Vegere rûpela Tefsîr-i Sa'dî

Tefsîra Sûreya Dûxân — Ebdurehman b. Nasir es-Se’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

59 ayetRûpel 2 / 4

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız.

(Mekke’de inmiştir. 59 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır.
4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir.
5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler.
6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun.
7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur.
9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller.
10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız.

(Mekke’de inmiştir. 59 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır.
4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir.
5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler.
6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun.
7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur.
9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller.
10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız.

(Mekke’de inmiştir. 59 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır.
4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir.
5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler.
6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun.
7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur.
9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller.
10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız.

(Mekke’de inmiştir. 59 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır.
4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir.
5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler.
6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun.
7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur.
9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller.
10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

1- Hâ, Mîm. 2- Apaçık/açıklayıcı Kitaba yemin olsun ki, 3- Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz, (insanları) uyarırız. 4- O gecede hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır; 5- Tarafımızdan bir emir ile. Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz. 6- Rabbinden bir rahmet olarak. Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir. 7- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; kesin olarak inanıyor iseniz. 8- O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir. 9- Ne var ki onlar, şüphe içinde oyalanmaktadırlar. 10- O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. 11- O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır.” 12- “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) 13- Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. 14- Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler. 15- Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. 16- En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız.

(Mekke’de inmiştir. 59 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-3. Yüce Allah, Kur’ân ile yine Kur’ân’a yemin etmektedir. O, açıklanması gerekli olan her bir şeyi açıklayan Kitaba yemin ederek onu “mübarek bir gecede” yani hayır ve bereketi pek çok ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde indirdiğini açıklamaktadır. O, en faziletli buyruklarını, gün ve gecelerin en faziletlisinde, insanların en faziletlisine, üstün Arap dili ile indirmiştir. Buna sebep de cehaletin dört bir yanlarını kuşattığı, bedbahtlığın baskın hale gelmiş olduğu bir kavmi uyarmak, böylece onların onun nuru ile aydınlanmalarını, hidâyeti ile yararlanmalarını ve arkasından gitmelerini sağlamak, bu şekilde davrandıkları takdirde de dünya ve âhiret hayırlarını elde edeceklerini bildirmektir. Bundan dolayı burada:“Çünkü Biz, (insanları bu şekilde) uyarırız.” buyurmaktadır.
4. “O gecede” yani Kur’ân’ın indirildiği o faziletli gecede “hikmetli/kesinleşmiş her bir iş, ayrılıp hükme bağlanır.” Yani Yüce Allah’ın hükme bağlamış olduğu kaderî ve şer’î her bir emir, bu gecede açıklanır, ayırt edilir ve yazılır. Kadir gecesinde gerçekleşen bu yazma ve ayırma işi, Yüce Allah’ın bütün mahlukatın kaderlerini, ecellerini, rızıklarını, amellerini ve hallerini yazmış bulunduğu ilk kitaba uygun olarak yazılıp ayırt edilen yazma işlerinden sadece birisidir. Zira Yüce Allah, meleklere her bir kulun başından geçecekleri, annesinin karnında iken yazma görevini vermiştir. Yine dünyaya gelişten sonra her kul için Kiramen Kâtibîn’i görevlendirmiştir ki bunlar da onun amellerini yazıp tespit ederler. Ayrıca Yüce Allah, Kadir gecesinde sene boyunca olacak şeyleri takdir buyurur. Bütün bunlar da O’nun ilminin eksiksizliğinin, hikmetinin kemalinin, her şeyi sağlam bir şekilde tespit edip mahlukatına gereken itinayı gösterdiğinin bir delilidir.
5. “Tarafımızdan bir emir ile.” Yani o hikmetli/kesinleşmiş iş, tarafımızdan sadır olan bir emirdir. “Şüphesiz Biz rasul/elçi göndeririz.” ve de kitaplar indiririz. Elçiler, kendilerini elçi olarak gönderenin emirlerini tebliğ eder ve O’nun takdirlerini haber verirler.
6. “Rabbinden bir rahmet olarak” yani peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların -ki onların en faziletlisi Kur’ân-ı Kerîm’dir- indirilmesi, kulların Rabbi olan Allah’ın, kullarına yönelik bir rahmetidir. Yüce Allah, kullarına, onları kitaplar ve peygamberler vasıtası ile hidâyete iletmekten daha üstün bir rahmette bulunmamıştır. Dünya ve âhirette nail oldukları bütün hayırlar, hiç şüphesiz bundan dolayı ve bu rahmet sayesindedir. “Gerçekten O, her şeyi işitendir, bilendir.” Bütün sesleri işitir, gizli ve açık her şeyi bilir. Yüce Allah, kullarının peygamberlerine ve kitaplarına zorunlu olarak ihtiyaç duyduklarını bildiğinden dolayı da bu yolla onlara rahmetini ihsan etmiş ve onlara lütufta bulunmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. Minnet duygularımız O’nadır. Bize bu lütuf ve ihsanları dolayısı ile O’na sonsuz şükürler olsun.
7. “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” O, bütün bunları yaratan, bütün bunları çekip çeviren ve bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunandır. Eğer buna “kesin olarak inanıyor iseniz” yani bu hususları kesinlik ifade eden bir bilgi ile biliyorsanız, aynı şekilde şunu da bilin ki bütün mahlukatın Rabbi olan Allah, aynı zamanda onların yegane gerçek ilâhıdır. Bundan dolayı da şöyle buyurmaktadrı: 8. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilâh yoktur.” O’nun zatından başka hak mabud yoktur. “O, hayat verir ve öldürür.” Hayat veren, öldüren ve dirilten yalnız O’dur. Ölümden sonra da sizleri bir araya getirecek, amellerinizin karşılığını size verecektir: hayır ise hayır, şer ise şer. “Sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da Rabbidir.” Yani öncekileri de sonrakileri de nimetlerle besleyip gözeten, musibetleri onlardan uzaklaştıran Rab, O’dur.
9. Yüce Allah, kesin bilgi hasıl edecek ve her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde rububiyet ve uluhiyetini ortaya koyduktan sonra, bu açıklamaya rağmen kâfirlerin ne durumda olduklarını şöylece haber vermektedir:“Ne var ki onlar, şüphe içinde” Şüphe ve tereddütlere batmış bir halde “oyalanmaktadırlar.” Niçin yaratıldıklarından yana gafildirler. Kendilerine zarardan başka bir şey kazandırmayan batıl uğraşlarla meşguller.
10. “O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle!” Onların azaba uğramalarını bekle. Çünkü onların azap edilme vakti yaklaşmış bulunuyor. 11-16. “O, insanları” bu duman, onların hepsini “bürüyecektir.” Ve onlara: “Bu can yakıcı bir azaptır” denilecektir. Müfessirler, buradaki “duman”dan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir: 1. Bir görüşe göre bu, Kıyamet gününde cehennem ateşi günahkârlara yakınlaştırılınca insanları bürüyüp kuşatacak olan bir dumandır. Buna göre Yüce Allah, bu buyruğunda Kıyamet gününün azabı ile onları tehdit etmekte ve peygamberine de onların bu gün ile karşılaşmalarını gözetlemesini emretmektedir. Kâfirleri tehdit etmek ve onlara gelecek olan azabı acele istememek hususunda Kur’ân’ın izlediği yolun bu olması, bu manayı desteklemektedir. Zira bu tür buyruklarda o gün hatırlatılarak ve onun azabı bildirilerek kafirler korkutulmaktadır. Aynı zamanda peygamber ve mü’minlere de kendilerine eziyet verenlerin başına gelecek azap bildirilerek onlar teselli edilmektedirler. Yine bu manayı şu âyet-i kerime de desteklemektedir: “Onlarda düşünüp öğüt almak nerede? Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir.”(13. ayet) Zira bu sözler, Kıyamet gününde kâfirlere, dünyaya döndürülmeyi isteyecekleri vakit söylenecek ve onlara: Artık geri dönüş zamanı geride kalmıştır, denilecektir. 2. Bir diğer görüşe göre bu dumandan kasıt, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Kureyş kâfirlerine iman etmedikleri ve hakka karşı büyüklendikleri için beddua etmesi üzerine onların başına gelen bir musibettir. Peygamber, onlara yaptığı bedduasında:“Allah’ım Yusuf(un döneminde görülen kıtlık) yılları gibi yıllarla onlara karşı bana yardımcı ol!”[20] demişti. Bunun üzerine Yüce Allah da onları çok büyük bir açlığa mahkûm etmiş ve sonunda leşleri, kemikleri yeme noktasına kadar varmışlar, gök ile yer arasında hiçbir şey olmadığı halde bir duman görecek hale gelmişlerdi. Bunun sebebi ise aşırı derecedeki açlıkları idi. Buna göre Yüce Allah’ın:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle” buyruğundaki duman, onların bakışları ve algılayışları itibariyle bir dumandı. Yoksa gerçekte duman diye bir şey yoktu. Onların bu durumları, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den merhamet dilenip de Yüce Allah’a kendileri için bu azabı üzerlerinden kaldırması için dua etmesini istedikleri ve onun da dua etmesi üzerine Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldırması vaktine kadar devam etmişti. Buna göre Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz” buyruğu Yüce Allah’ın bu azabı üzerlerinden kaldıracağına dair bir haberdir. Ayrıca eğer tekrar büyüklenmeye ve yalanlamaya dönmesinler diye onlara bir tehdittir. Hem de ona döneceklerine dair bir haberdir ki haber verildiği gibi de gerçekleşmiştir. Yine Yüce Allah, bu şekilde hareket etmeleri halinde büyük yakalayışla onları cezalandıracağını da bildirmiştir. Müfessirlerin dediklerine göre bu, Bedir vakasıdır. Ancak bu görüşün tartışmaya çok açık bir görüş olduğu aşikardır. 3. Bir başka görüşe göre bu dumandan kasıt, Kıyamet alâmetlerinden olan dumandır ve âhir zamanda gerçekleşecektir. Bu duman, insanların nefes almalarını zorlaştıracak ve mü’minler de bir dumandan rahatsız olur gibi ondan rahatsız olacaklardır. Ancak kabul edilmeye değer olan, birinci görüştür. Burada şöyle bir ihtimal de vardır:“O halde sen, göğün aşikar bir duman getireceği günü gözle. O (duman) insanları bürüyecektir. “Bu, can yakıcı bir azaptır. “Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır. Çünkü biz iman edeceğiz.”(derler.) Ama nerde onlarda düşünüp öğüt almak?! Halbuki onlara açıklayıcı bir peygamber de gelmiştir. Sonra yine ondan yüz çevirdiler ve:“O, kendisine bir şeyler öğretilmiş bir delidir” dediler.” buyruklarında kastedilen bütün hususlar, Kıyamet gününde gerçekleşecektir. Buna karşılık Yüce Allah’ın:“Biz, o azabı bir süre kaldıracağız; ama şüphesiz siz yine (eski halinize) döneceksiniz. En büyük azapla yakalayacağımız gün, hiç şüphe yok ki Biz, (onlardan) intikam alacağız” buyrukları ise az önce zikredildiği üzere Kureyşlilerin başından geçen musibete işaret olabilir. Bu âyet-i kerimelerin bu iki mana ve hususa dair nâzil olduğu kabul edilecek olursa, âyetlerin lafzında buna mani herhangi bir husus olmadığı görülür. Aksine bu lafızların belirttiğimiz bu iki manaya tam olarak uyduğu görülür. Kanaatimizce kuvvetli olan ve doğru olma ihtimali daha ileri olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik.

17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu.
18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir.
19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir.
20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.”
21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar.
22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24)

23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi.

24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59)
29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler.
30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.”
32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir.
33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik.

17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu.
18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir.
19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir.
20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.”
21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar.
22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24)

23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi.

24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59)
29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler.
30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.”
32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir.
33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik.

17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu.
18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir.
19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir.
20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.”
21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar.
22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24)

23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi.

24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59)
29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler.
30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.”
32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir.
33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik.

17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu.
18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir.
19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir.
20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.”
21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar.
22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24)

23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi.

24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59)
29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler.
30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.”
32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir.
33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik.

17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu.
18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir.
19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir.
20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.”
21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar.
22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24)

23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi.

24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59)
29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler.
30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.”
32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir.
33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik.

17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu.
18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir.
19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir.
20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.”
21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar.
22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24)

23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi.

24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59)
29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler.
30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.”
32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir.
33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik.

17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu.
18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir.
19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir.
20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.”
21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar.
22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24)

23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi.

24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59)
29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler.
30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.”
32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir.
33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik.

17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu.
18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir.
19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir.
20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.”
21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar.
22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24)

23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi.

24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59)
29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler.
30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.”
32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir.
33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”