Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Bakara Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

286 ayetSayfa 14 / 17
221:"Müşrik kadınları, onlar iman edinceye kadar nikâhlamayın. İman eden bir câriye, müşrik bir kadın­dan; bu müşrik her ne kadar hoşunuza gitse de daha ha­yırlıdır. Müşrik erkekleri iman edinceye kadar mü'min kadınlarla nikâhlamayın. İman eden bir köle, müşrik bir erkekten; bu sizin hoşunuza gitse de daha hayırlıdır. Onlar (o müşrik erkek ve kadınlar) ateşe çağırırlar, Al­lah ise izniyle cen­nete ve mağfirete çağırır. O âyetlerini insanlara açıklar, umulur ki düşünüp ibret alırlar." Rabbimiz bu âyet-i kerîmesinde mü'minlerin kesinlikle onlar iman edinceye kadar müşrik kadınlarla evlenmelerinin mümkün ol-madığını anlatır. Haram olduğunu anlatır. Çünkü câriye bile olsa mü-mine bir kadın, güzelliği hoşunuza gitse de müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Mü'mine bir câriye her zaman için bir kâfireden hayırlıdır. Çünkü onlar sizi ateşe, yâni cehenneme çağırırlar. Bu tür evlilikler mü'minleri günah ve şirk yollarına götürebi­lir. Mü'min bir kocanın müşrik bir kadını ve ondan doğacak ço­cuklarını İslâm’a, imana kazandırması ne kadar mümkünse, müş­rike bir kadı­nın kocasını ve çocuklarını aynı şekilde kulluktan, imandan uzaklaştı­rıp şirke götürmesi de mümkündür. Bir de ay­rıca aynı ailede hem İs­lâm hem küfür birlikte yaşanır olabilir. Koca İslâm’ı, kadın da şirki ya­şatmak için mücâdeleye devam edebilir. Evde böyle bir çatışma ya­şanabilir. Ve böyle bir çatışma ortamında evdeki çocukların şahsi­yetleri ve İslâmî yapıları sarsılabilir. Bir gayri müslim belki bunu kabullenebi­lir. Ama bir müslümanın böyle bir şeyi kabullenmesi asla mümkün de­ğildir. İslâm’a inanmış bir kimse, sadece şehvetini tatmin adına böyle bir riskin altına giremez. Bu kadınlar diledikleri gibi davranma, doğa­cak çocukların akidelerini bozma, kocasının kontrolü altına girmeme gibi durumlar söz konusu olabilir. Böyle müşrik bir kadına bir müslü-mana gösterilebilecek sevginin göste­rilmesi, kâfire velâ anla­mına gelir ki; Allah korusun bu da küfürdür. Bir kâfirin, mü'minin se­vilmesi gibi sevilmesi küfürdür. Bidâyette müslümanlar müşrik kadınlarla evlenebiliyorlardı. Mekke döneminde bu konuda bir yasaklama gelmemişti. Nihâyet Me­dine döneminde bi'setten 19 yıl sonra bu evlilikler sona er-dirilmiştir. 19 yıl sonra müşrik kadınları nikâhları altında tutan erkekle­rin, onları nikâhlarından çıkarmaları emredilmiştir. Mümtehine sû­resi-nin 10. âyeti şöyle buyurur: "Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayınız!" (Mümtehine 10) Bu âyet-i kerîmede Mekke döneminde caiz olan bu evlilik­ler ta­mamıyla sona erdirilmiştir. Âyet-i kerîmede zikredilen müşrik ifadesi ehl-i kitabın dışındaki müşrikleri kapsamaktadır. Çünkü ba­kıyoruz ki Kur’an-ı Kerîmde pek çok âyette müşriklerle ehl-i kitap ayrı ayrı zikre­dilmektedir. Bu âyet-i kerîmede müşrikler umumî olarak zikredilmiştir. Ama Mâide sûresinin 5. âyet-i kerîmesi ehl-i kitap kadınlarla evlen­meyi tahsis etmiştir. Yâni Bakara sûresindeki bu âyetin hükmünü tah­sis buyurarak, ehl-i kitap kadınlarla evlen­meyi caiz kılmıştır. Bakın âyet-i kerîmede şöyle buyuruluyor: "Bugün temiz ve pak nîmetler size helâl kılındı. Ken­dilerine kitap verilenlerin yemeği size helâl kılındığı gibi sizin yemeğiniz de onlara helâldir. Mü'min kadın­lar­dan hür ve iffetli olanlar ile sizden evvel kitap veri­lenler­den yine hür ve iffetli kadınlar da iffetlerinizi mu­hafaza ederek onlarla zinada bulunmaksızın ve gizli dost tutmak­sızın kendilerine mehirlerini verip nikâhla­dığınız takdirde size helâl kılınmıştır." (Mâide: 5) Bu âyet-i kerîmenin ifadesine göre, ehl-i kitap kadınlarla ev-lenmenin caiz olduğunu anlıyoruz. Bakara sûresindeki bu müşrik ifa­desi, bu âyetle tahsis buyurulmuştur. Bakara’daki bu âyetin, Mâi-de’deki bu âyeti nesih etmesi de mümkün değildir. Çünkü Mâide sû­resinin bu âyeti, Bakara sûresinin bu âyetinden sonra nazil olmuştur. Bundan ötürüdür ki Bakara sûresinin bu âyeti nesih et­mesi mümkün değildir. Demek ki ehl-i kitap kadınlarla evlenmek, ancak onlar iffetli ol­maları, zina yapmamaları veya gizli dost tutmamaları şartıyla mubah kılınmıştır. Döneminde Hz. Ömer bunu yasaklamıştır. Ehl-i kitap ka­dınlarla müslüman erkeklerin evlenmesini yasaklamıştır. Sahabeden bir kısmı gelip: Ne yapıyorsun ey Ömer? Kur’an’ın müsaade ettiği bir şeyi sen mi yasaklıyorsun? diye itiraz etmişler. Hz. Ömer onlara şöyle cevap verir: "Sizler güzelliklerinden ötürü onlara meylediyor­su­nuz. Siz onlarla evlenince de müslüman kızlar bekar kalı­yor. İşte bundan ötürü sizin ehl-i kitap kadınlarla evlen­menizi yasaklıyorum." Bilhassa eviyle ve çocuklarıyla ciddi bir biçimde ilgileneme­ye­cek durumda olanların ehl-i kitap kadınlarla evlenmeleri çok tehlikeli­dir. Ben Avrupa’da böyle hem kendisini, hem çocuklarını mahvetmiş, hıristiyanlaşmış yığınlarla insan gördüm. Mü'min kar­deşlerimizin bu konuda çok dikkat etmeleri gerektiğine inanıyo­rum. Allah’ın Rasûlü Bir hadislerinde: "Kadın dört şeyinden dolayı nikâhlanır. Malı, gü­zel­liği, soyluluğu ve dini için. Siz dini güzel olanı tercih edin!" Buyurur. Öyleyse evlenebilecek mü'min bir kadın mevcut ol­duğu müddetçe başkalarının tercih edilmesi mümkün değildir. Bir de mesele sadece müşrik ve ehl-i kitapla da sınırlı değildir. Kur’an’a inandığını iddia ettiği halde: Ben ateistim! Ben laiğim! Ben komü­nis­tim! Ben demokratiğim diyen bizim ehl-i kitaptan kadınlarla da evlen­mek haramdır. Âyetin ikinci bölümünde de buyuruluyor ki: "Mü'min kadınları da onlar iman edinceye kadar müşrik erkeklerle evlendirmeyin. İman eden bir köle müş­rik bir erkekten (bu müşrik erkek) hoşunuza gitse de daha hayırlıdır. Çünkü onlar ateşe çağırırlar." Müslüman bir kadının müşrik bir erkekle evlendirilmesi kesin­likle haramdır. Müşrik, ateist, dinsiz biri devlet başkanı bile olsa mü'-min bir köle ondan her zaman hayırlıdır ve üstündür. Çünkü müş­rikler ateşe çağırırlar, cehenneme götürürler. Mü'min bir kadın ne müşrik bir erkekle ne de ehl-i kitap bir erkekle evle­nebilir. Çünkü ka­dın kocaya tabidir. Koca onun dinden çıkmasını sağlayabilir. Rabbimiz Nisâ sûresinde: "Erkekler kadınları yönetmeye yetkilidirler." (Nisâ: 34) Âyet-i kerîmesi gereğince kadınlar kocalarının yönetimi altın­da­dırlar. Dolayısıyla mü'min bir kadını kâfir ya da ehl-i kitap bir er­kekle evlendirmek, onu bir kâfirin yönetimine terk etmek olaca­ğından, bu kesinlikle o kadını ateşe atmak demektir. Yine Nisâ sûresinde de Rabbimiz şöyle buyurur: "Allah kâfirlere müslümanlar üzerine bir yetki ve­re­cek değildir." (Nisâ: 141) Buna göre müslüman bir kadının kâfir ya da ehl-i kitap bir er­kekle evlendirmek demek, müslümanı kâfirin idaresine bırakmak de­mektir ki, bu asla mümkün değildir haramdır.
222:"Peygamberim, sana kadınların hayız halini so­rarlar. De k; o bir ezadır. Aybaşı halinde iken ka­dın-larla cinsi münâsebetten ayrılın. Ama onlar temizlenince o za­man Allah’ın size em­rettiği yerden onlara yaklaşın. Şüp­hesiz ki Allah çokça tevbe edenleri sever. Ter­temiz davra­nanları da Allah sever." Dikkat ederseniz Bakara sûresinin 177. âyetine kadar Al­lah’ın insan hayatına karışması anlatıldı ondan sonra da Allah’ın bu hayata karışmasının birimleri sunulmuştur. Bu birimlerden ola­rak oruç anla­tıldı, hac anlatıldı, infak anlatıldı, kıble anlatıldı, ha­ram aylar ve bu aylarda savaş anlatıldı, içki kumar anlatıldı ve işte sizin hayatınızın değişik zamanlarında yaşayacağınız konulardır bunlar. Bunları Allah böylece belirlemiştir ve sizler Rabbinizin be­lirlediği ölçüler içinde böylece yaşayacaksınız denerek tüm bu hu­suslar belirlenmiştir. On­dan sonra da hayızları döneminde kadın­larla ilişki ve beraberlik ko­nusu gündeme geliyor. Peygamberim, sana hayızdan soruyorlar. Sen de ki; o bir e-zadır ve hayız halinde iken onlarla cinsi münâsebetten ayrılın. Bu din, insanın fıtratını göz ardı etmeyen, hep onu gün­demde tutan bir dindir. İnsanlara onların bu fıtrî özelliklerini bilen yaratıcıları tarafından, onların bu özelliklerine göre yaşayabilecek­leri bir din su­nulmuştur. İnsanlar, Allah’ın Rasûlünden aybaşı dö­nemindeki kadın­larla ilişkiden soruyorlardı. Bu konu, bu âyetler soruya binaen anlatı­lacağı gibi, soru sorulmadan da anlatılacak âyetlerdir. Demek ki in­sanlar soru soruyorlar, beklentileri var ve o beklentilerine binaen âyet gelecektir. “De ki” Şöyle şöyle söyle onlara. Ya da ey peygambe­rim! Sen bunun sözcülüğünü yap! demektir bunun mânâsı. De­mek ki bi­zim neler konuşacağımızı, nelerin sözcülüğünü yapaca­ğımızı Kur’an böyle belirliyor. Demek ki biz, insanlara bazen hayızdan da konuşa­cağız, bunun sözcülüğünü de yapacağız. "GUL" diye gelen âyetlerle bizim sözcülüğünü yapacağımız konu­lar özellikle belirtiliyor demektir. Hayız her ayın belli günlerinde periyodik olarak kadınların gör­düğü kandır. En yaygın görüşle en azı üç gün en fazlası da on gün olmak üzere kadınların gördüğü bu kana hayız denir. "De ki; O bir ezadır." Yâni kadının o dönemi bir eza­dır. Na­sıl bir eza? Tabi Allah’ın yaratış kanununa uygun bir ezadır. Arapça’da eza hem hastalık hem de pislik için kullanılır. Âdet ha­linde kadınlar, sağlıktan çok hastalığa yakındırlar. Rabbimiz o dö­nemle­rinde kadınlardan ayrı olmamızı, onlara cinsel yakınlıkta bu­lunma­mamızı emretmektedir. Bu durum Hindularda, yahudilerde, hıristiyanlarda ve putpe­rest Araplarda yanlış anlaşılmış, farklı anlaşılmış. İslâm’dan önce in­sanlar bunu yanlış anlamışlar, farklı anlamışlar. Kimileri o haldeyken kadınları hapsetmeden yana olmuş­lar, ki­mileri ona dokunmamadan yana olmuşlar, kimileri onun pi­şirdiğini ye-memeden yana olmuşlar, kimileri onlarla birlikte yemek yememe­den, hattâ onlarla aynı odada kalmamaktan yana olmuş­lar, kimileri de meselâ hıristiyanlar bunların aksine bu haldeyken kadınlarla cinsi münâsebetten yana olmuşlardır. Bu durumda sanki kadın insanlıktan çıkmış gibi muteala ediliyordu. Sahabenin sorduğu soruya binaen gelen bu âyet-i kerîmede Rabbimiz bu­yurdu ki: Bu durum sadece in­san vücudunun tabii hallerinden bir halettir. Sadece kan gelmesinden dolayı eziyetli bir halettir hepsi bu kadar. Bu hal kadının vücudunu necis yapmadığı gibi, toplum içinde onun kişiliğini de etkilememekte­dir. Bu durum insanlar ara­sındaki ilişkilerden sadece cinsel ilişkiye engeldir. Bunun sebebi de ilgili mahalden kan gelmesinden ve mikrop alması gibi bir ezi­yete, bir tehlikeye maruz kalmaması içindir. Bu du­rum âdet halin­deki kadınlara hiç dokunulmayacağı anlamına gelmez. Kadının necis olduğu anlamına da gelmez, sadece o haldeyken cinsel iliş­kinin yasak olduğu anlamına gelir. "De ki; O bir eziyettir. Artık hayız esnasında ka­dınla­rınızla cinsel ilişkiden uzak durun onlar temizle­nin­ceye kadar." Temizleninceye kadar. Âdet günleri bitene kadar, ya da ka­nama günleri bitene kadar, vücutlarını büsbütün yıkayana kadar, ya da kanama bölgelerini yıkayana kadar, ya da gusül abdesti alana ka­dar gibi değişik anlayışlar var. Yâni âdet dönemleri bitene kadar on­larla cinsel ilişkide bulunmayın. Hayız halindeki kadınlarla cinsi münâsebet yasaktır. Hayızlı bir kadının göbeği ile diz kapağı arasındaki bölgeye yakla­şılmaz. Bunun dışındaki yerlerden istifade caizdir. Hz. Aişe anne­miz der ki: "Ben ve Rasulullah cünüpken aynı kaptan gusle­der­dik. Ben hayızlı iken Allah’ın Rasûlü göbeğimle diz kapa­ğım arasına bir bez sarmamı emrederdi ve bu bezin üstün­den bana yaklaşırdı." Buyurur. (Buhârî, Müslim, Tirmizî) Ancak buradaki kadına yaklaşmaktan maksat cimanın dışın­daki yaklaşmalardır. Nitekim Tirmizî’deki bir hadislerinde Al­lah’ın Ra-sûlü bu hususu şöyle açıklar: "Hayızlı kadınlarla cima hariç, dilediğinizi ya­pın!" Hayızlılık dönemi bittikten sonra kan gelmeye devam etse de bu cimaya engel değildir. Zira bu kan hayız kanı değil istiaze kanıdır. İstiazeli kadınla cima yapmak kadına ve erkeğe herhangi bir zarar vermez. "Hayızlı bir kadınla cima yapmanın cezası da bir di­nar ya da yarım dinar sadaka vermektir." (Ebu Dâvûd, Tirmizî) Bütün âlimlere göre hayızlı bir kadının namaz kılması, oruç tut­ması, Kâbe’yi tavaf etmesi, mescide girmesi Kur’an’a el sürmesi veya okuması ve de kocasıyla cinsi münâsebette bulunması ha­ram­dır. (Hayız konusunda bir soru soruldu) Hayız lügatte; akıntı mânasına gelir. Doğum sebebiyle olmayarak rahimden çıkan kandır. İstihaza (hastalık) kanı bunun dışındadır. Küçük kızın, hayızdan kesilen kadının ve hünsa-i müşkilin gördükleri kan da istihazadan sayılır. Bu mesele dinimizde çok önemlidir. Çünkü temizlik, namaz, Kur'an okumak, oruç tutmak, itikâf, hac, bü-lûğ, cimâ, boşama, iddet, istibra ve saire gibi birçok hükümler bu me-seleler üzerine terettüp eder. Bu sebeple hayız meselelerini öğren-mek en büyük vazife ve farzlardan biri olmuştur. Zira bir şeyi öğren-mek mertebesinin büyüklüğü, onu öğrenmeme zararının derecesine göredir. Hayız meselelerini bilmemenin zararı, başkalarını bilmemekten daha büyüktür. Hazreti Havva'yı Cenab-ı Hak hayızla mübtelâ kılmış ve kızlarında bu hal kıyâmet gününe kadar devam etmek üzere kalmıştır. Bazıları: “Hayız ilk defa İsrâil oğullarına gönderilmiştir.” demişlerse de bu sözü Buhâri: “Peygamber (s.a.v.)'in hadîsi daha büyüktür.” diyerek reddetmiştir. Hadîsi Buhârî, Hazreti Âişe (r.a.)'dan şu lâfızla rivayet etmiştir: “Rasulullah (s.a.v.) hayız hakkında: Bu, Allah'ın Adem kızlarına takdir buyurduğu bir şeydir, buyurdular.” Hayzın en az müddeti geceleriyle birlikte üç gündür. En çok müddeti ise gecelerle birlikte on gündür. Bunu Dârekutnî ve başkaları böyle rivâyet etmişlerdir. Azından noksan, çoğundan fazla olanlar ise hayız değil, istihazadır. (Tekrar soru soruldu) Az önce dedim, hayız kadının rahminden belli günlerde kan gelmesi, doğum veya hastalık söz konusu olmaksızın, belli yaşlardaki kadının rahminden belli günlerde gelen kanı ifade eder. Türkçe’de "hayız" yerine, âdet, aybaşı, kirlilik, ay hali ve namazsızlık gibi kelimeler de kullanılır. Bir kadının cinsel organından üç türlü kan gelebilir. a) Hayız kanı. Sağlıklı kadından belli yaşlar arasında gelir. b) Özür (is-tihaza) kanı. Kadın hastalığı olanlarda görülür. c) Lohusalık (nifâs) kanı. Doğumdan sonra belirli bir süre gelen kandır. Âdet görme, yani hayız, kadını erkekten ayıran özelliklerden birisidir. O, anormal ve çirkin bir olay değil, normal ve kadının yaratılışının gereği olan doğal bir olaydır. İslâm'ın çıkış sırasında câhiliye devri Arapları âdetli kadına arkadan, Hıristiyanlar önden ilişkide bulunurlardı. Yahudiler ve Mecusîler ise, böyle bir kadından uzak durular, hatta temizlendikten sonra da bir hafta süreyle onlarla bir arada kalmazlar, birlikte yiyip, içmezlerdi (Müslim, Hayız, 6; Ebû Dâvûd, tahâre) İslâm, kadına rûhî ve fizyolojik sıkıntı veren ve onu küçük düşüren bu alışkanlıkları yasaklayarak koruyucu bazı hükümler getirdi. Hadiste ise şöyle buyurulur: "Bu hayız, Allah'ın Âdem (a.s)'in kızlarına yazdığı bir şeydir" (Buhârî, Hayz, 1,7, Müslim, Hacc,119,120) Âdet gören kadından tamamen uzak mı kalınacağını soranlara Allah elçisi şu cevabı vermiştir: "Cinsel ilişki dışındaki şeyler, normal zamanlardaki gibi yapılabilir" (Müslim, Hayz" 16; Nesaî, Tahâret, 18) Kur'an da, âdetten "pislik" olarak değil, "eziyet" olarak söz edilmiş, bununla, sıkıntıda bulunan hayızlı kadın korunmak istenmiştir. Diğer yandan Hz. Peygamberin eşleriyle dizkapağı ve göbek arası dı-şındaki normal ilişkilerini sürdürdüğü bilinmektedir (Buhârî, Hayz, 5) Âdetli kadının temiz olmayan yönü sadece âdet kanıdır. Onun tükürüğü ve teri pis değildir. Pişirdiği yenir ve yemek artığı da temizdir. Hz. Âişe'den şöyle dediği nakledilmektedir: "Allah elçisinin isteği üzerine, ben adetli iken kucağıma yaslanır, Kur'an okurdu" (Buhârî, Hayz, 2, 3) "Adetli iken, kemikli eti ısırır, sonra O'na verirdim. Alır ve be-nim ısırdığım yerden ısırırdı. Yine âdetli iken su içtiğim kabı O'na verirdim, alır ve ağzını benim ağzımı koyduğum yere koyar ve içerdi" (Müslim Hayz, 14). Kadın, âdet görmeye yaklaşık dokuz yaşlarında başlar ve elli beş yaşına kadar devam eder. Bu yaşların dışında cinsel organdan gelecek kan "özür kanı" sayılır. Âdet gören kadın artık namaz, oruç, hac gibi bütün şer'î emir ve yasaklara muhatap olur. Erkek çocuğun ihtilâm olması da aynı sonuçları doğurur. Âdet veya ihtilâm gecikirse, çoğunluk İslâm hukukçularına göre on beş yaşın bitmesiyle her iki cins erginlik çağına girmiş sayılır. Âdet görmenin üst sınırı için açık bir âyet veya hadis bulunmadığından İslâm hukukçuları tecrübeye dayanarak değişik yaşlar belirlemişlerdir. Ebû Hanîfe'ye göre elli beş yaş olan bu sınır, Mâlikilere göre, yetmiş, Hanbelîlere göre ise, elli yaştır. Şâfiîler âdetin devam edebileceği süreye bir üst sınırlama getirmemiştir, bu hâlin ömür boyu sürebileceğini, ancak çoğunlukla altmış iki yaşında sona erdiğini belirtmekle yetinmişlerdir. Bununla birlikte Hanefilere göre, nâdir de olsa elli beş yaşından sonra gelen kan, koyu kırmızı veya siyah renkte ise adet kanıdır. Günümüz tıp bilimine göre, âdet; kadının ilk âdet kanaması (menarche) ile başlayıp, âdetten kesilene kadar (menepouse) her ay belirli süre devam eden kanamadır. Bu; âdet kanaması, aybaşı, kirlenme, meneses, regl gibi' kelimelerle de ifade edilir. Türkiye'de ilk â-det görme yaşı 12-14 yaşlarıdır. Daha erken de görülebilir. En erken görme yaşı dokuz olarak kabul edilir. Âdetten kesilme yaşı ise kırk beş ellidir. Ancak en son altmış yaşına kadar devam edebilir. Âdetin başlama, bitme ve düzenine etki yapan faktörler şunlardır: Şiddetli geçen hastalıklar, kronik (müzmin) hastalıklar, iklim ve çevre değişiklikleri, korku ve heyecan, aşırı bedensel faaliyet, dengesiz zayıflama rejimleri, aşırı gebe kalma isteği veya gebe kalma korkusu. Hayızlı bir kadına yasak olanları da inşallah kısaca özetleyelim: 1- Namaz kılmak. Âdetli veya lohusa kadının namaz kılması câiz değildir. Hz. Peygamber (s.a.s), Fâtıma binti Ebî Hubeyş'e "Hayız gördüğün zaman namazı bırak ve hayız hâlin sona erince, kanı temizleyerek guslet ve namaz kıl" buyurmuştur. Buhâri'deki rivâyet şöyledir: "Âdetin devam ettiği sürece namazı bırak, sonra boy abdesti al ve namaz kıl" (Buhâri, Hayz, 19) Âdetli kadın, kılamadığı namazı kaza etmez, orucu ise kaza etmesi gerekir. Hz. Âişe şöyle demiştir: "Biz Rasûlullah (s.a.s) devrinde âdet görüyorduk. Namazı kaza etmekle emrolunmadığımız halde, tutamadığımız orucu kaza etmekle emrolunuyorduk" (Buhârî, Hayz, 20; Ebu Dâvud Tahâre,104; Tirmizî, Savm, 67; Nesaî, Hayz,17; Siyâm, 64) 2- Oruç tutmak. Âdet gören veya lohusa olan kadın oruç tut-maz. Delil yukarıdaki Hz. Âişe hadisidir. Ancak oruç borcu, onların üzerinden düşmez. Kaza etmeleri gerekir. 3- Kabe’yi tavâf etmek. Hz. Peygamber, hac sırasında âdet gören Âişe (r.a) şöyle buyurmuştur: "Hayız gördüğün zaman, temizle-ninceye kadar Beytullah'ı tavaf dışına hacıların yaptığı diğer hac ibadetlerini yap" (Buhârî, hayz,1, Müslim, Hacc,119,120) 4- Kur'an-ı Kerîm okumak. Mushafa el sürmek ve onu taşımak. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "İddetli kadın ve cünüp olan, Kur'an'dan hiç bir şey okuyamaz" (Tirmizî, Tahâre, 98; İbn Mâce, Tahâre, 105). Hanefilere göre, bir kılıf içindeki Kur'an'a el sürmek ve taşımak hayızlı ve cünüp için mümkün ve câizdir. Yine ilimle uğraşan kimse, tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarını zarûret yüzünden elbisesinin yeniyle veya eliyle tutabilir. 5- Mescide girmek, orada eğleşmek ve itikâfa çekilmek. Hadiste şöyle buyurulur: "Hiç bir hayızlı veya cünüp mescide giremez" (İbn Mâce, Tahâre, 92; Dârimî, Vudû',116) 6- Cinsel temasta bulunmak veya göbekle diz kapağı arasını okşamak (istimtâ). Bunun delili âyet ve hadistir. Âyet, işte bakaradaki temizleninceye kadar onlardan uzak durmayı emreden bu âyettir. Uzaklaşmaktan (İ'tizal) maksat, onlarla cinsel teması bırakmaktır. Yine hayızlı hanımıyla ne derece ilgilenebileceğini soran bir sahabeye Allah elçisi şöyle cevap vermiştir: "Senin için göbekten üst taraf serbesttir" (Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, I, 277). Hanbelilere göre, göbek-diz arasında cinsel temas dışında serbesttir. Delil şu hadistir: "Hayızlı kadına cinsel temasın dışında her şeyi yapabilirsiniz" (Müslim, Hayz" 16; Nesaî, Tahâre, 16) Hanefi, Şâfiî ve Mâlikilere göre hayızlı veya lohusa olan eşiyle cinsel temasta bulunan erkeğe kefâret gerekmez. Ancak tevbe ve istiğfar etmesi gereklidir. 7- Boşama. Hayız hâlindeki kadını boşamak câiz değildir. Ancak buna rağmen boşama geçerlidir, ve bid'î tâlak adını alır. Âyette; "Boşayacağınız zaman, eşlerinizi iddetlerine doğru boşayın" buyu-rulur (Talâk,1) Yani içinde iddet meşru olan bir sürede boşayın demektir. Çünkü, ay hâlinin geri kalan kısmı iddetten sayılamaz. Allah elçisi, Abdullah b. Ömer'e, eşini temizlik günlerinde veya gebe iken boşamasını bildirmiştir (Şevkânî, a.g.e., VI, 221) Bu konuda bu kadar söz yeter. Daha etraflı bilgi sahibi olmak isteyenler konu ile alâkalı fıkıh kitaplarına bakabilirler. "Ama onlar temizlenince, o zaman Allah’ın size em­rettiği yerden onlara yaklaşın." Onlar temizlenince, o dönemleri bitince artık sizin kullanabi­lece­ğiniz bir açıdan onlara yaklaşın, onlarla beraber olun. "Şüphesiz ki Allah çokça tevbe edenleri sever. Ter­te­miz davrananları da Allah sever." Şu ana kadar yaptığınız yanlışlarınızdan eğer tevbe ederse­niz, bir daha o yanlışlara dönmezseniz tevbe edenleri Allah sever. Tertemiz davrananları da Allah sever. Şirkten günahtan ya­sakladığı şeyleri yapmaktan arınanları, günah pisliğinden temizle­nenleri, Al­lah’ın necaset olarak bildirdiği şeylerden uzak duranları Allah sever. Yâni ey müslümanlar! Eğer Rabbinizin sizleri sevme­sini ve affetme­sini istiyor-sanız, işlediğiniz günahlardan hemen vazgeçin ve tevbe edin! Ve bir daha o günahlara dönmeyin. Ke­sinlikle bilesiniz ki; Al­lah’ın pis dediği şeyler pis, temiz dediği şeyler de temizdir. Eğer Rabbinizin sizleri affetmesini ve sevmesini isti­yorsanız, onun pis de­diklerini pis bilin! Temiz dediklerini de temiz bilin! Âyetler bize iki mânâ işaret ediyor: 1- Bu âyetler gelmeden önceki yanlışlardan, hatalardan te-mizlenme, 2- Bu âyetle karşı karşıya gelip gerçeği anladıktan sonra da in­sansınız, hata edebilirsiniz, yanlış yapabilirsiniz, ama hemen tevbe eder ve yanlışlarınızdan dönerseniz Allah sizi affeder ve sever denili­yor.
223:"Kadınlarınız sizin tarlalarınızdır. Artık ka­dın-la­rınıza enna şi'tüm gidin! Kendiniz için iyi şeyler gön­derin. Bir de muttaki olun ve bilin ki mutlaka ona kavu­şa­caksınız. Bunu mü'minlere müjdele." Buradaki "Enna şi'tüm" ifadesinin iki mânâsı üzerinde du­racağız: 1- Ne zaman anlamına gelir. Buna göre kadınlarınız sizin tar­lalarınızdır ve her ne zaman isterseniz onlara gidin! Olacaktır mânâ. 2- İkincisi dilediğiniz yönden mânâsına gelir. Yâni kadınları­nıza dilediğiniz yönden, önden veya arkadan nasıl isterseniz gi­din! Nasıl beraber olursanız olun! Ama peygamberimiz tarafından ortaya konan bir tahsisle birleşme önden olmak şartıyla. Allah’ın Rasûlü pek çok hadislerinde kadınlara arkalarından (dübürlerinden) yaklaşmanın livata olduğunu ve bunun haram ol­duğunu açıklamıştır: "Allah’a ve âhiret gününe iman eden erkekler ka­dın­larına arkalarından (dübür) yaklaşmasınlar." Bu konuda pek çok hadis vardır. Demek ki buradaki "Enna şi'tüm" ifadesi ya dilediğiniz za­man onlara yaklaşın anlamınadır, ya da önden olmak kayd u şartıyla dilediğiniz değişik pozisyonlarla onlara yaklaşın anlamına gelecektir. Tarla kelimesinin kullanılması da zaten bu mânâyı işaret bu­yur­maktadır. Tarla ekim yerini, tohum atma ve mahsul alma mahallini anlatmaktadır. Buradaki tarladan kasıt rahim, mahsul­den kasıt da çocuktur. İşte bu ekim yerine varmak kayd u şartıyla dilediğiniz yön­den tarlalarınıza gidebilirsiniz diyor Rabbimiz. Ay­rıca bu âyetle bu ko­nuda bir yanılgı içinde olan yahudilere cevap verilmiştir. Yahudiler ka­dının önüne arkasından, arka cihetinden yaklaşılınca doğacak çocu­ğun ala tenli olacağını iddia ediyorlardı. Bu âyetle bunun böyle olma­dığı da anlatılmış oldu. "Kendiniz için iyi şeyler gönderin." Geleceğiniz için iyi şeyler takdim edin! Geleceğinizi hazırla­yın! Geleceğiniz için takdimde bulunun! Kendi geleceğiniz konusunda le­hinize hareket edin! Gelecek sizin için olsun isteyin! Yarın sizin için olsun isteyin! İstikbalde söz sahibi siz olmak için, istikbali ele geçir­mek için çalışın! Yaptığınızı mizanınıza konacak biçimde yapın! Yâni: 1- Kadınlarınıza yaklaşırken çocuk talep etmeye, salih evlât­lar istemeye çalışın! Böylece geleceğinizi garanti altına al­maya çalışın. Gelecekte söz sahibi olmaya çalışın. Gelecek sizin olsun isteyin. Hem dünyada hem de âhirette. Bakın Allah’ın Rasûlü bir hadislerinde şöyle buyurur: "Ademoğlunun ölünce ameli kesilir, ancak şu üç şey hariçtir: 1- Kendisine dua edecek salih bir evlât. 2- Sadaka-i câriye. 3- Ölümünden sonra faydalanılacak bir ilim." Öyleyse buradaki kendiniz için önceden iyi şeyler takdim edin âyetinin mânâsı hayırlı salih evlâtlar yetiştirin demek olacaktır, bir. 2- İkincisi; cinsel birleşme esnasında Rabbinize dua edin de­mektir. 3- Üçüncüsü; cinsel birleşme esnasında bismillah deyin de­mek­tir. 4- Dördüncüsü; iffetli kadınlarla evlenerek geleceğinizi temi­nat altına alın demektir. 5- Beşincisi; güzel davranışlarla hem kendinizi hem de karşı­nız­dakini cinsel birleşmeye hazırlayın anlamına gelecektir di­yoruz Allahu âlem. "Bir de muttaki olun ve bilin ki; mutlaka ona kavu­şacaksınız. Bunu mü'minlere müjdele." Sizler yarın tüm yaptıklarınızın karşılığını almak üzere Rab-binizin huzuruna gideceksiniz. Öyleyse bunu hiç bir zaman hatırı-nızdan çıkarmayın ve yaptıklarınızı bunun bilinci içinde yapın. Allah’ın emirlerine ve yasaklarına riâyet eden ve tüm yaptıklarını inandıkları dinin kurallarına göre yapan kimseler kurtuluşa ere­ceklerdir. Sizden istenen kulluk birimlerinden birisi de şudur:
224:"İyilik yapmanız, kötülükten sakınmanız ve in­sanların arasını düzeltmeniz için Allah’ı yeminleri­nizden dolayı engel yapmayın. Şüphesiz ki Allah, herşeyi işiten ve bilendir." Yemin sağ el, güçlü el anlamına gelir. Bir sözü de Allah adını anarak, Allah’ı şahit tutarak güçlendirmeye de yemin den­miştir. Allah buyurur ki; Allah adına yaptığınız yeminlerinizi kalkan yapmayın. Bunun iki mânâsı vardır. 1- Birincisi itaatkâr, muttaki, muslih, düzeltici olmak için veya dargınları barıştırmak için de olsa Allah’a çok yemin etmeyin demek­tir. Konu hayırlı bir konu da olsa, öyle her zaman Allah adını anarak yemin etmeye dillerinizi alıştırmayın demektir. 2- İkincisi de yeminlerinizi kalkan yaparak iyiliklerde bulun­ma­maya, fenalıklardan korunmamaya, küsleri barıştırmamaya ça­lışma­yın. Yâni ben bu konuda yemin etmişim ne yapayım? Yemi­nimi bo­zamam! diyerek hayırlı işler konusunda yeminlerinizi kal­kan yapma­yın! Diyor Rabbimiz. Allah için bir yemin etmişseniz, bu yeminlerinizi Allah’a kalkan yapmayınız. Hangi konuda? Takvalı olma konusunda, insanlar arasını ıslah etme konusunda. Diyelim ki birisiyle konuşma­mak üzere yemin ettik. İki müslüman gelip bize senin onunla konuş­man lâzım, onu ebrâr kılman lâzım, onu tak­valı kılman lâzım, onu sa-lihleştirmen lâzım! Yâni sen Allah için onunla mutlaka beraber ol­man, onunla konuşman lâzım diye gelip bize durumu arzettikleri za­man, yok ben yemin ettim! Söz verdim Allah’a! Gidemem ona! Konu­şamam onunla! diye diretmeyeceğim ya da yeminimi kalkan yaparak hayırlı bir işten sarfı nazar etme­yeceğim, yeminimi bozacağım, kefa­retimi vereceğim ve o işi ya­pacağım. Bakın Allah’ın Rasûlü bir hadis­lerinde bu hususu şöyle anlatır: "Bir kimse bir şeye yemin eder, sonra da ondan baş­kasını, ondan daha hayırlı görürse; o hayırlı şeyi yap­sın ve yeminine kefaret versin." Buyurur. (Müslim Eymen 11) Demek ki bir konuda yemin etmiş ama onun yapılmasının daha hayırlı olduğunu anlamışsak hemen yeminimizi bozacak ve ke­faretini vereceğiz ve de o işi yapacağız. Yeminin kefareti ise Mâide’de anlatılır: "Bu yeminin kefareti, çoluk çocuğunuza yedirdiği­ni­zin orta derecesinden on fakiri doyurmak, veya onları giydirmek, veya bir köle azad etmektir. Bunları bulama­yan kimse de üç gün oruç tutar. İşte bu yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin kefaretidir." (Mâide 89) Hattâ kimi âlimlere göre günah işlemek üzere yemin eden bir adam, günah işlemekten vazgeçtiği takdirde bu yemininin kefa­retini de ödemesi gerekmektedir. Çünkü onun bu günahtan vaz­geçmesi, kefaret anlamına gelmektedir. Meselâ adam içki içmeye, adam öl­dür-meye yemin etti. Yeminini kalkan yapıp bu haram fiilleri icraya mecbur olduğunu asla söyleyemez. Allah’ın Rasûlü İbni Mace’nin ri­vâyet ettiği bir hadislerinde: "Haram işlemek üzere yemin eden birisi, bu yemi­nini yerine getirmesin! Çünkü haram olan şeyleri terk et­mek o yeminin kefaretidir." Buyurur. Bu konuda kefaretin verilmesiyle ilgili rivâyet edilen ha­disler daha çok ve sıhhatli oldukları için kişi yeminini bozacak ve kefaretini verecektir diyoruz. Rivayetlere göre sahabeden Abdullah Bin Revaha bir kırgın­lık sonucu eniştesinin yanına gitmeyeceğine, onunla konuş­mayacağına yemin etmiş ve kız kardeşiyle onun arasını düzelt­meyeceğine söz vermişti. Bu konuda onu uyaranlara karşı da: "E ben bu konuda Al­lah’a yemin ettim! Allah’a söz verdim! Yeminimi bozmam caiz olmaz! Yapamam! diyordu. Cenâb-ı Hak da bunun üze­rine buyurdu ki; hayırlı işler konusunda yemin edip de bu yeminle­rinizi kalkan yapmayın! Al­lah için yemin etmişseniz o yeminlerinizi bozun, kefaretini ödeyin de insanları sâlim kılmada, insanların ara­sını ıslah etmede, insanları tak­valı kılmada yeminlerinizi bahane ya da kalkan etmeyin! buyuruyor. Ve bilesiniz ki: "Allah herşeyi hakkıyla işitici ve bilicidir."
225:"Allah sizi yeminlerinizdeki lağıvdan dolayı mu­aheze etmez. Ve lâkin kalplerinizin irtikap ettiği ye­minlerle muaheze eder. Allah çok bağışlayıcıdır ve Ha­lîm­dir." Allah sizi yeminlerinizdeki "Lağıv" dan dolayı muaheze etme­ye­cek, hesaba çekmeyecektir. Âlimlerimiz yeminleri üçe ayırmışlardır. Bunlar yemin-i lağıv, yemin-i gamus ve yemin-i mün’akide’ dir. 1- Yemin-i lağıv; kişinin herhangi bir kasıt taşımaksızın, ye­min kastı taşımaksızın konuşurken, diline geldiği gibi düşün­meden, iste­meyerek ağzından çıkan yeminlerdir. Buhârî’deki bir hadis-i şerifle­rinde Allah’ın Rasûlü: "lağıv; bir kimsenin konuşma esnasında düşünme­den "Hayır vallahi, "Evet vallahi" demesidir." Buyurur. Ya da lağıv yemin; kişinin herhangi birine zarar vermek kastı ol­maksızın, herhangi bir menfaat celp etme niyeti de bulun­maksızın, söz arasında edilen alışkanlık haline getirilmiş yeminler­dir ki, bunun kefareti yoktur. Çünkü Allah, insanları ancak kalplerin­deki niyetlere ve kasıtlara göre sorumlu tutacaktır. Burada şunu söyleyelim: Niyetsiz bir amelin herhangi bir değeri olmadığı gibi, amelsiz bir niyetin de Allah katında bir değeri yoktur. Çünkü niyet ameli kendi biçimiyle biçimlen­dirir ve kendi rengiyle renklendirir. Böylece bir amelin güzelliği ya da çirkinliği o ameli yaptıran niyete bağlıdır. Niyet güzelse amel de gü­zeldir, niyet bozuksa amel de bozuktur. Yetimi terbiye için dövmenin helâl, ama ondan intikam almak için dövmenin haram olması gibi. Bir kişiye zorla yaptırılan yeminler de lağıv yeminlerdir, onun için de kefaret gerekmemektedir. Yeminlerdeki kasıtsız yanılmalardan Allah bizi so­rumlu tutmaya­caktır. Ama şurasını da asla unutmayalım ki, bu so­rumlu tutul­ma-yışımız, bizi boş yere sık sık yemin etmenin çok çir­kin bir amel olduğunu söylemekten alıkoymamalıdır. Boş yeminlerdir bunlar, o yeminlerle alâkalı bir hesap gelmeye­cektir; ama lağviyyatla meşgul olduğumuzdan ötürü el­bette o konuda da hesap sorulacaktır bize. Aslında müslümanlar kesinlikle ağızlarını bu tür yeminlere alıştırmamalıdır. Çünkü ye­minden dolayı sorumlu olmamak ayrı şey, lağviyyattan dolayı so­rumlu olmak ayrı şeydir. Çünkü burada her hâlükârda Allah’ın ismi hafife alınmakta ve onunla oyun oynanmaktadır. Bir adam "Vallahi billahi, vallahi billahi’yi" diline dolaştırarak söz söylemeye çalışırsa, sen bunu niye diline dola­dın diye bu konuda elbette ona bir soru gelecektir. Evet bu lağıv yemindir. 2- İkincisi; yemin-i gâmus’dur. Bu da kişinin geçmişe ait bir ko­nuda öyle olduğunu zannederek yemin etmesidir. Borcunu ödedi zannıyla; “vallahi ben sana borcumu ödedim!” demesi veya Ankara’ya git-mediği halde gittim zannıyla; “vallahi ben geçen ay Ankara’ya git­tim!” demesi gibi. Yanlış bildiğinden, hata ettiğinden dolayı, işin aslı­nın öyle olmadığını anladığı zaman bu kimsenin de tevbe etmesi ge­rekir, bu-nun için de kefaret yoktur. 3- Üçüncüsü; yemin-i mün'akide’dir. Âyet-i kerîmesinde Rab-bimizin: "Lâkin kalplerinizin niyetiyle irtikap ettiği yemin­leri­nizden Allah sizi hesaba çekecektir." Bölümünün anlattığı yeminler işte bu yeminlerdir. Yâni kişi­nin bilerek, niyet ederek, kasıtla yaptığı yeminlerdir. Geleceğe ait bilerek bir yemin ettiniz. Meselâ vallahi ben ya­rın namaz kılmaya başlayacağım! Vallahi yarından itibaren Kur’an oku­maya başlayacağım! Vallahi yarın sana borcumu ödeyece­ğim! Gibi yapılan yeminlerde, yeminin gereği mutlaka yerine geti­rilmelidir. Eğer yeminin konusu meşru ise mutlaka yerine getiril­melidir, eğer meşru bir şey değilse az evvel de ifade ettiğim gibi yemi­nin kefaretini vererek o işten vazgeçilmelidir. "Allah ki Ğafûr’dur, Halîm’dir." Yâni Allah mağfiret edendir, hataları örten, kusurları örtbas edi­verendir, buna güç yetirendir, eğer sizler yaptıklarınızdan piş­man­lık duyar ve bir daha yapmamaya azmederseniz. Bir de Allah Halîm­dir, yâni çabucak hareket edivermeyen, çabucak sizin defterlerinizi dürüvermeyen, size imkân tanıyan, fevri durumları olmayandır. Rabbinizi böyle bilin ve hayatınızı buna göre ayarlayın. Bundan sonra Rabbimiz “Îlâ” yeminini anlatacak:
226:"Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer yeminlerinden dö­nerlerse bilsinler ki; Allah çok bağışlayıcı ve merhamet­lidir." Bir yemin konusu daha geliyor; ama deminki yemin konula­rın-dan farklı konuda bir yemin. “Îlâ”; kelime mânâsı yemin demektir. Şer'i mânâsı ise bir kişi­nin hanımıyla dört aydan daha fazla cinsi münâsebette bulunma­mak üzere yemin etmesidir. İşte böyle kadınlarından ayrı olmaya, onlara yaklaşmamaya yemin edenler. Bir gün, beş gün, on gün, bir ay, üç ay, bir yıl, beş yıl seninle beraber olmayacağım! Seninle beraber yatma­yacağım! Münâsebette bulunmayacağım! diyerek yemin edenler için: "Dört ay beklemek vardır." "Eğer karı koca birbirlerine dönerlerse, bilsinler ki Allah, çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir." Eğer "Fey" yaparlarsa, yâni bu süre içinde yeminlerinden dö­nerlerse Allah çok bağışlayıcıdır. Îlâ yeminiyle alâkalı şunları söyleyelim: Karı koca birbirle­rini se­vememiş, birbirlerine uyum sağlayamamış olabilirler. Allah karı ko­canın böyle birbirlerine işkence çektirme noktasına varan beraberlik­lerine izin vermez. Karı kocanın şer'an ve fiilen nikâhlı olup; fakat pra­tikte ayrı yaşayarak ilişkide bulunmamalarını hoş görmez; bunun için maksimum bir zaman belirler. Bu, dört aylık bir süredir. Kadınlarını ıslah etmek için, onların durumlarını düzeltmek için bir baskı aracı olarak koca bunu kullanabilir. Bazen dik başlı, kocasına itaat etme­yen, güzelliğini ve kadınlığını kullanarak erke­ğini önünde boyun eğ­dirmek isteyen gururlu kadınlar için bu yol faydalı olabilir. Ama bu belli bir zamanla sınırlıdır. Değilse böyle bir yemini bahane ederek kadını uzun bir süre muallakta beklet­menin caiz olmadığı ortaya konuyor. İslâm’dan önce Araplarda bu bir âdetti. Adam; sana beş yıl yaklaşmayacağım diye karısına yemin ediyor ve bu kadıncağız ne evli ne boşandığı belli olmayan bir muallakta beklemek zorunda kalıyordu. Kocası onu boşamamış ki bir başkasıyla evlensin, doğru dürüst evli değil ki kocasıyla beraber olsun. Allah kadınları işte bu mağdur du­rumdan kurtarmak için bunu dört ayla sınırlandı­rıverdi. Buna göre ha­nımlarıyla birleşmemeye yemin eden kişi, ne kadar süre için yemin ederse etsin, bu süre en fazla dört ay olabi­lir. İşte böyle hanımlarına yaklaşmamak üzere yemin edenler, ya bu süre dolmadan bu yeminlerinden vazgeçip kefaretlerini ve­rerek tekrar hanımlarına dönerler ki; bu dönme cinsel ilişkidir. Aksi takdirde sözle, ben sana döndüm demek yetmez. Ya karısına döner ya da eğer bu süre içinde hanımla­rına dön­memişlerse, bu boşanma anlamına gelecektir. Kimileri bu süre içinde karısına dönmezse bir ric'i talâk meydana gelir derken, kimileri de bir bain talâk vaki olur fikrindedirler. Yâni eğer dört ay içinde adam karısına dönmezse, o zaman tek­rar bir araya gelmeleri için kadının kocayı kabul etmesi şartıyla ye­niden nikâh yapılması gerekir. Eğer kadın ben onu istemiyorum derse, artık tekrar bir araya gelmeleri caiz değildir. Müslim’in rivâyetine göre Allah’ın Rasûlü kendisinden bol na­faka, çeşitli yiyecek ve giyecek isteyen ve bu hususta kendisini rahat­sız eden hanımlarına kızarak, onlara bir ay süreyle yaklaş­mamak üzere yemin etmiştir. Ve yirmi dokuz gün sonra onlara tek­rar dön­müştür. İşte bu Rasulullah’ın kadınlarını tedip için kullan­dığı bir yol­dur. Bu tedibin gerçekleşeceği kadar bir süre beklemiş­tir. Yine İbni Mace-nin beyanına göre Allah’ın Rasûlü verdiği hedi­yeyi kabul etme­diği için hanımı Hz. Zeyneb’e kızarak ona yaklaş­mamak konusunda yemin etmiştir. Kimileri bu dört aylık ayrılığın her tür ayrılıklar için Îlâ oldu­ğunu, yâni boşanma sebebi olduğunu söylerler. Yâni sadece böyle bir kırgınlık ve yemin sebebiyle değil, her hâlükârda kocanın karısını böyle uzun bir süre yalnız bırakamayacağını söylerler. Hattâ bu ko­nuda tefsir kitaplarımızda şu olay anlatılır: Hz. Ömer bir gece gizlice Medine sokaklarında dolaşırken bir kadının yalnız­lıktan şikâyetini işi­tir. Ve hemen kızı Hafsa’nın yanına gelerek: "Ey Hafsa! Allah için söyler misin! Bir kadın en fazla ne kadar kocası­nın yokluğuna daya­nabilir?” diye sorar. Hz. Hafsa da "en fazla dört veya altı ay" der. Bu­nun üzerine Hz. Ömer ordudaki mücahidleri altı aydan fazla tutma­maya azmeder. Hanefî ve Şafiî mezhebinin imamları bu hususun sadece ye­mine bağlı ayrılıklarda söz konusu olduğunu söylerler. Yemin söz ko­nusu olmadan Îlânın geçerli olmadığını söylerler. Yâni bir adam yemin etmeksizin dört ay veya daha fazla bir süre hanımına yaklaşmasa bu Îlâ olmaz. Ayrıca dört aydan daha az bir süre için hanımına yaklaş­mamaya yemin de Îlâ sayılmaz. Meselâ karı koca belli bir ortak çıkar için anlaşarak cinsel ilişkiyi kesip başka işlere zaman ayırırlarsa, bu Îlâ değildir denmiştir. Evet kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler eğer bu yeminlerinden dönerlerse, Allah bu yeminini bozmasından dolayı kendisini affedecek ve bu yemininden dolayı sorguya çekmeye­cektir. Ama:
227:"Yok eğer boşanmaya azmetmiş iseler (onu ye­rine getirsinler), şüphesiz ki Allah işitici ve bilicidir." Hanefîlere göre bu dört aylık süre içinde hanımına dönme­mek sûretiyle boşanmaya karar verirse. Şafiîlere göre de bu dört ay geç­tikten sonra bizzat boşamaya karar verirse demektir bunun mânâsı. Yâni böyle Îlâ yaparak hanımına yaklaşmamaya yemin eden kişinin dört ay içinde hanımına dönmemesi durumunda, bu hanımın boş olup olmaması konusunda iki ayrı görüş vardır. 1- Bunlardan biri Hanefîlerin görüşü. Ebu Hanife’ye göre ye­min ettikten sonra aradan dört ay geçtiği halde, bu süre içinde hanı­mına dönmemekle bain talâk meydana gelir. Bu erkeğin, ay­rıca karı­sına seni boşadım demesi gerekmez. Çünkü azmetmek; kişinin kesin olarak bir şeyi yapmaya karar vermesi demektir. Kal­ben karar verdiği şeyi ayrıca bir de diliyle söylemesi gerekmez. Aradan dört ay geçme­sine rağmen bu adamın hâlâ hanımına dönmemesi, onu boşamaya azmettiği mânâsına gelmektedir. 2- Cumhurun görüşüne göre ise, bu dört ay içinde kişi karı­sına dönmese de boş olmaz. Kadın hakime başvurur. Hakim ko­caya karı­sına dönmesini söyler. Erkek de karısına dönmezse ha­kimin kararıyla bu kadın kocasından boşanmış olur. Yâni bu âyet talâkın boşama hakkının kocaya ait olduğunu anla­tır. Talâk hakkı elinde olan koca, bu dört aylık süre geçtikten sonra bizzat ya onu boşadığını, ya da ona döndüğünü söylemesi ge­rekir. "Allah semi ve âlimdir." Allah herşeyi bilen ve hakkıyla işitendir.
228:"Boşanan kadınlar bizzat kendileri üç hayız müddeti beklerler. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanı­yorlarsa Allah’ın Rahimlerinde yarattığını gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. İddet içinde barışmak isterlerse onları nikâhla­rına geri döndürmeye kocaları daha lâyıktır. Erkeklerin kadınların üzerinde meşru hakları ol­duğu gibi kadınların da kocaları üzerinde hakları var­dır. Ama er­kekler için kadınlar üzerinde üstün bir de­rece vardır. Al­lah güçlüdür hakimdir." Rabbimiz îlâdan söz ettikten sonra îlânın sonucunda bo­şanma olabileceği için, bundan sonra boşanma konusunu anlat­maya başla­yacak. "Boşanmış kadınlar üç kuru müddeti beklerler." Boşanmış ka­dınların iddeti böyledir. Âyet-i kerîmedeki "Boşanmış kadınlar" ifadesi genel bir ifadedir. Yâni bütün boşanmış kadınları kapsa­maktadır. Hal­buki Kur’an-ı Kerîmin başka yerlerinde farklı konum­daki kadınlar için farklı ifadeler görüyoruz. Meselâ kendileriyle cima yapılmamış, zifaf olmamış kadınların iddeti yoktur. "Ey iman edenler! Mü'min kadınları nikâhlayıp da sonra kendilerine dokunmadan onları boşarsanız si­zin için üzerlerine sayacağınız bir iddet yoktur." (Ahzâb: 49) Yine meselâ kocası tarafından boşanmış hamile kadınların id-deti ise çocuğunu doğuruncaya kadardır. "Hamile kadınların iddetleri ise yüklerini boşal­tana kadardır." (Talâk: 4) Yine henüz hayız görmeye başlamamış kadın ile, yaşlılık­tan do­layı hayızdan kesilmiş kadının iddeti üç aydır. "Kadınlarınızdan hayızdan kesilenlerle henüz ha­yız görmemiş bulunanların hakkında eğer şüphe eder­seniz onların iddeti üç aydır." (Talâk: 4) Bu konumdaki kadınlar istisna edildiği zaman, geriye hür olup kendileriyle cima yapılmış kadınlar kalıyor. İşte bu âyet-i ke­rîmede anlatılan kadınlar bunlardır. Kendileriyle mübaşerette bu­lunulmuş olup da boşanmış kadınlar üç kuru müddeti iddet bekle­mek zorunda­dırlar buyuruyor Rabbimiz. "Kuru" hayız ve temizlik anlamlarına gelen mücmel bir ifade­dir. İmam Mâlik ve İmam Şafiî kuru kelimesinin tuhûr anla­mına yâni hayızdan temizlik anlamına geldiğini söylemişler Ha­nefî ulemâsı da kuru kelimesine hayız anlamı yüklemişlerdir. Buna göre hür ve bâliğa olup kendisiyle cinsel ilişki kurulmuş kadınlar boşandıkları zaman üç hayız ya da üç tuhûr vakti geçene kadar iddet beklemek zorundadır­lar. Aslında bu iki görüş arasında pek fazla bir fark yoktur. On, on beş günlük bir fark vardır sadece. Boşanan kadının Rabbimizin emrettiği şekilde üç kuru müd­deti iddet beklemesinin sebebi kesin olarak, onun rahminde çocuk olup ol-madığını anlamak içindir. Bundan dolayıdır ki demin ifade ettiğim gibi, kendisiyle cima yapılmamış kadının iddeti yoktur. Aynı sebepten do­layı hamile kadının da iddeti doğuruncaya ka­dardır. Evet kadının rah-minde ne var ne yok bunun anlaşılabil­mesi için boşandıktan sonra onun üç kuru’ müddeti beklemesi ge­rekmektedir. Kimileri diyorlar ki efendim kadının hamile olup olmadığı gü­nü-müzde modern ve teknik cihazlarla bir kaç dakikada öğreni­lebilmek-tedir. Dolayısıyla böyle boşanmış bir kadının üç kuru’ müddeti iddet beklemesinin ne gereği var? Filan demeye çalışı­yorlar. Halbuki Rabbimiz boşanan kadınlara üç kuru’ müddeti iddet beklemelerini emrederken yüzde yüz onların hamile olup olmadıkları­nın tebeyyün etmesini ve binde bir ihtimal de olsa onun hamilelik ihti­malini kaldırmak istemektedir. Boşanmış kadının, bo­şandıktan sonra bir defa hayız görmesi büyük bir ihtimalle onun hamile olmadığını gösterir. Ama yüzde yüz değildir tabi bu. Arka­sından ikinci bir hayız görmesi hamilelik ihtimalini çok daha azaltır. Üçüncü defa hayız gö­rünce artık o kadının kesinlikle hamile ol­madığı anlaşılacaktır. Halbuki zamanımızda modern metotlardan hiçbirisi bu konuda yüzde yüz ke­sin sonuç verememektedir. Bu sebeple onlar kesinlikle bu konuda kıstas olamaz. Kaldı ki bu metotlar yüzde yüz kesin sonuçlar verseler bile hakkında nas bu­lunan bir konuda bunlarla kesinlikle amel edil­mez. Bu bir iman meselesidir. Yâni elbette bunun bir de ibâdet yönü vardır. Nassa tabi olup Allah’ın dediği gibi hareket eden kişi, elbette ibâdet etmiş olacaktır. Evet, boşanan kadınlar üç kuru’ müddeti iddet bekleyecek­ler. "Bu kadınlar eğer Allah’a ve âhiret gününe iman edi­yorlarsa, Allah’ın kendi Rahimlerinde yarattığı şeyi gizlemeleri helâl değildir." Âyet-i kerîmedeki "Allah’ın kendi Rahimlerinde ya­rat­tığı şey" den kasıt çocuk ve hayızdır. Âyet-i kerîmeye göre hamile olan kadının hamileliğini, veya hayız görmüşse bu hayızını gizlemesi haramdır. Bu nesebin sahih olması açısından çok önemlidir. Ayrıca ikinci bir evlilik söz konusu olduğu zaman da herhangi bir ihtilâfa ma­hal bırakmaması açısından çok önemlidir. Kadının bu konularda doğru söylemesi gerekir. Çünkü bu konu­larda ancak kadının beyanı geçerlidir. Kadın, çocuğum var de­mişse vardır, yok demişse yoktur. Çünkü bunu ancak kadının ken­disi bilebilir. Başkalarına gizli olduğu için kimse bunu bilemez. Eğer kadın çocuğu olduğu halde yok derse, ya da hayız gör­düğü halde aksini söylerse kocasının hakkına tecavüz etmiş olur. Ha-mile olduğu halde hamile olmadığını söylerse, önceki ko­casının hakkı olan çocuğu başkasına verdiği için kocasına zul­metmiş olur. Yine ha-yızlı olmadığı halde hayızlı olduğunu söylerse boşanma iddeti çabuk bitecektir ve kocasına karşı yine zulmetmiş olacaktır. Yâni bu gizleme kocanın karısına dönmesine engel ola­caktır. İşte bundan dolayı Rab-bimiz bunu imana bağlayarak bu şer'i hükme sâdık kalmayı imanî bir pekiştirmeyle garantiye almış­tır. Allah’a ve âhiret gününe inanan hiçbir kadının Allah’ın kendi rahminde yarattığını gizlemesi caiz değildir. "İddet içinde barışmak isterlerse, onları nikâhla­rına geri döndürmeye kocaları daha lâyıktır." Bal, buûlet; mâlik, efendi, sahip anlamına gelen bir kelime­dir. Kadın için buûlet kocası demektir, erkek için buûlet de karısı demek­tir. Öyleyse onları boşayan ama sadece ric'i talâkla yâni tek talâkla boşamış ve henüz onlar üzerinde efendiliklerini koruyan, mülkiyetleri devam eden kocaları, efendileri bu süre içinde ricat ile geri dönerek onları tekrar nikâhlarına almaya herkesten daha çok hak sahibidirler. Hattâ böyle ric'i talâkla karısını boşayıp da iddet süresi içinde sözle ya da fiille karısını tekrar geriye almayı ortaya koyan kocanın bu kara­rına karısı razı olmasa bile söz hakkı erke­ğindir. Yâni bu durumda kadının itiraz hakkı yoktur. Böyle bir du­rumda koca yeni bir nikâha ge­rek kalmadan tekrar karısına döne­bilir. Zira ric'i talâkta o kadın hâlâ o kocanın karısı konumundadır. Onun içindir ki bu kadının nafakası, geçimi kocasına aittir. Koca­sının evinde kalmak ve kocasının müsaa­desi olmadan evini terk etmesi caiz değildir. Bu hususlarda hükümler vardır. Bütün bunlar ric'i talâkla karı koca ilişkisinin belli bir süre için dondurulmuş ol­duğunu ve bu evliliğin tamamen bitmemiş olduğunu anlatır. “Ona dönmek erkeğin hakkıdır” sözünde, hem bir cevaz, hem de teşvik vardır. Yâni Rabbimiz geri dönün, boşanmayı düşünme­yin mesajını da veriyor bu âyetiyle. Bu âyetteki hüküm bain talâkla değil de ric'i talâkla, yâni ge­riye dönüş imkânı olan bir talâkla boşanmış kadınlar hakkında­dır. Yâni tek talâkla karısını boşayan koca, onu boşadığı için piş­man olabilir. Ve tekrar hanımıyla anlaşabileceğine inanarak onu geri almak isteyebilir. Bu durumda iddet içinde istediği zaman tek­rar hanımını kendisine döndürebilir. Bu konuda herkesten çok hak sahibi onun kocasıdır. Ama: "Onları ıslah etmek isterlerse." Yâni eğer koca karısıyla arasını düzeltmek, onunla araların­daki anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak ve yeniden güzel­likle birlikte geçinmek niyetinde olursa, bu geçerlidir. Değilse o ka­dına zarar ver­mek veya kadının iddetini uzatarak onu bekletmek gibi bir niyeti varsa, o zaman büyük günah işlemiş olur. "Erkeklerin kadınların üzerinde meşru hakları ol­duğu gibi, kadınların da kocaları üzerinde hakları var­dır. Ama erkekler için kadınlar üzerinde üstün bir de­rece var­dır. Allah güçlüdür hakimdir." Âyet-i kerîmeye göre kocanın karısı üzerinde hakları ol­duğu gibi kadının da kocası üzerinde hakları vardır. Boşanmanın mevzu bahsedildiği bu âyetlerin arasında Rabbimiz kadın ve er­kek ilişkilerini İslâmî bir çerçeveye oturtmayı murad buyurur. Kadı­nın ve erkeğin karşılıklı hakları ve sorumlulukları vardır. Koca karısının şahsiyetine karşı saygılı davranmalı, onu al­çaltmamalı ve ona kötü söz söylememelidir. Sahabenin: "Hanımla­rımızın bizim üzerimizdeki hakları nelerdir ey Allah’ın Rasûlü?" şeklindeki so­rularına karşı Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: "Yediğin zaman yedirmen, giydiğin zaman giydir­men, yüzüne vurmaman, ona sövmemen ve onu yata­ğın­dan uzak tutmamandır." (Ebu Dâvûd, İbni Mace) Başka bir hadislerinde yine Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: "Adâletle hükmedenler, hanımı ve çocukları konu­sunda âdil davrananlar kıyamet gününde Rah­mân’ın sa­ğında nûrdan yapılmış minberler üzerinde­dirler." (Müslim) Allah’ın Rasûlü salih bir kocanın yeryüzünde en büyük ör­neği idi. Allah’ın Rasûlü hanımlarına değer verir, onların sözlerini ve gö­rüşlerini güzellikle dinler, kusurları olduğunda affeder ve onların hu­kukuna saygı gösterirdi. Bu konuyu gündeme getirirken bakın Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: "Sizin en hayırlılarınız çoluk çocuklarına karşı ha­yırlı olanlarınızdır. Sizlerden ehline iyilikte en ha­yırlı ola­nınız da benim." (İbni Mâce) Kadının kocasına, kocasının anne baba ve akrabalarına karşı saygı göstermesine karşılık, kocanın da karısına, karısının akrabala­rına saygılı davranması ve iyi muamelede bulunması ge­rekir. Kadın, kocasının bilhassa anne ve babasına karşı iyi dav­ranmalı ve gerek kayınvalidesinin gerekse kayınpederinin kendi­sine yaptığı eziyetlere sabretmelidir. Çünkü hiçbir zaman ateş ateşle söndürülmez. Kadın, kocası ve kocasının ailesi ile arasında çıkan tartışmalarda nefsine ha-kim olmalıdır. Böyle hareket ettiği zaman kadın, hem Allah’ın rıza­sını kazanmış olur hem de kocası­nın gözünde değerini muhafaza et­miş olur. Bu hususta kadının çok titiz davranması gerekir. Bakın Al­lah’ın Rasûlü başka bir ha­dislerinde şöyle buyurur: "Eğer bir insanın başka bir insana secde etmesini em­retseydim; üzerindeki haklarından dolayı, kadının ko­casına secde etmesini emrederdim." (Ebu Dâvûd, Tirmizî) Bir kadın Allah’ın Resûlüne gelerek şöyle dedi: "Ey Allah’ın Rasûlü ben sana kadınların temsilcisi olarak geldim. Allah erkek­lere cihadı farz kıldı. Eğer muzaffer olurlarsa ecir kazanırlar, yok eğer şe-hid olurlarsa Allah katında diriler olarak rızıklandırılırlar. Ama biz kadınlar ise sadece onlara hizmet ediyoruz. Bundan do­layı bize ne sevap var? Bize de bir şey var mı?” diye sordu. Bunun üzerine Al­lah’ın Rasûlü şöyle buyurdu: "Bütün kadınlara şöylece haber ver! "Kadının ko­ca­sına itaat etmesi ve üzerindeki kocasının hakkını kabul etmesi, kadına aynen cihad sevabı gibi sevap ka­zandırır. Lâkin kadınların çoğu bunu yapmaz." (Bezzâr, Taberânî) Görüyor musunuz, aslında kadının cihad sevabına ulaşması ve Rabbinin rızasını kazanarak cennete gitmesi erkek­lerden daha kolaydır. Ama maalesef kadınların pek çoğu bundan gafildirler. As­lında kocalarının Allah’ın dini adına yapacağı hiz­metlerin tümünde kadınların da payı vardır ama kadınların pek çoğu maalesef bunun farkında olmadığı için kocalarını bu tür hiz­metlerden engelleyip hep yanlarında tutma savaşı vermektedirler. Kocaları sanki Allah’a değil de kendilerine hizmet için varmış gibi, onları hep kendi hizmetlerinde kullanmanın kavgasını vermekte­dirler. Halbuki müslüman bir kadın, birlikte sevaplar ka­zanmak üzere kocasını bir an bile evde boş dur­durmayarak, Al­lah’ın dinine hizmet adına birilerine gönderme gayreti içinde olma­lıdır. Çünkü sonunda elde edilecek mükâfat her ikisinin de defte­rine yazılacaktır. Yine başka bir hadislerinde Allah’ın Rasûlü: "Kocasına itaat etmeyen kadının namazı kabul olun­maz" Buyurur. (Taberânî, Hakim) Yine kendisine bir şeyler sormaya gelen bir kadına Allah’ın Rasûlü şöyle buyurdu: "Sen kocana nasıl davrandığına bak ey kadın! Çün-kü o senin cennetin veya cehennemindir." (Ebu Dâvûd, Nesei, İbni Mace) "Dünyada kadın kocasına eziyet vermeye başla­dığı zaman, o kocanın cennetteki hûrilerden olan zev­celeri şöyle derler: Ona eziyet etme! Allah seni kahret­sin! O se­nin yanında geçici olarak duruyor. Bir müddet sonra se­nin yanından ayrılıp bizim yanımıza gelecektir. (Tirmizî, İbni Mâce) Yine Allah’ın Rasûlü buyurur ki: "Kim, kocası kendisinden razı olarak ölürse o cen­nete gider." (Tirmizî) "Koca karısını döşeğine çağırdığı zaman, kadın ha­yır deyip gelmezlik yaparsa ve kocası da bu yüzden ona kızgın olarak sabahlarsa melekler o kadına lânet ederler." (Buhârî, Müslim) "Kocasının evinden izinsiz çıkan kadın, tekrar evine dönünceye veya tevbe edinceye kadar melekler ona lânet ederler." (Taberânî) Kadının, erkeği için süslenmesi gerektiği gibi, erkeğin de karısı için süslenmesi gerekir. İbni Abbas der ki: "Karımın benim için süs­lenmesi gibi ben de onun için süslenirim. Çünkü Rabbim Kur’anında şöyle buyurmaktadır: "Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi ka­dınların da erkekler üzerinde hakları vardır." Kadın ve erkek İslâmî sorumluluk noktasında aynı konumda­dır­lar. Allah’ın kendilerinden istediği emirler, farzlar ve haramlar husu­sunda insan olarak kadının erkekten hiçbir farkı ve eksikliği yoktur. Kur’an’ın ifadesine göre zina eden, hırsızlık yapan bir kadın bunları yapan erkek gibidir. Her ikisine de aynı had ce­zası uygulanır. Yine saliha bir kadın, salih bir erkek gibidir. Yaptık­ları karşılığında her iki­sine de hazırlanan cennet, aynı cennettir. Erkeğin namazının, orucu­nun, sadâkatinin ve iffetinin karşılığı ka­dınınkinin karşılığından faklı değildir. Yâni kullukları ve sorumlu­lukları açısından kadın ve erkek birbirine eşittir. Lâkin aile içindeki müşterek sorumluluklarına gelince; Rabbimiz her birine ayrı ayrı roller biçmiştir. İşte Rabbimiz tarafından kendilerine biçilen bu rol gereği olarak, erkeğe şahsi ve malî konu­mundan ötürü bir imtiyaz vermiştir. Bunu Nisâ 34 âyetiyle anlatır: "Erkekler kadınlar üzerine kavvamdırlar. Peki nedir bu kavvam oluş? Zâlimdir! Despottur! Ezicidir! Aşağı­layıcıdır! Horlayıcıdır! Üsttedir! Alttadır! Yandadır! Kenarda­dır! Değil. Ya ne? Hani İslâm’ın toplumun nüvesi dediği aile var ya, bunu bir birim kabul eder ya İslâm toplumda, işte o ailede er­keğe bir fonksi­yon yükler ya İslâm, işte bu anlamadır kavvam. Yâni rol anlamına, şe­ref anlamına, kahır anlamına ve görev anlamına­dır bu kavvam. Yâni kadınlar üzerinde bekçi ve muhafız anlamı­nadır bu kavvam. Yâni ka­dınlar üzerinde hizmetçi olmadır bunun mânâsı. Kadınları eğitme, ye­tiştirme ve ateşten koruma görevidir. Kadınların hayatına karışma; ama onların Allah’ın emaneti oldukla­rını bilmedir kavvam. Veya on­lardan sorumlu olma görevini üstlenmedir. Bakın bu kelime Nisâ sû­resinde bir daha kullanılır: "Ey iman edenler! Hak üzere durup adâleti ye­ri­ne getirmeye çalışan kavvamlar olun!" (Nisâ: 135) Yâni ey iman edenler siz de toplumda bulunduğunuz ko­num-da, bulunduğunuz makamda kavvamlar olun! İnsanlara, hay­van­lara, bitkilere, hattâ taşlara, cansız cemadâtlara karşı kavvamlar olun. Onlar nerede kullanılmalıysa, hangi konumda tu­tulmalıysa onları o makamda tutarak kavvamlar olun, buyurulmaktadır.
229:"Boşama iki defadır. (Ondan sonra) kadını ya iyilikle tutmak ya da iyilikle salmak vardır. Kadınlarınıza verdiğiniz mehirlerden bir şeyi geri almanız size helâl ol­maz. Meğer ki karı ile koca Allah’ın emirlerini yerine geti­rememekten korksunlar. Eğer siz de onların Allah’ın emirlerini yerine ge­tiremeyeceklerinden korkarsanız, ka­dının ayrılmak için fidye vermesinde ikisine de günah yoktur. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Onları aşmayın! Her kim de Allah’ın sınırlarını aşarsa işte onlar zâlim­lerin ta kendileridir." Âyet-i kerîme cahiliye döneminde yaşanan çok çirkin bir âdeti kaldırmayı hedefler. İslâm’dan önce bir koca, karısını dilediği zaman, dilediği kadar boşardı. Karısına kızdığı zaman onu boşar ve işine gel­diği zaman da onu geri alırdı. Âdeta kadın erkeğin elinde oyuncak ko­numundaydı. Bu, keyfe ma yeşa boşama konusunda herhangi bir sınır ol­ma­dığı için sık sık tekrarlanırdı. Adam boşar, sonra iddeti bitme­den onu tekrar geri alırdı. Bu durumda kadın ne tamamıyla evli ne de be­kardı. Ne doğru dürüst onunla evlilik ilişkisi vardı, ne de bir başkasıyla evlenebilecek bir özgürlüğe sahipti. Ne evli ne bekar; böyle bir zulüm yaşıyordu kadınlar. Nesâi’nin rivâyetine göre: İşte bir adam karısına zulmetmek için: "Seni himayeme alma-yacağım! Serbest de bırakmayacağım!" dedi. Kadın: "Bunu nasıl ya­pacaksın?" diye sorunca da: "Seni boşayacağım. İddetin bitmesine yakın tekrar alacağım ve böylece sana çektireceğim!" deyince, kadın Rasulullah Efendimize gelerek şikâyette bulundu. Bunun üzerine işte bu âyet-i kerîme nazil oldu deniyor. "Talâk (boşama) iki defadır. (Nesâî) Demek ki bu âyet, bu tür bir zulmü ortadan kaldırmak için gel­miştir. Kadın erkeğin elinde bir oyuncak değildir. Bütün bir evli­lik sü­resi içinde koca karısını, ancak iki kere boşayabilir. Bundan sonra ne zaman ki onu üçüncü defa boşamışsa, artık ondan ta­mamen ayrılmış demektir. Yâni bir erkeğin karısına tekrar döne­bileceği boşama, an­cak iki defa olan boşamadır. Üçüncü defa bo­şandı mı, artık o erkeğin kadını tekrar nikâhı altında tutma hakkı kalmamıştır. Üçüncü defa da boşandı mı, artık o kadın başka bir erkekle normal bir evlilik kurar ve bu evlendiği erkekten de boşa­nırsa, ancak o zaman eski kocasına dönme hakkı doğabilir. Boşanmak İslâm’da sevilmeyen, Allah’ın istemediği çok zor bir şeydir. Ama buna rağmen eğer taraflar anlaşamıyorlar, birbirlerine ta­hammül edemez ve birbirlerini kırıp dökecek bir duruma gelmişlerse, o zaman elbette birbirlerine işkence çektirmelerinin ve kulluklarını tehlikeye düşürmelerinin de anlamı yoktur. Güzellikle ayrılırlar ve her ikisi de sevebilecekleri, anlaşabilecekleri birileriyle evlenebilir­ler. Rabbi-miz buna imkân tanımıştır. Ancak iyice düşünmeden fevri olarak verilmiş kararları tekrar gözden geçirmek ve her aşa­mada geri dönüş ve barışma kapısını açık bırakmak üzere Kur’an güzel bir boşanma şeklini şöyle tarif eder. Sünnete uygun boşama şöyle olacaktır: Kadın ay başını bitirip temizlendikten sonra cima yapmadan kocası onu bir talâkla boşar. Bu boşamadan sonra koca bekler. Bu beklemenin se­bebi şudur. Belki erkek de kadın da pişman olabilirler. Erkek boşadı­ğına kadın da boşan-dığına piş­manlık duyabilirler. Kadın böyle bir du­rumda belki kocasının iste­yip de yapmadıkları konusunda bir daha düşünerek kendi haksız­lığını anlamış ve pişman olmuş olabilir. Her iki taraf da pişmanlık duyarak bundan sonra boş yere birbirimizi kırma­yalım! Birbirimizi üzmeyelim! Aramızda anlaşamadığımız çok ciddi konular da yok, basit şeyleri böyle büyütmeyelim, diyerek tekrar bir­birlerine sarılıp beraber olmaya karar verebilirler. İşte bunun için İslâm, bu arada kadının koca evinde kalma­sını emreder. Durumu tekrar gözden geçirebilmeleri için kadın koca evin-de durmalıdır. Çünkü Allah bu evliliğin hemen sona er­mesini is­te-miyor. Ani verilmiş, fevri verilmiş bir kararla, ya da kız­gınlıkla veril­miş bir kararla bu işin bitmesini istemiyor Rabbimiz. Kadın tek talâkla boşanmış ama koca evinde. Koca evinde aynı evde, aynı odada; ama ayrı yataktalar. Yemeklerini yine beraber yiyorlar, kadının nafakası yine kocaya ait; ama sadece cinsel ilişki yok. Eğer her iki taraf da bu boşanmadan pişman olmuşlarsa he­men iddet içinde dönerler, barışırlar ve biter iş. Ama boşanmaya ka­rarlılarsa, her şeye rağmen boşanmak istiyorlarsa o zaman ka­dın ikinci defa hayız görür ve ondan da temizlendikten sonra koca onu ikinci defa tek talâkla boşar. Ve yine bekler. Yine kadın koca­sının evindedir, yine tekrar düşünme zamanı vardır önlerinde, pişmanlık duyarlarsa yine henüz birbirlerine dönüş imkânları var­dır. Ama buna rağmen yine de boşanmayı düşünüyorlarsa kadın üçüncü defa hayız görür; bu hayızdan da temizlendikten sonra koca onu üçüncü defa boşar ve böylece bu evlilik sona ermiş olur. İşte İslâmî boşama, sün­nete uygun boşama budur. Evet boşama kaçınılmaz hale geldiği za­man, birlikte yaşama imkânı kalmadığı zaman koca karısını böyle bo­şayabilir. Lâkin şimdi bizim ülkede bu uygulanmıyor. Kadın, kocası ta­ra­fından bir talâkla boşandığı zaman hemen babası ve ailesi ta­rafından kocanın evinden alınıp babasının evine götürülüyor. Ka­dını da erkeği de kendi başlarına bırakmıyorlar ki, düşünüp tekrar ciddi bir karar ve­rebilsinler. Sanki bu evliliği bitirmeye kast etmişler gibi hemen apar topar kadını alıp gidiyorlar ve bir daha düşünüp taşınıp da geri dönüş imkânı bırakmıyorlar. İşi kavgalara vardırıp âdeta boşanmayı hızlan­dırmaya çalışıyorlar. Bu gerçekten çok kötü bir âdettir bizim memle­kette. Bir de yine, bizde çok yaygın bir boşama biçimi daha vardır; ona da bid'i boşama, bid'at boşama denir. O da kişinin, karısını ha-yızlı veya loğusa iken boşamasıdır. Ya da bir çırpıda, bir tek sözle üç defa boşamasıdır. Üç talâkı da bir kerede ve aynı anda, aynı mec­liste yapan cahiller de bilelim ki, bu Allah kanununa karşı çok büyük bir günah işlemektedirler. Allah’ın Resûlü’ne bir adamın, karısını böyle üç talâkla birden boşadığı haberi verilince Rasulullah şöyle bu­yurdu: "Ben aranızda olduğum halde Allah’ın kitabıyla na­sıl oynuyorsunuz?" Allah’ın Resûlü’nün bu ifadesi etrafındakilere öyle tesir etti ki, aralarından biri kalkıp: "Ey Allah’ın Rasûlü bunu yapan kişiyi öldüre­yim mi?" Diye bağırdı. (Nesâî) Ani bir sinirlenme sonucu, fevri bir karar sonucu, he­men üç talâ­kın üçünü de sıyırıp atan bu insanlar, çoğu kez piş­manlık duyup çareler armaya koşarlar. Allah’ın Rasûlü bu şekil­deki boşamayı ya­sak-lamıştır. Hattâ Hz. Ömer bu şekilde kadınla­rını boşayanlara kamçı ce-zası vermiştir. Bu şekildeki bir boşama günah olmasına ve yasak­lan-mış olmasına rağmen maalesef ge­çerlidir, yâni böyle kadınlarını boşayanların, kadınları kendilerinden boş olmuş demektir. İster böyle bid'at biçimde bir çırpıda olsun, isterse sünnete uy­gun olarak ayrı ayrı zamanlarda boşamayla olsun, bir kişi karı­sını üç talâkla boşadı mı, artık bu erkeğin bu kadını tekrar kendine döndür­mesi; ancak bu kadının başka bir erkekle evlenip ondan boşanması ile mümkün olabilir. Evlendiği bu ikinci erkeğin kendi hür iradesiyle boşaması ve bir de bu kadının tekrar eski kocasına dönme rızası şarttır. Eğer ikinci kocasından boşanan kadın eski kocasına dönmek isterse, tekrar nikâh ve mehirle evlenebilir. Top­lumda hülle diye anla­tılan bir anlayış vardır; bunun İslâm’la uzak ve yakından bir ilgisi yok­tur. Bakın Hz. Ayşe annemiz rivâyet et­miştir. Rıfaa El-Kurazi’nin karısı Allah’ın Resûlü’ne gelerek şöyle dedi: "Ey Allah’ın Rasûlü! Rıfaa beni üç talâkla boşadı. Ben de Abdurrah-mân Bin Zübeyr El-Kurazi ile ev­lendim. Fakat onun er­keklik uzvu bir elbise parçası gibi..." Bunun üze­rine Allah’ın Rasûlü: "Galiba tekrar eski kocan Rıfaa'ya dönmek isti­yor­sun, fakat bu olmaz. İkinci kocan Abdurrahmân la cima-nın tadını hissetmedikçe eski kocana dönemezsin." Buyurdu. (Buhârî, Müslim, Ebu Dâvûd, Tirmizî, Nesei) Bu iki boşamadan sonra ya iyilikle tutmak ya da güzel­likle salı­vermek vardır. Âyet-i kerîmedeki "İyilikle tutmak" tan kasıt ric'i talâkla boşadığı karısını iddet içinde kendisine döndür­mesi, "Güzellikle salı­vermesi" de kocanın istemiyorsa, kadını ken­disine döndürmemesi ve ona zarar vermemek için hemen iddeti biter bitmez onu salıvermesi anlamına gelmektedir. Allah böyle istiyor ama bugün bizim İsviçre’den devşirilmiş olan medeni kanunda bunun tamamen aksine bir zulüm işlemek­tedir. İsviçre halkı Katolik olduğundan onların kanunlarında bo­şanma diye bir şey yoktur. Bir kadınla bir erkek bir kere evlendiler mi artık hiçbir zaman boşanamıyorlar. Birbirlerini ister sevsinler ister sevmesinler fark etmez. Eğer sevmiyorlarsa her iki taraf da başkalarıyla durumu idare etsinler ama boşanma olmasın diyorlar. Sadece nesep belli ol­sun diye evliler güya ama ayrı yaşıyorlar. Kırk yılın başında bir enayi bulduk! Bir daha nereden bulacağız böyle bir enayiyi? Sen durumu başkalarıyla idare et, ama bu ka­dınla beraber görün! diyorlar. Hem evli hem bekar adamlar. Kimin eli kimin cebinde belli değildir. Fuhuş, ahlâksızlık adam boyu yük­selmiş. Bizde de bazen böyle on beş yıl önce boşanmaya müra­caat edip de henüz boşanamayan insanlar çoktur. Bu insanlar geçinemeyeceklerini anlamışlar ve çoktan ayrıl­mış­lar. Ayrılmışlar ama resmen ayrılmadıklarından her iki taraf da ev-lenemiyorlar. Şimdi ne yapsın bu adamlar? Batıdakiler gibi zina mı etsinler? Burada da yükselsin mi hayasızlık adam boyu? Bu memle­keti de bir kâfir ülkesine benzetmek isteyen adamlar yıllardır bu zulmü işlemektedirler. Allah müslümanlara basîret ver­sin, şuur versin inşal­lah. Rabbimiz bundan sonra da kadınlarını boşamış kocalara şöyle seslenir: "Kadınlarınıza verdiğiniz mehirlerden bir şeyi geri almanız size helâl olmaz. Meğer ki karı ile koca, Allah’ın emirlerini yerine getirememekten korksunlar." Âyet-i kerîmeye göre karısını boşayan bir koca daha önce karı­sına vermiş olduğu mehiri ve evlilik hediyelerini geri isteme hak­kına sahip değildir. Yâni ey kocalar! Kadınlarınızı nikâhlarınız altında tutmaya zorlamak için verdiğiniz malları veya daha fazla­sını geri al­mak için onlara eziyet vererek nikâhınız altında tutmaya çalışmayın! Yâni sizden kurtulmak için mehirlerini ya da daha fazlasını size vermek mecburiyetinde tutmayın onları! Bu doğru değildir, buyuruluyor. Aslında birine verilen hediyenin geri alınmaya kalkılması çir­kin bir şeydir. Allah’ın Rasûlü bunu yapan kişiyi kustuğunu ya­lamaya ça­lışan kişiye benzetmiştir. Bilhassa bir zamanlar birbirle­rine katılıp ka­rışmış karı kocanın daha önce birbirlerine verdiği hediyeleri geri iste­meleri gerçekten çok utanç verici bir şeydir. "Eğer siz de onların Allah’ın emirlerini yerine ge­ti­remeyeceklerinden korkarsanız, kadının ayrılmak için fidye vermesinde ikisine de günah yoktur." Bu boşama isteğinin koca tarafından gerçekleştirildiği za­man böyledir. Ancak boşanma isteği kadın tarafından gerçekleş­miş ve er­kek olarak siz ona eziyet vermediğiniz halde, ayrılmak için kadın size işkence çektirmeye başlamışsa veya size itaat et­miyorsa ve bu evliliği devam ettirmek her iki taraf için de günaha sebep olacak noktaya gel-mişse, o zaman boşanma karşılığında kadınlarınızın vermiş oldu­ğu malları almanızda bir sakınca yoktur. Aksine birbirleriyle geçine­me-dikleri bir durumda kadının kendisini boşaması için kocasına bir şeyler vermesi de caizdir. Kadının is­teğine dayanan bu tür boşanma­larda koca hem karısına verdiği mehri alabildiği gibi daha fazlasını da alması mümkündür. Sabit Bin Kaysın hanımı Allah’ın Resûlü’ne gelerek: "Ey Al­lah’ın Rasûlü, kocamla bir arada hayat sürmem mümkün değil! Al­lah’a yemin ederim ki, onun ne ahlâkını ne de dinini beğenmiyor deği­lim. Fakat İslâm’dan sonra küfre dönmek ve kâfir olmak da istemiyo­rum! Evimin bahçesinden kocamın bir kaç kişiyle gel­mekte olduğunu gördüm! Onlar içinde kocamı rengi en siyah, boyu en kısa ve yüzünü de en çirkin olarak gördüm! Onu bir türlü sevemedim!" dedi. Bu sırada karısının bu sözlerini dinleyen Sabit Bin Kays: "Ya Rasûlallah! ben malımın en iyisi olan bahçemi mehir olarak ona verdim! Eğer beni is­temiyorsa bahçemi geri ver­sin, ben de onu boşayayım!" dedi. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü o kadına şöyle buyurdu: "Kocanın dedik­lerine ne dersin? " Kadın evet daha fazlasını da veririm! deyince Allah’ın Rasûlü iki­sini birbirinden ayırdı." (Buhârî, Nesei) Eğer böyle bir kadın kocasına belli bir fidye vererek onu ken­dini boşamaya ikna ederse, bunun adına İslâm fıkhında hulû denir. Ve kocanın razı olması şartıyla bu boşanma geçerlidir. "Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Onları aşmayın! Her kim de Allah’ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zâlim­lerin ta kendileridir." Bunlar Allah’ın hudududur. Rabbimiz aynı sûrenin orucu anla­tan bölümünde de; “işte bunlar Allah’ın sınırlarıdır! Sakın onlara yak­laşmayın!” deniliyordu. Burada da boşanmadan sonra aynı ifade kul­lanılıyor. Birincide yaklaşmaktan men ediliyor, ikinci­sinde de bu sınır­ları aşmaktan men ediliyor. Rabbimiz yarattığı in­sanın nasıl hareket etmesi gerektiğini, her alanda neler yapması gerektiğini açık açık ki­tabında bildirmiştir. İşte insanlar Allah’ın istediği gibi hareket ederler, hayatlarını vahiy kaynaklı düzenlerlerse çok rahat ederler. Ama Allah’ın kendi­leri için belirlediği bu sınır­ların ötesine veya berisine aşmaya baş­ladılar mı, hem kendilerine hem de çevrelerine zulmetmeye baş­lamışlar hem ferdi hayatlarını, hem de toplumsal hayatlarını ya­şanmaz bir azap haline getirmişler demektir. Sûrenin geriye kalan âyetlerini tanıyabilmek için 3. ciltte buluşmak üzere velhamdü lillahi Rabbil’ âlemin. İKİNCİ CİLDİN SONU
230:"Eğer koca karısını (ikinci talâktan sonra) bir kere daha boşarsa, ondan sonra artık kadın başka bir ko­caya varmadıkça ilk kocasına helâl olmaz. Eğer ikinci koca onu boşarsa Allah’ın emirlerini yerine getirebilecek­lerine ümit var oldukları sürece bir­birlerine dönmelerinde ikisine de günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Onları anlayan bir kavme beyan eder." Bir koca, karısını üç talâkla boşadığı zaman beynûnet-i kübra ile boşanmış olur ki, artık kocanın bu kadınla tekrar bir araya gelebil­mesi için kadının normal olarak başka bir erkekle evlenmesi ve ev­lendiği bu ikinci kocasıyla cima yaptıktan sonra ondan da boşanmış olması icap etmektedir. Âyet-i kerîmede ge­çen "Başka bir erkekle evlenmesi" ifadesinden kasıt, bizzat onunla cima yapmasıdır. Hattâ Allah’ın Rasûlü az evvel ifade et­meye çalıştığım gibi şöyle buyurur: "O kocan senin balcağızından sen de onun balcağı­zından istifade etmeden bu olmaz" buyurmuştu. (Buhârî, Talak 4) Böyle kocasından boşanmış bir kadını, tekrar boşandığı ko­ca­sına döndürebilmek için akid yapıp onunla evlenen ve de ona dokun­madan boşayan erkeklere de bunu yaptıran kocaya da Rasulullah lâ­net eder. Her iki taraf da haram işlemiştir. İslâm’da böyle bir şey yok­tur. Bunun adına nikâh değil zina denir. Allah’ın Rasûlü bu haramı iş­leyen erkeklere ödünç teke ismini vermekte­dir. "Size ödünç teke hakkında haber vereyim mi?" Ashâb; evet ya Rasûlallah dediler. Allah’ın Rasûlü: "İşte o eski kocasına dönmesi için kadınla evle­nen kişidir. Allah ona da kendisiyle nikâh yaptırana da lânet etsin." buyurur. (İbni Mâce) Böyle kocası tarafından üç talâkla boşanmış bir kadın, normal olarak başka bir erkekle bir evlilik yaşadıktan sonra bu ikinci kocadan da boşanırsa tekrar yeni bir mehir ve yeniden bir nikâhla eski koca­sına dönebilir. Toplumda hullecilik diye bilinen hadisenin İslâm’la uzak ve yakından bir ilgisi yoktur. Kadın normal bir evlilik geçirip o ikinci kocası ölüp ya da boşanmış olmalı ki birinci kocasına dönebilsin. "Eğer ikinci koca onu boşarsa Allah’ın emirlerini ye­rine getirebileceklerine ümit var oldukları sürece bir­birlerine dönmelerinde ikisine de günah yoktur." "İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Onları anlayan bir kavme beyan eder."
231:"Kadınları boşadınız da iddetlerini tamamla­dı­lar mı artık onları ya iyilikle tutun, yahut iyilikle sa­lın! Lâkin haklarını ihlâl edip onlara zarar vermek için onları yanınızda tutmayın. Kim böyle yaparsa artık o kendine zulmetmiş olur. Allah’ın âyetlerini oyun konusu edinme­yin. Ve Allah’ın size verdiği nîmeti ve size öğüt olsun diye in­dirdiği kitabı ve hikmeti anın. Allah size böylece nasihat ediyor. Allah konusunda muttaki davranın ve bilin ki, Al­lah her şeyi hakkıyla bilendir.” Bu âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki Rabbimiz; ric'i ta­lâkla yâni tek talâkla kadınlarınızı boşadığınız zaman iddet süresi bitmeden der-hal kadınlarınıza dönüp onları güzel bir şekilde yanı­nızda tutun. Değilse yine maruf bir şekilde onları salıverin. Yâni onlardan mal aparmak, ya da onlara zarar vermek, intikam almak için onları tutmaya kalkmayın. Eğer gerçekten onlarla ge­çinmeye ve anlaşmaya yüzünüzün olmadığı konusunda kesin bir ka­naat hâsıl olmuşsa, güzelce onları salıverin de onlar da siz de kurtul­muş olun. "Lâkin haklarını ihlâl edip onlara zarar vermek için onları yanınızda tutmayın. Kim böyle yaparsa, artık o ken­dine zulmetmiş olur." Evet, onlara zulmetmeyeceğiz. Zalimce onları yanımızda tutmayacağız. Çünkü unutmayalım ki böyle kadınlara zulmedenler aslın da kendi kendilerine zulmediyorlar, kendi geleceklerini berbat ediyorlar demektir. Çünkü hem o zulmettiği kadın kendi din kardeşidir, yani kendisinden bir parçadır, hem de kendi âhiretinin mahfına sebeptir. "Allah’ın âyetlerini oyun konusu edinmeyin. Ve Al­lah’ın size verdiği nîmeti ve size öğüt olsun diye in­dirdiği kitabı ve hikmeti anın. Yolunuzu Allah’la bulun. Bilesiniz ki Allah her şeyi bilendir" Buyuruyor ki Rabbimiz; Allah’ın âyetlerini oyun konusu yap­maya kalkmayın. Allah’ın âyetlerini alaya almayın. Allah’ın âyetlerini kendi zevklerinizi tatmine imkân verecek şekilde oyun ve eğlence ye­rine koymayın. Allah’ın âyetleriyle dalga geçmeye kalkmayın diyor Rabbimiz. Deniliyor ki; kimileri boşama ve köle azadı yapar, sonra da: "Canım ben şaka yaptım!" dermiş. Bunun üzerine bu âyet-i ke­rîme nazil olmuştur. Allah’ın Rasûlü de bir hadislerinde şöyle buyurur: "Üç şeyin ciddisi de ciddidir, şakası da ciddidir. Ni­kâh, boşama, ve köle âzâd etmek." (Ebu Dâvûd Talâk 9) Ey müslümanlar, bu konularda işi hafife almaktan son de­rece sakının! Allah’ın âyetlerini oyun ve oyuncak haline getirme­yin! Allah’ın sizleri sorumluluk yüklenecek konuma getirdiğini asla unutmayın! O size kitap vermiş, size hikmeti öğretmiş, sizi bütün milletlere önderler kılmış, vasat ümmet yapmış, denge unsuru yapmış, yâni sapıkların sapıklık noktalarını sizin şahsınızda göre­bilmeleri, bilebilmeleri için sizi denge unsuru bir ümmet yapmıştır. Bu sebeple sizin örnek yaşa­yışlarınızla tüm dünya insanlığına ör­nek olmanız gerekirken, böyle kendi kendinize evlerinizde bozuk düzen bir hayat sürmeniz yakış­maz.
232:"Kadınları boşadığınızda iddetlerini bitirdiler mi, aralarında iyilikle anlaştıkları müddetçe kendilerini kocalarına nikâhlamalarına engel olmayın!" Bu sizden Allah’a ve âhiret gününe inananlara verilen bir öğüttür. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz." Burada velâyetleri altındaki kadınlara kocalarına dönme izni vermeyen, ya da kadınların kocalarına dönmelerini engelleyen veli­lere seslenilmektedir. Deniliyor ki, ey veliler! Velâyetiniz altında bulu­nan kadınları kocalarına dönmekten engellemeyin! Eğer bir koca, karısını ric'i bir talâkla boşamış, yâni bir veya iki talâkla boşamış ve iddetin bitiminde her ikisi de birbirlerine dönmek isterlerse, yeniden evliliği devam ettirme kararı almışlarsa, kadının ak­rabaları onun tekrar kocasına dönmemesi konusunda baskı yapma­sınlar, engellemesinler diyor Rabbimiz. Eğer kocala­rına dönmek isti­yorlarsa, eğer kocalarıyla anlaşabiliyorlarsa onlara yasak koymayın, engel olmayın. Git! Gitme! Gel! Gelme! demeyin eğer tekrar kocala­rına dönmek istiyorlarsa. Buna hiçbir babanın ve ananın hakkı yoktur. Ama günümüzde kimi babalar ve analar oğullarına: "Eğer bunu bo­şamazsan sana hakkımı helâl etmeye­ceğim!" gibi sözlerle veya kı­zına: "Eğer bu kocana tekrar döner­sen seninle hiç konuşmayacağım!" gibi İslâm dışı tavırlarla Allah’ın âyetlerini çiğnemektedirler. Halbuki Allah diyor ki; yapmayın bunu! Engellemeyin anlaşabilen insanları! di­yor. Bakın âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi olarak şu hadise anlatı­lır: Sahabeden Ma'kıl Bin Yesar (r.a.) der ki: "Kız kardeşim Cümeyli bir kişiyle evlendirmiştim. Fakat bu adam kız kardeşimi boşadı. İddeti bit­tikten sonra gelip kardeşimi istedi. Ben ona de­dim ki: Sana vaktiyle kardeşimi vermiş, sana yatak arkadaşı yap­mış, onu sana ikram et­miştim. Fakat sen nankörlük edip onu bo­şadın. Şimdi de utanmadan gelmiş benden onu istiyorsun. Hayır! Onu sana geri vermeyeceğim!" dedim. Bunun üzerine Rabbim bu âyet-i kerîmeyi inzal buyurdu. "Kadınları boşadığınız vakit onlar iddetlerini bi­tir­diklerinde aralarında güzelce anlaştıkları takdirde (Ey ve­liler!) onların (Eski) kocalarıyla evlenmelerine engel ol­mayın!" buyurunca Rabbimiz, ben Rasulullah’a dedim ki: "Ya Ra-sûlallah! Şimdi ben ne yapayım? Benim durumum ne olacak? Al­lah’ın Rasûlü buyurdu ki: "Kardeşini eski kocasına ni­kâh­la!" (Buhârî, Müslim, Tirmizî) Allah’a ve âhiret gününe inanan mü'minler ancak bu hü­kümle amel ederler. Allah’ın bu hükmünü bile bile yuva bozma­dan yana ol­mazlar. Çünkü Allah diyor ki; bu hükme uymanız hem sizin için hem de karı koca için daha hayırlıdır. Ve bu durum sizi günah pisliklerin­den temizleyecektir, arındıracaktır. Şüphesiz ki Rabbimiz, hem dünya hem âhiret hususunda kulları için nelerin hayırlı olduğunu en iyi bilen­dir. Sizi sizden çok düşünendir. Eğer dünyada da âhirette de huzurlu olmak istiyorsanız, Allah’ın hü­kümlerine tabi olun!
233:"Emzirmeyi tamamlatmak isteyenler için an­ne­ler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Onların (annele­rin) yiyeceği ve giyeceği örfe uygun şekilde babaya ait­tir. Hiç kimse gücünün üstünde bir şeyden sorumlu tutulamaz. Ne anne, ne de baba çocuğu yüzünden zarara so­kulmasın! Mîrasçıya düşen de bunun gibidir. Eğer (ana ve baba) kendi aralarında anlaşıp danı­şarak (iki sene dolmadan) çocuğu memeden esmek isterlerse, ikisine de bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı (başka bir kadına) emzirtmek isterseniz, vereceğiniz (emzirme ücretini) güzelce teslim etmek şartıyla bunu yapmanızda bir günah yoktur. Al­lah’tan korkun ve bilin ki Allah ne yaparsanız görmekte­dir." Âyet-i kerîmede çocuklarını emzirmekle mükellef olan annele-rin kimler olduğu konusunda ihtilâf vardır. Kimilerine göre bu­rada kastedilen anneler boşanmış olan annelerdir. Eğer burada anlatılan anneler boşanmış anneler olmasaydı, Rabbimiz onların yiyecek ve giyeceklerinin babaya ait olduğunu zikretmezdi. Çünkü evli kadınların yiyecek ve giyecekleri zaten kocaya aittir. Öyleyse boşanan kadınla­rın emzirdikleri çocukları varsa, o zaman onların yiyecek ve giyecek­leri kocaya aittir. Kimi âlimlere göre de buradaki annelerden kasıt bü­tün annelerdir. Çünkü ifade geneldir. Âyet-i kerîmedeki "Anneler çocuklarını tam iki yıl em­zirirler" Emir anlamına bir haberdir. Yâni Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirsinler! diyor Rabbimiz. Çocuğunu emzirme, kadının diyâneten görevidir. Günü­müzde kimi feminist müslümanlar, ya da feministler karşısında savunabile-cek din bilgisinden mahrum oldukları için eziklik duyan kimi Müslü­manlar, efendim kadınlar çocuklarını emzirmek zorunda değildir gibi fetvalar üretmektedirler. Halbuki çocuğunu emzirmek, kadınların gö­revidir. Ama eğer o kadının kocası bir süt anne bul­muşsa, o zaman bu kadın için bu konuda görevsizlik hakkı doğ­muştur. Kocası tarafın­dan süt anne bulun-muş bir kadın, çocuğunu emzirmek zorunda değil­dir. Yâni bir kadın aslında çocuğunu em­zirmek zorundadır. Bu onun görevidir. Allah ona bu görevi vermiş­tir. Evet, öyle bir görev ki, yap­mamaya imkân var. Kocası razı olur da bir süt anne bulursa sen niye kendi çocuğunu emzirmedin diye suçlu konumuna düşmüyor o kadın. Ama kocası böyle bir süt anne bulmaz da sen emzireceksin dedi mi, canı isterse emzirecek­tir onu. Buna diyâneten görev denir. Meselâ kocanın babasına anasına bakmak da böyledir. Ka­dın bu konuda da diyâneten görevlidir. Eğer kocasının babası ve anası bakıma muhtaçsa ve kocası da karısına benim babama ve anama bakacaksın demişse, kadın onlara bakmak zorundadır. Ama kocası babama anama bakmak zorunda değilsin demişse, o zaman bu kadın onlara kendiliğinden bakmak zorunda değildir. Yâni kocanın bu sö­züyle otomatikman kadının sorumluluğu düş­müş olacaktır. Yâni bu konuda niye onlara bakmadın diye Allah ondan bir hesap sormaya­caktır. Ama kocası bunlara bakacaksın dedi mi, bakmak zorundadır. Bakmazsa bu kadın isyankardır, nâşizedir, dayağı hak edendir. Meselâ ben gece saat ikide içinizden birinin evine gelsem. Ko­cası hanımını uyandıracak ve yemek hazırlatacak. Kadının: "Ya bana ne? Elin adamına şu saatten sonra yemek hazırlamak zo­runda mı­yım?" demeye hakkı yoktur. Şimdi gece o saatte kalkıp yemek hazır­layan bu kadın kime hazırlıyor bu yemeği? Bana mı yoksa kocasına mı? Kocasına hazırlıyor değil mi? Kocası dedi çünkü. İşte bu onun kocasına bir görevidir. Ama kocası ona böyle bir şey demezse, bu kadın bana yemek hazırlamak zorunda değil­dir. Yâni kocası ondan böyle bir şey istemediği halde: "Ya evimize kadar gelmiş, misafir, işte ayıp olur misafire yemek ikram edelim!" demeye de hakkı yoktur ka­dının. Ama kocası ondan bunu istediği anda nasıl ki kocasının arzusu olarak bana yemek hazırlamak zo­rundaysa, aynen bunun gibi kocası istediği zaman hem çocuklarını emzirmek, hem de kocanın babasına anasına bakmak zorunda­dır. Bu onun diyâneten görevidir. Ama ko­cası onun üzerinden bu tür sorumluluklarını kaldırdığı andan itibaren onun bu sorumluluk­ları kalkmış demektir. Evet Rabbimiz buyuruyor ki; anneler çocuklarını tam iki yıl em­zirirler. "Onların (annelerin) yiyeceği ve giyeceği örfe uy­gun şekilde babaya aittir. Hiç kimse gücünün üstünde bir şey­den sorumlu tutulamaz." Babanın anne ve çocuğunun maişetini ve giyimini kendi im­kânla­rına göre, kendi gücüne göre temin etmesi üzerine farzdır. Ge­rek evli olduğu hanımı ve çocuğunun maişeti, gerekse boşadığı ha­nımı, onun çocuğunu emzirdiği sürece maişetini temin etmek kocaya aittir. Müslim’in rivâyetinde bir kadın Allah’ın Resûlüne gelerek: "Ey Allah’ın Rasûlü kocam cimri bir adamdır, bana ve çocuklarıma harca-mıyor. Geçinebilmek için haberi yokken onun malından ala­bilir miyim? Böyle yaptığım zaman bana bir günah var mıdır?" diye sordu. Bu, aslında bir kadının kocasının bir sırrını deşifre etmektir. Yâni gıyabında kocasının guybetini yapmaktır ve böyle bir davranış caiz değildir. Ama bir fetva almak niyetiyle söylenmişse caizdir. Gıybetin caiz olduğu yerlerden birisi de işte burasıdır. Bir kişi mahkemede, kadı karşısında hakkını savunabilmek için, kadıyı ikna edebilmek için veya br âlimden fetva alabilmek için karşısındaki davalısının normalde sır olan bir kısım durumlarını deşifre edebilir. İşte bakın normal bir durumda bir kadının söylemesi caiz olmayan bir sırrını deşifre ediyor ve kocam cimridir, bana ve çocuklarına harcama yapmıyor diyor. Bunun üzerine onun harcamaları ve imkânları konusunda ikna olabilmek için sorular soran Allah’ın Rasûlü şöyle buyurdu: "Örfe uygun olarak sana ve çocuklarına yetecek ka­dar almanda bir günah yoktur." (Müslim) Kadın, kocasının ve çocuklarının maişetini temin etmek için kendi malından harcamak zorunda değildir. Ama böyle bir şey ya­parsa bu kadın infak ediyor demektir. Allah’ın Rasûlü Buhârî’deki bir hadislerinde Ümmü Seleme’ye: "Eğer onlara bir şeyler harcarsan o senin için bir ecirdir" buyurdu. "Ne anne, ne de baba çocuğu yüzünden zarara so­kulmasın!" Yâni çocuk yüzünden anne de baba da zarara uğratılmama­lı­dır. Baba annenin duygusunu, yavrusuna karşı şef­katini istismar ede­rek onu ücretsiz emzirmesi konusunda kötüye kullanarak zarar ver­memelidir. Ya da çocuğu emzirmek annenin hakkı iken onu alıp başka bir kadına emzirmesi için vermemelidir. Anne de babanın o an­daki çaresizliğini kötüye kullanarak çocuğu konusunda aşırı şekilde babanın omuzuna binmemelidir. Babanın zaafını kullanarak emzir­meye karşılık ondan çok fazla para iste­meye kalkmamalıdır. "Mîrasçıya düşen de bunun gibidir." Yâni eğer çocuğun babası yaşıyorsa durum böyle olduğu gibi, eğer çocuğun babası ölmüşse o zaman ölen babanın en ya­kın mîras­çısı babanın görevini üzerine alacak annenin ve çocuğun zarar gör­mesi önlenecektir. "Eğer (ana ve baba) kendi aralarında anlaşıp danı­şarak (iki sene dolmadan) çocuğu memeden kesmek ister­lerse, ikisine de bir günah yoktur." Rabbimiz çocuğun emzirilmesi konusunda iki yıl tayin bu­yur-muştu ancak bunu şart koşmamıştır. Karı koca aralarında an­laşırlar-sa çocuğa zarar vermemek kayd u şartıyla emzirme müd­detini iki yıldan aşağıya indirebilirler. "Eğer çocuklarınızı (başka bir kadına) emzirtmek is­terseniz, vereceğiniz (emzirme ücretini) güzelce teslim etmek şartıyla bunu yapmanızda bir günah yoktur." Eğer babanın durumu müsait ve bir süt anne bulup ona bu­nun karşılığını ödemeye karar vermişse, çocuğun süt anne ta­rafından em-zirilmesinde bir sakınca yoktur. Böyle bir durumda kadının emzirme sorumluluğu kalkmıştır. "Allah’tan korkun ve bilin ki Allah ne yaparsanız görmektedir." Evet, bütün bu anlatılanlarla Allah size yol gösteriyor. Sizler bü­tün bu konularda Allah’ın gösterdiği biçimde hareket edin. Yo­lu­nuzu Allah’la bulun, muttaki olun. Rabbinize karşı sorumluluklarınızın bilincinde olun. Yaptıklarınızı O’nun adına ve O’nun beğeneceği şekilde yapın. Tüm hayatınızı sadece O’nun beğenisine sunun. Unutmayın ki O Allah yaptıklarınızın tümünü görüp gözetmektedir.
234:"Sizden ölenlerin geriye bıraktıkları zevceleri, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler (beklesinler). İşte (o kadınlar) iddetlerinin sonuna ulaştıklarında artık kendileri hakkında iyilikle (şeriatın uygun gördüğü şe­kilde) yaptıkları işlerden dolayı size bir günah yoktur. Ve Allah ne işlerseniz hepsinden haberdardır." Sizden ölenlerin geriye bıraktığı hanımları dört ay on gün bek­lerler. Daha önceki âyet-i kerîmesinde Rabbimiz, boşanan kadınların iddetini anlatmıştı. Burada da kocası ölen kadınların iddetini anlatıyor. Kocası ölen kadınlar dört ay on gün beklemek zorundadırlar. Bu süre içinde başka bir kocaya varamazlar, süslenemezler, takı takamazlar, kendilerini ortaya koyup arz edemez­ler. Hattâ Buhârî ve Müslim’in bir­likte rivâyet ettikleri bir hadisle­rinde Allah’ın Rasulü; kocası ölüp de iddet bekleyen bir kadına, gözlerinde rahatsızlık bulunduğu halde sürme çekmeyi yasakla­mıştır. Bu durumda kadınlar bir görüşe göre iddet dönemini koca­sının evinde geçirmelidir. Hz. Ayşe, Hz. Ali ve İbni Abbas da kadın istediği yerde bu iddetini doldurabilir demişlerdir. Bunun adına yas tutma da denmiş. İslâm’a göre yas tutan ka­dın yıkanabilir, ihtiyaçlarını gidermek için gündüz evinden dışarı çıka­bilir. Fakat gece olunca bu kadın iddet beklediği evine dön­mek zo­rundadır başka bir evde geceleyemez. Evet, kocaları ölen kadınlar ancak dört ay on gün yas tutarlar. Kadınların bu dönem içinde yas tutmaları farzdır. Çünkü Rab-bimiz bu âyetin sonunda iddetleri bittikten sonra süslenmele­rinde, koku sürüp güzel elbise giymelerinde evlenmek istemele­rinde bir gü­nah olmadığını anlatmaktadır. Demek ki yas tutma dö­neminde bunla­rın günah olduğu anlaşılıyor. Kadının kocasının dı­şında ölenler için üç günden fazla yas tutması yasaklanmıştır. An­cak kocaları ölüp de dört ay on gün beklemek zorunda olan ka­dınlar hamile olmayan kadınlar­dır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi hamile olan kadınların iddeti hamlini vaz etme süresidir. Ham­lini vaz eder etmez bu kadınların id-deti bitmiş demektir. Nitekim kocası vefat ettikten on beş gün sonra doğum yapan bir kadına Allah’ın Rasûlü istediği takdirde kocaya va­rabileceği iznini vermiş­tir. "Sen doğurduğun zaman iddetin bitmiştir. İster­sen evlenebilirsin." buyurmuştur. (Buhârî, Müslim, Ebu Dâvûd, Nesâî) Kocaları ölen kadınlar bu iddet süreleri içinde hem Rahimle­rini temizlemiş olurlar, hem kocalarının hatıralarına saygılı olduklarını or­taya korlar, kocalarının hatıralarını çiğnemezler, hem de kocaları ölür ölmez hemen o evden ayrılarak kocasının ailesini de yaralamazlar. Bu âyet gelmeden önce İslâm’ın ilk dönemlerinde, kocası ölen kadının iddeti bir yıldı. Cahiliye dönemindeyse kocası ölen kadınların durumu içler acısıydı. Kocası ölen kadınlar küçük, ka­ranlık ve pis bir odaya kapatılır, eski elbise giyer, koku sürünmez hattâ bir sene bo­yunca hiç yıkanmadan bekletilirdi. Bir sene bit­tikten sonra da eline hayvan pisliği verilir ve bunu yüzüne gözüne sürmeye zorlanırdı. İs­lâm bunların hepsini men ederek sadece kadının dört ay on gün iddet beklemesini emretti. "O kadınlar iddetlerinin sonuna ulaştıklarında, ken­dileri hakkında iyilikle (şeriatın uygun gördüğü şe­kilde) yaptıkları işlerden dolayı artık size bir günah yoktur." Yâni iddetlerini doldurduktan sonra iddet esnasındaki ya­saklar bitmiştir. Allah’ın istediği, şeriatın izin verdiği kadarıyla süslenmeleri, koku sürmeleri, sürme çekmeleri, kendileriyle evlenmek isteyenlerin karşısına çıkmaları mubah kılınmıştır. Bunda herhangi bir günah yoktur. Bundan velilerin velâyeti altındakilerden sorum­luluğunu da anlıyoruz. Çocuklarını Allah’ın istediği biçimde yetiş­tirmeyenlerin gü­nahkâr olduklarını, bu vebalin onlar üzerinde ol­duğunu anlıyoruz.
235: "İddet bekleyen kadınları nikâhlamak istedi­ği­nizi ima yoluyla onlara bildirmenizde veya böyle bir ar­zuyu kalplerinizde saklamanızda üzerinize bir günah yoktur. Allah biliyor ki muhakkak siz onları ilerde ana­cak-sınız. Ama maruf (meşru) bir söz söylemenin dışında gizlice onlarla sözleşmeyin. Farz olan iddet bitinceye ka­dar da nikâh akdine azmetmeyin. Allah’ın kalpleri­nizde olanı bildiğini bilin. Ve ondan sakının ve bilin ki şüphesiz Allah bağışlayandır, Halîmdir." Rabbimiz bu âyet-i kerîmesinde, kocası ölüp de iddet bekle­yen veya kocası kendisini üç talâkla boşadığı için iddet bekleyen ka­dınlara açık olmamak şartıyla evlilik ima etmenin, çıtlatmanın veya bu düşünceyi kalpten geçirmenin haram olmadığını anlatı­yor. İnsan ko­cası ölmüş iddet bekleyen veya boşanmış, iddet bekleyen bir kadınla evlenmeyi düşünebilir. Bu evliliğe zemin ha­zırlamak üzere henüz ka­dının iddeti bitmeden bu düşünceyi içinde saklaması caiz olduğu gibi, üstü kapalı olarak bu düşüncesini ka­dına çıtlatması da caizdir. "Sen saliha bir kadınsın!" Ben saliha bir kadınla evlenmek istiyorum!" "Ben seni beğeniyorum!" Sen iyi bir kadınsın!" "Ben evlenmek istiyorum!" "Üzülme! Yakında Allah sana iyi bir eş nasip edecektir!" Veya kadının velisine "Benim ha­berim olmadan onu başkasıyla evlendirmeyin!" gibi imalı sözlerle bunu ona çıtlatabilir, bunda bir günah yoktur. Ama baş­kalarının onunla evlenmelerine imkân bırakmayacak biçimde "Ben seninle evlenmek istiyorum!" demesi, açıkça ona evlilik teklif etmesi caiz değildir. "Allah biliyor ki, muhakkak siz onları ilerde ana­cak­sınız. Ama maruf (meşru) bir söz söylemenin dışında gizlice onlarla sözleşmeyin. Farz olan iddet bitinceye ka-dar da nikâh akdine azmetmeyin. Allah’ın kalpleri­nizde olanı bildiğini bilin. Ve ondan sakının ve bilin ki şüphesiz Allah bağışlayandır, Halîmdir." Evet Allah biliyor ki, muhakkak siz onları hatırlayacaksınız. Yâ-ni sizlerin onlara evlenmek isteyeceğinizi, onlara duyduğunuz bu meyli mutlaka açığa vuracağınızı Allah bilmektedir. Tamam bunu içi­nizden geçirmeniz ya da ima yoluyla bu niyetinizi onlara çıtlatmanız normaldir, "kavlen marufa" yapmanız caizdir. Bu­radaki "Kavlen marufa" ifadesi evlenmeyi ima yoluyla arz et­mek anlamınadır. Bu caizdir, ama "Benimle evlen!" "Benden baş­kasıyla evlenmeyeceğine dair bana söz ver!" gibi açıkça onlara evlilik teklif etmekten veya giz­lice onlarla sözleşmekten sakının, çünkü bu haramdır diyor Rabbimiz. Âyet-i kerîmedeki "Gizlice onlarla sözleşmeyin." İfadesi hem zina yapmayı hem de açıkça onlara evlilik teklif etmeyi veya id-det bitmeden nikâh yap­mayı ihtiva etmektedir. Buna göre boşanmış, ya­hut kocası ölmüş ve iddet bekleyen kadınla iddet süresi dolmadan yapılan nikâh akdi fasittir, geçersizdir. Hattâ bunun haram olduğunu bile bile yapan kişinin kâfir olacağını söylemişlerdir âlimlerimiz. "Ve bilin ki, Allah kalplerinizde olanı bilmektedir. Artık ondan sakının! Ve yine bilin ki, şüphesiz Allah Ğa-fûr’dur, Halîmdir." Bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz, kalplerden geçirilenleri bil-diğini ve Allah’ın kalplerden geçirilmesini istemediği şeylerin kalp­lerde bulundurulmaması gerektiğini anlatıyor. Eğer Allah’ın razı olmayacağı şeyleri kalplerinizden geçir­miş-seniz, hemen Allah’a tevbe edin ve ondan bağışlanma dileyin. Kalp­lerden geçirilmeye Allah’ın izin verdiği, ama pratiğe dökülme­sini ya­sakladığı şeyleri yapmaktan sakının. Ve bilesiniz ki, Allah ğafur ve Halîmdir. Günah işleyip de hemen ondan tevbe eden kullarını bağış­layan ve onların hatalarını, kusurlarını örtendir. Bir de işlenen günah­lar karşısında hemen acele etmeyip tevbe etme imkânı tanıyandır, Halîmdir Allah.
236:"Kendileriyle temas etmeden veya kendilerine bir mehir tayin etmeden evlendiğiniz kadınları boşama­nızda size bir günah yoktur. (Ancak şu kadar var ki) zen­gin olanınız durumuna göre, darda olanınız da du­rumuna göre örfe uygun bir şekilde onlara mut'a ver­mesi gerekir. Bu muhsinler üzerine bir haktır." Âyet-i kerîmenin nüzul sebebiyle alâkalı Kurtubî tefsirinde şöyle bir hadise anlatılır: Ensâr’dan birisi bir kadınla evlendi. Sonra henüz mehir tayin etmeden ve o kadınla cima yapmadan onu boşadı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Allah’ın Rasûlü buyurdu ki: "Başına örttüğün şey bile olsa mut'a olarak onu o ka­dına ver!" (Kurtubî tefsiri) Âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki; sadece şehvetini tatmin için ka­dınlarla evlenmeyi, sonra da onları boşamayı İslâm haram kıl­makta­dır. Ama nikâh akdi yaptıktan sonra henüz kadınla cima yapmadan, mehir de tayin etmeden onunla evlenmeyi dini ve maslahatı için uy­gun görmeyen kişinin onu boşamasında bir gü­nah yoktur. Nitekim Allah’ın Rasûlü kendisine nikâhladığı ve ger­değe gireceği karısı Bint’ül Cüne Rasulullah’a: "Senden Allah’a sığınırım!" dediği için Rasulul-lah’ın da: "Benden çok büyük bir zata sığındın. Ailenin ya­nı-na dön!" diyerek onu boşadığını Buhârî ve Müslim bize anlatmakta­dır. Âyet-i kerîmede: _«8 «š³@«K¬±X7! ­v­B²TÅV«0 ²–Ë! ²v­U²[«V«2 «ƒ@«X­%ž¸ ®}«N<¬I«4 Åw­Z«7 ²~Y­/¬I²S«# —Ï! Åw­;YÇK«W«# ²v«7 "Mehir tayin etmeden evlendiğiniz kadınları boşa­ma­nızda size bir günah yoktur." İfadesinden anlıyoruz ki, mehir tayin edilmeden de nikâh ca­iz­dir. Yâni mehir nikâh akdinden sonra da tayin edilebilir. Âyet-i kerîmede geçen "Mut'a" erkeğin mehir tayin etme­den ve kendisiyle cinsi münâsebette bulunmadan boşadığı karı­sına onun üzüntüsünü ve sıkıntısını gidermek için vereceği bir ik­ramdır. Para, mal, elbise vs gibi. Ancak bunun belli bir miktarı yoktur. Bu kocanın takdirine bırakılmıştır. "Bu muhsinler üzerine bir haktır." diyor Rabbimiz. Bu ifadeden bunun farz olduğunu söyle­yenler çoğunluktadır. Demek ki boşanan kadınları dört durumda değerlendirebili­riz: 1- Kendisiyle zifafa girilmiş ve mehir takdir edilmiş olan ka­dın-lar. Bu kadınların hükmü daha önce geçti. En küçük bir haksız­lığa meydan verilmeden bu kadınların mehirlerinin kendilerine ödenmesi gerektiğini Rabbimiz sûrede anlatmıştı. (Bakara: 2/228-229) 2- Kendisiyle zifafa girilmiş olup ama henüz mehir takdir edil­memiş iken boşanan kadınlar. Bunlar için de mehri misil ge­rekmek­tedir. Yâni emsaline ödenen mehirin aynısının bu kadına ödenmesi gerektiğini Rabbimiz bildiriyor. Bununla ilgili açıklama ilerde gelecek­tir. Nisâ sûresinin 24. âyet-i kerîmesinde: "O halde onlardan hangisiyle faydalandıysanız (cima yaptıysanız) ücretlerini takdir edildiği şekilde verin." (Nisâ 24) Aynen bunun gibi kendisiyle zifafa girilmeden ve kendisine mehir de tayin edilmeden kocası ölen bir kadın da kendisine denk olan kadınların aldığı mehir kadar bir mehir almakla birlikte, ölen ko­casının mîrasından da pay alır. 3- Üçüncüsü kendisiyle zifafa girilmemiş ve mehir de tayin e­dil­memiş oldukları halde boşanan kadınlardır ki; şu anda tanı­maya çalıştığımız âyet de bunu anlatıyor. Maruf ölçüler içinde ko­canın mad-dî durumuna göre böyle kadınlara mut'a verilmelidir. Ayrıca böyle zifafa girilmeden boşanmış kadınlar için bir iddet beklemek de söz konusu değildir: “Ey İnananlar! Mü'min kadınlarla nikâhlanıp, onları, temasta bulunmadan boşadığınızda, artık onlar için size iddet saymaya lüzum yoktur. Kendilerine bağışta bulunarak onları güzellikle serbest bırakın.” (Ahzâb 49) Âyetiyle açıklanmıştır. 4- Dördüncüsü de:
237:"Onlara mehir tayin ettiğiniz halde dokunma­dan boşarsanız, o zaman tayin ettiğiniz mehrin yarısı onla­rındır. Ancak kadının kendisi yahut nikâh akdi elinde bulunan velisi bunu bağışlarsa mehir ge­rekmez. Sizin ba­ğışlamanız takvaya daha yakındır. Ara­nızdaki iyiliği de unutmayın. Şüphesiz ki Allah yaptıkla­rınızı görendir." Âyet-i kerîmede Rabbimiz nikâh akdi esnasında mehir ta­yin edilmiş, ama henüz zifafa girilmeden boşanan kadınlara tayin edilen mehirin yarısının verilmesi gerektiğini anlatır. Eğer kendisiyle nikâh yapılmış, ama gerdeğe girilmeden bo­şa­nan kadın kendisine terettüp eden bu mehri bağışlarsa, al­maktan vazgeçerse o zaman bu mehir düşer. Âyet-i kerîmedeki nikâh akdi elinde olan kişiden kimlerin kas­te­dildiği konusunda değişik görüşler vardır. 1- İmam Ebu Hanife ve İmam Şafiî’ye göre bu nikâh akdi elinde olandan kasıt, bu kadını boşayan koca demektir. Öyleyse ni­kâh akdi elinde olan kişi affederse ifadesinin anlamı şöyle ola­caktır: Kocası mehirin diğer yarısını da affeder ve tamamını ver­mek isterse bu müstesna olacaktır. Bu durumda boşanan kadın, kendisine Rabbimizin tayin bu­yur­duğu bu mehrin yarısını kocasına bağışlayabileceği gibi ko­cası da öteki yarısını bağışlayıp mehrin tamamını boşadığı karı­sına verebile­cektir. Rabbimiz bu beyaıyla her ikisine de birbirlerini kırıp dökmemek için, İslâm kardeşliğini zedelememeleri için iyi davranmayı, cömert davranmayı tavsiye ediyor. Çünkü İslâm kardeşliği karılık kocalıktan önceliklidir. Buna çok dikkat etmek gerekmektedir. Karı koca arasındaki evlilik ilişkisi bitmiş olsa da bu kardeşlik ilişkisi kıyamete kadar devam edecektir. Her ikisi de yarın birlikte düşman karşısına çıkıp ci-had edecekler ve yine yarın cennette olacaklardır. 2- İkincisi buradaki "nikâh akdi elinde olan" dan kasıt, ka­dının velisidir. Bunu İmam Mâlik tercih etmiştir. Buna göre kadı­nın velisi mehrin yarısını damadına bağışlayabilir. "Sizin affetmeniz (bağışlamanız), muhakkak ki tak­vaya daha yakındır. Aranızdaki iyiliği unutmayın. Muhak­kak ki Allah yaptıklarınızı görendir.” Kadın ve erkekten her biri diğerini affedip iyilikte bulunursa, bu onlar için takvaya daha yakındır. Yâni kadın: "Nasıl olsa be­nimle zi­fafa girmedi" diyerek mehirin yarısını kocasına bağışlarsa, erkek de karısını teselli etmek için, gönlünü almak için diğer yarı­sını da affedip mehrin tamamını ona verirse işte bu her ikisi için de takvadır diyor Rabbimiz. Bir de aralarınızdaki iyilikleri unutma­yın diyor Rabbimiz. Yâni boşandık diye birbirinizin düşmanı ol­maya kalkmayın. İki aile birbirine düşman kesilmesin. Müslü­manlar olarak, din kardeşleri ola­rak yine birbirinize dost kalın. Ba­kın Allah’ın Resûlüyle Hz. Zeynep evlendikten sonra, Hz. Zeyneb’in önceki kocası Zeyd’le Rasulullah’ın arasındaki dostluk aynen devam etmiştir. Muhakkak ki Allah yaptıkla­rınızı gören-dir. Eğer birbirinize iyilik yaparsanız Allah bunu görür ve size kat kat karşılığını öder; ama sizler birbirinize zulmetmeye kalkar­sanız, Al­lah onu da görmektedir. Tabi bütün bu konularda Allah’ın istediği davranışları ger­çek-leştirebilmek için de namazlarınızı muhafaza etmek zorunda­sınız. Yâni sürekli Allah’la diyaloglarınızı kesmemek zorundasınız. Namazla sürekli Allah’tan mesaj almak, sürekli O’nun huzurunda ve O’nun kontrolünde olduğunuzu hatırlamak zorundasınız. De­ğilse bütün bunları beceremezsiniz, dikkat edin ha! diye Rabbimiz yeniden na­maza dikkat çekecek bu bölümde.
238:"Namazları ve bilhassa orta namazı (üzerine ti­tizlikle düşerek) muhafaza edin! Ve Allah için kalkıp O’-na gönülden boyun eğiciler olarak divan durun! (kunutta bulunun)" Namazlarınızı muhafaza ediniz. Namazların muhafazası, tüm namazları vaktinde rükûn ve şartlarına riâyet ederek hiçbirini ihmal etmeden, Allah’ın istediği biçimde yerine getirmek demektir. Namazla­rın muhafazası, namazla Allah’tan alınan mesajın muha­fazası de­mektir. Namazla Allah’tan alınan mesajın, namaz sonrası hayata ak­tarılması ve sosyal hayatın bu mesajla düzenlenmesi demektir. İşte böyle namazlarınızı hiç ihmal etmeden muhafaza edin ve özellikle de orta namaza dikkat edin! "Salâtul vusta" Vüsta, evsad kelimesinin müennes ismi taf-dıylidir. Arapça’da bu kelime hem orta, hem de yüce, yüksek anlamla­rına gelmektedir. Hem orta namaz, hem de bütün sıfatla­rını havi ola­rak Allah’ın istediği biçimde kılınan namaz mânâsına gelmektedir. Bu namazın hangi namaz olduğu, şu bildiğimiz na­mazlardan birisi mi, yoksa bu namazlardan başka bir namaz mı ol­duğu konusunda kesin bir bilgi yoktur. Sahabeden çoğunun ifa­desine ve dört mezhep ima­mının görüşüne göre bu namaz, ikindi namazıdır. Allah’ın Rasûlü Ah-zâb savaşı günü, kendilerini çok şid­detli bir biçimde sıkıştıran ve hattâ Müslümanlara ikindi namazı kılma imkânı bırakmayan müşrik­lere bedduada bulunmuştu: "Onlar bizi orta namaz olan ikindi namazından meş­gul ettiler. Allah da onların evlerine ve kalplerine ateş doldursun!" diye bedduada bulunmuştur. (Beyhaki, Sünenü’l-Kübra 1/460) Yine Allah’ın Resûlü’nün Tirmizî’de: "Orta namaz, ikindi namazıdır." hadisini biliyoruz. Yine sahabeden kimileri bu orta namazın sabah namazı ol-duğunu söylemişlerdir. Kimileri bunun öğle namazı olduğunu, kimileri akşam, kimileri yatsı namazı olduğunu söylemişlerdir. Bu, beş vakit namazın tamamını içine alır diyenler de olmuş. Sahib-i tertip olmanın önemine dikkat çekiliyor diyenler olmuş. Cemaatla kılınan namazdır, Allah burada cemaata dikkat çekiyor diyenler olmuş. Cuma günü kılı­nan cuma namazıdır, korku namazıdır, vitir nama­zıdır, Kurban bay­ramı namazıdır, Ramazan bayramı namazıdır gibi pek çok görüşler serd edilmiştir bu konuda. Fakat tüm bu rivâyetler dikkatlice incelenirse Allahu âlem en uygunu bunun ikindi namazı olmasıdır. Çünkü bu konuda en güzeli Rasûl-i Ekrem’in beyanına uymaktır. İnsanlar için meşguli­yetin en fazla olduğu dönem de ikindi dönemidir. Buna göre şöyle demek her­halde daha uygun olacaktır: Her şahıs için engellerin ve meşguliyetin çokluğu sebebiyle kılınması en zor ve geçirilmesi en çok ihtimal dahi­linde olan namaz, onun için en faziletli namaz veya orta namazdır. Veya bu orta namaz açıkça belirtilmediğine göre mümin bütün namazlarını tam olarak muhafaza ederse, bu namazı da muhafaza etmiş olacaktır. Tıpkı Kadir Gecesini Rabbimizin gizli tuttuğu gibi. Ka­dir Gecesini yakalamak isteyen kişi Ramazanın son on gününü ta­mamen ibâdetle geçirmesi gerektiği gibi. Öy­leyse tüm namazlar Al­lah’ın istediği biçimde muhafaza edilmeli ki, bu orta namaz da muha­faza edilmiş olsun. Evet, namazların tü­münü muhafaza edin, özellikle de bu orta namaza çok dikkat edin! "Ve de Allah için kalkıp, divan durunuz. (Kunutta bulununuz)" Allah için kalkıp Allah huzurunda el pençe divan durunuz. "Ganitiyn" kelimesinin birkaç mânâsı vardır. 1- İtaat ediciler olarak Allah’ın huzurunda durun. 2- Konuşmadan ve namazı bozacak fiillerde bulunmadan hu­zurda durun. Ahmed İbni Hanbel’in Müsned’inde şu rivâyeti görüyoruz: Zeyd Bin Erkam diyor ki: "Habeşistan’a hicretten önce Allah’ın Rasûlü na­mazdayken biz ona selâm verirdik, o da bizim selâmı­mızı alıyordu. "Ve Allah’ın huzurunda huşu ile durun" âyeti nazil olmuş Ha­beşistan’dan dönüşümüzde tekrar ona namazda iken selâm verdik; fakat Allah’ın Rasûlü bizim selâmımızı almadı. Öyleyse bu âyetin mâ­nâsı "Namazda konuşmayın!" demektir. 3- Huzû ve huşû içinde namaz kılın ve namazda dua edin de­mektir. "Kunûd" el pençe beklemek demektir. Emre hazır bekle­mek demektir. Ya Rabbi ben sana teslimim! Ben sana bağlıyım! Ne ister­sen iste! Ne emredersen emret! Ben senin emrini bekliyo­rum! De­mektir. Kulluğu sadece Allah’a hasretme, şirkten kaçınma ve Allah’-tan başkalarını kesinlikle dinlemeyeceğini ortaya koyma­dır bu. Bir de bu: "Ve Allah için ganitiyn olarak ayakta durun!" Âyetinin mânâsı; namazda aldığınız mesajla hayatınızı ayakta tutun! Bu mesajla ayağa kalkın anlamına gelmektedir. İs­ter evlilik, ister boşanma, ister yemin olsun Kur’an’da Allah’ın bil­dirdiği hükümle­rin tamamına uymak, namaz gibi ibâdettir. Nasıl ki namaz konusunda Allah’tan başka hiç kimsenin hüküm koyma yetkisi yoksa, diğer konu­larda da hiç kimsenin hüküm verme yet­kisi yoktur. Allah öğle nama­zını dört rek'at olarak tayin buyurduğu halde bu namazı beş rek'at kı­lacaksınız diyenlere itaat eden kişiler, nasıl ki Allah’ı bırakıp bu emri verenleri ilâh kabul etmişlerse ay­nen bunun gibi boşama yetkisini er­kekten alıp kadına veya dev­lete vererek Allah’ın hükmünün dışında hükmedenlerin hükümle­rini kabul edenler de bunarı ilâh kabul etmiş­ler demektir. Allah, kocası tarafından boşanmış kadınların üç kuru’ müddeti iddet beklemesini emrettiği halde veya kocası ölen kadınların dört ay on gün beklemelerini emrettiği halde Allah’ın hükmünü değişti­rip, ha­yır kadın hemen evlenebilir, diyenlere itaat edenler de bunları İlâh kabul etmişler demektir. Allah’ın hükümleri dışında hüküm veren­ler kim olurlarsa olsunlar, kim olurlarsa olsunlar reddedilmesi gereken tâğutlardır. Her kim de bu tâğutları reddetmez ve yalnız Allah’a yapıl­ması gereken kulluğu bu tâğutlara da ayırarak onları İlâh kabul ederse; bunlar Allah için ganitiyn olarak durmayan insanlardır. Al­lah’la birlikte başkalarına da itaat eden müşrikler demektir. Na­mazda hiç mesaj al­ma­yan, ya da namazda aldıkları mesajı ha­yatlarına aktaramayan in­sanlar demektir.
239:"Eğer bir şeyden korkarsanız namazı yaya veya binek üzerinde kılın! Emin olduğunuzda da Al­lah’ın size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi siz de Al­lah’ı zikredin!" Rabbimiz bundan önceki âyette emniyet halinde iken na­mazı hiçbir zaman terk etmememizi emrettikten sonra bu âyetinde de korku halinde kılınması gereken namazı anlatıyor. Âyet-i kerî­meden anlı-yo­ruz ki korku halinde bile namazı terk etme yoktur. Namaz imandır. Namazın terki hiç bir zaman caiz değildir. Namaz ayakta kılınmalıdır. Ama ayakta kılamayan oturarak, oturarak kı­lamayan yatarak, yattığı yerden de kılamayan ima yoluyla nama­zını mutlaka kılmalıdır. Kıbleye yönelemeyen kişi herhangi bir yöne yönelerek kılabilir. Savaş esna­sında, düşmandan kaçarken, hastayken, korku halindeyken hâsılı her hâlükârda namaz kılın­malıdır. Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: "Eğer korku çok ise ayakta olduğu gibi binek üze­rinde de kılabilirsiniz. Kıbleye yönelebileceğiniz gibi başka bir yöne de yönelebilirsiniz." Düşmandan, yırtıcı hayvanlardan şiddetli bir korku içine dü­şül-düğü zaman, namaz yolculuk namazı gibi iki rek'at olarak kı­lınabile-ceği gibi, öğle ile ikindi, akşam ile yatsı cem edilerek de kı­lınabilir. Herhangi bir yöne yönelerek, yürürken veya binekteyken kılınabilir. Evet bu korku durumundayken de namazlarınızı terk etmeyin. "Korku kaybolup emniyete kavuştuğunuz zaman da Allah’ın size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi siz de Al­lah’ı zikredin!" Yâni tehlike bitip de emniyete kavuştuğunuz zaman da ar­tık na­mazlarınızı yine tam olarak kılınız. Böylece namazla Allah’ı ve Al­lah’ın âyetlerini, Allah’ın hükümlerini zikredin. Namazla Allah’tan mesaj alın ve o mesajla hayatınızı düzenleme gayreti içine girin. Namazda aldığınız mesajları hafızanızda canlı tutun ki, hayatınızı onlarla düzenleyin.
240:"İçinizden vefat edip de geride eşler bırakan­lar, eşlerinin evlerinden bir sene çıkarılmamasını ve ge­çimle­rinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Eğer kendileri çıkar­larsa onların örfe uygun olarak yaptıklarından dolayı size bir günah yoktur. Allah Azîzdir, hakimdir." Müfessirlerin çoğuna göre bu âyet Bakara sûresinin 234. âye­tiyle nesih edilmiştir. "Sizden ölenlerin geriye bıraktıkları zevceleri, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler..." (Bakara 234) Âyetiyle bu âyet nesih edilmiştir. Yâni kocası ölen kadınla­rın ko­calarının evinde bir yıl beklemeleri belki bir azimettir veya mubahtır. İlla da bir yıl beklemek zorunda değildirler. Ama dört ay on gün iddet beklemeleri farzdır. Ayrıca ölümü yaklaşan kocaların arkalarında bıraktıkları ha­nım­ları için bir yıllık nafaka vasiyet yapmaları Nisâ sûresindeki: "Bıraktıklarınızın dörtte biri hanımlarınızındır." (Nisâ: 12) Âyetiyle nesih edilmiştir. Yine şu hadis de bunun nesih edil­di­ğini anlatmaktadır: "Mîrasçı için vasiyet yoktur." (Buhârî, Müslim) Kocası ölmüş kadın mîrasçılardan birisi olduğundan onun için ayrıca vasiyette bulunmanın yasaklandığı anlatılıyor bu ha­diste. Böy­lece mîras âyeti ile vasiyet âyeti, dört ay on gün iddet bekleme âye­tiyle de bir yıl bekleme hükmü nesih edilmiştir. Bazı müfessirler de bu âyetin mensuh olmadığını aksine yeni bir hükmün mevcut olduğunu söylemişlerdir. O da vefat eden kocanın kendi hanımının lehine, bir senenin sonuna kadar evinde kalmasını vasiyet etmesidir. Böylece kadının evinde dört ay on gün bırakılması farz, sene sonuna kadar kalması da mendup olacaktır. Yâni kadın is­terse bir yıl kocasının evinde kala­cak, dilerse bir yıl dolmadan çıkabi­lecektir. Şâyet kendileri çıkar­larsa, artık size bu konuda bir mesuliyet yoktur ifadesi de bunu anlatmaktadır.
241:"Boşanan kadınlar için örfe uygun bir şe­kilde mut'a vardır. Bu muttakiler üzerine bir haktır." Boşanan kadınlara mut'a konusu daha önce geçtiğine göre bu­rada anlatılan mut’a’nın iddet nafakası olması muhtemel­dir. Bu mut’a’nın da kocanın maddi gücüne ve kadının durumuna göre takdir edilmesi gerekmektedir.
242:"Allah, âyetlerini belki akledersiniz diye işte böy­lece açıklıyor." Ey mü'minler! Allah böylece size âyetlerini, haramlarını, he­lâlle­rini, emirlerini, nehiylerini net ve açık bir şekilde açıklıyor. Eğer akıl sahipleriyseniz bütün bu açıklananlardan ibret alır Al­lah’ın istediği biçimde davranırsınız. ²v¬;¬*@«<¬( ²w¬8 ²~Y­%«I«' «w<¬HÅ7! |«7Ë! «h«# ²v«7Ï!
243:"Ölümden korktukları için binlerce kişinin memleketlerinden çıktığını görmedin mi? Allah on­la­ra; "Ölün!" dedi. Sonra onları tekrar canlandırdı. Muhak­kak ki Allah insanlara çok fazıl ve ihsan sahibidir. Fa­kat insanların çoğu şükretmez." Âyet-i kerîmede hiçbir tedbirin takdiri bozamayacağı, Allah’ın kaderinden yine Allah’a sığınmaktan başka çarenin bulunma­dığı an­latılmaktadır. Sözü edilen bu insanlar ya ölüm korkusuyla cihattan kaçmış kimselerdir ya da salgın bir hastalıktan tedbir al­mak için kaç­mış insanlardır. Düşmanla savaşmak, vatanlarını ve dinlerini müdafaa et­mek söz konusu olduğu zaman Allah’ın cihad emrini yerine getir­meyerek, düşmanla karşı karşıya gelmeyi göze alamayarak sürü sürü yurtlarını terk eden nice kavimlerin çok geçmeden mahvol­duklarını, perişan ol­duklarını, yıllar yılı galip toplumların kölesi ola­rak öldüklerini, bittikle­rini yok olduklarını ama yüz yıllar sonra yine Allah’ın izniyle tekrar ha­yat bulduklarını biliyoruz. Savaşı göze alamadıkları için galip toplum­ların elinde oyuncak olmuş, varlıkla­rını, şahsiyetlerini, hürriyetlerini kaybetmiş, dinlerini, tarihlerini kaybetmiş, silinip gitmiş nice milletler tanıyoruz. Allah bunlara, bu kendi uğrunda savaşı göze alamayan korkaklara, madem ki sizler benim yolumda cihadı göze alamadınız öyleyse haydi "ölün" haydi "sürünün" buyurmuş onlar da ölmüşler, yok olmuşlar ve silinmişler. Yıllar yılı İslâm dünyasının ölümünün ve sukutunun altında ya­tan sebep işte budur. Yeniçeri kılıcı kınına sokup bu ıssız çöller aşıl­maz! Bu savaş çekilmez! Yaşamak varken ölüm göze alınmaz! dediği andan itibaren bizim sukutumuz da başlamış. Allah için sa­vaşı göze alamadıkları için galip toplumların kölesi durumuna düşmüşüz. Varlı­ğımızı, şahsiyetimizi, hürriyetimizi, dinimizi, tarihi­mizi kaybetmişiz. Kelimenin tam anlamıyla ölmüşüz yani. Ama yıllar sü­ren bu ölümümüzden sonra inşallah Rabbimizin bizi yeniden diril­teceği günlerin yakın oldu­ğunu anlıyoruz. Zira öldürmek de O’na aittir diriltmek de. Ama bunun elbette bir yasası vardır. İşte bundan sonraki âyette Rabbimiz bu diri­lişin yasasını şöyle anlatı­yor:
244:"Allah yolunda savaşın ve bilin ki muhakkak Al­lah semidir âlimdir." Rabbimiz ecelin kendi elinde olduğunu ve insanlar ölüm­den ne kadar da kaçarlarsa kaçsınlar, ölmemek için ne kadar tedbir alırlarsa alsınlar Allah’ın takdirini bozamayacaklarını anlatı­yor.Rabbimiz Ölüm korkusuyla cihattan kaçanları cihada teşvik ediyor. Ey mü'min-ler! Allah yolunda savaşın ve sakın ölümden korkmayın! İyi bilin ki Allah yo­lunda savaşmak sizin ecelinizi ke­sinlikle kısaltmaz. Kişinin ölüm se­bebi ecelinin gelmiş olmasıdır buyurarak Rabbimiz mü'minleri cihada teşvik ediyor. Varlıklarının garantisi olarak Allah’ın kendilerine yükle­diği cihattân geri durma­maları, ölümden korkmamaları aksine ona ölümü meydan okurca­sına karşılamaları istenmektedir. Allah için sa­vaşa katılmak hattâ savaşın en ön saflarında bulunmak ölüm sebebi olmayacağı gibi savaştan kaçmak da ölümden kurtuluş anlamına gel-meyecektir. Rabbimiz bu hususu anlatırken: "De ki evlerinizde dahi olsaydınız yine üzerlerine öl­dürülmeleri yazılmış olanlar mutlaka vurulup düşe­ceği yeri boylardı." (Âl-i İmrân: 154) Yine aynı sûrede Rabbimiz şöyle buyurur: "Allah’ın (belli bir süreye göre yazılmış) izni olma­dan hiçbir kişi ölemez." (Âl-i İmrân: 145) Bundan sonra karz-ı haseni anlatacak Rabbimiz. Buyurur ki: _®/²I«5 «yÅV7! ­Œ¬I²T­< ™¬HÅ7! ~«) ²w«8
245:"Kim de Allah’a güzel bir borç verirse Allah O’na kat kat artırarak ödeyecektir. Sıkan da, açan da Allah’tır.Hepiniz O’na döndürüleceksiniz" Rabbimiz kullarını cihada teşvik buyurduğu bu bölümde infakı da gündeme getiriyor. Hem de kendisine borç isteme pozis­yonunda infakı gündeme getiriyor. Yâni böyle cihat gibi, namaz gibi, oruç gibi, infak gibi yapacağınız kulluklarla Allah’a öyle borç­lar sunun ki bunlar güzel bir borç olarak Allah’ın yanında kalsın ve size en lâzım olacağı zaman ondan alırsınız. Cennet için mi lâzım oldu? cehennemden kurtulmak için mi lâzım oldu? O zaman on­dan alırsınız. Canlarınızı, bedenlerinizi, akıllarınızı, zamanlarınızı, malları­nızı bugün Allah’a emanet verirseniz, yâni bütün bunları Allah yolunda ve Allah’ın hizmetinde kullanırsanız: “Ya Rabbi senin yolunda harcı­yorum ve sana emanet ediyorum yarın lâzım olunca senden alırım” derseniz bilesiniz ki onlara en çok muhtaç olduğunuz zaman Allah onu size kat kat ödeyecektir.Böyle demeseniz bile her biri zaten kay­bolup gidiyor. Meselâ şu anda şu bir saatlik zamanı Allah’a ayırma­saydınız nasıl olsa yine geçecekti değil mi? Öyleyse zamanınızı Allah için harcayın ve ona bir ema­net olarak sunun, yarın ondan alırsınız. Akıllarınızı, zekâlarınızı sadece para kazanmaya değil de biraz da Allah’ın âyetlerini tanı­maya, ağızlarınızı sadece yemeye içmeye değil de biraz da Al­lah’ın dinini çoluk çocuğunuza anlatmaya harcayın. Böylece Allah’a güzel bir borç sunun ki yarın Allah’tan onu alasınız. İbni Abbas der ki bu âyet Ebu Dahdah hakkında inmiştir. Bu âyet geldiği zaman bu zat Rasulullah’a gelerek: "Ey Allah’ın Rasûlü şimdi Allah bizden karz istiyor öyle mi?" Allah’ın Rasûlü evet deyince Ebu Dahdah: "Ey Allah’ın Rasûlü benim iki bahçem var. Bunlardan en güzelini, içinde 600 hurma ağacı bulunan bah­çemi infak etsem bana onun bir benzeri var mı?" dedi. Allah’ın Rasûlü “Evet hattâ ondan çok daha fazlası!” buyurdu. Adam: "Ey Allah’ın Rasûlü! Hanımım da benimle beraber olacak mı? Onun da bu işten bir hissesi var mı?" dedi. Allah’ın Resûlü: "Evet o da seninle beraberdir!" buyurdu. Adam: "Ey Allah’ın Rasûlü uzat elini ve şahit ol ki ben bahçemi bu şartla Rabbime karz ettim!" Dedi ve hemen bahçesine gitti hanımı ve çocukları oradaydı. Bahçenin kapısında durdu ve hanımına bu bah­çeyi şu şu şartla Allah’a karz ettiğini söyledi. En az onun kadar Allah’a teslim olan karısı da aynı fedâkârlık ve cömertlikle: "Allah alışverişini kabul etsin! Ey Ebu Dahdah ne kadar da pa­halı satmışsın onu?" dedi ve birlikte bahçeden çıktılar. Kadın çocukla­rın ağzındaki ve torbalarındaki hurmaları da çıkarıp bunlar bize ait değil artık diyerek bahçeye bıraktı. (Râzî Tefsiri 6/178) Bu âyetin inişiyle insanlar üç gruba ayrıldılar. 1- Alçaklar. Bunlar şöyle dediler: Bakınsanıza Muhammed’in Rabbi bizden borç isteyecek kadar fakirmiş. Allah fakir, biz zengi­niz dediler. Allah zayıf, biz güçlüyüz dediler. Buna küfür mantığı denir. Yâsînde de aynı konu anlatılır: "Onlara Allah’ın size verdiği rızıklardan Allah yo­lunda infak edin denildiği zaman küfredenler derler ki: Allah’ın doyuracaklarını biz mi doyuracağız?" (Yâsîn: 47) Yâni bu fakirleri Allah doyuramadı da biz mi doyuracağız? Al­lah bu fakir kullarını doyuramayacak kadar fakir de bizden infak mı is­tiyor diyorlardı. Küfür mantığı. Sanki Allah’ın malı ayrı ken­dilerininki ayrı. Sanki kendi ceplerindeki, kendi ellerindeki Allah’ın değil. Bunu önceki derslerimde de söyledim. Böyle cebindekilerin Allah’a ait değil de kendisine ait olduğuna inanan, yani kendisini mülkün sahibi gören bir kişi zırnık bile veremez. İstese de veremez. Bu mal, bu mülk benim değil Allah’ındır. Ben bunu onun istediği yerlerden kazanıp, razı olduğu yerlerde harcamalayım diyen ve böylece inanan kişi ancak infakı becerebilecektir. Allah kendilerinden karz isteyince bu şekilde alçakça davra­nanlar oldu. 2- Cimriler. Bir kısım insanlar da Allah’ın kendilerinden karz iste­yen bu âyetini duyunca cimrilik yaptılar. Mala rağbet edip Allah yolunda harcamaya yanaşmayan, dünya hayatına güvendiklerin­den ötürü hiç kimseye yardım elini uzatmayanlar, cimrilik edenler. 3- Üçüncü grup da Allah’ın bu dâvetini duyar duymaz infaka ko­şanlar. Bunlar mülkün de hayatın da gerçek sahibinin Allah oldu­ğuna inanan ve bu inanca dayalı olarak malını da, ca­nını da, hayatını da Allah’a karz olarak sunan, Allah için bir hayat yaşayan insanlar. Birinci olarak anlarız ki, bu ayetle Rabbimiz tüm varlığı­mızı kulluk adına kendisine sunmamızı istiyor. İkinci olarak da biz­zat fa­kirlere, muhtaçlara kendi rızası adına borç vermemizi emre­diyor. Al­lah kendini fakir kullarının safında kılarak kendi adına onlara karz yapmamızı istiyor. Kendi rızası adına sıkıntı içinde kalmış kardeşleri­mize karz-ı hasen adı altında borç ver­memizi istiyor. Karz-ı hasen Allah rızası için sıkıntı içinde kıvranan müslü-manlara verilen malın sadece kendisinin geri gelmesi şartıyla borç ve­rilmesinin adıdır. Allah bunu bir ibâdet kabul etmekte ve teşvik et­mek-tedir. Müslüman kardeşine mahza onu sıkıntıdan kurtarmak, yü­zünü güldürmek ve böylece Rabbinin rızasını kazanmak için borç ve­rir. İca-bında çalıştırarak kâr elde edebileceği o parasını Allah rızası için kardeşinin hizmetine sunmaktadır. Verdiği o para bir süre sonra aynen kendisine dönmüş olsa bile o süre içinde sırf Allah rızası için o parayı dondurmuş ve onun kârından, mahrum kalmıştır. Ama ne gam, onu aslında o malın da kendisinin de sahibi olan Allah’a borç olarak vermiş ve böylece Rabbinin ha­tırını kazanmıştır. Rabbine onu karz olarak sunmuş ve ona en çok muhtaç olduğu bir günde Allah onu ona kat kat fazlasıyla ödeye­cektir. Hattâ bir hadis-i şerife göre bir müslüman kardeşine yapı­lan karz-ı hasenin sevabı, borç vermenin fazileti aynı şekilde bir müslü-mana yapılan sadakanın sevabından daha üstündür. Al­lah’ın Resûlü hadislerinde sadakanın sevabının ona katlanacağını ama borç vermenin sevabının on sekize katlanacağını buyur­maktadır. Bunun bir kaç sebebini şöyle kısaca arz edeyim inşal­lah: 1- Borç vermenin sadakadan üstün oluşunun birinci sebebi: bu şekilde karşılık düşünmeden, menfaat ummadan sa­dece Allah için bir kardeşine kişinin borç verebilmesi aynı za­manda fâizdeki kazanç duygusunu ayak altına almayı ifade et­mektedir. 2- İkincisi bazen kişisel olarak sadaka almayı uygun gör­me­yen borçlanmakla ihtiyaçlarını gidermeyi daha onurlu bir hare­ket olarak gören şahsiyetli müslümanların bu şekilde onurlarını kırmadan borç vermek sadakadan daha üstündür. 3- Bir de borç verilen mal sadaka ile halledilebilecek prob­lem-ler­den daha büyük problemlere çözüm getirmiş olabilir. Sada­ka­dan daha büyük neticeleri doğurmuş olabilir. Sonra borçlu olan da al­dığı bu borçla durumunu düzeltip o da başka kardeş­lerine borç vere­cek duruma gelmiş olabilir. Böylece ilk kişinin borç verişi defalarca katlanmış olabilir. Fakat sadaka böyle değildir. O sadece bir insanın problemini halleder ve bir daha da geri gelmez. O halde Rabbimizin rızasını kazanmak, âhiret yurdumuzu imar etmek istiyorsak enflasyondan, paramızın değer kaybetme­sinden korkmadan Allah’ın, verdiğimizi kat kat artıracağına imanla müslüman kardeşlerimize borç verelim ve bu konuda bir iman gereği olarak da sadece Allah’a güvenelim. Besmele ile devam edelim. Bundan önceki konuşmalarımız, besmele­siz konuşmalarmış meğer. Laiklik o kadar ruhumuza iş­lemiş ki, dini konuşmalar, din içerikli konuşmalar, din dışı konuş­malar diye bir ayırım söz konusu hayatımızda. Dini konuş­malar din dışı konuş­malar. Dini günlerimiz, dini bayramlarımız, din dışı günlerimiz ve bay­ramlarımız. Peki söyler misiniz ben ne za­man din dışındayım? Bazen din içi, bazen din dışı olmaz değil mi? Halbuki biz her zaman dindarız. Her zaman dindar yaşa­rız. Meselâ vali her zaman validir. Yâni vali ye-mek yerken de validir, uykuda da validir, uyanıkken de. O hep vali­dir değil mi? İşte müslüman da hep Müslümandır. O yap­tığı her işi hep müslüman olarak yapar. Ticaret yaparken de, talebeleriyle karşıkarşı-ya iken de, ailesiyle beraberken de hep kuldur ve müslümandır. Ama unutuyoruz, dalıyo­ruz bazen. Galiba Allah’ı hep yanımızda bilmekten bıkıyoruz mu bil­mem. Öyleyse tüm besmelesiz konuşmalarımıza estağfirullah di­yerek ayet­leri okumaya anlamaya çalışalım. Estağfirullah bis­millah. Besmelenin bizim hayatımızdaki fonksiyonu çok büyüktür. Ada­mın biri oğlunu dövüyormuş. Hem dövüyormuş hem de her vur­dukça da yüksek sesle besmele çekiyormuş. Oradan geçen biri sor­muş: "Amca ne yapıyorsun böyle? Bu dayakla besmelenin ilgisini anlayamadım?" demiş. Adam: "Sana ne oluyor ? Oğlum değil mi? Severim de döverim de!" İyi onu anladık da bu besmele ne olacak? deyince. Sen demiş, Rasulullah Efendimizin her iş ya­parken besmele çekin dediğini bilmiyor musun? Ben de işte her tokat atışımda bes­mele çekiyorum. Berikisi şöyle bakmış adamın yüzüne ve demiş ki: "Amca sen bu besmeleyi daha önce çeke­cektin!" Yâni bu çocuğun ta teşekkülü anında çekecektin besme­leyi!" Biz de baştan yapacaktık bunu ama Allah affetsin tüm bes­melesiz konuşmalarımızı. Sanki ön­ceki yaptığımız işler kulluğun dışındaymış gibi Kur’an okumaya baş­layınca besmeleyi hatırlıyo­ruz onun dışındaki işlerimiz hep besmele­siz işler.. Bakara sûresinde bir bölüme geldik. Bizi yakından ilgi­lendiren bir konu. İnşallah bilgi için değil, bilmek için değil, bili­yor desinler diye değil, iman etmek için, amele dönüştürmek için hemen uygulamaya koymak için dinleyelim ve öğrenelim. Bakara sûresinin bu bölümünde tarihte Talût ve Câlut kıssası diye maruf bir kıssaya geldik, bu bölümü tanıyacağız inşallah. Olayın geçtiği dönem bundan yıllar öncesi bir dönem. Üç bin yıl önce olduğu söyleniyor. İsrâil oğulları var. Sû­rede uzun uzun bunu anlatmaya çalıştım. İsrâil Hz. Yakub’un adıdır. Onun çocuklarına da Yakub’un çocukları anlamına İsrâil oğulları denmekte. İbrahim (a.s) vardı baba. Onun iki oğlu vardı, biri İsmail, ötekisi de İshak. İshak’ın (a.s) bir oğlunun adı Yakub, onun da bir oğlunun adı Yusuf idi. Ya-kub’un (a.s) Yu­suf’tan başka on bir oğlu daha vardı. İşte Hz. Yu­suf’la beraber Yakub’un (a.s) Mısır’a giden ve oraya yerleşen on iki oğulun hep­sine birden İsrâil oğulları denir. Peki bu bize niçin lâzım? Niye ısrarla gündeme getiriyoruz bunu? demeyin, Kur’an ısrarla anlatmışsa bunu bize, o zaman demek ki bu bize lâzımdır. Belki de tanıyacağımız tek sülale, tanıyacağımız tek grup belki de. Bunlar İbrahim soyudur. Hz. İbrahim de bizim ata­mız-dır. Analarımızın kocası olan babalarımızın soyunu tanımasak da olur ama babalarımızdan bize daha yakın bir babamız olan İbrahim soyunu bilelim inşallah; İşte Hz. Mûsâ da onlardan biridir. Mısır’dan İsrâil oğullarını çıkardı Allah’ın izniyle. Sina’da, çölde gezdiler, dolaş­tılar kırk yıl kadar. Arkasından Filistin bölgesine, Arz-ı me’vûd denen bölgeye geldiler de orada yaşayıp dururken içlerinde peygamberleri de vardı . Yukarıdaki âyette anlatmıştı Rabbimiz, O bölgede yaşayan Amalikalıların başındaki Câlut isimli komutan bu İsrâil oğullarının ül­kesine saldırmış, İsrâil oğulları da Allah için bir savaşı göze ala­maya­rak ölüm korkusuyla vatanlarını terk etmişlerdi. Bu tavırların­dan dolayı da Rabbimiz onlara; "Ölün!" buyurmuş, onlar da ölmüş­ler, yâni galip tarafın kölesi durumuna gelmişler, şahsiyetleri silin­miş, varlıkları bit­miş, alçaklık ve zillet içine düşmüşlerdi. Uzun bir süre böyle bir zillet dönemi yaşadıktan sonra nihâ­yet Allah onları diriltmişti. Bir süre sonra bunların kalplerindeki körelmeye yüz tutmuş akide duygusu, iman ve cihat duygusu tek­rar canlanmaya başlamış, içinde yaşadıkları zillet ve alçaklık ken­dilerine ağır gelmeye başlamış, yaşadıkları bu pis hayattan kurtu­lup hürriyete kavuşmak için Allah yolunda savaşmaya karar ver­mişler. Bir grup peygamberle­rine gittiler ve şöyle dediler. Ancak bu peygamberin hangi peygamber olduğunu bilmiyoruz. Âyet-i ke­rîmede bu peygamberin ismi zikredil­memiştir. Kur’an bunu bize zikretmediğine göre bize lâzım değil de­mektir. Kur’an’ın anlattığı kısalarda esas mesele bu kıssada bize ve­rilmek istenen fikir, gösterdiği hedef ve ulaştırmak istediği mesajdır. Binaenaleyh bize düşen de bu tür kıssalarda anlatılan örnek insanı, örnek olayları ve örnek davranışları yakalamaktır. Onun için bu pey­gamber hangi peygamber olursa olsun, bu toplum hangi dönemde yaşa­mış toplum olursa olsun bizim açımızdan bunların bilinmesinin pek faydası yoktur. Peygamberlerine gittiler ve dediler ki:
246:”Baksana peygamber! Görmedin mi peygambe­rim! İsrâil oğullarından bir mele. Mûsâ (a.s) dan sonra, Dediler ki kendilerinden olan peygambere. “Bize bir ku­mandan gönder de Allah yolunda sava­şalım”. “Ya size sa­vaş farz kılınır da yapmazlık ederse­niz!”Biz ha! Niye Al­lah yolunda savaşmayalım? Yurtlarımızdan çıkarıldığımız ve çocuklarımız­dan ayrıldığımız halde Allah yolunda niye savaşmaya­cakmışız biz?” Ne zaman ki savaş onlara farz kılındı. Az bir kısım müstesna pek çoğu tevellev yapıver­di­ler. Allah zâlimleri çok iyi bilir." Baksana peygamberim! Fikrin neydi bu konuda? Bir düşün! Bir hatırla! Eğer peygamber o dönem bakmış ve işi bit­miş değilse Kur’an’ın, o zaman size de söylüyor Kur’an. Baksa­nıza! İyi bir düşü­nün bu Kur’an ne diyor! Bu bölümde Kur’an ne anlatıyor? "İsrâil oğullarından bir mele." İsrâil oğullarından bir grup, bir topluluk, ileri gelen bir grup. Mele; kavmin eşrafı, işleri bitirip çözüme ulaştıracak yetkiye sahip olan grup demektir. Toplumda söz sahibi ileri gelen kalburüstü grup de­mektir. İşte toplumun melesi. "Mûsâ (a.s) dan sonra" Ama: "Dediler ki kendilerinden olan peygambere." Kendilerine gelen peygambere dediler ki: "Bize bir kumandan gönder de Allah yolunda sava­şalım." Manzara sanki bizim bilmediğimiz bir toplum, içlerinde bir peygamber var, o peygamberle beraber yaşıyorlar, peygamber arala­rında yaşıyor ama hiç takmıyorlar o peygamberi. Gerçi şimdi Konya’-ya şu bizim topluma peygamber gelse, bu toplum ne ya­par? Bir kere programı olanlar aynen kendi programlarına devam ederler. Merak edenler belki giderler peygamberin yanına. Gi­denler ne sorar­lar dersiniz? Meselâ vade farkı helâl mı haram mı? Diyenler çıkar de­ğil mi? Veya peygambere peygamberlik öğret­meye kalkanlar olur mu dersi­niz? Yâni ey peygamber bize şunu anlatmalıydın! Önce şu, şu konu­ları gündeme getirmeliydin! Şunlara şunlara öncelik tanımalıydın! Di­yerek peygamberi şartlandır­maya çalışanlar, peygambere akıl ver­meye, ona yol göstermeye çalışanlar çıkacaktır değil mi? Bakın bu adamlar da geliyorlar peygambere: Ey peygam­ber! Sen bize bir melik göndersen, bir komutan, bir başkan, bir başbuğ, bir emir tayin etsen de: "Biz de Allah yolunda savaşsak!" Böyle ukalaca bir istemin sonunda buradaki gibi çıkacaktır so­nuç. Ah bir emir olsa! Ah bir lider olsa! Ah bir savaş çıksa! Âli­mallah nasıl savaşırız bir görseniz! Cihad emri bir gelse neler ya­parız neler!! Allah yolunda savaşacağız! Hani adam ce­binden beş bin lira çı­karıp veriyorken "Allah yolunda veriyorum!" filan diyor ya, burada da öyle diyorlar. Onlara acıyan o merhametli peygamber onlara merha­metinden dolayı yol gösteriyor. Ya da onların bu savaşma niyetlerinin altında Allah rızasından başka şeylerin yattığını sezinlediği için pey­gamber onları imtihana tabi tutuyor onlara yol göstererek buyuruyor ki: "Ya size savaş farz kılınır da yapmazlık ederse­niz!" Yâni “gelin siz savaşacak toplum değilsiniz! Bunu göze ala­cak durumda değilsiniz! Savaş size farz kılınır da ya savaşmaz­sanız! İşi­niz biter o zaman! Allah Defterinizi dürüverir o zaman Perişan olursu­nuz! Gelin inat etmeyin! Kendinize bir şeyleri so­rumlu kıldıktan sonra onu yapmazsanız hepten işiniz biter! Diyor Allah’ın peygamberi. Kendinize bir şeyleri sorumlu kıldıktan sonra eğer yapmaz­sa-nız. İslâm’da bir şey azmedilip başlandıktan sonra artık o iş o kimseye vacip olur. Meselâ nafile bir oruca başlansa, başlanılmış bu oruç meşru bir mâzeretle bile bozulsa artık o oruç o kimseye vacip olur. Şimdi de öyle oldu değil mi? Buraya geldik anlat dedi­niz ve Ba­kara’-dan bir bölüm anlatmaya başladık. Öyleyse bilesiniz ki bu tavrı­nızla sorumlu kıldınız kendinizi. Bakara’yla sorumlu kıl­dınız kendinizi. Öyleyse Bakara’yı anlatacaksınız çocuklarınıza. Bakara’yı anlatacaksınız birilerine. Bakara’yı anlatacaksınız kendinize ve top­lumu-nuza. Çünkü bu toplum Bakara’yı bilmemektedir. Bu top­lum Ba­kara’yı tanımamaktadır. Sadece Sivas için demiyorum, Türkiye’nin neresine giderseniz gidin her tarafı küçük bir An­kara’dır orası nasıl olsa fark et-mez. Bir elmayı ne kadar da küçük parçaya bölerseniz bölün en küçük parçası yine elmadır onun. Ama belki çürük tarafıdır, belki bozuk tarafıdır, çekirdeğidir, kabu­ğudur ama yine de elmadır. Türkiye’nin de neresine giderse­niz gidin her yeri küçük bir Ankara’dır. Dediler ki peygambere bize bir melik tayin et de onun arka­sın-da savaşalım. Dedi ki peygamber (a.s): Ya farz kılınır da yap­maz­sa-nız? Acaba durum benim korktuğum gibi mi ki? Acaba korktuğum başıma gelir mi ki? Buyurarak onlarda gördüğü zaafın ve gevşekliğin boyutlarını anlamak istedi. Ukalaların ukalalığına bakın siz, dediler ki: "Biz ha! Niye Allah yolunda savaşmayalım?" Niye savaşmayacakmışız? Niyeymiş? "Yurtlarımızdan çıkarıldığımız ve çocuklarımız­dan ayrıldığımız halde Allah yolunda niye savaşmaya­cakmışız biz?" Bizim çocuklarımızı ellerimizden aldılar. Bizi yurdumuz­dan, yuvamızdan çıkardılar, sürdüler. Biz evimizden, çoluk çocuğumuzdan olduk. Onun için seve seve savaşırız biz! Dikkat ediyor musunuz ev­vela "Allah yolunda" demişlerdi, şimdi kıvırttılar, yamuldular. Bakın sa-vaşma sebepleri farklılaştı. Niçin savaşa­caklarmış? Evi barkı için, yurdu yuvası için, dükkanı tezgahı için vatanı, mekânı için, ekonomik kaygısı, oğlu kızı için. Yâni aslında bunların savaşma niyetleri îlâyı kelimetullah değil. Allah’ın dininin yücelmesi, Allah’ın adının ve site­minin hakim olması değil, vatan, yurt, ev bark, çoluk çocuk, mal mülk derdi için. Bugün oğlu kızı için, çoluğu çocuğu için ölmeye can atan nice ana babalar görüyoruz. Ama ne gariptir ki onların ölümünü kendileri hazırlıyorlar. Geçenlerde zafer meydanında arabaların, trafiğin çok sıkı­şık ol­duğu bir anda, yedi sekiz yaşlarındaki çocuğunu elinden tutmuş okula götürürken, elinden ayrılıp arabaların altına gitme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan çocuğunu arabaların altından kurtarabilmek için kendini fedâ edercesine arabaların altına atan bir anne gördüm de düşündüm. Bu kadıncağız çocuğunu kurtardı arabaların altından. Kurtardı; ama nereye gönderiyordu onu? Ölümün pençesinden kurta­rıp da gönderdiği okulda ne öğ­retecekler acaba o çocuğa? Belki de ölüme gidiyor olarak kurtarı­lan bu yavrucak şimdi de ateşe gidiyor. Ateşe gönderiliyordu. Bil­miyorum bıraksaydı da orada arabaların al­tında ölse belki daha mı iyiydi? Çünkü cennete gidecekti o zaman. Arabaların altında öl­seydi bu çocuk âkıl bâliğ olmadan gittiği için ke­sin cennete gide­cekti. Peki ya şimdi nereye gidiyor bu çocuk bir dü­şünelim. Ya sizinkiler? Sizin hanımlarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz ta­nıdıklarınız onlar nereye doğru gidiyorlar? Hiç düşünüyor musu­nuz? Çocuklarının istikbalini düşündüğünü iddia eden nice anne baba bili­yorum ki çocuklarını kendi elleriyle öldürüyorlar. İstikbal endişesi diye ısrarla kimileri istikballerini öldürüyorlar. Meselâ Al­manya’da bunun çok bariz örnekleri var. Adam 25-30 senedir Al­manya’da çalışıyor. Oğlu orada, kızı orada. Adam oğlundan ümi­dini kesmiş, kızını kay­bet-miş. Oğlu da kızı da bir hıristiyandan farksız hale gelmiş. Ahlâk yok, namus yok, iffet yok, din yok, iman yok. Soruyorum adama: Kar­de-şim! Niye geldin buralara? Neden eğleşip kaldın buralarda? Adam diyor ki; ”Hocam ne yapalım işte evlât belâsı! Çoluk çocuk derdi” di­yor. Çoluk çocuğun istik­bali için katlandım bunca yıllar bütün bunlara. E kardeşim sen ço­luk çocuğunun istikbali için gelmişsin, çoluk çocu­ğunu kurtarmak için katlanmışsın bunca kahırlara ama sonunda çoluk çocuğunu kaybetmişsin. Çoluk çocuğunun istikbali adına hareket ettiğini söyle­yen nice anne ve babalar aslında çoluk çocuğunu öldürmektedir­ler. Ya bizler öyle değil miyiz? Adam akşama kadar mı? Sabaha kadar mı? Öyle bir çalışma programı içine girmiş ki çoluk çocuğu­nun istikbalini düşüne­rek, ama aynı çocuğunu yalnız bıraktığı için, onunla ilgilenecek za­manı kalmadığı için, çoluk çocuğunun başına gelemediği için onları ölüme terk etmektedir. Çoluk çocuğun için çalıştığını iddia ediyorsun ama böyle bir programla çalıştığın için onları helâk ediyorsun da far­kında değilsin. Veya adam çocuğu­nun istikbali adına ona bilgisayar kursları aldırıyor ama aynı ço­cuğuna dinini diyânetini öğretmediği için onları helâk ediyor da farkında değil. Savaşma sebepleri böyle Çoluk çocuk derdi, ev bark derdi, mal mülk derdi, yokluk, pahalılık derdi, ekonomik sıkıntılar. Demek ki evlerinden, barklarından çıkarılmasalardı savaşmaya­caklardı. Demek ki ekonomileri bozulmasaydı, işleri rahat gitseydi, parklarına, plajla­rına rahat gidebilme imkânı bulabilselerdi savaş­mayacaklardı. Ya da kim bilir belki bizler gibi çoluk çocukları elle­rinden alınıncaya kadar üzerlerine ölü toprağı serpilmiş gibi bekle­yeceklerdi. Kadınlarının ır­zına geçilinceye kadar, malları tümüyle yağmalanıncaya kadar, kızları hayasızlaştırılıp evlâtları dinsizleşti­rilinceye, dinlerine açıkça küfredi­lip, kitapları ayaklar altına alının­caya kadar bekleyeceklerdi. Çünkü onların inandıkları Allah uğ­runda savaşmaya değmeyen bir Allah’tı. Uğrunda mal ve can fedâ etmeye değmeyen bir Allah’a inanıyorlardı onlar. Çoluk çocuk derdi, mal mülk derdi, dükkan tezgah derdi, eko­nomik hesapları Allah’tan daha önce geliyordu. Allah uğrunda savaş­maya değmez, ama bunlar değerdi onlar nazarında. Tıpkı şu anda ekonomik bir kriz karşısında yerinde duramaz olup da dinlerinin hü­kümlerini, ki­taplarının âyetlerini her gün bozuk para gibi harcayan in­sanlar karşısında kılı bile kıpırdamaz hale gelmiş biz müslümanlar gibi. Tıpkı şu andaki bizler gibi isteriz! İsteriz! Diye tutturdu­lar. Biz emir isteriz! Biz lider isteriz! Biz savaş isteriz! Diye diretti­ler. peygam­berlerini sıkıştırıp bu konuda taciz ettiler. Allah da so­nunda istedikle­rini verdi onlara. Siz de isterseniz size de verir Allah. Siz de isteyin şehâdet, siz de isteyin cennet, siz de isteyin Allah yolunda olmak ve Allah yolunda ölmek size verecektir Allah. Çünkü Allah için bu çok kolaydır. Allah onlara istediğini verdi. "Ne zaman ki savaş onlara farz kılındı." İsteyip durdukları, bekleyip durdukları cihad onlara yazıldı, emir verilip iş kesinlik kazandı. "Az bir kısım müstesna pek çoğu tevellev yapıver­di­ler." Yani az bir kısmı hariç hepsi yüz çeviriverdiler, verdikleri söz­den dönüverdiler. Hareketleri sözlerine uymadı. Sözlerinde samimi ol-madılar. Yan çiziverdiler, duymazdan geliverdiler. İçlerinden çoğu kaçtı. Biz şu anda bu işe hazır değiliz. Cihat için şu anda zamanımız yok. Bu iş pek erken oldu canım. Hazırlıksız yakalan­dık bu işe. Ne yapalım işimiz aşımız, dükkanımız tezgahımız, he­sabımız kitabımız savaşa izin vermiyor. İmkânlarımız bu işe el vermiyor. Oğlan evlendireceğiz, kız evlendireceğiz, okul bitireceğiz, müdür olaca­ğız, amir olacağız, doktoramız bitmedi diyerek az bir kısım müs­tesna pek çoğu tüyüverdi. Tıpkı şu anda bu tür sudan ve ucuz bahanelerin arkasına saklanarak Allah’ın kendilerinden istediği sorumluluklardan kaçan müslümanlar gibi. İsterseniz hepiniz kaçın gidin! İsterseniz hepiniz tüyün! Ama bilesiniz ki Allah zâlimleri bilir. "Allah zâlimleri çok iyi bilir." Allah sorumluluğundan kaçanları çok iyi bilir. Allah ,cephe­sini terk edenleri çok iyi bilir. Hani bizim de bir sorumluluğumuz vardı. Hani geçen gelişimde bir söz vermiştiniz benim yanımda Allah’a. Hani Allah’a sözümüz vardı. Kitapsız günümüz geçmeye­cekti. Biz hep ki­taplı olacaktık her gün. Bilmem hayatınızı da, bu­gün sabahtan bu yana şu okuduğum Bakara’nın 246. âyetinin dı­şında kitabınızdan bir âyet duymamışsanız, e o zaman bugünü­nüz kitapsız mı? Eyvah! Düne gidelim. Geçen haftaya gidelim, geçen ay, bir önceki ay. Eh bu nasıl müslümanlık? Bu ne biçim ki­tap? Günlük tabelâ ve reklâm oku­duğu-nuz kadar Kuran okuma­mışsanız, günlük televizyon okuduğunuz kadar Kur’an okumamış­sanız, babanızı tanıdığınız kadar peygamberi tanımamışsanız, evinizi tanıdığınız kadar kitabınızı tanımamışsanız, işte o zaman Allah’a verdiğiniz sözlerinizi tutmayan sizler kendi ken­dinize zul­mediyorsunuz demektir. Bu halinizle hem kendinize, hem de Allah’a karşı zulmediyorsunuz demektir. Zulüm adâletin zıddıdır. Yâni kişinin ol­maması gereken ko­num­da olması, bulunmaması gereken or­tamda bulunması zulüm­dür. Zulümlerin en büyüğü bir kişinin kendisini yaratıcısına kulluk ortamından uzaklaştırıp başkalarının kulu kölesi ortamına çekmesidir. Yani küfür ve şirktir. Ya da kişinin yapması gereken şeyleri yapmaması, yapmaması gereken şey­leri yapması zulümdür. Sadece Allah’a kul köle değilseniz, Allah’ın sizi gör­mek istediği konumda değilse­niz, Allah’a verdiğiniz sözleri unutu­yorsanız bilesiniz ki sizler de zâlim­ler­siniz ve unutmayın ki Allah zâlimleri çok iyi bilmektedir. Allah’a söz verdikleri halde bekledikleri cihad kendile­rine farz kılınınca da pek çoğu kaçıverdiler. Bunların sayıları ne kadardı bunu bilmiyoruz. Ama farz edelim ki bunlar 30.000(!) kişi idi. Savaş farz kı­lınınca 18.000(!)'i kaçtı gitti, geriye 12.000(!)' kaldı. Hani Bakara sûre­sinin önceki bölümlerinde Rabbimiz: "Zâlimler benim ahdime ulaşamazlar!" (Bakara 124) Yâni zâlimler asla muvaffak olamazlar! diyordu ya. İşte bu zâ­limler elendi ve geriye samimi müslümanlar kaldı. Şimdi bakın bu geri kalanlar, bu ilk elemede başarılı olanlar peygamberle be­raberler, yâni peygamberle diyalogu sürdürüyorlar. Bakın pey­gamberleri onlara dedi ki: