Vegere rûpela Tefsîr-i Sa'dî

Tefsîra Sûreya En’am — Ebdurehman b. Nasir es-Se’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

165 ayetRûpel 3 / 8

65- De ki:“O, size üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da sizi fırkalara ayırıp birbirinize katarak kiminizin hıncını kiminize tattırmaya kadirdir.” İyice idrak etsinler diye âyetlerimizi nasıl açıkladığımıza bir bak! 66- Senin kavmin onu yalanladı. Halbuki o, hakkın ta kendisidir. De ki:“Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.” 67- Her bir haberin kararlaştırılmış bir zamanı var. Siz de yakında öğreneceksiniz.

65. Yani Yüce Allah, her cihetten üzerinize azap göndermeye kadirdir. “Üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da fırkalara ayırıp birbirinize katarak” fitne zamanlarında “kiminizin hıncını kiminize tattırmaya” ve kiminizi kiminize öldürtmeye “kadirdir.” O, bütün bunlara gücü yetendir. O bakımdan O’na isyanı gerektiren işlere devam etmekten sakının. Yoksa sizi yok edecek birtakım azaplar gelip sizi bulur. Allah bütün bunlara kadir olduğunu haber vermektedir. Ancak O, bu ümmetin üzerinden yukarıdan taş veya çakıl yağması şeklindeki azabı ve buna benzer azapların gelmesini, altlarından da yerin dibine geçirilme azabına uğratılmalarını rahmetinin bir tecellisi olarak kaldırmıştır. Fakat onlardan kimilerine diğerlerinin hıncını tattırmak ve kimini kimine musallat kılmak suretiyle sözü geçen bu cezaların bir kısmını, ibret alanların görmesi ve hayırlı amel işlemek isteyenlerin fark etmeleri için dünyevî bir ceza olarak göndermiştir. “İyice idrak etsinler” ne için yaratıldıklarını anlasınlar, şer’î gerçekleri ve ilâhi istekleri kavrasınlar “diye âyetleri nasıl açıkladığımıza” türlü türlü beyan ettiğimize “bir bak!” Ve bizim bunları nasıl pek çok şekillerde açıkladığımıza bir bak ki bunların hepsi de hakka delâlet etmektedir.
66.“Senin kavmin onu” yani Kur’an’ı “yalanladı. Halbuki o” hakkında şüphe söz konusu olmayan ve en ufak bir tereddütün yanına yaklaşamadığı “hakkın ta kendisidir. De ki: Ben sizin üzerinizde” amellerinizi tespit edecek ve onların karşılığını verecek “bir vekil değilim.” Ben ancak bir uyarıcı ve tebliğciyim.
67. “Her bir haberin” gelip çatacağı, daha erkene alınamayacağı ve sonraya da bırakılamayacağı “kararlaştırılmış bir zamanı vardır. Sizde yakında” tehdit olunduğunuz azabı “öğreneceksiniz.”

65- De ki:“O, size üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da sizi fırkalara ayırıp birbirinize katarak kiminizin hıncını kiminize tattırmaya kadirdir.” İyice idrak etsinler diye âyetlerimizi nasıl açıkladığımıza bir bak! 66- Senin kavmin onu yalanladı. Halbuki o, hakkın ta kendisidir. De ki:“Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.” 67- Her bir haberin kararlaştırılmış bir zamanı var. Siz de yakında öğreneceksiniz.

65. Yani Yüce Allah, her cihetten üzerinize azap göndermeye kadirdir. “Üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da fırkalara ayırıp birbirinize katarak” fitne zamanlarında “kiminizin hıncını kiminize tattırmaya” ve kiminizi kiminize öldürtmeye “kadirdir.” O, bütün bunlara gücü yetendir. O bakımdan O’na isyanı gerektiren işlere devam etmekten sakının. Yoksa sizi yok edecek birtakım azaplar gelip sizi bulur. Allah bütün bunlara kadir olduğunu haber vermektedir. Ancak O, bu ümmetin üzerinden yukarıdan taş veya çakıl yağması şeklindeki azabı ve buna benzer azapların gelmesini, altlarından da yerin dibine geçirilme azabına uğratılmalarını rahmetinin bir tecellisi olarak kaldırmıştır. Fakat onlardan kimilerine diğerlerinin hıncını tattırmak ve kimini kimine musallat kılmak suretiyle sözü geçen bu cezaların bir kısmını, ibret alanların görmesi ve hayırlı amel işlemek isteyenlerin fark etmeleri için dünyevî bir ceza olarak göndermiştir. “İyice idrak etsinler” ne için yaratıldıklarını anlasınlar, şer’î gerçekleri ve ilâhi istekleri kavrasınlar “diye âyetleri nasıl açıkladığımıza” türlü türlü beyan ettiğimize “bir bak!” Ve bizim bunları nasıl pek çok şekillerde açıkladığımıza bir bak ki bunların hepsi de hakka delâlet etmektedir.
66.“Senin kavmin onu” yani Kur’an’ı “yalanladı. Halbuki o” hakkında şüphe söz konusu olmayan ve en ufak bir tereddütün yanına yaklaşamadığı “hakkın ta kendisidir. De ki: Ben sizin üzerinizde” amellerinizi tespit edecek ve onların karşılığını verecek “bir vekil değilim.” Ben ancak bir uyarıcı ve tebliğciyim.
67. “Her bir haberin” gelip çatacağı, daha erkene alınamayacağı ve sonraya da bırakılamayacağı “kararlaştırılmış bir zamanı vardır. Sizde yakında” tehdit olunduğunuz azabı “öğreneceksiniz.”

68- Âyetlerimiz hakkında bâtıla dalanları gördüğün zaman onlar ondan başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir! Eğer şeytan sana unutturacak olursa hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile birlikte oturma! 69- Korkup sakınanlara onların hesabından herhangi bir sorumluluk yoktur. Fakat korkup sakınırlar diye hatırlatmaları gerekir.

68. Allah’ın âyetleri hakkında batıla dalmaktan kasıt, batıl sözleri güzel göstermek, batıla davet etmek, batıl ehlini övmek, haktan yüz çevirmek, hakkı tenkit etmek, hak ehline dil uzatmak gibi yollarla hakka muhalif konuşmalar yapmak demektir. İşte Yüce asaleten Allah Rasûlüne, ona tâbi olarak da ümmetine Allah’ın âyetlerine sözü geçen şekillerde dalan kimseleri gördükleri takdirde o kimselerden yüz çevirmeyi, batıla dalıp bu hal üzere devam edenlerin meclislerinde başka bir söz açılıp, başka bir konuya dalacakları vakte kadar yanlarında bulunmamayı emretmektedir. Eğer başka bir söze dalınacak olursa sözü edilen yasak ortadan kalkar. Eğer bu başka söz, faydalı ise zaten bu emrolunan bir şeydir. Başka türden ise faydasızdır ve emrolunmuş bir şey değildir. Batıla dalmanın yerilmesi ile aynı zamanda hakkın araştırılması, hakkın üzerinde düşünülmesi ve hak ile münazara edilemsi teşvik edilmektedir. Daha sonra Yüce Allah:“Eğer şeytan sana unutturacak olursa” yani unutmak ve gaflet sebebi ile onlarla birlikte oturacak olursan “hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile birlikte oturma” buyurmaktadır. “Zalimler” ifadesi, batıl sözlere dalanları, her türlü haram şeyleri konuşanları ya da herhangi bir haram işleyen kimseleri kapsamaktadır. Kişinin, ortadan kaldırmaya gücü yetmediği münkerin yanında hazır bulunması ve oturması da haramdır. Bu yasak ve haramlık, onlarla birlikte oturan ve Allah’tan korkup sakınmayan kişilere yöneliktir. Böyleleri haram olan söz ve işte onlarla ortak olur yahut ses çıkarmaz ve onların bu haramlarına tepki göstermezler. Eğer Allah’tan korkup sakınır da hayrı emreder, kötülükten ve söyledikleri sözlerden onları alıkoyarsa, onlarla oturmak hakkındaki bu yasak ya tamamen kalkar veya hafifler. Böyle yapan bir kimse için onlarla oturmaktan dolayı vebal ve günah yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
69. “Korkup sakınanlara onların hesabından herhangi bir sorumluluk yoktur. Fakat sakınırlar diye hatırlatmaları gerekir.” Yani Yüce Allah’tan korkar ve sakınırlar umuduyla hatırlatsınlar ve onlara öğüt versinler. Bu buyruk ögüt verip hatırlatan kimsenin, korunup sakınma maksadını gerçekleştirecek en uygun sözler kullanması gerektiğine delildir. Yine bu buyrukta şuna da delil vardır: Eğer hatırlatma ve öğüt, hatırlatılan kimsenin kötü halini daha da artıracak ise o hatırlatmayı terk etmek gerekir. Çünkü hatırlatma, eğer kendi esas maksadı ile çelişirse, artık onu terk etmek esas maksada dönüşür.

68- Âyetlerimiz hakkında bâtıla dalanları gördüğün zaman onlar ondan başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir! Eğer şeytan sana unutturacak olursa hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile birlikte oturma! 69- Korkup sakınanlara onların hesabından herhangi bir sorumluluk yoktur. Fakat korkup sakınırlar diye hatırlatmaları gerekir.

68. Allah’ın âyetleri hakkında batıla dalmaktan kasıt, batıl sözleri güzel göstermek, batıla davet etmek, batıl ehlini övmek, haktan yüz çevirmek, hakkı tenkit etmek, hak ehline dil uzatmak gibi yollarla hakka muhalif konuşmalar yapmak demektir. İşte Yüce asaleten Allah Rasûlüne, ona tâbi olarak da ümmetine Allah’ın âyetlerine sözü geçen şekillerde dalan kimseleri gördükleri takdirde o kimselerden yüz çevirmeyi, batıla dalıp bu hal üzere devam edenlerin meclislerinde başka bir söz açılıp, başka bir konuya dalacakları vakte kadar yanlarında bulunmamayı emretmektedir. Eğer başka bir söze dalınacak olursa sözü edilen yasak ortadan kalkar. Eğer bu başka söz, faydalı ise zaten bu emrolunan bir şeydir. Başka türden ise faydasızdır ve emrolunmuş bir şey değildir. Batıla dalmanın yerilmesi ile aynı zamanda hakkın araştırılması, hakkın üzerinde düşünülmesi ve hak ile münazara edilemsi teşvik edilmektedir. Daha sonra Yüce Allah:“Eğer şeytan sana unutturacak olursa” yani unutmak ve gaflet sebebi ile onlarla birlikte oturacak olursan “hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile birlikte oturma” buyurmaktadır. “Zalimler” ifadesi, batıl sözlere dalanları, her türlü haram şeyleri konuşanları ya da herhangi bir haram işleyen kimseleri kapsamaktadır. Kişinin, ortadan kaldırmaya gücü yetmediği münkerin yanında hazır bulunması ve oturması da haramdır. Bu yasak ve haramlık, onlarla birlikte oturan ve Allah’tan korkup sakınmayan kişilere yöneliktir. Böyleleri haram olan söz ve işte onlarla ortak olur yahut ses çıkarmaz ve onların bu haramlarına tepki göstermezler. Eğer Allah’tan korkup sakınır da hayrı emreder, kötülükten ve söyledikleri sözlerden onları alıkoyarsa, onlarla oturmak hakkındaki bu yasak ya tamamen kalkar veya hafifler. Böyle yapan bir kimse için onlarla oturmaktan dolayı vebal ve günah yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
69. “Korkup sakınanlara onların hesabından herhangi bir sorumluluk yoktur. Fakat sakınırlar diye hatırlatmaları gerekir.” Yani Yüce Allah’tan korkar ve sakınırlar umuduyla hatırlatsınlar ve onlara öğüt versinler. Bu buyruk ögüt verip hatırlatan kimsenin, korunup sakınma maksadını gerçekleştirecek en uygun sözler kullanması gerektiğine delildir. Yine bu buyrukta şuna da delil vardır: Eğer hatırlatma ve öğüt, hatırlatılan kimsenin kötü halini daha da artıracak ise o hatırlatmayı terk etmek gerekir. Çünkü hatırlatma, eğer kendi esas maksadı ile çelişirse, artık onu terk etmek esas maksada dönüşür.

70- Dinlerini oyun ve eğlence edinip de dünya hayatının kendilerini aldatmış olduğu kimseleri (kendi hallerine) bırak. Her bir nefsin kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmemesi için sen, onunla öğüt ver. Ki (o vakit) onun Allah’tan başka hiçbir dost ve şefaatçisi olmaz. Ne kadar fidye verirse versin ondan alınmaz. İşte böyleleri kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. Küfre saplanmalarından dolayı onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.

70. Kullardan istenen tek olan Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeleri, bütün güçlerini O’nun rızası uğrunda ve sevdiği yollarda harcamak sureti ile dinlerini yalnızca Allah’a halis kılmalarıdır. Bu ise kalbin Yüce Allah’a yönelmesini, O’na dönmesini, kulun yaptıklarının faydalı ve ciddi olmasını, oyun olmamasını, riyakarlık ve desinler diye değil de yalnızca Allah’ın rızası için, ihlasla yapılmasını içermektedir. İşte kendisine din denilebilecek, gerçek din budur. Her kim hak üzere olduğunu, dine bağlı ve takva sahibi olduğunu iddia edip de dinini oyuncak ve eğlence edinmiş ise -ki bu da kalbinin Allah’ı sevmekten, O’nu tanımaktan gafil olması, kendisine zarar veren şeylere yönelmesi, batıl yolunda oyalanması, bu uğurda bedeni ile batıl taraftarları gibi hareket etmesi ile olur; çünkü amel ve çalışma eğer Allah’tan başkası için ise bu bir oyundur- işte Yüce Allah böyle birisinin terk edilmesini ve böylesinden sakınılmasını emretmekte; böylelerine aldanılmamasını istemektedir. Onun haline bakıp fiillerinden sakınılmasını, onun Yüce Allah’a yakınlaştırıcı şeyleri engellemesine aldırılmamasını emretmektedir. “Sen onunla” yani Kur’an ile “öğüt ver.” Kullara onda geçen güzellikleri, fayda verecek hususları emrederek, etraflı bir şekilde açıklayarak ve o emrin güzel niteliklerini anlatarak, diğer taraftan kullara zararlı olan şeyleri yasaklayarak, bu zararlı şeylerin türlerini genişçe açıklayarak, aynı zamanda bu zararlı şeylerde bulunan ve terk edilmesini gerektiren kötü ve çirkin nitelikleri beyan ederek öğüt ver! Bütün bunlar ise “Her bir nefsin kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmemesi için”dir. Yani kullara günahlara yönelmeden ve gaybları bilene karşı cüretkârca hareket edip korkulan sonuçlara götüren şeylere devam etmeden önce sen, gereken şekilde hatırlat ve öğüt ver ki yaptıklarından vazgeçsin, bundan çekinsin ve onları işlemesinler. “Ki (o vakit) onun Allah’tan başka hiçbir dost ve şefaatçisi olmaz..” Yani her bir nefsi günahları kuşatıp helâke sürüklemeden önce uyar ki o zaman ona ne yakını, ne arkadaşı, ne de dostu… kısaca hiçbir kimsenin faydası olmaz. Allah’tan başka hiçbir dost bulamaz ve hiçbir şefaatçinin şefaati işe yaramaz. “Ne kadar fidye verirse versin ondan alınmaz.” Yeryüzü dolusu altını feda edecek olsa dahi hiçbir türlü fidye ondan kabul edilmez ve bunun ona faydası olmaz. “İşte böyleleri” sözü geçen niteliklere sahip olanlar “kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmiş” ve hayırdan ümitlerini kesmiş “kimselerdir. Küfre saplanmalarından dolayı onlar için kaynar sudan” yüzlerini yakıp kavuracak, bağırsaklarını parçalayacak son derece sıcak sudan “bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.”

71- De ki:“Allah’ı bırakıp bize fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim?! Allah bizi hidâyete kavuşturduktan sonra tıpkı arkadaşları: ‘Bize gel’ diye hidâyete çağırdıkları halde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların ayartıp uçuruma sürükledikleri kimse gibi ökçelerimiz üzerine gerisin geri mi dönelim?!” De ki: “Asıl hidâyet Allah’ın hidayetidir. Biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” 72- Bir de:“Namazı dosdoğru kılın ve O’ndan korkup sakının.” diye. Toplanıp huzuruna varacağınız, yalnız O’dur. 73- O, gökleri ve yeri hak ile yaratandır. O’nun “Ol” diyeceği günde her şey oluverir. O’nun sözü haktır. Sûra üfürüleceği günde hükümranlık yalnız O’nundur. O, gaybı da şâhit olunanı da bilendir. O, Hakîmdir, Habîrdir.

71. “De ki:” Ey Peygamber! Allah’a şirk koşan, Allah ile birlikte başkalarına dua edip yalvaran ve sizi dinlerine çağıran müşriklere açık seçik bir şekilde o ilahlarının niteliklerini anlat. Zira akıl sahibi kimseyi onlardan sakındırmak için sadece bu niteliklerini zikretmek yeterlidir. Aklı başında bir kimse müşriklerin izledikleri yolu zihninde canlandırdı mı, bu konuda deliller ortaya konulmadan dahi bu yolun bâtıl olduğunu kesin olarak anlar ve şöyle der: “Allah’ı bırakıp bize fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim?!” Bu, öyle bir niteliktir ki Allah’tan başka bütün ibadet olunanlar bunda ortaktırlar. Hiçbirisi ne bir faydaya, ne de bir zarara güç yetiremezler. Emir namına hiçbir şeye sahip değillerdir. Çünkü emir bütünü ile ancak Allah’ındır. “Allah bizi hidâyete kavuşturduktan sonra… ökçelerimiz üzerine gerisin geri mi dönelim?!” Allah bizi hidâyete erdirdikten sonra sapıklığa döner miyiz hiç? Doğruluktan sapıklığa, nimet dolu cennetlere ulaştıran doğru yoldan, izleyenlerini elemli azaba götüren yollara girer miyiz? Bu akıl sahibi bir kimsenin beğenebileceği bir yol değildir. Böyle batıl yolları izleyen kimse “tıpkı arkadaşları: ‘Bize gel’ diye hidâyete çağırdıkları halde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların ayartıp uçuruma sürükledikleri kimse gibi.”dir. Şeytanların kendisini maksadına ulaştıracak yolu izlemekten uzaklaştırıp saptırdığı, hidâyete çağıran arkadaşları olmasına rağmen sonunda şaşırıp kalan, şeytanların da helâke davet ettiği ve böylelikle iki ayrı davet arasında şaşkın kalan kimse gibidir. Allah’ın korudukları müstesna bütün insanların hali işte budur. Bir yandan hakka davet eden risalet, akl-ı selim ve doğru fıtrat onları hidâyete ve en yüksek derecelere ulaşmaya çağırır. Diğer yandan şeytanın davetçileri, onun yolunu izlemeye ve onun yolundan gidenlerle birlikte olmaya çağıranlar, kötülüğü emreden nefis ile birlikte kişiyi sapıklığa ve aşağıların aşağısına düşmeye davet ederler. İnsanlardan kimisi bütün işlerinde veya çoğu işlerinde hidâyete davet edenlerle birlikte olur. Kimisi de bunun tam aksinedir. Kimisi de her iki davetçiyi de eşit görür ve bu iki davetçi onun nezdinde birbiri ile çekişir durur. İşte bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler bu noktada birbirinden ayrılırlar. “De ki: “Asıl hidâyet Allah’ın hidâyetidir” Hidâyet Allah’ın Rasûlü aracılığı ile teşri buyurduğu yoldan başkası değildir. Onun dışındaki yollar sapıklık, yok oluş ve helâktır. “Biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” Tevhide boyun eğerek, emir ve yasaklarına teslim olarak, ubudiyyetine girerek O’na teslim olmamız emredildi. Şüphesiz ki bu, Allah’ın kullarına lütfettiği en üstün nimet, ulaştırdığı en mükemmel terbiyedir.
72. “Bir de: Namazı dosdoğru kılın” yani namazı rükünleri, şartları, sünnetleri ve tamamlayıcı unsurları ile eda ederek kılın “ve” emrettiklerini yerine getirerek ve yasaklarından uzak durarak “O’ndan korkup sakının.” diye” emrolunduk. “Toplanıp huzuruna varacağınız, yalnız O’dur.” Kıyamet gününde O’nun huzurunda toplanacaksınız. O da hayrı ile şerri ile amellerinizin karşılığını verecektir.
73. “O, gökleri ve yeri hak ile” yani kullarına emir vermek, yasaklar koymak, mükâfaat vermek ve cezalandırmak için “yaratandır.”“O’nun ‘Ol’ diyeceği günde her şey oluverir. O’nun sözü haktır.” O’nun emrinde herhangi bir şüphe, ikiletme ve yerine gelmeme durumu söz konusu değildir. O, abes bir şey de söylemez. “Sûra üfürüleceği günde hükümranlık yalnız O’nundur.” Bu günden kasıt kıyamet günüdür. O, her şeyin sahibi ve hükümranı olduğu halde özellikle bu günün söz konusu edilmesi, o günde başkalarının geçici hükümranlığının son bulmasıdır. O günde tek ve Kahhâr olan Allah’tan başkasının hükümranlığı kalmayacaktır. “O, gaybı da şâhit olunanı da bilendir. O, Hakîmdir, Habîrdir.” O’nun hikmeti tamdır. Her şeyi kuşatan nimet O’nundur. Büyük ihsan O’ndandır. Gizlilikleri, sırları, kapalı şeyleri bilgisi ile kuşatan O’dur, O’ndan başka hiçbir hak ilah yoktur, O’ndan başka hiçbir Rab de yoktur.

71- De ki:“Allah’ı bırakıp bize fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim?! Allah bizi hidâyete kavuşturduktan sonra tıpkı arkadaşları: ‘Bize gel’ diye hidâyete çağırdıkları halde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların ayartıp uçuruma sürükledikleri kimse gibi ökçelerimiz üzerine gerisin geri mi dönelim?!” De ki: “Asıl hidâyet Allah’ın hidayetidir. Biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” 72- Bir de:“Namazı dosdoğru kılın ve O’ndan korkup sakının.” diye. Toplanıp huzuruna varacağınız, yalnız O’dur. 73- O, gökleri ve yeri hak ile yaratandır. O’nun “Ol” diyeceği günde her şey oluverir. O’nun sözü haktır. Sûra üfürüleceği günde hükümranlık yalnız O’nundur. O, gaybı da şâhit olunanı da bilendir. O, Hakîmdir, Habîrdir.

71. “De ki:” Ey Peygamber! Allah’a şirk koşan, Allah ile birlikte başkalarına dua edip yalvaran ve sizi dinlerine çağıran müşriklere açık seçik bir şekilde o ilahlarının niteliklerini anlat. Zira akıl sahibi kimseyi onlardan sakındırmak için sadece bu niteliklerini zikretmek yeterlidir. Aklı başında bir kimse müşriklerin izledikleri yolu zihninde canlandırdı mı, bu konuda deliller ortaya konulmadan dahi bu yolun bâtıl olduğunu kesin olarak anlar ve şöyle der: “Allah’ı bırakıp bize fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim?!” Bu, öyle bir niteliktir ki Allah’tan başka bütün ibadet olunanlar bunda ortaktırlar. Hiçbirisi ne bir faydaya, ne de bir zarara güç yetiremezler. Emir namına hiçbir şeye sahip değillerdir. Çünkü emir bütünü ile ancak Allah’ındır. “Allah bizi hidâyete kavuşturduktan sonra… ökçelerimiz üzerine gerisin geri mi dönelim?!” Allah bizi hidâyete erdirdikten sonra sapıklığa döner miyiz hiç? Doğruluktan sapıklığa, nimet dolu cennetlere ulaştıran doğru yoldan, izleyenlerini elemli azaba götüren yollara girer miyiz? Bu akıl sahibi bir kimsenin beğenebileceği bir yol değildir. Böyle batıl yolları izleyen kimse “tıpkı arkadaşları: ‘Bize gel’ diye hidâyete çağırdıkları halde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların ayartıp uçuruma sürükledikleri kimse gibi.”dir. Şeytanların kendisini maksadına ulaştıracak yolu izlemekten uzaklaştırıp saptırdığı, hidâyete çağıran arkadaşları olmasına rağmen sonunda şaşırıp kalan, şeytanların da helâke davet ettiği ve böylelikle iki ayrı davet arasında şaşkın kalan kimse gibidir. Allah’ın korudukları müstesna bütün insanların hali işte budur. Bir yandan hakka davet eden risalet, akl-ı selim ve doğru fıtrat onları hidâyete ve en yüksek derecelere ulaşmaya çağırır. Diğer yandan şeytanın davetçileri, onun yolunu izlemeye ve onun yolundan gidenlerle birlikte olmaya çağıranlar, kötülüğü emreden nefis ile birlikte kişiyi sapıklığa ve aşağıların aşağısına düşmeye davet ederler. İnsanlardan kimisi bütün işlerinde veya çoğu işlerinde hidâyete davet edenlerle birlikte olur. Kimisi de bunun tam aksinedir. Kimisi de her iki davetçiyi de eşit görür ve bu iki davetçi onun nezdinde birbiri ile çekişir durur. İşte bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler bu noktada birbirinden ayrılırlar. “De ki: “Asıl hidâyet Allah’ın hidâyetidir” Hidâyet Allah’ın Rasûlü aracılığı ile teşri buyurduğu yoldan başkası değildir. Onun dışındaki yollar sapıklık, yok oluş ve helâktır. “Biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” Tevhide boyun eğerek, emir ve yasaklarına teslim olarak, ubudiyyetine girerek O’na teslim olmamız emredildi. Şüphesiz ki bu, Allah’ın kullarına lütfettiği en üstün nimet, ulaştırdığı en mükemmel terbiyedir.
72. “Bir de: Namazı dosdoğru kılın” yani namazı rükünleri, şartları, sünnetleri ve tamamlayıcı unsurları ile eda ederek kılın “ve” emrettiklerini yerine getirerek ve yasaklarından uzak durarak “O’ndan korkup sakının.” diye” emrolunduk. “Toplanıp huzuruna varacağınız, yalnız O’dur.” Kıyamet gününde O’nun huzurunda toplanacaksınız. O da hayrı ile şerri ile amellerinizin karşılığını verecektir.
73. “O, gökleri ve yeri hak ile” yani kullarına emir vermek, yasaklar koymak, mükâfaat vermek ve cezalandırmak için “yaratandır.”“O’nun ‘Ol’ diyeceği günde her şey oluverir. O’nun sözü haktır.” O’nun emrinde herhangi bir şüphe, ikiletme ve yerine gelmeme durumu söz konusu değildir. O, abes bir şey de söylemez. “Sûra üfürüleceği günde hükümranlık yalnız O’nundur.” Bu günden kasıt kıyamet günüdür. O, her şeyin sahibi ve hükümranı olduğu halde özellikle bu günün söz konusu edilmesi, o günde başkalarının geçici hükümranlığının son bulmasıdır. O günde tek ve Kahhâr olan Allah’tan başkasının hükümranlığı kalmayacaktır. “O, gaybı da şâhit olunanı da bilendir. O, Hakîmdir, Habîrdir.” O’nun hikmeti tamdır. Her şeyi kuşatan nimet O’nundur. Büyük ihsan O’ndandır. Gizlilikleri, sırları, kapalı şeyleri bilgisi ile kuşatan O’dur, O’ndan başka hiçbir hak ilah yoktur, O’ndan başka hiçbir Rab de yoktur.

71- De ki:“Allah’ı bırakıp bize fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim?! Allah bizi hidâyete kavuşturduktan sonra tıpkı arkadaşları: ‘Bize gel’ diye hidâyete çağırdıkları halde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların ayartıp uçuruma sürükledikleri kimse gibi ökçelerimiz üzerine gerisin geri mi dönelim?!” De ki: “Asıl hidâyet Allah’ın hidayetidir. Biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” 72- Bir de:“Namazı dosdoğru kılın ve O’ndan korkup sakının.” diye. Toplanıp huzuruna varacağınız, yalnız O’dur. 73- O, gökleri ve yeri hak ile yaratandır. O’nun “Ol” diyeceği günde her şey oluverir. O’nun sözü haktır. Sûra üfürüleceği günde hükümranlık yalnız O’nundur. O, gaybı da şâhit olunanı da bilendir. O, Hakîmdir, Habîrdir.

71. “De ki:” Ey Peygamber! Allah’a şirk koşan, Allah ile birlikte başkalarına dua edip yalvaran ve sizi dinlerine çağıran müşriklere açık seçik bir şekilde o ilahlarının niteliklerini anlat. Zira akıl sahibi kimseyi onlardan sakındırmak için sadece bu niteliklerini zikretmek yeterlidir. Aklı başında bir kimse müşriklerin izledikleri yolu zihninde canlandırdı mı, bu konuda deliller ortaya konulmadan dahi bu yolun bâtıl olduğunu kesin olarak anlar ve şöyle der: “Allah’ı bırakıp bize fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim?!” Bu, öyle bir niteliktir ki Allah’tan başka bütün ibadet olunanlar bunda ortaktırlar. Hiçbirisi ne bir faydaya, ne de bir zarara güç yetiremezler. Emir namına hiçbir şeye sahip değillerdir. Çünkü emir bütünü ile ancak Allah’ındır. “Allah bizi hidâyete kavuşturduktan sonra… ökçelerimiz üzerine gerisin geri mi dönelim?!” Allah bizi hidâyete erdirdikten sonra sapıklığa döner miyiz hiç? Doğruluktan sapıklığa, nimet dolu cennetlere ulaştıran doğru yoldan, izleyenlerini elemli azaba götüren yollara girer miyiz? Bu akıl sahibi bir kimsenin beğenebileceği bir yol değildir. Böyle batıl yolları izleyen kimse “tıpkı arkadaşları: ‘Bize gel’ diye hidâyete çağırdıkları halde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların ayartıp uçuruma sürükledikleri kimse gibi.”dir. Şeytanların kendisini maksadına ulaştıracak yolu izlemekten uzaklaştırıp saptırdığı, hidâyete çağıran arkadaşları olmasına rağmen sonunda şaşırıp kalan, şeytanların da helâke davet ettiği ve böylelikle iki ayrı davet arasında şaşkın kalan kimse gibidir. Allah’ın korudukları müstesna bütün insanların hali işte budur. Bir yandan hakka davet eden risalet, akl-ı selim ve doğru fıtrat onları hidâyete ve en yüksek derecelere ulaşmaya çağırır. Diğer yandan şeytanın davetçileri, onun yolunu izlemeye ve onun yolundan gidenlerle birlikte olmaya çağıranlar, kötülüğü emreden nefis ile birlikte kişiyi sapıklığa ve aşağıların aşağısına düşmeye davet ederler. İnsanlardan kimisi bütün işlerinde veya çoğu işlerinde hidâyete davet edenlerle birlikte olur. Kimisi de bunun tam aksinedir. Kimisi de her iki davetçiyi de eşit görür ve bu iki davetçi onun nezdinde birbiri ile çekişir durur. İşte bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler bu noktada birbirinden ayrılırlar. “De ki: “Asıl hidâyet Allah’ın hidâyetidir” Hidâyet Allah’ın Rasûlü aracılığı ile teşri buyurduğu yoldan başkası değildir. Onun dışındaki yollar sapıklık, yok oluş ve helâktır. “Biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” Tevhide boyun eğerek, emir ve yasaklarına teslim olarak, ubudiyyetine girerek O’na teslim olmamız emredildi. Şüphesiz ki bu, Allah’ın kullarına lütfettiği en üstün nimet, ulaştırdığı en mükemmel terbiyedir.
72. “Bir de: Namazı dosdoğru kılın” yani namazı rükünleri, şartları, sünnetleri ve tamamlayıcı unsurları ile eda ederek kılın “ve” emrettiklerini yerine getirerek ve yasaklarından uzak durarak “O’ndan korkup sakının.” diye” emrolunduk. “Toplanıp huzuruna varacağınız, yalnız O’dur.” Kıyamet gününde O’nun huzurunda toplanacaksınız. O da hayrı ile şerri ile amellerinizin karşılığını verecektir.
73. “O, gökleri ve yeri hak ile” yani kullarına emir vermek, yasaklar koymak, mükâfaat vermek ve cezalandırmak için “yaratandır.”“O’nun ‘Ol’ diyeceği günde her şey oluverir. O’nun sözü haktır.” O’nun emrinde herhangi bir şüphe, ikiletme ve yerine gelmeme durumu söz konusu değildir. O, abes bir şey de söylemez. “Sûra üfürüleceği günde hükümranlık yalnız O’nundur.” Bu günden kasıt kıyamet günüdür. O, her şeyin sahibi ve hükümranı olduğu halde özellikle bu günün söz konusu edilmesi, o günde başkalarının geçici hükümranlığının son bulmasıdır. O günde tek ve Kahhâr olan Allah’tan başkasının hükümranlığı kalmayacaktır. “O, gaybı da şâhit olunanı da bilendir. O, Hakîmdir, Habîrdir.” O’nun hikmeti tamdır. Her şeyi kuşatan nimet O’nundur. Büyük ihsan O’ndandır. Gizlilikleri, sırları, kapalı şeyleri bilgisi ile kuşatan O’dur, O’ndan başka hiçbir hak ilah yoktur, O’ndan başka hiçbir Rab de yoktur.

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.

74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz.
75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir.
76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir?
77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu.
78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu.
79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur.
80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız.
81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir.
83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir.
Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.

74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz.
75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir.
76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir?
77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu.
78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu.
79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur.
80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız.
81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir.
83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir.
Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.

74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz.
75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir.
76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir?
77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu.
78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu.
79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur.
80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız.
81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir.
83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir.
Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.

74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz.
75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir.
76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir?
77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu.
78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu.
79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur.
80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız.
81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir.
83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir.
Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.

74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz.
75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir.
76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir?
77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu.
78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu.
79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur.
80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız.
81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir.
83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir.
Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.

74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz.
75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir.
76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir?
77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu.
78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu.
79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur.
80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız.
81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir.
83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir.
Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.

74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz.
75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir.
76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir?
77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu.
78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu.
79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur.
80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız.
81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir.
83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir.
Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.

74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz.
75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir.
76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir?
77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu.
78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu.
79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur.
80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız.
81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir.
83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir.
Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.

74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz.
75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir.
76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir?
77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu.
78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu.
79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur.
80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız.
81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir.
83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir.
Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur:

74- Hani İbrahim babası Âzer’e:“Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?! Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti. 75- İşte biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk. 76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü. “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O batıp kaybolunca da:“Ben, öyle batıp gidenleri sevmem.” dedi. 77- Ayı doğarken görünce:“Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi. 78- Güneşi doğarken görünce de:“Rabbim buymuş! Bu, daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi. 79- “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” 80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki:“Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum. Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 81- “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” 82- İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir. Hidâyete ermiş olanlar da onlardır. 83- İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.

74. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbrahim aleyhisselam’ın tevhide davet ve şirkten sakındırma kıssasını ondan övgü ve tazimle bahsederek an: “Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen birtakım putları ilâh mı ediniyorsun?!” Yani fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, hiçbir emir ve yetkiye sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsun? “Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” Çünkü sizler hiçbir şekilde ibadete layık olmayan varlıklara tapınıyor, sizi yaratan, size rızık veren, işlerinizi çekip çeviren o Yüce Zata ibadeti terk ediyorsunuz.
75. “İşte biz İbrahim’e” tevhide ve ona davet etmeye muvaffak kıldığımızda “kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.” Tâ ki basireti ile göklerin ve yerin melekûtunun kapsadığı tevhide dair kat’i delilleri ve göz kamaştırıcı burhanları görsün ve bunun sonucunda kesin bilgiye (yakîne) ulaşanlardan olsun. Çünkü yakin ve tam bir bilgi, istenilen bütün hususlarda delillerin ortaya konulması ile elde edilir.
76. “Gece onu bürüyüp örtünce” karanlık basınca “bir yıldız gördü.” Bunun aydınlık veren gezegenlerden birisi olma ihtimali vardır. Çünkü özellikle belirli bir yıldızdan söz edilmesi başkasına nispetle bir fazlalığının bulunduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gördüğü bu yıldızın Venüs gezegeni olduğu söylenmiştir. “Bu muymuş benim Rabbim? dedi.” Bu ifadeyi karşı iddiada bulunanların kanaatine göre söylemiştir. Yani benim Rabbim bu mu? Haydi görelim bakalım; acaba bu, rububiyete lâyık mı ve buna dair bir delil ortaya koyabilecek miyiz? Zira aklı başında bir kimsenin herhangi bir delil ve belge olmaksızın kendi heva ve hevesini ilah edinmemesi gerekir. “O” yani o yıldız gibi görünen gezegen “batıp kaybolunca da: Ben öyle batıp gidenleri sevmem, dedi.” Yani kendisine ibadet edenin önünden kaybolanı, saklanıp gizleneni sevmem, mabudun her şeyden önce kendisine ibadet edenin maslahatlarını yerine getirmesi, bütün işlerini çekip çevirmesi gerekir. Uzun bir zaman geçtiği halde ortalıkta olmayan bir varlık ise nereden ibadete hak kazanır? Böyle bir varlığın ilah edinilmesi en ileri derecede bir akılsızlık ve en büyük batıl değil midir?
77. “Ayı doğarken görünce” onun aydınlığı o yıldızdan daha fazla ve ondan farklı olduğu için yine dediklerini doğruymuş gibi kabul ederek: “Bu muymuş benim Rabbim?” dedi. O da batıp kaybolunca:“Eğer Rabbim bana hidâyet vermezse ben mutlaka sapıtanlardan olurum” dedi.” Böylelikle İbrahim Rabbinin hidâyetine muhtaç olduğunu en açık şekilde ifade etmiş ve eğer Allah kendisine hidâyet vermeyecek olursa kendisini hiç kimsenin hidâyete iletemeyeceğini ve eğer kendisine itaat konusunda yardımcı olmayacak olursa ona hiç kimsenin yardım edemeyeceğini ortaya koydu.
78. “Güneşi doğarken görünce de: “Rabbim buymuş! Bu” yıldızdan da, aydan da “daha büyük!” dedi. O da batıp kaybolunca” artık hidâyet yolu açıkça ortaya çıkmış ve kişiyi helâke götüren yolun perişanlığı da belirginleşmiş oldu ve:“Ey kavmim! Ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım.” dedi.” Çünkü onların ortak koştukları şeylerin batıl oluşuna dair apaçık doğru ve kat’i delil ortaya çıkmış oluyordu.
79. “Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim.” Yani yalnızca Allah’a yöneldim, O’nun dışındaki bütün uydurma ortaklardan yüz çevirdim. “Ve ben müşriklerden değilim.” Böylelikle İbrahim şirkten uzak olduğunu ilan etmiş, tevhide bağlılığını açıklamış, buna dair de gerekli delilleri ortaya koymuş oluyordu. Bu âyet-i kerimelerin tefsiri ile ilgili en doğru açıklama burada aktardıklarımızdır. Yani burada İbrahim’in, kavmi ile tartışması ve bu gök cisimleri ile diğerlerinin uluhiyetlerinin batıl olduklarını açıklaması söz konusu edilmektedir. Kıssanın İbrahim’in çocukluğunda düşünüp incelemesi ile ilgili olduğunu söyleyenlerin bu kanaatlerini doğrulayacak bir delilleri yoktur.
80. “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?” Yani bizzat kendisi hidâyet yolunu açıkça görmeyen bir kimsenin tartışmasının, delil getirmesinin faydası ne? Allah’ın hidâyet ettiği ve yakinin en üst derecesine ulaşmış kimseye gelince; bizzat o insanları da gitmekte olduğu yola davet eder. “Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmuyorum.” Çünkü onların bana bir zararı asla dokunmaz ve onlar bana gelecek hiçbir menfaati de önleyemez. “Ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?” ki böylelikle yalnızca O’nun ubudiyete layık gerçek mabud olduğunu anlayasınız.
81. “Hem siz Allah'ın, üzerinize hakkında hiçbir delil indirmediği” sırf hevanıza tâbi olmak sureti ile çıkardığınız “şeyleri O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben” aciz, hiç bir fayda sağlayamayan varlıklar oldukları halde “sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır, eğer biliyorsanız?” Yüce Allah, bu iki kesimden haklı ve haksızı ayırt etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
82. “İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlar içindir.” korkulardan, azaptan, bedbahtlıktan yana güvenlik içinde olma “Hidâyete ermiş” dosdoğru yolu bulmuş “olanlar da onlardır.” Eğer kayıtsız ve şartsız olarak şirk olsun, masiyet olsun imanlarına herhangi bir zulmü karıştırmamış kimseler iseler hiç şüphesiz onlar tam bir güvenliğe ve tam bir hidâyete ulaşmış olurlar. Eğer imanlarına şirk karıştırmamış ancak birtakım günahları işlemiş kimselerden iseler hidâyetin ve güvenliğin aslına -kemali ile elde edemeseler dahi- sahip olurlar. Âyet-i kerimenin mefhumu, bu iki hususa sahip olmayan kimselerin hidâyet ve güvenliklerinin olmayacağını; paylarının sapıklık ve bedbahtlık olacağını ifade etmektedir.
83. Yüce Allah açıklamış olduğu kesin deliller ile İbrahim aleyhisselam’ın lehine hüküm verdiğinden dolayı şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir”; yani bu hüccet ile kavmine üstünlük sağlamıştır ve onlara karşı susturucu delilini ortaya koymuştur. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” Nitekim İbrahim aleyhisselam’ı da dünya ve âhirette derecelerle yükseltmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ilim sahibini ilmi sayesinde diğer kullardan üstün kılar ve derecelerle yükseltir. Özellikle ilmi ile amel eden ve ilmini başkalarına da öğreten kimseleri. Şüphesiz ki Allah o kimseyi haline uygun olarak insanlara önder kılar. Davranışları başkalarının gözlerini diktiği hedefler halini alır, izlerinden gidilir, nurları ile aydınlanılır, kapkaranlıklarda onun ilmi ile yol bulunur. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltir.”(el-Mücadele, 58/11)“Şüphesiz Rabbin Hakîmdir, Alîmdir.” O, ilim ve hikmeti ancak layık olan kimselere verir ve O, bunları kime vereceğini ve bunun için gerekli olanları bilir.
Yüce Allah kulu ve halili İbrahim aleyhisselam’ı, Allah’ın kendisine lütuf ve ihsan ettiği ilim, davet ve sabrı zikrettikten sonra yine Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu salih zürriyeti ve tertemiz nesli söz konusu etmiştir. Yüce Allah insanların en seçkinlerini onun soyundan çıkarmıştır. Benzerine ulaşılması mümkün olmayan bu büyük haslet ve bu muazzam şerefin de azametine dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur: