59. “Haksızlıklarından ötürü işte yok ettiğimiz şehirler! Onları yok etmek için bir süre tayin etmiştik.” İşte zulmettiklerinden dolayı halkını helâk ettiğimiz, insanlarını yıkıma uğrattığımız şehirler. Allah’a karşı geldikleri için, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın elçileriyle ve Allah’ın sistemiyle savaşa tutuşup kendi âyetlerini kendi sistemlerini Allah sistemi yerine ikâme etmeye kalkıştıkları için halkını yerle bir ettiğimiz şehirler. Şüphesiz ki biz onların yıkımları için de bir zaman tayin ettik. Onları helâk etmek için de tayin edilmiş bir zamanımız vardır. O zaman gelince kesinlikle onlar bir sa-at bile ertelenmeyeceklerdir. İşte hikmetini anlamasanız da yeryüzünde Allah’ın işleyen sünneti budur. Bizim anlayamadığımız ve sadece Rabbimizin bildiği hadiselerin arka planıyla alâkalı Rabbimiz burada bir kaç örnek verecek. Mûsâ (a.s) ve Hızır kıssasını anlatmaya başlayacak. Sûrenin başında da ifade ettiğimiz gibi müşriklerin Rasulullah efendimizden sordukları kıssalardan birisi de Mûsâ Hızır kıssasıydı. Bu kıssada Rabbimiz hem kâfirlere hem de mü'minlere çok önemli mesajlar sunmaktadır. Bu kıssa insanlara çok önemli bir gerçeği sun-mak için anlatılmıştır. Olayların sadece zâhiren görünen yönlerinin olmadığı onların bir de görünmeyen yönlerinin olduğu, yâni olayların insanlar tarafından asla bilinemeyen bir de arka planlarının olduğu anlatılmaktadır. Ve olayların sadece zâhiren görünen yönlerine bakarak sonuca gitmenin hatalı olduğu anlatılmaktadır. Yâni yeryüzünde cereyan eden hadiselerin perde arkasında işleyen hikmetlerinin de olduğu, bu hikmetleri insanların anlama ve kavrama imkânlarının olmadığı, bunları sadece Allam’ul Ğuyub olan, gaybın da şehadetin de bilgisine sahip olan Allah’ın bildiği ve insanların onun bilgisine, onun takdirine teslim olmak zorunda oldukları anlatılmaktadır. İnsanların yeryüzünde işleyen hadiselerin dış yönüne bakarak sonuca gitmelerinin çok tehlikeli olduğu anlatılmaktadır. Meselâ işte sûrede anlatıldı Allah’ın dinine inanmış Allah adına hareket eden gençlere karşı karşılarındaki zalimlerin güçlü oluşları veya imanlı arkadaşına karşı iman zaafı içinde olan iki bahçe sahibine bu kadar fazla nimet verilmesi veya işte görüyoruz günlük hayatta zalimlerin zenginliği, mazlumların fakirliği, Allah’a isyan içinde olanların refah içinde bir hayat yaşamaları, mü’minlerinse zorluk ve sıkıntılar içinde kıvranmaları, günahkârların ve kâfirlerin zevk-ü sefa içinde bir hayat yaşamalarına karşılık imanlı mü'minlerin acılar içinde kıvranmaları, kâfirlere bazen hiç hastalık gelmediği halde mü'minlerin çeşitli hastalıklara maruz kalmaları gibi dünya hayatında cereyan eden olayları gördükçe insanlar şaşkınlık içine düşmekte ve olayların arka planını anlayamadıkları için yanlışlara düşebilmektedirler. Mü’-minler de, kâfirler de yanlışa düşebilmektedirler. Kâfirler ve günahkârlar perde arkasını göremedikleri bu hadiselere bakarak alabildiğine hırçınlaşmakta ve küfürlerini günahlarını artırmaktadırlar. Dünyada kendilerine dur diyecek hiçbir gücün olmadığı veya bu dünyada uymaları gereken hiçbir ahlâkî kuralın olmadığı zehabına kapılıyorlar. Bu dünyada dilediğimiz her şeyi yapabiliriz. Çünkü hesap verecek hiç kimse yoktur. Hiç kimseye karşı sorumlu değiliz demeye başlıyorlar. Gururları, kibirleri, azgınlıkları bir kat daha artmaya başlıyor. Imardıkça şımarıyorlar. Eğer sizin dediğiniz gibi göklere ve yere egemen, bizim hayatımıza karışıcacak bir Allah olsaydı elbette şu ana kadar bizden bir hesap sorardı. Allah’ın günü O’na isyan içinde bir hayat yaşıyoruz. O’nun emirlerini icra etmeyip yasaklarının tümünü çiğnediğimiz halde hani nerede bu Allah? Niye gök kubbeyi başımıza geçirmiyor? Neden havamızı, suyumuzu, güneşimizi kesmiyor? Neden bizden bir hesap sorup intikam almıyor? Bizden intikam almadığı gibi üstelim müslümanlara vermediği mülk ve saltanatı bize veriyor derlerken, mü'minler de cereyan eden bu olayları gördükçe moralleri bozulup cesaretlerini kaybetmektedirler. Tabii kâfirleri ve Allah düşmanlarını bu tür bir hayatın içinde gördükçe mü'minlerin imanları gerçekten zor bir imtihana tabi tutulmaktadır. Halbuki insanlar bu olayların arka planını bilmemektedirler. Bu olayların arkasında işleyen Rabbimizin hikmet parmağını görememektedirler. Bütün bu olayların sonunda öbür tarafta kendilerini ne tür bir hayatın beklediğini, yaşadıkları bu olayların kendilerine neleri kazandırdığını, karşılarındaki kâfirlere de hem dünyada hem de âhi-rette neleri kaybettirdiğini bilmemektedirler. Hattâ bakın Yunus sûresinde Rabbimiz tarafından kendilerine verilmediği halde düşmanlarına verilen nimetlerin, mülk ve saltanatın onlara veriliş sebebini ve bu olayların arka planını bilemediği için Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’nın bile şöyle dua ettiğine şahit oluyoruz: “Mûsâ: "Rabbimiz! Doğrusu sen Firavuna ve erkanına ziynetler ve dünya hayatında mallar verdin. Rabbi-miz! Senin yolundan şaşırtmaları için mi? Rabbimiz! Mallarını yok et, kalplerini sık; çünkü onlar can yakıcı azabı görmedikçe inanmazlar" dedi.” (Yunus 88) Görüyor musunuz bir peygamber bile yeryüzünde Allah’ın tak-dir buyurduğu olayların arka planını bilemediği için Allah’a karşı böyle bir serzenişte bulanabiliyor. İşte Rabbimiz bu kıssada yeryüzünde yaşadığımız ve arka planını anlayamadığımız, hikmetini kavrayamadığımız bir kaç olayın üzerindeki esrar perdesini aralayarak, bir kaç olayın arkasında yatan hikmeti bize anlatacak ve hem kâfirlere hem de mü'minlere çok büyük mesajlar sunacak. Bu kıssa bu kâinatta bilinen ve görünen şeylerin dışında bilinmeyen pek çok şeyin varlığını ortaya koyar. Bu dünyada yaşayan insan hükümlerini daima gördüğü, duyduğu, hissedip algıladığı şeyler üzerine bina eder. Bu sebeple de bildiklerine nazaran bimediklerinin daha çok olduğu bir ortamda insan çoğu kez hataya düşer. Eğer böyle değil de tüm gaybî bilgilere muttali olmuş olsaydı insan elbette şu andakinden çok daha farklı olurdu. İşte bu kıssa insanın aklı, görüşü, ilmi, zekâsı ve duyularıyla vereceği kararlara, hükümlere güven olmayacağı, çünkü bu dar yaratılışla onun bu geniş kâinat gerçeklerini kuşatamayacağı anlatılır. O zaman ısrarla insanın her konuda hüküm vermede aceleci olmaması gerektiği vurgulanacak. Çünkü insan bilgisi ne kadar da genişlerse genişlesin onun asla çözemeyeceği, içinden çıkamayacağı, keşfedilemeyecek sırlar vardır. Eğer şu akıllara durgunluk veren muazzam kâinat bu haliyle insanın uhdesine verilmiş olsaydı orada çoktan fesat olurdu. İşte Rabbimiz Kehf sûresinin bu kıssasında “Gayba iman”dediğimiz bu büyük hakikati gündeme getirecek. Bunlar, bu kıssalar insanların kendi hayal güçleriyle bulabilecekleri, uydurabilecekleri cinsten şeyler değildir. Ancak Allah’ın ayarlaması ve belirlemesiyle ortaya çıkan şeylerdir. Biz bu kıssalar içinde kendimize çok güzel yer bulabiliriz. Kur’an’da Rabbimizin anlattığı kıssaların genel özelliğidir bu. İşte hayat böylece yaşanabilir ve kıyamete kadar insanlar arasında yaşanacak şeylerdir bunlar. Öyleyse bizler bu kıssa içinde kendi yerimizi, kendi konumumuzu, kendi rolümüzü belirlemeliyiz. Bu hadisede, bu kıssa içinde acaba ben Musa mıyım, yoksa Hızır mıyım? Herkesin Musa olması elbette mümkün değil. Hızır olması, kendisine özel bilgi ulaştırılmış birisi olması belki daha imkânsız. Ama Musa’nın peşine takılan, onunla beraber olmaya çalışan o genç olabiliriz. Kehf sûresinde anlatılacak bu olayın nerede ve ne zaman meydana geldiği konusunda Kur’an-ı Kerîmde her hangi bir bilgi verilmiyor. Rabbimiz olayın yeri ve zamanıyla alâkalı bir şey söylemiyor. Allahu âlem bu konudaki rivâyetleri birleştirirsek bu olayın Mûsâ (a.s)'ın peygamberliğinin ilk yıllarında vukua geldiğini söylememiz ge-rekecektir. Yâni bu olay Mekke’de eziyetlere maruz kalmış mü'minleri rahatlatmak üzere anlatıldığına göre herhalde aralarında bir benzer-lik kurmak üzere tıpkı Mekkeli müşriklerin bu Allah’ın Resûlü ve bera-berindeki bir avuç müslümânâ yaptıkları işkenceler gibi Firavun ve çevresindekilerin Hz. Mûsâ’yı ve İsrâil oğullarını şiddetli işkencelere maruz bıraktıkları bir dönemde vukua gelmiştir. Aynen şimdi Mekke müşriklerinin düşündükleri gibi o gün Firavun ve adamları da yeryüzünde işleyen hadiselerin arka planından habersiz olduklarından Allah’ın elçisine ve ona inanan insanlara reva gördükleri eziyetler karşısında kendilerine ses çıkarılmayışı ve azabın kendilerine gecikmesini kendilerine hesap soracak bir gücün olmadığının ispatı zannederek Hz. Mûsâ’ya ve İsrâil oğullarına yüklendikleri bir dönemde vukua geldiğini söyleyebiliriz Allahu âlem. İbni Kesir kıssada anlatılan Hz. Mûsâ ile yolculuk yapan bu arkadaşının Hızır olduğu konusunda ve bu yolculuğa konu olan Mûsâ’nın (a.s) İsrâil oğullarının Mûsâ’sı değil de başka bir Mûsâ olduğunu iddia edenlere karşı bu Mûsâ’nın (a.s) İsrâil oğullarına peygamber olarak gönderilen Mûsâ (a.s) olduğu konusunda bir hayli hadis nakletmektedir. İmam Buhârî efendimiz de bu kıssa ile alâkalı Rasulullah efendimizin uzun bir hadisini nakleder. Hadisin tamamını nakil etmeyeceğim ancak yolculuğun sebebiyle alâkalı Allah’ın Resûlünün şu beyanını söylemek zorundayım. Buhârî’de c:2 Kitabu’t-Tefsir bölümünde Rasulullah efendi-mizden rivayet edildiğine göre: “Bir gün Mûsâ (a.s) İsrâil oğullarına bir konuşma yaptı. Konuşmasının sonunda kendisine yeryüzünde en bilgili insanın kim olduğu soruldu da Hz. Mûsâ da: "Benim" deyince Allah da ona ey Mûsâ iki denizin birleştiği yerde senden daha bilgili bir kulum var buyurdu. Mûsâ dedi ki: Ey Rabbim! Onu nasıl bulabilirim? Diye sorunca Allah şöyle buyurdu: Beraberine bir balık alırsın, onu bir zembile koyarsın, o balığı kaybedeceğin yerde o kulumuzu bulacaksın buyurdu..." Diyerek Rasûlullah’ın bu konuyla alâkalı beyanı devam eder. Rabbimiz kıssayı şöylece anlatmaya başlıyor: