Vegere rûpela Tefsîr-i Sa'dî

Tefsîra Sûreya Îbrahîm — Ebdurehman b. Nasir es-Se’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

52 ayetRûpel 1 / 2

1- Elif, Lâm, Râ. Bu; sana, insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan nura, Azîz ve Hamîd olan Allah'ın yoluna çıkarman için indirdiğimiz bir Kitaptır. 2- O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Şiddetli azaptan dolayı vay o kâfirlerin haline! 3- Onlar ki dünya hayatını âhirete tercih ederler, Allah yolundan alıkoyarlar ve onu eğri göstermek isterler. İşte onlar, uzak bir sapıklık içerisindedirler.

(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-2. Yüce Allah, kitabını Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e insanların faydası için, onları bilgisizliğin, küfrün, kötü ahlâkın ve çeşitli masiyetlerin karanlıklarından ilim, iman ve güzel ahlâkın nuruna çıkartmak üzere indirdiğini haber vermektedir. “Rablerinin izni ile” buyruğu şu demektir: Allah tarafından sevilen ve gerçekleştirilmek istenen böyle bir husus, ancak Allah’ın iradesi ve yardımı ile gerçekleşebilir. Bu buyruk, kulları Rablerinin yardımını dilemeye teşviki ihtiva etmektedir. Daha sonra Yüce Allah bu Kitab ile insanları iletmiş olduğu nurun mahiyetini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“Azîz ve Hamîd olan Allah'ın yoluna” yani Allah’a, lütuf ve ihsan yurdu olan cennete ulaştıran yola. Bunun da kapsamına hak bilgi ve gereğince amel girer. Burada Allah’a ulaştıran yoldan söz edilirken “Azîz (izzet ve kudret sahibi) ve Hamîd (övgüye layık) isimlerinin zikri, şuna işaret içindir: Böyle bir yolu izleyen kimse, Allah’ın izzeti ile aziz ve güçlü olur. Onun, Allah’tan başka yardımcıları olmasa dahi o, güçlüdür. İşleri de övülmeye değerdir ve yaptıklarının akıbeti güzel olacaktır. Yine bu şuna da işaret etmektedir: Allah’ın yolu, Allah’ın kemal sıfatlarınına, celal ve azamet niteliklerine delalet eden en büyük delillerindendir. Bu yolu kullarının önünde açan zat, egemenliği ile aziz ve güçlü, sözleri, fiilleri ve hükümleri dolayısı ile de övgüye layıktır. Dosdoğru yolun çeşitli merhalelerini temsil eden ibadetler ile kendisine ibadet olunan mutlak ilah O’dur. Yaratması, rızık vermesi, işleri idare edip çekip çevirmesi itibari ile (yani bütün yönleri ile) göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nun olduğu gibi, dini hükümleri ile kullarına hükmetme hakkı da O’na aittir. Çünkü kulları da O’nun mülkü kapsamındadır. Onları başıboş bırakması O’na yakışmaz. Yüce Allah, kendi yoluna, Sırat-ı Müstakime dair delil ve belgeleri beyan ettikten sonra bunun gereklerine riâyet etmeyenleri tehdit ederek:“Şiddetli azaptan dolayı vay o kâfirlerin haline!” buyurmaktadır. Böyle bir azabın ne miktarı tespit edilebilir, ne de nitelikleri anlatmakla bitirilebilir. Daha sonra Yüce Allah, bu kâfirleri şu buyrukları ile şöylece nitelemektedir:
3. “Onlar ki dünya hayatını âhirete tercih ederler” Âhireti bırakıp dünya hayatına kanarak onunla razı ve tatmin olurlar, âhiret yurdundan gaflettedirler ve insanları “Allah yolundan” kulları için açmış olduğu, Kitabında ve peygamberin sünnetinde açıklamış olduğu yoldan “alıkoyarlar.” İşte bunlar, yüce Mevlalarına karşı düşmanlık etmiş, O’na karşı savaş açmış kimselerdir. Üstelik bunlar “onu” yani Allah’ın yolunu “eğri göstermek isterler.” Yani bu yolu çirkin ve kötü göstermek için bütün gayretlerini ortaya koyarlar. Maksatları da ondan uzaklaştırmaktır. Fakat Allah, kâfirler hoş görmese de mutlaka nurunu tamamlayacaktır. “İşte onlar” yani nitelikleri zikredilen bu kimseler “uzak bir sapıklık içindedirler.” Çünkü hem kendileri sapmışlar, hem de başkalarını saptırmışlardır. Allah’a ve Rasûlüne karşı gelmiş, onlara karşı savaş açmışlardır. Bundan daha ileri derecede sapıklık olabilir mi? İman ehli olanlar ise bunların aksinedir. Onlar, Allah’a ve âhirete iman ederler. Âhireti dünyaya tercih ederler, Allah’ın yoluna çağırırlar, bütün imkânları ile bu yolun güzelliklerini anlatırlar ve onun dosdoğru oluşunu anlatırlar.

1- Elif, Lâm, Râ. Bu; sana, insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan nura, Azîz ve Hamîd olan Allah'ın yoluna çıkarman için indirdiğimiz bir Kitaptır. 2- O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Şiddetli azaptan dolayı vay o kâfirlerin haline! 3- Onlar ki dünya hayatını âhirete tercih ederler, Allah yolundan alıkoyarlar ve onu eğri göstermek isterler. İşte onlar, uzak bir sapıklık içerisindedirler.

(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-2. Yüce Allah, kitabını Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e insanların faydası için, onları bilgisizliğin, küfrün, kötü ahlâkın ve çeşitli masiyetlerin karanlıklarından ilim, iman ve güzel ahlâkın nuruna çıkartmak üzere indirdiğini haber vermektedir. “Rablerinin izni ile” buyruğu şu demektir: Allah tarafından sevilen ve gerçekleştirilmek istenen böyle bir husus, ancak Allah’ın iradesi ve yardımı ile gerçekleşebilir. Bu buyruk, kulları Rablerinin yardımını dilemeye teşviki ihtiva etmektedir. Daha sonra Yüce Allah bu Kitab ile insanları iletmiş olduğu nurun mahiyetini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“Azîz ve Hamîd olan Allah'ın yoluna” yani Allah’a, lütuf ve ihsan yurdu olan cennete ulaştıran yola. Bunun da kapsamına hak bilgi ve gereğince amel girer. Burada Allah’a ulaştıran yoldan söz edilirken “Azîz (izzet ve kudret sahibi) ve Hamîd (övgüye layık) isimlerinin zikri, şuna işaret içindir: Böyle bir yolu izleyen kimse, Allah’ın izzeti ile aziz ve güçlü olur. Onun, Allah’tan başka yardımcıları olmasa dahi o, güçlüdür. İşleri de övülmeye değerdir ve yaptıklarının akıbeti güzel olacaktır. Yine bu şuna da işaret etmektedir: Allah’ın yolu, Allah’ın kemal sıfatlarınına, celal ve azamet niteliklerine delalet eden en büyük delillerindendir. Bu yolu kullarının önünde açan zat, egemenliği ile aziz ve güçlü, sözleri, fiilleri ve hükümleri dolayısı ile de övgüye layıktır. Dosdoğru yolun çeşitli merhalelerini temsil eden ibadetler ile kendisine ibadet olunan mutlak ilah O’dur. Yaratması, rızık vermesi, işleri idare edip çekip çevirmesi itibari ile (yani bütün yönleri ile) göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nun olduğu gibi, dini hükümleri ile kullarına hükmetme hakkı da O’na aittir. Çünkü kulları da O’nun mülkü kapsamındadır. Onları başıboş bırakması O’na yakışmaz. Yüce Allah, kendi yoluna, Sırat-ı Müstakime dair delil ve belgeleri beyan ettikten sonra bunun gereklerine riâyet etmeyenleri tehdit ederek:“Şiddetli azaptan dolayı vay o kâfirlerin haline!” buyurmaktadır. Böyle bir azabın ne miktarı tespit edilebilir, ne de nitelikleri anlatmakla bitirilebilir. Daha sonra Yüce Allah, bu kâfirleri şu buyrukları ile şöylece nitelemektedir:
3. “Onlar ki dünya hayatını âhirete tercih ederler” Âhireti bırakıp dünya hayatına kanarak onunla razı ve tatmin olurlar, âhiret yurdundan gaflettedirler ve insanları “Allah yolundan” kulları için açmış olduğu, Kitabında ve peygamberin sünnetinde açıklamış olduğu yoldan “alıkoyarlar.” İşte bunlar, yüce Mevlalarına karşı düşmanlık etmiş, O’na karşı savaş açmış kimselerdir. Üstelik bunlar “onu” yani Allah’ın yolunu “eğri göstermek isterler.” Yani bu yolu çirkin ve kötü göstermek için bütün gayretlerini ortaya koyarlar. Maksatları da ondan uzaklaştırmaktır. Fakat Allah, kâfirler hoş görmese de mutlaka nurunu tamamlayacaktır. “İşte onlar” yani nitelikleri zikredilen bu kimseler “uzak bir sapıklık içindedirler.” Çünkü hem kendileri sapmışlar, hem de başkalarını saptırmışlardır. Allah’a ve Rasûlüne karşı gelmiş, onlara karşı savaş açmışlardır. Bundan daha ileri derecede sapıklık olabilir mi? İman ehli olanlar ise bunların aksinedir. Onlar, Allah’a ve âhirete iman ederler. Âhireti dünyaya tercih ederler, Allah’ın yoluna çağırırlar, bütün imkânları ile bu yolun güzelliklerini anlatırlar ve onun dosdoğru oluşunu anlatırlar.

1- Elif, Lâm, Râ. Bu; sana, insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan nura, Azîz ve Hamîd olan Allah'ın yoluna çıkarman için indirdiğimiz bir Kitaptır. 2- O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Şiddetli azaptan dolayı vay o kâfirlerin haline! 3- Onlar ki dünya hayatını âhirete tercih ederler, Allah yolundan alıkoyarlar ve onu eğri göstermek isterler. İşte onlar, uzak bir sapıklık içerisindedirler.

(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-2. Yüce Allah, kitabını Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e insanların faydası için, onları bilgisizliğin, küfrün, kötü ahlâkın ve çeşitli masiyetlerin karanlıklarından ilim, iman ve güzel ahlâkın nuruna çıkartmak üzere indirdiğini haber vermektedir. “Rablerinin izni ile” buyruğu şu demektir: Allah tarafından sevilen ve gerçekleştirilmek istenen böyle bir husus, ancak Allah’ın iradesi ve yardımı ile gerçekleşebilir. Bu buyruk, kulları Rablerinin yardımını dilemeye teşviki ihtiva etmektedir. Daha sonra Yüce Allah bu Kitab ile insanları iletmiş olduğu nurun mahiyetini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“Azîz ve Hamîd olan Allah'ın yoluna” yani Allah’a, lütuf ve ihsan yurdu olan cennete ulaştıran yola. Bunun da kapsamına hak bilgi ve gereğince amel girer. Burada Allah’a ulaştıran yoldan söz edilirken “Azîz (izzet ve kudret sahibi) ve Hamîd (övgüye layık) isimlerinin zikri, şuna işaret içindir: Böyle bir yolu izleyen kimse, Allah’ın izzeti ile aziz ve güçlü olur. Onun, Allah’tan başka yardımcıları olmasa dahi o, güçlüdür. İşleri de övülmeye değerdir ve yaptıklarının akıbeti güzel olacaktır. Yine bu şuna da işaret etmektedir: Allah’ın yolu, Allah’ın kemal sıfatlarınına, celal ve azamet niteliklerine delalet eden en büyük delillerindendir. Bu yolu kullarının önünde açan zat, egemenliği ile aziz ve güçlü, sözleri, fiilleri ve hükümleri dolayısı ile de övgüye layıktır. Dosdoğru yolun çeşitli merhalelerini temsil eden ibadetler ile kendisine ibadet olunan mutlak ilah O’dur. Yaratması, rızık vermesi, işleri idare edip çekip çevirmesi itibari ile (yani bütün yönleri ile) göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nun olduğu gibi, dini hükümleri ile kullarına hükmetme hakkı da O’na aittir. Çünkü kulları da O’nun mülkü kapsamındadır. Onları başıboş bırakması O’na yakışmaz. Yüce Allah, kendi yoluna, Sırat-ı Müstakime dair delil ve belgeleri beyan ettikten sonra bunun gereklerine riâyet etmeyenleri tehdit ederek:“Şiddetli azaptan dolayı vay o kâfirlerin haline!” buyurmaktadır. Böyle bir azabın ne miktarı tespit edilebilir, ne de nitelikleri anlatmakla bitirilebilir. Daha sonra Yüce Allah, bu kâfirleri şu buyrukları ile şöylece nitelemektedir:
3. “Onlar ki dünya hayatını âhirete tercih ederler” Âhireti bırakıp dünya hayatına kanarak onunla razı ve tatmin olurlar, âhiret yurdundan gaflettedirler ve insanları “Allah yolundan” kulları için açmış olduğu, Kitabında ve peygamberin sünnetinde açıklamış olduğu yoldan “alıkoyarlar.” İşte bunlar, yüce Mevlalarına karşı düşmanlık etmiş, O’na karşı savaş açmış kimselerdir. Üstelik bunlar “onu” yani Allah’ın yolunu “eğri göstermek isterler.” Yani bu yolu çirkin ve kötü göstermek için bütün gayretlerini ortaya koyarlar. Maksatları da ondan uzaklaştırmaktır. Fakat Allah, kâfirler hoş görmese de mutlaka nurunu tamamlayacaktır. “İşte onlar” yani nitelikleri zikredilen bu kimseler “uzak bir sapıklık içindedirler.” Çünkü hem kendileri sapmışlar, hem de başkalarını saptırmışlardır. Allah’a ve Rasûlüne karşı gelmiş, onlara karşı savaş açmışlardır. Bundan daha ileri derecede sapıklık olabilir mi? İman ehli olanlar ise bunların aksinedir. Onlar, Allah’a ve âhirete iman ederler. Âhireti dünyaya tercih ederler, Allah’ın yoluna çağırırlar, bütün imkânları ile bu yolun güzelliklerini anlatırlar ve onun dosdoğru oluşunu anlatırlar.

4- Biz gönderdiğimiz her bir peygamberi mutlaka kendi kavminin dili ile gönderdik ki onlara (vahyi) apaçık anlatsın. Artık (bu açıklamadan sonra) Allah dilediği kimseleri saptırır, dilediği kimseleri de doğru yola iletir. O Azîzdir, Hakîmdir.

4. Bu, Allah’ın kullarına olan lütfundandır. O, ne kadar peygamber gönderdiyse hep kavminin dili ile göndermiştir ki ihtiyaç duydukları şeyleri onlara açıklasın, onlar da peygamberin getirdiklerini iyice öğrenme imkânı bulabilsinler. Peygamber başka bir dil ile onlara gelecek olsa idi, insanlar ancak peygamberin konuştuğu o dili öğrendikten sonra söylediği şeyleri anlayabilirlerdi. Peygamber onlara emrolundukları şeyleri açıklayıp nelerin yasak kılındığını söyleyince ve onlara karşı Allah’ın delili ortaya konulduktan sonra Allah, hidâyete boyun eğmeyenlerden “dilediği kimseleri saptırır, dilediği” rahmetini ihsan ettiği “kimseleri de doğru yola iletir. O Azîzdir, Hakîmdir.” Hidâyete iletenin ve saptıranın yalnız O olması ve kalpleri dilediği şekilde evirip çevirmesi, O’nun Aziz oluşunun bir tecellisidir. O’nun ancak layık olan kimseleri hidâyete iletmesi ve saptırması da hikmetinin bir tecellisidir. Bu âyet-i kerime, Yüce Allah’ın ve Rasûlünün buyruklarını açıklamaya imkan veren Arap dili ilimlerinin öğreniminin, Allah tarafından sevilen ve istenen şeylerden olduğuna delildir. Çünkü bunları öğrenmeden Allah’ın peygamberine indirdiklerini tam anlamı ile bilmeye imkân yoktur. İnsanlar bu öğrenime ihtiyaç duymayacak bir hale gelinceye kadar da bu öğrenim devam etmelidir. Bu ise onların Arapça’yı iyice öğrenmeleri, küçük çocukları da bu dili öğrenerek yetiştirmeleri, ayrıca Arapça’nın inceliklerini bilmenin, onların adeta karakteristik bir özellikleri haline gelmesi halinde söz konusu olur. O zaman bu konuda ayrıca bir çaba harcamalarına gerek kalmaz ve Allah ile Rasûlünün buyruklarını, ashab-ı kiramın algılayıp öğrendikleri gibi doğrudan öğrenme imkânını elde ederler.

5- Andolsun ki biz Mûsâ’yı mucizelerimizle birlikte:“Kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlatarak öğüt ver” diye (kavmine) gönderdik. Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 6- O vakit Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani O, sizi azabın en şiddetlisine uğratan, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı diri bırakan Firavun hanedanından kurtarmıştı. Kuşkusuz bunda Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan/nimet vardı. 7- “Hani Rabbiniz şunu bildirmişti: Andolsun ki eğer şükrederseniz elbette size (olan nimetimi) artırırım; şayet küfür/nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir.” 8- Mûsâ demişti ki:“Siz ve bütün yeryüzündekiler küfür/nankörlük etseniz bile hiç şüphe yok ki Allah Ğanîdir, Hamîddir.”

5. Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’ı getirdiklerinin doğruluğuna ve gerçekliğine delalet eden büyük mucizelerle gönderdiğini ve ona da Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hatta bütün peygamberlere kavimlerine bildirmelerini emretmiş olduğu hususları emrettiğini haber vermektedir:“Kavmini karanlıklardan” yani bilgisizliğin, küfrün ve onun şubelerinin karanlığından “nura” yani ilmin, imanın ve ona tabi olan diğer hususların aydınlığına “çıkar ve onlara Allah’ın günlerini.” Yani Allah’ın hem onlar üzerindeki nimetlerini, onlara olan ihsan ve lütuflarını, hem de peygamberlerini yalanlayan ümmetlere gönderdiği azabını, kâfirlerin başına getirdiği musibetleri “hatırlatarak öğüt ver” ki Allah’ın nimetlerine şükretsinler ve onun cezasından da sakınsınlar. “Şüphesiz bunda” yani Allah’ın kullarına nimet ya da azap gönderdiği günleri hatırlamakta zorlu, sıkıntılı hallerde ve darlıkta “çok sabreden ve” bolluk, nimet ve rahatlığa da “çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Zira “Allah’ın günleri” O’nun kudretinin, lütuf ve ihsanının her şeyi kapsadığının, adalet ve hikmetinin de tam ve mükemmel olduğunun bir delilidir.
6. Mûsâ aleyhisselam da Rabbinin emrine uyarak kavmine Allah’ın nimetlerini hatırlatıp şunları söylemiştir:“Allah’ın üzerinizdeki nimetini” kalplerinizle ve dillerinizle anıp “hatırlayın. Hani O sizi azabın en şiddetlisine uğratan” en ağır olan çeşidini tattıran, yani “oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı” öldürmeyerek “diri bırakan” -bu buyruk kötü azabın mahiyetini açıklamaktadır.- “Firavun hanedanından kurtarmıştı. Kuşkusuz bunda” yani sizi bu kurtarışında “Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan/nimet vardı.” yani büyük bir nimet vardır yahut da Firavun ve etrafındaki ileri gelenler tarafından müptelâ kılındığınız bu azap, Allah tarafından büyük bir imtihan idi ki sabredecek misiniz etmeyecek misiniz? diye.
7. Allah’ın nimetlerine şükretmeye teşvik etmek üzere de onlara şöyle demişti:“Hani Rabbiniz şunu bildirmişti” şunu ilan etmiş ve şu vaadde bulunmuştu: “Andolsun ki eğer” nimetlerime “şükrederseniz elbette size (olan nimetimi) artırırım; şayet küfür/nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir.” Üzerlerinde bulunan nimeti çekip alması da bu çetin azabın bir parçasıdır. Şükür, kalb ile Allah’ın nimetlerini itiraf etmek, dille Allah’a övgüde bulunmak ve onları Allah’ın rızası uğrunda harcamaktır. Küfür/nankörlük ise bunun aksini yapmaktır.
8. “Mûsâ demişti ki: Siz ve bütün yeryüzündekiler küfür/nankörlük etseniz de” asla Allah’a hiçbir zarar veremezsiniz. “Şüphe yok ki Allah Ğanîdir, Hamîddir.” İtaatler egemenliğine bir şey katmaz, masiyetler de bir şey eksiltmez. O, kâmil manada Ğanî, yani hiçbir muhtaç olmayan zengindir. Hamîddir; zatı, isimleri, sıfatları ve fiilleri ile her türlü övgüye layık olandır. O’nun bütün sıfatları övülmeye değerdir ve kemal derecesindedir. Hiçbir ismi yok ki güzel olmasın. Hiçbir fiili yok ki kamil olmasın.

5- Andolsun ki biz Mûsâ’yı mucizelerimizle birlikte:“Kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlatarak öğüt ver” diye (kavmine) gönderdik. Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 6- O vakit Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani O, sizi azabın en şiddetlisine uğratan, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı diri bırakan Firavun hanedanından kurtarmıştı. Kuşkusuz bunda Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan/nimet vardı. 7- “Hani Rabbiniz şunu bildirmişti: Andolsun ki eğer şükrederseniz elbette size (olan nimetimi) artırırım; şayet küfür/nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir.” 8- Mûsâ demişti ki:“Siz ve bütün yeryüzündekiler küfür/nankörlük etseniz bile hiç şüphe yok ki Allah Ğanîdir, Hamîddir.”

5. Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’ı getirdiklerinin doğruluğuna ve gerçekliğine delalet eden büyük mucizelerle gönderdiğini ve ona da Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hatta bütün peygamberlere kavimlerine bildirmelerini emretmiş olduğu hususları emrettiğini haber vermektedir:“Kavmini karanlıklardan” yani bilgisizliğin, küfrün ve onun şubelerinin karanlığından “nura” yani ilmin, imanın ve ona tabi olan diğer hususların aydınlığına “çıkar ve onlara Allah’ın günlerini.” Yani Allah’ın hem onlar üzerindeki nimetlerini, onlara olan ihsan ve lütuflarını, hem de peygamberlerini yalanlayan ümmetlere gönderdiği azabını, kâfirlerin başına getirdiği musibetleri “hatırlatarak öğüt ver” ki Allah’ın nimetlerine şükretsinler ve onun cezasından da sakınsınlar. “Şüphesiz bunda” yani Allah’ın kullarına nimet ya da azap gönderdiği günleri hatırlamakta zorlu, sıkıntılı hallerde ve darlıkta “çok sabreden ve” bolluk, nimet ve rahatlığa da “çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Zira “Allah’ın günleri” O’nun kudretinin, lütuf ve ihsanının her şeyi kapsadığının, adalet ve hikmetinin de tam ve mükemmel olduğunun bir delilidir.
6. Mûsâ aleyhisselam da Rabbinin emrine uyarak kavmine Allah’ın nimetlerini hatırlatıp şunları söylemiştir:“Allah’ın üzerinizdeki nimetini” kalplerinizle ve dillerinizle anıp “hatırlayın. Hani O sizi azabın en şiddetlisine uğratan” en ağır olan çeşidini tattıran, yani “oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı” öldürmeyerek “diri bırakan” -bu buyruk kötü azabın mahiyetini açıklamaktadır.- “Firavun hanedanından kurtarmıştı. Kuşkusuz bunda” yani sizi bu kurtarışında “Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan/nimet vardı.” yani büyük bir nimet vardır yahut da Firavun ve etrafındaki ileri gelenler tarafından müptelâ kılındığınız bu azap, Allah tarafından büyük bir imtihan idi ki sabredecek misiniz etmeyecek misiniz? diye.
7. Allah’ın nimetlerine şükretmeye teşvik etmek üzere de onlara şöyle demişti:“Hani Rabbiniz şunu bildirmişti” şunu ilan etmiş ve şu vaadde bulunmuştu: “Andolsun ki eğer” nimetlerime “şükrederseniz elbette size (olan nimetimi) artırırım; şayet küfür/nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir.” Üzerlerinde bulunan nimeti çekip alması da bu çetin azabın bir parçasıdır. Şükür, kalb ile Allah’ın nimetlerini itiraf etmek, dille Allah’a övgüde bulunmak ve onları Allah’ın rızası uğrunda harcamaktır. Küfür/nankörlük ise bunun aksini yapmaktır.
8. “Mûsâ demişti ki: Siz ve bütün yeryüzündekiler küfür/nankörlük etseniz de” asla Allah’a hiçbir zarar veremezsiniz. “Şüphe yok ki Allah Ğanîdir, Hamîddir.” İtaatler egemenliğine bir şey katmaz, masiyetler de bir şey eksiltmez. O, kâmil manada Ğanî, yani hiçbir muhtaç olmayan zengindir. Hamîddir; zatı, isimleri, sıfatları ve fiilleri ile her türlü övgüye layık olandır. O’nun bütün sıfatları övülmeye değerdir ve kemal derecesindedir. Hiçbir ismi yok ki güzel olmasın. Hiçbir fiili yok ki kamil olmasın.

5- Andolsun ki biz Mûsâ’yı mucizelerimizle birlikte:“Kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlatarak öğüt ver” diye (kavmine) gönderdik. Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 6- O vakit Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani O, sizi azabın en şiddetlisine uğratan, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı diri bırakan Firavun hanedanından kurtarmıştı. Kuşkusuz bunda Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan/nimet vardı. 7- “Hani Rabbiniz şunu bildirmişti: Andolsun ki eğer şükrederseniz elbette size (olan nimetimi) artırırım; şayet küfür/nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir.” 8- Mûsâ demişti ki:“Siz ve bütün yeryüzündekiler küfür/nankörlük etseniz bile hiç şüphe yok ki Allah Ğanîdir, Hamîddir.”

5. Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’ı getirdiklerinin doğruluğuna ve gerçekliğine delalet eden büyük mucizelerle gönderdiğini ve ona da Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hatta bütün peygamberlere kavimlerine bildirmelerini emretmiş olduğu hususları emrettiğini haber vermektedir:“Kavmini karanlıklardan” yani bilgisizliğin, küfrün ve onun şubelerinin karanlığından “nura” yani ilmin, imanın ve ona tabi olan diğer hususların aydınlığına “çıkar ve onlara Allah’ın günlerini.” Yani Allah’ın hem onlar üzerindeki nimetlerini, onlara olan ihsan ve lütuflarını, hem de peygamberlerini yalanlayan ümmetlere gönderdiği azabını, kâfirlerin başına getirdiği musibetleri “hatırlatarak öğüt ver” ki Allah’ın nimetlerine şükretsinler ve onun cezasından da sakınsınlar. “Şüphesiz bunda” yani Allah’ın kullarına nimet ya da azap gönderdiği günleri hatırlamakta zorlu, sıkıntılı hallerde ve darlıkta “çok sabreden ve” bolluk, nimet ve rahatlığa da “çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Zira “Allah’ın günleri” O’nun kudretinin, lütuf ve ihsanının her şeyi kapsadığının, adalet ve hikmetinin de tam ve mükemmel olduğunun bir delilidir.
6. Mûsâ aleyhisselam da Rabbinin emrine uyarak kavmine Allah’ın nimetlerini hatırlatıp şunları söylemiştir:“Allah’ın üzerinizdeki nimetini” kalplerinizle ve dillerinizle anıp “hatırlayın. Hani O sizi azabın en şiddetlisine uğratan” en ağır olan çeşidini tattıran, yani “oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı” öldürmeyerek “diri bırakan” -bu buyruk kötü azabın mahiyetini açıklamaktadır.- “Firavun hanedanından kurtarmıştı. Kuşkusuz bunda” yani sizi bu kurtarışında “Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan/nimet vardı.” yani büyük bir nimet vardır yahut da Firavun ve etrafındaki ileri gelenler tarafından müptelâ kılındığınız bu azap, Allah tarafından büyük bir imtihan idi ki sabredecek misiniz etmeyecek misiniz? diye.
7. Allah’ın nimetlerine şükretmeye teşvik etmek üzere de onlara şöyle demişti:“Hani Rabbiniz şunu bildirmişti” şunu ilan etmiş ve şu vaadde bulunmuştu: “Andolsun ki eğer” nimetlerime “şükrederseniz elbette size (olan nimetimi) artırırım; şayet küfür/nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir.” Üzerlerinde bulunan nimeti çekip alması da bu çetin azabın bir parçasıdır. Şükür, kalb ile Allah’ın nimetlerini itiraf etmek, dille Allah’a övgüde bulunmak ve onları Allah’ın rızası uğrunda harcamaktır. Küfür/nankörlük ise bunun aksini yapmaktır.
8. “Mûsâ demişti ki: Siz ve bütün yeryüzündekiler küfür/nankörlük etseniz de” asla Allah’a hiçbir zarar veremezsiniz. “Şüphe yok ki Allah Ğanîdir, Hamîddir.” İtaatler egemenliğine bir şey katmaz, masiyetler de bir şey eksiltmez. O, kâmil manada Ğanî, yani hiçbir muhtaç olmayan zengindir. Hamîddir; zatı, isimleri, sıfatları ve fiilleri ile her türlü övgüye layık olandır. O’nun bütün sıfatları övülmeye değerdir ve kemal derecesindedir. Hiçbir ismi yok ki güzel olmasın. Hiçbir fiili yok ki kamil olmasın.

5- Andolsun ki biz Mûsâ’yı mucizelerimizle birlikte:“Kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlatarak öğüt ver” diye (kavmine) gönderdik. Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 6- O vakit Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani O, sizi azabın en şiddetlisine uğratan, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı diri bırakan Firavun hanedanından kurtarmıştı. Kuşkusuz bunda Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan/nimet vardı. 7- “Hani Rabbiniz şunu bildirmişti: Andolsun ki eğer şükrederseniz elbette size (olan nimetimi) artırırım; şayet küfür/nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir.” 8- Mûsâ demişti ki:“Siz ve bütün yeryüzündekiler küfür/nankörlük etseniz bile hiç şüphe yok ki Allah Ğanîdir, Hamîddir.”

5. Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’ı getirdiklerinin doğruluğuna ve gerçekliğine delalet eden büyük mucizelerle gönderdiğini ve ona da Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hatta bütün peygamberlere kavimlerine bildirmelerini emretmiş olduğu hususları emrettiğini haber vermektedir:“Kavmini karanlıklardan” yani bilgisizliğin, küfrün ve onun şubelerinin karanlığından “nura” yani ilmin, imanın ve ona tabi olan diğer hususların aydınlığına “çıkar ve onlara Allah’ın günlerini.” Yani Allah’ın hem onlar üzerindeki nimetlerini, onlara olan ihsan ve lütuflarını, hem de peygamberlerini yalanlayan ümmetlere gönderdiği azabını, kâfirlerin başına getirdiği musibetleri “hatırlatarak öğüt ver” ki Allah’ın nimetlerine şükretsinler ve onun cezasından da sakınsınlar. “Şüphesiz bunda” yani Allah’ın kullarına nimet ya da azap gönderdiği günleri hatırlamakta zorlu, sıkıntılı hallerde ve darlıkta “çok sabreden ve” bolluk, nimet ve rahatlığa da “çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Zira “Allah’ın günleri” O’nun kudretinin, lütuf ve ihsanının her şeyi kapsadığının, adalet ve hikmetinin de tam ve mükemmel olduğunun bir delilidir.
6. Mûsâ aleyhisselam da Rabbinin emrine uyarak kavmine Allah’ın nimetlerini hatırlatıp şunları söylemiştir:“Allah’ın üzerinizdeki nimetini” kalplerinizle ve dillerinizle anıp “hatırlayın. Hani O sizi azabın en şiddetlisine uğratan” en ağır olan çeşidini tattıran, yani “oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı” öldürmeyerek “diri bırakan” -bu buyruk kötü azabın mahiyetini açıklamaktadır.- “Firavun hanedanından kurtarmıştı. Kuşkusuz bunda” yani sizi bu kurtarışında “Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan/nimet vardı.” yani büyük bir nimet vardır yahut da Firavun ve etrafındaki ileri gelenler tarafından müptelâ kılındığınız bu azap, Allah tarafından büyük bir imtihan idi ki sabredecek misiniz etmeyecek misiniz? diye.
7. Allah’ın nimetlerine şükretmeye teşvik etmek üzere de onlara şöyle demişti:“Hani Rabbiniz şunu bildirmişti” şunu ilan etmiş ve şu vaadde bulunmuştu: “Andolsun ki eğer” nimetlerime “şükrederseniz elbette size (olan nimetimi) artırırım; şayet küfür/nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir.” Üzerlerinde bulunan nimeti çekip alması da bu çetin azabın bir parçasıdır. Şükür, kalb ile Allah’ın nimetlerini itiraf etmek, dille Allah’a övgüde bulunmak ve onları Allah’ın rızası uğrunda harcamaktır. Küfür/nankörlük ise bunun aksini yapmaktır.
8. “Mûsâ demişti ki: Siz ve bütün yeryüzündekiler küfür/nankörlük etseniz de” asla Allah’a hiçbir zarar veremezsiniz. “Şüphe yok ki Allah Ğanîdir, Hamîddir.” İtaatler egemenliğine bir şey katmaz, masiyetler de bir şey eksiltmez. O, kâmil manada Ğanî, yani hiçbir muhtaç olmayan zengindir. Hamîddir; zatı, isimleri, sıfatları ve fiilleri ile her türlü övgüye layık olandır. O’nun bütün sıfatları övülmeye değerdir ve kemal derecesindedir. Hiçbir ismi yok ki güzel olmasın. Hiçbir fiili yok ki kamil olmasın.

9- Sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin; Nûh, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonrakilerin -ki Allah’tan başkası onları bilmez- haberleri size gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık delillerle geldi de ellerini ağızlarına götürüp şöyle dediler:“Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey hakkında büyük bir şüphe içindeyiz.” 10- Peygamberleri de şöyle dedi:“Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)?! O, sizi günahlarınızı bağışlamaya ve belirli bir süreye kadar sizi ertelemeye davet ediyor.” Onlar: “Siz ancak bizim gibi birer insansınız. Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin!” dediler. 11- Peygamberleri de onlara şöyle dedi:(Evet,) biz ancak sizin gibi birer insanız. Fakat Allah, kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur. Allah’ın izni olmadıkça bizim size apaçık bir delil getirmemize imkân yoktur. O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” 12- “Hem bizi yollarımıza hidayet etmişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki? Bize yaptığınız eziyetlere de elbette sabredeceğiz. Artık tevekkül edecekler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”

9. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayan ümmetlere, insanların görüp duydukları dünya azabı ile azap etmesini hatırlatıp benzeri akibetlerden kullarını sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:“Sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin; Nûh, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonrakilerin -ki” çokluklarından dolayı ve haberleri unutulup gittiği için “Allah’tan başkası onları bilmez- haberleri size gelmedi mi?” Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’inde onların kıssalarını genişçe açıklamıştır. İşte bütün bunlara “Peygamberleri apaçık delillerle”, getirdiklerinin doğruluğuna delil olan kat’i kanıtlarla “gelmişti” Çünkü Allah, ne kadar peygamber gönderdi ise mutlaka onlara, benzerini gören insanların iman etmelerini gerektirecek deliller vermiştir. İşte apaçık delillerle peygamberleri kendilerine geldiğinde bu kavimler onlara boyun eğmediler. Aksine bu delilleri kabul etmeyerek büyüklük tasladılar ve “ellerini ağızlarına götürüp” yani ne getirdiklerine iman ettiler ne de imana delalet eden tek bir söz söylediler. Tıpkı “Ölüm korkusu ile yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar”(el-Bakara, 2/19) buyruğunda ifade edildiği gibi bir tavır takındılar ve peygamberlerine açıkça şöyle dediler: “Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey hakkında büyük bir şüphe içindeyiz.”
10. Ancak onlar, yalan söylediler ve zalimlik ettiler. Bu nedenle de onlara “Peygamberleri de şöyle dedi: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)?!” Yani var olan şeyler içerisinde en açık ve aşikar olan O olduğu halde O’nda nasıl şüphe olur?! Bütün her şeyin var olmasına sebep, kendisinin varlığı olan zat hakkında şüphe eden kimse, artık maddi hususlar da dahil olmak üzere hiçbir bir şeye kesin gözüyle bakamaz. Bundan dolayı peygamberler, kavimlerine şüphe etmeyen ve hakkında tereddüde düşmesi uygun olmayan kimselerin üslubuyla şöyle hitap etmişlerdir:“O, sizi günahlarınızı bağışlamaya ve belirli bir süreye kadar sizi ertelemeye davet ediyor.” Yani sizin menfaatinize ve faydanıza olan şeylere çağırıyor. Sizleri çağrısını kabul etmeye karşılık dünyevi ve uhrevi mükâfatlarla mükâfatlandırmaya davet ediyor. Sizleri ibadetinizden bir fayda elde etmek için çağırmamaktadır. Aksine ibadetinizin faydası sizedir. Kavimleri ise peygamberlerine cahil ve akılsız kimseler gibi şöylece karşılık verdiler:“Siz de ancak bizim gibi birer insansınız” Nasıl olur da peygamberlik ve risalet ile bizden daha üstün olabilirsiniz? “Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz.” Biz nasıl olur da sizin görüşlerinize uyup atalarımızın görüşünü ve izledikleri yolu terk edebiliriz? Siz de bizler gibi insanken nasıl olur da size itaat edebiliriz? “O halde bize apaçık bir delil getirin.” Son derece açık bir belge gösterin. Bundan maksatları bizzat kendilerinin teklif ettikleri bir delildir. Yoksa az önce peygamberlerinin onlara apaçık deliller getirdiği ifade edilmişti.
11. Kavimlerinin bu teklif ve itirazlarına cevap olmak üzere:“Peygamberleri onlara şöyle dedi: (Evet,) biz ancak sizin gibi bir insanız.” Bizim de sizler gibi bir insan olduğumuz doğrudur, gerçektir. “Fakat” bu, size getirdiklerimizin hak olmamasını gerektirmez. Çünkü “Allah kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur.” Allah, bize vahiy ve risalet vermeyi lütfetmiş ise bu, O’nun lütuf ve ihsanından dolayıdır. Hiç kimse Allah’ın lütfuna sınır koyamaz, O’nun ihsanını engelleyemez. Siz, size getirdiklerimize bakın. Hak ise kabul edin, değilse kabul etmeyin. Bizim durumumuzu ileri sürüp de onu getirdiklerimizi reddetmeye bahane yapmayın. Sizin “o halde bize apaçık bir delil getirin” şeklindeki sözlerinize gelince bu, bizim elimizde olan bir şey değildir. Bizim böyle bir yetkimiz yok. “Allah’ın izni olmadıkça bizim size apaçık bir delil getirmemize imkân yoktur.” Bu apaçık delili dilediği takdirde size gönderecek olan O’dur. Dilerse getirir, dilerse getirmez. Çünkü O, ancak hikmet ve rahmetinin gereği ne ise onu yapar. Ondan başkasını yapmaz. “O halde mü’minler” başkasına değil “yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Menfaatlerini gerçekleştirmek, kendilerine zararlı olacak şeyleri bertaraf etmek noktasında O’ndan başka hiçbir kimseye güvenip dayanmasınlar. Çünkü mü’minler, bilirler ki Allah tek başına onlara yeter, kudreti kemal derecesindedir, lütuf ve ihsanı son derece kapsamlıdır. Bunları kendileri için kolaylaştıracağına da sonsuz güvenleri vardır. Kullar, sahip oldukları iman oranında Allah’a tevekkül ederler. Böylelikle Allah’a tevekkülün farz ve imanın bir gereği olduğu, Allah’ın sevip razı olduğu büyük ibadetlerden olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü diğer bütün ibadetler ona bağlıdır.
12. “Hem bizi yollarımıza hidayet etmişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki?” Biz hak ve hidâyet üzere bulunuyor iken Allah’a tevekkül etmemizi engelleyen nedir? Hak ve hidâyet üzere olan kimsenin bulduğu hidâyet, onun büsbütün Allah’a tevekkül etmesini gerektirir. Aynı şekilde Allah’ın, hidâyet bulan kimseye yardımcı olmayı, ona yeterli geleceğini taahhüt ettiğini bilmesi de onun tam anlamı ile Allah’a tevekkül etmesini gerektirmektedir. Hak ve hidâyet üzere olmayan ise böyle değildir. Yüce Allah’ın ona herhangi bir taahhüdü yoktur. Böyle bir kimsenin hali de Allah’a tevekkül edenin halinin tam aksinedir. Bu sözle peygamberleri kavimlerine karşı çok büyük bir delile işaret etmektedirler. Şöyle ki kavimleri, peygamberleri -çoğunlukla- yenik düşürmekte ve onlara baskı kurabilmekteydi. Buna rağmen peygamberler onlara Allah’a tevekkül edip meydan okuyorlardı. Hile ve tuzaklarını bertaraf etme hususunda yardımcı olarak Allah’ın kendilerine yettiğine kesin kanaat getiriyorlardı. Nitekim Allah, onların peygamberleri ortadan kaldırma ve beraberlerinde getirdikleri hakkı söndürme arzularına rağmen peygamberlerine yardımcı olmuş ve yeterli desteği vermiştir. Bu buyruk, Nuh’un kavmine söylediği şu sözlerine benzemektedir:“Ey kavmim, eğer aranızda kalmam ve Allah’ın âyetleri ile öğüt verişim size ağır geliyorsa -ki ben ancak Allah’a dayanıp güvenirim- haydi işinizi sağlam tutun. Ortaklarınızı da çağırın, sonra işiniz size hiçbir tasa vermesin, sonra da mühlet vermeksizin bana hükmünüzü uygulayın...”(Yûnus, 10/71) Hûd’un şu sözleri de bu türdendir: “Gerçekten ben Allah’ı şahid gösteriyorum, siz de şahid olun ki ben tuttuğunuz şeylerden uzağım. Artık hepiniz bana tuzak kurun, bundan sonra bana bir mühlet vermeyin.”(Hûd, 11/54-55)“Bize yaptığınız eziyetlere de elbette sabredeceğiz.” Bizler sizi davet etmeye, size öğüt verip gerçeği hatırlatmaya devam edeceğiz. Sizin bize yapacağınız eziyetlere de aldırmayacağız. Bizler, Allah’tan mükâfat dileyerek ve sizin iyiliğinizi isteyerek bize yapacağınız eziyetlere kendimizi alıştıracağız. Olur ki çokça hatırlatma sonucunda Allah size de hidâyet verir. “Artık tevekkül edecekler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Ondan başkasına dayanıp güvenmesinler. Çünkü Allah’a tevekkül, her türlü hayrın anahtarıdır. Şu bilinmelidir ki peygamberlerin tevekkülleri, en üstün derecede ve en şerefli mertebededir. Zira o, Allah’ın dinini hakim kılmak, bu dinin zaferi için çalışmak, kullarının hidâyete ulaşmalarını sağlamak ve onların sapıklıklarını ortadan kaldırmak amacı ile yapılan bir tevekküldür. Bu da tevekkülün en mükemmel şeklidir.

9- Sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin; Nûh, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonrakilerin -ki Allah’tan başkası onları bilmez- haberleri size gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık delillerle geldi de ellerini ağızlarına götürüp şöyle dediler:“Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey hakkında büyük bir şüphe içindeyiz.” 10- Peygamberleri de şöyle dedi:“Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)?! O, sizi günahlarınızı bağışlamaya ve belirli bir süreye kadar sizi ertelemeye davet ediyor.” Onlar: “Siz ancak bizim gibi birer insansınız. Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin!” dediler. 11- Peygamberleri de onlara şöyle dedi:(Evet,) biz ancak sizin gibi birer insanız. Fakat Allah, kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur. Allah’ın izni olmadıkça bizim size apaçık bir delil getirmemize imkân yoktur. O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” 12- “Hem bizi yollarımıza hidayet etmişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki? Bize yaptığınız eziyetlere de elbette sabredeceğiz. Artık tevekkül edecekler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”

9. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayan ümmetlere, insanların görüp duydukları dünya azabı ile azap etmesini hatırlatıp benzeri akibetlerden kullarını sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:“Sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin; Nûh, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonrakilerin -ki” çokluklarından dolayı ve haberleri unutulup gittiği için “Allah’tan başkası onları bilmez- haberleri size gelmedi mi?” Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’inde onların kıssalarını genişçe açıklamıştır. İşte bütün bunlara “Peygamberleri apaçık delillerle”, getirdiklerinin doğruluğuna delil olan kat’i kanıtlarla “gelmişti” Çünkü Allah, ne kadar peygamber gönderdi ise mutlaka onlara, benzerini gören insanların iman etmelerini gerektirecek deliller vermiştir. İşte apaçık delillerle peygamberleri kendilerine geldiğinde bu kavimler onlara boyun eğmediler. Aksine bu delilleri kabul etmeyerek büyüklük tasladılar ve “ellerini ağızlarına götürüp” yani ne getirdiklerine iman ettiler ne de imana delalet eden tek bir söz söylediler. Tıpkı “Ölüm korkusu ile yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar”(el-Bakara, 2/19) buyruğunda ifade edildiği gibi bir tavır takındılar ve peygamberlerine açıkça şöyle dediler: “Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey hakkında büyük bir şüphe içindeyiz.”
10. Ancak onlar, yalan söylediler ve zalimlik ettiler. Bu nedenle de onlara “Peygamberleri de şöyle dedi: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)?!” Yani var olan şeyler içerisinde en açık ve aşikar olan O olduğu halde O’nda nasıl şüphe olur?! Bütün her şeyin var olmasına sebep, kendisinin varlığı olan zat hakkında şüphe eden kimse, artık maddi hususlar da dahil olmak üzere hiçbir bir şeye kesin gözüyle bakamaz. Bundan dolayı peygamberler, kavimlerine şüphe etmeyen ve hakkında tereddüde düşmesi uygun olmayan kimselerin üslubuyla şöyle hitap etmişlerdir:“O, sizi günahlarınızı bağışlamaya ve belirli bir süreye kadar sizi ertelemeye davet ediyor.” Yani sizin menfaatinize ve faydanıza olan şeylere çağırıyor. Sizleri çağrısını kabul etmeye karşılık dünyevi ve uhrevi mükâfatlarla mükâfatlandırmaya davet ediyor. Sizleri ibadetinizden bir fayda elde etmek için çağırmamaktadır. Aksine ibadetinizin faydası sizedir. Kavimleri ise peygamberlerine cahil ve akılsız kimseler gibi şöylece karşılık verdiler:“Siz de ancak bizim gibi birer insansınız” Nasıl olur da peygamberlik ve risalet ile bizden daha üstün olabilirsiniz? “Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz.” Biz nasıl olur da sizin görüşlerinize uyup atalarımızın görüşünü ve izledikleri yolu terk edebiliriz? Siz de bizler gibi insanken nasıl olur da size itaat edebiliriz? “O halde bize apaçık bir delil getirin.” Son derece açık bir belge gösterin. Bundan maksatları bizzat kendilerinin teklif ettikleri bir delildir. Yoksa az önce peygamberlerinin onlara apaçık deliller getirdiği ifade edilmişti.
11. Kavimlerinin bu teklif ve itirazlarına cevap olmak üzere:“Peygamberleri onlara şöyle dedi: (Evet,) biz ancak sizin gibi bir insanız.” Bizim de sizler gibi bir insan olduğumuz doğrudur, gerçektir. “Fakat” bu, size getirdiklerimizin hak olmamasını gerektirmez. Çünkü “Allah kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur.” Allah, bize vahiy ve risalet vermeyi lütfetmiş ise bu, O’nun lütuf ve ihsanından dolayıdır. Hiç kimse Allah’ın lütfuna sınır koyamaz, O’nun ihsanını engelleyemez. Siz, size getirdiklerimize bakın. Hak ise kabul edin, değilse kabul etmeyin. Bizim durumumuzu ileri sürüp de onu getirdiklerimizi reddetmeye bahane yapmayın. Sizin “o halde bize apaçık bir delil getirin” şeklindeki sözlerinize gelince bu, bizim elimizde olan bir şey değildir. Bizim böyle bir yetkimiz yok. “Allah’ın izni olmadıkça bizim size apaçık bir delil getirmemize imkân yoktur.” Bu apaçık delili dilediği takdirde size gönderecek olan O’dur. Dilerse getirir, dilerse getirmez. Çünkü O, ancak hikmet ve rahmetinin gereği ne ise onu yapar. Ondan başkasını yapmaz. “O halde mü’minler” başkasına değil “yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Menfaatlerini gerçekleştirmek, kendilerine zararlı olacak şeyleri bertaraf etmek noktasında O’ndan başka hiçbir kimseye güvenip dayanmasınlar. Çünkü mü’minler, bilirler ki Allah tek başına onlara yeter, kudreti kemal derecesindedir, lütuf ve ihsanı son derece kapsamlıdır. Bunları kendileri için kolaylaştıracağına da sonsuz güvenleri vardır. Kullar, sahip oldukları iman oranında Allah’a tevekkül ederler. Böylelikle Allah’a tevekkülün farz ve imanın bir gereği olduğu, Allah’ın sevip razı olduğu büyük ibadetlerden olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü diğer bütün ibadetler ona bağlıdır.
12. “Hem bizi yollarımıza hidayet etmişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki?” Biz hak ve hidâyet üzere bulunuyor iken Allah’a tevekkül etmemizi engelleyen nedir? Hak ve hidâyet üzere olan kimsenin bulduğu hidâyet, onun büsbütün Allah’a tevekkül etmesini gerektirir. Aynı şekilde Allah’ın, hidâyet bulan kimseye yardımcı olmayı, ona yeterli geleceğini taahhüt ettiğini bilmesi de onun tam anlamı ile Allah’a tevekkül etmesini gerektirmektedir. Hak ve hidâyet üzere olmayan ise böyle değildir. Yüce Allah’ın ona herhangi bir taahhüdü yoktur. Böyle bir kimsenin hali de Allah’a tevekkül edenin halinin tam aksinedir. Bu sözle peygamberleri kavimlerine karşı çok büyük bir delile işaret etmektedirler. Şöyle ki kavimleri, peygamberleri -çoğunlukla- yenik düşürmekte ve onlara baskı kurabilmekteydi. Buna rağmen peygamberler onlara Allah’a tevekkül edip meydan okuyorlardı. Hile ve tuzaklarını bertaraf etme hususunda yardımcı olarak Allah’ın kendilerine yettiğine kesin kanaat getiriyorlardı. Nitekim Allah, onların peygamberleri ortadan kaldırma ve beraberlerinde getirdikleri hakkı söndürme arzularına rağmen peygamberlerine yardımcı olmuş ve yeterli desteği vermiştir. Bu buyruk, Nuh’un kavmine söylediği şu sözlerine benzemektedir:“Ey kavmim, eğer aranızda kalmam ve Allah’ın âyetleri ile öğüt verişim size ağır geliyorsa -ki ben ancak Allah’a dayanıp güvenirim- haydi işinizi sağlam tutun. Ortaklarınızı da çağırın, sonra işiniz size hiçbir tasa vermesin, sonra da mühlet vermeksizin bana hükmünüzü uygulayın...”(Yûnus, 10/71) Hûd’un şu sözleri de bu türdendir: “Gerçekten ben Allah’ı şahid gösteriyorum, siz de şahid olun ki ben tuttuğunuz şeylerden uzağım. Artık hepiniz bana tuzak kurun, bundan sonra bana bir mühlet vermeyin.”(Hûd, 11/54-55)“Bize yaptığınız eziyetlere de elbette sabredeceğiz.” Bizler sizi davet etmeye, size öğüt verip gerçeği hatırlatmaya devam edeceğiz. Sizin bize yapacağınız eziyetlere de aldırmayacağız. Bizler, Allah’tan mükâfat dileyerek ve sizin iyiliğinizi isteyerek bize yapacağınız eziyetlere kendimizi alıştıracağız. Olur ki çokça hatırlatma sonucunda Allah size de hidâyet verir. “Artık tevekkül edecekler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Ondan başkasına dayanıp güvenmesinler. Çünkü Allah’a tevekkül, her türlü hayrın anahtarıdır. Şu bilinmelidir ki peygamberlerin tevekkülleri, en üstün derecede ve en şerefli mertebededir. Zira o, Allah’ın dinini hakim kılmak, bu dinin zaferi için çalışmak, kullarının hidâyete ulaşmalarını sağlamak ve onların sapıklıklarını ortadan kaldırmak amacı ile yapılan bir tevekküldür. Bu da tevekkülün en mükemmel şeklidir.

9- Sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin; Nûh, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonrakilerin -ki Allah’tan başkası onları bilmez- haberleri size gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık delillerle geldi de ellerini ağızlarına götürüp şöyle dediler:“Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey hakkında büyük bir şüphe içindeyiz.” 10- Peygamberleri de şöyle dedi:“Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)?! O, sizi günahlarınızı bağışlamaya ve belirli bir süreye kadar sizi ertelemeye davet ediyor.” Onlar: “Siz ancak bizim gibi birer insansınız. Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin!” dediler. 11- Peygamberleri de onlara şöyle dedi:(Evet,) biz ancak sizin gibi birer insanız. Fakat Allah, kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur. Allah’ın izni olmadıkça bizim size apaçık bir delil getirmemize imkân yoktur. O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” 12- “Hem bizi yollarımıza hidayet etmişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki? Bize yaptığınız eziyetlere de elbette sabredeceğiz. Artık tevekkül edecekler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”

9. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayan ümmetlere, insanların görüp duydukları dünya azabı ile azap etmesini hatırlatıp benzeri akibetlerden kullarını sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:“Sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin; Nûh, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonrakilerin -ki” çokluklarından dolayı ve haberleri unutulup gittiği için “Allah’tan başkası onları bilmez- haberleri size gelmedi mi?” Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’inde onların kıssalarını genişçe açıklamıştır. İşte bütün bunlara “Peygamberleri apaçık delillerle”, getirdiklerinin doğruluğuna delil olan kat’i kanıtlarla “gelmişti” Çünkü Allah, ne kadar peygamber gönderdi ise mutlaka onlara, benzerini gören insanların iman etmelerini gerektirecek deliller vermiştir. İşte apaçık delillerle peygamberleri kendilerine geldiğinde bu kavimler onlara boyun eğmediler. Aksine bu delilleri kabul etmeyerek büyüklük tasladılar ve “ellerini ağızlarına götürüp” yani ne getirdiklerine iman ettiler ne de imana delalet eden tek bir söz söylediler. Tıpkı “Ölüm korkusu ile yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar”(el-Bakara, 2/19) buyruğunda ifade edildiği gibi bir tavır takındılar ve peygamberlerine açıkça şöyle dediler: “Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey hakkında büyük bir şüphe içindeyiz.”
10. Ancak onlar, yalan söylediler ve zalimlik ettiler. Bu nedenle de onlara “Peygamberleri de şöyle dedi: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)?!” Yani var olan şeyler içerisinde en açık ve aşikar olan O olduğu halde O’nda nasıl şüphe olur?! Bütün her şeyin var olmasına sebep, kendisinin varlığı olan zat hakkında şüphe eden kimse, artık maddi hususlar da dahil olmak üzere hiçbir bir şeye kesin gözüyle bakamaz. Bundan dolayı peygamberler, kavimlerine şüphe etmeyen ve hakkında tereddüde düşmesi uygun olmayan kimselerin üslubuyla şöyle hitap etmişlerdir:“O, sizi günahlarınızı bağışlamaya ve belirli bir süreye kadar sizi ertelemeye davet ediyor.” Yani sizin menfaatinize ve faydanıza olan şeylere çağırıyor. Sizleri çağrısını kabul etmeye karşılık dünyevi ve uhrevi mükâfatlarla mükâfatlandırmaya davet ediyor. Sizleri ibadetinizden bir fayda elde etmek için çağırmamaktadır. Aksine ibadetinizin faydası sizedir. Kavimleri ise peygamberlerine cahil ve akılsız kimseler gibi şöylece karşılık verdiler:“Siz de ancak bizim gibi birer insansınız” Nasıl olur da peygamberlik ve risalet ile bizden daha üstün olabilirsiniz? “Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz.” Biz nasıl olur da sizin görüşlerinize uyup atalarımızın görüşünü ve izledikleri yolu terk edebiliriz? Siz de bizler gibi insanken nasıl olur da size itaat edebiliriz? “O halde bize apaçık bir delil getirin.” Son derece açık bir belge gösterin. Bundan maksatları bizzat kendilerinin teklif ettikleri bir delildir. Yoksa az önce peygamberlerinin onlara apaçık deliller getirdiği ifade edilmişti.
11. Kavimlerinin bu teklif ve itirazlarına cevap olmak üzere:“Peygamberleri onlara şöyle dedi: (Evet,) biz ancak sizin gibi bir insanız.” Bizim de sizler gibi bir insan olduğumuz doğrudur, gerçektir. “Fakat” bu, size getirdiklerimizin hak olmamasını gerektirmez. Çünkü “Allah kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur.” Allah, bize vahiy ve risalet vermeyi lütfetmiş ise bu, O’nun lütuf ve ihsanından dolayıdır. Hiç kimse Allah’ın lütfuna sınır koyamaz, O’nun ihsanını engelleyemez. Siz, size getirdiklerimize bakın. Hak ise kabul edin, değilse kabul etmeyin. Bizim durumumuzu ileri sürüp de onu getirdiklerimizi reddetmeye bahane yapmayın. Sizin “o halde bize apaçık bir delil getirin” şeklindeki sözlerinize gelince bu, bizim elimizde olan bir şey değildir. Bizim böyle bir yetkimiz yok. “Allah’ın izni olmadıkça bizim size apaçık bir delil getirmemize imkân yoktur.” Bu apaçık delili dilediği takdirde size gönderecek olan O’dur. Dilerse getirir, dilerse getirmez. Çünkü O, ancak hikmet ve rahmetinin gereği ne ise onu yapar. Ondan başkasını yapmaz. “O halde mü’minler” başkasına değil “yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Menfaatlerini gerçekleştirmek, kendilerine zararlı olacak şeyleri bertaraf etmek noktasında O’ndan başka hiçbir kimseye güvenip dayanmasınlar. Çünkü mü’minler, bilirler ki Allah tek başına onlara yeter, kudreti kemal derecesindedir, lütuf ve ihsanı son derece kapsamlıdır. Bunları kendileri için kolaylaştıracağına da sonsuz güvenleri vardır. Kullar, sahip oldukları iman oranında Allah’a tevekkül ederler. Böylelikle Allah’a tevekkülün farz ve imanın bir gereği olduğu, Allah’ın sevip razı olduğu büyük ibadetlerden olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü diğer bütün ibadetler ona bağlıdır.
12. “Hem bizi yollarımıza hidayet etmişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki?” Biz hak ve hidâyet üzere bulunuyor iken Allah’a tevekkül etmemizi engelleyen nedir? Hak ve hidâyet üzere olan kimsenin bulduğu hidâyet, onun büsbütün Allah’a tevekkül etmesini gerektirir. Aynı şekilde Allah’ın, hidâyet bulan kimseye yardımcı olmayı, ona yeterli geleceğini taahhüt ettiğini bilmesi de onun tam anlamı ile Allah’a tevekkül etmesini gerektirmektedir. Hak ve hidâyet üzere olmayan ise böyle değildir. Yüce Allah’ın ona herhangi bir taahhüdü yoktur. Böyle bir kimsenin hali de Allah’a tevekkül edenin halinin tam aksinedir. Bu sözle peygamberleri kavimlerine karşı çok büyük bir delile işaret etmektedirler. Şöyle ki kavimleri, peygamberleri -çoğunlukla- yenik düşürmekte ve onlara baskı kurabilmekteydi. Buna rağmen peygamberler onlara Allah’a tevekkül edip meydan okuyorlardı. Hile ve tuzaklarını bertaraf etme hususunda yardımcı olarak Allah’ın kendilerine yettiğine kesin kanaat getiriyorlardı. Nitekim Allah, onların peygamberleri ortadan kaldırma ve beraberlerinde getirdikleri hakkı söndürme arzularına rağmen peygamberlerine yardımcı olmuş ve yeterli desteği vermiştir. Bu buyruk, Nuh’un kavmine söylediği şu sözlerine benzemektedir:“Ey kavmim, eğer aranızda kalmam ve Allah’ın âyetleri ile öğüt verişim size ağır geliyorsa -ki ben ancak Allah’a dayanıp güvenirim- haydi işinizi sağlam tutun. Ortaklarınızı da çağırın, sonra işiniz size hiçbir tasa vermesin, sonra da mühlet vermeksizin bana hükmünüzü uygulayın...”(Yûnus, 10/71) Hûd’un şu sözleri de bu türdendir: “Gerçekten ben Allah’ı şahid gösteriyorum, siz de şahid olun ki ben tuttuğunuz şeylerden uzağım. Artık hepiniz bana tuzak kurun, bundan sonra bana bir mühlet vermeyin.”(Hûd, 11/54-55)“Bize yaptığınız eziyetlere de elbette sabredeceğiz.” Bizler sizi davet etmeye, size öğüt verip gerçeği hatırlatmaya devam edeceğiz. Sizin bize yapacağınız eziyetlere de aldırmayacağız. Bizler, Allah’tan mükâfat dileyerek ve sizin iyiliğinizi isteyerek bize yapacağınız eziyetlere kendimizi alıştıracağız. Olur ki çokça hatırlatma sonucunda Allah size de hidâyet verir. “Artık tevekkül edecekler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Ondan başkasına dayanıp güvenmesinler. Çünkü Allah’a tevekkül, her türlü hayrın anahtarıdır. Şu bilinmelidir ki peygamberlerin tevekkülleri, en üstün derecede ve en şerefli mertebededir. Zira o, Allah’ın dinini hakim kılmak, bu dinin zaferi için çalışmak, kullarının hidâyete ulaşmalarını sağlamak ve onların sapıklıklarını ortadan kaldırmak amacı ile yapılan bir tevekküldür. Bu da tevekkülün en mükemmel şeklidir.

9- Sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin; Nûh, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonrakilerin -ki Allah’tan başkası onları bilmez- haberleri size gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık delillerle geldi de ellerini ağızlarına götürüp şöyle dediler:“Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey hakkında büyük bir şüphe içindeyiz.” 10- Peygamberleri de şöyle dedi:“Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)?! O, sizi günahlarınızı bağışlamaya ve belirli bir süreye kadar sizi ertelemeye davet ediyor.” Onlar: “Siz ancak bizim gibi birer insansınız. Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin!” dediler. 11- Peygamberleri de onlara şöyle dedi:(Evet,) biz ancak sizin gibi birer insanız. Fakat Allah, kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur. Allah’ın izni olmadıkça bizim size apaçık bir delil getirmemize imkân yoktur. O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” 12- “Hem bizi yollarımıza hidayet etmişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki? Bize yaptığınız eziyetlere de elbette sabredeceğiz. Artık tevekkül edecekler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”

9. Yüce Allah, peygamberlerini yalanlayan ümmetlere, insanların görüp duydukları dünya azabı ile azap etmesini hatırlatıp benzeri akibetlerden kullarını sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:“Sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin; Nûh, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonrakilerin -ki” çokluklarından dolayı ve haberleri unutulup gittiği için “Allah’tan başkası onları bilmez- haberleri size gelmedi mi?” Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’inde onların kıssalarını genişçe açıklamıştır. İşte bütün bunlara “Peygamberleri apaçık delillerle”, getirdiklerinin doğruluğuna delil olan kat’i kanıtlarla “gelmişti” Çünkü Allah, ne kadar peygamber gönderdi ise mutlaka onlara, benzerini gören insanların iman etmelerini gerektirecek deliller vermiştir. İşte apaçık delillerle peygamberleri kendilerine geldiğinde bu kavimler onlara boyun eğmediler. Aksine bu delilleri kabul etmeyerek büyüklük tasladılar ve “ellerini ağızlarına götürüp” yani ne getirdiklerine iman ettiler ne de imana delalet eden tek bir söz söylediler. Tıpkı “Ölüm korkusu ile yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar”(el-Bakara, 2/19) buyruğunda ifade edildiği gibi bir tavır takındılar ve peygamberlerine açıkça şöyle dediler: “Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz ve gerçekten biz, bizi çağırdığınız şey hakkında büyük bir şüphe içindeyiz.”
10. Ancak onlar, yalan söylediler ve zalimlik ettiler. Bu nedenle de onlara “Peygamberleri de şöyle dedi: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)?!” Yani var olan şeyler içerisinde en açık ve aşikar olan O olduğu halde O’nda nasıl şüphe olur?! Bütün her şeyin var olmasına sebep, kendisinin varlığı olan zat hakkında şüphe eden kimse, artık maddi hususlar da dahil olmak üzere hiçbir bir şeye kesin gözüyle bakamaz. Bundan dolayı peygamberler, kavimlerine şüphe etmeyen ve hakkında tereddüde düşmesi uygun olmayan kimselerin üslubuyla şöyle hitap etmişlerdir:“O, sizi günahlarınızı bağışlamaya ve belirli bir süreye kadar sizi ertelemeye davet ediyor.” Yani sizin menfaatinize ve faydanıza olan şeylere çağırıyor. Sizleri çağrısını kabul etmeye karşılık dünyevi ve uhrevi mükâfatlarla mükâfatlandırmaya davet ediyor. Sizleri ibadetinizden bir fayda elde etmek için çağırmamaktadır. Aksine ibadetinizin faydası sizedir. Kavimleri ise peygamberlerine cahil ve akılsız kimseler gibi şöylece karşılık verdiler:“Siz de ancak bizim gibi birer insansınız” Nasıl olur da peygamberlik ve risalet ile bizden daha üstün olabilirsiniz? “Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz.” Biz nasıl olur da sizin görüşlerinize uyup atalarımızın görüşünü ve izledikleri yolu terk edebiliriz? Siz de bizler gibi insanken nasıl olur da size itaat edebiliriz? “O halde bize apaçık bir delil getirin.” Son derece açık bir belge gösterin. Bundan maksatları bizzat kendilerinin teklif ettikleri bir delildir. Yoksa az önce peygamberlerinin onlara apaçık deliller getirdiği ifade edilmişti.
11. Kavimlerinin bu teklif ve itirazlarına cevap olmak üzere:“Peygamberleri onlara şöyle dedi: (Evet,) biz ancak sizin gibi bir insanız.” Bizim de sizler gibi bir insan olduğumuz doğrudur, gerçektir. “Fakat” bu, size getirdiklerimizin hak olmamasını gerektirmez. Çünkü “Allah kulları arasından dilediği kimselere lütufta bulunur.” Allah, bize vahiy ve risalet vermeyi lütfetmiş ise bu, O’nun lütuf ve ihsanından dolayıdır. Hiç kimse Allah’ın lütfuna sınır koyamaz, O’nun ihsanını engelleyemez. Siz, size getirdiklerimize bakın. Hak ise kabul edin, değilse kabul etmeyin. Bizim durumumuzu ileri sürüp de onu getirdiklerimizi reddetmeye bahane yapmayın. Sizin “o halde bize apaçık bir delil getirin” şeklindeki sözlerinize gelince bu, bizim elimizde olan bir şey değildir. Bizim böyle bir yetkimiz yok. “Allah’ın izni olmadıkça bizim size apaçık bir delil getirmemize imkân yoktur.” Bu apaçık delili dilediği takdirde size gönderecek olan O’dur. Dilerse getirir, dilerse getirmez. Çünkü O, ancak hikmet ve rahmetinin gereği ne ise onu yapar. Ondan başkasını yapmaz. “O halde mü’minler” başkasına değil “yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Menfaatlerini gerçekleştirmek, kendilerine zararlı olacak şeyleri bertaraf etmek noktasında O’ndan başka hiçbir kimseye güvenip dayanmasınlar. Çünkü mü’minler, bilirler ki Allah tek başına onlara yeter, kudreti kemal derecesindedir, lütuf ve ihsanı son derece kapsamlıdır. Bunları kendileri için kolaylaştıracağına da sonsuz güvenleri vardır. Kullar, sahip oldukları iman oranında Allah’a tevekkül ederler. Böylelikle Allah’a tevekkülün farz ve imanın bir gereği olduğu, Allah’ın sevip razı olduğu büyük ibadetlerden olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü diğer bütün ibadetler ona bağlıdır.
12. “Hem bizi yollarımıza hidayet etmişken ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki?” Biz hak ve hidâyet üzere bulunuyor iken Allah’a tevekkül etmemizi engelleyen nedir? Hak ve hidâyet üzere olan kimsenin bulduğu hidâyet, onun büsbütün Allah’a tevekkül etmesini gerektirir. Aynı şekilde Allah’ın, hidâyet bulan kimseye yardımcı olmayı, ona yeterli geleceğini taahhüt ettiğini bilmesi de onun tam anlamı ile Allah’a tevekkül etmesini gerektirmektedir. Hak ve hidâyet üzere olmayan ise böyle değildir. Yüce Allah’ın ona herhangi bir taahhüdü yoktur. Böyle bir kimsenin hali de Allah’a tevekkül edenin halinin tam aksinedir. Bu sözle peygamberleri kavimlerine karşı çok büyük bir delile işaret etmektedirler. Şöyle ki kavimleri, peygamberleri -çoğunlukla- yenik düşürmekte ve onlara baskı kurabilmekteydi. Buna rağmen peygamberler onlara Allah’a tevekkül edip meydan okuyorlardı. Hile ve tuzaklarını bertaraf etme hususunda yardımcı olarak Allah’ın kendilerine yettiğine kesin kanaat getiriyorlardı. Nitekim Allah, onların peygamberleri ortadan kaldırma ve beraberlerinde getirdikleri hakkı söndürme arzularına rağmen peygamberlerine yardımcı olmuş ve yeterli desteği vermiştir. Bu buyruk, Nuh’un kavmine söylediği şu sözlerine benzemektedir:“Ey kavmim, eğer aranızda kalmam ve Allah’ın âyetleri ile öğüt verişim size ağır geliyorsa -ki ben ancak Allah’a dayanıp güvenirim- haydi işinizi sağlam tutun. Ortaklarınızı da çağırın, sonra işiniz size hiçbir tasa vermesin, sonra da mühlet vermeksizin bana hükmünüzü uygulayın...”(Yûnus, 10/71) Hûd’un şu sözleri de bu türdendir: “Gerçekten ben Allah’ı şahid gösteriyorum, siz de şahid olun ki ben tuttuğunuz şeylerden uzağım. Artık hepiniz bana tuzak kurun, bundan sonra bana bir mühlet vermeyin.”(Hûd, 11/54-55)“Bize yaptığınız eziyetlere de elbette sabredeceğiz.” Bizler sizi davet etmeye, size öğüt verip gerçeği hatırlatmaya devam edeceğiz. Sizin bize yapacağınız eziyetlere de aldırmayacağız. Bizler, Allah’tan mükâfat dileyerek ve sizin iyiliğinizi isteyerek bize yapacağınız eziyetlere kendimizi alıştıracağız. Olur ki çokça hatırlatma sonucunda Allah size de hidâyet verir. “Artık tevekkül edecekler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Ondan başkasına dayanıp güvenmesinler. Çünkü Allah’a tevekkül, her türlü hayrın anahtarıdır. Şu bilinmelidir ki peygamberlerin tevekkülleri, en üstün derecede ve en şerefli mertebededir. Zira o, Allah’ın dinini hakim kılmak, bu dinin zaferi için çalışmak, kullarının hidâyete ulaşmalarını sağlamak ve onların sapıklıklarını ortadan kaldırmak amacı ile yapılan bir tevekküldür. Bu da tevekkülün en mükemmel şeklidir.

13- O kafirler de peygamberlerine dediler ki:“Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: “Biz o zalimleri muhakkak helâk edeceğiz.” 14- “Ve onların ardından da o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu, benim makamımdan korkan ve benim tehdidimden çekinen kimselere mahsustur.” 15- Hüküm istediler ve her inatçı zorba zarara uğradı. 16- Arkasından (bir de) cehennem var. Ona (orada) irinli sudan içirilecek. 17- Yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek. Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek. Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.

13. Yüce Allah, peygamberlerin kavimlerini davetlerini, onların bu işi usanmaksızın sürdürdüklerini söz konusu ettikten sonra sonunda kavimlerinden nasıl karşılık gördüklerini zikrederek şöyle buyurmaktadır:“O kafirler de peygamberlerine” tehditte bulunarak “dediler ki: Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bu, peygamberlerin çağrısını reddetmenin en ileri derecesidir. Bundan sonra artık peygamberlerin onlardan herhangi bir hayır ummalarına imkân yoktur. Çünkü hidâyetten yüz çevirmekle yetinmediler, peygamberleri yurtlarından çıkarmakla tehdit ettiler ve bu işi de kendilerinin yapacaklarını söylediler. O yurtları kendilerine nispet ettiler, peygamberlerin bu yurtlarda herhangi bir hak sahibi olmadıklarını söylediler. Bu ise zulmün en büyüğüdür. Şüphesiz Allah, kullarını yeryüzünde yaratmış ve onlara kendisine ibadet etmelerini emretmiş, yeryüzünü ve orada bulunan şeyleri onlara amade kılmıştır ki ibadet hususunda bunlardan yararlanabilsinler. Bunları Allah’a ibadet etmek için yardımcı olarak değerlendiren kimsenin bu nimetlerden yararlanması helâl olur ve sorumluluktan kurtulur. Bunları küfre ve türlü masiyetlere karşı yardımcı bir unsur olarak kullanan kimselerin ise bunu yapma hakları yoktur ve bunlardan bu yolda yararlanmak onlara helâl değildir. O halde peygamberlere düşman olanların, peygamberleri kendisinden çıkartmak ile tehditte bulundukları o yurtlarda hiçbir hakka sahip olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Bunu bir kenara bırakıp sadece geleneklere bakacak olursak görürüz ki peygamberler de onların yurtlarında yaşayan halk arasındadır ve onların birer ferdidir. Peki, açık ve seçik bir şekilde onlara ait olan bir haktan onları neye dayanarak mahrum etmek istemektedirler? Bunun dinsizlikten ve büsbütün insafsızlıktan, insaniyetsizlikten başka bir sebebi olabilir mi? O nedenledir ki onların peygamberlere karşı giriştikleri hile ve tuzaklar, bu noktaya ulaşınca geriye Allah’ın emrini uygulayıp dostlarını yardımı ile zafere ulaştırmasından başka bir seçenek kalmamaktadır:“Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: Biz o zalimleri muhakkak” çeşitli cezalarla “helâk edeceğiz.”
14. “ve onlardan sonra o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu” yani Yüce Allah’ın peygamberlere ve onlara uyanlara ihsan ettiği güzel akıbet; “benim makamımdan” yani dünyada Allah’ın huzuruna çıkmaktan korkarak, Allah’ın kendisini gördüğünü bilerek Rabbinin gözetiminden “korkan ve benim tehdidimden” yani bana isyan edenlere yaptığım tehditlerden “çekinen” ve bu hali Allah’ın hoşnut olmadığı şeylerden uzak kalmasına ve Allah’ın sevdiği şeyleri işlemeye yönelmesine vesile olan “kimselere mahsustur.”
15. Kâfirler “hüküm istediler” yani Allah’ın ayırıcı hükmünü, dostları ile düşmanları arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt etmesini istediler ve istedikleri bu hüküm de onlara geldi. Yoksa Allah, Halîmdir, kendisine isyan edenleri cezalandırmakta acele etmez. “ve her inatçı zorba zarara uğradı.” Allah’a, hakka, Allah’ın kullarına karşı zorba tavır takınan, yeryüzünde büyüklük taslayan ve peygamberlere karşı inatlaşarak onlardan uzak kalan kimseler, dünyada da âhirette de hüsrana uğramışlardır.
16. “Arkasında” yani bu zorba ve inatçı kimselerin arkasında “(bir de) cehennem var.” Onu beklemekte, gözetlemektedir. Böyle bir kimsenin cehenneme varması kaçınılmazdır. İşte o vakit oldukça çetin bir azabı tadacaktır. “Ona” rengi, tadı ve kötü kokusu ile iğrenç olan “irinli bir sudan içirilecek.” Bu, son derece sıcak olacaktır.
17. Aşırı bir susuzluk ile “yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek.” Suyu yüzüne yaklaştırdığında yüzünü kavurur, karnına ulaştı mı bağırsaklarını parçalar. “Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek.” Her türlüsü ile çetin azap ona gelecek. Bu azabın şiddeti, ölüm derecesine kadar ulaşacak; fakat Allah cehennemliklerin ölmeyeceğine hüküm verdiği için ölemeyecekler. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“...Onlar aleyhinde hüküm verilmez ki ölsünler. Üzerinleriden (cehennem) azabından bir şey de hafifletilmez. İşte biz, küfürde ısrar eden herkesi böyle cezalandırırız. Onlar orada feryad ederler...”(Fâtır, 35/36-37) O inatçı zorba için “Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.” Niteliklerini, şiddet ve çetinliğini Allah’tan başka hiç kimsenin bilemediği son derece çetin ve büyük bir azap gelecektir.

13- O kafirler de peygamberlerine dediler ki:“Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: “Biz o zalimleri muhakkak helâk edeceğiz.” 14- “Ve onların ardından da o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu, benim makamımdan korkan ve benim tehdidimden çekinen kimselere mahsustur.” 15- Hüküm istediler ve her inatçı zorba zarara uğradı. 16- Arkasından (bir de) cehennem var. Ona (orada) irinli sudan içirilecek. 17- Yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek. Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek. Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.

13. Yüce Allah, peygamberlerin kavimlerini davetlerini, onların bu işi usanmaksızın sürdürdüklerini söz konusu ettikten sonra sonunda kavimlerinden nasıl karşılık gördüklerini zikrederek şöyle buyurmaktadır:“O kafirler de peygamberlerine” tehditte bulunarak “dediler ki: Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bu, peygamberlerin çağrısını reddetmenin en ileri derecesidir. Bundan sonra artık peygamberlerin onlardan herhangi bir hayır ummalarına imkân yoktur. Çünkü hidâyetten yüz çevirmekle yetinmediler, peygamberleri yurtlarından çıkarmakla tehdit ettiler ve bu işi de kendilerinin yapacaklarını söylediler. O yurtları kendilerine nispet ettiler, peygamberlerin bu yurtlarda herhangi bir hak sahibi olmadıklarını söylediler. Bu ise zulmün en büyüğüdür. Şüphesiz Allah, kullarını yeryüzünde yaratmış ve onlara kendisine ibadet etmelerini emretmiş, yeryüzünü ve orada bulunan şeyleri onlara amade kılmıştır ki ibadet hususunda bunlardan yararlanabilsinler. Bunları Allah’a ibadet etmek için yardımcı olarak değerlendiren kimsenin bu nimetlerden yararlanması helâl olur ve sorumluluktan kurtulur. Bunları küfre ve türlü masiyetlere karşı yardımcı bir unsur olarak kullanan kimselerin ise bunu yapma hakları yoktur ve bunlardan bu yolda yararlanmak onlara helâl değildir. O halde peygamberlere düşman olanların, peygamberleri kendisinden çıkartmak ile tehditte bulundukları o yurtlarda hiçbir hakka sahip olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Bunu bir kenara bırakıp sadece geleneklere bakacak olursak görürüz ki peygamberler de onların yurtlarında yaşayan halk arasındadır ve onların birer ferdidir. Peki, açık ve seçik bir şekilde onlara ait olan bir haktan onları neye dayanarak mahrum etmek istemektedirler? Bunun dinsizlikten ve büsbütün insafsızlıktan, insaniyetsizlikten başka bir sebebi olabilir mi? O nedenledir ki onların peygamberlere karşı giriştikleri hile ve tuzaklar, bu noktaya ulaşınca geriye Allah’ın emrini uygulayıp dostlarını yardımı ile zafere ulaştırmasından başka bir seçenek kalmamaktadır:“Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: Biz o zalimleri muhakkak” çeşitli cezalarla “helâk edeceğiz.”
14. “ve onlardan sonra o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu” yani Yüce Allah’ın peygamberlere ve onlara uyanlara ihsan ettiği güzel akıbet; “benim makamımdan” yani dünyada Allah’ın huzuruna çıkmaktan korkarak, Allah’ın kendisini gördüğünü bilerek Rabbinin gözetiminden “korkan ve benim tehdidimden” yani bana isyan edenlere yaptığım tehditlerden “çekinen” ve bu hali Allah’ın hoşnut olmadığı şeylerden uzak kalmasına ve Allah’ın sevdiği şeyleri işlemeye yönelmesine vesile olan “kimselere mahsustur.”
15. Kâfirler “hüküm istediler” yani Allah’ın ayırıcı hükmünü, dostları ile düşmanları arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt etmesini istediler ve istedikleri bu hüküm de onlara geldi. Yoksa Allah, Halîmdir, kendisine isyan edenleri cezalandırmakta acele etmez. “ve her inatçı zorba zarara uğradı.” Allah’a, hakka, Allah’ın kullarına karşı zorba tavır takınan, yeryüzünde büyüklük taslayan ve peygamberlere karşı inatlaşarak onlardan uzak kalan kimseler, dünyada da âhirette de hüsrana uğramışlardır.
16. “Arkasında” yani bu zorba ve inatçı kimselerin arkasında “(bir de) cehennem var.” Onu beklemekte, gözetlemektedir. Böyle bir kimsenin cehenneme varması kaçınılmazdır. İşte o vakit oldukça çetin bir azabı tadacaktır. “Ona” rengi, tadı ve kötü kokusu ile iğrenç olan “irinli bir sudan içirilecek.” Bu, son derece sıcak olacaktır.
17. Aşırı bir susuzluk ile “yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek.” Suyu yüzüne yaklaştırdığında yüzünü kavurur, karnına ulaştı mı bağırsaklarını parçalar. “Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek.” Her türlüsü ile çetin azap ona gelecek. Bu azabın şiddeti, ölüm derecesine kadar ulaşacak; fakat Allah cehennemliklerin ölmeyeceğine hüküm verdiği için ölemeyecekler. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“...Onlar aleyhinde hüküm verilmez ki ölsünler. Üzerinleriden (cehennem) azabından bir şey de hafifletilmez. İşte biz, küfürde ısrar eden herkesi böyle cezalandırırız. Onlar orada feryad ederler...”(Fâtır, 35/36-37) O inatçı zorba için “Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.” Niteliklerini, şiddet ve çetinliğini Allah’tan başka hiç kimsenin bilemediği son derece çetin ve büyük bir azap gelecektir.

13- O kafirler de peygamberlerine dediler ki:“Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: “Biz o zalimleri muhakkak helâk edeceğiz.” 14- “Ve onların ardından da o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu, benim makamımdan korkan ve benim tehdidimden çekinen kimselere mahsustur.” 15- Hüküm istediler ve her inatçı zorba zarara uğradı. 16- Arkasından (bir de) cehennem var. Ona (orada) irinli sudan içirilecek. 17- Yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek. Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek. Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.

13. Yüce Allah, peygamberlerin kavimlerini davetlerini, onların bu işi usanmaksızın sürdürdüklerini söz konusu ettikten sonra sonunda kavimlerinden nasıl karşılık gördüklerini zikrederek şöyle buyurmaktadır:“O kafirler de peygamberlerine” tehditte bulunarak “dediler ki: Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bu, peygamberlerin çağrısını reddetmenin en ileri derecesidir. Bundan sonra artık peygamberlerin onlardan herhangi bir hayır ummalarına imkân yoktur. Çünkü hidâyetten yüz çevirmekle yetinmediler, peygamberleri yurtlarından çıkarmakla tehdit ettiler ve bu işi de kendilerinin yapacaklarını söylediler. O yurtları kendilerine nispet ettiler, peygamberlerin bu yurtlarda herhangi bir hak sahibi olmadıklarını söylediler. Bu ise zulmün en büyüğüdür. Şüphesiz Allah, kullarını yeryüzünde yaratmış ve onlara kendisine ibadet etmelerini emretmiş, yeryüzünü ve orada bulunan şeyleri onlara amade kılmıştır ki ibadet hususunda bunlardan yararlanabilsinler. Bunları Allah’a ibadet etmek için yardımcı olarak değerlendiren kimsenin bu nimetlerden yararlanması helâl olur ve sorumluluktan kurtulur. Bunları küfre ve türlü masiyetlere karşı yardımcı bir unsur olarak kullanan kimselerin ise bunu yapma hakları yoktur ve bunlardan bu yolda yararlanmak onlara helâl değildir. O halde peygamberlere düşman olanların, peygamberleri kendisinden çıkartmak ile tehditte bulundukları o yurtlarda hiçbir hakka sahip olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Bunu bir kenara bırakıp sadece geleneklere bakacak olursak görürüz ki peygamberler de onların yurtlarında yaşayan halk arasındadır ve onların birer ferdidir. Peki, açık ve seçik bir şekilde onlara ait olan bir haktan onları neye dayanarak mahrum etmek istemektedirler? Bunun dinsizlikten ve büsbütün insafsızlıktan, insaniyetsizlikten başka bir sebebi olabilir mi? O nedenledir ki onların peygamberlere karşı giriştikleri hile ve tuzaklar, bu noktaya ulaşınca geriye Allah’ın emrini uygulayıp dostlarını yardımı ile zafere ulaştırmasından başka bir seçenek kalmamaktadır:“Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: Biz o zalimleri muhakkak” çeşitli cezalarla “helâk edeceğiz.”
14. “ve onlardan sonra o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu” yani Yüce Allah’ın peygamberlere ve onlara uyanlara ihsan ettiği güzel akıbet; “benim makamımdan” yani dünyada Allah’ın huzuruna çıkmaktan korkarak, Allah’ın kendisini gördüğünü bilerek Rabbinin gözetiminden “korkan ve benim tehdidimden” yani bana isyan edenlere yaptığım tehditlerden “çekinen” ve bu hali Allah’ın hoşnut olmadığı şeylerden uzak kalmasına ve Allah’ın sevdiği şeyleri işlemeye yönelmesine vesile olan “kimselere mahsustur.”
15. Kâfirler “hüküm istediler” yani Allah’ın ayırıcı hükmünü, dostları ile düşmanları arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt etmesini istediler ve istedikleri bu hüküm de onlara geldi. Yoksa Allah, Halîmdir, kendisine isyan edenleri cezalandırmakta acele etmez. “ve her inatçı zorba zarara uğradı.” Allah’a, hakka, Allah’ın kullarına karşı zorba tavır takınan, yeryüzünde büyüklük taslayan ve peygamberlere karşı inatlaşarak onlardan uzak kalan kimseler, dünyada da âhirette de hüsrana uğramışlardır.
16. “Arkasında” yani bu zorba ve inatçı kimselerin arkasında “(bir de) cehennem var.” Onu beklemekte, gözetlemektedir. Böyle bir kimsenin cehenneme varması kaçınılmazdır. İşte o vakit oldukça çetin bir azabı tadacaktır. “Ona” rengi, tadı ve kötü kokusu ile iğrenç olan “irinli bir sudan içirilecek.” Bu, son derece sıcak olacaktır.
17. Aşırı bir susuzluk ile “yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek.” Suyu yüzüne yaklaştırdığında yüzünü kavurur, karnına ulaştı mı bağırsaklarını parçalar. “Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek.” Her türlüsü ile çetin azap ona gelecek. Bu azabın şiddeti, ölüm derecesine kadar ulaşacak; fakat Allah cehennemliklerin ölmeyeceğine hüküm verdiği için ölemeyecekler. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“...Onlar aleyhinde hüküm verilmez ki ölsünler. Üzerinleriden (cehennem) azabından bir şey de hafifletilmez. İşte biz, küfürde ısrar eden herkesi böyle cezalandırırız. Onlar orada feryad ederler...”(Fâtır, 35/36-37) O inatçı zorba için “Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.” Niteliklerini, şiddet ve çetinliğini Allah’tan başka hiç kimsenin bilemediği son derece çetin ve büyük bir azap gelecektir.

13- O kafirler de peygamberlerine dediler ki:“Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: “Biz o zalimleri muhakkak helâk edeceğiz.” 14- “Ve onların ardından da o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu, benim makamımdan korkan ve benim tehdidimden çekinen kimselere mahsustur.” 15- Hüküm istediler ve her inatçı zorba zarara uğradı. 16- Arkasından (bir de) cehennem var. Ona (orada) irinli sudan içirilecek. 17- Yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek. Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek. Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.

13. Yüce Allah, peygamberlerin kavimlerini davetlerini, onların bu işi usanmaksızın sürdürdüklerini söz konusu ettikten sonra sonunda kavimlerinden nasıl karşılık gördüklerini zikrederek şöyle buyurmaktadır:“O kafirler de peygamberlerine” tehditte bulunarak “dediler ki: Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bu, peygamberlerin çağrısını reddetmenin en ileri derecesidir. Bundan sonra artık peygamberlerin onlardan herhangi bir hayır ummalarına imkân yoktur. Çünkü hidâyetten yüz çevirmekle yetinmediler, peygamberleri yurtlarından çıkarmakla tehdit ettiler ve bu işi de kendilerinin yapacaklarını söylediler. O yurtları kendilerine nispet ettiler, peygamberlerin bu yurtlarda herhangi bir hak sahibi olmadıklarını söylediler. Bu ise zulmün en büyüğüdür. Şüphesiz Allah, kullarını yeryüzünde yaratmış ve onlara kendisine ibadet etmelerini emretmiş, yeryüzünü ve orada bulunan şeyleri onlara amade kılmıştır ki ibadet hususunda bunlardan yararlanabilsinler. Bunları Allah’a ibadet etmek için yardımcı olarak değerlendiren kimsenin bu nimetlerden yararlanması helâl olur ve sorumluluktan kurtulur. Bunları küfre ve türlü masiyetlere karşı yardımcı bir unsur olarak kullanan kimselerin ise bunu yapma hakları yoktur ve bunlardan bu yolda yararlanmak onlara helâl değildir. O halde peygamberlere düşman olanların, peygamberleri kendisinden çıkartmak ile tehditte bulundukları o yurtlarda hiçbir hakka sahip olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Bunu bir kenara bırakıp sadece geleneklere bakacak olursak görürüz ki peygamberler de onların yurtlarında yaşayan halk arasındadır ve onların birer ferdidir. Peki, açık ve seçik bir şekilde onlara ait olan bir haktan onları neye dayanarak mahrum etmek istemektedirler? Bunun dinsizlikten ve büsbütün insafsızlıktan, insaniyetsizlikten başka bir sebebi olabilir mi? O nedenledir ki onların peygamberlere karşı giriştikleri hile ve tuzaklar, bu noktaya ulaşınca geriye Allah’ın emrini uygulayıp dostlarını yardımı ile zafere ulaştırmasından başka bir seçenek kalmamaktadır:“Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: Biz o zalimleri muhakkak” çeşitli cezalarla “helâk edeceğiz.”
14. “ve onlardan sonra o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu” yani Yüce Allah’ın peygamberlere ve onlara uyanlara ihsan ettiği güzel akıbet; “benim makamımdan” yani dünyada Allah’ın huzuruna çıkmaktan korkarak, Allah’ın kendisini gördüğünü bilerek Rabbinin gözetiminden “korkan ve benim tehdidimden” yani bana isyan edenlere yaptığım tehditlerden “çekinen” ve bu hali Allah’ın hoşnut olmadığı şeylerden uzak kalmasına ve Allah’ın sevdiği şeyleri işlemeye yönelmesine vesile olan “kimselere mahsustur.”
15. Kâfirler “hüküm istediler” yani Allah’ın ayırıcı hükmünü, dostları ile düşmanları arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt etmesini istediler ve istedikleri bu hüküm de onlara geldi. Yoksa Allah, Halîmdir, kendisine isyan edenleri cezalandırmakta acele etmez. “ve her inatçı zorba zarara uğradı.” Allah’a, hakka, Allah’ın kullarına karşı zorba tavır takınan, yeryüzünde büyüklük taslayan ve peygamberlere karşı inatlaşarak onlardan uzak kalan kimseler, dünyada da âhirette de hüsrana uğramışlardır.
16. “Arkasında” yani bu zorba ve inatçı kimselerin arkasında “(bir de) cehennem var.” Onu beklemekte, gözetlemektedir. Böyle bir kimsenin cehenneme varması kaçınılmazdır. İşte o vakit oldukça çetin bir azabı tadacaktır. “Ona” rengi, tadı ve kötü kokusu ile iğrenç olan “irinli bir sudan içirilecek.” Bu, son derece sıcak olacaktır.
17. Aşırı bir susuzluk ile “yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek.” Suyu yüzüne yaklaştırdığında yüzünü kavurur, karnına ulaştı mı bağırsaklarını parçalar. “Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek.” Her türlüsü ile çetin azap ona gelecek. Bu azabın şiddeti, ölüm derecesine kadar ulaşacak; fakat Allah cehennemliklerin ölmeyeceğine hüküm verdiği için ölemeyecekler. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“...Onlar aleyhinde hüküm verilmez ki ölsünler. Üzerinleriden (cehennem) azabından bir şey de hafifletilmez. İşte biz, küfürde ısrar eden herkesi böyle cezalandırırız. Onlar orada feryad ederler...”(Fâtır, 35/36-37) O inatçı zorba için “Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.” Niteliklerini, şiddet ve çetinliğini Allah’tan başka hiç kimsenin bilemediği son derece çetin ve büyük bir azap gelecektir.

13- O kafirler de peygamberlerine dediler ki:“Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: “Biz o zalimleri muhakkak helâk edeceğiz.” 14- “Ve onların ardından da o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu, benim makamımdan korkan ve benim tehdidimden çekinen kimselere mahsustur.” 15- Hüküm istediler ve her inatçı zorba zarara uğradı. 16- Arkasından (bir de) cehennem var. Ona (orada) irinli sudan içirilecek. 17- Yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek. Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek. Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.

13. Yüce Allah, peygamberlerin kavimlerini davetlerini, onların bu işi usanmaksızın sürdürdüklerini söz konusu ettikten sonra sonunda kavimlerinden nasıl karşılık gördüklerini zikrederek şöyle buyurmaktadır:“O kafirler de peygamberlerine” tehditte bulunarak “dediler ki: Andolsun ki ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz.” Bu, peygamberlerin çağrısını reddetmenin en ileri derecesidir. Bundan sonra artık peygamberlerin onlardan herhangi bir hayır ummalarına imkân yoktur. Çünkü hidâyetten yüz çevirmekle yetinmediler, peygamberleri yurtlarından çıkarmakla tehdit ettiler ve bu işi de kendilerinin yapacaklarını söylediler. O yurtları kendilerine nispet ettiler, peygamberlerin bu yurtlarda herhangi bir hak sahibi olmadıklarını söylediler. Bu ise zulmün en büyüğüdür. Şüphesiz Allah, kullarını yeryüzünde yaratmış ve onlara kendisine ibadet etmelerini emretmiş, yeryüzünü ve orada bulunan şeyleri onlara amade kılmıştır ki ibadet hususunda bunlardan yararlanabilsinler. Bunları Allah’a ibadet etmek için yardımcı olarak değerlendiren kimsenin bu nimetlerden yararlanması helâl olur ve sorumluluktan kurtulur. Bunları küfre ve türlü masiyetlere karşı yardımcı bir unsur olarak kullanan kimselerin ise bunu yapma hakları yoktur ve bunlardan bu yolda yararlanmak onlara helâl değildir. O halde peygamberlere düşman olanların, peygamberleri kendisinden çıkartmak ile tehditte bulundukları o yurtlarda hiçbir hakka sahip olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Bunu bir kenara bırakıp sadece geleneklere bakacak olursak görürüz ki peygamberler de onların yurtlarında yaşayan halk arasındadır ve onların birer ferdidir. Peki, açık ve seçik bir şekilde onlara ait olan bir haktan onları neye dayanarak mahrum etmek istemektedirler? Bunun dinsizlikten ve büsbütün insafsızlıktan, insaniyetsizlikten başka bir sebebi olabilir mi? O nedenledir ki onların peygamberlere karşı giriştikleri hile ve tuzaklar, bu noktaya ulaşınca geriye Allah’ın emrini uygulayıp dostlarını yardımı ile zafere ulaştırmasından başka bir seçenek kalmamaktadır:“Bunun üzerine Rableri onlara şunu vahyetti: Biz o zalimleri muhakkak” çeşitli cezalarla “helâk edeceğiz.”
14. “ve onlardan sonra o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu” yani Yüce Allah’ın peygamberlere ve onlara uyanlara ihsan ettiği güzel akıbet; “benim makamımdan” yani dünyada Allah’ın huzuruna çıkmaktan korkarak, Allah’ın kendisini gördüğünü bilerek Rabbinin gözetiminden “korkan ve benim tehdidimden” yani bana isyan edenlere yaptığım tehditlerden “çekinen” ve bu hali Allah’ın hoşnut olmadığı şeylerden uzak kalmasına ve Allah’ın sevdiği şeyleri işlemeye yönelmesine vesile olan “kimselere mahsustur.”
15. Kâfirler “hüküm istediler” yani Allah’ın ayırıcı hükmünü, dostları ile düşmanları arasında hüküm verip haklıyı haksızdan ayırt etmesini istediler ve istedikleri bu hüküm de onlara geldi. Yoksa Allah, Halîmdir, kendisine isyan edenleri cezalandırmakta acele etmez. “ve her inatçı zorba zarara uğradı.” Allah’a, hakka, Allah’ın kullarına karşı zorba tavır takınan, yeryüzünde büyüklük taslayan ve peygamberlere karşı inatlaşarak onlardan uzak kalan kimseler, dünyada da âhirette de hüsrana uğramışlardır.
16. “Arkasında” yani bu zorba ve inatçı kimselerin arkasında “(bir de) cehennem var.” Onu beklemekte, gözetlemektedir. Böyle bir kimsenin cehenneme varması kaçınılmazdır. İşte o vakit oldukça çetin bir azabı tadacaktır. “Ona” rengi, tadı ve kötü kokusu ile iğrenç olan “irinli bir sudan içirilecek.” Bu, son derece sıcak olacaktır.
17. Aşırı bir susuzluk ile “yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek.” Suyu yüzüne yaklaştırdığında yüzünü kavurur, karnına ulaştı mı bağırsaklarını parçalar. “Her taraftan ona ölüm gelecek fakat o bir türlü ölmeyecek.” Her türlüsü ile çetin azap ona gelecek. Bu azabın şiddeti, ölüm derecesine kadar ulaşacak; fakat Allah cehennemliklerin ölmeyeceğine hüküm verdiği için ölemeyecekler. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“...Onlar aleyhinde hüküm verilmez ki ölsünler. Üzerinleriden (cehennem) azabından bir şey de hafifletilmez. İşte biz, küfürde ısrar eden herkesi böyle cezalandırırız. Onlar orada feryad ederler...”(Fâtır, 35/36-37) O inatçı zorba için “Bunun ardından oldukça ağır bir azap daha var.” Niteliklerini, şiddet ve çetinliğini Allah’tan başka hiç kimsenin bilemediği son derece çetin ve büyük bir azap gelecektir.

18- Rablerini inkar edenlerin durumu şudur: Amelleri, fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu kül gibidir. Kazandıkları (iyi amellerden) hiçbir şey elde edemezler. İşte bu, uzak bir sapıklığın ta kendisidir!

18. Yüce Allah, kâfirlerin işledikleri amellerin durumunu bize bildirmektedir. Bu amellerinden kasıt, kendilerinin Allah için işlediklerini kabul ettikleri amelleri olabilir. Bu gibi amellerin yok oluşu, karşılıksız bırakılması, darmadağın olup gitmesi yani boşa çıkması, çok ince ve çok hafif olan külün, son derece fırtınalı bir günde şiddetle esen rüzgarla savrulmasına benzer. Bu durumda o külden geriye hiçbir şey kalmaz ve hiçbir şey elde tutulamaksızın kaybolup gider. İşte kâfirlerin amelleri de böyle olacaktır. Onlar “kazandıkları (iyi amellerden) hiçbir şey elde edemezler.” Zerre ağırlığı kadar dahi olsa o amellerinden ellerine hiçbir şey geçmeyecektir. Çünkü onların amellerinin temeli, küfür ve yalanlamadır. “İşte bu, uzak bir sapıklığın ta kendisidir!” Çünkü onların yaptıkları boşa çıkmış, amelleri de yok olup gitmiştir. Bu ameller ile kâfirlerin, hakka karşı kurdukları hileleri, tuzakları ve bu maksatla yaptıkları işleri kastedilmiş olabilir. Onlar, bunun için çalışıp çabalarlar. Ama giriştikleri hile ve tuzakları sonunda kendi başlarına geçer. Allah’a, peygamberlerine, Allah’ın askerlerine ve onların beraberinde olan hakka en ufak bir zararları olmaz.

19- Görmedin mi ki Allah, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır. Dilerse sizi yok eder ve (yerinize) yeni bir halk getirir. 20- Bu, Allah’a zor değildir. 21- (Kıyamet günü) hepsi toplanıp Allah’ın huzuruna çıkarlar da zayıflar, müstekbirlere şöyle der:“Biz, size tabi idik. Şimdi siz, Allah’ın azabından azıcık bir şey dahi olsa bizden uzaklaştırabilecek misiniz?” Onlar da şöyle derler: “Allah bize hidâyet vermiş olsaydı, elbette biz de sizi hidâyete ulaştırırdık. Artık sızlansak da sabretsek de bizim için birdir, (azaptan kaçıp) sığınacak hiçbir yerimiz yok.”

19. Yüce Allah kullarını uyararak şöyle buyurmaktadır:“Görmedin mi ki Allah, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır.” Yani O, gökleri ve yeri bütün insanlar O’na ibadet etsinler, O’nu bilip tanısınlar, O da onlara emirler versin, yasaklar buyursun diye yaratmıştır. Yine insanlar, göklerin ve yerin yaratılışını, onlarda bulunan şeyleri Yüce Allah’ın sahip olduğu kemal sıfatlarına delil olarak görsünler, gökleri ve yeri -bunca azamet ve genişliklerine rağmen- yaratanın, iyiliklerinin ve kötülüklerinin karşılığını vermek üzere aynı şekilde onları tekrar yaratmaya kadir olduğunu, O’nun kudret ve meşîetinin bundan âciz olmadığını bilsinler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Dilerse sizi yok eder ve (yerinize) yeni bir halk getirir/yeni bir yaratılış (ile) getirir.” Bu buyruğun, eğer o dilerse sizi yok eder ve yerinize başkalarını, sizden Allah’a daha çok itaat eden bir kavmi getirir anlamına gelme ihtimali vardır. Yine eğer dilerse sizi yok eder, sonra da sizleri öldükten sonra yeniden diriltmek sureti ile tekrar yaratır, anlamına gelme ihtimali de vardır. Yüce Allah’ın ileride kıyametten bahsetmesi ikinci ihtimale delildir.
20. “Bu Allah’a zor değildir.” O’nun hakkında böyle bir şeyin imkânsızlığından söz edilemez. Aksine böyle bir şey, O’na son derece kolaydır. “Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra diriltilmeniz ancak bir can gibidir.”(Lukman, 31/28); “Yaratıkları ilkin yoktan var eden O’dur; sonra da bunu tekrar edecek (hepsini diriltecektir) ve bu, O’na daha kolaydır.”(er-Rum, 30/27)
21. (Kıyamet günü) Sûr’a üfürüleceği vakit “hepsi” bütün yaratıklar “toplanıp Allah’ın huzuruna çıkarlar.” Kabirlerinden çıkarak Rablerinin huzuruna gelir, hiçbir tümseği ve çukuru bulunmayan dümdüz bir alanda durur ve O’nun huzuruna çıkarlar. Onlardan tek bir kimse dahi gizli kalmaz. Huzuruna çıkacakları vakit birbirleri ile tartışmaya başlarlar; herkes kendisini savunmaya ve gücü yettiğince kendisini korumaya çalışır. Ancak ne mümkün? “Zayıflar” yani başkalarına uyan ve başkalarını taklit eden kimseler “müstekbirlere” sapıklığın önderleri olan ve kendilerine uyulan kimselere “şöyle der: Biz size tabi idik” dünyada siz, bize sapıklığı emrettiniz, onu bize süslediniz ve bizi azdırarak doğru yoldan çıkardınız. “Şimdi siz, Allah’ın azabından azıcık” zerre ağırlığınca “bir şey dahi olsa bizden uzaklaştırabilecek misiniz? Onlar” yani kendilerine uyulan, önder kabul edilen kimseler ise şöyle der: Biz azmış olduğumuz gibi sizi de azdırdık “Allah bize hidâyet vermiş olsaydı, elbette biz de sizi hidâyete ulaştırırdık.” Artık kimsenin kimseye hiçbir faydası yoktur. “Artık biz” azaptan dolayı “sızlansak da” ona karşı “sabretsek de bizim için birdir. (Azaptan kaçıp) sığınacak” barınacak ve Allah’ın azabından kurtulmak için kaçıp korunacak “hiçbir yerimiz yok.”

19- Görmedin mi ki Allah, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır. Dilerse sizi yok eder ve (yerinize) yeni bir halk getirir. 20- Bu, Allah’a zor değildir. 21- (Kıyamet günü) hepsi toplanıp Allah’ın huzuruna çıkarlar da zayıflar, müstekbirlere şöyle der:“Biz, size tabi idik. Şimdi siz, Allah’ın azabından azıcık bir şey dahi olsa bizden uzaklaştırabilecek misiniz?” Onlar da şöyle derler: “Allah bize hidâyet vermiş olsaydı, elbette biz de sizi hidâyete ulaştırırdık. Artık sızlansak da sabretsek de bizim için birdir, (azaptan kaçıp) sığınacak hiçbir yerimiz yok.”

19. Yüce Allah kullarını uyararak şöyle buyurmaktadır:“Görmedin mi ki Allah, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır.” Yani O, gökleri ve yeri bütün insanlar O’na ibadet etsinler, O’nu bilip tanısınlar, O da onlara emirler versin, yasaklar buyursun diye yaratmıştır. Yine insanlar, göklerin ve yerin yaratılışını, onlarda bulunan şeyleri Yüce Allah’ın sahip olduğu kemal sıfatlarına delil olarak görsünler, gökleri ve yeri -bunca azamet ve genişliklerine rağmen- yaratanın, iyiliklerinin ve kötülüklerinin karşılığını vermek üzere aynı şekilde onları tekrar yaratmaya kadir olduğunu, O’nun kudret ve meşîetinin bundan âciz olmadığını bilsinler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Dilerse sizi yok eder ve (yerinize) yeni bir halk getirir/yeni bir yaratılış (ile) getirir.” Bu buyruğun, eğer o dilerse sizi yok eder ve yerinize başkalarını, sizden Allah’a daha çok itaat eden bir kavmi getirir anlamına gelme ihtimali vardır. Yine eğer dilerse sizi yok eder, sonra da sizleri öldükten sonra yeniden diriltmek sureti ile tekrar yaratır, anlamına gelme ihtimali de vardır. Yüce Allah’ın ileride kıyametten bahsetmesi ikinci ihtimale delildir.
20. “Bu Allah’a zor değildir.” O’nun hakkında böyle bir şeyin imkânsızlığından söz edilemez. Aksine böyle bir şey, O’na son derece kolaydır. “Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra diriltilmeniz ancak bir can gibidir.”(Lukman, 31/28); “Yaratıkları ilkin yoktan var eden O’dur; sonra da bunu tekrar edecek (hepsini diriltecektir) ve bu, O’na daha kolaydır.”(er-Rum, 30/27)
21. (Kıyamet günü) Sûr’a üfürüleceği vakit “hepsi” bütün yaratıklar “toplanıp Allah’ın huzuruna çıkarlar.” Kabirlerinden çıkarak Rablerinin huzuruna gelir, hiçbir tümseği ve çukuru bulunmayan dümdüz bir alanda durur ve O’nun huzuruna çıkarlar. Onlardan tek bir kimse dahi gizli kalmaz. Huzuruna çıkacakları vakit birbirleri ile tartışmaya başlarlar; herkes kendisini savunmaya ve gücü yettiğince kendisini korumaya çalışır. Ancak ne mümkün? “Zayıflar” yani başkalarına uyan ve başkalarını taklit eden kimseler “müstekbirlere” sapıklığın önderleri olan ve kendilerine uyulan kimselere “şöyle der: Biz size tabi idik” dünyada siz, bize sapıklığı emrettiniz, onu bize süslediniz ve bizi azdırarak doğru yoldan çıkardınız. “Şimdi siz, Allah’ın azabından azıcık” zerre ağırlığınca “bir şey dahi olsa bizden uzaklaştırabilecek misiniz? Onlar” yani kendilerine uyulan, önder kabul edilen kimseler ise şöyle der: Biz azmış olduğumuz gibi sizi de azdırdık “Allah bize hidâyet vermiş olsaydı, elbette biz de sizi hidâyete ulaştırırdık.” Artık kimsenin kimseye hiçbir faydası yoktur. “Artık biz” azaptan dolayı “sızlansak da” ona karşı “sabretsek de bizim için birdir. (Azaptan kaçıp) sığınacak” barınacak ve Allah’ın azabından kurtulmak için kaçıp korunacak “hiçbir yerimiz yok.”

19- Görmedin mi ki Allah, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır. Dilerse sizi yok eder ve (yerinize) yeni bir halk getirir. 20- Bu, Allah’a zor değildir. 21- (Kıyamet günü) hepsi toplanıp Allah’ın huzuruna çıkarlar da zayıflar, müstekbirlere şöyle der:“Biz, size tabi idik. Şimdi siz, Allah’ın azabından azıcık bir şey dahi olsa bizden uzaklaştırabilecek misiniz?” Onlar da şöyle derler: “Allah bize hidâyet vermiş olsaydı, elbette biz de sizi hidâyete ulaştırırdık. Artık sızlansak da sabretsek de bizim için birdir, (azaptan kaçıp) sığınacak hiçbir yerimiz yok.”

19. Yüce Allah kullarını uyararak şöyle buyurmaktadır:“Görmedin mi ki Allah, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile yaratmıştır.” Yani O, gökleri ve yeri bütün insanlar O’na ibadet etsinler, O’nu bilip tanısınlar, O da onlara emirler versin, yasaklar buyursun diye yaratmıştır. Yine insanlar, göklerin ve yerin yaratılışını, onlarda bulunan şeyleri Yüce Allah’ın sahip olduğu kemal sıfatlarına delil olarak görsünler, gökleri ve yeri -bunca azamet ve genişliklerine rağmen- yaratanın, iyiliklerinin ve kötülüklerinin karşılığını vermek üzere aynı şekilde onları tekrar yaratmaya kadir olduğunu, O’nun kudret ve meşîetinin bundan âciz olmadığını bilsinler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Dilerse sizi yok eder ve (yerinize) yeni bir halk getirir/yeni bir yaratılış (ile) getirir.” Bu buyruğun, eğer o dilerse sizi yok eder ve yerinize başkalarını, sizden Allah’a daha çok itaat eden bir kavmi getirir anlamına gelme ihtimali vardır. Yine eğer dilerse sizi yok eder, sonra da sizleri öldükten sonra yeniden diriltmek sureti ile tekrar yaratır, anlamına gelme ihtimali de vardır. Yüce Allah’ın ileride kıyametten bahsetmesi ikinci ihtimale delildir.
20. “Bu Allah’a zor değildir.” O’nun hakkında böyle bir şeyin imkânsızlığından söz edilemez. Aksine böyle bir şey, O’na son derece kolaydır. “Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra diriltilmeniz ancak bir can gibidir.”(Lukman, 31/28); “Yaratıkları ilkin yoktan var eden O’dur; sonra da bunu tekrar edecek (hepsini diriltecektir) ve bu, O’na daha kolaydır.”(er-Rum, 30/27)
21. (Kıyamet günü) Sûr’a üfürüleceği vakit “hepsi” bütün yaratıklar “toplanıp Allah’ın huzuruna çıkarlar.” Kabirlerinden çıkarak Rablerinin huzuruna gelir, hiçbir tümseği ve çukuru bulunmayan dümdüz bir alanda durur ve O’nun huzuruna çıkarlar. Onlardan tek bir kimse dahi gizli kalmaz. Huzuruna çıkacakları vakit birbirleri ile tartışmaya başlarlar; herkes kendisini savunmaya ve gücü yettiğince kendisini korumaya çalışır. Ancak ne mümkün? “Zayıflar” yani başkalarına uyan ve başkalarını taklit eden kimseler “müstekbirlere” sapıklığın önderleri olan ve kendilerine uyulan kimselere “şöyle der: Biz size tabi idik” dünyada siz, bize sapıklığı emrettiniz, onu bize süslediniz ve bizi azdırarak doğru yoldan çıkardınız. “Şimdi siz, Allah’ın azabından azıcık” zerre ağırlığınca “bir şey dahi olsa bizden uzaklaştırabilecek misiniz? Onlar” yani kendilerine uyulan, önder kabul edilen kimseler ise şöyle der: Biz azmış olduğumuz gibi sizi de azdırdık “Allah bize hidâyet vermiş olsaydı, elbette biz de sizi hidâyete ulaştırırdık.” Artık kimsenin kimseye hiçbir faydası yoktur. “Artık biz” azaptan dolayı “sızlansak da” ona karşı “sabretsek de bizim için birdir. (Azaptan kaçıp) sığınacak” barınacak ve Allah’ın azabından kurtulmak için kaçıp korunacak “hiçbir yerimiz yok.”

22- İş olup bitince şeytan der ki:“Doğrusu Allah size hak bir vaatte bulundu. Ben de size vaatte bulundum ama size verdiğim sözde durmadım. Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir sultanım yoktu. Sadece ben, sizi çağırdım, siz de hemen çağrımı kabul ettiniz. O halde beni kınamayın, bilakis kendinizi kınayın. Artık ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Ben daha önce (dünyada iken) beni (Allah’a) ortak koşmanızı da reddediyorum.” Doğrusu zalimler için can yakıcı bir azap vardır. 23- İman edip salih ameller işleyenler, altlarından ırmaklar akan cennetlere konacaklardır. Orada Rablerinin izni ile ebediyen kalacaklardır. Oradaki selamlaşma sözleri ise “Selâm”dır.

22. “İş olup bitince” yani cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girince; yeryüzünde meydana gelen bütün kötülüklerin sebebi olan “şeytan” cehennemliklere hitaben, onlarla hiçbir ilişkisinin olmadığını bildirerek “der ki: Doğrusu Allah” peygamberleri aracılığı ile “size hak bir vaatte bulundu.” Siz ise O’na itaat etmediniz; itaat etmiş olsaydınız hiç şüphesiz pek büyük bir kazanç elde ederdiniz. “Ben de size” iyi şeyler “vaatte bulundum, ama size verdiğim sözde durmadım.” Benim size vaat ettiğim o batıl şeyler, ummanızı sağladığım o aslı olmayan umutlar asla gerçekleşmedi, gerçekleşmeyecek de. “Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir sultanım” yani söylediklerimi destekleyecek hiçbir delilim “yoktu. Sadece ben, sizi çağırdım, siz de hemen çağrımı kabul ettiniz.” Benim her şeyim bundan ibarettir. Ben sizi kendi isteklerim doğrultusunda çağırdım ve bunları sizlere süslü gösterdim, sizler de nefsi arzularınıza uyarak benim çağrımı kabul ettiniz. Durum bu olduğuna göre “o halde beni kınamayın, bilakis kendinizi kınayın.” Çünkü sebep sizsiniz, cezaya uğramanıza neden olan sizin kendi yaptıklarınızdır. “Artık ne ben sizi” içinde bulunduğunuz bu zorlu azaptan “kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz.” Herkesin azaptan kendisine göre belli bir payı vardır. “Ben daha önce (dünyada iken) beni (Allah’a) ortak koşmanızı da reddediyorum.” Sizin beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmiyorum, ben Allah’a ortak değilim, bana itaat etmeniz zorunlu değildi. “Doğrusu” şeytana itaat etmek sureti ile kendilerine zulmeden “zalimler için can yakıcı bir azap vardır.” Ve onlar bu azapta ebediyen kalacaklardır. Yüce Allah’ın şeytana itaat etmekten kullarını sakındırması ve şeytanın insanı etkilediği yolları haber verip şeytanın maksadının onların ateşe girmelerini sağlamak olduğunu bildirmesi kullarına olan bir lütfudur. İşte burada Yüce Allah, bizlere şeytanın ve taraftarlarının cehenneme girecekleri vakit, şeytanın onlardan uzaklaşacağını ve kendisini Allah’a ortak koşmalarını reddedeceğini bildirmektedir. “Her şeyden haberdar olan (Allah) gibi kimse sana haber veremez.”(Fâtır, 35/14) Şu bilinmelidir ki Allah, bu âyet-i kerimede şeytanın her hangi bir “sultan”ı bulunmadığını haber vermektedir. Bir başka âyeti kerimede ise şöyle buyurmaktadır: “Onun sultanı ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlaradır.”(en-Nahl, 16/100) Yüce Allah’ın olmadığını belirttiği sultan; delil ve belge getirme anlamındadır. Gerçekten de şeytanın çağrısına dair asla bir delili yoktur. En nihai derecesi masiyetlere karşı cüretkârlık kazanmalarını sağlayacak türden birtakım şüpheleri telkin etmesinden ve bunları süslü göstermesinden ibarettir. Şeytanın dostları hakkında sahip olduğu bildirilen “sultan”a gelince bu, onları masiyetlere kışkırtmak ve teşvik etmek sureti ile onlara musallat olmasıdır. Böylelikle o, bu dostlarını masiyetlere alabildiğine iter. Şeytanı kendilerine musallat edenler ise onu dost edinmek ve onun taraftarları arasına katılmak sureti ile bizzat kendileridir. Bu sebepten dolayı şeytanın iman eden ve Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde herhangi bir sultanı yoktur.
23. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra itaatkârların mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih ameller işleyenler” itikatları ile, söz ve davranışları ile dinlerini dosdoğru tutanlar “altlarından ırmaklar akan cennetlere konacaklardır.” Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin hatırından geçirmediği zevkler ve nimetler vardır. “Orada Rablerinin izni ile ebediyen kalacaklardır.” Bu, onların kendi güç ve imkânları ile değil, Allah’ın güç ve izni ile gerçekleşecektir. “Oradaki selamlaşma sözleri ise “Selâm”dır.” Onlar birbirlerini selâm vererek ve güzel sözler söyleyerek selamlarlar.

22- İş olup bitince şeytan der ki:“Doğrusu Allah size hak bir vaatte bulundu. Ben de size vaatte bulundum ama size verdiğim sözde durmadım. Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir sultanım yoktu. Sadece ben, sizi çağırdım, siz de hemen çağrımı kabul ettiniz. O halde beni kınamayın, bilakis kendinizi kınayın. Artık ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Ben daha önce (dünyada iken) beni (Allah’a) ortak koşmanızı da reddediyorum.” Doğrusu zalimler için can yakıcı bir azap vardır. 23- İman edip salih ameller işleyenler, altlarından ırmaklar akan cennetlere konacaklardır. Orada Rablerinin izni ile ebediyen kalacaklardır. Oradaki selamlaşma sözleri ise “Selâm”dır.

22. “İş olup bitince” yani cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girince; yeryüzünde meydana gelen bütün kötülüklerin sebebi olan “şeytan” cehennemliklere hitaben, onlarla hiçbir ilişkisinin olmadığını bildirerek “der ki: Doğrusu Allah” peygamberleri aracılığı ile “size hak bir vaatte bulundu.” Siz ise O’na itaat etmediniz; itaat etmiş olsaydınız hiç şüphesiz pek büyük bir kazanç elde ederdiniz. “Ben de size” iyi şeyler “vaatte bulundum, ama size verdiğim sözde durmadım.” Benim size vaat ettiğim o batıl şeyler, ummanızı sağladığım o aslı olmayan umutlar asla gerçekleşmedi, gerçekleşmeyecek de. “Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir sultanım” yani söylediklerimi destekleyecek hiçbir delilim “yoktu. Sadece ben, sizi çağırdım, siz de hemen çağrımı kabul ettiniz.” Benim her şeyim bundan ibarettir. Ben sizi kendi isteklerim doğrultusunda çağırdım ve bunları sizlere süslü gösterdim, sizler de nefsi arzularınıza uyarak benim çağrımı kabul ettiniz. Durum bu olduğuna göre “o halde beni kınamayın, bilakis kendinizi kınayın.” Çünkü sebep sizsiniz, cezaya uğramanıza neden olan sizin kendi yaptıklarınızdır. “Artık ne ben sizi” içinde bulunduğunuz bu zorlu azaptan “kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz.” Herkesin azaptan kendisine göre belli bir payı vardır. “Ben daha önce (dünyada iken) beni (Allah’a) ortak koşmanızı da reddediyorum.” Sizin beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmiyorum, ben Allah’a ortak değilim, bana itaat etmeniz zorunlu değildi. “Doğrusu” şeytana itaat etmek sureti ile kendilerine zulmeden “zalimler için can yakıcı bir azap vardır.” Ve onlar bu azapta ebediyen kalacaklardır. Yüce Allah’ın şeytana itaat etmekten kullarını sakındırması ve şeytanın insanı etkilediği yolları haber verip şeytanın maksadının onların ateşe girmelerini sağlamak olduğunu bildirmesi kullarına olan bir lütfudur. İşte burada Yüce Allah, bizlere şeytanın ve taraftarlarının cehenneme girecekleri vakit, şeytanın onlardan uzaklaşacağını ve kendisini Allah’a ortak koşmalarını reddedeceğini bildirmektedir. “Her şeyden haberdar olan (Allah) gibi kimse sana haber veremez.”(Fâtır, 35/14) Şu bilinmelidir ki Allah, bu âyet-i kerimede şeytanın her hangi bir “sultan”ı bulunmadığını haber vermektedir. Bir başka âyeti kerimede ise şöyle buyurmaktadır: “Onun sultanı ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlaradır.”(en-Nahl, 16/100) Yüce Allah’ın olmadığını belirttiği sultan; delil ve belge getirme anlamındadır. Gerçekten de şeytanın çağrısına dair asla bir delili yoktur. En nihai derecesi masiyetlere karşı cüretkârlık kazanmalarını sağlayacak türden birtakım şüpheleri telkin etmesinden ve bunları süslü göstermesinden ibarettir. Şeytanın dostları hakkında sahip olduğu bildirilen “sultan”a gelince bu, onları masiyetlere kışkırtmak ve teşvik etmek sureti ile onlara musallat olmasıdır. Böylelikle o, bu dostlarını masiyetlere alabildiğine iter. Şeytanı kendilerine musallat edenler ise onu dost edinmek ve onun taraftarları arasına katılmak sureti ile bizzat kendileridir. Bu sebepten dolayı şeytanın iman eden ve Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde herhangi bir sultanı yoktur.
23. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra itaatkârların mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih ameller işleyenler” itikatları ile, söz ve davranışları ile dinlerini dosdoğru tutanlar “altlarından ırmaklar akan cennetlere konacaklardır.” Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin hatırından geçirmediği zevkler ve nimetler vardır. “Orada Rablerinin izni ile ebediyen kalacaklardır.” Bu, onların kendi güç ve imkânları ile değil, Allah’ın güç ve izni ile gerçekleşecektir. “Oradaki selamlaşma sözleri ise “Selâm”dır.” Onlar birbirlerini selâm vererek ve güzel sözler söyleyerek selamlarlar.

24- Allah’ın güzel söze nasıl misal verdiğini görmez misin? (O,) kökü sabit, dalları da gökte olan güzel bir ağaç gibidir. 25- Meyvelerini Rabbinin izni ile her zaman verir. Allah insanlara misaller verir ki düşünüp öğüt alsınlar. 26- Kötü kelime ise toprağın üstünde (bulunan cılız) kökünden koparılmış, sabit bir yeri olmayan kötü bir ağaç gibidir.

24. Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Allah’ın güzel söze” bu, Lâ ilâhe illallah sözü ve onun alt dallarıdır “nasıl misal verdiğini görmez misin? (O,) kökü” yerde “sabit, dalları da gökte” yayılmış “olan” her zaman için pek faydalı bulunan “güzel bir ağaç gibidir.” Yani hurma ağacı.
25. “Meyvelerini Rabbinin izni ile her zaman verir.” İşte iman ağacı da böyledir. Onun kökü, mü’minin kalbinde ilim ve itikad olarak sapasağlam yer eder. Dalları olan güzel söz, salih amel, güzel ahlâk ve edebler her zaman için semâya doğru uzanır. İman ağacının meyve olarak verdiği ve hem mü’min kula hem de başkalarına faydalı olan güzel ameller ve sözler, Yüce Allah’a doğru yükselir. “Allah insanlara misaller verir ki” kendilerine vermiş olduğu emirleri ve yasaklarını “düşünüp öğüt alsınlar.” Çünkü misaller verilerek soyut birtakım manalar, maddi örnekler ile anlaşılır bir hâl alır; böylece Allah’ın anlatmayı murad ettiği anlam son derece açık ve net bir hale gelir. Bu da Yüce Allah’ın rahmetinin ve bizlere güzel bir şekilde öğretmesinin bir tecellisidir. En kâmil hamdler, en kapsamlı senâlar Allah’a olsun. İşte bu, kelime-i tevhidin ve onun mü’minin kalbindeki sapasağlam yer edişinin misalidir.
26. Daha sonra ise Yüce Allah bunun zıddı olan küfür sözünün ve onun alt dallarının örneğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kötü kelime ise toprağın üstünde (bulunan cılız) kökünden koparılmış, sabit bir yeri olmayan kötü” yani yenilmesi de tadı da hoş olmayan; Ebu Cehil karpuzu ve benzeri “bir ağaç gibidir.” Tutunacak kökleri olmadığı gibi güzel meyvesi de yoktur. Böyle bir ağacın meyvesi bulunsa dahi bu, kötü bir meyvedir. İşte küfür sözü ile günahlar da böyledir. Bunların kalpte faydalı bir şekilde yerleşmeleri mümkün değildir. Sahibine zarar verecek kötü sözlerden ve kötü davranışlardan başka bir meyvesi yoktur. Sahibi ondan fayda görmez ve onun hiçbir salih ameli Allah’a yükselmez. Ne kendisine faydası olur ne de başkası ondan faydalanır.

24- Allah’ın güzel söze nasıl misal verdiğini görmez misin? (O,) kökü sabit, dalları da gökte olan güzel bir ağaç gibidir. 25- Meyvelerini Rabbinin izni ile her zaman verir. Allah insanlara misaller verir ki düşünüp öğüt alsınlar. 26- Kötü kelime ise toprağın üstünde (bulunan cılız) kökünden koparılmış, sabit bir yeri olmayan kötü bir ağaç gibidir.

24. Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Allah’ın güzel söze” bu, Lâ ilâhe illallah sözü ve onun alt dallarıdır “nasıl misal verdiğini görmez misin? (O,) kökü” yerde “sabit, dalları da gökte” yayılmış “olan” her zaman için pek faydalı bulunan “güzel bir ağaç gibidir.” Yani hurma ağacı.
25. “Meyvelerini Rabbinin izni ile her zaman verir.” İşte iman ağacı da böyledir. Onun kökü, mü’minin kalbinde ilim ve itikad olarak sapasağlam yer eder. Dalları olan güzel söz, salih amel, güzel ahlâk ve edebler her zaman için semâya doğru uzanır. İman ağacının meyve olarak verdiği ve hem mü’min kula hem de başkalarına faydalı olan güzel ameller ve sözler, Yüce Allah’a doğru yükselir. “Allah insanlara misaller verir ki” kendilerine vermiş olduğu emirleri ve yasaklarını “düşünüp öğüt alsınlar.” Çünkü misaller verilerek soyut birtakım manalar, maddi örnekler ile anlaşılır bir hâl alır; böylece Allah’ın anlatmayı murad ettiği anlam son derece açık ve net bir hale gelir. Bu da Yüce Allah’ın rahmetinin ve bizlere güzel bir şekilde öğretmesinin bir tecellisidir. En kâmil hamdler, en kapsamlı senâlar Allah’a olsun. İşte bu, kelime-i tevhidin ve onun mü’minin kalbindeki sapasağlam yer edişinin misalidir.
26. Daha sonra ise Yüce Allah bunun zıddı olan küfür sözünün ve onun alt dallarının örneğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kötü kelime ise toprağın üstünde (bulunan cılız) kökünden koparılmış, sabit bir yeri olmayan kötü” yani yenilmesi de tadı da hoş olmayan; Ebu Cehil karpuzu ve benzeri “bir ağaç gibidir.” Tutunacak kökleri olmadığı gibi güzel meyvesi de yoktur. Böyle bir ağacın meyvesi bulunsa dahi bu, kötü bir meyvedir. İşte küfür sözü ile günahlar da böyledir. Bunların kalpte faydalı bir şekilde yerleşmeleri mümkün değildir. Sahibine zarar verecek kötü sözlerden ve kötü davranışlardan başka bir meyvesi yoktur. Sahibi ondan fayda görmez ve onun hiçbir salih ameli Allah’a yükselmez. Ne kendisine faydası olur ne de başkası ondan faydalanır.

24- Allah’ın güzel söze nasıl misal verdiğini görmez misin? (O,) kökü sabit, dalları da gökte olan güzel bir ağaç gibidir. 25- Meyvelerini Rabbinin izni ile her zaman verir. Allah insanlara misaller verir ki düşünüp öğüt alsınlar. 26- Kötü kelime ise toprağın üstünde (bulunan cılız) kökünden koparılmış, sabit bir yeri olmayan kötü bir ağaç gibidir.

24. Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Allah’ın güzel söze” bu, Lâ ilâhe illallah sözü ve onun alt dallarıdır “nasıl misal verdiğini görmez misin? (O,) kökü” yerde “sabit, dalları da gökte” yayılmış “olan” her zaman için pek faydalı bulunan “güzel bir ağaç gibidir.” Yani hurma ağacı.
25. “Meyvelerini Rabbinin izni ile her zaman verir.” İşte iman ağacı da böyledir. Onun kökü, mü’minin kalbinde ilim ve itikad olarak sapasağlam yer eder. Dalları olan güzel söz, salih amel, güzel ahlâk ve edebler her zaman için semâya doğru uzanır. İman ağacının meyve olarak verdiği ve hem mü’min kula hem de başkalarına faydalı olan güzel ameller ve sözler, Yüce Allah’a doğru yükselir. “Allah insanlara misaller verir ki” kendilerine vermiş olduğu emirleri ve yasaklarını “düşünüp öğüt alsınlar.” Çünkü misaller verilerek soyut birtakım manalar, maddi örnekler ile anlaşılır bir hâl alır; böylece Allah’ın anlatmayı murad ettiği anlam son derece açık ve net bir hale gelir. Bu da Yüce Allah’ın rahmetinin ve bizlere güzel bir şekilde öğretmesinin bir tecellisidir. En kâmil hamdler, en kapsamlı senâlar Allah’a olsun. İşte bu, kelime-i tevhidin ve onun mü’minin kalbindeki sapasağlam yer edişinin misalidir.
26. Daha sonra ise Yüce Allah bunun zıddı olan küfür sözünün ve onun alt dallarının örneğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kötü kelime ise toprağın üstünde (bulunan cılız) kökünden koparılmış, sabit bir yeri olmayan kötü” yani yenilmesi de tadı da hoş olmayan; Ebu Cehil karpuzu ve benzeri “bir ağaç gibidir.” Tutunacak kökleri olmadığı gibi güzel meyvesi de yoktur. Böyle bir ağacın meyvesi bulunsa dahi bu, kötü bir meyvedir. İşte küfür sözü ile günahlar da böyledir. Bunların kalpte faydalı bir şekilde yerleşmeleri mümkün değildir. Sahibine zarar verecek kötü sözlerden ve kötü davranışlardan başka bir meyvesi yoktur. Sahibi ondan fayda görmez ve onun hiçbir salih ameli Allah’a yükselmez. Ne kendisine faydası olur ne de başkası ondan faydalanır.

27- Allah iman edenlere dünya hayatında da âhirette de sağlam sözle sebat verir. Allah zulmedenleri de saptırır. Allah ne dilerse yapar.

27. Yüce Allah mü’minleri, yani azaların amellerini gerektiren ve onları meyve olarak veren tam bir kalbî imanı gerçekleştiren kullarına sebat vereceğini bildirmektedir. Bu da onları “dünya hayatında” şüphelerin yoğunlaştığı zamanlarda yakîne iletmesi, şehevi arzuların ortaya çıkması halinde de Allah’ın sevdiği şeyleri, nefsin arzu ve isteklerine öncelemeye dair kesin ve kararlı bir irade vermesi suretiyle olur. “Âhirette de” ölüm esnasında İslâm dini üzere, güzel bir akıbet ile can vermelerini, kabirde de meleklerin soru sorması sırasında doğru cevap vermelerini sağlamak suertiyle sebat verir. Böylece melekler, ölüye: Rabbin kim?, Dinin ne?, Peygamberin kim? diye sorduklarında[37] mü’min: “Rabbim Allah, dinim İslâm, peygamberim de Muhammeddir” der. “Allah zulmedenleri” dünyada da âhirette de doğruya isabet ettirmemek sureti ile “saptırır. Allah ne dilerse yapar.” Allah onlara zulmetmez; fakat onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Bu âyet-i kerimede kabir sualine, azap ve nimetine dair delil vardır. Nitekim kabir azabı, bu azabın nitelikleri, kabrin nimeti ve sualine dair Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den de tevâtür derecesine ulaşan naslar gelmiştir.

28- Allah’ın nimetine küfür/nankörlük ile karşılık veren ve kendi kavimlerini helâk yurduna sokanları görmez misin? 29- (O yurt) cehennemdir; onlar oraya gireceklerdir. Orası kalacak ne kötü bir yerdir! 30- Allah’ın yolundan saptırmak için O’na ortaklar koştular. De ki:“Faydalanın bakalım. Zira varacağınız yer şüphesiz ateştir!”

28. Yüce Allah, Kureyş kâfirleri arasından Peygamberini yalanlayanların halini, onların vardıkları noktayı beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın nimetine” yani kendilerini dünya ve âhirette hayırları elde etmeye, dünya ve âhiretin kötülüklerinden de kurtulmaya çağıran Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in gönderilişine “küfür/nankörlük ile” bu nimete karşı çıkmakla, nankörlükle, başkalarını da kendilerini de bu nimetin izinden gitmekten alıkoyarak “karşılık veren ve” bunun sonucunda da “kendi kavimlerini helâk yurduna” yani ateşe “sokanları görmez misin?” Çünkü onlar, başkalarının sapmasına sebep oldular. Böylelikle faydalı olacakları sanılırken kavimlerine bir günah yükü oldular. Bedir günü Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşa çıkmayı onlara süslü göstermiş olmaları da bu kabildendir o gün başlarına gelenler geldi, liderlerinden ve büyüklerinden pek çok kimse o savaşta öldürüldü.
29. (O yurt) cehennemdir; onlar oraya gireceklerdir.” yani her taraftan cehennemin sıcaklığı onları çepeçevre kuşatacaktır. “Orası kalacak ne kötü bir yerdir!”
30. “Allah’ın yolundan” Allah’ın kullarını, Allah’ın yolundan alıkoyup “saptırmak için O’na ortaklar” benzerler ve denkler uydurup şirk “koştular.” Başkalarını O’na denk gösterdiler ve kavimlerini de bu denk tuttukları ortaklara ibadete çağırdılar. Sen onları tehdit ederek “de ki: Şimdilik az bir süre küfür ve sapıklığınız ile dünyadan “faydalanın bakalım.” Bunun size hiçbir faydası olmayacaktır. “Zira varacağınız yer şüphesiz ateştir!” Sonunda varacağınız yer orasıdır, orada barınacaksınız. O ne kötü bir dönüş yeridir!

28- Allah’ın nimetine küfür/nankörlük ile karşılık veren ve kendi kavimlerini helâk yurduna sokanları görmez misin? 29- (O yurt) cehennemdir; onlar oraya gireceklerdir. Orası kalacak ne kötü bir yerdir! 30- Allah’ın yolundan saptırmak için O’na ortaklar koştular. De ki:“Faydalanın bakalım. Zira varacağınız yer şüphesiz ateştir!”

28. Yüce Allah, Kureyş kâfirleri arasından Peygamberini yalanlayanların halini, onların vardıkları noktayı beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın nimetine” yani kendilerini dünya ve âhirette hayırları elde etmeye, dünya ve âhiretin kötülüklerinden de kurtulmaya çağıran Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in gönderilişine “küfür/nankörlük ile” bu nimete karşı çıkmakla, nankörlükle, başkalarını da kendilerini de bu nimetin izinden gitmekten alıkoyarak “karşılık veren ve” bunun sonucunda da “kendi kavimlerini helâk yurduna” yani ateşe “sokanları görmez misin?” Çünkü onlar, başkalarının sapmasına sebep oldular. Böylelikle faydalı olacakları sanılırken kavimlerine bir günah yükü oldular. Bedir günü Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşa çıkmayı onlara süslü göstermiş olmaları da bu kabildendir o gün başlarına gelenler geldi, liderlerinden ve büyüklerinden pek çok kimse o savaşta öldürüldü.
29. (O yurt) cehennemdir; onlar oraya gireceklerdir.” yani her taraftan cehennemin sıcaklığı onları çepeçevre kuşatacaktır. “Orası kalacak ne kötü bir yerdir!”
30. “Allah’ın yolundan” Allah’ın kullarını, Allah’ın yolundan alıkoyup “saptırmak için O’na ortaklar” benzerler ve denkler uydurup şirk “koştular.” Başkalarını O’na denk gösterdiler ve kavimlerini de bu denk tuttukları ortaklara ibadete çağırdılar. Sen onları tehdit ederek “de ki: Şimdilik az bir süre küfür ve sapıklığınız ile dünyadan “faydalanın bakalım.” Bunun size hiçbir faydası olmayacaktır. “Zira varacağınız yer şüphesiz ateştir!” Sonunda varacağınız yer orasıdır, orada barınacaksınız. O ne kötü bir dönüş yeridir!