Vegere rûpela Tefsîr-i Sa'dî

Tefsîra Sûreya Ahqâf — Ebdurehman b. Nasir es-Se’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

35 ayetRûpel 1 / 2

1- Hâ, Mîm. 2- Bu Kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Biz; gökleri, yeri ve ikisinin arasında olanları ancak hak (bir amaç) ve belli bir süre için yarattık. İnkâr edenler ise uyarıldıkları hususlardan yüz çevirmektedirler.

(Mekke’de inmiştir. 35 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-2. Bu buyruğunda Yüce Allah, azîz Kitabını övmekte ve onu ta’zim etmektedir. Bu zımnen kullara, o Kitabın nuruyla hidâyet bulmaya, âyetleri üzerinde iyice düşünmeye ve derinliklerindeki hazineleri çıkarmaya yol gösterilmektedir.

3. Yüce Allah, emir ve yasaklarını ihtiva eden Kitab’ını indirdiğini açıkladıktan sonra gökleri ve yeri yarattığından söz etmekte ve böylelikle yaratmak ve emretmek özelliklerinin kendisinde toplanmış olduğunu dile getirmektedir. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Dikkat edin, yaratmak da yalnız O’nun işidir, emretmek de.”(el-A’râf, 7/54)“Allah yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratandır. Emir(ler)i bunlar arasında iner, durur.”(et-Talâk, 65/12) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “O, kendi emri ile kullarından dilediği kimseler üzerine vahiy ile melekleri: ‘Benden başka hiçbir (hak) ilâh olmadığını bildirin ve benden korkun’ desinler diye indirir. O, gökleri hak (bir amaç) ile yaratmıştır.”(en-Nahl, 16/2-3) Mükellefleri, onların barındıkları yerleri yaratan, göklerle yerde bulunan her şeyi onlara amade kılan Yüce Allah’tır. Daha sonra O, insanlara peygamberlerini göndermiş, onlara kitaplarını indirmiş, emir ve yasaklar koymuş, onlara bu dünya yurdunun bir amel yeri, amelde bulunanlar için bir geçiş yurdu olduğunu, kalınacak ve başka bir yere gitmemek üzere barınabilecekleri bir yurt olmadığını bildirmiştir. Onlar bu yurtlarından yakında ebedi kalacakları yurda, sonsuz hayatın vatanına doğru yola koyulacaklardır. Orada bu dünyadaki iyi amellerinin mükâfatlarını mükemmel ve eksiksiz olarak göreceklerdir. Yüce Allah, bu ebedî yurdun varlığına dair delilleri ortaya koymuş, kullara dünyada mükafat ve cezanın bir örneğini -sevilen şeyleri talep etmekte ve korkulan şeylerden kaçmakta daha bir etkili olması için- tattırmıştır. Bundan dolayı burada:“Biz; gökleri, yeri ve ikisinin arasında olanları ancak hak (bir amaç) ile... yarattık” diye buyurmaktadır. Yani onların yaratılışı abes ve boş yere değildir. Aksine kulların bunları yaratanın azametini bilmeleri, O’nun kemaline bunları delil olarak görmeleri için yaratmıştır. Bunlar, yaratanın, kulları amellerinin karşılığını vermek üzere ölümlerinden sonra tekrar var etmeye gücünün yettiğini ve onların yaratılışlarının “belirli bir süre”ye kadar söz konusu olduğunu bilmeleri için yaratmıştır. Sözü mutlak doğru olan Allah, bu gerçeği bildirip buna dair delilleri ortaya koyarak yolu aydınlattıktan sonra insanlardan bir kesimin, -buna rağmen- haktan yüz çevirmekten başka bir şeye yanaşmadıklarını, peygamberlerinin yollarından yan çizmekten başka bir tavır takınmadıklarını bildirmek üzere:“İnkâr edenler ise uyarıldıkları hususlardan yüz çevirmektedirler” buyurmaktadır. İman edenler ise işin gerçek mahiyetini bildikleri için Rablerinin tavsiyelerini kabul etmiş; bu tavsiyeleri gönül hoşluğu ve teslimiyetle karşılamışlar, bunlara tazim göstererek bağlılıklarını sürdürmüşlerdir. Bu sebepten her türlü hayra nâil olmuş ve her türlü kötülükten uzak kalabilmişlerdir.

1- Hâ, Mîm. 2- Bu Kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Biz; gökleri, yeri ve ikisinin arasında olanları ancak hak (bir amaç) ve belli bir süre için yarattık. İnkâr edenler ise uyarıldıkları hususlardan yüz çevirmektedirler.

(Mekke’de inmiştir. 35 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-2. Bu buyruğunda Yüce Allah, azîz Kitabını övmekte ve onu ta’zim etmektedir. Bu zımnen kullara, o Kitabın nuruyla hidâyet bulmaya, âyetleri üzerinde iyice düşünmeye ve derinliklerindeki hazineleri çıkarmaya yol gösterilmektedir.

3. Yüce Allah, emir ve yasaklarını ihtiva eden Kitab’ını indirdiğini açıkladıktan sonra gökleri ve yeri yarattığından söz etmekte ve böylelikle yaratmak ve emretmek özelliklerinin kendisinde toplanmış olduğunu dile getirmektedir. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Dikkat edin, yaratmak da yalnız O’nun işidir, emretmek de.”(el-A’râf, 7/54)“Allah yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratandır. Emir(ler)i bunlar arasında iner, durur.”(et-Talâk, 65/12) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “O, kendi emri ile kullarından dilediği kimseler üzerine vahiy ile melekleri: ‘Benden başka hiçbir (hak) ilâh olmadığını bildirin ve benden korkun’ desinler diye indirir. O, gökleri hak (bir amaç) ile yaratmıştır.”(en-Nahl, 16/2-3) Mükellefleri, onların barındıkları yerleri yaratan, göklerle yerde bulunan her şeyi onlara amade kılan Yüce Allah’tır. Daha sonra O, insanlara peygamberlerini göndermiş, onlara kitaplarını indirmiş, emir ve yasaklar koymuş, onlara bu dünya yurdunun bir amel yeri, amelde bulunanlar için bir geçiş yurdu olduğunu, kalınacak ve başka bir yere gitmemek üzere barınabilecekleri bir yurt olmadığını bildirmiştir. Onlar bu yurtlarından yakında ebedi kalacakları yurda, sonsuz hayatın vatanına doğru yola koyulacaklardır. Orada bu dünyadaki iyi amellerinin mükâfatlarını mükemmel ve eksiksiz olarak göreceklerdir. Yüce Allah, bu ebedî yurdun varlığına dair delilleri ortaya koymuş, kullara dünyada mükafat ve cezanın bir örneğini -sevilen şeyleri talep etmekte ve korkulan şeylerden kaçmakta daha bir etkili olması için- tattırmıştır. Bundan dolayı burada:“Biz; gökleri, yeri ve ikisinin arasında olanları ancak hak (bir amaç) ile... yarattık” diye buyurmaktadır. Yani onların yaratılışı abes ve boş yere değildir. Aksine kulların bunları yaratanın azametini bilmeleri, O’nun kemaline bunları delil olarak görmeleri için yaratmıştır. Bunlar, yaratanın, kulları amellerinin karşılığını vermek üzere ölümlerinden sonra tekrar var etmeye gücünün yettiğini ve onların yaratılışlarının “belirli bir süre”ye kadar söz konusu olduğunu bilmeleri için yaratmıştır. Sözü mutlak doğru olan Allah, bu gerçeği bildirip buna dair delilleri ortaya koyarak yolu aydınlattıktan sonra insanlardan bir kesimin, -buna rağmen- haktan yüz çevirmekten başka bir şeye yanaşmadıklarını, peygamberlerinin yollarından yan çizmekten başka bir tavır takınmadıklarını bildirmek üzere:“İnkâr edenler ise uyarıldıkları hususlardan yüz çevirmektedirler” buyurmaktadır. İman edenler ise işin gerçek mahiyetini bildikleri için Rablerinin tavsiyelerini kabul etmiş; bu tavsiyeleri gönül hoşluğu ve teslimiyetle karşılamışlar, bunlara tazim göstererek bağlılıklarını sürdürmüşlerdir. Bu sebepten her türlü hayra nâil olmuş ve her türlü kötülükten uzak kalabilmişlerdir.

1- Hâ, Mîm. 2- Bu Kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Biz; gökleri, yeri ve ikisinin arasında olanları ancak hak (bir amaç) ve belli bir süre için yarattık. İnkâr edenler ise uyarıldıkları hususlardan yüz çevirmektedirler.

(Mekke’de inmiştir. 35 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-2. Bu buyruğunda Yüce Allah, azîz Kitabını övmekte ve onu ta’zim etmektedir. Bu zımnen kullara, o Kitabın nuruyla hidâyet bulmaya, âyetleri üzerinde iyice düşünmeye ve derinliklerindeki hazineleri çıkarmaya yol gösterilmektedir.

3. Yüce Allah, emir ve yasaklarını ihtiva eden Kitab’ını indirdiğini açıkladıktan sonra gökleri ve yeri yarattığından söz etmekte ve böylelikle yaratmak ve emretmek özelliklerinin kendisinde toplanmış olduğunu dile getirmektedir. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Dikkat edin, yaratmak da yalnız O’nun işidir, emretmek de.”(el-A’râf, 7/54)“Allah yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratandır. Emir(ler)i bunlar arasında iner, durur.”(et-Talâk, 65/12) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “O, kendi emri ile kullarından dilediği kimseler üzerine vahiy ile melekleri: ‘Benden başka hiçbir (hak) ilâh olmadığını bildirin ve benden korkun’ desinler diye indirir. O, gökleri hak (bir amaç) ile yaratmıştır.”(en-Nahl, 16/2-3) Mükellefleri, onların barındıkları yerleri yaratan, göklerle yerde bulunan her şeyi onlara amade kılan Yüce Allah’tır. Daha sonra O, insanlara peygamberlerini göndermiş, onlara kitaplarını indirmiş, emir ve yasaklar koymuş, onlara bu dünya yurdunun bir amel yeri, amelde bulunanlar için bir geçiş yurdu olduğunu, kalınacak ve başka bir yere gitmemek üzere barınabilecekleri bir yurt olmadığını bildirmiştir. Onlar bu yurtlarından yakında ebedi kalacakları yurda, sonsuz hayatın vatanına doğru yola koyulacaklardır. Orada bu dünyadaki iyi amellerinin mükâfatlarını mükemmel ve eksiksiz olarak göreceklerdir. Yüce Allah, bu ebedî yurdun varlığına dair delilleri ortaya koymuş, kullara dünyada mükafat ve cezanın bir örneğini -sevilen şeyleri talep etmekte ve korkulan şeylerden kaçmakta daha bir etkili olması için- tattırmıştır. Bundan dolayı burada:“Biz; gökleri, yeri ve ikisinin arasında olanları ancak hak (bir amaç) ile... yarattık” diye buyurmaktadır. Yani onların yaratılışı abes ve boş yere değildir. Aksine kulların bunları yaratanın azametini bilmeleri, O’nun kemaline bunları delil olarak görmeleri için yaratmıştır. Bunlar, yaratanın, kulları amellerinin karşılığını vermek üzere ölümlerinden sonra tekrar var etmeye gücünün yettiğini ve onların yaratılışlarının “belirli bir süre”ye kadar söz konusu olduğunu bilmeleri için yaratmıştır. Sözü mutlak doğru olan Allah, bu gerçeği bildirip buna dair delilleri ortaya koyarak yolu aydınlattıktan sonra insanlardan bir kesimin, -buna rağmen- haktan yüz çevirmekten başka bir şeye yanaşmadıklarını, peygamberlerinin yollarından yan çizmekten başka bir tavır takınmadıklarını bildirmek üzere:“İnkâr edenler ise uyarıldıkları hususlardan yüz çevirmektedirler” buyurmaktadır. İman edenler ise işin gerçek mahiyetini bildikleri için Rablerinin tavsiyelerini kabul etmiş; bu tavsiyeleri gönül hoşluğu ve teslimiyetle karşılamışlar, bunlara tazim göstererek bağlılıklarını sürdürmüşlerdir. Bu sebepten her türlü hayra nâil olmuş ve her türlü kötülükten uzak kalabilmişlerdir.

4- De ki:“Söyleyin bakalım, Allah’ın dışında yalvardıklarınız, yeryüzünde ne yaratmışlar, gösterin bana! Yoksa onların gökyüzünün (yaratılışında) mı bir ortaklıkları var? Eğer doğru söylüyorsanız, (iddialarınızı desteklemek üzere) bana bu (Kur'ân’dan) önce (indirilmiş) bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı getirin (de görelim)!” 5- Allah’ın dışında kendisine Kıyamete kadar cevap veremeyecek olan ve (hatta) kendilerine yapılan dualardan habersiz olan kimselere dua edenden daha sapık kim olabilir? 6- İnsanlar haşredilip toplandıklarında onlar, kendilerine (ibadet edenlere) düşman kesilirler ve onların ibadetlerini inkâr ederler.

4. Yani Allah'a herhangi bir fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, ölümden sonra diriltemeyen birtakım put ve heykelleri Allah’a ortak koşan şu müşriklere; putlarının âcizliklerini ve ibadet namına hiçbir şeyi hak etmediklerini onlara açıkça anlatmak üzere “de ki: Söyleyin bakalım, Allah’ın dışında yalvardıklarınız, yeryüzünde ne yaratmışlar, gösterin bana! Yoksa onların gökyüzünün (yaratılışında) mı bir ortaklıkları var?” Onlar, gökteki ve yerdeki varlıklardan herhangi birini yaratmışlar mıdır? Dağları yaratmış, nehirleri akıtmış, bir canlıya hayat vermiş, ağaçları bitirmişler midir? Bunlardan herhangi bir varlığın yaratılmasında (Allah’a) herhangi bir yardımları olmuş mudur? Başkalarının söyleyecekleri bir tarafa, bizzat kendi ikrarlarıyla dahi böyle bir şeyin olmadığı ortadadır. İşte bu, Allah’tan başka bütün varlıklara ibadetin batıl olduğuna kesin ve aklî bir delildir. Daha sonra Allah, bu batıl iddiaya naklî bir delilin de bulunamayacığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer doğru söylüyorsanız, (iddialarınızı desteklemek üzere) bana bu (Kur'ân’dan) önce (indirilmiş) şirke çağıran “bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı” peygamberlerden miras alınmış ve şirki emreden bir bilgi “getirin.” Onların herhangi bir peygamberden buna dair bir delil getirmekten yana aciz oldukları ise bilinen bir husustur. Zira bizler, kesinlikle biliyor ve inanıyoruz ki bütün peygamberler, Rablerini tevhid etmeye davet etmiş ve O’na ortak koşmayı yasaklamışlardır. Bu ise onlardan nakledilegelen en büyük ilimdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun Biz her ümmet arasında: Allah’a ibadet edin ve tâğûttan kaçının, diyen bir peygamber göndermişizdir.”(en-Nahl, 16/36) Her bir peygamber kavmine “Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yoktur”(el-Mü’minûn, 23/32) diye tebliğde bulunmuştur. Böylelikle müşriklerin şirkleri adına mücadele verip tartışmalarında, herhangi bir belge ya da delile dayalı olmadıkları, yalnızca zanlardan hareket ettikleri ve görüşlerinin dayanaksız olduğu ortaya çıkmaktadır. Onların bu kanaatlerinin çürüklüğünü anlayabilmek için bir yandan onların hallerini gözden geçirmemiz, ilim ve amellerini incelememiz, diğer yandan da kendilerine ibadet uğrunda ömürlerini harcadıkları varlıklarının durumuna bir göz atmamız yeterli olacaktır: Acaba bu varlıkların kendilerine dünyada ya da âhirette herhangi bir faydaları var mıdır? İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:
5-6. “Allah’ın dışında kendisine Kıyamete kadar cevap veremeyecek” yani dünyada kaldığı sürece bundan kendisine zerre ağırlığı dahi bir fayda sağlayamayacak “olan ve (hatta) kendilerine yapılan dualardan habersiz olan” onların hiçbir dualarını işitemeyen, hiçbir seslenişlerine karşılık veremeyen “kimselere dua edenden daha sapık kim olabilir?” Üstelik bu onların dünyadaki halleridir. Kıyamet gününde ise onların ibadet ettikleri bu varlıklar, onların ortak koşmalarını ret ve inkâr edeceklerdir. İnsanlar mahşer meydanına toplandıklarında onlara düşman kesileceklerdir. O sıra biri diğerine lanet okur, biri diğerinden uzak olduğunu ileri sürer.

4- De ki:“Söyleyin bakalım, Allah’ın dışında yalvardıklarınız, yeryüzünde ne yaratmışlar, gösterin bana! Yoksa onların gökyüzünün (yaratılışında) mı bir ortaklıkları var? Eğer doğru söylüyorsanız, (iddialarınızı desteklemek üzere) bana bu (Kur'ân’dan) önce (indirilmiş) bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı getirin (de görelim)!” 5- Allah’ın dışında kendisine Kıyamete kadar cevap veremeyecek olan ve (hatta) kendilerine yapılan dualardan habersiz olan kimselere dua edenden daha sapık kim olabilir? 6- İnsanlar haşredilip toplandıklarında onlar, kendilerine (ibadet edenlere) düşman kesilirler ve onların ibadetlerini inkâr ederler.

4. Yani Allah'a herhangi bir fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, ölümden sonra diriltemeyen birtakım put ve heykelleri Allah’a ortak koşan şu müşriklere; putlarının âcizliklerini ve ibadet namına hiçbir şeyi hak etmediklerini onlara açıkça anlatmak üzere “de ki: Söyleyin bakalım, Allah’ın dışında yalvardıklarınız, yeryüzünde ne yaratmışlar, gösterin bana! Yoksa onların gökyüzünün (yaratılışında) mı bir ortaklıkları var?” Onlar, gökteki ve yerdeki varlıklardan herhangi birini yaratmışlar mıdır? Dağları yaratmış, nehirleri akıtmış, bir canlıya hayat vermiş, ağaçları bitirmişler midir? Bunlardan herhangi bir varlığın yaratılmasında (Allah’a) herhangi bir yardımları olmuş mudur? Başkalarının söyleyecekleri bir tarafa, bizzat kendi ikrarlarıyla dahi böyle bir şeyin olmadığı ortadadır. İşte bu, Allah’tan başka bütün varlıklara ibadetin batıl olduğuna kesin ve aklî bir delildir. Daha sonra Allah, bu batıl iddiaya naklî bir delilin de bulunamayacığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer doğru söylüyorsanız, (iddialarınızı desteklemek üzere) bana bu (Kur'ân’dan) önce (indirilmiş) şirke çağıran “bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı” peygamberlerden miras alınmış ve şirki emreden bir bilgi “getirin.” Onların herhangi bir peygamberden buna dair bir delil getirmekten yana aciz oldukları ise bilinen bir husustur. Zira bizler, kesinlikle biliyor ve inanıyoruz ki bütün peygamberler, Rablerini tevhid etmeye davet etmiş ve O’na ortak koşmayı yasaklamışlardır. Bu ise onlardan nakledilegelen en büyük ilimdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun Biz her ümmet arasında: Allah’a ibadet edin ve tâğûttan kaçının, diyen bir peygamber göndermişizdir.”(en-Nahl, 16/36) Her bir peygamber kavmine “Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yoktur”(el-Mü’minûn, 23/32) diye tebliğde bulunmuştur. Böylelikle müşriklerin şirkleri adına mücadele verip tartışmalarında, herhangi bir belge ya da delile dayalı olmadıkları, yalnızca zanlardan hareket ettikleri ve görüşlerinin dayanaksız olduğu ortaya çıkmaktadır. Onların bu kanaatlerinin çürüklüğünü anlayabilmek için bir yandan onların hallerini gözden geçirmemiz, ilim ve amellerini incelememiz, diğer yandan da kendilerine ibadet uğrunda ömürlerini harcadıkları varlıklarının durumuna bir göz atmamız yeterli olacaktır: Acaba bu varlıkların kendilerine dünyada ya da âhirette herhangi bir faydaları var mıdır? İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:
5-6. “Allah’ın dışında kendisine Kıyamete kadar cevap veremeyecek” yani dünyada kaldığı sürece bundan kendisine zerre ağırlığı dahi bir fayda sağlayamayacak “olan ve (hatta) kendilerine yapılan dualardan habersiz olan” onların hiçbir dualarını işitemeyen, hiçbir seslenişlerine karşılık veremeyen “kimselere dua edenden daha sapık kim olabilir?” Üstelik bu onların dünyadaki halleridir. Kıyamet gününde ise onların ibadet ettikleri bu varlıklar, onların ortak koşmalarını ret ve inkâr edeceklerdir. İnsanlar mahşer meydanına toplandıklarında onlara düşman kesileceklerdir. O sıra biri diğerine lanet okur, biri diğerinden uzak olduğunu ileri sürer.

4- De ki:“Söyleyin bakalım, Allah’ın dışında yalvardıklarınız, yeryüzünde ne yaratmışlar, gösterin bana! Yoksa onların gökyüzünün (yaratılışında) mı bir ortaklıkları var? Eğer doğru söylüyorsanız, (iddialarınızı desteklemek üzere) bana bu (Kur'ân’dan) önce (indirilmiş) bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı getirin (de görelim)!” 5- Allah’ın dışında kendisine Kıyamete kadar cevap veremeyecek olan ve (hatta) kendilerine yapılan dualardan habersiz olan kimselere dua edenden daha sapık kim olabilir? 6- İnsanlar haşredilip toplandıklarında onlar, kendilerine (ibadet edenlere) düşman kesilirler ve onların ibadetlerini inkâr ederler.

4. Yani Allah'a herhangi bir fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, öldüremeyen, hayat veremeyen, ölümden sonra diriltemeyen birtakım put ve heykelleri Allah’a ortak koşan şu müşriklere; putlarının âcizliklerini ve ibadet namına hiçbir şeyi hak etmediklerini onlara açıkça anlatmak üzere “de ki: Söyleyin bakalım, Allah’ın dışında yalvardıklarınız, yeryüzünde ne yaratmışlar, gösterin bana! Yoksa onların gökyüzünün (yaratılışında) mı bir ortaklıkları var?” Onlar, gökteki ve yerdeki varlıklardan herhangi birini yaratmışlar mıdır? Dağları yaratmış, nehirleri akıtmış, bir canlıya hayat vermiş, ağaçları bitirmişler midir? Bunlardan herhangi bir varlığın yaratılmasında (Allah’a) herhangi bir yardımları olmuş mudur? Başkalarının söyleyecekleri bir tarafa, bizzat kendi ikrarlarıyla dahi böyle bir şeyin olmadığı ortadadır. İşte bu, Allah’tan başka bütün varlıklara ibadetin batıl olduğuna kesin ve aklî bir delildir. Daha sonra Allah, bu batıl iddiaya naklî bir delilin de bulunamayacığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer doğru söylüyorsanız, (iddialarınızı desteklemek üzere) bana bu (Kur'ân’dan) önce (indirilmiş) şirke çağıran “bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı” peygamberlerden miras alınmış ve şirki emreden bir bilgi “getirin.” Onların herhangi bir peygamberden buna dair bir delil getirmekten yana aciz oldukları ise bilinen bir husustur. Zira bizler, kesinlikle biliyor ve inanıyoruz ki bütün peygamberler, Rablerini tevhid etmeye davet etmiş ve O’na ortak koşmayı yasaklamışlardır. Bu ise onlardan nakledilegelen en büyük ilimdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun Biz her ümmet arasında: Allah’a ibadet edin ve tâğûttan kaçının, diyen bir peygamber göndermişizdir.”(en-Nahl, 16/36) Her bir peygamber kavmine “Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yoktur”(el-Mü’minûn, 23/32) diye tebliğde bulunmuştur. Böylelikle müşriklerin şirkleri adına mücadele verip tartışmalarında, herhangi bir belge ya da delile dayalı olmadıkları, yalnızca zanlardan hareket ettikleri ve görüşlerinin dayanaksız olduğu ortaya çıkmaktadır. Onların bu kanaatlerinin çürüklüğünü anlayabilmek için bir yandan onların hallerini gözden geçirmemiz, ilim ve amellerini incelememiz, diğer yandan da kendilerine ibadet uğrunda ömürlerini harcadıkları varlıklarının durumuna bir göz atmamız yeterli olacaktır: Acaba bu varlıkların kendilerine dünyada ya da âhirette herhangi bir faydaları var mıdır? İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:
5-6. “Allah’ın dışında kendisine Kıyamete kadar cevap veremeyecek” yani dünyada kaldığı sürece bundan kendisine zerre ağırlığı dahi bir fayda sağlayamayacak “olan ve (hatta) kendilerine yapılan dualardan habersiz olan” onların hiçbir dualarını işitemeyen, hiçbir seslenişlerine karşılık veremeyen “kimselere dua edenden daha sapık kim olabilir?” Üstelik bu onların dünyadaki halleridir. Kıyamet gününde ise onların ibadet ettikleri bu varlıklar, onların ortak koşmalarını ret ve inkâr edeceklerdir. İnsanlar mahşer meydanına toplandıklarında onlara düşman kesileceklerdir. O sıra biri diğerine lanet okur, biri diğerinden uzak olduğunu ileri sürer.

7- Âyetlerimiz onlara apaçık deliller halinde okunduğunda kâfir olanlar, kendilerine gelmiş olan hakka:“Bu, apaçık bir büyüdür” dediler. 8- Yoksa onlar:“Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurmuş isem siz, Allah(ın azabın)a karşı bana hiçbir fayda sağlayamazsınız. O, sizin (Kur'ân hakkında) daldığınız (iftiraları) pek iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” 9- De ki:“Ben, peygamberlerin ilki değilim. Ne bana ne de size ne yapılacağını bilemem. Ben, ancak bana vahyolunana uyarım. Zira ben, sadece apaçık bir uyarıcıyım.” 10- De ki:“Söyleyin bana! Eğer o (Kur'ân), Allah tarafından gelmiş de siz onu inkâr etmişseniz ve İsrailoğullarından bir şahit onun bir benzerine şahitlik ve iman etmiş de siz büyüklük taslamışsanız (o zaman sizden daha sapık kim olabilir)? Gerçek şu ki Allah, zalim toplumu hidâyete erdirmez.”

7. “Âyetlerimiz onlara” inkarcılara hiçbir kimsenin şüphe etmesi söz konusu olmayacak, gerçekliklerinde ve hakikati dile getirişlerinde en ufak bir tereddüt bulunmayacak şekilde “apaçık deliller halinde okunduğunda kâfir olanlar” onlardan istifade etmezler. Ancak alyhlerinde delil sabit olmuş olur. Onlar, iftira ve yalancılıklarından ötürü “kendilerine gelmiş olan hakka: “Bu, apaçık bir büyüdür” dediler.” Yani ‘Bunun büyü olduğu şüphesizdir’, dediler. Bu ise gerçekleri tersyüz etmektir. Buna ancak kıt akıllı kimseler kanar. Yoksa Allah Rasûlü’nün getirdiği hak ile büyü arasında gök ile yer arasındakinden daha fazla bir fark olduğu ortadadır. En yüce gök cisimlerinden daha yüksek, ışığı ve nuruyla güneşten daha aydınlık olan, iç ve dış dünyadaki delillerin desteklediği, basiret ve sağlam akıl sahiplerinin ikrar ve kabul ettiği hak, ancak sapık, zalim, nefsi ve ameli murdar kişilerin ortaya koydukları batılın ta kendisi olan sihir ile nasıl kıyaslanabilir? Sihir, ancak böylelerine yakışır. Kur’ân hakkında böyle bir iddia ise gerçeğin tersyüz edilmesinden başka bir şey değildir?
8. “Yoksa onlar: “Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar?” Yani Muhammed, bu Kur’ân’ı kendiliğinden uydurdu. Bu Kur’ân Allah’tan gelmemiştir. Sen de onlara “de ki: Eğer onu ben uydurmuş isem...” Allah’ın bana gücü yeter ve sizin bu konuda neler söylediğinizi bilmektedir. O halde sizin iddia ettiğiniz gibi ben O’na iftira ediyor isem ne diye bundan dolayı beni cezalandırmıyor? “siz, Allah(ın azabın)a karşı bana hiçbir fayda sağlayamazsınız.” Allah, bana bir kötülük ya da bir iyilik yapmak istese siz buna engel olamazsınız. “Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter.” Eğer ben, O’na iftira eden birisi olsaydım, beni azabıyla yakalar, herkesin göreceği bir cezaya çarptırırdı. Çünkü böylesi bir iftirada bulunsaydım, iftiraların en büyüğünü yapmış olurdum. Daha sonra hakka karşı inatla direnmelerine ve ona düşmanlık etmelerine rağmen onları tevbe etmeye çağırarak şöyle buyurmaktadır:“O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Yani O’na tevbe edin ve bu yaptıklarınıza bir son verin ki günahlarınızı bağışlasın, size merhamet etsin, hayra erişme başarısını ihsan etsin ve sizi pek büyük çapta mükâfatlandırsın.
9. “De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim.” İnsanlara gelmiş ilk rasûl ben değilim ki! Ne diye benim risaletimi garip karşılıyor ve davetimi inkâr ediyorsunuz? Benden önce benim çağrıma uygun davette bulunmuş pek çok nebi ve rasûller gelmiş bulunuyor. O halde benim peygamber oluşumu niye yadırgıyorsunuz? “Ne bana ne de size ne yapılacağını bilemem.” Ben ancak bir insanım, elimden hiçbir şey gelmez. Benim de sizinde üzerinizde tasarruf sahibi olan, benim de mutlak hakimim, sizin de mutlak hakiminiz olan Yüce Allah’tır. “Ben, ancak bana vahyolunana uyarım.” Kendiliğimden hiçbir şey getirmem, uydurmam. “Zira ben, sadece apaçık bir uyarıcıyım.” Eğer benim risaletimi tasdik eder, davetimi kabul edersiniz, işte bu, sizin dünya ve âhirette en büyük payınız olur. Eğer reddederseniz, hesabınızı görecek olan Allah’tır. Ben sizi uyarmış bulunuyorum. Uyaran kimse de mazeret kapısını kapatmış olur.
10. Yani bana söyleyin: Şâyet bu Kur’ân, Allah tarafından gönderilmişse, Kitap ehlinden olup sahip oldukları hak bilgi sayesinde bu Kitab’ın hak olduğunu bilen ve ilâhi tevfike mazhar olan kimseler de doğruluğuna tanıklık ederek ona iman etmiş ve onunla hidâyet bulmuşsalar, bunun bir sonucu olarak peygamberlerin haberleri ile onların şerefli izleyicileri arasında bu hususta tam bir mutabakat ortaya çıkmışsa; siz de -ey ahmaklar ve cahiller!- buna rağmen büyüklük taslamışsanız bu yaptığınız, en büyük zulüm ve en ileri küfür olmaz mı? “Gerçek şu ki Allah, zalim toplumu hidâyete erdirmez.” Hakkı iyice görme imkânını bulduktan sonra, hakka karşı büyüklenmek de zulmün bir çeşididir.

7- Âyetlerimiz onlara apaçık deliller halinde okunduğunda kâfir olanlar, kendilerine gelmiş olan hakka:“Bu, apaçık bir büyüdür” dediler. 8- Yoksa onlar:“Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurmuş isem siz, Allah(ın azabın)a karşı bana hiçbir fayda sağlayamazsınız. O, sizin (Kur'ân hakkında) daldığınız (iftiraları) pek iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” 9- De ki:“Ben, peygamberlerin ilki değilim. Ne bana ne de size ne yapılacağını bilemem. Ben, ancak bana vahyolunana uyarım. Zira ben, sadece apaçık bir uyarıcıyım.” 10- De ki:“Söyleyin bana! Eğer o (Kur'ân), Allah tarafından gelmiş de siz onu inkâr etmişseniz ve İsrailoğullarından bir şahit onun bir benzerine şahitlik ve iman etmiş de siz büyüklük taslamışsanız (o zaman sizden daha sapık kim olabilir)? Gerçek şu ki Allah, zalim toplumu hidâyete erdirmez.”

7. “Âyetlerimiz onlara” inkarcılara hiçbir kimsenin şüphe etmesi söz konusu olmayacak, gerçekliklerinde ve hakikati dile getirişlerinde en ufak bir tereddüt bulunmayacak şekilde “apaçık deliller halinde okunduğunda kâfir olanlar” onlardan istifade etmezler. Ancak alyhlerinde delil sabit olmuş olur. Onlar, iftira ve yalancılıklarından ötürü “kendilerine gelmiş olan hakka: “Bu, apaçık bir büyüdür” dediler.” Yani ‘Bunun büyü olduğu şüphesizdir’, dediler. Bu ise gerçekleri tersyüz etmektir. Buna ancak kıt akıllı kimseler kanar. Yoksa Allah Rasûlü’nün getirdiği hak ile büyü arasında gök ile yer arasındakinden daha fazla bir fark olduğu ortadadır. En yüce gök cisimlerinden daha yüksek, ışığı ve nuruyla güneşten daha aydınlık olan, iç ve dış dünyadaki delillerin desteklediği, basiret ve sağlam akıl sahiplerinin ikrar ve kabul ettiği hak, ancak sapık, zalim, nefsi ve ameli murdar kişilerin ortaya koydukları batılın ta kendisi olan sihir ile nasıl kıyaslanabilir? Sihir, ancak böylelerine yakışır. Kur’ân hakkında böyle bir iddia ise gerçeğin tersyüz edilmesinden başka bir şey değildir?
8. “Yoksa onlar: “Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar?” Yani Muhammed, bu Kur’ân’ı kendiliğinden uydurdu. Bu Kur’ân Allah’tan gelmemiştir. Sen de onlara “de ki: Eğer onu ben uydurmuş isem...” Allah’ın bana gücü yeter ve sizin bu konuda neler söylediğinizi bilmektedir. O halde sizin iddia ettiğiniz gibi ben O’na iftira ediyor isem ne diye bundan dolayı beni cezalandırmıyor? “siz, Allah(ın azabın)a karşı bana hiçbir fayda sağlayamazsınız.” Allah, bana bir kötülük ya da bir iyilik yapmak istese siz buna engel olamazsınız. “Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter.” Eğer ben, O’na iftira eden birisi olsaydım, beni azabıyla yakalar, herkesin göreceği bir cezaya çarptırırdı. Çünkü böylesi bir iftirada bulunsaydım, iftiraların en büyüğünü yapmış olurdum. Daha sonra hakka karşı inatla direnmelerine ve ona düşmanlık etmelerine rağmen onları tevbe etmeye çağırarak şöyle buyurmaktadır:“O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Yani O’na tevbe edin ve bu yaptıklarınıza bir son verin ki günahlarınızı bağışlasın, size merhamet etsin, hayra erişme başarısını ihsan etsin ve sizi pek büyük çapta mükâfatlandırsın.
9. “De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim.” İnsanlara gelmiş ilk rasûl ben değilim ki! Ne diye benim risaletimi garip karşılıyor ve davetimi inkâr ediyorsunuz? Benden önce benim çağrıma uygun davette bulunmuş pek çok nebi ve rasûller gelmiş bulunuyor. O halde benim peygamber oluşumu niye yadırgıyorsunuz? “Ne bana ne de size ne yapılacağını bilemem.” Ben ancak bir insanım, elimden hiçbir şey gelmez. Benim de sizinde üzerinizde tasarruf sahibi olan, benim de mutlak hakimim, sizin de mutlak hakiminiz olan Yüce Allah’tır. “Ben, ancak bana vahyolunana uyarım.” Kendiliğimden hiçbir şey getirmem, uydurmam. “Zira ben, sadece apaçık bir uyarıcıyım.” Eğer benim risaletimi tasdik eder, davetimi kabul edersiniz, işte bu, sizin dünya ve âhirette en büyük payınız olur. Eğer reddederseniz, hesabınızı görecek olan Allah’tır. Ben sizi uyarmış bulunuyorum. Uyaran kimse de mazeret kapısını kapatmış olur.
10. Yani bana söyleyin: Şâyet bu Kur’ân, Allah tarafından gönderilmişse, Kitap ehlinden olup sahip oldukları hak bilgi sayesinde bu Kitab’ın hak olduğunu bilen ve ilâhi tevfike mazhar olan kimseler de doğruluğuna tanıklık ederek ona iman etmiş ve onunla hidâyet bulmuşsalar, bunun bir sonucu olarak peygamberlerin haberleri ile onların şerefli izleyicileri arasında bu hususta tam bir mutabakat ortaya çıkmışsa; siz de -ey ahmaklar ve cahiller!- buna rağmen büyüklük taslamışsanız bu yaptığınız, en büyük zulüm ve en ileri küfür olmaz mı? “Gerçek şu ki Allah, zalim toplumu hidâyete erdirmez.” Hakkı iyice görme imkânını bulduktan sonra, hakka karşı büyüklenmek de zulmün bir çeşididir.

7- Âyetlerimiz onlara apaçık deliller halinde okunduğunda kâfir olanlar, kendilerine gelmiş olan hakka:“Bu, apaçık bir büyüdür” dediler. 8- Yoksa onlar:“Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurmuş isem siz, Allah(ın azabın)a karşı bana hiçbir fayda sağlayamazsınız. O, sizin (Kur'ân hakkında) daldığınız (iftiraları) pek iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” 9- De ki:“Ben, peygamberlerin ilki değilim. Ne bana ne de size ne yapılacağını bilemem. Ben, ancak bana vahyolunana uyarım. Zira ben, sadece apaçık bir uyarıcıyım.” 10- De ki:“Söyleyin bana! Eğer o (Kur'ân), Allah tarafından gelmiş de siz onu inkâr etmişseniz ve İsrailoğullarından bir şahit onun bir benzerine şahitlik ve iman etmiş de siz büyüklük taslamışsanız (o zaman sizden daha sapık kim olabilir)? Gerçek şu ki Allah, zalim toplumu hidâyete erdirmez.”

7. “Âyetlerimiz onlara” inkarcılara hiçbir kimsenin şüphe etmesi söz konusu olmayacak, gerçekliklerinde ve hakikati dile getirişlerinde en ufak bir tereddüt bulunmayacak şekilde “apaçık deliller halinde okunduğunda kâfir olanlar” onlardan istifade etmezler. Ancak alyhlerinde delil sabit olmuş olur. Onlar, iftira ve yalancılıklarından ötürü “kendilerine gelmiş olan hakka: “Bu, apaçık bir büyüdür” dediler.” Yani ‘Bunun büyü olduğu şüphesizdir’, dediler. Bu ise gerçekleri tersyüz etmektir. Buna ancak kıt akıllı kimseler kanar. Yoksa Allah Rasûlü’nün getirdiği hak ile büyü arasında gök ile yer arasındakinden daha fazla bir fark olduğu ortadadır. En yüce gök cisimlerinden daha yüksek, ışığı ve nuruyla güneşten daha aydınlık olan, iç ve dış dünyadaki delillerin desteklediği, basiret ve sağlam akıl sahiplerinin ikrar ve kabul ettiği hak, ancak sapık, zalim, nefsi ve ameli murdar kişilerin ortaya koydukları batılın ta kendisi olan sihir ile nasıl kıyaslanabilir? Sihir, ancak böylelerine yakışır. Kur’ân hakkında böyle bir iddia ise gerçeğin tersyüz edilmesinden başka bir şey değildir?
8. “Yoksa onlar: “Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar?” Yani Muhammed, bu Kur’ân’ı kendiliğinden uydurdu. Bu Kur’ân Allah’tan gelmemiştir. Sen de onlara “de ki: Eğer onu ben uydurmuş isem...” Allah’ın bana gücü yeter ve sizin bu konuda neler söylediğinizi bilmektedir. O halde sizin iddia ettiğiniz gibi ben O’na iftira ediyor isem ne diye bundan dolayı beni cezalandırmıyor? “siz, Allah(ın azabın)a karşı bana hiçbir fayda sağlayamazsınız.” Allah, bana bir kötülük ya da bir iyilik yapmak istese siz buna engel olamazsınız. “Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter.” Eğer ben, O’na iftira eden birisi olsaydım, beni azabıyla yakalar, herkesin göreceği bir cezaya çarptırırdı. Çünkü böylesi bir iftirada bulunsaydım, iftiraların en büyüğünü yapmış olurdum. Daha sonra hakka karşı inatla direnmelerine ve ona düşmanlık etmelerine rağmen onları tevbe etmeye çağırarak şöyle buyurmaktadır:“O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Yani O’na tevbe edin ve bu yaptıklarınıza bir son verin ki günahlarınızı bağışlasın, size merhamet etsin, hayra erişme başarısını ihsan etsin ve sizi pek büyük çapta mükâfatlandırsın.
9. “De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim.” İnsanlara gelmiş ilk rasûl ben değilim ki! Ne diye benim risaletimi garip karşılıyor ve davetimi inkâr ediyorsunuz? Benden önce benim çağrıma uygun davette bulunmuş pek çok nebi ve rasûller gelmiş bulunuyor. O halde benim peygamber oluşumu niye yadırgıyorsunuz? “Ne bana ne de size ne yapılacağını bilemem.” Ben ancak bir insanım, elimden hiçbir şey gelmez. Benim de sizinde üzerinizde tasarruf sahibi olan, benim de mutlak hakimim, sizin de mutlak hakiminiz olan Yüce Allah’tır. “Ben, ancak bana vahyolunana uyarım.” Kendiliğimden hiçbir şey getirmem, uydurmam. “Zira ben, sadece apaçık bir uyarıcıyım.” Eğer benim risaletimi tasdik eder, davetimi kabul edersiniz, işte bu, sizin dünya ve âhirette en büyük payınız olur. Eğer reddederseniz, hesabınızı görecek olan Allah’tır. Ben sizi uyarmış bulunuyorum. Uyaran kimse de mazeret kapısını kapatmış olur.
10. Yani bana söyleyin: Şâyet bu Kur’ân, Allah tarafından gönderilmişse, Kitap ehlinden olup sahip oldukları hak bilgi sayesinde bu Kitab’ın hak olduğunu bilen ve ilâhi tevfike mazhar olan kimseler de doğruluğuna tanıklık ederek ona iman etmiş ve onunla hidâyet bulmuşsalar, bunun bir sonucu olarak peygamberlerin haberleri ile onların şerefli izleyicileri arasında bu hususta tam bir mutabakat ortaya çıkmışsa; siz de -ey ahmaklar ve cahiller!- buna rağmen büyüklük taslamışsanız bu yaptığınız, en büyük zulüm ve en ileri küfür olmaz mı? “Gerçek şu ki Allah, zalim toplumu hidâyete erdirmez.” Hakkı iyice görme imkânını bulduktan sonra, hakka karşı büyüklenmek de zulmün bir çeşididir.

7- Âyetlerimiz onlara apaçık deliller halinde okunduğunda kâfir olanlar, kendilerine gelmiş olan hakka:“Bu, apaçık bir büyüdür” dediler. 8- Yoksa onlar:“Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurmuş isem siz, Allah(ın azabın)a karşı bana hiçbir fayda sağlayamazsınız. O, sizin (Kur'ân hakkında) daldığınız (iftiraları) pek iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” 9- De ki:“Ben, peygamberlerin ilki değilim. Ne bana ne de size ne yapılacağını bilemem. Ben, ancak bana vahyolunana uyarım. Zira ben, sadece apaçık bir uyarıcıyım.” 10- De ki:“Söyleyin bana! Eğer o (Kur'ân), Allah tarafından gelmiş de siz onu inkâr etmişseniz ve İsrailoğullarından bir şahit onun bir benzerine şahitlik ve iman etmiş de siz büyüklük taslamışsanız (o zaman sizden daha sapık kim olabilir)? Gerçek şu ki Allah, zalim toplumu hidâyete erdirmez.”

7. “Âyetlerimiz onlara” inkarcılara hiçbir kimsenin şüphe etmesi söz konusu olmayacak, gerçekliklerinde ve hakikati dile getirişlerinde en ufak bir tereddüt bulunmayacak şekilde “apaçık deliller halinde okunduğunda kâfir olanlar” onlardan istifade etmezler. Ancak alyhlerinde delil sabit olmuş olur. Onlar, iftira ve yalancılıklarından ötürü “kendilerine gelmiş olan hakka: “Bu, apaçık bir büyüdür” dediler.” Yani ‘Bunun büyü olduğu şüphesizdir’, dediler. Bu ise gerçekleri tersyüz etmektir. Buna ancak kıt akıllı kimseler kanar. Yoksa Allah Rasûlü’nün getirdiği hak ile büyü arasında gök ile yer arasındakinden daha fazla bir fark olduğu ortadadır. En yüce gök cisimlerinden daha yüksek, ışığı ve nuruyla güneşten daha aydınlık olan, iç ve dış dünyadaki delillerin desteklediği, basiret ve sağlam akıl sahiplerinin ikrar ve kabul ettiği hak, ancak sapık, zalim, nefsi ve ameli murdar kişilerin ortaya koydukları batılın ta kendisi olan sihir ile nasıl kıyaslanabilir? Sihir, ancak böylelerine yakışır. Kur’ân hakkında böyle bir iddia ise gerçeğin tersyüz edilmesinden başka bir şey değildir?
8. “Yoksa onlar: “Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar?” Yani Muhammed, bu Kur’ân’ı kendiliğinden uydurdu. Bu Kur’ân Allah’tan gelmemiştir. Sen de onlara “de ki: Eğer onu ben uydurmuş isem...” Allah’ın bana gücü yeter ve sizin bu konuda neler söylediğinizi bilmektedir. O halde sizin iddia ettiğiniz gibi ben O’na iftira ediyor isem ne diye bundan dolayı beni cezalandırmıyor? “siz, Allah(ın azabın)a karşı bana hiçbir fayda sağlayamazsınız.” Allah, bana bir kötülük ya da bir iyilik yapmak istese siz buna engel olamazsınız. “Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter.” Eğer ben, O’na iftira eden birisi olsaydım, beni azabıyla yakalar, herkesin göreceği bir cezaya çarptırırdı. Çünkü böylesi bir iftirada bulunsaydım, iftiraların en büyüğünü yapmış olurdum. Daha sonra hakka karşı inatla direnmelerine ve ona düşmanlık etmelerine rağmen onları tevbe etmeye çağırarak şöyle buyurmaktadır:“O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Yani O’na tevbe edin ve bu yaptıklarınıza bir son verin ki günahlarınızı bağışlasın, size merhamet etsin, hayra erişme başarısını ihsan etsin ve sizi pek büyük çapta mükâfatlandırsın.
9. “De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim.” İnsanlara gelmiş ilk rasûl ben değilim ki! Ne diye benim risaletimi garip karşılıyor ve davetimi inkâr ediyorsunuz? Benden önce benim çağrıma uygun davette bulunmuş pek çok nebi ve rasûller gelmiş bulunuyor. O halde benim peygamber oluşumu niye yadırgıyorsunuz? “Ne bana ne de size ne yapılacağını bilemem.” Ben ancak bir insanım, elimden hiçbir şey gelmez. Benim de sizinde üzerinizde tasarruf sahibi olan, benim de mutlak hakimim, sizin de mutlak hakiminiz olan Yüce Allah’tır. “Ben, ancak bana vahyolunana uyarım.” Kendiliğimden hiçbir şey getirmem, uydurmam. “Zira ben, sadece apaçık bir uyarıcıyım.” Eğer benim risaletimi tasdik eder, davetimi kabul edersiniz, işte bu, sizin dünya ve âhirette en büyük payınız olur. Eğer reddederseniz, hesabınızı görecek olan Allah’tır. Ben sizi uyarmış bulunuyorum. Uyaran kimse de mazeret kapısını kapatmış olur.
10. Yani bana söyleyin: Şâyet bu Kur’ân, Allah tarafından gönderilmişse, Kitap ehlinden olup sahip oldukları hak bilgi sayesinde bu Kitab’ın hak olduğunu bilen ve ilâhi tevfike mazhar olan kimseler de doğruluğuna tanıklık ederek ona iman etmiş ve onunla hidâyet bulmuşsalar, bunun bir sonucu olarak peygamberlerin haberleri ile onların şerefli izleyicileri arasında bu hususta tam bir mutabakat ortaya çıkmışsa; siz de -ey ahmaklar ve cahiller!- buna rağmen büyüklük taslamışsanız bu yaptığınız, en büyük zulüm ve en ileri küfür olmaz mı? “Gerçek şu ki Allah, zalim toplumu hidâyete erdirmez.” Hakkı iyice görme imkânını bulduktan sonra, hakka karşı büyüklenmek de zulmün bir çeşididir.

11- Kafir olanlar, iman edenler hakkında şöyle dediler:“Eğer o (İslam) hayırlı bir şey olsaydı, onlar onu kabulde bizi geçemezlerdi.” Onunla hidâyet bulamadıkları için de: “Bu (Kur'ân), eskiden kalma bir yalandır” diyeceklerdir. 12- Onun öncesinde ise Musâ’nın bir rehber ve rahmet olan Kitabı vardır. Bu (Kur'ân) ise zulmedenleri uyarmak ve ihsan sahiplerine de müjde olmak üzere Arap dili ile indirilmiş, (geçmiş kitapları) tasdik eden bir kitaptır.

11. Yani, hakkı inkâr edenler, ona karşı inatlaşanlar ve hak daveti reddedenler “şöyle dediler: “Eğer o (İslam) hayırlı bir şey olsaydı, onlar onu kabulde bizi geçemezlerdi.” Yani mü’minler bizden önce ona ulaşamazlardı. Ona ilk ulaşanlar, ilk kavuşanlar bizler olurduk. Bu ise sadece bir aldatmacadır; bir kelime oyunudur. İnkarcıların hakka iman edenlerden önce erişmelerinin hakkın doğruluğuna alâmet olduğunu gösteren delil nerde? Yalanlayıcılar ruhen daha temiz, aklen daha mükemmel midirler? Yoksa hidâyet onların ellerinde midir? Fakat onlar, söyledikleri bu sözlerle -güya- kendilerini teselli etmektedirler. Tıpkı bir şeyi ele geçiremediği için o şeyi yermeye koyulan gibi (Kedi ulaşamadığı ete murdar dermiş misali). Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onunla hidâyet bulamadıkları için de: “Bu (Kur'ân), eskiden kalma bir yalandır” diyeceklerdir.” Yani onlar, Kur’ân ile hidâyet bulamayınca, en büyük bağıştan ve ilâhî armağandan mahrum kalınca bu sefer “O, yalandır” diyerek ona dil uzattılar. Halbuki o, kendisinde şüphe bulunmayan, en ufak bir tereddüdün dahi söz konusu olamayacağı mutlak haktır. 12. O, semâvi kitaplara özellikle de bunlar arasında Kur’ân-ı Kerîm’den sonra en mükemmelleri ve faziletlileri olan Tevrat’a mutabık bir kitaptır. Allah onu Mûsâ’ya “bir rehber ve rahmet” olarak indirmiştir. Yani İsrailoğulları bu Kitab’a uyuyor, onunla hidâyet buluyor ve onun sayesinde dünya ve âhiret hayırlarına nail oluyorlardı. “Bu” Kur’ân “ise” küfür, fasıklık ve isyan ile -zulümlerini sürdürdürmeleri halinde- kendilerini pek ağır azaba uğratacak olan “zulmedenleri uyarmak” yaratıcılarına ibadetlerinde ve yaratılmışlara faydalı olma konusunda “ihsan sahiplerine” dünya ve âhirette pek büyük mükâfatları haber veren, sakındırdığı amelleri de ecirlerini müjdelediği amelleri de bildiren bir “müjde olmak üzere” öğrenilmesi ve düşünüp öğüt alınması kolay olsun diye Allah tarafından “Arap dili ile indirilmiş” önceki kitapları “tasdik eden” doğruluklarına tanıklık eden ve onlara uygunluğu ile onları doğrulayan “bir kitaptır.”

11- Kafir olanlar, iman edenler hakkında şöyle dediler:“Eğer o (İslam) hayırlı bir şey olsaydı, onlar onu kabulde bizi geçemezlerdi.” Onunla hidâyet bulamadıkları için de: “Bu (Kur'ân), eskiden kalma bir yalandır” diyeceklerdir. 12- Onun öncesinde ise Musâ’nın bir rehber ve rahmet olan Kitabı vardır. Bu (Kur'ân) ise zulmedenleri uyarmak ve ihsan sahiplerine de müjde olmak üzere Arap dili ile indirilmiş, (geçmiş kitapları) tasdik eden bir kitaptır.

11. Yani, hakkı inkâr edenler, ona karşı inatlaşanlar ve hak daveti reddedenler “şöyle dediler: “Eğer o (İslam) hayırlı bir şey olsaydı, onlar onu kabulde bizi geçemezlerdi.” Yani mü’minler bizden önce ona ulaşamazlardı. Ona ilk ulaşanlar, ilk kavuşanlar bizler olurduk. Bu ise sadece bir aldatmacadır; bir kelime oyunudur. İnkarcıların hakka iman edenlerden önce erişmelerinin hakkın doğruluğuna alâmet olduğunu gösteren delil nerde? Yalanlayıcılar ruhen daha temiz, aklen daha mükemmel midirler? Yoksa hidâyet onların ellerinde midir? Fakat onlar, söyledikleri bu sözlerle -güya- kendilerini teselli etmektedirler. Tıpkı bir şeyi ele geçiremediği için o şeyi yermeye koyulan gibi (Kedi ulaşamadığı ete murdar dermiş misali). Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onunla hidâyet bulamadıkları için de: “Bu (Kur'ân), eskiden kalma bir yalandır” diyeceklerdir.” Yani onlar, Kur’ân ile hidâyet bulamayınca, en büyük bağıştan ve ilâhî armağandan mahrum kalınca bu sefer “O, yalandır” diyerek ona dil uzattılar. Halbuki o, kendisinde şüphe bulunmayan, en ufak bir tereddüdün dahi söz konusu olamayacağı mutlak haktır. 12. O, semâvi kitaplara özellikle de bunlar arasında Kur’ân-ı Kerîm’den sonra en mükemmelleri ve faziletlileri olan Tevrat’a mutabık bir kitaptır. Allah onu Mûsâ’ya “bir rehber ve rahmet” olarak indirmiştir. Yani İsrailoğulları bu Kitab’a uyuyor, onunla hidâyet buluyor ve onun sayesinde dünya ve âhiret hayırlarına nail oluyorlardı. “Bu” Kur’ân “ise” küfür, fasıklık ve isyan ile -zulümlerini sürdürdürmeleri halinde- kendilerini pek ağır azaba uğratacak olan “zulmedenleri uyarmak” yaratıcılarına ibadetlerinde ve yaratılmışlara faydalı olma konusunda “ihsan sahiplerine” dünya ve âhirette pek büyük mükâfatları haber veren, sakındırdığı amelleri de ecirlerini müjdelediği amelleri de bildiren bir “müjde olmak üzere” öğrenilmesi ve düşünüp öğüt alınması kolay olsun diye Allah tarafından “Arap dili ile indirilmiş” önceki kitapları “tasdik eden” doğruluklarına tanıklık eden ve onlara uygunluğu ile onları doğrulayan “bir kitaptır.”

13- Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır” diyen sonra da dosdoğru olanlar için hiçbri korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. 14- Onlar cennetliktirler ve yaptıklarına karşılık bir mükâfat olmak üzere orada ebediyen kalacaklardır.

13. Yani, Rablerini bilip tanıyan, vahdaniyetine tanıklık eden, O’na itaatten ayrılmayan ve bunu sürdürerek hayatları boyunca “dosdoğru olanlar için” ilerde gelebilecek her türlü kötülükten yana “hiçbir korku yoktur ve onlar” geride bıraktıkları için de “üzülmeyeceklerdir.”
14. “Onlar cennetliktirler.” Oradan ayrılmamak üzere oranın ehlidirler. Oradan ayrılıp başka bir yere gitmeyi arzu etmezler. Ona karşılık başka bir şey de istemezler “Yaptıklarına” Allah’a iman etmelerine ve imanın gereği olan salih amellerini dosdoğru sürdürmelerine karşılık bir “mükâfat olmak üzere orada ebediyen kalacaklardır.”

13- Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır” diyen sonra da dosdoğru olanlar için hiçbri korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. 14- Onlar cennetliktirler ve yaptıklarına karşılık bir mükâfat olmak üzere orada ebediyen kalacaklardır.

13. Yani, Rablerini bilip tanıyan, vahdaniyetine tanıklık eden, O’na itaatten ayrılmayan ve bunu sürdürerek hayatları boyunca “dosdoğru olanlar için” ilerde gelebilecek her türlü kötülükten yana “hiçbir korku yoktur ve onlar” geride bıraktıkları için de “üzülmeyeceklerdir.”
14. “Onlar cennetliktirler.” Oradan ayrılmamak üzere oranın ehlidirler. Oradan ayrılıp başka bir yere gitmeyi arzu etmezler. Ona karşılık başka bir şey de istemezler “Yaptıklarına” Allah’a iman etmelerine ve imanın gereği olan salih amellerini dosdoğru sürdürmelerine karşılık bir “mükâfat olmak üzere orada ebediyen kalacaklardır.”

15- Biz insana ana-babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu zahmet çekerek taşımış ve yine zahmet çekerek doğurmuştur. Onun (ana karnında) taşınması ve sütten kesilmesi de otuz aydır. Nihâyet o, rüşt çağına ulaşınca ve (ardından) kırk yaşına varınca der ki: “Rabbim! Beni hem bana hem ana-babama verdiğin nimete şükretmeye ve Senin razı olacağın salih ameller işlemeye muvaffak kıl ve soyumdan gelenleri de benim için salih eyle. Şüphesiz ben tevbe edip Sana döndüm ve gerçekten ben teslim/müslüman olanlardanım.” 16- İşte bunlar, yaptıklarının en güzelini kabul ettiğimiz ve kötülüklerini affedip cennetlikler arasında kıldığımız kimselerdir. Bu, kendilerine vaat edilmiş gerçek bir sözdür.

15. Yüce Allah’ın, anne ve babanın yaptıklarının teşekküre değer işler olduğunu belirtmesi, kullarına bir lütfudur. Çünkü çocuklarına anne ve babalarına güzel ve yumuşak sözlerle hitap etmek, onlar için gereken harcamaları yapmak ve başka iyiliklerde bulunmak suretiyle iyi davranmalarını (ihsan) emretmiş bulunmaktadır. Daha sonra bu şekilde davranmayı gerektiren sebebe dikkati çekerek annenin çocuğu sebebiyle katlandığı sıkıntıları, ona hamileliği sırasında karşı karşıya kaldığı zorlukları, arkasından pek büyük bir zorluk olan doğum sıkıntılarını, arkasından süt emzirme ve bakım zorluklarını dile getirmektedir. Sözü edilen haller, bir iki saatten ibaret kısacık bir zamanda olmamaktadır. Aksine o, uzunca bir süreyi kapsar ki bu da “otuz aydır.” Hamilelik dokuz ay civarında bir süredir, geri kalan süre ise süt emzirmek içindir. Normalde görülen budur. Bu âyet, Yüce Allah’ın:“Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler”(el-Bakara, 2/233) buyruğu ile bir arada değerlendirilerek hamileliğin asgari süresinin altı ay olduğuna delil gösterilmiştir. Çünkü iki yıl olan süt emzirme süresi, otuz aydan çıkarılacak olursa geriye hamilelik süresi olarak altı ay kalır. “Nihâyet o, rüşt çağına” yani gücünün ve gençliğinin doruğuna, aklının en kâmil seviyesine “ulaşınca ve kırk yaşına varınca der ki: Rabbim! Beni hem bana hem ana-babama verdiğin nimete şükretmeye... muvaffak kıl!” Beni bu hususta başarılı kıl. Yani dinî ve dünyevî nimetlerine şükretmemi sağla! Nimete şükür, onları, ihsan edip bağışlayana itaat uğrunda harcamak, onun lütuf ve minnetlerine karşı şükür etmekten aciz olduğunu itiraf etmek ve Yüce Allah’a hamd-u senâ etmekte olanca gayretini harcamakla olur. Anne-babaya ihsan edilen nimetler, aynı zamanda onların çocukları ve soyundan gelenler için de bir nimettir. Çünkü çocuklarının da bu nimetlerden yararlanmaları kaçınılmaz bir şeydir. Özellikle dinî nimetler böyledir. Anne-babanın ilim ve amel dolayısı ile salih olmaları, çocuklarının salih olmalarının en önemli sebeplerindendir. “...ve Senin razı olacağın salih ameller işlemeye (muvaffak kıl) Bu da ameli ıslâh edecek vasıflara sahip olmak, onu bozup ifsad edecek niteliklerden de uzak olmakla mümkün olur. İşte Yüce Allah’ın razı olup kabul edeceği ve karşılığında mükâfat ihsan edeceği amel türü de budur. “...soyumdan gelenleri de benim için salih eyle!” Bu, kendi adına salâh ile dua ettikten sonra Yüce Allah’a soyundan gelenlerin hallerini ıslâh etmesi için yapılmış bir duadır. Ayrıca onların salih olmalarının, anne-babalarının da faydasına olduğuna dikkat çekilmiştir. Çünkü burada “benim için salih eyle” buyrulmaktadır. “Şüphesiz ben” günahlardan, masiyetlerden “tevbe edip Sana döndüm.” Sana itaate yöneldim. “ve gerçekten ben teslim/müslüman olanlardanım.”
16. “İşte bunlar” yani nitelikleri anılan bu kimseler, “yaptıklarının en güzelini” yani itaatlerini, zira onlar itaat olmayan başka ameller de işlerler “kabul ettiğimiz ve kötülüklerini affedip cennetlikler arasında kıldığımız kimselerdir.” Böylelikle onlar, hayra ve sevdikleri şeylere nail olmuş, kötülüklerden ve hoşlanmadıkları şeylerden de uzak kalmış kimseler olacaklardır. “Bu, kendilerine vaat edilmiş gerçek bir sözdür.” Yani bizim onlara vermiş olduğumuz bu söz, asla sözünden caymayan ve söz verenlerin en doğru sözlüsü olanın sözüdür.

15- Biz insana ana-babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu zahmet çekerek taşımış ve yine zahmet çekerek doğurmuştur. Onun (ana karnında) taşınması ve sütten kesilmesi de otuz aydır. Nihâyet o, rüşt çağına ulaşınca ve (ardından) kırk yaşına varınca der ki: “Rabbim! Beni hem bana hem ana-babama verdiğin nimete şükretmeye ve Senin razı olacağın salih ameller işlemeye muvaffak kıl ve soyumdan gelenleri de benim için salih eyle. Şüphesiz ben tevbe edip Sana döndüm ve gerçekten ben teslim/müslüman olanlardanım.” 16- İşte bunlar, yaptıklarının en güzelini kabul ettiğimiz ve kötülüklerini affedip cennetlikler arasında kıldığımız kimselerdir. Bu, kendilerine vaat edilmiş gerçek bir sözdür.

15. Yüce Allah’ın, anne ve babanın yaptıklarının teşekküre değer işler olduğunu belirtmesi, kullarına bir lütfudur. Çünkü çocuklarına anne ve babalarına güzel ve yumuşak sözlerle hitap etmek, onlar için gereken harcamaları yapmak ve başka iyiliklerde bulunmak suretiyle iyi davranmalarını (ihsan) emretmiş bulunmaktadır. Daha sonra bu şekilde davranmayı gerektiren sebebe dikkati çekerek annenin çocuğu sebebiyle katlandığı sıkıntıları, ona hamileliği sırasında karşı karşıya kaldığı zorlukları, arkasından pek büyük bir zorluk olan doğum sıkıntılarını, arkasından süt emzirme ve bakım zorluklarını dile getirmektedir. Sözü edilen haller, bir iki saatten ibaret kısacık bir zamanda olmamaktadır. Aksine o, uzunca bir süreyi kapsar ki bu da “otuz aydır.” Hamilelik dokuz ay civarında bir süredir, geri kalan süre ise süt emzirmek içindir. Normalde görülen budur. Bu âyet, Yüce Allah’ın:“Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler”(el-Bakara, 2/233) buyruğu ile bir arada değerlendirilerek hamileliğin asgari süresinin altı ay olduğuna delil gösterilmiştir. Çünkü iki yıl olan süt emzirme süresi, otuz aydan çıkarılacak olursa geriye hamilelik süresi olarak altı ay kalır. “Nihâyet o, rüşt çağına” yani gücünün ve gençliğinin doruğuna, aklının en kâmil seviyesine “ulaşınca ve kırk yaşına varınca der ki: Rabbim! Beni hem bana hem ana-babama verdiğin nimete şükretmeye... muvaffak kıl!” Beni bu hususta başarılı kıl. Yani dinî ve dünyevî nimetlerine şükretmemi sağla! Nimete şükür, onları, ihsan edip bağışlayana itaat uğrunda harcamak, onun lütuf ve minnetlerine karşı şükür etmekten aciz olduğunu itiraf etmek ve Yüce Allah’a hamd-u senâ etmekte olanca gayretini harcamakla olur. Anne-babaya ihsan edilen nimetler, aynı zamanda onların çocukları ve soyundan gelenler için de bir nimettir. Çünkü çocuklarının da bu nimetlerden yararlanmaları kaçınılmaz bir şeydir. Özellikle dinî nimetler böyledir. Anne-babanın ilim ve amel dolayısı ile salih olmaları, çocuklarının salih olmalarının en önemli sebeplerindendir. “...ve Senin razı olacağın salih ameller işlemeye (muvaffak kıl) Bu da ameli ıslâh edecek vasıflara sahip olmak, onu bozup ifsad edecek niteliklerden de uzak olmakla mümkün olur. İşte Yüce Allah’ın razı olup kabul edeceği ve karşılığında mükâfat ihsan edeceği amel türü de budur. “...soyumdan gelenleri de benim için salih eyle!” Bu, kendi adına salâh ile dua ettikten sonra Yüce Allah’a soyundan gelenlerin hallerini ıslâh etmesi için yapılmış bir duadır. Ayrıca onların salih olmalarının, anne-babalarının da faydasına olduğuna dikkat çekilmiştir. Çünkü burada “benim için salih eyle” buyrulmaktadır. “Şüphesiz ben” günahlardan, masiyetlerden “tevbe edip Sana döndüm.” Sana itaate yöneldim. “ve gerçekten ben teslim/müslüman olanlardanım.”
16. “İşte bunlar” yani nitelikleri anılan bu kimseler, “yaptıklarının en güzelini” yani itaatlerini, zira onlar itaat olmayan başka ameller de işlerler “kabul ettiğimiz ve kötülüklerini affedip cennetlikler arasında kıldığımız kimselerdir.” Böylelikle onlar, hayra ve sevdikleri şeylere nail olmuş, kötülüklerden ve hoşlanmadıkları şeylerden de uzak kalmış kimseler olacaklardır. “Bu, kendilerine vaat edilmiş gerçek bir sözdür.” Yani bizim onlara vermiş olduğumuz bu söz, asla sözünden caymayan ve söz verenlerin en doğru sözlüsü olanın sözüdür.

17- (Bazıları da var ki) ana-babasına:“Öf be (bıktım) sizden! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş (ve biri bile dirilmemiş) iken siz beni (dirilip kabirden) çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?” der. Ana-babası da (bir yandan hidayete ermesi için) Allah’a yalvararak ona: “Yazık sana! Gel iman et! Şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır”(derler). O ise:“Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.” der. 18- İşte bunlar, kendilerinden önce gelip geçen cinlerden ve insanlardan oluşan (kafir) ümmetler arasına dahil olarak aleyhlerinde (azap) sözü hak olmuş kimselerdir. Şüphesiz onlar, hüsrana uğramış olanlardır. 19- Herkesin, işlediklerine göre dereceleri vardır. Böylece Allah, kendilerine amellerinin karşılığını tastamam verir ve onlar zulme uğratılmazlar.

17. Yüce Allah, salih, anne-babasına karşı iyi ve itaatkâr davranan kimseyi söz konusu ettikten sonra, onlara kötü davranan kişinin halini -ki bu en kötü haldir- söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Ana-babasına” kendisini Allah’a ve âhiret gününe imana davet edip inkârın cezasından korkuttukları vakit -ki anne-babanın çocuklarına yapabilecekleri en büyük iyilik, onu ebedi saadetine ve nihai kurtuluşuna vesile olacak şeylere davet etmeleridir- bu kimse, onlara en kötü şekliyle karşılık vererek:“Öf be (bıktım) sizden” Siz de sizin söyledikleriniz de kahrolsun!, der. Daha sonra da dirilişi çok uzak görüp inkâr ettiğini anlatmak üzere de şöyle der:“Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken” ki onlar yalanlayıp küfre sapmışlardı; hem onlar, inkârcı, cahil ve inatçı her bir kimsenin uyulan önderleri durumundadırlar; “siz beni” Kıyamet günü dolayısıyla kabrimden “çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?”“Ana-babası da” böyle dediği için evlâtları için “Allah’a yalvararak ona: Yazık sana! Gel iman et” derler ve onun hidâyet bulması için olanca gayretlerini ortaya koyarlar. Hatta çocuklarının iyiliğini o kadar çok isterler ki onun için, suda boğulmak üzere olanın yardım istediği gibi Allah’tan yardım isterler, onun için yalvarırlar, ona acırlar ve ona hakkı açıklayıp şöyle derler:“Şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır.” Sonra buna dair delilleri mümkün olduğunca göstermeye çalışırlar. Çocuklarının ise ancak azgınlığı, nefreti, hakka karşı büyüklenmesi ve ona dil uzatması artar. “O ise: Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir, der” Bu, ancak öncekilerin kitaplarından aktarılmıştır. Allah nezdinden gelmemiştir. Allah tarafından rasûlüne vahyedilmiş değildir. Herkes bilir ki, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmi idi. Okuma-yazma bilmezdi, kimseden ilim öğrenmiş de değildi. Peki, bu Kitabı nereden öğrendi? Bütün insanlar bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı olsalar dahi bu Kur’ân’ın benzerini getirebilirler mi?!
18. “İşte bunlar” bu çirkin hale sahip olanlar “kendilerinden önce gelip geçen cinlerden ve insanlardan oluşan (kafir) ümmetler arasına dahil olarak” bunlar, onların sellerine kapılacak, onların tufanlarında boğulacaklardır “aleyhlerinde” küfür ve yalanlamalarının cezası olarak azap edilmelerine dair “söz hak olmuş kimselerdir.”“Şüphesiz onlar, hüsrana uğramış olanlardır.” Hüsran, insanın sermayesini kaybetmesidir. Sermayenin kaybedilmesi halinde kârın kaybedilmesi öncelikle söz konusudur. İşte bunlar da iman etme fırsatını kaybettikleri gibi hiçbir nimete nail olamayacaklar, cehennem azabından da kurtulamayacaklardır.
19. İster hayır ehlinden, ister şer ehlinden olsun “Herkesin, işlediklerine göre dereceleri vardır.” Herkes, hayır ve şerden işlediklerine uygun bir mertebede olacaktır. Âhiretteki konumları, amellerine göre olacaktır. Bundan dolayı devamla şöyle buyurmaktadır:“Böylece Allah, kendilerine amellerinin karşılığını tastamam verir ve onlar zulme uğratılmazlar.” Yani kötülüklerine herhangi bir ekleme yapılmaksızın, iyilikleri de eksiltilmeksizin amellerinin karşılığını verir.

17- (Bazıları da var ki) ana-babasına:“Öf be (bıktım) sizden! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş (ve biri bile dirilmemiş) iken siz beni (dirilip kabirden) çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?” der. Ana-babası da (bir yandan hidayete ermesi için) Allah’a yalvararak ona: “Yazık sana! Gel iman et! Şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır”(derler). O ise:“Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.” der. 18- İşte bunlar, kendilerinden önce gelip geçen cinlerden ve insanlardan oluşan (kafir) ümmetler arasına dahil olarak aleyhlerinde (azap) sözü hak olmuş kimselerdir. Şüphesiz onlar, hüsrana uğramış olanlardır. 19- Herkesin, işlediklerine göre dereceleri vardır. Böylece Allah, kendilerine amellerinin karşılığını tastamam verir ve onlar zulme uğratılmazlar.

17. Yüce Allah, salih, anne-babasına karşı iyi ve itaatkâr davranan kimseyi söz konusu ettikten sonra, onlara kötü davranan kişinin halini -ki bu en kötü haldir- söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Ana-babasına” kendisini Allah’a ve âhiret gününe imana davet edip inkârın cezasından korkuttukları vakit -ki anne-babanın çocuklarına yapabilecekleri en büyük iyilik, onu ebedi saadetine ve nihai kurtuluşuna vesile olacak şeylere davet etmeleridir- bu kimse, onlara en kötü şekliyle karşılık vererek:“Öf be (bıktım) sizden” Siz de sizin söyledikleriniz de kahrolsun!, der. Daha sonra da dirilişi çok uzak görüp inkâr ettiğini anlatmak üzere de şöyle der:“Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken” ki onlar yalanlayıp küfre sapmışlardı; hem onlar, inkârcı, cahil ve inatçı her bir kimsenin uyulan önderleri durumundadırlar; “siz beni” Kıyamet günü dolayısıyla kabrimden “çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?”“Ana-babası da” böyle dediği için evlâtları için “Allah’a yalvararak ona: Yazık sana! Gel iman et” derler ve onun hidâyet bulması için olanca gayretlerini ortaya koyarlar. Hatta çocuklarının iyiliğini o kadar çok isterler ki onun için, suda boğulmak üzere olanın yardım istediği gibi Allah’tan yardım isterler, onun için yalvarırlar, ona acırlar ve ona hakkı açıklayıp şöyle derler:“Şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır.” Sonra buna dair delilleri mümkün olduğunca göstermeye çalışırlar. Çocuklarının ise ancak azgınlığı, nefreti, hakka karşı büyüklenmesi ve ona dil uzatması artar. “O ise: Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir, der” Bu, ancak öncekilerin kitaplarından aktarılmıştır. Allah nezdinden gelmemiştir. Allah tarafından rasûlüne vahyedilmiş değildir. Herkes bilir ki, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmi idi. Okuma-yazma bilmezdi, kimseden ilim öğrenmiş de değildi. Peki, bu Kitabı nereden öğrendi? Bütün insanlar bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı olsalar dahi bu Kur’ân’ın benzerini getirebilirler mi?!
18. “İşte bunlar” bu çirkin hale sahip olanlar “kendilerinden önce gelip geçen cinlerden ve insanlardan oluşan (kafir) ümmetler arasına dahil olarak” bunlar, onların sellerine kapılacak, onların tufanlarında boğulacaklardır “aleyhlerinde” küfür ve yalanlamalarının cezası olarak azap edilmelerine dair “söz hak olmuş kimselerdir.”“Şüphesiz onlar, hüsrana uğramış olanlardır.” Hüsran, insanın sermayesini kaybetmesidir. Sermayenin kaybedilmesi halinde kârın kaybedilmesi öncelikle söz konusudur. İşte bunlar da iman etme fırsatını kaybettikleri gibi hiçbir nimete nail olamayacaklar, cehennem azabından da kurtulamayacaklardır.
19. İster hayır ehlinden, ister şer ehlinden olsun “Herkesin, işlediklerine göre dereceleri vardır.” Herkes, hayır ve şerden işlediklerine uygun bir mertebede olacaktır. Âhiretteki konumları, amellerine göre olacaktır. Bundan dolayı devamla şöyle buyurmaktadır:“Böylece Allah, kendilerine amellerinin karşılığını tastamam verir ve onlar zulme uğratılmazlar.” Yani kötülüklerine herhangi bir ekleme yapılmaksızın, iyilikleri de eksiltilmeksizin amellerinin karşılığını verir.

17- (Bazıları da var ki) ana-babasına:“Öf be (bıktım) sizden! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş (ve biri bile dirilmemiş) iken siz beni (dirilip kabirden) çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?” der. Ana-babası da (bir yandan hidayete ermesi için) Allah’a yalvararak ona: “Yazık sana! Gel iman et! Şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır”(derler). O ise:“Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.” der. 18- İşte bunlar, kendilerinden önce gelip geçen cinlerden ve insanlardan oluşan (kafir) ümmetler arasına dahil olarak aleyhlerinde (azap) sözü hak olmuş kimselerdir. Şüphesiz onlar, hüsrana uğramış olanlardır. 19- Herkesin, işlediklerine göre dereceleri vardır. Böylece Allah, kendilerine amellerinin karşılığını tastamam verir ve onlar zulme uğratılmazlar.

17. Yüce Allah, salih, anne-babasına karşı iyi ve itaatkâr davranan kimseyi söz konusu ettikten sonra, onlara kötü davranan kişinin halini -ki bu en kötü haldir- söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Ana-babasına” kendisini Allah’a ve âhiret gününe imana davet edip inkârın cezasından korkuttukları vakit -ki anne-babanın çocuklarına yapabilecekleri en büyük iyilik, onu ebedi saadetine ve nihai kurtuluşuna vesile olacak şeylere davet etmeleridir- bu kimse, onlara en kötü şekliyle karşılık vererek:“Öf be (bıktım) sizden” Siz de sizin söyledikleriniz de kahrolsun!, der. Daha sonra da dirilişi çok uzak görüp inkâr ettiğini anlatmak üzere de şöyle der:“Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken” ki onlar yalanlayıp küfre sapmışlardı; hem onlar, inkârcı, cahil ve inatçı her bir kimsenin uyulan önderleri durumundadırlar; “siz beni” Kıyamet günü dolayısıyla kabrimden “çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?”“Ana-babası da” böyle dediği için evlâtları için “Allah’a yalvararak ona: Yazık sana! Gel iman et” derler ve onun hidâyet bulması için olanca gayretlerini ortaya koyarlar. Hatta çocuklarının iyiliğini o kadar çok isterler ki onun için, suda boğulmak üzere olanın yardım istediği gibi Allah’tan yardım isterler, onun için yalvarırlar, ona acırlar ve ona hakkı açıklayıp şöyle derler:“Şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır.” Sonra buna dair delilleri mümkün olduğunca göstermeye çalışırlar. Çocuklarının ise ancak azgınlığı, nefreti, hakka karşı büyüklenmesi ve ona dil uzatması artar. “O ise: Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir, der” Bu, ancak öncekilerin kitaplarından aktarılmıştır. Allah nezdinden gelmemiştir. Allah tarafından rasûlüne vahyedilmiş değildir. Herkes bilir ki, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmi idi. Okuma-yazma bilmezdi, kimseden ilim öğrenmiş de değildi. Peki, bu Kitabı nereden öğrendi? Bütün insanlar bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı olsalar dahi bu Kur’ân’ın benzerini getirebilirler mi?!
18. “İşte bunlar” bu çirkin hale sahip olanlar “kendilerinden önce gelip geçen cinlerden ve insanlardan oluşan (kafir) ümmetler arasına dahil olarak” bunlar, onların sellerine kapılacak, onların tufanlarında boğulacaklardır “aleyhlerinde” küfür ve yalanlamalarının cezası olarak azap edilmelerine dair “söz hak olmuş kimselerdir.”“Şüphesiz onlar, hüsrana uğramış olanlardır.” Hüsran, insanın sermayesini kaybetmesidir. Sermayenin kaybedilmesi halinde kârın kaybedilmesi öncelikle söz konusudur. İşte bunlar da iman etme fırsatını kaybettikleri gibi hiçbir nimete nail olamayacaklar, cehennem azabından da kurtulamayacaklardır.
19. İster hayır ehlinden, ister şer ehlinden olsun “Herkesin, işlediklerine göre dereceleri vardır.” Herkes, hayır ve şerden işlediklerine uygun bir mertebede olacaktır. Âhiretteki konumları, amellerine göre olacaktır. Bundan dolayı devamla şöyle buyurmaktadır:“Böylece Allah, kendilerine amellerinin karşılığını tastamam verir ve onlar zulme uğratılmazlar.” Yani kötülüklerine herhangi bir ekleme yapılmaksızın, iyilikleri de eksiltilmeksizin amellerinin karşılığını verir.

20- Kâfir olanların ateşe sokulacakları gün (onlara şöyle denir): “Siz, dünya hayatınızda hoşlandığınız her şeyi bitirdiniz ve onlardan faydalandınız. O nedenle bugün yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz ve fâsıklık etmeniz sebebiyle zillet azabı ile cezalandırılacaksınız.”

20. Yüce Allah, kâfirlerin ateşe sokulacakları vakit azarlanacakları sıradaki hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Siz, dünya hayatınızda hoşlandığınız her şeyi bitirdiniz.” Çünkü sizler dünyaya kandınız, lezzetlerine aldandınız, dünyevi arzularla yetindiniz vre dünyanın hoşlanılan yanlarıyla oyalanarak âhiretinizi unuttunuz. “Ve onlardan faydalandınız.” Tıpkı hayvanların merada yayılması gibi siz de dünyanızdan yararlandınız. İşte âhiretteki payınız da buna göre olacaktır. “O nedenle bugün yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz” ve Allah hakkında hakszi iddialarda bulunmanız, izlemekte olduğunuz batıl yolu yalan yere Allah’a ve O’nun hükmüne nispet etmeniz “ve fâsıklık etmeniz” yani büyüklük taslayarak O’na itaatin dışına çıkmanız “sebebiyle zillet azabı” yani sizi aşağılık kılacak ve rezil edecek azap “ile cezalandırılacaksınız.” Çünkü onlar, hem batıl sözler söylemiş, hem batıl amel işlemiş, hem Allah’a iftira etmiş, hem hakka dil uzatmış, hem de O’na karşı büyüklenmiş oluyorlardı. O bakımdan en ağır ceza ile cezalandırılacaklardır.

21- Âd kavminin kardeşi (Hûd’u) an. Ondan önce de sonra da nice uyarıcılar gelip geçmiştir. Hani o, kavmini (yaşadıkları yer olan) Ahkaf’ta: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyerek uyarmıştı. 22- Dediler ki:“Sen bizi ilâhlarımızdan vazgeçirmek için mi geldin? O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) getir (de görelim)!” 23- Dedi ki:(Azaba dair) bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Ben, size bana gönderilenleri tebliğ ediyorum. Fakat görüyorum ki siz, cahillik eden bir toplumsunuz.” 24- Onlar o (azabı) vadilerine yönelmiş gelmekte olan yayılmış bir bulut halinde gördüklerinde: “Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur” dediler. Hayır; aksine o, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde can yakıcı azap bulunan bir rüzgardır. 25- O, Rabbinin emri ile her şeyi yerle bir eder. Sonunda onların meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu. Biz, günahkâr toplumları işte böyle cezalandırırız. 26- (Ey Mekkeliler!) Andolsun onlara size vermediğimiz imkânları vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalpler de vermiştik; fakat ne kulakları, ne gözleri ne de kalpleri onlara hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Sonunda alay etmekte oldukları (azap), onları çepeçevre kuşattı.

21. “Âd kavminin kardeşi” Hûd aleyhisselam’ı güzel övgülerle “an.” Çünkü o da Yüce Allah’ın, dinine davet etmekle ve insanlara Allah’a giden yolu göstermekle görevlendirdiği, böylelikle üstün kıldığı şerefli rasûllerdendi. “Ondan önce de sonra da nice uyarıcılar gelip geçmiştir.” Yani o, benzeri görülmedik biri, ilk peygamber değildi ve diğer peygamberlere aykırı bir iddiası da yoktu. “Hani o, kavmini” Âd’ı, onların bulundukları ve “Ahkaf” denilen, Yemen topraklarında kumlukları çok olan (onun için de bu isimle anılan) yerde: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyerek uyarmıştı.” Bu sözleriyle o, her türlü doğru sözü ve öğülmeye değer ameli içine alan Allah’a ibadeti onlara emretmiş, Allah’a ortak koşmalarını da yasaklamış, kendisine itaat etmemeleri halinde de azap ile korkutmuştu. Ancak bu davetin onlara hiçbir faydası olmadı.
22. “Dediler ki: Sen bizi ilâhlarımızdan vazgeçirmek için mi geldin?” Yani senin tek maksadın, kendileri sebebiyle bizi kıskandığın ilâhlarımızdan yüz çevirmemizi sağlamaktır. Yoksa senin hak diye getirdiğin bir şey yoktur. “O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin” azabı “getir (de görelim)!” Bu ise cehalet ve inadın en ileri derecesidir.
23. “Dedi ki: (Azaba dair) bilgi, ancak Allah’ın katındadır.” Bütün işlerin dizginleri ve anahtarları O’nun elindedir. Dolayısıyla dilerse azabınızı verecek olan da O’dur. “Ben, size bana gönderilenleri tebliğ ediyorum.” Yani benim görevim, apaçık tebliğden ibarettir. “Fakat görüyorum ki siz, cahillik eden bir toplumsunuz.” Zaten şu son derece küstahça işleri yapmanızın sebebi de budur.
24. Yüce Allah, üzerlerine büyük bir azap gönderdi. Bu azap, onları helak ve perişan eden bir rüzgar idi. “Onlar” bu azabı sel suları ile akıp taşan, tarlalarını sulayan, kuyularından ve göllerinden su içtikleri “vadilerine yönelmiş gelmekte olan yayılmış bir bulut halinde” bir bulut gibi kendilerine doğru geldiğini “gördüklerinde” sevinç içerisinde: “Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur, dediler.” Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır: “Hayır; aksine o, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir.” Yani kendi aleyhinize yaptıklarınızın cezasıdır. Çünkü siz:“O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) getir (de görelim) demiştiniz. O, “içinde can yakıcı azap bulunan bir rüzgardır.” 25. “O, Rabbinin emri ile” O’nun dilemesi ile üzerinden geçtiği “her şeyi” şiddetinden ve helâk edici oluşundan dolayı “helâk eder.” Yüce Allah, bu rüzgarı onlara aralıksız olarak yedi gece ve sekiz gündüz musallat etti. Onlar sonunda içi boşalmış hurma ağacı kütükleri gibi yere serildiler. “Sonunda onların meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu.” Davarları, malları telef olmuş, kendileri de yok olup gitmişlerdi. “Biz, günahkâr toplumları” günahları ve zulümleri sebebiyle “işte böyle cezalandırırız.” Çünkü Yüce Allah, onlara pek büyük nimetler ihsan etmiş olmakla birlikte O’na şükretmediler, O’nu anmadılar. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:
26. (Ey Mekkeliler!) Andolsun onlara size vermediğimiz imkânları vermiştik.” Yani biz, onlara yeryüzünde güç ve imkân vermiş idik. Oranın hoş ve güzel mahsullerinden yararlanır, arzu edip istedikleri şeyleri elde ederlerdi. Onlara öğüt alacak kimselerin öğüt, hidâyet bulmak isteyenlerin ibret alabileceği bir süre yaşatmıştık. Yani ey muhataplar! Biz size verdiğimiz imkânları Ad kavmine de fazlasıyla vermiştik. O bakımdan size vermiş olduğumuz bu imkânların sizden başkasına verilmemiş olduğunu zannetmeyin. Bu imkânlarınızın, size gelecek Allah’ın azabını kısmen dahi olsa sizden uzaklaştırabileceğini zannetmeyin. Aksine sizden başkalarına verilmiş bulunan güç ve imkânlar, sizinkilerden çok daha fazla idi. Ama mallarının da çocuklarının da ordularının da Allah’a karşı kendilerine hiçbir faydası olmadı. “Onlara kulaklar, gözler ve kalpler de vermiştik.” Duyu organlarında, gözlerinde ve kavrayışlarında herhangi bir kusur yoktu ki bilgisizlikleri ve hakkı bilme imkânını bulamayışları dolayısıyla hakkı terk ettikleri söylenebilsin. Akıllarında da bir dengesizlik yoktu. Fakat başarı Allah’ın elindedir. “Fakat ne kulakları, ne gözleri ne de kalpleri onlara” az ya da çok “hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah’ın” tevhidine ve yalnızca O’na ibadet edilmesi gerektiğine dair kesin belgeler teşkil eden “âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Sonunda alay etmekte oldukları (azap), onları çepeçevre kuşattı.” Yani gerçekleşeceğini yalanladıkları ve kendilerini ona karşı uyaran peygamberler ile de alay ettikleri azap, tepelerine indi.

21- Âd kavminin kardeşi (Hûd’u) an. Ondan önce de sonra da nice uyarıcılar gelip geçmiştir. Hani o, kavmini (yaşadıkları yer olan) Ahkaf’ta: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyerek uyarmıştı. 22- Dediler ki:“Sen bizi ilâhlarımızdan vazgeçirmek için mi geldin? O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) getir (de görelim)!” 23- Dedi ki:(Azaba dair) bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Ben, size bana gönderilenleri tebliğ ediyorum. Fakat görüyorum ki siz, cahillik eden bir toplumsunuz.” 24- Onlar o (azabı) vadilerine yönelmiş gelmekte olan yayılmış bir bulut halinde gördüklerinde: “Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur” dediler. Hayır; aksine o, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde can yakıcı azap bulunan bir rüzgardır. 25- O, Rabbinin emri ile her şeyi yerle bir eder. Sonunda onların meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu. Biz, günahkâr toplumları işte böyle cezalandırırız. 26- (Ey Mekkeliler!) Andolsun onlara size vermediğimiz imkânları vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalpler de vermiştik; fakat ne kulakları, ne gözleri ne de kalpleri onlara hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Sonunda alay etmekte oldukları (azap), onları çepeçevre kuşattı.

21. “Âd kavminin kardeşi” Hûd aleyhisselam’ı güzel övgülerle “an.” Çünkü o da Yüce Allah’ın, dinine davet etmekle ve insanlara Allah’a giden yolu göstermekle görevlendirdiği, böylelikle üstün kıldığı şerefli rasûllerdendi. “Ondan önce de sonra da nice uyarıcılar gelip geçmiştir.” Yani o, benzeri görülmedik biri, ilk peygamber değildi ve diğer peygamberlere aykırı bir iddiası da yoktu. “Hani o, kavmini” Âd’ı, onların bulundukları ve “Ahkaf” denilen, Yemen topraklarında kumlukları çok olan (onun için de bu isimle anılan) yerde: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyerek uyarmıştı.” Bu sözleriyle o, her türlü doğru sözü ve öğülmeye değer ameli içine alan Allah’a ibadeti onlara emretmiş, Allah’a ortak koşmalarını da yasaklamış, kendisine itaat etmemeleri halinde de azap ile korkutmuştu. Ancak bu davetin onlara hiçbir faydası olmadı.
22. “Dediler ki: Sen bizi ilâhlarımızdan vazgeçirmek için mi geldin?” Yani senin tek maksadın, kendileri sebebiyle bizi kıskandığın ilâhlarımızdan yüz çevirmemizi sağlamaktır. Yoksa senin hak diye getirdiğin bir şey yoktur. “O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin” azabı “getir (de görelim)!” Bu ise cehalet ve inadın en ileri derecesidir.
23. “Dedi ki: (Azaba dair) bilgi, ancak Allah’ın katındadır.” Bütün işlerin dizginleri ve anahtarları O’nun elindedir. Dolayısıyla dilerse azabınızı verecek olan da O’dur. “Ben, size bana gönderilenleri tebliğ ediyorum.” Yani benim görevim, apaçık tebliğden ibarettir. “Fakat görüyorum ki siz, cahillik eden bir toplumsunuz.” Zaten şu son derece küstahça işleri yapmanızın sebebi de budur.
24. Yüce Allah, üzerlerine büyük bir azap gönderdi. Bu azap, onları helak ve perişan eden bir rüzgar idi. “Onlar” bu azabı sel suları ile akıp taşan, tarlalarını sulayan, kuyularından ve göllerinden su içtikleri “vadilerine yönelmiş gelmekte olan yayılmış bir bulut halinde” bir bulut gibi kendilerine doğru geldiğini “gördüklerinde” sevinç içerisinde: “Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur, dediler.” Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır: “Hayır; aksine o, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir.” Yani kendi aleyhinize yaptıklarınızın cezasıdır. Çünkü siz:“O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) getir (de görelim) demiştiniz. O, “içinde can yakıcı azap bulunan bir rüzgardır.” 25. “O, Rabbinin emri ile” O’nun dilemesi ile üzerinden geçtiği “her şeyi” şiddetinden ve helâk edici oluşundan dolayı “helâk eder.” Yüce Allah, bu rüzgarı onlara aralıksız olarak yedi gece ve sekiz gündüz musallat etti. Onlar sonunda içi boşalmış hurma ağacı kütükleri gibi yere serildiler. “Sonunda onların meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu.” Davarları, malları telef olmuş, kendileri de yok olup gitmişlerdi. “Biz, günahkâr toplumları” günahları ve zulümleri sebebiyle “işte böyle cezalandırırız.” Çünkü Yüce Allah, onlara pek büyük nimetler ihsan etmiş olmakla birlikte O’na şükretmediler, O’nu anmadılar. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:
26. (Ey Mekkeliler!) Andolsun onlara size vermediğimiz imkânları vermiştik.” Yani biz, onlara yeryüzünde güç ve imkân vermiş idik. Oranın hoş ve güzel mahsullerinden yararlanır, arzu edip istedikleri şeyleri elde ederlerdi. Onlara öğüt alacak kimselerin öğüt, hidâyet bulmak isteyenlerin ibret alabileceği bir süre yaşatmıştık. Yani ey muhataplar! Biz size verdiğimiz imkânları Ad kavmine de fazlasıyla vermiştik. O bakımdan size vermiş olduğumuz bu imkânların sizden başkasına verilmemiş olduğunu zannetmeyin. Bu imkânlarınızın, size gelecek Allah’ın azabını kısmen dahi olsa sizden uzaklaştırabileceğini zannetmeyin. Aksine sizden başkalarına verilmiş bulunan güç ve imkânlar, sizinkilerden çok daha fazla idi. Ama mallarının da çocuklarının da ordularının da Allah’a karşı kendilerine hiçbir faydası olmadı. “Onlara kulaklar, gözler ve kalpler de vermiştik.” Duyu organlarında, gözlerinde ve kavrayışlarında herhangi bir kusur yoktu ki bilgisizlikleri ve hakkı bilme imkânını bulamayışları dolayısıyla hakkı terk ettikleri söylenebilsin. Akıllarında da bir dengesizlik yoktu. Fakat başarı Allah’ın elindedir. “Fakat ne kulakları, ne gözleri ne de kalpleri onlara” az ya da çok “hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah’ın” tevhidine ve yalnızca O’na ibadet edilmesi gerektiğine dair kesin belgeler teşkil eden “âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Sonunda alay etmekte oldukları (azap), onları çepeçevre kuşattı.” Yani gerçekleşeceğini yalanladıkları ve kendilerini ona karşı uyaran peygamberler ile de alay ettikleri azap, tepelerine indi.

21- Âd kavminin kardeşi (Hûd’u) an. Ondan önce de sonra da nice uyarıcılar gelip geçmiştir. Hani o, kavmini (yaşadıkları yer olan) Ahkaf’ta: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyerek uyarmıştı. 22- Dediler ki:“Sen bizi ilâhlarımızdan vazgeçirmek için mi geldin? O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) getir (de görelim)!” 23- Dedi ki:(Azaba dair) bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Ben, size bana gönderilenleri tebliğ ediyorum. Fakat görüyorum ki siz, cahillik eden bir toplumsunuz.” 24- Onlar o (azabı) vadilerine yönelmiş gelmekte olan yayılmış bir bulut halinde gördüklerinde: “Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur” dediler. Hayır; aksine o, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde can yakıcı azap bulunan bir rüzgardır. 25- O, Rabbinin emri ile her şeyi yerle bir eder. Sonunda onların meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu. Biz, günahkâr toplumları işte böyle cezalandırırız. 26- (Ey Mekkeliler!) Andolsun onlara size vermediğimiz imkânları vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalpler de vermiştik; fakat ne kulakları, ne gözleri ne de kalpleri onlara hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Sonunda alay etmekte oldukları (azap), onları çepeçevre kuşattı.

21. “Âd kavminin kardeşi” Hûd aleyhisselam’ı güzel övgülerle “an.” Çünkü o da Yüce Allah’ın, dinine davet etmekle ve insanlara Allah’a giden yolu göstermekle görevlendirdiği, böylelikle üstün kıldığı şerefli rasûllerdendi. “Ondan önce de sonra da nice uyarıcılar gelip geçmiştir.” Yani o, benzeri görülmedik biri, ilk peygamber değildi ve diğer peygamberlere aykırı bir iddiası da yoktu. “Hani o, kavmini” Âd’ı, onların bulundukları ve “Ahkaf” denilen, Yemen topraklarında kumlukları çok olan (onun için de bu isimle anılan) yerde: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyerek uyarmıştı.” Bu sözleriyle o, her türlü doğru sözü ve öğülmeye değer ameli içine alan Allah’a ibadeti onlara emretmiş, Allah’a ortak koşmalarını da yasaklamış, kendisine itaat etmemeleri halinde de azap ile korkutmuştu. Ancak bu davetin onlara hiçbir faydası olmadı.
22. “Dediler ki: Sen bizi ilâhlarımızdan vazgeçirmek için mi geldin?” Yani senin tek maksadın, kendileri sebebiyle bizi kıskandığın ilâhlarımızdan yüz çevirmemizi sağlamaktır. Yoksa senin hak diye getirdiğin bir şey yoktur. “O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin” azabı “getir (de görelim)!” Bu ise cehalet ve inadın en ileri derecesidir.
23. “Dedi ki: (Azaba dair) bilgi, ancak Allah’ın katındadır.” Bütün işlerin dizginleri ve anahtarları O’nun elindedir. Dolayısıyla dilerse azabınızı verecek olan da O’dur. “Ben, size bana gönderilenleri tebliğ ediyorum.” Yani benim görevim, apaçık tebliğden ibarettir. “Fakat görüyorum ki siz, cahillik eden bir toplumsunuz.” Zaten şu son derece küstahça işleri yapmanızın sebebi de budur.
24. Yüce Allah, üzerlerine büyük bir azap gönderdi. Bu azap, onları helak ve perişan eden bir rüzgar idi. “Onlar” bu azabı sel suları ile akıp taşan, tarlalarını sulayan, kuyularından ve göllerinden su içtikleri “vadilerine yönelmiş gelmekte olan yayılmış bir bulut halinde” bir bulut gibi kendilerine doğru geldiğini “gördüklerinde” sevinç içerisinde: “Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur, dediler.” Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır: “Hayır; aksine o, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir.” Yani kendi aleyhinize yaptıklarınızın cezasıdır. Çünkü siz:“O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) getir (de görelim) demiştiniz. O, “içinde can yakıcı azap bulunan bir rüzgardır.” 25. “O, Rabbinin emri ile” O’nun dilemesi ile üzerinden geçtiği “her şeyi” şiddetinden ve helâk edici oluşundan dolayı “helâk eder.” Yüce Allah, bu rüzgarı onlara aralıksız olarak yedi gece ve sekiz gündüz musallat etti. Onlar sonunda içi boşalmış hurma ağacı kütükleri gibi yere serildiler. “Sonunda onların meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu.” Davarları, malları telef olmuş, kendileri de yok olup gitmişlerdi. “Biz, günahkâr toplumları” günahları ve zulümleri sebebiyle “işte böyle cezalandırırız.” Çünkü Yüce Allah, onlara pek büyük nimetler ihsan etmiş olmakla birlikte O’na şükretmediler, O’nu anmadılar. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:
26. (Ey Mekkeliler!) Andolsun onlara size vermediğimiz imkânları vermiştik.” Yani biz, onlara yeryüzünde güç ve imkân vermiş idik. Oranın hoş ve güzel mahsullerinden yararlanır, arzu edip istedikleri şeyleri elde ederlerdi. Onlara öğüt alacak kimselerin öğüt, hidâyet bulmak isteyenlerin ibret alabileceği bir süre yaşatmıştık. Yani ey muhataplar! Biz size verdiğimiz imkânları Ad kavmine de fazlasıyla vermiştik. O bakımdan size vermiş olduğumuz bu imkânların sizden başkasına verilmemiş olduğunu zannetmeyin. Bu imkânlarınızın, size gelecek Allah’ın azabını kısmen dahi olsa sizden uzaklaştırabileceğini zannetmeyin. Aksine sizden başkalarına verilmiş bulunan güç ve imkânlar, sizinkilerden çok daha fazla idi. Ama mallarının da çocuklarının da ordularının da Allah’a karşı kendilerine hiçbir faydası olmadı. “Onlara kulaklar, gözler ve kalpler de vermiştik.” Duyu organlarında, gözlerinde ve kavrayışlarında herhangi bir kusur yoktu ki bilgisizlikleri ve hakkı bilme imkânını bulamayışları dolayısıyla hakkı terk ettikleri söylenebilsin. Akıllarında da bir dengesizlik yoktu. Fakat başarı Allah’ın elindedir. “Fakat ne kulakları, ne gözleri ne de kalpleri onlara” az ya da çok “hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah’ın” tevhidine ve yalnızca O’na ibadet edilmesi gerektiğine dair kesin belgeler teşkil eden “âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Sonunda alay etmekte oldukları (azap), onları çepeçevre kuşattı.” Yani gerçekleşeceğini yalanladıkları ve kendilerini ona karşı uyaran peygamberler ile de alay ettikleri azap, tepelerine indi.

21- Âd kavminin kardeşi (Hûd’u) an. Ondan önce de sonra da nice uyarıcılar gelip geçmiştir. Hani o, kavmini (yaşadıkları yer olan) Ahkaf’ta: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyerek uyarmıştı. 22- Dediler ki:“Sen bizi ilâhlarımızdan vazgeçirmek için mi geldin? O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) getir (de görelim)!” 23- Dedi ki:(Azaba dair) bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Ben, size bana gönderilenleri tebliğ ediyorum. Fakat görüyorum ki siz, cahillik eden bir toplumsunuz.” 24- Onlar o (azabı) vadilerine yönelmiş gelmekte olan yayılmış bir bulut halinde gördüklerinde: “Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur” dediler. Hayır; aksine o, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde can yakıcı azap bulunan bir rüzgardır. 25- O, Rabbinin emri ile her şeyi yerle bir eder. Sonunda onların meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu. Biz, günahkâr toplumları işte böyle cezalandırırız. 26- (Ey Mekkeliler!) Andolsun onlara size vermediğimiz imkânları vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalpler de vermiştik; fakat ne kulakları, ne gözleri ne de kalpleri onlara hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Sonunda alay etmekte oldukları (azap), onları çepeçevre kuşattı.

21. “Âd kavminin kardeşi” Hûd aleyhisselam’ı güzel övgülerle “an.” Çünkü o da Yüce Allah’ın, dinine davet etmekle ve insanlara Allah’a giden yolu göstermekle görevlendirdiği, böylelikle üstün kıldığı şerefli rasûllerdendi. “Ondan önce de sonra da nice uyarıcılar gelip geçmiştir.” Yani o, benzeri görülmedik biri, ilk peygamber değildi ve diğer peygamberlere aykırı bir iddiası da yoktu. “Hani o, kavmini” Âd’ı, onların bulundukları ve “Ahkaf” denilen, Yemen topraklarında kumlukları çok olan (onun için de bu isimle anılan) yerde: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyerek uyarmıştı.” Bu sözleriyle o, her türlü doğru sözü ve öğülmeye değer ameli içine alan Allah’a ibadeti onlara emretmiş, Allah’a ortak koşmalarını da yasaklamış, kendisine itaat etmemeleri halinde de azap ile korkutmuştu. Ancak bu davetin onlara hiçbir faydası olmadı.
22. “Dediler ki: Sen bizi ilâhlarımızdan vazgeçirmek için mi geldin?” Yani senin tek maksadın, kendileri sebebiyle bizi kıskandığın ilâhlarımızdan yüz çevirmemizi sağlamaktır. Yoksa senin hak diye getirdiğin bir şey yoktur. “O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin” azabı “getir (de görelim)!” Bu ise cehalet ve inadın en ileri derecesidir.
23. “Dedi ki: (Azaba dair) bilgi, ancak Allah’ın katındadır.” Bütün işlerin dizginleri ve anahtarları O’nun elindedir. Dolayısıyla dilerse azabınızı verecek olan da O’dur. “Ben, size bana gönderilenleri tebliğ ediyorum.” Yani benim görevim, apaçık tebliğden ibarettir. “Fakat görüyorum ki siz, cahillik eden bir toplumsunuz.” Zaten şu son derece küstahça işleri yapmanızın sebebi de budur.
24. Yüce Allah, üzerlerine büyük bir azap gönderdi. Bu azap, onları helak ve perişan eden bir rüzgar idi. “Onlar” bu azabı sel suları ile akıp taşan, tarlalarını sulayan, kuyularından ve göllerinden su içtikleri “vadilerine yönelmiş gelmekte olan yayılmış bir bulut halinde” bir bulut gibi kendilerine doğru geldiğini “gördüklerinde” sevinç içerisinde: “Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur, dediler.” Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır: “Hayır; aksine o, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir.” Yani kendi aleyhinize yaptıklarınızın cezasıdır. Çünkü siz:“O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) getir (de görelim) demiştiniz. O, “içinde can yakıcı azap bulunan bir rüzgardır.” 25. “O, Rabbinin emri ile” O’nun dilemesi ile üzerinden geçtiği “her şeyi” şiddetinden ve helâk edici oluşundan dolayı “helâk eder.” Yüce Allah, bu rüzgarı onlara aralıksız olarak yedi gece ve sekiz gündüz musallat etti. Onlar sonunda içi boşalmış hurma ağacı kütükleri gibi yere serildiler. “Sonunda onların meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu.” Davarları, malları telef olmuş, kendileri de yok olup gitmişlerdi. “Biz, günahkâr toplumları” günahları ve zulümleri sebebiyle “işte böyle cezalandırırız.” Çünkü Yüce Allah, onlara pek büyük nimetler ihsan etmiş olmakla birlikte O’na şükretmediler, O’nu anmadılar. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:
26. (Ey Mekkeliler!) Andolsun onlara size vermediğimiz imkânları vermiştik.” Yani biz, onlara yeryüzünde güç ve imkân vermiş idik. Oranın hoş ve güzel mahsullerinden yararlanır, arzu edip istedikleri şeyleri elde ederlerdi. Onlara öğüt alacak kimselerin öğüt, hidâyet bulmak isteyenlerin ibret alabileceği bir süre yaşatmıştık. Yani ey muhataplar! Biz size verdiğimiz imkânları Ad kavmine de fazlasıyla vermiştik. O bakımdan size vermiş olduğumuz bu imkânların sizden başkasına verilmemiş olduğunu zannetmeyin. Bu imkânlarınızın, size gelecek Allah’ın azabını kısmen dahi olsa sizden uzaklaştırabileceğini zannetmeyin. Aksine sizden başkalarına verilmiş bulunan güç ve imkânlar, sizinkilerden çok daha fazla idi. Ama mallarının da çocuklarının da ordularının da Allah’a karşı kendilerine hiçbir faydası olmadı. “Onlara kulaklar, gözler ve kalpler de vermiştik.” Duyu organlarında, gözlerinde ve kavrayışlarında herhangi bir kusur yoktu ki bilgisizlikleri ve hakkı bilme imkânını bulamayışları dolayısıyla hakkı terk ettikleri söylenebilsin. Akıllarında da bir dengesizlik yoktu. Fakat başarı Allah’ın elindedir. “Fakat ne kulakları, ne gözleri ne de kalpleri onlara” az ya da çok “hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah’ın” tevhidine ve yalnızca O’na ibadet edilmesi gerektiğine dair kesin belgeler teşkil eden “âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Sonunda alay etmekte oldukları (azap), onları çepeçevre kuşattı.” Yani gerçekleşeceğini yalanladıkları ve kendilerini ona karşı uyaran peygamberler ile de alay ettikleri azap, tepelerine indi.

21- Âd kavminin kardeşi (Hûd’u) an. Ondan önce de sonra da nice uyarıcılar gelip geçmiştir. Hani o, kavmini (yaşadıkları yer olan) Ahkaf’ta: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyerek uyarmıştı. 22- Dediler ki:“Sen bizi ilâhlarımızdan vazgeçirmek için mi geldin? O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) getir (de görelim)!” 23- Dedi ki:(Azaba dair) bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Ben, size bana gönderilenleri tebliğ ediyorum. Fakat görüyorum ki siz, cahillik eden bir toplumsunuz.” 24- Onlar o (azabı) vadilerine yönelmiş gelmekte olan yayılmış bir bulut halinde gördüklerinde: “Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur” dediler. Hayır; aksine o, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde can yakıcı azap bulunan bir rüzgardır. 25- O, Rabbinin emri ile her şeyi yerle bir eder. Sonunda onların meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu. Biz, günahkâr toplumları işte böyle cezalandırırız. 26- (Ey Mekkeliler!) Andolsun onlara size vermediğimiz imkânları vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalpler de vermiştik; fakat ne kulakları, ne gözleri ne de kalpleri onlara hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Sonunda alay etmekte oldukları (azap), onları çepeçevre kuşattı.

21. “Âd kavminin kardeşi” Hûd aleyhisselam’ı güzel övgülerle “an.” Çünkü o da Yüce Allah’ın, dinine davet etmekle ve insanlara Allah’a giden yolu göstermekle görevlendirdiği, böylelikle üstün kıldığı şerefli rasûllerdendi. “Ondan önce de sonra da nice uyarıcılar gelip geçmiştir.” Yani o, benzeri görülmedik biri, ilk peygamber değildi ve diğer peygamberlere aykırı bir iddiası da yoktu. “Hani o, kavmini” Âd’ı, onların bulundukları ve “Ahkaf” denilen, Yemen topraklarında kumlukları çok olan (onun için de bu isimle anılan) yerde: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyerek uyarmıştı.” Bu sözleriyle o, her türlü doğru sözü ve öğülmeye değer ameli içine alan Allah’a ibadeti onlara emretmiş, Allah’a ortak koşmalarını da yasaklamış, kendisine itaat etmemeleri halinde de azap ile korkutmuştu. Ancak bu davetin onlara hiçbir faydası olmadı.
22. “Dediler ki: Sen bizi ilâhlarımızdan vazgeçirmek için mi geldin?” Yani senin tek maksadın, kendileri sebebiyle bizi kıskandığın ilâhlarımızdan yüz çevirmemizi sağlamaktır. Yoksa senin hak diye getirdiğin bir şey yoktur. “O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin” azabı “getir (de görelim)!” Bu ise cehalet ve inadın en ileri derecesidir.
23. “Dedi ki: (Azaba dair) bilgi, ancak Allah’ın katındadır.” Bütün işlerin dizginleri ve anahtarları O’nun elindedir. Dolayısıyla dilerse azabınızı verecek olan da O’dur. “Ben, size bana gönderilenleri tebliğ ediyorum.” Yani benim görevim, apaçık tebliğden ibarettir. “Fakat görüyorum ki siz, cahillik eden bir toplumsunuz.” Zaten şu son derece küstahça işleri yapmanızın sebebi de budur.
24. Yüce Allah, üzerlerine büyük bir azap gönderdi. Bu azap, onları helak ve perişan eden bir rüzgar idi. “Onlar” bu azabı sel suları ile akıp taşan, tarlalarını sulayan, kuyularından ve göllerinden su içtikleri “vadilerine yönelmiş gelmekte olan yayılmış bir bulut halinde” bir bulut gibi kendilerine doğru geldiğini “gördüklerinde” sevinç içerisinde: “Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur, dediler.” Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır: “Hayır; aksine o, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir.” Yani kendi aleyhinize yaptıklarınızın cezasıdır. Çünkü siz:“O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) getir (de görelim) demiştiniz. O, “içinde can yakıcı azap bulunan bir rüzgardır.” 25. “O, Rabbinin emri ile” O’nun dilemesi ile üzerinden geçtiği “her şeyi” şiddetinden ve helâk edici oluşundan dolayı “helâk eder.” Yüce Allah, bu rüzgarı onlara aralıksız olarak yedi gece ve sekiz gündüz musallat etti. Onlar sonunda içi boşalmış hurma ağacı kütükleri gibi yere serildiler. “Sonunda onların meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu.” Davarları, malları telef olmuş, kendileri de yok olup gitmişlerdi. “Biz, günahkâr toplumları” günahları ve zulümleri sebebiyle “işte böyle cezalandırırız.” Çünkü Yüce Allah, onlara pek büyük nimetler ihsan etmiş olmakla birlikte O’na şükretmediler, O’nu anmadılar. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:
26. (Ey Mekkeliler!) Andolsun onlara size vermediğimiz imkânları vermiştik.” Yani biz, onlara yeryüzünde güç ve imkân vermiş idik. Oranın hoş ve güzel mahsullerinden yararlanır, arzu edip istedikleri şeyleri elde ederlerdi. Onlara öğüt alacak kimselerin öğüt, hidâyet bulmak isteyenlerin ibret alabileceği bir süre yaşatmıştık. Yani ey muhataplar! Biz size verdiğimiz imkânları Ad kavmine de fazlasıyla vermiştik. O bakımdan size vermiş olduğumuz bu imkânların sizden başkasına verilmemiş olduğunu zannetmeyin. Bu imkânlarınızın, size gelecek Allah’ın azabını kısmen dahi olsa sizden uzaklaştırabileceğini zannetmeyin. Aksine sizden başkalarına verilmiş bulunan güç ve imkânlar, sizinkilerden çok daha fazla idi. Ama mallarının da çocuklarının da ordularının da Allah’a karşı kendilerine hiçbir faydası olmadı. “Onlara kulaklar, gözler ve kalpler de vermiştik.” Duyu organlarında, gözlerinde ve kavrayışlarında herhangi bir kusur yoktu ki bilgisizlikleri ve hakkı bilme imkânını bulamayışları dolayısıyla hakkı terk ettikleri söylenebilsin. Akıllarında da bir dengesizlik yoktu. Fakat başarı Allah’ın elindedir. “Fakat ne kulakları, ne gözleri ne de kalpleri onlara” az ya da çok “hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah’ın” tevhidine ve yalnızca O’na ibadet edilmesi gerektiğine dair kesin belgeler teşkil eden “âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Sonunda alay etmekte oldukları (azap), onları çepeçevre kuşattı.” Yani gerçekleşeceğini yalanladıkları ve kendilerini ona karşı uyaran peygamberler ile de alay ettikleri azap, tepelerine indi.

21- Âd kavminin kardeşi (Hûd’u) an. Ondan önce de sonra da nice uyarıcılar gelip geçmiştir. Hani o, kavmini (yaşadıkları yer olan) Ahkaf’ta: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyerek uyarmıştı. 22- Dediler ki:“Sen bizi ilâhlarımızdan vazgeçirmek için mi geldin? O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) getir (de görelim)!” 23- Dedi ki:(Azaba dair) bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Ben, size bana gönderilenleri tebliğ ediyorum. Fakat görüyorum ki siz, cahillik eden bir toplumsunuz.” 24- Onlar o (azabı) vadilerine yönelmiş gelmekte olan yayılmış bir bulut halinde gördüklerinde: “Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur” dediler. Hayır; aksine o, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde can yakıcı azap bulunan bir rüzgardır. 25- O, Rabbinin emri ile her şeyi yerle bir eder. Sonunda onların meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu. Biz, günahkâr toplumları işte böyle cezalandırırız. 26- (Ey Mekkeliler!) Andolsun onlara size vermediğimiz imkânları vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalpler de vermiştik; fakat ne kulakları, ne gözleri ne de kalpleri onlara hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Sonunda alay etmekte oldukları (azap), onları çepeçevre kuşattı.

21. “Âd kavminin kardeşi” Hûd aleyhisselam’ı güzel övgülerle “an.” Çünkü o da Yüce Allah’ın, dinine davet etmekle ve insanlara Allah’a giden yolu göstermekle görevlendirdiği, böylelikle üstün kıldığı şerefli rasûllerdendi. “Ondan önce de sonra da nice uyarıcılar gelip geçmiştir.” Yani o, benzeri görülmedik biri, ilk peygamber değildi ve diğer peygamberlere aykırı bir iddiası da yoktu. “Hani o, kavmini” Âd’ı, onların bulundukları ve “Ahkaf” denilen, Yemen topraklarında kumlukları çok olan (onun için de bu isimle anılan) yerde: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyerek uyarmıştı.” Bu sözleriyle o, her türlü doğru sözü ve öğülmeye değer ameli içine alan Allah’a ibadeti onlara emretmiş, Allah’a ortak koşmalarını da yasaklamış, kendisine itaat etmemeleri halinde de azap ile korkutmuştu. Ancak bu davetin onlara hiçbir faydası olmadı.
22. “Dediler ki: Sen bizi ilâhlarımızdan vazgeçirmek için mi geldin?” Yani senin tek maksadın, kendileri sebebiyle bizi kıskandığın ilâhlarımızdan yüz çevirmemizi sağlamaktır. Yoksa senin hak diye getirdiğin bir şey yoktur. “O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin” azabı “getir (de görelim)!” Bu ise cehalet ve inadın en ileri derecesidir.
23. “Dedi ki: (Azaba dair) bilgi, ancak Allah’ın katındadır.” Bütün işlerin dizginleri ve anahtarları O’nun elindedir. Dolayısıyla dilerse azabınızı verecek olan da O’dur. “Ben, size bana gönderilenleri tebliğ ediyorum.” Yani benim görevim, apaçık tebliğden ibarettir. “Fakat görüyorum ki siz, cahillik eden bir toplumsunuz.” Zaten şu son derece küstahça işleri yapmanızın sebebi de budur.
24. Yüce Allah, üzerlerine büyük bir azap gönderdi. Bu azap, onları helak ve perişan eden bir rüzgar idi. “Onlar” bu azabı sel suları ile akıp taşan, tarlalarını sulayan, kuyularından ve göllerinden su içtikleri “vadilerine yönelmiş gelmekte olan yayılmış bir bulut halinde” bir bulut gibi kendilerine doğru geldiğini “gördüklerinde” sevinç içerisinde: “Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur, dediler.” Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır: “Hayır; aksine o, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir.” Yani kendi aleyhinize yaptıklarınızın cezasıdır. Çünkü siz:“O halde (iddialarında) doğru söyliyorsan bizi kendisi ile tehdit ettiğin (azabı) getir (de görelim) demiştiniz. O, “içinde can yakıcı azap bulunan bir rüzgardır.” 25. “O, Rabbinin emri ile” O’nun dilemesi ile üzerinden geçtiği “her şeyi” şiddetinden ve helâk edici oluşundan dolayı “helâk eder.” Yüce Allah, bu rüzgarı onlara aralıksız olarak yedi gece ve sekiz gündüz musallat etti. Onlar sonunda içi boşalmış hurma ağacı kütükleri gibi yere serildiler. “Sonunda onların meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu.” Davarları, malları telef olmuş, kendileri de yok olup gitmişlerdi. “Biz, günahkâr toplumları” günahları ve zulümleri sebebiyle “işte böyle cezalandırırız.” Çünkü Yüce Allah, onlara pek büyük nimetler ihsan etmiş olmakla birlikte O’na şükretmediler, O’nu anmadılar. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:
26. (Ey Mekkeliler!) Andolsun onlara size vermediğimiz imkânları vermiştik.” Yani biz, onlara yeryüzünde güç ve imkân vermiş idik. Oranın hoş ve güzel mahsullerinden yararlanır, arzu edip istedikleri şeyleri elde ederlerdi. Onlara öğüt alacak kimselerin öğüt, hidâyet bulmak isteyenlerin ibret alabileceği bir süre yaşatmıştık. Yani ey muhataplar! Biz size verdiğimiz imkânları Ad kavmine de fazlasıyla vermiştik. O bakımdan size vermiş olduğumuz bu imkânların sizden başkasına verilmemiş olduğunu zannetmeyin. Bu imkânlarınızın, size gelecek Allah’ın azabını kısmen dahi olsa sizden uzaklaştırabileceğini zannetmeyin. Aksine sizden başkalarına verilmiş bulunan güç ve imkânlar, sizinkilerden çok daha fazla idi. Ama mallarının da çocuklarının da ordularının da Allah’a karşı kendilerine hiçbir faydası olmadı. “Onlara kulaklar, gözler ve kalpler de vermiştik.” Duyu organlarında, gözlerinde ve kavrayışlarında herhangi bir kusur yoktu ki bilgisizlikleri ve hakkı bilme imkânını bulamayışları dolayısıyla hakkı terk ettikleri söylenebilsin. Akıllarında da bir dengesizlik yoktu. Fakat başarı Allah’ın elindedir. “Fakat ne kulakları, ne gözleri ne de kalpleri onlara” az ya da çok “hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah’ın” tevhidine ve yalnızca O’na ibadet edilmesi gerektiğine dair kesin belgeler teşkil eden “âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Sonunda alay etmekte oldukları (azap), onları çepeçevre kuşattı.” Yani gerçekleşeceğini yalanladıkları ve kendilerini ona karşı uyaran peygamberler ile de alay ettikleri azap, tepelerine indi.

27- Andolsun ki (ey Mekkeliler) etrafınızda bulunan ülkeleri helâk ettik. Onlara belki dönerler diye âyetleri çeşitli şekillerde açıklamıştık. 28- Allah’ın yanı sıra (kendilerini O’na) yaklaştırsınlar diye edindikleri ilâhlar, onlara yardım etseydi ya? Aksine o ilâhları onları (yüz üstü) bırakıp kayboldular. Zaten bu, onların yalanları ve kendi uydurdukları bir şeydir.

27. Yüce Allah, Arap müşriklerinin ve diğerlerinin yaşadıkları yerlere yakın bölgelerde yaşamış yalanlayıcı ümmetleri helâk etmiş olduğunu bildirerek onları tehdit etmektedir. Hatta Âd, Semûd ve benzeri pek çok kavim, Arap Yarımadası’nda yaşamışlardı. Allah da bunlara âyetlerini bütün yönleriyle ve çeşitli şekillerde açıklamıştı ki “belki dönerler” sürdürdükleri küfür ve yalanlamadan vazgeçerler “diye.” İman etmemeleri üzerine Yüce Allah, onları aziz ve muktedir olanın azapla yakalaması gibi yakaladı. Allah’tan başka tapındıkları uydurma ilâhlarının da onlara hiçbir faydası da olmadı: 28. “Allah’ın yanı sıra (kendilerini O’na) yaklaştırsınlar diye” yani faydalarını görmek umuduyla tapındıkları ve yakınlaşmak amacıyla amellerde bulundukları “ilâhlar, onlara yardım etseydi ya?”“Aksine o ilâhları onları (yüz üstü) bırakıp kayboldular.” Onların dualarına cevap veremediler, onların azaplarını da geri çeviremediler. “Zaten bu, onların yalanları ve kendi uydurdukları bir şeydir.” Çünkü onlar, hak üzere olduklarına ve amellerinin kendilerine fayda sağlayacağına dair boş yere ümitlerde bulunuyorlardı. Bunların hepsi yok olup gitmiş, batıl olduğu ortaya çıkmıştır.

27- Andolsun ki (ey Mekkeliler) etrafınızda bulunan ülkeleri helâk ettik. Onlara belki dönerler diye âyetleri çeşitli şekillerde açıklamıştık. 28- Allah’ın yanı sıra (kendilerini O’na) yaklaştırsınlar diye edindikleri ilâhlar, onlara yardım etseydi ya? Aksine o ilâhları onları (yüz üstü) bırakıp kayboldular. Zaten bu, onların yalanları ve kendi uydurdukları bir şeydir.

27. Yüce Allah, Arap müşriklerinin ve diğerlerinin yaşadıkları yerlere yakın bölgelerde yaşamış yalanlayıcı ümmetleri helâk etmiş olduğunu bildirerek onları tehdit etmektedir. Hatta Âd, Semûd ve benzeri pek çok kavim, Arap Yarımadası’nda yaşamışlardı. Allah da bunlara âyetlerini bütün yönleriyle ve çeşitli şekillerde açıklamıştı ki “belki dönerler” sürdürdükleri küfür ve yalanlamadan vazgeçerler “diye.” İman etmemeleri üzerine Yüce Allah, onları aziz ve muktedir olanın azapla yakalaması gibi yakaladı. Allah’tan başka tapındıkları uydurma ilâhlarının da onlara hiçbir faydası da olmadı: 28. “Allah’ın yanı sıra (kendilerini O’na) yaklaştırsınlar diye” yani faydalarını görmek umuduyla tapındıkları ve yakınlaşmak amacıyla amellerde bulundukları “ilâhlar, onlara yardım etseydi ya?”“Aksine o ilâhları onları (yüz üstü) bırakıp kayboldular.” Onların dualarına cevap veremediler, onların azaplarını da geri çeviremediler. “Zaten bu, onların yalanları ve kendi uydurdukları bir şeydir.” Çünkü onlar, hak üzere olduklarına ve amellerinin kendilerine fayda sağlayacağına dair boş yere ümitlerde bulunuyorlardı. Bunların hepsi yok olup gitmiş, batıl olduğu ortaya çıkmıştır.

29- Hani cinlerden bir grubu Kur’ân’ı dinlesinler diye sana yöneltmiş idik. Onu (dinlemek için yanına) geldiklerinde: “Susup dinleyin” dediler. (Okunması) bitince de birer uyarıcı olarak kavimlerinin yanına döndüler. 30- Dediler ki:“Ey kavmimiz! Biz, Mûsâ’dan sonra indirilmiş olup kendinden önceki (kitapları) doğrulayan, hakka ve dosdoğru yola ileten bir Kitap dinledik.” 31- “Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisinin çağrısını kabul edin ve ona iman edin ki Allah, günahlarınızı bağışlasın ve sizi can yakıcı bir azaptan kurtarsın.” 32- “Kim Allah’ın davetçisinin çağrısını kabul etmezse o, yeryüzünde (Allah’ı) âciz bırakacak değildir. Onun O’ndan başka hiçbir dost ve yardımcısı da olmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”

29. Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i insanlarıyla, cinleriyle bütün mükelleflere peygamber olarak göndermişti. Nübüvvet ve risâlet davasının, bunların hepsine tebliğ edilmesi gerekiyordu. Peygamber’in insanlara davette bulunması, onları korkutup uyarması mümkün bir şeydi. Cinlere gelince Yüce Allah, kudretiyle onları kendisine doğru yönlendirmiş ve cinlerden bir kesimin ona gitmesini sağlamıştı:“Hani cinlerden bir grubu Kur’ân’ı dinlesinler diye sana yöneltmiş idik. Onu (dinlemek için yanına) geldiklerinde: “Susup dinleyin” dediler.” Birbirlerine bunu tavsiye ettiler. (Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tarafından Kur’ân’ın)(okunması) bitince de” onlar, Kur’ân’ı bellemiş ve ondan etkilenmişler bir halde “birer uyarıcı olarak” onlara samimiyetle öğüt veren, onlara karşı delil ortaya koyan kimseler olarak “kavimlerinin yanına döndüler.” Allah, onları Rasûlünün davetinin cinler arasında yayılması için adeta yardımcı kılmıştı.
30. “Dediler ki: Ey kavmimiz, biz Mûsâ’dan sonra indirilmiş…” Zira Mûsâ’ya indirilen Kitap, İncil’in temeli ve şer’i hükümler hususunda İsrailoğullarının asıl kaynağıdır. İncil ise onu tamamlamak ve bazı hükümleri değiştirmek üzere indirilmiştir. Bizim işittiğimiz bu kitap, “kendinden önceki (kitapları) doğrulayan, hakka” her hususta gerçeğe, hayra “ve dosdoğru yola ileten” Allah’a ve O’nun cennetine ulaştıran, Allah’ı bilmeyi sağlayan, dinî hükümleri ve öldükten sonra diriliş halinde amellere verilecek karşılıkları bildiren “bir kitap dinledik.”
31. Cinler, Kur’ân-ı Kerîm’den övgü ile söz ettikten, onun konum ve mevkiini açıkladıktan sonra kavimlerini bu Kitaba iman etmeye davet ederek şöyle dediler:“Ey kavmimiz, Allah’ın davetçisinin” yani sizi ancak Rabbine davet eden, kendi özel maksadına, heva ve hevesine değil de ancak Rabbinizin yoluna çağıran bu kimsenin “çağrısını kabul edin.” Zira o, sadece sizi mükâfatlandırması, sizden her bir kötülüğü ve hoş olmayan her bir şeyi izale etmesi için Rabbinize çağırıyor. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüler:“Ona iman edin ki Allah, günahlarınızı bağışlasın ve sizi can yakıcı bir azaptan kurtarsın.” Onları bu azaptan kurtardı mı artık geriye cennet nimetlerine kavuşmaktan başka bir şık kalmamaktadır. İşte Allah’ın davetçisinin çağrısını kabul edenlerin mükâfatı budur.
32. “Kim Allah’ın davetçisinin çağrısını kabul etmezse o, yeryüzünde (Allah’ı) âciz bırakacak değildir.” Çünkü Yüce Allah, her şeye güç yetirendir. Kaçan O’ndan kurtulamaz, kimse O’nu yenik düşürmeye kalkışamaz. “Onun O’ndan başka hiçbir dost ve yardımcısı da olmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” Peygamberlerin kendilerini çağırdığı, apaçık âyetlerin/belgelerin ve tartışılmaz kesin delillerin kendilerine ulaştığı, buna rağmen onlardan yüz çevirip büyüklenenlerin sapıklığından daha büyük sapıklık olabilir mi?

29- Hani cinlerden bir grubu Kur’ân’ı dinlesinler diye sana yöneltmiş idik. Onu (dinlemek için yanına) geldiklerinde: “Susup dinleyin” dediler. (Okunması) bitince de birer uyarıcı olarak kavimlerinin yanına döndüler. 30- Dediler ki:“Ey kavmimiz! Biz, Mûsâ’dan sonra indirilmiş olup kendinden önceki (kitapları) doğrulayan, hakka ve dosdoğru yola ileten bir Kitap dinledik.” 31- “Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisinin çağrısını kabul edin ve ona iman edin ki Allah, günahlarınızı bağışlasın ve sizi can yakıcı bir azaptan kurtarsın.” 32- “Kim Allah’ın davetçisinin çağrısını kabul etmezse o, yeryüzünde (Allah’ı) âciz bırakacak değildir. Onun O’ndan başka hiçbir dost ve yardımcısı da olmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”

29. Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i insanlarıyla, cinleriyle bütün mükelleflere peygamber olarak göndermişti. Nübüvvet ve risâlet davasının, bunların hepsine tebliğ edilmesi gerekiyordu. Peygamber’in insanlara davette bulunması, onları korkutup uyarması mümkün bir şeydi. Cinlere gelince Yüce Allah, kudretiyle onları kendisine doğru yönlendirmiş ve cinlerden bir kesimin ona gitmesini sağlamıştı:“Hani cinlerden bir grubu Kur’ân’ı dinlesinler diye sana yöneltmiş idik. Onu (dinlemek için yanına) geldiklerinde: “Susup dinleyin” dediler.” Birbirlerine bunu tavsiye ettiler. (Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tarafından Kur’ân’ın)(okunması) bitince de” onlar, Kur’ân’ı bellemiş ve ondan etkilenmişler bir halde “birer uyarıcı olarak” onlara samimiyetle öğüt veren, onlara karşı delil ortaya koyan kimseler olarak “kavimlerinin yanına döndüler.” Allah, onları Rasûlünün davetinin cinler arasında yayılması için adeta yardımcı kılmıştı.
30. “Dediler ki: Ey kavmimiz, biz Mûsâ’dan sonra indirilmiş…” Zira Mûsâ’ya indirilen Kitap, İncil’in temeli ve şer’i hükümler hususunda İsrailoğullarının asıl kaynağıdır. İncil ise onu tamamlamak ve bazı hükümleri değiştirmek üzere indirilmiştir. Bizim işittiğimiz bu kitap, “kendinden önceki (kitapları) doğrulayan, hakka” her hususta gerçeğe, hayra “ve dosdoğru yola ileten” Allah’a ve O’nun cennetine ulaştıran, Allah’ı bilmeyi sağlayan, dinî hükümleri ve öldükten sonra diriliş halinde amellere verilecek karşılıkları bildiren “bir kitap dinledik.”
31. Cinler, Kur’ân-ı Kerîm’den övgü ile söz ettikten, onun konum ve mevkiini açıkladıktan sonra kavimlerini bu Kitaba iman etmeye davet ederek şöyle dediler:“Ey kavmimiz, Allah’ın davetçisinin” yani sizi ancak Rabbine davet eden, kendi özel maksadına, heva ve hevesine değil de ancak Rabbinizin yoluna çağıran bu kimsenin “çağrısını kabul edin.” Zira o, sadece sizi mükâfatlandırması, sizden her bir kötülüğü ve hoş olmayan her bir şeyi izale etmesi için Rabbinize çağırıyor. Bundan dolayı sözlerini şöyle sürdürdüler:“Ona iman edin ki Allah, günahlarınızı bağışlasın ve sizi can yakıcı bir azaptan kurtarsın.” Onları bu azaptan kurtardı mı artık geriye cennet nimetlerine kavuşmaktan başka bir şık kalmamaktadır. İşte Allah’ın davetçisinin çağrısını kabul edenlerin mükâfatı budur.
32. “Kim Allah’ın davetçisinin çağrısını kabul etmezse o, yeryüzünde (Allah’ı) âciz bırakacak değildir.” Çünkü Yüce Allah, her şeye güç yetirendir. Kaçan O’ndan kurtulamaz, kimse O’nu yenik düşürmeye kalkışamaz. “Onun O’ndan başka hiçbir dost ve yardımcısı da olmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” Peygamberlerin kendilerini çağırdığı, apaçık âyetlerin/belgelerin ve tartışılmaz kesin delillerin kendilerine ulaştığı, buna rağmen onlardan yüz çevirip büyüklenenlerin sapıklığından daha büyük sapıklık olabilir mi?