Vegere rûpela Tefsîr-i Sa'dî

Tefsîra Sûreya Zâriyât — Ebdurehman b. Nasir es-Se’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

60 ayetRûpel 2 / 3

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz) demişlerdi. O da:(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) dedi. 30- Dediler ki:(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık.

24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?”
25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz) demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti.
26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.”
28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.”
29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72)
30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin.
31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti.
32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir.
33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76)
35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu.
37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.”
Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz) demişlerdi. O da:(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) dedi. 30- Dediler ki:(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık.

24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?”
25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz) demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti.
26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.”
28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.”
29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72)
30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin.
31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti.
32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir.
33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76)
35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu.
37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.”
Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz) demişlerdi. O da:(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) dedi. 30- Dediler ki:(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık.

24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?”
25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz) demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti.
26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.”
28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.”
29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72)
30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin.
31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti.
32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir.
33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76)
35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu.
37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.”
Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz) demişlerdi. O da:(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) dedi. 30- Dediler ki:(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık.

24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?”
25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz) demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti.
26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.”
28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.”
29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72)
30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin.
31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti.
32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir.
33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76)
35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu.
37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.”
Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz) demişlerdi. O da:(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) dedi. 30- Dediler ki:(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık.

24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?”
25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz) demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti.
26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.”
28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.”
29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72)
30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin.
31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti.
32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir.
33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76)
35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu.
37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.”
Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz) demişlerdi. O da:(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) dedi. 30- Dediler ki:(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık.

24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?”
25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz) demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti.
26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.”
28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.”
29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72)
30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin.
31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti.
32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir.
33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76)
35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu.
37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.”
Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz) demişlerdi. O da:(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) dedi. 30- Dediler ki:(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık.

24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?”
25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz) demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti.
26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.”
28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.”
29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72)
30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin.
31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti.
32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir.
33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76)
35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu.
37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.”
Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz) demişlerdi. O da:(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) dedi. 30- Dediler ki:(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık.

24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?”
25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz) demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti.
26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.”
28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.”
29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72)
30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin.
31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti.
32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir.
33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76)
35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu.
37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.”
Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz) demişlerdi. O da:(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) dedi. 30- Dediler ki:(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık.

24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?”
25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz) demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti.
26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.”
28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.”
29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!) Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72)
30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin.
31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti.
32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir.
33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76)
35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu.
37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.”
Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

38- Mûsâ (kıssasında da bir ibret vardır). Hani O’nu apaçık bir delil ile Firavun’a göndermiştik. 39- O ise gücüne aldanıp yüz çevirdi ve:“O, ya sihirbaz ya da delidir” dedi. 40- Bunun üzerine biz de onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zira o, suçluydu.

38-39. “Mûsâ (kıssasında da bir ibret vardır) Allah’ın onunla Firavun’a ve çevresindeki ileri gelenlere göndermiş olduğu apaçık âyetler ile üstün mucizelerde de can yakıcı azaptan korkan kimseler için bir ibret vardır. Mûsâ aleyhisselam bu apaçık belgeleri getirince Firavun “gücüne aldanıp yüz çevirdi” haktan yüz çevirdi ve ona dönüp bakmadı bile. Ona en ileri derecede dil uzatarak:“O, ya sihirbaz ya da delidir, dedi.” Yani Mûsâ’nın getirdiği ya hak ile hiçbir ilgisi bulunmayan bir büyü ve göz boyamadır yahut da o, akılsız olduğundan dolayı yaptıklarından sorumlu tutulmayacak bir delidir. Halbuki onlar, özellikle de Firavun, Mûsâ aleyhisselam’ın doğru sözlü olduğunu biliyorlardı. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kalpleri onlara inandığı halde zulüm ve büyüklenmeleri sebebi ile onları inkâr ettiler.”(en-Neml, 27/14) Mûsâ aleyhisselam da Firavun’a şunları söylemişti: “Andolsun ki bunları birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden başka kimsenin indirmediğini bilmişsindir.”(el-İsrâ, 17/102)
40. “Bunun üzerine biz de onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zira o, suçluydu.” Yani günahkâr, azgın ve Allah’a karşı dikkafalılık eden biriydi. Bu nedenle Allah, onu pek güçlü ve pek mukdedir olanın yakalayışı ile yakaladı.

38- Mûsâ (kıssasında da bir ibret vardır). Hani O’nu apaçık bir delil ile Firavun’a göndermiştik. 39- O ise gücüne aldanıp yüz çevirdi ve:“O, ya sihirbaz ya da delidir” dedi. 40- Bunun üzerine biz de onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zira o, suçluydu.

38-39. “Mûsâ (kıssasında da bir ibret vardır) Allah’ın onunla Firavun’a ve çevresindeki ileri gelenlere göndermiş olduğu apaçık âyetler ile üstün mucizelerde de can yakıcı azaptan korkan kimseler için bir ibret vardır. Mûsâ aleyhisselam bu apaçık belgeleri getirince Firavun “gücüne aldanıp yüz çevirdi” haktan yüz çevirdi ve ona dönüp bakmadı bile. Ona en ileri derecede dil uzatarak:“O, ya sihirbaz ya da delidir, dedi.” Yani Mûsâ’nın getirdiği ya hak ile hiçbir ilgisi bulunmayan bir büyü ve göz boyamadır yahut da o, akılsız olduğundan dolayı yaptıklarından sorumlu tutulmayacak bir delidir. Halbuki onlar, özellikle de Firavun, Mûsâ aleyhisselam’ın doğru sözlü olduğunu biliyorlardı. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kalpleri onlara inandığı halde zulüm ve büyüklenmeleri sebebi ile onları inkâr ettiler.”(en-Neml, 27/14) Mûsâ aleyhisselam da Firavun’a şunları söylemişti: “Andolsun ki bunları birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden başka kimsenin indirmediğini bilmişsindir.”(el-İsrâ, 17/102)
40. “Bunun üzerine biz de onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zira o, suçluydu.” Yani günahkâr, azgın ve Allah’a karşı dikkafalılık eden biriydi. Bu nedenle Allah, onu pek güçlü ve pek mukdedir olanın yakalayışı ile yakaladı.

38- Mûsâ (kıssasında da bir ibret vardır). Hani O’nu apaçık bir delil ile Firavun’a göndermiştik. 39- O ise gücüne aldanıp yüz çevirdi ve:“O, ya sihirbaz ya da delidir” dedi. 40- Bunun üzerine biz de onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zira o, suçluydu.

38-39. “Mûsâ (kıssasında da bir ibret vardır) Allah’ın onunla Firavun’a ve çevresindeki ileri gelenlere göndermiş olduğu apaçık âyetler ile üstün mucizelerde de can yakıcı azaptan korkan kimseler için bir ibret vardır. Mûsâ aleyhisselam bu apaçık belgeleri getirince Firavun “gücüne aldanıp yüz çevirdi” haktan yüz çevirdi ve ona dönüp bakmadı bile. Ona en ileri derecede dil uzatarak:“O, ya sihirbaz ya da delidir, dedi.” Yani Mûsâ’nın getirdiği ya hak ile hiçbir ilgisi bulunmayan bir büyü ve göz boyamadır yahut da o, akılsız olduğundan dolayı yaptıklarından sorumlu tutulmayacak bir delidir. Halbuki onlar, özellikle de Firavun, Mûsâ aleyhisselam’ın doğru sözlü olduğunu biliyorlardı. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kalpleri onlara inandığı halde zulüm ve büyüklenmeleri sebebi ile onları inkâr ettiler.”(en-Neml, 27/14) Mûsâ aleyhisselam da Firavun’a şunları söylemişti: “Andolsun ki bunları birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden başka kimsenin indirmediğini bilmişsindir.”(el-İsrâ, 17/102)
40. “Bunun üzerine biz de onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zira o, suçluydu.” Yani günahkâr, azgın ve Allah’a karşı dikkafalılık eden biriydi. Bu nedenle Allah, onu pek güçlü ve pek mukdedir olanın yakalayışı ile yakaladı.

41- Âd kavminde de. Hani onların üzerine o kısır/hayırsız rüzgarı göndermiştik. 42- O (rüzgar), üzerinden geçtiği hiçbir şeyi sağlam bırakmıyor, un ufak ediyordu.

41. Bilinen bir kabile olan “Âd kavminde de” onlar için bir ibret vardır. “Hani onların üzerine” peygamberleri Hûd aleyhisselam’ı yalanladıkları vakit “o kısır/hayırsız rüzgarı göndermiştik.”
42. “O (rüzgar), üzerinden geçtiği hiçbir şeyi sağlam bırakmıyor, un ufak ediyordu.” Yani çürümüş kemiklere benzetiyordu. Güçlerine ve çetin kimseler olmalarına rağmen onları helâk etmesi, helâk edenin kuvvetinin ve kudretinin kemâline bir delildir. Yine bu, hiçbir şeyin O’nu âciz bırakamayacağını ve O’nun kendisine karşı gelip isyan edenlerden intikam alıcı olduğunu göstermektedir.

41- Âd kavminde de. Hani onların üzerine o kısır/hayırsız rüzgarı göndermiştik. 42- O (rüzgar), üzerinden geçtiği hiçbir şeyi sağlam bırakmıyor, un ufak ediyordu.

41. Bilinen bir kabile olan “Âd kavminde de” onlar için bir ibret vardır. “Hani onların üzerine” peygamberleri Hûd aleyhisselam’ı yalanladıkları vakit “o kısır/hayırsız rüzgarı göndermiştik.”
42. “O (rüzgar), üzerinden geçtiği hiçbir şeyi sağlam bırakmıyor, un ufak ediyordu.” Yani çürümüş kemiklere benzetiyordu. Güçlerine ve çetin kimseler olmalarına rağmen onları helâk etmesi, helâk edenin kuvvetinin ve kudretinin kemâline bir delildir. Yine bu, hiçbir şeyin O’nu âciz bırakamayacağını ve O’nun kendisine karşı gelip isyan edenlerden intikam alıcı olduğunu göstermektedir.

43- Semûd’da da. Hani onlara:“Bir süreye kadar (dünyadan) faydalanın (bakalım) denilmişti. 44- Onlar da Rablerinin emrine uymayıp azgınlık ettiler. Bu yüzden kendi gözleri önünde o yıldırım onları yakalayıverdi. 45- Artık ne ayağa kalkabildiler, ne de kendilerini kurtarabildiler.

43-44. “Semûd’da da” pek büyük bir ibret vardır. Allah onlara Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermiş, onlar da onu yalanlamış ve ona karşı inatla direnmişlerdi. Allah insanların gözlerini ve basiretlerini açacak bir mucize olmak üzere ona dişi deveyi göndermişti. Ancak bu da onların inatla başkaldırışlarından ve nefretle uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmadı. “Bu yüzden kendi gözleri önünde” gözleri ile başlarına gelen cezaya bakarlarken “o yıldırım” yani helâk edici pek büyük ve korkunç bir çığlık “onları yakalayıverdi.”
45. “Artık ne ayağa kalkabildiler” ve böylelikle azaptan kaçabildiler “ne de kendilerini kurtarabildiler.”

43- Semûd’da da. Hani onlara:“Bir süreye kadar (dünyadan) faydalanın (bakalım) denilmişti. 44- Onlar da Rablerinin emrine uymayıp azgınlık ettiler. Bu yüzden kendi gözleri önünde o yıldırım onları yakalayıverdi. 45- Artık ne ayağa kalkabildiler, ne de kendilerini kurtarabildiler.

43-44. “Semûd’da da” pek büyük bir ibret vardır. Allah onlara Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermiş, onlar da onu yalanlamış ve ona karşı inatla direnmişlerdi. Allah insanların gözlerini ve basiretlerini açacak bir mucize olmak üzere ona dişi deveyi göndermişti. Ancak bu da onların inatla başkaldırışlarından ve nefretle uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmadı. “Bu yüzden kendi gözleri önünde” gözleri ile başlarına gelen cezaya bakarlarken “o yıldırım” yani helâk edici pek büyük ve korkunç bir çığlık “onları yakalayıverdi.”
45. “Artık ne ayağa kalkabildiler” ve böylelikle azaptan kaçabildiler “ne de kendilerini kurtarabildiler.”

43- Semûd’da da. Hani onlara:“Bir süreye kadar (dünyadan) faydalanın (bakalım) denilmişti. 44- Onlar da Rablerinin emrine uymayıp azgınlık ettiler. Bu yüzden kendi gözleri önünde o yıldırım onları yakalayıverdi. 45- Artık ne ayağa kalkabildiler, ne de kendilerini kurtarabildiler.

43-44. “Semûd’da da” pek büyük bir ibret vardır. Allah onlara Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermiş, onlar da onu yalanlamış ve ona karşı inatla direnmişlerdi. Allah insanların gözlerini ve basiretlerini açacak bir mucize olmak üzere ona dişi deveyi göndermişti. Ancak bu da onların inatla başkaldırışlarından ve nefretle uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmadı. “Bu yüzden kendi gözleri önünde” gözleri ile başlarına gelen cezaya bakarlarken “o yıldırım” yani helâk edici pek büyük ve korkunç bir çığlık “onları yakalayıverdi.”
45. “Artık ne ayağa kalkabildiler” ve böylelikle azaptan kaçabildiler “ne de kendilerini kurtarabildiler.”

46- Daha önce de Nûh kavmini (helak etmiştik). Çünkü onlar, fâsık bir kavim idiler.

46. Yani Nûh aleyhisselam’ı yalanlayıp Allah’ın emrinin dışına çıkmaları üzerine Allah’ın Nûh kavmine yaptıkları da aynı böyledir. Allah, onların üzerine gökten ve yerden bol miktarda sular gönderdi. Onlardan tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğdu. Kâfirlerden yeryüzünde dönüp dolaşan bir şahıs dahi kalmadı. İşte Allah’ın kendisine isyan edenlere uygulayageldiği sünneti/kanunu budur.

47- Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz genişlik vereniz. 48- Yeryüzünü de yayıp döşedik ki hem de ne güzel döşedik! 49- Her şeyden de çift çift yarattık. Belki düşünüp öğüt alırsınız. 50- “O halde Allah’a kaçın. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” 51- “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.”

47. Yüce Allah, pek büyük kudretini beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz göğü” pek büyük bir “kudretle bina ettik.” Onu yarattık ve sapasağlam kıldık. Onu yeryüzüne ve üzerindekilere bir tavan yaptık. “Ve şüphesiz Biz” onun ucuna bucağına, etrafına “genişlik vereniz.” Aynı şekilde bizler rızık ile de kullarımıza genişlik verenleriz. Öyle ki Allah, ıpıssız ve kurak çöllerde, denizin dalgaları içinde, ulvi ve süfli âlemin bucaklarında, kendisine yeterli rızık ulaşmadık ve ihtiyacına yetecek kadar ihsanları ulaştırmadık hiçbir canlı bırakmamıştır. Cömertlik ve ihsanı bütün mahlukatı kuşatan Allah’ın şanı ne yücedir! Rahmeti bütün yaratıkları kapsayan Allah’ın şanı ne mübarektir!
48. “Yeryüzünü de yayıp döşedik.” Yani Biz orayı insanlara bir döşek kıldık. Böylece onlar orada meskenler yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, oturmak, ekip-biçmek, istedikleri yerlere ulaştıran yolları izlemek gibi maslahatlarına olan her bir hususu gerçekleştirmek imkânına sahip oldular. Döşek, bazen her bakımdan kendisinden yararlanılmaya elverişli olabildiği gibi, bazen de bazı yönleri ile elverişli, bazı yönleri ile elverişsiz olabilir. Bundan ötürü Yüce Allah, yeryüzünü en mükemmel ve en güzel şekilde döşemiş olduğunu haber vermekte ve bundan dolayı kendi zatını överek:“hem de ne güzel döşedik!” buyurmaktadır ki O, hikmet ve rahmetinin gerektirdiği şekilde yeryüzünü kullarının menfaatine olmak üzere döşemiştir.
49. “Her şeyden de çift çift yarattık.” Bütün canlı türlerinden erkek ve dişi olmak üzere iki sınıf yarattık. “Belki düşünüp öğüt alırsınız.” Allah’ın size ihsan etmiş olduğu nimetlerini takdir eder ve bunlardaki hikmet üzerinde iyice düşünürsünüz. Çünkü O, bütün canlı türlerinin varlıklarını devam ettirebilmesi için gerekli sebepleri yaratmıştır. Bu varlıkları geliştirmek, onları hizmetlerinizde kullanmak için ve onları besleyesiniz diye böyle yapmıştır. Bunun neticesinde de sizler, pek çok menfaatler elde edersiniz.
50. Yüce Allah, kullarını kendisinden korkmayı, kendisine yönelmeyi gerektiren ibret ve delilleri üzerinde dikkatle düşünmeye davet ettikten sonra bundan kastedilen hususu emretmektedir ki o da Yüce Allah’a ibadettir. Yani gizli olsun, açık olsun Allah’ın sevmediği ve hoşlanmadığı şeylerden, gizli olsun, açık olsun O’nun sevdiği şeylere kaçın. Cehaletten ilme, küfürden imana, isyandan itaate, gafletten zikre (O’nu anıp hatırlamaya) kaçın. Bunları eksiksiz olarak yerine getiren bir kimse, dini tamamen yerine getirmiş, korktuğu şeylerden uzak kalmış, bütün istek ve maksatlarını elde etmiş olur. Yüce Allah’ın kendisine yönelişi “kaçış” diye adlandırması, O’ndan başkasına yönelişte her türlü tehlikenin, korkulacak ve hoşlanılmayacak şeylerin olması dolayısıyladır. Allah’a yönelişte ise her çeşit sevinç, güvenlik, neşe, mutluluk ve kurtuluş vardır. O nedenle kul, Allah’ın kaza ve kaderinden yine Allah’ın kaza ve kaderine kaçar. Korkulan her şeyden kaçılır, ancak Yüce Allah hariç. Çünkü O’ndan ne kadar korkulursa o kadar O’na kaçılır. “Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” Allah’ın azabı ile sizi korkutup uyarıyorum ve benim korkutup uyarmam gâyet açıktır.
51. “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin.” İşte bu da Allah’a kaçışa dahildir. Hatta Allah’a kaçışın temelidir. Kul, Allah’tan başka birtakım putları, kabirleri, türbeleri veya bunlara benzer Allah’tan başka kendisine ibadet edilen her türlü varlığı ilâh edinmekten kaçar ve ibadetini yalnız Rabbi olan Allah’a yapar; yalnız O’ndan korkar, O’ndan ümid eder, O’na dua eder ve O’na yönelir.

47- Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz genişlik vereniz. 48- Yeryüzünü de yayıp döşedik ki hem de ne güzel döşedik! 49- Her şeyden de çift çift yarattık. Belki düşünüp öğüt alırsınız. 50- “O halde Allah’a kaçın. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” 51- “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.”

47. Yüce Allah, pek büyük kudretini beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz göğü” pek büyük bir “kudretle bina ettik.” Onu yarattık ve sapasağlam kıldık. Onu yeryüzüne ve üzerindekilere bir tavan yaptık. “Ve şüphesiz Biz” onun ucuna bucağına, etrafına “genişlik vereniz.” Aynı şekilde bizler rızık ile de kullarımıza genişlik verenleriz. Öyle ki Allah, ıpıssız ve kurak çöllerde, denizin dalgaları içinde, ulvi ve süfli âlemin bucaklarında, kendisine yeterli rızık ulaşmadık ve ihtiyacına yetecek kadar ihsanları ulaştırmadık hiçbir canlı bırakmamıştır. Cömertlik ve ihsanı bütün mahlukatı kuşatan Allah’ın şanı ne yücedir! Rahmeti bütün yaratıkları kapsayan Allah’ın şanı ne mübarektir!
48. “Yeryüzünü de yayıp döşedik.” Yani Biz orayı insanlara bir döşek kıldık. Böylece onlar orada meskenler yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, oturmak, ekip-biçmek, istedikleri yerlere ulaştıran yolları izlemek gibi maslahatlarına olan her bir hususu gerçekleştirmek imkânına sahip oldular. Döşek, bazen her bakımdan kendisinden yararlanılmaya elverişli olabildiği gibi, bazen de bazı yönleri ile elverişli, bazı yönleri ile elverişsiz olabilir. Bundan ötürü Yüce Allah, yeryüzünü en mükemmel ve en güzel şekilde döşemiş olduğunu haber vermekte ve bundan dolayı kendi zatını överek:“hem de ne güzel döşedik!” buyurmaktadır ki O, hikmet ve rahmetinin gerektirdiği şekilde yeryüzünü kullarının menfaatine olmak üzere döşemiştir.
49. “Her şeyden de çift çift yarattık.” Bütün canlı türlerinden erkek ve dişi olmak üzere iki sınıf yarattık. “Belki düşünüp öğüt alırsınız.” Allah’ın size ihsan etmiş olduğu nimetlerini takdir eder ve bunlardaki hikmet üzerinde iyice düşünürsünüz. Çünkü O, bütün canlı türlerinin varlıklarını devam ettirebilmesi için gerekli sebepleri yaratmıştır. Bu varlıkları geliştirmek, onları hizmetlerinizde kullanmak için ve onları besleyesiniz diye böyle yapmıştır. Bunun neticesinde de sizler, pek çok menfaatler elde edersiniz.
50. Yüce Allah, kullarını kendisinden korkmayı, kendisine yönelmeyi gerektiren ibret ve delilleri üzerinde dikkatle düşünmeye davet ettikten sonra bundan kastedilen hususu emretmektedir ki o da Yüce Allah’a ibadettir. Yani gizli olsun, açık olsun Allah’ın sevmediği ve hoşlanmadığı şeylerden, gizli olsun, açık olsun O’nun sevdiği şeylere kaçın. Cehaletten ilme, küfürden imana, isyandan itaate, gafletten zikre (O’nu anıp hatırlamaya) kaçın. Bunları eksiksiz olarak yerine getiren bir kimse, dini tamamen yerine getirmiş, korktuğu şeylerden uzak kalmış, bütün istek ve maksatlarını elde etmiş olur. Yüce Allah’ın kendisine yönelişi “kaçış” diye adlandırması, O’ndan başkasına yönelişte her türlü tehlikenin, korkulacak ve hoşlanılmayacak şeylerin olması dolayısıyladır. Allah’a yönelişte ise her çeşit sevinç, güvenlik, neşe, mutluluk ve kurtuluş vardır. O nedenle kul, Allah’ın kaza ve kaderinden yine Allah’ın kaza ve kaderine kaçar. Korkulan her şeyden kaçılır, ancak Yüce Allah hariç. Çünkü O’ndan ne kadar korkulursa o kadar O’na kaçılır. “Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” Allah’ın azabı ile sizi korkutup uyarıyorum ve benim korkutup uyarmam gâyet açıktır.
51. “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin.” İşte bu da Allah’a kaçışa dahildir. Hatta Allah’a kaçışın temelidir. Kul, Allah’tan başka birtakım putları, kabirleri, türbeleri veya bunlara benzer Allah’tan başka kendisine ibadet edilen her türlü varlığı ilâh edinmekten kaçar ve ibadetini yalnız Rabbi olan Allah’a yapar; yalnız O’ndan korkar, O’ndan ümid eder, O’na dua eder ve O’na yönelir.

47- Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz genişlik vereniz. 48- Yeryüzünü de yayıp döşedik ki hem de ne güzel döşedik! 49- Her şeyden de çift çift yarattık. Belki düşünüp öğüt alırsınız. 50- “O halde Allah’a kaçın. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” 51- “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.”

47. Yüce Allah, pek büyük kudretini beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz göğü” pek büyük bir “kudretle bina ettik.” Onu yarattık ve sapasağlam kıldık. Onu yeryüzüne ve üzerindekilere bir tavan yaptık. “Ve şüphesiz Biz” onun ucuna bucağına, etrafına “genişlik vereniz.” Aynı şekilde bizler rızık ile de kullarımıza genişlik verenleriz. Öyle ki Allah, ıpıssız ve kurak çöllerde, denizin dalgaları içinde, ulvi ve süfli âlemin bucaklarında, kendisine yeterli rızık ulaşmadık ve ihtiyacına yetecek kadar ihsanları ulaştırmadık hiçbir canlı bırakmamıştır. Cömertlik ve ihsanı bütün mahlukatı kuşatan Allah’ın şanı ne yücedir! Rahmeti bütün yaratıkları kapsayan Allah’ın şanı ne mübarektir!
48. “Yeryüzünü de yayıp döşedik.” Yani Biz orayı insanlara bir döşek kıldık. Böylece onlar orada meskenler yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, oturmak, ekip-biçmek, istedikleri yerlere ulaştıran yolları izlemek gibi maslahatlarına olan her bir hususu gerçekleştirmek imkânına sahip oldular. Döşek, bazen her bakımdan kendisinden yararlanılmaya elverişli olabildiği gibi, bazen de bazı yönleri ile elverişli, bazı yönleri ile elverişsiz olabilir. Bundan ötürü Yüce Allah, yeryüzünü en mükemmel ve en güzel şekilde döşemiş olduğunu haber vermekte ve bundan dolayı kendi zatını överek:“hem de ne güzel döşedik!” buyurmaktadır ki O, hikmet ve rahmetinin gerektirdiği şekilde yeryüzünü kullarının menfaatine olmak üzere döşemiştir.
49. “Her şeyden de çift çift yarattık.” Bütün canlı türlerinden erkek ve dişi olmak üzere iki sınıf yarattık. “Belki düşünüp öğüt alırsınız.” Allah’ın size ihsan etmiş olduğu nimetlerini takdir eder ve bunlardaki hikmet üzerinde iyice düşünürsünüz. Çünkü O, bütün canlı türlerinin varlıklarını devam ettirebilmesi için gerekli sebepleri yaratmıştır. Bu varlıkları geliştirmek, onları hizmetlerinizde kullanmak için ve onları besleyesiniz diye böyle yapmıştır. Bunun neticesinde de sizler, pek çok menfaatler elde edersiniz.
50. Yüce Allah, kullarını kendisinden korkmayı, kendisine yönelmeyi gerektiren ibret ve delilleri üzerinde dikkatle düşünmeye davet ettikten sonra bundan kastedilen hususu emretmektedir ki o da Yüce Allah’a ibadettir. Yani gizli olsun, açık olsun Allah’ın sevmediği ve hoşlanmadığı şeylerden, gizli olsun, açık olsun O’nun sevdiği şeylere kaçın. Cehaletten ilme, küfürden imana, isyandan itaate, gafletten zikre (O’nu anıp hatırlamaya) kaçın. Bunları eksiksiz olarak yerine getiren bir kimse, dini tamamen yerine getirmiş, korktuğu şeylerden uzak kalmış, bütün istek ve maksatlarını elde etmiş olur. Yüce Allah’ın kendisine yönelişi “kaçış” diye adlandırması, O’ndan başkasına yönelişte her türlü tehlikenin, korkulacak ve hoşlanılmayacak şeylerin olması dolayısıyladır. Allah’a yönelişte ise her çeşit sevinç, güvenlik, neşe, mutluluk ve kurtuluş vardır. O nedenle kul, Allah’ın kaza ve kaderinden yine Allah’ın kaza ve kaderine kaçar. Korkulan her şeyden kaçılır, ancak Yüce Allah hariç. Çünkü O’ndan ne kadar korkulursa o kadar O’na kaçılır. “Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” Allah’ın azabı ile sizi korkutup uyarıyorum ve benim korkutup uyarmam gâyet açıktır.
51. “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin.” İşte bu da Allah’a kaçışa dahildir. Hatta Allah’a kaçışın temelidir. Kul, Allah’tan başka birtakım putları, kabirleri, türbeleri veya bunlara benzer Allah’tan başka kendisine ibadet edilen her türlü varlığı ilâh edinmekten kaçar ve ibadetini yalnız Rabbi olan Allah’a yapar; yalnız O’ndan korkar, O’ndan ümid eder, O’na dua eder ve O’na yönelir.

47- Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz genişlik vereniz. 48- Yeryüzünü de yayıp döşedik ki hem de ne güzel döşedik! 49- Her şeyden de çift çift yarattık. Belki düşünüp öğüt alırsınız. 50- “O halde Allah’a kaçın. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” 51- “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.”

47. Yüce Allah, pek büyük kudretini beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz göğü” pek büyük bir “kudretle bina ettik.” Onu yarattık ve sapasağlam kıldık. Onu yeryüzüne ve üzerindekilere bir tavan yaptık. “Ve şüphesiz Biz” onun ucuna bucağına, etrafına “genişlik vereniz.” Aynı şekilde bizler rızık ile de kullarımıza genişlik verenleriz. Öyle ki Allah, ıpıssız ve kurak çöllerde, denizin dalgaları içinde, ulvi ve süfli âlemin bucaklarında, kendisine yeterli rızık ulaşmadık ve ihtiyacına yetecek kadar ihsanları ulaştırmadık hiçbir canlı bırakmamıştır. Cömertlik ve ihsanı bütün mahlukatı kuşatan Allah’ın şanı ne yücedir! Rahmeti bütün yaratıkları kapsayan Allah’ın şanı ne mübarektir!
48. “Yeryüzünü de yayıp döşedik.” Yani Biz orayı insanlara bir döşek kıldık. Böylece onlar orada meskenler yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, oturmak, ekip-biçmek, istedikleri yerlere ulaştıran yolları izlemek gibi maslahatlarına olan her bir hususu gerçekleştirmek imkânına sahip oldular. Döşek, bazen her bakımdan kendisinden yararlanılmaya elverişli olabildiği gibi, bazen de bazı yönleri ile elverişli, bazı yönleri ile elverişsiz olabilir. Bundan ötürü Yüce Allah, yeryüzünü en mükemmel ve en güzel şekilde döşemiş olduğunu haber vermekte ve bundan dolayı kendi zatını överek:“hem de ne güzel döşedik!” buyurmaktadır ki O, hikmet ve rahmetinin gerektirdiği şekilde yeryüzünü kullarının menfaatine olmak üzere döşemiştir.
49. “Her şeyden de çift çift yarattık.” Bütün canlı türlerinden erkek ve dişi olmak üzere iki sınıf yarattık. “Belki düşünüp öğüt alırsınız.” Allah’ın size ihsan etmiş olduğu nimetlerini takdir eder ve bunlardaki hikmet üzerinde iyice düşünürsünüz. Çünkü O, bütün canlı türlerinin varlıklarını devam ettirebilmesi için gerekli sebepleri yaratmıştır. Bu varlıkları geliştirmek, onları hizmetlerinizde kullanmak için ve onları besleyesiniz diye böyle yapmıştır. Bunun neticesinde de sizler, pek çok menfaatler elde edersiniz.
50. Yüce Allah, kullarını kendisinden korkmayı, kendisine yönelmeyi gerektiren ibret ve delilleri üzerinde dikkatle düşünmeye davet ettikten sonra bundan kastedilen hususu emretmektedir ki o da Yüce Allah’a ibadettir. Yani gizli olsun, açık olsun Allah’ın sevmediği ve hoşlanmadığı şeylerden, gizli olsun, açık olsun O’nun sevdiği şeylere kaçın. Cehaletten ilme, küfürden imana, isyandan itaate, gafletten zikre (O’nu anıp hatırlamaya) kaçın. Bunları eksiksiz olarak yerine getiren bir kimse, dini tamamen yerine getirmiş, korktuğu şeylerden uzak kalmış, bütün istek ve maksatlarını elde etmiş olur. Yüce Allah’ın kendisine yönelişi “kaçış” diye adlandırması, O’ndan başkasına yönelişte her türlü tehlikenin, korkulacak ve hoşlanılmayacak şeylerin olması dolayısıyladır. Allah’a yönelişte ise her çeşit sevinç, güvenlik, neşe, mutluluk ve kurtuluş vardır. O nedenle kul, Allah’ın kaza ve kaderinden yine Allah’ın kaza ve kaderine kaçar. Korkulan her şeyden kaçılır, ancak Yüce Allah hariç. Çünkü O’ndan ne kadar korkulursa o kadar O’na kaçılır. “Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” Allah’ın azabı ile sizi korkutup uyarıyorum ve benim korkutup uyarmam gâyet açıktır.
51. “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin.” İşte bu da Allah’a kaçışa dahildir. Hatta Allah’a kaçışın temelidir. Kul, Allah’tan başka birtakım putları, kabirleri, türbeleri veya bunlara benzer Allah’tan başka kendisine ibadet edilen her türlü varlığı ilâh edinmekten kaçar ve ibadetini yalnız Rabbi olan Allah’a yapar; yalnız O’ndan korkar, O’ndan ümid eder, O’na dua eder ve O’na yönelir.