Vegere rûpela Tefsîr-i Sa'dî

Tefsîra Sûreya Şûrâ — Ebdurehman b. Nasir es-Se’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

53 ayetRûpel 2 / 2

21- Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine din olarak belirleyen ortakları mı var? Eğer (Allah tarafından verilmiş) ayırt edici söz olmasaydı elbette aralarında hüküm verilirdi. Gerçekten zalimler için can yakıcı bir azap vardır. 22- (O gün) zalimlerin, kazandıkları (günahların cezasından) yana korkuya kapıldıklarını görürsün. O (korktukları ceza mutlaka) tepelerine inecektir. İman eden ve salih ameller işleyenlere gelince onlar, cennet bahçelerindedirler. Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu, pek büyük bir lütuftur. 23- İşte Allah’ın iman eden ve salih ameller işleyen kullarını müjdelediği şey, budur. De ki:“Ben sizden bu (davetime) karşılık, akrabalık/yakınlık sevgisinden başka hiçbir ücret istemiyorum.” Kim güzel bir iş yaparsa Biz de onun güzelliğine güzellik katarız. Şüphesiz Allah Ğafurdur, Şekûrdur.

21. Yüce Allah, müşriklerin Allah’a birtakım varlıkları ortak koştuklarını, bunları dost ve ilah edindiklerini, onlarla ortaklaşa küfür ve küfür içerikli amelleri işlediklerini haber vermektedir ki onlar, kendilerini küfre davet eden insan şeytanlarıdır. Bunlar “Allah’ın izin vermediği” şirk, bid’atler, Allah’ın helâl kıldığını haram kılmak, haram kıldığını helâl kılmak vb. hevâlarının gerektirdiği “şeyleri kendilerine din olarak” belirlemektedirler. Oysa Yüce Allah’ın, kulların gereğince hareket etmeleri ve kendisiyle Allah’a yakınlaşmaları için koyduğu şeriatten başkası din olamaz. Bu konuda aslolan, Allah’tan ve Rasûlünden gelmemiş herhangi bir şeyi hiç kimsenin din olarak belirlememesidir. Peki ya kendileri de ataları da küfürde ortak olan bu fâsıklara ne demeli? “Eğer (Allah tarafından verilmiş) ayırt edici söz olmasaydı elbette aralarında hüküm verilirdi.” Eğer Allah, değişik kesimler arasında ayırt edici hükmünü vermek üzere belli bir vakit tayin etmemiş ve onları bu süreye kadar erteleyeceğine dair hükmetmemiş olsaydı, derhal aralarında haklı olanı bahtiyar etmek, batıl üzere olanı da helâk etmek sureti ile hüküm verilmiş olacaktı. Çünkü helâk edilmelerini gerektiren sebep mevcuttur. Ancak onları âhirette can yakıcı bir azap beklemektedir. Hem bunlar için, hem de bütün zalimler için.
22. (O gün)” küfür ve masiyetler ile kendilerine haksızlık etmiş “zalimlerin, kazandıkları (günahların cezasından) yana” onlarla cezalandırılacaklar diye “korkuya kapıldıklarını görürsün.” Korkan kimsenin başına korkup çekindiği şeyin gelme ihtmali de gelmeme ihtimali de bulunduğundan dolayı Allah: “O (korktukları ceza mutlaka) tepelerine inecektir” buyruğu ile bu korktukları cezaya çarptırılacaklarını ifade etmektedir. Çünkü onlar, cezalandırılmayı gerektiren sebebi eksiksiz olarak yerine getirmişlerdir. Bunu önleyecek tevbe ve benzeri herhangi bir davranışları da yoktur. Onlar, artık kendilerine mühlet verilmesinin mümkün olmayacağı bir noktaya varmış olacaklardır. Diğer taraftan kalpleri ile Allah’a, kitaplarına, peygamberlerine ve peygamberlerin getirdiklerine “iman eden ve salih ameller işleyenlere gelince” salih amel, gerek kalp amellerinden, gerekse de azaların amellerinden olan müstehap ve farz tüm amelleri kapsar. İşte bunlar “cennet bahçelerindedirler.” Burada bahçeler, cennetlere izafe edilmiştir. İzafe edilen şey ise kendisine izafe edilene göre olur. O halde oldukça mükemmel olan bu bahçelerin güzelliklerini, orada kaynayıp coşan ırmakları, güzel manzaraları, bol meyveli ağaçları, şakıyan kuşları, zevk ve neşe veren sesleri, sevilen kimselerle birlikte olma, en mükemmel şekildeki eş ve arkadaşlığı sorma gitsin! Bunlar, her geçen gün güzellikleri ve göz alıcılıkları artan bahçelerdir. Orada bulunanların onun lezzetlerine olan şevk ve sevgileri de sürekli artar. “Onlar için” o cennetlerde “Rableri katında diledikleri her şey vardır.” Her ne isterlerse hemen meydana gelir. Ne isterlerse hemen ellerine geçer ki o nimetleri ne bir göz görmüş, ne bir kulak işitmiştir, ne de bir insan onları hatırından geçirmiştir. “İşte bu, pek büyük bir lütuftur.” Yüce Allah’ın rızasına nail olmaktan, O’nun lütuf ve ihsan yurdunda O’na yakın olma nimetine mazhar olmaktan daha büyük bir lütuf olabilir mi?
23. “İşte Allah’ın iman eden ve salih ameller işleyen kullarını müjdelediği şey, budur.” Yani kayıtsız şartsız müjdelerin en büyüğü olan bu büyük müjde, Rahmân ve Rahîm olan Yüce Allah’ın yaratılmışların en faziletlisi vasıtası ile iman ve salih amel sahibi kimselere verdiği müjdedir. O, gayelerin en üstünüdür, ona ulaştıran yol da yolların en üstünüdür. “De ki: Ben sizden bu (davetime) karşılık, akrabalık/yakınlık sevgisinden başka hiçbir ücret istemiyorum.” Yani ben, size bu Kur’ân’ı tebliğ etmek ve bu Kur’ân’ın hükümlerine bağlanmaya çağırmak karşılığında sizin malınızı almak, sizin başınıza yönetici olmak, size başkanlık etmek veya bunun dışında herhangi bir maksat peşinde değilim. Benim istediğim sadece “akrabalık/yakınlık sevgisi”dir. Bundan maksat şu olabilir: Ben, bu davetime karşılık sizden sadece bir ücret istiyorum ki o da sizin lehinizedir, faydası sizedir. Bu ücret de sizin akrabalığım dolayısı ile bana sevgi beslemenizdir. Bu açıklamaya göre istediği bu sevgi, iman sevgisinden ayrı bir sevgidir. Çünkü peygambere iman sevgisinin, Allah sevgisinden sonra bütün sevgilerin önüne geçirilmesi her müslümana farzdır. Bunlardan ise bundan ayrı olarak akrabalığı dolayısı ile de kendisini sevmelerini istemiştir. Çünkü o -salât ve selâm ona olsun- insanlar arasında kendisine en yakın olanları davetle başlamıştır. O kadar ki Kureyş boyları arasında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in akrabalığının bulunmadığı hiçbir Kureyş boyu yoktur. Bu buyruktan maksadın şu olma ihtimali de vardır: Benim sizden istediğim tek şey, Yüce Allah’ı samimi olarak sevmenizdir. Böyle bir sevgi ise beraberinde Yüce Allah’a yakınlaşmak ve O’na itaati bu maksat için vesile edinmek de bulunur. Zira ancak bu, böyle bir sevginin doğruluğuna ve samimiyetine delildir. Buna göre “Akrabalık/yakınlık sevgisinden başka” ifadesi, sizden Yüce Allah’a yakınlaşma isteğinden başka bir şey istemiyorum, demektir. Her iki görüşe göre de bu istisnâ Peygamber’in, onlardan faydası yine onlara dönük olan bir husus dışında hiçbir ücret istemediğine delildir. Çünkü böyle bir şeye ücret demek mümkün değildir. Ücretle alâkası da yoktur. Hatta bu, Peygamber’in onlara verdiği bir ücret olarak görülebilir. Şu buyrukta belirtildiği gibi:“Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi, hükmüne karşı konulamayan ve her övgüye lâyık olan Allah’a iman etmiş olmaları idi.”(el-Burûc, 85/8) Yine Arapların: “Onun sana iyilik yapmaktan başka işlediği bir günahı yoktur” anlamındaki sözleri de bu kabildendir. “Kim” namaz, oruç, hac, insanlara iyilik gibi “güzel bir iş yaparsa Biz de onun güzelliğine” kalbine genişlik vermek, işlerini kolaylaştırmak, başka bir güzel ameli işleme başarısını ihsan ederek amelini artırmayı sağlamak, Allah ve insanlar nezdindeki kadrini yüceltmek, böylelikle hem dünya hem de âhirette sevap ve mükâfat elde etmesini sağlamak sureti ile “güzellik katarız.”“Şüphesiz Allah Ğafurdur.” Tevbe edilmesi halinde ne kadar olursa olsun, pek büyük günahları hep bağışlar. “Şekûrdur.” Az da olsa iyiliğe çok mükâfatla karşılık verir. O, Ğafur oluşu ile günahları bağışlar, kusurları örter. Şekûr oluşu ile de iyilikleri kabul eder ve onları kat kat fazlası ile mükâfatlandırır.

24- Yoksa onlar:“O, Allah’a karşı yalan uydurmuştur” mu diyorlar? Halbuki Allah dilese senin kalbini mühürler. Allah, batılı yok eder ve sözleriyle de hakkı yerleştirir. Şüphesiz O, kalplerde olanı çok iyi bilendir.

24. Yani yoksa peygamberi yalanlayanlar bizzat kendileri yalan söyleyerek onun hakkında “O, Allah’a karşı yalan uydurmuştur” demek cesaretini mi gösteriyorlar? Böylelikle onlar, seni en kötü ve en çirkin bir iş olan Yüce Allah’a iftirada bulunmakla itham ettiler. Onlara göre sen, peygamberlik iddiasında bulunarak ve Allah’a, O’nunla ilgisi olmayan şeyleri nispet ederek O’na iftira etmekteymişsin! Oysa onlar, senin doğru sözlülüğünü de güvenilir bir kişi olduğunu da çok iyi biliyorlar. O halde böyle apaçık yalan olduğu belli olan bir iddiada bulunma cesaretini nasıl gösterebiliyorlar? Hatta onlar, bu iddiaları ile Yüce Allah’a karşı da küstahlık etmiş oluyorlar. Çünkü böyle bir iddia, Allah'a karşı da saygısızlıktır. Zira O, -onların kanaatlerine göre- yeryüzündeki en büyük fesadı ihtiva eden böyle büyük bir davette bulunmana müsaade etmiş, göz yummuştur. Dahası O, ona davetini önce açıkça yapma imkânını vermiş, o da bu davetini Allah’a nispet etmiştir. Buna rağmen Allah, onu apaçık mucizelerle, karşı konulamaz delillerle, aşikar bir yardım ile ve kendisine muhalefet edenlere galip olmakla desteklemiştir. Halbuki Yüce Allah, bu daveti kökünden imha etmeye kadirdir. Bunu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kalbini, ona herhangi bir hayrın girmesini engelleyecek şekilde mühürlemekle yapar. Yüce Allah onun kalbini mühürledi mi iş, temelinden kurur ve kesilir. İşte bu, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiklerinin doğruluğuna dair kat’i bir delil, onun söylediklerinin haklılığına dair Yüce Allah’ın çok güçlü bir tanıklığıdır. Bu tanıklıktan daha muazzam ve daha büyük bir tanıklık da yoktur. İşte bundan dolayı hikmeti, rahmeti ve kainatta geçerli olan sünnetinin/kanununun bir gereği olarak O, batılı -bazı vakitlerde onun bir canlanışı görülse bile- mahveder ve ortadan kaldırır. Çünkü onun âkıbeti yok oluştur. “ve sözleriyle de hakkı yerleştirir.” Yürürlükten kaldırılamayan ve değişikliğe uğratılamayan kevnî sözleriyle, doğru vaadiyle ve teşrî’ ettiği hakkı gerçekleştiren, onu kalplerde yerleştiren ve akıl sahiplerinin basiretini açan dini sözleri ile hakkı yerleştirir, sabit kılar. Nitekim Yüce Allah’ın hakkın karşısında dikilmek üzere batılı ortaya çıkarması da hakkı yerleştirmesinin bir parçasıdır. Batıl, hakkın karşısında direnecek olursa hak, açıklamaları ve belgeleri ile onun üzerine hücum eder. Böylelikle hakkın nuru ve hidâyeti, batılı yok edip ortadan kaldıracak şekilde açıkça görülür, herkes tarafından batılın batıl olduğu açıkça anlaşılır ve yine herkes tarafından hak, en açık şekli ile görülür. “Şüphesiz O, kalplerde olanı” yani kalplerde bulunan şeyleri, kalplerin hayır ve şer kabilinden niteliklerini, kalplerin gizleyip açıklamadıklarını “çok iyi bilendir.”

25- O, kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve yaptıklarınızı bilendir. 26- İman edip salih ameller işleyenler (Allah'ın çağrısına) icabet ederler. O da onlara lütfundan fazla fazla verir. Kâfirlere gelince onlar için çetin bir azap vardır. 27- Eğer Allah, (tüm) kullarına rızkı bol bol verseydi elbette onlar, yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi. Fakat O, dilediği kadarını bir ölçü ile indirir. Şüphesiz O, kullarından haberdârdır, onları çok iyi görendir. 28- İnsanların ümitsizliğe düşmelerinden sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayan O’dur. O, gerçek dost ve yardımcıdır, her türlü övgüye lâyık olandır.

25. Bu buyruk, Yüce Allah’ın kereminin kemalini, cömertliğinin genişliğini ve lütfunun eksiksizliğini açıklamaktadır. Çünkü Yüce Allah, günahlarından vazgeçip onlara pişmanlık duydukları ve bir daha onlara dönmeme kararını verdikleri ve bunu da Rablerinin rızasını kazanmak için yaptıkları vakit O, “kullarından tevbeyi kabul” eder. Günahlar helâki, dini ve dünyevi cezalara çarptırılmayı gerekli kıldığı halde Yüce Allah, belirtilen şekilde yapılan tevbeleri kabul eder ve “kötülükleri” affeder. Onları ve onların etkileri olan kusurları ve gerektirdikleri cezaları siler. Böylelikle tevbe eden, Allah nezdinde hiçbir kötülük işlememiş gibi değerli bir kul olur. Yüce Allah, onu sever ve onu kendisine yakınlaştırıcı amellere muvaffak kılar. Tevbe, büyük ve önemli amellerdendir. Bazen tevbe, tam bir ihlâs ve samimiyet ile yapıldığında kâmil olur, bazen da bunların eksikliğine bağlı olarak eksik kalır. Bazen de tevbeden kasıt, dünyevî herhangi bir maksada ulaşmak olur da tevbe fasid ve geçersiz olur. Bu niyet ve maksatların bulunduğu yer ise özünü Allah’tan başka kimsenin bilmediği kalptir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimeyi:“ve yaptıklarınızı bilendir” buyurarak sona erdirmektedir.
26. Yüce Allah, bütün kulları kendisine yönelmeye ve kusurlarından dolayı tevbe etmeye çağırmıştır. İnsanlar da O’nun çağrısını kabul edip etmeme bakımından iki kısma ayrılmışlardır. Bir kısmı çağrısını kabul etmişlerdir ki Allah, onları:“İman edip salih ameller işleyenler (Allah'ın çağrısına) icabet ederler” diye nitelendirmektedir. Yani Allah, onları kendisine yönelmeye ve emirlerine itaate çağırdığı vakit onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler ve O’nun bu isteğini seve seve yerine getirirler. Çünkü sahip oldukları iman ve salih amel, onları bu şekilde davranmaya sevkeder. O’nun çağrısını kabul ettiklerinde de Allah onların bu kabul edişlerini mükâfatlandırır. Çünkü O, mağfireti pek çok olan Ğafurdur, amellere en iyi şekli ile karşılık veren Şekûrdur. “O da onlara lütfundan fazla fazla verir.” İyi amel işleme muvaffakiyetini verir ve onları böylelikle daha bir gayrete getirir. Ayrıca amellerinin hak ettiğinden daha fazla mükâfat ve büyük bir kurtuluş vererek de onların mükâfatlarını kat kat artırır. Yüce Allah’ın çağrısını kabul etmeyenlere gelince onlar, inatçılık eden ve hem O’nu hem peygamberlerini inkâr eden kafirlerdir. İşte “onlar için” hem dünyada hem de âhirette “çetin bir azap vardır.”
27. Yüce Allah, kullarına olan lütfunu dile getirmekte ve onlara dinlerine zarar verecek kadar dünyevi bolluk vermediğini hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah, (tüm) kullarına rızkı bol bol verseydi elbette onlar, yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi.” Allah’a itaatten gaflete düşer, dünyevi arzu ve zevklere dalarlardı. Bu ise canlarının istediği işlere masiyet ve zulüm olsa dahi çokça meyletlmelerine yol açardı. “Fakat O, dilediği kadarını” lütuf ve hikmetinin gereğine göre “bir ölçü ile indirir. Şüphesiz O, kullarından haberdardır, onları çok iyi görendir.” Nitekim bazı rivâyetlerde Yüce Allah'ın şöyle buyurduğu nakledilir: “Kullarımın arasında öyleleri vardır ki, imanını zenginlikten başka bir şey ıslah etmez. Böylesini fakir düşürecek olursam bu, onu bozar. Yine öyle kullarım vardır ki onların da imanını ancak fakirlik ıslah eder. Eğer böylesini zengin edecek olursam bu, onu bozar. Kullarımdan öyleleri de vardır ki imanını sağlık ve afiyetten başka bir şey ıslah etmez. Ben ona hastalık verecek olursam bu onu bozar. Kullarımdan öyleleri de vardır ki onun imanını hastalıktan başka bir şey ıslah etmez. Eğer Ben ona sağlık ve afiyet verecek olursam bu onu bozar. Ben kullarımın işlerini kalplerinde olanlar hakkındaki bilgime uygun olarak idare ederim. Şüphesiz ki Ben, her şeyden haberdarım, her şeyi görenim.”[18]
28. “İnsanların ümitsizliğe düşmelerinden” uzun süre yağmadığı için artık bir daha yağmur yağmayacağını zannederek ümitlerini kesip de kuraklığa karşı da birtakım önelmler bulmaya çalışmalarından “sonra yağmuru indiren” toprağa ve insanlara indirdiği yağmur ile imdada yetişen “ve” onunla “rahmetini yayan O’dur.” Yüce Allah yağmuru indirmek sureti ile hem insanlar için hem onların hayvanları için çeşitli gıdaları bitirmek suretiyle onlar üzerindeki rahmetini yayar. Bunun da onlar için pek büyük bir değeri olur. Bundan dolayı sevinirler. “O” kullarını idare eden, işlerini üstlenen, din ve dünya maslahatlarını gerçekleştiren “gerçek dost ve yardımcıdır.” Onların işlerini çekip çevirmek ve idare etmekten dolayı da “her türlü övgüye lâyık olandır.” O, sahip olduğu kemal sıfatları dolayısı ile de kullarına ihsan etmiş olduğu çeşitli lütufları dolayısı ile de hamde layıktır.

25- O, kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve yaptıklarınızı bilendir. 26- İman edip salih ameller işleyenler (Allah'ın çağrısına) icabet ederler. O da onlara lütfundan fazla fazla verir. Kâfirlere gelince onlar için çetin bir azap vardır. 27- Eğer Allah, (tüm) kullarına rızkı bol bol verseydi elbette onlar, yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi. Fakat O, dilediği kadarını bir ölçü ile indirir. Şüphesiz O, kullarından haberdârdır, onları çok iyi görendir. 28- İnsanların ümitsizliğe düşmelerinden sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayan O’dur. O, gerçek dost ve yardımcıdır, her türlü övgüye lâyık olandır.

25. Bu buyruk, Yüce Allah’ın kereminin kemalini, cömertliğinin genişliğini ve lütfunun eksiksizliğini açıklamaktadır. Çünkü Yüce Allah, günahlarından vazgeçip onlara pişmanlık duydukları ve bir daha onlara dönmeme kararını verdikleri ve bunu da Rablerinin rızasını kazanmak için yaptıkları vakit O, “kullarından tevbeyi kabul” eder. Günahlar helâki, dini ve dünyevi cezalara çarptırılmayı gerekli kıldığı halde Yüce Allah, belirtilen şekilde yapılan tevbeleri kabul eder ve “kötülükleri” affeder. Onları ve onların etkileri olan kusurları ve gerektirdikleri cezaları siler. Böylelikle tevbe eden, Allah nezdinde hiçbir kötülük işlememiş gibi değerli bir kul olur. Yüce Allah, onu sever ve onu kendisine yakınlaştırıcı amellere muvaffak kılar. Tevbe, büyük ve önemli amellerdendir. Bazen tevbe, tam bir ihlâs ve samimiyet ile yapıldığında kâmil olur, bazen da bunların eksikliğine bağlı olarak eksik kalır. Bazen de tevbeden kasıt, dünyevî herhangi bir maksada ulaşmak olur da tevbe fasid ve geçersiz olur. Bu niyet ve maksatların bulunduğu yer ise özünü Allah’tan başka kimsenin bilmediği kalptir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimeyi:“ve yaptıklarınızı bilendir” buyurarak sona erdirmektedir.
26. Yüce Allah, bütün kulları kendisine yönelmeye ve kusurlarından dolayı tevbe etmeye çağırmıştır. İnsanlar da O’nun çağrısını kabul edip etmeme bakımından iki kısma ayrılmışlardır. Bir kısmı çağrısını kabul etmişlerdir ki Allah, onları:“İman edip salih ameller işleyenler (Allah'ın çağrısına) icabet ederler” diye nitelendirmektedir. Yani Allah, onları kendisine yönelmeye ve emirlerine itaate çağırdığı vakit onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler ve O’nun bu isteğini seve seve yerine getirirler. Çünkü sahip oldukları iman ve salih amel, onları bu şekilde davranmaya sevkeder. O’nun çağrısını kabul ettiklerinde de Allah onların bu kabul edişlerini mükâfatlandırır. Çünkü O, mağfireti pek çok olan Ğafurdur, amellere en iyi şekli ile karşılık veren Şekûrdur. “O da onlara lütfundan fazla fazla verir.” İyi amel işleme muvaffakiyetini verir ve onları böylelikle daha bir gayrete getirir. Ayrıca amellerinin hak ettiğinden daha fazla mükâfat ve büyük bir kurtuluş vererek de onların mükâfatlarını kat kat artırır. Yüce Allah’ın çağrısını kabul etmeyenlere gelince onlar, inatçılık eden ve hem O’nu hem peygamberlerini inkâr eden kafirlerdir. İşte “onlar için” hem dünyada hem de âhirette “çetin bir azap vardır.”
27. Yüce Allah, kullarına olan lütfunu dile getirmekte ve onlara dinlerine zarar verecek kadar dünyevi bolluk vermediğini hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah, (tüm) kullarına rızkı bol bol verseydi elbette onlar, yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi.” Allah’a itaatten gaflete düşer, dünyevi arzu ve zevklere dalarlardı. Bu ise canlarının istediği işlere masiyet ve zulüm olsa dahi çokça meyletlmelerine yol açardı. “Fakat O, dilediği kadarını” lütuf ve hikmetinin gereğine göre “bir ölçü ile indirir. Şüphesiz O, kullarından haberdardır, onları çok iyi görendir.” Nitekim bazı rivâyetlerde Yüce Allah'ın şöyle buyurduğu nakledilir: “Kullarımın arasında öyleleri vardır ki, imanını zenginlikten başka bir şey ıslah etmez. Böylesini fakir düşürecek olursam bu, onu bozar. Yine öyle kullarım vardır ki onların da imanını ancak fakirlik ıslah eder. Eğer böylesini zengin edecek olursam bu, onu bozar. Kullarımdan öyleleri de vardır ki imanını sağlık ve afiyetten başka bir şey ıslah etmez. Ben ona hastalık verecek olursam bu onu bozar. Kullarımdan öyleleri de vardır ki onun imanını hastalıktan başka bir şey ıslah etmez. Eğer Ben ona sağlık ve afiyet verecek olursam bu onu bozar. Ben kullarımın işlerini kalplerinde olanlar hakkındaki bilgime uygun olarak idare ederim. Şüphesiz ki Ben, her şeyden haberdarım, her şeyi görenim.”[18]
28. “İnsanların ümitsizliğe düşmelerinden” uzun süre yağmadığı için artık bir daha yağmur yağmayacağını zannederek ümitlerini kesip de kuraklığa karşı da birtakım önelmler bulmaya çalışmalarından “sonra yağmuru indiren” toprağa ve insanlara indirdiği yağmur ile imdada yetişen “ve” onunla “rahmetini yayan O’dur.” Yüce Allah yağmuru indirmek sureti ile hem insanlar için hem onların hayvanları için çeşitli gıdaları bitirmek suretiyle onlar üzerindeki rahmetini yayar. Bunun da onlar için pek büyük bir değeri olur. Bundan dolayı sevinirler. “O” kullarını idare eden, işlerini üstlenen, din ve dünya maslahatlarını gerçekleştiren “gerçek dost ve yardımcıdır.” Onların işlerini çekip çevirmek ve idare etmekten dolayı da “her türlü övgüye lâyık olandır.” O, sahip olduğu kemal sıfatları dolayısı ile de kullarına ihsan etmiş olduğu çeşitli lütufları dolayısı ile de hamde layıktır.

25- O, kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve yaptıklarınızı bilendir. 26- İman edip salih ameller işleyenler (Allah'ın çağrısına) icabet ederler. O da onlara lütfundan fazla fazla verir. Kâfirlere gelince onlar için çetin bir azap vardır. 27- Eğer Allah, (tüm) kullarına rızkı bol bol verseydi elbette onlar, yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi. Fakat O, dilediği kadarını bir ölçü ile indirir. Şüphesiz O, kullarından haberdârdır, onları çok iyi görendir. 28- İnsanların ümitsizliğe düşmelerinden sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayan O’dur. O, gerçek dost ve yardımcıdır, her türlü övgüye lâyık olandır.

25. Bu buyruk, Yüce Allah’ın kereminin kemalini, cömertliğinin genişliğini ve lütfunun eksiksizliğini açıklamaktadır. Çünkü Yüce Allah, günahlarından vazgeçip onlara pişmanlık duydukları ve bir daha onlara dönmeme kararını verdikleri ve bunu da Rablerinin rızasını kazanmak için yaptıkları vakit O, “kullarından tevbeyi kabul” eder. Günahlar helâki, dini ve dünyevi cezalara çarptırılmayı gerekli kıldığı halde Yüce Allah, belirtilen şekilde yapılan tevbeleri kabul eder ve “kötülükleri” affeder. Onları ve onların etkileri olan kusurları ve gerektirdikleri cezaları siler. Böylelikle tevbe eden, Allah nezdinde hiçbir kötülük işlememiş gibi değerli bir kul olur. Yüce Allah, onu sever ve onu kendisine yakınlaştırıcı amellere muvaffak kılar. Tevbe, büyük ve önemli amellerdendir. Bazen tevbe, tam bir ihlâs ve samimiyet ile yapıldığında kâmil olur, bazen da bunların eksikliğine bağlı olarak eksik kalır. Bazen de tevbeden kasıt, dünyevî herhangi bir maksada ulaşmak olur da tevbe fasid ve geçersiz olur. Bu niyet ve maksatların bulunduğu yer ise özünü Allah’tan başka kimsenin bilmediği kalptir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimeyi:“ve yaptıklarınızı bilendir” buyurarak sona erdirmektedir.
26. Yüce Allah, bütün kulları kendisine yönelmeye ve kusurlarından dolayı tevbe etmeye çağırmıştır. İnsanlar da O’nun çağrısını kabul edip etmeme bakımından iki kısma ayrılmışlardır. Bir kısmı çağrısını kabul etmişlerdir ki Allah, onları:“İman edip salih ameller işleyenler (Allah'ın çağrısına) icabet ederler” diye nitelendirmektedir. Yani Allah, onları kendisine yönelmeye ve emirlerine itaate çağırdığı vakit onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler ve O’nun bu isteğini seve seve yerine getirirler. Çünkü sahip oldukları iman ve salih amel, onları bu şekilde davranmaya sevkeder. O’nun çağrısını kabul ettiklerinde de Allah onların bu kabul edişlerini mükâfatlandırır. Çünkü O, mağfireti pek çok olan Ğafurdur, amellere en iyi şekli ile karşılık veren Şekûrdur. “O da onlara lütfundan fazla fazla verir.” İyi amel işleme muvaffakiyetini verir ve onları böylelikle daha bir gayrete getirir. Ayrıca amellerinin hak ettiğinden daha fazla mükâfat ve büyük bir kurtuluş vererek de onların mükâfatlarını kat kat artırır. Yüce Allah’ın çağrısını kabul etmeyenlere gelince onlar, inatçılık eden ve hem O’nu hem peygamberlerini inkâr eden kafirlerdir. İşte “onlar için” hem dünyada hem de âhirette “çetin bir azap vardır.”
27. Yüce Allah, kullarına olan lütfunu dile getirmekte ve onlara dinlerine zarar verecek kadar dünyevi bolluk vermediğini hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah, (tüm) kullarına rızkı bol bol verseydi elbette onlar, yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi.” Allah’a itaatten gaflete düşer, dünyevi arzu ve zevklere dalarlardı. Bu ise canlarının istediği işlere masiyet ve zulüm olsa dahi çokça meyletlmelerine yol açardı. “Fakat O, dilediği kadarını” lütuf ve hikmetinin gereğine göre “bir ölçü ile indirir. Şüphesiz O, kullarından haberdardır, onları çok iyi görendir.” Nitekim bazı rivâyetlerde Yüce Allah'ın şöyle buyurduğu nakledilir: “Kullarımın arasında öyleleri vardır ki, imanını zenginlikten başka bir şey ıslah etmez. Böylesini fakir düşürecek olursam bu, onu bozar. Yine öyle kullarım vardır ki onların da imanını ancak fakirlik ıslah eder. Eğer böylesini zengin edecek olursam bu, onu bozar. Kullarımdan öyleleri de vardır ki imanını sağlık ve afiyetten başka bir şey ıslah etmez. Ben ona hastalık verecek olursam bu onu bozar. Kullarımdan öyleleri de vardır ki onun imanını hastalıktan başka bir şey ıslah etmez. Eğer Ben ona sağlık ve afiyet verecek olursam bu onu bozar. Ben kullarımın işlerini kalplerinde olanlar hakkındaki bilgime uygun olarak idare ederim. Şüphesiz ki Ben, her şeyden haberdarım, her şeyi görenim.”[18]
28. “İnsanların ümitsizliğe düşmelerinden” uzun süre yağmadığı için artık bir daha yağmur yağmayacağını zannederek ümitlerini kesip de kuraklığa karşı da birtakım önelmler bulmaya çalışmalarından “sonra yağmuru indiren” toprağa ve insanlara indirdiği yağmur ile imdada yetişen “ve” onunla “rahmetini yayan O’dur.” Yüce Allah yağmuru indirmek sureti ile hem insanlar için hem onların hayvanları için çeşitli gıdaları bitirmek suretiyle onlar üzerindeki rahmetini yayar. Bunun da onlar için pek büyük bir değeri olur. Bundan dolayı sevinirler. “O” kullarını idare eden, işlerini üstlenen, din ve dünya maslahatlarını gerçekleştiren “gerçek dost ve yardımcıdır.” Onların işlerini çekip çevirmek ve idare etmekten dolayı da “her türlü övgüye lâyık olandır.” O, sahip olduğu kemal sıfatları dolayısı ile de kullarına ihsan etmiş olduğu çeşitli lütufları dolayısı ile de hamde layıktır.

25- O, kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve yaptıklarınızı bilendir. 26- İman edip salih ameller işleyenler (Allah'ın çağrısına) icabet ederler. O da onlara lütfundan fazla fazla verir. Kâfirlere gelince onlar için çetin bir azap vardır. 27- Eğer Allah, (tüm) kullarına rızkı bol bol verseydi elbette onlar, yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi. Fakat O, dilediği kadarını bir ölçü ile indirir. Şüphesiz O, kullarından haberdârdır, onları çok iyi görendir. 28- İnsanların ümitsizliğe düşmelerinden sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayan O’dur. O, gerçek dost ve yardımcıdır, her türlü övgüye lâyık olandır.

25. Bu buyruk, Yüce Allah’ın kereminin kemalini, cömertliğinin genişliğini ve lütfunun eksiksizliğini açıklamaktadır. Çünkü Yüce Allah, günahlarından vazgeçip onlara pişmanlık duydukları ve bir daha onlara dönmeme kararını verdikleri ve bunu da Rablerinin rızasını kazanmak için yaptıkları vakit O, “kullarından tevbeyi kabul” eder. Günahlar helâki, dini ve dünyevi cezalara çarptırılmayı gerekli kıldığı halde Yüce Allah, belirtilen şekilde yapılan tevbeleri kabul eder ve “kötülükleri” affeder. Onları ve onların etkileri olan kusurları ve gerektirdikleri cezaları siler. Böylelikle tevbe eden, Allah nezdinde hiçbir kötülük işlememiş gibi değerli bir kul olur. Yüce Allah, onu sever ve onu kendisine yakınlaştırıcı amellere muvaffak kılar. Tevbe, büyük ve önemli amellerdendir. Bazen tevbe, tam bir ihlâs ve samimiyet ile yapıldığında kâmil olur, bazen da bunların eksikliğine bağlı olarak eksik kalır. Bazen de tevbeden kasıt, dünyevî herhangi bir maksada ulaşmak olur da tevbe fasid ve geçersiz olur. Bu niyet ve maksatların bulunduğu yer ise özünü Allah’tan başka kimsenin bilmediği kalptir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimeyi:“ve yaptıklarınızı bilendir” buyurarak sona erdirmektedir.
26. Yüce Allah, bütün kulları kendisine yönelmeye ve kusurlarından dolayı tevbe etmeye çağırmıştır. İnsanlar da O’nun çağrısını kabul edip etmeme bakımından iki kısma ayrılmışlardır. Bir kısmı çağrısını kabul etmişlerdir ki Allah, onları:“İman edip salih ameller işleyenler (Allah'ın çağrısına) icabet ederler” diye nitelendirmektedir. Yani Allah, onları kendisine yönelmeye ve emirlerine itaate çağırdığı vakit onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler ve O’nun bu isteğini seve seve yerine getirirler. Çünkü sahip oldukları iman ve salih amel, onları bu şekilde davranmaya sevkeder. O’nun çağrısını kabul ettiklerinde de Allah onların bu kabul edişlerini mükâfatlandırır. Çünkü O, mağfireti pek çok olan Ğafurdur, amellere en iyi şekli ile karşılık veren Şekûrdur. “O da onlara lütfundan fazla fazla verir.” İyi amel işleme muvaffakiyetini verir ve onları böylelikle daha bir gayrete getirir. Ayrıca amellerinin hak ettiğinden daha fazla mükâfat ve büyük bir kurtuluş vererek de onların mükâfatlarını kat kat artırır. Yüce Allah’ın çağrısını kabul etmeyenlere gelince onlar, inatçılık eden ve hem O’nu hem peygamberlerini inkâr eden kafirlerdir. İşte “onlar için” hem dünyada hem de âhirette “çetin bir azap vardır.”
27. Yüce Allah, kullarına olan lütfunu dile getirmekte ve onlara dinlerine zarar verecek kadar dünyevi bolluk vermediğini hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah, (tüm) kullarına rızkı bol bol verseydi elbette onlar, yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi.” Allah’a itaatten gaflete düşer, dünyevi arzu ve zevklere dalarlardı. Bu ise canlarının istediği işlere masiyet ve zulüm olsa dahi çokça meyletlmelerine yol açardı. “Fakat O, dilediği kadarını” lütuf ve hikmetinin gereğine göre “bir ölçü ile indirir. Şüphesiz O, kullarından haberdardır, onları çok iyi görendir.” Nitekim bazı rivâyetlerde Yüce Allah'ın şöyle buyurduğu nakledilir: “Kullarımın arasında öyleleri vardır ki, imanını zenginlikten başka bir şey ıslah etmez. Böylesini fakir düşürecek olursam bu, onu bozar. Yine öyle kullarım vardır ki onların da imanını ancak fakirlik ıslah eder. Eğer böylesini zengin edecek olursam bu, onu bozar. Kullarımdan öyleleri de vardır ki imanını sağlık ve afiyetten başka bir şey ıslah etmez. Ben ona hastalık verecek olursam bu onu bozar. Kullarımdan öyleleri de vardır ki onun imanını hastalıktan başka bir şey ıslah etmez. Eğer Ben ona sağlık ve afiyet verecek olursam bu onu bozar. Ben kullarımın işlerini kalplerinde olanlar hakkındaki bilgime uygun olarak idare ederim. Şüphesiz ki Ben, her şeyden haberdarım, her şeyi görenim.”[18]
28. “İnsanların ümitsizliğe düşmelerinden” uzun süre yağmadığı için artık bir daha yağmur yağmayacağını zannederek ümitlerini kesip de kuraklığa karşı da birtakım önelmler bulmaya çalışmalarından “sonra yağmuru indiren” toprağa ve insanlara indirdiği yağmur ile imdada yetişen “ve” onunla “rahmetini yayan O’dur.” Yüce Allah yağmuru indirmek sureti ile hem insanlar için hem onların hayvanları için çeşitli gıdaları bitirmek suretiyle onlar üzerindeki rahmetini yayar. Bunun da onlar için pek büyük bir değeri olur. Bundan dolayı sevinirler. “O” kullarını idare eden, işlerini üstlenen, din ve dünya maslahatlarını gerçekleştiren “gerçek dost ve yardımcıdır.” Onların işlerini çekip çevirmek ve idare etmekten dolayı da “her türlü övgüye lâyık olandır.” O, sahip olduğu kemal sıfatları dolayısı ile de kullarına ihsan etmiş olduğu çeşitli lütufları dolayısı ile de hamde layıktır.

29- Göklerle yerin yaratılışı ve o ikisinde yaydığı her bir canlı, O’nun delillerindendir. O, dilediği zaman onları (diriltip) bir araya toplamaya da kadirdir.

29. Yüce Allah’ın kudretine ve egemenliğinin genişliğine delil olan hususlardan biri de şudur:“Göklerle yerin” büyüklük ve genişlikleri ile birlikte “yaratılışı ve o ikisinde yaydığı her bir canlı” göklerde ve yerde yaydığı ve kullarının maslahat ve menfaati için yaratmış olduğu çeşitli canlılar “O’nun delillerindendir.” O’nun pek büyük kudretine ve ölümden sonra ölüleri dirilteceğine dair delillerdendir. Göklerin ve yerin sağlam bir şekilde yaratılmış olmaları, O’nun hikmetine delil olduğu gibi; bunlarda bulunan çeşitli fayda ve maslahatlar da O’nun rahmetine delildir. İşte bu da O’nun ibadeti tümüyle hak ettiğini, O’nun dışındaki bütün varlıkların ulûhiyetlerinin ise batıl olduğunu göstermektedir. “O, dilediği zaman onları” Kıyamet günü ölümlerinden sonra hesap yerinde “bir araya toplamaya da kadirdir.” O’nun güç ve kudreti bunu gerçekleştirebilir. Bunun gerçekleşeceği de konu ile ilgili sadık haberlerle sabittir. Bilindiği gibi böyle bir toplamanın gerçekleşeceği hususunda peygamberlerin ve kitaplarının haberleri tevâtür derecesindedir.

30- Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle kazandıklarınız sebebiyledir. Bununla beraber O, çoğunu da affeder. 31- Siz yeryüzünde (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin Allah’tan başka ne bir dostunuz, ne de bir yardımcınız vardır.

30. Yüce Allah, bize şunu bildirmektedir: Gerek bedenlerinde, gerek mallarında, gerek çoluk çocuklarında, gerek sevdiklerinde ve onlar için değerli olan varlıklarda kulların karşı karşıya kaldıkları her bir musibet, ancak önceden kendi elleri işledikleri kötülükler sebebiyledir. Yüce Allah’ın affedip bağışladıkları ise bundan çok daha fazladır. Şüphesiz Allah, kullara zulmetmez, ama onlar kendi kendilerine zulmederler:“Eğer Allah, kazandıkları sebebi ile insanları cezalandıracak olsa idi, yeryüzünün sırtında dolaşan hiçbir canlı bırakmazdı.”(Fâtır, 35/45)
31. Yüce Allah’ın cezaları ertelemesi bir ihmal manasına gelmediği gibi ceza vermekten yana bir acizlikten dolayı da değildir. “Siz yeryüzünde” Allah’ın üstünüzde hakim olan kudretini “âciz bırakacak değilsiniz.” Aksine sizler, yeryüzünde âciz kimselersiniz. Allah’ın hakkınızda uygulamak istediği hükümlerine karşı koyamazsınız. “Sizin Allah’tan başka” işlerinizi üstlenecek ve böylelikle faydanıza olan şeyleri sizin için gerçekleştirecek “ne bir dostunuz ne de” size gelecek zararları önleyebilecek “bir yardımcınız vardır.”

30- Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle kazandıklarınız sebebiyledir. Bununla beraber O, çoğunu da affeder. 31- Siz yeryüzünde (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin Allah’tan başka ne bir dostunuz, ne de bir yardımcınız vardır.

30. Yüce Allah, bize şunu bildirmektedir: Gerek bedenlerinde, gerek mallarında, gerek çoluk çocuklarında, gerek sevdiklerinde ve onlar için değerli olan varlıklarda kulların karşı karşıya kaldıkları her bir musibet, ancak önceden kendi elleri işledikleri kötülükler sebebiyledir. Yüce Allah’ın affedip bağışladıkları ise bundan çok daha fazladır. Şüphesiz Allah, kullara zulmetmez, ama onlar kendi kendilerine zulmederler:“Eğer Allah, kazandıkları sebebi ile insanları cezalandıracak olsa idi, yeryüzünün sırtında dolaşan hiçbir canlı bırakmazdı.”(Fâtır, 35/45)
31. Yüce Allah’ın cezaları ertelemesi bir ihmal manasına gelmediği gibi ceza vermekten yana bir acizlikten dolayı da değildir. “Siz yeryüzünde” Allah’ın üstünüzde hakim olan kudretini “âciz bırakacak değilsiniz.” Aksine sizler, yeryüzünde âciz kimselersiniz. Allah’ın hakkınızda uygulamak istediği hükümlerine karşı koyamazsınız. “Sizin Allah’tan başka” işlerinizi üstlenecek ve böylelikle faydanıza olan şeyleri sizin için gerçekleştirecek “ne bir dostunuz ne de” size gelecek zararları önleyebilecek “bir yardımcınız vardır.”

32- Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun âyetlerindendir. 33- O, dilerse rüzgarı durdurur da o gemiler denizin üstünde hareketsiz kalırlar. Hiç şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için deliller vardır. 34- Yahut da (dilese yolcuların) kazandıkları (günahlar) sebebiyle o gemileri (batırıp) helâk eder. Ama birçoğunu affeder (de kurtarır). 35- Böylece âyetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.

32. O’nun rahmetinin ve kullarına inâyetinin delillerinden birisi de buharlı ve yelkenli gemiler olup büyüklükleri dolayısı ile “denizde dağlar gibi akıp giden gemiler”dir. Yüce Allah, bu gemilere büyük denizleri amade kılmış ve onları birbirinin ardı sıra gelen dalgalara karşı korumuştur. Bu gemilerin sizleri ve pek çok yük ve eşyanızı oldukça uzak bölgelere ve ülkelere taşımasını sağlamış, bu konuda yardımcı olabilecek türden sebepleri de bu konuda tedarik etmiştir. Daha sonra Yüce Allah şu buyrukları ile bu sebeplere dikkatimizi çekmektedir:
33-34. “O, dilerse” gemilerin akıp gitmesine sebep kıldığı “rüzgarı durdurur da” çeşitli türleri ile “gemiler” denizin “üstünde hareketsiz kalırlar.” Ne ileri gider, ne de geri dönebilirlerdi. Buharlı gemilerin varlığı bununla çelişmemektedir. Çünkü onların gidişleri için de rüzgarın varlığı şarttır. Yüce Allah, dileyecek olursa bu gemileri yolcularının işledikleri sebebi ile suda batırıp yok edebilir. Ancak O, kullarının günahlarını cezalandırmayı erteler ve günahları çokça affeder. “Hiç şüphesiz bunda çok sabreden” nefsinin hoşlanmadığı ve ona ağır gelen şeylere karşı katlanan, onu itaatin zorluklarına ve günahlara çağıran davetçilere karşı direnmeye sevkeden, musibetler esnasında da nefsini öfkelenmekten alıkoyan “ve çok şükreden” rahatlık zamanlarında ve nimet içinde bulunduğu hallerde Rabbinin nimetlerini itiraf ederek O’na itaat ile boyun eğen, bu nimetleri O’nu razı edecek hususlarda kullanan “herkes için deliller vardır.” İşte Allah’ın âyetlerinden/delillerinden gereği gibi yararlananlar bunlardır. Sabretmeyen, Allah’ın nimetlerine karşı şükretmeyen kimse ise O’nun âyetlerinden yüz çeviren yahut onlara karşı inatlaşan ve âyetlerden gereği gibi yararlanamayan bir kimse demektir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
35. “Böylece âyetlerimiz hakkında” kendi batılları ile onları çürütmeye çalışarak “tartışanlar, kendileri için kaçacak” başlarına gelen ceza ve musibetten kendilerini kurtaracak “bir yer olmadığını bilsinler.”

32- Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun âyetlerindendir. 33- O, dilerse rüzgarı durdurur da o gemiler denizin üstünde hareketsiz kalırlar. Hiç şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için deliller vardır. 34- Yahut da (dilese yolcuların) kazandıkları (günahlar) sebebiyle o gemileri (batırıp) helâk eder. Ama birçoğunu affeder (de kurtarır). 35- Böylece âyetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.

32. O’nun rahmetinin ve kullarına inâyetinin delillerinden birisi de buharlı ve yelkenli gemiler olup büyüklükleri dolayısı ile “denizde dağlar gibi akıp giden gemiler”dir. Yüce Allah, bu gemilere büyük denizleri amade kılmış ve onları birbirinin ardı sıra gelen dalgalara karşı korumuştur. Bu gemilerin sizleri ve pek çok yük ve eşyanızı oldukça uzak bölgelere ve ülkelere taşımasını sağlamış, bu konuda yardımcı olabilecek türden sebepleri de bu konuda tedarik etmiştir. Daha sonra Yüce Allah şu buyrukları ile bu sebeplere dikkatimizi çekmektedir:
33-34. “O, dilerse” gemilerin akıp gitmesine sebep kıldığı “rüzgarı durdurur da” çeşitli türleri ile “gemiler” denizin “üstünde hareketsiz kalırlar.” Ne ileri gider, ne de geri dönebilirlerdi. Buharlı gemilerin varlığı bununla çelişmemektedir. Çünkü onların gidişleri için de rüzgarın varlığı şarttır. Yüce Allah, dileyecek olursa bu gemileri yolcularının işledikleri sebebi ile suda batırıp yok edebilir. Ancak O, kullarının günahlarını cezalandırmayı erteler ve günahları çokça affeder. “Hiç şüphesiz bunda çok sabreden” nefsinin hoşlanmadığı ve ona ağır gelen şeylere karşı katlanan, onu itaatin zorluklarına ve günahlara çağıran davetçilere karşı direnmeye sevkeden, musibetler esnasında da nefsini öfkelenmekten alıkoyan “ve çok şükreden” rahatlık zamanlarında ve nimet içinde bulunduğu hallerde Rabbinin nimetlerini itiraf ederek O’na itaat ile boyun eğen, bu nimetleri O’nu razı edecek hususlarda kullanan “herkes için deliller vardır.” İşte Allah’ın âyetlerinden/delillerinden gereği gibi yararlananlar bunlardır. Sabretmeyen, Allah’ın nimetlerine karşı şükretmeyen kimse ise O’nun âyetlerinden yüz çeviren yahut onlara karşı inatlaşan ve âyetlerden gereği gibi yararlanamayan bir kimse demektir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
35. “Böylece âyetlerimiz hakkında” kendi batılları ile onları çürütmeye çalışarak “tartışanlar, kendileri için kaçacak” başlarına gelen ceza ve musibetten kendilerini kurtaracak “bir yer olmadığını bilsinler.”

32- Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun âyetlerindendir. 33- O, dilerse rüzgarı durdurur da o gemiler denizin üstünde hareketsiz kalırlar. Hiç şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için deliller vardır. 34- Yahut da (dilese yolcuların) kazandıkları (günahlar) sebebiyle o gemileri (batırıp) helâk eder. Ama birçoğunu affeder (de kurtarır). 35- Böylece âyetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.

32. O’nun rahmetinin ve kullarına inâyetinin delillerinden birisi de buharlı ve yelkenli gemiler olup büyüklükleri dolayısı ile “denizde dağlar gibi akıp giden gemiler”dir. Yüce Allah, bu gemilere büyük denizleri amade kılmış ve onları birbirinin ardı sıra gelen dalgalara karşı korumuştur. Bu gemilerin sizleri ve pek çok yük ve eşyanızı oldukça uzak bölgelere ve ülkelere taşımasını sağlamış, bu konuda yardımcı olabilecek türden sebepleri de bu konuda tedarik etmiştir. Daha sonra Yüce Allah şu buyrukları ile bu sebeplere dikkatimizi çekmektedir:
33-34. “O, dilerse” gemilerin akıp gitmesine sebep kıldığı “rüzgarı durdurur da” çeşitli türleri ile “gemiler” denizin “üstünde hareketsiz kalırlar.” Ne ileri gider, ne de geri dönebilirlerdi. Buharlı gemilerin varlığı bununla çelişmemektedir. Çünkü onların gidişleri için de rüzgarın varlığı şarttır. Yüce Allah, dileyecek olursa bu gemileri yolcularının işledikleri sebebi ile suda batırıp yok edebilir. Ancak O, kullarının günahlarını cezalandırmayı erteler ve günahları çokça affeder. “Hiç şüphesiz bunda çok sabreden” nefsinin hoşlanmadığı ve ona ağır gelen şeylere karşı katlanan, onu itaatin zorluklarına ve günahlara çağıran davetçilere karşı direnmeye sevkeden, musibetler esnasında da nefsini öfkelenmekten alıkoyan “ve çok şükreden” rahatlık zamanlarında ve nimet içinde bulunduğu hallerde Rabbinin nimetlerini itiraf ederek O’na itaat ile boyun eğen, bu nimetleri O’nu razı edecek hususlarda kullanan “herkes için deliller vardır.” İşte Allah’ın âyetlerinden/delillerinden gereği gibi yararlananlar bunlardır. Sabretmeyen, Allah’ın nimetlerine karşı şükretmeyen kimse ise O’nun âyetlerinden yüz çeviren yahut onlara karşı inatlaşan ve âyetlerden gereği gibi yararlanamayan bir kimse demektir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
35. “Böylece âyetlerimiz hakkında” kendi batılları ile onları çürütmeye çalışarak “tartışanlar, kendileri için kaçacak” başlarına gelen ceza ve musibetten kendilerini kurtaracak “bir yer olmadığını bilsinler.”

32- Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun âyetlerindendir. 33- O, dilerse rüzgarı durdurur da o gemiler denizin üstünde hareketsiz kalırlar. Hiç şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için deliller vardır. 34- Yahut da (dilese yolcuların) kazandıkları (günahlar) sebebiyle o gemileri (batırıp) helâk eder. Ama birçoğunu affeder (de kurtarır). 35- Böylece âyetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.

32. O’nun rahmetinin ve kullarına inâyetinin delillerinden birisi de buharlı ve yelkenli gemiler olup büyüklükleri dolayısı ile “denizde dağlar gibi akıp giden gemiler”dir. Yüce Allah, bu gemilere büyük denizleri amade kılmış ve onları birbirinin ardı sıra gelen dalgalara karşı korumuştur. Bu gemilerin sizleri ve pek çok yük ve eşyanızı oldukça uzak bölgelere ve ülkelere taşımasını sağlamış, bu konuda yardımcı olabilecek türden sebepleri de bu konuda tedarik etmiştir. Daha sonra Yüce Allah şu buyrukları ile bu sebeplere dikkatimizi çekmektedir:
33-34. “O, dilerse” gemilerin akıp gitmesine sebep kıldığı “rüzgarı durdurur da” çeşitli türleri ile “gemiler” denizin “üstünde hareketsiz kalırlar.” Ne ileri gider, ne de geri dönebilirlerdi. Buharlı gemilerin varlığı bununla çelişmemektedir. Çünkü onların gidişleri için de rüzgarın varlığı şarttır. Yüce Allah, dileyecek olursa bu gemileri yolcularının işledikleri sebebi ile suda batırıp yok edebilir. Ancak O, kullarının günahlarını cezalandırmayı erteler ve günahları çokça affeder. “Hiç şüphesiz bunda çok sabreden” nefsinin hoşlanmadığı ve ona ağır gelen şeylere karşı katlanan, onu itaatin zorluklarına ve günahlara çağıran davetçilere karşı direnmeye sevkeden, musibetler esnasında da nefsini öfkelenmekten alıkoyan “ve çok şükreden” rahatlık zamanlarında ve nimet içinde bulunduğu hallerde Rabbinin nimetlerini itiraf ederek O’na itaat ile boyun eğen, bu nimetleri O’nu razı edecek hususlarda kullanan “herkes için deliller vardır.” İşte Allah’ın âyetlerinden/delillerinden gereği gibi yararlananlar bunlardır. Sabretmeyen, Allah’ın nimetlerine karşı şükretmeyen kimse ise O’nun âyetlerinden yüz çeviren yahut onlara karşı inatlaşan ve âyetlerden gereği gibi yararlanamayan bir kimse demektir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
35. “Böylece âyetlerimiz hakkında” kendi batılları ile onları çürütmeye çalışarak “tartışanlar, kendileri için kaçacak” başlarına gelen ceza ve musibetten kendilerini kurtaracak “bir yer olmadığını bilsinler.”

36- Size verilmiş her ne varsa, dünya hayatının (geçici) menfaatidir. Allah’ın katındakiler ise iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır. 37- Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan uzak dururlar. Öfkelendikleri zaman da bağışlarlar. 38- Onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler, namazı dosdoğru kılarlar, işlerini aralarında istişare ile hallederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler. 39- Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman da yardımlaşarak haklarını alırlar.

36. Bu buyrukla Yüce Allah, dünya hayatına gereğinde fazla rağbet göstermemeyi buna karşılık âhirete yönelmeyi teşvik etmekte ve âhiret nimetlerine ulaştırıcı amelleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Size verilmiş” mülk, başkanlık, mal, evlat, sağlık ve bedeni afiyet kabilinden “her ne varsa, dünya hayatının (geçici) menfaatidir.” Gelip geçici, tükenmeye mahkûm ve hevesi kursakta kalan bir lezzettir. “Allah’ın katındakiler” pek büyük mükâfat, oldukça değerli ecir ve kalıcı nimetler “ise iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler için” dünya lezzetlerinden -âhiretle aralarında hayırlılık bakımından herhangi bir kıyas kabul etmeyecek derecede- “daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret nimetlerini gölgelendirecek herhangi bir keder yoktur. O nimetleri kursakta bırakacak bir husus bulunmaz. O nimetleri bırakıp başka bir yere gitmeyi istemek, söz konusu bile olmaz. Bunca mükâfatın kime ait olacağı hususu da belirtilerek bunların “iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler” için oldukları bildirilmektedir. Yani imanın zahir ve batın amellerini gerektirecek şekilde doğru bir iman ile birlikte her bir amelin aracı durumunda olan tevekkülü bir arada bulunduranlar bu mükâfata nail olurlar. Çünkü beraberinde tevekkülün bulunmadığı her bir amel, eksiktir. Tevekkül ise kulun kalbinin, sevdiği şeylerin sağlanması ve hoşlanmadığı hususların bertaraf edilmesi hususunda Yüce Allah’a güvenip dayanmasıdır.
37. “Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan uzak dururlar.” Büyük günahlar ve hayasızlıklar arasında -hepsi de büyük günah olmakla birlikte- şu fark vardır: Hayasızlıklar, zina ve benzeri insan nefsinin işlemek için bir istek ve eğilim duyduğu günahlardır. Büyük günahlar ise bu kabilden olmayanlardır. Bu ayrım, her iki tabirin bir arada zikredildiği hallerde söz konusudur. Bunların her birisi tek başına zikredilecek olursa diğeri de onun kapsamına girer. “Öfkelendikleri zaman da bağışlarlar.” Yani onlar, üstün ahlakî değerleri ve güzel davranışları huy edinmişlerdir. Hilm (kusurları affedip cezalandırmamak) onların karakteri, güzel ahlâk onların tabiatıdır. Bir kimse söylediği sözlerle yahut davranışları ile onları kızdıracak olursa onlar öfkelerini yutarlar ve gereğini yerine getirmezler. Aksine affederler. Kötülük yapana iyilikle, affedip bağışlamakla karşılık verirler. Bu affedip bağışlama sonucunda da hem kendileri için hem başkaları için pek çok maslahatlar gerçekleşir ve pek çok kötülükler de bertaraf edilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen (kötülüğü) en güzel şekliyle uzaklaştır. O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse, sanki candan bir dost oluverir. Bu (güzel haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Ona ancak (hayırdan) büyük bir paya sahip olanlar kavuşturulur”(Fussilet, 41/34-35)
38. “Onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler.” O’na itaat edip boyun eğerler, çağrısına koşarlar. Onların maksadı, O’nun rızasını elde etmek, amaçları O’na yakın olup kurtuluşa ermektir. Namaz kılmak ve zekât vermek de Allah’ın çağrısını kabul etmenin bir bölümüdür. Bundan dolayı Yüce Allah, bunların şeref ve faziletlerine delâlet etmek üzere özel olanı genel olana atfetme kabilinden bunları Rablerinin çağrısını kabul etme vasıflarına atfetmişti:“namazı dosdoğru kılarlar” yani zahiri ile batıni ile farzı ile nafilesi ile yerine getirirler. “Kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.” Zekât, akraba ve benzerlerine nafakalarını vermek gibi farz harcamaları da bütün insanlara sadaka vermek gibi müstehab harcamaları yaparlar. Dünyevî ve dinî “işlerini aralarında istişare ile hallederler.” Aralarında ortaklaşa görülmesi gereken ve hepsini ilgilendiren işlerde, kimse kendi görüşünü dayatmaz. Bu davranış onların birlikte oluşlarının, birbirlerini sevip birbirleri ile kaynaşmalarının, birbirlerine samimi olarak bağlanmalarının bir sonucudur. Akılları itibari ile üstün olduklarından dolayı hakkında fikir yürütmek ve görüş ortaya çıkarmak ihtiyacı bulunan herhangi bir işe el atmak istediklerinde, bu iş için bir araya gelip toplanırlar, biribirlerine danışırlar. O iş hakkında gerekli araştırma ve incelemeleri yaparlar. Nihâyet maslahatın ne yönde olduğunu tespit edecek olurlarsa, hemen bunu değerlendirir ve yerine getirmeye çalışırlar. Savaş, cihâd, memurların tayini, cephe kumandanlığı, hakimlik ve benzeri görevler için yetkililer tayin etmek, genel olarak dinî meselelerle ilgili araştırmalar yapmak vb. hususlar buna örnektir. Bu gibi hususlar ortak işlerdendir. Bu hususlarda doğruyu açıklığa çıkarmak için araştırma yapmak, Yüce Allah’ın sevdiği işlerdendir ve bu âyet-i kerimenin kapsamına dahildir.
39. “Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman” düşmanları tarafından onlara haksızlık yapıldığında “yardımlaşarak haklarını alırlar.” Güçlü ve izzet sahibidirler. İntikam almaktan âciz ve zelil kimseler değildirler. Yüce Allah, onları iman, Allah’a tevekkül etmek, küçük günahların bağışlanmasına sebep teşkil eden büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınmak, tam anlamı ile Allah’ın emirlerine bağlanmak, Rablerinin çağrısını kabul etmek, namaz kılmak, çeşitli ihsan ve iyilik yollarında infakta bulunmak, işlerini istişare ile halletmek ve düşmanlarına karşı güçlü olup intikam almakla nitelendirmektedir. İşte bunlar, mü’minlerin kendilerinde toplamaları gereken kamil özelliklerdir. Onların bu özelliklere sahip olmaları, bunlardan daha alt derecedeki güzel davranışları yerine getirmelerini ve bunların aksinden uzak kalmalarını da gerektirir.

36- Size verilmiş her ne varsa, dünya hayatının (geçici) menfaatidir. Allah’ın katındakiler ise iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır. 37- Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan uzak dururlar. Öfkelendikleri zaman da bağışlarlar. 38- Onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler, namazı dosdoğru kılarlar, işlerini aralarında istişare ile hallederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler. 39- Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman da yardımlaşarak haklarını alırlar.

36. Bu buyrukla Yüce Allah, dünya hayatına gereğinde fazla rağbet göstermemeyi buna karşılık âhirete yönelmeyi teşvik etmekte ve âhiret nimetlerine ulaştırıcı amelleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Size verilmiş” mülk, başkanlık, mal, evlat, sağlık ve bedeni afiyet kabilinden “her ne varsa, dünya hayatının (geçici) menfaatidir.” Gelip geçici, tükenmeye mahkûm ve hevesi kursakta kalan bir lezzettir. “Allah’ın katındakiler” pek büyük mükâfat, oldukça değerli ecir ve kalıcı nimetler “ise iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler için” dünya lezzetlerinden -âhiretle aralarında hayırlılık bakımından herhangi bir kıyas kabul etmeyecek derecede- “daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret nimetlerini gölgelendirecek herhangi bir keder yoktur. O nimetleri kursakta bırakacak bir husus bulunmaz. O nimetleri bırakıp başka bir yere gitmeyi istemek, söz konusu bile olmaz. Bunca mükâfatın kime ait olacağı hususu da belirtilerek bunların “iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler” için oldukları bildirilmektedir. Yani imanın zahir ve batın amellerini gerektirecek şekilde doğru bir iman ile birlikte her bir amelin aracı durumunda olan tevekkülü bir arada bulunduranlar bu mükâfata nail olurlar. Çünkü beraberinde tevekkülün bulunmadığı her bir amel, eksiktir. Tevekkül ise kulun kalbinin, sevdiği şeylerin sağlanması ve hoşlanmadığı hususların bertaraf edilmesi hususunda Yüce Allah’a güvenip dayanmasıdır.
37. “Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan uzak dururlar.” Büyük günahlar ve hayasızlıklar arasında -hepsi de büyük günah olmakla birlikte- şu fark vardır: Hayasızlıklar, zina ve benzeri insan nefsinin işlemek için bir istek ve eğilim duyduğu günahlardır. Büyük günahlar ise bu kabilden olmayanlardır. Bu ayrım, her iki tabirin bir arada zikredildiği hallerde söz konusudur. Bunların her birisi tek başına zikredilecek olursa diğeri de onun kapsamına girer. “Öfkelendikleri zaman da bağışlarlar.” Yani onlar, üstün ahlakî değerleri ve güzel davranışları huy edinmişlerdir. Hilm (kusurları affedip cezalandırmamak) onların karakteri, güzel ahlâk onların tabiatıdır. Bir kimse söylediği sözlerle yahut davranışları ile onları kızdıracak olursa onlar öfkelerini yutarlar ve gereğini yerine getirmezler. Aksine affederler. Kötülük yapana iyilikle, affedip bağışlamakla karşılık verirler. Bu affedip bağışlama sonucunda da hem kendileri için hem başkaları için pek çok maslahatlar gerçekleşir ve pek çok kötülükler de bertaraf edilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen (kötülüğü) en güzel şekliyle uzaklaştır. O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse, sanki candan bir dost oluverir. Bu (güzel haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Ona ancak (hayırdan) büyük bir paya sahip olanlar kavuşturulur”(Fussilet, 41/34-35)
38. “Onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler.” O’na itaat edip boyun eğerler, çağrısına koşarlar. Onların maksadı, O’nun rızasını elde etmek, amaçları O’na yakın olup kurtuluşa ermektir. Namaz kılmak ve zekât vermek de Allah’ın çağrısını kabul etmenin bir bölümüdür. Bundan dolayı Yüce Allah, bunların şeref ve faziletlerine delâlet etmek üzere özel olanı genel olana atfetme kabilinden bunları Rablerinin çağrısını kabul etme vasıflarına atfetmişti:“namazı dosdoğru kılarlar” yani zahiri ile batıni ile farzı ile nafilesi ile yerine getirirler. “Kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.” Zekât, akraba ve benzerlerine nafakalarını vermek gibi farz harcamaları da bütün insanlara sadaka vermek gibi müstehab harcamaları yaparlar. Dünyevî ve dinî “işlerini aralarında istişare ile hallederler.” Aralarında ortaklaşa görülmesi gereken ve hepsini ilgilendiren işlerde, kimse kendi görüşünü dayatmaz. Bu davranış onların birlikte oluşlarının, birbirlerini sevip birbirleri ile kaynaşmalarının, birbirlerine samimi olarak bağlanmalarının bir sonucudur. Akılları itibari ile üstün olduklarından dolayı hakkında fikir yürütmek ve görüş ortaya çıkarmak ihtiyacı bulunan herhangi bir işe el atmak istediklerinde, bu iş için bir araya gelip toplanırlar, biribirlerine danışırlar. O iş hakkında gerekli araştırma ve incelemeleri yaparlar. Nihâyet maslahatın ne yönde olduğunu tespit edecek olurlarsa, hemen bunu değerlendirir ve yerine getirmeye çalışırlar. Savaş, cihâd, memurların tayini, cephe kumandanlığı, hakimlik ve benzeri görevler için yetkililer tayin etmek, genel olarak dinî meselelerle ilgili araştırmalar yapmak vb. hususlar buna örnektir. Bu gibi hususlar ortak işlerdendir. Bu hususlarda doğruyu açıklığa çıkarmak için araştırma yapmak, Yüce Allah’ın sevdiği işlerdendir ve bu âyet-i kerimenin kapsamına dahildir.
39. “Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman” düşmanları tarafından onlara haksızlık yapıldığında “yardımlaşarak haklarını alırlar.” Güçlü ve izzet sahibidirler. İntikam almaktan âciz ve zelil kimseler değildirler. Yüce Allah, onları iman, Allah’a tevekkül etmek, küçük günahların bağışlanmasına sebep teşkil eden büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınmak, tam anlamı ile Allah’ın emirlerine bağlanmak, Rablerinin çağrısını kabul etmek, namaz kılmak, çeşitli ihsan ve iyilik yollarında infakta bulunmak, işlerini istişare ile halletmek ve düşmanlarına karşı güçlü olup intikam almakla nitelendirmektedir. İşte bunlar, mü’minlerin kendilerinde toplamaları gereken kamil özelliklerdir. Onların bu özelliklere sahip olmaları, bunlardan daha alt derecedeki güzel davranışları yerine getirmelerini ve bunların aksinden uzak kalmalarını da gerektirir.

36- Size verilmiş her ne varsa, dünya hayatının (geçici) menfaatidir. Allah’ın katındakiler ise iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır. 37- Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan uzak dururlar. Öfkelendikleri zaman da bağışlarlar. 38- Onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler, namazı dosdoğru kılarlar, işlerini aralarında istişare ile hallederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler. 39- Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman da yardımlaşarak haklarını alırlar.

36. Bu buyrukla Yüce Allah, dünya hayatına gereğinde fazla rağbet göstermemeyi buna karşılık âhirete yönelmeyi teşvik etmekte ve âhiret nimetlerine ulaştırıcı amelleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Size verilmiş” mülk, başkanlık, mal, evlat, sağlık ve bedeni afiyet kabilinden “her ne varsa, dünya hayatının (geçici) menfaatidir.” Gelip geçici, tükenmeye mahkûm ve hevesi kursakta kalan bir lezzettir. “Allah’ın katındakiler” pek büyük mükâfat, oldukça değerli ecir ve kalıcı nimetler “ise iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler için” dünya lezzetlerinden -âhiretle aralarında hayırlılık bakımından herhangi bir kıyas kabul etmeyecek derecede- “daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret nimetlerini gölgelendirecek herhangi bir keder yoktur. O nimetleri kursakta bırakacak bir husus bulunmaz. O nimetleri bırakıp başka bir yere gitmeyi istemek, söz konusu bile olmaz. Bunca mükâfatın kime ait olacağı hususu da belirtilerek bunların “iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler” için oldukları bildirilmektedir. Yani imanın zahir ve batın amellerini gerektirecek şekilde doğru bir iman ile birlikte her bir amelin aracı durumunda olan tevekkülü bir arada bulunduranlar bu mükâfata nail olurlar. Çünkü beraberinde tevekkülün bulunmadığı her bir amel, eksiktir. Tevekkül ise kulun kalbinin, sevdiği şeylerin sağlanması ve hoşlanmadığı hususların bertaraf edilmesi hususunda Yüce Allah’a güvenip dayanmasıdır.
37. “Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan uzak dururlar.” Büyük günahlar ve hayasızlıklar arasında -hepsi de büyük günah olmakla birlikte- şu fark vardır: Hayasızlıklar, zina ve benzeri insan nefsinin işlemek için bir istek ve eğilim duyduğu günahlardır. Büyük günahlar ise bu kabilden olmayanlardır. Bu ayrım, her iki tabirin bir arada zikredildiği hallerde söz konusudur. Bunların her birisi tek başına zikredilecek olursa diğeri de onun kapsamına girer. “Öfkelendikleri zaman da bağışlarlar.” Yani onlar, üstün ahlakî değerleri ve güzel davranışları huy edinmişlerdir. Hilm (kusurları affedip cezalandırmamak) onların karakteri, güzel ahlâk onların tabiatıdır. Bir kimse söylediği sözlerle yahut davranışları ile onları kızdıracak olursa onlar öfkelerini yutarlar ve gereğini yerine getirmezler. Aksine affederler. Kötülük yapana iyilikle, affedip bağışlamakla karşılık verirler. Bu affedip bağışlama sonucunda da hem kendileri için hem başkaları için pek çok maslahatlar gerçekleşir ve pek çok kötülükler de bertaraf edilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen (kötülüğü) en güzel şekliyle uzaklaştır. O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse, sanki candan bir dost oluverir. Bu (güzel haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Ona ancak (hayırdan) büyük bir paya sahip olanlar kavuşturulur”(Fussilet, 41/34-35)
38. “Onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler.” O’na itaat edip boyun eğerler, çağrısına koşarlar. Onların maksadı, O’nun rızasını elde etmek, amaçları O’na yakın olup kurtuluşa ermektir. Namaz kılmak ve zekât vermek de Allah’ın çağrısını kabul etmenin bir bölümüdür. Bundan dolayı Yüce Allah, bunların şeref ve faziletlerine delâlet etmek üzere özel olanı genel olana atfetme kabilinden bunları Rablerinin çağrısını kabul etme vasıflarına atfetmişti:“namazı dosdoğru kılarlar” yani zahiri ile batıni ile farzı ile nafilesi ile yerine getirirler. “Kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.” Zekât, akraba ve benzerlerine nafakalarını vermek gibi farz harcamaları da bütün insanlara sadaka vermek gibi müstehab harcamaları yaparlar. Dünyevî ve dinî “işlerini aralarında istişare ile hallederler.” Aralarında ortaklaşa görülmesi gereken ve hepsini ilgilendiren işlerde, kimse kendi görüşünü dayatmaz. Bu davranış onların birlikte oluşlarının, birbirlerini sevip birbirleri ile kaynaşmalarının, birbirlerine samimi olarak bağlanmalarının bir sonucudur. Akılları itibari ile üstün olduklarından dolayı hakkında fikir yürütmek ve görüş ortaya çıkarmak ihtiyacı bulunan herhangi bir işe el atmak istediklerinde, bu iş için bir araya gelip toplanırlar, biribirlerine danışırlar. O iş hakkında gerekli araştırma ve incelemeleri yaparlar. Nihâyet maslahatın ne yönde olduğunu tespit edecek olurlarsa, hemen bunu değerlendirir ve yerine getirmeye çalışırlar. Savaş, cihâd, memurların tayini, cephe kumandanlığı, hakimlik ve benzeri görevler için yetkililer tayin etmek, genel olarak dinî meselelerle ilgili araştırmalar yapmak vb. hususlar buna örnektir. Bu gibi hususlar ortak işlerdendir. Bu hususlarda doğruyu açıklığa çıkarmak için araştırma yapmak, Yüce Allah’ın sevdiği işlerdendir ve bu âyet-i kerimenin kapsamına dahildir.
39. “Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman” düşmanları tarafından onlara haksızlık yapıldığında “yardımlaşarak haklarını alırlar.” Güçlü ve izzet sahibidirler. İntikam almaktan âciz ve zelil kimseler değildirler. Yüce Allah, onları iman, Allah’a tevekkül etmek, küçük günahların bağışlanmasına sebep teşkil eden büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınmak, tam anlamı ile Allah’ın emirlerine bağlanmak, Rablerinin çağrısını kabul etmek, namaz kılmak, çeşitli ihsan ve iyilik yollarında infakta bulunmak, işlerini istişare ile halletmek ve düşmanlarına karşı güçlü olup intikam almakla nitelendirmektedir. İşte bunlar, mü’minlerin kendilerinde toplamaları gereken kamil özelliklerdir. Onların bu özelliklere sahip olmaları, bunlardan daha alt derecedeki güzel davranışları yerine getirmelerini ve bunların aksinden uzak kalmalarını da gerektirir.

36- Size verilmiş her ne varsa, dünya hayatının (geçici) menfaatidir. Allah’ın katındakiler ise iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır. 37- Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan uzak dururlar. Öfkelendikleri zaman da bağışlarlar. 38- Onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler, namazı dosdoğru kılarlar, işlerini aralarında istişare ile hallederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler. 39- Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman da yardımlaşarak haklarını alırlar.

36. Bu buyrukla Yüce Allah, dünya hayatına gereğinde fazla rağbet göstermemeyi buna karşılık âhirete yönelmeyi teşvik etmekte ve âhiret nimetlerine ulaştırıcı amelleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Size verilmiş” mülk, başkanlık, mal, evlat, sağlık ve bedeni afiyet kabilinden “her ne varsa, dünya hayatının (geçici) menfaatidir.” Gelip geçici, tükenmeye mahkûm ve hevesi kursakta kalan bir lezzettir. “Allah’ın katındakiler” pek büyük mükâfat, oldukça değerli ecir ve kalıcı nimetler “ise iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler için” dünya lezzetlerinden -âhiretle aralarında hayırlılık bakımından herhangi bir kıyas kabul etmeyecek derecede- “daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” Çünkü âhiret nimetlerini gölgelendirecek herhangi bir keder yoktur. O nimetleri kursakta bırakacak bir husus bulunmaz. O nimetleri bırakıp başka bir yere gitmeyi istemek, söz konusu bile olmaz. Bunca mükâfatın kime ait olacağı hususu da belirtilerek bunların “iman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler” için oldukları bildirilmektedir. Yani imanın zahir ve batın amellerini gerektirecek şekilde doğru bir iman ile birlikte her bir amelin aracı durumunda olan tevekkülü bir arada bulunduranlar bu mükâfata nail olurlar. Çünkü beraberinde tevekkülün bulunmadığı her bir amel, eksiktir. Tevekkül ise kulun kalbinin, sevdiği şeylerin sağlanması ve hoşlanmadığı hususların bertaraf edilmesi hususunda Yüce Allah’a güvenip dayanmasıdır.
37. “Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan uzak dururlar.” Büyük günahlar ve hayasızlıklar arasında -hepsi de büyük günah olmakla birlikte- şu fark vardır: Hayasızlıklar, zina ve benzeri insan nefsinin işlemek için bir istek ve eğilim duyduğu günahlardır. Büyük günahlar ise bu kabilden olmayanlardır. Bu ayrım, her iki tabirin bir arada zikredildiği hallerde söz konusudur. Bunların her birisi tek başına zikredilecek olursa diğeri de onun kapsamına girer. “Öfkelendikleri zaman da bağışlarlar.” Yani onlar, üstün ahlakî değerleri ve güzel davranışları huy edinmişlerdir. Hilm (kusurları affedip cezalandırmamak) onların karakteri, güzel ahlâk onların tabiatıdır. Bir kimse söylediği sözlerle yahut davranışları ile onları kızdıracak olursa onlar öfkelerini yutarlar ve gereğini yerine getirmezler. Aksine affederler. Kötülük yapana iyilikle, affedip bağışlamakla karşılık verirler. Bu affedip bağışlama sonucunda da hem kendileri için hem başkaları için pek çok maslahatlar gerçekleşir ve pek çok kötülükler de bertaraf edilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen (kötülüğü) en güzel şekliyle uzaklaştır. O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse, sanki candan bir dost oluverir. Bu (güzel haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Ona ancak (hayırdan) büyük bir paya sahip olanlar kavuşturulur”(Fussilet, 41/34-35)
38. “Onlar, Rablerinin çağrısını kabul ederler.” O’na itaat edip boyun eğerler, çağrısına koşarlar. Onların maksadı, O’nun rızasını elde etmek, amaçları O’na yakın olup kurtuluşa ermektir. Namaz kılmak ve zekât vermek de Allah’ın çağrısını kabul etmenin bir bölümüdür. Bundan dolayı Yüce Allah, bunların şeref ve faziletlerine delâlet etmek üzere özel olanı genel olana atfetme kabilinden bunları Rablerinin çağrısını kabul etme vasıflarına atfetmişti:“namazı dosdoğru kılarlar” yani zahiri ile batıni ile farzı ile nafilesi ile yerine getirirler. “Kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.” Zekât, akraba ve benzerlerine nafakalarını vermek gibi farz harcamaları da bütün insanlara sadaka vermek gibi müstehab harcamaları yaparlar. Dünyevî ve dinî “işlerini aralarında istişare ile hallederler.” Aralarında ortaklaşa görülmesi gereken ve hepsini ilgilendiren işlerde, kimse kendi görüşünü dayatmaz. Bu davranış onların birlikte oluşlarının, birbirlerini sevip birbirleri ile kaynaşmalarının, birbirlerine samimi olarak bağlanmalarının bir sonucudur. Akılları itibari ile üstün olduklarından dolayı hakkında fikir yürütmek ve görüş ortaya çıkarmak ihtiyacı bulunan herhangi bir işe el atmak istediklerinde, bu iş için bir araya gelip toplanırlar, biribirlerine danışırlar. O iş hakkında gerekli araştırma ve incelemeleri yaparlar. Nihâyet maslahatın ne yönde olduğunu tespit edecek olurlarsa, hemen bunu değerlendirir ve yerine getirmeye çalışırlar. Savaş, cihâd, memurların tayini, cephe kumandanlığı, hakimlik ve benzeri görevler için yetkililer tayin etmek, genel olarak dinî meselelerle ilgili araştırmalar yapmak vb. hususlar buna örnektir. Bu gibi hususlar ortak işlerdendir. Bu hususlarda doğruyu açıklığa çıkarmak için araştırma yapmak, Yüce Allah’ın sevdiği işlerdendir ve bu âyet-i kerimenin kapsamına dahildir.
39. “Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman” düşmanları tarafından onlara haksızlık yapıldığında “yardımlaşarak haklarını alırlar.” Güçlü ve izzet sahibidirler. İntikam almaktan âciz ve zelil kimseler değildirler. Yüce Allah, onları iman, Allah’a tevekkül etmek, küçük günahların bağışlanmasına sebep teşkil eden büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınmak, tam anlamı ile Allah’ın emirlerine bağlanmak, Rablerinin çağrısını kabul etmek, namaz kılmak, çeşitli ihsan ve iyilik yollarında infakta bulunmak, işlerini istişare ile halletmek ve düşmanlarına karşı güçlü olup intikam almakla nitelendirmektedir. İşte bunlar, mü’minlerin kendilerinde toplamaları gereken kamil özelliklerdir. Onların bu özelliklere sahip olmaları, bunlardan daha alt derecedeki güzel davranışları yerine getirmelerini ve bunların aksinden uzak kalmalarını da gerektirir.

40- Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir. Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez. 41- Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur. 42- Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir. İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır. 43- Kim de sabreder ve bağışlarsa hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.

40. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede cezalandırmanın çeşitli mertebelerini söz konusu etmektedir. Bunlar üç mertebedir: Adalet, fazilet ve zulüm. Adalet mertebesi, kötülüğe ne eksik ne de fazla, tam onun dengi bir kötülükle karşılık vermektir. Cana can, her bir organa karşılık onun benzeri bir organ, malın da misli ile tazminatının ödenmesi gibi. Fazilet mertebesi ise kötülük yapanı affedip arayı düzeltmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir.” Böylesine Allah, pek büyük bir mükâfat ve pek çok sevap verir. Yüce Allah’ın affetmekte ıslahı/düzeltmeyi şart koşması, eğer suç işleyen kimse affedilmeye layık değilse ve şer’î maslahat da onun cezalandırmasını gerektiriyor ise o takdirde affetmenin dinen istenen bir iş olmadığının anlaşılması içindir. Affedenin mükâfatının Allah’a ait olduğunun belirtilmesi, kişiyi affa teşvik etmekte ve onu diğer insanlara Allah’ın kendisine muamele etmesini istediği şekilde muamele etmesi için gayrete getirmektedir. Kul, Allah’ın kendisini affetmesini istediği gibi, o da Allah’ın kullarını affetmelidir. Allah’ın kendisine müsamaha göstermesini istediği gibi o da onlara müsamaha göstermelidir. Hiç şüphesiz amellere verilen karşılık, amellerin türünden olur. Zulüm mertebesine gelince bunu da Yüce Allah:“Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez” buyruğunda zikretmektedir. Yani O, ilk olarak başkalarına haksızlık edenleri yahut da suç işleyene işlediği suçtan daha fazlası ile karşılık verenleri sevmez. Çünkü yapılan haksızlığa fazlasıyla karşılık vermek de bir zulümdür.
41. “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur.” Bu hususta onlar için bir sorumluluk ve ceza söz konusu değildir. Yüce Allah’ın:“Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman da yardımlaşarak haklarını alırlar” buyruğu ile: “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa” buyruğu, (bunlara dengi ile karşılık verilmesi için) haksızlığın ve zulmün meydana gelmesinin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Herhangi bir şey yapmaksızın başkasına haksızlık yapmak ve ona zulmetmeyi istemek halinde ise bunun misli ile cezalandırılması söz konusu değildir. O takdirde onun, bu gibi hallerde söylediği söz yahut ondan sadır olan fiilden vazgeçmesini sağlayacak şekilde tedip edilmesi gerekir.
42. “Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir.” Bunlar, şer’î bir ceza ile bunlar cezalandırılır. Bu da her türlü zulmü, insanlara kanlarında, mallarında ve haysiyetlerinde haksızlık etme hallerini kapsar. “İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Zulüm ve haksızlıkları oranında kalpleri ve bedenleri acıtan, inciten bir azap vardır.
43. “Kim de” başkalarının eziyetlerine karşı “sabreder ve” onları, yaptıklarını müsamaha ile karşılamak sureti ile “bağışlarsa, hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.” Yani bunlar, Yüce Allah’ın teşvik ettiği, özellikle vurguladığı ve ancak sabredenlerle pek büyük pay sahibi olan kimselerin yapabileceği işlerdendir. Bu gibi işlere de ancak sağlam karar sahibi, gayretli, akıl ve basiret sahibi kimseler muvaffak kılınır. Çünkü nefis adına sözlü veya fiili olarak intikam almaktan vazgeçmek, nefse en ağır gelen işlerdendir. Eziyetlere sabredip eziyet edeni affedip bağışlamak ve hele ona iyilikle karşılık vermek, zordan da öte bir şeydir. Ancak bu, Allah’ın kolaylaştırdığı kimseler ile bu vasfa sahip olmak için nefsine karşı mücadele veren ve bu uğurda Allah’tan yardım isteyen kimseler için pek kolaydır. Bundan sonra kul, artık bunun tadını alır, zevkine varır, etkilerini de görürse, böyle davranışlar gönül rahatlığıyla ve kolaylıkla yapılan birer ahlâkî davranış halini alır ve zevkle yapılırlar.

40- Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir. Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez. 41- Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur. 42- Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir. İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır. 43- Kim de sabreder ve bağışlarsa hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.

40. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede cezalandırmanın çeşitli mertebelerini söz konusu etmektedir. Bunlar üç mertebedir: Adalet, fazilet ve zulüm. Adalet mertebesi, kötülüğe ne eksik ne de fazla, tam onun dengi bir kötülükle karşılık vermektir. Cana can, her bir organa karşılık onun benzeri bir organ, malın da misli ile tazminatının ödenmesi gibi. Fazilet mertebesi ise kötülük yapanı affedip arayı düzeltmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir.” Böylesine Allah, pek büyük bir mükâfat ve pek çok sevap verir. Yüce Allah’ın affetmekte ıslahı/düzeltmeyi şart koşması, eğer suç işleyen kimse affedilmeye layık değilse ve şer’î maslahat da onun cezalandırmasını gerektiriyor ise o takdirde affetmenin dinen istenen bir iş olmadığının anlaşılması içindir. Affedenin mükâfatının Allah’a ait olduğunun belirtilmesi, kişiyi affa teşvik etmekte ve onu diğer insanlara Allah’ın kendisine muamele etmesini istediği şekilde muamele etmesi için gayrete getirmektedir. Kul, Allah’ın kendisini affetmesini istediği gibi, o da Allah’ın kullarını affetmelidir. Allah’ın kendisine müsamaha göstermesini istediği gibi o da onlara müsamaha göstermelidir. Hiç şüphesiz amellere verilen karşılık, amellerin türünden olur. Zulüm mertebesine gelince bunu da Yüce Allah:“Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez” buyruğunda zikretmektedir. Yani O, ilk olarak başkalarına haksızlık edenleri yahut da suç işleyene işlediği suçtan daha fazlası ile karşılık verenleri sevmez. Çünkü yapılan haksızlığa fazlasıyla karşılık vermek de bir zulümdür.
41. “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur.” Bu hususta onlar için bir sorumluluk ve ceza söz konusu değildir. Yüce Allah’ın:“Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman da yardımlaşarak haklarını alırlar” buyruğu ile: “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa” buyruğu, (bunlara dengi ile karşılık verilmesi için) haksızlığın ve zulmün meydana gelmesinin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Herhangi bir şey yapmaksızın başkasına haksızlık yapmak ve ona zulmetmeyi istemek halinde ise bunun misli ile cezalandırılması söz konusu değildir. O takdirde onun, bu gibi hallerde söylediği söz yahut ondan sadır olan fiilden vazgeçmesini sağlayacak şekilde tedip edilmesi gerekir.
42. “Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir.” Bunlar, şer’î bir ceza ile bunlar cezalandırılır. Bu da her türlü zulmü, insanlara kanlarında, mallarında ve haysiyetlerinde haksızlık etme hallerini kapsar. “İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Zulüm ve haksızlıkları oranında kalpleri ve bedenleri acıtan, inciten bir azap vardır.
43. “Kim de” başkalarının eziyetlerine karşı “sabreder ve” onları, yaptıklarını müsamaha ile karşılamak sureti ile “bağışlarsa, hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.” Yani bunlar, Yüce Allah’ın teşvik ettiği, özellikle vurguladığı ve ancak sabredenlerle pek büyük pay sahibi olan kimselerin yapabileceği işlerdendir. Bu gibi işlere de ancak sağlam karar sahibi, gayretli, akıl ve basiret sahibi kimseler muvaffak kılınır. Çünkü nefis adına sözlü veya fiili olarak intikam almaktan vazgeçmek, nefse en ağır gelen işlerdendir. Eziyetlere sabredip eziyet edeni affedip bağışlamak ve hele ona iyilikle karşılık vermek, zordan da öte bir şeydir. Ancak bu, Allah’ın kolaylaştırdığı kimseler ile bu vasfa sahip olmak için nefsine karşı mücadele veren ve bu uğurda Allah’tan yardım isteyen kimseler için pek kolaydır. Bundan sonra kul, artık bunun tadını alır, zevkine varır, etkilerini de görürse, böyle davranışlar gönül rahatlığıyla ve kolaylıkla yapılan birer ahlâkî davranış halini alır ve zevkle yapılırlar.

40- Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir. Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez. 41- Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur. 42- Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir. İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır. 43- Kim de sabreder ve bağışlarsa hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.

40. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede cezalandırmanın çeşitli mertebelerini söz konusu etmektedir. Bunlar üç mertebedir: Adalet, fazilet ve zulüm. Adalet mertebesi, kötülüğe ne eksik ne de fazla, tam onun dengi bir kötülükle karşılık vermektir. Cana can, her bir organa karşılık onun benzeri bir organ, malın da misli ile tazminatının ödenmesi gibi. Fazilet mertebesi ise kötülük yapanı affedip arayı düzeltmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir.” Böylesine Allah, pek büyük bir mükâfat ve pek çok sevap verir. Yüce Allah’ın affetmekte ıslahı/düzeltmeyi şart koşması, eğer suç işleyen kimse affedilmeye layık değilse ve şer’î maslahat da onun cezalandırmasını gerektiriyor ise o takdirde affetmenin dinen istenen bir iş olmadığının anlaşılması içindir. Affedenin mükâfatının Allah’a ait olduğunun belirtilmesi, kişiyi affa teşvik etmekte ve onu diğer insanlara Allah’ın kendisine muamele etmesini istediği şekilde muamele etmesi için gayrete getirmektedir. Kul, Allah’ın kendisini affetmesini istediği gibi, o da Allah’ın kullarını affetmelidir. Allah’ın kendisine müsamaha göstermesini istediği gibi o da onlara müsamaha göstermelidir. Hiç şüphesiz amellere verilen karşılık, amellerin türünden olur. Zulüm mertebesine gelince bunu da Yüce Allah:“Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez” buyruğunda zikretmektedir. Yani O, ilk olarak başkalarına haksızlık edenleri yahut da suç işleyene işlediği suçtan daha fazlası ile karşılık verenleri sevmez. Çünkü yapılan haksızlığa fazlasıyla karşılık vermek de bir zulümdür.
41. “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur.” Bu hususta onlar için bir sorumluluk ve ceza söz konusu değildir. Yüce Allah’ın:“Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman da yardımlaşarak haklarını alırlar” buyruğu ile: “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa” buyruğu, (bunlara dengi ile karşılık verilmesi için) haksızlığın ve zulmün meydana gelmesinin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Herhangi bir şey yapmaksızın başkasına haksızlık yapmak ve ona zulmetmeyi istemek halinde ise bunun misli ile cezalandırılması söz konusu değildir. O takdirde onun, bu gibi hallerde söylediği söz yahut ondan sadır olan fiilden vazgeçmesini sağlayacak şekilde tedip edilmesi gerekir.
42. “Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir.” Bunlar, şer’î bir ceza ile bunlar cezalandırılır. Bu da her türlü zulmü, insanlara kanlarında, mallarında ve haysiyetlerinde haksızlık etme hallerini kapsar. “İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Zulüm ve haksızlıkları oranında kalpleri ve bedenleri acıtan, inciten bir azap vardır.
43. “Kim de” başkalarının eziyetlerine karşı “sabreder ve” onları, yaptıklarını müsamaha ile karşılamak sureti ile “bağışlarsa, hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.” Yani bunlar, Yüce Allah’ın teşvik ettiği, özellikle vurguladığı ve ancak sabredenlerle pek büyük pay sahibi olan kimselerin yapabileceği işlerdendir. Bu gibi işlere de ancak sağlam karar sahibi, gayretli, akıl ve basiret sahibi kimseler muvaffak kılınır. Çünkü nefis adına sözlü veya fiili olarak intikam almaktan vazgeçmek, nefse en ağır gelen işlerdendir. Eziyetlere sabredip eziyet edeni affedip bağışlamak ve hele ona iyilikle karşılık vermek, zordan da öte bir şeydir. Ancak bu, Allah’ın kolaylaştırdığı kimseler ile bu vasfa sahip olmak için nefsine karşı mücadele veren ve bu uğurda Allah’tan yardım isteyen kimseler için pek kolaydır. Bundan sonra kul, artık bunun tadını alır, zevkine varır, etkilerini de görürse, böyle davranışlar gönül rahatlığıyla ve kolaylıkla yapılan birer ahlâkî davranış halini alır ve zevkle yapılırlar.

40- Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir. Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez. 41- Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur. 42- Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir. İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır. 43- Kim de sabreder ve bağışlarsa hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.

40. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede cezalandırmanın çeşitli mertebelerini söz konusu etmektedir. Bunlar üç mertebedir: Adalet, fazilet ve zulüm. Adalet mertebesi, kötülüğe ne eksik ne de fazla, tam onun dengi bir kötülükle karşılık vermektir. Cana can, her bir organa karşılık onun benzeri bir organ, malın da misli ile tazminatının ödenmesi gibi. Fazilet mertebesi ise kötülük yapanı affedip arayı düzeltmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ama kim affeder ve arayı düzeltirse artık onun mükâfatını vermek, Allah’a aittir.” Böylesine Allah, pek büyük bir mükâfat ve pek çok sevap verir. Yüce Allah’ın affetmekte ıslahı/düzeltmeyi şart koşması, eğer suç işleyen kimse affedilmeye layık değilse ve şer’î maslahat da onun cezalandırmasını gerektiriyor ise o takdirde affetmenin dinen istenen bir iş olmadığının anlaşılması içindir. Affedenin mükâfatının Allah’a ait olduğunun belirtilmesi, kişiyi affa teşvik etmekte ve onu diğer insanlara Allah’ın kendisine muamele etmesini istediği şekilde muamele etmesi için gayrete getirmektedir. Kul, Allah’ın kendisini affetmesini istediği gibi, o da Allah’ın kullarını affetmelidir. Allah’ın kendisine müsamaha göstermesini istediği gibi o da onlara müsamaha göstermelidir. Hiç şüphesiz amellere verilen karşılık, amellerin türünden olur. Zulüm mertebesine gelince bunu da Yüce Allah:“Şüphe yok ki O, zalimleri sevmez” buyruğunda zikretmektedir. Yani O, ilk olarak başkalarına haksızlık edenleri yahut da suç işleyene işlediği suçtan daha fazlası ile karşılık verenleri sevmez. Çünkü yapılan haksızlığa fazlasıyla karşılık vermek de bir zulümdür.
41. “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, onlara bir vebal yoktur.” Bu hususta onlar için bir sorumluluk ve ceza söz konusu değildir. Yüce Allah’ın:“Onlar, haksızlığa uğradıkları zaman da yardımlaşarak haklarını alırlar” buyruğu ile: “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa” buyruğu, (bunlara dengi ile karşılık verilmesi için) haksızlığın ve zulmün meydana gelmesinin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Herhangi bir şey yapmaksızın başkasına haksızlık yapmak ve ona zulmetmeyi istemek halinde ise bunun misli ile cezalandırılması söz konusu değildir. O takdirde onun, bu gibi hallerde söylediği söz yahut ondan sadır olan fiilden vazgeçmesini sağlayacak şekilde tedip edilmesi gerekir.
42. “Vebal, ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenleredir.” Bunlar, şer’î bir ceza ile bunlar cezalandırılır. Bu da her türlü zulmü, insanlara kanlarında, mallarında ve haysiyetlerinde haksızlık etme hallerini kapsar. “İşte onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Zulüm ve haksızlıkları oranında kalpleri ve bedenleri acıtan, inciten bir azap vardır.
43. “Kim de” başkalarının eziyetlerine karşı “sabreder ve” onları, yaptıklarını müsamaha ile karşılamak sureti ile “bağışlarsa, hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.” Yani bunlar, Yüce Allah’ın teşvik ettiği, özellikle vurguladığı ve ancak sabredenlerle pek büyük pay sahibi olan kimselerin yapabileceği işlerdendir. Bu gibi işlere de ancak sağlam karar sahibi, gayretli, akıl ve basiret sahibi kimseler muvaffak kılınır. Çünkü nefis adına sözlü veya fiili olarak intikam almaktan vazgeçmek, nefse en ağır gelen işlerdendir. Eziyetlere sabredip eziyet edeni affedip bağışlamak ve hele ona iyilikle karşılık vermek, zordan da öte bir şeydir. Ancak bu, Allah’ın kolaylaştırdığı kimseler ile bu vasfa sahip olmak için nefsine karşı mücadele veren ve bu uğurda Allah’tan yardım isteyen kimseler için pek kolaydır. Bundan sonra kul, artık bunun tadını alır, zevkine varır, etkilerini de görürse, böyle davranışlar gönül rahatlığıyla ve kolaylıkla yapılan birer ahlâkî davranış halini alır ve zevkle yapılırlar.

44- Allah kimi saptırırsa artık O’ndan sonra onun hiçbir dostu olmaz. Azabı gördüklerinde zalimlerin:(Dünyaya) dönmenin bir yolu yok mu?” dediklerini görürsün. 45- Onların zilletten dolayı boyunlarını bükmüş ve (korkudan ateşe) göz ucuyla bakar bir halde ateşe sokulduklarını görürsün. İman edenler derler ki:“Asıl hüsrana uğrayanlar, hem kendilerini hem de ailelerini Kıyamet gününde hüsrana sürükleyenlerdir.” Haberiniz olsun ki zalimler, sürekli bir azap içindedirler. 46- Onların Allah’tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun için hiçbir (kurtuluş) yolu yoktur.

44. Yüce Allah, hidâyete iletenin ve saptıranın yalnızca kendisi olduğunu haber vermektedir.. “Allah” zulmü sebebi ile “kimi saptırırsa artık O’ndan sonra onun” işlerini üstlenecek ve onu hidâyete iletecek “hiçbir dostu olmaz.”“Azabı” korkunç bir manzara, dehşetli ve zor bir hal içinde “gördüklerinde” pek büyük bir pişmanlık ve geçmişte yaptıklarına pek büyük bir keder ve üzüntü duyarak “zalimlerin: (Dünyaya) dönmenin bir yolu yok mu?” yani daha önce işlediklerimizden başka iyi işler yapalım diye dünyaya dönmemiz için bir yol, bir çare var mıdır? “dediklerini görürsün.” Bu ise imkânsız bir şeyi istemektir.
45. “Onların zilletten dolayı boyunlarını bükmüş” kalplerindeki duygular sebebi ile bedenleri zelil olmuş “ve (korkudan ateşe) göz ucuyla” Yani ateşe, heybetinden ve ondan korktukları için gizlice ve fark ettirmeden “bakar bir halde ateşe sokulduklarını görürsün.”“İman edenler” insanların âkıbetleri açıkça belli olup da doğru söyleyen kimseler ile öyle olmayanlar birbirlerinden açıkça ayırt edildiklerinde “derler ki: Asıl” gerçek anlamda “hüsrana uğrayanlar, hem kendilerini hem de yakınlarını Kıyamet gününde hüsrana sürükleyenlerdir.” Çünkü bunlar, pek büyük mükâfatı ellerinden kaçırmışlar, can yakıcı cezaya maruz kalmışlar, kendileri ile yakınları birbirlerinden ayrı bırakılmışlardır ve bir daha da bir araya gelemeyeceklerdir. “Haberiniz olsun ki” küfür ve masiyetlerle kendilerine zulmeden “zalimler, sürekli bir azap içindedirler.” Bu azabın ortasında olacaklardır. Hiçbir zaman içinden çıkmamak üzere o azabın içerisinde kalacaklardır. Asla bu azapları hafifletilmeyecek ve onlar orada kurtuluş ümitlerini de kaybetmiş olacaklardır.
46. “Onların Allah’tan başka” dünyada iken kurdukları boş hayallerin aksine “kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur.” Kıyamet gününde hem kendileri hem de başkaları açıkça şunu göreceklerdir: Onların dünyada iken ümit bağladıkları bağlar paramparça olmuş, çareler de tükenmiş olacaktır. Allah’ın azabı kendilerine geldi mi, bu azabı hiç kimse onlardan uzaklaştıramayacaktır. “Allah kimi saptırırsa artık onun için” hidâyete ulaştıracak “hiçbir (kurtuluş) yolu yoktur.” Çünkü böyleleri Allah’a koştukları ortakların kendilerine fayda sağlayacaklarını ve zararları önleyeceklerini zannetmekle haktan sapmıştırlar. İşte o vakit sapıklıkları açıkça ortaya çıkmış olacaktır.

44- Allah kimi saptırırsa artık O’ndan sonra onun hiçbir dostu olmaz. Azabı gördüklerinde zalimlerin:(Dünyaya) dönmenin bir yolu yok mu?” dediklerini görürsün. 45- Onların zilletten dolayı boyunlarını bükmüş ve (korkudan ateşe) göz ucuyla bakar bir halde ateşe sokulduklarını görürsün. İman edenler derler ki:“Asıl hüsrana uğrayanlar, hem kendilerini hem de ailelerini Kıyamet gününde hüsrana sürükleyenlerdir.” Haberiniz olsun ki zalimler, sürekli bir azap içindedirler. 46- Onların Allah’tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun için hiçbir (kurtuluş) yolu yoktur.

44. Yüce Allah, hidâyete iletenin ve saptıranın yalnızca kendisi olduğunu haber vermektedir.. “Allah” zulmü sebebi ile “kimi saptırırsa artık O’ndan sonra onun” işlerini üstlenecek ve onu hidâyete iletecek “hiçbir dostu olmaz.”“Azabı” korkunç bir manzara, dehşetli ve zor bir hal içinde “gördüklerinde” pek büyük bir pişmanlık ve geçmişte yaptıklarına pek büyük bir keder ve üzüntü duyarak “zalimlerin: (Dünyaya) dönmenin bir yolu yok mu?” yani daha önce işlediklerimizden başka iyi işler yapalım diye dünyaya dönmemiz için bir yol, bir çare var mıdır? “dediklerini görürsün.” Bu ise imkânsız bir şeyi istemektir.
45. “Onların zilletten dolayı boyunlarını bükmüş” kalplerindeki duygular sebebi ile bedenleri zelil olmuş “ve (korkudan ateşe) göz ucuyla” Yani ateşe, heybetinden ve ondan korktukları için gizlice ve fark ettirmeden “bakar bir halde ateşe sokulduklarını görürsün.”“İman edenler” insanların âkıbetleri açıkça belli olup da doğru söyleyen kimseler ile öyle olmayanlar birbirlerinden açıkça ayırt edildiklerinde “derler ki: Asıl” gerçek anlamda “hüsrana uğrayanlar, hem kendilerini hem de yakınlarını Kıyamet gününde hüsrana sürükleyenlerdir.” Çünkü bunlar, pek büyük mükâfatı ellerinden kaçırmışlar, can yakıcı cezaya maruz kalmışlar, kendileri ile yakınları birbirlerinden ayrı bırakılmışlardır ve bir daha da bir araya gelemeyeceklerdir. “Haberiniz olsun ki” küfür ve masiyetlerle kendilerine zulmeden “zalimler, sürekli bir azap içindedirler.” Bu azabın ortasında olacaklardır. Hiçbir zaman içinden çıkmamak üzere o azabın içerisinde kalacaklardır. Asla bu azapları hafifletilmeyecek ve onlar orada kurtuluş ümitlerini de kaybetmiş olacaklardır.
46. “Onların Allah’tan başka” dünyada iken kurdukları boş hayallerin aksine “kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur.” Kıyamet gününde hem kendileri hem de başkaları açıkça şunu göreceklerdir: Onların dünyada iken ümit bağladıkları bağlar paramparça olmuş, çareler de tükenmiş olacaktır. Allah’ın azabı kendilerine geldi mi, bu azabı hiç kimse onlardan uzaklaştıramayacaktır. “Allah kimi saptırırsa artık onun için” hidâyete ulaştıracak “hiçbir (kurtuluş) yolu yoktur.” Çünkü böyleleri Allah’a koştukları ortakların kendilerine fayda sağlayacaklarını ve zararları önleyeceklerini zannetmekle haktan sapmıştırlar. İşte o vakit sapıklıkları açıkça ortaya çıkmış olacaktır.

44- Allah kimi saptırırsa artık O’ndan sonra onun hiçbir dostu olmaz. Azabı gördüklerinde zalimlerin:(Dünyaya) dönmenin bir yolu yok mu?” dediklerini görürsün. 45- Onların zilletten dolayı boyunlarını bükmüş ve (korkudan ateşe) göz ucuyla bakar bir halde ateşe sokulduklarını görürsün. İman edenler derler ki:“Asıl hüsrana uğrayanlar, hem kendilerini hem de ailelerini Kıyamet gününde hüsrana sürükleyenlerdir.” Haberiniz olsun ki zalimler, sürekli bir azap içindedirler. 46- Onların Allah’tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun için hiçbir (kurtuluş) yolu yoktur.

44. Yüce Allah, hidâyete iletenin ve saptıranın yalnızca kendisi olduğunu haber vermektedir.. “Allah” zulmü sebebi ile “kimi saptırırsa artık O’ndan sonra onun” işlerini üstlenecek ve onu hidâyete iletecek “hiçbir dostu olmaz.”“Azabı” korkunç bir manzara, dehşetli ve zor bir hal içinde “gördüklerinde” pek büyük bir pişmanlık ve geçmişte yaptıklarına pek büyük bir keder ve üzüntü duyarak “zalimlerin: (Dünyaya) dönmenin bir yolu yok mu?” yani daha önce işlediklerimizden başka iyi işler yapalım diye dünyaya dönmemiz için bir yol, bir çare var mıdır? “dediklerini görürsün.” Bu ise imkânsız bir şeyi istemektir.
45. “Onların zilletten dolayı boyunlarını bükmüş” kalplerindeki duygular sebebi ile bedenleri zelil olmuş “ve (korkudan ateşe) göz ucuyla” Yani ateşe, heybetinden ve ondan korktukları için gizlice ve fark ettirmeden “bakar bir halde ateşe sokulduklarını görürsün.”“İman edenler” insanların âkıbetleri açıkça belli olup da doğru söyleyen kimseler ile öyle olmayanlar birbirlerinden açıkça ayırt edildiklerinde “derler ki: Asıl” gerçek anlamda “hüsrana uğrayanlar, hem kendilerini hem de yakınlarını Kıyamet gününde hüsrana sürükleyenlerdir.” Çünkü bunlar, pek büyük mükâfatı ellerinden kaçırmışlar, can yakıcı cezaya maruz kalmışlar, kendileri ile yakınları birbirlerinden ayrı bırakılmışlardır ve bir daha da bir araya gelemeyeceklerdir. “Haberiniz olsun ki” küfür ve masiyetlerle kendilerine zulmeden “zalimler, sürekli bir azap içindedirler.” Bu azabın ortasında olacaklardır. Hiçbir zaman içinden çıkmamak üzere o azabın içerisinde kalacaklardır. Asla bu azapları hafifletilmeyecek ve onlar orada kurtuluş ümitlerini de kaybetmiş olacaklardır.
46. “Onların Allah’tan başka” dünyada iken kurdukları boş hayallerin aksine “kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur.” Kıyamet gününde hem kendileri hem de başkaları açıkça şunu göreceklerdir: Onların dünyada iken ümit bağladıkları bağlar paramparça olmuş, çareler de tükenmiş olacaktır. Allah’ın azabı kendilerine geldi mi, bu azabı hiç kimse onlardan uzaklaştıramayacaktır. “Allah kimi saptırırsa artık onun için” hidâyete ulaştıracak “hiçbir (kurtuluş) yolu yoktur.” Çünkü böyleleri Allah’a koştukları ortakların kendilerine fayda sağlayacaklarını ve zararları önleyeceklerini zannetmekle haktan sapmıştırlar. İşte o vakit sapıklıkları açıkça ortaya çıkmış olacaktır.

47- Geri çevrilmesi söz konusu olmayan bir gün, Allah tarafından gelmeden önce Rabbinizin davetine uyun. Zira o gün sığınacak bir yeriniz olmayacağı gibi (hiçbir günahınızı da) inkâr edemezsiniz. 48- Eğer yüz çevirirlerse, Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen ancak tebliğdir. Gerçek şu ki Biz, insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımızda o, bundan dolayı şımarır. Şâyet kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelse, o zaman da insan nankör kesilir.

47. Yüce Allah, kullarına verdiği emirleri yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak, bu konuda eli çabuk tutmak ve ertelememek suretiyle davetine uymalarını emretmektedir. Bu davete “Geri çevrilmesi söz konusu olmayan bir gün” olan Kıyamet günü “Allah tarafından gelmeden önce” uymalıdırlar. Çünkü Kıyamet günü gelecek olursa geri çevrilmesine imkân yoktur, elden kaçırılan fırsatları telâfi etmeye fırsat da olmayacaktır. Yine o günde kulun, Rabbinin elinden kaçıp kurtulmak için sığınacağı bir yer de olmayacaktır. Aksine melekler bütün mahlukatı çepeçevre kuşatacaklar ve onlara şöyle seslenecekler:“Ey cin ve insan toplulukları! Eğer göklerle yerin kenarlarından kaçmaya gücünüz yetiyorsa kaçın. Ama buna dair güç ve imkânınız olmadıkça kaçamazsınız ki!”(er-Rahmân, 55/33) Yine o gün kul, yaptığı suçları ve günahları da inkâr edemeyecektir. Hatta inkâr edecek olsa bile organları onun aleyhine tanıklık edecektir. Bu ve benzeri âyet-i kerimelerde geleceğe dair uzun emeller (ileride yaparım diyerek iyilik işlemeyi ve kötülüğe son vermeyi ertelemeler) yerilmekte ve kulun karşı karşıya kalacağı her bir amelde fırsatı değerlendirmesi emredilmektedir. Çünkü hayırlı işleri sonraya ertelemenin pek çok afetleri, sakıncaları vardır.
48. “Eğer” bu kadar mükemmel açıklamalardan sonra onlara getirdiklerinden “yüz çevirirlerse Biz seni onların üzerine” amellerini tespit edip kaydeden ve bunlar hakkında onları sorguya çekecek bir “bekçi göndermedik. Sana düşen ancak tebliğdir.” Eğer sen görevini eksiksiz yerine getirirsen artık Allah’ın da senin mükâfatını vermesi hak olur. İster onlar çağrını kabul etsinler, ister yüz çevirsinler, fark etmez. Hesaplarını görmek ise küçüğü ile büyüğü ile gizlisi ile açığı ile bütün amellerini tespit eden Allah’a aittir. Daha sonra Yüce Allah, insanoğlunun durumunu şöyle haber vermektedir: Allah, ona sağlıklı bir beden, bol ve rahat bir rızık, makam, mevki ve benzeri bir rahmet tattıracak olursa o “bundan dolayı şımarır.” Yani yalnızca sırf onunla sevinip şımarır ve gözü ondan başkasını görmez. Buna bağlı olarak da onunla tatmin olur ve ötesini düşünmez. Bu nimetleri ihsan edenden yüz çevirir. Ancak “şâyet kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına” hastalık, fakirlik ya da bunlara benzer “bir kötülük gelse, o zaman da insan nankör kesilir.” O, tabiati gereği daha önce sahip olduğu nimetleri unutup nankörlük eder ve başına gelen kötülüklerden dolayı öfke ve hoşnutsuzluğunu ortaya koyar.

47- Geri çevrilmesi söz konusu olmayan bir gün, Allah tarafından gelmeden önce Rabbinizin davetine uyun. Zira o gün sığınacak bir yeriniz olmayacağı gibi (hiçbir günahınızı da) inkâr edemezsiniz. 48- Eğer yüz çevirirlerse, Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen ancak tebliğdir. Gerçek şu ki Biz, insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımızda o, bundan dolayı şımarır. Şâyet kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelse, o zaman da insan nankör kesilir.

47. Yüce Allah, kullarına verdiği emirleri yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak, bu konuda eli çabuk tutmak ve ertelememek suretiyle davetine uymalarını emretmektedir. Bu davete “Geri çevrilmesi söz konusu olmayan bir gün” olan Kıyamet günü “Allah tarafından gelmeden önce” uymalıdırlar. Çünkü Kıyamet günü gelecek olursa geri çevrilmesine imkân yoktur, elden kaçırılan fırsatları telâfi etmeye fırsat da olmayacaktır. Yine o günde kulun, Rabbinin elinden kaçıp kurtulmak için sığınacağı bir yer de olmayacaktır. Aksine melekler bütün mahlukatı çepeçevre kuşatacaklar ve onlara şöyle seslenecekler:“Ey cin ve insan toplulukları! Eğer göklerle yerin kenarlarından kaçmaya gücünüz yetiyorsa kaçın. Ama buna dair güç ve imkânınız olmadıkça kaçamazsınız ki!”(er-Rahmân, 55/33) Yine o gün kul, yaptığı suçları ve günahları da inkâr edemeyecektir. Hatta inkâr edecek olsa bile organları onun aleyhine tanıklık edecektir. Bu ve benzeri âyet-i kerimelerde geleceğe dair uzun emeller (ileride yaparım diyerek iyilik işlemeyi ve kötülüğe son vermeyi ertelemeler) yerilmekte ve kulun karşı karşıya kalacağı her bir amelde fırsatı değerlendirmesi emredilmektedir. Çünkü hayırlı işleri sonraya ertelemenin pek çok afetleri, sakıncaları vardır.
48. “Eğer” bu kadar mükemmel açıklamalardan sonra onlara getirdiklerinden “yüz çevirirlerse Biz seni onların üzerine” amellerini tespit edip kaydeden ve bunlar hakkında onları sorguya çekecek bir “bekçi göndermedik. Sana düşen ancak tebliğdir.” Eğer sen görevini eksiksiz yerine getirirsen artık Allah’ın da senin mükâfatını vermesi hak olur. İster onlar çağrını kabul etsinler, ister yüz çevirsinler, fark etmez. Hesaplarını görmek ise küçüğü ile büyüğü ile gizlisi ile açığı ile bütün amellerini tespit eden Allah’a aittir. Daha sonra Yüce Allah, insanoğlunun durumunu şöyle haber vermektedir: Allah, ona sağlıklı bir beden, bol ve rahat bir rızık, makam, mevki ve benzeri bir rahmet tattıracak olursa o “bundan dolayı şımarır.” Yani yalnızca sırf onunla sevinip şımarır ve gözü ondan başkasını görmez. Buna bağlı olarak da onunla tatmin olur ve ötesini düşünmez. Bu nimetleri ihsan edenden yüz çevirir. Ancak “şâyet kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına” hastalık, fakirlik ya da bunlara benzer “bir kötülük gelse, o zaman da insan nankör kesilir.” O, tabiati gereği daha önce sahip olduğu nimetleri unutup nankörlük eder ve başına gelen kötülüklerden dolayı öfke ve hoşnutsuzluğunu ortaya koyar.

49- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah’ındır. O, dilediğini yaratır. Dilediğine (sadece) kız çocukları bahşeder, dilediğine de (sadece) erkek çocuklar bağışlar. 50- Yahut onlara erkek ve kız her ikisinden birlikte verir. Dilediğini de kısır kılar. Şüphesiz O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.

49-50. Bu âyet-i kerimelerde Yüce Allah’ın mülkünün genişliği, mülkünde dilediğini yaratmak sureti ile tasarrufunun geçerli olduğu ve bütün işleri bizzat kendisinin çekip çevirdiği haber verilmektedir. Hatta Yüce Allah’ın hüküm ve iradesinin kapsamlılığına bizzat kulların yerine getirdiği sebeplerden yaratılacak şeyler bile dahildir. Zira nikah, çocukların doğması için bir sebeptir. Ancak anne ve babaya dilediği evladı veren O’dur. Nitekim kimi eşlere sadece kız evlat verirken, kimilerine de sadece erkek evlat bağışlar. Kimilerine hem erkek hem kız evlat verir. Kimisini de kısır bırakır da onun hiç çocuğu olmaz. “Şüphesiz O” her şeyi “bilendir” her şeye “gücü yetendir.” O, her şeyde ilmi ile tasarruf ettiği gibi yarattığı her bir şeyi de kudreti ile son derece sağlam ve mükemmel yapar.

49- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah’ındır. O, dilediğini yaratır. Dilediğine (sadece) kız çocukları bahşeder, dilediğine de (sadece) erkek çocuklar bağışlar. 50- Yahut onlara erkek ve kız her ikisinden birlikte verir. Dilediğini de kısır kılar. Şüphesiz O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.

49-50. Bu âyet-i kerimelerde Yüce Allah’ın mülkünün genişliği, mülkünde dilediğini yaratmak sureti ile tasarrufunun geçerli olduğu ve bütün işleri bizzat kendisinin çekip çevirdiği haber verilmektedir. Hatta Yüce Allah’ın hüküm ve iradesinin kapsamlılığına bizzat kulların yerine getirdiği sebeplerden yaratılacak şeyler bile dahildir. Zira nikah, çocukların doğması için bir sebeptir. Ancak anne ve babaya dilediği evladı veren O’dur. Nitekim kimi eşlere sadece kız evlat verirken, kimilerine de sadece erkek evlat bağışlar. Kimilerine hem erkek hem kız evlat verir. Kimisini de kısır bırakır da onun hiç çocuğu olmaz. “Şüphesiz O” her şeyi “bilendir” her şeye “gücü yetendir.” O, her şeyde ilmi ile tasarruf ettiği gibi yarattığı her bir şeyi de kudreti ile son derece sağlam ve mükemmel yapar.

51- Allah, bir insanla ancak ya vahiy yolu ile ya da bir perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderir de o elçi, Allah'ın izni ile O’nun dilediği şeyleri vahyeder. Şüphesiz O, çok yücedir, sonsuz hikmet sahibidir. 52- İşte bu şekilde sana da emrimizden bir Ruh/Kur'ân vahyettik. Yoksa sen (daha önce) kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu kendisi ile kullarımızdan dilediğimizi hidâyete ulaştırdığımız bir nur kıldık. Şüphe yok ki sen, dosdoğru bir yolu göstermektesin. 53- Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin yegane sahibi olan Allah’ın yolunu… Haberiniz olsun ki bütün işler, Allah’a döner.

51. Allah’ın peygamberlerini yalanlayıp Allah’ı inkâr edenler, kibirlerinden hakka karşı zorbaca tutumlara girip:“Allah bizimle konuşsa yahut bize bir mucize gelse ya!?”(el-Bakara, 2/118) dediklerinden dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerime ile onlara cevap vermekte ve O’nun beşerle konuşmasının, ancak has kullarından olan peygamber ve rasûllerle âlemler arasından seçtiği kişiler ile söz konusu olabileceğini ve bunun da ancak şu şekillerden birisi ile gerçekleşebileceğini haber vermektedir:“ya vahiy yolu ile” yani herhangi bir melek göndermeksizin ve şifahi olarak da bizzat kendisi konuşmaksızın, rasûlün kalbine vahyi bırakması sureti ile “ya da” onunla şifahi olarak konuşmakla birlikte Kelimullah İmran oğlu Mûsâ ile konuşmasında olduğu gibi “bir perde arkasından konuşur.”“Yahut da” Yüce Allah, Cebrail yahut ondan başka meleklerlerden “bir elçi” melek “gönderip” onun vasıtasıyla ve Allah'ın “izni ile dilediğini” yani melek kendi isteği ile değil, Rabbinin izni ile ve yine Rabbinin dilediğini “vahyeder.” “Şüphesiz O, çok yücedir” Yüce Allah, hem zatı itibariyle en üsttedir, hem bütün vasıfları üstün ve yücedir, hem de fiilleri pek yüce ve azametlidir. Her şeyi emrinin altına almıştır, bütün yaratıklar da O’na boyun eğmiştir. Bütün mahlukatı ve şeriatleri ile her şeyi yerli yerine koyması bakımından da “sonsuz hikmet sahibidir.”
52. “İşte bu şekilde” senden önceki peygamberlere vahyettiğimiz gibi “sana da emrimizden bir Ruh vahyettik.” Ki o da şu Kur’ân-ı Kerîm’dir. Yüce Allah, Kur’ân’a “ruh” adını vermiştir. Çünkü beden, ruh ile hayat bulduğu gibi kalpler ve ruhlar da Kur’ân ile hayat bulur. Din ve dünya maslahatları onunla hayat bulur. Çünkü ondaki pek çok hayır ve uçsuz bucaksız ilim bunu sağlar. O, Yüce Allah’ın, hem rasûlüne hem de mü’min kullarına -onu hak edecek bir sebebi ortaya koymaları söz konusu olmadığı- katıksız bir lütfudur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu kitabın sana indirilişinden önce “sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin.” Önceki kitapların bildirdiği haberlere dair hiçbir bilgin yoktu. İlahi şeriatlere imanın da yoktu, bunların gerektirdiği bir amelin de yoktu. Aksine sen, okuma yazma bilmeyen ümmi birisiydin. İşte bizim “kendisi ile kullarımızdan dilediğimizi hidâyete ulaştırdığımız bir nur” kıldığımız bu Kitap, sana geldi. İnsanlar, küfür ve bid’atlerin, helâk edici heva ve heveslerin karanlıklarında bu Kitap sayesinde aydınlanırlar. Onun vasıtası ile gerçekleri bilir ve yine onun vasıtası ile dosdoğru yola ulaşırlar. “Şüphe yok ki sen, dosdoğru bir yolu göstermektesin.” Bu yolu insanlara açıklamakta, beyan etmekte, bu yolu izlemeye onları teşvik etmekte ve aksi yolları izlememelerini emretmekte, o yollardan onları uyarıp sakındırmaktasın. Daha sonra bu dosdoğru yolu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
53. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin yegane sahibi olan Allah’ın yolunu.” Bu yolu kullarına açan O’dur. Bu yolun, kendisine lütuf ve ihsan yurdu olan cennetine ulaştıracağını onlara O haber vermiştir. “Haberiniz olsun ki bütün işler, Allah’a döner.” Hayrı ile şerri ile bütün işler O’na döner ve O, herkese amelinin karşılığını verir: Hayır ise hayır, şer ise şer.

Şûrâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Kolaylaştırması dolayısıyla başta da sonda da gizli ve açık hamd, yalnız Allah’a mahsustur.

***

51- Allah, bir insanla ancak ya vahiy yolu ile ya da bir perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderir de o elçi, Allah'ın izni ile O’nun dilediği şeyleri vahyeder. Şüphesiz O, çok yücedir, sonsuz hikmet sahibidir. 52- İşte bu şekilde sana da emrimizden bir Ruh/Kur'ân vahyettik. Yoksa sen (daha önce) kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu kendisi ile kullarımızdan dilediğimizi hidâyete ulaştırdığımız bir nur kıldık. Şüphe yok ki sen, dosdoğru bir yolu göstermektesin. 53- Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin yegane sahibi olan Allah’ın yolunu… Haberiniz olsun ki bütün işler, Allah’a döner.

51. Allah’ın peygamberlerini yalanlayıp Allah’ı inkâr edenler, kibirlerinden hakka karşı zorbaca tutumlara girip:“Allah bizimle konuşsa yahut bize bir mucize gelse ya!?”(el-Bakara, 2/118) dediklerinden dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerime ile onlara cevap vermekte ve O’nun beşerle konuşmasının, ancak has kullarından olan peygamber ve rasûllerle âlemler arasından seçtiği kişiler ile söz konusu olabileceğini ve bunun da ancak şu şekillerden birisi ile gerçekleşebileceğini haber vermektedir:“ya vahiy yolu ile” yani herhangi bir melek göndermeksizin ve şifahi olarak da bizzat kendisi konuşmaksızın, rasûlün kalbine vahyi bırakması sureti ile “ya da” onunla şifahi olarak konuşmakla birlikte Kelimullah İmran oğlu Mûsâ ile konuşmasında olduğu gibi “bir perde arkasından konuşur.”“Yahut da” Yüce Allah, Cebrail yahut ondan başka meleklerlerden “bir elçi” melek “gönderip” onun vasıtasıyla ve Allah'ın “izni ile dilediğini” yani melek kendi isteği ile değil, Rabbinin izni ile ve yine Rabbinin dilediğini “vahyeder.” “Şüphesiz O, çok yücedir” Yüce Allah, hem zatı itibariyle en üsttedir, hem bütün vasıfları üstün ve yücedir, hem de fiilleri pek yüce ve azametlidir. Her şeyi emrinin altına almıştır, bütün yaratıklar da O’na boyun eğmiştir. Bütün mahlukatı ve şeriatleri ile her şeyi yerli yerine koyması bakımından da “sonsuz hikmet sahibidir.”
52. “İşte bu şekilde” senden önceki peygamberlere vahyettiğimiz gibi “sana da emrimizden bir Ruh vahyettik.” Ki o da şu Kur’ân-ı Kerîm’dir. Yüce Allah, Kur’ân’a “ruh” adını vermiştir. Çünkü beden, ruh ile hayat bulduğu gibi kalpler ve ruhlar da Kur’ân ile hayat bulur. Din ve dünya maslahatları onunla hayat bulur. Çünkü ondaki pek çok hayır ve uçsuz bucaksız ilim bunu sağlar. O, Yüce Allah’ın, hem rasûlüne hem de mü’min kullarına -onu hak edecek bir sebebi ortaya koymaları söz konusu olmadığı- katıksız bir lütfudur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu kitabın sana indirilişinden önce “sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin.” Önceki kitapların bildirdiği haberlere dair hiçbir bilgin yoktu. İlahi şeriatlere imanın da yoktu, bunların gerektirdiği bir amelin de yoktu. Aksine sen, okuma yazma bilmeyen ümmi birisiydin. İşte bizim “kendisi ile kullarımızdan dilediğimizi hidâyete ulaştırdığımız bir nur” kıldığımız bu Kitap, sana geldi. İnsanlar, küfür ve bid’atlerin, helâk edici heva ve heveslerin karanlıklarında bu Kitap sayesinde aydınlanırlar. Onun vasıtası ile gerçekleri bilir ve yine onun vasıtası ile dosdoğru yola ulaşırlar. “Şüphe yok ki sen, dosdoğru bir yolu göstermektesin.” Bu yolu insanlara açıklamakta, beyan etmekte, bu yolu izlemeye onları teşvik etmekte ve aksi yolları izlememelerini emretmekte, o yollardan onları uyarıp sakındırmaktasın. Daha sonra bu dosdoğru yolu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
53. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin yegane sahibi olan Allah’ın yolunu.” Bu yolu kullarına açan O’dur. Bu yolun, kendisine lütuf ve ihsan yurdu olan cennetine ulaştıracağını onlara O haber vermiştir. “Haberiniz olsun ki bütün işler, Allah’a döner.” Hayrı ile şerri ile bütün işler O’na döner ve O, herkese amelinin karşılığını verir: Hayır ise hayır, şer ise şer.

Şûrâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Kolaylaştırması dolayısıyla başta da sonda da gizli ve açık hamd, yalnız Allah’a mahsustur.

***

51- Allah, bir insanla ancak ya vahiy yolu ile ya da bir perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderir de o elçi, Allah'ın izni ile O’nun dilediği şeyleri vahyeder. Şüphesiz O, çok yücedir, sonsuz hikmet sahibidir. 52- İşte bu şekilde sana da emrimizden bir Ruh/Kur'ân vahyettik. Yoksa sen (daha önce) kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu kendisi ile kullarımızdan dilediğimizi hidâyete ulaştırdığımız bir nur kıldık. Şüphe yok ki sen, dosdoğru bir yolu göstermektesin. 53- Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin yegane sahibi olan Allah’ın yolunu… Haberiniz olsun ki bütün işler, Allah’a döner.

51. Allah’ın peygamberlerini yalanlayıp Allah’ı inkâr edenler, kibirlerinden hakka karşı zorbaca tutumlara girip:“Allah bizimle konuşsa yahut bize bir mucize gelse ya!?”(el-Bakara, 2/118) dediklerinden dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerime ile onlara cevap vermekte ve O’nun beşerle konuşmasının, ancak has kullarından olan peygamber ve rasûllerle âlemler arasından seçtiği kişiler ile söz konusu olabileceğini ve bunun da ancak şu şekillerden birisi ile gerçekleşebileceğini haber vermektedir:“ya vahiy yolu ile” yani herhangi bir melek göndermeksizin ve şifahi olarak da bizzat kendisi konuşmaksızın, rasûlün kalbine vahyi bırakması sureti ile “ya da” onunla şifahi olarak konuşmakla birlikte Kelimullah İmran oğlu Mûsâ ile konuşmasında olduğu gibi “bir perde arkasından konuşur.”“Yahut da” Yüce Allah, Cebrail yahut ondan başka meleklerlerden “bir elçi” melek “gönderip” onun vasıtasıyla ve Allah'ın “izni ile dilediğini” yani melek kendi isteği ile değil, Rabbinin izni ile ve yine Rabbinin dilediğini “vahyeder.” “Şüphesiz O, çok yücedir” Yüce Allah, hem zatı itibariyle en üsttedir, hem bütün vasıfları üstün ve yücedir, hem de fiilleri pek yüce ve azametlidir. Her şeyi emrinin altına almıştır, bütün yaratıklar da O’na boyun eğmiştir. Bütün mahlukatı ve şeriatleri ile her şeyi yerli yerine koyması bakımından da “sonsuz hikmet sahibidir.”
52. “İşte bu şekilde” senden önceki peygamberlere vahyettiğimiz gibi “sana da emrimizden bir Ruh vahyettik.” Ki o da şu Kur’ân-ı Kerîm’dir. Yüce Allah, Kur’ân’a “ruh” adını vermiştir. Çünkü beden, ruh ile hayat bulduğu gibi kalpler ve ruhlar da Kur’ân ile hayat bulur. Din ve dünya maslahatları onunla hayat bulur. Çünkü ondaki pek çok hayır ve uçsuz bucaksız ilim bunu sağlar. O, Yüce Allah’ın, hem rasûlüne hem de mü’min kullarına -onu hak edecek bir sebebi ortaya koymaları söz konusu olmadığı- katıksız bir lütfudur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu kitabın sana indirilişinden önce “sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin.” Önceki kitapların bildirdiği haberlere dair hiçbir bilgin yoktu. İlahi şeriatlere imanın da yoktu, bunların gerektirdiği bir amelin de yoktu. Aksine sen, okuma yazma bilmeyen ümmi birisiydin. İşte bizim “kendisi ile kullarımızdan dilediğimizi hidâyete ulaştırdığımız bir nur” kıldığımız bu Kitap, sana geldi. İnsanlar, küfür ve bid’atlerin, helâk edici heva ve heveslerin karanlıklarında bu Kitap sayesinde aydınlanırlar. Onun vasıtası ile gerçekleri bilir ve yine onun vasıtası ile dosdoğru yola ulaşırlar. “Şüphe yok ki sen, dosdoğru bir yolu göstermektesin.” Bu yolu insanlara açıklamakta, beyan etmekte, bu yolu izlemeye onları teşvik etmekte ve aksi yolları izlememelerini emretmekte, o yollardan onları uyarıp sakındırmaktasın. Daha sonra bu dosdoğru yolu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
53. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin yegane sahibi olan Allah’ın yolunu.” Bu yolu kullarına açan O’dur. Bu yolun, kendisine lütuf ve ihsan yurdu olan cennetine ulaştıracağını onlara O haber vermiştir. “Haberiniz olsun ki bütün işler, Allah’a döner.” Hayrı ile şerri ile bütün işler O’na döner ve O, herkese amelinin karşılığını verir: Hayır ise hayır, şer ise şer.

Şûrâ Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Kolaylaştırması dolayısıyla başta da sonda da gizli ve açık hamd, yalnız Allah’a mahsustur.

***