Vegere rûpela Tefsîr-i Sa'dî

Tefsîra Sûreya Luqman — Ebdurehman b. Nasir es-Se’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

34 ayetRûpel 2 / 2

12- Andolsun Biz Lokmân’a hikmet verdik ve “Allah’a şükret”(dedik). Kim şükrederse ancak kendi yararına şükreder. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Allah, hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyık olandır. 13- Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken şöyle demişti:“Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, büyük bir zulümdür.” 14- Biz insana ana-babasına (iyi davranmasını) emrettik. Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. “Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız banadır”(dedik). 15- Ama eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin ve Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonra benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim. 16- “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa Allah onu (çıkarıp senin karşına) getirir. Çünkü Allah Latîftir, her şeyden haberdardır. 17- “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” 18- “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah kendini beğenmiş, böbürlenen kimseleri sevmez.” 19- “Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.”

12. Yüce Allah faziletli kulu Lokmân’a hikmeti lütfettiğini haber vermektedir. Hikmet, hakkı olduğu şekli ile ve gerekçesiyle bilmektir. Hükümleri, bu hükümlerdeki sırları ve gerekçeleri bilmektir. İnsan alim olmakla birlikte hikmet sahibi olmayabilir. Ama hikmet, mutlaka ilmi gerektirir. Hatta ameli de gerektirir. Bundan dolayı hikmet, faydalı ilim ve salih amel diye de açıklanmıştır. Yüce Allah, ona böyle büyük bir lütufta bulunduğundan dolayı kendisine ihsan ettiği bu nimete karşılık şükretmesini de emretmiştir ki ona ihsan etmiş olduğu bu nimeti daha bir bereketlendirsin, lütfunu daha çok artırsın. Ayrıca Yüce Allah, şükredenlerin şükründen kendilerinin yararlanacaklarını, küfre/nankörlüğe saparak Allah’a şükretmeyenlerin bu şükürsüzlüklerinin veballerinin de kendilerine döneceğini haber vermektedir. Zira Allah, ona muhtaç değildir. Emrine muhalefet eden kimseler hakkındaki takdiri, kaza ve hükmü dolayısı ile de hamde lâyık olandır. Allah’ın muhtaç olmayışı, zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Kemal sıfatlarında da yaptıklarını güzel yapmasında da hamde/övgüye layık oluşu da zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Bu iki sıfatın her birisi de birer kemâl sıfatıdır. Birinin diğeri ile birlikte bulunması ise kemâl üstüne kemâldir. Müfessirler, Lokman’ın peygamber mi salih bir kul mu olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak Yüce Allah sadece ona hikmet verdiğinden söz etmekte ve oğluna verdiği öğütlerinden de hikmet sahibi bir kimse olduğuna delil teşkil edecek bazı hususları zikretmektedir. Hikmetin esaslarını ve temel kaidelerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
13. “Hani Lokmân oğluna öğüt verirken” ve ona öğüt mahiyetinde sözler söylerken “şöyle demişti...” Öğüt/vaaz, teşvik ve korkutma ile birlikte emir ve yasakta bulunmaktır. O da oğluna ihlâsı emredip şirk koşmayı yasaklamış ve bunun sebebini de açıklayarak şöyle demiştir:“Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” Şirkin büyük bir zulüm olması şundandır: Topraktan yaratılmış olan bir varlığı, her şeye mutlak egemen olana eşit kabul edenin yaptığından daha korkunç ve daha çirkin bir iş olamaz. İdarede hiçbir yetkisi olmayan bir varlığı bütün işlerin mutlak hükümranına eşit kabul eden; bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile muhtaç olmayan kemal sahibi yüce Rabbe denk tutan; zerre miktarı bir nimet verecek gücü bulunmayan bir varlığı din, dünya ve âhiret nimetlerini, kalbi ve bedeni sahip oldukları bütün nimetleri insanlara veren ve kötülükleri kendisinden başka hiçbir kimsenin gideremediği o yüce zata eşit kabul eden kimsenin yaptığından daha korkunç, daha çirkin bir fiil olamaz. İşte bu zulümden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Allah, kendisini zatına ibadet etmek ve zatını tevhid etmek için yaratmışken, şerefli nefsini en aşağı mertebelere indiren kişiden, hiçbir değeri olmayan bir varlığa ibadet eden, böylelikle kendisine de pek büyük bir haksızlık eden kimseden daha büyük zulüm işleyen biri olabilir mi?
14. Yüce Allah, şirki terk etmeyi -ki tevhidin gerçekleştirilmesi de bunun bir gereğidir- emretmek sureti ile kendi hakkının yerine getirilmesini emrettikten sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Biz insana ana- babasına (iyi davranmasını) emrettik.” Yani Biz, ona gereğini yerine getirip getirmemekten, ona riâyet edip etmemekten kendisini sorumlu tutacağımız bir emir verdik. Ona anne-babasını vasiyet ettik ve dedik ki: Kulluğu gereği gibi yerine getirmek, haklarımı edâ etmek ve Benim nimetlerimi kullanarak Bana isyana kalkışmamak sureti ile “bana ve” yumuşak söz söylemek, güzel konuşmak, iyi davranışlarda bulunmak, onlara karşı alçakgönüllü olmak, ikramda bulunmak, onları tazim etmek, onların ihtiyaçlarını yerine getirmek, söz ve davranışla her yönden onlara kötülük etmekten uzak durmak sureti ile “ana-babana şükret!” İşte biz ona bunu emrettik ve “Dönüş yalnız Banadır” diye haber verdik. Yani ey insan! Sen, sana bunları emredip bu hakları yerine getirmekle seni yükümlü tutana döneceksin. O da bunları yerine getirip getirmediğini sana soracak ve getirmişsen sana pek büyük mükâfatlar verecektir. Getirmedi isen de çok ağır bir ceza ile cezalandıracaksın. Allah, anneye iyilik yapmayı gerektiren sebebi de annenin durumunu söz konusu ederek şöylece zikretmektedir:“Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır.” Çocuk, anne rahminde bir nutfe olarak yaratıldığı andan itibaren anne sıkıntılarla karşılaşıp durur. Hastalanır, zayıf düşer, ağırlaşır, durumu değişir. Daha sonra doğum sancılarını, o ağrıları ve büyük acıları çeker. “Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur.” Bebek, annesinin kendisini bağrına basmasına, koruyup himaye etmesine ve kendisine süt emzirmesine muhtaçtır. O halde çocuğu dolayısı ile bunca sıkıntılara katlanan ve ona aşırı sevgi duyan kimse hakkında çocuğuna ona çok iyi davranmasının ve iyilikte bulunmasının tavsiye edilmesinden daha uygun ne olabilir ki?
15. “Ama eğer onlar” annen ve baban “hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme!” Bu hususta onlara itaatin de onlara iyi davranmanın kapsamına girdiğini zannetme! Çünkü Allah’ın hakkı herkesin hakkından önce gelir ve “Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur.” Yüce Allah: “Eğer onlar bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa sen onlara kötü davran” buyurmamış, aksine:“onlara itaat etme” buyurmuştur. Yani şirk hususunda onların isteklerine boyun eğme! Ama onlara iyi davranmayı da devam ettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin.” Onlara aklen ve dinen güzel ölçüler içerisinde iyilikte bulunacak şekilde beraberliğini sürdür. Onların küfür ve masiyetlerinde onlara tâbi olmaya gelince bu hususta onlara asla uyma! “Bana yönelenlerin yoluna uy!” Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eden, Rablerine teslim olan ve O’na dönen kimselerdir. Bunların yoluna uymak, kalbin irade ve istekleri ile Allah’a yönelmesi demek olan Allah’a dönüş yollarını izlemekle olur. Bunun arkasından ise Allah’ı razı edecek ve O’na yakınlaştıracak hususlarda bedenen amel etmek gelir. “Sonra” itaatkârınızla, isyankârınızla Bana yönelenenizle, yönelmeyeninizle “benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” Onların amellerinden Allah’a hiçbir şey gizli kalmayaz.
16. “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük) en küçük ve en değersiz bir şey olan “hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa” yani yeryüzünün herhangi bir yerinde olsa “Allah” ilminin genişliği, her şeyden eksiksiz olarak haberdar oluşu ve kudretinin kemâli dolayısıyla “onu (çıkarıp senin karşına) getirir.” Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” Yani O’nun ilmi ve her şeyden haberdar oluşu, o kadar ince noktalara dahi nüfuz eder ki gizli şeylere ve sırlara, karaların ve denizlerin gizliliklerine ve görünmeyen yerlerine kadar uzanır. Bununla Allah’ın gözetimi altında olduğu şuurunu canlı tutmak ve mümkün olduğunca O’na itaat etmek teşvik edilmekte, az ya da çok olsun çirkin amellerden de sakındırılmaktadır.
17. “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl” Bu sözleri ile o, oğlunu namaza teşvik etmiştir. Çünkü bedenî ibadetlerin en büyüğü odur. “İyiliği emret, kötülükten alıkoy” İyiliği emredebilmek için onu bilmek gerekir, yine kötülükten alıkoymak için de onu tanımak gerekir. Ayrıca insanlara yumuşak davranmak ve sabır gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın ancak kendileri ile tamam olduğu diğer hususlar da bu emre dahildir. Nitekim:“başına gelene de sabret” buyruğu ile Yüce Allah, bunu açıkça ifade etmektedir. Diğer taraftan emrettiği hususları önce kendisinin yapması, alıkoyduğu hususlardan da önce kendisinin uzak durması da bu emrin kapsamı içerisindedir. Buna göre bu buyruk, hem iyiliği işlemek ve kötülüğü terk etmek sureti ile önce kişinin kendi kendisini kemale erdirmesini, hem de iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak suretiyle başkalarını kemâle götürmesini ihtiva etmiş olmaktadır. Kişi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğu takdirde birtakım zorluklara müptela olması kaçınılmaz olduğu için ve bu emir ve alıkoymada nefislere bir zorluk bulunduğundan dolayı Allah, bu husustaki sıkıntılara sabredilmesini emrederek şöyle buyurmuştur:“ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar” Lokman’ın oğluna vermiş olduğu bu öğütler “azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” Yani kararlılıkla yerine getirilmesi, kendisine önem verilmesi gereken hususlardandır. Bunları yerine getirme muvaffakiyeti de ancak azim sahibi kararlı kimselere nasip olur.
18. “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme” İnsanlara karşı büyüklenerek, onlara karşı büyüklük taslayarak yüzünü onlardan başka tarafa çevirme, onlara surat yapma! “Yeryüzünde böbürlenerek” nimetleri ihsan edeni unutup nimetlerle şımararak ve kendini beğenerek “yürüme!” “Çünkü Allah kendini beğenmiş” kendi nefsini büyük gören, tavırları ile büyüklük taslayan ve sözleri ile de “böbürlenen kimseleri sevmez.”
19. “Yürüyüşünde mutedil ol” mütevazı ve ağırbaşlı bir şekilde yürü, azgınca ve kibirle yürüme. Ölü gibi de yürüme! “Sesini” insanlara karşı da Allah’a karşı da gereken edebi takınmak sureti ile “alçalt; çünkü seslerin en çirkini” en bet ve en kötü olanı “eşeklerin sesidir.” Şâyet sesi aşırı derece yükseltmenin bir fayda ve getirisi bulunmuş olsa idi o, değersizliği ve kalın kafalılığı meşhur olan eşeğe has olmazdı.
Lokman’ın oğluna yapmış olduğu bu nasihatlar hikmetin temellerini bir araya toplamakta ve bunların söz konusu edilmeyenlerini de zımnen içermektedir. Her bir tavsiye ile birlikte eğer bir emir ise onun yapılmasını gerektiren sebep ve eğer bir yasak ise onun da terk edilmesini gerektiren neden söz konusu edilmiştir. Bu da bizim, hikmetin açıklaması ile ilgili olarak sözünü ettiğimiz “hükümleri, hükümlerin hikmetlerini ve münasebetlerini bilmek” şeklindeki açıklamamızın doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Oğluna önce dinin temelini oluşturan tevhidi emretmiş ve şirki de yasaklamıştır. Ayrıca şirki terk etmeyi gerektiren nedeni de açıklamıştır. Ona anne ve babaya iyilik yapmayı emrettiği gibi onlara iyilik yapmanın sebebini de açıklamıştır. Yine anne-babaya ve Yüce Allah’a şükretmesini emrettiğini de görüyoruz. Daha sonra da anne-babaya itaat için bir sınır getirmekte ve onlara iyilikte bulunup onların emirlerini yerine getirmenin Allah'a isyan ile emrolunmama şartına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bir günah emredecek olsalar dahi onlara kötü davranmamayı, aksine onlara iyilik yapmayı emretmektedir. Şirk hususunda onunla mücadele edecek, onlara itaat etmeyecek olsalar dahi bu böyledir. Yine oğluna her daim Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu bilmesini emretmekte ve onu hesap için Allah’ın huzuruna çıkmakla uyarmaktadır. Yüce Allah’ın hayır olsun, şer olsun, büyük olsun, küçük olsun her bir şeyi mutlaka onun önüne getirip koyacağını da bildirmektedir. Ona kibri yasaklayıp alçakgönüllü olmayı emrettiği gibi şımarıklıktan ve azgınlıktan uzak durmasını, hareketinde ve sesinde sakin olmasını emretmekte ve bunların aksini de yasaklamaktadır. İyiliği emredip kötülükten alıkoymasını emrettiği gibi kendileriyle her bir hususun kolaylaştığı namaz ve sabrı da emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sabır ve namaz ile yardım isteyin.”(el-Bakara, 2/153) O halde bu tavsiyelerde bulunan bir kimseye özellikle hikmetin verilmiş olması ve onun hikmet sahibi olmakla meşhur olması hakkıdır. Bundan dolayı Yüce Allah’ın, hem ona hem de kullarına lütfunun bir tecellisi olmak üzere ve onların onu örnek almalarını sağlayacak şekilde ona ait hikmetin bir bölümünü anlatmış olması O’nun bir lütfudur.

12- Andolsun Biz Lokmân’a hikmet verdik ve “Allah’a şükret”(dedik). Kim şükrederse ancak kendi yararına şükreder. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Allah, hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyık olandır. 13- Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken şöyle demişti:“Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, büyük bir zulümdür.” 14- Biz insana ana-babasına (iyi davranmasını) emrettik. Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. “Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız banadır”(dedik). 15- Ama eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin ve Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonra benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim. 16- “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa Allah onu (çıkarıp senin karşına) getirir. Çünkü Allah Latîftir, her şeyden haberdardır. 17- “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” 18- “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah kendini beğenmiş, böbürlenen kimseleri sevmez.” 19- “Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.”

12. Yüce Allah faziletli kulu Lokmân’a hikmeti lütfettiğini haber vermektedir. Hikmet, hakkı olduğu şekli ile ve gerekçesiyle bilmektir. Hükümleri, bu hükümlerdeki sırları ve gerekçeleri bilmektir. İnsan alim olmakla birlikte hikmet sahibi olmayabilir. Ama hikmet, mutlaka ilmi gerektirir. Hatta ameli de gerektirir. Bundan dolayı hikmet, faydalı ilim ve salih amel diye de açıklanmıştır. Yüce Allah, ona böyle büyük bir lütufta bulunduğundan dolayı kendisine ihsan ettiği bu nimete karşılık şükretmesini de emretmiştir ki ona ihsan etmiş olduğu bu nimeti daha bir bereketlendirsin, lütfunu daha çok artırsın. Ayrıca Yüce Allah, şükredenlerin şükründen kendilerinin yararlanacaklarını, küfre/nankörlüğe saparak Allah’a şükretmeyenlerin bu şükürsüzlüklerinin veballerinin de kendilerine döneceğini haber vermektedir. Zira Allah, ona muhtaç değildir. Emrine muhalefet eden kimseler hakkındaki takdiri, kaza ve hükmü dolayısı ile de hamde lâyık olandır. Allah’ın muhtaç olmayışı, zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Kemal sıfatlarında da yaptıklarını güzel yapmasında da hamde/övgüye layık oluşu da zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Bu iki sıfatın her birisi de birer kemâl sıfatıdır. Birinin diğeri ile birlikte bulunması ise kemâl üstüne kemâldir. Müfessirler, Lokman’ın peygamber mi salih bir kul mu olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak Yüce Allah sadece ona hikmet verdiğinden söz etmekte ve oğluna verdiği öğütlerinden de hikmet sahibi bir kimse olduğuna delil teşkil edecek bazı hususları zikretmektedir. Hikmetin esaslarını ve temel kaidelerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
13. “Hani Lokmân oğluna öğüt verirken” ve ona öğüt mahiyetinde sözler söylerken “şöyle demişti...” Öğüt/vaaz, teşvik ve korkutma ile birlikte emir ve yasakta bulunmaktır. O da oğluna ihlâsı emredip şirk koşmayı yasaklamış ve bunun sebebini de açıklayarak şöyle demiştir:“Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” Şirkin büyük bir zulüm olması şundandır: Topraktan yaratılmış olan bir varlığı, her şeye mutlak egemen olana eşit kabul edenin yaptığından daha korkunç ve daha çirkin bir iş olamaz. İdarede hiçbir yetkisi olmayan bir varlığı bütün işlerin mutlak hükümranına eşit kabul eden; bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile muhtaç olmayan kemal sahibi yüce Rabbe denk tutan; zerre miktarı bir nimet verecek gücü bulunmayan bir varlığı din, dünya ve âhiret nimetlerini, kalbi ve bedeni sahip oldukları bütün nimetleri insanlara veren ve kötülükleri kendisinden başka hiçbir kimsenin gideremediği o yüce zata eşit kabul eden kimsenin yaptığından daha korkunç, daha çirkin bir fiil olamaz. İşte bu zulümden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Allah, kendisini zatına ibadet etmek ve zatını tevhid etmek için yaratmışken, şerefli nefsini en aşağı mertebelere indiren kişiden, hiçbir değeri olmayan bir varlığa ibadet eden, böylelikle kendisine de pek büyük bir haksızlık eden kimseden daha büyük zulüm işleyen biri olabilir mi?
14. Yüce Allah, şirki terk etmeyi -ki tevhidin gerçekleştirilmesi de bunun bir gereğidir- emretmek sureti ile kendi hakkının yerine getirilmesini emrettikten sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Biz insana ana- babasına (iyi davranmasını) emrettik.” Yani Biz, ona gereğini yerine getirip getirmemekten, ona riâyet edip etmemekten kendisini sorumlu tutacağımız bir emir verdik. Ona anne-babasını vasiyet ettik ve dedik ki: Kulluğu gereği gibi yerine getirmek, haklarımı edâ etmek ve Benim nimetlerimi kullanarak Bana isyana kalkışmamak sureti ile “bana ve” yumuşak söz söylemek, güzel konuşmak, iyi davranışlarda bulunmak, onlara karşı alçakgönüllü olmak, ikramda bulunmak, onları tazim etmek, onların ihtiyaçlarını yerine getirmek, söz ve davranışla her yönden onlara kötülük etmekten uzak durmak sureti ile “ana-babana şükret!” İşte biz ona bunu emrettik ve “Dönüş yalnız Banadır” diye haber verdik. Yani ey insan! Sen, sana bunları emredip bu hakları yerine getirmekle seni yükümlü tutana döneceksin. O da bunları yerine getirip getirmediğini sana soracak ve getirmişsen sana pek büyük mükâfatlar verecektir. Getirmedi isen de çok ağır bir ceza ile cezalandıracaksın. Allah, anneye iyilik yapmayı gerektiren sebebi de annenin durumunu söz konusu ederek şöylece zikretmektedir:“Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır.” Çocuk, anne rahminde bir nutfe olarak yaratıldığı andan itibaren anne sıkıntılarla karşılaşıp durur. Hastalanır, zayıf düşer, ağırlaşır, durumu değişir. Daha sonra doğum sancılarını, o ağrıları ve büyük acıları çeker. “Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur.” Bebek, annesinin kendisini bağrına basmasına, koruyup himaye etmesine ve kendisine süt emzirmesine muhtaçtır. O halde çocuğu dolayısı ile bunca sıkıntılara katlanan ve ona aşırı sevgi duyan kimse hakkında çocuğuna ona çok iyi davranmasının ve iyilikte bulunmasının tavsiye edilmesinden daha uygun ne olabilir ki?
15. “Ama eğer onlar” annen ve baban “hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme!” Bu hususta onlara itaatin de onlara iyi davranmanın kapsamına girdiğini zannetme! Çünkü Allah’ın hakkı herkesin hakkından önce gelir ve “Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur.” Yüce Allah: “Eğer onlar bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa sen onlara kötü davran” buyurmamış, aksine:“onlara itaat etme” buyurmuştur. Yani şirk hususunda onların isteklerine boyun eğme! Ama onlara iyi davranmayı da devam ettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin.” Onlara aklen ve dinen güzel ölçüler içerisinde iyilikte bulunacak şekilde beraberliğini sürdür. Onların küfür ve masiyetlerinde onlara tâbi olmaya gelince bu hususta onlara asla uyma! “Bana yönelenlerin yoluna uy!” Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eden, Rablerine teslim olan ve O’na dönen kimselerdir. Bunların yoluna uymak, kalbin irade ve istekleri ile Allah’a yönelmesi demek olan Allah’a dönüş yollarını izlemekle olur. Bunun arkasından ise Allah’ı razı edecek ve O’na yakınlaştıracak hususlarda bedenen amel etmek gelir. “Sonra” itaatkârınızla, isyankârınızla Bana yönelenenizle, yönelmeyeninizle “benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” Onların amellerinden Allah’a hiçbir şey gizli kalmayaz.
16. “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük) en küçük ve en değersiz bir şey olan “hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa” yani yeryüzünün herhangi bir yerinde olsa “Allah” ilminin genişliği, her şeyden eksiksiz olarak haberdar oluşu ve kudretinin kemâli dolayısıyla “onu (çıkarıp senin karşına) getirir.” Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” Yani O’nun ilmi ve her şeyden haberdar oluşu, o kadar ince noktalara dahi nüfuz eder ki gizli şeylere ve sırlara, karaların ve denizlerin gizliliklerine ve görünmeyen yerlerine kadar uzanır. Bununla Allah’ın gözetimi altında olduğu şuurunu canlı tutmak ve mümkün olduğunca O’na itaat etmek teşvik edilmekte, az ya da çok olsun çirkin amellerden de sakındırılmaktadır.
17. “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl” Bu sözleri ile o, oğlunu namaza teşvik etmiştir. Çünkü bedenî ibadetlerin en büyüğü odur. “İyiliği emret, kötülükten alıkoy” İyiliği emredebilmek için onu bilmek gerekir, yine kötülükten alıkoymak için de onu tanımak gerekir. Ayrıca insanlara yumuşak davranmak ve sabır gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın ancak kendileri ile tamam olduğu diğer hususlar da bu emre dahildir. Nitekim:“başına gelene de sabret” buyruğu ile Yüce Allah, bunu açıkça ifade etmektedir. Diğer taraftan emrettiği hususları önce kendisinin yapması, alıkoyduğu hususlardan da önce kendisinin uzak durması da bu emrin kapsamı içerisindedir. Buna göre bu buyruk, hem iyiliği işlemek ve kötülüğü terk etmek sureti ile önce kişinin kendi kendisini kemale erdirmesini, hem de iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak suretiyle başkalarını kemâle götürmesini ihtiva etmiş olmaktadır. Kişi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğu takdirde birtakım zorluklara müptela olması kaçınılmaz olduğu için ve bu emir ve alıkoymada nefislere bir zorluk bulunduğundan dolayı Allah, bu husustaki sıkıntılara sabredilmesini emrederek şöyle buyurmuştur:“ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar” Lokman’ın oğluna vermiş olduğu bu öğütler “azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” Yani kararlılıkla yerine getirilmesi, kendisine önem verilmesi gereken hususlardandır. Bunları yerine getirme muvaffakiyeti de ancak azim sahibi kararlı kimselere nasip olur.
18. “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme” İnsanlara karşı büyüklenerek, onlara karşı büyüklük taslayarak yüzünü onlardan başka tarafa çevirme, onlara surat yapma! “Yeryüzünde böbürlenerek” nimetleri ihsan edeni unutup nimetlerle şımararak ve kendini beğenerek “yürüme!” “Çünkü Allah kendini beğenmiş” kendi nefsini büyük gören, tavırları ile büyüklük taslayan ve sözleri ile de “böbürlenen kimseleri sevmez.”
19. “Yürüyüşünde mutedil ol” mütevazı ve ağırbaşlı bir şekilde yürü, azgınca ve kibirle yürüme. Ölü gibi de yürüme! “Sesini” insanlara karşı da Allah’a karşı da gereken edebi takınmak sureti ile “alçalt; çünkü seslerin en çirkini” en bet ve en kötü olanı “eşeklerin sesidir.” Şâyet sesi aşırı derece yükseltmenin bir fayda ve getirisi bulunmuş olsa idi o, değersizliği ve kalın kafalılığı meşhur olan eşeğe has olmazdı.
Lokman’ın oğluna yapmış olduğu bu nasihatlar hikmetin temellerini bir araya toplamakta ve bunların söz konusu edilmeyenlerini de zımnen içermektedir. Her bir tavsiye ile birlikte eğer bir emir ise onun yapılmasını gerektiren sebep ve eğer bir yasak ise onun da terk edilmesini gerektiren neden söz konusu edilmiştir. Bu da bizim, hikmetin açıklaması ile ilgili olarak sözünü ettiğimiz “hükümleri, hükümlerin hikmetlerini ve münasebetlerini bilmek” şeklindeki açıklamamızın doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Oğluna önce dinin temelini oluşturan tevhidi emretmiş ve şirki de yasaklamıştır. Ayrıca şirki terk etmeyi gerektiren nedeni de açıklamıştır. Ona anne ve babaya iyilik yapmayı emrettiği gibi onlara iyilik yapmanın sebebini de açıklamıştır. Yine anne-babaya ve Yüce Allah’a şükretmesini emrettiğini de görüyoruz. Daha sonra da anne-babaya itaat için bir sınır getirmekte ve onlara iyilikte bulunup onların emirlerini yerine getirmenin Allah'a isyan ile emrolunmama şartına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bir günah emredecek olsalar dahi onlara kötü davranmamayı, aksine onlara iyilik yapmayı emretmektedir. Şirk hususunda onunla mücadele edecek, onlara itaat etmeyecek olsalar dahi bu böyledir. Yine oğluna her daim Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu bilmesini emretmekte ve onu hesap için Allah’ın huzuruna çıkmakla uyarmaktadır. Yüce Allah’ın hayır olsun, şer olsun, büyük olsun, küçük olsun her bir şeyi mutlaka onun önüne getirip koyacağını da bildirmektedir. Ona kibri yasaklayıp alçakgönüllü olmayı emrettiği gibi şımarıklıktan ve azgınlıktan uzak durmasını, hareketinde ve sesinde sakin olmasını emretmekte ve bunların aksini de yasaklamaktadır. İyiliği emredip kötülükten alıkoymasını emrettiği gibi kendileriyle her bir hususun kolaylaştığı namaz ve sabrı da emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sabır ve namaz ile yardım isteyin.”(el-Bakara, 2/153) O halde bu tavsiyelerde bulunan bir kimseye özellikle hikmetin verilmiş olması ve onun hikmet sahibi olmakla meşhur olması hakkıdır. Bundan dolayı Yüce Allah’ın, hem ona hem de kullarına lütfunun bir tecellisi olmak üzere ve onların onu örnek almalarını sağlayacak şekilde ona ait hikmetin bir bölümünü anlatmış olması O’nun bir lütfudur.

12- Andolsun Biz Lokmân’a hikmet verdik ve “Allah’a şükret”(dedik). Kim şükrederse ancak kendi yararına şükreder. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Allah, hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyık olandır. 13- Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken şöyle demişti:“Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, büyük bir zulümdür.” 14- Biz insana ana-babasına (iyi davranmasını) emrettik. Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. “Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız banadır”(dedik). 15- Ama eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin ve Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonra benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim. 16- “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa Allah onu (çıkarıp senin karşına) getirir. Çünkü Allah Latîftir, her şeyden haberdardır. 17- “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” 18- “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah kendini beğenmiş, böbürlenen kimseleri sevmez.” 19- “Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.”

12. Yüce Allah faziletli kulu Lokmân’a hikmeti lütfettiğini haber vermektedir. Hikmet, hakkı olduğu şekli ile ve gerekçesiyle bilmektir. Hükümleri, bu hükümlerdeki sırları ve gerekçeleri bilmektir. İnsan alim olmakla birlikte hikmet sahibi olmayabilir. Ama hikmet, mutlaka ilmi gerektirir. Hatta ameli de gerektirir. Bundan dolayı hikmet, faydalı ilim ve salih amel diye de açıklanmıştır. Yüce Allah, ona böyle büyük bir lütufta bulunduğundan dolayı kendisine ihsan ettiği bu nimete karşılık şükretmesini de emretmiştir ki ona ihsan etmiş olduğu bu nimeti daha bir bereketlendirsin, lütfunu daha çok artırsın. Ayrıca Yüce Allah, şükredenlerin şükründen kendilerinin yararlanacaklarını, küfre/nankörlüğe saparak Allah’a şükretmeyenlerin bu şükürsüzlüklerinin veballerinin de kendilerine döneceğini haber vermektedir. Zira Allah, ona muhtaç değildir. Emrine muhalefet eden kimseler hakkındaki takdiri, kaza ve hükmü dolayısı ile de hamde lâyık olandır. Allah’ın muhtaç olmayışı, zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Kemal sıfatlarında da yaptıklarını güzel yapmasında da hamde/övgüye layık oluşu da zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Bu iki sıfatın her birisi de birer kemâl sıfatıdır. Birinin diğeri ile birlikte bulunması ise kemâl üstüne kemâldir. Müfessirler, Lokman’ın peygamber mi salih bir kul mu olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak Yüce Allah sadece ona hikmet verdiğinden söz etmekte ve oğluna verdiği öğütlerinden de hikmet sahibi bir kimse olduğuna delil teşkil edecek bazı hususları zikretmektedir. Hikmetin esaslarını ve temel kaidelerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
13. “Hani Lokmân oğluna öğüt verirken” ve ona öğüt mahiyetinde sözler söylerken “şöyle demişti...” Öğüt/vaaz, teşvik ve korkutma ile birlikte emir ve yasakta bulunmaktır. O da oğluna ihlâsı emredip şirk koşmayı yasaklamış ve bunun sebebini de açıklayarak şöyle demiştir:“Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” Şirkin büyük bir zulüm olması şundandır: Topraktan yaratılmış olan bir varlığı, her şeye mutlak egemen olana eşit kabul edenin yaptığından daha korkunç ve daha çirkin bir iş olamaz. İdarede hiçbir yetkisi olmayan bir varlığı bütün işlerin mutlak hükümranına eşit kabul eden; bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile muhtaç olmayan kemal sahibi yüce Rabbe denk tutan; zerre miktarı bir nimet verecek gücü bulunmayan bir varlığı din, dünya ve âhiret nimetlerini, kalbi ve bedeni sahip oldukları bütün nimetleri insanlara veren ve kötülükleri kendisinden başka hiçbir kimsenin gideremediği o yüce zata eşit kabul eden kimsenin yaptığından daha korkunç, daha çirkin bir fiil olamaz. İşte bu zulümden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Allah, kendisini zatına ibadet etmek ve zatını tevhid etmek için yaratmışken, şerefli nefsini en aşağı mertebelere indiren kişiden, hiçbir değeri olmayan bir varlığa ibadet eden, böylelikle kendisine de pek büyük bir haksızlık eden kimseden daha büyük zulüm işleyen biri olabilir mi?
14. Yüce Allah, şirki terk etmeyi -ki tevhidin gerçekleştirilmesi de bunun bir gereğidir- emretmek sureti ile kendi hakkının yerine getirilmesini emrettikten sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Biz insana ana- babasına (iyi davranmasını) emrettik.” Yani Biz, ona gereğini yerine getirip getirmemekten, ona riâyet edip etmemekten kendisini sorumlu tutacağımız bir emir verdik. Ona anne-babasını vasiyet ettik ve dedik ki: Kulluğu gereği gibi yerine getirmek, haklarımı edâ etmek ve Benim nimetlerimi kullanarak Bana isyana kalkışmamak sureti ile “bana ve” yumuşak söz söylemek, güzel konuşmak, iyi davranışlarda bulunmak, onlara karşı alçakgönüllü olmak, ikramda bulunmak, onları tazim etmek, onların ihtiyaçlarını yerine getirmek, söz ve davranışla her yönden onlara kötülük etmekten uzak durmak sureti ile “ana-babana şükret!” İşte biz ona bunu emrettik ve “Dönüş yalnız Banadır” diye haber verdik. Yani ey insan! Sen, sana bunları emredip bu hakları yerine getirmekle seni yükümlü tutana döneceksin. O da bunları yerine getirip getirmediğini sana soracak ve getirmişsen sana pek büyük mükâfatlar verecektir. Getirmedi isen de çok ağır bir ceza ile cezalandıracaksın. Allah, anneye iyilik yapmayı gerektiren sebebi de annenin durumunu söz konusu ederek şöylece zikretmektedir:“Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır.” Çocuk, anne rahminde bir nutfe olarak yaratıldığı andan itibaren anne sıkıntılarla karşılaşıp durur. Hastalanır, zayıf düşer, ağırlaşır, durumu değişir. Daha sonra doğum sancılarını, o ağrıları ve büyük acıları çeker. “Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur.” Bebek, annesinin kendisini bağrına basmasına, koruyup himaye etmesine ve kendisine süt emzirmesine muhtaçtır. O halde çocuğu dolayısı ile bunca sıkıntılara katlanan ve ona aşırı sevgi duyan kimse hakkında çocuğuna ona çok iyi davranmasının ve iyilikte bulunmasının tavsiye edilmesinden daha uygun ne olabilir ki?
15. “Ama eğer onlar” annen ve baban “hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme!” Bu hususta onlara itaatin de onlara iyi davranmanın kapsamına girdiğini zannetme! Çünkü Allah’ın hakkı herkesin hakkından önce gelir ve “Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur.” Yüce Allah: “Eğer onlar bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa sen onlara kötü davran” buyurmamış, aksine:“onlara itaat etme” buyurmuştur. Yani şirk hususunda onların isteklerine boyun eğme! Ama onlara iyi davranmayı da devam ettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin.” Onlara aklen ve dinen güzel ölçüler içerisinde iyilikte bulunacak şekilde beraberliğini sürdür. Onların küfür ve masiyetlerinde onlara tâbi olmaya gelince bu hususta onlara asla uyma! “Bana yönelenlerin yoluna uy!” Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eden, Rablerine teslim olan ve O’na dönen kimselerdir. Bunların yoluna uymak, kalbin irade ve istekleri ile Allah’a yönelmesi demek olan Allah’a dönüş yollarını izlemekle olur. Bunun arkasından ise Allah’ı razı edecek ve O’na yakınlaştıracak hususlarda bedenen amel etmek gelir. “Sonra” itaatkârınızla, isyankârınızla Bana yönelenenizle, yönelmeyeninizle “benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” Onların amellerinden Allah’a hiçbir şey gizli kalmayaz.
16. “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük) en küçük ve en değersiz bir şey olan “hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa” yani yeryüzünün herhangi bir yerinde olsa “Allah” ilminin genişliği, her şeyden eksiksiz olarak haberdar oluşu ve kudretinin kemâli dolayısıyla “onu (çıkarıp senin karşına) getirir.” Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” Yani O’nun ilmi ve her şeyden haberdar oluşu, o kadar ince noktalara dahi nüfuz eder ki gizli şeylere ve sırlara, karaların ve denizlerin gizliliklerine ve görünmeyen yerlerine kadar uzanır. Bununla Allah’ın gözetimi altında olduğu şuurunu canlı tutmak ve mümkün olduğunca O’na itaat etmek teşvik edilmekte, az ya da çok olsun çirkin amellerden de sakındırılmaktadır.
17. “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl” Bu sözleri ile o, oğlunu namaza teşvik etmiştir. Çünkü bedenî ibadetlerin en büyüğü odur. “İyiliği emret, kötülükten alıkoy” İyiliği emredebilmek için onu bilmek gerekir, yine kötülükten alıkoymak için de onu tanımak gerekir. Ayrıca insanlara yumuşak davranmak ve sabır gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın ancak kendileri ile tamam olduğu diğer hususlar da bu emre dahildir. Nitekim:“başına gelene de sabret” buyruğu ile Yüce Allah, bunu açıkça ifade etmektedir. Diğer taraftan emrettiği hususları önce kendisinin yapması, alıkoyduğu hususlardan da önce kendisinin uzak durması da bu emrin kapsamı içerisindedir. Buna göre bu buyruk, hem iyiliği işlemek ve kötülüğü terk etmek sureti ile önce kişinin kendi kendisini kemale erdirmesini, hem de iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak suretiyle başkalarını kemâle götürmesini ihtiva etmiş olmaktadır. Kişi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğu takdirde birtakım zorluklara müptela olması kaçınılmaz olduğu için ve bu emir ve alıkoymada nefislere bir zorluk bulunduğundan dolayı Allah, bu husustaki sıkıntılara sabredilmesini emrederek şöyle buyurmuştur:“ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar” Lokman’ın oğluna vermiş olduğu bu öğütler “azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” Yani kararlılıkla yerine getirilmesi, kendisine önem verilmesi gereken hususlardandır. Bunları yerine getirme muvaffakiyeti de ancak azim sahibi kararlı kimselere nasip olur.
18. “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme” İnsanlara karşı büyüklenerek, onlara karşı büyüklük taslayarak yüzünü onlardan başka tarafa çevirme, onlara surat yapma! “Yeryüzünde böbürlenerek” nimetleri ihsan edeni unutup nimetlerle şımararak ve kendini beğenerek “yürüme!” “Çünkü Allah kendini beğenmiş” kendi nefsini büyük gören, tavırları ile büyüklük taslayan ve sözleri ile de “böbürlenen kimseleri sevmez.”
19. “Yürüyüşünde mutedil ol” mütevazı ve ağırbaşlı bir şekilde yürü, azgınca ve kibirle yürüme. Ölü gibi de yürüme! “Sesini” insanlara karşı da Allah’a karşı da gereken edebi takınmak sureti ile “alçalt; çünkü seslerin en çirkini” en bet ve en kötü olanı “eşeklerin sesidir.” Şâyet sesi aşırı derece yükseltmenin bir fayda ve getirisi bulunmuş olsa idi o, değersizliği ve kalın kafalılığı meşhur olan eşeğe has olmazdı.
Lokman’ın oğluna yapmış olduğu bu nasihatlar hikmetin temellerini bir araya toplamakta ve bunların söz konusu edilmeyenlerini de zımnen içermektedir. Her bir tavsiye ile birlikte eğer bir emir ise onun yapılmasını gerektiren sebep ve eğer bir yasak ise onun da terk edilmesini gerektiren neden söz konusu edilmiştir. Bu da bizim, hikmetin açıklaması ile ilgili olarak sözünü ettiğimiz “hükümleri, hükümlerin hikmetlerini ve münasebetlerini bilmek” şeklindeki açıklamamızın doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Oğluna önce dinin temelini oluşturan tevhidi emretmiş ve şirki de yasaklamıştır. Ayrıca şirki terk etmeyi gerektiren nedeni de açıklamıştır. Ona anne ve babaya iyilik yapmayı emrettiği gibi onlara iyilik yapmanın sebebini de açıklamıştır. Yine anne-babaya ve Yüce Allah’a şükretmesini emrettiğini de görüyoruz. Daha sonra da anne-babaya itaat için bir sınır getirmekte ve onlara iyilikte bulunup onların emirlerini yerine getirmenin Allah'a isyan ile emrolunmama şartına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bir günah emredecek olsalar dahi onlara kötü davranmamayı, aksine onlara iyilik yapmayı emretmektedir. Şirk hususunda onunla mücadele edecek, onlara itaat etmeyecek olsalar dahi bu böyledir. Yine oğluna her daim Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu bilmesini emretmekte ve onu hesap için Allah’ın huzuruna çıkmakla uyarmaktadır. Yüce Allah’ın hayır olsun, şer olsun, büyük olsun, küçük olsun her bir şeyi mutlaka onun önüne getirip koyacağını da bildirmektedir. Ona kibri yasaklayıp alçakgönüllü olmayı emrettiği gibi şımarıklıktan ve azgınlıktan uzak durmasını, hareketinde ve sesinde sakin olmasını emretmekte ve bunların aksini de yasaklamaktadır. İyiliği emredip kötülükten alıkoymasını emrettiği gibi kendileriyle her bir hususun kolaylaştığı namaz ve sabrı da emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sabır ve namaz ile yardım isteyin.”(el-Bakara, 2/153) O halde bu tavsiyelerde bulunan bir kimseye özellikle hikmetin verilmiş olması ve onun hikmet sahibi olmakla meşhur olması hakkıdır. Bundan dolayı Yüce Allah’ın, hem ona hem de kullarına lütfunun bir tecellisi olmak üzere ve onların onu örnek almalarını sağlayacak şekilde ona ait hikmetin bir bölümünü anlatmış olması O’nun bir lütfudur.

20- Göklerde olanları da yerde olanları da Allah’ın emrinize verdiğini, açık ve gizli nimetlerini size bol bol verdiğini görmez misiniz? Buna rağmen insanlar içinde hiçbir bilgi, rehber ve aydınlatıcı bir kitaba sahip olmaksızın tartışan kimseler vardır. 21- Onlara:“Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde onlar: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” derler. Peki, şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse de mi (onlara uyacaklar)?

20. Yüce Allah, kullarına ihsan etmiş olduğu nimetlerini hatırlatmakta, onları bu nimetlere şükretmeye, onları görmeye ve onlardan gafil olmamaya davet ederek şöyle buyurmaktadır:“Göklerde” güneş, ay ve yıldız gibi var “olanları da yerde olanları da” hayvanları, ağaçları, ekinleri, nehirleri, madenleri vb. “Allah’ın emrinize verdiğini” bunların tümünün, kulların faydasına amade kılınmış olduklarını gözlerinizle ve kalplerinizle “görmez misiniz?” Bu buyruk Yüce Allah’ın: “Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan... O’dur.”(el-Bakara, 2/29) buyruğuna benzemektedir. “açık ve gizli nimetlerini size bol bol verdiğini…” Yüce Allah, açık ve gizli nimetlerine sizleri gark etmiş bulunuyor. Bu nimetler, her tarafınızı kuşatmıştır. Biz, bunların bir kısmını biliyoruz, onların bir bölümü de bize gizlidir. Dünya nimetleri, din nimetleri, pek çok menfaatlerin elde edilmesi, zararların bizden uzak kılınması vb. gibi pek çok nimetler buna dahildir. O halde sizin göreviniz bu nimetlere karşı şükür vazifesini yerine getirmektir. Bu ise o nimetleri ihsan edeni sevmekle, O’na boyun eğmekle, bu nimetleri O’na itaat uğrunda kullanmakla, bunların hiçbirisini O’na isyan yolunda kullanmamakla olur. Ama bu ardı arkası kesilmeyen nimetlere rağmen “insanlar içinde” bu nimetlere şükretmeyip aksine nankörlük eden, dahası bunları ihsan edeni de inkâr edip kitaplarında indirmiş olduğu ve peygamberleri ile göndermiş olduğu hakkı reddeden “hiçbir bilgi” ve basireti olmadan, herhangi bir ilme dayanmadan “rehber” bu konuda hidâyet bulanlara uymadan “ve aydınlatıcı bir kitaba sahip olmaksızın” hakkı beyan eden apaydınlık bir kitabı böylelikle ilmi de olmaksızın “Allah hakkında tartışan kimseler vardır.” İşte böyleleri kendi hallerine bırakılır ve akıllarına esen şekilde konuşmalarına müsaade edilir. Zira onlar, bu tartışmaları ile hakkı çürütmeye, peygamberin getirmiş olduğu yalnızca Allah’a ibadet etme emrini ortadan kaldırmaya çalışırlar. Ancak bu tartışmaları ile ne aklî bir dayanağa ne de naklî bir dayanağa sahiptirler, ne de hidâyet bulan rehberlere uymaları söz konusudur. Böylelerinin Allah hakkındaki tartışmaları rehbersizdir, aksine sapkın ve saptırıcı olan atalarını taklide dayalıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 21. “Onlara: “Allah’ın” rasûlleri vasıtası ile “indirdiğine uyun.” Çünkü o haktır; “denildiğinde” ve onlara bu hakkın apaçık delilleri açıklandığında, buna karşı çıkarak “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” O nedenle -kim olursa olsun- biri, bir söz söyledi diye atalarımızı üzerinde bulduğumuz yolu terk edecek değiliz, “derler.” Yüce Allah hem onların bu iddialarını, hem de babalarının tuttukları yolu reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Peki, şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse de mi (onlara uyacaklar)?” Onların ataları şeytanın çağrısını kabul ettiler, onun ardından yürüdüler. Böylelikle şeytanın öğrencilerinden oldular. Dalalet onları her bir yandan kuşatıverdi. Peki, bu durum onlara tâbi olmayı, onların yolundan yürümeyi mi gerektirir yoksa atalarının yolunu izlemekten sakınmalarını mı? Yine bu, hem atalarının hem atalarına uyanların da sapmış olduklarını mı ilan etmektedir? Diğer taraftan şeytanın, atalarını da kendilerini de çağırması onları sevdiğinden, onlara karşı muhabbetinden kaynaklanmamaktadır. Bu, ancak onlara beslediği bir düşmanlığın, onları tuzağa düşürmek isteyişinin bir sonucudur. Gerçek şu ki ona uyanlar, aslında şeytanın kendilerine üstün gelip yenik düşürdüğü düşmanlarındandır. Bunların çağrısını kabul etmeleri dolayısı ile cehennem azabını hak etmiş olmaları, şeytanın mutlu eden, onun için son derece sevindirici bir olaydır.

20- Göklerde olanları da yerde olanları da Allah’ın emrinize verdiğini, açık ve gizli nimetlerini size bol bol verdiğini görmez misiniz? Buna rağmen insanlar içinde hiçbir bilgi, rehber ve aydınlatıcı bir kitaba sahip olmaksızın tartışan kimseler vardır. 21- Onlara:“Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde onlar: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” derler. Peki, şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse de mi (onlara uyacaklar)?

20. Yüce Allah, kullarına ihsan etmiş olduğu nimetlerini hatırlatmakta, onları bu nimetlere şükretmeye, onları görmeye ve onlardan gafil olmamaya davet ederek şöyle buyurmaktadır:“Göklerde” güneş, ay ve yıldız gibi var “olanları da yerde olanları da” hayvanları, ağaçları, ekinleri, nehirleri, madenleri vb. “Allah’ın emrinize verdiğini” bunların tümünün, kulların faydasına amade kılınmış olduklarını gözlerinizle ve kalplerinizle “görmez misiniz?” Bu buyruk Yüce Allah’ın: “Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan... O’dur.”(el-Bakara, 2/29) buyruğuna benzemektedir. “açık ve gizli nimetlerini size bol bol verdiğini…” Yüce Allah, açık ve gizli nimetlerine sizleri gark etmiş bulunuyor. Bu nimetler, her tarafınızı kuşatmıştır. Biz, bunların bir kısmını biliyoruz, onların bir bölümü de bize gizlidir. Dünya nimetleri, din nimetleri, pek çok menfaatlerin elde edilmesi, zararların bizden uzak kılınması vb. gibi pek çok nimetler buna dahildir. O halde sizin göreviniz bu nimetlere karşı şükür vazifesini yerine getirmektir. Bu ise o nimetleri ihsan edeni sevmekle, O’na boyun eğmekle, bu nimetleri O’na itaat uğrunda kullanmakla, bunların hiçbirisini O’na isyan yolunda kullanmamakla olur. Ama bu ardı arkası kesilmeyen nimetlere rağmen “insanlar içinde” bu nimetlere şükretmeyip aksine nankörlük eden, dahası bunları ihsan edeni de inkâr edip kitaplarında indirmiş olduğu ve peygamberleri ile göndermiş olduğu hakkı reddeden “hiçbir bilgi” ve basireti olmadan, herhangi bir ilme dayanmadan “rehber” bu konuda hidâyet bulanlara uymadan “ve aydınlatıcı bir kitaba sahip olmaksızın” hakkı beyan eden apaydınlık bir kitabı böylelikle ilmi de olmaksızın “Allah hakkında tartışan kimseler vardır.” İşte böyleleri kendi hallerine bırakılır ve akıllarına esen şekilde konuşmalarına müsaade edilir. Zira onlar, bu tartışmaları ile hakkı çürütmeye, peygamberin getirmiş olduğu yalnızca Allah’a ibadet etme emrini ortadan kaldırmaya çalışırlar. Ancak bu tartışmaları ile ne aklî bir dayanağa ne de naklî bir dayanağa sahiptirler, ne de hidâyet bulan rehberlere uymaları söz konusudur. Böylelerinin Allah hakkındaki tartışmaları rehbersizdir, aksine sapkın ve saptırıcı olan atalarını taklide dayalıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 21. “Onlara: “Allah’ın” rasûlleri vasıtası ile “indirdiğine uyun.” Çünkü o haktır; “denildiğinde” ve onlara bu hakkın apaçık delilleri açıklandığında, buna karşı çıkarak “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” O nedenle -kim olursa olsun- biri, bir söz söyledi diye atalarımızı üzerinde bulduğumuz yolu terk edecek değiliz, “derler.” Yüce Allah hem onların bu iddialarını, hem de babalarının tuttukları yolu reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Peki, şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse de mi (onlara uyacaklar)?” Onların ataları şeytanın çağrısını kabul ettiler, onun ardından yürüdüler. Böylelikle şeytanın öğrencilerinden oldular. Dalalet onları her bir yandan kuşatıverdi. Peki, bu durum onlara tâbi olmayı, onların yolundan yürümeyi mi gerektirir yoksa atalarının yolunu izlemekten sakınmalarını mı? Yine bu, hem atalarının hem atalarına uyanların da sapmış olduklarını mı ilan etmektedir? Diğer taraftan şeytanın, atalarını da kendilerini de çağırması onları sevdiğinden, onlara karşı muhabbetinden kaynaklanmamaktadır. Bu, ancak onlara beslediği bir düşmanlığın, onları tuzağa düşürmek isteyişinin bir sonucudur. Gerçek şu ki ona uyanlar, aslında şeytanın kendilerine üstün gelip yenik düşürdüğü düşmanlarındandır. Bunların çağrısını kabul etmeleri dolayısı ile cehennem azabını hak etmiş olmaları, şeytanın mutlu eden, onun için son derece sevindirici bir olaydır.

22- Kim ihsan sahibi olduğu halde yüzünü Allah’a teslim ederse şüphesiz o, en sağlam kulpa tutunmuş olur. İşlerin âkıbeti Allah’a döner. 23- Kim de küfre saparsa onun küfrü seni üzmesin. Onlar, bize döneceklerdir ve biz de yaptıklarını onlara bildireceğiz. Şüphesiz Allah, kalplerde olanı çok iyi bilir. 24- Biz onları (dünyada) azıcık faydalandırırız, sonra da oldukça ağır bir azaba mahkûm ederiz.

22. “Kim ihsan sahibi olduğu halde” sahip olduğu bilgi, meşru bir bilgi olup bu hususta da Allah Rasûlüne uymuş olduğu halde “yüzünü Allah’a teslim ederse” şer’î hükümleri yerine getirerek, dinini yalnızca O’na halis kılarak, O’na itaat eder ve boyun eğerse... Yahut kim, Yüce Allah’a O’nu görüyormuş gibi ibadet eder, Allah’ı görmese bile Allah’ın kendisini gördüğü şuuru içinde olarak ihsan sahip olur, bütün ibadetleri yerine getirmek sureti ile kendisini Allah’a teslim ederse; Yahut da her kim, Allah’ın kullarına -onların haklarını yerine getirmek sureti ile- ihsan sahibi olup iyilik eder ve kendisini Yüce Allah’a teslim ederse... Bu anlamların biri diğerinden ayrılmaz. Sadece lafızların geliş noktaları bakımından aralarında bir fark vardır. Yoksa bunların hepsi de makbul ve kemâl derecede dinin bütün şer’î hükümlerini yerine getirme konusunda ittifak halindedir. İşte kim bunları yapacak olursa “şüphesiz o, en sağlam kulpa tutunmuş olur.” Yani tutunan kişiyi sağlam bir yere tutunduran, kurtuluşa götüren, helâkten koruyan ve her bir hayrı elde etmesi sonucunu doğuran kulpa yapışmış olur. Kim de kendisini Allah’a teslim etmeyecek yahut bu sapasağlam kulpa sımsıkı sarılmayacak olursa artık o, helâk ve yok oluştan başka bir sonuç ile karşı karşıya kalmaz. “İşlerin âkıbeti Allah’a döner.” Dönüşü, varacağı yer ve sona ereceği nokta O’dur. O, kulları hakkında hükmünü verecek ve amellerinin vardığı sonuca, ulaştığı âkıbete göre karşılıklarını verecektir. O halde bu sonuca hazır olsunlar.
23. “Kim de küfre saparsa onun küfrü seni üzmesin.” Çünkü sen, davet ve tebliğ görevini eksiksiz yerine getirdin. Eğer davetine muhatap olanlar, hidâyet bulmayacak olsa bile senin Allah’tan ecrini alman bir haktır. Bu kimselerin hidâyet bulmayışları dolayısı ile üzülmeyi gerektiren bir sebep yoktur. Çünkü bu gibilerinde hayır olsa idi, şüphesiz Allah onları hidâyete iletirdi. Aynı şekilde sana karşı düşmanlık etme cesaretini göstermiş, seninle savaşmış, sapıklık ve küfürlerini sürdürmüş olmaları dolayısı ile de üzülme. Diğer taraftan Allah’ın onların azaplarını dünyada çabucak göndermemiş olmasından ötürü de yanıp yakılma. Çünkü “onlar, bize döneceklerdir ve biz de yaptıklarını onlara bildireceğiz.” Onların inkârlarını, düşmanlıklarını, Allah’ın nurunu söndürmek için çalışmalarını ve peygamberlerine olan eziyetlerini haber vereceğiz. “Şüphesiz Allah” dile dahi getirmedikleri ve içlerinde sakladıkları da dahil “kalplerde olanı çok iyi bilir.” Ya açığa çıkıp herkesin gözü önünde olanların durumu ne olur, dersin?
24. “Biz onları” günahları daha çok artsın, azapları daha çok biriksin diye dünayda “azıcık faydalandırırız. Sonra da oldukça ağır bir azaba” yani son derece büyük, korkunç, acı ve ızdırap verici, şiddetli bir azaba “mahkûm ederiz.”

22- Kim ihsan sahibi olduğu halde yüzünü Allah’a teslim ederse şüphesiz o, en sağlam kulpa tutunmuş olur. İşlerin âkıbeti Allah’a döner. 23- Kim de küfre saparsa onun küfrü seni üzmesin. Onlar, bize döneceklerdir ve biz de yaptıklarını onlara bildireceğiz. Şüphesiz Allah, kalplerde olanı çok iyi bilir. 24- Biz onları (dünyada) azıcık faydalandırırız, sonra da oldukça ağır bir azaba mahkûm ederiz.

22. “Kim ihsan sahibi olduğu halde” sahip olduğu bilgi, meşru bir bilgi olup bu hususta da Allah Rasûlüne uymuş olduğu halde “yüzünü Allah’a teslim ederse” şer’î hükümleri yerine getirerek, dinini yalnızca O’na halis kılarak, O’na itaat eder ve boyun eğerse... Yahut kim, Yüce Allah’a O’nu görüyormuş gibi ibadet eder, Allah’ı görmese bile Allah’ın kendisini gördüğü şuuru içinde olarak ihsan sahip olur, bütün ibadetleri yerine getirmek sureti ile kendisini Allah’a teslim ederse; Yahut da her kim, Allah’ın kullarına -onların haklarını yerine getirmek sureti ile- ihsan sahibi olup iyilik eder ve kendisini Yüce Allah’a teslim ederse... Bu anlamların biri diğerinden ayrılmaz. Sadece lafızların geliş noktaları bakımından aralarında bir fark vardır. Yoksa bunların hepsi de makbul ve kemâl derecede dinin bütün şer’î hükümlerini yerine getirme konusunda ittifak halindedir. İşte kim bunları yapacak olursa “şüphesiz o, en sağlam kulpa tutunmuş olur.” Yani tutunan kişiyi sağlam bir yere tutunduran, kurtuluşa götüren, helâkten koruyan ve her bir hayrı elde etmesi sonucunu doğuran kulpa yapışmış olur. Kim de kendisini Allah’a teslim etmeyecek yahut bu sapasağlam kulpa sımsıkı sarılmayacak olursa artık o, helâk ve yok oluştan başka bir sonuç ile karşı karşıya kalmaz. “İşlerin âkıbeti Allah’a döner.” Dönüşü, varacağı yer ve sona ereceği nokta O’dur. O, kulları hakkında hükmünü verecek ve amellerinin vardığı sonuca, ulaştığı âkıbete göre karşılıklarını verecektir. O halde bu sonuca hazır olsunlar.
23. “Kim de küfre saparsa onun küfrü seni üzmesin.” Çünkü sen, davet ve tebliğ görevini eksiksiz yerine getirdin. Eğer davetine muhatap olanlar, hidâyet bulmayacak olsa bile senin Allah’tan ecrini alman bir haktır. Bu kimselerin hidâyet bulmayışları dolayısı ile üzülmeyi gerektiren bir sebep yoktur. Çünkü bu gibilerinde hayır olsa idi, şüphesiz Allah onları hidâyete iletirdi. Aynı şekilde sana karşı düşmanlık etme cesaretini göstermiş, seninle savaşmış, sapıklık ve küfürlerini sürdürmüş olmaları dolayısı ile de üzülme. Diğer taraftan Allah’ın onların azaplarını dünyada çabucak göndermemiş olmasından ötürü de yanıp yakılma. Çünkü “onlar, bize döneceklerdir ve biz de yaptıklarını onlara bildireceğiz.” Onların inkârlarını, düşmanlıklarını, Allah’ın nurunu söndürmek için çalışmalarını ve peygamberlerine olan eziyetlerini haber vereceğiz. “Şüphesiz Allah” dile dahi getirmedikleri ve içlerinde sakladıkları da dahil “kalplerde olanı çok iyi bilir.” Ya açığa çıkıp herkesin gözü önünde olanların durumu ne olur, dersin?
24. “Biz onları” günahları daha çok artsın, azapları daha çok biriksin diye dünayda “azıcık faydalandırırız. Sonra da oldukça ağır bir azaba” yani son derece büyük, korkunç, acı ve ızdırap verici, şiddetli bir azaba “mahkûm ederiz.”

22- Kim ihsan sahibi olduğu halde yüzünü Allah’a teslim ederse şüphesiz o, en sağlam kulpa tutunmuş olur. İşlerin âkıbeti Allah’a döner. 23- Kim de küfre saparsa onun küfrü seni üzmesin. Onlar, bize döneceklerdir ve biz de yaptıklarını onlara bildireceğiz. Şüphesiz Allah, kalplerde olanı çok iyi bilir. 24- Biz onları (dünyada) azıcık faydalandırırız, sonra da oldukça ağır bir azaba mahkûm ederiz.

22. “Kim ihsan sahibi olduğu halde” sahip olduğu bilgi, meşru bir bilgi olup bu hususta da Allah Rasûlüne uymuş olduğu halde “yüzünü Allah’a teslim ederse” şer’î hükümleri yerine getirerek, dinini yalnızca O’na halis kılarak, O’na itaat eder ve boyun eğerse... Yahut kim, Yüce Allah’a O’nu görüyormuş gibi ibadet eder, Allah’ı görmese bile Allah’ın kendisini gördüğü şuuru içinde olarak ihsan sahip olur, bütün ibadetleri yerine getirmek sureti ile kendisini Allah’a teslim ederse; Yahut da her kim, Allah’ın kullarına -onların haklarını yerine getirmek sureti ile- ihsan sahibi olup iyilik eder ve kendisini Yüce Allah’a teslim ederse... Bu anlamların biri diğerinden ayrılmaz. Sadece lafızların geliş noktaları bakımından aralarında bir fark vardır. Yoksa bunların hepsi de makbul ve kemâl derecede dinin bütün şer’î hükümlerini yerine getirme konusunda ittifak halindedir. İşte kim bunları yapacak olursa “şüphesiz o, en sağlam kulpa tutunmuş olur.” Yani tutunan kişiyi sağlam bir yere tutunduran, kurtuluşa götüren, helâkten koruyan ve her bir hayrı elde etmesi sonucunu doğuran kulpa yapışmış olur. Kim de kendisini Allah’a teslim etmeyecek yahut bu sapasağlam kulpa sımsıkı sarılmayacak olursa artık o, helâk ve yok oluştan başka bir sonuç ile karşı karşıya kalmaz. “İşlerin âkıbeti Allah’a döner.” Dönüşü, varacağı yer ve sona ereceği nokta O’dur. O, kulları hakkında hükmünü verecek ve amellerinin vardığı sonuca, ulaştığı âkıbete göre karşılıklarını verecektir. O halde bu sonuca hazır olsunlar.
23. “Kim de küfre saparsa onun küfrü seni üzmesin.” Çünkü sen, davet ve tebliğ görevini eksiksiz yerine getirdin. Eğer davetine muhatap olanlar, hidâyet bulmayacak olsa bile senin Allah’tan ecrini alman bir haktır. Bu kimselerin hidâyet bulmayışları dolayısı ile üzülmeyi gerektiren bir sebep yoktur. Çünkü bu gibilerinde hayır olsa idi, şüphesiz Allah onları hidâyete iletirdi. Aynı şekilde sana karşı düşmanlık etme cesaretini göstermiş, seninle savaşmış, sapıklık ve küfürlerini sürdürmüş olmaları dolayısı ile de üzülme. Diğer taraftan Allah’ın onların azaplarını dünyada çabucak göndermemiş olmasından ötürü de yanıp yakılma. Çünkü “onlar, bize döneceklerdir ve biz de yaptıklarını onlara bildireceğiz.” Onların inkârlarını, düşmanlıklarını, Allah’ın nurunu söndürmek için çalışmalarını ve peygamberlerine olan eziyetlerini haber vereceğiz. “Şüphesiz Allah” dile dahi getirmedikleri ve içlerinde sakladıkları da dahil “kalplerde olanı çok iyi bilir.” Ya açığa çıkıp herkesin gözü önünde olanların durumu ne olur, dersin?
24. “Biz onları” günahları daha çok artsın, azapları daha çok biriksin diye dünayda “azıcık faydalandırırız. Sonra da oldukça ağır bir azaba” yani son derece büyük, korkunç, acı ve ızdırap verici, şiddetli bir azaba “mahkûm ederiz.”

25- Andolsun onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, onlar kesinlikle:“Allah” diyeceklerdir. Sen: “Allah’a hamdolsun” de. Hayır, onların çoğu bilmezler. 26- Göklerde ve yerde olanlar yalnız Allah’ındır. Şüphesiz Allah Ğanîdir, Hamîddir. 27- Eğer yeryüzünde bulunan tüm ağaçlar kalem ve denizler de ardından yedi deniz daha katılarak (mürekkep) olsaydı yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi. Şüphesiz Allah Azîzdir, Hakîmdir. 28- Sizin yaratılmanız ve (öldükten sonra) diriltilmeniz, ancak tek bir can gibidir. Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir.

25. “Andolsun onlara” yani şu hakkı yalanlayan müşriklere: “Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan” hiç şüphesiz putlarının bunlardan hiçbir şeyi yaratmamış olduklarını anlayacaklar ve “kesinlikle” onları tek başına “Allah” yarattı “diyeceklerdir.” Onlara itiraf ettikleri hususu inkâr ettikleri gerçeğe dair delil getirerek onları susturmak üzere “Allah’a hamdolsun, de.” Yani bunu açık seçik ortaya çıkartan ve bizzat kendi sözlerinizi sizin aleyhinize delil olarak ortaya koyan Allah’a hamdolsun. Eğer onlar, gerçekten bilen kimseler olsalardı, tek başına varlıkları yaratıp idare edenin aynı şekilde tek başına ibadete ve tevhid edilmeye lâyık olduğunu da kesinlikle bilirlerdi. Ama “hayır, onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da başkalarını O’na ortak koşarlar, hayret ve şaşkınlık içinde -hiçbir basiret söz konusu olmaksızın- içinde oldukları çelişkiye razı olmuşlardır.
26. Yüce Allah, bu iki âyet-i kerimede sıfatlarının genişliğine bir örnek zikretmekte, böylece kullarını kendisini bilmeye, sevmeye ve dinlerini yalnızca O’na halis kılmaya davet etmektedir. Yine egemenliğinin her şeyi kuşatacak şekilde kapsamlı olduğunu, göklerde ve yerde bulunan her bir şeyin -ki bu da ulvi ve süfli âlemin her birini kapsar- O’nun mülkü olduğunu, bunlar hakkında kaderî hükmü, şer’î hükümleri ve cezaî hükümleri ile tasarrufta bulunduğunu söz konusu etmektedir. Hepsi O’nun mülkü ve O’nun kullarıdır; O’nun tarafından idare edilmekte ve O’nun emrine boyun eğmektedirler. Onların hiçbirisinin mülkten en ufak bir payı yoktur. O, “Ğani”dir (hiçbir şeye muhtaç olmayandır, çok zengindir); yaratılmışların muhtaç olduğu hiçbir şeye O’nun ihtiyacı yoktur: “Ben onlardan rızık istemiyorum, Beni doyurmalarını da istemiyorum.”(ez-Zâriyât, 51/57) Peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin, salihlerin amellerinin Allah’a hiçbir faydası yoktur. Bu amellerin faydası, onları işleyenleredir. Allah’ın onlara da onların amellerine de ihtiyacı yoktur. Dünya ve âhiretlerinde onları zengin kılmış ve varlıklı kılmış olması da O’nun Ğani oluşunun bir tecellisidir. Daha sonra Yüce Allah, “Hamid” olduğunu haber vermekte, övgüye layık oluşunun zatının ayrılmaz bir vasfı olduğunu bildirmektedir. O, bütün yönleri ile hamde layık olandır. O, zatı itibari ile de sıfatları ile de hamde layıktır. O’nun her bir sıfatı bütün yönleri ile en mükemmel ve en eksiksiz şekilde hamdedilmeye layık olduğunu ortaya koyar. Çünkü her bir sıfat bir azamet ve bir kemâl sıfatıdır. Bütün yaptıkları ve yarattıkları dolayısı ile O hamde layıktır. Vermiş olduğu bütün emirler, koymuş olduğu bütün yasaklar dolayısı ile de hamde layıktır. Kulları hakkında ve kullar arasında gerek bu dünya hayatında, gerek âhiret hayatında verdiği ve vereceği bütün hükümleri dolayısı ile de O, hamde layıktır.
27. Daha sonra Yüce Allah, kalpleri alabildiğine etkileyecek, akıllara durgunluk verecek, düşünceleri hayrete düşürecek, akıl ve basiret sahiplerinin onu öğrenmek için enine boyuna seyahat edecekleri bir açıklama ile kelâmının genişliğini ve sözlerinin azametini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer yeryüzünde bulunan tüm ağaçlar” kendileri ile yazı yazılacak “kalem ve denizler de ardından yedi deniz daha katılarak(mürekkep) olsaydı” şüphesiz bütün bu kalemler kırılıp tükenir ve bu mürekkep nihâyete ererdi, ama “yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi.” Bu, gerçekle ilgisi bulunmayan mübalağalı bir ifade değildir. Aksine şanı yüce Rabbimiz, akılların kendi sıfatlarını kısmen dahi idrâk edemeyeceklerini, bununla birlikte kullarına kendisini tanıtmasının onlara ihsan ettiği nimetlerin en değerlisi, ulaşabildikleri en üstün şeref olduğunu, ama aynı zamanda O’nu layık-ı vechiyle tanımalarına da imkân olmadığını bilmektedir. Fakat tamamı elde edilemeyen bir şey, tamamen de terk edilmez. İşte bu bakımdan Yüce Allah, onların kalplerini aydınlatacak, göğüslerine genişlik verip rahatlatacak ve elde ettikleri bilgiyi elde edemediklerine delil göstermelerini sağlayacak şekilde sıfatlarının bir bölümüne bu şekilde dikkatlerini çekmiş bulunmaktadır. Ki böylelikle onlar da en faziletlileri ve Rabbini en iyi bilenlerinin söylediği gibi söylesinler:“Biz seni hakkıyla övemeyiz, Sen kendi zatını nasıl övmüşsen öylesindir.”[4] Yoksa durum onlar tarafından gereği gibi idrak edilebilmekten çok daha ileri ve çok daha büyüktür. Bu misal, kavrayışların ve zihinlerin ulaşmaya güç yetiremediği bir manayı nispeten anlaşılabilir bir ifade ile anlatma kabilindendir. Yoksa ağaçlar, belirtilen miktarın kat kat fazlası dahi olsa ve denizlere de kat kat fazlası ilave edilse yine bunların hepsinin -mahlûk olduklarından dolayı- sonlarının gelmesi ve bitip tükenmeleri tasavvur edilebilecek şeylerdir. Ama Yüce Allah’ın kelâmının bitip tükenmesi tasavvur dahi olunamaz. Hatta şer’î ve aklî delil, O’nun sözlerinin bitip tükenmesinin, sonunun gelmesinin söz konusu olmayacağını bize göstermiştir. Her bir şeyi yoktan var eden Yaratıcı ve O’nun sıfatları dışında her şey nihâyete erer:“Şüphesiz ki varış, Rabbine olacaktır.”(en-Necm, 53/42) Akıl, Yüce Allah’ın ilk oluşunun ve son oluşunun hakiki mahiyetini tasavvur etse şöyle bir durum ortaya çıkacaktır: Zihnin geçmiş zaman olarak varsaydığı her bir şeye dair bütün varsayım ve tahminler ne kadar geriye doğru uzanıp giderse gitsin hiç şüphesiz Yüce Allah, sonu tasavvur olunamayacak şekilde bütün bu varsayımlardan çok daha öncedir. Yine zihin ve akıl, gelecek zamanlara dair neyi varsaysa ve bu varsayım ve değerlendirmeler ne kadar uzayıp gitse, dili ve kalbi ile buna yardımcı olabilecek bütün yardımcılar da bu varsayıma katkıda bulunsa hiç şüphesiz Yüce Allah, sonu gelmemek üzere yine varsayılan o nihai gelecek zamanlardan sonra da ebediyyen var olacaktır. İşte Yüce Allah, bütün bu zamanlarda hüküm verir, söz söyler, buyurur, dilediğini dilediği zaman dilediği şekilde yapar. O’nun iradesini, söz ve fiillerini engelleyecek hiç bir güç yoktur. İşte akıl, bunları tasavvur edebildiği takdirde Yüce Allah’ın kelâmına dair vermiş olduğu bu örneğin, kulların bu sıfatın bir bölümünü idrâk etmeleri için olduğunu anlar. Yoksa işin gerçek mahiyeti, bundan daha büyük ve çok daha ileridir. Daha sonra Yüce Allah izzetinin celâlini ve hikmetinin kemalini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Allah Azizdir, Hakimdir.” Bütünü ile izzet (güç, kuvvet) yalnız O’nundur. Ulvi ve süfli âlemde ne kadar güç varsa mutlaka O’ndandır. Yaratıklara bu gücü veren O’dur. O’nun verdiği güç olmaksızın hiçbir varlık hiçbir şey yapamaz. O, izzeti ile bütün mahlukatı emri altına almış, onlarda tasarruf etmekte ve onların işlerini çekip çevirmektedir. Hikmeti ile de bütün yaratıkları yaratmış, hikmet ile onları var etmiştir ki sona erişleri de hikmetle olacaktır. Bütün bu varlıklardan gözetilen maksat da hikmettir. Aynı şekilde emirler ve yasaklar da hikmetle verilmiştir. Onlardan gözetilen nihai maksat da hikmettir. O halde O, bütün yaratmalarında ve emirlerinde hikmeti sonsuz olandır; “Hakîm”dir. Daha sonra kudretinin azamet ve kemâlini söz konusu etmekte ve aklın bunu tasavvur etmesinin imkânsız olduğunu ifade ederek şöyle buyurmaktadır:
28. Bu, akıllara hayret verecek bir şeydir. Çokluklarına rağmen insanların yaratılması ve ölüp darmadağın olduktan sonra da hepsinin diriltilmesi bir anda ve sanki tek bir canı yaratması gibi olacaktır. O halde öldükten sonra dirilişi, amellerden dolayı hesaba çekilişi, amellerin karşılıklarının verilişini uzak görmenin, Allah’ın azametini, kuvvet ve kudretini bilmemekten başka bir açıklaması yoktur. Daha sonra Yüce Allah, işitilecek her bir şeyi işittiğini ve görülecek her bir şeyi gördüğünü söz konusu ederek:“Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir” buyurmaktadır.

25- Andolsun onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, onlar kesinlikle:“Allah” diyeceklerdir. Sen: “Allah’a hamdolsun” de. Hayır, onların çoğu bilmezler. 26- Göklerde ve yerde olanlar yalnız Allah’ındır. Şüphesiz Allah Ğanîdir, Hamîddir. 27- Eğer yeryüzünde bulunan tüm ağaçlar kalem ve denizler de ardından yedi deniz daha katılarak (mürekkep) olsaydı yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi. Şüphesiz Allah Azîzdir, Hakîmdir. 28- Sizin yaratılmanız ve (öldükten sonra) diriltilmeniz, ancak tek bir can gibidir. Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir.

25. “Andolsun onlara” yani şu hakkı yalanlayan müşriklere: “Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan” hiç şüphesiz putlarının bunlardan hiçbir şeyi yaratmamış olduklarını anlayacaklar ve “kesinlikle” onları tek başına “Allah” yarattı “diyeceklerdir.” Onlara itiraf ettikleri hususu inkâr ettikleri gerçeğe dair delil getirerek onları susturmak üzere “Allah’a hamdolsun, de.” Yani bunu açık seçik ortaya çıkartan ve bizzat kendi sözlerinizi sizin aleyhinize delil olarak ortaya koyan Allah’a hamdolsun. Eğer onlar, gerçekten bilen kimseler olsalardı, tek başına varlıkları yaratıp idare edenin aynı şekilde tek başına ibadete ve tevhid edilmeye lâyık olduğunu da kesinlikle bilirlerdi. Ama “hayır, onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da başkalarını O’na ortak koşarlar, hayret ve şaşkınlık içinde -hiçbir basiret söz konusu olmaksızın- içinde oldukları çelişkiye razı olmuşlardır.
26. Yüce Allah, bu iki âyet-i kerimede sıfatlarının genişliğine bir örnek zikretmekte, böylece kullarını kendisini bilmeye, sevmeye ve dinlerini yalnızca O’na halis kılmaya davet etmektedir. Yine egemenliğinin her şeyi kuşatacak şekilde kapsamlı olduğunu, göklerde ve yerde bulunan her bir şeyin -ki bu da ulvi ve süfli âlemin her birini kapsar- O’nun mülkü olduğunu, bunlar hakkında kaderî hükmü, şer’î hükümleri ve cezaî hükümleri ile tasarrufta bulunduğunu söz konusu etmektedir. Hepsi O’nun mülkü ve O’nun kullarıdır; O’nun tarafından idare edilmekte ve O’nun emrine boyun eğmektedirler. Onların hiçbirisinin mülkten en ufak bir payı yoktur. O, “Ğani”dir (hiçbir şeye muhtaç olmayandır, çok zengindir); yaratılmışların muhtaç olduğu hiçbir şeye O’nun ihtiyacı yoktur: “Ben onlardan rızık istemiyorum, Beni doyurmalarını da istemiyorum.”(ez-Zâriyât, 51/57) Peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin, salihlerin amellerinin Allah’a hiçbir faydası yoktur. Bu amellerin faydası, onları işleyenleredir. Allah’ın onlara da onların amellerine de ihtiyacı yoktur. Dünya ve âhiretlerinde onları zengin kılmış ve varlıklı kılmış olması da O’nun Ğani oluşunun bir tecellisidir. Daha sonra Yüce Allah, “Hamid” olduğunu haber vermekte, övgüye layık oluşunun zatının ayrılmaz bir vasfı olduğunu bildirmektedir. O, bütün yönleri ile hamde layık olandır. O, zatı itibari ile de sıfatları ile de hamde layıktır. O’nun her bir sıfatı bütün yönleri ile en mükemmel ve en eksiksiz şekilde hamdedilmeye layık olduğunu ortaya koyar. Çünkü her bir sıfat bir azamet ve bir kemâl sıfatıdır. Bütün yaptıkları ve yarattıkları dolayısı ile O hamde layıktır. Vermiş olduğu bütün emirler, koymuş olduğu bütün yasaklar dolayısı ile de hamde layıktır. Kulları hakkında ve kullar arasında gerek bu dünya hayatında, gerek âhiret hayatında verdiği ve vereceği bütün hükümleri dolayısı ile de O, hamde layıktır.
27. Daha sonra Yüce Allah, kalpleri alabildiğine etkileyecek, akıllara durgunluk verecek, düşünceleri hayrete düşürecek, akıl ve basiret sahiplerinin onu öğrenmek için enine boyuna seyahat edecekleri bir açıklama ile kelâmının genişliğini ve sözlerinin azametini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer yeryüzünde bulunan tüm ağaçlar” kendileri ile yazı yazılacak “kalem ve denizler de ardından yedi deniz daha katılarak(mürekkep) olsaydı” şüphesiz bütün bu kalemler kırılıp tükenir ve bu mürekkep nihâyete ererdi, ama “yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi.” Bu, gerçekle ilgisi bulunmayan mübalağalı bir ifade değildir. Aksine şanı yüce Rabbimiz, akılların kendi sıfatlarını kısmen dahi idrâk edemeyeceklerini, bununla birlikte kullarına kendisini tanıtmasının onlara ihsan ettiği nimetlerin en değerlisi, ulaşabildikleri en üstün şeref olduğunu, ama aynı zamanda O’nu layık-ı vechiyle tanımalarına da imkân olmadığını bilmektedir. Fakat tamamı elde edilemeyen bir şey, tamamen de terk edilmez. İşte bu bakımdan Yüce Allah, onların kalplerini aydınlatacak, göğüslerine genişlik verip rahatlatacak ve elde ettikleri bilgiyi elde edemediklerine delil göstermelerini sağlayacak şekilde sıfatlarının bir bölümüne bu şekilde dikkatlerini çekmiş bulunmaktadır. Ki böylelikle onlar da en faziletlileri ve Rabbini en iyi bilenlerinin söylediği gibi söylesinler:“Biz seni hakkıyla övemeyiz, Sen kendi zatını nasıl övmüşsen öylesindir.”[4] Yoksa durum onlar tarafından gereği gibi idrak edilebilmekten çok daha ileri ve çok daha büyüktür. Bu misal, kavrayışların ve zihinlerin ulaşmaya güç yetiremediği bir manayı nispeten anlaşılabilir bir ifade ile anlatma kabilindendir. Yoksa ağaçlar, belirtilen miktarın kat kat fazlası dahi olsa ve denizlere de kat kat fazlası ilave edilse yine bunların hepsinin -mahlûk olduklarından dolayı- sonlarının gelmesi ve bitip tükenmeleri tasavvur edilebilecek şeylerdir. Ama Yüce Allah’ın kelâmının bitip tükenmesi tasavvur dahi olunamaz. Hatta şer’î ve aklî delil, O’nun sözlerinin bitip tükenmesinin, sonunun gelmesinin söz konusu olmayacağını bize göstermiştir. Her bir şeyi yoktan var eden Yaratıcı ve O’nun sıfatları dışında her şey nihâyete erer:“Şüphesiz ki varış, Rabbine olacaktır.”(en-Necm, 53/42) Akıl, Yüce Allah’ın ilk oluşunun ve son oluşunun hakiki mahiyetini tasavvur etse şöyle bir durum ortaya çıkacaktır: Zihnin geçmiş zaman olarak varsaydığı her bir şeye dair bütün varsayım ve tahminler ne kadar geriye doğru uzanıp giderse gitsin hiç şüphesiz Yüce Allah, sonu tasavvur olunamayacak şekilde bütün bu varsayımlardan çok daha öncedir. Yine zihin ve akıl, gelecek zamanlara dair neyi varsaysa ve bu varsayım ve değerlendirmeler ne kadar uzayıp gitse, dili ve kalbi ile buna yardımcı olabilecek bütün yardımcılar da bu varsayıma katkıda bulunsa hiç şüphesiz Yüce Allah, sonu gelmemek üzere yine varsayılan o nihai gelecek zamanlardan sonra da ebediyyen var olacaktır. İşte Yüce Allah, bütün bu zamanlarda hüküm verir, söz söyler, buyurur, dilediğini dilediği zaman dilediği şekilde yapar. O’nun iradesini, söz ve fiillerini engelleyecek hiç bir güç yoktur. İşte akıl, bunları tasavvur edebildiği takdirde Yüce Allah’ın kelâmına dair vermiş olduğu bu örneğin, kulların bu sıfatın bir bölümünü idrâk etmeleri için olduğunu anlar. Yoksa işin gerçek mahiyeti, bundan daha büyük ve çok daha ileridir. Daha sonra Yüce Allah izzetinin celâlini ve hikmetinin kemalini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Allah Azizdir, Hakimdir.” Bütünü ile izzet (güç, kuvvet) yalnız O’nundur. Ulvi ve süfli âlemde ne kadar güç varsa mutlaka O’ndandır. Yaratıklara bu gücü veren O’dur. O’nun verdiği güç olmaksızın hiçbir varlık hiçbir şey yapamaz. O, izzeti ile bütün mahlukatı emri altına almış, onlarda tasarruf etmekte ve onların işlerini çekip çevirmektedir. Hikmeti ile de bütün yaratıkları yaratmış, hikmet ile onları var etmiştir ki sona erişleri de hikmetle olacaktır. Bütün bu varlıklardan gözetilen maksat da hikmettir. Aynı şekilde emirler ve yasaklar da hikmetle verilmiştir. Onlardan gözetilen nihai maksat da hikmettir. O halde O, bütün yaratmalarında ve emirlerinde hikmeti sonsuz olandır; “Hakîm”dir. Daha sonra kudretinin azamet ve kemâlini söz konusu etmekte ve aklın bunu tasavvur etmesinin imkânsız olduğunu ifade ederek şöyle buyurmaktadır:
28. Bu, akıllara hayret verecek bir şeydir. Çokluklarına rağmen insanların yaratılması ve ölüp darmadağın olduktan sonra da hepsinin diriltilmesi bir anda ve sanki tek bir canı yaratması gibi olacaktır. O halde öldükten sonra dirilişi, amellerden dolayı hesaba çekilişi, amellerin karşılıklarının verilişini uzak görmenin, Allah’ın azametini, kuvvet ve kudretini bilmemekten başka bir açıklaması yoktur. Daha sonra Yüce Allah, işitilecek her bir şeyi işittiğini ve görülecek her bir şeyi gördüğünü söz konusu ederek:“Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir” buyurmaktadır.

25- Andolsun onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, onlar kesinlikle:“Allah” diyeceklerdir. Sen: “Allah’a hamdolsun” de. Hayır, onların çoğu bilmezler. 26- Göklerde ve yerde olanlar yalnız Allah’ındır. Şüphesiz Allah Ğanîdir, Hamîddir. 27- Eğer yeryüzünde bulunan tüm ağaçlar kalem ve denizler de ardından yedi deniz daha katılarak (mürekkep) olsaydı yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi. Şüphesiz Allah Azîzdir, Hakîmdir. 28- Sizin yaratılmanız ve (öldükten sonra) diriltilmeniz, ancak tek bir can gibidir. Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir.

25. “Andolsun onlara” yani şu hakkı yalanlayan müşriklere: “Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan” hiç şüphesiz putlarının bunlardan hiçbir şeyi yaratmamış olduklarını anlayacaklar ve “kesinlikle” onları tek başına “Allah” yarattı “diyeceklerdir.” Onlara itiraf ettikleri hususu inkâr ettikleri gerçeğe dair delil getirerek onları susturmak üzere “Allah’a hamdolsun, de.” Yani bunu açık seçik ortaya çıkartan ve bizzat kendi sözlerinizi sizin aleyhinize delil olarak ortaya koyan Allah’a hamdolsun. Eğer onlar, gerçekten bilen kimseler olsalardı, tek başına varlıkları yaratıp idare edenin aynı şekilde tek başına ibadete ve tevhid edilmeye lâyık olduğunu da kesinlikle bilirlerdi. Ama “hayır, onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da başkalarını O’na ortak koşarlar, hayret ve şaşkınlık içinde -hiçbir basiret söz konusu olmaksızın- içinde oldukları çelişkiye razı olmuşlardır.
26. Yüce Allah, bu iki âyet-i kerimede sıfatlarının genişliğine bir örnek zikretmekte, böylece kullarını kendisini bilmeye, sevmeye ve dinlerini yalnızca O’na halis kılmaya davet etmektedir. Yine egemenliğinin her şeyi kuşatacak şekilde kapsamlı olduğunu, göklerde ve yerde bulunan her bir şeyin -ki bu da ulvi ve süfli âlemin her birini kapsar- O’nun mülkü olduğunu, bunlar hakkında kaderî hükmü, şer’î hükümleri ve cezaî hükümleri ile tasarrufta bulunduğunu söz konusu etmektedir. Hepsi O’nun mülkü ve O’nun kullarıdır; O’nun tarafından idare edilmekte ve O’nun emrine boyun eğmektedirler. Onların hiçbirisinin mülkten en ufak bir payı yoktur. O, “Ğani”dir (hiçbir şeye muhtaç olmayandır, çok zengindir); yaratılmışların muhtaç olduğu hiçbir şeye O’nun ihtiyacı yoktur: “Ben onlardan rızık istemiyorum, Beni doyurmalarını da istemiyorum.”(ez-Zâriyât, 51/57) Peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin, salihlerin amellerinin Allah’a hiçbir faydası yoktur. Bu amellerin faydası, onları işleyenleredir. Allah’ın onlara da onların amellerine de ihtiyacı yoktur. Dünya ve âhiretlerinde onları zengin kılmış ve varlıklı kılmış olması da O’nun Ğani oluşunun bir tecellisidir. Daha sonra Yüce Allah, “Hamid” olduğunu haber vermekte, övgüye layık oluşunun zatının ayrılmaz bir vasfı olduğunu bildirmektedir. O, bütün yönleri ile hamde layık olandır. O, zatı itibari ile de sıfatları ile de hamde layıktır. O’nun her bir sıfatı bütün yönleri ile en mükemmel ve en eksiksiz şekilde hamdedilmeye layık olduğunu ortaya koyar. Çünkü her bir sıfat bir azamet ve bir kemâl sıfatıdır. Bütün yaptıkları ve yarattıkları dolayısı ile O hamde layıktır. Vermiş olduğu bütün emirler, koymuş olduğu bütün yasaklar dolayısı ile de hamde layıktır. Kulları hakkında ve kullar arasında gerek bu dünya hayatında, gerek âhiret hayatında verdiği ve vereceği bütün hükümleri dolayısı ile de O, hamde layıktır.
27. Daha sonra Yüce Allah, kalpleri alabildiğine etkileyecek, akıllara durgunluk verecek, düşünceleri hayrete düşürecek, akıl ve basiret sahiplerinin onu öğrenmek için enine boyuna seyahat edecekleri bir açıklama ile kelâmının genişliğini ve sözlerinin azametini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer yeryüzünde bulunan tüm ağaçlar” kendileri ile yazı yazılacak “kalem ve denizler de ardından yedi deniz daha katılarak(mürekkep) olsaydı” şüphesiz bütün bu kalemler kırılıp tükenir ve bu mürekkep nihâyete ererdi, ama “yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi.” Bu, gerçekle ilgisi bulunmayan mübalağalı bir ifade değildir. Aksine şanı yüce Rabbimiz, akılların kendi sıfatlarını kısmen dahi idrâk edemeyeceklerini, bununla birlikte kullarına kendisini tanıtmasının onlara ihsan ettiği nimetlerin en değerlisi, ulaşabildikleri en üstün şeref olduğunu, ama aynı zamanda O’nu layık-ı vechiyle tanımalarına da imkân olmadığını bilmektedir. Fakat tamamı elde edilemeyen bir şey, tamamen de terk edilmez. İşte bu bakımdan Yüce Allah, onların kalplerini aydınlatacak, göğüslerine genişlik verip rahatlatacak ve elde ettikleri bilgiyi elde edemediklerine delil göstermelerini sağlayacak şekilde sıfatlarının bir bölümüne bu şekilde dikkatlerini çekmiş bulunmaktadır. Ki böylelikle onlar da en faziletlileri ve Rabbini en iyi bilenlerinin söylediği gibi söylesinler:“Biz seni hakkıyla övemeyiz, Sen kendi zatını nasıl övmüşsen öylesindir.”[4] Yoksa durum onlar tarafından gereği gibi idrak edilebilmekten çok daha ileri ve çok daha büyüktür. Bu misal, kavrayışların ve zihinlerin ulaşmaya güç yetiremediği bir manayı nispeten anlaşılabilir bir ifade ile anlatma kabilindendir. Yoksa ağaçlar, belirtilen miktarın kat kat fazlası dahi olsa ve denizlere de kat kat fazlası ilave edilse yine bunların hepsinin -mahlûk olduklarından dolayı- sonlarının gelmesi ve bitip tükenmeleri tasavvur edilebilecek şeylerdir. Ama Yüce Allah’ın kelâmının bitip tükenmesi tasavvur dahi olunamaz. Hatta şer’î ve aklî delil, O’nun sözlerinin bitip tükenmesinin, sonunun gelmesinin söz konusu olmayacağını bize göstermiştir. Her bir şeyi yoktan var eden Yaratıcı ve O’nun sıfatları dışında her şey nihâyete erer:“Şüphesiz ki varış, Rabbine olacaktır.”(en-Necm, 53/42) Akıl, Yüce Allah’ın ilk oluşunun ve son oluşunun hakiki mahiyetini tasavvur etse şöyle bir durum ortaya çıkacaktır: Zihnin geçmiş zaman olarak varsaydığı her bir şeye dair bütün varsayım ve tahminler ne kadar geriye doğru uzanıp giderse gitsin hiç şüphesiz Yüce Allah, sonu tasavvur olunamayacak şekilde bütün bu varsayımlardan çok daha öncedir. Yine zihin ve akıl, gelecek zamanlara dair neyi varsaysa ve bu varsayım ve değerlendirmeler ne kadar uzayıp gitse, dili ve kalbi ile buna yardımcı olabilecek bütün yardımcılar da bu varsayıma katkıda bulunsa hiç şüphesiz Yüce Allah, sonu gelmemek üzere yine varsayılan o nihai gelecek zamanlardan sonra da ebediyyen var olacaktır. İşte Yüce Allah, bütün bu zamanlarda hüküm verir, söz söyler, buyurur, dilediğini dilediği zaman dilediği şekilde yapar. O’nun iradesini, söz ve fiillerini engelleyecek hiç bir güç yoktur. İşte akıl, bunları tasavvur edebildiği takdirde Yüce Allah’ın kelâmına dair vermiş olduğu bu örneğin, kulların bu sıfatın bir bölümünü idrâk etmeleri için olduğunu anlar. Yoksa işin gerçek mahiyeti, bundan daha büyük ve çok daha ileridir. Daha sonra Yüce Allah izzetinin celâlini ve hikmetinin kemalini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Allah Azizdir, Hakimdir.” Bütünü ile izzet (güç, kuvvet) yalnız O’nundur. Ulvi ve süfli âlemde ne kadar güç varsa mutlaka O’ndandır. Yaratıklara bu gücü veren O’dur. O’nun verdiği güç olmaksızın hiçbir varlık hiçbir şey yapamaz. O, izzeti ile bütün mahlukatı emri altına almış, onlarda tasarruf etmekte ve onların işlerini çekip çevirmektedir. Hikmeti ile de bütün yaratıkları yaratmış, hikmet ile onları var etmiştir ki sona erişleri de hikmetle olacaktır. Bütün bu varlıklardan gözetilen maksat da hikmettir. Aynı şekilde emirler ve yasaklar da hikmetle verilmiştir. Onlardan gözetilen nihai maksat da hikmettir. O halde O, bütün yaratmalarında ve emirlerinde hikmeti sonsuz olandır; “Hakîm”dir. Daha sonra kudretinin azamet ve kemâlini söz konusu etmekte ve aklın bunu tasavvur etmesinin imkânsız olduğunu ifade ederek şöyle buyurmaktadır:
28. Bu, akıllara hayret verecek bir şeydir. Çokluklarına rağmen insanların yaratılması ve ölüp darmadağın olduktan sonra da hepsinin diriltilmesi bir anda ve sanki tek bir canı yaratması gibi olacaktır. O halde öldükten sonra dirilişi, amellerden dolayı hesaba çekilişi, amellerin karşılıklarının verilişini uzak görmenin, Allah’ın azametini, kuvvet ve kudretini bilmemekten başka bir açıklaması yoktur. Daha sonra Yüce Allah, işitilecek her bir şeyi işittiğini ve görülecek her bir şeyi gördüğünü söz konusu ederek:“Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir” buyurmaktadır.

25- Andolsun onlara:“Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, onlar kesinlikle:“Allah” diyeceklerdir. Sen: “Allah’a hamdolsun” de. Hayır, onların çoğu bilmezler. 26- Göklerde ve yerde olanlar yalnız Allah’ındır. Şüphesiz Allah Ğanîdir, Hamîddir. 27- Eğer yeryüzünde bulunan tüm ağaçlar kalem ve denizler de ardından yedi deniz daha katılarak (mürekkep) olsaydı yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi. Şüphesiz Allah Azîzdir, Hakîmdir. 28- Sizin yaratılmanız ve (öldükten sonra) diriltilmeniz, ancak tek bir can gibidir. Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir.

25. “Andolsun onlara” yani şu hakkı yalanlayan müşriklere: “Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan” hiç şüphesiz putlarının bunlardan hiçbir şeyi yaratmamış olduklarını anlayacaklar ve “kesinlikle” onları tek başına “Allah” yarattı “diyeceklerdir.” Onlara itiraf ettikleri hususu inkâr ettikleri gerçeğe dair delil getirerek onları susturmak üzere “Allah’a hamdolsun, de.” Yani bunu açık seçik ortaya çıkartan ve bizzat kendi sözlerinizi sizin aleyhinize delil olarak ortaya koyan Allah’a hamdolsun. Eğer onlar, gerçekten bilen kimseler olsalardı, tek başına varlıkları yaratıp idare edenin aynı şekilde tek başına ibadete ve tevhid edilmeye lâyık olduğunu da kesinlikle bilirlerdi. Ama “hayır, onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da başkalarını O’na ortak koşarlar, hayret ve şaşkınlık içinde -hiçbir basiret söz konusu olmaksızın- içinde oldukları çelişkiye razı olmuşlardır.
26. Yüce Allah, bu iki âyet-i kerimede sıfatlarının genişliğine bir örnek zikretmekte, böylece kullarını kendisini bilmeye, sevmeye ve dinlerini yalnızca O’na halis kılmaya davet etmektedir. Yine egemenliğinin her şeyi kuşatacak şekilde kapsamlı olduğunu, göklerde ve yerde bulunan her bir şeyin -ki bu da ulvi ve süfli âlemin her birini kapsar- O’nun mülkü olduğunu, bunlar hakkında kaderî hükmü, şer’î hükümleri ve cezaî hükümleri ile tasarrufta bulunduğunu söz konusu etmektedir. Hepsi O’nun mülkü ve O’nun kullarıdır; O’nun tarafından idare edilmekte ve O’nun emrine boyun eğmektedirler. Onların hiçbirisinin mülkten en ufak bir payı yoktur. O, “Ğani”dir (hiçbir şeye muhtaç olmayandır, çok zengindir); yaratılmışların muhtaç olduğu hiçbir şeye O’nun ihtiyacı yoktur: “Ben onlardan rızık istemiyorum, Beni doyurmalarını da istemiyorum.”(ez-Zâriyât, 51/57) Peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin, salihlerin amellerinin Allah’a hiçbir faydası yoktur. Bu amellerin faydası, onları işleyenleredir. Allah’ın onlara da onların amellerine de ihtiyacı yoktur. Dünya ve âhiretlerinde onları zengin kılmış ve varlıklı kılmış olması da O’nun Ğani oluşunun bir tecellisidir. Daha sonra Yüce Allah, “Hamid” olduğunu haber vermekte, övgüye layık oluşunun zatının ayrılmaz bir vasfı olduğunu bildirmektedir. O, bütün yönleri ile hamde layık olandır. O, zatı itibari ile de sıfatları ile de hamde layıktır. O’nun her bir sıfatı bütün yönleri ile en mükemmel ve en eksiksiz şekilde hamdedilmeye layık olduğunu ortaya koyar. Çünkü her bir sıfat bir azamet ve bir kemâl sıfatıdır. Bütün yaptıkları ve yarattıkları dolayısı ile O hamde layıktır. Vermiş olduğu bütün emirler, koymuş olduğu bütün yasaklar dolayısı ile de hamde layıktır. Kulları hakkında ve kullar arasında gerek bu dünya hayatında, gerek âhiret hayatında verdiği ve vereceği bütün hükümleri dolayısı ile de O, hamde layıktır.
27. Daha sonra Yüce Allah, kalpleri alabildiğine etkileyecek, akıllara durgunluk verecek, düşünceleri hayrete düşürecek, akıl ve basiret sahiplerinin onu öğrenmek için enine boyuna seyahat edecekleri bir açıklama ile kelâmının genişliğini ve sözlerinin azametini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer yeryüzünde bulunan tüm ağaçlar” kendileri ile yazı yazılacak “kalem ve denizler de ardından yedi deniz daha katılarak(mürekkep) olsaydı” şüphesiz bütün bu kalemler kırılıp tükenir ve bu mürekkep nihâyete ererdi, ama “yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi.” Bu, gerçekle ilgisi bulunmayan mübalağalı bir ifade değildir. Aksine şanı yüce Rabbimiz, akılların kendi sıfatlarını kısmen dahi idrâk edemeyeceklerini, bununla birlikte kullarına kendisini tanıtmasının onlara ihsan ettiği nimetlerin en değerlisi, ulaşabildikleri en üstün şeref olduğunu, ama aynı zamanda O’nu layık-ı vechiyle tanımalarına da imkân olmadığını bilmektedir. Fakat tamamı elde edilemeyen bir şey, tamamen de terk edilmez. İşte bu bakımdan Yüce Allah, onların kalplerini aydınlatacak, göğüslerine genişlik verip rahatlatacak ve elde ettikleri bilgiyi elde edemediklerine delil göstermelerini sağlayacak şekilde sıfatlarının bir bölümüne bu şekilde dikkatlerini çekmiş bulunmaktadır. Ki böylelikle onlar da en faziletlileri ve Rabbini en iyi bilenlerinin söylediği gibi söylesinler:“Biz seni hakkıyla övemeyiz, Sen kendi zatını nasıl övmüşsen öylesindir.”[4] Yoksa durum onlar tarafından gereği gibi idrak edilebilmekten çok daha ileri ve çok daha büyüktür. Bu misal, kavrayışların ve zihinlerin ulaşmaya güç yetiremediği bir manayı nispeten anlaşılabilir bir ifade ile anlatma kabilindendir. Yoksa ağaçlar, belirtilen miktarın kat kat fazlası dahi olsa ve denizlere de kat kat fazlası ilave edilse yine bunların hepsinin -mahlûk olduklarından dolayı- sonlarının gelmesi ve bitip tükenmeleri tasavvur edilebilecek şeylerdir. Ama Yüce Allah’ın kelâmının bitip tükenmesi tasavvur dahi olunamaz. Hatta şer’î ve aklî delil, O’nun sözlerinin bitip tükenmesinin, sonunun gelmesinin söz konusu olmayacağını bize göstermiştir. Her bir şeyi yoktan var eden Yaratıcı ve O’nun sıfatları dışında her şey nihâyete erer:“Şüphesiz ki varış, Rabbine olacaktır.”(en-Necm, 53/42) Akıl, Yüce Allah’ın ilk oluşunun ve son oluşunun hakiki mahiyetini tasavvur etse şöyle bir durum ortaya çıkacaktır: Zihnin geçmiş zaman olarak varsaydığı her bir şeye dair bütün varsayım ve tahminler ne kadar geriye doğru uzanıp giderse gitsin hiç şüphesiz Yüce Allah, sonu tasavvur olunamayacak şekilde bütün bu varsayımlardan çok daha öncedir. Yine zihin ve akıl, gelecek zamanlara dair neyi varsaysa ve bu varsayım ve değerlendirmeler ne kadar uzayıp gitse, dili ve kalbi ile buna yardımcı olabilecek bütün yardımcılar da bu varsayıma katkıda bulunsa hiç şüphesiz Yüce Allah, sonu gelmemek üzere yine varsayılan o nihai gelecek zamanlardan sonra da ebediyyen var olacaktır. İşte Yüce Allah, bütün bu zamanlarda hüküm verir, söz söyler, buyurur, dilediğini dilediği zaman dilediği şekilde yapar. O’nun iradesini, söz ve fiillerini engelleyecek hiç bir güç yoktur. İşte akıl, bunları tasavvur edebildiği takdirde Yüce Allah’ın kelâmına dair vermiş olduğu bu örneğin, kulların bu sıfatın bir bölümünü idrâk etmeleri için olduğunu anlar. Yoksa işin gerçek mahiyeti, bundan daha büyük ve çok daha ileridir. Daha sonra Yüce Allah izzetinin celâlini ve hikmetinin kemalini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Allah Azizdir, Hakimdir.” Bütünü ile izzet (güç, kuvvet) yalnız O’nundur. Ulvi ve süfli âlemde ne kadar güç varsa mutlaka O’ndandır. Yaratıklara bu gücü veren O’dur. O’nun verdiği güç olmaksızın hiçbir varlık hiçbir şey yapamaz. O, izzeti ile bütün mahlukatı emri altına almış, onlarda tasarruf etmekte ve onların işlerini çekip çevirmektedir. Hikmeti ile de bütün yaratıkları yaratmış, hikmet ile onları var etmiştir ki sona erişleri de hikmetle olacaktır. Bütün bu varlıklardan gözetilen maksat da hikmettir. Aynı şekilde emirler ve yasaklar da hikmetle verilmiştir. Onlardan gözetilen nihai maksat da hikmettir. O halde O, bütün yaratmalarında ve emirlerinde hikmeti sonsuz olandır; “Hakîm”dir. Daha sonra kudretinin azamet ve kemâlini söz konusu etmekte ve aklın bunu tasavvur etmesinin imkânsız olduğunu ifade ederek şöyle buyurmaktadır:
28. Bu, akıllara hayret verecek bir şeydir. Çokluklarına rağmen insanların yaratılması ve ölüp darmadağın olduktan sonra da hepsinin diriltilmesi bir anda ve sanki tek bir canı yaratması gibi olacaktır. O halde öldükten sonra dirilişi, amellerden dolayı hesaba çekilişi, amellerin karşılıklarının verilişini uzak görmenin, Allah’ın azametini, kuvvet ve kudretini bilmemekten başka bir açıklaması yoktur. Daha sonra Yüce Allah, işitilecek her bir şeyi işittiğini ve görülecek her bir şeyi gördüğünü söz konusu ederek:“Şüphesiz Allah, her şeyi işitendir, görendir” buyurmaktadır.

29- Görmez misin ki Allah geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. Güneşi ve ayı (sizin hizmetinize) boyun eğdirmiştir ki her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 30- Bütün bunların sebebi şudur: Allah, hakkın ta kendisidir. Onların O’nun dışında yalvardıkları ise bâtıldır ve Allah, çok yücedir, çok büyüktür.

29. Bu buyrukta da Yüce Allah, kâinatta tek başına tasarruf sahibi olduğunu, kâinatı idare ettiğini, geceyi gündüze, gündüzü de geceye eklemekte olduğunu, böylece bri geldi mi diğerinin gittiğini, tasarrufunun her şeyi kapsadığını ve bunu tek başına yaptığını ifade etmektedir. O, güneşe ve aya da boyun eğdirmiştir ve her ikisi de belli bir düzen içinde akıp gitmektedir. Onları yarattığı günden beri de bu düzenleri bozulmamıştır. Bu sayede kulların birtakım maslahatlarının, din ve dünyalarını ilgilendiren -ve kendisi ile ibret alıp yararlanacakları türden- menfaatleri gerçekleşmektedir. Güneş ve ayın “her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider.” Bu süre geldi mi artık onların akıp gitmeleri son bulur. Onların güçleri işlemez olur. Bu ise güneşin dürüleceği, ayın ışığının söndürüleceği, dünyanın sona erip âhiret yurdunun başlayacağı vakit olan Kıyamet gününde olacaktır. “Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan” hayır ve şer hepsinden “haberdardır.” Bunlardan hiçbir şey O’na gizli saklı değildir. O, itaatkârları mükâfatlandırmak, isyankârları da cezalandırmak sureti ile bu amellerinizin karşılığını size verecektir.
30. “Bütün bunların” size azametine ve sıfatlarına dair yaptığı açıklamaların “sebebi şudur: Allah” zatında ve sıfatlarında “hakkın ta kendisidir.” Onun dini de haktır, rasûlleri haktır, azap tehdidi de haktır, O’na ibadet de hakkın ta kendisidir. “Onların O’nun dışında yalvardıkları ise” zatı itibari ile de sıfatları itibari ile de “bâtıldır.” Eğer Yüce Allah, bu varlıkları var etmemiş olsa idi, bunlar kendiliklerinden var olamazdı. Eğer bu varlıkların canlılığını sürdürmelerine fırsat vermeyecek olsa, bu varlıkların hiçbirisi hayatta kalamaz. Bunlar, bu mahiyetleri ile batıl olduklarına göre onlara ibadet de batıl üstüne batıl olur. “Ve Allah çok yücedir.” Zatı ile bütün mahlukatının üstündedir. O’nun sıfatları da başka hiçbir varlığın sıfatıyla kıyas edilemeyecek kadar yüce ve üstündür. O, yaratılmışların üstündedir ve onların hepsini emri altına almıştır. “Çok büyüktür” zatı ve sıfatında büyüklük (kibriyâ) yalnız O’nundur. Göklerde ve yerdekilerin kalplerinde de kibriya yalnız O’nun hakkıdır.

29- Görmez misin ki Allah geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. Güneşi ve ayı (sizin hizmetinize) boyun eğdirmiştir ki her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 30- Bütün bunların sebebi şudur: Allah, hakkın ta kendisidir. Onların O’nun dışında yalvardıkları ise bâtıldır ve Allah, çok yücedir, çok büyüktür.

29. Bu buyrukta da Yüce Allah, kâinatta tek başına tasarruf sahibi olduğunu, kâinatı idare ettiğini, geceyi gündüze, gündüzü de geceye eklemekte olduğunu, böylece bri geldi mi diğerinin gittiğini, tasarrufunun her şeyi kapsadığını ve bunu tek başına yaptığını ifade etmektedir. O, güneşe ve aya da boyun eğdirmiştir ve her ikisi de belli bir düzen içinde akıp gitmektedir. Onları yarattığı günden beri de bu düzenleri bozulmamıştır. Bu sayede kulların birtakım maslahatlarının, din ve dünyalarını ilgilendiren -ve kendisi ile ibret alıp yararlanacakları türden- menfaatleri gerçekleşmektedir. Güneş ve ayın “her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider.” Bu süre geldi mi artık onların akıp gitmeleri son bulur. Onların güçleri işlemez olur. Bu ise güneşin dürüleceği, ayın ışığının söndürüleceği, dünyanın sona erip âhiret yurdunun başlayacağı vakit olan Kıyamet gününde olacaktır. “Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan” hayır ve şer hepsinden “haberdardır.” Bunlardan hiçbir şey O’na gizli saklı değildir. O, itaatkârları mükâfatlandırmak, isyankârları da cezalandırmak sureti ile bu amellerinizin karşılığını size verecektir.
30. “Bütün bunların” size azametine ve sıfatlarına dair yaptığı açıklamaların “sebebi şudur: Allah” zatında ve sıfatlarında “hakkın ta kendisidir.” Onun dini de haktır, rasûlleri haktır, azap tehdidi de haktır, O’na ibadet de hakkın ta kendisidir. “Onların O’nun dışında yalvardıkları ise” zatı itibari ile de sıfatları itibari ile de “bâtıldır.” Eğer Yüce Allah, bu varlıkları var etmemiş olsa idi, bunlar kendiliklerinden var olamazdı. Eğer bu varlıkların canlılığını sürdürmelerine fırsat vermeyecek olsa, bu varlıkların hiçbirisi hayatta kalamaz. Bunlar, bu mahiyetleri ile batıl olduklarına göre onlara ibadet de batıl üstüne batıl olur. “Ve Allah çok yücedir.” Zatı ile bütün mahlukatının üstündedir. O’nun sıfatları da başka hiçbir varlığın sıfatıyla kıyas edilemeyecek kadar yüce ve üstündür. O, yaratılmışların üstündedir ve onların hepsini emri altına almıştır. “Çok büyüktür” zatı ve sıfatında büyüklük (kibriyâ) yalnız O’nundur. Göklerde ve yerdekilerin kalplerinde de kibriya yalnız O’nun hakkıdır.

31- Görmez misin ki gemiler, Allah’ın nimeti sayesinde denizde akıp gitmektedir? Bu, size delillerinden bir kısmını göstermesi içindir. Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 32- Onları gölgelik gibi bir dalga kuşattığında dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua ederler. Onları kurtarıp karaya çıkarınca da onlardan kimisi (imanla küfür arasında) orta bir yol tutar. Âyetlerimizi pek vefasız, çok nankör kimselerden başkası inkâr etmez.

31. Yani Yüce Allah’ın kudretinin, rahmetinin ve kullarına inâyetinin etkilerini görmez misin? O, denizi takdîri emri, lütuf ve ihsanı ile gemilerin onda akıp gitmelerine elverişli olacak şekilde amade kılmıştır. Bundan maksat ise “size delillerinden bir kısmını göstermesi”dir. Çünkü bunlardan yararlanılır ve bunlardan ibret alınır. “Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Delillerden yararlanacak kimseler, sıkıntılara karşı çokça sabreden, rahat ve bolluk halinde de çokça şükreden, Allah’a itaate de O’na isyan etmemeye de ve O’nun acı takdirlerine karşı da çokça sabreden, Allah’ın dini ve dünyevi nimetlerine karşı O’na çokça şükreden kimselerdir.
32. Yüce Allah, insanların denizde yolculuk yapıp da dalgaların, üzerlerini gölge gibi kaplamasını ve onların, bu halde Allah’a ihlâs ile dua ettiklerini söz konusu etmektedir. “Onları kurtarıp karaya çıkarınca da” iki kısım olurlar: “Onlardan kimileri orta yolu tutar.” Yani gereği gibi, tam bir şekilde Allah’a şükretmez. Aksine günahkâr ve kendi nefislerine zulmeden kimseler olurlar. Diğer bir kesim ise Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük eder, onları inkâr edip küfre sapar. Bundan dolayı da Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimizi pek vefasız, çok nankör kimselerden başkası inkâr etmez.” Bu gibi vefasızların vefasızlıklarından birisi de şudur: Bunlar, Rablerine “Eğer sen bizi bu denizden ve sıkıntıdan kurtaracak olursan şükredenlerden olacağız”, diyerek verdikleri sözlerinde durmayışlarıdır. Bunlar verdikleri bu sözü bozarlar, bunun gereğini yerine getirmezler. Bununla birlikte bu gibileri Allah’ın nimetlerini de inkâr eden “çok nankör” kimselerdir. Peki, Allah’ın böyle bir sıkıntıdan kurtarmış olduğu kimselere Allah’ın nimetlerine tam anlamı ile şükretmekten başka bir davranış yakışır mı?

31- Görmez misin ki gemiler, Allah’ın nimeti sayesinde denizde akıp gitmektedir? Bu, size delillerinden bir kısmını göstermesi içindir. Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır. 32- Onları gölgelik gibi bir dalga kuşattığında dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua ederler. Onları kurtarıp karaya çıkarınca da onlardan kimisi (imanla küfür arasında) orta bir yol tutar. Âyetlerimizi pek vefasız, çok nankör kimselerden başkası inkâr etmez.

31. Yani Yüce Allah’ın kudretinin, rahmetinin ve kullarına inâyetinin etkilerini görmez misin? O, denizi takdîri emri, lütuf ve ihsanı ile gemilerin onda akıp gitmelerine elverişli olacak şekilde amade kılmıştır. Bundan maksat ise “size delillerinden bir kısmını göstermesi”dir. Çünkü bunlardan yararlanılır ve bunlardan ibret alınır. “Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Delillerden yararlanacak kimseler, sıkıntılara karşı çokça sabreden, rahat ve bolluk halinde de çokça şükreden, Allah’a itaate de O’na isyan etmemeye de ve O’nun acı takdirlerine karşı da çokça sabreden, Allah’ın dini ve dünyevi nimetlerine karşı O’na çokça şükreden kimselerdir.
32. Yüce Allah, insanların denizde yolculuk yapıp da dalgaların, üzerlerini gölge gibi kaplamasını ve onların, bu halde Allah’a ihlâs ile dua ettiklerini söz konusu etmektedir. “Onları kurtarıp karaya çıkarınca da” iki kısım olurlar: “Onlardan kimileri orta yolu tutar.” Yani gereği gibi, tam bir şekilde Allah’a şükretmez. Aksine günahkâr ve kendi nefislerine zulmeden kimseler olurlar. Diğer bir kesim ise Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük eder, onları inkâr edip küfre sapar. Bundan dolayı da Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimizi pek vefasız, çok nankör kimselerden başkası inkâr etmez.” Bu gibi vefasızların vefasızlıklarından birisi de şudur: Bunlar, Rablerine “Eğer sen bizi bu denizden ve sıkıntıdan kurtaracak olursan şükredenlerden olacağız”, diyerek verdikleri sözlerinde durmayışlarıdır. Bunlar verdikleri bu sözü bozarlar, bunun gereğini yerine getirmezler. Bununla birlikte bu gibileri Allah’ın nimetlerini de inkâr eden “çok nankör” kimselerdir. Peki, Allah’ın böyle bir sıkıntıdan kurtarmış olduğu kimselere Allah’ın nimetlerine tam anlamı ile şükretmekten başka bir davranış yakışır mı?

33- Ey insanlar! Rabbinize karşı takvalı olun ve babanın oğluna, oğlun da babasına hiçbir fayda sağlayamayacağı bir günden korkun. Şüphe yok ki Allah’ın vaadi haktır. O halde dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. O çok aldatıcı (şeytan) da sakın sizi Allah ile aldatmasın.

33. Yüce Allah, emirlerini yerine getirmek ve yasaklarını terk etmekten demek olan takvâyı insanlara emretmekte; herkesin kendisinden başka hiçbir şeyi önemsemeyip hiçbir şeye aldırmayacağı o zorlu gün olan Kıyamet gününden korkmaları gerektiğine de dikkatlerini çekmektedir:“Babanın oğluna, oğlun da babasına hiçbir fayda sağlayamayacağı bir günden korkun.” Bular birbirlerinin ne iyiliklerine bir şey katabilecek, ne de kötülüklerinden bir şey eksiltebilecektir. Çünkü her bir kulun ameli, artık tamamlanmış ve onun alacağı karşılık da kesinleşmiş olacaktır. Yüce Allah'ın bu dehşetli güne dikkatleri çekmesi, kula takva konusunda güç verecek ve bunu ona kolaylaştıracak bir husustur. Bu da Yüce Allah’ın kullarına rahmetinin bir tecellisidir. Onlara kendilerini mutluluğa ulaştıracak takvâyı emretmekte ve bundan dolayı da onlara mükâfat vaat etmektedir. Yine onları cezaya karşı da uyarmakta ve öğütlerle, korkutucu şeyleri haber vermekle de onları uyarmaktadır. Ey âlemlerin Rabbi! Bundan dolayı sana hamd-ü senalar olsun. “Şüphe yok ki Allah’ın vaadi haktır.” Bundan şüpheye düşmeyin. Bu vaadi doğru kabul etmeyen kimseler gibi amellerde bulunmayın. O nedenle Yüce Allah:“O halde dünya hayatı sakın sizi aldatmasın” buyurmaktadır. Ynai dünya hayatı süsü, allı pullu hali, içindeki fitne ve imtihan araçları ile sizleri aldatmasın. “O çok aldatıcı” olan şeytan “da sakın sizi Allah ile aldatmasın.” Şeytan, her zaman için insanı aldatmakta ve hiçbir zaman onun yakasını bırakmamaktadır. Yüce Allah’ın kulları üzerinde bir hakkı vardır. Şöyle ki O, amellerinin karşılığını kendilerine vermek ve kullar onun hakkını eksiksiz olarak yerine mi getirmişlerdir yoksa bu konuda kusurlu mu hareket etmişlerdir diye ortaya çıkarmak için bir süre belirlemiş ve onlara bunu vaat etmiştir. O halde bu, önemsenmesi gereken bir husustur. Kulun bunu daima gözünün önünde bulundurması ve uğrunda didinip duracağı ana sermayesi yapması gerekir. Böyle bir maksadın önündeki en büyük engel ise şüphesiz fitneye düşüren dünya ve kötülükleri güzel göstererek vesvese veren şeytandır. O nedenle Yüce Allah kullarına hem dünyaya aldanmalarını hem de o çok aldatıcının kendilerini Allah ile aldatmasına kanmalarını yasaklamaktadır:“Şeytan onlara vaatlerde bulunur, olmayacak kuruntulara sürükler. Oysa şeytan kendilerine aldatmadan başka bir şey vaat etmez.”(en-Nisâ, 4/120)

34- Şüphesiz kıyametin bilgisi, Allah katındadır. Yağmuru O indirir ve rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse hangi yerde öleceğini de bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.

34. Yüce Allah’ın ilminin görüneni ve görünmeyeni, gizlilikleri ve açıkları kuşattığı bilinen bir husustur. Allah, bazen kullarını gaybî pek çok husustan haberdar edebilir. Burada sözü edilen beş husus ise bütün mahlukattan gizleyip kendine sakladığı hususlardandır. Başkaları şöyle dursun bunları ne mürsel bir peygamber ne de mukarreb bir melek bilebilir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz kıyametin bilgisi, Allah katındadır.” Onun ne zaman kopacağını O bilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sana Kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. De ki: Onun bilgisi Rabbimin yanındadır. Onun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır o. O size ancak ansızın gelir.”(el-A’râf, 7/187)“Yağmuru O indirir.” Onu indiren ve ne zaman ineceğini bilen, yalnızca O’dur. “Rahimlerde olanı O bilir.” Rahimlerde olanı var eden, ne olduğunu bilen, erkek midir, dişi midir bunu da bilen, O’dur. Bundan dolayı rahimlerde olanlarla görevli olan melek Rabbine:“O erkek mi olacak kız mı?”, diye sorar. Yüce Allah da dilediği hükmü verir.[5]“Hiç kimse yarın” gerek dinî, gerek dünyevî hususlarla ilgili olarak “ne kazanacağını bilemez.”“Yine hiç kimse hangi yerde öleceğini de bilemez.” Aksine bütün bunları bilen sadece ve sadece Yüce Allah’tır. Yüce Allah, bütün bu hususların bilgisinin özellikle kendisi için söz konusu olduğunu belirttikten sonra genel olarak ilminin her şeyi kuşattığını da belirterek:“Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.” buyurmaktadır. O’nun bilgisi gizlilikleri de açıkta olanları da, sırları ve gizlilikleri de kuşatmıştır. Kullardan bu beş hususun bilgisini saklamış olması da O’nun eksiksiz hikmetinin bir tecellisidir. Çünkü bunların gizli olmasında, bu husus üzerinde düşünenlere kapalı kalmayacak pek çok maslahatlar vardır.

Lokmân Sûresi’nin tefsiri -Yüce Allah’ın lütfu ve yardımıyla- burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.

***