Vegere rûpela Tefhîmü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Ehzâb — Mewdûdî (Tefhîmü'l-Kur'ân)

73 ayetRûpel 2 / 2
49- Ey iman edenler, mü'min kadınları nikâhlayıp sonra onlara dokunmadan boşarsanız,(85) bu durumda sizin için üzerlerine sayacağınız bir iddet yoktur. Artık (hemen) onları yararlandırın (onlara yetecek bir miktar verin) ve güzel bir salma tarzıyla onları salıverin.(86) AÇIKLAMA 85. Cümlenin anlamı çok açıktır ve nikah burada evlilik anlaşması için kullanılmıştır. Sözlük-bilimciler Arapça nikah kelimesinin anlamı hakkında çok tartışmışlardır. Bir grup, kelimenin hem cinsel ilişki, hem de evlilik anlaşması için kullanıldığını söyler. İkinci grup kelimenin kullanılan bu her iki anlamı da ihtiva ettiğini, üçüncü bir grup da asıl anlamın evlilik anlaşması olduğunu, mecazî olarak da cinsel ilişki için kullanıldığını söyler. Dördüncü grup ise kelimenin "cinsel ilişki" için kullanıldığını, mecaz olarak da akid manasında kullanıldığını kabul eder. Her grup da görüşünü desteklemek için Arap şiirinden örnekler sunar. Fakat Ragib İsfahanî şu iddiada bulunur: "Nikah kelimesinin asıl anlamı evlilik anlaşmasıdır. Sadece mecazi olarak cinsel ilişki için kullanılır. Asıl anlamının cinsel ilişki olup, mecâzen evlilik akdi için kullanılmış olması imkansızdır." Râgip el-Isfahanî'nin öne sürdüğü delil ise cinsel ilişki için Arapçada ve diğer bütün dillerde kullanılan kelimelerin müstehcen oluşudur. Hiçbir şerefli kimse topluluk içinde bu kelimeyi kullanamaz. O halde bir toplumun, böyle bir ilişki için kullanılan kelimeyi mecazî olarak evlilik akdi için kullanmış olması imkânsızdır. Böyle bir akid için bütün dillerde, müstehcen kelimeler değil, iffet ve namusa uygun kelimeler kullanılmıştır. Kur'an ve Sünnet sözkonusu olduğunda, nikah ya evlilik akdi, ya da evlilik akdinden sonraki cinsel ilişki için kullanılan bir terim olmuştur. Fakat hiçbir zaman evlilik dışı cinsel ilişkiler bu terimin içine girmemiştir. Bu tür ilişkilere Kur'an ve Sünnet, nikah değil zina adını verir. 86. Bu ayet, muhtemelen aynı dönemde vuku bulan bir boşanma davası ile ilgili olarak nazil olmuş ve bu konuya dahil edilmiştir. Bu da, ayetin bir önceki bölümden sonra, fakat takip edilen bölümden de önce nazil olduğunu göstermektedir. Bu ayetten çıkarılan fıkhi hükümler şunlardır: 1) Ayette, ehl-i kitaptan kadınların bu hüküm dışında kaldığı izlenimini verebilecek "inanan kadınlar" tabiri kullanılmış olmasına rağmen, bütün alimler bu hükmün kitap ehlinden kadınlar için de geçerli olduğu görüşündedirler. Yani Müslüman bir erkek, ehl-i kitaptan bir kadınla evlenirse, boşanma, mehir, iddet ve nafaka ile ilgili hükümlerin hepsi inanan bir kadına uygulanan hükümlerin aynısıdır. Alimler, Allah'ın burada "inanan kadınlar" tabirini kullanmakla, Müslümanlara, kendilerine sadece Müslüman kadınların layık olduğunu bildirmeyi murad ettiği konusunda ittifak etmişlerdir. Yani her ne kadar onların Yahudi ve Hıristiyan kadınlarla evlenmelerine izin verilmişse de, bu övülen ve tavsiye edilen bir davranış değildir. Başka bir deyişle, Kur'an, Allah'ın müminlerden inanan kadınlarla evlenmelerini istediğini vurgulamaktadır. 2) Mes (dokunmak) kelimesi burada cinsel ilişkiyi ima etmek için kullanılmıştır. O halde ayetten, koca, kadınla yalnız kaldığı, belki de ona eliyle dokunduğu halde eğer cinsel ilişkide bulunmamışsa, kadının boşanma halinde iddet beklemesine gerek kalmadığı hükmü çıkmaktadır. Fakat fakihler, eğer karı koca yeteri kadar (yani cinsel ilişkinin mümkün olacağı kadar) yalnız kalmışlarsa ve bu halvetten (yalnız kalma) sonra boşanma vuku bulmuşsa tedbir olarak iddet beklenilmesi, eğer halvetten önce boşanma vuku bulmuşsa, iddet beklemeye gerek olmadığı hükmüne varmışlardır. 3) Halvetten (karı-kocanın yalnız kalması) önce boşanma vuku bulduğunda, iddetin sözkonusu olmaması, böyle bir durumda kocanın karısına dönme hakkını kaybettiği ve kadının hiç iddet beklemeksizin dilediği kimse ile evlenebileceği anlamına gelir. Fakat bunun sadece halvetten önceki boşanmalar için geçerli olduğuna dikkat edilmelidir. Eğer bir kadının kocası halvetten önce ölürse, öldükten sonra beklenilen iddet ortadan kalkamaz, bilakis kocası ölen kadın, normalde evli olan diğer kadınlar gibi dört ay-on günlük iddet süresini beklemek zorundadır. (iddet, boşanmış veya kocası ölmüş bir kadının, sona erene dek evlenmesinin yasaklandığı bekleme süresidir.) 4) "Onlar üzerinde sayacağınız bir iddet hakkınız yoktur," sözleri iddet beklemenin kocanın karısı üzerindeki hakkı olduğunu göstermektedir. Fakat bu sadece erkeğin hakkı olduğu anlamına gelmez. Buna hem çocukların, hem de Allah'ın veya kanunun hakkı dahildir. Erkeğin hakkı, iddet süresince karısına geri dönme hakkının devam etmesi ve kadının hamile olup olmadığının anlaşılmasına bağlı olarak çocuklarının nesebinin sabit olması bazındadır. Çocuğun hukukî, haklarının belirlenebilmesi için nesebi sabit olmalıdır, ahlakî statüsü de nesebinin şüpheli olmamasını gerektirir. Allah'ın (veya kanunun) bu iddet beklemede kadın üzerinde hakkı vardır. Çünkü insanlar ve çocuklar, haklarından gafil olsalar, bunlara aldırmasalar bile, İlahî Kanun onların haklarının korunmasını gerektirir. İşte bu nedenle bir adam karısına, ölümünden sonra veya boşandıktan sonra iddet gerek olmadığına dair vasiyet vermiş olsa bile, şeriat bu hakkı iptal etmez. 5) "Onları faydalandırın ve güzellikle serbest bırakın" Bu emir şu iki davranıştan biri ile yerine getirilebilir: Eğer mehir nikâh sırasında belirlenmiş ve koca halvetten önce karısını boşamışsa, Bakara: 237'ye göre mehrin yarısı kadına verilmelidir. Bundan fazlasını vermek farz değildir, fakat menduptur. Mesela mehrin yarısının yanısıra gelinlik elbiselerini veya adamın nikah sebebiyle gönderdiği diğer hediyelerin kadında bırakılması övülecek bir davranıştır. Fakat nikah sırasında mehir belirlenmemişse, kadını göndermeden önce birşeyler vermek farzdır. Bu "birşeyler"in miktarının da, Bakara: 236'da erkeğin maddi imkanlarına göre belirleneceği bildirilmektedir. Alimlerden bir kısmı da, mehir tayin edilmiş olsun veya olmasın, boşanma halinde kadına bir şeyler verilmesi gerektiği görüşündedir. 6) "Güzellikle serbest bırakın", sadece kadına maddi bir şeyler verilmesi anlamına gelmez. Boşanma hiçbir onur kırıcı davranış olmaksızın güzellikle vuku bulmalıdır. Eğer erkek, kadından hoşlanmazsa veya onu yanında tutmak istememesine yol açan başka bir sebep varsa, kadını efendice boşamalı ve kibarlıkla göndermelidir. İnsanların önünde, onun hatalarını ve beğenmediği yönlerini saymaya başlamamalıdır. Kur'an'ın bu emri, boşama hakkını mahkemelere vermenin, nasıl ilahi kanunun ruhuna ters düştüğünü göstermektedir. Çünkü böyle bir durumda "güzellikle serbest bırakma" şansı kalmaz, bilakis bu durum, erkek istemese de suçlama, kötü şöhret ve aşağılama ile son bulur. Bunun yanısıra, ayetteki ifade, erkeğin boşama hakkının, bir hükümet otoritesi veya mahkeme tarafından sınırlandırılmasını kabul etmemektedir. Bu ayet, boşama yetkisini açıkça evli erkeğe vermekte ve eğer karısına hiç dokunmadan onu boşamak isterse, ona mehrin yarısını veya imkanlarına göre birşeyler verme sorumluluğunu sadece ona yüklemektedir. Buradan da ayetin, erkeğin boşama işini hafife almaması için malî bir sorumluluk yüklenmesi gerektiğini göstermeyi amaçladığı sonucuna varabiliriz. Böylece erkek boşama yetkisini düşünerek ve bilerek kullanır ve iki ailenin iç işlerine dışarıdan hiçbir müdahale şansı yoktur. 7) İbn Abbas, Sad İbn-ül-Museyyeb, Hasan Basri, Ali İbn'ül Hüseyin Zeynül Abidin, İmam Şafii ve İmam Ahmed ibn Hanbel "............ nikahlayıp da .......... boşarsanız" sözlerinden, boşanmanın ancak nikah akdedildikten sonra vuku bulabileceği sonucunu çıkarmışlardır. Nikah akdinden önce boşanmanın hiçbir hükmü yoktur. O halde bir kimse: "Eğer şu kadınla veya şu kabile veya milletten bir kadınla veya herhangi bir kadınla evlenirsem, benden boş olsun" derse, bu anlamsız ve saçma söz olacaktır. Bu sözlerden boşanma hükmü çıkarılamaz. Aşağıdaki hadisler bu görüşe delil getirilmiştir. "Ademoğlunun sahip olmadığı yetkisini kullanmaya hakkı yoktur." Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace) . "Nikahtan önce talak yoktur." (İbni Mace) . Fakat fâkihlerin çoğu, bu ayet ve bu hadislerin, karısı olmayan bir kadına "sen boşsun" veya "seni boşadım" diyen bir kimse hakkında olduğu görüşündedirler. Böyle birşey söylemek şüphesiz saçmadır ve hiçbir hukukî sonucu yoktur. Fakat eğer bu adam "seni nikahlarsam, boşsun" derse, bu, nikahtan önce boşama anlamına gelmez. Bilakis adam, kadınla evlenirse onu boşayacağını ilan etmektedir. Böyle bir ilanat saçma ve hükümsüz değildir; tam aksine ne zaman o kadını nikahlarsa, kadın boş olur. Fakihler, bu tür boşanmanın hangi dereceye kadar geçerli olacağı konusunda da farklı görüşler öne sürmüşlerdir. İmam Ebu Hanife, İmam Muhammed ve İmam Züfer'e göre bir kimse kadının kimliğini veya hangi millet veya kabileye mensup olduğunu bildirse, ya da "Hangi kadınla evlenirsem evleneyim, o boş olsun" dese, her halükârda boşanma vuku bulacaktır. Ebu Bekir el-Cassas, Hz. Ömer, Abdullah bin Mes'ud'un İbrahim en-Nahaî, Mücahid ve Ömer bin Abdülaziz'den (Allah hepsine rahmet etsin) aynı görüşü nakletmektedir. Süfyan-ı Sevri ve Osman el-Betti'ye göre, bir kimse "şu falanca kadınla evlenirsem, o boş olsun" derse ancak o zaman boşanma geçerli olur. Hasan bin Salih, Leys bin Sa'd ve Amir eş-Şa'bi'ye göre ise, bir topluluk adının anılması şartıyla, genel mahiyette birşeyler söylense bile, mesela bir kimse: "Falanca aileden veya falanca kabile, şehir millet veya memleketten bir kadınla evlenirsem, o benden boş olsun," dese, boşanma geçeli olur. İbni Ebi Leyla ve İmam Malik yukarıdaki görüşü eleştirerek bir zaman sınırının da konulması gerektiğini söylemişlerdir. Mesela eğer bir kimse "Eğer bu yıl veya gelecek on yıl içinde, falanca kadınla veya şu tabakadan bir kadınla evlenirsem, o kadın benden boş olsun," derse boşanma geçerli olur, aksi taktirde hükmü yoktur. İmam Malik'e göre, bir kimsenin koyduğu zaman sınırı beklenen yaşam süresini aşıyorsa, boşanma yine hükümsüz olur.
50- Ey Peygamber! gerçekten biz sana ücretlerini (mehirlerini) verdiğin eşlerini(87) ve Allah'ın sana ganimet olarak verdikleri (savaş esirleri) nden elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halalarının ve teyzelerinin seninle beraber hicret eden kızlarını, bir de Peygamber'e kendisini hibe eden ve Peygamberin de kendisini almak istediği inanmış kadınları sana helâl kıldık.(88) Bu diğer müminlere değil, sadece sana mahsus bir ayrıcalıktır.(89) Biz eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hakkında müminlere ne farz kıldığımızı biliyoruz. (Seni bu hususta istisna ettik) Ki senin için hiçbir darlık olmasın,(90) Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. AÇIKLAMA 87. Bu, Hz. Muhammed'in (s.a) başkalarına dört kadından fazlasını nikah altında tutmayı yasaklarken kendisinin beşinci kadınla evlendiğini söyleyerek itiraz edenlere bir cevap niteliğindedir. Böyle bir itiraz ortaya çıkmıştır, çünkü Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'le (r.a) evlendiğinde zaten dört tane eşi vardı. 1) Hicretten üç yıl önce evlendiği Sevde, 2) Hicretten üç yıl önce nikahladığı, fakat H. 1. Şevval ayında birlikte yaşamaya başladığı Hz. Aişe, 3) H. 3. yılın Şaban ayında nikahladığı Hz. Hafsa, 4) H. 4. yılın Şevval ayında nikahladığı Hz. Ümmü Seleme. Yani, Hz. Zeyneb beşinci hanımı oluyordu. Burada Allah, kâfir ve münafıkların itirazlarına şöyle cevap vermektedir: "Ey Peygamber, biz mehirlerini vererek nikahladığın bütün kadınları sana helal kıldık." Başka bir deyişle bu cevap şu anlama gelmektedir: "Diğer Müslümanlara mahsus olan dört hanım sınırlamasından istisna eden de yine biziz. Bir sınırlama getirdiğimize göre ona bir istisna getirmek de bizim hakkımızdır" Bu cevabın kâfirleri ve münafıkları değil, İslâm düşmanlarının çirkin fikirlerle saptırmaya çalıştıkları Müslümanları tatmin etmek amacını güttüğüne dikkat edilmelidir. Onlar Kur'an'ın Allah kelamı ve bizzat Allah tarafından kendi kelamıyla gönderilmiş olduğuna inandıkları için, Allah, Peygamber'in (s.a) kendisini bu dört eş sınırlamasından muaf tutmadığını, bilakis bizzat Allah'ın onu bu sınırlamadan istisna ettiğini bildirmekle yetinmiştir. 88. Beşinci eşi Hz. Peygamber'e (s.a) helal kılmasının yanısıra Allah bu ayette onun birkaç şekilde daha eş almasına izin vermiştir. 1) Allah'ın ganimet olarak verdiği cariyelerden onun payına düşenler. Bu kurala göre Hz. Peygamber (s.a) , Beni Kurayza gavzesinde alınan esirler arasından Hz. Reyhane'yi, Beni'l-Müstalık gavzesinde alınan esirlerden Hz. Cüveyriye'yi, Hayber'de ele geçirilen esirler arasından Hz. Safiyye'yi ve Mısır Mukavkısı'nın kendisine hediye olarak gönderdiği kıpti Mariye'yi almıştır. Bunlardan üçünü azat etmiş ve onlarla evlenmiş, Mariye'yi ise cariye olarak bırakmıştır. Hz. Peygamber'in (s.a) onu azat edip nikahladığına dair hiçbir haber yoktur. 2) Kendisiyle birlikte hicret eden amcasının, dayısının, hala ve teyzesinin kızları, "Seninle beraber hicret eder" sözlerinden onların bizzat hicret sırasında Peygamber'e (s.a) arkadaşlık etmiş olmaları değil, onların da İslâm uğrunda ve Allah yolunda hicret etmiş olmaları anlaşılır. Hz. Peygamber (s.a) , H. 7. yılında Hz. Ümmü Habibe ile evlendi. (Bu vesile ile bu ayette bir Müslümana hala, dayı, amca ve teyze kızlarının kendisine helal olduğu da bildirilmektedir. Bu bakımdan İslâm hukuku, Hıristiyan ve Yahudi hukuklarından farklıdır. Hıristiyanlar, soyu yedi göbeğe kadar bir yerlerde kendi soyu ile birleşen bir kadınla evlenemezler. Yahudilere göre ise bir kimse öz yeğeni ile, yani kızkardeşinin veya erkek kardeşinin kızı ile bile evlenebilir. 3) Kendilerini Peygamber'e (s.a) hibe eden, yani hiçbir mehir almaksızın Peygamber'le (s.a) evlenmeye hazır olan ve Peygamber'in (s.a) de kendisinden hoşlandığı Müslüman kadınlar. Bu izin üzerine Hz. peygamber (s.a) , H. 7. yılda Hz. Meymune ile evlendi, fakat mehrini ödemeden ilişkide bulunmaması gerektiğini düşündü. Bu yüzden Hz. Meymune hiç talep etmediği halde ona mehir verdi. Bazı müfessirler, Hz. Peygamber'in, kendisini hibe eden hiçbir kadınla evlenmediğini söylerler. Fakat bu onun kendisini hibe ettiği halde hiçbir kadınla mehirsiz evlenmediği anlamına gelir. 89. Eğer bu cümle bir önceki cümleye bağlı olarak kabul edilirse, mehir vermeksizin kendini hibe eden bir kadınla evlenmenin diğer Müslümanlara caiz olmadığı anlamı çıkar. Fakat bütün pasajla bağlantılı olarak ele alındığında, dörtten fazla evlenmenin diğer Müslümanlara değil, sadece Hz. Peygamber'e (s.a) caiz olduğu anlamı çıkar. Bu ayet aynı zamanda, bazı emirlerin sadece Hz. Peygamber (s.a) için geçerli olduğunu ve diğer müminler için bir sorumluluk getirmediğini göstermektedir. Kur'an ve Sünnet gözden geçirildiğinde bu tür birçok emirle karşılaşılır. Mesela Teheccüd namazı Hz. Peygamber'e (s.a) farz, diğer Müslümanlara ise nafiledir. Hz. Peygamber (s.a) ve ailesinin sadaka kabul etmesi haramdır, oysa diğer müminler için böyle değildir. Peygamber'in (s.a) bıraktığı miras paylaşılmaz, oysa diğer müminlerin bıraktıkları mirasla ilgili hükümler Nisa Suresi'nde yer almıştır. Kendisine aralarında adaletle davranması emredildiği halde, dörtten fazla kadınla evlenme izni verilmiştir. O kendisini hibe eden bir kadınla, mehir vermeksizin evlenebilir ve onun eşleri ölümünden sonra Müslümanlara haramdır. Bu hususta müfessirlerin saydığı bir başka özel durum da, Müslümanların ehl-i kitaptan kadınlarla evlenmesi helâl olduğu halde, peygambere bunun haram olmasıdır. 90. Allah'ın peygamberini genel hükümden istisna etmesinin nedeni budur. "Senin için hiçbir darlık olmasın," sözleri onun, dört kadınla evlilik sınırlaması nedeniyle bir güçlük çekmemesi için kendisine istediği kadar kadınla evlenme izni verilen çok şehvetli bir erkek olduğu anlamına gelmez. Böyle bir anlamı ancak Hz. Peygamber'in kendisi 25 yaşında iken 40 yaşında bir kadınla evlenip onunla 25 yıllık mutlu ve huzurlu bir evlilik hayatı yaşadığını unutan ön yargılı bir kimse çıkarabilir. O öldüğünde Hz. Peygamber (s.a) yine yaşlı bir kadın olan Hz. Sevde ile evlenmiş ve üç-dört yıl kadar başka kadınla evlenmemiştir. Hiçbir makul ve dürüst insan kalkıp ta onun 53 yaşından sonra şehvetinin güçlendiğini ve bu yüzden birçok kadınla evlendiğini söyleyemez. Aslında "hiçbir darlık olmasın" sözlerini onaylayabilmek için bir taraftan Allah'ın Peygamber'ine (s.a) yüklediği büyük sorumluluk gözönünde bulundurulmalı, diğer taraftan bu büyük görevi yerine getirirken içinde bulunduğu ortam ve şartlar anlaşılmalıdır. Bu iki noktayı, önyargısız bir zihinle kavrayan herkes, eşler konusunda niçin ona sınırsız serbestlik verilmesi gerektiğini ve dört eş sınırlamasında onun için ne tür bir "darlık" olduğunu anlayacaktır. Hz. Peygamber'e (s.a) emanet edilen görev, sadece İslâmi yönden değil genel bakış açısıyla da medeniyyetten uzak, kültürsüz, geri ve kaba bir topluluğu, medenî, ileri ve ahlâken gelişmiş bir toplum haline getirme, eğitme ve şekillendirme göreviydi. Bu amaçla sadece erkekleri eğitmek geçerli değildi, kadınların da eğitilmesi gerekiyordu. Fakat onun öğretmekle görevlendirildiği medeniyet ve sosyal hayatın ilkeleri, iki cinsin serbestçe birarada olmasını yasaklıyordu ve onun bu ilkeyi çiğnemeksizin direkt olarak kadınları eğitmesi imkansız bir şeydi. Bu nedenle kadınları eğitmek için tek yol, onun çeşitli yaşlarda ve farklı zihni kapasiteye sahip birçok kadınla evlenip onları eğitip öğreterek kendisine yardımcı yetiştirmesi, daha sonra onları, genç, orta yaşlı ve yaşlı kadınların dini eğitiminde ve onların ahlâken eğitilmesinde görevlendirmesiydi. Bundan başka Hz. Peygamber (s.a) İslâm öncesi cahiliye hayat tarzını ortadan kaldırıp, onun yerine İslâmî hayat tarzını uygulamada göstermekle görevlendirilmişti. Bu görevin yerine getirilebilmesi için, cahiliye sistemini savunanlarla bir çatışma içine girmek kaçınılmazdı ve böyle bir çatışma garip gelenek ve adetlerin ve kabile sisteminin yürürlükte olduğu bir toplumda gerçekleştirilecekti. Bu şartlar altında, diğer Arapların yanısıra, Hz. Peygamber'in (s.a) , düşmanlıklara son verip dostluk bağlarını güçlendirmek için farklı kabile ve ailelerden kadınlarla evlenmesi gerekiyordu. Bu nedenle evlendiği kadınların seçiminde, onların kişisel özelliklerinin yanısıra bu gaye de önemli bir rol oynamıştır. Hz. Peygamber (s.a) , Hz. Aişe ve Hz. Hafsa ile evlenerek, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'le arasındaki bağı daha da güçlendirmiştir. Hz. Ümmü Seleme, Ebu Cehil ve Halid bin Velid'in de mensub olduğu bir ailedendi ve Ümmü Habibe, Ebu Süfyan'ın kızıydı. Bu evlilikler bir dereceye kadar bu ailelerin düşmanlıklarını yumuşatmıştır. Öyle ki, Ümmü Habibe ile evlendikten sonra Ebu Süfyan, savaş alanında Hz. Peygamber'in (s.a) karşısına hiç çıkmamıştır. Hz. Safiyye, Hz. Cüveyriye ve Reyhâne, Yahudi kabilelerine mensuptu. Hz. Peygamber (s.a) onları azat edip nikahladıktan sonra Yahudi kabilelerin düşmanlıkları nispeten azalmıştır. Çünkü Arap geleneğine göre, bir kimse bir kabileden bir kadınla evlenirse, sadece kadının ailesinin değil, bütün kabilenin damadı kabul edilirdi ve bir damada karşı savaş açmak ise onur kırıcı bir davranıştı. Toplumu birçok yönden ıslah etmek ve yürürlükte olan cahiliye adetlerini ortadan kaldırmak da Hz. Peygamber'in (s.a) görevleri arasındaydı. Bu amaçla da bir evlilik gerçekleştirmiştir. Bu olayın ayrıntılarına yine bu surede (Ahzab) değinilmiştir. Bu sebepler yüzünden Hz. Peygamber'in (s.a) evlilik hususunda hiçbir sınırlama içinde olmaması gerekiyordu ki, kendisine emanet edilen büyük görevin gerekli kıldığı zamanlarda dilediği sayıda kadınla evlenebilsin. Bu, çok kadınla evliliğin sadece özel kişisel zorunluluklar dahilinde caiz olduğunu ve bu zorunluluklar dışında evliliği helal kılan başka amaçlar olamayacağını savunan kimselerin büyük bir hata içinde olduklarını da göstermektedir. Hz. Peygamber'in (s.a) evliliklerinden hiçbirinin sebebi ne karısının hasta oluşu, ne kısır oluşu, ne erkek çocuk sahibi olmak istemesi, ne de yetimlere bakmak gibi sebepler değildi. Bu sebepler olmaksızın Hz. Peygamber (s.a) ya eğitim gereği, ya toplumu ıslah etmek için, ya da sosyal ve politik bazı amaçlar yüzünden evlilikler yaptı. Mesele şudur: Allah bizzat çok kadınla evliliği bugün bazı kimselerin söylediği sebeplere hasretmediği halde ve Allah'ın Rasûlü bunlardan başka birçok sebepler yüzünden evlilikler yapmış olduğu halde, nasıl olur da başka bir kimse kanunla sınırlamalar getirebilir ve bu sınırlamaların şeriate uygun olduğunu söyleyebilir? Aslında bu sınırlamaların getirilmesinin asıl sebebi, çok kadınla evliliği kötü ve yanlış kabul eden batı tarzı anlayıştır. Bu anlayış, haram olan birşey ancak zaruri durumlarda helal olabilir şeklinde bir düşünceye yol açmıştır. Batıdan ithal edilen bu fikri İslâm'a maletmek için ne denli çalışılırsa çalışılsın, bu fikir Kur'an'a, Sünnet'e ve bütün İslâm literatürüne ters düşer.
51- Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini de yanına alıp-barındırabilirsin; ayrıldıklarından, istek duyduklarına (dönmende) senin için bir sakınca yoktur. Onların gözlerinin aydınlanıp hüzne kapılmamalarına ve kendilerine verdiğinle hepsinin hoşnut olmalarına en yakın (en uygun) olan budur.(91) Allah, kalplerinizde olanı bilmektedir. Allah bilendir, halimdir.(92)
52- Bundan sonra (başka) kadınlar ve bunları başka eşlerle değiştirmek -güzellikleri senin hoşuna gitse bile- sana helal olmaz.(93) ancak sağ elinin malik olduğu (cariyeler) başka(94) Allah, her şeyi gözetleyip-denetleyendir. AÇIKLAMA 91. Bu ayette Allah, Hz. Peygamber'in (s.a) risalet görevini, huzur içinde ve sağlam bir zihin ile yerine getirebilmesi için, ailesi ile ilgili bazı sıkıntı ve dertlerden azade kılmayı murad etmektedir. Allah, Peygamberine eşlerine dilediği gibi davranma yetkisi verince, bu inanan kadınların hiçbir şekilde Hz. Peygamber'i (s.a) üzmelerine veya kıskançlıkları ve ev içi sorunlarıyla ilgili şikayetleriyle onu rahatsız etmelerine mahal kalmamaktadır. Fakat Hz. Peygamber (s.a) Allah'tan bu yetkiyi aldığı halde, hanımlarına tamamen eşit muamelede bulunmuştur. Birini diğerine tercih etmemiş, hepsine zamanında ziyaretlerde bulunmuştur. Muhaddisler arasından sadece Ebu Razin, Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından dördüne mutad ziyaretlerde bulunurdu, (Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Zeyneb ve Hz. Ümmü Seleme) diğer eşleri içinse belirli bir ziyaret zamanı yoktu demiştir. Fakat diğer bütün müfessir ve muhaddisler buna muhalefet ederler ve bu izni aldıktan sonra bile Hz. Peygamber'in (s.a) bütün hanımlarına mutad ziyaretlerde bulunduğu ve hepsine eşit mumelede bulunduğunu söylerler. Buhari, Müslim, Nesai, Ebu Davud ve diğer muhaddislerin Hz. Aişe'den (r.a) rivayet ettiklerine göre, Hz. Peygamber (s.a) ne zaman bir hanımının sırası geldiğinde diğerini ziyaret etmek istese, önce sırası olan hanıma sorar ve izin alırdı. Ebu Bekir el-Cassas, Urve bin Zübeyr'den Hz. Aişe'nin (r.a) şöyle dediğini rivayet ediyor: "Peygamber (s.a) bizim sıramız konusunda hiçbirimizi diğerimize tercih etmezdi. Gerçi hanımlarının hepsini birden ziyaret etmediği günler vakiydi, fakat hanımlarından ancak sırası gelene dokunurdu." Yine Hz. Aişe'den (r.a) rivayet edilen bir hadise göre, Hz. Peygamber (s.a) son hastalığı sırasında eşlerini dolaşması güçleştiğinde, diğer eşlerinden Hz. Aişe'nin yanında kalmak için izin istedi ve ancak onların izinlerini aldıktan sonra son günlerini onun hücresinde geçirdi. İbn Ebi Hatim, İmam Zühri'den Hz. Peygamber'in (s.a) eşlerinden hiçbirinin sırasını ihmal etmediğini rivayet etmiştir. Sadece Hz. Sevde (r.a) bundan müstesnadır. O, yaşlılığı sebebiyle kendi sırasını isteyerek Hz. Aişe'ye (r.a) vermiştir. Bu hususta hiç kimse, Allah'ın (hâşâ) Peygamber'e (s.a) özel bir hak verdiği ve eşlerini doğal haklarından mahrum bıraktığı gibi bir şüpheye kapılmamalıdır. Hz. Peygamber'e (s.a) dörtten fazla kadınla evlenme konusunda özel hakların verilmesine neden olan büyük görev, aynı zamanda ev hayatında büyük bir huzur içinde olmasını ve her tür sorun ve sıkıntıdan uzak olmasını gerektiriyordu. Müminlerin anneleri için Hz. Peygamber (s.a) gibi yüce bir şahsiyetle evli olmak büyük bir ayrıcalıktı ve bu vesileyle onlar, Hz. Peygamber'in (s.a) bütün insanlık için ebediyete kadar kurtuluş vesilesi olacak davet ve tebliğ görevinde onun yardımcıları ve Ashabı olma şerefine nail oluyorlardı. Nasıl Hz. Peygamber (s.a) bu gaye uğrunda her tür fedekarlığı yapıyor ve Ashabı da güçleri ölçüsünde bu konuda onu örnek alıyorlarsa, Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarının da her alanda bencillikten uzak olmaları gerekiyordu. Bu nedenle onun bütün hanımları, kendileri hakkında Allah'ın verdiği karara isteyerek ve gönül rahatlığıyla uydular. 92. Bu, hem Hz. Peygamber'in (s.a) hanımları, hem de tüm insanlar için bir uyarıdır. Eğer Peygamber'in (s.a) eşleri, Allah'ın emri geldikten sonra onlara gönülden mutmain olarak inanmazlarsa, Allah'ın azabından kurtulamazlar. Diğerleri için ise şu anlamda bir uyarıdır: Eğer Hz. Peygamber'in (s.a) aile hayatı ile ilgili kalplerinde şüphe duyarlarsa veya zihinlerinin derinliklerinde herhangi bir kuşkuya yer verirlerse, bu Allah'a gizli kalmayacaktır. Bununla birlikte Allah'ın bağışlama sıfatı da anılmıştır ki Hz. Peygamber'le (s.a) ilgili kötü bir düşünce beslemek cezasız kalmayacaksa da, eğer bir kimse bu şüpheden kendisini uzaklaştırırsa Allah'tan bağışlama umabileceğini bilsin. 93. Bunun iki anlamı vardır: 1) "50. ayette helal kılınan kadınlardan başkası artık sana helal değildir." 2) "Senin hanımların, her tür zorluğa rağmen seninle kalmayı seçtikleri, ahireti tercih edip dünyayı bıraktıkları ve senin kendilerine dilediğin gibi davranmandan hoşnut oldukları halde, artık senin onları boşayıp yerine başka kadınlar alman helal değildir." 94. Bu ayet, nikahlı hanımlarının yanısıra bir kimseye neden cariyeleriyle de cinsel ilişki kurma izninin verildiğini ve neden bunların sayısında bir sınırlama olmadığını açıklamaktadır. Aynı konuya Nisa: 3, Müminün: 6 ve Mearic: 30'da da değinilmektedir. Bütün bu ayetlerde cariyeler, nikahlı eşlerden ayrı bir sınıf olarak anılmaktadır ve cariyelerle cinsel ilişkiye izin verilmiştir. Nisa Suresi: 3. ayette nikahlı eşlerin sayısı dört olarak sınırlanmıştır, fakat ne bu ayette, ne de konuyla ilgili diğer ayetlerde Allah, cariyelerle ilgili hiçbir sınırlama getirmemiştir. Burada Hz. Peygamber'e (s.a) şöyle denilmektedir: "Artık senin başka bir kadın nikahlaman veya yerine başka bir kadın nikahlamak amacıyla varolan hanımlardan birini boşaman helal değildir. Fakat cariyeler helaldir" Bu da, cariyelerin sayısı hakkında hiçbir sınırlama getirilmediğini göstermektedir. Fakat bu, şeriatin zenginlere şehvetlerini tatmin etmek için diledikleri kadar cariye alma fırsatı verdiği anlamına gelmez. Tam aksine menfaatçı kimseler bu kanundan yararlanmış ve kötüye kullanmışlardır. Fakat bu kural, insanların kötüye kullanması için değil, rahatlığı için konmuştur. İnsan aynı şekilde evlilikle ilgili kuralı da suistimal edebilir. Şeriat bir kimseye dört kadınla evlenme ve karısını boşayıp başka bir kadın nikahlama izni vermektedir. Bu kural insanların ihtiyaç ve gerekleri gözönünde bulundurularak konmuştur. Eğer bir kimse dört kadınla evlenir, daha sonra sadece şehevi arzuları nedeniyle onları boşayıp tekrar dört yeni hanım alırsa bu, kuralın suistimal edilmesi demektir. Bundan şeriat değil, o kimse sorumludur. Şeriat savaşta esir alınan, Müslüman esirlerle değiştirilmeyen ve fidye karşılığı bırakılmayan kadınların cariye olarak bırakılmasına, hükümetin bunları hakettiğine inandığı kişilere dağıtmasına ve bu kimselerin, cariyeler toplumsal bir yara oluşturmasın diye onlarla cinsel ilişki kurmalarına izin verilmiştir. Savaş esirlerinin sayısı belirlenemeyeceğine göre, bir kimsenin belirli bir zamanda kaç cariyeye sahip olabileceği de tespit edilemez. Köle ve cariyelerin satılmasına da, bir köle veya cariye sahibi ile geçinemezse, bu durumun sürekli bir sorun oluşturmaması için başka bir kimseye transfer edilebilmesi amacıyla izin verilmiştir. Şeriat, insanların huzurunu düşünerek bütün bu şart ve durumları gözönünde bulundurmuştur. Eğer bu kural suistimal edilerek zenginler tarafından lüks ve eğlence aracı haline getirilmişse; bu, şeriatin suçu değildir.
53- Ey iman edenler (rasgele) peygamberlerin evlerine girmeyin,(95) (Bir başka iş için girmişseniz ille de) yemek vaktini beklemeyin. (Ama yemeğe) çağrıldığınız zaman girin,(96) yemeği yeyince dağılın ve (uzun) söze dalmayın.(97) Gerçekten bu, peygambere eziyet vermekte ve o da sizden utanmaktadır; oysa Allah, hak (kı açıklamak) tan utanmaz. Onlardan (peygamberin eşlerinden) bir şey isteyeceğiniz zaman, perde arkasından isteyin. Bu, sizin kalpleriniz için de, onların kalpleri için de daha temizdir.(98) Allah'ın Resulü'ne eziyet vermeniz(99) ve ondan sonra eşlerini nikâhlamanız size ebedî olarak (helal) olmaz.(100) Çünkü böyle yapmanız, Allah katında çok büyük (bir günah) tır.
54- Bir şeyi açığa vursanız da, saklı tutsanız da; hiç şüphe yok Allah, her şeyi bilici olandır.(101) . AÇIKLAMA 95. Bu, yaklaşık bir yıl sonra Nur Suresi 27. ayette verilen genel emre bir giriş niteliğindedir. Eskiden Araplar, birbirlerinin evine zaman gözetmeden girerlerdi. Bir kimse, başka birisini görmek istediğinde, kapıyı tıklatmanın veya giriş izni almanın gerektiğini düşünmez, bilakis hemen eve girer ve evdeki kadınlara ve çocuklara, evin reisinin evde olup olmadığını sorardı. Bu cahiliye adeti birçok kötülüğün sebebiydi ve daha ciddi kötü sonuçlara da yol açabiliyordu. Bu nedenle başlangıçta, yakın bir arkadaş olsun, ya da uzak bir akraba olsun, hiçkimsenin Hz. Peygamber'in (s.a) evlerine izinsiz giremeyeceği şeklinde bir kural kondu. Daha sonra Nur Suresi'nde bu kural bütün Müslümanların evleri için genişletildi. 96. Bu, bu husustaki ikinci emirdir. Araplar arasında yaygın olan başka bir gayrı-medeni adet de, ziyaretçilerin tam yemek sırasında ev sahibini çağırması veya gelmesi, ya da önceden gelip yemek zamanına kadar orada kalmasıydı. Bu, çoğunlukla ev sahibini büyük bir sıkıntı içine sokuyordu. Ne yemek zamanı geldiğini ima ederek misafirlerine gitmelerini söyleyecek denli terbiyesizlik yapabilirdi, ne de bu kadar beklenmedik misafiri ağırlayacak yiyeceğe sahip olabilirdi. Çünkü bir kimsenin çok sayıda beklenmedik misafiri ağırlayacak yiyeceğe her zaman sahip olması, mümkün olmayabilirdi. Allah bu adeti hoş görmedi ve misafirlerin sadece davet edildiklerinde bir eve yemek zamanı gitmelerini emretti. Bu emir sadece Hz. Peygamber'in (s.a) evi ile ilgili değildir, fakat bu kurallar, diğer Müslümanların evlerinde de genel görgü kuralları olarak kabul edilebilmeleri için ilkönce bu örnek evde uygulanmıştır. 97. Bu da başka bir aptalca adeti ortadan kaldırmaktadır. Yemeğe davet edilen misafirler, yemeği bitirdikten sonra, ev halkını rahatsız edecek denli uzun süre evde oturur ve konuşup eğlenceli sohbetler yaparlardı. Bu davranışlarıyla Müslümanlar Hz. Peygamber'i (s.a) de çoğu zaman rahatsız ederlerdi, fakat o affeder ve unuturdu. En sonunda Hz. Zeyneb'in (r.a) düğün yemeği sırasında bu rahatsızlık had safhasına vardı. Hz. Peygamber'in (s.a) özel hizmetkârı Enes bin Malik'e göre, düğün yemeği gece verilmişti. İnsanların çoğu yemekten sonra gittiler, fakat birkaç kişi kalıp havadan sudan konuşmaya başladı. Bundan rahatsız olan Hz. Peygamber (s.a) kalktı hanımlarını dolaştı. Döndüğünde o kimselerin hâlâ oturduklarını gördü. Geri dönüp Hz. Aişe'nin (r.a) hücresinde bekledi. Gecenin büyük bir kısmı geçtiğinde kalkıp tekrar Hz. Zeyneb'in hücresine gitti. Bundan sonra Allah, insanları bu kötü adet hakkında bizzat uyardı. Hz. Enes'e göre bu ayetler, bu olay üzerine nazil olmuştur. (Müslim, Nesai, İbn Cerir.) 98. Bu ayete "Perde ayeti" adı verilir. Buhari, Hz. Enes'den (r.a) bu ayet inmeden önce Hz. Ömer'in (r.a) defalarca Hz. Peygamber'e (s.a) şöyle dediğini rivayet ediyor: "Ey Allah'ın Rasûlü, iyisi de kötüsü de dahil birçok insan seni ziyaret ediyor. Hanımlarına örtünmelerini emretsen!" Başka bir hadise göre ise Hz. Ömer (r.a) müminlerin annelerine bir keresinde: "Eğer sizinle ilgili söylediklerim kabul edilirse, gözlerim bir daha sizi görmeyecek" demiştir. Fakat Hz. Peygamber (s.a) hüküm koymada bağımsız olmadığı için ilahi emri beklemiştir. En sonunda, mahrem erkekler dışında hiçbir erkeğin Hz. Peygamber'in (s.a) evine giremeyeceğini ve müminlerin annelerine birşey sormak isteyen kimselerin perde arkasından sorması gerektiğini bildiren ilahi emir (55. ayet) geldi. Bu emrin gelişinden sonra müminlerin anneleri odalarının kapılarına perdeler astılar. Zaten bu ayetin son cümlesi, kadınların ve erkeklerin kalplerinin temiz olmasını isteyen herkesin, bu yolu benimsemesi gerektiğini bildirmektedir. Artık Allah'ın kendisine anlayış yeteneği verdiği herkes, kadınların ve erkeklerin yüzyüze karşılıklı konuşmalarını yasaklayan ve "bu hem sizin, hem de onların kalpleri için daha temiz" olduğundan kadınlarla perde arkasından konuşmayı emreden bir kitabın, kalplerinin temizliğini etkilemediği iddiasıyla kadın ve erkeklerin karışık toplantılarda, eğitim kurumlarında ve hükümet dairelerinde bir arada bulunmalarına izin veremeyeceğini kabul edecektir. Kur'an'a tabi olmak istemeyen bir kimse için en iyi yol onun emirlerini hiçe saymak ve açıkça bunlara uymak istemediğini söylemektir. Kur'an'ın apaçık emirlerini çiğneyip sonra da Kur'an'dan çıkardığı İslâm'ın ruhuna uyduğunu iddia etmek ise apaçık bir adîliktir. Bir çok kimselerin Kur'an ve Sünnet dışındaki kaynaklardan çıkarıp sundukları bu "İslâm ruhu" da ne acaba? 99. Bu ima, o günlerde Hz. Peygamber (s.a) aleyhinde suçlamalarda bulunanlara ve bu konuda kâfirlere ve münafıklara katılan bazı zayıf iradeli Müslümanlaradır. 100. Bu, 6. ayette söylenen "Peygamber'in hanımları, müminlerin anneleridir" sözünün açıklamasıdır. 101. Yani, "Bir kimse Hz. Peygamber aleyhinde kötü bir düşünce beslerse veya aklından onun hanımlarıyla ilgili kötü bir niyet geçirirse bu, Allah'a gizli kalmayacak ve cezasını çekecektir."
55- Onlar için babaları, oğulları, kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları,(102) kadınları(103) ve sağ ellerinin malik olduğu (cariyeleri) (104) hakkında bir sakınca yoktur. (Ey Müslüman kadınlar) Allah'tan sakının. Hiç şüphe yok Allah, her şeye şahid olandır.(105) AÇIKLAMA 102. Açıklama için bkz. Nur Suresi an: 38-42. Bu hususta Allame Alusi'nin tefsiri önemlidir: "Erkek kardeşler ve erkek ve kızkardeşlerin oğulları, kan bağıyla olsun, başka bir bağla olsun bir kadına mahrem olan bütün erkekleri ihtiva eder. Bu listede kadının amcaları ve dayılarına değinilmemiştir, çünkü bunlar kadının anne babası gibidir ya da onların oğullarına değinildiği için kendilerinden bahsedilmesine gerek kalmamıştır. Çünkü kızkardeşin ve erkek kardeşin oğullarının yanında ve amca ile dayıların yanında örtünmemenin nedeni aynıdır." (Ruh ül-Meani) 103. Açıklama için bkz. Nur Suresi an: 43. 104. Açaklama için bkz. Nur Suresi an. 44. 105. Yani "Bu kesin emir geldikten sonra, burada adı geçen akrabalar dışında hiçkimse, perde olmaksızın Peygamber'in (s.a) hanımlarının evlerine giremez." Şu anlama da gelebilir: "Kadınlar, kocaları varken tesettür emrine riayet edip, o yokken başka erkeklerin yanına tesettürsüz çıkma gibi bir tavra meyletmemelidirler. Böyle bir davranış kocalarından gizli kalabilir, fakat Allah'a gizli kalmaz."
56- Hiç şüphesiz, Allah ve melekleri peygambere salat etmektedirler.(106) Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin.(107)
57- Gerçek şu ki, Allah'a ve Resulü'ne eziyet edenler; Allah, onlara dünyada da, ahirette de lanet etmiş ve onlar için aşağılatıcı bir azab hazırlanmıştır.(108) AÇIKLAMA 106. "Allah'ın Peygamber'ine salat etmesi" şu anlama gelir: "Allah, Peygamber'ine karşı çok merhametlidir. Onu över, onun işlerini bereketli kılar, ismini yüceltir ve onun üzerine rahmeti indirir." "Melekler'in salat etmesi" ise şu anlama gelir: "Onlar Peygamber'i (s.a) çok severler. Ona en yüce makamları vermesi, dininin ve şeriatinin gelişmesi ve onu yüksek derecelere ulaştırması için Allah'a dua ederler." Konunun akışından bu hususa neden değinildiği kolayca anlaşılabilir. Bu dönem, bütün İslâm düşmanlarının İslâm'ın başarısını kıskandıkları bir dönemdi. Onu lekeleyerek, onun İslâm ve Müslümanların her gün daha da güçlenmesine sebep teşkil eden ahlakî mükemmelliğine gölge düşürmeyi planlıyorlardı.Allah bu ayeti gönderdiğinde şartlar böyleydi. Bu ayetle şöyle denilmek isteniyor: "Kâfirler, münafıklar ve müşrikler, Hz. Peygamber'in görevinin başarısızlığa uğraması için ona ne kadar iftira atsalar ve gözden düşürmeye çalışsalar da, sonuçta başarısızlık ve razeletle karşılaşacaklardır. Çünkü Ben, Peygamberime karşı merhametliyim ve bütün kâinatı idare eden melekler de onun destekleyicileridirler. Onun düşmanları onu suçlayıp aşağılayarak hiçbir şey elde edemezler, çünkü Ben onun ismini yüceltiyorum ve melekler de sürekli ona saygı ve sevgi göstermektedirler. Benim rahmet ve bereketim onunla birlikte iken ve meleklerim "Ey Alemlerin Rabbi, Muhammed'i daha yüce makamlara çıkar, onun dinini yay ve geliştir," diye gece gündüz sürekli dua ederken, onlar, fitne ve tuzaklarıyla Peygamberime hiçbir zarar veremezler." 107. Başka bir ifadeyle: "Ey Allah'ın Rasûlü Muhammed vasıtasıyla doğru yola ulaşanlar, onun gerçek değerini takdir etmeli ve size olan büyük nimetleri sebebiyle ona şükran duymalısınız. Siz cahiliye karanlıklarında kaybolmuştunuz, size bilgi ışığını ulaştırdı. Ahlaken çökmüştünüz, sizi ahlakın yüceliklerine ulaştırdı da bugün çevrenizdekiler bu yüzden sizi kıskanıyor. Barbarlık ve vahşete dalmıştınız, o sizi yüksek bir medeniyete ulaştırdı. Kâfirler, size bu nimetleri verdi diye ona düşman oldular, yoksa şahsen o hiçbirine zarar vermemiştir. Bu nedenle, ona şükran ve minnetinizin ifadesi olarak siz ona bu insanların düşmanlık ve kinlerine eşit veya ondan daha fazla sevgi beslemelisiniz; onların suçlama ve aşağılamalarından daha ateşli bir şekilde onu yüceltmeli ve ona saygı duymalısınız; onların kötülük isteklerine karşılık siz daha içten bir şekilde onun iyiliğini istemeli ve meleklerin gece gündüz ona dua ettikleri gibi siz de dua etmelisiniz: "Ey Alemlerin Rabbi, senin Peygamberin nasıl bize sayısız nimet ve lütuflarda bulunmuşsa, sen de ona sınırsız ve sonsuz rahmetini göster, onu bu dünyada en yüksek makamlara ulaştır ve ahirette de sana en yakın olma şerefini bahşet." Bu ayette Müslümanlara iki şey emredilmektedir: 1) Sallü aleyhi, 2) Ve Sellimu teslîma. Salât kelimesi alâ eki ile kullanıldığında üç anlama gelir: 1) Birisine yönelmek, bir kimseye sevgiyle yaklaşmak ve onun üzerine eğilmek 2) Bir kimseyi yüceltmek 3) Bir kimse için dua etmek. Elbette bu kelime Allah için kullanıldığında üçüncü anlama gelmesi mümkün değildir, çünkü Allah'ın bir kimse için dua etmesi anlamsızdır. Allah için sadece ilk iki anlamda kullanılabilir. Fakat bu kelime melekler için olsun, insanlar için olsun Allah'ın kulları için kullanıldığında her üç anlama da gelebilir. Sevgi, övgü ve dua anlamlarının üçünü de ihtiva eder. O halde müminlere Sallü aleyhi emrinin verilmesi şu anlama gelir: "Ona bağlanın, onu yüceltin, övün ve onun için dua edin." Selam kelimesinin de iki anlamı vardır: 1) Her tür hata, kusur ve eksiklikten uzak olmak 2) Barış içinde olmak ve başkasına karşı çıkmaktan sakınmak. O halde Hz. Peygamber'le (s.a) ilgili olarak sellimü teslîma emri şu anlamlara gelir: 1) O'nun iyilik ve emniyeti içinde olun. Ona karşı çıkmaktan sakının ve samimiyetle ona boyun eğin." Bu emir geldiğinde sahabeden bir çoğu Hz. Peygamber'e (s.a) , "Ey Allah'ın Rasûlü, bize nasıl selam vereceğimizi (yani namazda essalamü aleyke ve eyyühen-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekatühü demek, selam verirken de esselamü aleyke ya Rasulallah demek) öğrettin, fakat biz sana nasıl salât edeceğiz?" Bu soruya cevap olarak Hz. Peygamber (s.a) çeşitli vesilelerle birçok farklı salât ve derüd metodları öğretmiştir. Kab'b bin Ucre: "Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammedin kema salleyte alâ İbrahîme ve alâ âl-i İbrahîme inneke Hamid'ün -Mecîd ve barik alâ Muhammedin ve alâ Al-i Muhammed kema barekte alâ İbrahime ve alâ Al-i İbrahime inneke Hamid'ün Mecid." Bu derüd lafzında ufak tefek değişikliklerle Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesaî, İbn Mace, İmam Ahmed, İbn Ebi Şeybe, Abdür-Rezzak, İbn Ebi Hatim ve İbn Cerir tarafından Hz. Kab bin Ucre'den rivayet edilmiştir. İbn Abbas: Ufak bazı değişiklerle İbn Abbas'dan da aynı derüd (salavat) rivayet edilmiştir. (İbn Cerir) Ebu Humeyd Sa'idî: "Allahümme Salli alâ Muhammed-in ve ezvacihi ve zürriyyatihi kema salleyte alâ İbrahime ve alâ âl-i İbrahime ve barik alâ Muhammed-in ve ezvacihi ve zürriyetihi kema barekte alâ âl-i İbrahime inneke Hamid'ün Mecîd." (Malik, Ahmed, Buhari, Müslim, Nesai, Ebu Davud, İbni Mace.) Ebu Said Bedrî: "Allahümme Salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed kema salleyte alâ İbrahime ve alâ âl-i İbrahime ve barik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed kema barekte alâ İbrahime fi'l-alemin, inneke Hamîd'ün Mecid." (Malik, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesaî.) Ebi Said el-Hudri: "Allahümme salli alâ Muhammedin abdike ve rasülike kema salleyte alâ İbrahime ve barik alâ Muhammedin ve alâ Muhammedin kema barekte alâ İbrahim." (Ahmed, Buhari, Nesaî, İbn Mace) Bureyde el-Huzaî: "Allahümm-ec'al salâteka ve rahmeteke ve berakâtike alâ Muhammed-in ve alâ âl-i Muhammedin kema ce'altehâ alâ ibrahime inneka Hamid'ün-Mecid." (Ahmed, Abd İbn Humeyd, ibn Merduye) Ebu Hureyre: "Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ al-i Muhammedin ve barik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammedin kema salleyte ve barekte alâ İbrahime ve alâ âl-i İbrahim fi'l-alemin. İnneke Hamîd'ün Mecîd." (İbn Cerir) Bütün bu salavatlar, lafızları farklı olmakla birlikte aynı anlama sahiptirler. Bunlarla ilgili birkaç nokta çok iyi anlaşılmalıdır: Birincisi, bütün bunlarda Hz. Peygamber (s.a) Müslümanlara, kendisine, derüd ve salat göndermenin en iyi yolunun Allah'a: "Allahım Muhammed'e salat et." diye dua etmek istediğini söylemektedir. Bunu tam anlamıyla kavrayamayan bazı cahil kimseler hemen "Ne kadar garib? Allah bize Rasûlüne salat etmemizi emrediyor, fakat biz buna karşılık Allah'tan ona salat etmesini istiyoruz." Fakat aslında Hz. Peygamber (s.a) Müslümanlara şöyle talimat vermiştir: "Siz isteseniz de bana salat ve derüd göndermekte tam adil olamazsınız. Bu nedenle sadece Allah'a bana salat etmesi için dua edin." Müslümanlar tabii ki Hz. Peygamber'in (s.a) derecesini yükseltemez, sadece Allah yükseltebilir, Müslümanlar kendilerine verdiği nimet ve ihsanları Hz. Peygamber'e (s.a) tam anlamıyla ödeyemezler, bunlardan ötürü sadece Allah onu mükafatlandırabilir, Allah Müslümanlara yardım ve desteğini göndermedikçe onlar Hz. Peygamber'in adını yüceltme ve dini hakim kılma işinde bir başarı kazanamazlar. Öyle ki, Hz. Peygamber'in (s.a) sevgisi kalplerimize ancak Allah'ın yardımı ile yerleşebilir, aksi takdirde şeytan bizi çeşitli şüphe ve aldatmalarla ondan çevirir. Allah bizi böyle bir durumdan korusun. O halde Hz. Peygamber'e (s.a) hakkıyla salat ve derüd göndermenin tek yolu, Allah'a, ona salat etmesi içn dua etmektir. Allahümme salli alâ Muhammed-in diyen bir kimse aslında Allah karşısında kendi acizliğini kabul ediyor ve: "Allah'ım ben Rasûlüne gerektiği gibi salat gönderemem. Bu yüzden sana yalvarıyorum, benim yerime Sen ona salat et ve bu hususta benden dilediğin hizmeti al." İkincisi, Hz. Peygamber (s.a) bu duayı sadece kendisine hasretmemiş, ashabını, hanımlarını ve soyundan gelenleri de buna dahil etmiştir. Hanımları ve soyundan gelenlerle ne kastedildiği bellidir. Âl kelimesi ise sadece Hz. Peygamber'in ev halkını değil, onu takip eden ve onun sünnetine uyan herkesi içine alır. Sözlük anlamı olarak ehl ile âl kelimeleri arasında belirli bir fark vardır. Bir kimsenin âl-i dendiğinde, akrabası olsun olmasın o kimsenin arkadaşları, dostları ve yardımcıları anlaşılır. Bir kimsenin ehli dendiğinde ise, dostu ya da yardımcısı olsun olmasın o kimsenin akrabaları anlaşılır. Kur'an Âl-i Fir'avn kelimesini on dört yerde kullanmıştır, fakat bunların hiçbirinde sadece onun ev halkı kastedilmemiş, Hz. Musa'ya (a.s) karşı açtığı savaşta ona taraftar olanlar kastedilmiştir. (Mesela bkz. Bakara: 49-50, Âl-i İmran: 11, A'raf: 130, Mü'min: 46) . O halde Muhammed'in (s.a) yolunda olmayan kimseler, onun ev halkından, akrabalarından bile olsalar Âl-i Muhammed'den değildir. Bunun tam tersine onun yolundan gidenler, onunla uzaktan bile hiçbir akrabalıkları olmasa da Âl-i Muhammed'dendirler. Fakat Hz. Peygamber'e (s.a) hem kanbağı ile bağlı olan, hem onun yolundan giden ev halkı, Âl-i Muhammed denmeye daha layıktır. Üçüncüsü, Hz. Peygamber (s.a) tarafından öğretilen tüm bu derüd'larda, ona Hz. İbrahim ve onun Âl-ine indirilen salât, rahmet ve bereketin aynısını indirmesi için Allah'a dua edilmektedir. Bazı kimseler bunu anlayamamışlardır. Alimler bu konuyu farklı şekillerde yorumlamışlardır, fakat hiçbirisi cazip değildir. Bize göre bunun anlamı şudur (gerçeği sadece Allah bilir) : Allah, Hz. İbrahim'e (a.s) yeryüzünde başka hiç kimseye ihsan etmediği bir nimet vermiştir: Peygamberliği, vahyi ve Kitab'ı hidayet kaynağı olarak kabul eden bütün insanlar, Müslüman, Yahudi, yahutta Hıristiyan olsun Hz. İbrahim'in (a.s) önderliğini kabul etmiştir. O halde Hz. Peygamber'in (s.a) söylemek istediği şudur: "Allah'ım, Hz. İbrahim'i bütün peygamberlere inananların sığınağı yaptığın gibi, beni de bütün inananların sığınağı yap ki, risalete inanan hiç kimse benim peygamberliğime inanma nimetinden mahrum olmasın." Hz. Peygamber'e (s.a) salat etmenin İslamî bir gelenek olduğu, Hz. Peygamber'in adı anıldığında ona salat göndermenin vacip olduğu ve namazda salat okumanın Hz. Peygamber'in (s.a) sünneti olduğu konusunda bütün alimler ittifak etmişlerdir. Hayatında en az bir kez olsun Hz. Peygamber'e (s.a) salât göndermenin farz olduğu konusunda da ihtilaf yoktur, çünkü Allah Kur'an'da bunu açıkça emretmektedir. Fakat bunun dışındaki konularda alimler ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafii, namazda son oturuşta teşehhüd sonrasında salât okumanın farz olduğu, bunsuz namazın batıl olacağı görüşündedir. Sahabeden Hz. İbn Mes'ud, Ebu Mes'ud, Ensari, İbn Ömer ve Cabir bin Abdullah (r.a) , tabiundan Şa'bi, İmam Muhammed bin Bakır, Muhammed bin Kâ'bel-Kurzi ve Mukatil bin Hayyan ve fakihlerden İshak bin Rahaveyh de aynı görüştedir. İmam Ahmed bin Hanbel de sonradan bu görüşü benimsemiştir. İmam Ebu Hanife, İmam Malik ve alimlerden birçoğu (Cumhur) hayatta en az bir defa Hz. Peygamber'e salavat getirmenin farz olduğu görüşündedirler. Bu aynen Kelime-i Şehadet gibidir: Hayatında bir defa Allah'tan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed'in de onun kulu ve Rasûlü oluduğunu ikrar eden bir kimse görevini yapmış demektir. Aynı şekilde hayatı boyunca bir defa salât ve derüd okuyan bir kimse, Hz. Peygamber'e (s.a) salat gönderme görevini yerine getirmiş olur. Bundan sonra ne Kelime-i Şehadeti ne de derüd'u okumak farz değildir. Bir grup da namazda salât okumanın vacip olduğu, fakat bunun teşehhüdde olmasının zorunlu olmadığı görüşündedir. Başka bir grup her duada derüd okumanın vacip olduğunu söyler. Bazıları da Hz. Peygamber'in (s.a) adının her anılışında salâvat getirmenin vacip olduğunu söylerler. Bazılarına göre ise, Hz. Peygamber'in (s.a) adı kaç defa geçerse geçsin bir mecliste sadece bir defa salâvat getirmek vaciptir. Bunlar sadece "salat'ın çeşitli durumlarda farz olup olmadığı ile ilgili farklılıklardır. Salat'ın yücelik ve mükemmelliği, birçok mükafatlara neden olduğu ve Allah katında salih bir amel olduğu konusunda Ümmetin icmaı (görüş birliği) vardır. Mümin olan bir kimse bu konuda farklı bir görüşe sahip olamaz. Derüd, Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'tan sonra Ümmete en büyük nimetler veren kimse olduğunu idrak eden her Müslümanın tabii duasıdır. Bir kimse İman ve İslâm'ın değerini ne kadar iyi anlarsa, Hz. Peygamber'in (s.a) bu Ümmete verdiği nimetlerin değerini de o derece iyi anlar. Hz. Peygamber'in (s.a) değerini idrak eden bir kimse ise, aynı derecede ona salât ve derüd okur. O halde, bir kimsenin okuduğu derüd ve salât miktarı, onun Hz. Peygamber'in (s.a) dinine olan bağlılığının ve onun imanın nimetlerini kavrayıp kavrayamadığının ölçüsüdür. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Melekler, bana derüd gönderen kimseye, o böyle yaptığı sürece salât gönderirler." (Ahmed, İbn Mace) . "Bana bir kez salât gönderen kimseye Allah on misli salât gönderir." (Müslim) . "Bana çok salât gönderen kimse, kıyamet gününde bana yakın olmayı hakedecektir." (Tirmizi) . "Yanında adım zikredildiği halde bana salât göndermeyen kimse ne kadar cimridir." (Tirmizi) . Allahümme salli alâ... Sallallâhü aleyhi vesellem, ya da buna benzer sözlerin Hz. Peygamber'den (s.a) başkaları için kullanılıp kullanılamayacağı konusunda ihtilaf vardır. İçlerinde Kadı Iyaz'ın da bulunduğu bir grup alim bunun caiz olduğu görüşündedirler. Öne sürdükleri iddia ve deliller şöyledir: Allah bizzat Kur'an-ı Kerim'de peygamber olmayan kimseler için salât kelimesini kullanmıştır, mesela Bakara: 157, Tevbe: 103, Ahzab: 43. Aynı şekilde Hz. Peygamber de (s.a) peygamber olmayan kimseler için birçok defa salat kelimesini kullanarak dua etmiştir. Mesela bir sahabe için: Allahümme salli ala âl-i Ebi Evfa diye dua etmiş, Cabir bin Abdullah'ın hanımının isteği üzerine ise sallallahü aleyki ve alâ zevciki demiştir. Zekât parası getirenler için Allahümme salli aleyhim derdi. Sa'd ibn Ubade için dua ederken ise Allahümme ec-al salateke ve rahmeteke alâ âl-i Sa'd bin Ubade demiştir. Bundan başka Hz. Peygamber (s.a) , meleklerin bir müminin ruhuna şöyle dua ettiklerini söylemiştir: Sallallahü aleyke ve alâ cesedike. Fakat alimlerin çoğunluğu bunun Allah ve Hz. Peygamber için geçerli olduğu ve Ümmet için caiz olmadığı görüşündedirler. Bu alimler, Müslümanların sadece peygamberlere salât-u selâm getirmelerinin bir gelenek haline geldiğini söylerler. Bu yüzden peygamberlerden başkası için kullanılmamalıdır. Bu hususta Hz. Ömer İbnü Abdulaziz, valilelerinden birine şöyle yazmıştır: "Bazı vaizlerin, salât alen-nebî tarzında kendi taraftarları ve önderleri için salât okuduklarını duydum. Bu mektubu alır almaz onları bundan men et ve onlara salât-ı sadece peygamberler için kullanmalarını, müminler içinse sadece dua etmekle yetinmelerini emret." (Ruhu'l-Meani) . Birçok alim de sallallahü aleyhi ve sellem kelimelerinin başka peygamberler için değil, sadece Hz. Muhammed (s.a) için kullanılmasının caiz olduğu görüşündedir. 108. "Allah'a eziyet etmek" iki anlama gelir: 1) Allah'a isyan edilmesi, O'na karşı şirk, küfür ve inkar tavrının takınılması ve O'nun haram kıldıklarının helal kabul edilmesi 2) O'nun Rasûlü'ne (s.a.) eziyet edilmesi: Rasûle itaat Allah'a itaat demek olduğuna göre, Rasûl'e isyan ve düşmanlık anlamına gelir.
58- Mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara irtikâb etmedikleri (bir suç) sebebiyle eziyet edenler ise, gerçekten bir iftira(109) ve açık günah yüklenmişlerdir.
59- Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle;(110) onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur.(111) Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.(112) AÇIKLAMA 109. Bu ayet iftiranın tarifini belirlemektedir. İftira; bir kimseye işlemediği bir suçu isnat etmek, sahip olmadığı bir kusurla onu suçlamaktır. Hz. Peygamber (s.a) de bu konuyu açıklamıştır. Ebu Davud ve Tirmizi'ye göre, Hz. Peygamber'e (s.a) gıybetin ne olduğu sorulduğunda: "Kardeşini hoşlanmayacağı bir şekilde anmaktır" demiştir. Soran kişi; "Peki o hata onda varsa?" dediğinde, "Eğer bahsettiğin hata onda varsa, bu gıybetttir; yoksa iftira ediyorsun demektir" buyurmuştur. Böyle bir davranış sadece ahirette cezalandırılacak ahlakî bir günah değil, aynı zamanda İslâm devleti tarafından hukuksal cezayı gerektiren bir suçtur. 110. Cilbab büyük bir örtüdür. İdna ise örtmek ve sarmak anlamlarına gelir; fakat bu kelime alâ eki ile kullanıldığında bir şeyi yukarıdan aşağıya bırakmak anlamına gelir. Bazı çağdaş müfessirler Batının etkisiyiyle bu kelimeyi, yüz örtme emrini görmemezlikten gelmek için "örtünmek" diye tercüme etmişlerdir. Eğer Allah bu müfessirlerin iddia ettiklerini söylemek istemiş olsaydı, yüdnîne aleyhinne değil, yüdnîne iley-hinne derdi. Arapça bilen herkes yüdnîne aley-hinne'nin sadece "sarınmak örtünmek" anlamına gelmediğini bilir. Ayetin devamındaki min celabîbi-hinne sözleri de bu anlama meydan vermemektedir. Burada min eki (harficer) örtünün bir kısmı anlamına gelir ve "örtünme" ise örtünün sadece bir kısmı ile değil, tümü ile yapılır. O halde ayet açıka şu anlama gelir: Kadınlar örtülerine iyice sarınsınlar ve örtülerinin bir kısımını da yüzlerinden aşağıya bıraksınlar. Hz. Peygamber (s.a) dönemine yakın zamanlarda yaşayan müfessirlerin ileri gelenleri bu yorumu kabul etmişlerdir. ibn Cerir ve İbn el-Münzir, Muhammed İbn Sirin'in Hz. Ubeyde es-Selmani'den bu ayetin anlamını sorduğunu rivayet ederler. (Hz) . Ubeyde, Hz. Peygamber (s.a) zamanıda Müslüman olmuş, fakat onu görmemiştir. Hz. Ömer zamanında Medine'ye gelmiş ve oraya yerleşmiştir. Fıkıhta ve fıkhî meselelerde Kadı Şüreyh ile aynı ayarda kabul edilir.) Hz. Ubeyde sözlü bir açıklamada bulunacağına, başını, alnını, yüzünü kapatıp sadece bir tek gözünü açıkta bırakarak örtünmenin nasıl olacağını kendi üstünde uygulayarak göstermiştir. İbn Abbas da hemen hemen aynı tefsiri yapmıştır. İbn Ebi Hâtim, ibni Cerir ve İbn Merduye'den rivayet edildiğine göre İbn Abbas şöyle buyurmuştur: "Allah, kadınlara evlerinden bir ihtiyaç için dışarı çıktıklarında, sadece gözlerini açıkta bırakacak şekilde örtülerini üstlerine almalarını ve yüzlerini gizlemelerini emretmiştir." Katade ve Süddi de bu ayete aynı anlamı vermişlerdir. Sahabe ve tabiun döneminden sonra gelen bütün büyük müfessirler de bu ayeti aynı şekilde tefsir etmişlerdir. İmam ibn Cerir el-Taberi bu ayetin tefsirinde şöyle der: "Saygıdeğer kadınlar evlerinden çıktıklarında, açık ve yüzleri örtüsüz cariyeler gibi görünmemelidirler. Örtülerinin veya dış elbiselerinin bir kısmını yukarıdan bırakıp örtünmelidirler ki, kötü niyetli kimseler onlara zarar vermesin." (Camiul-Beyan cilt, 22 s. 33) Allame Zemahşerî şöyle der: "Ayet, kadınların örtülerinin bir kısmını yukarıdan üzerlerine bırakmaları, yüzlerini ve bedenlerini örtmeleri gerektiği anlamına gelir." (El-Keşşaf cilt. 11. s. 221) Allame Nizamüddin Nişaburî de şöyle der: "Yani, onlar örtülerinin bir kısmını üzerlerine örtmelidirler; bu ayette kadınlara başlarını ve yüzlerini örtmeleri emredilmektedir." (Garaibul-Kur'an cilt. 11. s. 32) İmam Razi ise şöyle der: "Burada kastedilen diğer insanların onların hafif kadınlar olmadığını bilmesidir. Çünkü yüz setr'e dahil olmadığı halde yüzünü örten bir kadının, diğer erkeklerin yanında örtmesi farz olan setrini açması beklenemez. Böylece herkes bu kadınların kendilerinden ahlaksızca bir davranış beklenilemeyecek saygıdeğer ve vakarlı olduklarını bilecektir." (Tefsir-i Kebir, cilt 1. s. 591) Bu ayetle ortaya çıkan başka bir nokta da, Hz. Peygamber'in (s.a) birçok kızının olduğu gerçeğidir. Çünkü Alah bizzat: "Ey Peygamber, eşlerine ve kızlarına..... emret" buyurmuştur. Bu sözler, Allah'tan hiç korkmadan Hz. Peygamber'in (s.a) sadece bir kızı olduğunu iddia eden kimselerin iddiasını boşa çıkarmaktadır. Onlara göre, sadece Fatıma, Hz. Peygamber'in (s.a) asıl kızıdır. Diğerleri ise eşlerinin önceki kocalarından. Bu kimseler önyargıları nedeniyle öyle körleşmişlerdir ki, Hz. Peygamber'in (s.a) çocuklarını başkalarına nispet ederek ne kadar büyük bir günah işlediklerinin ve ahirette kendilerini çok şiddetli bir azabın beklediğinin farkında değillerdir. Bütün sahih hadislere göre, Hz. Hatice (r.a) , Hz. Peygamber'den (s.a) sadece Fatıma'yı değil, üç kız çocuğu daha dünyaya getirmiştir. İlk siyer yazarlarından Muhammed bin İshak onun Hz. Hatice ile evliliğine değindikten sonra şöyle der: "İbrahim dışında, Hz. Peygamer'in (s.a) bütün çocuklarının annesi Hatice'ydi. Kasım, Tahir, Tayyib, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma." (İbn Hişam: cilt. 1, s. 202) Ünlü Nesep bilgini Haşim bin Muhammed bin es-Sâ'ib el-Kelbi şöyle der: "Alah'ın Rasulü'nün kendisine peygamberlik gelmeden önce ilk doğan çocuğu Kasım'dı, sonra Zeynep, sonra Rukiye, daha sonra da Ümmü Gülsüm dünyaya geldi." (Tabakâtı-ı İbn Sa'd, cilt.1, s.133) . İbn Hazm ise Cevami es-Siret adlı kitabında Hz. Peygamber'in (s.a) , Hz Hatice'den en büyüğü Zeynep olmak üzere,sırasıyle Rukiye, Fatıma ve Ümmü Gülsüm adlarında dört kızının olduğunu yazar. (ss.38-39) . Taberi, İbn Sa'd, Ebu Ca' fer Muhammed bin Habib (Kitab-ül Muhabber adlı kitabın yazarı) ve İbn Abd'il-Berr (Kitab-ül İstiâb yazarı) sahih rivayetlere dayanarak Hz. Hatice'nin Rasulullah'la (s.a) evlenmeden önce iki kez evlendiğini, Ebu Hâle Temimi'den Hind bin Ebu Hâle adında oğulu, Atik bin Ayis Mahzumi'den Hind adında bir kızı olduğunu söylerler. Hz. Hatice daha sonra Hz. Peygamber ile evlenmiştir ve bütün nesep bilginleri onun Peygamberimizden yukarıda adları geçen dört kızı dünyaya getirdiğinde ittifak etmişlerdir. (Bkz. Taberi cilt II, s.411) Tabakât-ı ibn Sa'd. cilt VIII, ss. 14-16: Kitabül Muhabber ss. 78.79, 452:El-Isti'âb, cilt 11,s. 718) Bütün bu rivayetler, Kur'an'da Peygamber'in(s.a) bir tane değil, birden fazla kızı olduğunu bildiren ifade ile desteklenmektedir. 111.".......onların tanınması......": Böylece onlar basit ve sade elbiseleriyle, günahkar insanların kötü emeller besleyeceği hafif kadınlar olarak değil, saygıdeğer ve namuslu kadınlar olarak tanınacaklardır. ".......inciltilmemesi....." Böylece kimse onlara sataşmayacak, onları rahat bırakacaklardır. Burada bir müddet duralım ve Kur'an'ın bu emri ile İslam'ın nasıl bir sosyal hayat ruhuna sahip olduğunun ifade edildiğine ve bu ruhun amacının Allah'ın ifade ettiği şekilde ne olduğuna bir göz atalım. Bundan önce Nur Suresi 31. ayette kadınların, zikredilen kadın ve erkekler dışındaki kimselere zinetlerini göstermeleri yasaklanmış ve onlara "gizli zinetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmamaları" emredilmişti. Eğer bu emir, Ahzab Suresi'nin bu ayeti ile birlikte okunursa, kadınların burada emredildiği şekilde örtülerine bürünmelerinin amacının zinetlerini başkalarından gizlemek olduğu anlaşılır.Elbette bu amaç da ancak dış elbisesinin kendisi sade olduğunda yerine getirilebilir, aksi taktirde süslü ve dikkat çekici bir örtüyle örtünmek bu amaca uygun düşmeyecektir. Bunun yanısıra, Allah sadece kadınlara örtülerine bürünerek zinetlerini gizlemelerini emretmekle kalmıyor, örtünün bir ucunu yukarıdan aşağıya bırakmalarını da emrediyor. Her sağduyulu insan buradan, vücut ve elbisenin zinetleri ile birlikte yüzün de örtülmesi gerektiği sonucunu çıkarır. Daha sonra Allah bu emrin sebebini de açıklıyor: "bu, Müslüman kadınların tanınması ve inciltilmemesi için en uygun yoldur." Elbette bu emir, erkeklerin ısrar edici bakışlarından, sarkıntılık etmelerinden ve sataşmalarından rahatsız olan, bunları eğlenceli bulmayan, kötü şöhretli ahlaksız sokak kadınlarından biri gibi kabul edilmek istemeyen, tam aksine ahlaklı, namuslu ev kadınları olarak tanınmak isteyen kadınlar içindir. Böyle soylu ve şerefli kadınlara Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer gerçekten iyi kadınlar olarak tanınmak istiyorsanız ve erkeklerin şehvet dolu bakış ve ilgileri sizi rahatsız ediyorsa, insanların açgözlü bakışları önünde bütün güzellik ve fiziki cazibenizi ortaya koyacak şekilde yeni gelinler gibi süslü bir şekilde sokağa çıkmamalısınız. Tam aksine bütün ziynetlerinizi gizleyen ve yüzünüzü örten sade bir örtü ile ve ziynetlerinizin şıkırtısı bile dikkati çekmesin diye ağırbaşlı bir şekilde yürüyerek sokağa çıkmalısınız. Kendisini boyayıp süsleyen ve her tür ziyneti takıp takıştırmadan dışarı adımını atmayan bir kadının, erkeklerin dikkatini çekmekten başka bir amacı olamaz. Böyle yaptığı halde insanların, açgözlü bakışlarından rahatsız olduğunu söyleyerek şikayet ediyorsa ve "sokak kadını" olarak tanınmak istemediğini, namuslu bir ev kadını olarak yaşamak istediğini söylüyorsa, bu, sahtekarlıktan başka birşey değildir. Bu, gerçek niyetini ifade eden bir kimsenin sözleri değildir, onun asıl niyeti tavırlarında ve davranış tarzında görülmektedir. O halde diğer erkeklerin önüne dikkat çekici bir şekilde çıkan bir kadının bu davranışı, onun davranışlarını neyin yönlendirdiğini göstermektedir. İşte bu nedenle münasebetsiz kimseler, hafif kadınlardan bekledikleri şeyleri bu kadınlardan da beklerler. Kur'an kadınlara şöyle der: "Siz aynı anda hem sokak kadını, hem de namuslu bir kadın olamazsınız. Eğer namuslu, saygıdeğer kadınlar olarak yaşamak istiyorsanız, sokak kadınlarına yaraşan davranışlardan vazgeçmeli ve namuslu kadın olmanızı sağlayacak bir hayat tarzı benimsemelisiniz." Bir kimsenin kişisel düşünceleri Kur'an'a uygun olsun veya zıt olsun, ya da bir kimse Kur'an'ın gösterdiği hidayeti kendisi için bir yol gösterici kabul etsin veya etmesin, Kur'an'ı tefsir ederken entellektüel plânda dürüst davranmak isteyen herkes bunun asıl amacını kavrayacaktır. Eğer bu kimse bir münafık değilse, dürüstlükle Kur'an'ın asıl amacının yukarıda açıklanan amaç olduğunu kabul edecektir. Bundan sonra herhangi bir emri çiğnese bile, ya Kur'an'ın emrine karşı geldiğinin farkında olarak, ya da Kur'an'ın hidayetini kabul etmediği için böyle yapacaktır. 112. Yani, "Eğer siz şimdi bu apaçık hidayeti aldıktan sonra kendinizi ıslah eder ve bile bile onu çiğnemezseniz, Allah İslâm öncesi cahiliye günlerinde işlediğiniz hata ve günahları affedecektir.
60- Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar(113) ve şehirde kışkırtıcı yapan (yalan haber yayan) lar(114) (bu tutumlarına) bir son vermeyecek olurlarsa, gerçekten seni onlara saldırtırız, sonra orada seninle pek az (bir süre) komşu kalabilirler.
61- Lanete uğratılmışlar olarak; nerede ele geçirilseler yakalanırlar ve öldürüldükçe (sürekli) öldürülürler.
62- (Bu,) Daha önceden gelip-geçenler hakkında (uygulanan) Allah'ın sünnetidir. Allah'ın sünnetinde kesin olarak bir değişiklik bulamazsın.(115)
63- İnsanlar, sana kıyamet-saatini sorarlar;(116) de ki: "Onun bilgisi yalnızca Allah'ın katındadır." Ne bilirsin; belki kıyamet-saati pek yakın da olabilir.
64- Gerçekten Allah, kâfirleri lanetlemiş ve onlar için 'çılgın bir ateş' hazırlamıştır.
65- Orda ebedi olarak kalıcıdırlar. Onlar ne bir veli, ne de bir yardımcı bulamayacaklardır.
66- Onların yüzlerinin ateşte evrilip çevrileceği gün, derler ki: "Eyvahlar bize, keşke Allah'a itaat etseydik ve peygambere itaat etseydik." AÇIKLAMA 113. "Kalblerinde hastalık bulunanlar" ifadesi iki tür kötülüğü işaret eder:1) Bir kimsenin kendisini Müslümanlardan saydığı halde, İslâm'ın ve Müslümanların kötülüğünü istemesi, 2) Bir kimsenin kötü niyetler beslemesi, kafasının devamlı günah işlemesi ve düşündüğü ve yaptığı herşeyde onun kötü niyet ve eğilimlerinin açığa çıkması. 114. Bunlar, Müslümanlar arasında panik yaratmak ve onların moralini bozmak için, Medine'de Müslümanların büyük bir yenilgiye uğradıkları, falan yerde Müslümanlara karşı büyük bir ordu hazırlandığı, Medine'nin ani bir saldırı tehdidi altında bulunduğu... vs. gibi söylenti ve haberleri yayan kimselerdir. Bunun yanısıra onların başka bir uğraşları daha vardır. Bu kimseler, insanların kafasında şüpheler uyandırmak ve Müslümanların ahlâki üstünlüklerinin etkisini yok etmek için Peygamber'in (s.a) ve diğer Müslümanların aile hayatı ile ilgili birçok hayali hikayeler uydururlar. 115. Yani, "Bu Allah'ın şeriatinin değişmez bir kuralıdır: İslâm toplumunda ve devletinde bu tür fitne ve fesadları yayanların gelişip güçlenmesine asla fırsat verilmez. Ne zaman İlâhi kanunlara dayanan bir toplum ve devlet düzeni kurulsa, bu tür kimseler gidişatlarını düzeltmeleri için uyarılırlar ve eğer hâlâ bu kötü davranışlarında ısrar ederlerse, şiddetli bir hesaba çekilirler ve ortadan kaldırılırlar." 116. Hz. Peygamber'e (s.a) bu soruyu çoğunlukla kâfirler ve münafıklar soruyorlardı. Bu soruyla bilgi edinmeyi amaçlamıyor, bilakis alay etmek istiyorlardı. Aslında onlar ahiret hayatına inanmıyorlar ve bunu sadece boş bir tehdit olarak kabul ediyorlardı. Kıyametin ne zaman kopacağını öğrenip, buna göre hallerini ıslah etmeyi düşünmüyor, bilakis şöyle demek istiyorlardı: "Ey Muhammed, biz senin tebliğ görevinin başarıya ulaşmaması için elimizden gelen herşeyi yapıyoruz ve sen bize hiçbir zarar veremiyorsun. Biz de şu kıyametin ne zaman kopacağını ve Allah tarafından ne zaman hesaba çekileceğimizi öğrenmek istiyoruz.
67- Ve dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular."
68- "Rabbimiz, onlara azabtan iki katını ver ve onlara büyük bir lanet ile lanet et."(117)
69- Ey iman edenler,(118) Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın; ki sonunda Allah onu, demekte olduklarından temize çıkardı. O, Allah katında vecihti.(119)
70- Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakının ve sözü doğru olarak söyleyin.
71- Ki O (Allah) , amellerinizi islah etsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve Resulü'ne itaat ederse, artık o en büyük kurtuluşla kurtulmuştur.
72- Gerçek şu ki, biz emanetleri(120) göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir.
73- Şundan ki: Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları azablandıracak; mü'min erkeklerin ve mü'min kadınların da tevbesini kabul edecektir. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. AÇIKLAMA 117.Bu konuya Kur'an'da birçok yerde değinilmiştir. Mesela bkz. Araf: 187, Naziât: 42-46, Sebe: 3-5, Mülk: 24-27, Mutaffifin: 10-17, Hicr: 2-3, Fürkan: 27-29, Fussılet: 26-29. 118. Kur'an-ı Kerim'in bazı yerlerde gerçek Müslümanlara, bazı yerlerde münafıkların, zayıf imanlı Müslümanların ve müminlerin tümüne birden, bazı yerlerde de münafıklara "Ey iman edenler" diye hitap ettiğine dikkat edilmelidir. "Ey iman edenler" diye hitap edildiğinde bu hitapla onları utandırmak murad edilmektedir. "İman ettiğinizi söylüyorsunuz, fakat davranışlarınız ve amelleriniz bu iddianızı desteklemiyor." Konunun akışı incelendiğinde nerede hangi gruba hitap edildiği hemen anlaşılabilir. Burada Müslümanlara hitap edilmektedir. 119. Başka bir deyişle şu anlama gelir: "Ey Müslümanlar, Yahudiler gibi davranmayın. Peygamberinize, İsrailoğullarının Musa'ya davrandıkları gibi davranmayın." İsrailoğulları bizzat Musa'nın (a.s) kendilerine büyük nimetler verdiğini kabul ederler. Onların bir millet olarak kazandıkları ne varsa Musa (a.s) sayesinde olumuştur, aksi taktirde onlar Mısır'da, Hindistan'daki Shudra sınıfından daha kötü akibete uğrarlardı. Fakat İsrailoğullarının, kendilerine bunları sağlayan kimseye nasıl davrandıkları Kitab-ı Mukaddes'in şu bölümlerine bir göz atmakla anlaşılabilir: Çıkış: 5: 20-21, 14: 11-12, 16: 2-3, 17: 3-4; Sayılar, 11: 1-15, 14: 1-10, 16 (Babın hepsi) , 20: 1-5 Kur'an, İsrailoğullarının bu nankörlüğüne değinerek Müslümanları şöyle uyarmaktadır; "Muhammed'e (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) böyle davranmaktan sakının, aksi takdirde Yahudilerin akibeti ile karşılaşırsınız." Hz. Peygamber (s.a) de bu konuya birçok def'a değinmiştir. Bir defasında, Allah Rasûlü (s.a) Müslümanlar arasında bazı malları paylaştırıyordu. İnsanlar paylaştırmadan memnun olmayınca içlerinden biri: "Muhammed, taksiminde Allah'ı ve ahiret gününü hesaba katmıyor"dedi. Hz Abdullah bin Mes'ud bunu duydu ve Hz. Peygamber'e (s.a) kendisi hakkında o gün söylenenleri haber verdi. Hz. Peygamber şu cevabı verdi: "Allah Musa'ya rahmet etsin. O bundan daha ağır suçlamalara maruz kalmış, fakat sabretmişti." (Müsned-i Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud) 120. En sonunda Allah insandan dünyadaki konumunun farkına varmasını istiyor. Eğer bu durumda insan dünya hayatını sadece oyun ve eğlence olarak kabul ediyor ve dikkatsizce yanlış bir tavır takınıyorsa, sadece kendi kötü akibetini hazırlıyor demektir. Burada "emanet" kelimesi, Kur'an'a göre yeryüzünde insana verilen "hilafet" görevi yerine kullanılmıştır. İnsana isyan ve itaat etme seçeneğinin ve bu özgürlüğü kullanırken kendisine sayısız yaratık üzerinde hakim olma yetkisinin verilmesi kaçınılmaz olarak insanın yaptığı hareketlerden sorumlu olmasını ve iyi amelleri için mükafatlandırılıp, kötü amelleri için cezalandırılmasını gerektirir. İnsan bu güç ve yetkileri kendisi kazanmadığı gibi, bilakis bunlar kendisine Allah tarafından ihsan edildiği ve Allah'a bu güçlerin iyiye veya kötüye kullanılmasının hesabını vereceği için bunlar, Kur'an'ın başka yerlerinde hilafet, burada ise emanet olarak tanımlanmıştır. Bu emanet'in ne kadar önemli ve ağır olduğu konusunda bir fikir verebilmak için Allah, göklerin ve yerlerin büyüklüklerine, dağların da sabitlik ve muazzam ölçülerine rağmen bu emaneti yüklenme güç ve cesaretini göstermediklerini bildirir. Fakat insan, zayıf ve cahil insan, bu ağır yükü üzerine almıştır. Emanetin göklere ve yerlere teklif edilmesi ve onların bunun ağırlığından korkup kabul etmemeleri gerçekten vaki olmuş olabilir, ama mecazî olarak böyle söylenmiş olması da muhtemeldir. Bizler Allah'ın yaratıkları ile olan ilişkisini asla anlayıp kavrayamayız. Yeryüzü, güneş, ay ve dağlar, bize göre kör, sağır ve cansızdırlar, fakat Allah'a göre böyle olmayabilirler. Allah yarattıklarından hepsiyle konuşmaya kadirdir ve biz anlayamasak da yarattıkları O'na cevap verebilirler. O halde Allah'ın bu emaneti onlara sunmuş olması ve onların da bundan korkup çekinerek yaratıcıları ve Rablerine teslim olup şöyle demiş olmaları muhtemeldir: "Rabbimiz, biz senin güçsüz kulların olarak kalsak bizim için daha iyi. Çünkü isyan etme yetki ve özgürlüğüne sahip olup onun hakkını vermeye ve hakkını veremediğimizde ise senin azabına çarptırılmaya casaretimiz yok." Aynı şekilde bu yaşadığımız hayattan önce Allah'ın insanlığa farklı bir yaratılış ve varlık vermiş ve onu kendi huzuruna çağırmış olması, insanın da isteyerek bu güç ve yetkileri kabul etmiş olması muhtemeldir. Bunun imkansız olduğunu iddia edebilecağimiz hiçbir delil ve dayanağa sahip değiliz. Ancak kendi zihni yetenek ve güçlerini tam anlamıyla kavrayamayan kimseler bunun imkansız olduğunu düşünebilirler. Bununla birlikte Allah'ın bunları mecazî olarak ifade etmiş olması da mümkündür. Bu meselenin olağanüstü önemini vurgulayabilmek için, insanların gözünde kendi huzurunda bir tarafta gökler, yeryüzü ve Himalayalar gibi büyük dağların, diğer tarafta da 5-6 fit boyundaki insanın yeraldığı bir manzarayı canlandırmayı murat etmiş olabilir. Bu karşılaşmada Allah şöyle sormuştur: "Yarattıklarımdan birine, benim mülkümün bir kulu olarak, dilerse üstünlüğümü kabul etme ve emirlerime itaat etme gücünü vermek istiyorum. Diğer taraftan bu yaratık beni inkar etme, hatta bana isyan etme gücüne de sahip olacaktır. Ona bu seçme özgürlüğünü verdikten sonra kendimi ondan sanki yokmuşum gibi gizleyeceğim. Bu özgürlüğünü kullanabilmesi için ona büyük güçler, sınırsız yetenekler ve kainatta istediğini yapabilmesi için sayısız yaratıklarım üzerinde hakimiyet hakkı vereceğim. Daha sonra onu belirli bir zamanda hesaba çekeceğim. Benim emanet ettiğim özgürlüğü kötüye kullanan kimse büyük ve acıklı bir azaba çarptırılacak; isyan etmesi için elinde birçok fırsat ve şans olduğu halde bana itaati seçen kimse ise yaratıklarımdan hiçbirinin ulaşamayacağı yüce makamlara ulaştırılacak. Şimdi söyleyin bakalım, hanginiz bu imtihanı yaşamaya hazırsınız? Bunu duyunca bütün kâinat bir müddet için büyük bir sessizliğe gömülmüş olmalı. Daha sonra muhtemelen Allah'ın yarattığı büyük varlıklardan her biri huzura gelip secde etmiş ve bu şiddetli imtihandan bağışlanmaları için yalvarmışlardır. En sonunda bu zayıf yaratık kalkmış ve emaneti kabul etmiştir: "Rabbim, ben bu imtihana girmeye hazırım. İmtihanı geçtiğimde senin mülkünün en yüce makamının bana lütfedileceği ümidi ile bu seçme özgürlüğü ve bağımsızlıkta varolan bütün tehlikeleri göğüsleyeceğim." İnsan ancak böyle bir manzarayı gözü önünde canlandırarak, kâinatta ne kadar hassas bir konumda olduğunun farkına varabilir. Allah bu ayette imtihan alanında dikkatsiz bir hayat süren, ne kadar büyük bir yükü omuzladığının ve dünya hayatında bir davranış veya tavrı seçerken aldığı yanlış veya doğru kararların hangi sonuçlara yol açacağının farkında olmayan kimseleri "zalim ve cahil" olarak tanımlamaktadır. Böyle bir kimse cahildir, çünkü bu zavallı insan hiçkimseye hesap vermeyeceğini zannetmektedir; zâlimdir, çünkü kendi kötü akibetini ve kendisiyle birlikte daha nicelerin felaketini hazırlamaktadır. AHZAB SURESİNİN SONU