıksız din sahibi kulları bu azaptan müstesnadır. Allah’ı, Allah’ın sıfatlarını, Allah’ın yetkilerini parçalamayan, Allah’a yetki sınırlaması getirmeyen, hayatı parçalamayan, hayatın bazı alanlarında Allah’ı, bazı alanlarında da başka yetkileri dinlemeden yana olmayan, hayatın tamamında sadece Allah’ı dinleyen, sadece Allah’a ibadet eden kullar bunun dışındadır. Allah onları bu azabın, bu cezanın dışında tutacaktır. Allah onlara mükâfatını lütfedecektir. Peki ne var onlara? Nasıl karşılanacak onlar?
37-40. “Hayır; o, gerçeği getirmiş ve peygamberleri doğrulamıştı. Şüphesiz siz can yakıcı azabı tadacaksınız. Yaptığınızdan başka bir şeyle cezalanmayacaksınız. Ancak Allah’a içten bağlı kullar bunun dışındadır.” Halbuki önceki peygamberler de, son peygamber Hz. Muhammed (a.s) de hakkı getirmişlerdir. Muhammed (a.s) hakkı getirmiş ve elçileri de tasdik etmişti. Hem hakkı getirmiş ve hem de kendisinden önce hakla gelen tüm hak peygamberleri tasdik etmişti. Kendisinden önceki peygamberlerin yolunda yürümüştü. Çünkü tüm o Allah elçilerinin ortak çizgisi Allah’a dayalı, hak vahye dayalı bir hayat yaşamaktı. Şimdi tekrar o azap içinde olanlara deniliyor ki, muhakkak ki siz o elim azabı tadarsınız. Cezanız da kesinlikle amellerinizin karşılığıdır. Amellerinizin, yaptıklarınızın dışında ceza da görmeyeceksiniz. Ne yapmışsanız, nasıl bir hayat yaşamışsanız öylece bir ceza göreceksiniz, Allah asla size zulmetmeyecektir. Yapmadıklarınızla size ceza vermeyecektir. Size asla zalimce davranmayacaktır. Hak olan Allah size hakça bir hüküm verecektir. Peki bu cezadan kurtulanlar olmayacak mı? Elbette. Ancak Allah’ın muhlis kulları, Allah’ın ihlaslı kulları, Allah’ın katışıksız din sahibi kulları bu azaptan müstesnadır. Allah’ı, Allah’ın sıfatlarını, Allah’ın yetkilerini parçalamayan, Allah’a yetki sınırlaması getirmeyen, hayatı parçalamayan, hayatın bazı alanlarında Allah’ı, bazı alanlarında da başka yetkileri dinlemeden yana olmayan, hayatın tamamında sadece Allah’ı dinleyen, sadece Allah’a ibadet eden kullar bunun dışındadır. Allah onları bu azabın, bu cezanın dışında tutacaktır. Allah onlara mükâfatını lütfedecektir. Peki ne var onlara? Nasıl karşılanacak onlar?
37-40. “Hayır; o, gerçeği getirmiş ve peygamberleri doğrulamıştı. Şüphesiz siz can yakıcı azabı tadacaksınız. Yaptığınızdan başka bir şeyle cezalanmayacaksınız. Ancak Allah’a içten bağlı kullar bunun dışındadır.” Halbuki önceki peygamberler de, son peygamber Hz. Muhammed (a.s) de hakkı getirmişlerdir. Muhammed (a.s) hakkı getirmiş ve elçileri de tasdik etmişti. Hem hakkı getirmiş ve hem de kendisinden önce hakla gelen tüm hak peygamberleri tasdik etmişti. Kendisinden önceki peygamberlerin yolunda yürümüştü. Çünkü tüm o Allah elçilerinin ortak çizgisi Allah’a dayalı, hak vahye dayalı bir hayat yaşamaktı. Şimdi tekrar o azap içinde olanlara deniliyor ki, muhakkak ki siz o elim azabı tadarsınız. Cezanız da kesinlikle amellerinizin karşılığıdır. Amellerinizin, yaptıklarınızın dışında ceza da görmeyeceksiniz. Ne yapmışsanız, nasıl bir hayat yaşamışsanız öylece bir ceza göreceksiniz, Allah asla size zulmetmeyecektir. Yapmadıklarınızla size ceza vermeyecektir. Size asla zalimce davranmayacaktır. Hak olan Allah size hakça bir hüküm verecektir. Peki bu cezadan kurtulanlar olmayacak mı? Elbette. Ancak Allah’ın muhlis kulları, Allah’ın ihlaslı kulları, Allah’ın katışıksız din sahibi kulları bu azaptan müstesnadır. Allah’ı, Allah’ın sıfatlarını, Allah’ın yetkilerini parçalamayan, Allah’a yetki sınırlaması getirmeyen, hayatı parçalamayan, hayatın bazı alanlarında Allah’ı, bazı alanlarında da başka yetkileri dinlemeden yana olmayan, hayatın tamamında sadece Allah’ı dinleyen, sadece Allah’a ibadet eden kullar bunun dışındadır. Allah onları bu azabın, bu cezanın dışında tutacaktır. Allah onlara mükâfatını lütfedecektir. Peki ne var onlara? Nasıl karşılanacak onlar?
41-47. “İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur. “Baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur.” Onlara belli rızıklar ve meyveler vardır. Onlar orada ikrama boğulacaklar, mükramûndan olacaklar. İkram eden Allah’sa artık varın ikramın boyutunu siz düşünün! Naîm cennetlerinde, envâî çeşit, akla hayâle gelmedik nimet cennetlerindedirler onlar. Dostlarıyla, arkadaşlarıyla, eşleriyle karşılıklı tahtlar, karşılıklı sedirler üzerine oturmuşlar, keyflerine, zevklerine diyecek yoktur. Maîn’den doldurulmuş kaplarla, kadehlerle, kâselerle onların etraflarında tavaf edilip dolaşılır. Onların etraflarında tomurcuk dilberler vardır onlara hizmet eden. Bembeyaz, içenlere lezzet veren berrak içkiler sunarlar onlara. O içkilerinde sersemletme yoktur, sarhoşluk ta vermez onlara, abuk sabuk konuşturmaz.
41-47. “İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur. “Baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur.” Onlara belli rızıklar ve meyveler vardır. Onlar orada ikrama boğulacaklar, mükramûndan olacaklar. İkram eden Allah’sa artık varın ikramın boyutunu siz düşünün! Naîm cennetlerinde, envâî çeşit, akla hayâle gelmedik nimet cennetlerindedirler onlar. Dostlarıyla, arkadaşlarıyla, eşleriyle karşılıklı tahtlar, karşılıklı sedirler üzerine oturmuşlar, keyflerine, zevklerine diyecek yoktur. Maîn’den doldurulmuş kaplarla, kadehlerle, kâselerle onların etraflarında tavaf edilip dolaşılır. Onların etraflarında tomurcuk dilberler vardır onlara hizmet eden. Bembeyaz, içenlere lezzet veren berrak içkiler sunarlar onlara. O içkilerinde sersemletme yoktur, sarhoşluk ta vermez onlara, abuk sabuk konuşturmaz.
41-47. “İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur. “Baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur.” Onlara belli rızıklar ve meyveler vardır. Onlar orada ikrama boğulacaklar, mükramûndan olacaklar. İkram eden Allah’sa artık varın ikramın boyutunu siz düşünün! Naîm cennetlerinde, envâî çeşit, akla hayâle gelmedik nimet cennetlerindedirler onlar. Dostlarıyla, arkadaşlarıyla, eşleriyle karşılıklı tahtlar, karşılıklı sedirler üzerine oturmuşlar, keyflerine, zevklerine diyecek yoktur. Maîn’den doldurulmuş kaplarla, kadehlerle, kâselerle onların etraflarında tavaf edilip dolaşılır. Onların etraflarında tomurcuk dilberler vardır onlara hizmet eden. Bembeyaz, içenlere lezzet veren berrak içkiler sunarlar onlara. O içkilerinde sersemletme yoktur, sarhoşluk ta vermez onlara, abuk sabuk konuşturmaz.
41-47. “İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur. “Baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur.” Onlara belli rızıklar ve meyveler vardır. Onlar orada ikrama boğulacaklar, mükramûndan olacaklar. İkram eden Allah’sa artık varın ikramın boyutunu siz düşünün! Naîm cennetlerinde, envâî çeşit, akla hayâle gelmedik nimet cennetlerindedirler onlar. Dostlarıyla, arkadaşlarıyla, eşleriyle karşılıklı tahtlar, karşılıklı sedirler üzerine oturmuşlar, keyflerine, zevklerine diyecek yoktur. Maîn’den doldurulmuş kaplarla, kadehlerle, kâselerle onların etraflarında tavaf edilip dolaşılır. Onların etraflarında tomurcuk dilberler vardır onlara hizmet eden. Bembeyaz, içenlere lezzet veren berrak içkiler sunarlar onlara. O içkilerinde sersemletme yoktur, sarhoşluk ta vermez onlara, abuk sabuk konuşturmaz.
41-47. “İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur. “Baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur.” Onlara belli rızıklar ve meyveler vardır. Onlar orada ikrama boğulacaklar, mükramûndan olacaklar. İkram eden Allah’sa artık varın ikramın boyutunu siz düşünün! Naîm cennetlerinde, envâî çeşit, akla hayâle gelmedik nimet cennetlerindedirler onlar. Dostlarıyla, arkadaşlarıyla, eşleriyle karşılıklı tahtlar, karşılıklı sedirler üzerine oturmuşlar, keyflerine, zevklerine diyecek yoktur. Maîn’den doldurulmuş kaplarla, kadehlerle, kâselerle onların etraflarında tavaf edilip dolaşılır. Onların etraflarında tomurcuk dilberler vardır onlara hizmet eden. Bembeyaz, içenlere lezzet veren berrak içkiler sunarlar onlara. O içkilerinde sersemletme yoktur, sarhoşluk ta vermez onlara, abuk sabuk konuşturmaz.
41-47. “İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur. “Baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur.” Onlara belli rızıklar ve meyveler vardır. Onlar orada ikrama boğulacaklar, mükramûndan olacaklar. İkram eden Allah’sa artık varın ikramın boyutunu siz düşünün! Naîm cennetlerinde, envâî çeşit, akla hayâle gelmedik nimet cennetlerindedirler onlar. Dostlarıyla, arkadaşlarıyla, eşleriyle karşılıklı tahtlar, karşılıklı sedirler üzerine oturmuşlar, keyflerine, zevklerine diyecek yoktur. Maîn’den doldurulmuş kaplarla, kadehlerle, kâselerle onların etraflarında tavaf edilip dolaşılır. Onların etraflarında tomurcuk dilberler vardır onlara hizmet eden. Bembeyaz, içenlere lezzet veren berrak içkiler sunarlar onlara. O içkilerinde sersemletme yoktur, sarhoşluk ta vermez onlara, abuk sabuk konuşturmaz.
41-47. “İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde kendilerine ikram olunur. “Baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahşeden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur.” Onlara belli rızıklar ve meyveler vardır. Onlar orada ikrama boğulacaklar, mükramûndan olacaklar. İkram eden Allah’sa artık varın ikramın boyutunu siz düşünün! Naîm cennetlerinde, envâî çeşit, akla hayâle gelmedik nimet cennetlerindedirler onlar. Dostlarıyla, arkadaşlarıyla, eşleriyle karşılıklı tahtlar, karşılıklı sedirler üzerine oturmuşlar, keyflerine, zevklerine diyecek yoktur. Maîn’den doldurulmuş kaplarla, kadehlerle, kâselerle onların etraflarında tavaf edilip dolaşılır. Onların etraflarında tomurcuk dilberler vardır onlara hizmet eden. Bembeyaz, içenlere lezzet veren berrak içkiler sunarlar onlara. O içkilerinde sersemletme yoktur, sarhoşluk ta vermez onlara, abuk sabuk konuşturmaz.
48-53. “Yanlarında, el değmemiş, örtülü yumurta gibi, bakışlarını da yalnız erkeklerine çevirmiş iri gözlü kadınlar vardır. “Birbirlerine dönüp sorarlar: “İçlerinden biri şöyle der: “Benim bir dostum vardı, bana: Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin? derdi.” Yine onların yanlarında sadece gözlerini eşlerine dikmiş, gözleri eşlerinden başkasını görmeyen, kalpleri eşlerinden başkasına meyletmeyen, el değmemiş, korunma altında olan iri gözlü kadınlar, dilberler vardır. Sanki onlar sedefler içine yerleştirilmiş bembeyaz inciler gibidirler. Onlar orada o ortam, o keyif içindelerken tabii ki yanlarında dostları da vardır. Eşleriyle beraber eğlenirlerken birbirlerine dönüp sorarlar, karşılıklı konuşurlar. Biraz önce cehennem manzaralarını sundu Rabbimiz. Cehennemdeki insanların karşılıklı atışmalarını, birbirlerini suçlamalarını gündeme getirdi, şimdi de cennet ortamından kesitler sunuyor. Cennette zevklerin zirvesinde bir ortamda iken, onlardan bir sözcü dedi ki, “benim bir arkadaşım vardı. Acaba şu anda o arkadaşım ne halde ki? O, ya sen de kitabı, peygamberi tasdik ediyor musun? Sen de Müslüman mısın? diyordu bana. Sen de mi inanıyorsun bu saçmalıklara? Yâni şimdi öldükten, toprak olduktan, yok olup gittikten sonra tekrar dirilip hesaba çekileceğiz, yaptıklarımızdan ötürü ceza göreceğiz öyle mi? Sen buna inanıyor musun? Sen buna ihtimal veriyor musun?” diyordu.
48-53. “Yanlarında, el değmemiş, örtülü yumurta gibi, bakışlarını da yalnız erkeklerine çevirmiş iri gözlü kadınlar vardır. “Birbirlerine dönüp sorarlar: “İçlerinden biri şöyle der: “Benim bir dostum vardı, bana: Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin? derdi.” Yine onların yanlarında sadece gözlerini eşlerine dikmiş, gözleri eşlerinden başkasını görmeyen, kalpleri eşlerinden başkasına meyletmeyen, el değmemiş, korunma altında olan iri gözlü kadınlar, dilberler vardır. Sanki onlar sedefler içine yerleştirilmiş bembeyaz inciler gibidirler. Onlar orada o ortam, o keyif içindelerken tabii ki yanlarında dostları da vardır. Eşleriyle beraber eğlenirlerken birbirlerine dönüp sorarlar, karşılıklı konuşurlar. Biraz önce cehennem manzaralarını sundu Rabbimiz. Cehennemdeki insanların karşılıklı atışmalarını, birbirlerini suçlamalarını gündeme getirdi, şimdi de cennet ortamından kesitler sunuyor. Cennette zevklerin zirvesinde bir ortamda iken, onlardan bir sözcü dedi ki, “benim bir arkadaşım vardı. Acaba şu anda o arkadaşım ne halde ki? O, ya sen de kitabı, peygamberi tasdik ediyor musun? Sen de Müslüman mısın? diyordu bana. Sen de mi inanıyorsun bu saçmalıklara? Yâni şimdi öldükten, toprak olduktan, yok olup gittikten sonra tekrar dirilip hesaba çekileceğiz, yaptıklarımızdan ötürü ceza göreceğiz öyle mi? Sen buna inanıyor musun? Sen buna ihtimal veriyor musun?” diyordu.
48-53. “Yanlarında, el değmemiş, örtülü yumurta gibi, bakışlarını da yalnız erkeklerine çevirmiş iri gözlü kadınlar vardır. “Birbirlerine dönüp sorarlar: “İçlerinden biri şöyle der: “Benim bir dostum vardı, bana: Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin? derdi.” Yine onların yanlarında sadece gözlerini eşlerine dikmiş, gözleri eşlerinden başkasını görmeyen, kalpleri eşlerinden başkasına meyletmeyen, el değmemiş, korunma altında olan iri gözlü kadınlar, dilberler vardır. Sanki onlar sedefler içine yerleştirilmiş bembeyaz inciler gibidirler. Onlar orada o ortam, o keyif içindelerken tabii ki yanlarında dostları da vardır. Eşleriyle beraber eğlenirlerken birbirlerine dönüp sorarlar, karşılıklı konuşurlar. Biraz önce cehennem manzaralarını sundu Rabbimiz. Cehennemdeki insanların karşılıklı atışmalarını, birbirlerini suçlamalarını gündeme getirdi, şimdi de cennet ortamından kesitler sunuyor. Cennette zevklerin zirvesinde bir ortamda iken, onlardan bir sözcü dedi ki, “benim bir arkadaşım vardı. Acaba şu anda o arkadaşım ne halde ki? O, ya sen de kitabı, peygamberi tasdik ediyor musun? Sen de Müslüman mısın? diyordu bana. Sen de mi inanıyorsun bu saçmalıklara? Yâni şimdi öldükten, toprak olduktan, yok olup gittikten sonra tekrar dirilip hesaba çekileceğiz, yaptıklarımızdan ötürü ceza göreceğiz öyle mi? Sen buna inanıyor musun? Sen buna ihtimal veriyor musun?” diyordu.
48-53. “Yanlarında, el değmemiş, örtülü yumurta gibi, bakışlarını da yalnız erkeklerine çevirmiş iri gözlü kadınlar vardır. “Birbirlerine dönüp sorarlar: “İçlerinden biri şöyle der: “Benim bir dostum vardı, bana: Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin? derdi.” Yine onların yanlarında sadece gözlerini eşlerine dikmiş, gözleri eşlerinden başkasını görmeyen, kalpleri eşlerinden başkasına meyletmeyen, el değmemiş, korunma altında olan iri gözlü kadınlar, dilberler vardır. Sanki onlar sedefler içine yerleştirilmiş bembeyaz inciler gibidirler. Onlar orada o ortam, o keyif içindelerken tabii ki yanlarında dostları da vardır. Eşleriyle beraber eğlenirlerken birbirlerine dönüp sorarlar, karşılıklı konuşurlar. Biraz önce cehennem manzaralarını sundu Rabbimiz. Cehennemdeki insanların karşılıklı atışmalarını, birbirlerini suçlamalarını gündeme getirdi, şimdi de cennet ortamından kesitler sunuyor. Cennette zevklerin zirvesinde bir ortamda iken, onlardan bir sözcü dedi ki, “benim bir arkadaşım vardı. Acaba şu anda o arkadaşım ne halde ki? O, ya sen de kitabı, peygamberi tasdik ediyor musun? Sen de Müslüman mısın? diyordu bana. Sen de mi inanıyorsun bu saçmalıklara? Yâni şimdi öldükten, toprak olduktan, yok olup gittikten sonra tekrar dirilip hesaba çekileceğiz, yaptıklarımızdan ötürü ceza göreceğiz öyle mi? Sen buna inanıyor musun? Sen buna ihtimal veriyor musun?” diyordu.
48-53. “Yanlarında, el değmemiş, örtülü yumurta gibi, bakışlarını da yalnız erkeklerine çevirmiş iri gözlü kadınlar vardır. “Birbirlerine dönüp sorarlar: “İçlerinden biri şöyle der: “Benim bir dostum vardı, bana: Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin? derdi.” Yine onların yanlarında sadece gözlerini eşlerine dikmiş, gözleri eşlerinden başkasını görmeyen, kalpleri eşlerinden başkasına meyletmeyen, el değmemiş, korunma altında olan iri gözlü kadınlar, dilberler vardır. Sanki onlar sedefler içine yerleştirilmiş bembeyaz inciler gibidirler. Onlar orada o ortam, o keyif içindelerken tabii ki yanlarında dostları da vardır. Eşleriyle beraber eğlenirlerken birbirlerine dönüp sorarlar, karşılıklı konuşurlar. Biraz önce cehennem manzaralarını sundu Rabbimiz. Cehennemdeki insanların karşılıklı atışmalarını, birbirlerini suçlamalarını gündeme getirdi, şimdi de cennet ortamından kesitler sunuyor. Cennette zevklerin zirvesinde bir ortamda iken, onlardan bir sözcü dedi ki, “benim bir arkadaşım vardı. Acaba şu anda o arkadaşım ne halde ki? O, ya sen de kitabı, peygamberi tasdik ediyor musun? Sen de Müslüman mısın? diyordu bana. Sen de mi inanıyorsun bu saçmalıklara? Yâni şimdi öldükten, toprak olduktan, yok olup gittikten sonra tekrar dirilip hesaba çekileceğiz, yaptıklarımızdan ötürü ceza göreceğiz öyle mi? Sen buna inanıyor musun? Sen buna ihtimal veriyor musun?” diyordu.
48-53. “Yanlarında, el değmemiş, örtülü yumurta gibi, bakışlarını da yalnız erkeklerine çevirmiş iri gözlü kadınlar vardır. “Birbirlerine dönüp sorarlar: “İçlerinden biri şöyle der: “Benim bir dostum vardı, bana: Sen de mi, ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerdensin? derdi.” Yine onların yanlarında sadece gözlerini eşlerine dikmiş, gözleri eşlerinden başkasını görmeyen, kalpleri eşlerinden başkasına meyletmeyen, el değmemiş, korunma altında olan iri gözlü kadınlar, dilberler vardır. Sanki onlar sedefler içine yerleştirilmiş bembeyaz inciler gibidirler. Onlar orada o ortam, o keyif içindelerken tabii ki yanlarında dostları da vardır. Eşleriyle beraber eğlenirlerken birbirlerine dönüp sorarlar, karşılıklı konuşurlar. Biraz önce cehennem manzaralarını sundu Rabbimiz. Cehennemdeki insanların karşılıklı atışmalarını, birbirlerini suçlamalarını gündeme getirdi, şimdi de cennet ortamından kesitler sunuyor. Cennette zevklerin zirvesinde bir ortamda iken, onlardan bir sözcü dedi ki, “benim bir arkadaşım vardı. Acaba şu anda o arkadaşım ne halde ki? O, ya sen de kitabı, peygamberi tasdik ediyor musun? Sen de Müslüman mısın? diyordu bana. Sen de mi inanıyorsun bu saçmalıklara? Yâni şimdi öldükten, toprak olduktan, yok olup gittikten sonra tekrar dirilip hesaba çekileceğiz, yaptıklarımızdan ötürü ceza göreceğiz öyle mi? Sen buna inanıyor musun? Sen buna ihtimal veriyor musun?” diyordu.
54,57. “Yanındakilere: “Siz onu bilir misiniz?” der. Bir bakar onu cehennemin ortasında görür. “Ona der ki: “Allah’a andolsun ki, az kalsın beni de mahvedecektin. Eğer Rabbimin lütfu olmasaydı ben de oraya götürülenlerden olurdum.” Diğeri de, yâni onun yanındaki arkadaşı, dostu, ya da bir Melek der ki, “siz onu bilir misiniz? Onu görmek ister misiniz? Onun ne halde olduğuna tanık olmak ister misiniz?” Hemen o anda sanki ona cennetten, bulunduğu ortamdan bir pencere açılır, cehenneme bir perde açılır ve o arkadaşına muttalî olur, ona şahit olur. Onu tam cehennemin ortasında görür. Hemen ona der ki, “Allah’a andolsun ki, az kalsın beni de mahvedecektin.” Dünyada aynı iklimde, aynı şehirde, aynı mahallede, aynı hayat ortamında yaşayan, birbirlerini tanıyan iki insan, iki arkadaş. Ama biri mü’min, diğeri kâfir. Biri Allah’ı, peygamberi, kitabı, dini tasdik eden bir mü’min, diğeri ise her şeyi reddeden, ölüm ötesi hayata inanmayan bir kâfir. Hayatını hesaba çekilmemek üzerine bina eden bir zalim. Mü’min arkadaşıyla sürekli alay ediyordu. “Şimdi sen Müslüman mısın? Şimdi sen bu saçmalıklara inanıyor musun?” diye onun inancını sorguluyordu. İşte şu anda birisi yaşadığı hayatın karşılığı olarak cennette, ötekisi de cehennemin ta ortasında azapların içinde. Bir perde açılmış ve cennetteki arkadaşı cehennemdekini görüyor ve diyor ki, “vallahi az kalsın sen beni de azdırıyordun. Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı, Rabbimin kitabı, vahyi, elçisi, Rabbimin yardımı ve hidâyeti olmasaydı şimdi ben de oradaydım.”
54,57. “Yanındakilere: “Siz onu bilir misiniz?” der. Bir bakar onu cehennemin ortasında görür. “Ona der ki: “Allah’a andolsun ki, az kalsın beni de mahvedecektin. Eğer Rabbimin lütfu olmasaydı ben de oraya götürülenlerden olurdum.” Diğeri de, yâni onun yanındaki arkadaşı, dostu, ya da bir Melek der ki, “siz onu bilir misiniz? Onu görmek ister misiniz? Onun ne halde olduğuna tanık olmak ister misiniz?” Hemen o anda sanki ona cennetten, bulunduğu ortamdan bir pencere açılır, cehenneme bir perde açılır ve o arkadaşına muttalî olur, ona şahit olur. Onu tam cehennemin ortasında görür. Hemen ona der ki, “Allah’a andolsun ki, az kalsın beni de mahvedecektin.” Dünyada aynı iklimde, aynı şehirde, aynı mahallede, aynı hayat ortamında yaşayan, birbirlerini tanıyan iki insan, iki arkadaş. Ama biri mü’min, diğeri kâfir. Biri Allah’ı, peygamberi, kitabı, dini tasdik eden bir mü’min, diğeri ise her şeyi reddeden, ölüm ötesi hayata inanmayan bir kâfir. Hayatını hesaba çekilmemek üzerine bina eden bir zalim. Mü’min arkadaşıyla sürekli alay ediyordu. “Şimdi sen Müslüman mısın? Şimdi sen bu saçmalıklara inanıyor musun?” diye onun inancını sorguluyordu. İşte şu anda birisi yaşadığı hayatın karşılığı olarak cennette, ötekisi de cehennemin ta ortasında azapların içinde. Bir perde açılmış ve cennetteki arkadaşı cehennemdekini görüyor ve diyor ki, “vallahi az kalsın sen beni de azdırıyordun. Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı, Rabbimin kitabı, vahyi, elçisi, Rabbimin yardımı ve hidâyeti olmasaydı şimdi ben de oradaydım.”
54,57. “Yanındakilere: “Siz onu bilir misiniz?” der. Bir bakar onu cehennemin ortasında görür. “Ona der ki: “Allah’a andolsun ki, az kalsın beni de mahvedecektin. Eğer Rabbimin lütfu olmasaydı ben de oraya götürülenlerden olurdum.” Diğeri de, yâni onun yanındaki arkadaşı, dostu, ya da bir Melek der ki, “siz onu bilir misiniz? Onu görmek ister misiniz? Onun ne halde olduğuna tanık olmak ister misiniz?” Hemen o anda sanki ona cennetten, bulunduğu ortamdan bir pencere açılır, cehenneme bir perde açılır ve o arkadaşına muttalî olur, ona şahit olur. Onu tam cehennemin ortasında görür. Hemen ona der ki, “Allah’a andolsun ki, az kalsın beni de mahvedecektin.” Dünyada aynı iklimde, aynı şehirde, aynı mahallede, aynı hayat ortamında yaşayan, birbirlerini tanıyan iki insan, iki arkadaş. Ama biri mü’min, diğeri kâfir. Biri Allah’ı, peygamberi, kitabı, dini tasdik eden bir mü’min, diğeri ise her şeyi reddeden, ölüm ötesi hayata inanmayan bir kâfir. Hayatını hesaba çekilmemek üzerine bina eden bir zalim. Mü’min arkadaşıyla sürekli alay ediyordu. “Şimdi sen Müslüman mısın? Şimdi sen bu saçmalıklara inanıyor musun?” diye onun inancını sorguluyordu. İşte şu anda birisi yaşadığı hayatın karşılığı olarak cennette, ötekisi de cehennemin ta ortasında azapların içinde. Bir perde açılmış ve cennetteki arkadaşı cehennemdekini görüyor ve diyor ki, “vallahi az kalsın sen beni de azdırıyordun. Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı, Rabbimin kitabı, vahyi, elçisi, Rabbimin yardımı ve hidâyeti olmasaydı şimdi ben de oradaydım.”
54,57. “Yanındakilere: “Siz onu bilir misiniz?” der. Bir bakar onu cehennemin ortasında görür. “Ona der ki: “Allah’a andolsun ki, az kalsın beni de mahvedecektin. Eğer Rabbimin lütfu olmasaydı ben de oraya götürülenlerden olurdum.” Diğeri de, yâni onun yanındaki arkadaşı, dostu, ya da bir Melek der ki, “siz onu bilir misiniz? Onu görmek ister misiniz? Onun ne halde olduğuna tanık olmak ister misiniz?” Hemen o anda sanki ona cennetten, bulunduğu ortamdan bir pencere açılır, cehenneme bir perde açılır ve o arkadaşına muttalî olur, ona şahit olur. Onu tam cehennemin ortasında görür. Hemen ona der ki, “Allah’a andolsun ki, az kalsın beni de mahvedecektin.” Dünyada aynı iklimde, aynı şehirde, aynı mahallede, aynı hayat ortamında yaşayan, birbirlerini tanıyan iki insan, iki arkadaş. Ama biri mü’min, diğeri kâfir. Biri Allah’ı, peygamberi, kitabı, dini tasdik eden bir mü’min, diğeri ise her şeyi reddeden, ölüm ötesi hayata inanmayan bir kâfir. Hayatını hesaba çekilmemek üzerine bina eden bir zalim. Mü’min arkadaşıyla sürekli alay ediyordu. “Şimdi sen Müslüman mısın? Şimdi sen bu saçmalıklara inanıyor musun?” diye onun inancını sorguluyordu. İşte şu anda birisi yaşadığı hayatın karşılığı olarak cennette, ötekisi de cehennemin ta ortasında azapların içinde. Bir perde açılmış ve cennetteki arkadaşı cehennemdekini görüyor ve diyor ki, “vallahi az kalsın sen beni de azdırıyordun. Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı, Rabbimin kitabı, vahyi, elçisi, Rabbimin yardımı ve hidâyeti olmasaydı şimdi ben de oradaydım.”
58-61. “Birinci ölümden sonra bir daha ölmeyeceğiz değil mi? Azap da görmeyeceğiz. İşte büyük kurtuluş şüphesiz budur. Çalışanlar bunun için çalışsın.” Şimdi söyle bakalım, doğrumuymuş Rabbimizin dedikleri? Rabbimizin vaatleri hak mıymış? Ölecek, dirilecek, hesaba çekilecekmişiz değil mi? Birinci ölüm hariç bir daha ölmeyecekmişiz değil mi? Artık azap ta görmeyeceğiz. İşte bu o mümin için en büyük başarıdır ve insanoğlunun en büyük hedefi de bu olmalıdır. Çalışanlar da sadece bunun için çalışmalıdır. Yarışanlar da işte bunun için yarışmalıdır. İşte cennet ve işte cehennem. Cennette akla hayale gelmedik nimetler ve cehennemde dayanılmaz azaplar vardır. İşte Rabbimizin uyarıları. Buyurun hangisini tercih edecekseniz edin. Hangisine razıysanız ona göre bir hayat yaşayın. Rabbimiz çalışanlar işte bunun için, işte bu cennet için çalışsın, yarışanlar bunun için yarışsın, buyuruyor. Hedefler bunun için belirlensin buyurarak bizlere bir yol belirtiyor. Şimdi söyleyin bakalım:
58-61. “Birinci ölümden sonra bir daha ölmeyeceğiz değil mi? Azap da görmeyeceğiz. İşte büyük kurtuluş şüphesiz budur. Çalışanlar bunun için çalışsın.” Şimdi söyle bakalım, doğrumuymuş Rabbimizin dedikleri? Rabbimizin vaatleri hak mıymış? Ölecek, dirilecek, hesaba çekilecekmişiz değil mi? Birinci ölüm hariç bir daha ölmeyecekmişiz değil mi? Artık azap ta görmeyeceğiz. İşte bu o mümin için en büyük başarıdır ve insanoğlunun en büyük hedefi de bu olmalıdır. Çalışanlar da sadece bunun için çalışmalıdır. Yarışanlar da işte bunun için yarışmalıdır. İşte cennet ve işte cehennem. Cennette akla hayale gelmedik nimetler ve cehennemde dayanılmaz azaplar vardır. İşte Rabbimizin uyarıları. Buyurun hangisini tercih edecekseniz edin. Hangisine razıysanız ona göre bir hayat yaşayın. Rabbimiz çalışanlar işte bunun için, işte bu cennet için çalışsın, yarışanlar bunun için yarışsın, buyuruyor. Hedefler bunun için belirlensin buyurarak bizlere bir yol belirtiyor. Şimdi söyleyin bakalım:
58-61. “Birinci ölümden sonra bir daha ölmeyeceğiz değil mi? Azap da görmeyeceğiz. İşte büyük kurtuluş şüphesiz budur. Çalışanlar bunun için çalışsın.” Şimdi söyle bakalım, doğrumuymuş Rabbimizin dedikleri? Rabbimizin vaatleri hak mıymış? Ölecek, dirilecek, hesaba çekilecekmişiz değil mi? Birinci ölüm hariç bir daha ölmeyecekmişiz değil mi? Artık azap ta görmeyeceğiz. İşte bu o mümin için en büyük başarıdır ve insanoğlunun en büyük hedefi de bu olmalıdır. Çalışanlar da sadece bunun için çalışmalıdır. Yarışanlar da işte bunun için yarışmalıdır. İşte cennet ve işte cehennem. Cennette akla hayale gelmedik nimetler ve cehennemde dayanılmaz azaplar vardır. İşte Rabbimizin uyarıları. Buyurun hangisini tercih edecekseniz edin. Hangisine razıysanız ona göre bir hayat yaşayın. Rabbimiz çalışanlar işte bunun için, işte bu cennet için çalışsın, yarışanlar bunun için yarışsın, buyuruyor. Hedefler bunun için belirlensin buyurarak bizlere bir yol belirtiyor. Şimdi söyleyin bakalım:
58-61. “Birinci ölümden sonra bir daha ölmeyeceğiz değil mi? Azap da görmeyeceğiz. İşte büyük kurtuluş şüphesiz budur. Çalışanlar bunun için çalışsın.” Şimdi söyle bakalım, doğrumuymuş Rabbimizin dedikleri? Rabbimizin vaatleri hak mıymış? Ölecek, dirilecek, hesaba çekilecekmişiz değil mi? Birinci ölüm hariç bir daha ölmeyecekmişiz değil mi? Artık azap ta görmeyeceğiz. İşte bu o mümin için en büyük başarıdır ve insanoğlunun en büyük hedefi de bu olmalıdır. Çalışanlar da sadece bunun için çalışmalıdır. Yarışanlar da işte bunun için yarışmalıdır. İşte cennet ve işte cehennem. Cennette akla hayale gelmedik nimetler ve cehennemde dayanılmaz azaplar vardır. İşte Rabbimizin uyarıları. Buyurun hangisini tercih edecekseniz edin. Hangisine razıysanız ona göre bir hayat yaşayın. Rabbimiz çalışanlar işte bunun için, işte bu cennet için çalışsın, yarışanlar bunun için yarışsın, buyuruyor. Hedefler bunun için belirlensin buyurarak bizlere bir yol belirtiyor. Şimdi söyleyin bakalım:
62-65. “Konukluk olarak bu mu iyidir, yoksa zakkum ağacı mı? Biz o ağacı, zalimler için bir dert yaptık. O, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytan başı gibidir.” Misafirlik olarak, ikram olarak, ağırlanmak olarak bu mu daha hayırlıdır yoksa zakkum ağacı mı? Hangisinden yanasınız? Hangisinden razısınız? Tercihinizi hangisinden yana yapıyorsunuz? Hangisini umuyorsunuz? Hangisine sa’y ediyorsunuz? Mesânî olan kitabımızda böyle ikili bir anlatım vardır. Bir cennet anlatılır, bir cehennem. Cennetle cehennem böyle ikili bir anlatımla gündeme getirilir ki, insanlar tercihlerini güzel yapsınlar. Cennet cehennem iç içe, dünya âhiret iç içe anlatılmaktadır. İşte bu ikili anlatımın sonunda insanların akıllarını erdirmek için buyurulur ki, “haydi ey insanlar söyleyin, bu cennet mi yoksa zakkum mu hayırlı? Ki biz o zakkum ağacını zalimler için, Allah’a, Allah’ın kitabına, Allah’ın dinine karşı zalimce bir tavır takınan kimselere bir fitne yaptık, bir imtihan sebebi kıldık. Kâfirler, zalimler Rabbimizin kitabında böyle bir ağaç zikrini duyunca hemen dediler ki, “A! Bu nasıl şeydir böyle? Cehennem gibi bir yerde, bir ateş ortamında bir ağaç ha? Olacak şey midir bu?” diyerek Kur’an ile ve O’nun mübelliği Rasûlullah Efendimizle alaya başladılar. Böylece işte bu ağaç onlar için bir imtihan sebebi olmuştur. Halbuki böyle bir durumda inanan bir kimsenin tavrı, “Rabbim böyle buyurmuşsa doğrudur,” olacaktır. “Rabbim dilerse cehennemde de ağaçlar yaratır,” diyecektir. “Onun gücü her şeye yeter,” diyecektir. Ama kâfirler, ama zalimler böyle diyemediler, denendiler ve kaybettiler. O ağaç öyle bir ağaçtır ki, cehennemin tâ ortasından, derinliklerinden çıkan bir ağaçtır. Onun tomurcukları, dalları sanki şeytanların başları gibidir. Gerçekten cehennemde yaratılan garip bir ağaçtır bu. Anlayabildiğimiz kadarıyla kâfirler ve zalimler için azap aracı olan bir ağaçtır. Nasıllığı, niceliği konusunda Rabbimiz fazla bilgi vermediği için bilemeyeceğimiz bir ağaçtır. Çünkü kendisine benzetilen şeytanların başları da, o ağaç ta bizim için gaybdır. Aynen böylece inanıyor, kabul ediyoruz.
62-65. “Konukluk olarak bu mu iyidir, yoksa zakkum ağacı mı? Biz o ağacı, zalimler için bir dert yaptık. O, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytan başı gibidir.” Misafirlik olarak, ikram olarak, ağırlanmak olarak bu mu daha hayırlıdır yoksa zakkum ağacı mı? Hangisinden yanasınız? Hangisinden razısınız? Tercihinizi hangisinden yana yapıyorsunuz? Hangisini umuyorsunuz? Hangisine sa’y ediyorsunuz? Mesânî olan kitabımızda böyle ikili bir anlatım vardır. Bir cennet anlatılır, bir cehennem. Cennetle cehennem böyle ikili bir anlatımla gündeme getirilir ki, insanlar tercihlerini güzel yapsınlar. Cennet cehennem iç içe, dünya âhiret iç içe anlatılmaktadır. İşte bu ikili anlatımın sonunda insanların akıllarını erdirmek için buyurulur ki, “haydi ey insanlar söyleyin, bu cennet mi yoksa zakkum mu hayırlı? Ki biz o zakkum ağacını zalimler için, Allah’a, Allah’ın kitabına, Allah’ın dinine karşı zalimce bir tavır takınan kimselere bir fitne yaptık, bir imtihan sebebi kıldık. Kâfirler, zalimler Rabbimizin kitabında böyle bir ağaç zikrini duyunca hemen dediler ki, “A! Bu nasıl şeydir böyle? Cehennem gibi bir yerde, bir ateş ortamında bir ağaç ha? Olacak şey midir bu?” diyerek Kur’an ile ve O’nun mübelliği Rasûlullah Efendimizle alaya başladılar. Böylece işte bu ağaç onlar için bir imtihan sebebi olmuştur. Halbuki böyle bir durumda inanan bir kimsenin tavrı, “Rabbim böyle buyurmuşsa doğrudur,” olacaktır. “Rabbim dilerse cehennemde de ağaçlar yaratır,” diyecektir. “Onun gücü her şeye yeter,” diyecektir. Ama kâfirler, ama zalimler böyle diyemediler, denendiler ve kaybettiler. O ağaç öyle bir ağaçtır ki, cehennemin tâ ortasından, derinliklerinden çıkan bir ağaçtır. Onun tomurcukları, dalları sanki şeytanların başları gibidir. Gerçekten cehennemde yaratılan garip bir ağaçtır bu. Anlayabildiğimiz kadarıyla kâfirler ve zalimler için azap aracı olan bir ağaçtır. Nasıllığı, niceliği konusunda Rabbimiz fazla bilgi vermediği için bilemeyeceğimiz bir ağaçtır. Çünkü kendisine benzetilen şeytanların başları da, o ağaç ta bizim için gaybdır. Aynen böylece inanıyor, kabul ediyoruz.
62-65. “Konukluk olarak bu mu iyidir, yoksa zakkum ağacı mı? Biz o ağacı, zalimler için bir dert yaptık. O, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytan başı gibidir.” Misafirlik olarak, ikram olarak, ağırlanmak olarak bu mu daha hayırlıdır yoksa zakkum ağacı mı? Hangisinden yanasınız? Hangisinden razısınız? Tercihinizi hangisinden yana yapıyorsunuz? Hangisini umuyorsunuz? Hangisine sa’y ediyorsunuz? Mesânî olan kitabımızda böyle ikili bir anlatım vardır. Bir cennet anlatılır, bir cehennem. Cennetle cehennem böyle ikili bir anlatımla gündeme getirilir ki, insanlar tercihlerini güzel yapsınlar. Cennet cehennem iç içe, dünya âhiret iç içe anlatılmaktadır. İşte bu ikili anlatımın sonunda insanların akıllarını erdirmek için buyurulur ki, “haydi ey insanlar söyleyin, bu cennet mi yoksa zakkum mu hayırlı? Ki biz o zakkum ağacını zalimler için, Allah’a, Allah’ın kitabına, Allah’ın dinine karşı zalimce bir tavır takınan kimselere bir fitne yaptık, bir imtihan sebebi kıldık. Kâfirler, zalimler Rabbimizin kitabında böyle bir ağaç zikrini duyunca hemen dediler ki, “A! Bu nasıl şeydir böyle? Cehennem gibi bir yerde, bir ateş ortamında bir ağaç ha? Olacak şey midir bu?” diyerek Kur’an ile ve O’nun mübelliği Rasûlullah Efendimizle alaya başladılar. Böylece işte bu ağaç onlar için bir imtihan sebebi olmuştur. Halbuki böyle bir durumda inanan bir kimsenin tavrı, “Rabbim böyle buyurmuşsa doğrudur,” olacaktır. “Rabbim dilerse cehennemde de ağaçlar yaratır,” diyecektir. “Onun gücü her şeye yeter,” diyecektir. Ama kâfirler, ama zalimler böyle diyemediler, denendiler ve kaybettiler. O ağaç öyle bir ağaçtır ki, cehennemin tâ ortasından, derinliklerinden çıkan bir ağaçtır. Onun tomurcukları, dalları sanki şeytanların başları gibidir. Gerçekten cehennemde yaratılan garip bir ağaçtır bu. Anlayabildiğimiz kadarıyla kâfirler ve zalimler için azap aracı olan bir ağaçtır. Nasıllığı, niceliği konusunda Rabbimiz fazla bilgi vermediği için bilemeyeceğimiz bir ağaçtır. Çünkü kendisine benzetilen şeytanların başları da, o ağaç ta bizim için gaybdır. Aynen böylece inanıyor, kabul ediyoruz.
62-65. “Konukluk olarak bu mu iyidir, yoksa zakkum ağacı mı? Biz o ağacı, zalimler için bir dert yaptık. O, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytan başı gibidir.” Misafirlik olarak, ikram olarak, ağırlanmak olarak bu mu daha hayırlıdır yoksa zakkum ağacı mı? Hangisinden yanasınız? Hangisinden razısınız? Tercihinizi hangisinden yana yapıyorsunuz? Hangisini umuyorsunuz? Hangisine sa’y ediyorsunuz? Mesânî olan kitabımızda böyle ikili bir anlatım vardır. Bir cennet anlatılır, bir cehennem. Cennetle cehennem böyle ikili bir anlatımla gündeme getirilir ki, insanlar tercihlerini güzel yapsınlar. Cennet cehennem iç içe, dünya âhiret iç içe anlatılmaktadır. İşte bu ikili anlatımın sonunda insanların akıllarını erdirmek için buyurulur ki, “haydi ey insanlar söyleyin, bu cennet mi yoksa zakkum mu hayırlı? Ki biz o zakkum ağacını zalimler için, Allah’a, Allah’ın kitabına, Allah’ın dinine karşı zalimce bir tavır takınan kimselere bir fitne yaptık, bir imtihan sebebi kıldık. Kâfirler, zalimler Rabbimizin kitabında böyle bir ağaç zikrini duyunca hemen dediler ki, “A! Bu nasıl şeydir böyle? Cehennem gibi bir yerde, bir ateş ortamında bir ağaç ha? Olacak şey midir bu?” diyerek Kur’an ile ve O’nun mübelliği Rasûlullah Efendimizle alaya başladılar. Böylece işte bu ağaç onlar için bir imtihan sebebi olmuştur. Halbuki böyle bir durumda inanan bir kimsenin tavrı, “Rabbim böyle buyurmuşsa doğrudur,” olacaktır. “Rabbim dilerse cehennemde de ağaçlar yaratır,” diyecektir. “Onun gücü her şeye yeter,” diyecektir. Ama kâfirler, ama zalimler böyle diyemediler, denendiler ve kaybettiler. O ağaç öyle bir ağaçtır ki, cehennemin tâ ortasından, derinliklerinden çıkan bir ağaçtır. Onun tomurcukları, dalları sanki şeytanların başları gibidir. Gerçekten cehennemde yaratılan garip bir ağaçtır bu. Anlayabildiğimiz kadarıyla kâfirler ve zalimler için azap aracı olan bir ağaçtır. Nasıllığı, niceliği konusunda Rabbimiz fazla bilgi vermediği için bilemeyeceğimiz bir ağaçtır. Çünkü kendisine benzetilen şeytanların başları da, o ağaç ta bizim için gaybdır. Aynen böylece inanıyor, kabul ediyoruz.
66-68. “İşte cehennemlikler bundan yerler, karınlarını onunla doldururlar. Sonra, üzerine kaynar su katılmış içki şüphesiz onlar içindir. Doğrusu sonra dönecekleri yer yine cehennemdir.” O zalimler, kâfirler, cehennemlikler o ağaçtan yerler ve karınlarını onunla doldururlar, doyururlar. Sonra o yedikleri ağaç üzerine, boğazlarına çakılıp kalmış o zakkum üzerine kaynar su katılmış içkiden içerler. Boğazlarından geçmeyince, su isterler ve kendilerine kaynar bir su verilir. O iğrenç ağacın üzerine serinletici, yahut soğukluk verici bir içki de verilmez onlara. Sonra onların dönecekleri yer yine cehennem olur. Yâni bir o azaptan bir bu azaba, bir o ateşten bir bu ateşe sürekli döner dururlar Allah korusun. Gerçekten bitmeyen, tükenmeyen, azap üstüne bir azap vardır onlar için. Korkunç bir azap mahalli. Rabbimiz insanlar akıllarını başlarına alsınlar da böyle bir azap mahalline gitmesinler diye anlatıyor bunları. Bu da bir rahmettir. Eğer bunlar anlatılmadan insanlar direk olarak kendilerini cehennemde bulmuş olsalardı, elbette çok daha zorlarına gidecekti. Ama işte böyle uyarı üstüne uyarılarıyla biz kullarını uyaran Allah’ın, bu cehennemi karşısında hiç kimsenin, hiçbirimizin bir itiraz hakkımız kalmamıştır. “Ya Rabbi, madem böyle bir cehennemin vardı, madem böyle dayanılmaz bir ateşin vardı da niye bunu bize daha önceden anlatmadın? Niye bizi bununla önceden uyarmadın?” deme hakkımız da, mâzeretimiz de kalmamıştır. İşte cennet ve işte cehennem bütün berraklığıyla karşımızda durmaktadır.