Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Zûxrûf — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

89 ayetRûpel 2 / 2
50. “Ama azabı ülkelerinden kaldırdığımızda hemen sözlerinden döndüler.” Her defasında söz verdiler ama sözlerinden döndüler. Onların bu sözlerinden döneceklerini bile bile Rabbimiz rahmeti gereği yine de onların üzerlerinden belâlarını kaldırıyordu.
51. “Firavun, milletine şöyle seslendi: “Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?” Bütün bunlar karşısında adam olmayan Firavun şöyle seslendi: “Ey kavmim! Mısır mülkü benim değil mi? Mülk benim değil mi? Şu ırmaklar, şu akıp giden Nil de benim taht-ı tasarrufumda değil mi? Siz hiç düşünmüyor musunuz?” Firavun, kendi yanlışına kendi sapıklığına insanları da ortak etmek istiyordu. Mısır’ı kendisinin yarattığını söylemiyordu ama, kendisinin mülkün sahibi olduğunu söylüyordu. Kendisini mülkün sahibi görüyor, Hz. Musâ’yı da gariban birisi görerek küçümsüyordu. Hz. Musâ’nın, Mısır’ın bir mahallesinde belki çocuklarıyla birlikte yaşadığı küçücük bir evi veya annesinin evi vardı. Firavun ise Musa’ya göre güçlüydü, egemenlik sahibiydi. Allah’ın kendisine verdiği bu imkânlarla Allah’a hamd etmesi gerekirken, onlarla insanlara Rabblik taslamaya çalışıyordu. Bakın Musâ’yı küçük, kendisini büyük görerek şöyle diyor:
52. “Yahut ben zavallı ve neredeyse konuşamayan bu kimseden daha üstün değil miyim?” “Söyleyin bana! Dikkatli bakın! Şu psikopat, şu ne dediği belli olmayan, ne dediğini bilmeyen, ne dediği anlaşılmayan şu adam mı daha üstün, yoksa ben mi daha üstünüm? Şu ne dediği anlaşılmayan adam. Yâni bu bizim dünyamızdan konuşmuyor. Operadan, baleden, müzikten, sanattan, marktan, dolardan, A.B.D’den, Avrupa’dan, A.E.T den I.M.F’den, ekonomik düzenlemelerden söz etmiyor bu adam. Bu bizim dilimizden, bizim dünyamızdan konuşmayan, bizim anlayamayacağımız dilden konuşan bu adam mı üstün yoksa ben mi üstünüm? Bunu hâlâ anlayamadınız mı?” diyordu. Evet, Firavun, anlamak istemediği için, Musa hakkında “ne de-diği anlaşılmayan adam” diyordu. Şimdi de öyle değil mi? Birilerine Allah’ın kitabından bir şeyler anlatmaya çalışıyorsunuz ama adamın dünyası faklı olduğu için, istediği ve beklediği telden çalmadı diye din-lemiyor. Anlamak ve dinlemek istemiyorlar. Bir de Allah korusun, “biz kim, peygamberin sünnetini, Peygamber Efendimizin hadislerini anlamak kim?” diyenler de, onun anlaşılmaz şeyler söylediğini iddia edenler de böyle değil mi? Bu gereksiz ürkeklikleri sebebiyle, hadis kitaplarının arasında Peygamberi bek-letenler de öyle mi, orasını bilmiyorum Allah korusun. Öyle değil mi? Sanki Allah anlaşılmaz söz söylüyor. Sanki peygamber aleyhisselâm anlaşılmaz söz söylüyor. Sanki ben ya da bir başkası dini Allah’tan daha güzel anlatıyor. İnsanların yazıp çizdiklerine yöneliyorlar da Allah ve resûlünün sözlerine yönelmiyorlar. Allah için söyleyin insanların kitap ve sünnete karşı takındıkları bu olumsuz tavır Firavun’un tavrına benzemiyor mu?
53. “Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardım edecek melekler gelmeli değil mi?” Sözü dinlenecek kişinin altınları, gümüşleri olan bir zengin yada orduları, aveneleri olan güçlü birisi olması gerekmez mi? Hani bu adamın ne altınları, ne bilezikleri, ne arabası, ne hanı, hamamı, ne de yanında, kapısında bağlı askerleri var. Malı yok, mülkü yok ve de rütbesi yok diyordu. Yâni bu gerçekten sözü dinlenecek birisi olsaydı, yanında ona hizmet eden melekleri, ordusu, avenesi olmalı değil miydi? İşte Firavun’un ve Firavun sisteminin, imam olacak, lider olacak, sözü dinlenecek kimselerde aradıkları özellikler bunlardır. Onun malı yok, mülkü yok, sadece sade bir kul. Yâni o kendileri gibi halkın malını sömürüp elbise diye sırtına giymemiş, halkın servetini sömürüp, köşklerine yatırmamış bir elçiydi. Halbuki insan bunlarla insan değildi. Parayla, pulla, makamla, altınla, gümüşle insan insan değildi. İnsan kalbinde taşıdığı yüce değerlerle insandı. İnsan, imanıyla, kulluğuyla, Rabbine teslimiyetiyle ve takvasıyla insandı. Allah katında insan budur ve değerli olan da budur. Elinde bu açıdan hiçbir değeri olmayan birisi, yâni bu sayılanlara sahip olmayan birisi, tüm şehirler onun olsa bile, en yüce makamlara gelmiş olsa bile hiçbir değer ifade etmeyecektir. Hani, “ciğeri beş para etmez” derler ya, işte böyle birisinin ciğeri beş para etmeyecektir. Ama Firavunlar bunlara sahip olmadıkları için, bu değer yargılarını değiştirip bu değerlere sahip olanları küçük, kendilerini de büyük görmeye çalışmaktadırlar.
54. “Firavun, milletini küçümsedi ama, onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir milletti.” Allah’ın elçisine karşı takındığı bu tavırlarıyla, Firavun, kavmini, toplumunu, çevresindekileri küçümsedi ve onların düşüncelerine inanışlarına ve değer yargılarına ipotek koydu. “Siz de böyle inanacaksınız! Siz de böyle benim gibi düşüneceksiniz!” diyerek onları ken-disi gibi düşünmeye, kendisi gibi inanmaya zorlayarak, kendi anlayışını zorla onlara empoze ederek onları küçümsedi. “Sizler beni dinlemek zorundasınız. Benim dediklerimin dışına çıkmamak zorundasınız. Sizin nasıl düşüneceğinizi, nasıl inanacağınızı ben bilirim! Nasıl giyineceğinizi ben belirlerim! Nasıl yaşayacağınızı ben bilirim! Siz bilmezsiniz! Siz anlamazsınız!” diyerek kavmini küçümsedi, onları aptal yerine koydu. Onlar da kendilerini küçümseyen bu zorbaya itaat ettiler de kendilerine değer vermek için gelmiş Allah elçisine değer vermediler. Şimdi de öyle değil mi? “Sizler anlamazsınız! Sizler bilmezsiniz! Sizler bizi dinlemek zorundasınız! Eğer okulu bitirmek, diploma almak, dükkan açmak, bakan, dekan, müdür, doçent, sanayici olmak istiyorsanız, benim dediğimi yapacak ve benim sözümden çıkmayacaksınız. Şöyle şöyle davranmadan, şunları şunları yapmadan, bunları yapamazsınız,” diyerek şu anda bu Müslümanlarla alay eden, tüm vatandaşlarla alay edenler, onların her tür özgürlüklerine ipotekler koyanlar da aynı şeyi yapmıyorlar mı? Veya sizler bizim istediğimiz şekilde inanmak, bizim istediğimiz gibi giyinmek, bizim istediğimiz gibi yaşamak zorundasınız diye insanların inanç özgürlüklerine ipotek koyanlar, tek tip ama kendi istedikleri tip insan yetiştirmeye soyunanlar da insanları küçümsemiyor-lar mı bugün? Ama Allah diyor ki: “Onlar, o Firavun’un kavmi, onun çevresindekiler buna rağmen o Firavun’a itaat ettiler, ses çıkarmadılar, ona boyun köstüler de fâsıklardan oldular.” Ya da onlar aslında fâsıktılar da, Firavun’a itaat ederek fâsıklıklarını ortaya koydular. Gönüllü teslim oldular ona. Zaten zalimin yanı başında ona koltuk değnekliği yapan mazlum olmasa, zalim asla ayakta duramaz. Zalimin varlığı, mazlumun varlığına bağlıdır. Zalimin hayatını sürdüren, mazlumun varlığıdır. Mazlum, mazlum olarak var olmasa, mazlum olarak yaşamaya son verse, tüm Firavunlar ve zalimlerin işi bitecektir. Evet ey Müslümanlar! Bilesiniz ki bugün sizleri de tahkir edecekler. Sizleri de küçük görecekler. Makamınız, mevkiiniz, paranız, pulunuz yok diye, dünyanın kulu-kölesi olmadınız diye sizi de aşağılayacaklar. Kendi değer yargılarıyla, makamlarıyla, mevkileriyle, paraları ve pullarıyla sizin üzerinizde de saltanat kurmak isteyenler olacak. Sakın ola ki bu adamların bu tavırlarına boyun bükmeyin. Mü’min iseniz, en üstün sizsiniz, bunu asla unutmayın. İzzet ve şeref bu dünyalık şeylerde değil, imandadır. İzzet ve şeref, iman edip salih ameller işleyenlerdedir. Bakın Beyyine sûresi bunu çok hoş anlatır: “Fakat, inanıp salih ameller işleyenler, işte onlar da, yaratıkların en iyileridirler.” (Beyyine 7) İman edip salih amel işleyenlerin, varlıkların en hayırlısı olduğunu anlatan Rabbimiz, iman ve salih amelden yoksun olanların da yaratıkların en şerlileri olduğunu anlatır. Allah’a inanmayanlar salih ameller işlemeyenler ne kadar da ekonomik güçleri olursa olsun, mahlukâtın en şerlileridir. Bunu asla hatırınızdan çıkarmayın. İtibarın, Allah’a teslimiyet olduğunu unutmayın. Eğer sizler de onların değer yargılarını kabullenir, onların üstün, şerefli olduklarını kabul eder ve onlara boyun bükerseniz, siz de fâsıklardan olursunuz. O zaman da onlar sizin üzerinizde büyürler, sizin üzerinizde Rableşirler. Siz fâ-sıklaşır ve onları Kahhâr makamında görmeye başlarsanız, onlar da sizin üzerinizde kahr-u galebelerini artırırlar. Bakın ifade aynen öyledir: Onlar fâsıktılar, onlar bozuktular. Buna göre diyoruz ki, eğer bizde bir takım fısk özellikleri, bir takım bozulmalar gerçekleşirse, o zaman Firavunların bu gövde gösterileri bizim üzerimizde de etkili olmaya başlayacaktır. O zaman biz de onlara itaat etmek ve boyun bükmek zorunda kalacağız. O zaman tıpkı Firavun’un toplumu gibi hayatımızda Allah’a yer vermekle beraber onlara da yer vererek müşrik duruma düşmek zorunda kalacağız. Ama biz, bizdeki bozuklukları, bizdeki fıskları ortadan kaldırma çabası içine girersek, Rabbimiz bize hidâyet edecek ve bizi Firavunlara kul köle olmaktan kurtaracaktır. Allah yardımcımız olsun...
55. “Böylece Bizi öfkelendirince onlardan öç aldık, hepsini suda boğduk.” Evet, yıllar böyle geçti. Onlara çok çeşitli âyetler geldi. Her biri diğerinden etkili uyarılar kapılarını çaldı. Allah türlü türlü fırsatlar yarattı onlar için. Uzun süre dönüş imkanı lütfetti. Rabbimizin rahmeti çok geniştir. Dikkat ederseniz, bu sûrede Rabbimizin rahmeti çok geçti. Hep rahmet kapıları açtı Rabbimiz onlara. Ama onlar, kendilerine açılan tüm rahmet kapılarını kapattılar. Bu rahmetten istifade etmesini bilemediler. İşte böyle, Allah uyarır ama onlar yine de anlamaz ve Allah’ı gazaplandırırlarsa, Allah da onlardan öç alarak işlerini bitiriverir. Onları boğuverir. Hayatlarını, programlarını, gidişlerini boğuverir. Allah, onları suda boğuverdi. Aslında su, Rabbimizin rahmetlerinden birisidir. Rahmet olan su, kendisine Allah’ın yüklediği yasa değişince böyle azap oluveriyor. Hayat için yaratılan su, bir anda helâk sebebi oluveriyor. Allah onların tümünü suda boğdu da:
56. “Onları, sonradan gelecek inkârcılara ibret alınacak bir geçmiş kıldık.” Rabbimiz, “onları sonradan gelecekler için bir selef ve mesel kıldık, ibret yaptık,” diyor. Yâni onları sonradan gelenlerin pîri, üstadı, muallimi kıldık. Mele’ de böyle, Firavun da böyledir. Firavun’u kendisinden sonra gelecek tüm Firavunlara, mele’yi de kendilerinden sonra gelecek tüm mele’lere üstad yaptık. Kâfirlerin de selefleri yâni üstadları vardır, bizim de seleflerimiz ve muallimlerimiz vardır. Bizim seleflerimiz Musâ (a.s), İbrahim (a.s) ve Adem’den (a.s) bu yana Allah safında yer almış imamlarımız ve önderlerimizdir. Kâfirlerin selefleri ve örnekleri de Firavunlar, Nemrutlar, Karunlar ve tarihte Allah elçilerinin önünü kesmek için çırpınırlarken, kimisi suda boğularak, kimisi yerin dibine batırılarak, Allah tarafından kendilerinden intikam alınmış kimselerdir. Firavun, boğulup giderken tüm haleflerine şu mesajı veriyordu: “İnandım ki İsrâil oğullarının iman ettiği Allah’tan başka İlâh yokmuş. Ben de Müslümanlardanım!” (Yunus: 90) Gerçekten bugün bu sözü tüm dünya müstekbirlerine duyurmamız gerekmektedir. Tüm dünya Firavunlarına duyurmalıyız bu sözü. Ey müstekbirler! Ey kendilerinde güç, kuvvet olduğunu zanneden zalimler! Firavun’un söylediği bu sözü sizler ne zaman söyleyeceksiniz? Size hiç bir şey hatırlatmıyor mu bu söz? Ölürken mi söyleyeceksiniz bunu? Firavun’a fayda vermediği gibi, ölürken söyleyeceğiniz bu sözün size de hiçbir faydası olmayacaktır. Firavun diyor ki, “İsrâil oğullarının inandığı İlâhtan başka ilâh yoktur.” Ama bunu ölürken söylüyordu. Halbuki şimdi inandım dediği İlâh’ın gönderdiği Musâ’yı, dün öldürmeye çalışıyordu. Yıllarca o İlâ-h’ın dinini, o İlâh’ın gönderdiği peygamberi reddetmiş, o İlâh’a inanan İsrâil oğullarına kan kusturmuş, kendinin, ülkesinin yegâne İlâhı olduğunu ilân etmişti. İşte kıyamete kadar gelecek nesiller içinde kendisine özenen, kendi yoluna imrenen, yeryüzünde Rabliğini iddia ederek Allah’a ve Allah’ın dinine savaş açan tüm Firavun taslaklarına bu sözleriyle şu mesajı veriyordu: “Gelin ey beni taklit edenler, benim düştüğüm yanlışa düşmeyin! Ben imanı son dönemime tehir etmiştim. Ama gördünüz ki, o iman benden kabul edilmedi. Siz bunu önceden anlayın da, benim durumuma düşmeyin. Şimdiden hatalarınızdan dönüp Müslümanlığınızı ilân edin!”
57-58. “Ey Muhammed! Meryem oğlu misal verilince, senin milletin buna gülüp geçiverdi. “Bizim tanrımız mı yoksa o mu daha iyidir?” dediler. Sana böyle söylemeleri, sadece tartışmaya girişmek içindir. Onlar şüphesiz kavgacı bir millettir.” Meryem oğlu Îsâ’nın misali verilince, kavmin şamata yapmaya başlayıverdi. Kahkahalar atarak gülüverdiler ve böylece peygamberin mesajını susturmaya koyuldular. “Bizim İlâhlarımız mı daha hayırlı, yoksa Meryem oğlu Îsâ mı daha hayırlı?” diyerek alaya alıverdiler. Allah’ın elçisi olan Hz. Îsâ (a.s) ile Allah’ın öteki elçileri olan ve tapındıkları melekleri mukayese etmek istediler. Bakın Rabbimiz bir önceki âyette kâfirlerin seleflerini anlatmıştı. Kâfirlerin üstatlarını anlatmıştı. İşte burada da bu müşrikler aynen üstatlarının yolunu takip ediyorlar ve aynen onların yaptıklarını yapıyorlar. Tıpkı onlar gibi delilsiz reddediyor, alaya alıyor, gülüp geçiyorlar. “Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlı, onların ilâhı olan Îsâ mı daha hayırlı?” diyorlardı. Hristiyanları kastederek, “onlar Îsâ’ya tapınıyorlar, bizse meleklere tapınıyoruz. Bizimki mi daha hayırlı yoksa onlarınki mi?” diyorlardı. Ya da, “Siz diyorsunuz ki, Allah’tan başkalarına tapınanlar taptıklarıyla beraber cehenneme gidecektir. Eğer bu doğ-ruysa, yâni bu Hristiyanlar ve onların taptıkları cehenneme gidecekse, biz de taptıklarımızla beraber cehenneme gideceksek, buna dünden razıyız. Yâni Allah’ın elçisi Îsâ’nın gittiği yere gitmekten çekinmiyo-ruz,” diyorlardı. Allah diyor ki, “bu adamlar bunu ciddi söylemiyorlar. Düşünerek delilleriyle söylemiyorlar. Sadece tartışma açmak için, seni oyalamak için, laf olsun diye söylüyorlar. Yâni ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları! Bu tip insanların her dediklerine değer vermeyin ve yolunuza devam edin.”
57-58. “Ey Muhammed! Meryem oğlu misal verilince, senin milletin buna gülüp geçiverdi. “Bizim tanrımız mı yoksa o mu daha iyidir?” dediler. Sana böyle söylemeleri, sadece tartışmaya girişmek içindir. Onlar şüphesiz kavgacı bir millettir.” Meryem oğlu Îsâ’nın misali verilince, kavmin şamata yapmaya başlayıverdi. Kahkahalar atarak gülüverdiler ve böylece peygamberin mesajını susturmaya koyuldular. “Bizim İlâhlarımız mı daha hayırlı, yoksa Meryem oğlu Îsâ mı daha hayırlı?” diyerek alaya alıverdiler. Allah’ın elçisi olan Hz. Îsâ (a.s) ile Allah’ın öteki elçileri olan ve tapındıkları melekleri mukayese etmek istediler. Bakın Rabbimiz bir önceki âyette kâfirlerin seleflerini anlatmıştı. Kâfirlerin üstatlarını anlatmıştı. İşte burada da bu müşrikler aynen üstatlarının yolunu takip ediyorlar ve aynen onların yaptıklarını yapıyorlar. Tıpkı onlar gibi delilsiz reddediyor, alaya alıyor, gülüp geçiyorlar. “Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlı, onların ilâhı olan Îsâ mı daha hayırlı?” diyorlardı. Hristiyanları kastederek, “onlar Îsâ’ya tapınıyorlar, bizse meleklere tapınıyoruz. Bizimki mi daha hayırlı yoksa onlarınki mi?” diyorlardı. Ya da, “Siz diyorsunuz ki, Allah’tan başkalarına tapınanlar taptıklarıyla beraber cehenneme gidecektir. Eğer bu doğ-ruysa, yâni bu Hristiyanlar ve onların taptıkları cehenneme gidecekse, biz de taptıklarımızla beraber cehenneme gideceksek, buna dünden razıyız. Yâni Allah’ın elçisi Îsâ’nın gittiği yere gitmekten çekinmiyo-ruz,” diyorlardı. Allah diyor ki, “bu adamlar bunu ciddi söylemiyorlar. Düşünerek delilleriyle söylemiyorlar. Sadece tartışma açmak için, seni oyalamak için, laf olsun diye söylüyorlar. Yâni ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları! Bu tip insanların her dediklerine değer vermeyin ve yolunuza devam edin.”
59. “Meryem oğlu, ancak kendisine nîmet verdiğimiz ve İsrâil oğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.” Meryem oğlu Îsâ, sadece bir kuldur. Hz. Îsâ değişik mûcizelerle donatılmış da olsa, doğumu fevkalâde de olsa, o bir ilâh değil, sadece bir kuldur. Biz onu İsrâil oğullarına bir mesel kıldık. İsrâil oğulla-rına onu numûne-i imtisâl kıldık. Örnek alacakları, yolundan gidecekleri bir örnek kıldık onu. Peygamber, toplumu için numûne-i imtisâldır. Allah’ın kendilerinden istediği kulluğu şahsında örnekleyen bir elçidir peygamber.
60. “Eğer dileseydik, size bedel yeryüzünde sizin yerinizi tutacak melekler var ederdik.” Melekler de aynen sizler gibi bizim kulumuzdur. Onlar da ilâh değildir. Onlar da tapınılacak varlıklar değildir. Eğer biz isteseydik, sizin yerinize yeryüzünde melekler yaratırdık. Burada şehvetperest olan, kadınperest olan müşriklerin iddialarına cevap vardır. Siz onları tapınılmaya lâyık varlıklar olarak kabul ediyorsunuz. Halbuki onlar Allah’ın kullarıdır, onları biz yarattık ve dileseydik şu anda sizin yerinizde, sizin şartlarınızda onları yeryüzünde kullar yapardık. Yâni onlar sizden farklı değillerdir, deniyor.
61. “O, kıyametin kopacağını bildirir; o saatin geleceğinden şüphe etmeyin, Bana uyun, bu doğru yoldur.” Muhakkak ki onda kıyametin bilgisi vardır. Şüphesiz ki o kıyamet ilminin bir aracıdır. Âyet-i Kerîmedeki "ha" zamirinin mercii konusunda değişik anlayışlar olmuştur. a. Kimileri bununla Kur’an’ın kastedildiğini anlamaya çalışmıştır. Yâni Kur’an kıyametle ilgili bir bilgi kaynağıdır. Kıyamet gibi gaybî bir konunun bilinmesi, elbette Kur’an’la mümkündür. b. Kimileri de bu zamirle Hz. Îsâ’nın kast edildiğini söylemişlerdir. Çünkü Arapça’da zamirlerin en yakınına havale edilmesi kaidesinden hareketle, burada kastedilen Hz. Îsâ’dır. Ayrıca bir de buradaki "le ilmun" ifadesini, "le alemun" şeklinde okuyanlar da olmuştur. Yâni onda kıyametin saatine alâmetler, işaretler vardır şeklinde de anlaşılmıştır. Hz. Îsâ’nın kıyamete alem oluşunu da iki şekilde anlamaya çalışıyoruz. 1. Îsâ’nın yaratılışı, babasız dünyaya gelişi, konumu, kendisine verilen mûcizeler, ölüleri diriltmesi, kıyametin kopması için bir ilim, delil ve alâmettir. Onun babasız dünyaya gelmesi ve bizzat ölmüş kimseleri diriltmesi, insanların öldükten sonra diriltilmesi demek olan kıyametin zuhuruna ve insanların yeniden dirilişlerine delildir. 2. Hadislerde anlatıldığı şekliyle Hz. Îsâ (a.s) tekrar dünyaya döndürülecektir. Kıyametin kopmasına yakın bir zaman kala Allah onu yeryüzüne tekrar döndürecektir. Buhârî’de Ebu Hureyre’den (ra) rivâyet edilen bir hadis-i şerîflerinde Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki size Meryem oğlu Îsâ’nın adaletli bir hakem olarak indirilmesi yaklaşmıştır. O haçı kıracak, domuzu öldürecek, vergiyi de kaldıracaktır. Ve mal o kadar fazlalaşacak ki kimse o-nu kabullenmeyecek. En sonunda tek bir secde dünya ve içindekilerden daha hayırlı olacaktır.” Müslim’de de Cabir’den (r.a) şu rivâyet vardır: Allah’ın Resûlü: “Benim ümmetimden bir taife kıyamet gününe kadar hak yol üzerinde savaşmaya devam edecektir. O zaman Meryem oğlu Îsâ inecek ve onların emiri diyecek ki: “Bize emir ol!” O da diyecek ki: “Hayır! Siz birbirinize e-mirsiniz!” İşte bu, Allah’ın bu ümmete bir ikramıdır.” İşte Hz. Îsâ’nın kıyamete alem oluşunun bu ikinci geliş olduğu belirtilmiştir. Ancak Hz. Îsâ’nın bu ikinci gelişinin delil olması, belki sa-dece o anda yaşayan insanlar için söz konusudur. Bu âyetlerin nâzil olduğu dönemde veya şu anda, bize bunun bir delil olması mümkün değildir. Öyleyse birincisi daha münasip gibi oluyor. Allah en iyisini bilir. Öyleyse o kıyamet konusunda sakın ha şüphelenmeyin. Bana tâbi olun. İşte bu dosdoğru hidâyet yoludur. Bu yol insanları Allah’a, cennete ve Allah’ın hoşnutluğuna götürür. Mü'min, sürekli bu yolda yürüyen insandır. Bu yol, sürekli üzerinde yürünen bir yoldur. Mü'min bu yolda olduğu müddetçe, yatarken de, otururken de, uyurken de hep ayakta, hep yürüyor demektir.
62. “Sakın şeytan sizi bu yoldan alıkoymasın; şüphesiz o size apaçık bir düşmandır.” Sakın ha şeytan sizi bu yoldan saptırmasın. Sakın şeytan sizi bu yoldan engellemesin. Çünkü unutmayın ki, o sizin apaçık bir düşmanınızdır. Atanıza oynadığı oyunu biliyorsunuz. Onu cennetten nasıl çıkardığını size anlattım. Sizden öncekilere oynadığı tüm oyunları size tanıttım. Kur’an-ı Kerîm’de, atamız Adem’in yaratılışından bu yana, Rabbimiz sürekli onun çocuklarını şeytanla uyarmaktadır. Zira şeytanla insan nesli arasında başlayan bu kavga, kıyamete kadar sürecek bir kavgadır. İnsanın yeryüzünde vereceği en büyük kavganın, şeytana karşı vereceği bir kavga olduğu ve bu kavgayı başaranların cennete gideceği sürekli gündeme getiriliyor. Yine sık sık şeytanın insanları saptırma yöntemleri insanlara tanıtılmaktadır. İşte az evvel anlatıldı, İsrâil oğullarının Allah elçisini Rabb olarak düşünmelerine sebep şeytandır. Îsâ’yı Allah makamına koyduran şeytandır. Müşriklere Allah’ın meleklerinin kızlar olduğunu düşündüren ve onları saptıran yine şeytandır. İnsanların karşısına Allah’tan başka secde makamları çıkarıp, onlara secde ettiren yine şeytandır. İnsanların karşısına Allah’ın sisteminden başka sistemler çıkarıp insanların onlara kul-köle olmasını öğütleyen, yine şeytandır. Öy-leyse, aman şeytana dikkat edin! Zira unutmayın ki, yeryüzünde sizlerin en büyük düşmanınız odur.
63. “İsa, belgeleri getirdiği zaman demişti ki: “Size hikmetle ve ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklamak üzere geldim. Allah'a karşı gelmekten sakının, bana itaat edin.” Hz. Îsâ onlara geldiği zaman demişti ki: “Ben size hikmetle geldim. Size ilâhi hikmetin gereği olarak Rabbinizden bir hayat programıyla geldim, size Rabbimden bir risalet getirdim.” Hikmet, vahiy, risalet, Allah bilgisi demektir. Allah bilgisi ile hayatın problemlerini çözümlemek demektir. Ben size Rabbinizden böyle bir hikmetle geldim ki, sizin ihtilâf edip durduğunuz şeylerin bir kısmını size açıklayayım. Allah konusundaki ihtilâflarınızı, Allah hayata karışır mı, karışmaz mı?, Allah’tan başka hayata karışan İlâhlar var mıdır, yok mudur?, Allah’ın oğlu, kızı var mıdır? şeklindeki ihtilâflarınızı size açıklamak için geldim. Öyleyse peygamber, ihtilâfların çözümünde temel kriterdir. Her türlü ihtilâf konusu, onun sünnetine havale edilmelidir.
64. “Doğrusu Allah benim de Rabbimdir; sizin de Rabbinizdir, artık O’na kulluk edin, bu, doğru yoldur.” “Şüphesiz ki o Allah benim de, sizin de Rabbinizdir. Muhakkak ki kendisine kulluk edilmeye lâyık olan, kulluk programını bilen, sizden nasıl bir kulluk isteyeceğini bilen ve size bir hayat programı belirleyen, benim de, sizin de Rabbinizdir. Sizin için de, benim için de ken-disine kulluk edilecek, hayat programı uygulanacak O’ndan başka Rabb yoktur. Bu konuda benim sizden bir farkım yoktur. Ben de sizin gibi Allah’ın kuluyum. Benim boynumdaki kulluk ipinin ucu da Rabbi-min elindedir. O ne tarafa çekerse, ben o tarafa gitmek zorundayım. Ben her zaman O’na muhtacım. Beni yaratan, beni besleyen, beni ya-şatan ve bana yol gösteren O’dur. Ben nasıl O’nu Rabb bilmiş ve irademi O’na teslim etmişsem, gelin siz de, sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin ve O’ndan başkalarını Rab ve İlâh bilmeyin.” Dikkat ederseniz, Hz. İsa burada, Hristiyanların iddia ettikleri gibi kendisinin Rabb olduğunu, Allah’ın oğlu ya da Allah’ın yetkilerine sahip birisi olduğunu, kendisine kulluk edilmesi gerektiğini söylemi-yor. Diyor ki, “O Allah benim de, sizin de Rabbinizdir. Ben O’na kulluk ediyorum, siz de O’na kulluk etmek zorundasınız.” O böyle diyor ama bakın ona tabi olduklarını, onun yolunda olduklarını iddia edenler ne yapıyorlar:
65. “Ama, aralarında gruplaştılar, ayrılığa düştüler. Kıyamet gününün can yakıcı azabına uğrayacakların vay haline!” Sonradan zuhur eden Hristiyan gruplar, hizipler aralarında ihtilâf ettiler. Hristiyan ve Yahudi hizipler, kendi aralarında Îsâ (a.s) hakkında ihtilâfa düştüler. Hıristiyan gruplardan bir kısmı onun Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna, bir kısmı onun Allah’ın oğlu olduğuna inanmakta, bir kısmı da onun Allah olduğuna ve kendisine kulluk yapılması gerektiğine inanmaktadır. Bazıları da onun Allah’la insan karışımı bir varlık, yarı Allah yarı insan bir varlık olduğunu iddia etmektedirler. Ya da Hz. Îsâ konusunda Yahudiler başka söylediler Hristiyan-lar da başka şeyler söylediler. Yahudiler onun sebebiyle kendi kitaplarının ve peygamberlerinin hükmü kaldırıldı diye ondan intikam almak için onun veled-i zina olduğunu iddia ettiler. Hristiyanlar da onların gö-zünde Hz. Îsâ’yı temize çıkarabilmek için, o kadar büyüttüler, o kadar yücelttiler ki, onu Allah yerine oturtuverdiler. Kimisi ileri giderek, kimisi geri kalarak bu konuda kendilerine zulmettiler. Evet, onlar Allah’a, Allah’ın tertemiz elçisine zulmettiler. Allah ın hakkını vermeyerek zulmettiler, peygamberin hakkını vermeyerek ona ve kendilerine zulmettiler. Peygambere karşı böyle aşırı davranmak da zulümdür, ona karşı ilgisiz kalarak geri durmak da zulümdür. Yâni biri ona karşı gelerek pozitif bir zulüm, ötekisi de ilgisiz kalarak negatif bir zulümdür. Anlaşılmadı mı? Peygambere karşı yapılacak zulmü iki şekilde anlıyoruz. Bunlardan birisi, peygambere, onun dinine, onun mesajına karşı alternatif programlar geliştirenler de zalimdir, onun getirdiği mesaja değer vermeyenler, öğrenmeye ve yaşamaya çalışmayanlar da zalimdirler. Onu ve getirdiği mesajı reddetmek, inkâr etmek, aksini savunmak da, diliyle onu kabul ettiğini söyleyip ona ilgisiz kalmak da zulümdür. Rabbim bizleri her iki tür zulümden de korusun. İşte şu anda onu ve mesajını reddedip düşman kesilerek ona zulmedenleri de, onun getirdiği mesajı tanımaya yanaşmayarak zulmedenleri de görüyoruz. Bakın Nisâ sûresinde de bu konuyu Rabbimiz şöyle anlatır: “Ey Kitab ehli! Dininizde taşkınlık etmeyin, Allah hakkında ancak gerçeği söyleyin. Meryem oğlu Îsâ Mesih, Allah’ın peygamberi, Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur. Allah’a ve peygamberlerine inanın, “Üçtür” demeyin, vazgeçin, bu hayrınızadır. Allah ancak bir tek Tanrıdır, çocuğu olmaktan münezzehtir, göklerde olanlar da yerde olanlar da O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.” (Nisâ 171) Hristiyanlar Allah’ın kulu ve elçisi olan Hz. Îsâ’yı İlâh edinmekle en büyük suçu işlemişlerdir. Bu, onların Hz. Îsâ’yı Allah’la insan karışımı bir varlık sayma yanılgılarından, vücutta vahdet denen Allah’la insanın birleşimi teorisinden kaynaklanmıştır. Bu yanılgı, yıllarca tartışmalarına rağmen meseleyi işin içinden çıkılmaz bir duruma getirmiştir. Bu karmaşık şahsiyetin, yâni Allah’la insan karışımı kabul ettikleri şahsiyetin insanî yönünün ağır bastığı kanısına varanlar, onun Allah’ın oğlu olduğu düşüncesine kapılırken, onun İlâhlığa yakınlığını düşünenler de, onun insanlaşmış bir Allah ya da Allahlaşmış bir insan olduğu inancına düştüler.
66. “Onlar farkında değillerken kıyamet gününün kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar?” Onlar başka değil, kıyametin gelmesini bekliyorlar. Burada ve Kur’an’ın pek çok yerinde, kıyamet saatle ifade edilmiştir. Çünkü onun gelişi bir saat kadar yakındır. Bir de o zaman insanların hazırlan-maları gereken asıl hesaplaşma zamanıdır. O zamana karşı hazırlıklı olmak zorundayız. O zamana hazırlanan ve o zamanı kendisine yakın bilerek onun şuuru içinde yaşayanlar kurtulacak, o zamanı çok uzak bilenler ve onun hazırlığı içinde olmayanlar da ebedî kaybedenlerden olarak cehenneme yuvarlanacaklardır. O kıyamet saati, ona hazırlıksız olan kimselere ansızın gelecektir. Zira kendileri kıyametin geleceğinden gafil bir şekilde dünyaya dalmış, onu hatırlarından çıkarmış ve böylece lüzumsuz şeylerin peşine takılmış insanlar için elbette kıyamet ansızın gelecektir. Kıyamete inanmayan ve onun hazırlığı içinde Allah için bir hayat yaşamayan insanlar, onun kopmasına yakın bir dönemde alâmetler belirdiği zaman bile uyanmayacaklar, o zaman bile oyun ve oynaşlarını sürdüreceklerdir. Onun için şuurları yerinde değilken, haberleri yokken kıyamet gelip onların tepelerinde patlayacaktır. Artık ondan sonra pişman olma ve geriye dönme imkânı da kalmayacaktır.
67. “O gün Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar birbirine düşman olurlar.” O gün aralarında su sızmayan, birbirlerini candan ciğerden seven nice dostlar ve ahbaplar birbirlerine düşman olacaklar. Dostlukları, arkadaşlıkları düşmanlığa dönüşecektir. Ancak dostlukları Allah, takva, Allah hatırına, Allah dininin ikâmesi adına olanlar müstesnadır. Allah rızasına mâtuf olmayan tüm dostluklar, tüm bağlar, tüm arkadaşlıklar o gün düşmanlığa ve pişmanlığa dönüşecektir. Dünyada para, menfaat, makam, protokol, statü ve ırkî özellikler için kurulan dostluklar, birliktelikler bitecektir. Bitmenin de ötesinde, düşmanlığa dönüşecektir. Önderler, önde gidenler, liderler ve kendilerine uyanlar birbirlerine diş bileyecek, aralarındaki tüm protokol bağları kopacaktır. Aslında bu dostların düşmanlıkları, dostluklarının kaynağından gelmektedir. Yâni onları dost kılan kaynaktan gelmektedir. Çünkü onların dünya hayatındaki dostlukları, birbirlerini günâha teşvik etmek içindi. Günâh konusunda birleşiyor ve birbirlerine yardımcı oluyorlardı. Böyle bir dostluğun orada devam etmesi mümkün değildir. Çünkü orada artık işledikleri bu günâhların neticesini ayan beyan görmüşlerdir. İşte bunun için birbirlerine düşman kesiliyorlar. “Sen yaptın! Sen ettin! Sen demiştin! Sen istemiştin! Sen yol göstermiştin! Sen zorlamıştın!” diyerek birbirlerine diş bileyecekler. Ama muttakîler, hayatlarını Allah’ın istediği gibi yaşayanların dostlukları böyle değildir. Onlar sevapta birleştikleri, birbirlerini hayra teşvik ettikleri için, onlar da yaptıklarının neticesinin ne kadar hayırlı olduğunu görünce birbirlerinden memnun olacak ve birbirlerini tebrik edecekler. Öyleyse arkadaşlarımıza ve arkadaşlıklarımıza dikkat edelim. Arkadaşlarımızın cehennemine sebep olmadığımız gibi, cehennemimize sebep olacak kimselerle de arkadaşlık yapmamaya çalışalım. Arkadaşlarımızın şeytanı olmadığımız gibi, şeytanları arkadaş tutmayalım inşallah. Bakın bu muttakîlere Allah ne buyuracak:
68. “Allah: “Ey kullarım! Bugün size korku yoktur, siz üzülmeyeceksiniz” der.” Muttakîlere, Allah’ın koruması altına girip onunla yol bulanlara, yollarını Allah’a, Allah’ın kitabına ve peygamberinin sünnetine sorarak bulan ve Allah için bir hayat yaşayan, Allah’a lâyık işler yapanlara Allah şöyle buyuracak: “Ey kullarım! Ey tüm hayatlarında beni Rabb bilen ve hayatlarını bana sormadan yaşamayan kullarım! Ey hayat programlarını benim kitabımdan alan ve benim için hayat yaşayan kullarım! Bugün sizin için korku yoktur ve sizler asla mahzun da olma-yacaksınız. Geleceğiniz için herhangi bir korku yoktur. Bundan sonraki hayatınızda ebedî bir mutluluk, ebedî bir saadet sizi bekliyor. Sizin için bundan sonra ebedî bir emniyet söz konusudur. Artık bundan böyle şeytandan, şeytanî güçlerden, kâfirlerden, tâğutlardan ve onların zulümlerinden korku yoktur. Çünkü selâmet yurdu olan cennette şeytan da yoktur, şeytan dostları da yoktur. Zulüm de yoktur, fitneye düşme tehlikesi de yoktur. Burada kâfirlere, tâğutlara, münâfıklara, zalimlere, müşriklere yer yoktur. Eziyet yoktur, eziyetlere ve işkencelere katlanma yoktur. Burada sizin için hiç bir şeyin korkusu yoktur. Geçmişe dair üzüntü de yoktur sizin için. Dünyada Benim istediğim hayatı yaşarken çekilen sıkıntılar, düşülen işkenceler bitmiştir. Katlanılan sabır hayatı bitmiştir. Sizler benim hatırıma yaptıklarınızdan dolayı asla üzüntü duymayacaksınız. Gam, tasa, keder hepsi hepsi dünyada kalmıştır. Evet ey kullarım, bugün sizin için ne cehenneme gitme korkusu, ne de cenneti kaybetme üzüntüsü olmayacaktır.” Peki kimmiş bu muttakîler? Bakın bundan sonra Rabbimiz onların birkaç özelliğini anlatacak:
69. “Bunlar, âyetlerimize inanmış ve kendilerini Bize vermişlerdir.” Bunlar bizim âyetlerimize inananlar, hayatlarını düzenleme adına onlara iman edenlerdir. Kur’an’da indirdiğimiz âyetlerin tamamına iman eden, daha önceki peygamberlere indirdiklerimize inanan, kâinatta serpiştirdiğimiz görsel âyetlerimize iman edenler ve bu âyetlere teslimiyet gösterenlerdir. Demek ki Allah’ın kitabındaki âyetlerini sadece okumak yetmiyor. Onları okumak, anlamak ve iman etmek de isteniyor. Allah’ın âyetlerine iman etmek de yetmiyor. İnandığımız âyetlere, aynı zamanda teslimiyet de isteniyor. Yâni inandığımız âyetleri hayatımızda tatbik etmek zorundayız. İnandığımız âyetlerin pratiğini de hayatımızda göstermek zorundayız. Allah’ın âyetlerini anlamak, kavramak, iman etmek ve hayatımızda yaşamak üzere, hayatımızı onlarla düzenlemek üzere okumak zorundayız. İşte böyle yapanlara, böyle yaşayanlara denilecek ki:
70. “Şöyle denir: “Siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete giriniz.” “Sizler ve mü'min hanımlarınız, ya da siz ve mü'min kocalarınız girin cennete.” Ya da, “sizler ve mü'min dostlarınız, Müslüman arkadaşlarınız cennete girin,” denilecek. Ezvâc kelimesi, hanımlar, eşler anlamına gelebileceği gibi, aynı zamanda dostlar, arkadaşlar anlamına da gelmektedir. Yâni orada mü’minlerin dostları, arkadaşları da yanlarında olacaktır. Mü'minleri onlardan mahrum bırakmayacaktır Allah. Eşleriniz, dostlarınız, kadınlarınız, kocalarınız, arkadaşlarınız, birlikte hareket ettikleriniz, birlikte Allah’ın dinini yaşamaya çalıştıklarınız, birlikte Allah’ın dinini hakim kılma mücâdelesi verdiklerinizle cennete girin. Sizler orada ağırlanacaksınız. Sizin için orada büyük bir ağırlanma vardır. Orada Allah’ın sonsuz lütfuna ve ebedî ağırlamasına gidiyorsunuz. Orada mahrumiyet yoktur. "Tuhberûn", Allah’ın nîmetlerinin insanın yüzüne, içine, kalbine, benliğine sinmesi anlamına geliyor. Allah’ın nîmetlerinin eseri, insanın yüzünde, gözünde ve tüm benliğinde hissedilecektir. Sevinciniz yüzünüzde, gözünüzde, hâlinizde ve tavırlarınızda hissedilecektir. Süslenip ziynetlendirilecek, ikram olunacaksınız. Cennet sizinle özdeş olacak, içinize, dışınıza sinecek ve tüm zerrelerinizde etkisini gösterecektir. Allah’ın rahmeti sizi çepeçevre kuşatacak ve Allah’ın nîmetleriyle iç içe olduğunuzu her an hissedeceksiniz de, bütün bunların Rabbinizden geldiği şuuru içinde Rab-binize karşı sürekli bir hayranlık ve şükran duygusu içinde olacaksınız.
71 “Onlar için altın kadehler ve tepsiler dolaştırılır, canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada temellisiniz.” Onların cennetteki hizmetçileri, ellerinde altın ve gümüş kadehler içinde şaraplar olduğu halde, onlar için hizmet adına etraflarında tavaf ettirilir. Onların emirlerine âmâde, tüm arzularını yerine getirecek hizmetçileri vardır orada ve her şey vardır onlar için. Onlar, orada ebedîyen kalacaklardır. Orada onlar için canlarının çektiği, gözlerinin zevk alıp lezzet duyduğu şeyler vardır. Cennette insanın zevkine keder verecek, gözünü ve bediî zevkini yok edecek hiçbir şey yoktur. Cennet nîmetleri içinde insanın burun kıvırma, iştahsızlık veya beğenmeme gibi herhangi bir şey yoktur. Beğenerek arzu içinde onlardan istifade edeceğiz inşallah. Hani damak zevki mi? Başka zevkler mi? Her şey var orada. Cennetteki nîmetlerin ayrı bir sevimli yönünü de şöyle ifade edelim: Sevdiğiniz bir şeyin, sevdiğiniz birisinden size ulaşmasıyla, sevmediğiniz birisinden ulaşması elbette farklıdır. Nîmet aynı nîmet olsa da, sevmediğiniz birisinden size ulaştığı zaman içinizde bir burukluk duyarsınız. Meselâ sevmediğiniz birisinin elinden size ulaşan bir elmadan zevk, tat alamazsınız. Ama sevdiğiniz birisinin size sunduğu elmayı onun sevgisiyle birlikte tatma zevkine erersiniz. İşte cennetteki bütün bu nîmetler içinde, biz sevdiğimiz şeyi Rabbimizin rızasını, Rabbimizin hoşnutluğunu birlikte yudumlayacağız. Hem nîmetin kendi güzelliği, hem de onu bize sunan Rabbimizin güzelliği, onun bizden, bizim de ondan razı oluş güzelliğimiz, o nîmetlere kendilerine can atma özelliği kazandıracaktır. Sizler orada ebedîyen kalacaksınız, ebedîyen yaşayacaksınız. Oradan çıkma, onu kaybetme söz konusu olmayacaktır.
72. “İşlediklerinize karşılık, size verilen işte bu cen-nettir.” İşte bu cennet, sizi ona varis kıldığımız cennettir. İşlediklerinize, amellerinize karşılık sizi varis kıldığımız cennet budur. Kur’an’da bu tür ifadeleri görüyoruz. Meselâ başka bir yerde Rabbimiz "Ecr-i gayr-i memnûn" der. Kesintisi olmayan bir ecir, memnuniyetin de ötesinde bir ecir veya başa kakıntısı olmayan bir ecir. Yâni Rabbimiz, “hadi hadi, sizler bunu hak etmediniz ama yine de ben bunu size veriyorum,” demeyecek de, “siz kazandınız bunu,” diyecek. “İşte bu, sizin kazandığınız, amellerinizle elde ettiğiniz bir cennet,” diyecek. “Siz kazandınız bunu, sizin alın terinizdir bu,” denilecek. Bunu anladık da cennete varis olmayı acaba nasıl anlayacağız. Hani birileri ölür de onun yerine, onun malına birileri varis kalır. Peki cennette kim ölmüş de, biz onların malına, mekânına varis olmuşuz? Anlayabildiğimiz kadarıyla bunun mânâsı şudur: Hz. Adem atamızdan bu yana, dünyaya gelen her bir insan için, ister mü'min ister kâfir olsun, cennette bir yer, bir makam yaratılmıştır. Yeryüzüne gelen bu insanlardan her kim ki küfrü tercih eder ve Allah’ın istemediği bir hayatı yaşayarak sonunda cehenneme giderse, onun cennette boş kalan yeri mü'minlere verilecektir. İşte biz, böylece Kâfirlerin cennetteki makamlarının tümüne varis olacağız.
73. “Orada sizin için bol yemiş vardır, onlardan yer-siniz.” Orada sizin için bol meyveler vardır. Onların her birinden bol bol yersiniz. Orada bunların mahrumiyetini çekmek yoktur. İnsan bir meyve istiyor, ondan yetmiş tane getiriliyor. Bir kısmını yiyor, ötekiler kalıyor. Mü'minler cennette böyledir, ama kâfirlere, mücrimlere gelince:
74. “Doğrusu suçlular, temelli kalacakları cehennemin azabı içindedirler.” Ama mücrimler, suçlular cehennem azabındadırlar. Allah’a iman etmeyenler, Allah’ın âyetlerine teslim olmayanlar, yeryüzünde Allah’ı ve onun hayat programını tanımadan yaşayanlar, kendilerini kulluk ortamında tutmayanlar, suçludurlar.
75. “Azaba hiç ara verilmez, onlar orada tamamen umutsuzdurlar.” Bunlara hiç nefes aldırılmayacak ve onlar orada baskına uğratılacaklardır. Düşkünlük içinde suçluluk psikozu içinde yıkılmış, dökülmüş olarak kalacaklardır. Çünkü onlar dünyada bunu tercih ettiler. Çünkü onlar dünyada kendilerini, sermayelerini, fıtratlarını yiyip bitirdiler. Rabbimiz kendilerine akıl, fikir vermişti, kendilerine kitap, peygamber göndermişti. Ama onlar bütün bu fırsatları dünyada yiyip bitirdiler. Allah’ın kendilerine verdiği bu nîmetleri kullanmadılar.
76. “Biz onlara zulmetmedik, ama onlar zalim kimselerdi.” “Biz onlara zulmetmedik, onlar kendilerine zulmettiler.” Eğer insanlar Allah’ın kendilerine belirlediği hayat programını bırakırlar da, başka programlara yönelirlerse, kendilerini Allah’a kulluk ortamından çıkarıp kendi kendilerine ya da Allah’tan başkalarına kulluğa yönelirlerse, kendi kendilerine yazık ederler. Şirke düşen, küfrü tercih eden insanlar, zalimlerin en büyükleridir. Haram-helâl konularında, hayat programı, yeme-içme, kılık-kıyafet, hukuk, eğitim konusunda Allah’ın yasalarını bozanlar, Allah’ın helâl-haram sınırlarını çiğneyenler, kendi keyiflerine ve kafalarına göre bir hayat programı çizenler, bilelim ki kendi kendilerine yazık ediyorlar demektir. Allah’ın bundan kesinlikle etkilenmesi söz konusu değildir. Yâni insanların yaptıkları bu ahlâksızlıklardan dolayı, Allah’ın mazlum konuma düşürülmesi kesinlikle mümkün değildir. İnsanlar ne yaparlarsa, kendilerine yapmaktadırlar. Yâni Allah yasalarını çiğneyen insanlar hem zalim hem de mazlum durumuna düşmektedirler. Kendilerine zulmedenler de, zulmedilenler de kendileridir. Müslüman, hayat programını Allah’tan alan ve asla kendisinin zalimi ve mazlumu konumuna düşmeyen insandır. Bu haliyle de Müslüman, hem dünyada hem de âhirette kendisini kurtaracaktır. Ama kendilerine ve çevrelerine zulmedenler, Allah’ın azabından kendilerini kurtaramayacaklardır. Aslında cehenneme yuvarlanan bu insanlara Allah zulmetmi-yor, bunlar kendi kendilerine zulmediyorlar. Çünkü o zalimler Rabb-lerini tanımamışlar, Rabblerinin hayat programıyla ilgilenmemişler, hattâ kendilerini Rabb bilmişlerdi. Şimdi elbette inkâr ettikleri o Rabb onları kendi yaptıklarıyla hesaba çekecektir. Halbuki dünya hayatında bu zalimlerin Allah’tan da, Allah’ın yasalarından da, Allah’ın kitabından da haberleri yoktu. Haram-helâl aramamışlardı hayatlarında. Zul-metmişler, haksızlık etmişler, inkâr etmişler, duymazdan gelmişler, müstekbirce davranmışlardı. Ne yapmışlarsa tüm amellerini karşılarında buluyorlar. Amellerinden dolayı değerlendirilecekler şimdi. Hani dünyadayken bu zalimler, amellerimizden dolayı bizi değerlendirmeye çalışmıyorlar mıydı? Hani mü'minleri dosyalıyorlardı ya. Şimdi de onların dosyaları alabildiğine kabarıktır. Zulmettikleri insan sayısınca dosyaları kabarık olacaktır. Bir milyona zulmedenlerin bir milyonluk, beş milyona zulmedenlerin dosyaları beş milyonluk, tüm yeryüzü insanlığına zulmedenlerin dosyaları da o kadar kabarık ola-caktır. Dünyada Müslümanları dosyalamaya çalışan, Müslümanlara dosyalar hazırlayanlara, orada dosyalar hazırlanmıştır. Dosyaladığı Müslüman sayısınca onlara dosyalar açılmıştır. Dosyalar birer birer açılacaktır. Zulmettikleri, haklarını yedikleri, bombaladıkları, aç bıraktıkları, sömürdükleri insanların dosyaları birer birer açılmaya başlamıştır. Ya da kitap açılmıştır. Onların kendisiyle yargılanacakları Allah’ın kitabı açılmış ve onunla yargılanma başlamıştır. Her bir dosya açıldıkça, zalimler amellerini ve amellerinin karşılığını orada hazır bulacaklardır. Allah hiç kimseye zulmetmemektedir. Bu amelleri kendileri işlemiştir. Kendi amellerinin karşılığıdır bunlar. Değilse yapmadıkları, işlemedikleri suçlardan ötürü Allah hiç kimseyi cezalandırarak zul-metmez. Ya da başkalarının günâhlarını yanlışlıkla bir adamın defterine yazarak, işlemediği günâhlardan ötürü ona zulmetmez. Yaptıklarının bir kısmını zâyi etmek sûretiyle Allah kimseye zulmetmez. Hayır hayır, Allah hiçbir haksızlık yapmaz; bunlar, bizzat dünyadayken kendi elleriyle işledikleri amellerin değerlendirilmesidir. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz yaptıklarının karşılığı olarak yuvarlandıkları cehennemin içinde, azabın içinde bu zalimlerin acı acı feryatlarının yükselişini anlatıyor. Ama bu feryatlar, onların bu azaptan kurtuluş isteyişlerinin ya da yardım dileyişlerinin feryatları değildir. Zaten isteseler de bu azaptan kurtuluşun olmadığını, olamayacağını anladıkları için, olmayacak şeyi istemiyorlar hainler. Bu feryatların konusu, ölüm talebidir. Yok olmayı istiyor, ölümü temenni ediyorlar.
77. “Cehennemde şöyle seslenirler: “Ey Nöbetçi! Rabbin hiç değilse canımızı alsın.” Nöbetçi: “Siz böyle kalacaksınız” der.” “Ey Mâlik! Ey cehennemin bekçisi! Ne olur dua et de Rabbin bize hükmedip bizim işimizi bitiriversin! Ne olur, Rabbin bizi öldürsün de şu durumdan kurtulalım!” diyecekler. Mâlik onlara diyecek ki, “hayır, sizler burada ebediyen kalacaksınız. Sizler için burada ebedî kalış söz konusu.” Evet, onlar orada ölemeyecekler. Ölümü temenni edecekler ama ölemeyecekler. Ölüm acısını her yandan hissedecekler ama ölemeyecekler. Hep ölümü yaşayacaklar ama bir türlü ölemeyecekler. “Siz ebediyen burada kalacaksınız, çünkü biz size hakkı getirdik de siz ondan tiksiniyordunuz. Allah’tan gelen hakka tepki gösteriyor, reddediyordunuz.” Dikkat ediyor musunuz, zalimler ölüm istiyorlar. İstedikleri şey yok olmak, helâk olup gitmek. Kendilerini bir an olsun içine gömüldükleri bu dayanılmaz cehennem azabından kurtaracak bir ölüm istiyorlar. Dayanılmaz azap çukurlarından yükselen ölüm feryatları… Ama görüyoruz ki, cevap bunların zaten bitmiş ümitlerini biraz daha öldürecek, ümitsizliklerini biraz daha artıracak, kahroluşlarını biraz daha artıracak. Nasıl bir cevap geliyor bakın kendilerine: “Hayır hayır! Siz böyle kalacaksınız! Siz burada kalacaksınız!” Aman Allah’ım, ne tüyler ürpertici bir manzara. Sizin için ölmek de yoktur. Ölümü temenni ettiren bir azabın içinde ebedîyen kalmak ve unutulmak. Sizi bu azaptan kurtaracak ölüm yoktur. Sonsuza dek ölümü temenni ettirecek bu azabın içinde kalacaksınız. Tabii cehennemin görevli meleğinin onların bu isteğine verdiği bu kahredici cevap, bunların feryatlarından bin yıl sonra gelecek. Peki neden böyle denecekmiş onlara? Neden böyle bir azabın içinde çürüyecekmiş bunlar? Çünkü:
78. “Andolsun ki, size gerçeği getirdik; fakat çoğunuz gerçeği sevmiyorsunuz.” “Andolsun ki dünyadayken biz size hakkı getirmiştik. Size Allah’ın âyetleri gelmişti. Allah sizi bundan haberdar etmişti. Size Allah’ın elçileri, Allah’ın uyarıları gelmişti. Size kitap, peygamberler gelmişti. Siz haktan haberdar edilmiştiniz ama siz bu hakkı sevmiyordu-nuz. Allah’tan gelen hakka burun kıvırıyor, İslâm’ı beğenmiyordunuz. Siz Allah’ın istediği hayatı değil, keyfinize göre bir hayat yaşamayı yeğliyordunuz. Söyleyin bakalım, bizim dünyada sizden istediğimiz emirlerin hangisi bu hayatı yaşamaktan daha zordu da yapmayıp bu ateşe geldiniz? Sizden istediğimiz hangi emir irin içmek kadar tiksindiriciydi de, onları kerih görüp bu azabın içine geldiniz? Namaz kılmak bu ateşe sürülmekten daha mı zordu sizin için? Zekat vermek, şu anda içinde bulunduğunuz azaptan daha mı zordu? Tesettür, bu cehennemden daha mı zor geliyordu size? Halbuki sizler, dünyadayken bunları kerih görüyor, bunları zor kabul ediyordunuz. Allah’ın emirlerine burun kıvırıyordunuz. Haydi şimdi tadın bu dayanılmaz azabı da, hangisi daha kötüymüş, hangisi daha zormuş görün!”
79. “Yoksa bir işe mi karar verdiler? Doğrusu Biz de kararlıyız.” “Yoksa onlar Allah’ın dinine, Allah’ın sistemine, Allah’ın elçisine karşı bir tuzak, bir düzen, bir tedbir mi almaya çalışıyorlar? Allah’ın elçisine bir suikast mı tertip etmeye çalışıyorlar. Yâni onlar hakkı reddetmekle beraber, kâfirliği tercih etmekle birlikte, üstelik bu da yetmi-yormuş gibi hakkı yok etmek için işi sağlama almayı mı düşünüyorlar? Kendilerinin reddettikleri hakkın başkaları tarafından da kabulünü ve yayılmasını engellemek için onu yok etmeyi mi planlıyorlar? Toplumda Kur’an’ın insanlar tarafından duyulmamasını sağlamak için Kur’an kurslarını kapatmaya mı çalışıyorlar? Peygamberi sürmek, peygamberin mesajının insanlar tarafından duyulmaması için ona yasaklar koymaya ve işi sağlama almayı mı düşünüyorlar. Din eğitimine yasaklar koyarak, dindarlara zulmederek, müslümanlara müslümanca kılık-kıyafeti, müslümanca bir hayatı yasaklayarak, müslümanları devlet dairelerinden atarak, başörtülülerin okullardan kayıtlarını silerek yeryüzünde Allah’ın dinini bitireceklerini mi zannediyorlar? Dâru’n Nedve’de peygamberi öldürmek için gizli gizli bir suikast kararı mı alıyorlar? Böylece işi sağlama almayı ve onun dâvetinin kökünü kazımayı mı planlıyorlar? İşi sıkı tutmaya mı çalışıyorlar? Halbuki unutmasınlar ki, Biz de işi sıkı tutuyoruz. Onların bir hesabı varsa, bizim de bir hesabımız var. Bu dini sahipsiz mi zannediyorlar? Peygamberi ve peygamber yolunun yolcularını yalnız ve sahipsiz mi zannediyorlar? Unutmayın ki, işin sağlamını Biz yaparız. Onlar kiminle savaşa tutuştuklarını, kime karşı düşman kesildiklerini hiç düşünmüyorlar mı? Unutmasınlar ki, Benim peygamberlerimle, Benim yasalarımla, Benim mü’min kullarımla savaşa tutuşanlar, karşılarında Beni bulacaklardır,” diyor Allah.
80. “Yoksa kendilerinin gizli ve açık konuşmalarını duymayız mı sanırlar? Hayır; öyle değil; yanlarındaki bekçilerimiz yazmaktadır.” Yoksa bu kâfirler, bu zalimler kendilerinin fısıltılarını, esrarlarını, necvâlarını duymadığımızı mı zannediyorlar? Onların gizli mahfillerde aldıkları kararlardan, komplolarından habersiz olduğumuzu mu zannediyorlar? Öyle mi hesap ediyorlar? Öyle mi vehmediyorlar? Hayır hayır, onların yanında, yanı başında onların her şeylerini kaydeden, tespit eden, yazan meleklerimiz vardır. Onların yanındaki bizim görevli meleklerimiz, kirâmen kâtibin meleklerimiz, onların ne yapıp ettiklerini yazmaktadırlar. En’âm sûresinde de Rabbimiz bu meleklerini anlatırken şöyle diyordu: “Bizim elçilerimiz asla kusur etmezler. Hangi konuda? Ne sizin yaptıklarınızı tespit etme, ne sizin gizli planlarınızı yazma, ne sizi belâlardan koruma, ne sizin amellerinizi tespit etme, ne sizi kontrol etme, ne sizin ölüm zamanınızı unutup ihmal etme konusunda zerre kadar kusur etmezler. Sizi yerin dibine batırma, sizi helâk etme, sizlerden intikam alma noktasında kendilerine verdiğimiz emirlerimizi anında yerine getirme konusunda onlar asla gevşeklik ve ihmal göstermezler.” Rabbiniz onlara ne emretmiş, nasıl emretmişse, aynen onu uygularlar. Ne kendileri geç kalırlar, ne de gebertilmesi gereken kişiyi geç bırakırlar. Bundan sonraki âyet-i kerîmesinde Rabbimiz yine müşriklerin bir başka sapıklıklarını dile getirerek şöyle buyuruyor:
81. “Ey Muhammed! De ki: “Eğer Rahmân olan Allah’ın çocuğu olsa, kulluk edenlerin ilki ben olurdum.” “Ey peygamberim, bu Allah’a evlâtlar izâfe eden, Allah’ın oğulları, kızları vardır diyerek Allah’a iftira eden, işledikleri suçlar yüzünden yarın kendilerini Allah’a affettirebilecekleri zannıyla Allah’a velîahtlar, yardımcılar, yetkililer, şefaatçiler bulmaya çalışan cahillere, müşriklere de ki: “Eğer Rahmân’ın bir çocuğu olsaydı, yâni O’nun berisinde O’na yardımcı, O’na ortak, O’nun yetkilerine sahip bir varlık ol-saydı, ona ilk defa ben ibadet ederdim. Eğer böyle Allah berisinde kendisine Allah’ın yetkilerinden bir kısmını devrettiği, benim yanımda bunları da dinleyin, bunların arzularını da gerçekleştirin, bunların yasalarını da uygulayın, çünkü bunlar da benim yardımcılarımdır, bunlara da bu yetkiyi ben verdim dediği bir kısım varlıklar olmuş olsaydı, sizin hepinizden önce onlara ben kulluk yapardım.” Veya eğer Allah’tan böyle bir emir gelseydi kulları içinde herkesten önce bu emre peygamberler uyarlardı. Eğer böyle bir emir gel-seydi kullarından bunu ilk duyanlar da peygamberler olurdu. Çünkü vahiy bunlara gelmektedir. Çünkü Allah kendi bilgisini bunlara aktarmaktadır. Bunların duymadığı bir şeyi, başkalarının duyması ve bilmesi de asla mümkün değildir. Eğer Allah’ın vahyi konusunda odak nokta seçtiği elçileri böyle bir şeyi bilmiyorlarsa, böyle Allah berisinde başka varlıklara ibadet edip onların arzularına itaat etmiyorlarsa, o zaman böyle bir şey yok demektir. Bu âyetiyle Allah diyor ki, “ey peygamberim, sen bu cahillere de ki: “Eğer ben şu anda Allah berisinde başka rabbler, başka ilâhlar, başka yetkililer, başka egemenler kabul etmiyorsam, Allah’ın çocukları olduğunu reddediyorsam, bu benim inadımdan dolayı değildir. Bu benim kendi keyfimden de değildir. Ben ne yapıyor, ne yapmıyorsam tümü Allah’tandır. Ben kendi kendime hareket etmiyorum. Ben hayatımı, düşüncemi, inanışımı, kabulümü, reddimi kendim belirlemiyo-rum. Benim tüm hayatımda hareket noktam vahiydir. İstinatgâhım vahiydir. Eğer vahiy benden böyle bir şey isteseydi, bunu herkesten önce ben yapardım. Çünkü ben sizin hepinizden daha çok Rabbime teslim sadık bir kulum. Benim bilmediğim, benim yapmadığım şeyleri nereden çıkarıyorsunuz?” Hayır hayır, iş öyle değil, iş sizin bildiğiniz gibi değil:
82. “Göklerin ve yerin Rabbi, arş’ın Rabbi, onların vasıflandırmalarından münezzehtir.” Göklerin ve yerin Rabbi, göktekiler ve yerdekilerin boyunlarındaki kulluk iplerinin ucu elinde olan, göktekilerin ve yerdekilerin hayat programlarını düzenleyen, gökte ve yerde ne varsa hepsine egemen olan, varlıkların tümünün kendisine teslim olduğu, her şeyin kendisine boyun büktüğü Allah, onların bu uydurduklarının tümünden münezzehtir. “Ben Allah’ı tesbih ederim. Ben, Allah kendisini kitabında nasıl tanıtmışsa öylece tanır ve iman ederim. Allah’ı, Allah’ın kendisine yakıştırmadığı, sizin iddia ettiğiniz tüm noksan sıfatlardan tenzih ederim.”
83. “Bırak onları, kendilerine söz verilen güne kavuşana kadar, dalsınlar, oynasınlar.” Bırakıver peygamberim sen o kâfirleri, salıver o müşrikleri de dalsınlar, oyalansınlar. Daldıkları, gömüldükleri, kötülükler, isyanlar, iftiralar içinde bocalayıp dursunlar. Pislikler içinde bir hayat yaşasınlar, vakit geçirsinler. Allah oyuncak mı ki O’nu eğlenceye alıyorlar? Allah oyuncak mı ki O’nu eğlencelerine konu ediniyor, O’na kendi kafalarından bir kısım sıfatlar yükleyerek, olmadık şeyler söyleyerek, O’na oğullar, kızlar izâfe ederek, O’nun yetkilerini yerdeki bir kısım efendilere, tâğutlara devrederek O’nu keyiflerine, pisliklerine imkân tanıyacak hale getiriyorlar? Allah bu kadar aciz mi ki Allah hayata, hukuka karışmaz, kılık-kıyafete, kazanmaya, harcamaya, ekonomiye, sosyal ve siyasal yapılanmalarımıza karışmaz, biz hayatımızı kendimiz düzenleriz. Nasıl istersek öylece bir hayat yaşarız,” diyorlar. Ya da, “bizim hayatımıza karışacak, bizim hayatımızı düzenleyecek, sözünü dinleyeceğimiz, arzularını gerçekleştirip, yasalarını uygulayacağımız başka Rablerimiz, başka efendilerimiz vardır,” diyerek Allah’a iftira ederlerken, bu gücü, bu yetkiyi nereden alıyor bu adamlar? Halbuki:
84: “Gökte de İlâh, yerde de İlâh O'dur. Hakîm olan, hâkimiyet sahibi olan ve her şeyi bilen O'dur.” “Göklerde İlâh olan da O’dur, yerde İlâh olan da O’dur. Göklerde egemen olan da O’dur yerde egemen olan. Göklerdekiler de O’na teslim, yerdekiler de. Göklerdekiler de O‘nu dinler, yerdekiler de. Göklerde de yerde de tapınılacak, ibadet edilecek, sözü dinlenecek, çektiği yere gidilecek, yasaları uygulanacak tek İlâh O’dur. Nasıl da bozuk düşünüyorsunuz böyle? Nasıl da yanlış inanıyorsunuz? Nasıl da iftira ediyorsunuz Allah’a? Yâni göklerin hâkimiyeti Allah’a ait de, yerdekilerin hâkimiyeti başkalarına mı ait? Göklere egemen olan Allah da yerdekilere egemen başkaları mı var diyorsu-nuz? Tamam, gökler, yıldızlar, güneşler O’nun olsun, göklerde O’nun sözü geçsin, göklerde egemen O olsun, göklerde O’nun sözü dinlensin ama yeryüzüne karışmasın bu Allah, bizim hayatımıza karışmasın bu Allah demeye mi çalışıyorsunuz? Yeryüzüne egemen başka ilâhların, başka rabblerin varlığından mı söz ediyorsunuz? Göklerin Rabbi ayrı, yerdekilerin Rabbi ayrı mı demeye çalışıyorsunuz? Ya da yaratan ayrı, ama yaratıkları idare eden ayrı mı demeye getiriyorsunuz? Bu ne kötü bir düşünüş! Bu ne çirkin bir iftira! Yaratan ayrı, idare eden ayrı olur mu? Yaratan, yarattıklarını idare edemez mi? Yaratan, yarattıklarının hayat programını bilmez mi? Yaratan, yarattıklarını başıboş bırakır mı? Ya da yaratmayan İlâh olabilir mi? Kendisini bile yaratmaktan aciz varlıklar Rabb olur mu? Hiç aklınız yok mu sizin?” diyor Rabbimiz.
85. “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı kendisinin olan Allah ne yücedir! Kıyamet saatini bilmek O’na aittir. O’na döneceksiniz.” Göklerde ve yerde ne varsa hepsine egemen olan, her şey ve herkes kendisinin mülkü olan Allah mübârektir. Berekete konu olan, berekete kaynaklık edendir Allah. Kendisine ait olan bu mülkü, cenneti kazansınlar diye kullarına lütfeden Allah’tır. Mülkünü cennetimiz için bize vererek, bize dünyada cennet yollarını açarak bizim bereketimize sebep olmuştur Allah. Bize kitaplar, bize peygamberler göndererek berekete kaynaklık etmiştir Rabbimiz. Onun için mübârektir O Allah. Onun için tebrike şayandır Rabbimiz. Bir de kıyamet saatinin bilgisi O’na aittir. Kıyametin ne zaman kopacağını, bu hayatın ne zaman biteceğini, yaşadığımız bu hayatın hesabını kendisine ödemek üzere huzurunda çaresiz ne zaman toplanacağımızı bilen, sadece Allah’tır. Ey Kâfirler! Ey Allah berisinde hayata hakim olan bir kısım varlıkların da varlığını kabul ederek, hayatlarının bazı bölümlerinde onları da dinleyerek, onların da arzularını gerçekleştirerek, onların yasalarını da uygulayarak şirke düşmüş müşrikler! Şimdilik dilediğiniz gibi inanıp, dilediğiniz gibi hareket edebilirsiniz. Allah’ı diskalifiye ederek dilediklerinizi velî, dilediklerinizi hayatınıza egemen tanrılar kabul edip, onların istediği gibi hayat yaşamadan yana bir tavır sergileyebilirsiniz. Ama unutmayın ki, kıyamet günü vardır. Unutmayın ki, bir gün yaşadığınız bu hayatın hesabını ödemek üzere Rabbinizin huzurunda toplanacaksınız.
86: “Allah'ı bırakıp yalvardıkları şeyler, şefaat edemezler. Ancak hakkı bilip ona şahitlik edenler bunun dışındadır.” Allah’ı bırakıp ta O’nun berisinde İlâh, Rabb kabul ettikleri bu yapay tanrıların ve tanrıçaların hiç birisi O’nun katında şefaate sahip değildir. Allah berisinde büyük bildikleri, kendilerinde yetki gördükleri, adlarını andıkları, kendilerine dua edip yardım bekledikleri, daraldıkları zaman, “yetiş ey filan, kurtar ey falan” diye imdada çağırdıkları, kendilerine sığınıp kurtarıcı bildikleri varlıkların hiçbirisinin Allah katında en ufak bir yetkisi yoktur. Allah’a oğullar kızlar izafe ederek, Allah’a velîahtlar bularak şefaatini umdukları hiçbir varlığın onlara yapabilecekleri bir şeyleri yoktur. Kur’an’ın değişik yerlerinde görüyoruz ki, insanlar kimi varlıkların kendileri hakkında Allah huzurunda şefaatte bulunabileceklerine inanarak sapmışlardır. Müşrikler, Allah katındaki şefaatin insanlar arasında cereyan eden şefaat gibi olduğunu zannediyorlardı. Onlar, Allah katındaki şefaatin kral katındaki oğlun, kızın, vezirin, yardımcıların ve ona denk veya ondan daha üstün kralların şefaat etmesi gibi düşünüyorlardı. ehl-i kitap, Allah’a oğullar olarak izâfe ettikleri peygamberlerin, müşrikler de putların ve meleklerin kendilerine şefaatte bulunabileceklerine inanıyorlardı. Hristiyanlar ve tüm müşrikler meleklerden, vefat etmiş nebîlerden, şehitlerden ve salih kimselerden şefaat isterlerdi. Onların Allah katında şefaat etme yetkisine sahip olduklarını, bu yüzden de Allah’ın bunların şefaatlerini reddetmeyeceğini iddia ediyorlardı. Her şey ve herkes Allah’ın kulu iken Allah’ın mülkü iken kimin böyle bir şeye cesareti olabilir? Kim böyle bir şeye teşebbüs edebilir? Allah’ı kim etkisi altına alabilir? Allah karşısında kim söz sahibi olabilir? Allah’a etki etmek, Allah’a bir şey yaptırmak şöyle dursun, en çok sevdiği peygamberler ve melekler bile O’nun huzurunda ağızlarını açmaya cesaret edemezler. “Ancak hak ile şahitlik yapan, hakka şehadet edenler müstesnadır,” diyor Rabbimiz. Hak Kur’andır, imandır, hidâyettir. Öyleyse imanlarıyla, imanlarına dayalı yaşadıkları hayatlarıyla hakka şehadet-te bulunanlar, hayatlarıyla imanlarının eylemini gerçekleştirenler, gerçekten Allah’ın istediği biçimde gerçek bir Müslümanlık yaşayarak Allah’ın rızasını kazanmış olanlar bunun dışındadır. İşte bunlar, Allah’ın kendilerinden razı olduğu kimselerdir ki, yine Allah’ın razı olduklarına şefaatte bulunabileceklerdir. Buradaki hakka şehadet edip de şefaat edebilecek olanların onların haksız yere putlaştırmaya çalıştıkları Allah’ın salih kulları Hz. Îsâ, Hz. Uzeyr ve melekler olduğu söylenmiştir. Allah’ın bu salih kulları her ne kadar da insanlar tarafından İlâhlaştırılmak istenmişlerse de, her ne kadar Allah berisinde Allah’ın ortakları kabul edilip kendilerine kulluk edilmeye kalkışılmışsa da, bunlar bizzat kendileri asla böyle bir şeyi istememişlerdir. Onlar yaşadıkları hayatlarıyla hakka şahitlik etmişler, Allah’ın istediği kulluğu icra etmişlerdir. İşte bunların şefaatleri, kendileri gibi iman eden mü’minlere fayda verecektir. Ya da âyeti bir başka mânâda şöyle anlamaya çalışıyoruz: Kendilerine yarın Allah tarafından şefaat yetkisi verilmiş olanlar ancak şuurlu olarak hakka şehadet etmiş, Allah’a, Allah’ın istediği gibi iman etmiş olanlara şefaat edebileceklerdir. Yoksa şuursuz bir şekilde kelime-i şehadet söyleyen ama söylediği bu kelimenin mânâsına uygun bir hayat yaşamayan, Allah’a inandığını diliyle iddia ettiği halde Allah’tan başkalarına da kulluk etmeye çalışan kimselere şefaatte bulunamayacaklardır. Bu âyet-i kerîme, şuursuz bir şehadetin Allah katında kabul görmeyeceğini de anlatıyor. Allah’tan başka İlâh olmadığını diliyle söyleyen kişi bunu kalbiyle de kabul edecek ve Allah berisindeki tüm sahte İlâhları reddedecektir. Çevreyi, modayı, âdetleri, töreleri, yönet-melikleri, yasaları, toplumu, âmiri, müdürü tümüyle reddedecek ve bu reddedişle birlikte ilâh olarak kimi kabul ettiğini de bilecektir.
87. “Andolsun ki, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan: “Allah” derler. Öyleyken nasıl da aldatılıp döndürülüyorlar?” Yukarıdaki âyette de Rabbimiz göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul ettiklerini anlatmıştı, burada da kendilerinin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul ettiklerini ama hayatlarına karışıcı olarak O’nu reddettiklerini anlatıyor. Onlara, “sizi kim yarattı, sizi yoktan kim var etti?” diye sorsanız, “Allah” derler. Peki o zaman nasıl çevriliyorsunuz? Nereye dönüyorsunuz? Kime kulluk etmeye çalışıyorsunuz? Kimi razı etmeye çalışıyorsunuz? Kimin ekmeğini yiyip kimin kılıcını sallamaya çalışıyorsunuz? Varlığınızı kime borçlusunuz? Varlığınızı, hayatınızı kimlere adı-yorsunuz? Kime muhtaçsınız, kime teşekkür ediyorsunuz? Ey Kâfirler, ey müşrikler, ey yaratıcı olarak Allah’ı kabul edip de yasa belirleyici olarak başkalarını kabul eden beyinsizler! Sizin her şeyiniz yanlış, her şeyiniz yamuktur. Tüm hayatınız bir aldanmadır sizin. Yaratıcı olarak vicdanlarınızda kabul ettiğiniz Allah’ı hayatınıza karıştırmamakla, yaratmayla en ufak bir ilgisi olmayan, sizin hayatınızda en ufak bir faydası olmayan kendiniz gibi acizleri rabb ve ilâh kabul ederek sapıklığın daniskasını yaşıyorsunuz da, farkında değilsiniz. Sûrenin son âyeti de bakın şöyle bitiyor:
88,89. “Muhammed’in onlar hakkında: “Ey Rab-bim! Bunlar inanmayan bir millettir” demesi üzerine Allah: “Onları geç, esenlik dile; yakında bileceklerdir” buyurdu.” “Ya Rabbi, işte bunlar iman etmeyen bir toplumdur. Ben bunların yola gelmeleri için çalışıp çırpındığım, bunların hidâyeti ve cenneti için kendimi yiyip bitirdiğim halde, bunlar istenilen noktaya gel-miyorlar. Bunlar kendilerini hiç düşünmüyorlar. Bunlar kendilerini boşa harcamak istiyorlar. Bunlar kendilerini ateşe atmak istiyorlar. Ya Rabbi, ne olur benim çabalarım ve dualarım hatırına bunlara hidâyetini nasip eyle. Ne olur bunların kalplerine hidâyet lütfeyle. Bunların gönüllerini İslâm’a açıver ya Rabbi!” diyerek, ya da, “iman etmeyecek olanları sen bilirsin ya Rabbi!” diyerek Allah’ın Resûlü onların durumlarını Allah’a havale ediyordu da, Rabbimiz buyurdu ki: “Sen onlardan vazgeç peygamberim. Bırakıver onları kendi hallerine. Yüz çevir onlardan, oyalanma onlarla. Sen kendi işine bak, sen kendi yoluna ve tebliğine devam et. Onları kafana takma. Onlar yüzünden üzülüp kendi kendini harap etme. Ayrıl onlardan ama onları bırakırken de esenlik dile onlara. “Selâm size!” deyiver onlara. Ya da “Müslüman olun, teslim olun Allah’a” deyiver. Gökleri ve yerleri yarattığına inandığınız Allah’a siz de teslim olun, yaratıcılığına teslimiyet gösterdiğiniz Allah’ın idareciliğine de teslim olun de. Dillerinizle itiraf edip kabullendiğiniz Allah’a, hayatınızla da teslim olun, onun istediği bir hayatı yaşayın da, hem dünyada hem de âhirette selâmete erin, Müslüman olun ki, dâru’s selâm’a gidin de.” Rabbimiz, “Onlardan ayrılırken bir kenara çekil de yat, şöyle bir tatile çık, yoruldun biraz, dinlen!” demiyor da, “onları bırak ama da-ha mümbit arazilere yönel” diyor. “Sen dâvetine devam et ilerde onlar da mutlaka onun hak olduğunu bilecekler, anlayacaklar,” diyor. Öyleyse biz de birileri anlamadı, birileri bizim kendilerine sunduğumuz haktan yüz çevirdi diye bir kenara çekilivermeyelim, tebliğimize uyarılarımıza devam edelim. Onlar mutlaka bir gün gelecek bizim derdimizi anlayacaklardır, bundan endişemiz olmasın. Bu sûre ile alâkalı da bu kadar söz yeter. Rabbim gereğiyle iman edip amele dönüştüren kullarından eylesin. Ve âhiru dâvana enilhamdü lillahi Rabbil’âlemîn.
88,89. “Muhammed’in onlar hakkında: “Ey Rab-bim! Bunlar inanmayan bir millettir” demesi üzerine Allah: “Onları geç, esenlik dile; yakında bileceklerdir” buyurdu.” “Ya Rabbi, işte bunlar iman etmeyen bir toplumdur. Ben bunların yola gelmeleri için çalışıp çırpındığım, bunların hidâyeti ve cenneti için kendimi yiyip bitirdiğim halde, bunlar istenilen noktaya gel-miyorlar. Bunlar kendilerini hiç düşünmüyorlar. Bunlar kendilerini boşa harcamak istiyorlar. Bunlar kendilerini ateşe atmak istiyorlar. Ya Rabbi, ne olur benim çabalarım ve dualarım hatırına bunlara hidâyetini nasip eyle. Ne olur bunların kalplerine hidâyet lütfeyle. Bunların gönüllerini İslâm’a açıver ya Rabbi!” diyerek, ya da, “iman etmeyecek olanları sen bilirsin ya Rabbi!” diyerek Allah’ın Resûlü onların durumlarını Allah’a havale ediyordu da, Rabbimiz buyurdu ki: “Sen onlardan vazgeç peygamberim. Bırakıver onları kendi hallerine. Yüz çevir onlardan, oyalanma onlarla. Sen kendi işine bak, sen kendi yoluna ve tebliğine devam et. Onları kafana takma. Onlar yüzünden üzülüp kendi kendini harap etme. Ayrıl onlardan ama onları bırakırken de esenlik dile onlara. “Selâm size!” deyiver onlara. Ya da “Müslüman olun, teslim olun Allah’a” deyiver. Gökleri ve yerleri yarattığına inandığınız Allah’a siz de teslim olun, yaratıcılığına teslimiyet gösterdiğiniz Allah’ın idareciliğine de teslim olun de. Dillerinizle itiraf edip kabullendiğiniz Allah’a, hayatınızla da teslim olun, onun istediği bir hayatı yaşayın da, hem dünyada hem de âhirette selâmete erin, Müslüman olun ki, dâru’s selâm’a gidin de.” Rabbimiz, “Onlardan ayrılırken bir kenara çekil de yat, şöyle bir tatile çık, yoruldun biraz, dinlen!” demiyor da, “onları bırak ama da-ha mümbit arazilere yönel” diyor. “Sen dâvetine devam et ilerde onlar da mutlaka onun hak olduğunu bilecekler, anlayacaklar,” diyor. Öyleyse biz de birileri anlamadı, birileri bizim kendilerine sunduğumuz haktan yüz çevirdi diye bir kenara çekilivermeyelim, tebliğimize uyarılarımıza devam edelim. Onlar mutlaka bir gün gelecek bizim derdimizi anlayacaklardır, bundan endişemiz olmasın. Bu sûre ile alâkalı da bu kadar söz yeter. Rabbim gereğiyle iman edip amele dönüştüren kullarından eylesin. Ve âhiru dâvana enilhamdü lillahi Rabbil’âlemîn.