Vegere rûpela Tefsîr-i Sa'dî

Tefsîra Sûreya Furqân — Ebdurehman b. Nasir es-Se’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

77 ayetRûpel 1 / 5

1- Cin ve insanlara uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren (Allah), ne yücedir! 2- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. O, hiçbir çocuk edinmemiştir. Hükümranlığında da hiçbir ortağı yoktur. Her bir şeyi yaratmış ve onu bir ölçü dahilinde takdir ve tayin etmiştir.

(Mekke’de inmiştir. 77 âyettir)
1. Bu buyruk, Yüce Allah’ın kemal derecesindeki azametini, her açıdan tek olduğunu, hayır ve ihsanlarının pek çok olduğunu beyan etmektedir. “Cin ve insanlara” Allah’ın azap ve intikamına karşı “uyarıcı olsun diye kuluna” kulluk mertebelerinin kemal derecesine ulaşan ve bütün rasûllerin üstünde olan Muhammed’e “Furkân’ı” yani helâl ile haramı, hidâyet ile sapıklığı, bahtiyarlar ile bedbahtları birbirinden ayıran Kur’ân-ı Kerîm’i “indiren (Allah), ne yücedir!” Ne büyüktür, vasıfları ne mükemmeldir, hayırları ne kadar çoktur! O’nun hayırlarının en büyüklerinden biri hiç şüphesiz bu niteliklere sahip Kuran-ı Kerîm’i indirmiş olmasıdır. Bununla onlara Allah’ın nelerden razı olduğunu, nelere gazap ettiğini açıklayıp beyan eder. Böylece onun uyarıp korkutmasını kabul eden ve gereğince amel eden kimse, dünya ve âhirette kurtulur, ebedi muttuluğu elde eder. Sonu gelmez mülklere sahip olur. Acaba bu nimetten daha üstün, bu lütuf ve bu ihsandan daha büyük bir şey olabilir mi? İhsan ve bereketlerinden biri de bu olan Yüce Allah’ın şanı gerçekten yücedir!
2. “Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur.” Her ikisinde de yalnız O tasarruf eder. Her ikisinde bulunan bütün varlıklar, O’nun kullarıdır, O’nun mülküdür. O’nun azameti önünde itaatle boyun eğerler, rububiyetinin önünde zilletle eğilirler. Hepsi de O’nun rahmetine muhtaçtır. “O, hiçbir çocuk edinmemiştir. Hükümranlığında da hiçbir ortağı yoktur.” Hem nasıl O’nun evladı veya ortağı olabilir ki? Çünkü O, mutlak maliktir, hükümrandır. O’nun dışındaki her şeyse O’nun mülküdür. O, hepsinin hakimidir, O’nun dışındaki her şey de O’nun emrinin mahkûmudur. O, bütün yönleriyle bizatihi hiçbir şeye muhtaç olmayandır. Bütün yaratılmışlar ise her yönleriyle O’na muhtaçtırlar. O halde nasıl olur da O’nun mülkte, hükümranlıkta ortağı olabilir? Halbuki bütün kulların mukadderatı, idaresi O’nun elindedir. O’nun izni olmaksızın hareket edemezler. Hareket halindeyken de duramazlar. Hiçbir tasarrufta da bulunamazlar. Çocuk edinmekten de ortağı bulunmaktan da pek yücedir, münezzehtir. O’nun hakkında bu gibi çirkin iddialarda bulunanlar elbette ki Allah’ı gereği gibi tanımış olamazlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her bir şeyi yaratmış ve onu bir ölçü dahilinde takdir ve tayin etmiştir.” O’nun yaratması ulvi ve süfli âlemi, canlılarıyla, bitkileriyle, cansızlarıyla tüm dünyayı büsbütün kuşatmıştır. O, hepsini yaratmış ve her bir yaratılmışa yakışan, yaratılışına uygun ve hikmetinin gerektirdiği türden özellikler vermiştir. Öyle ki akl-ı selim, her bir mahluk hakkında onun daha başka şekilde olmasını, görülen sûretinden başka bir biçimde olmasını tasavvur edememektedir. Hatta her bir varlığın tek bir parçasının, tek bir organının dahi bulunduğu yerden başka bir yerde olması uygun değildir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O en yüce Rabbinin ismini tesbih et. O ki yaratıp düzenleyen, şekil verendir. O ki bir ölçü dahilinde takdir edip yol gösterendir.”(el-Âla, 87/1-3); “Rabbimiz, her şeye hilkatini verip sonra da doğru yolu gösterendir.”(Taha, 20/50). Yüce Allah, kemal ve azametini, ihsanının çokluğunu beyan etmiştir ki bu da yalnızca O’nun sevilen, tazim edilen ilâh olmasını ve hiçbir ortak koşmaksızın yalnızca O’na ihlâsla bağlanılmasını gerektirir. Bu yüzden bundan sonra kendisi dışındaki uydurma ilâhlara ibadetin batıl olduğunu dile getirmesi uygun düştüğünden dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

1- Cin ve insanlara uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren (Allah), ne yücedir! 2- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. O, hiçbir çocuk edinmemiştir. Hükümranlığında da hiçbir ortağı yoktur. Her bir şeyi yaratmış ve onu bir ölçü dahilinde takdir ve tayin etmiştir.

(Mekke’de inmiştir. 77 âyettir)
1. Bu buyruk, Yüce Allah’ın kemal derecesindeki azametini, her açıdan tek olduğunu, hayır ve ihsanlarının pek çok olduğunu beyan etmektedir. “Cin ve insanlara” Allah’ın azap ve intikamına karşı “uyarıcı olsun diye kuluna” kulluk mertebelerinin kemal derecesine ulaşan ve bütün rasûllerin üstünde olan Muhammed’e “Furkân’ı” yani helâl ile haramı, hidâyet ile sapıklığı, bahtiyarlar ile bedbahtları birbirinden ayıran Kur’ân-ı Kerîm’i “indiren (Allah), ne yücedir!” Ne büyüktür, vasıfları ne mükemmeldir, hayırları ne kadar çoktur! O’nun hayırlarının en büyüklerinden biri hiç şüphesiz bu niteliklere sahip Kuran-ı Kerîm’i indirmiş olmasıdır. Bununla onlara Allah’ın nelerden razı olduğunu, nelere gazap ettiğini açıklayıp beyan eder. Böylece onun uyarıp korkutmasını kabul eden ve gereğince amel eden kimse, dünya ve âhirette kurtulur, ebedi muttuluğu elde eder. Sonu gelmez mülklere sahip olur. Acaba bu nimetten daha üstün, bu lütuf ve bu ihsandan daha büyük bir şey olabilir mi? İhsan ve bereketlerinden biri de bu olan Yüce Allah’ın şanı gerçekten yücedir!
2. “Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur.” Her ikisinde de yalnız O tasarruf eder. Her ikisinde bulunan bütün varlıklar, O’nun kullarıdır, O’nun mülküdür. O’nun azameti önünde itaatle boyun eğerler, rububiyetinin önünde zilletle eğilirler. Hepsi de O’nun rahmetine muhtaçtır. “O, hiçbir çocuk edinmemiştir. Hükümranlığında da hiçbir ortağı yoktur.” Hem nasıl O’nun evladı veya ortağı olabilir ki? Çünkü O, mutlak maliktir, hükümrandır. O’nun dışındaki her şeyse O’nun mülküdür. O, hepsinin hakimidir, O’nun dışındaki her şey de O’nun emrinin mahkûmudur. O, bütün yönleriyle bizatihi hiçbir şeye muhtaç olmayandır. Bütün yaratılmışlar ise her yönleriyle O’na muhtaçtırlar. O halde nasıl olur da O’nun mülkte, hükümranlıkta ortağı olabilir? Halbuki bütün kulların mukadderatı, idaresi O’nun elindedir. O’nun izni olmaksızın hareket edemezler. Hareket halindeyken de duramazlar. Hiçbir tasarrufta da bulunamazlar. Çocuk edinmekten de ortağı bulunmaktan da pek yücedir, münezzehtir. O’nun hakkında bu gibi çirkin iddialarda bulunanlar elbette ki Allah’ı gereği gibi tanımış olamazlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her bir şeyi yaratmış ve onu bir ölçü dahilinde takdir ve tayin etmiştir.” O’nun yaratması ulvi ve süfli âlemi, canlılarıyla, bitkileriyle, cansızlarıyla tüm dünyayı büsbütün kuşatmıştır. O, hepsini yaratmış ve her bir yaratılmışa yakışan, yaratılışına uygun ve hikmetinin gerektirdiği türden özellikler vermiştir. Öyle ki akl-ı selim, her bir mahluk hakkında onun daha başka şekilde olmasını, görülen sûretinden başka bir biçimde olmasını tasavvur edememektedir. Hatta her bir varlığın tek bir parçasının, tek bir organının dahi bulunduğu yerden başka bir yerde olması uygun değildir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O en yüce Rabbinin ismini tesbih et. O ki yaratıp düzenleyen, şekil verendir. O ki bir ölçü dahilinde takdir edip yol gösterendir.”(el-Âla, 87/1-3); “Rabbimiz, her şeye hilkatini verip sonra da doğru yolu gösterendir.”(Taha, 20/50). Yüce Allah, kemal ve azametini, ihsanının çokluğunu beyan etmiştir ki bu da yalnızca O’nun sevilen, tazim edilen ilâh olmasını ve hiçbir ortak koşmaksızın yalnızca O’na ihlâsla bağlanılmasını gerektirir. Bu yüzden bundan sonra kendisi dışındaki uydurma ilâhlara ibadetin batıl olduğunu dile getirmesi uygun düştüğünden dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

3- Ama onlar, O’nun dışında hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan, kendi kendilerine bile zarar ve fayda veremeyen, öldürmeye, yaşatmaya ve (ölümden sonra) diriltmeye gücü yetmeyen birtakım ilâhlar edindiler.

3. En hayret edilecek ve onların kıt akıllı olduklarına dair en ileri delil, hatta onların zalimliklerine ve Rablerine karşı küstahlıklarına dair en açık delil, onların, bu nitelikteki birtakım varlıkları ilâhlar edinmeleridir. Zira bu ilâhlar, o derece acizdir ki hiçbir şeyi yaratmaya güçleri yetmez. Aksine onlar yaratılmıştır. Hatta bunların bir kısmını kendi elleriyle yapmışlardır. Bunlar, “kendi kendilerine bile” az ya da çok hiçbir “zarar ve fayda veremeyen” aciz varlıklardır. “öldürmeye, yaşatmaya ve (ölümden sonra) diriltmeye” güçleri de yetmez bu uydurma ilâhların. Aklın vereceği en açık hükümlerden biri, onların ilâhlıklarının batıl ve tutarsız olduğu, bunları ilâh kabul eden, diğer yaratıkları yaratan yüce yaratıcıya herhangi bir ortaklıkları olmadığı halde bunları O’na ortak kabul edenlerin akılsız olduklarıdır. Çünkü bu uydurma ilâhların Yüce Allah’a hiçbir ortaklıkları yoktur. Fayda sağlamak, zarar vermek, bağışlamak, alıkoymak sadece O’nun elindedir. Öldüren, hayat veren, kabirlerden diriltecek olan ve onları bir araya getirecek olan da yalnız O’dur. O; birisi, kendisiyle birlikte başka ilâh edinenlere ait olup bedbahtlık, rüsvaylık ve ibretlik ceza yurdu; diğeri ise kendisine ibadet eden kimselere ayırdığı kurtuluş, mutluluk ve ebedi nimetler yurdu olmak üzere iki yurt hazırlamıştır. llah, kesin ve açık delil ile tevhidin doğruluğunu, onun zıttı olan şirkin de batıl olduğunu ortaya koyduktan sonra risaletin doğruluğunu, buna karşılık ona karşı çıkıp itiraz edenlerin iddialarının da batıl olduğunu ortaya koymak üzere şöyle buyurmaktadır:

4- Kâfirler:“Bu, ancak onun uydurduğu bir yalandır. Başka bir topluluk da bu konuda ona yardım etmiştir.” dediler. Gerçekten onlar zalim oldular ve yalan bir iddiada bulundular. 5- Ve dediler ki:“Bu, öncekilerin efsaneleridir. Onları başkalarına yazdırmıştır ve sabah akşam onlar kendisine okunmaktadır.” 6- De ki:“Onu göklerde ve yerde olan gizlilikleri bilen Allah indirmiştir. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.”

4. Yani Allah’ı inkâr eden kâfirler, küfürlerinin bir gereği olarak Kur’ân ve Rasûl hakkında şunları söylediler:“Bu Kur’an, Muhammed’in düzüp uydurduğu bir yalandır. O, bunu uydurup Allah’a isnat etmiştir. Bunu yapmak için de bu hususta başka birtakım kimseler de ona yardımcı olmuştur.” Allah, onların bu iddialarını şöyle reddetmektedir: Onların bu karşı çıkışları, bile bile hakka karşı kibirlenmektir. Zulme ve yalan söylemeye kalkışmaktır. Çünkü, Allah Rasûlünün halini, doğruluğunun kemalini, ne derecede emin olduğunu, çok iyi bir kimse olduğunu, onun da diğer tüm insanların da en üstün ve en değerli söz olan bu Kur’ân-ı Kerim’in benzerini asla meydana getiremeyeceğini, onun bu hususta kendisine yardımcı olmak üzere hiçbir kimseyle bir araya gelmediğini insanlar arasında en iyi bilenler onlardır. Bu yüzden onların bu iddialarının akla sığması mümkün değildir. Onlar, bu sözleriyle gerçekten haksızlık edip zalim oldular. Aslı astarı bulunmayan, yalan bir iddiada bulundular.
5. Onların Kur'ân hakkındaki sözleri arasında şunlar da vardır: Muhammed’in getirmiş olduğu bu Kitap “öncekilerin efsaneleridir. Onları başkalarına yazdırmıştır.” Yani bu, dilden dile dolaşan, herkesin aktarıp durduğu ve Muhammed’in de yazdırdığı öncekilere ait hikayeler ve masallardır, “ve sabah akşam onlar kendisine okunmaktadır.” Onların bu sözleri birkaç büyük ve asılsız iddiayı içermektedir: 1- Evvela insanların en iyisi, en doğru sözlüsü olan Allah Rasûlünü yalancılıkla ve Allah’a karşı cüretkârlıkla itham etmektedirler. 2- Sözlerin en doğrusu, en büyüğü ve en değerlisi olan bu Kur’ân-ı Kerîm’in yalan ve iftira olduğunu söylemektedirler. 3- Bu iddiaları, onların Kur'ân’ın benzeri bir söz söyleyebilecekleri ve her açıdan eksik olan insanın, her bakımdan kamil olan Yaratıcı’ya sıfatlarından birisi olan kelam sıfatında denk olduğu anlamını içermektedir. 4- Allah Rasûlünün durumu onlar tarafından bilinmekteydi. Onu en iyi bilenler onlardı. Ve onlar bilirlerdi ki o, yazmayı bilen birisi değildi. Kendisi için bir şeyler yazan kimselerle de bir araya gelmemişti. Onlar, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın böyle bir iddiada bulunmuşlardı. Bundan dolayı Allah, onların iddialarını reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır:
6. “De ki: Onu göklerde ve yerde olan gizlilikleri bilen Allah indirmiştir.” Yani bu Kitabı ilmiyle göklerde ve yerde bulunan her bir şeyi, görüneni ve görünmeyeni, gizliyi ve açığı bilen indirmiştir. Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Muhakkak bu, âlemlerin Rabbinin indirdiğidir. Onu uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine Ruhu’l-Emin indirdi.”(eş-Şuara, 192-194) Bu buyrukta onlara karşı getirilen delilin açıklaması şöyledir: Bu Kitabı indirenin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Dolayısıyla herhangi bir yaratılmışın bu Kur’ân-ı Kerîm’i uydurup Allah’a isnat etmesi ve Allah tarafından gönderilmediği halde:“Bu Allah’tandır”, demesi imkânsızdır. Buna dayanarak kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını helâl sayması, üstelik bunu Yüce Allah’ın kendisine emrettiğini iddia etmesine imkân yoktur. Çünkü Allah her şeyi bilir. Diğer taraftan O, bu kulunu desteklemekte ve düşmanlarına karşı ona yardım etmektedir. Onlara ve ülkelerine onu hakim kılmaktadır. Ona bu imkânları vermektedir. O halde bir kimsenin, Allah’ın ilmini inkâr etmedikçe bu Kur’ân-ı Kerîm’i inkâr etmesine imkân yoktur. Allah’ın ilmini ise Ademoğulları içinde materyalist (Dehri) filozoflar dışında inkâr eden hiçbir fırka yoktur. Aynı şekilde Yüce Allah’ın her şeyi kuşatan ilminin söz konusu edilmesi, bu Kur’ân-ı Kerîm’e dikkatlerini çekmekte ve onun üzerinde iyice düşünmeye teşvik etmektedir. Çünkü onlar, Kur’ân-ı Kerîm üzerinde gereği gibi düşünecek olurlarsa orada Yüce Allah’ın ilminden ve hükümlerinden öyle şeyler görürler ki bunlar, o Kitabın ancak gizliyi de açığı da bilen Allah tarafından geldiğini onlara ispatlar. nların tevhid ve risaleti inkâr etmesine rağmen Allah'ın, onları zulümleriyle başbaşa bırakmaması da Allah’ın lütfunun bir tecellisidir. Aksine O, onları tevbeye ve kendisine dönüşe davet etmiş ve tevbe edip döndükleri takdirde de şu buyruğuyla mağfiret ve rahmet vaadinde bulunmuştur:“Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Yani O, günah ve suç işleyenleri mağfirete nail olmanın sebepleri olan masiyetlerinden dönüp tevbeyi yerine getirdiklerinde bağışlayıp affetme sıfatına sahiptir. Onlara karşı çok merhametlidir. Çünkü cezalandırılmaları gerektiren işleri yapmakla birlikte onları hemen cezalandırmaz ve masiyetlerden sonra tevbelerini kabul eder. Geçmiş günahlarını siler, iyiliklerini de kabul eder. Kendisinden kaçmış olanları, yüz çevirdikten sonra kendisine yönelenleri, itaatkârların ve kendisine dönenlerin makamına yüseltir.

4- Kâfirler:“Bu, ancak onun uydurduğu bir yalandır. Başka bir topluluk da bu konuda ona yardım etmiştir.” dediler. Gerçekten onlar zalim oldular ve yalan bir iddiada bulundular. 5- Ve dediler ki:“Bu, öncekilerin efsaneleridir. Onları başkalarına yazdırmıştır ve sabah akşam onlar kendisine okunmaktadır.” 6- De ki:“Onu göklerde ve yerde olan gizlilikleri bilen Allah indirmiştir. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.”

4. Yani Allah’ı inkâr eden kâfirler, küfürlerinin bir gereği olarak Kur’ân ve Rasûl hakkında şunları söylediler:“Bu Kur’an, Muhammed’in düzüp uydurduğu bir yalandır. O, bunu uydurup Allah’a isnat etmiştir. Bunu yapmak için de bu hususta başka birtakım kimseler de ona yardımcı olmuştur.” Allah, onların bu iddialarını şöyle reddetmektedir: Onların bu karşı çıkışları, bile bile hakka karşı kibirlenmektir. Zulme ve yalan söylemeye kalkışmaktır. Çünkü, Allah Rasûlünün halini, doğruluğunun kemalini, ne derecede emin olduğunu, çok iyi bir kimse olduğunu, onun da diğer tüm insanların da en üstün ve en değerli söz olan bu Kur’ân-ı Kerim’in benzerini asla meydana getiremeyeceğini, onun bu hususta kendisine yardımcı olmak üzere hiçbir kimseyle bir araya gelmediğini insanlar arasında en iyi bilenler onlardır. Bu yüzden onların bu iddialarının akla sığması mümkün değildir. Onlar, bu sözleriyle gerçekten haksızlık edip zalim oldular. Aslı astarı bulunmayan, yalan bir iddiada bulundular.
5. Onların Kur'ân hakkındaki sözleri arasında şunlar da vardır: Muhammed’in getirmiş olduğu bu Kitap “öncekilerin efsaneleridir. Onları başkalarına yazdırmıştır.” Yani bu, dilden dile dolaşan, herkesin aktarıp durduğu ve Muhammed’in de yazdırdığı öncekilere ait hikayeler ve masallardır, “ve sabah akşam onlar kendisine okunmaktadır.” Onların bu sözleri birkaç büyük ve asılsız iddiayı içermektedir: 1- Evvela insanların en iyisi, en doğru sözlüsü olan Allah Rasûlünü yalancılıkla ve Allah’a karşı cüretkârlıkla itham etmektedirler. 2- Sözlerin en doğrusu, en büyüğü ve en değerlisi olan bu Kur’ân-ı Kerîm’in yalan ve iftira olduğunu söylemektedirler. 3- Bu iddiaları, onların Kur'ân’ın benzeri bir söz söyleyebilecekleri ve her açıdan eksik olan insanın, her bakımdan kamil olan Yaratıcı’ya sıfatlarından birisi olan kelam sıfatında denk olduğu anlamını içermektedir. 4- Allah Rasûlünün durumu onlar tarafından bilinmekteydi. Onu en iyi bilenler onlardı. Ve onlar bilirlerdi ki o, yazmayı bilen birisi değildi. Kendisi için bir şeyler yazan kimselerle de bir araya gelmemişti. Onlar, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın böyle bir iddiada bulunmuşlardı. Bundan dolayı Allah, onların iddialarını reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır:
6. “De ki: Onu göklerde ve yerde olan gizlilikleri bilen Allah indirmiştir.” Yani bu Kitabı ilmiyle göklerde ve yerde bulunan her bir şeyi, görüneni ve görünmeyeni, gizliyi ve açığı bilen indirmiştir. Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Muhakkak bu, âlemlerin Rabbinin indirdiğidir. Onu uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine Ruhu’l-Emin indirdi.”(eş-Şuara, 192-194) Bu buyrukta onlara karşı getirilen delilin açıklaması şöyledir: Bu Kitabı indirenin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Dolayısıyla herhangi bir yaratılmışın bu Kur’ân-ı Kerîm’i uydurup Allah’a isnat etmesi ve Allah tarafından gönderilmediği halde:“Bu Allah’tandır”, demesi imkânsızdır. Buna dayanarak kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını helâl sayması, üstelik bunu Yüce Allah’ın kendisine emrettiğini iddia etmesine imkân yoktur. Çünkü Allah her şeyi bilir. Diğer taraftan O, bu kulunu desteklemekte ve düşmanlarına karşı ona yardım etmektedir. Onlara ve ülkelerine onu hakim kılmaktadır. Ona bu imkânları vermektedir. O halde bir kimsenin, Allah’ın ilmini inkâr etmedikçe bu Kur’ân-ı Kerîm’i inkâr etmesine imkân yoktur. Allah’ın ilmini ise Ademoğulları içinde materyalist (Dehri) filozoflar dışında inkâr eden hiçbir fırka yoktur. Aynı şekilde Yüce Allah’ın her şeyi kuşatan ilminin söz konusu edilmesi, bu Kur’ân-ı Kerîm’e dikkatlerini çekmekte ve onun üzerinde iyice düşünmeye teşvik etmektedir. Çünkü onlar, Kur’ân-ı Kerîm üzerinde gereği gibi düşünecek olurlarsa orada Yüce Allah’ın ilminden ve hükümlerinden öyle şeyler görürler ki bunlar, o Kitabın ancak gizliyi de açığı da bilen Allah tarafından geldiğini onlara ispatlar. nların tevhid ve risaleti inkâr etmesine rağmen Allah'ın, onları zulümleriyle başbaşa bırakmaması da Allah’ın lütfunun bir tecellisidir. Aksine O, onları tevbeye ve kendisine dönüşe davet etmiş ve tevbe edip döndükleri takdirde de şu buyruğuyla mağfiret ve rahmet vaadinde bulunmuştur:“Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Yani O, günah ve suç işleyenleri mağfirete nail olmanın sebepleri olan masiyetlerinden dönüp tevbeyi yerine getirdiklerinde bağışlayıp affetme sıfatına sahiptir. Onlara karşı çok merhametlidir. Çünkü cezalandırılmaları gerektiren işleri yapmakla birlikte onları hemen cezalandırmaz ve masiyetlerden sonra tevbelerini kabul eder. Geçmiş günahlarını siler, iyiliklerini de kabul eder. Kendisinden kaçmış olanları, yüz çevirdikten sonra kendisine yönelenleri, itaatkârların ve kendisine dönenlerin makamına yüseltir.

4- Kâfirler:“Bu, ancak onun uydurduğu bir yalandır. Başka bir topluluk da bu konuda ona yardım etmiştir.” dediler. Gerçekten onlar zalim oldular ve yalan bir iddiada bulundular. 5- Ve dediler ki:“Bu, öncekilerin efsaneleridir. Onları başkalarına yazdırmıştır ve sabah akşam onlar kendisine okunmaktadır.” 6- De ki:“Onu göklerde ve yerde olan gizlilikleri bilen Allah indirmiştir. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.”

4. Yani Allah’ı inkâr eden kâfirler, küfürlerinin bir gereği olarak Kur’ân ve Rasûl hakkında şunları söylediler:“Bu Kur’an, Muhammed’in düzüp uydurduğu bir yalandır. O, bunu uydurup Allah’a isnat etmiştir. Bunu yapmak için de bu hususta başka birtakım kimseler de ona yardımcı olmuştur.” Allah, onların bu iddialarını şöyle reddetmektedir: Onların bu karşı çıkışları, bile bile hakka karşı kibirlenmektir. Zulme ve yalan söylemeye kalkışmaktır. Çünkü, Allah Rasûlünün halini, doğruluğunun kemalini, ne derecede emin olduğunu, çok iyi bir kimse olduğunu, onun da diğer tüm insanların da en üstün ve en değerli söz olan bu Kur’ân-ı Kerim’in benzerini asla meydana getiremeyeceğini, onun bu hususta kendisine yardımcı olmak üzere hiçbir kimseyle bir araya gelmediğini insanlar arasında en iyi bilenler onlardır. Bu yüzden onların bu iddialarının akla sığması mümkün değildir. Onlar, bu sözleriyle gerçekten haksızlık edip zalim oldular. Aslı astarı bulunmayan, yalan bir iddiada bulundular.
5. Onların Kur'ân hakkındaki sözleri arasında şunlar da vardır: Muhammed’in getirmiş olduğu bu Kitap “öncekilerin efsaneleridir. Onları başkalarına yazdırmıştır.” Yani bu, dilden dile dolaşan, herkesin aktarıp durduğu ve Muhammed’in de yazdırdığı öncekilere ait hikayeler ve masallardır, “ve sabah akşam onlar kendisine okunmaktadır.” Onların bu sözleri birkaç büyük ve asılsız iddiayı içermektedir: 1- Evvela insanların en iyisi, en doğru sözlüsü olan Allah Rasûlünü yalancılıkla ve Allah’a karşı cüretkârlıkla itham etmektedirler. 2- Sözlerin en doğrusu, en büyüğü ve en değerlisi olan bu Kur’ân-ı Kerîm’in yalan ve iftira olduğunu söylemektedirler. 3- Bu iddiaları, onların Kur'ân’ın benzeri bir söz söyleyebilecekleri ve her açıdan eksik olan insanın, her bakımdan kamil olan Yaratıcı’ya sıfatlarından birisi olan kelam sıfatında denk olduğu anlamını içermektedir. 4- Allah Rasûlünün durumu onlar tarafından bilinmekteydi. Onu en iyi bilenler onlardı. Ve onlar bilirlerdi ki o, yazmayı bilen birisi değildi. Kendisi için bir şeyler yazan kimselerle de bir araya gelmemişti. Onlar, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın böyle bir iddiada bulunmuşlardı. Bundan dolayı Allah, onların iddialarını reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır:
6. “De ki: Onu göklerde ve yerde olan gizlilikleri bilen Allah indirmiştir.” Yani bu Kitabı ilmiyle göklerde ve yerde bulunan her bir şeyi, görüneni ve görünmeyeni, gizliyi ve açığı bilen indirmiştir. Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Muhakkak bu, âlemlerin Rabbinin indirdiğidir. Onu uyarıcılardan olasın diye kalbinin üzerine Ruhu’l-Emin indirdi.”(eş-Şuara, 192-194) Bu buyrukta onlara karşı getirilen delilin açıklaması şöyledir: Bu Kitabı indirenin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Dolayısıyla herhangi bir yaratılmışın bu Kur’ân-ı Kerîm’i uydurup Allah’a isnat etmesi ve Allah tarafından gönderilmediği halde:“Bu Allah’tandır”, demesi imkânsızdır. Buna dayanarak kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını helâl sayması, üstelik bunu Yüce Allah’ın kendisine emrettiğini iddia etmesine imkân yoktur. Çünkü Allah her şeyi bilir. Diğer taraftan O, bu kulunu desteklemekte ve düşmanlarına karşı ona yardım etmektedir. Onlara ve ülkelerine onu hakim kılmaktadır. Ona bu imkânları vermektedir. O halde bir kimsenin, Allah’ın ilmini inkâr etmedikçe bu Kur’ân-ı Kerîm’i inkâr etmesine imkân yoktur. Allah’ın ilmini ise Ademoğulları içinde materyalist (Dehri) filozoflar dışında inkâr eden hiçbir fırka yoktur. Aynı şekilde Yüce Allah’ın her şeyi kuşatan ilminin söz konusu edilmesi, bu Kur’ân-ı Kerîm’e dikkatlerini çekmekte ve onun üzerinde iyice düşünmeye teşvik etmektedir. Çünkü onlar, Kur’ân-ı Kerîm üzerinde gereği gibi düşünecek olurlarsa orada Yüce Allah’ın ilminden ve hükümlerinden öyle şeyler görürler ki bunlar, o Kitabın ancak gizliyi de açığı da bilen Allah tarafından geldiğini onlara ispatlar. nların tevhid ve risaleti inkâr etmesine rağmen Allah'ın, onları zulümleriyle başbaşa bırakmaması da Allah’ın lütfunun bir tecellisidir. Aksine O, onları tevbeye ve kendisine dönüşe davet etmiş ve tevbe edip döndükleri takdirde de şu buyruğuyla mağfiret ve rahmet vaadinde bulunmuştur:“Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Yani O, günah ve suç işleyenleri mağfirete nail olmanın sebepleri olan masiyetlerinden dönüp tevbeyi yerine getirdiklerinde bağışlayıp affetme sıfatına sahiptir. Onlara karşı çok merhametlidir. Çünkü cezalandırılmaları gerektiren işleri yapmakla birlikte onları hemen cezalandırmaz ve masiyetlerden sonra tevbelerini kabul eder. Geçmiş günahlarını siler, iyiliklerini de kabul eder. Kendisinden kaçmış olanları, yüz çevirdikten sonra kendisine yönelenleri, itaatkârların ve kendisine dönenlerin makamına yüseltir.

7- Yine dediler ki:“Bu nasıl peygamberdir ki yemek yer ve çarşılarda dolaşır? Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?” 8- “Yahut ona bir hazine verilmesi veya mahsüllerinden yiyeceği bir bahçesi olması gerekmez miydi?” O zalimler: “Siz, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler. 9- Senin hakkında nasıl misaller getirdiklerine bir bak! Böylece haktan saptılar da artık (ona ulaşacak) hiçbir yol bulamazlar. 10- Dilerse sana bu (saydıklarından) daha hayırlısını; altlarından ırmaklar akan bahçeler ve sana ait saraylar verebilecek olan Allah, yüceler yücesidir! 11- Fakat onlar, kıyameti yalanladılar. Biz de kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık. 12- O ateş onları uzak bir yerden görünce onlar, onun öfkeli kaynayışını ve uğultusunu işiteceklerdir. 13- Onlar elleri boyunlarına bağlı bir halde onun dar bir yerine atıldıklarında orada ölmek için yalvaracaklardır. 14- (Onlara şöyle denilecektir:)“Bugün tek bir ölüm değil, pek çok ölüm için yalvarın.”

7. Bu, Allah Rasûlünü yalanlayıp risaletine dil uzatanların söyledikleri sözlerdendir. Onlar, onun risaletine karşı: O, niye bir melek yahut bir hükümdar değil? Yahut niçin bir melek ona yardımcı olmuyor? diye itiraz etmişlerdi ve alay yollu şöyle demişlerdir:“Bu nasıl bir peygamberdir?” Bu risalet iddiasında bulunana ne oluyor “ki yemek yer” bu, insanların özelliklerindendir; o, yemek yemeyen, insanların gerek duyduğu şeylere ihtiyaç duymayan bir melek olmalı değil miydi? “ve” üstelik “çarşılarda” alışveriş için “dolaşır?” Bu, onların yanlış kanaatlerine göre peygamber olana yakışan bir şey değildi. Oysa Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bizim senden önce gönderdiğimiz rasûller de muhakkak yemek yerler ve çarşılarda dolaşırlardı”(el-Furkan, 25/20)“Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?” Yani niye onunla birlikte, ona yardımcı ve destek olmak üzere bir melek indirilmedi? Onların yanlış kanaatlerine göre kendisi tek başına risalete yeterli değildi ve bu risaletin gereklerini yerine getirme güç ve kudretine de sahip değildi.
8. “Yahut ona bir hazine” çalışıp çabalamadan bir araya getirilmiş bir yığın mal “verilmesi” veya “mahsüllerinden yiyeceği bir bahçesi olması” böylelikle rızık kazanma maksadıyla pazarlarda dolaşma ihtiyacından kurtulması “gerekmez miydi? O zalimler”i bu sözleri söylemeye iten onların zulümleridir. Yoksa bu konuda kafalarının karışık olması ve bir türlü işin içinden çıkamamaları değildir. Onlar:“Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz, dediler.” Halbuki onlar, onun aklının ne kadar mükemmel olduğunu, sözlerinin ne kadar güzel ve hiçbir eleştiriye kâbil olmayacak kadar eksiklikten uzak olduğunu biliyorlardır. Buna rğmen bu sözü söylediler. Bu sözleri gerçekten hayret edilecek türden olduğundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Senin hakkında nasıl misaller getirdiklerine bir bak!” Sözü edilen misallerden kasıt: “O niçin melek değildir de beşeriyetin özelliklerine sahiptir? Niçin onunla birlikte bir melek yok? Çünkü o söylediklerini yerine getiremez. Niçin ona bir hazine indirilmedi? Niçin pazarlarda dolaşmak ihtiyacından kendisini kurtacak bir bahçesi yok?” ya da “O, bir sihirbazdır” türü sözleridir. “Böylece haktan saptılar da artık (ona ulaşacak) hiçbir yol bulamazlar.” Onlar, bütünüyle cahillik, sapıklık ve akılsızlık olan, birbiriyle çelişkili sözler söylediler. Bunların hiçbirisinde hidâyet namına bir şey yoktur. Hatta bu sözlerin hiç birisinde risaleti tenkit edebilecek türden asgari bir şüphe uyandıracak bir taraf dahi yoktur. Bu sözlere bakmak ve bunları düşünmekle aklı başında bir kişi, hemen bunların batıl olduğunu kesinlikle anlar ve ayrıca onları reddetmek ihtiyacını da duymaz. Bundan dolayı Yüce Allah, sadece onlara bakmayı ve üzerlerinde düşünmeyi emretmektedir: Acaba bunlar, gerçekten Allah Rasûlü’nün risaletini ve doğruluğunu kabul etmekte kesinlikle tereddüdü gerektirecek türden midir?
10. Bu bakımdan Yüce Allah, Peygamberine dünyada pek büyük hayırlar ve mallar vermeye kadir olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Dilerse sana bu (saydıklarından) daha hayırlısını... verebilecek olan Allah, yüceler yücesidir!” Yani O, dilerse onların söylediklerinden daha hayırlılarını verebilir. Daha sonra Yüce Allah, şu buyruğuyla buna açıklık getirmektedir:“altlarından ırmaklar akan bahçeler ve sana ait” alabildiğine yüksek ve görkemli “saraylar verebilecek olan…” O’nun kudret ve meşieti bunları yapmaktan aciz değildir. Ama dünya, Yüce Allah’ın nezdinde son derece önemsiz olduğundan dolayı O, gerçek dostlarına ve peygamberlerine hikmetinin gerektiği kadarını bu dünyadan vermiştir. O nedenle peygamberlere düşmanlık edenlerin: Niçin onlara bu dünyadan bol bol rızık verilmemiş ki? diye itiraz etmeleri, bir haksızlık ve cüretkârlıktır.
11. Onların söyledikleri bu sözlerin tutarsızlığı açıkça bilinen bir husus olduğundan dolayı Yüce Allah, bu sözlerini hakkı aramak ve delile uymak amacıyla söylemediklerini; aksine bu sözlerini işi yokuşa sürmek için, zalimlikleri ve hakkı yalanlamak isteyişleri nedeniyle söylediklerini bize haber vermektedir. Onlar kalplerinde bulunanı dile getirmişlerdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat onlar Kıyameti yalanladılar.” Hakka uymak maksadını gütmeyen, işi yokuşa sürmek için yalanlayan bir kimseyi doğru yola iletme imkânı yoktur. Onunla tartışmanın bir anlamı da yoktur. Onun tek bir çaresi vardır. O da azabın, tepesine inmesidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz de kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık.” Pek büyük bir ateş hazırladık. Bu ateşin alevi alabildiğine şiddetlidir. İçinde bulunacaklara karşı çok öfkeli ve uğultusu da pek şiddetli olacaktır.
12. “O ateş onları uzak bir yerden” henüz birbirlerine ulaşmadan önce “görünce onun” kendilerine karşı “onlar, onun öfkeli kaynayışını ve” kalpleri yerinden oynatan, yürekleri paramparça eden, korkusunun dehşetinden adeta kişiyi öldürecek duruma getiren “uğultusunu işiteceklerdir.” Bu ateş Yaratıcının gazabı dolayısı ile öfkelenecek, küfür ve kötülüklerinin fazlalığı dolayısıyla alevi daha da artacaktır.
13. “Onlar elleri boyunlarına bağlı bir halde onun dar bir yerine atıldıklarında” yani azaba uğratılacakları vakit onun tam ortasında ve daracık bir yerinde, içinde bulunanların izdiham edip sıkışacakları, zincirlere, bukağılara vurulmuş olacakları bir halde, işte o uğursuz yere varıp da en kötü bir şekilde hapsedilecekleri vakit “orada ölmek için yalvaracaklardır.” Kendilerine ölümün ve helakin gelmesi için rezil ve rüsvaylıkla beddua edeceklerdir. Haksız ve zalim olduklarını bileceklerdir. Yüce Allah’ın da haklarında adaletle hüküm verdiğini anlayacaklardır. Çünkü O, onları amelleri dolayısıyla böyle bir yere koymuştur.
14. Onların bu yalvarışlarının ve yardım isteyişlerinin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Allah’ın azabına karşı hiçbir yardım alamayacaklardır. Aksine onlara:“Bugün tek bir ölüm değil, pek çok ölüm için yalvarın” denecektir. Yani ölümü bundan kat kat fazla isteseniz dahi bunun, size üzüntü gam ve kederden başka hiçbir faydası olmayacaktır.
üce Allah, zalimlerin cezalarını beyan ettikten sonra takvâ sahiplerinin görecekleri mükâfatı dile getirmesi uygun düştüğünden dolayı devamla şöyle buyurmaktadır:

7- Yine dediler ki:“Bu nasıl peygamberdir ki yemek yer ve çarşılarda dolaşır? Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?” 8- “Yahut ona bir hazine verilmesi veya mahsüllerinden yiyeceği bir bahçesi olması gerekmez miydi?” O zalimler: “Siz, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler. 9- Senin hakkında nasıl misaller getirdiklerine bir bak! Böylece haktan saptılar da artık (ona ulaşacak) hiçbir yol bulamazlar. 10- Dilerse sana bu (saydıklarından) daha hayırlısını; altlarından ırmaklar akan bahçeler ve sana ait saraylar verebilecek olan Allah, yüceler yücesidir! 11- Fakat onlar, kıyameti yalanladılar. Biz de kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık. 12- O ateş onları uzak bir yerden görünce onlar, onun öfkeli kaynayışını ve uğultusunu işiteceklerdir. 13- Onlar elleri boyunlarına bağlı bir halde onun dar bir yerine atıldıklarında orada ölmek için yalvaracaklardır. 14- (Onlara şöyle denilecektir:)“Bugün tek bir ölüm değil, pek çok ölüm için yalvarın.”

7. Bu, Allah Rasûlünü yalanlayıp risaletine dil uzatanların söyledikleri sözlerdendir. Onlar, onun risaletine karşı: O, niye bir melek yahut bir hükümdar değil? Yahut niçin bir melek ona yardımcı olmuyor? diye itiraz etmişlerdi ve alay yollu şöyle demişlerdir:“Bu nasıl bir peygamberdir?” Bu risalet iddiasında bulunana ne oluyor “ki yemek yer” bu, insanların özelliklerindendir; o, yemek yemeyen, insanların gerek duyduğu şeylere ihtiyaç duymayan bir melek olmalı değil miydi? “ve” üstelik “çarşılarda” alışveriş için “dolaşır?” Bu, onların yanlış kanaatlerine göre peygamber olana yakışan bir şey değildi. Oysa Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bizim senden önce gönderdiğimiz rasûller de muhakkak yemek yerler ve çarşılarda dolaşırlardı”(el-Furkan, 25/20)“Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?” Yani niye onunla birlikte, ona yardımcı ve destek olmak üzere bir melek indirilmedi? Onların yanlış kanaatlerine göre kendisi tek başına risalete yeterli değildi ve bu risaletin gereklerini yerine getirme güç ve kudretine de sahip değildi.
8. “Yahut ona bir hazine” çalışıp çabalamadan bir araya getirilmiş bir yığın mal “verilmesi” veya “mahsüllerinden yiyeceği bir bahçesi olması” böylelikle rızık kazanma maksadıyla pazarlarda dolaşma ihtiyacından kurtulması “gerekmez miydi? O zalimler”i bu sözleri söylemeye iten onların zulümleridir. Yoksa bu konuda kafalarının karışık olması ve bir türlü işin içinden çıkamamaları değildir. Onlar:“Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz, dediler.” Halbuki onlar, onun aklının ne kadar mükemmel olduğunu, sözlerinin ne kadar güzel ve hiçbir eleştiriye kâbil olmayacak kadar eksiklikten uzak olduğunu biliyorlardır. Buna rğmen bu sözü söylediler. Bu sözleri gerçekten hayret edilecek türden olduğundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Senin hakkında nasıl misaller getirdiklerine bir bak!” Sözü edilen misallerden kasıt: “O niçin melek değildir de beşeriyetin özelliklerine sahiptir? Niçin onunla birlikte bir melek yok? Çünkü o söylediklerini yerine getiremez. Niçin ona bir hazine indirilmedi? Niçin pazarlarda dolaşmak ihtiyacından kendisini kurtacak bir bahçesi yok?” ya da “O, bir sihirbazdır” türü sözleridir. “Böylece haktan saptılar da artık (ona ulaşacak) hiçbir yol bulamazlar.” Onlar, bütünüyle cahillik, sapıklık ve akılsızlık olan, birbiriyle çelişkili sözler söylediler. Bunların hiçbirisinde hidâyet namına bir şey yoktur. Hatta bu sözlerin hiç birisinde risaleti tenkit edebilecek türden asgari bir şüphe uyandıracak bir taraf dahi yoktur. Bu sözlere bakmak ve bunları düşünmekle aklı başında bir kişi, hemen bunların batıl olduğunu kesinlikle anlar ve ayrıca onları reddetmek ihtiyacını da duymaz. Bundan dolayı Yüce Allah, sadece onlara bakmayı ve üzerlerinde düşünmeyi emretmektedir: Acaba bunlar, gerçekten Allah Rasûlü’nün risaletini ve doğruluğunu kabul etmekte kesinlikle tereddüdü gerektirecek türden midir?
10. Bu bakımdan Yüce Allah, Peygamberine dünyada pek büyük hayırlar ve mallar vermeye kadir olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Dilerse sana bu (saydıklarından) daha hayırlısını... verebilecek olan Allah, yüceler yücesidir!” Yani O, dilerse onların söylediklerinden daha hayırlılarını verebilir. Daha sonra Yüce Allah, şu buyruğuyla buna açıklık getirmektedir:“altlarından ırmaklar akan bahçeler ve sana ait” alabildiğine yüksek ve görkemli “saraylar verebilecek olan…” O’nun kudret ve meşieti bunları yapmaktan aciz değildir. Ama dünya, Yüce Allah’ın nezdinde son derece önemsiz olduğundan dolayı O, gerçek dostlarına ve peygamberlerine hikmetinin gerektiği kadarını bu dünyadan vermiştir. O nedenle peygamberlere düşmanlık edenlerin: Niçin onlara bu dünyadan bol bol rızık verilmemiş ki? diye itiraz etmeleri, bir haksızlık ve cüretkârlıktır.
11. Onların söyledikleri bu sözlerin tutarsızlığı açıkça bilinen bir husus olduğundan dolayı Yüce Allah, bu sözlerini hakkı aramak ve delile uymak amacıyla söylemediklerini; aksine bu sözlerini işi yokuşa sürmek için, zalimlikleri ve hakkı yalanlamak isteyişleri nedeniyle söylediklerini bize haber vermektedir. Onlar kalplerinde bulunanı dile getirmişlerdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat onlar Kıyameti yalanladılar.” Hakka uymak maksadını gütmeyen, işi yokuşa sürmek için yalanlayan bir kimseyi doğru yola iletme imkânı yoktur. Onunla tartışmanın bir anlamı da yoktur. Onun tek bir çaresi vardır. O da azabın, tepesine inmesidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz de kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık.” Pek büyük bir ateş hazırladık. Bu ateşin alevi alabildiğine şiddetlidir. İçinde bulunacaklara karşı çok öfkeli ve uğultusu da pek şiddetli olacaktır.
12. “O ateş onları uzak bir yerden” henüz birbirlerine ulaşmadan önce “görünce onun” kendilerine karşı “onlar, onun öfkeli kaynayışını ve” kalpleri yerinden oynatan, yürekleri paramparça eden, korkusunun dehşetinden adeta kişiyi öldürecek duruma getiren “uğultusunu işiteceklerdir.” Bu ateş Yaratıcının gazabı dolayısı ile öfkelenecek, küfür ve kötülüklerinin fazlalığı dolayısıyla alevi daha da artacaktır.
13. “Onlar elleri boyunlarına bağlı bir halde onun dar bir yerine atıldıklarında” yani azaba uğratılacakları vakit onun tam ortasında ve daracık bir yerinde, içinde bulunanların izdiham edip sıkışacakları, zincirlere, bukağılara vurulmuş olacakları bir halde, işte o uğursuz yere varıp da en kötü bir şekilde hapsedilecekleri vakit “orada ölmek için yalvaracaklardır.” Kendilerine ölümün ve helakin gelmesi için rezil ve rüsvaylıkla beddua edeceklerdir. Haksız ve zalim olduklarını bileceklerdir. Yüce Allah’ın da haklarında adaletle hüküm verdiğini anlayacaklardır. Çünkü O, onları amelleri dolayısıyla böyle bir yere koymuştur.
14. Onların bu yalvarışlarının ve yardım isteyişlerinin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Allah’ın azabına karşı hiçbir yardım alamayacaklardır. Aksine onlara:“Bugün tek bir ölüm değil, pek çok ölüm için yalvarın” denecektir. Yani ölümü bundan kat kat fazla isteseniz dahi bunun, size üzüntü gam ve kederden başka hiçbir faydası olmayacaktır.
üce Allah, zalimlerin cezalarını beyan ettikten sonra takvâ sahiplerinin görecekleri mükâfatı dile getirmesi uygun düştüğünden dolayı devamla şöyle buyurmaktadır:

7- Yine dediler ki:“Bu nasıl peygamberdir ki yemek yer ve çarşılarda dolaşır? Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?” 8- “Yahut ona bir hazine verilmesi veya mahsüllerinden yiyeceği bir bahçesi olması gerekmez miydi?” O zalimler: “Siz, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler. 9- Senin hakkında nasıl misaller getirdiklerine bir bak! Böylece haktan saptılar da artık (ona ulaşacak) hiçbir yol bulamazlar. 10- Dilerse sana bu (saydıklarından) daha hayırlısını; altlarından ırmaklar akan bahçeler ve sana ait saraylar verebilecek olan Allah, yüceler yücesidir! 11- Fakat onlar, kıyameti yalanladılar. Biz de kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık. 12- O ateş onları uzak bir yerden görünce onlar, onun öfkeli kaynayışını ve uğultusunu işiteceklerdir. 13- Onlar elleri boyunlarına bağlı bir halde onun dar bir yerine atıldıklarında orada ölmek için yalvaracaklardır. 14- (Onlara şöyle denilecektir:)“Bugün tek bir ölüm değil, pek çok ölüm için yalvarın.”

7. Bu, Allah Rasûlünü yalanlayıp risaletine dil uzatanların söyledikleri sözlerdendir. Onlar, onun risaletine karşı: O, niye bir melek yahut bir hükümdar değil? Yahut niçin bir melek ona yardımcı olmuyor? diye itiraz etmişlerdi ve alay yollu şöyle demişlerdir:“Bu nasıl bir peygamberdir?” Bu risalet iddiasında bulunana ne oluyor “ki yemek yer” bu, insanların özelliklerindendir; o, yemek yemeyen, insanların gerek duyduğu şeylere ihtiyaç duymayan bir melek olmalı değil miydi? “ve” üstelik “çarşılarda” alışveriş için “dolaşır?” Bu, onların yanlış kanaatlerine göre peygamber olana yakışan bir şey değildi. Oysa Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bizim senden önce gönderdiğimiz rasûller de muhakkak yemek yerler ve çarşılarda dolaşırlardı”(el-Furkan, 25/20)“Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?” Yani niye onunla birlikte, ona yardımcı ve destek olmak üzere bir melek indirilmedi? Onların yanlış kanaatlerine göre kendisi tek başına risalete yeterli değildi ve bu risaletin gereklerini yerine getirme güç ve kudretine de sahip değildi.
8. “Yahut ona bir hazine” çalışıp çabalamadan bir araya getirilmiş bir yığın mal “verilmesi” veya “mahsüllerinden yiyeceği bir bahçesi olması” böylelikle rızık kazanma maksadıyla pazarlarda dolaşma ihtiyacından kurtulması “gerekmez miydi? O zalimler”i bu sözleri söylemeye iten onların zulümleridir. Yoksa bu konuda kafalarının karışık olması ve bir türlü işin içinden çıkamamaları değildir. Onlar:“Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz, dediler.” Halbuki onlar, onun aklının ne kadar mükemmel olduğunu, sözlerinin ne kadar güzel ve hiçbir eleştiriye kâbil olmayacak kadar eksiklikten uzak olduğunu biliyorlardır. Buna rğmen bu sözü söylediler. Bu sözleri gerçekten hayret edilecek türden olduğundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Senin hakkında nasıl misaller getirdiklerine bir bak!” Sözü edilen misallerden kasıt: “O niçin melek değildir de beşeriyetin özelliklerine sahiptir? Niçin onunla birlikte bir melek yok? Çünkü o söylediklerini yerine getiremez. Niçin ona bir hazine indirilmedi? Niçin pazarlarda dolaşmak ihtiyacından kendisini kurtacak bir bahçesi yok?” ya da “O, bir sihirbazdır” türü sözleridir. “Böylece haktan saptılar da artık (ona ulaşacak) hiçbir yol bulamazlar.” Onlar, bütünüyle cahillik, sapıklık ve akılsızlık olan, birbiriyle çelişkili sözler söylediler. Bunların hiçbirisinde hidâyet namına bir şey yoktur. Hatta bu sözlerin hiç birisinde risaleti tenkit edebilecek türden asgari bir şüphe uyandıracak bir taraf dahi yoktur. Bu sözlere bakmak ve bunları düşünmekle aklı başında bir kişi, hemen bunların batıl olduğunu kesinlikle anlar ve ayrıca onları reddetmek ihtiyacını da duymaz. Bundan dolayı Yüce Allah, sadece onlara bakmayı ve üzerlerinde düşünmeyi emretmektedir: Acaba bunlar, gerçekten Allah Rasûlü’nün risaletini ve doğruluğunu kabul etmekte kesinlikle tereddüdü gerektirecek türden midir?
10. Bu bakımdan Yüce Allah, Peygamberine dünyada pek büyük hayırlar ve mallar vermeye kadir olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Dilerse sana bu (saydıklarından) daha hayırlısını... verebilecek olan Allah, yüceler yücesidir!” Yani O, dilerse onların söylediklerinden daha hayırlılarını verebilir. Daha sonra Yüce Allah, şu buyruğuyla buna açıklık getirmektedir:“altlarından ırmaklar akan bahçeler ve sana ait” alabildiğine yüksek ve görkemli “saraylar verebilecek olan…” O’nun kudret ve meşieti bunları yapmaktan aciz değildir. Ama dünya, Yüce Allah’ın nezdinde son derece önemsiz olduğundan dolayı O, gerçek dostlarına ve peygamberlerine hikmetinin gerektiği kadarını bu dünyadan vermiştir. O nedenle peygamberlere düşmanlık edenlerin: Niçin onlara bu dünyadan bol bol rızık verilmemiş ki? diye itiraz etmeleri, bir haksızlık ve cüretkârlıktır.
11. Onların söyledikleri bu sözlerin tutarsızlığı açıkça bilinen bir husus olduğundan dolayı Yüce Allah, bu sözlerini hakkı aramak ve delile uymak amacıyla söylemediklerini; aksine bu sözlerini işi yokuşa sürmek için, zalimlikleri ve hakkı yalanlamak isteyişleri nedeniyle söylediklerini bize haber vermektedir. Onlar kalplerinde bulunanı dile getirmişlerdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat onlar Kıyameti yalanladılar.” Hakka uymak maksadını gütmeyen, işi yokuşa sürmek için yalanlayan bir kimseyi doğru yola iletme imkânı yoktur. Onunla tartışmanın bir anlamı da yoktur. Onun tek bir çaresi vardır. O da azabın, tepesine inmesidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz de kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık.” Pek büyük bir ateş hazırladık. Bu ateşin alevi alabildiğine şiddetlidir. İçinde bulunacaklara karşı çok öfkeli ve uğultusu da pek şiddetli olacaktır.
12. “O ateş onları uzak bir yerden” henüz birbirlerine ulaşmadan önce “görünce onun” kendilerine karşı “onlar, onun öfkeli kaynayışını ve” kalpleri yerinden oynatan, yürekleri paramparça eden, korkusunun dehşetinden adeta kişiyi öldürecek duruma getiren “uğultusunu işiteceklerdir.” Bu ateş Yaratıcının gazabı dolayısı ile öfkelenecek, küfür ve kötülüklerinin fazlalığı dolayısıyla alevi daha da artacaktır.
13. “Onlar elleri boyunlarına bağlı bir halde onun dar bir yerine atıldıklarında” yani azaba uğratılacakları vakit onun tam ortasında ve daracık bir yerinde, içinde bulunanların izdiham edip sıkışacakları, zincirlere, bukağılara vurulmuş olacakları bir halde, işte o uğursuz yere varıp da en kötü bir şekilde hapsedilecekleri vakit “orada ölmek için yalvaracaklardır.” Kendilerine ölümün ve helakin gelmesi için rezil ve rüsvaylıkla beddua edeceklerdir. Haksız ve zalim olduklarını bileceklerdir. Yüce Allah’ın da haklarında adaletle hüküm verdiğini anlayacaklardır. Çünkü O, onları amelleri dolayısıyla böyle bir yere koymuştur.
14. Onların bu yalvarışlarının ve yardım isteyişlerinin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Allah’ın azabına karşı hiçbir yardım alamayacaklardır. Aksine onlara:“Bugün tek bir ölüm değil, pek çok ölüm için yalvarın” denecektir. Yani ölümü bundan kat kat fazla isteseniz dahi bunun, size üzüntü gam ve kederden başka hiçbir faydası olmayacaktır.
üce Allah, zalimlerin cezalarını beyan ettikten sonra takvâ sahiplerinin görecekleri mükâfatı dile getirmesi uygun düştüğünden dolayı devamla şöyle buyurmaktadır:

7- Yine dediler ki:“Bu nasıl peygamberdir ki yemek yer ve çarşılarda dolaşır? Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?” 8- “Yahut ona bir hazine verilmesi veya mahsüllerinden yiyeceği bir bahçesi olması gerekmez miydi?” O zalimler: “Siz, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler. 9- Senin hakkında nasıl misaller getirdiklerine bir bak! Böylece haktan saptılar da artık (ona ulaşacak) hiçbir yol bulamazlar. 10- Dilerse sana bu (saydıklarından) daha hayırlısını; altlarından ırmaklar akan bahçeler ve sana ait saraylar verebilecek olan Allah, yüceler yücesidir! 11- Fakat onlar, kıyameti yalanladılar. Biz de kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık. 12- O ateş onları uzak bir yerden görünce onlar, onun öfkeli kaynayışını ve uğultusunu işiteceklerdir. 13- Onlar elleri boyunlarına bağlı bir halde onun dar bir yerine atıldıklarında orada ölmek için yalvaracaklardır. 14- (Onlara şöyle denilecektir:)“Bugün tek bir ölüm değil, pek çok ölüm için yalvarın.”

7. Bu, Allah Rasûlünü yalanlayıp risaletine dil uzatanların söyledikleri sözlerdendir. Onlar, onun risaletine karşı: O, niye bir melek yahut bir hükümdar değil? Yahut niçin bir melek ona yardımcı olmuyor? diye itiraz etmişlerdi ve alay yollu şöyle demişlerdir:“Bu nasıl bir peygamberdir?” Bu risalet iddiasında bulunana ne oluyor “ki yemek yer” bu, insanların özelliklerindendir; o, yemek yemeyen, insanların gerek duyduğu şeylere ihtiyaç duymayan bir melek olmalı değil miydi? “ve” üstelik “çarşılarda” alışveriş için “dolaşır?” Bu, onların yanlış kanaatlerine göre peygamber olana yakışan bir şey değildi. Oysa Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bizim senden önce gönderdiğimiz rasûller de muhakkak yemek yerler ve çarşılarda dolaşırlardı”(el-Furkan, 25/20)“Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?” Yani niye onunla birlikte, ona yardımcı ve destek olmak üzere bir melek indirilmedi? Onların yanlış kanaatlerine göre kendisi tek başına risalete yeterli değildi ve bu risaletin gereklerini yerine getirme güç ve kudretine de sahip değildi.
8. “Yahut ona bir hazine” çalışıp çabalamadan bir araya getirilmiş bir yığın mal “verilmesi” veya “mahsüllerinden yiyeceği bir bahçesi olması” böylelikle rızık kazanma maksadıyla pazarlarda dolaşma ihtiyacından kurtulması “gerekmez miydi? O zalimler”i bu sözleri söylemeye iten onların zulümleridir. Yoksa bu konuda kafalarının karışık olması ve bir türlü işin içinden çıkamamaları değildir. Onlar:“Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz, dediler.” Halbuki onlar, onun aklının ne kadar mükemmel olduğunu, sözlerinin ne kadar güzel ve hiçbir eleştiriye kâbil olmayacak kadar eksiklikten uzak olduğunu biliyorlardır. Buna rğmen bu sözü söylediler. Bu sözleri gerçekten hayret edilecek türden olduğundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Senin hakkında nasıl misaller getirdiklerine bir bak!” Sözü edilen misallerden kasıt: “O niçin melek değildir de beşeriyetin özelliklerine sahiptir? Niçin onunla birlikte bir melek yok? Çünkü o söylediklerini yerine getiremez. Niçin ona bir hazine indirilmedi? Niçin pazarlarda dolaşmak ihtiyacından kendisini kurtacak bir bahçesi yok?” ya da “O, bir sihirbazdır” türü sözleridir. “Böylece haktan saptılar da artık (ona ulaşacak) hiçbir yol bulamazlar.” Onlar, bütünüyle cahillik, sapıklık ve akılsızlık olan, birbiriyle çelişkili sözler söylediler. Bunların hiçbirisinde hidâyet namına bir şey yoktur. Hatta bu sözlerin hiç birisinde risaleti tenkit edebilecek türden asgari bir şüphe uyandıracak bir taraf dahi yoktur. Bu sözlere bakmak ve bunları düşünmekle aklı başında bir kişi, hemen bunların batıl olduğunu kesinlikle anlar ve ayrıca onları reddetmek ihtiyacını da duymaz. Bundan dolayı Yüce Allah, sadece onlara bakmayı ve üzerlerinde düşünmeyi emretmektedir: Acaba bunlar, gerçekten Allah Rasûlü’nün risaletini ve doğruluğunu kabul etmekte kesinlikle tereddüdü gerektirecek türden midir?
10. Bu bakımdan Yüce Allah, Peygamberine dünyada pek büyük hayırlar ve mallar vermeye kadir olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Dilerse sana bu (saydıklarından) daha hayırlısını... verebilecek olan Allah, yüceler yücesidir!” Yani O, dilerse onların söylediklerinden daha hayırlılarını verebilir. Daha sonra Yüce Allah, şu buyruğuyla buna açıklık getirmektedir:“altlarından ırmaklar akan bahçeler ve sana ait” alabildiğine yüksek ve görkemli “saraylar verebilecek olan…” O’nun kudret ve meşieti bunları yapmaktan aciz değildir. Ama dünya, Yüce Allah’ın nezdinde son derece önemsiz olduğundan dolayı O, gerçek dostlarına ve peygamberlerine hikmetinin gerektiği kadarını bu dünyadan vermiştir. O nedenle peygamberlere düşmanlık edenlerin: Niçin onlara bu dünyadan bol bol rızık verilmemiş ki? diye itiraz etmeleri, bir haksızlık ve cüretkârlıktır.
11. Onların söyledikleri bu sözlerin tutarsızlığı açıkça bilinen bir husus olduğundan dolayı Yüce Allah, bu sözlerini hakkı aramak ve delile uymak amacıyla söylemediklerini; aksine bu sözlerini işi yokuşa sürmek için, zalimlikleri ve hakkı yalanlamak isteyişleri nedeniyle söylediklerini bize haber vermektedir. Onlar kalplerinde bulunanı dile getirmişlerdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat onlar Kıyameti yalanladılar.” Hakka uymak maksadını gütmeyen, işi yokuşa sürmek için yalanlayan bir kimseyi doğru yola iletme imkânı yoktur. Onunla tartışmanın bir anlamı da yoktur. Onun tek bir çaresi vardır. O da azabın, tepesine inmesidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz de kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık.” Pek büyük bir ateş hazırladık. Bu ateşin alevi alabildiğine şiddetlidir. İçinde bulunacaklara karşı çok öfkeli ve uğultusu da pek şiddetli olacaktır.
12. “O ateş onları uzak bir yerden” henüz birbirlerine ulaşmadan önce “görünce onun” kendilerine karşı “onlar, onun öfkeli kaynayışını ve” kalpleri yerinden oynatan, yürekleri paramparça eden, korkusunun dehşetinden adeta kişiyi öldürecek duruma getiren “uğultusunu işiteceklerdir.” Bu ateş Yaratıcının gazabı dolayısı ile öfkelenecek, küfür ve kötülüklerinin fazlalığı dolayısıyla alevi daha da artacaktır.
13. “Onlar elleri boyunlarına bağlı bir halde onun dar bir yerine atıldıklarında” yani azaba uğratılacakları vakit onun tam ortasında ve daracık bir yerinde, içinde bulunanların izdiham edip sıkışacakları, zincirlere, bukağılara vurulmuş olacakları bir halde, işte o uğursuz yere varıp da en kötü bir şekilde hapsedilecekleri vakit “orada ölmek için yalvaracaklardır.” Kendilerine ölümün ve helakin gelmesi için rezil ve rüsvaylıkla beddua edeceklerdir. Haksız ve zalim olduklarını bileceklerdir. Yüce Allah’ın da haklarında adaletle hüküm verdiğini anlayacaklardır. Çünkü O, onları amelleri dolayısıyla böyle bir yere koymuştur.
14. Onların bu yalvarışlarının ve yardım isteyişlerinin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Allah’ın azabına karşı hiçbir yardım alamayacaklardır. Aksine onlara:“Bugün tek bir ölüm değil, pek çok ölüm için yalvarın” denecektir. Yani ölümü bundan kat kat fazla isteseniz dahi bunun, size üzüntü gam ve kederden başka hiçbir faydası olmayacaktır.
üce Allah, zalimlerin cezalarını beyan ettikten sonra takvâ sahiplerinin görecekleri mükâfatı dile getirmesi uygun düştüğünden dolayı devamla şöyle buyurmaktadır:

7- Yine dediler ki:“Bu nasıl peygamberdir ki yemek yer ve çarşılarda dolaşır? Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?” 8- “Yahut ona bir hazine verilmesi veya mahsüllerinden yiyeceği bir bahçesi olması gerekmez miydi?” O zalimler: “Siz, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler. 9- Senin hakkında nasıl misaller getirdiklerine bir bak! Böylece haktan saptılar da artık (ona ulaşacak) hiçbir yol bulamazlar. 10- Dilerse sana bu (saydıklarından) daha hayırlısını; altlarından ırmaklar akan bahçeler ve sana ait saraylar verebilecek olan Allah, yüceler yücesidir! 11- Fakat onlar, kıyameti yalanladılar. Biz de kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık. 12- O ateş onları uzak bir yerden görünce onlar, onun öfkeli kaynayışını ve uğultusunu işiteceklerdir. 13- Onlar elleri boyunlarına bağlı bir halde onun dar bir yerine atıldıklarında orada ölmek için yalvaracaklardır. 14- (Onlara şöyle denilecektir:)“Bugün tek bir ölüm değil, pek çok ölüm için yalvarın.”

7. Bu, Allah Rasûlünü yalanlayıp risaletine dil uzatanların söyledikleri sözlerdendir. Onlar, onun risaletine karşı: O, niye bir melek yahut bir hükümdar değil? Yahut niçin bir melek ona yardımcı olmuyor? diye itiraz etmişlerdi ve alay yollu şöyle demişlerdir:“Bu nasıl bir peygamberdir?” Bu risalet iddiasında bulunana ne oluyor “ki yemek yer” bu, insanların özelliklerindendir; o, yemek yemeyen, insanların gerek duyduğu şeylere ihtiyaç duymayan bir melek olmalı değil miydi? “ve” üstelik “çarşılarda” alışveriş için “dolaşır?” Bu, onların yanlış kanaatlerine göre peygamber olana yakışan bir şey değildi. Oysa Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bizim senden önce gönderdiğimiz rasûller de muhakkak yemek yerler ve çarşılarda dolaşırlardı”(el-Furkan, 25/20)“Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?” Yani niye onunla birlikte, ona yardımcı ve destek olmak üzere bir melek indirilmedi? Onların yanlış kanaatlerine göre kendisi tek başına risalete yeterli değildi ve bu risaletin gereklerini yerine getirme güç ve kudretine de sahip değildi.
8. “Yahut ona bir hazine” çalışıp çabalamadan bir araya getirilmiş bir yığın mal “verilmesi” veya “mahsüllerinden yiyeceği bir bahçesi olması” böylelikle rızık kazanma maksadıyla pazarlarda dolaşma ihtiyacından kurtulması “gerekmez miydi? O zalimler”i bu sözleri söylemeye iten onların zulümleridir. Yoksa bu konuda kafalarının karışık olması ve bir türlü işin içinden çıkamamaları değildir. Onlar:“Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz, dediler.” Halbuki onlar, onun aklının ne kadar mükemmel olduğunu, sözlerinin ne kadar güzel ve hiçbir eleştiriye kâbil olmayacak kadar eksiklikten uzak olduğunu biliyorlardır. Buna rğmen bu sözü söylediler. Bu sözleri gerçekten hayret edilecek türden olduğundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Senin hakkında nasıl misaller getirdiklerine bir bak!” Sözü edilen misallerden kasıt: “O niçin melek değildir de beşeriyetin özelliklerine sahiptir? Niçin onunla birlikte bir melek yok? Çünkü o söylediklerini yerine getiremez. Niçin ona bir hazine indirilmedi? Niçin pazarlarda dolaşmak ihtiyacından kendisini kurtacak bir bahçesi yok?” ya da “O, bir sihirbazdır” türü sözleridir. “Böylece haktan saptılar da artık (ona ulaşacak) hiçbir yol bulamazlar.” Onlar, bütünüyle cahillik, sapıklık ve akılsızlık olan, birbiriyle çelişkili sözler söylediler. Bunların hiçbirisinde hidâyet namına bir şey yoktur. Hatta bu sözlerin hiç birisinde risaleti tenkit edebilecek türden asgari bir şüphe uyandıracak bir taraf dahi yoktur. Bu sözlere bakmak ve bunları düşünmekle aklı başında bir kişi, hemen bunların batıl olduğunu kesinlikle anlar ve ayrıca onları reddetmek ihtiyacını da duymaz. Bundan dolayı Yüce Allah, sadece onlara bakmayı ve üzerlerinde düşünmeyi emretmektedir: Acaba bunlar, gerçekten Allah Rasûlü’nün risaletini ve doğruluğunu kabul etmekte kesinlikle tereddüdü gerektirecek türden midir?
10. Bu bakımdan Yüce Allah, Peygamberine dünyada pek büyük hayırlar ve mallar vermeye kadir olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Dilerse sana bu (saydıklarından) daha hayırlısını... verebilecek olan Allah, yüceler yücesidir!” Yani O, dilerse onların söylediklerinden daha hayırlılarını verebilir. Daha sonra Yüce Allah, şu buyruğuyla buna açıklık getirmektedir:“altlarından ırmaklar akan bahçeler ve sana ait” alabildiğine yüksek ve görkemli “saraylar verebilecek olan…” O’nun kudret ve meşieti bunları yapmaktan aciz değildir. Ama dünya, Yüce Allah’ın nezdinde son derece önemsiz olduğundan dolayı O, gerçek dostlarına ve peygamberlerine hikmetinin gerektiği kadarını bu dünyadan vermiştir. O nedenle peygamberlere düşmanlık edenlerin: Niçin onlara bu dünyadan bol bol rızık verilmemiş ki? diye itiraz etmeleri, bir haksızlık ve cüretkârlıktır.
11. Onların söyledikleri bu sözlerin tutarsızlığı açıkça bilinen bir husus olduğundan dolayı Yüce Allah, bu sözlerini hakkı aramak ve delile uymak amacıyla söylemediklerini; aksine bu sözlerini işi yokuşa sürmek için, zalimlikleri ve hakkı yalanlamak isteyişleri nedeniyle söylediklerini bize haber vermektedir. Onlar kalplerinde bulunanı dile getirmişlerdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat onlar Kıyameti yalanladılar.” Hakka uymak maksadını gütmeyen, işi yokuşa sürmek için yalanlayan bir kimseyi doğru yola iletme imkânı yoktur. Onunla tartışmanın bir anlamı da yoktur. Onun tek bir çaresi vardır. O da azabın, tepesine inmesidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz de kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık.” Pek büyük bir ateş hazırladık. Bu ateşin alevi alabildiğine şiddetlidir. İçinde bulunacaklara karşı çok öfkeli ve uğultusu da pek şiddetli olacaktır.
12. “O ateş onları uzak bir yerden” henüz birbirlerine ulaşmadan önce “görünce onun” kendilerine karşı “onlar, onun öfkeli kaynayışını ve” kalpleri yerinden oynatan, yürekleri paramparça eden, korkusunun dehşetinden adeta kişiyi öldürecek duruma getiren “uğultusunu işiteceklerdir.” Bu ateş Yaratıcının gazabı dolayısı ile öfkelenecek, küfür ve kötülüklerinin fazlalığı dolayısıyla alevi daha da artacaktır.
13. “Onlar elleri boyunlarına bağlı bir halde onun dar bir yerine atıldıklarında” yani azaba uğratılacakları vakit onun tam ortasında ve daracık bir yerinde, içinde bulunanların izdiham edip sıkışacakları, zincirlere, bukağılara vurulmuş olacakları bir halde, işte o uğursuz yere varıp da en kötü bir şekilde hapsedilecekleri vakit “orada ölmek için yalvaracaklardır.” Kendilerine ölümün ve helakin gelmesi için rezil ve rüsvaylıkla beddua edeceklerdir. Haksız ve zalim olduklarını bileceklerdir. Yüce Allah’ın da haklarında adaletle hüküm verdiğini anlayacaklardır. Çünkü O, onları amelleri dolayısıyla böyle bir yere koymuştur.
14. Onların bu yalvarışlarının ve yardım isteyişlerinin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Allah’ın azabına karşı hiçbir yardım alamayacaklardır. Aksine onlara:“Bugün tek bir ölüm değil, pek çok ölüm için yalvarın” denecektir. Yani ölümü bundan kat kat fazla isteseniz dahi bunun, size üzüntü gam ve kederden başka hiçbir faydası olmayacaktır.
üce Allah, zalimlerin cezalarını beyan ettikten sonra takvâ sahiplerinin görecekleri mükâfatı dile getirmesi uygun düştüğünden dolayı devamla şöyle buyurmaktadır:

7- Yine dediler ki:“Bu nasıl peygamberdir ki yemek yer ve çarşılarda dolaşır? Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?” 8- “Yahut ona bir hazine verilmesi veya mahsüllerinden yiyeceği bir bahçesi olması gerekmez miydi?” O zalimler: “Siz, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler. 9- Senin hakkında nasıl misaller getirdiklerine bir bak! Böylece haktan saptılar da artık (ona ulaşacak) hiçbir yol bulamazlar. 10- Dilerse sana bu (saydıklarından) daha hayırlısını; altlarından ırmaklar akan bahçeler ve sana ait saraylar verebilecek olan Allah, yüceler yücesidir! 11- Fakat onlar, kıyameti yalanladılar. Biz de kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık. 12- O ateş onları uzak bir yerden görünce onlar, onun öfkeli kaynayışını ve uğultusunu işiteceklerdir. 13- Onlar elleri boyunlarına bağlı bir halde onun dar bir yerine atıldıklarında orada ölmek için yalvaracaklardır. 14- (Onlara şöyle denilecektir:)“Bugün tek bir ölüm değil, pek çok ölüm için yalvarın.”

7. Bu, Allah Rasûlünü yalanlayıp risaletine dil uzatanların söyledikleri sözlerdendir. Onlar, onun risaletine karşı: O, niye bir melek yahut bir hükümdar değil? Yahut niçin bir melek ona yardımcı olmuyor? diye itiraz etmişlerdi ve alay yollu şöyle demişlerdir:“Bu nasıl bir peygamberdir?” Bu risalet iddiasında bulunana ne oluyor “ki yemek yer” bu, insanların özelliklerindendir; o, yemek yemeyen, insanların gerek duyduğu şeylere ihtiyaç duymayan bir melek olmalı değil miydi? “ve” üstelik “çarşılarda” alışveriş için “dolaşır?” Bu, onların yanlış kanaatlerine göre peygamber olana yakışan bir şey değildi. Oysa Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bizim senden önce gönderdiğimiz rasûller de muhakkak yemek yerler ve çarşılarda dolaşırlardı”(el-Furkan, 25/20)“Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?” Yani niye onunla birlikte, ona yardımcı ve destek olmak üzere bir melek indirilmedi? Onların yanlış kanaatlerine göre kendisi tek başına risalete yeterli değildi ve bu risaletin gereklerini yerine getirme güç ve kudretine de sahip değildi.
8. “Yahut ona bir hazine” çalışıp çabalamadan bir araya getirilmiş bir yığın mal “verilmesi” veya “mahsüllerinden yiyeceği bir bahçesi olması” böylelikle rızık kazanma maksadıyla pazarlarda dolaşma ihtiyacından kurtulması “gerekmez miydi? O zalimler”i bu sözleri söylemeye iten onların zulümleridir. Yoksa bu konuda kafalarının karışık olması ve bir türlü işin içinden çıkamamaları değildir. Onlar:“Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz, dediler.” Halbuki onlar, onun aklının ne kadar mükemmel olduğunu, sözlerinin ne kadar güzel ve hiçbir eleştiriye kâbil olmayacak kadar eksiklikten uzak olduğunu biliyorlardır. Buna rğmen bu sözü söylediler. Bu sözleri gerçekten hayret edilecek türden olduğundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Senin hakkında nasıl misaller getirdiklerine bir bak!” Sözü edilen misallerden kasıt: “O niçin melek değildir de beşeriyetin özelliklerine sahiptir? Niçin onunla birlikte bir melek yok? Çünkü o söylediklerini yerine getiremez. Niçin ona bir hazine indirilmedi? Niçin pazarlarda dolaşmak ihtiyacından kendisini kurtacak bir bahçesi yok?” ya da “O, bir sihirbazdır” türü sözleridir. “Böylece haktan saptılar da artık (ona ulaşacak) hiçbir yol bulamazlar.” Onlar, bütünüyle cahillik, sapıklık ve akılsızlık olan, birbiriyle çelişkili sözler söylediler. Bunların hiçbirisinde hidâyet namına bir şey yoktur. Hatta bu sözlerin hiç birisinde risaleti tenkit edebilecek türden asgari bir şüphe uyandıracak bir taraf dahi yoktur. Bu sözlere bakmak ve bunları düşünmekle aklı başında bir kişi, hemen bunların batıl olduğunu kesinlikle anlar ve ayrıca onları reddetmek ihtiyacını da duymaz. Bundan dolayı Yüce Allah, sadece onlara bakmayı ve üzerlerinde düşünmeyi emretmektedir: Acaba bunlar, gerçekten Allah Rasûlü’nün risaletini ve doğruluğunu kabul etmekte kesinlikle tereddüdü gerektirecek türden midir?
10. Bu bakımdan Yüce Allah, Peygamberine dünyada pek büyük hayırlar ve mallar vermeye kadir olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Dilerse sana bu (saydıklarından) daha hayırlısını... verebilecek olan Allah, yüceler yücesidir!” Yani O, dilerse onların söylediklerinden daha hayırlılarını verebilir. Daha sonra Yüce Allah, şu buyruğuyla buna açıklık getirmektedir:“altlarından ırmaklar akan bahçeler ve sana ait” alabildiğine yüksek ve görkemli “saraylar verebilecek olan…” O’nun kudret ve meşieti bunları yapmaktan aciz değildir. Ama dünya, Yüce Allah’ın nezdinde son derece önemsiz olduğundan dolayı O, gerçek dostlarına ve peygamberlerine hikmetinin gerektiği kadarını bu dünyadan vermiştir. O nedenle peygamberlere düşmanlık edenlerin: Niçin onlara bu dünyadan bol bol rızık verilmemiş ki? diye itiraz etmeleri, bir haksızlık ve cüretkârlıktır.
11. Onların söyledikleri bu sözlerin tutarsızlığı açıkça bilinen bir husus olduğundan dolayı Yüce Allah, bu sözlerini hakkı aramak ve delile uymak amacıyla söylemediklerini; aksine bu sözlerini işi yokuşa sürmek için, zalimlikleri ve hakkı yalanlamak isteyişleri nedeniyle söylediklerini bize haber vermektedir. Onlar kalplerinde bulunanı dile getirmişlerdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat onlar Kıyameti yalanladılar.” Hakka uymak maksadını gütmeyen, işi yokuşa sürmek için yalanlayan bir kimseyi doğru yola iletme imkânı yoktur. Onunla tartışmanın bir anlamı da yoktur. Onun tek bir çaresi vardır. O da azabın, tepesine inmesidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz de kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık.” Pek büyük bir ateş hazırladık. Bu ateşin alevi alabildiğine şiddetlidir. İçinde bulunacaklara karşı çok öfkeli ve uğultusu da pek şiddetli olacaktır.
12. “O ateş onları uzak bir yerden” henüz birbirlerine ulaşmadan önce “görünce onun” kendilerine karşı “onlar, onun öfkeli kaynayışını ve” kalpleri yerinden oynatan, yürekleri paramparça eden, korkusunun dehşetinden adeta kişiyi öldürecek duruma getiren “uğultusunu işiteceklerdir.” Bu ateş Yaratıcının gazabı dolayısı ile öfkelenecek, küfür ve kötülüklerinin fazlalığı dolayısıyla alevi daha da artacaktır.
13. “Onlar elleri boyunlarına bağlı bir halde onun dar bir yerine atıldıklarında” yani azaba uğratılacakları vakit onun tam ortasında ve daracık bir yerinde, içinde bulunanların izdiham edip sıkışacakları, zincirlere, bukağılara vurulmuş olacakları bir halde, işte o uğursuz yere varıp da en kötü bir şekilde hapsedilecekleri vakit “orada ölmek için yalvaracaklardır.” Kendilerine ölümün ve helakin gelmesi için rezil ve rüsvaylıkla beddua edeceklerdir. Haksız ve zalim olduklarını bileceklerdir. Yüce Allah’ın da haklarında adaletle hüküm verdiğini anlayacaklardır. Çünkü O, onları amelleri dolayısıyla böyle bir yere koymuştur.
14. Onların bu yalvarışlarının ve yardım isteyişlerinin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Allah’ın azabına karşı hiçbir yardım alamayacaklardır. Aksine onlara:“Bugün tek bir ölüm değil, pek çok ölüm için yalvarın” denecektir. Yani ölümü bundan kat kat fazla isteseniz dahi bunun, size üzüntü gam ve kederden başka hiçbir faydası olmayacaktır.
üce Allah, zalimlerin cezalarını beyan ettikten sonra takvâ sahiplerinin görecekleri mükâfatı dile getirmesi uygun düştüğünden dolayı devamla şöyle buyurmaktadır:

7- Yine dediler ki:“Bu nasıl peygamberdir ki yemek yer ve çarşılarda dolaşır? Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?” 8- “Yahut ona bir hazine verilmesi veya mahsüllerinden yiyeceği bir bahçesi olması gerekmez miydi?” O zalimler: “Siz, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler. 9- Senin hakkında nasıl misaller getirdiklerine bir bak! Böylece haktan saptılar da artık (ona ulaşacak) hiçbir yol bulamazlar. 10- Dilerse sana bu (saydıklarından) daha hayırlısını; altlarından ırmaklar akan bahçeler ve sana ait saraylar verebilecek olan Allah, yüceler yücesidir! 11- Fakat onlar, kıyameti yalanladılar. Biz de kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık. 12- O ateş onları uzak bir yerden görünce onlar, onun öfkeli kaynayışını ve uğultusunu işiteceklerdir. 13- Onlar elleri boyunlarına bağlı bir halde onun dar bir yerine atıldıklarında orada ölmek için yalvaracaklardır. 14- (Onlara şöyle denilecektir:)“Bugün tek bir ölüm değil, pek çok ölüm için yalvarın.”

7. Bu, Allah Rasûlünü yalanlayıp risaletine dil uzatanların söyledikleri sözlerdendir. Onlar, onun risaletine karşı: O, niye bir melek yahut bir hükümdar değil? Yahut niçin bir melek ona yardımcı olmuyor? diye itiraz etmişlerdi ve alay yollu şöyle demişlerdir:“Bu nasıl bir peygamberdir?” Bu risalet iddiasında bulunana ne oluyor “ki yemek yer” bu, insanların özelliklerindendir; o, yemek yemeyen, insanların gerek duyduğu şeylere ihtiyaç duymayan bir melek olmalı değil miydi? “ve” üstelik “çarşılarda” alışveriş için “dolaşır?” Bu, onların yanlış kanaatlerine göre peygamber olana yakışan bir şey değildi. Oysa Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bizim senden önce gönderdiğimiz rasûller de muhakkak yemek yerler ve çarşılarda dolaşırlardı”(el-Furkan, 25/20)“Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?” Yani niye onunla birlikte, ona yardımcı ve destek olmak üzere bir melek indirilmedi? Onların yanlış kanaatlerine göre kendisi tek başına risalete yeterli değildi ve bu risaletin gereklerini yerine getirme güç ve kudretine de sahip değildi.
8. “Yahut ona bir hazine” çalışıp çabalamadan bir araya getirilmiş bir yığın mal “verilmesi” veya “mahsüllerinden yiyeceği bir bahçesi olması” böylelikle rızık kazanma maksadıyla pazarlarda dolaşma ihtiyacından kurtulması “gerekmez miydi? O zalimler”i bu sözleri söylemeye iten onların zulümleridir. Yoksa bu konuda kafalarının karışık olması ve bir türlü işin içinden çıkamamaları değildir. Onlar:“Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz, dediler.” Halbuki onlar, onun aklının ne kadar mükemmel olduğunu, sözlerinin ne kadar güzel ve hiçbir eleştiriye kâbil olmayacak kadar eksiklikten uzak olduğunu biliyorlardır. Buna rğmen bu sözü söylediler. Bu sözleri gerçekten hayret edilecek türden olduğundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Senin hakkında nasıl misaller getirdiklerine bir bak!” Sözü edilen misallerden kasıt: “O niçin melek değildir de beşeriyetin özelliklerine sahiptir? Niçin onunla birlikte bir melek yok? Çünkü o söylediklerini yerine getiremez. Niçin ona bir hazine indirilmedi? Niçin pazarlarda dolaşmak ihtiyacından kendisini kurtacak bir bahçesi yok?” ya da “O, bir sihirbazdır” türü sözleridir. “Böylece haktan saptılar da artık (ona ulaşacak) hiçbir yol bulamazlar.” Onlar, bütünüyle cahillik, sapıklık ve akılsızlık olan, birbiriyle çelişkili sözler söylediler. Bunların hiçbirisinde hidâyet namına bir şey yoktur. Hatta bu sözlerin hiç birisinde risaleti tenkit edebilecek türden asgari bir şüphe uyandıracak bir taraf dahi yoktur. Bu sözlere bakmak ve bunları düşünmekle aklı başında bir kişi, hemen bunların batıl olduğunu kesinlikle anlar ve ayrıca onları reddetmek ihtiyacını da duymaz. Bundan dolayı Yüce Allah, sadece onlara bakmayı ve üzerlerinde düşünmeyi emretmektedir: Acaba bunlar, gerçekten Allah Rasûlü’nün risaletini ve doğruluğunu kabul etmekte kesinlikle tereddüdü gerektirecek türden midir?
10. Bu bakımdan Yüce Allah, Peygamberine dünyada pek büyük hayırlar ve mallar vermeye kadir olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Dilerse sana bu (saydıklarından) daha hayırlısını... verebilecek olan Allah, yüceler yücesidir!” Yani O, dilerse onların söylediklerinden daha hayırlılarını verebilir. Daha sonra Yüce Allah, şu buyruğuyla buna açıklık getirmektedir:“altlarından ırmaklar akan bahçeler ve sana ait” alabildiğine yüksek ve görkemli “saraylar verebilecek olan…” O’nun kudret ve meşieti bunları yapmaktan aciz değildir. Ama dünya, Yüce Allah’ın nezdinde son derece önemsiz olduğundan dolayı O, gerçek dostlarına ve peygamberlerine hikmetinin gerektiği kadarını bu dünyadan vermiştir. O nedenle peygamberlere düşmanlık edenlerin: Niçin onlara bu dünyadan bol bol rızık verilmemiş ki? diye itiraz etmeleri, bir haksızlık ve cüretkârlıktır.
11. Onların söyledikleri bu sözlerin tutarsızlığı açıkça bilinen bir husus olduğundan dolayı Yüce Allah, bu sözlerini hakkı aramak ve delile uymak amacıyla söylemediklerini; aksine bu sözlerini işi yokuşa sürmek için, zalimlikleri ve hakkı yalanlamak isteyişleri nedeniyle söylediklerini bize haber vermektedir. Onlar kalplerinde bulunanı dile getirmişlerdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat onlar Kıyameti yalanladılar.” Hakka uymak maksadını gütmeyen, işi yokuşa sürmek için yalanlayan bir kimseyi doğru yola iletme imkânı yoktur. Onunla tartışmanın bir anlamı da yoktur. Onun tek bir çaresi vardır. O da azabın, tepesine inmesidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz de kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık.” Pek büyük bir ateş hazırladık. Bu ateşin alevi alabildiğine şiddetlidir. İçinde bulunacaklara karşı çok öfkeli ve uğultusu da pek şiddetli olacaktır.
12. “O ateş onları uzak bir yerden” henüz birbirlerine ulaşmadan önce “görünce onun” kendilerine karşı “onlar, onun öfkeli kaynayışını ve” kalpleri yerinden oynatan, yürekleri paramparça eden, korkusunun dehşetinden adeta kişiyi öldürecek duruma getiren “uğultusunu işiteceklerdir.” Bu ateş Yaratıcının gazabı dolayısı ile öfkelenecek, küfür ve kötülüklerinin fazlalığı dolayısıyla alevi daha da artacaktır.
13. “Onlar elleri boyunlarına bağlı bir halde onun dar bir yerine atıldıklarında” yani azaba uğratılacakları vakit onun tam ortasında ve daracık bir yerinde, içinde bulunanların izdiham edip sıkışacakları, zincirlere, bukağılara vurulmuş olacakları bir halde, işte o uğursuz yere varıp da en kötü bir şekilde hapsedilecekleri vakit “orada ölmek için yalvaracaklardır.” Kendilerine ölümün ve helakin gelmesi için rezil ve rüsvaylıkla beddua edeceklerdir. Haksız ve zalim olduklarını bileceklerdir. Yüce Allah’ın da haklarında adaletle hüküm verdiğini anlayacaklardır. Çünkü O, onları amelleri dolayısıyla böyle bir yere koymuştur.
14. Onların bu yalvarışlarının ve yardım isteyişlerinin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Allah’ın azabına karşı hiçbir yardım alamayacaklardır. Aksine onlara:“Bugün tek bir ölüm değil, pek çok ölüm için yalvarın” denecektir. Yani ölümü bundan kat kat fazla isteseniz dahi bunun, size üzüntü gam ve kederden başka hiçbir faydası olmayacaktır.
üce Allah, zalimlerin cezalarını beyan ettikten sonra takvâ sahiplerinin görecekleri mükâfatı dile getirmesi uygun düştüğünden dolayı devamla şöyle buyurmaktadır:

7- Yine dediler ki:“Bu nasıl peygamberdir ki yemek yer ve çarşılarda dolaşır? Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?” 8- “Yahut ona bir hazine verilmesi veya mahsüllerinden yiyeceği bir bahçesi olması gerekmez miydi?” O zalimler: “Siz, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler. 9- Senin hakkında nasıl misaller getirdiklerine bir bak! Böylece haktan saptılar da artık (ona ulaşacak) hiçbir yol bulamazlar. 10- Dilerse sana bu (saydıklarından) daha hayırlısını; altlarından ırmaklar akan bahçeler ve sana ait saraylar verebilecek olan Allah, yüceler yücesidir! 11- Fakat onlar, kıyameti yalanladılar. Biz de kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık. 12- O ateş onları uzak bir yerden görünce onlar, onun öfkeli kaynayışını ve uğultusunu işiteceklerdir. 13- Onlar elleri boyunlarına bağlı bir halde onun dar bir yerine atıldıklarında orada ölmek için yalvaracaklardır. 14- (Onlara şöyle denilecektir:)“Bugün tek bir ölüm değil, pek çok ölüm için yalvarın.”

7. Bu, Allah Rasûlünü yalanlayıp risaletine dil uzatanların söyledikleri sözlerdendir. Onlar, onun risaletine karşı: O, niye bir melek yahut bir hükümdar değil? Yahut niçin bir melek ona yardımcı olmuyor? diye itiraz etmişlerdi ve alay yollu şöyle demişlerdir:“Bu nasıl bir peygamberdir?” Bu risalet iddiasında bulunana ne oluyor “ki yemek yer” bu, insanların özelliklerindendir; o, yemek yemeyen, insanların gerek duyduğu şeylere ihtiyaç duymayan bir melek olmalı değil miydi? “ve” üstelik “çarşılarda” alışveriş için “dolaşır?” Bu, onların yanlış kanaatlerine göre peygamber olana yakışan bir şey değildi. Oysa Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bizim senden önce gönderdiğimiz rasûller de muhakkak yemek yerler ve çarşılarda dolaşırlardı”(el-Furkan, 25/20)“Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?” Yani niye onunla birlikte, ona yardımcı ve destek olmak üzere bir melek indirilmedi? Onların yanlış kanaatlerine göre kendisi tek başına risalete yeterli değildi ve bu risaletin gereklerini yerine getirme güç ve kudretine de sahip değildi.
8. “Yahut ona bir hazine” çalışıp çabalamadan bir araya getirilmiş bir yığın mal “verilmesi” veya “mahsüllerinden yiyeceği bir bahçesi olması” böylelikle rızık kazanma maksadıyla pazarlarda dolaşma ihtiyacından kurtulması “gerekmez miydi? O zalimler”i bu sözleri söylemeye iten onların zulümleridir. Yoksa bu konuda kafalarının karışık olması ve bir türlü işin içinden çıkamamaları değildir. Onlar:“Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz, dediler.” Halbuki onlar, onun aklının ne kadar mükemmel olduğunu, sözlerinin ne kadar güzel ve hiçbir eleştiriye kâbil olmayacak kadar eksiklikten uzak olduğunu biliyorlardır. Buna rğmen bu sözü söylediler. Bu sözleri gerçekten hayret edilecek türden olduğundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Senin hakkında nasıl misaller getirdiklerine bir bak!” Sözü edilen misallerden kasıt: “O niçin melek değildir de beşeriyetin özelliklerine sahiptir? Niçin onunla birlikte bir melek yok? Çünkü o söylediklerini yerine getiremez. Niçin ona bir hazine indirilmedi? Niçin pazarlarda dolaşmak ihtiyacından kendisini kurtacak bir bahçesi yok?” ya da “O, bir sihirbazdır” türü sözleridir. “Böylece haktan saptılar da artık (ona ulaşacak) hiçbir yol bulamazlar.” Onlar, bütünüyle cahillik, sapıklık ve akılsızlık olan, birbiriyle çelişkili sözler söylediler. Bunların hiçbirisinde hidâyet namına bir şey yoktur. Hatta bu sözlerin hiç birisinde risaleti tenkit edebilecek türden asgari bir şüphe uyandıracak bir taraf dahi yoktur. Bu sözlere bakmak ve bunları düşünmekle aklı başında bir kişi, hemen bunların batıl olduğunu kesinlikle anlar ve ayrıca onları reddetmek ihtiyacını da duymaz. Bundan dolayı Yüce Allah, sadece onlara bakmayı ve üzerlerinde düşünmeyi emretmektedir: Acaba bunlar, gerçekten Allah Rasûlü’nün risaletini ve doğruluğunu kabul etmekte kesinlikle tereddüdü gerektirecek türden midir?
10. Bu bakımdan Yüce Allah, Peygamberine dünyada pek büyük hayırlar ve mallar vermeye kadir olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Dilerse sana bu (saydıklarından) daha hayırlısını... verebilecek olan Allah, yüceler yücesidir!” Yani O, dilerse onların söylediklerinden daha hayırlılarını verebilir. Daha sonra Yüce Allah, şu buyruğuyla buna açıklık getirmektedir:“altlarından ırmaklar akan bahçeler ve sana ait” alabildiğine yüksek ve görkemli “saraylar verebilecek olan…” O’nun kudret ve meşieti bunları yapmaktan aciz değildir. Ama dünya, Yüce Allah’ın nezdinde son derece önemsiz olduğundan dolayı O, gerçek dostlarına ve peygamberlerine hikmetinin gerektiği kadarını bu dünyadan vermiştir. O nedenle peygamberlere düşmanlık edenlerin: Niçin onlara bu dünyadan bol bol rızık verilmemiş ki? diye itiraz etmeleri, bir haksızlık ve cüretkârlıktır.
11. Onların söyledikleri bu sözlerin tutarsızlığı açıkça bilinen bir husus olduğundan dolayı Yüce Allah, bu sözlerini hakkı aramak ve delile uymak amacıyla söylemediklerini; aksine bu sözlerini işi yokuşa sürmek için, zalimlikleri ve hakkı yalanlamak isteyişleri nedeniyle söylediklerini bize haber vermektedir. Onlar kalplerinde bulunanı dile getirmişlerdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat onlar Kıyameti yalanladılar.” Hakka uymak maksadını gütmeyen, işi yokuşa sürmek için yalanlayan bir kimseyi doğru yola iletme imkânı yoktur. Onunla tartışmanın bir anlamı da yoktur. Onun tek bir çaresi vardır. O da azabın, tepesine inmesidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz de kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık.” Pek büyük bir ateş hazırladık. Bu ateşin alevi alabildiğine şiddetlidir. İçinde bulunacaklara karşı çok öfkeli ve uğultusu da pek şiddetli olacaktır.
12. “O ateş onları uzak bir yerden” henüz birbirlerine ulaşmadan önce “görünce onun” kendilerine karşı “onlar, onun öfkeli kaynayışını ve” kalpleri yerinden oynatan, yürekleri paramparça eden, korkusunun dehşetinden adeta kişiyi öldürecek duruma getiren “uğultusunu işiteceklerdir.” Bu ateş Yaratıcının gazabı dolayısı ile öfkelenecek, küfür ve kötülüklerinin fazlalığı dolayısıyla alevi daha da artacaktır.
13. “Onlar elleri boyunlarına bağlı bir halde onun dar bir yerine atıldıklarında” yani azaba uğratılacakları vakit onun tam ortasında ve daracık bir yerinde, içinde bulunanların izdiham edip sıkışacakları, zincirlere, bukağılara vurulmuş olacakları bir halde, işte o uğursuz yere varıp da en kötü bir şekilde hapsedilecekleri vakit “orada ölmek için yalvaracaklardır.” Kendilerine ölümün ve helakin gelmesi için rezil ve rüsvaylıkla beddua edeceklerdir. Haksız ve zalim olduklarını bileceklerdir. Yüce Allah’ın da haklarında adaletle hüküm verdiğini anlayacaklardır. Çünkü O, onları amelleri dolayısıyla böyle bir yere koymuştur.
14. Onların bu yalvarışlarının ve yardım isteyişlerinin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Allah’ın azabına karşı hiçbir yardım alamayacaklardır. Aksine onlara:“Bugün tek bir ölüm değil, pek çok ölüm için yalvarın” denecektir. Yani ölümü bundan kat kat fazla isteseniz dahi bunun, size üzüntü gam ve kederden başka hiçbir faydası olmayacaktır.
üce Allah, zalimlerin cezalarını beyan ettikten sonra takvâ sahiplerinin görecekleri mükâfatı dile getirmesi uygun düştüğünden dolayı devamla şöyle buyurmaktadır:

15- De ki:“Bu mu iyi yoksa takvâ sahiplerine vaat edilen ebedilik cenneti mi? Onların mükâfatı ve dönüş yeri orasıdır.” 16- Orada onlar için diledikleri her şey vardır ve orada ebediyen kalacaklardır. Bu, Rabbinin üzerine aldığı (ve kendisinden yerine getirmesi) istenen bir vaadidir.

15. Yani sen, onlara görüşlerinin tutarsızlığını ve zararlıyı faydalı olana tercih ettiklerini açıklamak üzere de ki:“Bu mu” yani size niteliklerini belirttiğim azap mı “iyi yoksa takvâ sahiplerine vaat edilen” ve ona ulaştırıcı azığı takvâ olan “ebedilik cenneti mi?” Çünkü takvânın gereğini yerine getiren kimseye Yüce Allah cenneti vaat etmiştir. Bu cennet, takvâlarına karşılık “onların mükâfatı ve dönüş yeri”dir. Onlar sonunda oraya varacaklar, orada yerleşecekler ve ebediyen orada kalacaklardır.
16. “Orada onlar için diledikleri herşey vardır.” İstedikleri, temenni edecekleri ve dileyecekleri her türlü lezzetli yiyecekler, içecekler, görkemli elbiseler, güzel eşler, yüksek köşkler, geniş bahçeler, güzelliklerinden, çeşitlerinden ve türlerinin fazlalığından dolayı seyredenlerin de yiyenlerin de çok hoşlandığı meyveler, cennet bahçeleri ve dalları arasında akıp duran ve diledikleri yerlere yönlendirebilecekleri bozulmayan sudan, tadı değişmeyen sütten, içenlere hoş bir lezzet veren şaraptan, saf baldan akan ırmaklar, güzel kokular, pek süslü meskenler, coşturucu güzellikleriyle kalbi hoş eden sesler, kardeşlerin birbirlerini ziyaret etmeleri, ahbaplarla neşeli görüşmeler, bütün bunlardan daha üstün olmak üzere de Rahim olan Rabbin yüzüne bakmak, sözünü işitmek ve O’na yakın olma lutfuna mazhar olmakla elde edilecek nimetler, O’nun rızası ile mutlu olmak, gazabından yana emin olmak, üstelik bütün bu nimetlerin sürekli ve devamlı oluşları, zaman geçtikçe artıp durmaları… İşte bütün bunlar, orada onlar içindir. “Bu, Rabbinin üzerine aldığı (ve kendisinden yerine getirmesi) istenen bir vaadidir.” Böyle bir cennete girmeyi ve buna ulaşıp kavuşmayı, takvâ sahibi kulları O’ndan hem halleriyle hem de sözleriyle ister ve dilerler. imdi, sözü edilen bu iki yurdun hangisi daha iyidir ve hangisi tercih edilmeye değerdir? Acaba bedbahtlık yurdu için amel edenler mi yoksa mutluluk yurdu için amel edenler mi daha üstün, daha akıllı ve daha çok övünmeye layıktır? Ey özlü akıl sahipleri, söyleyin! Andolsun ki hak apaçık ortadır. Yol apaydınlıktır. Haddi aşan ve kusurlu davranan herhangi bir kimsenin delili terk etmekte kendisini haklı çıkartacak hiçbir mazereti kalmamıştır. Ey bazı kimseler hakkında bedbahtlık, bazıları hakkında da bahtiyarlık hükmünü vermiş olan yüce Rabbimiz! Senden bizleri kendilerine o güzel mükâfat yurdu olan cenneti ve cemalini takdir etmiş olduğun kimselerden kılmanı niyaz ederiz. Allah’ım, bedbahtların hallerinden sana sığınır ve bu hallerden yana senden esenlik dileriz.

15- De ki:“Bu mu iyi yoksa takvâ sahiplerine vaat edilen ebedilik cenneti mi? Onların mükâfatı ve dönüş yeri orasıdır.” 16- Orada onlar için diledikleri her şey vardır ve orada ebediyen kalacaklardır. Bu, Rabbinin üzerine aldığı (ve kendisinden yerine getirmesi) istenen bir vaadidir.

15. Yani sen, onlara görüşlerinin tutarsızlığını ve zararlıyı faydalı olana tercih ettiklerini açıklamak üzere de ki:“Bu mu” yani size niteliklerini belirttiğim azap mı “iyi yoksa takvâ sahiplerine vaat edilen” ve ona ulaştırıcı azığı takvâ olan “ebedilik cenneti mi?” Çünkü takvânın gereğini yerine getiren kimseye Yüce Allah cenneti vaat etmiştir. Bu cennet, takvâlarına karşılık “onların mükâfatı ve dönüş yeri”dir. Onlar sonunda oraya varacaklar, orada yerleşecekler ve ebediyen orada kalacaklardır.
16. “Orada onlar için diledikleri herşey vardır.” İstedikleri, temenni edecekleri ve dileyecekleri her türlü lezzetli yiyecekler, içecekler, görkemli elbiseler, güzel eşler, yüksek köşkler, geniş bahçeler, güzelliklerinden, çeşitlerinden ve türlerinin fazlalığından dolayı seyredenlerin de yiyenlerin de çok hoşlandığı meyveler, cennet bahçeleri ve dalları arasında akıp duran ve diledikleri yerlere yönlendirebilecekleri bozulmayan sudan, tadı değişmeyen sütten, içenlere hoş bir lezzet veren şaraptan, saf baldan akan ırmaklar, güzel kokular, pek süslü meskenler, coşturucu güzellikleriyle kalbi hoş eden sesler, kardeşlerin birbirlerini ziyaret etmeleri, ahbaplarla neşeli görüşmeler, bütün bunlardan daha üstün olmak üzere de Rahim olan Rabbin yüzüne bakmak, sözünü işitmek ve O’na yakın olma lutfuna mazhar olmakla elde edilecek nimetler, O’nun rızası ile mutlu olmak, gazabından yana emin olmak, üstelik bütün bu nimetlerin sürekli ve devamlı oluşları, zaman geçtikçe artıp durmaları… İşte bütün bunlar, orada onlar içindir. “Bu, Rabbinin üzerine aldığı (ve kendisinden yerine getirmesi) istenen bir vaadidir.” Böyle bir cennete girmeyi ve buna ulaşıp kavuşmayı, takvâ sahibi kulları O’ndan hem halleriyle hem de sözleriyle ister ve dilerler. imdi, sözü edilen bu iki yurdun hangisi daha iyidir ve hangisi tercih edilmeye değerdir? Acaba bedbahtlık yurdu için amel edenler mi yoksa mutluluk yurdu için amel edenler mi daha üstün, daha akıllı ve daha çok övünmeye layıktır? Ey özlü akıl sahipleri, söyleyin! Andolsun ki hak apaçık ortadır. Yol apaydınlıktır. Haddi aşan ve kusurlu davranan herhangi bir kimsenin delili terk etmekte kendisini haklı çıkartacak hiçbir mazereti kalmamıştır. Ey bazı kimseler hakkında bedbahtlık, bazıları hakkında da bahtiyarlık hükmünü vermiş olan yüce Rabbimiz! Senden bizleri kendilerine o güzel mükâfat yurdu olan cenneti ve cemalini takdir etmiş olduğun kimselerden kılmanı niyaz ederiz. Allah’ım, bedbahtların hallerinden sana sığınır ve bu hallerden yana senden esenlik dileriz.

17- O gün O, onları ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini haşredip bir araya toplayacak ve şöyle diyecek:“Benim bu kullarımı siz mi saptırdınız yoksa kendileri mi yoldan saptılar?” 18- Diyecekler ki:“Seni tenzih ederiz! Senden başkasını dost edinmek bize yaraşmaz. Fakat Sen onları ve atalarını (uzunca bir süre dünyadan) faydalandırdın; öyle ki sonunda (seni) anmayı unuttular ve helâki hak eden bir kavim oldular.” 19- İşte (ibadet ettikleriniz) söylediklerinizde sizi yalanladılar. Artık ne azabı savabilirsiniz, ne de bir yardım bulabilirsiniz. Sizden her kim (şirk işleyerek nefsine) zulmederse ona büyük bir azap tattıracağız. 20- Senden önce gönderdiğimiz bütün rasûller de mutlaka yemek yer ve çarşılarda dolaşırlardı. Biz bazınızı bazınıza imtihan sebebi kıldık. Sabredecek misiniz? Rabbin her şeyi görendir.

17. Allah, kıyamet gününde müşriklerin ve ortak koştukları varlıkların durumlarını, o varlıkların onlardan uzak olduklarını söyleyeceklerini ve müşriklerin yaptıklarının boşa gideceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“O gün O, onları” yani o yalanlayıcı müşrikleri “ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini haşredip bir araya toplayacak” ve kendilerine ibadet edilen varlıklara, ibadet edenler için bir azar olmak üzere şöyle buyuracaktır:“Benim bu kullarımı siz mi saptırdınız yoksa kendileri mi yoldan saptılar?” Siz, bunlara kendinize ibadet etmelerini emredip bu işi onlara güzel ve çekici mi gösterdiniz yoksa onlar kendiliklerinden mi bu işi yaptılar?
18. “Diyecekler ki: “Seni tenzih ederiz!” Bu sözleriyle Yüce Allah’ı, ortak koşanların ortak koşmalarından tenzih edip kendilerinin bundan uzak olduklarını söyleyecekler. “Senden başkasını dost edinmek bize yaraşmaz.” Yani Senden başka varlıkları dost ve hami edinmemiz, onlara dua ve ibadet etmemiz bize yakışmaz. Sana ibadet etmeye ihtiyacı bulunan aciz kimseler olduğumuza ve Senden başkasına ibadetten de uzak olduğumuza göre nasıl olur da Sen herhangi bir kimseye bize ibadet etmesini emredebilirsin? (Seni bundan tenzih ederiz.) Bu, olacak şey değildir. Mana şöyle de olabilir: Biz Senin yanı sıra veli ve ilah edinilmekten “Seni tenzih ederiz!” Buna göre bu ayet, Meryem oğlu İsa Mesih aleyhisselam’ın ahirette söyleyeceği bildirilen şu sözleri andırmaktadır:“Allah: Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara Allah’ı bırakıp da beni ve anamı iki ilâh edinin diye sen mi söyledin? diyeceği zaman (İsa) der ki: Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Şâyet onu ben söylemiş isem zaten onu bilirsin. Sen benim içimde olanı bilirsin; ama Ben sende olanı bilemem. Şüphesiz Sen, gaybları çok iyi bilensin. Ben onlara bana emrettiğinden başkasını söylemedim: Rabbim ve Rabbimiz olan Allah’a ibadet edin, diye (söyledim)(el-Maide 5/116-117) Buna benzer bir ayet de şöyledir: “O gün onların hepsini haşredecek, sonra da meleklere şöyle diyecek: Bunlar size mi ibadet ederlerdi? Melekler diyecekler ki: Tenzih ederiz Seni! Bizim velimiz/mabudumuz onlar değil, Sensin. Aksine onlar cinlere ibadet ediyorlardı. Bunların çoğu onlara inanıyorlardı.”(Sebe, 30/40-41); “İnsanlar bir araya toplandıklarında onlar kendilerine düşman kesilir ve onların ibadetlerini inkâr ederler.”(el-Ahkâf, 46/6) nlar, kendilerinin başkalarını Allah’tan başkasına ibadete davet etmekten yahut da onları saptırmış olmaktan uzak olduklarını belirttikten sonra müşriklerin sapmasını gerektiren sebebi de dile getirerek şöyle diyeceklerdir:“Fakat sen onları ve atalarını” dünyevi arzu ve nefsi istekler bakımından “faydalandırdın, öyle ki sonunda” dünya zevkleri ve arzularıyla meşgul olup (seni) anmayı unuttular.” Böylelikle dünyalarını korurken dinlerini kaybettiler “ve helâki hak eden bir kavim oldular.” Hayırsız bir kavim, iyi hiçbir şeye elverişli olmayan birileri oldular. Helâk olmaktan başka bir şeye müstehak değildiler. Bu sözleriyle onlar, müşriklerin hidâyete niçin uymalarına engel olan şeyi dile getirmiş olacaklardır ki bu engel, dünya nimetlerinden kendilerini hidâyete yönelmekten alıkoyacak derecede çok faydalanmalarıdır. Hidâyet bulmamalarını gerektiren sebep ise kendilerinin hayırsız olmalarıdır. Hidâyet bulmamalarını gerektiren sebeple hidâyet bulmalarına mani olan engel bir arada olunca artık sen böylelerinde kötülük namına ne ararsan bulabilir, helâklarına sebep olacak ne varsa onlarda bulunduğunu görebilirsin.
19. Ortak koştukları varlıklar onlardan uzak olduklarını belirttikten sonra Yüce Allah inat edenleri azarlamak üzere şöyle buyuracaktır:“İşte (ibadet ettikleriniz) söylediklerinizde sizi yalanladılar.” Sizin iddianıza göre bunlar, size kendilerine ibadet etmenizi emretmiş, sizin yaptıklarınıza razı olmuş ve Rabbinizin huzurunda size şefaatçi olacaklarını söylemişlerdi. İşte şimdi bu iddianızı yalandılar ve size en büyük düşmanlardan oldular. O bakımdan sizin azaba uğramanız hak olmuştur. “Artık ne azabı” kendi gücünüzle yahut fidye vererek veya başka bir yolla “savabilirsiniz, ne de” acizliğiniz dolayısıyla ve yardımcınız bulunmadığı için “bir yardım bulabilirsiniz.” Görüldüğü gibi başkalarını taklit eden sapık cahiller hakkında verilen bu hüküm, çok ağır ve kötü bir hüküm, akibetleri de en şerli ve fena bir akibet olacaktır. Hakkı bilmekle birlikte ondan sapıp uzaklaşan inatçılara gelince böylesi hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizden” kim zalimlik ederek ve inat ile hakkı terk edip “(şirk işleyerek nefsine) zulmederse ona büyük bir azap tattıracağız.” Öyle ki hiçbir beşer miktarını takdir edemez, mahiyetini anlatamaz.
20. Daha sonra Yüce Allah, yalanlayanların az önce geçen sözlerine cevap olmak üzere şöyle buyurmaktadır:“Senden önce gönderdiğimiz bütün rasûller de mutlaka yemek yer ve çarşılarda dolaşırlardı.” Çünkü biz, onları yemek yemeyen bir ceset kılmadığımız gibi onlar melek de değillerdi. İşte senden önceki peygamberler örnek olarak sana yeter. Zenginlik ve fakirliğe gelince o, bir sınama aracıdır ve Yüce Allah’ın bunda bir hikmeti vardır. O nedenle Allah:“Biz bazınızı bazınıza imtihan sebebi kıldık” buyurmaktadır. Peygamber, kendilerine peygamber gönderilenler için bir imtihan aracıdır. Onunla itaat edenlerle isyankârlar ortaya çıkartılır. Biz, peygamberleri de insanları davet etmekle sınadık. Zenginler, fakir için bir sınavdır. Fakirler de zenginler için bir sınavdır. İşte bu şekilde bu dünya yurdundaki her çeşit insan böyledir. Bu yurt sınama, imtihan ve deneme yurdudur. Bu denemeden maksat ise şudur:“Sabredecek misiniz?” Yani sabredip yerine getirmeniz gereken görevinizi ifa edip Mevlanızın mükâfatına mı layık olacaksınız yoksa sabretmeyerek O’nun tarafından cezalandırılmayı mı hak edeceksiniz? “Rabbin her şeyi görendir.” O, sizin hallerinizi görür ve bilir. Risalete elverişli olduğunu bildiği kimseleri seçer ve lütfuyla onlara bu görevi ihsan eder. O, sizin amellerinizi bilir ve onların karşılığını size verecektir. Hayır ise hayır, şer ise şer.

17- O gün O, onları ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini haşredip bir araya toplayacak ve şöyle diyecek:“Benim bu kullarımı siz mi saptırdınız yoksa kendileri mi yoldan saptılar?” 18- Diyecekler ki:“Seni tenzih ederiz! Senden başkasını dost edinmek bize yaraşmaz. Fakat Sen onları ve atalarını (uzunca bir süre dünyadan) faydalandırdın; öyle ki sonunda (seni) anmayı unuttular ve helâki hak eden bir kavim oldular.” 19- İşte (ibadet ettikleriniz) söylediklerinizde sizi yalanladılar. Artık ne azabı savabilirsiniz, ne de bir yardım bulabilirsiniz. Sizden her kim (şirk işleyerek nefsine) zulmederse ona büyük bir azap tattıracağız. 20- Senden önce gönderdiğimiz bütün rasûller de mutlaka yemek yer ve çarşılarda dolaşırlardı. Biz bazınızı bazınıza imtihan sebebi kıldık. Sabredecek misiniz? Rabbin her şeyi görendir.

17. Allah, kıyamet gününde müşriklerin ve ortak koştukları varlıkların durumlarını, o varlıkların onlardan uzak olduklarını söyleyeceklerini ve müşriklerin yaptıklarının boşa gideceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“O gün O, onları” yani o yalanlayıcı müşrikleri “ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini haşredip bir araya toplayacak” ve kendilerine ibadet edilen varlıklara, ibadet edenler için bir azar olmak üzere şöyle buyuracaktır:“Benim bu kullarımı siz mi saptırdınız yoksa kendileri mi yoldan saptılar?” Siz, bunlara kendinize ibadet etmelerini emredip bu işi onlara güzel ve çekici mi gösterdiniz yoksa onlar kendiliklerinden mi bu işi yaptılar?
18. “Diyecekler ki: “Seni tenzih ederiz!” Bu sözleriyle Yüce Allah’ı, ortak koşanların ortak koşmalarından tenzih edip kendilerinin bundan uzak olduklarını söyleyecekler. “Senden başkasını dost edinmek bize yaraşmaz.” Yani Senden başka varlıkları dost ve hami edinmemiz, onlara dua ve ibadet etmemiz bize yakışmaz. Sana ibadet etmeye ihtiyacı bulunan aciz kimseler olduğumuza ve Senden başkasına ibadetten de uzak olduğumuza göre nasıl olur da Sen herhangi bir kimseye bize ibadet etmesini emredebilirsin? (Seni bundan tenzih ederiz.) Bu, olacak şey değildir. Mana şöyle de olabilir: Biz Senin yanı sıra veli ve ilah edinilmekten “Seni tenzih ederiz!” Buna göre bu ayet, Meryem oğlu İsa Mesih aleyhisselam’ın ahirette söyleyeceği bildirilen şu sözleri andırmaktadır:“Allah: Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara Allah’ı bırakıp da beni ve anamı iki ilâh edinin diye sen mi söyledin? diyeceği zaman (İsa) der ki: Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Şâyet onu ben söylemiş isem zaten onu bilirsin. Sen benim içimde olanı bilirsin; ama Ben sende olanı bilemem. Şüphesiz Sen, gaybları çok iyi bilensin. Ben onlara bana emrettiğinden başkasını söylemedim: Rabbim ve Rabbimiz olan Allah’a ibadet edin, diye (söyledim)(el-Maide 5/116-117) Buna benzer bir ayet de şöyledir: “O gün onların hepsini haşredecek, sonra da meleklere şöyle diyecek: Bunlar size mi ibadet ederlerdi? Melekler diyecekler ki: Tenzih ederiz Seni! Bizim velimiz/mabudumuz onlar değil, Sensin. Aksine onlar cinlere ibadet ediyorlardı. Bunların çoğu onlara inanıyorlardı.”(Sebe, 30/40-41); “İnsanlar bir araya toplandıklarında onlar kendilerine düşman kesilir ve onların ibadetlerini inkâr ederler.”(el-Ahkâf, 46/6) nlar, kendilerinin başkalarını Allah’tan başkasına ibadete davet etmekten yahut da onları saptırmış olmaktan uzak olduklarını belirttikten sonra müşriklerin sapmasını gerektiren sebebi de dile getirerek şöyle diyeceklerdir:“Fakat sen onları ve atalarını” dünyevi arzu ve nefsi istekler bakımından “faydalandırdın, öyle ki sonunda” dünya zevkleri ve arzularıyla meşgul olup (seni) anmayı unuttular.” Böylelikle dünyalarını korurken dinlerini kaybettiler “ve helâki hak eden bir kavim oldular.” Hayırsız bir kavim, iyi hiçbir şeye elverişli olmayan birileri oldular. Helâk olmaktan başka bir şeye müstehak değildiler. Bu sözleriyle onlar, müşriklerin hidâyete niçin uymalarına engel olan şeyi dile getirmiş olacaklardır ki bu engel, dünya nimetlerinden kendilerini hidâyete yönelmekten alıkoyacak derecede çok faydalanmalarıdır. Hidâyet bulmamalarını gerektiren sebep ise kendilerinin hayırsız olmalarıdır. Hidâyet bulmamalarını gerektiren sebeple hidâyet bulmalarına mani olan engel bir arada olunca artık sen böylelerinde kötülük namına ne ararsan bulabilir, helâklarına sebep olacak ne varsa onlarda bulunduğunu görebilirsin.
19. Ortak koştukları varlıklar onlardan uzak olduklarını belirttikten sonra Yüce Allah inat edenleri azarlamak üzere şöyle buyuracaktır:“İşte (ibadet ettikleriniz) söylediklerinizde sizi yalanladılar.” Sizin iddianıza göre bunlar, size kendilerine ibadet etmenizi emretmiş, sizin yaptıklarınıza razı olmuş ve Rabbinizin huzurunda size şefaatçi olacaklarını söylemişlerdi. İşte şimdi bu iddianızı yalandılar ve size en büyük düşmanlardan oldular. O bakımdan sizin azaba uğramanız hak olmuştur. “Artık ne azabı” kendi gücünüzle yahut fidye vererek veya başka bir yolla “savabilirsiniz, ne de” acizliğiniz dolayısıyla ve yardımcınız bulunmadığı için “bir yardım bulabilirsiniz.” Görüldüğü gibi başkalarını taklit eden sapık cahiller hakkında verilen bu hüküm, çok ağır ve kötü bir hüküm, akibetleri de en şerli ve fena bir akibet olacaktır. Hakkı bilmekle birlikte ondan sapıp uzaklaşan inatçılara gelince böylesi hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizden” kim zalimlik ederek ve inat ile hakkı terk edip “(şirk işleyerek nefsine) zulmederse ona büyük bir azap tattıracağız.” Öyle ki hiçbir beşer miktarını takdir edemez, mahiyetini anlatamaz.
20. Daha sonra Yüce Allah, yalanlayanların az önce geçen sözlerine cevap olmak üzere şöyle buyurmaktadır:“Senden önce gönderdiğimiz bütün rasûller de mutlaka yemek yer ve çarşılarda dolaşırlardı.” Çünkü biz, onları yemek yemeyen bir ceset kılmadığımız gibi onlar melek de değillerdi. İşte senden önceki peygamberler örnek olarak sana yeter. Zenginlik ve fakirliğe gelince o, bir sınama aracıdır ve Yüce Allah’ın bunda bir hikmeti vardır. O nedenle Allah:“Biz bazınızı bazınıza imtihan sebebi kıldık” buyurmaktadır. Peygamber, kendilerine peygamber gönderilenler için bir imtihan aracıdır. Onunla itaat edenlerle isyankârlar ortaya çıkartılır. Biz, peygamberleri de insanları davet etmekle sınadık. Zenginler, fakir için bir sınavdır. Fakirler de zenginler için bir sınavdır. İşte bu şekilde bu dünya yurdundaki her çeşit insan böyledir. Bu yurt sınama, imtihan ve deneme yurdudur. Bu denemeden maksat ise şudur:“Sabredecek misiniz?” Yani sabredip yerine getirmeniz gereken görevinizi ifa edip Mevlanızın mükâfatına mı layık olacaksınız yoksa sabretmeyerek O’nun tarafından cezalandırılmayı mı hak edeceksiniz? “Rabbin her şeyi görendir.” O, sizin hallerinizi görür ve bilir. Risalete elverişli olduğunu bildiği kimseleri seçer ve lütfuyla onlara bu görevi ihsan eder. O, sizin amellerinizi bilir ve onların karşılığını size verecektir. Hayır ise hayır, şer ise şer.

17- O gün O, onları ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini haşredip bir araya toplayacak ve şöyle diyecek:“Benim bu kullarımı siz mi saptırdınız yoksa kendileri mi yoldan saptılar?” 18- Diyecekler ki:“Seni tenzih ederiz! Senden başkasını dost edinmek bize yaraşmaz. Fakat Sen onları ve atalarını (uzunca bir süre dünyadan) faydalandırdın; öyle ki sonunda (seni) anmayı unuttular ve helâki hak eden bir kavim oldular.” 19- İşte (ibadet ettikleriniz) söylediklerinizde sizi yalanladılar. Artık ne azabı savabilirsiniz, ne de bir yardım bulabilirsiniz. Sizden her kim (şirk işleyerek nefsine) zulmederse ona büyük bir azap tattıracağız. 20- Senden önce gönderdiğimiz bütün rasûller de mutlaka yemek yer ve çarşılarda dolaşırlardı. Biz bazınızı bazınıza imtihan sebebi kıldık. Sabredecek misiniz? Rabbin her şeyi görendir.

17. Allah, kıyamet gününde müşriklerin ve ortak koştukları varlıkların durumlarını, o varlıkların onlardan uzak olduklarını söyleyeceklerini ve müşriklerin yaptıklarının boşa gideceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“O gün O, onları” yani o yalanlayıcı müşrikleri “ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini haşredip bir araya toplayacak” ve kendilerine ibadet edilen varlıklara, ibadet edenler için bir azar olmak üzere şöyle buyuracaktır:“Benim bu kullarımı siz mi saptırdınız yoksa kendileri mi yoldan saptılar?” Siz, bunlara kendinize ibadet etmelerini emredip bu işi onlara güzel ve çekici mi gösterdiniz yoksa onlar kendiliklerinden mi bu işi yaptılar?
18. “Diyecekler ki: “Seni tenzih ederiz!” Bu sözleriyle Yüce Allah’ı, ortak koşanların ortak koşmalarından tenzih edip kendilerinin bundan uzak olduklarını söyleyecekler. “Senden başkasını dost edinmek bize yaraşmaz.” Yani Senden başka varlıkları dost ve hami edinmemiz, onlara dua ve ibadet etmemiz bize yakışmaz. Sana ibadet etmeye ihtiyacı bulunan aciz kimseler olduğumuza ve Senden başkasına ibadetten de uzak olduğumuza göre nasıl olur da Sen herhangi bir kimseye bize ibadet etmesini emredebilirsin? (Seni bundan tenzih ederiz.) Bu, olacak şey değildir. Mana şöyle de olabilir: Biz Senin yanı sıra veli ve ilah edinilmekten “Seni tenzih ederiz!” Buna göre bu ayet, Meryem oğlu İsa Mesih aleyhisselam’ın ahirette söyleyeceği bildirilen şu sözleri andırmaktadır:“Allah: Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara Allah’ı bırakıp da beni ve anamı iki ilâh edinin diye sen mi söyledin? diyeceği zaman (İsa) der ki: Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Şâyet onu ben söylemiş isem zaten onu bilirsin. Sen benim içimde olanı bilirsin; ama Ben sende olanı bilemem. Şüphesiz Sen, gaybları çok iyi bilensin. Ben onlara bana emrettiğinden başkasını söylemedim: Rabbim ve Rabbimiz olan Allah’a ibadet edin, diye (söyledim)(el-Maide 5/116-117) Buna benzer bir ayet de şöyledir: “O gün onların hepsini haşredecek, sonra da meleklere şöyle diyecek: Bunlar size mi ibadet ederlerdi? Melekler diyecekler ki: Tenzih ederiz Seni! Bizim velimiz/mabudumuz onlar değil, Sensin. Aksine onlar cinlere ibadet ediyorlardı. Bunların çoğu onlara inanıyorlardı.”(Sebe, 30/40-41); “İnsanlar bir araya toplandıklarında onlar kendilerine düşman kesilir ve onların ibadetlerini inkâr ederler.”(el-Ahkâf, 46/6) nlar, kendilerinin başkalarını Allah’tan başkasına ibadete davet etmekten yahut da onları saptırmış olmaktan uzak olduklarını belirttikten sonra müşriklerin sapmasını gerektiren sebebi de dile getirerek şöyle diyeceklerdir:“Fakat sen onları ve atalarını” dünyevi arzu ve nefsi istekler bakımından “faydalandırdın, öyle ki sonunda” dünya zevkleri ve arzularıyla meşgul olup (seni) anmayı unuttular.” Böylelikle dünyalarını korurken dinlerini kaybettiler “ve helâki hak eden bir kavim oldular.” Hayırsız bir kavim, iyi hiçbir şeye elverişli olmayan birileri oldular. Helâk olmaktan başka bir şeye müstehak değildiler. Bu sözleriyle onlar, müşriklerin hidâyete niçin uymalarına engel olan şeyi dile getirmiş olacaklardır ki bu engel, dünya nimetlerinden kendilerini hidâyete yönelmekten alıkoyacak derecede çok faydalanmalarıdır. Hidâyet bulmamalarını gerektiren sebep ise kendilerinin hayırsız olmalarıdır. Hidâyet bulmamalarını gerektiren sebeple hidâyet bulmalarına mani olan engel bir arada olunca artık sen böylelerinde kötülük namına ne ararsan bulabilir, helâklarına sebep olacak ne varsa onlarda bulunduğunu görebilirsin.
19. Ortak koştukları varlıklar onlardan uzak olduklarını belirttikten sonra Yüce Allah inat edenleri azarlamak üzere şöyle buyuracaktır:“İşte (ibadet ettikleriniz) söylediklerinizde sizi yalanladılar.” Sizin iddianıza göre bunlar, size kendilerine ibadet etmenizi emretmiş, sizin yaptıklarınıza razı olmuş ve Rabbinizin huzurunda size şefaatçi olacaklarını söylemişlerdi. İşte şimdi bu iddianızı yalandılar ve size en büyük düşmanlardan oldular. O bakımdan sizin azaba uğramanız hak olmuştur. “Artık ne azabı” kendi gücünüzle yahut fidye vererek veya başka bir yolla “savabilirsiniz, ne de” acizliğiniz dolayısıyla ve yardımcınız bulunmadığı için “bir yardım bulabilirsiniz.” Görüldüğü gibi başkalarını taklit eden sapık cahiller hakkında verilen bu hüküm, çok ağır ve kötü bir hüküm, akibetleri de en şerli ve fena bir akibet olacaktır. Hakkı bilmekle birlikte ondan sapıp uzaklaşan inatçılara gelince böylesi hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizden” kim zalimlik ederek ve inat ile hakkı terk edip “(şirk işleyerek nefsine) zulmederse ona büyük bir azap tattıracağız.” Öyle ki hiçbir beşer miktarını takdir edemez, mahiyetini anlatamaz.
20. Daha sonra Yüce Allah, yalanlayanların az önce geçen sözlerine cevap olmak üzere şöyle buyurmaktadır:“Senden önce gönderdiğimiz bütün rasûller de mutlaka yemek yer ve çarşılarda dolaşırlardı.” Çünkü biz, onları yemek yemeyen bir ceset kılmadığımız gibi onlar melek de değillerdi. İşte senden önceki peygamberler örnek olarak sana yeter. Zenginlik ve fakirliğe gelince o, bir sınama aracıdır ve Yüce Allah’ın bunda bir hikmeti vardır. O nedenle Allah:“Biz bazınızı bazınıza imtihan sebebi kıldık” buyurmaktadır. Peygamber, kendilerine peygamber gönderilenler için bir imtihan aracıdır. Onunla itaat edenlerle isyankârlar ortaya çıkartılır. Biz, peygamberleri de insanları davet etmekle sınadık. Zenginler, fakir için bir sınavdır. Fakirler de zenginler için bir sınavdır. İşte bu şekilde bu dünya yurdundaki her çeşit insan böyledir. Bu yurt sınama, imtihan ve deneme yurdudur. Bu denemeden maksat ise şudur:“Sabredecek misiniz?” Yani sabredip yerine getirmeniz gereken görevinizi ifa edip Mevlanızın mükâfatına mı layık olacaksınız yoksa sabretmeyerek O’nun tarafından cezalandırılmayı mı hak edeceksiniz? “Rabbin her şeyi görendir.” O, sizin hallerinizi görür ve bilir. Risalete elverişli olduğunu bildiği kimseleri seçer ve lütfuyla onlara bu görevi ihsan eder. O, sizin amellerinizi bilir ve onların karşılığını size verecektir. Hayır ise hayır, şer ise şer.

17- O gün O, onları ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini haşredip bir araya toplayacak ve şöyle diyecek:“Benim bu kullarımı siz mi saptırdınız yoksa kendileri mi yoldan saptılar?” 18- Diyecekler ki:“Seni tenzih ederiz! Senden başkasını dost edinmek bize yaraşmaz. Fakat Sen onları ve atalarını (uzunca bir süre dünyadan) faydalandırdın; öyle ki sonunda (seni) anmayı unuttular ve helâki hak eden bir kavim oldular.” 19- İşte (ibadet ettikleriniz) söylediklerinizde sizi yalanladılar. Artık ne azabı savabilirsiniz, ne de bir yardım bulabilirsiniz. Sizden her kim (şirk işleyerek nefsine) zulmederse ona büyük bir azap tattıracağız. 20- Senden önce gönderdiğimiz bütün rasûller de mutlaka yemek yer ve çarşılarda dolaşırlardı. Biz bazınızı bazınıza imtihan sebebi kıldık. Sabredecek misiniz? Rabbin her şeyi görendir.

17. Allah, kıyamet gününde müşriklerin ve ortak koştukları varlıkların durumlarını, o varlıkların onlardan uzak olduklarını söyleyeceklerini ve müşriklerin yaptıklarının boşa gideceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“O gün O, onları” yani o yalanlayıcı müşrikleri “ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini haşredip bir araya toplayacak” ve kendilerine ibadet edilen varlıklara, ibadet edenler için bir azar olmak üzere şöyle buyuracaktır:“Benim bu kullarımı siz mi saptırdınız yoksa kendileri mi yoldan saptılar?” Siz, bunlara kendinize ibadet etmelerini emredip bu işi onlara güzel ve çekici mi gösterdiniz yoksa onlar kendiliklerinden mi bu işi yaptılar?
18. “Diyecekler ki: “Seni tenzih ederiz!” Bu sözleriyle Yüce Allah’ı, ortak koşanların ortak koşmalarından tenzih edip kendilerinin bundan uzak olduklarını söyleyecekler. “Senden başkasını dost edinmek bize yaraşmaz.” Yani Senden başka varlıkları dost ve hami edinmemiz, onlara dua ve ibadet etmemiz bize yakışmaz. Sana ibadet etmeye ihtiyacı bulunan aciz kimseler olduğumuza ve Senden başkasına ibadetten de uzak olduğumuza göre nasıl olur da Sen herhangi bir kimseye bize ibadet etmesini emredebilirsin? (Seni bundan tenzih ederiz.) Bu, olacak şey değildir. Mana şöyle de olabilir: Biz Senin yanı sıra veli ve ilah edinilmekten “Seni tenzih ederiz!” Buna göre bu ayet, Meryem oğlu İsa Mesih aleyhisselam’ın ahirette söyleyeceği bildirilen şu sözleri andırmaktadır:“Allah: Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara Allah’ı bırakıp da beni ve anamı iki ilâh edinin diye sen mi söyledin? diyeceği zaman (İsa) der ki: Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Şâyet onu ben söylemiş isem zaten onu bilirsin. Sen benim içimde olanı bilirsin; ama Ben sende olanı bilemem. Şüphesiz Sen, gaybları çok iyi bilensin. Ben onlara bana emrettiğinden başkasını söylemedim: Rabbim ve Rabbimiz olan Allah’a ibadet edin, diye (söyledim)(el-Maide 5/116-117) Buna benzer bir ayet de şöyledir: “O gün onların hepsini haşredecek, sonra da meleklere şöyle diyecek: Bunlar size mi ibadet ederlerdi? Melekler diyecekler ki: Tenzih ederiz Seni! Bizim velimiz/mabudumuz onlar değil, Sensin. Aksine onlar cinlere ibadet ediyorlardı. Bunların çoğu onlara inanıyorlardı.”(Sebe, 30/40-41); “İnsanlar bir araya toplandıklarında onlar kendilerine düşman kesilir ve onların ibadetlerini inkâr ederler.”(el-Ahkâf, 46/6) nlar, kendilerinin başkalarını Allah’tan başkasına ibadete davet etmekten yahut da onları saptırmış olmaktan uzak olduklarını belirttikten sonra müşriklerin sapmasını gerektiren sebebi de dile getirerek şöyle diyeceklerdir:“Fakat sen onları ve atalarını” dünyevi arzu ve nefsi istekler bakımından “faydalandırdın, öyle ki sonunda” dünya zevkleri ve arzularıyla meşgul olup (seni) anmayı unuttular.” Böylelikle dünyalarını korurken dinlerini kaybettiler “ve helâki hak eden bir kavim oldular.” Hayırsız bir kavim, iyi hiçbir şeye elverişli olmayan birileri oldular. Helâk olmaktan başka bir şeye müstehak değildiler. Bu sözleriyle onlar, müşriklerin hidâyete niçin uymalarına engel olan şeyi dile getirmiş olacaklardır ki bu engel, dünya nimetlerinden kendilerini hidâyete yönelmekten alıkoyacak derecede çok faydalanmalarıdır. Hidâyet bulmamalarını gerektiren sebep ise kendilerinin hayırsız olmalarıdır. Hidâyet bulmamalarını gerektiren sebeple hidâyet bulmalarına mani olan engel bir arada olunca artık sen böylelerinde kötülük namına ne ararsan bulabilir, helâklarına sebep olacak ne varsa onlarda bulunduğunu görebilirsin.
19. Ortak koştukları varlıklar onlardan uzak olduklarını belirttikten sonra Yüce Allah inat edenleri azarlamak üzere şöyle buyuracaktır:“İşte (ibadet ettikleriniz) söylediklerinizde sizi yalanladılar.” Sizin iddianıza göre bunlar, size kendilerine ibadet etmenizi emretmiş, sizin yaptıklarınıza razı olmuş ve Rabbinizin huzurunda size şefaatçi olacaklarını söylemişlerdi. İşte şimdi bu iddianızı yalandılar ve size en büyük düşmanlardan oldular. O bakımdan sizin azaba uğramanız hak olmuştur. “Artık ne azabı” kendi gücünüzle yahut fidye vererek veya başka bir yolla “savabilirsiniz, ne de” acizliğiniz dolayısıyla ve yardımcınız bulunmadığı için “bir yardım bulabilirsiniz.” Görüldüğü gibi başkalarını taklit eden sapık cahiller hakkında verilen bu hüküm, çok ağır ve kötü bir hüküm, akibetleri de en şerli ve fena bir akibet olacaktır. Hakkı bilmekle birlikte ondan sapıp uzaklaşan inatçılara gelince böylesi hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizden” kim zalimlik ederek ve inat ile hakkı terk edip “(şirk işleyerek nefsine) zulmederse ona büyük bir azap tattıracağız.” Öyle ki hiçbir beşer miktarını takdir edemez, mahiyetini anlatamaz.
20. Daha sonra Yüce Allah, yalanlayanların az önce geçen sözlerine cevap olmak üzere şöyle buyurmaktadır:“Senden önce gönderdiğimiz bütün rasûller de mutlaka yemek yer ve çarşılarda dolaşırlardı.” Çünkü biz, onları yemek yemeyen bir ceset kılmadığımız gibi onlar melek de değillerdi. İşte senden önceki peygamberler örnek olarak sana yeter. Zenginlik ve fakirliğe gelince o, bir sınama aracıdır ve Yüce Allah’ın bunda bir hikmeti vardır. O nedenle Allah:“Biz bazınızı bazınıza imtihan sebebi kıldık” buyurmaktadır. Peygamber, kendilerine peygamber gönderilenler için bir imtihan aracıdır. Onunla itaat edenlerle isyankârlar ortaya çıkartılır. Biz, peygamberleri de insanları davet etmekle sınadık. Zenginler, fakir için bir sınavdır. Fakirler de zenginler için bir sınavdır. İşte bu şekilde bu dünya yurdundaki her çeşit insan böyledir. Bu yurt sınama, imtihan ve deneme yurdudur. Bu denemeden maksat ise şudur:“Sabredecek misiniz?” Yani sabredip yerine getirmeniz gereken görevinizi ifa edip Mevlanızın mükâfatına mı layık olacaksınız yoksa sabretmeyerek O’nun tarafından cezalandırılmayı mı hak edeceksiniz? “Rabbin her şeyi görendir.” O, sizin hallerinizi görür ve bilir. Risalete elverişli olduğunu bildiği kimseleri seçer ve lütfuyla onlara bu görevi ihsan eder. O, sizin amellerinizi bilir ve onların karşılığını size verecektir. Hayır ise hayır, şer ise şer.

21- Bize kavuşacaklarını ummayanlar dediler ki:“Bize melekler indirilmeli yahut Rabbimizi görmeli değil miydik?” Andolsun ki onlar, kendilerini çok büyük gördüler ve azgınlıkta çok ileri gittiler. 22- Gün gelecek melekleri göreceklerdir; ama o gün günahkârlar için hiçbir sevindirici haber olmayacaktır. (Aksine melekler onlara:)“Size cennet yasaktır, yasak!” diyeceklerdir. 23- Biz de işledikleri (iyi görünümlü) amellerine yönelip onları havaya saçılmış toz zerreleri yapacağız.

21. Yani Allah Rasûlünü, Allah’ın vaadini ve tehdidini yalanlayan, kalplerinde tehdit korkusu ve yaratana kavuşma umudu bulunmayanlar dediler ki:“Bize melekler indirilmeli yahut Rabbimizi görmeli değil miydik?” Niçin melekler inip de senin peygamberliğine tanıklık etmiyor? Bu hususta seni desteklemiyor? Yahut da niye rasûl olarak melekler inmiyor? Ya da niye Rabbimizi görmüyoruz? O, bizimle konuşarak: Bu, benim rasûlümdür; ona tâbi olun, demiyor? Bu, Allah Rasûlüne hiçbir gerekçesi olmayan bir karşı çıkıştır. Bir kibirlenme, boş bir büyüklük taslama ve inatlaşmadır. “Andolsun ki onlar” böyle bir teklifte bulunup bu şekilde bir cüretkârlık göstermekle “kendilerini çok büyük gördüler ve azgınlıkta çok ileri gittiler.” Ey zavallılar, sefiller! Siz kim oluyorsunuz ki Allah’ı görmek talebinde bulunuyor ve risaletin ispatı için bunun şart olduğunu ileri sürebiliyorsunuz? Bundan daha büyük bir kibir olabilir mi? “Azgınlıkta çok ileri gittiler.” Hakka karşı alabildiğine katılaştılar. Büyük bir direnç gösterdiler. Kalpleri taşlardan daha katı, demirden daha serttir. O nedenle hakka karşı yumuşamaz. Öğüt verenlere de kulak vermiyorlar. Bu yüzden hiçbir öğüt ve hatırlatmanın onlara faydası olmuyor. Uyarıcı peygamberler kendilerine geldiklerinde de hakka uymuyorlar. Aksine hem insanların en doğru sözlüsüne ve onların iyiliklerini en çok isteyene hem de Allah’ın apaçık âyetlerine yüz çevirmekle ve onları yalanlamakla karşılık veriyorlar. Acaba bundan daha büyük bir azgınlık var mı? İşte bundan dolayı amelleri boşa çıkmış, yok olup gitmiş, en büyük hüsrana ve mahrumiyete mahkûm olmuşlardır.
22. “Gün gelecek” inmelerini istedikleri o “melekleri göreceklerdir; ama o gün günahkârlar için hiçbir sevindirici haber olmayacaktır.” Bu suç ve günahlarına, inatlarına devam ettikleri sürece onları, ancak kendilerine ceza ve ilâhi azabı indirirken göreceklerdir. Onlarla karşılaşacakları ilk hal, ölüm esnasında üzerlerine meleklerin ineceği vakittir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen zalimleri ölümün sıkıntıları içinde meleklerin, ellerini uzatarak: Ruhlarınızı çıkarın, Allah’a karşı haksız yere söylediklerinizden O’nun âyetlerine karşı kibirlendiğinizden dolayı bugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız, derken bir görsen!”(el-En’am, 6/93) Daha sonra kabirde onları göreceklerdir; şöyle ki münker ve nekir onlara gelerek Rableri, peygamberleri ve dinleri hakkında soru soracaklar, onlar ise kendilerini kurtaracak bir cevap veremeyeceklerdir. İşte o zaman ilâhi azap üzerlerine inecek ve artık onlar rahmetten, rahmet de onlardan uzak kalacaktır. Sonra kıyamet gününde onları göreceklerdir ki o vakit melekler, onları cehenneme doğru sürecekler ve onları azaba sokup cezalandıracak olan cehennem bekçilerine teslim edeceklerdir. İşte onların teklifleri ve istedikleri budur ve eğer bu suçlarını işlemeye devam edecek olurlarsa mutlaka onları görecek ve onlarla karşılaşacaklardır. Ama o vakit meleklerden Allah’a sığınacak ve onlardan kaçmaya çalışacaklardır. Fakat kaçış yerleri olmayacaktır. (Aksine melekler onlara:) “Size cennet yasaktır, yasak!” diyeceklerdir.” Yüce Allah başka bir yerde şöyle buyurmaktadır: “Ey cin ve insan topluluğu! Eğer göklerle yerin bucaklarından kaçmaya güçünüz yetiyorsa kaçın; ama buna dair güç ve imkânınız olmadıkça kaçamazsınız ki... (er-Rahman, 55/33)
23. “Biz de işledikleri (iyi görünümlü) amellerine” yani iyi olduğunu umdukları ve uğrunda didinip durdukları amellerine “yönelip onları havaya saçılmış toz zerreleri yapacağız.” Yani amelleri geçersiz olacak, yok olup gidecektir. Bu amellerini kaybetmiş olacaklar, ecrinden de mahrum edileceklerdir. Üstelik bundan dolayı ceza da göreceklerdir. Bunun sebebi ise amellerinin imanla yapılmamış olması, bu amellerin Allah’ı ve peygamberlerini yalanlayan kimselerden sadır olmasıdır. Yüce Allah’ın kabul edeceği amel; ihlâslı, peygamberleri tasdik eden ve amelinde onlara tâbi olan mü’minden sadır olan amellerdir.