Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Şûarâ — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

227 ayetRûpel 3 / 5
92,95. “Onlara: “Allah'ı bırakıp taptıklarınız nerededir. Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu? denilir. Onlar, azgınlar ve iblisin adamları, hepsi, tepe takla oraya atılırlar.” Hani o Allah’ı bırakıp ta, Onun berisinde, Onun dûnunda tapındıklarınız nerede? denir. Hani nerede o Allah berisinde tanrı bildikleriniz? Hani Allah berisinde hayatınızda söz sahibi bildikleriniz? Hani egemenliği kendilerinde gördükleriniz? Hani yasalarını uyulamaya, arzularını yerine getirmeye çalıştıklarınız? Hani dünyada kanunlarına toz kondurmamaya çalıştıklarınız? Hani hatırlarını Allah hatırına tercih ettikleriniz? Hani Allah bizim hayatımıza karışamaz, bizim hayatımızı belirleyecek başka tanrılarımız var diyerek bel bağladıklarınız? Hani nerede siyasal tanrılarınız? Hani ekonomi tanrılarınız? Nerede hukuk tanrılarınız? Nerede düğün dernek tanrılarınız? Nerede kılık kıyafet tanrılarınız? Hani çağırsanıza onları yardımınıza. Onlar şu anda size yardım edebiliyorlar mı? Bırakın size yardım etmelerini, kendilerine bir yardımları dokunabiliyor mu? Hayır hayır onlar, o azgınlar, o azgınlaşanlar, o azgınlaştıranlar, o Allah tanımazlar tepe takla cehenneme atılırlar. Kim bunlar? Her dönemde vardır bunlar. İbrahîm (a.s) döneminde var, Mûsâ (a.s) döneminde var, Muhammed (a.s) döneminde var, bugün var ve kıyâmete hep var olacaklardır bunlar. Allah’a iman etmeyenler, Allah’ın elçilerine iman etmeyenler, Allah ve elçilerinin is-tediği bir hayatı yaşamaya yanaşmayanlar, kendi hevâ ve heveslerini, ya da kendileri gibi insanların arzularını putlaştırarak Allah dini yerine ikâme edenler. Kıyâmete kadar bu tip insanlar varlıklarını sürdüreceklerdir. İblis yolunu takip eden bu insanlar İblisle birlikte tepe takla cehenneme atılacaklardır. İblis yolunda Allah karşıtı bir hayat yaşayan insanların tamamı cehenneme gideceklerdir. Bakın onların cehennemdeki tartışmalarını, atışmalarını da Rabb’imiz şöylece ortaya koyuyor:
92,95. “Onlara: “Allah'ı bırakıp taptıklarınız nerededir. Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu? denilir. Onlar, azgınlar ve iblisin adamları, hepsi, tepe takla oraya atılırlar.” Hani o Allah’ı bırakıp ta, Onun berisinde, Onun dûnunda tapındıklarınız nerede? denir. Hani nerede o Allah berisinde tanrı bildikleriniz? Hani Allah berisinde hayatınızda söz sahibi bildikleriniz? Hani egemenliği kendilerinde gördükleriniz? Hani yasalarını uyulamaya, arzularını yerine getirmeye çalıştıklarınız? Hani dünyada kanunlarına toz kondurmamaya çalıştıklarınız? Hani hatırlarını Allah hatırına tercih ettikleriniz? Hani Allah bizim hayatımıza karışamaz, bizim hayatımızı belirleyecek başka tanrılarımız var diyerek bel bağladıklarınız? Hani nerede siyasal tanrılarınız? Hani ekonomi tanrılarınız? Nerede hukuk tanrılarınız? Nerede düğün dernek tanrılarınız? Nerede kılık kıyafet tanrılarınız? Hani çağırsanıza onları yardımınıza. Onlar şu anda size yardım edebiliyorlar mı? Bırakın size yardım etmelerini, kendilerine bir yardımları dokunabiliyor mu? Hayır hayır onlar, o azgınlar, o azgınlaşanlar, o azgınlaştıranlar, o Allah tanımazlar tepe takla cehenneme atılırlar. Kim bunlar? Her dönemde vardır bunlar. İbrahîm (a.s) döneminde var, Mûsâ (a.s) döneminde var, Muhammed (a.s) döneminde var, bugün var ve kıyâmete hep var olacaklardır bunlar. Allah’a iman etmeyenler, Allah’ın elçilerine iman etmeyenler, Allah ve elçilerinin is-tediği bir hayatı yaşamaya yanaşmayanlar, kendi hevâ ve heveslerini, ya da kendileri gibi insanların arzularını putlaştırarak Allah dini yerine ikâme edenler. Kıyâmete kadar bu tip insanlar varlıklarını sürdüreceklerdir. İblis yolunu takip eden bu insanlar İblisle birlikte tepe takla cehenneme atılacaklardır. İblis yolunda Allah karşıtı bir hayat yaşayan insanların tamamı cehenneme gideceklerdir. Bakın onların cehennemdeki tartışmalarını, atışmalarını da Rabb’imiz şöylece ortaya koyuyor:
96,102. “Orada putlarıyla çekişerek: “Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rab-b’ına eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler.” Diyecekler ki orada; vallahi meğer bizler apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Ey putlar, ey şeytanlar, ey tâğutlar, ey tanrı taslakları meğer bizler, sizleri bir şey zannedip de âlemlerin Rabbi olan Allah’a denk tutmuşuz. Sizi dünyada Allah gibi hayatımızda söz sahibi kabul etmişiz. Sizlerde bir yetki var sanmışız. Bizi saptıranlar ancak mücrimlerdir. Bizi mücrimler saptırmış. Dünyada bize kendilerini tanrı olarak takdim eden, egemenlik bizdedir diyen şu mücrimler bizi yoldan çıkarmıştı. Bunlar olmasaydı, bu mücrimler, bu tâğutlar, bu zalimler bizim üzerimizde Rabb’leşip, kendilerine kul köle edinmeselerdi, bizim yasalarımızı değiştirmeselerdi, bizim kulluğumuza engel olmasalardı elbette biz Rabb’imize kul olacaktık. Bu hainler bizim dinimizi bozmasalardı, Allah dinini kaldırıp, Allah dinini yasaklayıp bizim karşımıza resmi bir din çıkarmasalardı elbette bizler Müslümanlar olarak Allah’ın istediği bir hayatı yaşayacaktık. Eyvah! Artık şu anda bizim için bir şefaatçi yok mu? Bizi şu cehennemden kurtaracak, bizi Allah karşısında müdafaa edecek, bizi Allah’la barıştıracak bir yardımcı yok mu? Bizi bu cehennemden kurtaracak bir aracı yok mu? Ah keşke dünyaya bir daha dönme imkânımız olsa da mü’-minlerden olsak. Keşke dünyaya bir daha dönebilseydik te Rabb’ı-mın istediği gibi bir hayat yaşasaydık. Rabb’imizin âyetlerini dilimiz-den düşürmeseydik. Hainler şu anda Allah âyetlerini duymaya bile tahammül edemiyorlar. Şu anda öteki tanrıları hatırına Allah’a hayat bile tanımak istemiyorlar. Allah’la, Allah kullarıyla amansız bir savaş vermeye çalışıyorlar. Allah berisinde tanrı bildiklerine toz kondurmamaya çalışıyorlar. Ama o gün akılları başlarına gelecek ve diyecekler ki, ah keşke dünyaya bir daha geri döndürülseydik de Müslümanca bir hayat yaşasaydık. Evet işte yaşadıkları bu hayatlarının karşılığı olarak cehennemi boylamışlar, ateşle kucaklaşmışlar, akılları başlarına gelmiş ve orada hayıflanıyorlar, geriye dönme rüyaları görmeye çalışıyorlar. İşte Müslüman olanla olmayanın farkı burada açığa çıkıyor. Müslüman bu dünyada Allah’ın âyetleriyle birlikte bir hayat yaşayarak, Allah bilgisiyle bilgilenerek yarın olacakları bugünden görüyor, biliyor. Cehennemi gözleriyle seyrediyor, cenneti gözleriyle görüyor. Allah’ın kitabından habersiz bir hayat yaşayan kâfirler ise bugün gafil olduğu gerçeklerle yarın iş işten geçtikten sonra yüz yüze gelecekler ve geriye dönüp Müslüman olmayı temenni edecekler. Geçmiş olsun. Artık geriye dönüş imkânı kalmamıştır.
96,102. “Orada putlarıyla çekişerek: “Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rab-b’ına eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler.” Diyecekler ki orada; vallahi meğer bizler apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Ey putlar, ey şeytanlar, ey tâğutlar, ey tanrı taslakları meğer bizler, sizleri bir şey zannedip de âlemlerin Rabbi olan Allah’a denk tutmuşuz. Sizi dünyada Allah gibi hayatımızda söz sahibi kabul etmişiz. Sizlerde bir yetki var sanmışız. Bizi saptıranlar ancak mücrimlerdir. Bizi mücrimler saptırmış. Dünyada bize kendilerini tanrı olarak takdim eden, egemenlik bizdedir diyen şu mücrimler bizi yoldan çıkarmıştı. Bunlar olmasaydı, bu mücrimler, bu tâğutlar, bu zalimler bizim üzerimizde Rabb’leşip, kendilerine kul köle edinmeselerdi, bizim yasalarımızı değiştirmeselerdi, bizim kulluğumuza engel olmasalardı elbette biz Rabb’imize kul olacaktık. Bu hainler bizim dinimizi bozmasalardı, Allah dinini kaldırıp, Allah dinini yasaklayıp bizim karşımıza resmi bir din çıkarmasalardı elbette bizler Müslümanlar olarak Allah’ın istediği bir hayatı yaşayacaktık. Eyvah! Artık şu anda bizim için bir şefaatçi yok mu? Bizi şu cehennemden kurtaracak, bizi Allah karşısında müdafaa edecek, bizi Allah’la barıştıracak bir yardımcı yok mu? Bizi bu cehennemden kurtaracak bir aracı yok mu? Ah keşke dünyaya bir daha dönme imkânımız olsa da mü’-minlerden olsak. Keşke dünyaya bir daha dönebilseydik te Rabb’ı-mın istediği gibi bir hayat yaşasaydık. Rabb’imizin âyetlerini dilimiz-den düşürmeseydik. Hainler şu anda Allah âyetlerini duymaya bile tahammül edemiyorlar. Şu anda öteki tanrıları hatırına Allah’a hayat bile tanımak istemiyorlar. Allah’la, Allah kullarıyla amansız bir savaş vermeye çalışıyorlar. Allah berisinde tanrı bildiklerine toz kondurmamaya çalışıyorlar. Ama o gün akılları başlarına gelecek ve diyecekler ki, ah keşke dünyaya bir daha geri döndürülseydik de Müslümanca bir hayat yaşasaydık. Evet işte yaşadıkları bu hayatlarının karşılığı olarak cehennemi boylamışlar, ateşle kucaklaşmışlar, akılları başlarına gelmiş ve orada hayıflanıyorlar, geriye dönme rüyaları görmeye çalışıyorlar. İşte Müslüman olanla olmayanın farkı burada açığa çıkıyor. Müslüman bu dünyada Allah’ın âyetleriyle birlikte bir hayat yaşayarak, Allah bilgisiyle bilgilenerek yarın olacakları bugünden görüyor, biliyor. Cehennemi gözleriyle seyrediyor, cenneti gözleriyle görüyor. Allah’ın kitabından habersiz bir hayat yaşayan kâfirler ise bugün gafil olduğu gerçeklerle yarın iş işten geçtikten sonra yüz yüze gelecekler ve geriye dönüp Müslüman olmayı temenni edecekler. Geçmiş olsun. Artık geriye dönüş imkânı kalmamıştır.
96,102. “Orada putlarıyla çekişerek: “Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rab-b’ına eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler.” Diyecekler ki orada; vallahi meğer bizler apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Ey putlar, ey şeytanlar, ey tâğutlar, ey tanrı taslakları meğer bizler, sizleri bir şey zannedip de âlemlerin Rabbi olan Allah’a denk tutmuşuz. Sizi dünyada Allah gibi hayatımızda söz sahibi kabul etmişiz. Sizlerde bir yetki var sanmışız. Bizi saptıranlar ancak mücrimlerdir. Bizi mücrimler saptırmış. Dünyada bize kendilerini tanrı olarak takdim eden, egemenlik bizdedir diyen şu mücrimler bizi yoldan çıkarmıştı. Bunlar olmasaydı, bu mücrimler, bu tâğutlar, bu zalimler bizim üzerimizde Rabb’leşip, kendilerine kul köle edinmeselerdi, bizim yasalarımızı değiştirmeselerdi, bizim kulluğumuza engel olmasalardı elbette biz Rabb’imize kul olacaktık. Bu hainler bizim dinimizi bozmasalardı, Allah dinini kaldırıp, Allah dinini yasaklayıp bizim karşımıza resmi bir din çıkarmasalardı elbette bizler Müslümanlar olarak Allah’ın istediği bir hayatı yaşayacaktık. Eyvah! Artık şu anda bizim için bir şefaatçi yok mu? Bizi şu cehennemden kurtaracak, bizi Allah karşısında müdafaa edecek, bizi Allah’la barıştıracak bir yardımcı yok mu? Bizi bu cehennemden kurtaracak bir aracı yok mu? Ah keşke dünyaya bir daha dönme imkânımız olsa da mü’-minlerden olsak. Keşke dünyaya bir daha dönebilseydik te Rabb’ı-mın istediği gibi bir hayat yaşasaydık. Rabb’imizin âyetlerini dilimiz-den düşürmeseydik. Hainler şu anda Allah âyetlerini duymaya bile tahammül edemiyorlar. Şu anda öteki tanrıları hatırına Allah’a hayat bile tanımak istemiyorlar. Allah’la, Allah kullarıyla amansız bir savaş vermeye çalışıyorlar. Allah berisinde tanrı bildiklerine toz kondurmamaya çalışıyorlar. Ama o gün akılları başlarına gelecek ve diyecekler ki, ah keşke dünyaya bir daha geri döndürülseydik de Müslümanca bir hayat yaşasaydık. Evet işte yaşadıkları bu hayatlarının karşılığı olarak cehennemi boylamışlar, ateşle kucaklaşmışlar, akılları başlarına gelmiş ve orada hayıflanıyorlar, geriye dönme rüyaları görmeye çalışıyorlar. İşte Müslüman olanla olmayanın farkı burada açığa çıkıyor. Müslüman bu dünyada Allah’ın âyetleriyle birlikte bir hayat yaşayarak, Allah bilgisiyle bilgilenerek yarın olacakları bugünden görüyor, biliyor. Cehennemi gözleriyle seyrediyor, cenneti gözleriyle görüyor. Allah’ın kitabından habersiz bir hayat yaşayan kâfirler ise bugün gafil olduğu gerçeklerle yarın iş işten geçtikten sonra yüz yüze gelecekler ve geriye dönüp Müslüman olmayı temenni edecekler. Geçmiş olsun. Artık geriye dönüş imkânı kalmamıştır.
96,102. “Orada putlarıyla çekişerek: “Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rab-b’ına eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler.” Diyecekler ki orada; vallahi meğer bizler apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Ey putlar, ey şeytanlar, ey tâğutlar, ey tanrı taslakları meğer bizler, sizleri bir şey zannedip de âlemlerin Rabbi olan Allah’a denk tutmuşuz. Sizi dünyada Allah gibi hayatımızda söz sahibi kabul etmişiz. Sizlerde bir yetki var sanmışız. Bizi saptıranlar ancak mücrimlerdir. Bizi mücrimler saptırmış. Dünyada bize kendilerini tanrı olarak takdim eden, egemenlik bizdedir diyen şu mücrimler bizi yoldan çıkarmıştı. Bunlar olmasaydı, bu mücrimler, bu tâğutlar, bu zalimler bizim üzerimizde Rabb’leşip, kendilerine kul köle edinmeselerdi, bizim yasalarımızı değiştirmeselerdi, bizim kulluğumuza engel olmasalardı elbette biz Rabb’imize kul olacaktık. Bu hainler bizim dinimizi bozmasalardı, Allah dinini kaldırıp, Allah dinini yasaklayıp bizim karşımıza resmi bir din çıkarmasalardı elbette bizler Müslümanlar olarak Allah’ın istediği bir hayatı yaşayacaktık. Eyvah! Artık şu anda bizim için bir şefaatçi yok mu? Bizi şu cehennemden kurtaracak, bizi Allah karşısında müdafaa edecek, bizi Allah’la barıştıracak bir yardımcı yok mu? Bizi bu cehennemden kurtaracak bir aracı yok mu? Ah keşke dünyaya bir daha dönme imkânımız olsa da mü’-minlerden olsak. Keşke dünyaya bir daha dönebilseydik te Rabb’ı-mın istediği gibi bir hayat yaşasaydık. Rabb’imizin âyetlerini dilimiz-den düşürmeseydik. Hainler şu anda Allah âyetlerini duymaya bile tahammül edemiyorlar. Şu anda öteki tanrıları hatırına Allah’a hayat bile tanımak istemiyorlar. Allah’la, Allah kullarıyla amansız bir savaş vermeye çalışıyorlar. Allah berisinde tanrı bildiklerine toz kondurmamaya çalışıyorlar. Ama o gün akılları başlarına gelecek ve diyecekler ki, ah keşke dünyaya bir daha geri döndürülseydik de Müslümanca bir hayat yaşasaydık. Evet işte yaşadıkları bu hayatlarının karşılığı olarak cehennemi boylamışlar, ateşle kucaklaşmışlar, akılları başlarına gelmiş ve orada hayıflanıyorlar, geriye dönme rüyaları görmeye çalışıyorlar. İşte Müslüman olanla olmayanın farkı burada açığa çıkıyor. Müslüman bu dünyada Allah’ın âyetleriyle birlikte bir hayat yaşayarak, Allah bilgisiyle bilgilenerek yarın olacakları bugünden görüyor, biliyor. Cehennemi gözleriyle seyrediyor, cenneti gözleriyle görüyor. Allah’ın kitabından habersiz bir hayat yaşayan kâfirler ise bugün gafil olduğu gerçeklerle yarın iş işten geçtikten sonra yüz yüze gelecekler ve geriye dönüp Müslüman olmayı temenni edecekler. Geçmiş olsun. Artık geriye dönüş imkânı kalmamıştır.
96,102. “Orada putlarıyla çekişerek: “Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rab-b’ına eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler.” Diyecekler ki orada; vallahi meğer bizler apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Ey putlar, ey şeytanlar, ey tâğutlar, ey tanrı taslakları meğer bizler, sizleri bir şey zannedip de âlemlerin Rabbi olan Allah’a denk tutmuşuz. Sizi dünyada Allah gibi hayatımızda söz sahibi kabul etmişiz. Sizlerde bir yetki var sanmışız. Bizi saptıranlar ancak mücrimlerdir. Bizi mücrimler saptırmış. Dünyada bize kendilerini tanrı olarak takdim eden, egemenlik bizdedir diyen şu mücrimler bizi yoldan çıkarmıştı. Bunlar olmasaydı, bu mücrimler, bu tâğutlar, bu zalimler bizim üzerimizde Rabb’leşip, kendilerine kul köle edinmeselerdi, bizim yasalarımızı değiştirmeselerdi, bizim kulluğumuza engel olmasalardı elbette biz Rabb’imize kul olacaktık. Bu hainler bizim dinimizi bozmasalardı, Allah dinini kaldırıp, Allah dinini yasaklayıp bizim karşımıza resmi bir din çıkarmasalardı elbette bizler Müslümanlar olarak Allah’ın istediği bir hayatı yaşayacaktık. Eyvah! Artık şu anda bizim için bir şefaatçi yok mu? Bizi şu cehennemden kurtaracak, bizi Allah karşısında müdafaa edecek, bizi Allah’la barıştıracak bir yardımcı yok mu? Bizi bu cehennemden kurtaracak bir aracı yok mu? Ah keşke dünyaya bir daha dönme imkânımız olsa da mü’-minlerden olsak. Keşke dünyaya bir daha dönebilseydik te Rabb’ı-mın istediği gibi bir hayat yaşasaydık. Rabb’imizin âyetlerini dilimiz-den düşürmeseydik. Hainler şu anda Allah âyetlerini duymaya bile tahammül edemiyorlar. Şu anda öteki tanrıları hatırına Allah’a hayat bile tanımak istemiyorlar. Allah’la, Allah kullarıyla amansız bir savaş vermeye çalışıyorlar. Allah berisinde tanrı bildiklerine toz kondurmamaya çalışıyorlar. Ama o gün akılları başlarına gelecek ve diyecekler ki, ah keşke dünyaya bir daha geri döndürülseydik de Müslümanca bir hayat yaşasaydık. Evet işte yaşadıkları bu hayatlarının karşılığı olarak cehennemi boylamışlar, ateşle kucaklaşmışlar, akılları başlarına gelmiş ve orada hayıflanıyorlar, geriye dönme rüyaları görmeye çalışıyorlar. İşte Müslüman olanla olmayanın farkı burada açığa çıkıyor. Müslüman bu dünyada Allah’ın âyetleriyle birlikte bir hayat yaşayarak, Allah bilgisiyle bilgilenerek yarın olacakları bugünden görüyor, biliyor. Cehennemi gözleriyle seyrediyor, cenneti gözleriyle görüyor. Allah’ın kitabından habersiz bir hayat yaşayan kâfirler ise bugün gafil olduğu gerçeklerle yarın iş işten geçtikten sonra yüz yüze gelecekler ve geriye dönüp Müslüman olmayı temenni edecekler. Geçmiş olsun. Artık geriye dönüş imkânı kalmamıştır.
96,102. “Orada putlarıyla çekişerek: “Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rab-b’ına eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler.” Diyecekler ki orada; vallahi meğer bizler apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Ey putlar, ey şeytanlar, ey tâğutlar, ey tanrı taslakları meğer bizler, sizleri bir şey zannedip de âlemlerin Rabbi olan Allah’a denk tutmuşuz. Sizi dünyada Allah gibi hayatımızda söz sahibi kabul etmişiz. Sizlerde bir yetki var sanmışız. Bizi saptıranlar ancak mücrimlerdir. Bizi mücrimler saptırmış. Dünyada bize kendilerini tanrı olarak takdim eden, egemenlik bizdedir diyen şu mücrimler bizi yoldan çıkarmıştı. Bunlar olmasaydı, bu mücrimler, bu tâğutlar, bu zalimler bizim üzerimizde Rabb’leşip, kendilerine kul köle edinmeselerdi, bizim yasalarımızı değiştirmeselerdi, bizim kulluğumuza engel olmasalardı elbette biz Rabb’imize kul olacaktık. Bu hainler bizim dinimizi bozmasalardı, Allah dinini kaldırıp, Allah dinini yasaklayıp bizim karşımıza resmi bir din çıkarmasalardı elbette bizler Müslümanlar olarak Allah’ın istediği bir hayatı yaşayacaktık. Eyvah! Artık şu anda bizim için bir şefaatçi yok mu? Bizi şu cehennemden kurtaracak, bizi Allah karşısında müdafaa edecek, bizi Allah’la barıştıracak bir yardımcı yok mu? Bizi bu cehennemden kurtaracak bir aracı yok mu? Ah keşke dünyaya bir daha dönme imkânımız olsa da mü’-minlerden olsak. Keşke dünyaya bir daha dönebilseydik te Rabb’ı-mın istediği gibi bir hayat yaşasaydık. Rabb’imizin âyetlerini dilimiz-den düşürmeseydik. Hainler şu anda Allah âyetlerini duymaya bile tahammül edemiyorlar. Şu anda öteki tanrıları hatırına Allah’a hayat bile tanımak istemiyorlar. Allah’la, Allah kullarıyla amansız bir savaş vermeye çalışıyorlar. Allah berisinde tanrı bildiklerine toz kondurmamaya çalışıyorlar. Ama o gün akılları başlarına gelecek ve diyecekler ki, ah keşke dünyaya bir daha geri döndürülseydik de Müslümanca bir hayat yaşasaydık. Evet işte yaşadıkları bu hayatlarının karşılığı olarak cehennemi boylamışlar, ateşle kucaklaşmışlar, akılları başlarına gelmiş ve orada hayıflanıyorlar, geriye dönme rüyaları görmeye çalışıyorlar. İşte Müslüman olanla olmayanın farkı burada açığa çıkıyor. Müslüman bu dünyada Allah’ın âyetleriyle birlikte bir hayat yaşayarak, Allah bilgisiyle bilgilenerek yarın olacakları bugünden görüyor, biliyor. Cehennemi gözleriyle seyrediyor, cenneti gözleriyle görüyor. Allah’ın kitabından habersiz bir hayat yaşayan kâfirler ise bugün gafil olduğu gerçeklerle yarın iş işten geçtikten sonra yüz yüze gelecekler ve geriye dönüp Müslüman olmayı temenni edecekler. Geçmiş olsun. Artık geriye dönüş imkânı kalmamıştır.
96,102. “Orada putlarıyla çekişerek: “Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rab-b’ına eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler.” Diyecekler ki orada; vallahi meğer bizler apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Ey putlar, ey şeytanlar, ey tâğutlar, ey tanrı taslakları meğer bizler, sizleri bir şey zannedip de âlemlerin Rabbi olan Allah’a denk tutmuşuz. Sizi dünyada Allah gibi hayatımızda söz sahibi kabul etmişiz. Sizlerde bir yetki var sanmışız. Bizi saptıranlar ancak mücrimlerdir. Bizi mücrimler saptırmış. Dünyada bize kendilerini tanrı olarak takdim eden, egemenlik bizdedir diyen şu mücrimler bizi yoldan çıkarmıştı. Bunlar olmasaydı, bu mücrimler, bu tâğutlar, bu zalimler bizim üzerimizde Rabb’leşip, kendilerine kul köle edinmeselerdi, bizim yasalarımızı değiştirmeselerdi, bizim kulluğumuza engel olmasalardı elbette biz Rabb’imize kul olacaktık. Bu hainler bizim dinimizi bozmasalardı, Allah dinini kaldırıp, Allah dinini yasaklayıp bizim karşımıza resmi bir din çıkarmasalardı elbette bizler Müslümanlar olarak Allah’ın istediği bir hayatı yaşayacaktık. Eyvah! Artık şu anda bizim için bir şefaatçi yok mu? Bizi şu cehennemden kurtaracak, bizi Allah karşısında müdafaa edecek, bizi Allah’la barıştıracak bir yardımcı yok mu? Bizi bu cehennemden kurtaracak bir aracı yok mu? Ah keşke dünyaya bir daha dönme imkânımız olsa da mü’-minlerden olsak. Keşke dünyaya bir daha dönebilseydik te Rabb’ı-mın istediği gibi bir hayat yaşasaydık. Rabb’imizin âyetlerini dilimiz-den düşürmeseydik. Hainler şu anda Allah âyetlerini duymaya bile tahammül edemiyorlar. Şu anda öteki tanrıları hatırına Allah’a hayat bile tanımak istemiyorlar. Allah’la, Allah kullarıyla amansız bir savaş vermeye çalışıyorlar. Allah berisinde tanrı bildiklerine toz kondurmamaya çalışıyorlar. Ama o gün akılları başlarına gelecek ve diyecekler ki, ah keşke dünyaya bir daha geri döndürülseydik de Müslümanca bir hayat yaşasaydık. Evet işte yaşadıkları bu hayatlarının karşılığı olarak cehennemi boylamışlar, ateşle kucaklaşmışlar, akılları başlarına gelmiş ve orada hayıflanıyorlar, geriye dönme rüyaları görmeye çalışıyorlar. İşte Müslüman olanla olmayanın farkı burada açığa çıkıyor. Müslüman bu dünyada Allah’ın âyetleriyle birlikte bir hayat yaşayarak, Allah bilgisiyle bilgilenerek yarın olacakları bugünden görüyor, biliyor. Cehennemi gözleriyle seyrediyor, cenneti gözleriyle görüyor. Allah’ın kitabından habersiz bir hayat yaşayan kâfirler ise bugün gafil olduğu gerçeklerle yarın iş işten geçtikten sonra yüz yüze gelecekler ve geriye dönüp Müslüman olmayı temenni edecekler. Geçmiş olsun. Artık geriye dönüş imkânı kalmamıştır.
103,104. “Bunda şüphesiz bir ders vardır ama çoğu inanmamıştır. Rabb’ın şüphesiz güçlüdür, merhametli-dir.” Muhakkak ki işte bunda âyetler, dersler, ibretler vardır, ama insanların pek çoğu inanmıyorlar. İşte herkes Allah’ın bu âyetlerini görüyorlar, duyuyorlar. Allah’ın bu âyetleri rehberliğinde cehenneme şahit oluyorlar, cennete şahit oluyorlar, İbrahîm (a.s) in uyarılarına muttali oluyorlar. Rabb’imizin eğer bu dünyada Müslümanca bir hayat yaşarsanız sonunda cennete, aksini yaparsanız cehenneme gidersiniz uyarısını alıyorlar ama yine de imana yanaşmıyorlar. İşte Ebu Cehil. Ne diyordu? Vallahi Muhammed’in dediklerinin tamamı doğrudur. Ona asla yalancıdır diyemem diyor ama yine de iman etmiyor. Veya işte ondan uzak yaşayan Firavun. Mûsâ (a.s) nın hak peygamber olduğunu biliyor, ama yinede saltanatı, zevki, eğlencesi ağır basıyor ve inanmıyordu. Onlar varsın inanmasınlar, Rabb’ın Azîzdir, Rabb’ın Rahîmdir. İnanmayanlara karşı Azîzdir Rabb’ın. Onlardan intikam almaya ehildir. Ama iman edenlere karşı da son derece Rahîmdir. Şuarâ sûresinde tarih anlatılıyor. Sûrede en güzel bir şekilde geçmiş gözler önüne seriliyor. Bakın bundan sonra da Nuh (a.s) ve kavminden söz edilecek:
103,104. “Bunda şüphesiz bir ders vardır ama çoğu inanmamıştır. Rabb’ın şüphesiz güçlüdür, merhametli-dir.” Muhakkak ki işte bunda âyetler, dersler, ibretler vardır, ama insanların pek çoğu inanmıyorlar. İşte herkes Allah’ın bu âyetlerini görüyorlar, duyuyorlar. Allah’ın bu âyetleri rehberliğinde cehenneme şahit oluyorlar, cennete şahit oluyorlar, İbrahîm (a.s) in uyarılarına muttali oluyorlar. Rabb’imizin eğer bu dünyada Müslümanca bir hayat yaşarsanız sonunda cennete, aksini yaparsanız cehenneme gidersiniz uyarısını alıyorlar ama yine de imana yanaşmıyorlar. İşte Ebu Cehil. Ne diyordu? Vallahi Muhammed’in dediklerinin tamamı doğrudur. Ona asla yalancıdır diyemem diyor ama yine de iman etmiyor. Veya işte ondan uzak yaşayan Firavun. Mûsâ (a.s) nın hak peygamber olduğunu biliyor, ama yinede saltanatı, zevki, eğlencesi ağır basıyor ve inanmıyordu. Onlar varsın inanmasınlar, Rabb’ın Azîzdir, Rabb’ın Rahîmdir. İnanmayanlara karşı Azîzdir Rabb’ın. Onlardan intikam almaya ehildir. Ama iman edenlere karşı da son derece Rahîmdir. Şuarâ sûresinde tarih anlatılıyor. Sûrede en güzel bir şekilde geçmiş gözler önüne seriliyor. Bakın bundan sonra da Nuh (a.s) ve kavminden söz edilecek:
105. “Nuh'un milleti peygamberlerini yalanladı.” Nuh kavmi peygamberleri yalan saydılar. Şöyle bir espri var âyette: Nuh kavmi döneminde peygamber olarak bir tek Nuh (a.s) vardı, ama hani peygamberleri yalan saymıştı onlar. Kimdi o peygamberler? Başka hiç peygamber yoktu ki zaten. Yâni aslında “kezzebet gavmi Nuh’u nir Resule” denmeliydi gibi geliyor bize. Ama şöyle izah edilmiş: Nuh kavmi peygamberliği yalanladı. Nuh (a.s) gibi yeryüzüne gönderilebilecek her bir peygamberi yalanladılar, yâni peygamberin fonksiyonunu yalanladılar. Veya yalan saydılar. Tercümede peygamberleri yalancılıkla itham ettiler şeklinde bu tercüme güzel. Yâni onların yaptığı iş bu. Yok siz yalancısınız dediler. Her bir peygambere bu işi yapmakla aynı safta yer aldılar. Ne yapmışlar? Konu neymiş?
106,110. Kardeşleri Nuh, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Âlemlerin Rabbına aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin" dedi.” Bakıyoruz, peygamberlerin kavimleriyle mücâdelelerinde şu safhâlârı görüyoruz: Allah peygamberi görevlendiriyor içlerinden biri olarak, peygamber onlara Allah’ın dinini ulaştırıyor. Peygamber bu gö-reve başlıyor ve konumunu belirliyor. Ben bunları kendimden söyle-miyorum. Bunlar benden değil Allah’tandır. Ben bunları size Allah adına söylüyorum. Arkasından toplumdan bir cepheleşme, bir karşı geliş başlıyor, ama hafife alma biçiminde oluyor ilk zamanlar. Dalga geçiyorlar, hafife alıyorlar, kaale almıyorlar, değer vermiyorlar, sanki itibara almıyorlar. Peygamber aldırışsız, peygamber sabır sembolü, devam ediyor görevine. Bu sefer dalga geçmenin boyutu değişiyor. Biraz tehdit, biraz küçük görme, hafife alma ama işkence ile tehditler de artıyor. Peygamber yine devam ediyor görevine, Müslümanlar yine ço-ğalmaya devam ediyorlar. Arkasından işkenceler, ama onlarla birlikte tavizler başlıyor. Gel vazgeç bu işten ey peygamber, yoksa şöyle şöyle yaparız! Ama bu peygambere değil de inananlara oluyor daha çok. Peygambere iman eden en yakın Müslümanlar öldürülüyor, zulme maruz kalıyor. Buna da aldırış etmiyor Müslümanlar ve ilerlemeye de-vam ediyor din. Bu sefer işkencenin boyutu artıyor ve öldürmelere ka-dar gidiyor iş. Ama bu dönemde bir ölürse, bin dirilmeye başlıyor Müslümanlar. Güya İslâm’ın işini bitirecekken kâfirler bunun kendi aleyhlerine çıktığını görüyorlar ve Müslümanları bulundukları yerden sürmeden yana oluyorlar. Yâni işine karıştırmayacak, sürecek, çıkaracak, atacak, başka yerlere gönderecek, haşlayacak, taşlayacak ve işini bitirecek... Yine hakkından gelemezse bu defa başka çareye başvuruyor kâfir o da dini ortadan kaldırmayı deniyor. O zaman da karşısında Allah’ı buluyor ve helâk oluyor. Hep böyle olagelmiştir bu. Bakın Ku-reyş’e böyle olmuş, Ad, Semûd, böyle olmuş, ya da diğerleri hep böyle olmuştur. Bizim için de aynı şey geçerli, biz de hakkı temsîlen iyi bir Müslüman olma vazifesiyle ortaya çıkarsak dalga geçecekler, hiçe sayacaklar, aldırış etmeyecekler, aynı şeyler olacak en son bizim şah-sımızda İslâm’ı ortadan kaldırmaya çalışacak olurlarsa o zaman da Allah’la karşı karşıya gelip helâki hak edeceklerdir diyoruz. Bakalım bu aşamaları, bu sahneleri, bu kademeleri Nuh kavminde ne kadar anlatılmış, Şuarâ sûresinde ne kadarı anlatılmış bunu tanımaya çalışalım. Nuh dedi ki onların kardeşleri olarak, takvalı olmaz mısınız? Sakınmaz mısınız? Korunmaz mısınız? Allah’ın yasaklarını çiğnemeye korunmaz mısınız? Allah’ın koruması altına girmez misiniz? Allah’la korunmak istemez misiniz? Hayat programınızı Allah’tan almak istemez misiniz? Allah tarif etsin siz de öyle yaşayın, bundan yana de-ğil misiniz? Çünkü ben size güvenilir bir elçiyim. Ben Allah’tan size gönderilmiş emin bir peygamberim. Nuh (a.s) onlara, onların içlerinden biri olarak dedi. Peygamberler hep kavimlerine ey kavmim diye hitap etmişler. Yâni kavimlerini kendilerine mal ederek hitap etmişlerdir. Ya kavmim! Ey kavmim! Ey benden olanlar! Ey benim etim kemiğim olanlar! Diyerek, kendilerinden biri olarak onlara hitap etmişlerdir. İşte toplumuza karşı hitap ederken, insanlarımıza yaklaşırken bizim durumumuz da böyle olacak. Bizler ya Nuh (a.s) gibi olacağız. Yâni ya dışımızdaki in-sanları biz kabul edeceğiz, onlara biz diye hitap edeceğiz. Veya dışımızdaki insanlardan birileri bizden biri olarak bizi uyarırsa o zaman da onu Nuh kabul edecek ve onun uyarısına kulak vereceğiz. Ben sizlere güvenilir bir elçiyim. Nuh (a.s) da, Hûd (a.s) da, Lût (a.s) da, Sâlih (a.s) da, Şuayb (a.s) da, İbrahîm (a.s) da biraz sonra: “İnnî leküm Resûlün emin” diyeceklerine göre anlıyoruz ki hep-si de Resul’dur. Öyleyse Resul yeni bir kitap getiren, yeni bir şeriat getiren peygamberdir tanımı yanıştır. Resul ve Nebî tanımı peygamberlerin konumlarına göre aldığı isimlerdir. Evet Peygamberler Allah’tan haber almaları, Allah’tan haber getirici olmaları açısından Nebîdir, bu haberi topluma yansıtmaları açısından da Resuldür. Tıpkı benim faklı konumlarıma göre adımın değiştiği gibi. Öyle değil mi? Meselâ benim adım hanımıma göre ko-cadır, çocuklarıma göre babadır, talebelerime göre hocadır, size göre de Alidir. Eğer bir de ümmete idareci filan olursam o zaman emirdir, imamdır, halifedir benim adım. İşte peygamber Allah’tan haber getirici özelliğiyle Nebîdir, toplumuna örnekliliği yönüyle de Resuldür. Öy-leyse bütün peygamberler hem Nebîdir, hem de Resuldür diyoruz. Madem ki ben size güvenli bir elçiyim, emin bir peygamberim, öyleyse sizlerin bana güvenmeniz gerekir. Çünkü eminim ben. Öy-leyse hemen akabinde de takvalı davranın! Muttaki olun! Allah’ın koruması altına girin! Hayatınızı Allah için yaşayan Müslümanlar olun! Muttaki olun, ama takvayı da benden öğrenin! Yâni bana itaat ederek takvalı olun! Beni izleyerek, beni takip ederek, benim yaptıklarımı yaparak takvalı olun! Gelin ben size itaati öğreteyim! Gelin takvanın, Al-lah’a Allah’ın istediği kulluğun modelini benden öğrenin! Doğrusu şeytanlar dostlarına fısıldarlar, vahy ederler” (En’âm 121) İnsanların böyle sapmasında, fıska düşmesinde en büyük rol oynayan şeytanlardır. Tüm bu sapmalar şeytanlardandır. Takvanız şöyle olsun, namazınız, zikriniz, tesbihiniz şöyle olsun. Eviniz şöyle olsun, ev tefrişleriniz şöyle olsun, kazanmanız harcamanız şöyle olsun, eğitiminiz, hukukunuz şöyle olsun, hayatınız, oturmalarınız kalk-malarınız şöyle olsun, sofranızda şunlar şunlar bulunsun vs, vs dostlarına uygulasınlar diye sürekli vahiy ulaştırırlar. Tabii eğer Müslümanlar Allah vahyini bırakırlar da, Allah’ın kitabının ve Resullerinin örnekliliğini bırakırlar da dinlerini şeytan vahiylerinden öğrenmeye kalkışırlarsa elbette bu şeytanların oyuncağı olmaktan kurtulamayacaklardır. Bakın Allah’ın elçisi diyor ki: Madem ki ben güvenli elçiyim, öyleyse takvalı olun, Allah’la yol bulun! Hayatınızı Allah tarif etsin! Ama bana itaat edin, bana itaat ederek yapın bu işi. Yâni itaat modelini benden alın, kulluk modelini benden alın. Dikkat edin, açın gözünüzü, ben bu iş için sizden bir ecir bek-liyor muyum? Bir minnetim, bir derdim, bir sıkıntım var mı size karşı? Yok öyle bir şey. Gelin öyleyse beni dinlemeye bakın. Yâni insanlar karşılarında Resûlü Emin gibi görülenlerin durumlarını kontrole hak sahibidirler. Yalan diyecekler meselâ. Sen bun-dan yüzde yüz menfaatleniyorsun da ondan diyorsun. Peygamberlerin böyle bir dertleri de yok. Peygamberlerin derdi: Benim ecrim, benim ücretim, sadece Âlemlerin Rabbi olan Al-lah’a aittir. Ben ecrimi, ücretimi sadece Ondan beklerim. Din alışverişinde bulunduğunuz insanlardan hiçbir ücret beklemeyin sakın ha kesinlikle. Eğer birileriyle din alışverişinde bulunuyorsanız, yâni Kur’an anlatıyorsanız, Sünnet öğretiyorsanız, Müslümanlığına çalışıyorsanız, namaz öğretiyor, selâm öğretiyorsanız, sakın ha ondan bir şey beklemeyin. Benim anladığı bunun galiba iki çözümü var: 1- Birincisi bulunduğunuz ortamda çaylar benden diyeceksiniz. Yâni ikramsa eğer aramızda söz konusu hep biz ikram edelim. Yâni illa da ikram konumunda bulunacaksak ikram eden biz olalım. Ama değilse ikram konumunun dışında bulunmaya çalışmak en iyisidir. Çünkü bakıyoruz adam bir şeyler ikram etti mi sorumluluktan kurtuluveriyor. Ama hiç böyle bir ikram kabul etmeyince adam başlıyor, ya sen bize bir şeyler anlatmak için çırpınıyorsun, ama biz sana hiç bir şey yapamadık demeye başlayınca da onlardan yapmaları gereken şeyi isteme hakkımız doğacaktır o zaman. Değilse bir hocaya bir şey ikram etti mi adam elhamdülillah bugün filan hocaya şunu, şunu ikram ettim diyor ve bununla tatmin oluyor, işi bitiriyor. Yâsîn sûresi Kur’an’ın özeti olan bir sûredir. Orada peygamberlerin yalanlandığı bir ortamda şehrin en uzak gariban mahallelerinden koşup gelen bir adam diyordu ki kavmim, ey kavmim! Durun! Ne yapıyorsunuz siz! Yapmayın! Etmeyin bu Allah elçilerini dinleyin! Çünkü bu insanlar: “Sizden bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsîn 21) Onları dinleyin, onlara itaat edin, çünkü onlar sizden bir ecir, bir ücret istemiyorlar. Bu elçilerin dediklerini tutun, çünkü onlar bu uyarılarının karşılığında sizden bir mükâfat, bir ücret, bir maaş, bir dünyalık istemiyorlar. Sizden böyle bir beklentileri de yok onların. Üs-telik kendileri de hidâyettedir onlar. Yâni sizden istedikleri hidâyet yo-lundadır onlar. Kendileri size tebliğ ettiklerine aynen iman etmişler, kendileri de hidâyet üzeredirler. Size başka şey söyleyip kendileri başka şeyler peşinde değiller onlar diyordu. Evet demek ki bir insana uymak, bir insana tabi olmak için, bir insanın dediklerini yapmak için iki gerekçeden söz ediliyor: Bunlardan ilki o kişinin söylediklerini sadece Allah için söylemesi, istediklerini sadece Allah adına istemesi, yaptığı tebliğini sadece Allah rızası için yapması, karşılığında insanlardan hiçbir ücret istememesi, ikincisi de kendisinin bizzat hidâyet üzere olması. Yâni söylediklerine bizzat ken-disinin teslim olup, uygular, yaşar olması. İşte Allah’ın elçileri böyleydi. Onlar insanlara neyi emretmişlerse, neyi istemişlerse, neyi yasaklamışlarsa onları bizzat kendi hayatlarında en güzel şekilde uygulayan insanlardı. Evet bunlar sizden bir ücret beklemiyorlar, bu söylediklerini kendileri için söylemiyorlar. Öyleyse uyun bunlara. Eğer kendileri için söylüyorlarsa namerttir bunlar diyordu. Biz de insanlara dediklerimizi önce kendimiz için söyleyeceğiz. Veya biz de; bize bir şeyler söyleyen adamın durumuna bakalım. Kendimiz insanlara bir şeyler söylerken durumumuza dikkat edelim. Kesinlikle ücret bekleyerek konuşmayalım. Ama bize birileri bir şeyler söyleyince de dikkat edelim. Eğer o adam kendisi için diyorsa, başka bir gâye için dediyse, şımarıklığı için dediyse, huysuzluğu için, menfaati için, para için dediyse, makam için, şöhret için, mevki için dediyse o zaman da onu dinlemeyelim. Ama gerçekten de biliyorsak Allah için diyor onu kaale alalım, itibara alalım, bunun Müslümanı olduğunu kabullenelim ve istediği gibi hareket edelim inşallah. Evet bu âyetin ortamında ben kendimi buluyorum, sonra karşımdakini aynı ortamda düşünüyorum. Yâni önce bu âyet bana ne dedi? Bunu anlamaya çalışıyorum, sonra da karşımdakini. Ben ücret istemeyeceğim, karşımdaki de ücret ister pozisyonunda olmayacak. Önce dedi bunu, sonra bir daha dedi. Tekrar tekrar takva emrediliyor, tekrar tekrar yolun Allah’la bulunması öğütleniyor. Müslü-manın yapacağı iş zaten bundan başka da değildi. Biz eğer bu peygamber sözünü insanlara ulaştırmaya çalışıyorsak peygamberin fonksiyonunu icra ediyoruz demektir, peygamberin görevini ortaya koyuyoruz demektir ve bundan daha büyük ne şeref olabilir de bizim için? Ya da birileri bize bunu diyorsa o adam şereflidir, şerefli bir adamın bizden istediklerini biz gerçekleştirmeye çalışalım inşallah. Peygamber böyle söyleyince onlar dediler ki:
106,110. Kardeşleri Nuh, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Âlemlerin Rabbına aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin" dedi.” Bakıyoruz, peygamberlerin kavimleriyle mücâdelelerinde şu safhâlârı görüyoruz: Allah peygamberi görevlendiriyor içlerinden biri olarak, peygamber onlara Allah’ın dinini ulaştırıyor. Peygamber bu gö-reve başlıyor ve konumunu belirliyor. Ben bunları kendimden söyle-miyorum. Bunlar benden değil Allah’tandır. Ben bunları size Allah adına söylüyorum. Arkasından toplumdan bir cepheleşme, bir karşı geliş başlıyor, ama hafife alma biçiminde oluyor ilk zamanlar. Dalga geçiyorlar, hafife alıyorlar, kaale almıyorlar, değer vermiyorlar, sanki itibara almıyorlar. Peygamber aldırışsız, peygamber sabır sembolü, devam ediyor görevine. Bu sefer dalga geçmenin boyutu değişiyor. Biraz tehdit, biraz küçük görme, hafife alma ama işkence ile tehditler de artıyor. Peygamber yine devam ediyor görevine, Müslümanlar yine ço-ğalmaya devam ediyorlar. Arkasından işkenceler, ama onlarla birlikte tavizler başlıyor. Gel vazgeç bu işten ey peygamber, yoksa şöyle şöyle yaparız! Ama bu peygambere değil de inananlara oluyor daha çok. Peygambere iman eden en yakın Müslümanlar öldürülüyor, zulme maruz kalıyor. Buna da aldırış etmiyor Müslümanlar ve ilerlemeye de-vam ediyor din. Bu sefer işkencenin boyutu artıyor ve öldürmelere ka-dar gidiyor iş. Ama bu dönemde bir ölürse, bin dirilmeye başlıyor Müslümanlar. Güya İslâm’ın işini bitirecekken kâfirler bunun kendi aleyhlerine çıktığını görüyorlar ve Müslümanları bulundukları yerden sürmeden yana oluyorlar. Yâni işine karıştırmayacak, sürecek, çıkaracak, atacak, başka yerlere gönderecek, haşlayacak, taşlayacak ve işini bitirecek... Yine hakkından gelemezse bu defa başka çareye başvuruyor kâfir o da dini ortadan kaldırmayı deniyor. O zaman da karşısında Allah’ı buluyor ve helâk oluyor. Hep böyle olagelmiştir bu. Bakın Ku-reyş’e böyle olmuş, Ad, Semûd, böyle olmuş, ya da diğerleri hep böyle olmuştur. Bizim için de aynı şey geçerli, biz de hakkı temsîlen iyi bir Müslüman olma vazifesiyle ortaya çıkarsak dalga geçecekler, hiçe sayacaklar, aldırış etmeyecekler, aynı şeyler olacak en son bizim şah-sımızda İslâm’ı ortadan kaldırmaya çalışacak olurlarsa o zaman da Allah’la karşı karşıya gelip helâki hak edeceklerdir diyoruz. Bakalım bu aşamaları, bu sahneleri, bu kademeleri Nuh kavminde ne kadar anlatılmış, Şuarâ sûresinde ne kadarı anlatılmış bunu tanımaya çalışalım. Nuh dedi ki onların kardeşleri olarak, takvalı olmaz mısınız? Sakınmaz mısınız? Korunmaz mısınız? Allah’ın yasaklarını çiğnemeye korunmaz mısınız? Allah’ın koruması altına girmez misiniz? Allah’la korunmak istemez misiniz? Hayat programınızı Allah’tan almak istemez misiniz? Allah tarif etsin siz de öyle yaşayın, bundan yana de-ğil misiniz? Çünkü ben size güvenilir bir elçiyim. Ben Allah’tan size gönderilmiş emin bir peygamberim. Nuh (a.s) onlara, onların içlerinden biri olarak dedi. Peygamberler hep kavimlerine ey kavmim diye hitap etmişler. Yâni kavimlerini kendilerine mal ederek hitap etmişlerdir. Ya kavmim! Ey kavmim! Ey benden olanlar! Ey benim etim kemiğim olanlar! Diyerek, kendilerinden biri olarak onlara hitap etmişlerdir. İşte toplumuza karşı hitap ederken, insanlarımıza yaklaşırken bizim durumumuz da böyle olacak. Bizler ya Nuh (a.s) gibi olacağız. Yâni ya dışımızdaki in-sanları biz kabul edeceğiz, onlara biz diye hitap edeceğiz. Veya dışımızdaki insanlardan birileri bizden biri olarak bizi uyarırsa o zaman da onu Nuh kabul edecek ve onun uyarısına kulak vereceğiz. Ben sizlere güvenilir bir elçiyim. Nuh (a.s) da, Hûd (a.s) da, Lût (a.s) da, Sâlih (a.s) da, Şuayb (a.s) da, İbrahîm (a.s) da biraz sonra: “İnnî leküm Resûlün emin” diyeceklerine göre anlıyoruz ki hep-si de Resul’dur. Öyleyse Resul yeni bir kitap getiren, yeni bir şeriat getiren peygamberdir tanımı yanıştır. Resul ve Nebî tanımı peygamberlerin konumlarına göre aldığı isimlerdir. Evet Peygamberler Allah’tan haber almaları, Allah’tan haber getirici olmaları açısından Nebîdir, bu haberi topluma yansıtmaları açısından da Resuldür. Tıpkı benim faklı konumlarıma göre adımın değiştiği gibi. Öyle değil mi? Meselâ benim adım hanımıma göre ko-cadır, çocuklarıma göre babadır, talebelerime göre hocadır, size göre de Alidir. Eğer bir de ümmete idareci filan olursam o zaman emirdir, imamdır, halifedir benim adım. İşte peygamber Allah’tan haber getirici özelliğiyle Nebîdir, toplumuna örnekliliği yönüyle de Resuldür. Öy-leyse bütün peygamberler hem Nebîdir, hem de Resuldür diyoruz. Madem ki ben size güvenli bir elçiyim, emin bir peygamberim, öyleyse sizlerin bana güvenmeniz gerekir. Çünkü eminim ben. Öy-leyse hemen akabinde de takvalı davranın! Muttaki olun! Allah’ın koruması altına girin! Hayatınızı Allah için yaşayan Müslümanlar olun! Muttaki olun, ama takvayı da benden öğrenin! Yâni bana itaat ederek takvalı olun! Beni izleyerek, beni takip ederek, benim yaptıklarımı yaparak takvalı olun! Gelin ben size itaati öğreteyim! Gelin takvanın, Al-lah’a Allah’ın istediği kulluğun modelini benden öğrenin! Doğrusu şeytanlar dostlarına fısıldarlar, vahy ederler” (En’âm 121) İnsanların böyle sapmasında, fıska düşmesinde en büyük rol oynayan şeytanlardır. Tüm bu sapmalar şeytanlardandır. Takvanız şöyle olsun, namazınız, zikriniz, tesbihiniz şöyle olsun. Eviniz şöyle olsun, ev tefrişleriniz şöyle olsun, kazanmanız harcamanız şöyle olsun, eğitiminiz, hukukunuz şöyle olsun, hayatınız, oturmalarınız kalk-malarınız şöyle olsun, sofranızda şunlar şunlar bulunsun vs, vs dostlarına uygulasınlar diye sürekli vahiy ulaştırırlar. Tabii eğer Müslümanlar Allah vahyini bırakırlar da, Allah’ın kitabının ve Resullerinin örnekliliğini bırakırlar da dinlerini şeytan vahiylerinden öğrenmeye kalkışırlarsa elbette bu şeytanların oyuncağı olmaktan kurtulamayacaklardır. Bakın Allah’ın elçisi diyor ki: Madem ki ben güvenli elçiyim, öyleyse takvalı olun, Allah’la yol bulun! Hayatınızı Allah tarif etsin! Ama bana itaat edin, bana itaat ederek yapın bu işi. Yâni itaat modelini benden alın, kulluk modelini benden alın. Dikkat edin, açın gözünüzü, ben bu iş için sizden bir ecir bek-liyor muyum? Bir minnetim, bir derdim, bir sıkıntım var mı size karşı? Yok öyle bir şey. Gelin öyleyse beni dinlemeye bakın. Yâni insanlar karşılarında Resûlü Emin gibi görülenlerin durumlarını kontrole hak sahibidirler. Yalan diyecekler meselâ. Sen bun-dan yüzde yüz menfaatleniyorsun da ondan diyorsun. Peygamberlerin böyle bir dertleri de yok. Peygamberlerin derdi: Benim ecrim, benim ücretim, sadece Âlemlerin Rabbi olan Al-lah’a aittir. Ben ecrimi, ücretimi sadece Ondan beklerim. Din alışverişinde bulunduğunuz insanlardan hiçbir ücret beklemeyin sakın ha kesinlikle. Eğer birileriyle din alışverişinde bulunuyorsanız, yâni Kur’an anlatıyorsanız, Sünnet öğretiyorsanız, Müslümanlığına çalışıyorsanız, namaz öğretiyor, selâm öğretiyorsanız, sakın ha ondan bir şey beklemeyin. Benim anladığı bunun galiba iki çözümü var: 1- Birincisi bulunduğunuz ortamda çaylar benden diyeceksiniz. Yâni ikramsa eğer aramızda söz konusu hep biz ikram edelim. Yâni illa da ikram konumunda bulunacaksak ikram eden biz olalım. Ama değilse ikram konumunun dışında bulunmaya çalışmak en iyisidir. Çünkü bakıyoruz adam bir şeyler ikram etti mi sorumluluktan kurtuluveriyor. Ama hiç böyle bir ikram kabul etmeyince adam başlıyor, ya sen bize bir şeyler anlatmak için çırpınıyorsun, ama biz sana hiç bir şey yapamadık demeye başlayınca da onlardan yapmaları gereken şeyi isteme hakkımız doğacaktır o zaman. Değilse bir hocaya bir şey ikram etti mi adam elhamdülillah bugün filan hocaya şunu, şunu ikram ettim diyor ve bununla tatmin oluyor, işi bitiriyor. Yâsîn sûresi Kur’an’ın özeti olan bir sûredir. Orada peygamberlerin yalanlandığı bir ortamda şehrin en uzak gariban mahallelerinden koşup gelen bir adam diyordu ki kavmim, ey kavmim! Durun! Ne yapıyorsunuz siz! Yapmayın! Etmeyin bu Allah elçilerini dinleyin! Çünkü bu insanlar: “Sizden bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsîn 21) Onları dinleyin, onlara itaat edin, çünkü onlar sizden bir ecir, bir ücret istemiyorlar. Bu elçilerin dediklerini tutun, çünkü onlar bu uyarılarının karşılığında sizden bir mükâfat, bir ücret, bir maaş, bir dünyalık istemiyorlar. Sizden böyle bir beklentileri de yok onların. Üs-telik kendileri de hidâyettedir onlar. Yâni sizden istedikleri hidâyet yo-lundadır onlar. Kendileri size tebliğ ettiklerine aynen iman etmişler, kendileri de hidâyet üzeredirler. Size başka şey söyleyip kendileri başka şeyler peşinde değiller onlar diyordu. Evet demek ki bir insana uymak, bir insana tabi olmak için, bir insanın dediklerini yapmak için iki gerekçeden söz ediliyor: Bunlardan ilki o kişinin söylediklerini sadece Allah için söylemesi, istediklerini sadece Allah adına istemesi, yaptığı tebliğini sadece Allah rızası için yapması, karşılığında insanlardan hiçbir ücret istememesi, ikincisi de kendisinin bizzat hidâyet üzere olması. Yâni söylediklerine bizzat ken-disinin teslim olup, uygular, yaşar olması. İşte Allah’ın elçileri böyleydi. Onlar insanlara neyi emretmişlerse, neyi istemişlerse, neyi yasaklamışlarsa onları bizzat kendi hayatlarında en güzel şekilde uygulayan insanlardı. Evet bunlar sizden bir ücret beklemiyorlar, bu söylediklerini kendileri için söylemiyorlar. Öyleyse uyun bunlara. Eğer kendileri için söylüyorlarsa namerttir bunlar diyordu. Biz de insanlara dediklerimizi önce kendimiz için söyleyeceğiz. Veya biz de; bize bir şeyler söyleyen adamın durumuna bakalım. Kendimiz insanlara bir şeyler söylerken durumumuza dikkat edelim. Kesinlikle ücret bekleyerek konuşmayalım. Ama bize birileri bir şeyler söyleyince de dikkat edelim. Eğer o adam kendisi için diyorsa, başka bir gâye için dediyse, şımarıklığı için dediyse, huysuzluğu için, menfaati için, para için dediyse, makam için, şöhret için, mevki için dediyse o zaman da onu dinlemeyelim. Ama gerçekten de biliyorsak Allah için diyor onu kaale alalım, itibara alalım, bunun Müslümanı olduğunu kabullenelim ve istediği gibi hareket edelim inşallah. Evet bu âyetin ortamında ben kendimi buluyorum, sonra karşımdakini aynı ortamda düşünüyorum. Yâni önce bu âyet bana ne dedi? Bunu anlamaya çalışıyorum, sonra da karşımdakini. Ben ücret istemeyeceğim, karşımdaki de ücret ister pozisyonunda olmayacak. Önce dedi bunu, sonra bir daha dedi. Tekrar tekrar takva emrediliyor, tekrar tekrar yolun Allah’la bulunması öğütleniyor. Müslü-manın yapacağı iş zaten bundan başka da değildi. Biz eğer bu peygamber sözünü insanlara ulaştırmaya çalışıyorsak peygamberin fonksiyonunu icra ediyoruz demektir, peygamberin görevini ortaya koyuyoruz demektir ve bundan daha büyük ne şeref olabilir de bizim için? Ya da birileri bize bunu diyorsa o adam şereflidir, şerefli bir adamın bizden istediklerini biz gerçekleştirmeye çalışalım inşallah. Peygamber böyle söyleyince onlar dediler ki:
106,110. Kardeşleri Nuh, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Âlemlerin Rabbına aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin" dedi.” Bakıyoruz, peygamberlerin kavimleriyle mücâdelelerinde şu safhâlârı görüyoruz: Allah peygamberi görevlendiriyor içlerinden biri olarak, peygamber onlara Allah’ın dinini ulaştırıyor. Peygamber bu gö-reve başlıyor ve konumunu belirliyor. Ben bunları kendimden söyle-miyorum. Bunlar benden değil Allah’tandır. Ben bunları size Allah adına söylüyorum. Arkasından toplumdan bir cepheleşme, bir karşı geliş başlıyor, ama hafife alma biçiminde oluyor ilk zamanlar. Dalga geçiyorlar, hafife alıyorlar, kaale almıyorlar, değer vermiyorlar, sanki itibara almıyorlar. Peygamber aldırışsız, peygamber sabır sembolü, devam ediyor görevine. Bu sefer dalga geçmenin boyutu değişiyor. Biraz tehdit, biraz küçük görme, hafife alma ama işkence ile tehditler de artıyor. Peygamber yine devam ediyor görevine, Müslümanlar yine ço-ğalmaya devam ediyorlar. Arkasından işkenceler, ama onlarla birlikte tavizler başlıyor. Gel vazgeç bu işten ey peygamber, yoksa şöyle şöyle yaparız! Ama bu peygambere değil de inananlara oluyor daha çok. Peygambere iman eden en yakın Müslümanlar öldürülüyor, zulme maruz kalıyor. Buna da aldırış etmiyor Müslümanlar ve ilerlemeye de-vam ediyor din. Bu sefer işkencenin boyutu artıyor ve öldürmelere ka-dar gidiyor iş. Ama bu dönemde bir ölürse, bin dirilmeye başlıyor Müslümanlar. Güya İslâm’ın işini bitirecekken kâfirler bunun kendi aleyhlerine çıktığını görüyorlar ve Müslümanları bulundukları yerden sürmeden yana oluyorlar. Yâni işine karıştırmayacak, sürecek, çıkaracak, atacak, başka yerlere gönderecek, haşlayacak, taşlayacak ve işini bitirecek... Yine hakkından gelemezse bu defa başka çareye başvuruyor kâfir o da dini ortadan kaldırmayı deniyor. O zaman da karşısında Allah’ı buluyor ve helâk oluyor. Hep böyle olagelmiştir bu. Bakın Ku-reyş’e böyle olmuş, Ad, Semûd, böyle olmuş, ya da diğerleri hep böyle olmuştur. Bizim için de aynı şey geçerli, biz de hakkı temsîlen iyi bir Müslüman olma vazifesiyle ortaya çıkarsak dalga geçecekler, hiçe sayacaklar, aldırış etmeyecekler, aynı şeyler olacak en son bizim şah-sımızda İslâm’ı ortadan kaldırmaya çalışacak olurlarsa o zaman da Allah’la karşı karşıya gelip helâki hak edeceklerdir diyoruz. Bakalım bu aşamaları, bu sahneleri, bu kademeleri Nuh kavminde ne kadar anlatılmış, Şuarâ sûresinde ne kadarı anlatılmış bunu tanımaya çalışalım. Nuh dedi ki onların kardeşleri olarak, takvalı olmaz mısınız? Sakınmaz mısınız? Korunmaz mısınız? Allah’ın yasaklarını çiğnemeye korunmaz mısınız? Allah’ın koruması altına girmez misiniz? Allah’la korunmak istemez misiniz? Hayat programınızı Allah’tan almak istemez misiniz? Allah tarif etsin siz de öyle yaşayın, bundan yana de-ğil misiniz? Çünkü ben size güvenilir bir elçiyim. Ben Allah’tan size gönderilmiş emin bir peygamberim. Nuh (a.s) onlara, onların içlerinden biri olarak dedi. Peygamberler hep kavimlerine ey kavmim diye hitap etmişler. Yâni kavimlerini kendilerine mal ederek hitap etmişlerdir. Ya kavmim! Ey kavmim! Ey benden olanlar! Ey benim etim kemiğim olanlar! Diyerek, kendilerinden biri olarak onlara hitap etmişlerdir. İşte toplumuza karşı hitap ederken, insanlarımıza yaklaşırken bizim durumumuz da böyle olacak. Bizler ya Nuh (a.s) gibi olacağız. Yâni ya dışımızdaki in-sanları biz kabul edeceğiz, onlara biz diye hitap edeceğiz. Veya dışımızdaki insanlardan birileri bizden biri olarak bizi uyarırsa o zaman da onu Nuh kabul edecek ve onun uyarısına kulak vereceğiz. Ben sizlere güvenilir bir elçiyim. Nuh (a.s) da, Hûd (a.s) da, Lût (a.s) da, Sâlih (a.s) da, Şuayb (a.s) da, İbrahîm (a.s) da biraz sonra: “İnnî leküm Resûlün emin” diyeceklerine göre anlıyoruz ki hep-si de Resul’dur. Öyleyse Resul yeni bir kitap getiren, yeni bir şeriat getiren peygamberdir tanımı yanıştır. Resul ve Nebî tanımı peygamberlerin konumlarına göre aldığı isimlerdir. Evet Peygamberler Allah’tan haber almaları, Allah’tan haber getirici olmaları açısından Nebîdir, bu haberi topluma yansıtmaları açısından da Resuldür. Tıpkı benim faklı konumlarıma göre adımın değiştiği gibi. Öyle değil mi? Meselâ benim adım hanımıma göre ko-cadır, çocuklarıma göre babadır, talebelerime göre hocadır, size göre de Alidir. Eğer bir de ümmete idareci filan olursam o zaman emirdir, imamdır, halifedir benim adım. İşte peygamber Allah’tan haber getirici özelliğiyle Nebîdir, toplumuna örnekliliği yönüyle de Resuldür. Öy-leyse bütün peygamberler hem Nebîdir, hem de Resuldür diyoruz. Madem ki ben size güvenli bir elçiyim, emin bir peygamberim, öyleyse sizlerin bana güvenmeniz gerekir. Çünkü eminim ben. Öy-leyse hemen akabinde de takvalı davranın! Muttaki olun! Allah’ın koruması altına girin! Hayatınızı Allah için yaşayan Müslümanlar olun! Muttaki olun, ama takvayı da benden öğrenin! Yâni bana itaat ederek takvalı olun! Beni izleyerek, beni takip ederek, benim yaptıklarımı yaparak takvalı olun! Gelin ben size itaati öğreteyim! Gelin takvanın, Al-lah’a Allah’ın istediği kulluğun modelini benden öğrenin! Doğrusu şeytanlar dostlarına fısıldarlar, vahy ederler” (En’âm 121) İnsanların böyle sapmasında, fıska düşmesinde en büyük rol oynayan şeytanlardır. Tüm bu sapmalar şeytanlardandır. Takvanız şöyle olsun, namazınız, zikriniz, tesbihiniz şöyle olsun. Eviniz şöyle olsun, ev tefrişleriniz şöyle olsun, kazanmanız harcamanız şöyle olsun, eğitiminiz, hukukunuz şöyle olsun, hayatınız, oturmalarınız kalk-malarınız şöyle olsun, sofranızda şunlar şunlar bulunsun vs, vs dostlarına uygulasınlar diye sürekli vahiy ulaştırırlar. Tabii eğer Müslümanlar Allah vahyini bırakırlar da, Allah’ın kitabının ve Resullerinin örnekliliğini bırakırlar da dinlerini şeytan vahiylerinden öğrenmeye kalkışırlarsa elbette bu şeytanların oyuncağı olmaktan kurtulamayacaklardır. Bakın Allah’ın elçisi diyor ki: Madem ki ben güvenli elçiyim, öyleyse takvalı olun, Allah’la yol bulun! Hayatınızı Allah tarif etsin! Ama bana itaat edin, bana itaat ederek yapın bu işi. Yâni itaat modelini benden alın, kulluk modelini benden alın. Dikkat edin, açın gözünüzü, ben bu iş için sizden bir ecir bek-liyor muyum? Bir minnetim, bir derdim, bir sıkıntım var mı size karşı? Yok öyle bir şey. Gelin öyleyse beni dinlemeye bakın. Yâni insanlar karşılarında Resûlü Emin gibi görülenlerin durumlarını kontrole hak sahibidirler. Yalan diyecekler meselâ. Sen bun-dan yüzde yüz menfaatleniyorsun da ondan diyorsun. Peygamberlerin böyle bir dertleri de yok. Peygamberlerin derdi: Benim ecrim, benim ücretim, sadece Âlemlerin Rabbi olan Al-lah’a aittir. Ben ecrimi, ücretimi sadece Ondan beklerim. Din alışverişinde bulunduğunuz insanlardan hiçbir ücret beklemeyin sakın ha kesinlikle. Eğer birileriyle din alışverişinde bulunuyorsanız, yâni Kur’an anlatıyorsanız, Sünnet öğretiyorsanız, Müslümanlığına çalışıyorsanız, namaz öğretiyor, selâm öğretiyorsanız, sakın ha ondan bir şey beklemeyin. Benim anladığı bunun galiba iki çözümü var: 1- Birincisi bulunduğunuz ortamda çaylar benden diyeceksiniz. Yâni ikramsa eğer aramızda söz konusu hep biz ikram edelim. Yâni illa da ikram konumunda bulunacaksak ikram eden biz olalım. Ama değilse ikram konumunun dışında bulunmaya çalışmak en iyisidir. Çünkü bakıyoruz adam bir şeyler ikram etti mi sorumluluktan kurtuluveriyor. Ama hiç böyle bir ikram kabul etmeyince adam başlıyor, ya sen bize bir şeyler anlatmak için çırpınıyorsun, ama biz sana hiç bir şey yapamadık demeye başlayınca da onlardan yapmaları gereken şeyi isteme hakkımız doğacaktır o zaman. Değilse bir hocaya bir şey ikram etti mi adam elhamdülillah bugün filan hocaya şunu, şunu ikram ettim diyor ve bununla tatmin oluyor, işi bitiriyor. Yâsîn sûresi Kur’an’ın özeti olan bir sûredir. Orada peygamberlerin yalanlandığı bir ortamda şehrin en uzak gariban mahallelerinden koşup gelen bir adam diyordu ki kavmim, ey kavmim! Durun! Ne yapıyorsunuz siz! Yapmayın! Etmeyin bu Allah elçilerini dinleyin! Çünkü bu insanlar: “Sizden bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsîn 21) Onları dinleyin, onlara itaat edin, çünkü onlar sizden bir ecir, bir ücret istemiyorlar. Bu elçilerin dediklerini tutun, çünkü onlar bu uyarılarının karşılığında sizden bir mükâfat, bir ücret, bir maaş, bir dünyalık istemiyorlar. Sizden böyle bir beklentileri de yok onların. Üs-telik kendileri de hidâyettedir onlar. Yâni sizden istedikleri hidâyet yo-lundadır onlar. Kendileri size tebliğ ettiklerine aynen iman etmişler, kendileri de hidâyet üzeredirler. Size başka şey söyleyip kendileri başka şeyler peşinde değiller onlar diyordu. Evet demek ki bir insana uymak, bir insana tabi olmak için, bir insanın dediklerini yapmak için iki gerekçeden söz ediliyor: Bunlardan ilki o kişinin söylediklerini sadece Allah için söylemesi, istediklerini sadece Allah adına istemesi, yaptığı tebliğini sadece Allah rızası için yapması, karşılığında insanlardan hiçbir ücret istememesi, ikincisi de kendisinin bizzat hidâyet üzere olması. Yâni söylediklerine bizzat ken-disinin teslim olup, uygular, yaşar olması. İşte Allah’ın elçileri böyleydi. Onlar insanlara neyi emretmişlerse, neyi istemişlerse, neyi yasaklamışlarsa onları bizzat kendi hayatlarında en güzel şekilde uygulayan insanlardı. Evet bunlar sizden bir ücret beklemiyorlar, bu söylediklerini kendileri için söylemiyorlar. Öyleyse uyun bunlara. Eğer kendileri için söylüyorlarsa namerttir bunlar diyordu. Biz de insanlara dediklerimizi önce kendimiz için söyleyeceğiz. Veya biz de; bize bir şeyler söyleyen adamın durumuna bakalım. Kendimiz insanlara bir şeyler söylerken durumumuza dikkat edelim. Kesinlikle ücret bekleyerek konuşmayalım. Ama bize birileri bir şeyler söyleyince de dikkat edelim. Eğer o adam kendisi için diyorsa, başka bir gâye için dediyse, şımarıklığı için dediyse, huysuzluğu için, menfaati için, para için dediyse, makam için, şöhret için, mevki için dediyse o zaman da onu dinlemeyelim. Ama gerçekten de biliyorsak Allah için diyor onu kaale alalım, itibara alalım, bunun Müslümanı olduğunu kabullenelim ve istediği gibi hareket edelim inşallah. Evet bu âyetin ortamında ben kendimi buluyorum, sonra karşımdakini aynı ortamda düşünüyorum. Yâni önce bu âyet bana ne dedi? Bunu anlamaya çalışıyorum, sonra da karşımdakini. Ben ücret istemeyeceğim, karşımdaki de ücret ister pozisyonunda olmayacak. Önce dedi bunu, sonra bir daha dedi. Tekrar tekrar takva emrediliyor, tekrar tekrar yolun Allah’la bulunması öğütleniyor. Müslü-manın yapacağı iş zaten bundan başka da değildi. Biz eğer bu peygamber sözünü insanlara ulaştırmaya çalışıyorsak peygamberin fonksiyonunu icra ediyoruz demektir, peygamberin görevini ortaya koyuyoruz demektir ve bundan daha büyük ne şeref olabilir de bizim için? Ya da birileri bize bunu diyorsa o adam şereflidir, şerefli bir adamın bizden istediklerini biz gerçekleştirmeye çalışalım inşallah. Peygamber böyle söyleyince onlar dediler ki:
106,110. Kardeşleri Nuh, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Âlemlerin Rabbına aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin" dedi.” Bakıyoruz, peygamberlerin kavimleriyle mücâdelelerinde şu safhâlârı görüyoruz: Allah peygamberi görevlendiriyor içlerinden biri olarak, peygamber onlara Allah’ın dinini ulaştırıyor. Peygamber bu gö-reve başlıyor ve konumunu belirliyor. Ben bunları kendimden söyle-miyorum. Bunlar benden değil Allah’tandır. Ben bunları size Allah adına söylüyorum. Arkasından toplumdan bir cepheleşme, bir karşı geliş başlıyor, ama hafife alma biçiminde oluyor ilk zamanlar. Dalga geçiyorlar, hafife alıyorlar, kaale almıyorlar, değer vermiyorlar, sanki itibara almıyorlar. Peygamber aldırışsız, peygamber sabır sembolü, devam ediyor görevine. Bu sefer dalga geçmenin boyutu değişiyor. Biraz tehdit, biraz küçük görme, hafife alma ama işkence ile tehditler de artıyor. Peygamber yine devam ediyor görevine, Müslümanlar yine ço-ğalmaya devam ediyorlar. Arkasından işkenceler, ama onlarla birlikte tavizler başlıyor. Gel vazgeç bu işten ey peygamber, yoksa şöyle şöyle yaparız! Ama bu peygambere değil de inananlara oluyor daha çok. Peygambere iman eden en yakın Müslümanlar öldürülüyor, zulme maruz kalıyor. Buna da aldırış etmiyor Müslümanlar ve ilerlemeye de-vam ediyor din. Bu sefer işkencenin boyutu artıyor ve öldürmelere ka-dar gidiyor iş. Ama bu dönemde bir ölürse, bin dirilmeye başlıyor Müslümanlar. Güya İslâm’ın işini bitirecekken kâfirler bunun kendi aleyhlerine çıktığını görüyorlar ve Müslümanları bulundukları yerden sürmeden yana oluyorlar. Yâni işine karıştırmayacak, sürecek, çıkaracak, atacak, başka yerlere gönderecek, haşlayacak, taşlayacak ve işini bitirecek... Yine hakkından gelemezse bu defa başka çareye başvuruyor kâfir o da dini ortadan kaldırmayı deniyor. O zaman da karşısında Allah’ı buluyor ve helâk oluyor. Hep böyle olagelmiştir bu. Bakın Ku-reyş’e böyle olmuş, Ad, Semûd, böyle olmuş, ya da diğerleri hep böyle olmuştur. Bizim için de aynı şey geçerli, biz de hakkı temsîlen iyi bir Müslüman olma vazifesiyle ortaya çıkarsak dalga geçecekler, hiçe sayacaklar, aldırış etmeyecekler, aynı şeyler olacak en son bizim şah-sımızda İslâm’ı ortadan kaldırmaya çalışacak olurlarsa o zaman da Allah’la karşı karşıya gelip helâki hak edeceklerdir diyoruz. Bakalım bu aşamaları, bu sahneleri, bu kademeleri Nuh kavminde ne kadar anlatılmış, Şuarâ sûresinde ne kadarı anlatılmış bunu tanımaya çalışalım. Nuh dedi ki onların kardeşleri olarak, takvalı olmaz mısınız? Sakınmaz mısınız? Korunmaz mısınız? Allah’ın yasaklarını çiğnemeye korunmaz mısınız? Allah’ın koruması altına girmez misiniz? Allah’la korunmak istemez misiniz? Hayat programınızı Allah’tan almak istemez misiniz? Allah tarif etsin siz de öyle yaşayın, bundan yana de-ğil misiniz? Çünkü ben size güvenilir bir elçiyim. Ben Allah’tan size gönderilmiş emin bir peygamberim. Nuh (a.s) onlara, onların içlerinden biri olarak dedi. Peygamberler hep kavimlerine ey kavmim diye hitap etmişler. Yâni kavimlerini kendilerine mal ederek hitap etmişlerdir. Ya kavmim! Ey kavmim! Ey benden olanlar! Ey benim etim kemiğim olanlar! Diyerek, kendilerinden biri olarak onlara hitap etmişlerdir. İşte toplumuza karşı hitap ederken, insanlarımıza yaklaşırken bizim durumumuz da böyle olacak. Bizler ya Nuh (a.s) gibi olacağız. Yâni ya dışımızdaki in-sanları biz kabul edeceğiz, onlara biz diye hitap edeceğiz. Veya dışımızdaki insanlardan birileri bizden biri olarak bizi uyarırsa o zaman da onu Nuh kabul edecek ve onun uyarısına kulak vereceğiz. Ben sizlere güvenilir bir elçiyim. Nuh (a.s) da, Hûd (a.s) da, Lût (a.s) da, Sâlih (a.s) da, Şuayb (a.s) da, İbrahîm (a.s) da biraz sonra: “İnnî leküm Resûlün emin” diyeceklerine göre anlıyoruz ki hep-si de Resul’dur. Öyleyse Resul yeni bir kitap getiren, yeni bir şeriat getiren peygamberdir tanımı yanıştır. Resul ve Nebî tanımı peygamberlerin konumlarına göre aldığı isimlerdir. Evet Peygamberler Allah’tan haber almaları, Allah’tan haber getirici olmaları açısından Nebîdir, bu haberi topluma yansıtmaları açısından da Resuldür. Tıpkı benim faklı konumlarıma göre adımın değiştiği gibi. Öyle değil mi? Meselâ benim adım hanımıma göre ko-cadır, çocuklarıma göre babadır, talebelerime göre hocadır, size göre de Alidir. Eğer bir de ümmete idareci filan olursam o zaman emirdir, imamdır, halifedir benim adım. İşte peygamber Allah’tan haber getirici özelliğiyle Nebîdir, toplumuna örnekliliği yönüyle de Resuldür. Öy-leyse bütün peygamberler hem Nebîdir, hem de Resuldür diyoruz. Madem ki ben size güvenli bir elçiyim, emin bir peygamberim, öyleyse sizlerin bana güvenmeniz gerekir. Çünkü eminim ben. Öy-leyse hemen akabinde de takvalı davranın! Muttaki olun! Allah’ın koruması altına girin! Hayatınızı Allah için yaşayan Müslümanlar olun! Muttaki olun, ama takvayı da benden öğrenin! Yâni bana itaat ederek takvalı olun! Beni izleyerek, beni takip ederek, benim yaptıklarımı yaparak takvalı olun! Gelin ben size itaati öğreteyim! Gelin takvanın, Al-lah’a Allah’ın istediği kulluğun modelini benden öğrenin! Doğrusu şeytanlar dostlarına fısıldarlar, vahy ederler” (En’âm 121) İnsanların böyle sapmasında, fıska düşmesinde en büyük rol oynayan şeytanlardır. Tüm bu sapmalar şeytanlardandır. Takvanız şöyle olsun, namazınız, zikriniz, tesbihiniz şöyle olsun. Eviniz şöyle olsun, ev tefrişleriniz şöyle olsun, kazanmanız harcamanız şöyle olsun, eğitiminiz, hukukunuz şöyle olsun, hayatınız, oturmalarınız kalk-malarınız şöyle olsun, sofranızda şunlar şunlar bulunsun vs, vs dostlarına uygulasınlar diye sürekli vahiy ulaştırırlar. Tabii eğer Müslümanlar Allah vahyini bırakırlar da, Allah’ın kitabının ve Resullerinin örnekliliğini bırakırlar da dinlerini şeytan vahiylerinden öğrenmeye kalkışırlarsa elbette bu şeytanların oyuncağı olmaktan kurtulamayacaklardır. Bakın Allah’ın elçisi diyor ki: Madem ki ben güvenli elçiyim, öyleyse takvalı olun, Allah’la yol bulun! Hayatınızı Allah tarif etsin! Ama bana itaat edin, bana itaat ederek yapın bu işi. Yâni itaat modelini benden alın, kulluk modelini benden alın. Dikkat edin, açın gözünüzü, ben bu iş için sizden bir ecir bek-liyor muyum? Bir minnetim, bir derdim, bir sıkıntım var mı size karşı? Yok öyle bir şey. Gelin öyleyse beni dinlemeye bakın. Yâni insanlar karşılarında Resûlü Emin gibi görülenlerin durumlarını kontrole hak sahibidirler. Yalan diyecekler meselâ. Sen bun-dan yüzde yüz menfaatleniyorsun da ondan diyorsun. Peygamberlerin böyle bir dertleri de yok. Peygamberlerin derdi: Benim ecrim, benim ücretim, sadece Âlemlerin Rabbi olan Al-lah’a aittir. Ben ecrimi, ücretimi sadece Ondan beklerim. Din alışverişinde bulunduğunuz insanlardan hiçbir ücret beklemeyin sakın ha kesinlikle. Eğer birileriyle din alışverişinde bulunuyorsanız, yâni Kur’an anlatıyorsanız, Sünnet öğretiyorsanız, Müslümanlığına çalışıyorsanız, namaz öğretiyor, selâm öğretiyorsanız, sakın ha ondan bir şey beklemeyin. Benim anladığı bunun galiba iki çözümü var: 1- Birincisi bulunduğunuz ortamda çaylar benden diyeceksiniz. Yâni ikramsa eğer aramızda söz konusu hep biz ikram edelim. Yâni illa da ikram konumunda bulunacaksak ikram eden biz olalım. Ama değilse ikram konumunun dışında bulunmaya çalışmak en iyisidir. Çünkü bakıyoruz adam bir şeyler ikram etti mi sorumluluktan kurtuluveriyor. Ama hiç böyle bir ikram kabul etmeyince adam başlıyor, ya sen bize bir şeyler anlatmak için çırpınıyorsun, ama biz sana hiç bir şey yapamadık demeye başlayınca da onlardan yapmaları gereken şeyi isteme hakkımız doğacaktır o zaman. Değilse bir hocaya bir şey ikram etti mi adam elhamdülillah bugün filan hocaya şunu, şunu ikram ettim diyor ve bununla tatmin oluyor, işi bitiriyor. Yâsîn sûresi Kur’an’ın özeti olan bir sûredir. Orada peygamberlerin yalanlandığı bir ortamda şehrin en uzak gariban mahallelerinden koşup gelen bir adam diyordu ki kavmim, ey kavmim! Durun! Ne yapıyorsunuz siz! Yapmayın! Etmeyin bu Allah elçilerini dinleyin! Çünkü bu insanlar: “Sizden bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsîn 21) Onları dinleyin, onlara itaat edin, çünkü onlar sizden bir ecir, bir ücret istemiyorlar. Bu elçilerin dediklerini tutun, çünkü onlar bu uyarılarının karşılığında sizden bir mükâfat, bir ücret, bir maaş, bir dünyalık istemiyorlar. Sizden böyle bir beklentileri de yok onların. Üs-telik kendileri de hidâyettedir onlar. Yâni sizden istedikleri hidâyet yo-lundadır onlar. Kendileri size tebliğ ettiklerine aynen iman etmişler, kendileri de hidâyet üzeredirler. Size başka şey söyleyip kendileri başka şeyler peşinde değiller onlar diyordu. Evet demek ki bir insana uymak, bir insana tabi olmak için, bir insanın dediklerini yapmak için iki gerekçeden söz ediliyor: Bunlardan ilki o kişinin söylediklerini sadece Allah için söylemesi, istediklerini sadece Allah adına istemesi, yaptığı tebliğini sadece Allah rızası için yapması, karşılığında insanlardan hiçbir ücret istememesi, ikincisi de kendisinin bizzat hidâyet üzere olması. Yâni söylediklerine bizzat ken-disinin teslim olup, uygular, yaşar olması. İşte Allah’ın elçileri böyleydi. Onlar insanlara neyi emretmişlerse, neyi istemişlerse, neyi yasaklamışlarsa onları bizzat kendi hayatlarında en güzel şekilde uygulayan insanlardı. Evet bunlar sizden bir ücret beklemiyorlar, bu söylediklerini kendileri için söylemiyorlar. Öyleyse uyun bunlara. Eğer kendileri için söylüyorlarsa namerttir bunlar diyordu. Biz de insanlara dediklerimizi önce kendimiz için söyleyeceğiz. Veya biz de; bize bir şeyler söyleyen adamın durumuna bakalım. Kendimiz insanlara bir şeyler söylerken durumumuza dikkat edelim. Kesinlikle ücret bekleyerek konuşmayalım. Ama bize birileri bir şeyler söyleyince de dikkat edelim. Eğer o adam kendisi için diyorsa, başka bir gâye için dediyse, şımarıklığı için dediyse, huysuzluğu için, menfaati için, para için dediyse, makam için, şöhret için, mevki için dediyse o zaman da onu dinlemeyelim. Ama gerçekten de biliyorsak Allah için diyor onu kaale alalım, itibara alalım, bunun Müslümanı olduğunu kabullenelim ve istediği gibi hareket edelim inşallah. Evet bu âyetin ortamında ben kendimi buluyorum, sonra karşımdakini aynı ortamda düşünüyorum. Yâni önce bu âyet bana ne dedi? Bunu anlamaya çalışıyorum, sonra da karşımdakini. Ben ücret istemeyeceğim, karşımdaki de ücret ister pozisyonunda olmayacak. Önce dedi bunu, sonra bir daha dedi. Tekrar tekrar takva emrediliyor, tekrar tekrar yolun Allah’la bulunması öğütleniyor. Müslü-manın yapacağı iş zaten bundan başka da değildi. Biz eğer bu peygamber sözünü insanlara ulaştırmaya çalışıyorsak peygamberin fonksiyonunu icra ediyoruz demektir, peygamberin görevini ortaya koyuyoruz demektir ve bundan daha büyük ne şeref olabilir de bizim için? Ya da birileri bize bunu diyorsa o adam şereflidir, şerefli bir adamın bizden istediklerini biz gerçekleştirmeye çalışalım inşallah. Peygamber böyle söyleyince onlar dediler ki:
106,110. Kardeşleri Nuh, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Âlemlerin Rabbına aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin" dedi.” Bakıyoruz, peygamberlerin kavimleriyle mücâdelelerinde şu safhâlârı görüyoruz: Allah peygamberi görevlendiriyor içlerinden biri olarak, peygamber onlara Allah’ın dinini ulaştırıyor. Peygamber bu gö-reve başlıyor ve konumunu belirliyor. Ben bunları kendimden söyle-miyorum. Bunlar benden değil Allah’tandır. Ben bunları size Allah adına söylüyorum. Arkasından toplumdan bir cepheleşme, bir karşı geliş başlıyor, ama hafife alma biçiminde oluyor ilk zamanlar. Dalga geçiyorlar, hafife alıyorlar, kaale almıyorlar, değer vermiyorlar, sanki itibara almıyorlar. Peygamber aldırışsız, peygamber sabır sembolü, devam ediyor görevine. Bu sefer dalga geçmenin boyutu değişiyor. Biraz tehdit, biraz küçük görme, hafife alma ama işkence ile tehditler de artıyor. Peygamber yine devam ediyor görevine, Müslümanlar yine ço-ğalmaya devam ediyorlar. Arkasından işkenceler, ama onlarla birlikte tavizler başlıyor. Gel vazgeç bu işten ey peygamber, yoksa şöyle şöyle yaparız! Ama bu peygambere değil de inananlara oluyor daha çok. Peygambere iman eden en yakın Müslümanlar öldürülüyor, zulme maruz kalıyor. Buna da aldırış etmiyor Müslümanlar ve ilerlemeye de-vam ediyor din. Bu sefer işkencenin boyutu artıyor ve öldürmelere ka-dar gidiyor iş. Ama bu dönemde bir ölürse, bin dirilmeye başlıyor Müslümanlar. Güya İslâm’ın işini bitirecekken kâfirler bunun kendi aleyhlerine çıktığını görüyorlar ve Müslümanları bulundukları yerden sürmeden yana oluyorlar. Yâni işine karıştırmayacak, sürecek, çıkaracak, atacak, başka yerlere gönderecek, haşlayacak, taşlayacak ve işini bitirecek... Yine hakkından gelemezse bu defa başka çareye başvuruyor kâfir o da dini ortadan kaldırmayı deniyor. O zaman da karşısında Allah’ı buluyor ve helâk oluyor. Hep böyle olagelmiştir bu. Bakın Ku-reyş’e böyle olmuş, Ad, Semûd, böyle olmuş, ya da diğerleri hep böyle olmuştur. Bizim için de aynı şey geçerli, biz de hakkı temsîlen iyi bir Müslüman olma vazifesiyle ortaya çıkarsak dalga geçecekler, hiçe sayacaklar, aldırış etmeyecekler, aynı şeyler olacak en son bizim şah-sımızda İslâm’ı ortadan kaldırmaya çalışacak olurlarsa o zaman da Allah’la karşı karşıya gelip helâki hak edeceklerdir diyoruz. Bakalım bu aşamaları, bu sahneleri, bu kademeleri Nuh kavminde ne kadar anlatılmış, Şuarâ sûresinde ne kadarı anlatılmış bunu tanımaya çalışalım. Nuh dedi ki onların kardeşleri olarak, takvalı olmaz mısınız? Sakınmaz mısınız? Korunmaz mısınız? Allah’ın yasaklarını çiğnemeye korunmaz mısınız? Allah’ın koruması altına girmez misiniz? Allah’la korunmak istemez misiniz? Hayat programınızı Allah’tan almak istemez misiniz? Allah tarif etsin siz de öyle yaşayın, bundan yana de-ğil misiniz? Çünkü ben size güvenilir bir elçiyim. Ben Allah’tan size gönderilmiş emin bir peygamberim. Nuh (a.s) onlara, onların içlerinden biri olarak dedi. Peygamberler hep kavimlerine ey kavmim diye hitap etmişler. Yâni kavimlerini kendilerine mal ederek hitap etmişlerdir. Ya kavmim! Ey kavmim! Ey benden olanlar! Ey benim etim kemiğim olanlar! Diyerek, kendilerinden biri olarak onlara hitap etmişlerdir. İşte toplumuza karşı hitap ederken, insanlarımıza yaklaşırken bizim durumumuz da böyle olacak. Bizler ya Nuh (a.s) gibi olacağız. Yâni ya dışımızdaki in-sanları biz kabul edeceğiz, onlara biz diye hitap edeceğiz. Veya dışımızdaki insanlardan birileri bizden biri olarak bizi uyarırsa o zaman da onu Nuh kabul edecek ve onun uyarısına kulak vereceğiz. Ben sizlere güvenilir bir elçiyim. Nuh (a.s) da, Hûd (a.s) da, Lût (a.s) da, Sâlih (a.s) da, Şuayb (a.s) da, İbrahîm (a.s) da biraz sonra: “İnnî leküm Resûlün emin” diyeceklerine göre anlıyoruz ki hep-si de Resul’dur. Öyleyse Resul yeni bir kitap getiren, yeni bir şeriat getiren peygamberdir tanımı yanıştır. Resul ve Nebî tanımı peygamberlerin konumlarına göre aldığı isimlerdir. Evet Peygamberler Allah’tan haber almaları, Allah’tan haber getirici olmaları açısından Nebîdir, bu haberi topluma yansıtmaları açısından da Resuldür. Tıpkı benim faklı konumlarıma göre adımın değiştiği gibi. Öyle değil mi? Meselâ benim adım hanımıma göre ko-cadır, çocuklarıma göre babadır, talebelerime göre hocadır, size göre de Alidir. Eğer bir de ümmete idareci filan olursam o zaman emirdir, imamdır, halifedir benim adım. İşte peygamber Allah’tan haber getirici özelliğiyle Nebîdir, toplumuna örnekliliği yönüyle de Resuldür. Öy-leyse bütün peygamberler hem Nebîdir, hem de Resuldür diyoruz. Madem ki ben size güvenli bir elçiyim, emin bir peygamberim, öyleyse sizlerin bana güvenmeniz gerekir. Çünkü eminim ben. Öy-leyse hemen akabinde de takvalı davranın! Muttaki olun! Allah’ın koruması altına girin! Hayatınızı Allah için yaşayan Müslümanlar olun! Muttaki olun, ama takvayı da benden öğrenin! Yâni bana itaat ederek takvalı olun! Beni izleyerek, beni takip ederek, benim yaptıklarımı yaparak takvalı olun! Gelin ben size itaati öğreteyim! Gelin takvanın, Al-lah’a Allah’ın istediği kulluğun modelini benden öğrenin! Doğrusu şeytanlar dostlarına fısıldarlar, vahy ederler” (En’âm 121) İnsanların böyle sapmasında, fıska düşmesinde en büyük rol oynayan şeytanlardır. Tüm bu sapmalar şeytanlardandır. Takvanız şöyle olsun, namazınız, zikriniz, tesbihiniz şöyle olsun. Eviniz şöyle olsun, ev tefrişleriniz şöyle olsun, kazanmanız harcamanız şöyle olsun, eğitiminiz, hukukunuz şöyle olsun, hayatınız, oturmalarınız kalk-malarınız şöyle olsun, sofranızda şunlar şunlar bulunsun vs, vs dostlarına uygulasınlar diye sürekli vahiy ulaştırırlar. Tabii eğer Müslümanlar Allah vahyini bırakırlar da, Allah’ın kitabının ve Resullerinin örnekliliğini bırakırlar da dinlerini şeytan vahiylerinden öğrenmeye kalkışırlarsa elbette bu şeytanların oyuncağı olmaktan kurtulamayacaklardır. Bakın Allah’ın elçisi diyor ki: Madem ki ben güvenli elçiyim, öyleyse takvalı olun, Allah’la yol bulun! Hayatınızı Allah tarif etsin! Ama bana itaat edin, bana itaat ederek yapın bu işi. Yâni itaat modelini benden alın, kulluk modelini benden alın. Dikkat edin, açın gözünüzü, ben bu iş için sizden bir ecir bek-liyor muyum? Bir minnetim, bir derdim, bir sıkıntım var mı size karşı? Yok öyle bir şey. Gelin öyleyse beni dinlemeye bakın. Yâni insanlar karşılarında Resûlü Emin gibi görülenlerin durumlarını kontrole hak sahibidirler. Yalan diyecekler meselâ. Sen bun-dan yüzde yüz menfaatleniyorsun da ondan diyorsun. Peygamberlerin böyle bir dertleri de yok. Peygamberlerin derdi: Benim ecrim, benim ücretim, sadece Âlemlerin Rabbi olan Al-lah’a aittir. Ben ecrimi, ücretimi sadece Ondan beklerim. Din alışverişinde bulunduğunuz insanlardan hiçbir ücret beklemeyin sakın ha kesinlikle. Eğer birileriyle din alışverişinde bulunuyorsanız, yâni Kur’an anlatıyorsanız, Sünnet öğretiyorsanız, Müslümanlığına çalışıyorsanız, namaz öğretiyor, selâm öğretiyorsanız, sakın ha ondan bir şey beklemeyin. Benim anladığı bunun galiba iki çözümü var: 1- Birincisi bulunduğunuz ortamda çaylar benden diyeceksiniz. Yâni ikramsa eğer aramızda söz konusu hep biz ikram edelim. Yâni illa da ikram konumunda bulunacaksak ikram eden biz olalım. Ama değilse ikram konumunun dışında bulunmaya çalışmak en iyisidir. Çünkü bakıyoruz adam bir şeyler ikram etti mi sorumluluktan kurtuluveriyor. Ama hiç böyle bir ikram kabul etmeyince adam başlıyor, ya sen bize bir şeyler anlatmak için çırpınıyorsun, ama biz sana hiç bir şey yapamadık demeye başlayınca da onlardan yapmaları gereken şeyi isteme hakkımız doğacaktır o zaman. Değilse bir hocaya bir şey ikram etti mi adam elhamdülillah bugün filan hocaya şunu, şunu ikram ettim diyor ve bununla tatmin oluyor, işi bitiriyor. Yâsîn sûresi Kur’an’ın özeti olan bir sûredir. Orada peygamberlerin yalanlandığı bir ortamda şehrin en uzak gariban mahallelerinden koşup gelen bir adam diyordu ki kavmim, ey kavmim! Durun! Ne yapıyorsunuz siz! Yapmayın! Etmeyin bu Allah elçilerini dinleyin! Çünkü bu insanlar: “Sizden bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsîn 21) Onları dinleyin, onlara itaat edin, çünkü onlar sizden bir ecir, bir ücret istemiyorlar. Bu elçilerin dediklerini tutun, çünkü onlar bu uyarılarının karşılığında sizden bir mükâfat, bir ücret, bir maaş, bir dünyalık istemiyorlar. Sizden böyle bir beklentileri de yok onların. Üs-telik kendileri de hidâyettedir onlar. Yâni sizden istedikleri hidâyet yo-lundadır onlar. Kendileri size tebliğ ettiklerine aynen iman etmişler, kendileri de hidâyet üzeredirler. Size başka şey söyleyip kendileri başka şeyler peşinde değiller onlar diyordu. Evet demek ki bir insana uymak, bir insana tabi olmak için, bir insanın dediklerini yapmak için iki gerekçeden söz ediliyor: Bunlardan ilki o kişinin söylediklerini sadece Allah için söylemesi, istediklerini sadece Allah adına istemesi, yaptığı tebliğini sadece Allah rızası için yapması, karşılığında insanlardan hiçbir ücret istememesi, ikincisi de kendisinin bizzat hidâyet üzere olması. Yâni söylediklerine bizzat ken-disinin teslim olup, uygular, yaşar olması. İşte Allah’ın elçileri böyleydi. Onlar insanlara neyi emretmişlerse, neyi istemişlerse, neyi yasaklamışlarsa onları bizzat kendi hayatlarında en güzel şekilde uygulayan insanlardı. Evet bunlar sizden bir ücret beklemiyorlar, bu söylediklerini kendileri için söylemiyorlar. Öyleyse uyun bunlara. Eğer kendileri için söylüyorlarsa namerttir bunlar diyordu. Biz de insanlara dediklerimizi önce kendimiz için söyleyeceğiz. Veya biz de; bize bir şeyler söyleyen adamın durumuna bakalım. Kendimiz insanlara bir şeyler söylerken durumumuza dikkat edelim. Kesinlikle ücret bekleyerek konuşmayalım. Ama bize birileri bir şeyler söyleyince de dikkat edelim. Eğer o adam kendisi için diyorsa, başka bir gâye için dediyse, şımarıklığı için dediyse, huysuzluğu için, menfaati için, para için dediyse, makam için, şöhret için, mevki için dediyse o zaman da onu dinlemeyelim. Ama gerçekten de biliyorsak Allah için diyor onu kaale alalım, itibara alalım, bunun Müslümanı olduğunu kabullenelim ve istediği gibi hareket edelim inşallah. Evet bu âyetin ortamında ben kendimi buluyorum, sonra karşımdakini aynı ortamda düşünüyorum. Yâni önce bu âyet bana ne dedi? Bunu anlamaya çalışıyorum, sonra da karşımdakini. Ben ücret istemeyeceğim, karşımdaki de ücret ister pozisyonunda olmayacak. Önce dedi bunu, sonra bir daha dedi. Tekrar tekrar takva emrediliyor, tekrar tekrar yolun Allah’la bulunması öğütleniyor. Müslü-manın yapacağı iş zaten bundan başka da değildi. Biz eğer bu peygamber sözünü insanlara ulaştırmaya çalışıyorsak peygamberin fonksiyonunu icra ediyoruz demektir, peygamberin görevini ortaya koyuyoruz demektir ve bundan daha büyük ne şeref olabilir de bizim için? Ya da birileri bize bunu diyorsa o adam şereflidir, şerefli bir adamın bizden istediklerini biz gerçekleştirmeye çalışalım inşallah. Peygamber böyle söyleyince onlar dediler ki:
111. "Sana mı inanacağız? Sana en rezil kimseler uymaktadır" dediler” Ne! Sana inanacağız ha! bu soru değil çünkü. Cevap isteyen bir soru değildir bu. Sana inanalım mı? Değil. En reziller, en pespaye ayak takımları, en düzensiz sefih insanlar sana inanmış, seninle beraber senin dinini yaşarken biz de onlar gibi mi olalım? Biz de onlar gibi mi inanacağız şimdi? Yâni şimdi ey peygamber bunu mu istiyorsun bizden? Tıpkı Bakaradaki: "Onlara, insanların inandığı gibi siz de iman edin! Denilince. Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız? derler." (Bakara 13) Evet kendilerine haydi sizler de şu mü’minler gibi inanın, sizler de onlara benzeyin, sizler de onlar gibi yaşayın, şu imanlarınızı mü’-minler gibi bir görüntüleyin, şu iddialarınızı hayatınıza bir geçirin denilince diyorlar ki, yâni şimdi bizler şu adi, şu bayağı, şu sefih insanlar gibi mi iman edeceğiz? Bunlar gibi mi amel edeceğiz? Bunlar gibi mi yaşayacağız? derler. Çünkü iman amel demektir aynı zamanda. Hani Allah yine Bakarada sizin imanlarınızı zayi etmeyeceğiz buyuruyordu. Ve orada anlatılan imandan kasıt namazdı. O zaman burada iman mı edelim? derken biz senin şu tarif ettiğin gibi mi yaşayalım? Önceden şöyle anlıyorduk bu âyeti: Yâni toplumun en alt tabaka insanları inanmışlar sana, hani aklı başında, dirâyetli, kabiliyetli, inananlar var mı? gibi anlıyorduk, ama hiç te öyle değil mânâ. Yâni sana inanan insanları görüyoruz ağzının tadı yok, karı yok, kız yok hayatlarında, içki yok, kumar yok, saz yok, caz yok, oyun yok, eğlence yok ne bu ya! Ben böyle inanıp ne yapacağım? Bunlar rezil adamlar, böyle hayat mı olur? Böyle yaşam mı olur? demeye çalışmışlar. Sefihlerden kasıt işte budur. Halbuki yine Bakaranın beyanıyla İbrahîm’in dininden yüz çevirenler ancak sefihlerdir âyetinden anlaşılıyor ki sefihler işte bunlardır. İbrahîm’in diniden kim yüz çevirirse gerçek sefih odur, yâni dinden yüz çevirmek idi sefihlik. Adamlar mü'minlerde ayna gibi kendilerini görüyorlar ve diyorlar ki biz sefihler gibi olamayız.
112,115. “Nuh: “Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur; hesapları Rabbime aittir, düşünsenize! Ben inananları kovacak değilim. Ben sadece açıkça uyarıcıyım" dedi.” Nuh (a.s) dedi ki, onların amellerinin hepsi onlara aittir. O sizin sefih kabul ettiğiniz mü’minlerin yaptıkları ameller kendilerine aittir. O benim bileceğim bir şey değildir, benim onunla bir ilgim alâkam yoktur. Yâni eğer biraz ciddiyetiniz varsa, anlamak istiyorsanız, yâni ilim ve amel düzeyine eriştirebilecekseniz benim dediklerimi, düşünün isterseniz ama onların hesabı Allah’a ait, ben onların ne yaptıklarını, ne yapacaklarını, ciddi mi yaptıklarını, yoksa rezil mi olduklarını, rüsva mı olacaklarını bilmem. Rabbim bana böyle bir din göndermiş, ben de onu insanlara ulaştırıyorum. Ona iman edenleri, onu yaşayanları da kabul etmek zorundayım, başka yapacak bir şeyim yok benim. Dün kâfirlerin, dün Nuh kavminin inanmayanlarının, dün Mekke müşriklerinin istediklerini maalesef bugün Müslümanlar istiyorlar. Şu rezilleri, şu pespaye takımı, şu ayak takımını, şu adi, şu parasız pulsuz, şu işsiz aşsız insanları yanından kovarsan ne ala dediler. Şu talebeleri yanına sokmazsan geliriz. Bu böyle beş parasız, diplomasız, işsiz-güçsüz, sosyal hayatı bilmeyen, aktüaliteden habersiz, veya sosyetenin bilmem nerede hangi yemeği yediğini? Köpeğini nerede nasıl sünnet ettirdiğini bilmeyen insanlarla oturup kalkmayı bırakırsan o zaman biz senin yanına gelebiliriz diyen insanların da biz bugün Müslüman insanlar olduğunu görüyoruz. Dedi ki Peygamber: Ben bunları kovacak değilim, kovamam, mümkün değil! Peygamberimizden de istediler bunu. Peygamberimiz bir an meyletti buna. Sebep neydi? Çünkü çok zayıf anında yakaladılar peygamberimizi. Peygamberimiz merhametlidir, şefkatlidir, insanların ateşe gitmelerine mümkün değil tahammül edemez. İnsanların cehenneme gidişlerini bir an durduruvermek bile sanki onun için büyük sevinç kaynağıdır. Böyle bir özelliği vardı Rasûlullah’ın. Dediler ki tamam, biz de inanalım sana, amma bir şartla. Biz gelince onlar olmasın, onlar varken de biz gelmeyelim! Yâni onları kov bile demediler güya, dediler onlara ayrı anlat, bize ayrı anlat. Cenâb-ı Hak buna bile izin vermedi, hemen işi kapattı: “Onları huzurundan kovduğun takdirde zalimlerden olursun." (En’âm 52) Allah Peygamberine diyordu ki sakın o garibanları yanından kovma! Eğer bunlar garibandır diye onları yanından kovarsan o zaman sen zalimlerden olursun! Evet garibanları etrafımızdan kovmamalıyız. Zira Rabbimiz buyurur ki onların hesabından siz sorumlu değilsiniz. Onlar da sizin hesabınızdan sorumlu değildir. Bakın yine Kehf sûresinde Rabbimiz şöyle buyurur: "Peygamberim! Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek ona yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz işinde aşırı giderek kendi hevasına uyan kimseye uyma." (Kehf 28) Evet görüyor musunuz Rabbimizin uyarısını? Bu uyarının gelişinden sonra Allah’ın Resûlü çok korkmuştur. Hattâ sahâbe-i kiramın ifadelerinden anlıyoruz ki bu âyetin gelişinden sonra Allah’ın Resûlü biz kendisinin yanından ayrılmadıkça bizim yanımızdan ayrılamıyordu diyorlar. Kılıçlarına kendi kılıçları, paralarına kendi paraları, evlerine kendi evleri bakabilme özellikleri onları öyle bir kardeş yapmıştı ki aralarında ne sosyal sınıf farkları, ne de üstünlük alçaklık anlayışları kalmıştır. Hepsi yıkılıp gitmiştir. Hattâ bu âyetten sonra peygamberimiz işi bile olsa ashabının yanından kalkamazmış, sabırsız olmayayım, onları darıltmayayım diye. Sahâbe diyor ki biz sezerdik onun bir işinin olduğunu da biz ondan önce kalkardık, Hz. peygamber de kendine yol bulurdu. Bu kadar beraber olurdu onlarla. Yâni zengin olanı, hoca olanı, fabrikası olanı, diploması olanı, makamı olanı, mevkisi olanı farklı karşılarken, eğer fakiri, eğer hamalı, garibanı, tezgahtarı, işçiyi, çırağı farklı karşılıyor-sak, ya da hocayı kucakladığımız gibi talebeyle kucaklaşamıyorsak vay bizim halimize! Evet bu âyetlerden anlıyoruz ki tebliğ edeceğimiz insanların sıralamasını biz kendi kendimize yapmayacağız. Karşımızdaki insanları şu şekilde gruplamamız güzel olacaktır. Karşımızdaki insan ya Müslümanlığının farkında olmayan birisidir, ona İslâm’ı ulaştıralım belki bizim uyarımız ona fayda verecek ve adam olacaktır. Ya da mü'min-dir, bizim anlatmamız sonucunda hayatına biraz daha çekidüzen verecektir. Öyleyse biz neticeyi düşünmeyeceğiz. Çünkü bakın Allah âyet-i kerîmesinde belki diyor. Belki yola gelirler, belki adam olurlar. İnzar edeceğiz ama kovmayacağız. Uyaracağız ama azarlamayacağız. İnzarımız onları kovma ve azarlama mânâsına gelmeyecek, aksine onlara acıma mânâsına gelecektir. İnsanların her zaman bize ulaşabilmeleri için imkân hazırlayacağız. İnsanlardan uzaklaşıp, fildişi kulelerimize çekilmeyeceğiz. Allah korusun da bugün kimi hocaların evine insanlar gündüz saat ondan önce, gece de saat ondan sonra girememektedirler. Neden? efendim zatı alileri istirahat buyuracaklarmış. Bu gerçekten çok ayıp bir şeydir. Allah’ın Resûlünü az evvel anlattım, onun hayatında böyle bir şey kesinlikle yoktur. İnsanlar her an ona ulaşma imkânına sahiptiler. Gerçekten mü'minlerin ihtiyaçları varsa gelebilmeliler, girebilmeliler, bulabilmeliler bizi. Allah hepimizin yardımcısı olsun. Evet tüm peygamberler böyle yapmışlar, bunu demişlerdir. Çünkü benim görevim apaçık bir uyarıdır. Sadece böyle bir görevim var benim, ben başka bir görev de bilmiyorum. Yâni ben sizi neden uyardığımı size hissettirmekle sorumluyum. Değilse anlamıyor adam. Kur’an oku, nasıl okuyacak? Ne yapacak okuyunca? Bunları bilemiyor adam. Nerden başlayacak? Nasıl okuyacak? Ne edecek? anlayamıyor adam. Bir de bu insanlar böyle kendi kendilerine Kur’an dedi diye yapmaktan çok birileri dedi diye yapmaktan yanalar ya, öyleyse insanlara böyle genel tavsiyelerden ziyade Nezir-i Mübîn, belâğ-ı Mübîn yapacağız. İnzarımız açık olacak, yâni adam ne yapacağını bilecek, şaşırıp kalmayacak.
112,115. “Nuh: “Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur; hesapları Rabbime aittir, düşünsenize! Ben inananları kovacak değilim. Ben sadece açıkça uyarıcıyım" dedi.” Nuh (a.s) dedi ki, onların amellerinin hepsi onlara aittir. O sizin sefih kabul ettiğiniz mü’minlerin yaptıkları ameller kendilerine aittir. O benim bileceğim bir şey değildir, benim onunla bir ilgim alâkam yoktur. Yâni eğer biraz ciddiyetiniz varsa, anlamak istiyorsanız, yâni ilim ve amel düzeyine eriştirebilecekseniz benim dediklerimi, düşünün isterseniz ama onların hesabı Allah’a ait, ben onların ne yaptıklarını, ne yapacaklarını, ciddi mi yaptıklarını, yoksa rezil mi olduklarını, rüsva mı olacaklarını bilmem. Rabbim bana böyle bir din göndermiş, ben de onu insanlara ulaştırıyorum. Ona iman edenleri, onu yaşayanları da kabul etmek zorundayım, başka yapacak bir şeyim yok benim. Dün kâfirlerin, dün Nuh kavminin inanmayanlarının, dün Mekke müşriklerinin istediklerini maalesef bugün Müslümanlar istiyorlar. Şu rezilleri, şu pespaye takımı, şu ayak takımını, şu adi, şu parasız pulsuz, şu işsiz aşsız insanları yanından kovarsan ne ala dediler. Şu talebeleri yanına sokmazsan geliriz. Bu böyle beş parasız, diplomasız, işsiz-güçsüz, sosyal hayatı bilmeyen, aktüaliteden habersiz, veya sosyetenin bilmem nerede hangi yemeği yediğini? Köpeğini nerede nasıl sünnet ettirdiğini bilmeyen insanlarla oturup kalkmayı bırakırsan o zaman biz senin yanına gelebiliriz diyen insanların da biz bugün Müslüman insanlar olduğunu görüyoruz. Dedi ki Peygamber: Ben bunları kovacak değilim, kovamam, mümkün değil! Peygamberimizden de istediler bunu. Peygamberimiz bir an meyletti buna. Sebep neydi? Çünkü çok zayıf anında yakaladılar peygamberimizi. Peygamberimiz merhametlidir, şefkatlidir, insanların ateşe gitmelerine mümkün değil tahammül edemez. İnsanların cehenneme gidişlerini bir an durduruvermek bile sanki onun için büyük sevinç kaynağıdır. Böyle bir özelliği vardı Rasûlullah’ın. Dediler ki tamam, biz de inanalım sana, amma bir şartla. Biz gelince onlar olmasın, onlar varken de biz gelmeyelim! Yâni onları kov bile demediler güya, dediler onlara ayrı anlat, bize ayrı anlat. Cenâb-ı Hak buna bile izin vermedi, hemen işi kapattı: “Onları huzurundan kovduğun takdirde zalimlerden olursun." (En’âm 52) Allah Peygamberine diyordu ki sakın o garibanları yanından kovma! Eğer bunlar garibandır diye onları yanından kovarsan o zaman sen zalimlerden olursun! Evet garibanları etrafımızdan kovmamalıyız. Zira Rabbimiz buyurur ki onların hesabından siz sorumlu değilsiniz. Onlar da sizin hesabınızdan sorumlu değildir. Bakın yine Kehf sûresinde Rabbimiz şöyle buyurur: "Peygamberim! Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek ona yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz işinde aşırı giderek kendi hevasına uyan kimseye uyma." (Kehf 28) Evet görüyor musunuz Rabbimizin uyarısını? Bu uyarının gelişinden sonra Allah’ın Resûlü çok korkmuştur. Hattâ sahâbe-i kiramın ifadelerinden anlıyoruz ki bu âyetin gelişinden sonra Allah’ın Resûlü biz kendisinin yanından ayrılmadıkça bizim yanımızdan ayrılamıyordu diyorlar. Kılıçlarına kendi kılıçları, paralarına kendi paraları, evlerine kendi evleri bakabilme özellikleri onları öyle bir kardeş yapmıştı ki aralarında ne sosyal sınıf farkları, ne de üstünlük alçaklık anlayışları kalmıştır. Hepsi yıkılıp gitmiştir. Hattâ bu âyetten sonra peygamberimiz işi bile olsa ashabının yanından kalkamazmış, sabırsız olmayayım, onları darıltmayayım diye. Sahâbe diyor ki biz sezerdik onun bir işinin olduğunu da biz ondan önce kalkardık, Hz. peygamber de kendine yol bulurdu. Bu kadar beraber olurdu onlarla. Yâni zengin olanı, hoca olanı, fabrikası olanı, diploması olanı, makamı olanı, mevkisi olanı farklı karşılarken, eğer fakiri, eğer hamalı, garibanı, tezgahtarı, işçiyi, çırağı farklı karşılıyor-sak, ya da hocayı kucakladığımız gibi talebeyle kucaklaşamıyorsak vay bizim halimize! Evet bu âyetlerden anlıyoruz ki tebliğ edeceğimiz insanların sıralamasını biz kendi kendimize yapmayacağız. Karşımızdaki insanları şu şekilde gruplamamız güzel olacaktır. Karşımızdaki insan ya Müslümanlığının farkında olmayan birisidir, ona İslâm’ı ulaştıralım belki bizim uyarımız ona fayda verecek ve adam olacaktır. Ya da mü'min-dir, bizim anlatmamız sonucunda hayatına biraz daha çekidüzen verecektir. Öyleyse biz neticeyi düşünmeyeceğiz. Çünkü bakın Allah âyet-i kerîmesinde belki diyor. Belki yola gelirler, belki adam olurlar. İnzar edeceğiz ama kovmayacağız. Uyaracağız ama azarlamayacağız. İnzarımız onları kovma ve azarlama mânâsına gelmeyecek, aksine onlara acıma mânâsına gelecektir. İnsanların her zaman bize ulaşabilmeleri için imkân hazırlayacağız. İnsanlardan uzaklaşıp, fildişi kulelerimize çekilmeyeceğiz. Allah korusun da bugün kimi hocaların evine insanlar gündüz saat ondan önce, gece de saat ondan sonra girememektedirler. Neden? efendim zatı alileri istirahat buyuracaklarmış. Bu gerçekten çok ayıp bir şeydir. Allah’ın Resûlünü az evvel anlattım, onun hayatında böyle bir şey kesinlikle yoktur. İnsanlar her an ona ulaşma imkânına sahiptiler. Gerçekten mü'minlerin ihtiyaçları varsa gelebilmeliler, girebilmeliler, bulabilmeliler bizi. Allah hepimizin yardımcısı olsun. Evet tüm peygamberler böyle yapmışlar, bunu demişlerdir. Çünkü benim görevim apaçık bir uyarıdır. Sadece böyle bir görevim var benim, ben başka bir görev de bilmiyorum. Yâni ben sizi neden uyardığımı size hissettirmekle sorumluyum. Değilse anlamıyor adam. Kur’an oku, nasıl okuyacak? Ne yapacak okuyunca? Bunları bilemiyor adam. Nerden başlayacak? Nasıl okuyacak? Ne edecek? anlayamıyor adam. Bir de bu insanlar böyle kendi kendilerine Kur’an dedi diye yapmaktan çok birileri dedi diye yapmaktan yanalar ya, öyleyse insanlara böyle genel tavsiyelerden ziyade Nezir-i Mübîn, belâğ-ı Mübîn yapacağız. İnzarımız açık olacak, yâni adam ne yapacağını bilecek, şaşırıp kalmayacak.
112,115. “Nuh: “Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur; hesapları Rabbime aittir, düşünsenize! Ben inananları kovacak değilim. Ben sadece açıkça uyarıcıyım" dedi.” Nuh (a.s) dedi ki, onların amellerinin hepsi onlara aittir. O sizin sefih kabul ettiğiniz mü’minlerin yaptıkları ameller kendilerine aittir. O benim bileceğim bir şey değildir, benim onunla bir ilgim alâkam yoktur. Yâni eğer biraz ciddiyetiniz varsa, anlamak istiyorsanız, yâni ilim ve amel düzeyine eriştirebilecekseniz benim dediklerimi, düşünün isterseniz ama onların hesabı Allah’a ait, ben onların ne yaptıklarını, ne yapacaklarını, ciddi mi yaptıklarını, yoksa rezil mi olduklarını, rüsva mı olacaklarını bilmem. Rabbim bana böyle bir din göndermiş, ben de onu insanlara ulaştırıyorum. Ona iman edenleri, onu yaşayanları da kabul etmek zorundayım, başka yapacak bir şeyim yok benim. Dün kâfirlerin, dün Nuh kavminin inanmayanlarının, dün Mekke müşriklerinin istediklerini maalesef bugün Müslümanlar istiyorlar. Şu rezilleri, şu pespaye takımı, şu ayak takımını, şu adi, şu parasız pulsuz, şu işsiz aşsız insanları yanından kovarsan ne ala dediler. Şu talebeleri yanına sokmazsan geliriz. Bu böyle beş parasız, diplomasız, işsiz-güçsüz, sosyal hayatı bilmeyen, aktüaliteden habersiz, veya sosyetenin bilmem nerede hangi yemeği yediğini? Köpeğini nerede nasıl sünnet ettirdiğini bilmeyen insanlarla oturup kalkmayı bırakırsan o zaman biz senin yanına gelebiliriz diyen insanların da biz bugün Müslüman insanlar olduğunu görüyoruz. Dedi ki Peygamber: Ben bunları kovacak değilim, kovamam, mümkün değil! Peygamberimizden de istediler bunu. Peygamberimiz bir an meyletti buna. Sebep neydi? Çünkü çok zayıf anında yakaladılar peygamberimizi. Peygamberimiz merhametlidir, şefkatlidir, insanların ateşe gitmelerine mümkün değil tahammül edemez. İnsanların cehenneme gidişlerini bir an durduruvermek bile sanki onun için büyük sevinç kaynağıdır. Böyle bir özelliği vardı Rasûlullah’ın. Dediler ki tamam, biz de inanalım sana, amma bir şartla. Biz gelince onlar olmasın, onlar varken de biz gelmeyelim! Yâni onları kov bile demediler güya, dediler onlara ayrı anlat, bize ayrı anlat. Cenâb-ı Hak buna bile izin vermedi, hemen işi kapattı: “Onları huzurundan kovduğun takdirde zalimlerden olursun." (En’âm 52) Allah Peygamberine diyordu ki sakın o garibanları yanından kovma! Eğer bunlar garibandır diye onları yanından kovarsan o zaman sen zalimlerden olursun! Evet garibanları etrafımızdan kovmamalıyız. Zira Rabbimiz buyurur ki onların hesabından siz sorumlu değilsiniz. Onlar da sizin hesabınızdan sorumlu değildir. Bakın yine Kehf sûresinde Rabbimiz şöyle buyurur: "Peygamberim! Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek ona yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz işinde aşırı giderek kendi hevasına uyan kimseye uyma." (Kehf 28) Evet görüyor musunuz Rabbimizin uyarısını? Bu uyarının gelişinden sonra Allah’ın Resûlü çok korkmuştur. Hattâ sahâbe-i kiramın ifadelerinden anlıyoruz ki bu âyetin gelişinden sonra Allah’ın Resûlü biz kendisinin yanından ayrılmadıkça bizim yanımızdan ayrılamıyordu diyorlar. Kılıçlarına kendi kılıçları, paralarına kendi paraları, evlerine kendi evleri bakabilme özellikleri onları öyle bir kardeş yapmıştı ki aralarında ne sosyal sınıf farkları, ne de üstünlük alçaklık anlayışları kalmıştır. Hepsi yıkılıp gitmiştir. Hattâ bu âyetten sonra peygamberimiz işi bile olsa ashabının yanından kalkamazmış, sabırsız olmayayım, onları darıltmayayım diye. Sahâbe diyor ki biz sezerdik onun bir işinin olduğunu da biz ondan önce kalkardık, Hz. peygamber de kendine yol bulurdu. Bu kadar beraber olurdu onlarla. Yâni zengin olanı, hoca olanı, fabrikası olanı, diploması olanı, makamı olanı, mevkisi olanı farklı karşılarken, eğer fakiri, eğer hamalı, garibanı, tezgahtarı, işçiyi, çırağı farklı karşılıyor-sak, ya da hocayı kucakladığımız gibi talebeyle kucaklaşamıyorsak vay bizim halimize! Evet bu âyetlerden anlıyoruz ki tebliğ edeceğimiz insanların sıralamasını biz kendi kendimize yapmayacağız. Karşımızdaki insanları şu şekilde gruplamamız güzel olacaktır. Karşımızdaki insan ya Müslümanlığının farkında olmayan birisidir, ona İslâm’ı ulaştıralım belki bizim uyarımız ona fayda verecek ve adam olacaktır. Ya da mü'min-dir, bizim anlatmamız sonucunda hayatına biraz daha çekidüzen verecektir. Öyleyse biz neticeyi düşünmeyeceğiz. Çünkü bakın Allah âyet-i kerîmesinde belki diyor. Belki yola gelirler, belki adam olurlar. İnzar edeceğiz ama kovmayacağız. Uyaracağız ama azarlamayacağız. İnzarımız onları kovma ve azarlama mânâsına gelmeyecek, aksine onlara acıma mânâsına gelecektir. İnsanların her zaman bize ulaşabilmeleri için imkân hazırlayacağız. İnsanlardan uzaklaşıp, fildişi kulelerimize çekilmeyeceğiz. Allah korusun da bugün kimi hocaların evine insanlar gündüz saat ondan önce, gece de saat ondan sonra girememektedirler. Neden? efendim zatı alileri istirahat buyuracaklarmış. Bu gerçekten çok ayıp bir şeydir. Allah’ın Resûlünü az evvel anlattım, onun hayatında böyle bir şey kesinlikle yoktur. İnsanlar her an ona ulaşma imkânına sahiptiler. Gerçekten mü'minlerin ihtiyaçları varsa gelebilmeliler, girebilmeliler, bulabilmeliler bizi. Allah hepimizin yardımcısı olsun. Evet tüm peygamberler böyle yapmışlar, bunu demişlerdir. Çünkü benim görevim apaçık bir uyarıdır. Sadece böyle bir görevim var benim, ben başka bir görev de bilmiyorum. Yâni ben sizi neden uyardığımı size hissettirmekle sorumluyum. Değilse anlamıyor adam. Kur’an oku, nasıl okuyacak? Ne yapacak okuyunca? Bunları bilemiyor adam. Nerden başlayacak? Nasıl okuyacak? Ne edecek? anlayamıyor adam. Bir de bu insanlar böyle kendi kendilerine Kur’an dedi diye yapmaktan çok birileri dedi diye yapmaktan yanalar ya, öyleyse insanlara böyle genel tavsiyelerden ziyade Nezir-i Mübîn, belâğ-ı Mübîn yapacağız. İnzarımız açık olacak, yâni adam ne yapacağını bilecek, şaşırıp kalmayacak.
112,115. “Nuh: “Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur; hesapları Rabbime aittir, düşünsenize! Ben inananları kovacak değilim. Ben sadece açıkça uyarıcıyım" dedi.” Nuh (a.s) dedi ki, onların amellerinin hepsi onlara aittir. O sizin sefih kabul ettiğiniz mü’minlerin yaptıkları ameller kendilerine aittir. O benim bileceğim bir şey değildir, benim onunla bir ilgim alâkam yoktur. Yâni eğer biraz ciddiyetiniz varsa, anlamak istiyorsanız, yâni ilim ve amel düzeyine eriştirebilecekseniz benim dediklerimi, düşünün isterseniz ama onların hesabı Allah’a ait, ben onların ne yaptıklarını, ne yapacaklarını, ciddi mi yaptıklarını, yoksa rezil mi olduklarını, rüsva mı olacaklarını bilmem. Rabbim bana böyle bir din göndermiş, ben de onu insanlara ulaştırıyorum. Ona iman edenleri, onu yaşayanları da kabul etmek zorundayım, başka yapacak bir şeyim yok benim. Dün kâfirlerin, dün Nuh kavminin inanmayanlarının, dün Mekke müşriklerinin istediklerini maalesef bugün Müslümanlar istiyorlar. Şu rezilleri, şu pespaye takımı, şu ayak takımını, şu adi, şu parasız pulsuz, şu işsiz aşsız insanları yanından kovarsan ne ala dediler. Şu talebeleri yanına sokmazsan geliriz. Bu böyle beş parasız, diplomasız, işsiz-güçsüz, sosyal hayatı bilmeyen, aktüaliteden habersiz, veya sosyetenin bilmem nerede hangi yemeği yediğini? Köpeğini nerede nasıl sünnet ettirdiğini bilmeyen insanlarla oturup kalkmayı bırakırsan o zaman biz senin yanına gelebiliriz diyen insanların da biz bugün Müslüman insanlar olduğunu görüyoruz. Dedi ki Peygamber: Ben bunları kovacak değilim, kovamam, mümkün değil! Peygamberimizden de istediler bunu. Peygamberimiz bir an meyletti buna. Sebep neydi? Çünkü çok zayıf anında yakaladılar peygamberimizi. Peygamberimiz merhametlidir, şefkatlidir, insanların ateşe gitmelerine mümkün değil tahammül edemez. İnsanların cehenneme gidişlerini bir an durduruvermek bile sanki onun için büyük sevinç kaynağıdır. Böyle bir özelliği vardı Rasûlullah’ın. Dediler ki tamam, biz de inanalım sana, amma bir şartla. Biz gelince onlar olmasın, onlar varken de biz gelmeyelim! Yâni onları kov bile demediler güya, dediler onlara ayrı anlat, bize ayrı anlat. Cenâb-ı Hak buna bile izin vermedi, hemen işi kapattı: “Onları huzurundan kovduğun takdirde zalimlerden olursun." (En’âm 52) Allah Peygamberine diyordu ki sakın o garibanları yanından kovma! Eğer bunlar garibandır diye onları yanından kovarsan o zaman sen zalimlerden olursun! Evet garibanları etrafımızdan kovmamalıyız. Zira Rabbimiz buyurur ki onların hesabından siz sorumlu değilsiniz. Onlar da sizin hesabınızdan sorumlu değildir. Bakın yine Kehf sûresinde Rabbimiz şöyle buyurur: "Peygamberim! Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek ona yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz işinde aşırı giderek kendi hevasına uyan kimseye uyma." (Kehf 28) Evet görüyor musunuz Rabbimizin uyarısını? Bu uyarının gelişinden sonra Allah’ın Resûlü çok korkmuştur. Hattâ sahâbe-i kiramın ifadelerinden anlıyoruz ki bu âyetin gelişinden sonra Allah’ın Resûlü biz kendisinin yanından ayrılmadıkça bizim yanımızdan ayrılamıyordu diyorlar. Kılıçlarına kendi kılıçları, paralarına kendi paraları, evlerine kendi evleri bakabilme özellikleri onları öyle bir kardeş yapmıştı ki aralarında ne sosyal sınıf farkları, ne de üstünlük alçaklık anlayışları kalmıştır. Hepsi yıkılıp gitmiştir. Hattâ bu âyetten sonra peygamberimiz işi bile olsa ashabının yanından kalkamazmış, sabırsız olmayayım, onları darıltmayayım diye. Sahâbe diyor ki biz sezerdik onun bir işinin olduğunu da biz ondan önce kalkardık, Hz. peygamber de kendine yol bulurdu. Bu kadar beraber olurdu onlarla. Yâni zengin olanı, hoca olanı, fabrikası olanı, diploması olanı, makamı olanı, mevkisi olanı farklı karşılarken, eğer fakiri, eğer hamalı, garibanı, tezgahtarı, işçiyi, çırağı farklı karşılıyor-sak, ya da hocayı kucakladığımız gibi talebeyle kucaklaşamıyorsak vay bizim halimize! Evet bu âyetlerden anlıyoruz ki tebliğ edeceğimiz insanların sıralamasını biz kendi kendimize yapmayacağız. Karşımızdaki insanları şu şekilde gruplamamız güzel olacaktır. Karşımızdaki insan ya Müslümanlığının farkında olmayan birisidir, ona İslâm’ı ulaştıralım belki bizim uyarımız ona fayda verecek ve adam olacaktır. Ya da mü'min-dir, bizim anlatmamız sonucunda hayatına biraz daha çekidüzen verecektir. Öyleyse biz neticeyi düşünmeyeceğiz. Çünkü bakın Allah âyet-i kerîmesinde belki diyor. Belki yola gelirler, belki adam olurlar. İnzar edeceğiz ama kovmayacağız. Uyaracağız ama azarlamayacağız. İnzarımız onları kovma ve azarlama mânâsına gelmeyecek, aksine onlara acıma mânâsına gelecektir. İnsanların her zaman bize ulaşabilmeleri için imkân hazırlayacağız. İnsanlardan uzaklaşıp, fildişi kulelerimize çekilmeyeceğiz. Allah korusun da bugün kimi hocaların evine insanlar gündüz saat ondan önce, gece de saat ondan sonra girememektedirler. Neden? efendim zatı alileri istirahat buyuracaklarmış. Bu gerçekten çok ayıp bir şeydir. Allah’ın Resûlünü az evvel anlattım, onun hayatında böyle bir şey kesinlikle yoktur. İnsanlar her an ona ulaşma imkânına sahiptiler. Gerçekten mü'minlerin ihtiyaçları varsa gelebilmeliler, girebilmeliler, bulabilmeliler bizi. Allah hepimizin yardımcısı olsun. Evet tüm peygamberler böyle yapmışlar, bunu demişlerdir. Çünkü benim görevim apaçık bir uyarıdır. Sadece böyle bir görevim var benim, ben başka bir görev de bilmiyorum. Yâni ben sizi neden uyardığımı size hissettirmekle sorumluyum. Değilse anlamıyor adam. Kur’an oku, nasıl okuyacak? Ne yapacak okuyunca? Bunları bilemiyor adam. Nerden başlayacak? Nasıl okuyacak? Ne edecek? anlayamıyor adam. Bir de bu insanlar böyle kendi kendilerine Kur’an dedi diye yapmaktan çok birileri dedi diye yapmaktan yanalar ya, öyleyse insanlara böyle genel tavsiyelerden ziyade Nezir-i Mübîn, belâğ-ı Mübîn yapacağız. İnzarımız açık olacak, yâni adam ne yapacağını bilecek, şaşırıp kalmayacak.
116. “Ey Nuh! Eğer bu işe son vermezsen, şüphesiz taşlananlardan olacaksın" dediler.” Dediler ki ey Nuh eğer bu işten vazgeçmezsen, eğer bu işe bir son vermezsen senin canına okuyacağız. Kime diyorlar bunu? Peygambere diyorlar. Öyleyse hiç de alınmaya gerek yok. Peygambere bunu dediklerine göre bize neler diyecekler? Eğer biz de peygamber yolunun yolcusu olabilirsek bize de diyecekler bunu. Teklifsiz bir dâvetçiye, hatasız bir insana, günâhsız bir insana diyorlar bunu. Hatasızlığın doruk noktadaki örneğine diyorlar bunu. Ey Nuh bu işten vazgeç! Bırak bu işi! Çünkü peygamber görevini sürdürdükçe dışında rahatsızlanan insanlar vardı. Onun varlığından, Onun programından, Onun hayatından, Onun mesajından rahatsız olanlar vardı. Varlığından, durumundan, konumundan gocunanlar vardı. Onların programları, onların anlayışları bozuluyordu. Nuh oldukça, Nuh (a.s) var oldukça, Hz. Nuh mesajını yaydıkça, ya da Hz. Nuh varlığını sürdürdükçe yanlışlıklar fark edilecek, herkes yanlışlarını fark edecekti. Hz. Nuh, kriter olarak, kıstas olarak bulunacaktı. Toplumda tek başına da kalsa yolunu, inancını, dâvâsını sürdürmeye devam eder Allah’ın elçileri. Ya da insanlar peygamberi işte onun için yok etmeye çalışıyorlar. Gel bir sene sen bizim İlâhlarımıza bir sene de biz seninkine derler. Ya da arada bir bizimkine şöyle bir uğrayıver. Veya en azından bizimkinin aleyhinde konuşmayıver. Ya da hiç olamazsa dokunma, biz bizimkini, sen de kendininkini yaşa. Böylece kendilerinin ki ortadan kaybolmayacak. Kendilerininki de normal olacak. Dertleri bu adamların. Meselâ bir toplumda bir tek kadın kapalı, ama herkes açık olsa yiyiverecek gibi olurlar onu değil mi? Niye? Çünkü toplum içinde böyle örtülü bir kadıncağızın varlığı açıkların varlığını ortaya koyuyor da ondan.
117,118. “Nuh: “Rabbim! Milletim beni yalanladı. Benimle onların arasında Sen hüküm ver. Beni ve beraberimdeki inananları kurtar" dedi” Evet toplumunun bu tehdidini alan Hz. Nuh dedi ki, ya Rabbi kavmim beni yalan saydılar. Beni yalanladılar. Ya Rabbi benimle onların arasını sen ayır. Benimle onların arasında sen hüküm ver ya Rabbi. Kur’an’ın diğer yerlerinde görüyoruz ki bu Allah’ın Hz. Nuh’a o kavmin artık bir daha yola gelmeyeceğini bildirmesinden sonra olmuştur. Artık bugünden sonra eski inananlardan başkası sana inanmayacak diyor Allah, onların asla yola gelmeyeceklerini anlayan Nuh (a.s) da böylece dua ediyor. Veya Nuh sûresinin beyanıyla bunların hepsini helâk et ya Rabbi, yok et ya Rabbi! Çünkü bunlar doğurdukları zaman ancak fâ-sık ve facir doğururlar ya Rabbi! diye beddua etmiştir. Öyleyse bizim dâvet görevimiz, tebliğ görevimiz ancak Allah’tan gelecek bir mesajla bitecektir. Ya da onlar bu mesajı kabullenecek o zaman bitecektir. Veya geberecekler o zaman bizim vazifemiz sona erecektir. Ya Rabbi kavmim beni yalan sayıyor. Dediklerimi dinlemiyorlar, kaale almıyorlar beni, onlarla benim aramı aç ya Rabbi! Onlarla benim aramı bitir ya Rabbi! Bu görevime bir son ver ya Rabbi! Ve beni ve benimle birlik olanları düzlüğe çıkar! İman edenleri kurtar ya Rabbi! diye dua ediyor.
117,118. “Nuh: “Rabbim! Milletim beni yalanladı. Benimle onların arasında Sen hüküm ver. Beni ve beraberimdeki inananları kurtar" dedi” Evet toplumunun bu tehdidini alan Hz. Nuh dedi ki, ya Rabbi kavmim beni yalan saydılar. Beni yalanladılar. Ya Rabbi benimle onların arasını sen ayır. Benimle onların arasında sen hüküm ver ya Rabbi. Kur’an’ın diğer yerlerinde görüyoruz ki bu Allah’ın Hz. Nuh’a o kavmin artık bir daha yola gelmeyeceğini bildirmesinden sonra olmuştur. Artık bugünden sonra eski inananlardan başkası sana inanmayacak diyor Allah, onların asla yola gelmeyeceklerini anlayan Nuh (a.s) da böylece dua ediyor. Veya Nuh sûresinin beyanıyla bunların hepsini helâk et ya Rabbi, yok et ya Rabbi! Çünkü bunlar doğurdukları zaman ancak fâ-sık ve facir doğururlar ya Rabbi! diye beddua etmiştir. Öyleyse bizim dâvet görevimiz, tebliğ görevimiz ancak Allah’tan gelecek bir mesajla bitecektir. Ya da onlar bu mesajı kabullenecek o zaman bitecektir. Veya geberecekler o zaman bizim vazifemiz sona erecektir. Ya Rabbi kavmim beni yalan sayıyor. Dediklerimi dinlemiyorlar, kaale almıyorlar beni, onlarla benim aramı aç ya Rabbi! Onlarla benim aramı bitir ya Rabbi! Bu görevime bir son ver ya Rabbi! Ve beni ve benimle birlik olanları düzlüğe çıkar! İman edenleri kurtar ya Rabbi! diye dua ediyor.
119. “Bunun üzerine onu ve beraberinde bulunanları, dolu bir gemi içinde taşıyarak kurtardık.” Allah da Onu ve Onunla birlik olanları, inananları dolu bir gemide kurtardık diyor. En fazla sayıyla kırk kişi deniyor. Yedi kişi deniyor, insanlar var, hayvanlar var. Allah kurtarıyor onları.
120. “Sonra da geride kalanları suda boğduk.” Sonra onların arkasından geri kalanları da biz boğuverdik. Onları gemide kurtardık, geri kalanları da suda boğuverdik.
121,122. “Doğrusu bunda bir ders vardır, ama çoğu inanmamıştır. Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.” Şüphesiz ki bunda âyetler, işaretler, alâmetler vardır. Bize ne anlatılıyor o zaman bu bölümde? Şu bir kaç kişi var ya. Nihâyet toplumda horlanan, küçük görülen, taşlanan hakarete maruz kalan, azap edilen, kaale alınmayan küçücük bir gruptular onlar. Peygambere iman etmişler, peygamber safında yer almışlar, tercihlerini Allah ve elçisinden yana kullanmışlar. Horlandılar, hakaretlere maruz kaldılar, ama buna rağmen sabrettiler, dayandılar, direndiler de sonunda galip gelenler onlar oldu. Öyleyse ey kullarım gelin Allah’a kafa tutmaya kalkmayın! Gelin benimle savaşmaya kalkışmayın! Gelin o safta yer almayın! Gelin benim safımda yer alın, değilse siz bilirsiniz sizin de sonunuz onlardan farklı olmayacaktır diyor Rabbimiz. Unutmayın ki Rabbin Azîzdir, güçlüdür, intikam alıcıdır ama kendisine kulluğa yönelenlere karşı da son derece merhametlidir.
121,122. “Doğrusu bunda bir ders vardır, ama çoğu inanmamıştır. Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.” Şüphesiz ki bunda âyetler, işaretler, alâmetler vardır. Bize ne anlatılıyor o zaman bu bölümde? Şu bir kaç kişi var ya. Nihâyet toplumda horlanan, küçük görülen, taşlanan hakarete maruz kalan, azap edilen, kaale alınmayan küçücük bir gruptular onlar. Peygambere iman etmişler, peygamber safında yer almışlar, tercihlerini Allah ve elçisinden yana kullanmışlar. Horlandılar, hakaretlere maruz kaldılar, ama buna rağmen sabrettiler, dayandılar, direndiler de sonunda galip gelenler onlar oldu. Öyleyse ey kullarım gelin Allah’a kafa tutmaya kalkmayın! Gelin benimle savaşmaya kalkışmayın! Gelin o safta yer almayın! Gelin benim safımda yer alın, değilse siz bilirsiniz sizin de sonunuz onlardan farklı olmayacaktır diyor Rabbimiz. Unutmayın ki Rabbin Azîzdir, güçlüdür, intikam alıcıdır ama kendisine kulluğa yönelenlere karşı da son derece merhametlidir.
123. “Ad Milleti de peygamberleri yalanladı.” Ad kavmi de Allah tarafından kendilerine gönderilen elçilerini, görevlendirilen peygamberlerini yalanladılar. Kendilerine Rableri tarafından mahza bir rahmet kapısı olarak gönderilen Hûd (a.s)’ı yalanladılar, Onu kaale almadılar, yok farz ettiler, değer vermediler. Ya da kendilerine Rabbimiz tarafından pek çok peygamberler gönderildi de onların hepsini yalanladılar.
124,135. “Kardeşleri Hûd, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.” Kendilerine elçi olarak gönderilen Hûd (a.s) onlara dedi ki, sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Allah için bir hayat yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir dünya yaşamaz mısınız? Allah’ın helâl haram sınırlarına riâyet etmez misiniz? Yolunuzu Allah’la, Allah’ın diniyle bulmaz mısınız? Evet Hûd (a.s) da aynen bir önce anlatılan Nuh (a.s) gibi aynı uyarılarla onları Allah için muttaki olmaya, Allah’ın gösterdiği gibi bir hayat yaşamaya dâvet etti. Ben size Rabbiniz tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim dedi. Rabbiniz sizin hayatınıza karışmak istiyor, bunun için de beni aranızdan elçi seçmiştir dedi. Ben kendi kendime gelmiş değilim dedi. Ben sizi aldatan bir hain değilim dedi. Evet Allah’ın elçilerinin tamamı güvenilir insanlardı. Onlar ne kendilerini görevlendiren Rablerine karşı, ne de insanlara karşı, toplumlarına karşı zerre kadar bir hıyanet içinde olmamışlardır. Düşmanlarına bile ihanet etmemişlerdir. Düşmanları bile onlara en kıymetli emânetlerini teslim etmişlerdir. Hepsi de yeryüzünün en güvenilir, en emin insanları olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Allah’ın bu kutlu elçisi de aynen ötekiler gibi toplumunu Allah için takvaya çağırıyordu. Gelin Allah’ı dinleyin, gelin Allah için takvalı olun, Allah’ın istediği kulluğun bilincinde olun ve bana da itaat edin, beni örnek kul bilin, takvanın modelini bende görün, benden öğrenin, beni takip edin, benim gibi bir hayat yaşayın dedi. Toplumunu Allah’a kulluğa ve bu kulluğun pratik göstergesi olan kendisine itaate çağırdı. Ve dedi ki bu işime karşılık, bu dâvetime ve bu örnekliğime karşılık ben sizden bir ücret de istemiyorum, çünkü benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben Onun görevlisiyim ve ücretimi sadece Ondan bekliyorum dedi. Öteki elçiler gibi O da bilgisini, mesaisini paraya çevirmedi. Allah vahyini para kazanma sebebi yapmadı. Mesajını, dâvâsını sömürü aracı yapmadı. Kul olmaları için, Müslüman olmaları için insanlara yalvardı, yakardı, ayaklarına gitti, kendini bu yola adadı ama bunu paraya tahvil etmedi. Hiç kimseden bir şey istemedi. İşte risâlet yolu, peygamber yolu budur. İşte bu Risâletin en güzel örneği insanları yalnız Allah’a kul-luğa çağırmak ve Resullere itaate dâvet etmek ve bu dâvetin karşı-lığında kimseden bir şey istememek ve mükâfatı sadece Allah’tan beklemektir. Bunu yaparken de sadece Allah’ı hesap ederek yeryü-zünün zalim güçlerinin hiçbirisinden çekinmemektir. Yeryüzü zalim-lerine alkış tutarak Müslümanlara hakaret etmemektir. Dini sömürü aracı yapmamaktır. Dini sömürü aracı yapanlara izin vermemektir. Bakın Allah’ın elçisinin uyarıları devam ediyor: Bu sefer uyarı bir başka yöne doğru kaydı. Önce kendisini ortaya koydu. Misyonunu anlattı. Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi olduğunu, güvenilir bir peygamber olduğunu ve bu uyarılarından ötürü onlardan bir ücret istemediğini, para pul peşinde olmadığını anlattıktan sonra şimdi de toplumunu yargılamaya başladı. Toplumun yanlışlarını dile getirmeye başladı. Bakın diyor ki, yoksa sizler yüksek yerlerde, yüksek tepelerde yüksek, yüksek binalar yaparak bu dünyada ölümsüzlüğü mü arıyor-sunuz? Bunlarla kendinizi ebedîleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Yoksa sizler cenneti unuttunuz da, cenneti gündemlerinizden düşürdünüz de Onu dünyada bulma cinnetine mi kapıldınız? Dünyayı cennetleştirme kavgası içine mi girdiniz? Yoksa bu yüksek, yüksek binalarınızla, bu teknolojileriniz, bu anıtlarınız, bu piramitleriniz, bu kulelerinizle bir ömür tüketip, dünyayı mamur edip âhireti unutmaya mı çalışıyorsunuz? Kendisinizi ölümsüzleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Öldükten sonra da insanlar üzerindeki hegemonyalarınızı sürdürmeye mi çalışıyorsunuz? Bu hedefleriniz ne böyle hiç ölmeyecekmiş gibi? Bu koşturmalarınız ne böyle hiç hesaba çekilmeyecekmişsiniz gibi? Bu ne böyle insanların alın terlerini saray diye, köşk diye, fabrika diye yerlere gömüyorsunuz? Ne hakkınız var buna? Yapıtlarınızın önünde insanların secdelere kapanmalarını mı istiyorsunuz? İnsanları Allah’a secdeden engelleyip kendi gücünüz, kendi teknolojiniz önünde mi eğmek, ezmek istiyorsunuz? Ne bu, üç günlük dünyaya verdiğiniz metanet? Dünyaya verdiğiniz önemin onda birini âhirete vermiyorsunuz. Ne kadar kalacaksınız da bu dünyada? Yakaladığınız zaman da cebbarlar gibi yakalıyorsunuz. Tuttuğunuz zaman, ceza verdiğiniz zaman da yaman ceza veriyorsunuz. Yakaladıklarınıza çok kötü azap ediyorsunuz. Sizler ey kavmim diyerek yeryüzünün en güçlü devletine, dünyanın azgın kavmine uyarıda bulunuyordu Allah’ın elçisi. Evet Hûd (a.s) böyle yapayalnız olarak, ama Allah desteğinde bir peygamber olarak dünyanın süper bir gücünün karşısında bunları söylüyor, Allah için dâvetini sürdürüyordu. Ey kavmim, Allah için takvalı olun. Allah karşısında olduğunuzu unutmadan yaşayın. Allah’a kulluğunuzun şuurunda olun. Allah’a olan sorumluluklarınızın bilincinde olun. Allah için bir hayat yaşayın. Yaptıklarınızı Allah’a lâyık yapmaya çalışın. Allah’ın istediği gibi bir takva hayatı yaşayın ve bu konuda da bana itaat edin. Takvayı, Allah’ın istediği kulluğu, Allah’ın istediği hayatı benden öğrenin. Bana bakın, ben nasıl bir kulluk yaşıyorsam sizler de öylece yaşayın di-yordu. Allah’ın elçisi tek başına siyasal ve ekonomik güze sahip insanların, devletin, toplumun karşısında İslâm’ın izzet ve şerefini yaşıyordu. Onların güç ve kuvvetleri, devlet ve saltanatları karşısında zerre kadar bir çekinme, zerre kadar bir korku duymadan dâvetini şöylece sürdürüyordu: Ey kavmim, şu bildiğiniz şeyleri size veren Rabb’ınızdan sakının. Davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Şu bedenlerinizi, şu vücutlarınızı, şu güçlerinizi, kuvvetlerinizi, şu akıllarınızı, şu hayatınızı, şu saltanatlarınızı, şu imkân ve fırsatlarınızı, şu oğullarınızı, kızlarınızı, torunlarınızı, bağlarınızı, bahçelerinizi her şeyinizi size O lütfetmiştir. Doğrusu eğer tüm bu sahip olduğunuz nimetlerin sahibi olan Rabbinize kulluğa yanaşmazsanız, Onun için bir hayat yaşamazsanız ben sizin hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum dedi. Evet büyük bir günün, size yaklaşmakta olan, kıyâmet gününün azabından sizin adınıza endişe duyuyorum. Tüm Allah elçilerinin ortak özelliği işte budur. Onların tamamı toplumlarını kıyâmet gününün, o büyük günün azabıyla uyarmışlardır. Evet insanlar, toplumlar ya o gün gelmeden evvel Allah’ın emirlerine boyun bükerler, Allah’ın istediği bir hayata yönelirler, yahut da büyük bir günün azabıyla yok olup giderler. Ve işte böyle bir günün azabından evvel, vukuundan evvel toplumlar uyarılmayıydı, onların herhangi bir mâzeret hakları kalmamalıydı ki peygamberler bu uyarıyı yapsınlar. Allah’ın elçileri böyle bir günle onları uyarsınlar ki o insanların şöyle deme hakları kalmasın. Ya Rabbi, madem ki bu hayat bâkî değildi, madem ki ölüm vardı, madem ki ölüm bir son değil bir hayatın, bir hesabın başlangıcıydı, madem ki böyle bir helâk yasan vardı, madem ki bizler Sana inanmadığımız, Senin istediğin bir hayatı yaşamadığımız taktirde bizi helâk edecektin, öyleyse bizi niye uyarmadın? Bize niye uyarıcılar göndermedin? Madem böyle bir cehennemin vardı da bizi niye ondan haberdar etmedin? Madem ki böyle bir cennetin vardı da bizi niye onunla bilgilendirmedin? deme hakları olmasın. Bizim bunlardan haberimiz yoktu diyerek mâzeretlerin arkasına saklanma imkânları kalmasın. İşte bu uyarı kıyâmete kadar devam edecektir. Dün bu uyarıyı Allah’ın elçileri yapmıştı, bugün ve yarın da bu kitabın mü’mini olan insanlar yapmaya devam edeceklerdir. Şu anda bizler de ulaşabildiğimiz tüm dünya insanlığına aynen kutlu peygamberlerimiz gibi uyarıda bulunacağız. Gelin kul olan Allah’a. Gelin teslim olun Rabbinize. Gelin şu anda sahip olduğunuz her şeyinizi size lütfeden Rabb’ınızın istediği gibi bir hayat yaşayın. Aksi taktirde iyilerin iyiliklerinin mükâfattı olarak cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinin cezası olarak cehenneme akacakları büyük bir günün azabı sizi beklemektedir. Sizi büyük bir günün helâki ve azabıyla uyarıyoruz demek zorundayız ki şu insanların yarın Allah huzurunda ileri sürebilecekleri bir mâzeretleri olmasın. Bizim bütün bunlardan haberimiz yoktu diyemesinler. Bakın Allah’ın elçisinin bu samimi uyarılarına karşılık kavminin, o süper devletin cevabı şöyle oluyordu:
124,135. “Kardeşleri Hûd, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.” Kendilerine elçi olarak gönderilen Hûd (a.s) onlara dedi ki, sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Allah için bir hayat yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir dünya yaşamaz mısınız? Allah’ın helâl haram sınırlarına riâyet etmez misiniz? Yolunuzu Allah’la, Allah’ın diniyle bulmaz mısınız? Evet Hûd (a.s) da aynen bir önce anlatılan Nuh (a.s) gibi aynı uyarılarla onları Allah için muttaki olmaya, Allah’ın gösterdiği gibi bir hayat yaşamaya dâvet etti. Ben size Rabbiniz tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim dedi. Rabbiniz sizin hayatınıza karışmak istiyor, bunun için de beni aranızdan elçi seçmiştir dedi. Ben kendi kendime gelmiş değilim dedi. Ben sizi aldatan bir hain değilim dedi. Evet Allah’ın elçilerinin tamamı güvenilir insanlardı. Onlar ne kendilerini görevlendiren Rablerine karşı, ne de insanlara karşı, toplumlarına karşı zerre kadar bir hıyanet içinde olmamışlardır. Düşmanlarına bile ihanet etmemişlerdir. Düşmanları bile onlara en kıymetli emânetlerini teslim etmişlerdir. Hepsi de yeryüzünün en güvenilir, en emin insanları olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Allah’ın bu kutlu elçisi de aynen ötekiler gibi toplumunu Allah için takvaya çağırıyordu. Gelin Allah’ı dinleyin, gelin Allah için takvalı olun, Allah’ın istediği kulluğun bilincinde olun ve bana da itaat edin, beni örnek kul bilin, takvanın modelini bende görün, benden öğrenin, beni takip edin, benim gibi bir hayat yaşayın dedi. Toplumunu Allah’a kulluğa ve bu kulluğun pratik göstergesi olan kendisine itaate çağırdı. Ve dedi ki bu işime karşılık, bu dâvetime ve bu örnekliğime karşılık ben sizden bir ücret de istemiyorum, çünkü benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben Onun görevlisiyim ve ücretimi sadece Ondan bekliyorum dedi. Öteki elçiler gibi O da bilgisini, mesaisini paraya çevirmedi. Allah vahyini para kazanma sebebi yapmadı. Mesajını, dâvâsını sömürü aracı yapmadı. Kul olmaları için, Müslüman olmaları için insanlara yalvardı, yakardı, ayaklarına gitti, kendini bu yola adadı ama bunu paraya tahvil etmedi. Hiç kimseden bir şey istemedi. İşte risâlet yolu, peygamber yolu budur. İşte bu Risâletin en güzel örneği insanları yalnız Allah’a kul-luğa çağırmak ve Resullere itaate dâvet etmek ve bu dâvetin karşı-lığında kimseden bir şey istememek ve mükâfatı sadece Allah’tan beklemektir. Bunu yaparken de sadece Allah’ı hesap ederek yeryü-zünün zalim güçlerinin hiçbirisinden çekinmemektir. Yeryüzü zalim-lerine alkış tutarak Müslümanlara hakaret etmemektir. Dini sömürü aracı yapmamaktır. Dini sömürü aracı yapanlara izin vermemektir. Bakın Allah’ın elçisinin uyarıları devam ediyor: Bu sefer uyarı bir başka yöne doğru kaydı. Önce kendisini ortaya koydu. Misyonunu anlattı. Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi olduğunu, güvenilir bir peygamber olduğunu ve bu uyarılarından ötürü onlardan bir ücret istemediğini, para pul peşinde olmadığını anlattıktan sonra şimdi de toplumunu yargılamaya başladı. Toplumun yanlışlarını dile getirmeye başladı. Bakın diyor ki, yoksa sizler yüksek yerlerde, yüksek tepelerde yüksek, yüksek binalar yaparak bu dünyada ölümsüzlüğü mü arıyor-sunuz? Bunlarla kendinizi ebedîleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Yoksa sizler cenneti unuttunuz da, cenneti gündemlerinizden düşürdünüz de Onu dünyada bulma cinnetine mi kapıldınız? Dünyayı cennetleştirme kavgası içine mi girdiniz? Yoksa bu yüksek, yüksek binalarınızla, bu teknolojileriniz, bu anıtlarınız, bu piramitleriniz, bu kulelerinizle bir ömür tüketip, dünyayı mamur edip âhireti unutmaya mı çalışıyorsunuz? Kendisinizi ölümsüzleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Öldükten sonra da insanlar üzerindeki hegemonyalarınızı sürdürmeye mi çalışıyorsunuz? Bu hedefleriniz ne böyle hiç ölmeyecekmiş gibi? Bu koşturmalarınız ne böyle hiç hesaba çekilmeyecekmişsiniz gibi? Bu ne böyle insanların alın terlerini saray diye, köşk diye, fabrika diye yerlere gömüyorsunuz? Ne hakkınız var buna? Yapıtlarınızın önünde insanların secdelere kapanmalarını mı istiyorsunuz? İnsanları Allah’a secdeden engelleyip kendi gücünüz, kendi teknolojiniz önünde mi eğmek, ezmek istiyorsunuz? Ne bu, üç günlük dünyaya verdiğiniz metanet? Dünyaya verdiğiniz önemin onda birini âhirete vermiyorsunuz. Ne kadar kalacaksınız da bu dünyada? Yakaladığınız zaman da cebbarlar gibi yakalıyorsunuz. Tuttuğunuz zaman, ceza verdiğiniz zaman da yaman ceza veriyorsunuz. Yakaladıklarınıza çok kötü azap ediyorsunuz. Sizler ey kavmim diyerek yeryüzünün en güçlü devletine, dünyanın azgın kavmine uyarıda bulunuyordu Allah’ın elçisi. Evet Hûd (a.s) böyle yapayalnız olarak, ama Allah desteğinde bir peygamber olarak dünyanın süper bir gücünün karşısında bunları söylüyor, Allah için dâvetini sürdürüyordu. Ey kavmim, Allah için takvalı olun. Allah karşısında olduğunuzu unutmadan yaşayın. Allah’a kulluğunuzun şuurunda olun. Allah’a olan sorumluluklarınızın bilincinde olun. Allah için bir hayat yaşayın. Yaptıklarınızı Allah’a lâyık yapmaya çalışın. Allah’ın istediği gibi bir takva hayatı yaşayın ve bu konuda da bana itaat edin. Takvayı, Allah’ın istediği kulluğu, Allah’ın istediği hayatı benden öğrenin. Bana bakın, ben nasıl bir kulluk yaşıyorsam sizler de öylece yaşayın di-yordu. Allah’ın elçisi tek başına siyasal ve ekonomik güze sahip insanların, devletin, toplumun karşısında İslâm’ın izzet ve şerefini yaşıyordu. Onların güç ve kuvvetleri, devlet ve saltanatları karşısında zerre kadar bir çekinme, zerre kadar bir korku duymadan dâvetini şöylece sürdürüyordu: Ey kavmim, şu bildiğiniz şeyleri size veren Rabb’ınızdan sakının. Davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Şu bedenlerinizi, şu vücutlarınızı, şu güçlerinizi, kuvvetlerinizi, şu akıllarınızı, şu hayatınızı, şu saltanatlarınızı, şu imkân ve fırsatlarınızı, şu oğullarınızı, kızlarınızı, torunlarınızı, bağlarınızı, bahçelerinizi her şeyinizi size O lütfetmiştir. Doğrusu eğer tüm bu sahip olduğunuz nimetlerin sahibi olan Rabbinize kulluğa yanaşmazsanız, Onun için bir hayat yaşamazsanız ben sizin hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum dedi. Evet büyük bir günün, size yaklaşmakta olan, kıyâmet gününün azabından sizin adınıza endişe duyuyorum. Tüm Allah elçilerinin ortak özelliği işte budur. Onların tamamı toplumlarını kıyâmet gününün, o büyük günün azabıyla uyarmışlardır. Evet insanlar, toplumlar ya o gün gelmeden evvel Allah’ın emirlerine boyun bükerler, Allah’ın istediği bir hayata yönelirler, yahut da büyük bir günün azabıyla yok olup giderler. Ve işte böyle bir günün azabından evvel, vukuundan evvel toplumlar uyarılmayıydı, onların herhangi bir mâzeret hakları kalmamalıydı ki peygamberler bu uyarıyı yapsınlar. Allah’ın elçileri böyle bir günle onları uyarsınlar ki o insanların şöyle deme hakları kalmasın. Ya Rabbi, madem ki bu hayat bâkî değildi, madem ki ölüm vardı, madem ki ölüm bir son değil bir hayatın, bir hesabın başlangıcıydı, madem ki böyle bir helâk yasan vardı, madem ki bizler Sana inanmadığımız, Senin istediğin bir hayatı yaşamadığımız taktirde bizi helâk edecektin, öyleyse bizi niye uyarmadın? Bize niye uyarıcılar göndermedin? Madem böyle bir cehennemin vardı da bizi niye ondan haberdar etmedin? Madem ki böyle bir cennetin vardı da bizi niye onunla bilgilendirmedin? deme hakları olmasın. Bizim bunlardan haberimiz yoktu diyerek mâzeretlerin arkasına saklanma imkânları kalmasın. İşte bu uyarı kıyâmete kadar devam edecektir. Dün bu uyarıyı Allah’ın elçileri yapmıştı, bugün ve yarın da bu kitabın mü’mini olan insanlar yapmaya devam edeceklerdir. Şu anda bizler de ulaşabildiğimiz tüm dünya insanlığına aynen kutlu peygamberlerimiz gibi uyarıda bulunacağız. Gelin kul olan Allah’a. Gelin teslim olun Rabbinize. Gelin şu anda sahip olduğunuz her şeyinizi size lütfeden Rabb’ınızın istediği gibi bir hayat yaşayın. Aksi taktirde iyilerin iyiliklerinin mükâfattı olarak cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinin cezası olarak cehenneme akacakları büyük bir günün azabı sizi beklemektedir. Sizi büyük bir günün helâki ve azabıyla uyarıyoruz demek zorundayız ki şu insanların yarın Allah huzurunda ileri sürebilecekleri bir mâzeretleri olmasın. Bizim bütün bunlardan haberimiz yoktu diyemesinler. Bakın Allah’ın elçisinin bu samimi uyarılarına karşılık kavminin, o süper devletin cevabı şöyle oluyordu:
124,135. “Kardeşleri Hûd, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.” Kendilerine elçi olarak gönderilen Hûd (a.s) onlara dedi ki, sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Allah için bir hayat yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir dünya yaşamaz mısınız? Allah’ın helâl haram sınırlarına riâyet etmez misiniz? Yolunuzu Allah’la, Allah’ın diniyle bulmaz mısınız? Evet Hûd (a.s) da aynen bir önce anlatılan Nuh (a.s) gibi aynı uyarılarla onları Allah için muttaki olmaya, Allah’ın gösterdiği gibi bir hayat yaşamaya dâvet etti. Ben size Rabbiniz tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim dedi. Rabbiniz sizin hayatınıza karışmak istiyor, bunun için de beni aranızdan elçi seçmiştir dedi. Ben kendi kendime gelmiş değilim dedi. Ben sizi aldatan bir hain değilim dedi. Evet Allah’ın elçilerinin tamamı güvenilir insanlardı. Onlar ne kendilerini görevlendiren Rablerine karşı, ne de insanlara karşı, toplumlarına karşı zerre kadar bir hıyanet içinde olmamışlardır. Düşmanlarına bile ihanet etmemişlerdir. Düşmanları bile onlara en kıymetli emânetlerini teslim etmişlerdir. Hepsi de yeryüzünün en güvenilir, en emin insanları olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Allah’ın bu kutlu elçisi de aynen ötekiler gibi toplumunu Allah için takvaya çağırıyordu. Gelin Allah’ı dinleyin, gelin Allah için takvalı olun, Allah’ın istediği kulluğun bilincinde olun ve bana da itaat edin, beni örnek kul bilin, takvanın modelini bende görün, benden öğrenin, beni takip edin, benim gibi bir hayat yaşayın dedi. Toplumunu Allah’a kulluğa ve bu kulluğun pratik göstergesi olan kendisine itaate çağırdı. Ve dedi ki bu işime karşılık, bu dâvetime ve bu örnekliğime karşılık ben sizden bir ücret de istemiyorum, çünkü benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben Onun görevlisiyim ve ücretimi sadece Ondan bekliyorum dedi. Öteki elçiler gibi O da bilgisini, mesaisini paraya çevirmedi. Allah vahyini para kazanma sebebi yapmadı. Mesajını, dâvâsını sömürü aracı yapmadı. Kul olmaları için, Müslüman olmaları için insanlara yalvardı, yakardı, ayaklarına gitti, kendini bu yola adadı ama bunu paraya tahvil etmedi. Hiç kimseden bir şey istemedi. İşte risâlet yolu, peygamber yolu budur. İşte bu Risâletin en güzel örneği insanları yalnız Allah’a kul-luğa çağırmak ve Resullere itaate dâvet etmek ve bu dâvetin karşı-lığında kimseden bir şey istememek ve mükâfatı sadece Allah’tan beklemektir. Bunu yaparken de sadece Allah’ı hesap ederek yeryü-zünün zalim güçlerinin hiçbirisinden çekinmemektir. Yeryüzü zalim-lerine alkış tutarak Müslümanlara hakaret etmemektir. Dini sömürü aracı yapmamaktır. Dini sömürü aracı yapanlara izin vermemektir. Bakın Allah’ın elçisinin uyarıları devam ediyor: Bu sefer uyarı bir başka yöne doğru kaydı. Önce kendisini ortaya koydu. Misyonunu anlattı. Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi olduğunu, güvenilir bir peygamber olduğunu ve bu uyarılarından ötürü onlardan bir ücret istemediğini, para pul peşinde olmadığını anlattıktan sonra şimdi de toplumunu yargılamaya başladı. Toplumun yanlışlarını dile getirmeye başladı. Bakın diyor ki, yoksa sizler yüksek yerlerde, yüksek tepelerde yüksek, yüksek binalar yaparak bu dünyada ölümsüzlüğü mü arıyor-sunuz? Bunlarla kendinizi ebedîleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Yoksa sizler cenneti unuttunuz da, cenneti gündemlerinizden düşürdünüz de Onu dünyada bulma cinnetine mi kapıldınız? Dünyayı cennetleştirme kavgası içine mi girdiniz? Yoksa bu yüksek, yüksek binalarınızla, bu teknolojileriniz, bu anıtlarınız, bu piramitleriniz, bu kulelerinizle bir ömür tüketip, dünyayı mamur edip âhireti unutmaya mı çalışıyorsunuz? Kendisinizi ölümsüzleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Öldükten sonra da insanlar üzerindeki hegemonyalarınızı sürdürmeye mi çalışıyorsunuz? Bu hedefleriniz ne böyle hiç ölmeyecekmiş gibi? Bu koşturmalarınız ne böyle hiç hesaba çekilmeyecekmişsiniz gibi? Bu ne böyle insanların alın terlerini saray diye, köşk diye, fabrika diye yerlere gömüyorsunuz? Ne hakkınız var buna? Yapıtlarınızın önünde insanların secdelere kapanmalarını mı istiyorsunuz? İnsanları Allah’a secdeden engelleyip kendi gücünüz, kendi teknolojiniz önünde mi eğmek, ezmek istiyorsunuz? Ne bu, üç günlük dünyaya verdiğiniz metanet? Dünyaya verdiğiniz önemin onda birini âhirete vermiyorsunuz. Ne kadar kalacaksınız da bu dünyada? Yakaladığınız zaman da cebbarlar gibi yakalıyorsunuz. Tuttuğunuz zaman, ceza verdiğiniz zaman da yaman ceza veriyorsunuz. Yakaladıklarınıza çok kötü azap ediyorsunuz. Sizler ey kavmim diyerek yeryüzünün en güçlü devletine, dünyanın azgın kavmine uyarıda bulunuyordu Allah’ın elçisi. Evet Hûd (a.s) böyle yapayalnız olarak, ama Allah desteğinde bir peygamber olarak dünyanın süper bir gücünün karşısında bunları söylüyor, Allah için dâvetini sürdürüyordu. Ey kavmim, Allah için takvalı olun. Allah karşısında olduğunuzu unutmadan yaşayın. Allah’a kulluğunuzun şuurunda olun. Allah’a olan sorumluluklarınızın bilincinde olun. Allah için bir hayat yaşayın. Yaptıklarınızı Allah’a lâyık yapmaya çalışın. Allah’ın istediği gibi bir takva hayatı yaşayın ve bu konuda da bana itaat edin. Takvayı, Allah’ın istediği kulluğu, Allah’ın istediği hayatı benden öğrenin. Bana bakın, ben nasıl bir kulluk yaşıyorsam sizler de öylece yaşayın di-yordu. Allah’ın elçisi tek başına siyasal ve ekonomik güze sahip insanların, devletin, toplumun karşısında İslâm’ın izzet ve şerefini yaşıyordu. Onların güç ve kuvvetleri, devlet ve saltanatları karşısında zerre kadar bir çekinme, zerre kadar bir korku duymadan dâvetini şöylece sürdürüyordu: Ey kavmim, şu bildiğiniz şeyleri size veren Rabb’ınızdan sakının. Davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Şu bedenlerinizi, şu vücutlarınızı, şu güçlerinizi, kuvvetlerinizi, şu akıllarınızı, şu hayatınızı, şu saltanatlarınızı, şu imkân ve fırsatlarınızı, şu oğullarınızı, kızlarınızı, torunlarınızı, bağlarınızı, bahçelerinizi her şeyinizi size O lütfetmiştir. Doğrusu eğer tüm bu sahip olduğunuz nimetlerin sahibi olan Rabbinize kulluğa yanaşmazsanız, Onun için bir hayat yaşamazsanız ben sizin hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum dedi. Evet büyük bir günün, size yaklaşmakta olan, kıyâmet gününün azabından sizin adınıza endişe duyuyorum. Tüm Allah elçilerinin ortak özelliği işte budur. Onların tamamı toplumlarını kıyâmet gününün, o büyük günün azabıyla uyarmışlardır. Evet insanlar, toplumlar ya o gün gelmeden evvel Allah’ın emirlerine boyun bükerler, Allah’ın istediği bir hayata yönelirler, yahut da büyük bir günün azabıyla yok olup giderler. Ve işte böyle bir günün azabından evvel, vukuundan evvel toplumlar uyarılmayıydı, onların herhangi bir mâzeret hakları kalmamalıydı ki peygamberler bu uyarıyı yapsınlar. Allah’ın elçileri böyle bir günle onları uyarsınlar ki o insanların şöyle deme hakları kalmasın. Ya Rabbi, madem ki bu hayat bâkî değildi, madem ki ölüm vardı, madem ki ölüm bir son değil bir hayatın, bir hesabın başlangıcıydı, madem ki böyle bir helâk yasan vardı, madem ki bizler Sana inanmadığımız, Senin istediğin bir hayatı yaşamadığımız taktirde bizi helâk edecektin, öyleyse bizi niye uyarmadın? Bize niye uyarıcılar göndermedin? Madem böyle bir cehennemin vardı da bizi niye ondan haberdar etmedin? Madem ki böyle bir cennetin vardı da bizi niye onunla bilgilendirmedin? deme hakları olmasın. Bizim bunlardan haberimiz yoktu diyerek mâzeretlerin arkasına saklanma imkânları kalmasın. İşte bu uyarı kıyâmete kadar devam edecektir. Dün bu uyarıyı Allah’ın elçileri yapmıştı, bugün ve yarın da bu kitabın mü’mini olan insanlar yapmaya devam edeceklerdir. Şu anda bizler de ulaşabildiğimiz tüm dünya insanlığına aynen kutlu peygamberlerimiz gibi uyarıda bulunacağız. Gelin kul olan Allah’a. Gelin teslim olun Rabbinize. Gelin şu anda sahip olduğunuz her şeyinizi size lütfeden Rabb’ınızın istediği gibi bir hayat yaşayın. Aksi taktirde iyilerin iyiliklerinin mükâfattı olarak cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinin cezası olarak cehenneme akacakları büyük bir günün azabı sizi beklemektedir. Sizi büyük bir günün helâki ve azabıyla uyarıyoruz demek zorundayız ki şu insanların yarın Allah huzurunda ileri sürebilecekleri bir mâzeretleri olmasın. Bizim bütün bunlardan haberimiz yoktu diyemesinler. Bakın Allah’ın elçisinin bu samimi uyarılarına karşılık kavminin, o süper devletin cevabı şöyle oluyordu:
124,135. “Kardeşleri Hûd, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.” Kendilerine elçi olarak gönderilen Hûd (a.s) onlara dedi ki, sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Allah için bir hayat yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir dünya yaşamaz mısınız? Allah’ın helâl haram sınırlarına riâyet etmez misiniz? Yolunuzu Allah’la, Allah’ın diniyle bulmaz mısınız? Evet Hûd (a.s) da aynen bir önce anlatılan Nuh (a.s) gibi aynı uyarılarla onları Allah için muttaki olmaya, Allah’ın gösterdiği gibi bir hayat yaşamaya dâvet etti. Ben size Rabbiniz tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim dedi. Rabbiniz sizin hayatınıza karışmak istiyor, bunun için de beni aranızdan elçi seçmiştir dedi. Ben kendi kendime gelmiş değilim dedi. Ben sizi aldatan bir hain değilim dedi. Evet Allah’ın elçilerinin tamamı güvenilir insanlardı. Onlar ne kendilerini görevlendiren Rablerine karşı, ne de insanlara karşı, toplumlarına karşı zerre kadar bir hıyanet içinde olmamışlardır. Düşmanlarına bile ihanet etmemişlerdir. Düşmanları bile onlara en kıymetli emânetlerini teslim etmişlerdir. Hepsi de yeryüzünün en güvenilir, en emin insanları olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Allah’ın bu kutlu elçisi de aynen ötekiler gibi toplumunu Allah için takvaya çağırıyordu. Gelin Allah’ı dinleyin, gelin Allah için takvalı olun, Allah’ın istediği kulluğun bilincinde olun ve bana da itaat edin, beni örnek kul bilin, takvanın modelini bende görün, benden öğrenin, beni takip edin, benim gibi bir hayat yaşayın dedi. Toplumunu Allah’a kulluğa ve bu kulluğun pratik göstergesi olan kendisine itaate çağırdı. Ve dedi ki bu işime karşılık, bu dâvetime ve bu örnekliğime karşılık ben sizden bir ücret de istemiyorum, çünkü benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben Onun görevlisiyim ve ücretimi sadece Ondan bekliyorum dedi. Öteki elçiler gibi O da bilgisini, mesaisini paraya çevirmedi. Allah vahyini para kazanma sebebi yapmadı. Mesajını, dâvâsını sömürü aracı yapmadı. Kul olmaları için, Müslüman olmaları için insanlara yalvardı, yakardı, ayaklarına gitti, kendini bu yola adadı ama bunu paraya tahvil etmedi. Hiç kimseden bir şey istemedi. İşte risâlet yolu, peygamber yolu budur. İşte bu Risâletin en güzel örneği insanları yalnız Allah’a kul-luğa çağırmak ve Resullere itaate dâvet etmek ve bu dâvetin karşı-lığında kimseden bir şey istememek ve mükâfatı sadece Allah’tan beklemektir. Bunu yaparken de sadece Allah’ı hesap ederek yeryü-zünün zalim güçlerinin hiçbirisinden çekinmemektir. Yeryüzü zalim-lerine alkış tutarak Müslümanlara hakaret etmemektir. Dini sömürü aracı yapmamaktır. Dini sömürü aracı yapanlara izin vermemektir. Bakın Allah’ın elçisinin uyarıları devam ediyor: Bu sefer uyarı bir başka yöne doğru kaydı. Önce kendisini ortaya koydu. Misyonunu anlattı. Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi olduğunu, güvenilir bir peygamber olduğunu ve bu uyarılarından ötürü onlardan bir ücret istemediğini, para pul peşinde olmadığını anlattıktan sonra şimdi de toplumunu yargılamaya başladı. Toplumun yanlışlarını dile getirmeye başladı. Bakın diyor ki, yoksa sizler yüksek yerlerde, yüksek tepelerde yüksek, yüksek binalar yaparak bu dünyada ölümsüzlüğü mü arıyor-sunuz? Bunlarla kendinizi ebedîleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Yoksa sizler cenneti unuttunuz da, cenneti gündemlerinizden düşürdünüz de Onu dünyada bulma cinnetine mi kapıldınız? Dünyayı cennetleştirme kavgası içine mi girdiniz? Yoksa bu yüksek, yüksek binalarınızla, bu teknolojileriniz, bu anıtlarınız, bu piramitleriniz, bu kulelerinizle bir ömür tüketip, dünyayı mamur edip âhireti unutmaya mı çalışıyorsunuz? Kendisinizi ölümsüzleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Öldükten sonra da insanlar üzerindeki hegemonyalarınızı sürdürmeye mi çalışıyorsunuz? Bu hedefleriniz ne böyle hiç ölmeyecekmiş gibi? Bu koşturmalarınız ne böyle hiç hesaba çekilmeyecekmişsiniz gibi? Bu ne böyle insanların alın terlerini saray diye, köşk diye, fabrika diye yerlere gömüyorsunuz? Ne hakkınız var buna? Yapıtlarınızın önünde insanların secdelere kapanmalarını mı istiyorsunuz? İnsanları Allah’a secdeden engelleyip kendi gücünüz, kendi teknolojiniz önünde mi eğmek, ezmek istiyorsunuz? Ne bu, üç günlük dünyaya verdiğiniz metanet? Dünyaya verdiğiniz önemin onda birini âhirete vermiyorsunuz. Ne kadar kalacaksınız da bu dünyada? Yakaladığınız zaman da cebbarlar gibi yakalıyorsunuz. Tuttuğunuz zaman, ceza verdiğiniz zaman da yaman ceza veriyorsunuz. Yakaladıklarınıza çok kötü azap ediyorsunuz. Sizler ey kavmim diyerek yeryüzünün en güçlü devletine, dünyanın azgın kavmine uyarıda bulunuyordu Allah’ın elçisi. Evet Hûd (a.s) böyle yapayalnız olarak, ama Allah desteğinde bir peygamber olarak dünyanın süper bir gücünün karşısında bunları söylüyor, Allah için dâvetini sürdürüyordu. Ey kavmim, Allah için takvalı olun. Allah karşısında olduğunuzu unutmadan yaşayın. Allah’a kulluğunuzun şuurunda olun. Allah’a olan sorumluluklarınızın bilincinde olun. Allah için bir hayat yaşayın. Yaptıklarınızı Allah’a lâyık yapmaya çalışın. Allah’ın istediği gibi bir takva hayatı yaşayın ve bu konuda da bana itaat edin. Takvayı, Allah’ın istediği kulluğu, Allah’ın istediği hayatı benden öğrenin. Bana bakın, ben nasıl bir kulluk yaşıyorsam sizler de öylece yaşayın di-yordu. Allah’ın elçisi tek başına siyasal ve ekonomik güze sahip insanların, devletin, toplumun karşısında İslâm’ın izzet ve şerefini yaşıyordu. Onların güç ve kuvvetleri, devlet ve saltanatları karşısında zerre kadar bir çekinme, zerre kadar bir korku duymadan dâvetini şöylece sürdürüyordu: Ey kavmim, şu bildiğiniz şeyleri size veren Rabb’ınızdan sakının. Davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Şu bedenlerinizi, şu vücutlarınızı, şu güçlerinizi, kuvvetlerinizi, şu akıllarınızı, şu hayatınızı, şu saltanatlarınızı, şu imkân ve fırsatlarınızı, şu oğullarınızı, kızlarınızı, torunlarınızı, bağlarınızı, bahçelerinizi her şeyinizi size O lütfetmiştir. Doğrusu eğer tüm bu sahip olduğunuz nimetlerin sahibi olan Rabbinize kulluğa yanaşmazsanız, Onun için bir hayat yaşamazsanız ben sizin hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum dedi. Evet büyük bir günün, size yaklaşmakta olan, kıyâmet gününün azabından sizin adınıza endişe duyuyorum. Tüm Allah elçilerinin ortak özelliği işte budur. Onların tamamı toplumlarını kıyâmet gününün, o büyük günün azabıyla uyarmışlardır. Evet insanlar, toplumlar ya o gün gelmeden evvel Allah’ın emirlerine boyun bükerler, Allah’ın istediği bir hayata yönelirler, yahut da büyük bir günün azabıyla yok olup giderler. Ve işte böyle bir günün azabından evvel, vukuundan evvel toplumlar uyarılmayıydı, onların herhangi bir mâzeret hakları kalmamalıydı ki peygamberler bu uyarıyı yapsınlar. Allah’ın elçileri böyle bir günle onları uyarsınlar ki o insanların şöyle deme hakları kalmasın. Ya Rabbi, madem ki bu hayat bâkî değildi, madem ki ölüm vardı, madem ki ölüm bir son değil bir hayatın, bir hesabın başlangıcıydı, madem ki böyle bir helâk yasan vardı, madem ki bizler Sana inanmadığımız, Senin istediğin bir hayatı yaşamadığımız taktirde bizi helâk edecektin, öyleyse bizi niye uyarmadın? Bize niye uyarıcılar göndermedin? Madem böyle bir cehennemin vardı da bizi niye ondan haberdar etmedin? Madem ki böyle bir cennetin vardı da bizi niye onunla bilgilendirmedin? deme hakları olmasın. Bizim bunlardan haberimiz yoktu diyerek mâzeretlerin arkasına saklanma imkânları kalmasın. İşte bu uyarı kıyâmete kadar devam edecektir. Dün bu uyarıyı Allah’ın elçileri yapmıştı, bugün ve yarın da bu kitabın mü’mini olan insanlar yapmaya devam edeceklerdir. Şu anda bizler de ulaşabildiğimiz tüm dünya insanlığına aynen kutlu peygamberlerimiz gibi uyarıda bulunacağız. Gelin kul olan Allah’a. Gelin teslim olun Rabbinize. Gelin şu anda sahip olduğunuz her şeyinizi size lütfeden Rabb’ınızın istediği gibi bir hayat yaşayın. Aksi taktirde iyilerin iyiliklerinin mükâfattı olarak cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinin cezası olarak cehenneme akacakları büyük bir günün azabı sizi beklemektedir. Sizi büyük bir günün helâki ve azabıyla uyarıyoruz demek zorundayız ki şu insanların yarın Allah huzurunda ileri sürebilecekleri bir mâzeretleri olmasın. Bizim bütün bunlardan haberimiz yoktu diyemesinler. Bakın Allah’ın elçisinin bu samimi uyarılarına karşılık kavminin, o süper devletin cevabı şöyle oluyordu: