221:"Müşrik kadınları, onlar iman edinceye kadar nikâhlamayın. İman eden bir câriye, müşrik bir kadından; bu müşrik her ne kadar hoşunuza gitse de daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri iman edinceye kadar mü'min kadınlarla nikâhlamayın. İman eden bir köle, müşrik bir erkekten; bu sizin hoşunuza gitse de daha hayırlıdır. Onlar (o müşrik erkek ve kadınlar) ateşe çağırırlar, Allah ise izniyle cennete ve mağfirete çağırır. O âyetlerini insanlara açıklar, umulur ki düşünüp ibret alırlar." Rabbimiz bu âyet-i kerîmesinde mü'minlerin kesinlikle onlar iman edinceye kadar müşrik kadınlarla evlenmelerinin mümkün ol-madığını anlatır. Haram olduğunu anlatır. Çünkü câriye bile olsa mü-mine bir kadın, güzelliği hoşunuza gitse de müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Mü'mine bir câriye her zaman için bir kâfireden hayırlıdır. Çünkü onlar sizi ateşe, yâni cehenneme çağırırlar. Bu tür evlilikler mü'minleri günah ve şirk yollarına götürebilir. Mü'min bir kocanın müşrik bir kadını ve ondan doğacak çocuklarını İslâm’a, imana kazandırması ne kadar mümkünse, müşrike bir kadının kocasını ve çocuklarını aynı şekilde kulluktan, imandan uzaklaştırıp şirke götürmesi de mümkündür. Bir de ayrıca aynı ailede hem İslâm hem küfür birlikte yaşanır olabilir. Koca İslâm’ı, kadın da şirki yaşatmak için mücâdeleye devam edebilir. Evde böyle bir çatışma yaşanabilir. Ve böyle bir çatışma ortamında evdeki çocukların şahsiyetleri ve İslâmî yapıları sarsılabilir. Bir gayri müslim belki bunu kabullenebilir. Ama bir müslümanın böyle bir şeyi kabullenmesi asla mümkün değildir. İslâm’a inanmış bir kimse, sadece şehvetini tatmin adına böyle bir riskin altına giremez. Bu kadınlar diledikleri gibi davranma, doğacak çocukların akidelerini bozma, kocasının kontrolü altına girmeme gibi durumlar söz konusu olabilir. Böyle müşrik bir kadına bir müslü-mana gösterilebilecek sevginin gösterilmesi, kâfire velâ anlamına gelir ki; Allah korusun bu da küfürdür. Bir kâfirin, mü'minin sevilmesi gibi sevilmesi küfürdür. Bidâyette müslümanlar müşrik kadınlarla evlenebiliyorlardı. Mekke döneminde bu konuda bir yasaklama gelmemişti. Nihâyet Medine döneminde bi'setten 19 yıl sonra bu evlilikler sona er-dirilmiştir. 19 yıl sonra müşrik kadınları nikâhları altında tutan erkeklerin, onları nikâhlarından çıkarmaları emredilmiştir. Mümtehine sûresi-nin 10. âyeti şöyle buyurur: "Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayınız!" (Mümtehine 10) Bu âyet-i kerîmede Mekke döneminde caiz olan bu evlilikler tamamıyla sona erdirilmiştir. Âyet-i kerîmede zikredilen müşrik ifadesi ehl-i kitabın dışındaki müşrikleri kapsamaktadır. Çünkü bakıyoruz ki Kur’an-ı Kerîmde pek çok âyette müşriklerle ehl-i kitap ayrı ayrı zikredilmektedir. Bu âyet-i kerîmede müşrikler umumî olarak zikredilmiştir. Ama Mâide sûresinin 5. âyet-i kerîmesi ehl-i kitap kadınlarla evlenmeyi tahsis etmiştir. Yâni Bakara sûresindeki bu âyetin hükmünü tahsis buyurarak, ehl-i kitap kadınlarla evlenmeyi caiz kılmıştır. Bakın âyet-i kerîmede şöyle buyuruluyor: "Bugün temiz ve pak nîmetler size helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemeği size helâl kılındığı gibi sizin yemeğiniz de onlara helâldir. Mü'min kadınlardan hür ve iffetli olanlar ile sizden evvel kitap verilenlerden yine hür ve iffetli kadınlar da iffetlerinizi muhafaza ederek onlarla zinada bulunmaksızın ve gizli dost tutmaksızın kendilerine mehirlerini verip nikâhladığınız takdirde size helâl kılınmıştır." (Mâide: 5) Bu âyet-i kerîmenin ifadesine göre, ehl-i kitap kadınlarla ev-lenmenin caiz olduğunu anlıyoruz. Bakara sûresindeki bu müşrik ifadesi, bu âyetle tahsis buyurulmuştur. Bakara’daki bu âyetin, Mâi-de’deki bu âyeti nesih etmesi de mümkün değildir. Çünkü Mâide sûresinin bu âyeti, Bakara sûresinin bu âyetinden sonra nazil olmuştur. Bundan ötürüdür ki Bakara sûresinin bu âyeti nesih etmesi mümkün değildir. Demek ki ehl-i kitap kadınlarla evlenmek, ancak onlar iffetli olmaları, zina yapmamaları veya gizli dost tutmamaları şartıyla mubah kılınmıştır. Döneminde Hz. Ömer bunu yasaklamıştır. Ehl-i kitap kadınlarla müslüman erkeklerin evlenmesini yasaklamıştır. Sahabeden bir kısmı gelip: Ne yapıyorsun ey Ömer? Kur’an’ın müsaade ettiği bir şeyi sen mi yasaklıyorsun? diye itiraz etmişler. Hz. Ömer onlara şöyle cevap verir: "Sizler güzelliklerinden ötürü onlara meylediyorsunuz. Siz onlarla evlenince de müslüman kızlar bekar kalıyor. İşte bundan ötürü sizin ehl-i kitap kadınlarla evlenmenizi yasaklıyorum." Bilhassa eviyle ve çocuklarıyla ciddi bir biçimde ilgilenemeyecek durumda olanların ehl-i kitap kadınlarla evlenmeleri çok tehlikelidir. Ben Avrupa’da böyle hem kendisini, hem çocuklarını mahvetmiş, hıristiyanlaşmış yığınlarla insan gördüm. Mü'min kardeşlerimizin bu konuda çok dikkat etmeleri gerektiğine inanıyorum. Allah’ın Rasûlü Bir hadislerinde: "Kadın dört şeyinden dolayı nikâhlanır. Malı, güzelliği, soyluluğu ve dini için. Siz dini güzel olanı tercih edin!" Buyurur. Öyleyse evlenebilecek mü'min bir kadın mevcut olduğu müddetçe başkalarının tercih edilmesi mümkün değildir. Bir de mesele sadece müşrik ve ehl-i kitapla da sınırlı değildir. Kur’an’a inandığını iddia ettiği halde: Ben ateistim! Ben laiğim! Ben komünistim! Ben demokratiğim diyen bizim ehl-i kitaptan kadınlarla da evlenmek haramdır. Âyetin ikinci bölümünde de buyuruluyor ki: "Mü'min kadınları da onlar iman edinceye kadar müşrik erkeklerle evlendirmeyin. İman eden bir köle müşrik bir erkekten (bu müşrik erkek) hoşunuza gitse de daha hayırlıdır. Çünkü onlar ateşe çağırırlar." Müslüman bir kadının müşrik bir erkekle evlendirilmesi kesinlikle haramdır. Müşrik, ateist, dinsiz biri devlet başkanı bile olsa mü'-min bir köle ondan her zaman hayırlıdır ve üstündür. Çünkü müşrikler ateşe çağırırlar, cehenneme götürürler. Mü'min bir kadın ne müşrik bir erkekle ne de ehl-i kitap bir erkekle evlenebilir. Çünkü kadın kocaya tabidir. Koca onun dinden çıkmasını sağlayabilir. Rabbimiz Nisâ sûresinde: "Erkekler kadınları yönetmeye yetkilidirler." (Nisâ: 34) Âyet-i kerîmesi gereğince kadınlar kocalarının yönetimi altındadırlar. Dolayısıyla mü'min bir kadını kâfir ya da ehl-i kitap bir erkekle evlendirmek, onu bir kâfirin yönetimine terk etmek olacağından, bu kesinlikle o kadını ateşe atmak demektir. Yine Nisâ sûresinde de Rabbimiz şöyle buyurur: "Allah kâfirlere müslümanlar üzerine bir yetki verecek değildir." (Nisâ: 141) Buna göre müslüman bir kadının kâfir ya da ehl-i kitap bir erkekle evlendirmek demek, müslümanı kâfirin idaresine bırakmak demektir ki, bu asla mümkün değildir haramdır.
222:"Peygamberim, sana kadınların hayız halini sorarlar. De k; o bir ezadır. Aybaşı halinde iken kadın-larla cinsi münâsebetten ayrılın. Ama onlar temizlenince o zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şüphesiz ki Allah çokça tevbe edenleri sever. Tertemiz davrananları da Allah sever." Dikkat ederseniz Bakara sûresinin 177. âyetine kadar Allah’ın insan hayatına karışması anlatıldı ondan sonra da Allah’ın bu hayata karışmasının birimleri sunulmuştur. Bu birimlerden olarak oruç anlatıldı, hac anlatıldı, infak anlatıldı, kıble anlatıldı, haram aylar ve bu aylarda savaş anlatıldı, içki kumar anlatıldı ve işte sizin hayatınızın değişik zamanlarında yaşayacağınız konulardır bunlar. Bunları Allah böylece belirlemiştir ve sizler Rabbinizin belirlediği ölçüler içinde böylece yaşayacaksınız denerek tüm bu hususlar belirlenmiştir. Ondan sonra da hayızları döneminde kadınlarla ilişki ve beraberlik konusu gündeme geliyor. Peygamberim, sana hayızdan soruyorlar. Sen de ki; o bir e-zadır ve hayız halinde iken onlarla cinsi münâsebetten ayrılın. Bu din, insanın fıtratını göz ardı etmeyen, hep onu gündemde tutan bir dindir. İnsanlara onların bu fıtrî özelliklerini bilen yaratıcıları tarafından, onların bu özelliklerine göre yaşayabilecekleri bir din sunulmuştur. İnsanlar, Allah’ın Rasûlünden aybaşı dönemindeki kadınlarla ilişkiden soruyorlardı. Bu konu, bu âyetler soruya binaen anlatılacağı gibi, soru sorulmadan da anlatılacak âyetlerdir. Demek ki insanlar soru soruyorlar, beklentileri var ve o beklentilerine binaen âyet gelecektir. “De ki” Şöyle şöyle söyle onlara. Ya da ey peygamberim! Sen bunun sözcülüğünü yap! demektir bunun mânâsı. Demek ki bizim neler konuşacağımızı, nelerin sözcülüğünü yapacağımızı Kur’an böyle belirliyor. Demek ki biz, insanlara bazen hayızdan da konuşacağız, bunun sözcülüğünü de yapacağız. "GUL" diye gelen âyetlerle bizim sözcülüğünü yapacağımız konular özellikle belirtiliyor demektir. Hayız her ayın belli günlerinde periyodik olarak kadınların gördüğü kandır. En yaygın görüşle en azı üç gün en fazlası da on gün olmak üzere kadınların gördüğü bu kana hayız denir. "De ki; O bir ezadır." Yâni kadının o dönemi bir ezadır. Nasıl bir eza? Tabi Allah’ın yaratış kanununa uygun bir ezadır. Arapça’da eza hem hastalık hem de pislik için kullanılır. Âdet halinde kadınlar, sağlıktan çok hastalığa yakındırlar. Rabbimiz o dönemlerinde kadınlardan ayrı olmamızı, onlara cinsel yakınlıkta bulunmamamızı emretmektedir. Bu durum Hindularda, yahudilerde, hıristiyanlarda ve putperest Araplarda yanlış anlaşılmış, farklı anlaşılmış. İslâm’dan önce insanlar bunu yanlış anlamışlar, farklı anlamışlar. Kimileri o haldeyken kadınları hapsetmeden yana olmuşlar, kimileri ona dokunmamadan yana olmuşlar, kimileri onun pişirdiğini ye-memeden yana olmuşlar, kimileri onlarla birlikte yemek yememeden, hattâ onlarla aynı odada kalmamaktan yana olmuşlar, kimileri de meselâ hıristiyanlar bunların aksine bu haldeyken kadınlarla cinsi münâsebetten yana olmuşlardır. Bu durumda sanki kadın insanlıktan çıkmış gibi muteala ediliyordu. Sahabenin sorduğu soruya binaen gelen bu âyet-i kerîmede Rabbimiz buyurdu ki: Bu durum sadece insan vücudunun tabii hallerinden bir halettir. Sadece kan gelmesinden dolayı eziyetli bir halettir hepsi bu kadar. Bu hal kadının vücudunu necis yapmadığı gibi, toplum içinde onun kişiliğini de etkilememektedir. Bu durum insanlar arasındaki ilişkilerden sadece cinsel ilişkiye engeldir. Bunun sebebi de ilgili mahalden kan gelmesinden ve mikrop alması gibi bir eziyete, bir tehlikeye maruz kalmaması içindir. Bu durum âdet halindeki kadınlara hiç dokunulmayacağı anlamına gelmez. Kadının necis olduğu anlamına da gelmez, sadece o haldeyken cinsel ilişkinin yasak olduğu anlamına gelir. "De ki; O bir eziyettir. Artık hayız esnasında kadınlarınızla cinsel ilişkiden uzak durun onlar temizleninceye kadar." Temizleninceye kadar. Âdet günleri bitene kadar, ya da kanama günleri bitene kadar, vücutlarını büsbütün yıkayana kadar, ya da kanama bölgelerini yıkayana kadar, ya da gusül abdesti alana kadar gibi değişik anlayışlar var. Yâni âdet dönemleri bitene kadar onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. Hayız halindeki kadınlarla cinsi münâsebet yasaktır. Hayızlı bir kadının göbeği ile diz kapağı arasındaki bölgeye yaklaşılmaz. Bunun dışındaki yerlerden istifade caizdir. Hz. Aişe annemiz der ki: "Ben ve Rasulullah cünüpken aynı kaptan guslederdik. Ben hayızlı iken Allah’ın Rasûlü göbeğimle diz kapağım arasına bir bez sarmamı emrederdi ve bu bezin üstünden bana yaklaşırdı." Buyurur. (Buhârî, Müslim, Tirmizî) Ancak buradaki kadına yaklaşmaktan maksat cimanın dışındaki yaklaşmalardır. Nitekim Tirmizî’deki bir hadislerinde Allah’ın Ra-sûlü bu hususu şöyle açıklar: "Hayızlı kadınlarla cima hariç, dilediğinizi yapın!" Hayızlılık dönemi bittikten sonra kan gelmeye devam etse de bu cimaya engel değildir. Zira bu kan hayız kanı değil istiaze kanıdır. İstiazeli kadınla cima yapmak kadına ve erkeğe herhangi bir zarar vermez. "Hayızlı bir kadınla cima yapmanın cezası da bir dinar ya da yarım dinar sadaka vermektir." (Ebu Dâvûd, Tirmizî) Bütün âlimlere göre hayızlı bir kadının namaz kılması, oruç tutması, Kâbe’yi tavaf etmesi, mescide girmesi Kur’an’a el sürmesi veya okuması ve de kocasıyla cinsi münâsebette bulunması haramdır. (Hayız konusunda bir soru soruldu) Hayız lügatte; akıntı mânasına gelir. Doğum sebebiyle olmayarak rahimden çıkan kandır. İstihaza (hastalık) kanı bunun dışındadır. Küçük kızın, hayızdan kesilen kadının ve hünsa-i müşkilin gördükleri kan da istihazadan sayılır. Bu mesele dinimizde çok önemlidir. Çünkü temizlik, namaz, Kur'an okumak, oruç tutmak, itikâf, hac, bü-lûğ, cimâ, boşama, iddet, istibra ve saire gibi birçok hükümler bu me-seleler üzerine terettüp eder. Bu sebeple hayız meselelerini öğren-mek en büyük vazife ve farzlardan biri olmuştur. Zira bir şeyi öğren-mek mertebesinin büyüklüğü, onu öğrenmeme zararının derecesine göredir. Hayız meselelerini bilmemenin zararı, başkalarını bilmemekten daha büyüktür. Hazreti Havva'yı Cenab-ı Hak hayızla mübtelâ kılmış ve kızlarında bu hal kıyâmet gününe kadar devam etmek üzere kalmıştır. Bazıları: “Hayız ilk defa İsrâil oğullarına gönderilmiştir.” demişlerse de bu sözü Buhâri: “Peygamber (s.a.v.)'in hadîsi daha büyüktür.” diyerek reddetmiştir. Hadîsi Buhârî, Hazreti Âişe (r.a.)'dan şu lâfızla rivayet etmiştir: “Rasulullah (s.a.v.) hayız hakkında: Bu, Allah'ın Adem kızlarına takdir buyurduğu bir şeydir, buyurdular.” Hayzın en az müddeti geceleriyle birlikte üç gündür. En çok müddeti ise gecelerle birlikte on gündür. Bunu Dârekutnî ve başkaları böyle rivâyet etmişlerdir. Azından noksan, çoğundan fazla olanlar ise hayız değil, istihazadır. (Tekrar soru soruldu) Az önce dedim, hayız kadının rahminden belli günlerde kan gelmesi, doğum veya hastalık söz konusu olmaksızın, belli yaşlardaki kadının rahminden belli günlerde gelen kanı ifade eder. Türkçe’de "hayız" yerine, âdet, aybaşı, kirlilik, ay hali ve namazsızlık gibi kelimeler de kullanılır. Bir kadının cinsel organından üç türlü kan gelebilir. a) Hayız kanı. Sağlıklı kadından belli yaşlar arasında gelir. b) Özür (is-tihaza) kanı. Kadın hastalığı olanlarda görülür. c) Lohusalık (nifâs) kanı. Doğumdan sonra belirli bir süre gelen kandır. Âdet görme, yani hayız, kadını erkekten ayıran özelliklerden birisidir. O, anormal ve çirkin bir olay değil, normal ve kadının yaratılışının gereği olan doğal bir olaydır. İslâm'ın çıkış sırasında câhiliye devri Arapları âdetli kadına arkadan, Hıristiyanlar önden ilişkide bulunurlardı. Yahudiler ve Mecusîler ise, böyle bir kadından uzak durular, hatta temizlendikten sonra da bir hafta süreyle onlarla bir arada kalmazlar, birlikte yiyip, içmezlerdi (Müslim, Hayız, 6; Ebû Dâvûd, tahâre) İslâm, kadına rûhî ve fizyolojik sıkıntı veren ve onu küçük düşüren bu alışkanlıkları yasaklayarak koruyucu bazı hükümler getirdi. Hadiste ise şöyle buyurulur: "Bu hayız, Allah'ın Âdem (a.s)'in kızlarına yazdığı bir şeydir" (Buhârî, Hayz, 1,7, Müslim, Hacc,119,120) Âdet gören kadından tamamen uzak mı kalınacağını soranlara Allah elçisi şu cevabı vermiştir: "Cinsel ilişki dışındaki şeyler, normal zamanlardaki gibi yapılabilir" (Müslim, Hayz" 16; Nesaî, Tahâret, 18) Kur'an da, âdetten "pislik" olarak değil, "eziyet" olarak söz edilmiş, bununla, sıkıntıda bulunan hayızlı kadın korunmak istenmiştir. Diğer yandan Hz. Peygamberin eşleriyle dizkapağı ve göbek arası dı-şındaki normal ilişkilerini sürdürdüğü bilinmektedir (Buhârî, Hayz, 5) Âdetli kadının temiz olmayan yönü sadece âdet kanıdır. Onun tükürüğü ve teri pis değildir. Pişirdiği yenir ve yemek artığı da temizdir. Hz. Âişe'den şöyle dediği nakledilmektedir: "Allah elçisinin isteği üzerine, ben adetli iken kucağıma yaslanır, Kur'an okurdu" (Buhârî, Hayz, 2, 3) "Adetli iken, kemikli eti ısırır, sonra O'na verirdim. Alır ve be-nim ısırdığım yerden ısırırdı. Yine âdetli iken su içtiğim kabı O'na verirdim, alır ve ağzını benim ağzımı koyduğum yere koyar ve içerdi" (Müslim Hayz, 14). Kadın, âdet görmeye yaklaşık dokuz yaşlarında başlar ve elli beş yaşına kadar devam eder. Bu yaşların dışında cinsel organdan gelecek kan "özür kanı" sayılır. Âdet gören kadın artık namaz, oruç, hac gibi bütün şer'î emir ve yasaklara muhatap olur. Erkek çocuğun ihtilâm olması da aynı sonuçları doğurur. Âdet veya ihtilâm gecikirse, çoğunluk İslâm hukukçularına göre on beş yaşın bitmesiyle her iki cins erginlik çağına girmiş sayılır. Âdet görmenin üst sınırı için açık bir âyet veya hadis bulunmadığından İslâm hukukçuları tecrübeye dayanarak değişik yaşlar belirlemişlerdir. Ebû Hanîfe'ye göre elli beş yaş olan bu sınır, Mâlikilere göre, yetmiş, Hanbelîlere göre ise, elli yaştır. Şâfiîler âdetin devam edebileceği süreye bir üst sınırlama getirmemiştir, bu hâlin ömür boyu sürebileceğini, ancak çoğunlukla altmış iki yaşında sona erdiğini belirtmekle yetinmişlerdir. Bununla birlikte Hanefilere göre, nâdir de olsa elli beş yaşından sonra gelen kan, koyu kırmızı veya siyah renkte ise adet kanıdır. Günümüz tıp bilimine göre, âdet; kadının ilk âdet kanaması (menarche) ile başlayıp, âdetten kesilene kadar (menepouse) her ay belirli süre devam eden kanamadır. Bu; âdet kanaması, aybaşı, kirlenme, meneses, regl gibi' kelimelerle de ifade edilir. Türkiye'de ilk â-det görme yaşı 12-14 yaşlarıdır. Daha erken de görülebilir. En erken görme yaşı dokuz olarak kabul edilir. Âdetten kesilme yaşı ise kırk beş ellidir. Ancak en son altmış yaşına kadar devam edebilir. Âdetin başlama, bitme ve düzenine etki yapan faktörler şunlardır: Şiddetli geçen hastalıklar, kronik (müzmin) hastalıklar, iklim ve çevre değişiklikleri, korku ve heyecan, aşırı bedensel faaliyet, dengesiz zayıflama rejimleri, aşırı gebe kalma isteği veya gebe kalma korkusu. Hayızlı bir kadına yasak olanları da inşallah kısaca özetleyelim: 1- Namaz kılmak. Âdetli veya lohusa kadının namaz kılması câiz değildir. Hz. Peygamber (s.a.s), Fâtıma binti Ebî Hubeyş'e "Hayız gördüğün zaman namazı bırak ve hayız hâlin sona erince, kanı temizleyerek guslet ve namaz kıl" buyurmuştur. Buhâri'deki rivâyet şöyledir: "Âdetin devam ettiği sürece namazı bırak, sonra boy abdesti al ve namaz kıl" (Buhâri, Hayz, 19) Âdetli kadın, kılamadığı namazı kaza etmez, orucu ise kaza etmesi gerekir. Hz. Âişe şöyle demiştir: "Biz Rasûlullah (s.a.s) devrinde âdet görüyorduk. Namazı kaza etmekle emrolunmadığımız halde, tutamadığımız orucu kaza etmekle emrolunuyorduk" (Buhârî, Hayz, 20; Ebu Dâvud Tahâre,104; Tirmizî, Savm, 67; Nesaî, Hayz,17; Siyâm, 64) 2- Oruç tutmak. Âdet gören veya lohusa olan kadın oruç tut-maz. Delil yukarıdaki Hz. Âişe hadisidir. Ancak oruç borcu, onların üzerinden düşmez. Kaza etmeleri gerekir. 3- Kabe’yi tavâf etmek. Hz. Peygamber, hac sırasında âdet gören Âişe (r.a) şöyle buyurmuştur: "Hayız gördüğün zaman, temizle-ninceye kadar Beytullah'ı tavaf dışına hacıların yaptığı diğer hac ibadetlerini yap" (Buhârî, hayz,1, Müslim, Hacc,119,120) 4- Kur'an-ı Kerîm okumak. Mushafa el sürmek ve onu taşımak. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "İddetli kadın ve cünüp olan, Kur'an'dan hiç bir şey okuyamaz" (Tirmizî, Tahâre, 98; İbn Mâce, Tahâre, 105). Hanefilere göre, bir kılıf içindeki Kur'an'a el sürmek ve taşımak hayızlı ve cünüp için mümkün ve câizdir. Yine ilimle uğraşan kimse, tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarını zarûret yüzünden elbisesinin yeniyle veya eliyle tutabilir. 5- Mescide girmek, orada eğleşmek ve itikâfa çekilmek. Hadiste şöyle buyurulur: "Hiç bir hayızlı veya cünüp mescide giremez" (İbn Mâce, Tahâre, 92; Dârimî, Vudû',116) 6- Cinsel temasta bulunmak veya göbekle diz kapağı arasını okşamak (istimtâ). Bunun delili âyet ve hadistir. Âyet, işte bakaradaki temizleninceye kadar onlardan uzak durmayı emreden bu âyettir. Uzaklaşmaktan (İ'tizal) maksat, onlarla cinsel teması bırakmaktır. Yine hayızlı hanımıyla ne derece ilgilenebileceğini soran bir sahabeye Allah elçisi şöyle cevap vermiştir: "Senin için göbekten üst taraf serbesttir" (Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, I, 277). Hanbelilere göre, göbek-diz arasında cinsel temas dışında serbesttir. Delil şu hadistir: "Hayızlı kadına cinsel temasın dışında her şeyi yapabilirsiniz" (Müslim, Hayz" 16; Nesaî, Tahâre, 16) Hanefi, Şâfiî ve Mâlikilere göre hayızlı veya lohusa olan eşiyle cinsel temasta bulunan erkeğe kefâret gerekmez. Ancak tevbe ve istiğfar etmesi gereklidir. 7- Boşama. Hayız hâlindeki kadını boşamak câiz değildir. Ancak buna rağmen boşama geçerlidir, ve bid'î tâlak adını alır. Âyette; "Boşayacağınız zaman, eşlerinizi iddetlerine doğru boşayın" buyu-rulur (Talâk,1) Yani içinde iddet meşru olan bir sürede boşayın demektir. Çünkü, ay hâlinin geri kalan kısmı iddetten sayılamaz. Allah elçisi, Abdullah b. Ömer'e, eşini temizlik günlerinde veya gebe iken boşamasını bildirmiştir (Şevkânî, a.g.e., VI, 221) Bu konuda bu kadar söz yeter. Daha etraflı bilgi sahibi olmak isteyenler konu ile alâkalı fıkıh kitaplarına bakabilirler. "Ama onlar temizlenince, o zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın." Onlar temizlenince, o dönemleri bitince artık sizin kullanabileceğiniz bir açıdan onlara yaklaşın, onlarla beraber olun. "Şüphesiz ki Allah çokça tevbe edenleri sever. Tertemiz davrananları da Allah sever." Şu ana kadar yaptığınız yanlışlarınızdan eğer tevbe ederseniz, bir daha o yanlışlara dönmezseniz tevbe edenleri Allah sever. Tertemiz davrananları da Allah sever. Şirkten günahtan yasakladığı şeyleri yapmaktan arınanları, günah pisliğinden temizlenenleri, Allah’ın necaset olarak bildirdiği şeylerden uzak duranları Allah sever. Yâni ey müslümanlar! Eğer Rabbinizin sizleri sevmesini ve affetmesini istiyor-sanız, işlediğiniz günahlardan hemen vazgeçin ve tevbe edin! Ve bir daha o günahlara dönmeyin. Kesinlikle bilesiniz ki; Allah’ın pis dediği şeyler pis, temiz dediği şeyler de temizdir. Eğer Rabbinizin sizleri affetmesini ve sevmesini istiyorsanız, onun pis dediklerini pis bilin! Temiz dediklerini de temiz bilin! Âyetler bize iki mânâ işaret ediyor: 1- Bu âyetler gelmeden önceki yanlışlardan, hatalardan te-mizlenme, 2- Bu âyetle karşı karşıya gelip gerçeği anladıktan sonra da insansınız, hata edebilirsiniz, yanlış yapabilirsiniz, ama hemen tevbe eder ve yanlışlarınızdan dönerseniz Allah sizi affeder ve sever deniliyor.
223:"Kadınlarınız sizin tarlalarınızdır. Artık kadın-larınıza enna şi'tüm gidin! Kendiniz için iyi şeyler gönderin. Bir de muttaki olun ve bilin ki mutlaka ona kavuşacaksınız. Bunu mü'minlere müjdele." Buradaki "Enna şi'tüm" ifadesinin iki mânâsı üzerinde duracağız: 1- Ne zaman anlamına gelir. Buna göre kadınlarınız sizin tarlalarınızdır ve her ne zaman isterseniz onlara gidin! Olacaktır mânâ. 2- İkincisi dilediğiniz yönden mânâsına gelir. Yâni kadınlarınıza dilediğiniz yönden, önden veya arkadan nasıl isterseniz gidin! Nasıl beraber olursanız olun! Ama peygamberimiz tarafından ortaya konan bir tahsisle birleşme önden olmak şartıyla. Allah’ın Rasûlü pek çok hadislerinde kadınlara arkalarından (dübürlerinden) yaklaşmanın livata olduğunu ve bunun haram olduğunu açıklamıştır: "Allah’a ve âhiret gününe iman eden erkekler kadınlarına arkalarından (dübür) yaklaşmasınlar." Bu konuda pek çok hadis vardır. Demek ki buradaki "Enna şi'tüm" ifadesi ya dilediğiniz zaman onlara yaklaşın anlamınadır, ya da önden olmak kayd u şartıyla dilediğiniz değişik pozisyonlarla onlara yaklaşın anlamına gelecektir. Tarla kelimesinin kullanılması da zaten bu mânâyı işaret buyurmaktadır. Tarla ekim yerini, tohum atma ve mahsul alma mahallini anlatmaktadır. Buradaki tarladan kasıt rahim, mahsulden kasıt da çocuktur. İşte bu ekim yerine varmak kayd u şartıyla dilediğiniz yönden tarlalarınıza gidebilirsiniz diyor Rabbimiz. Ayrıca bu âyetle bu konuda bir yanılgı içinde olan yahudilere cevap verilmiştir. Yahudiler kadının önüne arkasından, arka cihetinden yaklaşılınca doğacak çocuğun ala tenli olacağını iddia ediyorlardı. Bu âyetle bunun böyle olmadığı da anlatılmış oldu. "Kendiniz için iyi şeyler gönderin." Geleceğiniz için iyi şeyler takdim edin! Geleceğinizi hazırlayın! Geleceğiniz için takdimde bulunun! Kendi geleceğiniz konusunda lehinize hareket edin! Gelecek sizin için olsun isteyin! Yarın sizin için olsun isteyin! İstikbalde söz sahibi siz olmak için, istikbali ele geçirmek için çalışın! Yaptığınızı mizanınıza konacak biçimde yapın! Yâni: 1- Kadınlarınıza yaklaşırken çocuk talep etmeye, salih evlâtlar istemeye çalışın! Böylece geleceğinizi garanti altına almaya çalışın. Gelecekte söz sahibi olmaya çalışın. Gelecek sizin olsun isteyin. Hem dünyada hem de âhirette. Bakın Allah’ın Rasûlü bir hadislerinde şöyle buyurur: "Ademoğlunun ölünce ameli kesilir, ancak şu üç şey hariçtir: 1- Kendisine dua edecek salih bir evlât. 2- Sadaka-i câriye. 3- Ölümünden sonra faydalanılacak bir ilim." Öyleyse buradaki kendiniz için önceden iyi şeyler takdim edin âyetinin mânâsı hayırlı salih evlâtlar yetiştirin demek olacaktır, bir. 2- İkincisi; cinsel birleşme esnasında Rabbinize dua edin demektir. 3- Üçüncüsü; cinsel birleşme esnasında bismillah deyin demektir. 4- Dördüncüsü; iffetli kadınlarla evlenerek geleceğinizi teminat altına alın demektir. 5- Beşincisi; güzel davranışlarla hem kendinizi hem de karşınızdakini cinsel birleşmeye hazırlayın anlamına gelecektir diyoruz Allahu âlem. "Bir de muttaki olun ve bilin ki; mutlaka ona kavuşacaksınız. Bunu mü'minlere müjdele." Sizler yarın tüm yaptıklarınızın karşılığını almak üzere Rab-binizin huzuruna gideceksiniz. Öyleyse bunu hiç bir zaman hatırı-nızdan çıkarmayın ve yaptıklarınızı bunun bilinci içinde yapın. Allah’ın emirlerine ve yasaklarına riâyet eden ve tüm yaptıklarını inandıkları dinin kurallarına göre yapan kimseler kurtuluşa ereceklerdir. Sizden istenen kulluk birimlerinden birisi de şudur:
224:"İyilik yapmanız, kötülükten sakınmanız ve insanların arasını düzeltmeniz için Allah’ı yeminlerinizden dolayı engel yapmayın. Şüphesiz ki Allah, herşeyi işiten ve bilendir." Yemin sağ el, güçlü el anlamına gelir. Bir sözü de Allah adını anarak, Allah’ı şahit tutarak güçlendirmeye de yemin denmiştir. Allah buyurur ki; Allah adına yaptığınız yeminlerinizi kalkan yapmayın. Bunun iki mânâsı vardır. 1- Birincisi itaatkâr, muttaki, muslih, düzeltici olmak için veya dargınları barıştırmak için de olsa Allah’a çok yemin etmeyin demektir. Konu hayırlı bir konu da olsa, öyle her zaman Allah adını anarak yemin etmeye dillerinizi alıştırmayın demektir. 2- İkincisi de yeminlerinizi kalkan yaparak iyiliklerde bulunmamaya, fenalıklardan korunmamaya, küsleri barıştırmamaya çalışmayın. Yâni ben bu konuda yemin etmişim ne yapayım? Yeminimi bozamam! diyerek hayırlı işler konusunda yeminlerinizi kalkan yapmayın! Diyor Rabbimiz. Allah için bir yemin etmişseniz, bu yeminlerinizi Allah’a kalkan yapmayınız. Hangi konuda? Takvalı olma konusunda, insanlar arasını ıslah etme konusunda. Diyelim ki birisiyle konuşmamak üzere yemin ettik. İki müslüman gelip bize senin onunla konuşman lâzım, onu ebrâr kılman lâzım, onu takvalı kılman lâzım, onu sa-lihleştirmen lâzım! Yâni sen Allah için onunla mutlaka beraber olman, onunla konuşman lâzım diye gelip bize durumu arzettikleri zaman, yok ben yemin ettim! Söz verdim Allah’a! Gidemem ona! Konuşamam onunla! diye diretmeyeceğim ya da yeminimi kalkan yaparak hayırlı bir işten sarfı nazar etmeyeceğim, yeminimi bozacağım, kefaretimi vereceğim ve o işi yapacağım. Bakın Allah’ın Rasûlü bir hadislerinde bu hususu şöyle anlatır: "Bir kimse bir şeye yemin eder, sonra da ondan başkasını, ondan daha hayırlı görürse; o hayırlı şeyi yapsın ve yeminine kefaret versin." Buyurur. (Müslim Eymen 11) Demek ki bir konuda yemin etmiş ama onun yapılmasının daha hayırlı olduğunu anlamışsak hemen yeminimizi bozacak ve kefaretini vereceğiz ve de o işi yapacağız. Yeminin kefareti ise Mâide’de anlatılır: "Bu yeminin kefareti, çoluk çocuğunuza yedirdiğinizin orta derecesinden on fakiri doyurmak, veya onları giydirmek, veya bir köle azad etmektir. Bunları bulamayan kimse de üç gün oruç tutar. İşte bu yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin kefaretidir." (Mâide 89) Hattâ kimi âlimlere göre günah işlemek üzere yemin eden bir adam, günah işlemekten vazgeçtiği takdirde bu yemininin kefaretini de ödemesi gerekmektedir. Çünkü onun bu günahtan vazgeçmesi, kefaret anlamına gelmektedir. Meselâ adam içki içmeye, adam öldür-meye yemin etti. Yeminini kalkan yapıp bu haram fiilleri icraya mecbur olduğunu asla söyleyemez. Allah’ın Rasûlü İbni Mace’nin rivâyet ettiği bir hadislerinde: "Haram işlemek üzere yemin eden birisi, bu yeminini yerine getirmesin! Çünkü haram olan şeyleri terk etmek o yeminin kefaretidir." Buyurur. Bu konuda kefaretin verilmesiyle ilgili rivâyet edilen hadisler daha çok ve sıhhatli oldukları için kişi yeminini bozacak ve kefaretini verecektir diyoruz. Rivayetlere göre sahabeden Abdullah Bin Revaha bir kırgınlık sonucu eniştesinin yanına gitmeyeceğine, onunla konuşmayacağına yemin etmiş ve kız kardeşiyle onun arasını düzeltmeyeceğine söz vermişti. Bu konuda onu uyaranlara karşı da: "E ben bu konuda Allah’a yemin ettim! Allah’a söz verdim! Yeminimi bozmam caiz olmaz! Yapamam! diyordu. Cenâb-ı Hak da bunun üzerine buyurdu ki; hayırlı işler konusunda yemin edip de bu yeminlerinizi kalkan yapmayın! Allah için yemin etmişseniz o yeminlerinizi bozun, kefaretini ödeyin de insanları sâlim kılmada, insanların arasını ıslah etmede, insanları takvalı kılmada yeminlerinizi bahane ya da kalkan etmeyin! buyuruyor. Ve bilesiniz ki: "Allah herşeyi hakkıyla işitici ve bilicidir."
225:"Allah sizi yeminlerinizdeki lağıvdan dolayı muaheze etmez. Ve lâkin kalplerinizin irtikap ettiği yeminlerle muaheze eder. Allah çok bağışlayıcıdır ve Halîmdir." Allah sizi yeminlerinizdeki "Lağıv" dan dolayı muaheze etmeyecek, hesaba çekmeyecektir. Âlimlerimiz yeminleri üçe ayırmışlardır. Bunlar yemin-i lağıv, yemin-i gamus ve yemin-i mün’akide’ dir. 1- Yemin-i lağıv; kişinin herhangi bir kasıt taşımaksızın, yemin kastı taşımaksızın konuşurken, diline geldiği gibi düşünmeden, istemeyerek ağzından çıkan yeminlerdir. Buhârî’deki bir hadis-i şeriflerinde Allah’ın Rasûlü: "lağıv; bir kimsenin konuşma esnasında düşünmeden "Hayır vallahi, "Evet vallahi" demesidir." Buyurur. Ya da lağıv yemin; kişinin herhangi birine zarar vermek kastı olmaksızın, herhangi bir menfaat celp etme niyeti de bulunmaksızın, söz arasında edilen alışkanlık haline getirilmiş yeminlerdir ki, bunun kefareti yoktur. Çünkü Allah, insanları ancak kalplerindeki niyetlere ve kasıtlara göre sorumlu tutacaktır. Burada şunu söyleyelim: Niyetsiz bir amelin herhangi bir değeri olmadığı gibi, amelsiz bir niyetin de Allah katında bir değeri yoktur. Çünkü niyet ameli kendi biçimiyle biçimlendirir ve kendi rengiyle renklendirir. Böylece bir amelin güzelliği ya da çirkinliği o ameli yaptıran niyete bağlıdır. Niyet güzelse amel de güzeldir, niyet bozuksa amel de bozuktur. Yetimi terbiye için dövmenin helâl, ama ondan intikam almak için dövmenin haram olması gibi. Bir kişiye zorla yaptırılan yeminler de lağıv yeminlerdir, onun için de kefaret gerekmemektedir. Yeminlerdeki kasıtsız yanılmalardan Allah bizi sorumlu tutmayacaktır. Ama şurasını da asla unutmayalım ki, bu sorumlu tutulma-yışımız, bizi boş yere sık sık yemin etmenin çok çirkin bir amel olduğunu söylemekten alıkoymamalıdır. Boş yeminlerdir bunlar, o yeminlerle alâkalı bir hesap gelmeyecektir; ama lağviyyatla meşgul olduğumuzdan ötürü elbette o konuda da hesap sorulacaktır bize. Aslında müslümanlar kesinlikle ağızlarını bu tür yeminlere alıştırmamalıdır. Çünkü yeminden dolayı sorumlu olmamak ayrı şey, lağviyyattan dolayı sorumlu olmak ayrı şeydir. Çünkü burada her hâlükârda Allah’ın ismi hafife alınmakta ve onunla oyun oynanmaktadır. Bir adam "Vallahi billahi, vallahi billahi’yi" diline dolaştırarak söz söylemeye çalışırsa, sen bunu niye diline doladın diye bu konuda elbette ona bir soru gelecektir. Evet bu lağıv yemindir. 2- İkincisi; yemin-i gâmus’dur. Bu da kişinin geçmişe ait bir konuda öyle olduğunu zannederek yemin etmesidir. Borcunu ödedi zannıyla; “vallahi ben sana borcumu ödedim!” demesi veya Ankara’ya git-mediği halde gittim zannıyla; “vallahi ben geçen ay Ankara’ya gittim!” demesi gibi. Yanlış bildiğinden, hata ettiğinden dolayı, işin aslının öyle olmadığını anladığı zaman bu kimsenin de tevbe etmesi gerekir, bu-nun için de kefaret yoktur. 3- Üçüncüsü; yemin-i mün'akide’dir. Âyet-i kerîmesinde Rab-bimizin: "Lâkin kalplerinizin niyetiyle irtikap ettiği yeminlerinizden Allah sizi hesaba çekecektir." Bölümünün anlattığı yeminler işte bu yeminlerdir. Yâni kişinin bilerek, niyet ederek, kasıtla yaptığı yeminlerdir. Geleceğe ait bilerek bir yemin ettiniz. Meselâ vallahi ben yarın namaz kılmaya başlayacağım! Vallahi yarından itibaren Kur’an okumaya başlayacağım! Vallahi yarın sana borcumu ödeyeceğim! Gibi yapılan yeminlerde, yeminin gereği mutlaka yerine getirilmelidir. Eğer yeminin konusu meşru ise mutlaka yerine getirilmelidir, eğer meşru bir şey değilse az evvel de ifade ettiğim gibi yeminin kefaretini vererek o işten vazgeçilmelidir. "Allah ki Ğafûr’dur, Halîm’dir." Yâni Allah mağfiret edendir, hataları örten, kusurları örtbas ediverendir, buna güç yetirendir, eğer sizler yaptıklarınızdan pişmanlık duyar ve bir daha yapmamaya azmederseniz. Bir de Allah Halîmdir, yâni çabucak hareket edivermeyen, çabucak sizin defterlerinizi dürüvermeyen, size imkân tanıyan, fevri durumları olmayandır. Rabbinizi böyle bilin ve hayatınızı buna göre ayarlayın. Bundan sonra Rabbimiz “Îlâ” yeminini anlatacak:
226:"Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer yeminlerinden dönerlerse bilsinler ki; Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir." Bir yemin konusu daha geliyor; ama deminki yemin konuların-dan farklı konuda bir yemin. “Îlâ”; kelime mânâsı yemin demektir. Şer'i mânâsı ise bir kişinin hanımıyla dört aydan daha fazla cinsi münâsebette bulunmamak üzere yemin etmesidir. İşte böyle kadınlarından ayrı olmaya, onlara yaklaşmamaya yemin edenler. Bir gün, beş gün, on gün, bir ay, üç ay, bir yıl, beş yıl seninle beraber olmayacağım! Seninle beraber yatmayacağım! Münâsebette bulunmayacağım! diyerek yemin edenler için: "Dört ay beklemek vardır." "Eğer karı koca birbirlerine dönerlerse, bilsinler ki Allah, çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir." Eğer "Fey" yaparlarsa, yâni bu süre içinde yeminlerinden dönerlerse Allah çok bağışlayıcıdır. Îlâ yeminiyle alâkalı şunları söyleyelim: Karı koca birbirlerini sevememiş, birbirlerine uyum sağlayamamış olabilirler. Allah karı kocanın böyle birbirlerine işkence çektirme noktasına varan beraberliklerine izin vermez. Karı kocanın şer'an ve fiilen nikâhlı olup; fakat pratikte ayrı yaşayarak ilişkide bulunmamalarını hoş görmez; bunun için maksimum bir zaman belirler. Bu, dört aylık bir süredir. Kadınlarını ıslah etmek için, onların durumlarını düzeltmek için bir baskı aracı olarak koca bunu kullanabilir. Bazen dik başlı, kocasına itaat etmeyen, güzelliğini ve kadınlığını kullanarak erkeğini önünde boyun eğdirmek isteyen gururlu kadınlar için bu yol faydalı olabilir. Ama bu belli bir zamanla sınırlıdır. Değilse böyle bir yemini bahane ederek kadını uzun bir süre muallakta bekletmenin caiz olmadığı ortaya konuyor. İslâm’dan önce Araplarda bu bir âdetti. Adam; sana beş yıl yaklaşmayacağım diye karısına yemin ediyor ve bu kadıncağız ne evli ne boşandığı belli olmayan bir muallakta beklemek zorunda kalıyordu. Kocası onu boşamamış ki bir başkasıyla evlensin, doğru dürüst evli değil ki kocasıyla beraber olsun. Allah kadınları işte bu mağdur durumdan kurtarmak için bunu dört ayla sınırlandırıverdi. Buna göre hanımlarıyla birleşmemeye yemin eden kişi, ne kadar süre için yemin ederse etsin, bu süre en fazla dört ay olabilir. İşte böyle hanımlarına yaklaşmamak üzere yemin edenler, ya bu süre dolmadan bu yeminlerinden vazgeçip kefaretlerini vererek tekrar hanımlarına dönerler ki; bu dönme cinsel ilişkidir. Aksi takdirde sözle, ben sana döndüm demek yetmez. Ya karısına döner ya da eğer bu süre içinde hanımlarına dönmemişlerse, bu boşanma anlamına gelecektir. Kimileri bu süre içinde karısına dönmezse bir ric'i talâk meydana gelir derken, kimileri de bir bain talâk vaki olur fikrindedirler. Yâni eğer dört ay içinde adam karısına dönmezse, o zaman tekrar bir araya gelmeleri için kadının kocayı kabul etmesi şartıyla yeniden nikâh yapılması gerekir. Eğer kadın ben onu istemiyorum derse, artık tekrar bir araya gelmeleri caiz değildir. Müslim’in rivâyetine göre Allah’ın Rasûlü kendisinden bol nafaka, çeşitli yiyecek ve giyecek isteyen ve bu hususta kendisini rahatsız eden hanımlarına kızarak, onlara bir ay süreyle yaklaşmamak üzere yemin etmiştir. Ve yirmi dokuz gün sonra onlara tekrar dönmüştür. İşte bu Rasulullah’ın kadınlarını tedip için kullandığı bir yoldur. Bu tedibin gerçekleşeceği kadar bir süre beklemiştir. Yine İbni Mace-nin beyanına göre Allah’ın Rasûlü verdiği hediyeyi kabul etmediği için hanımı Hz. Zeyneb’e kızarak ona yaklaşmamak konusunda yemin etmiştir. Kimileri bu dört aylık ayrılığın her tür ayrılıklar için Îlâ olduğunu, yâni boşanma sebebi olduğunu söylerler. Yâni sadece böyle bir kırgınlık ve yemin sebebiyle değil, her hâlükârda kocanın karısını böyle uzun bir süre yalnız bırakamayacağını söylerler. Hattâ bu konuda tefsir kitaplarımızda şu olay anlatılır: Hz. Ömer bir gece gizlice Medine sokaklarında dolaşırken bir kadının yalnızlıktan şikâyetini işitir. Ve hemen kızı Hafsa’nın yanına gelerek: "Ey Hafsa! Allah için söyler misin! Bir kadın en fazla ne kadar kocasının yokluğuna dayanabilir?” diye sorar. Hz. Hafsa da "en fazla dört veya altı ay" der. Bunun üzerine Hz. Ömer ordudaki mücahidleri altı aydan fazla tutmamaya azmeder. Hanefî ve Şafiî mezhebinin imamları bu hususun sadece yemine bağlı ayrılıklarda söz konusu olduğunu söylerler. Yemin söz konusu olmadan Îlânın geçerli olmadığını söylerler. Yâni bir adam yemin etmeksizin dört ay veya daha fazla bir süre hanımına yaklaşmasa bu Îlâ olmaz. Ayrıca dört aydan daha az bir süre için hanımına yaklaşmamaya yemin de Îlâ sayılmaz. Meselâ karı koca belli bir ortak çıkar için anlaşarak cinsel ilişkiyi kesip başka işlere zaman ayırırlarsa, bu Îlâ değildir denmiştir. Evet kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler eğer bu yeminlerinden dönerlerse, Allah bu yeminini bozmasından dolayı kendisini affedecek ve bu yemininden dolayı sorguya çekmeyecektir. Ama:
227:"Yok eğer boşanmaya azmetmiş iseler (onu yerine getirsinler), şüphesiz ki Allah işitici ve bilicidir." Hanefîlere göre bu dört aylık süre içinde hanımına dönmemek sûretiyle boşanmaya karar verirse. Şafiîlere göre de bu dört ay geçtikten sonra bizzat boşamaya karar verirse demektir bunun mânâsı. Yâni böyle Îlâ yaparak hanımına yaklaşmamaya yemin eden kişinin dört ay içinde hanımına dönmemesi durumunda, bu hanımın boş olup olmaması konusunda iki ayrı görüş vardır. 1- Bunlardan biri Hanefîlerin görüşü. Ebu Hanife’ye göre yemin ettikten sonra aradan dört ay geçtiği halde, bu süre içinde hanımına dönmemekle bain talâk meydana gelir. Bu erkeğin, ayrıca karısına seni boşadım demesi gerekmez. Çünkü azmetmek; kişinin kesin olarak bir şeyi yapmaya karar vermesi demektir. Kalben karar verdiği şeyi ayrıca bir de diliyle söylemesi gerekmez. Aradan dört ay geçmesine rağmen bu adamın hâlâ hanımına dönmemesi, onu boşamaya azmettiği mânâsına gelmektedir. 2- Cumhurun görüşüne göre ise, bu dört ay içinde kişi karısına dönmese de boş olmaz. Kadın hakime başvurur. Hakim kocaya karısına dönmesini söyler. Erkek de karısına dönmezse hakimin kararıyla bu kadın kocasından boşanmış olur. Yâni bu âyet talâkın boşama hakkının kocaya ait olduğunu anlatır. Talâk hakkı elinde olan koca, bu dört aylık süre geçtikten sonra bizzat ya onu boşadığını, ya da ona döndüğünü söylemesi gerekir. "Allah semi ve âlimdir." Allah herşeyi bilen ve hakkıyla işitendir.
228:"Boşanan kadınlar bizzat kendileri üç hayız müddeti beklerler. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorlarsa Allah’ın Rahimlerinde yarattığını gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. İddet içinde barışmak isterlerse onları nikâhlarına geri döndürmeye kocaları daha lâyıktır. Erkeklerin kadınların üzerinde meşru hakları olduğu gibi kadınların da kocaları üzerinde hakları vardır. Ama erkekler için kadınlar üzerinde üstün bir derece vardır. Allah güçlüdür hakimdir." Rabbimiz îlâdan söz ettikten sonra îlânın sonucunda boşanma olabileceği için, bundan sonra boşanma konusunu anlatmaya başlayacak. "Boşanmış kadınlar üç kuru müddeti beklerler." Boşanmış kadınların iddeti böyledir. Âyet-i kerîmedeki "Boşanmış kadınlar" ifadesi genel bir ifadedir. Yâni bütün boşanmış kadınları kapsamaktadır. Halbuki Kur’an-ı Kerîmin başka yerlerinde farklı konumdaki kadınlar için farklı ifadeler görüyoruz. Meselâ kendileriyle cima yapılmamış, zifaf olmamış kadınların iddeti yoktur. "Ey iman edenler! Mü'min kadınları nikâhlayıp da sonra kendilerine dokunmadan onları boşarsanız sizin için üzerlerine sayacağınız bir iddet yoktur." (Ahzâb: 49) Yine meselâ kocası tarafından boşanmış hamile kadınların id-deti ise çocuğunu doğuruncaya kadardır. "Hamile kadınların iddetleri ise yüklerini boşaltana kadardır." (Talâk: 4) Yine henüz hayız görmeye başlamamış kadın ile, yaşlılıktan dolayı hayızdan kesilmiş kadının iddeti üç aydır. "Kadınlarınızdan hayızdan kesilenlerle henüz hayız görmemiş bulunanların hakkında eğer şüphe ederseniz onların iddeti üç aydır." (Talâk: 4) Bu konumdaki kadınlar istisna edildiği zaman, geriye hür olup kendileriyle cima yapılmış kadınlar kalıyor. İşte bu âyet-i kerîmede anlatılan kadınlar bunlardır. Kendileriyle mübaşerette bulunulmuş olup da boşanmış kadınlar üç kuru müddeti iddet beklemek zorundadırlar buyuruyor Rabbimiz. "Kuru" hayız ve temizlik anlamlarına gelen mücmel bir ifadedir. İmam Mâlik ve İmam Şafiî kuru kelimesinin tuhûr anlamına yâni hayızdan temizlik anlamına geldiğini söylemişler Hanefî ulemâsı da kuru kelimesine hayız anlamı yüklemişlerdir. Buna göre hür ve bâliğa olup kendisiyle cinsel ilişki kurulmuş kadınlar boşandıkları zaman üç hayız ya da üç tuhûr vakti geçene kadar iddet beklemek zorundadırlar. Aslında bu iki görüş arasında pek fazla bir fark yoktur. On, on beş günlük bir fark vardır sadece. Boşanan kadının Rabbimizin emrettiği şekilde üç kuru müddeti iddet beklemesinin sebebi kesin olarak, onun rahminde çocuk olup ol-madığını anlamak içindir. Bundan dolayıdır ki demin ifade ettiğim gibi, kendisiyle cima yapılmamış kadının iddeti yoktur. Aynı sebepten dolayı hamile kadının da iddeti doğuruncaya kadardır. Evet kadının rah-minde ne var ne yok bunun anlaşılabilmesi için boşandıktan sonra onun üç kuru’ müddeti beklemesi gerekmektedir. Kimileri diyorlar ki efendim kadının hamile olup olmadığı günü-müzde modern ve teknik cihazlarla bir kaç dakikada öğrenilebilmek-tedir. Dolayısıyla böyle boşanmış bir kadının üç kuru’ müddeti iddet beklemesinin ne gereği var? Filan demeye çalışıyorlar. Halbuki Rabbimiz boşanan kadınlara üç kuru’ müddeti iddet beklemelerini emrederken yüzde yüz onların hamile olup olmadıklarının tebeyyün etmesini ve binde bir ihtimal de olsa onun hamilelik ihtimalini kaldırmak istemektedir. Boşanmış kadının, boşandıktan sonra bir defa hayız görmesi büyük bir ihtimalle onun hamile olmadığını gösterir. Ama yüzde yüz değildir tabi bu. Arkasından ikinci bir hayız görmesi hamilelik ihtimalini çok daha azaltır. Üçüncü defa hayız görünce artık o kadının kesinlikle hamile olmadığı anlaşılacaktır. Halbuki zamanımızda modern metotlardan hiçbirisi bu konuda yüzde yüz kesin sonuç verememektedir. Bu sebeple onlar kesinlikle bu konuda kıstas olamaz. Kaldı ki bu metotlar yüzde yüz kesin sonuçlar verseler bile hakkında nas bulunan bir konuda bunlarla kesinlikle amel edilmez. Bu bir iman meselesidir. Yâni elbette bunun bir de ibâdet yönü vardır. Nassa tabi olup Allah’ın dediği gibi hareket eden kişi, elbette ibâdet etmiş olacaktır. Evet, boşanan kadınlar üç kuru’ müddeti iddet bekleyecekler. "Bu kadınlar eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorlarsa, Allah’ın kendi Rahimlerinde yarattığı şeyi gizlemeleri helâl değildir." Âyet-i kerîmedeki "Allah’ın kendi Rahimlerinde yarattığı şey" den kasıt çocuk ve hayızdır. Âyet-i kerîmeye göre hamile olan kadının hamileliğini, veya hayız görmüşse bu hayızını gizlemesi haramdır. Bu nesebin sahih olması açısından çok önemlidir. Ayrıca ikinci bir evlilik söz konusu olduğu zaman da herhangi bir ihtilâfa mahal bırakmaması açısından çok önemlidir. Kadının bu konularda doğru söylemesi gerekir. Çünkü bu konularda ancak kadının beyanı geçerlidir. Kadın, çocuğum var demişse vardır, yok demişse yoktur. Çünkü bunu ancak kadının kendisi bilebilir. Başkalarına gizli olduğu için kimse bunu bilemez. Eğer kadın çocuğu olduğu halde yok derse, ya da hayız gördüğü halde aksini söylerse kocasının hakkına tecavüz etmiş olur. Ha-mile olduğu halde hamile olmadığını söylerse, önceki kocasının hakkı olan çocuğu başkasına verdiği için kocasına zulmetmiş olur. Yine ha-yızlı olmadığı halde hayızlı olduğunu söylerse boşanma iddeti çabuk bitecektir ve kocasına karşı yine zulmetmiş olacaktır. Yâni bu gizleme kocanın karısına dönmesine engel olacaktır. İşte bundan dolayı Rab-bimiz bunu imana bağlayarak bu şer'i hükme sâdık kalmayı imanî bir pekiştirmeyle garantiye almıştır. Allah’a ve âhiret gününe inanan hiçbir kadının Allah’ın kendi rahminde yarattığını gizlemesi caiz değildir. "İddet içinde barışmak isterlerse, onları nikâhlarına geri döndürmeye kocaları daha lâyıktır." Bal, buûlet; mâlik, efendi, sahip anlamına gelen bir kelimedir. Kadın için buûlet kocası demektir, erkek için buûlet de karısı demektir. Öyleyse onları boşayan ama sadece ric'i talâkla yâni tek talâkla boşamış ve henüz onlar üzerinde efendiliklerini koruyan, mülkiyetleri devam eden kocaları, efendileri bu süre içinde ricat ile geri dönerek onları tekrar nikâhlarına almaya herkesten daha çok hak sahibidirler. Hattâ böyle ric'i talâkla karısını boşayıp da iddet süresi içinde sözle ya da fiille karısını tekrar geriye almayı ortaya koyan kocanın bu kararına karısı razı olmasa bile söz hakkı erkeğindir. Yâni bu durumda kadının itiraz hakkı yoktur. Böyle bir durumda koca yeni bir nikâha gerek kalmadan tekrar karısına dönebilir. Zira ric'i talâkta o kadın hâlâ o kocanın karısı konumundadır. Onun içindir ki bu kadının nafakası, geçimi kocasına aittir. Kocasının evinde kalmak ve kocasının müsaadesi olmadan evini terk etmesi caiz değildir. Bu hususlarda hükümler vardır. Bütün bunlar ric'i talâkla karı koca ilişkisinin belli bir süre için dondurulmuş olduğunu ve bu evliliğin tamamen bitmemiş olduğunu anlatır. “Ona dönmek erkeğin hakkıdır” sözünde, hem bir cevaz, hem de teşvik vardır. Yâni Rabbimiz geri dönün, boşanmayı düşünmeyin mesajını da veriyor bu âyetiyle. Bu âyetteki hüküm bain talâkla değil de ric'i talâkla, yâni geriye dönüş imkânı olan bir talâkla boşanmış kadınlar hakkındadır. Yâni tek talâkla karısını boşayan koca, onu boşadığı için pişman olabilir. Ve tekrar hanımıyla anlaşabileceğine inanarak onu geri almak isteyebilir. Bu durumda iddet içinde istediği zaman tekrar hanımını kendisine döndürebilir. Bu konuda herkesten çok hak sahibi onun kocasıdır. Ama: "Onları ıslah etmek isterlerse." Yâni eğer koca karısıyla arasını düzeltmek, onunla aralarındaki anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak ve yeniden güzellikle birlikte geçinmek niyetinde olursa, bu geçerlidir. Değilse o kadına zarar vermek veya kadının iddetini uzatarak onu bekletmek gibi bir niyeti varsa, o zaman büyük günah işlemiş olur. "Erkeklerin kadınların üzerinde meşru hakları olduğu gibi, kadınların da kocaları üzerinde hakları vardır. Ama erkekler için kadınlar üzerinde üstün bir derece vardır. Allah güçlüdür hakimdir." Âyet-i kerîmeye göre kocanın karısı üzerinde hakları olduğu gibi kadının da kocası üzerinde hakları vardır. Boşanmanın mevzu bahsedildiği bu âyetlerin arasında Rabbimiz kadın ve erkek ilişkilerini İslâmî bir çerçeveye oturtmayı murad buyurur. Kadının ve erkeğin karşılıklı hakları ve sorumlulukları vardır. Koca karısının şahsiyetine karşı saygılı davranmalı, onu alçaltmamalı ve ona kötü söz söylememelidir. Sahabenin: "Hanımlarımızın bizim üzerimizdeki hakları nelerdir ey Allah’ın Rasûlü?" şeklindeki sorularına karşı Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: "Yediğin zaman yedirmen, giydiğin zaman giydirmen, yüzüne vurmaman, ona sövmemen ve onu yatağından uzak tutmamandır." (Ebu Dâvûd, İbni Mace) Başka bir hadislerinde yine Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: "Adâletle hükmedenler, hanımı ve çocukları konusunda âdil davrananlar kıyamet gününde Rahmân’ın sağında nûrdan yapılmış minberler üzerindedirler." (Müslim) Allah’ın Rasûlü salih bir kocanın yeryüzünde en büyük örneği idi. Allah’ın Rasûlü hanımlarına değer verir, onların sözlerini ve görüşlerini güzellikle dinler, kusurları olduğunda affeder ve onların hukukuna saygı gösterirdi. Bu konuyu gündeme getirirken bakın Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: "Sizin en hayırlılarınız çoluk çocuklarına karşı hayırlı olanlarınızdır. Sizlerden ehline iyilikte en hayırlı olanınız da benim." (İbni Mâce) Kadının kocasına, kocasının anne baba ve akrabalarına karşı saygı göstermesine karşılık, kocanın da karısına, karısının akrabalarına saygılı davranması ve iyi muamelede bulunması gerekir. Kadın, kocasının bilhassa anne ve babasına karşı iyi davranmalı ve gerek kayınvalidesinin gerekse kayınpederinin kendisine yaptığı eziyetlere sabretmelidir. Çünkü hiçbir zaman ateş ateşle söndürülmez. Kadın, kocası ve kocasının ailesi ile arasında çıkan tartışmalarda nefsine ha-kim olmalıdır. Böyle hareket ettiği zaman kadın, hem Allah’ın rızasını kazanmış olur hem de kocasının gözünde değerini muhafaza etmiş olur. Bu hususta kadının çok titiz davranması gerekir. Bakın Allah’ın Rasûlü başka bir hadislerinde şöyle buyurur: "Eğer bir insanın başka bir insana secde etmesini emretseydim; üzerindeki haklarından dolayı, kadının kocasına secde etmesini emrederdim." (Ebu Dâvûd, Tirmizî) Bir kadın Allah’ın Resûlüne gelerek şöyle dedi: "Ey Allah’ın Rasûlü ben sana kadınların temsilcisi olarak geldim. Allah erkeklere cihadı farz kıldı. Eğer muzaffer olurlarsa ecir kazanırlar, yok eğer şe-hid olurlarsa Allah katında diriler olarak rızıklandırılırlar. Ama biz kadınlar ise sadece onlara hizmet ediyoruz. Bundan dolayı bize ne sevap var? Bize de bir şey var mı?” diye sordu. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü şöyle buyurdu: "Bütün kadınlara şöylece haber ver! "Kadının kocasına itaat etmesi ve üzerindeki kocasının hakkını kabul etmesi, kadına aynen cihad sevabı gibi sevap kazandırır. Lâkin kadınların çoğu bunu yapmaz." (Bezzâr, Taberânî) Görüyor musunuz, aslında kadının cihad sevabına ulaşması ve Rabbinin rızasını kazanarak cennete gitmesi erkeklerden daha kolaydır. Ama maalesef kadınların pek çoğu bundan gafildirler. Aslında kocalarının Allah’ın dini adına yapacağı hizmetlerin tümünde kadınların da payı vardır ama kadınların pek çoğu maalesef bunun farkında olmadığı için kocalarını bu tür hizmetlerden engelleyip hep yanlarında tutma savaşı vermektedirler. Kocaları sanki Allah’a değil de kendilerine hizmet için varmış gibi, onları hep kendi hizmetlerinde kullanmanın kavgasını vermektedirler. Halbuki müslüman bir kadın, birlikte sevaplar kazanmak üzere kocasını bir an bile evde boş durdurmayarak, Allah’ın dinine hizmet adına birilerine gönderme gayreti içinde olmalıdır. Çünkü sonunda elde edilecek mükâfat her ikisinin de defterine yazılacaktır. Yine başka bir hadislerinde Allah’ın Rasûlü: "Kocasına itaat etmeyen kadının namazı kabul olunmaz" Buyurur. (Taberânî, Hakim) Yine kendisine bir şeyler sormaya gelen bir kadına Allah’ın Rasûlü şöyle buyurdu: "Sen kocana nasıl davrandığına bak ey kadın! Çün-kü o senin cennetin veya cehennemindir." (Ebu Dâvûd, Nesei, İbni Mace) "Dünyada kadın kocasına eziyet vermeye başladığı zaman, o kocanın cennetteki hûrilerden olan zevceleri şöyle derler: Ona eziyet etme! Allah seni kahretsin! O senin yanında geçici olarak duruyor. Bir müddet sonra senin yanından ayrılıp bizim yanımıza gelecektir. (Tirmizî, İbni Mâce) Yine Allah’ın Rasûlü buyurur ki: "Kim, kocası kendisinden razı olarak ölürse o cennete gider." (Tirmizî) "Koca karısını döşeğine çağırdığı zaman, kadın hayır deyip gelmezlik yaparsa ve kocası da bu yüzden ona kızgın olarak sabahlarsa melekler o kadına lânet ederler." (Buhârî, Müslim) "Kocasının evinden izinsiz çıkan kadın, tekrar evine dönünceye veya tevbe edinceye kadar melekler ona lânet ederler." (Taberânî) Kadının, erkeği için süslenmesi gerektiği gibi, erkeğin de karısı için süslenmesi gerekir. İbni Abbas der ki: "Karımın benim için süslenmesi gibi ben de onun için süslenirim. Çünkü Rabbim Kur’anında şöyle buyurmaktadır: "Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır." Kadın ve erkek İslâmî sorumluluk noktasında aynı konumdadırlar. Allah’ın kendilerinden istediği emirler, farzlar ve haramlar hususunda insan olarak kadının erkekten hiçbir farkı ve eksikliği yoktur. Kur’an’ın ifadesine göre zina eden, hırsızlık yapan bir kadın bunları yapan erkek gibidir. Her ikisine de aynı had cezası uygulanır. Yine saliha bir kadın, salih bir erkek gibidir. Yaptıkları karşılığında her ikisine de hazırlanan cennet, aynı cennettir. Erkeğin namazının, orucunun, sadâkatinin ve iffetinin karşılığı kadınınkinin karşılığından faklı değildir. Yâni kullukları ve sorumlulukları açısından kadın ve erkek birbirine eşittir. Lâkin aile içindeki müşterek sorumluluklarına gelince; Rabbimiz her birine ayrı ayrı roller biçmiştir. İşte Rabbimiz tarafından kendilerine biçilen bu rol gereği olarak, erkeğe şahsi ve malî konumundan ötürü bir imtiyaz vermiştir. Bunu Nisâ 34 âyetiyle anlatır: "Erkekler kadınlar üzerine kavvamdırlar. Peki nedir bu kavvam oluş? Zâlimdir! Despottur! Ezicidir! Aşağılayıcıdır! Horlayıcıdır! Üsttedir! Alttadır! Yandadır! Kenardadır! Değil. Ya ne? Hani İslâm’ın toplumun nüvesi dediği aile var ya, bunu bir birim kabul eder ya İslâm toplumda, işte o ailede erkeğe bir fonksiyon yükler ya İslâm, işte bu anlamadır kavvam. Yâni rol anlamına, şeref anlamına, kahır anlamına ve görev anlamınadır bu kavvam. Yâni kadınlar üzerinde bekçi ve muhafız anlamınadır bu kavvam. Yâni kadınlar üzerinde hizmetçi olmadır bunun mânâsı. Kadınları eğitme, yetiştirme ve ateşten koruma görevidir. Kadınların hayatına karışma; ama onların Allah’ın emaneti olduklarını bilmedir kavvam. Veya onlardan sorumlu olma görevini üstlenmedir. Bakın bu kelime Nisâ sûresinde bir daha kullanılır: "Ey iman edenler! Hak üzere durup adâleti yerine getirmeye çalışan kavvamlar olun!" (Nisâ: 135) Yâni ey iman edenler siz de toplumda bulunduğunuz konum-da, bulunduğunuz makamda kavvamlar olun! İnsanlara, hayvanlara, bitkilere, hattâ taşlara, cansız cemadâtlara karşı kavvamlar olun. Onlar nerede kullanılmalıysa, hangi konumda tutulmalıysa onları o makamda tutarak kavvamlar olun, buyurulmaktadır.
229:"Boşama iki defadır. (Ondan sonra) kadını ya iyilikle tutmak ya da iyilikle salmak vardır. Kadınlarınıza verdiğiniz mehirlerden bir şeyi geri almanız size helâl olmaz. Meğer ki karı ile koca Allah’ın emirlerini yerine getirememekten korksunlar. Eğer siz de onların Allah’ın emirlerini yerine getiremeyeceklerinden korkarsanız, kadının ayrılmak için fidye vermesinde ikisine de günah yoktur. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Onları aşmayın! Her kim de Allah’ın sınırlarını aşarsa işte onlar zâlimlerin ta kendileridir." Âyet-i kerîme cahiliye döneminde yaşanan çok çirkin bir âdeti kaldırmayı hedefler. İslâm’dan önce bir koca, karısını dilediği zaman, dilediği kadar boşardı. Karısına kızdığı zaman onu boşar ve işine geldiği zaman da onu geri alırdı. Âdeta kadın erkeğin elinde oyuncak konumundaydı. Bu, keyfe ma yeşa boşama konusunda herhangi bir sınır olmadığı için sık sık tekrarlanırdı. Adam boşar, sonra iddeti bitmeden onu tekrar geri alırdı. Bu durumda kadın ne tamamıyla evli ne de bekardı. Ne doğru dürüst onunla evlilik ilişkisi vardı, ne de bir başkasıyla evlenebilecek bir özgürlüğe sahipti. Ne evli ne bekar; böyle bir zulüm yaşıyordu kadınlar. Nesâi’nin rivâyetine göre: İşte bir adam karısına zulmetmek için: "Seni himayeme alma-yacağım! Serbest de bırakmayacağım!" dedi. Kadın: "Bunu nasıl yapacaksın?" diye sorunca da: "Seni boşayacağım. İddetin bitmesine yakın tekrar alacağım ve böylece sana çektireceğim!" deyince, kadın Rasulullah Efendimize gelerek şikâyette bulundu. Bunun üzerine işte bu âyet-i kerîme nazil oldu deniyor. "Talâk (boşama) iki defadır. (Nesâî) Demek ki bu âyet, bu tür bir zulmü ortadan kaldırmak için gelmiştir. Kadın erkeğin elinde bir oyuncak değildir. Bütün bir evlilik süresi içinde koca karısını, ancak iki kere boşayabilir. Bundan sonra ne zaman ki onu üçüncü defa boşamışsa, artık ondan tamamen ayrılmış demektir. Yâni bir erkeğin karısına tekrar dönebileceği boşama, ancak iki defa olan boşamadır. Üçüncü defa boşandı mı, artık o erkeğin kadını tekrar nikâhı altında tutma hakkı kalmamıştır. Üçüncü defa da boşandı mı, artık o kadın başka bir erkekle normal bir evlilik kurar ve bu evlendiği erkekten de boşanırsa, ancak o zaman eski kocasına dönme hakkı doğabilir. Boşanmak İslâm’da sevilmeyen, Allah’ın istemediği çok zor bir şeydir. Ama buna rağmen eğer taraflar anlaşamıyorlar, birbirlerine tahammül edemez ve birbirlerini kırıp dökecek bir duruma gelmişlerse, o zaman elbette birbirlerine işkence çektirmelerinin ve kulluklarını tehlikeye düşürmelerinin de anlamı yoktur. Güzellikle ayrılırlar ve her ikisi de sevebilecekleri, anlaşabilecekleri birileriyle evlenebilirler. Rabbi-miz buna imkân tanımıştır. Ancak iyice düşünmeden fevri olarak verilmiş kararları tekrar gözden geçirmek ve her aşamada geri dönüş ve barışma kapısını açık bırakmak üzere Kur’an güzel bir boşanma şeklini şöyle tarif eder. Sünnete uygun boşama şöyle olacaktır: Kadın ay başını bitirip temizlendikten sonra cima yapmadan kocası onu bir talâkla boşar. Bu boşamadan sonra koca bekler. Bu beklemenin sebebi şudur. Belki erkek de kadın da pişman olabilirler. Erkek boşadığına kadın da boşan-dığına pişmanlık duyabilirler. Kadın böyle bir durumda belki kocasının isteyip de yapmadıkları konusunda bir daha düşünerek kendi haksızlığını anlamış ve pişman olmuş olabilir. Her iki taraf da pişmanlık duyarak bundan sonra boş yere birbirimizi kırmayalım! Birbirimizi üzmeyelim! Aramızda anlaşamadığımız çok ciddi konular da yok, basit şeyleri böyle büyütmeyelim, diyerek tekrar birbirlerine sarılıp beraber olmaya karar verebilirler. İşte bunun için İslâm, bu arada kadının koca evinde kalmasını emreder. Durumu tekrar gözden geçirebilmeleri için kadın koca evin-de durmalıdır. Çünkü Allah bu evliliğin hemen sona ermesini iste-miyor. Ani verilmiş, fevri verilmiş bir kararla, ya da kızgınlıkla verilmiş bir kararla bu işin bitmesini istemiyor Rabbimiz. Kadın tek talâkla boşanmış ama koca evinde. Koca evinde aynı evde, aynı odada; ama ayrı yataktalar. Yemeklerini yine beraber yiyorlar, kadının nafakası yine kocaya ait; ama sadece cinsel ilişki yok. Eğer her iki taraf da bu boşanmadan pişman olmuşlarsa hemen iddet içinde dönerler, barışırlar ve biter iş. Ama boşanmaya kararlılarsa, her şeye rağmen boşanmak istiyorlarsa o zaman kadın ikinci defa hayız görür ve ondan da temizlendikten sonra koca onu ikinci defa tek talâkla boşar. Ve yine bekler. Yine kadın kocasının evindedir, yine tekrar düşünme zamanı vardır önlerinde, pişmanlık duyarlarsa yine henüz birbirlerine dönüş imkânları vardır. Ama buna rağmen yine de boşanmayı düşünüyorlarsa kadın üçüncü defa hayız görür; bu hayızdan da temizlendikten sonra koca onu üçüncü defa boşar ve böylece bu evlilik sona ermiş olur. İşte İslâmî boşama, sünnete uygun boşama budur. Evet boşama kaçınılmaz hale geldiği zaman, birlikte yaşama imkânı kalmadığı zaman koca karısını böyle boşayabilir. Lâkin şimdi bizim ülkede bu uygulanmıyor. Kadın, kocası tarafından bir talâkla boşandığı zaman hemen babası ve ailesi tarafından kocanın evinden alınıp babasının evine götürülüyor. Kadını da erkeği de kendi başlarına bırakmıyorlar ki, düşünüp tekrar ciddi bir karar verebilsinler. Sanki bu evliliği bitirmeye kast etmişler gibi hemen apar topar kadını alıp gidiyorlar ve bir daha düşünüp taşınıp da geri dönüş imkânı bırakmıyorlar. İşi kavgalara vardırıp âdeta boşanmayı hızlandırmaya çalışıyorlar. Bu gerçekten çok kötü bir âdettir bizim memlekette. Bir de yine, bizde çok yaygın bir boşama biçimi daha vardır; ona da bid'i boşama, bid'at boşama denir. O da kişinin, karısını ha-yızlı veya loğusa iken boşamasıdır. Ya da bir çırpıda, bir tek sözle üç defa boşamasıdır. Üç talâkı da bir kerede ve aynı anda, aynı mecliste yapan cahiller de bilelim ki, bu Allah kanununa karşı çok büyük bir günah işlemektedirler. Allah’ın Resûlü’ne bir adamın, karısını böyle üç talâkla birden boşadığı haberi verilince Rasulullah şöyle buyurdu: "Ben aranızda olduğum halde Allah’ın kitabıyla nasıl oynuyorsunuz?" Allah’ın Resûlü’nün bu ifadesi etrafındakilere öyle tesir etti ki, aralarından biri kalkıp: "Ey Allah’ın Rasûlü bunu yapan kişiyi öldüreyim mi?" Diye bağırdı. (Nesâî) Ani bir sinirlenme sonucu, fevri bir karar sonucu, hemen üç talâkın üçünü de sıyırıp atan bu insanlar, çoğu kez pişmanlık duyup çareler armaya koşarlar. Allah’ın Rasûlü bu şekildeki boşamayı yasak-lamıştır. Hattâ Hz. Ömer bu şekilde kadınlarını boşayanlara kamçı ce-zası vermiştir. Bu şekildeki bir boşama günah olmasına ve yasaklan-mış olmasına rağmen maalesef geçerlidir, yâni böyle kadınlarını boşayanların, kadınları kendilerinden boş olmuş demektir. İster böyle bid'at biçimde bir çırpıda olsun, isterse sünnete uygun olarak ayrı ayrı zamanlarda boşamayla olsun, bir kişi karısını üç talâkla boşadı mı, artık bu erkeğin bu kadını tekrar kendine döndürmesi; ancak bu kadının başka bir erkekle evlenip ondan boşanması ile mümkün olabilir. Evlendiği bu ikinci erkeğin kendi hür iradesiyle boşaması ve bir de bu kadının tekrar eski kocasına dönme rızası şarttır. Eğer ikinci kocasından boşanan kadın eski kocasına dönmek isterse, tekrar nikâh ve mehirle evlenebilir. Toplumda hülle diye anlatılan bir anlayış vardır; bunun İslâm’la uzak ve yakından bir ilgisi yoktur. Bakın Hz. Ayşe annemiz rivâyet etmiştir. Rıfaa El-Kurazi’nin karısı Allah’ın Resûlü’ne gelerek şöyle dedi: "Ey Allah’ın Rasûlü! Rıfaa beni üç talâkla boşadı. Ben de Abdurrah-mân Bin Zübeyr El-Kurazi ile evlendim. Fakat onun erkeklik uzvu bir elbise parçası gibi..." Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü: "Galiba tekrar eski kocan Rıfaa'ya dönmek istiyorsun, fakat bu olmaz. İkinci kocan Abdurrahmân la cima-nın tadını hissetmedikçe eski kocana dönemezsin." Buyurdu. (Buhârî, Müslim, Ebu Dâvûd, Tirmizî, Nesei) Bu iki boşamadan sonra ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermek vardır. Âyet-i kerîmedeki "İyilikle tutmak" tan kasıt ric'i talâkla boşadığı karısını iddet içinde kendisine döndürmesi, "Güzellikle salıvermesi" de kocanın istemiyorsa, kadını kendisine döndürmemesi ve ona zarar vermemek için hemen iddeti biter bitmez onu salıvermesi anlamına gelmektedir. Allah böyle istiyor ama bugün bizim İsviçre’den devşirilmiş olan medeni kanunda bunun tamamen aksine bir zulüm işlemektedir. İsviçre halkı Katolik olduğundan onların kanunlarında boşanma diye bir şey yoktur. Bir kadınla bir erkek bir kere evlendiler mi artık hiçbir zaman boşanamıyorlar. Birbirlerini ister sevsinler ister sevmesinler fark etmez. Eğer sevmiyorlarsa her iki taraf da başkalarıyla durumu idare etsinler ama boşanma olmasın diyorlar. Sadece nesep belli olsun diye evliler güya ama ayrı yaşıyorlar. Kırk yılın başında bir enayi bulduk! Bir daha nereden bulacağız böyle bir enayiyi? Sen durumu başkalarıyla idare et, ama bu kadınla beraber görün! diyorlar. Hem evli hem bekar adamlar. Kimin eli kimin cebinde belli değildir. Fuhuş, ahlâksızlık adam boyu yükselmiş. Bizde de bazen böyle on beş yıl önce boşanmaya müracaat edip de henüz boşanamayan insanlar çoktur. Bu insanlar geçinemeyeceklerini anlamışlar ve çoktan ayrılmışlar. Ayrılmışlar ama resmen ayrılmadıklarından her iki taraf da ev-lenemiyorlar. Şimdi ne yapsın bu adamlar? Batıdakiler gibi zina mı etsinler? Burada da yükselsin mi hayasızlık adam boyu? Bu memleketi de bir kâfir ülkesine benzetmek isteyen adamlar yıllardır bu zulmü işlemektedirler. Allah müslümanlara basîret versin, şuur versin inşallah. Rabbimiz bundan sonra da kadınlarını boşamış kocalara şöyle seslenir: "Kadınlarınıza verdiğiniz mehirlerden bir şeyi geri almanız size helâl olmaz. Meğer ki karı ile koca, Allah’ın emirlerini yerine getirememekten korksunlar." Âyet-i kerîmeye göre karısını boşayan bir koca daha önce karısına vermiş olduğu mehiri ve evlilik hediyelerini geri isteme hakkına sahip değildir. Yâni ey kocalar! Kadınlarınızı nikâhlarınız altında tutmaya zorlamak için verdiğiniz malları veya daha fazlasını geri almak için onlara eziyet vererek nikâhınız altında tutmaya çalışmayın! Yâni sizden kurtulmak için mehirlerini ya da daha fazlasını size vermek mecburiyetinde tutmayın onları! Bu doğru değildir, buyuruluyor. Aslında birine verilen hediyenin geri alınmaya kalkılması çirkin bir şeydir. Allah’ın Rasûlü bunu yapan kişiyi kustuğunu yalamaya çalışan kişiye benzetmiştir. Bilhassa bir zamanlar birbirlerine katılıp karışmış karı kocanın daha önce birbirlerine verdiği hediyeleri geri istemeleri gerçekten çok utanç verici bir şeydir. "Eğer siz de onların Allah’ın emirlerini yerine getiremeyeceklerinden korkarsanız, kadının ayrılmak için fidye vermesinde ikisine de günah yoktur." Bu boşama isteğinin koca tarafından gerçekleştirildiği zaman böyledir. Ancak boşanma isteği kadın tarafından gerçekleşmiş ve erkek olarak siz ona eziyet vermediğiniz halde, ayrılmak için kadın size işkence çektirmeye başlamışsa veya size itaat etmiyorsa ve bu evliliği devam ettirmek her iki taraf için de günaha sebep olacak noktaya gel-mişse, o zaman boşanma karşılığında kadınlarınızın vermiş olduğu malları almanızda bir sakınca yoktur. Aksine birbirleriyle geçineme-dikleri bir durumda kadının kendisini boşaması için kocasına bir şeyler vermesi de caizdir. Kadının isteğine dayanan bu tür boşanmalarda koca hem karısına verdiği mehri alabildiği gibi daha fazlasını da alması mümkündür. Sabit Bin Kaysın hanımı Allah’ın Resûlü’ne gelerek: "Ey Allah’ın Rasûlü, kocamla bir arada hayat sürmem mümkün değil! Allah’a yemin ederim ki, onun ne ahlâkını ne de dinini beğenmiyor değilim. Fakat İslâm’dan sonra küfre dönmek ve kâfir olmak da istemiyorum! Evimin bahçesinden kocamın bir kaç kişiyle gelmekte olduğunu gördüm! Onlar içinde kocamı rengi en siyah, boyu en kısa ve yüzünü de en çirkin olarak gördüm! Onu bir türlü sevemedim!" dedi. Bu sırada karısının bu sözlerini dinleyen Sabit Bin Kays: "Ya Rasûlallah! ben malımın en iyisi olan bahçemi mehir olarak ona verdim! Eğer beni istemiyorsa bahçemi geri versin, ben de onu boşayayım!" dedi. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü o kadına şöyle buyurdu: "Kocanın dediklerine ne dersin? " Kadın evet daha fazlasını da veririm! deyince Allah’ın Rasûlü ikisini birbirinden ayırdı." (Buhârî, Nesei) Eğer böyle bir kadın kocasına belli bir fidye vererek onu kendini boşamaya ikna ederse, bunun adına İslâm fıkhında hulû denir. Ve kocanın razı olması şartıyla bu boşanma geçerlidir. "Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Onları aşmayın! Her kim de Allah’ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir." Bunlar Allah’ın hudududur. Rabbimiz aynı sûrenin orucu anlatan bölümünde de; “işte bunlar Allah’ın sınırlarıdır! Sakın onlara yaklaşmayın!” deniliyordu. Burada da boşanmadan sonra aynı ifade kullanılıyor. Birincide yaklaşmaktan men ediliyor, ikincisinde de bu sınırları aşmaktan men ediliyor. Rabbimiz yarattığı insanın nasıl hareket etmesi gerektiğini, her alanda neler yapması gerektiğini açık açık kitabında bildirmiştir. İşte insanlar Allah’ın istediği gibi hareket ederler, hayatlarını vahiy kaynaklı düzenlerlerse çok rahat ederler. Ama Allah’ın kendileri için belirlediği bu sınırların ötesine veya berisine aşmaya başladılar mı, hem kendilerine hem de çevrelerine zulmetmeye başlamışlar hem ferdi hayatlarını, hem de toplumsal hayatlarını yaşanmaz bir azap haline getirmişler demektir. Sûrenin geriye kalan âyetlerini tanıyabilmek için 3. ciltte buluşmak üzere velhamdü lillahi Rabbil’ âlemin. İKİNCİ CİLDİN SONU
230:"Eğer koca karısını (ikinci talâktan sonra) bir kere daha boşarsa, ondan sonra artık kadın başka bir kocaya varmadıkça ilk kocasına helâl olmaz. Eğer ikinci koca onu boşarsa Allah’ın emirlerini yerine getirebileceklerine ümit var oldukları sürece birbirlerine dönmelerinde ikisine de günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Onları anlayan bir kavme beyan eder." Bir koca, karısını üç talâkla boşadığı zaman beynûnet-i kübra ile boşanmış olur ki, artık kocanın bu kadınla tekrar bir araya gelebilmesi için kadının normal olarak başka bir erkekle evlenmesi ve evlendiği bu ikinci kocasıyla cima yaptıktan sonra ondan da boşanmış olması icap etmektedir. Âyet-i kerîmede geçen "Başka bir erkekle evlenmesi" ifadesinden kasıt, bizzat onunla cima yapmasıdır. Hattâ Allah’ın Rasûlü az evvel ifade etmeye çalıştığım gibi şöyle buyurur: "O kocan senin balcağızından sen de onun balcağızından istifade etmeden bu olmaz" buyurmuştu. (Buhârî, Talak 4) Böyle kocasından boşanmış bir kadını, tekrar boşandığı kocasına döndürebilmek için akid yapıp onunla evlenen ve de ona dokunmadan boşayan erkeklere de bunu yaptıran kocaya da Rasulullah lânet eder. Her iki taraf da haram işlemiştir. İslâm’da böyle bir şey yoktur. Bunun adına nikâh değil zina denir. Allah’ın Rasûlü bu haramı işleyen erkeklere ödünç teke ismini vermektedir. "Size ödünç teke hakkında haber vereyim mi?" Ashâb; evet ya Rasûlallah dediler. Allah’ın Rasûlü: "İşte o eski kocasına dönmesi için kadınla evlenen kişidir. Allah ona da kendisiyle nikâh yaptırana da lânet etsin." buyurur. (İbni Mâce) Böyle kocası tarafından üç talâkla boşanmış bir kadın, normal olarak başka bir erkekle bir evlilik yaşadıktan sonra bu ikinci kocadan da boşanırsa tekrar yeni bir mehir ve yeniden bir nikâhla eski kocasına dönebilir. Toplumda hullecilik diye bilinen hadisenin İslâm’la uzak ve yakından bir ilgisi yoktur. Kadın normal bir evlilik geçirip o ikinci kocası ölüp ya da boşanmış olmalı ki birinci kocasına dönebilsin. "Eğer ikinci koca onu boşarsa Allah’ın emirlerini yerine getirebileceklerine ümit var oldukları sürece birbirlerine dönmelerinde ikisine de günah yoktur." "İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Onları anlayan bir kavme beyan eder."
231:"Kadınları boşadınız da iddetlerini tamamladılar mı artık onları ya iyilikle tutun, yahut iyilikle salın! Lâkin haklarını ihlâl edip onlara zarar vermek için onları yanınızda tutmayın. Kim böyle yaparsa artık o kendine zulmetmiş olur. Allah’ın âyetlerini oyun konusu edinmeyin. Ve Allah’ın size verdiği nîmeti ve size öğüt olsun diye indirdiği kitabı ve hikmeti anın. Allah size böylece nasihat ediyor. Allah konusunda muttaki davranın ve bilin ki, Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” Bu âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki Rabbimiz; ric'i talâkla yâni tek talâkla kadınlarınızı boşadığınız zaman iddet süresi bitmeden der-hal kadınlarınıza dönüp onları güzel bir şekilde yanınızda tutun. Değilse yine maruf bir şekilde onları salıverin. Yâni onlardan mal aparmak, ya da onlara zarar vermek, intikam almak için onları tutmaya kalkmayın. Eğer gerçekten onlarla geçinmeye ve anlaşmaya yüzünüzün olmadığı konusunda kesin bir kanaat hâsıl olmuşsa, güzelce onları salıverin de onlar da siz de kurtulmuş olun. "Lâkin haklarını ihlâl edip onlara zarar vermek için onları yanınızda tutmayın. Kim böyle yaparsa, artık o kendine zulmetmiş olur." Evet, onlara zulmetmeyeceğiz. Zalimce onları yanımızda tutmayacağız. Çünkü unutmayalım ki böyle kadınlara zulmedenler aslın da kendi kendilerine zulmediyorlar, kendi geleceklerini berbat ediyorlar demektir. Çünkü hem o zulmettiği kadın kendi din kardeşidir, yani kendisinden bir parçadır, hem de kendi âhiretinin mahfına sebeptir. "Allah’ın âyetlerini oyun konusu edinmeyin. Ve Allah’ın size verdiği nîmeti ve size öğüt olsun diye indirdiği kitabı ve hikmeti anın. Yolunuzu Allah’la bulun. Bilesiniz ki Allah her şeyi bilendir" Buyuruyor ki Rabbimiz; Allah’ın âyetlerini oyun konusu yapmaya kalkmayın. Allah’ın âyetlerini alaya almayın. Allah’ın âyetlerini kendi zevklerinizi tatmine imkân verecek şekilde oyun ve eğlence yerine koymayın. Allah’ın âyetleriyle dalga geçmeye kalkmayın diyor Rabbimiz. Deniliyor ki; kimileri boşama ve köle azadı yapar, sonra da: "Canım ben şaka yaptım!" dermiş. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuştur. Allah’ın Rasûlü de bir hadislerinde şöyle buyurur: "Üç şeyin ciddisi de ciddidir, şakası da ciddidir. Nikâh, boşama, ve köle âzâd etmek." (Ebu Dâvûd Talâk 9) Ey müslümanlar, bu konularda işi hafife almaktan son derece sakının! Allah’ın âyetlerini oyun ve oyuncak haline getirmeyin! Allah’ın sizleri sorumluluk yüklenecek konuma getirdiğini asla unutmayın! O size kitap vermiş, size hikmeti öğretmiş, sizi bütün milletlere önderler kılmış, vasat ümmet yapmış, denge unsuru yapmış, yâni sapıkların sapıklık noktalarını sizin şahsınızda görebilmeleri, bilebilmeleri için sizi denge unsuru bir ümmet yapmıştır. Bu sebeple sizin örnek yaşayışlarınızla tüm dünya insanlığına örnek olmanız gerekirken, böyle kendi kendinize evlerinizde bozuk düzen bir hayat sürmeniz yakışmaz.
232:"Kadınları boşadığınızda iddetlerini bitirdiler mi, aralarında iyilikle anlaştıkları müddetçe kendilerini kocalarına nikâhlamalarına engel olmayın!" Bu sizden Allah’a ve âhiret gününe inananlara verilen bir öğüttür. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz." Burada velâyetleri altındaki kadınlara kocalarına dönme izni vermeyen, ya da kadınların kocalarına dönmelerini engelleyen velilere seslenilmektedir. Deniliyor ki, ey veliler! Velâyetiniz altında bulunan kadınları kocalarına dönmekten engellemeyin! Eğer bir koca, karısını ric'i bir talâkla boşamış, yâni bir veya iki talâkla boşamış ve iddetin bitiminde her ikisi de birbirlerine dönmek isterlerse, yeniden evliliği devam ettirme kararı almışlarsa, kadının akrabaları onun tekrar kocasına dönmemesi konusunda baskı yapmasınlar, engellemesinler diyor Rabbimiz. Eğer kocalarına dönmek istiyorlarsa, eğer kocalarıyla anlaşabiliyorlarsa onlara yasak koymayın, engel olmayın. Git! Gitme! Gel! Gelme! demeyin eğer tekrar kocalarına dönmek istiyorlarsa. Buna hiçbir babanın ve ananın hakkı yoktur. Ama günümüzde kimi babalar ve analar oğullarına: "Eğer bunu boşamazsan sana hakkımı helâl etmeyeceğim!" gibi sözlerle veya kızına: "Eğer bu kocana tekrar dönersen seninle hiç konuşmayacağım!" gibi İslâm dışı tavırlarla Allah’ın âyetlerini çiğnemektedirler. Halbuki Allah diyor ki; yapmayın bunu! Engellemeyin anlaşabilen insanları! diyor. Bakın âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi olarak şu hadise anlatılır: Sahabeden Ma'kıl Bin Yesar (r.a.) der ki: "Kız kardeşim Cümeyli bir kişiyle evlendirmiştim. Fakat bu adam kız kardeşimi boşadı. İddeti bittikten sonra gelip kardeşimi istedi. Ben ona dedim ki: Sana vaktiyle kardeşimi vermiş, sana yatak arkadaşı yapmış, onu sana ikram etmiştim. Fakat sen nankörlük edip onu boşadın. Şimdi de utanmadan gelmiş benden onu istiyorsun. Hayır! Onu sana geri vermeyeceğim!" dedim. Bunun üzerine Rabbim bu âyet-i kerîmeyi inzal buyurdu. "Kadınları boşadığınız vakit onlar iddetlerini bitirdiklerinde aralarında güzelce anlaştıkları takdirde (Ey veliler!) onların (Eski) kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın!" buyurunca Rabbimiz, ben Rasulullah’a dedim ki: "Ya Ra-sûlallah! Şimdi ben ne yapayım? Benim durumum ne olacak? Allah’ın Rasûlü buyurdu ki: "Kardeşini eski kocasına nikâhla!" (Buhârî, Müslim, Tirmizî) Allah’a ve âhiret gününe inanan mü'minler ancak bu hükümle amel ederler. Allah’ın bu hükmünü bile bile yuva bozmadan yana olmazlar. Çünkü Allah diyor ki; bu hükme uymanız hem sizin için hem de karı koca için daha hayırlıdır. Ve bu durum sizi günah pisliklerinden temizleyecektir, arındıracaktır. Şüphesiz ki Rabbimiz, hem dünya hem âhiret hususunda kulları için nelerin hayırlı olduğunu en iyi bilendir. Sizi sizden çok düşünendir. Eğer dünyada da âhirette de huzurlu olmak istiyorsanız, Allah’ın hükümlerine tabi olun!
233:"Emzirmeyi tamamlatmak isteyenler için anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Onların (annelerin) yiyeceği ve giyeceği örfe uygun şekilde babaya aittir. Hiç kimse gücünün üstünde bir şeyden sorumlu tutulamaz. Ne anne, ne de baba çocuğu yüzünden zarara sokulmasın! Mîrasçıya düşen de bunun gibidir. Eğer (ana ve baba) kendi aralarında anlaşıp danışarak (iki sene dolmadan) çocuğu memeden esmek isterlerse, ikisine de bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı (başka bir kadına) emzirtmek isterseniz, vereceğiniz (emzirme ücretini) güzelce teslim etmek şartıyla bunu yapmanızda bir günah yoktur. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah ne yaparsanız görmektedir." Âyet-i kerîmede çocuklarını emzirmekle mükellef olan annele-rin kimler olduğu konusunda ihtilâf vardır. Kimilerine göre burada kastedilen anneler boşanmış olan annelerdir. Eğer burada anlatılan anneler boşanmış anneler olmasaydı, Rabbimiz onların yiyecek ve giyeceklerinin babaya ait olduğunu zikretmezdi. Çünkü evli kadınların yiyecek ve giyecekleri zaten kocaya aittir. Öyleyse boşanan kadınların emzirdikleri çocukları varsa, o zaman onların yiyecek ve giyecekleri kocaya aittir. Kimi âlimlere göre de buradaki annelerden kasıt bütün annelerdir. Çünkü ifade geneldir. Âyet-i kerîmedeki "Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler" Emir anlamına bir haberdir. Yâni Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirsinler! diyor Rabbimiz. Çocuğunu emzirme, kadının diyâneten görevidir. Günümüzde kimi feminist müslümanlar, ya da feministler karşısında savunabile-cek din bilgisinden mahrum oldukları için eziklik duyan kimi Müslümanlar, efendim kadınlar çocuklarını emzirmek zorunda değildir gibi fetvalar üretmektedirler. Halbuki çocuğunu emzirmek, kadınların görevidir. Ama eğer o kadının kocası bir süt anne bulmuşsa, o zaman bu kadın için bu konuda görevsizlik hakkı doğmuştur. Kocası tarafından süt anne bulun-muş bir kadın, çocuğunu emzirmek zorunda değildir. Yâni bir kadın aslında çocuğunu emzirmek zorundadır. Bu onun görevidir. Allah ona bu görevi vermiştir. Evet, öyle bir görev ki, yapmamaya imkân var. Kocası razı olur da bir süt anne bulursa sen niye kendi çocuğunu emzirmedin diye suçlu konumuna düşmüyor o kadın. Ama kocası böyle bir süt anne bulmaz da sen emzireceksin dedi mi, canı isterse emzirecektir onu. Buna diyâneten görev denir. Meselâ kocanın babasına anasına bakmak da böyledir. Kadın bu konuda da diyâneten görevlidir. Eğer kocasının babası ve anası bakıma muhtaçsa ve kocası da karısına benim babama ve anama bakacaksın demişse, kadın onlara bakmak zorundadır. Ama kocası babama anama bakmak zorunda değilsin demişse, o zaman bu kadın onlara kendiliğinden bakmak zorunda değildir. Yâni kocanın bu sözüyle otomatikman kadının sorumluluğu düşmüş olacaktır. Yâni bu konuda niye onlara bakmadın diye Allah ondan bir hesap sormayacaktır. Ama kocası bunlara bakacaksın dedi mi, bakmak zorundadır. Bakmazsa bu kadın isyankardır, nâşizedir, dayağı hak edendir. Meselâ ben gece saat ikide içinizden birinin evine gelsem. Kocası hanımını uyandıracak ve yemek hazırlatacak. Kadının: "Ya bana ne? Elin adamına şu saatten sonra yemek hazırlamak zorunda mıyım?" demeye hakkı yoktur. Şimdi gece o saatte kalkıp yemek hazırlayan bu kadın kime hazırlıyor bu yemeği? Bana mı yoksa kocasına mı? Kocasına hazırlıyor değil mi? Kocası dedi çünkü. İşte bu onun kocasına bir görevidir. Ama kocası ona böyle bir şey demezse, bu kadın bana yemek hazırlamak zorunda değildir. Yâni kocası ondan böyle bir şey istemediği halde: "Ya evimize kadar gelmiş, misafir, işte ayıp olur misafire yemek ikram edelim!" demeye de hakkı yoktur kadının. Ama kocası ondan bunu istediği anda nasıl ki kocasının arzusu olarak bana yemek hazırlamak zorundaysa, aynen bunun gibi kocası istediği zaman hem çocuklarını emzirmek, hem de kocanın babasına anasına bakmak zorundadır. Bu onun diyâneten görevidir. Ama kocası onun üzerinden bu tür sorumluluklarını kaldırdığı andan itibaren onun bu sorumlulukları kalkmış demektir. Evet Rabbimiz buyuruyor ki; anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. "Onların (annelerin) yiyeceği ve giyeceği örfe uygun şekilde babaya aittir. Hiç kimse gücünün üstünde bir şeyden sorumlu tutulamaz." Babanın anne ve çocuğunun maişetini ve giyimini kendi imkânlarına göre, kendi gücüne göre temin etmesi üzerine farzdır. Gerek evli olduğu hanımı ve çocuğunun maişeti, gerekse boşadığı hanımı, onun çocuğunu emzirdiği sürece maişetini temin etmek kocaya aittir. Müslim’in rivâyetinde bir kadın Allah’ın Resûlüne gelerek: "Ey Allah’ın Rasûlü kocam cimri bir adamdır, bana ve çocuklarıma harca-mıyor. Geçinebilmek için haberi yokken onun malından alabilir miyim? Böyle yaptığım zaman bana bir günah var mıdır?" diye sordu. Bu, aslında bir kadının kocasının bir sırrını deşifre etmektir. Yâni gıyabında kocasının guybetini yapmaktır ve böyle bir davranış caiz değildir. Ama bir fetva almak niyetiyle söylenmişse caizdir. Gıybetin caiz olduğu yerlerden birisi de işte burasıdır. Bir kişi mahkemede, kadı karşısında hakkını savunabilmek için, kadıyı ikna edebilmek için veya br âlimden fetva alabilmek için karşısındaki davalısının normalde sır olan bir kısım durumlarını deşifre edebilir. İşte bakın normal bir durumda bir kadının söylemesi caiz olmayan bir sırrını deşifre ediyor ve kocam cimridir, bana ve çocuklarına harcama yapmıyor diyor. Bunun üzerine onun harcamaları ve imkânları konusunda ikna olabilmek için sorular soran Allah’ın Rasûlü şöyle buyurdu: "Örfe uygun olarak sana ve çocuklarına yetecek kadar almanda bir günah yoktur." (Müslim) Kadın, kocasının ve çocuklarının maişetini temin etmek için kendi malından harcamak zorunda değildir. Ama böyle bir şey yaparsa bu kadın infak ediyor demektir. Allah’ın Rasûlü Buhârî’deki bir hadislerinde Ümmü Seleme’ye: "Eğer onlara bir şeyler harcarsan o senin için bir ecirdir" buyurdu. "Ne anne, ne de baba çocuğu yüzünden zarara sokulmasın!" Yâni çocuk yüzünden anne de baba da zarara uğratılmamalıdır. Baba annenin duygusunu, yavrusuna karşı şefkatini istismar ederek onu ücretsiz emzirmesi konusunda kötüye kullanarak zarar vermemelidir. Ya da çocuğu emzirmek annenin hakkı iken onu alıp başka bir kadına emzirmesi için vermemelidir. Anne de babanın o andaki çaresizliğini kötüye kullanarak çocuğu konusunda aşırı şekilde babanın omuzuna binmemelidir. Babanın zaafını kullanarak emzirmeye karşılık ondan çok fazla para istemeye kalkmamalıdır. "Mîrasçıya düşen de bunun gibidir." Yâni eğer çocuğun babası yaşıyorsa durum böyle olduğu gibi, eğer çocuğun babası ölmüşse o zaman ölen babanın en yakın mîrasçısı babanın görevini üzerine alacak annenin ve çocuğun zarar görmesi önlenecektir. "Eğer (ana ve baba) kendi aralarında anlaşıp danışarak (iki sene dolmadan) çocuğu memeden kesmek isterlerse, ikisine de bir günah yoktur." Rabbimiz çocuğun emzirilmesi konusunda iki yıl tayin buyur-muştu ancak bunu şart koşmamıştır. Karı koca aralarında anlaşırlar-sa çocuğa zarar vermemek kayd u şartıyla emzirme müddetini iki yıldan aşağıya indirebilirler. "Eğer çocuklarınızı (başka bir kadına) emzirtmek isterseniz, vereceğiniz (emzirme ücretini) güzelce teslim etmek şartıyla bunu yapmanızda bir günah yoktur." Eğer babanın durumu müsait ve bir süt anne bulup ona bunun karşılığını ödemeye karar vermişse, çocuğun süt anne tarafından em-zirilmesinde bir sakınca yoktur. Böyle bir durumda kadının emzirme sorumluluğu kalkmıştır. "Allah’tan korkun ve bilin ki Allah ne yaparsanız görmektedir." Evet, bütün bu anlatılanlarla Allah size yol gösteriyor. Sizler bütün bu konularda Allah’ın gösterdiği biçimde hareket edin. Yolunuzu Allah’la bulun, muttaki olun. Rabbinize karşı sorumluluklarınızın bilincinde olun. Yaptıklarınızı O’nun adına ve O’nun beğeneceği şekilde yapın. Tüm hayatınızı sadece O’nun beğenisine sunun. Unutmayın ki O Allah yaptıklarınızın tümünü görüp gözetmektedir.
234:"Sizden ölenlerin geriye bıraktıkları zevceleri, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler (beklesinler). İşte (o kadınlar) iddetlerinin sonuna ulaştıklarında artık kendileri hakkında iyilikle (şeriatın uygun gördüğü şekilde) yaptıkları işlerden dolayı size bir günah yoktur. Ve Allah ne işlerseniz hepsinden haberdardır." Sizden ölenlerin geriye bıraktığı hanımları dört ay on gün beklerler. Daha önceki âyet-i kerîmesinde Rabbimiz, boşanan kadınların iddetini anlatmıştı. Burada da kocası ölen kadınların iddetini anlatıyor. Kocası ölen kadınlar dört ay on gün beklemek zorundadırlar. Bu süre içinde başka bir kocaya varamazlar, süslenemezler, takı takamazlar, kendilerini ortaya koyup arz edemezler. Hattâ Buhârî ve Müslim’in birlikte rivâyet ettikleri bir hadislerinde Allah’ın Rasulü; kocası ölüp de iddet bekleyen bir kadına, gözlerinde rahatsızlık bulunduğu halde sürme çekmeyi yasaklamıştır. Bu durumda kadınlar bir görüşe göre iddet dönemini kocasının evinde geçirmelidir. Hz. Ayşe, Hz. Ali ve İbni Abbas da kadın istediği yerde bu iddetini doldurabilir demişlerdir. Bunun adına yas tutma da denmiş. İslâm’a göre yas tutan kadın yıkanabilir, ihtiyaçlarını gidermek için gündüz evinden dışarı çıkabilir. Fakat gece olunca bu kadın iddet beklediği evine dönmek zorundadır başka bir evde geceleyemez. Evet, kocaları ölen kadınlar ancak dört ay on gün yas tutarlar. Kadınların bu dönem içinde yas tutmaları farzdır. Çünkü Rab-bimiz bu âyetin sonunda iddetleri bittikten sonra süslenmelerinde, koku sürüp güzel elbise giymelerinde evlenmek istemelerinde bir günah olmadığını anlatmaktadır. Demek ki yas tutma döneminde bunların günah olduğu anlaşılıyor. Kadının kocasının dışında ölenler için üç günden fazla yas tutması yasaklanmıştır. Ancak kocaları ölüp de dört ay on gün beklemek zorunda olan kadınlar hamile olmayan kadınlardır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi hamile olan kadınların iddeti hamlini vaz etme süresidir. Hamlini vaz eder etmez bu kadınların id-deti bitmiş demektir. Nitekim kocası vefat ettikten on beş gün sonra doğum yapan bir kadına Allah’ın Rasûlü istediği takdirde kocaya varabileceği iznini vermiştir. "Sen doğurduğun zaman iddetin bitmiştir. İstersen evlenebilirsin." buyurmuştur. (Buhârî, Müslim, Ebu Dâvûd, Nesâî) Kocaları ölen kadınlar bu iddet süreleri içinde hem Rahimlerini temizlemiş olurlar, hem kocalarının hatıralarına saygılı olduklarını ortaya korlar, kocalarının hatıralarını çiğnemezler, hem de kocaları ölür ölmez hemen o evden ayrılarak kocasının ailesini de yaralamazlar. Bu âyet gelmeden önce İslâm’ın ilk dönemlerinde, kocası ölen kadının iddeti bir yıldı. Cahiliye dönemindeyse kocası ölen kadınların durumu içler acısıydı. Kocası ölen kadınlar küçük, karanlık ve pis bir odaya kapatılır, eski elbise giyer, koku sürünmez hattâ bir sene boyunca hiç yıkanmadan bekletilirdi. Bir sene bittikten sonra da eline hayvan pisliği verilir ve bunu yüzüne gözüne sürmeye zorlanırdı. İslâm bunların hepsini men ederek sadece kadının dört ay on gün iddet beklemesini emretti. "O kadınlar iddetlerinin sonuna ulaştıklarında, kendileri hakkında iyilikle (şeriatın uygun gördüğü şekilde) yaptıkları işlerden dolayı artık size bir günah yoktur." Yâni iddetlerini doldurduktan sonra iddet esnasındaki yasaklar bitmiştir. Allah’ın istediği, şeriatın izin verdiği kadarıyla süslenmeleri, koku sürmeleri, sürme çekmeleri, kendileriyle evlenmek isteyenlerin karşısına çıkmaları mubah kılınmıştır. Bunda herhangi bir günah yoktur. Bundan velilerin velâyeti altındakilerden sorumluluğunu da anlıyoruz. Çocuklarını Allah’ın istediği biçimde yetiştirmeyenlerin günahkâr olduklarını, bu vebalin onlar üzerinde olduğunu anlıyoruz.
235: "İddet bekleyen kadınları nikâhlamak istediğinizi ima yoluyla onlara bildirmenizde veya böyle bir arzuyu kalplerinizde saklamanızda üzerinize bir günah yoktur. Allah biliyor ki muhakkak siz onları ilerde anacak-sınız. Ama maruf (meşru) bir söz söylemenin dışında gizlice onlarla sözleşmeyin. Farz olan iddet bitinceye kadar da nikâh akdine azmetmeyin. Allah’ın kalplerinizde olanı bildiğini bilin. Ve ondan sakının ve bilin ki şüphesiz Allah bağışlayandır, Halîmdir." Rabbimiz bu âyet-i kerîmesinde, kocası ölüp de iddet bekleyen veya kocası kendisini üç talâkla boşadığı için iddet bekleyen kadınlara açık olmamak şartıyla evlilik ima etmenin, çıtlatmanın veya bu düşünceyi kalpten geçirmenin haram olmadığını anlatıyor. İnsan kocası ölmüş iddet bekleyen veya boşanmış, iddet bekleyen bir kadınla evlenmeyi düşünebilir. Bu evliliğe zemin hazırlamak üzere henüz kadının iddeti bitmeden bu düşünceyi içinde saklaması caiz olduğu gibi, üstü kapalı olarak bu düşüncesini kadına çıtlatması da caizdir. "Sen saliha bir kadınsın!" Ben saliha bir kadınla evlenmek istiyorum!" "Ben seni beğeniyorum!" Sen iyi bir kadınsın!" "Ben evlenmek istiyorum!" "Üzülme! Yakında Allah sana iyi bir eş nasip edecektir!" Veya kadının velisine "Benim haberim olmadan onu başkasıyla evlendirmeyin!" gibi imalı sözlerle bunu ona çıtlatabilir, bunda bir günah yoktur. Ama başkalarının onunla evlenmelerine imkân bırakmayacak biçimde "Ben seninle evlenmek istiyorum!" demesi, açıkça ona evlilik teklif etmesi caiz değildir. "Allah biliyor ki, muhakkak siz onları ilerde anacaksınız. Ama maruf (meşru) bir söz söylemenin dışında gizlice onlarla sözleşmeyin. Farz olan iddet bitinceye ka-dar da nikâh akdine azmetmeyin. Allah’ın kalplerinizde olanı bildiğini bilin. Ve ondan sakının ve bilin ki şüphesiz Allah bağışlayandır, Halîmdir." Evet Allah biliyor ki, muhakkak siz onları hatırlayacaksınız. Yâ-ni sizlerin onlara evlenmek isteyeceğinizi, onlara duyduğunuz bu meyli mutlaka açığa vuracağınızı Allah bilmektedir. Tamam bunu içinizden geçirmeniz ya da ima yoluyla bu niyetinizi onlara çıtlatmanız normaldir, "kavlen marufa" yapmanız caizdir. Buradaki "Kavlen marufa" ifadesi evlenmeyi ima yoluyla arz etmek anlamınadır. Bu caizdir, ama "Benimle evlen!" "Benden başkasıyla evlenmeyeceğine dair bana söz ver!" gibi açıkça onlara evlilik teklif etmekten veya gizlice onlarla sözleşmekten sakının, çünkü bu haramdır diyor Rabbimiz. Âyet-i kerîmedeki "Gizlice onlarla sözleşmeyin." İfadesi hem zina yapmayı hem de açıkça onlara evlilik teklif etmeyi veya id-det bitmeden nikâh yapmayı ihtiva etmektedir. Buna göre boşanmış, yahut kocası ölmüş ve iddet bekleyen kadınla iddet süresi dolmadan yapılan nikâh akdi fasittir, geçersizdir. Hattâ bunun haram olduğunu bile bile yapan kişinin kâfir olacağını söylemişlerdir âlimlerimiz. "Ve bilin ki, Allah kalplerinizde olanı bilmektedir. Artık ondan sakının! Ve yine bilin ki, şüphesiz Allah Ğa-fûr’dur, Halîmdir." Bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz, kalplerden geçirilenleri bil-diğini ve Allah’ın kalplerden geçirilmesini istemediği şeylerin kalplerde bulundurulmaması gerektiğini anlatıyor. Eğer Allah’ın razı olmayacağı şeyleri kalplerinizden geçirmiş-seniz, hemen Allah’a tevbe edin ve ondan bağışlanma dileyin. Kalplerden geçirilmeye Allah’ın izin verdiği, ama pratiğe dökülmesini yasakladığı şeyleri yapmaktan sakının. Ve bilesiniz ki, Allah ğafur ve Halîmdir. Günah işleyip de hemen ondan tevbe eden kullarını bağışlayan ve onların hatalarını, kusurlarını örtendir. Bir de işlenen günahlar karşısında hemen acele etmeyip tevbe etme imkânı tanıyandır, Halîmdir Allah.
236:"Kendileriyle temas etmeden veya kendilerine bir mehir tayin etmeden evlendiğiniz kadınları boşamanızda size bir günah yoktur. (Ancak şu kadar var ki) zengin olanınız durumuna göre, darda olanınız da durumuna göre örfe uygun bir şekilde onlara mut'a vermesi gerekir. Bu muhsinler üzerine bir haktır." Âyet-i kerîmenin nüzul sebebiyle alâkalı Kurtubî tefsirinde şöyle bir hadise anlatılır: Ensâr’dan birisi bir kadınla evlendi. Sonra henüz mehir tayin etmeden ve o kadınla cima yapmadan onu boşadı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Allah’ın Rasûlü buyurdu ki: "Başına örttüğün şey bile olsa mut'a olarak onu o kadına ver!" (Kurtubî tefsiri) Âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki; sadece şehvetini tatmin için kadınlarla evlenmeyi, sonra da onları boşamayı İslâm haram kılmaktadır. Ama nikâh akdi yaptıktan sonra henüz kadınla cima yapmadan, mehir de tayin etmeden onunla evlenmeyi dini ve maslahatı için uygun görmeyen kişinin onu boşamasında bir günah yoktur. Nitekim Allah’ın Rasûlü kendisine nikâhladığı ve gerdeğe gireceği karısı Bint’ül Cüne Rasulullah’a: "Senden Allah’a sığınırım!" dediği için Rasulul-lah’ın da: "Benden çok büyük bir zata sığındın. Ailenin yanı-na dön!" diyerek onu boşadığını Buhârî ve Müslim bize anlatmaktadır. Âyet-i kerîmede: _«8 «š³@«K¬±X7! vB²TÅV«0 ²–Ë! ²vU²[«V«2 «ƒ@«X%ž¸ ®}«N<¬I«4 ÅwZ«7 ²~Y/¬I²S«# —Ï! Åw;YÇK«W«# ²v«7 "Mehir tayin etmeden evlendiğiniz kadınları boşamanızda size bir günah yoktur." İfadesinden anlıyoruz ki, mehir tayin edilmeden de nikâh caizdir. Yâni mehir nikâh akdinden sonra da tayin edilebilir. Âyet-i kerîmede geçen "Mut'a" erkeğin mehir tayin etmeden ve kendisiyle cinsi münâsebette bulunmadan boşadığı karısına onun üzüntüsünü ve sıkıntısını gidermek için vereceği bir ikramdır. Para, mal, elbise vs gibi. Ancak bunun belli bir miktarı yoktur. Bu kocanın takdirine bırakılmıştır. "Bu muhsinler üzerine bir haktır." diyor Rabbimiz. Bu ifadeden bunun farz olduğunu söyleyenler çoğunluktadır. Demek ki boşanan kadınları dört durumda değerlendirebiliriz: 1- Kendisiyle zifafa girilmiş ve mehir takdir edilmiş olan kadın-lar. Bu kadınların hükmü daha önce geçti. En küçük bir haksızlığa meydan verilmeden bu kadınların mehirlerinin kendilerine ödenmesi gerektiğini Rabbimiz sûrede anlatmıştı. (Bakara: 2/228-229) 2- Kendisiyle zifafa girilmiş olup ama henüz mehir takdir edilmemiş iken boşanan kadınlar. Bunlar için de mehri misil gerekmektedir. Yâni emsaline ödenen mehirin aynısının bu kadına ödenmesi gerektiğini Rabbimiz bildiriyor. Bununla ilgili açıklama ilerde gelecektir. Nisâ sûresinin 24. âyet-i kerîmesinde: "O halde onlardan hangisiyle faydalandıysanız (cima yaptıysanız) ücretlerini takdir edildiği şekilde verin." (Nisâ 24) Aynen bunun gibi kendisiyle zifafa girilmeden ve kendisine mehir de tayin edilmeden kocası ölen bir kadın da kendisine denk olan kadınların aldığı mehir kadar bir mehir almakla birlikte, ölen kocasının mîrasından da pay alır. 3- Üçüncüsü kendisiyle zifafa girilmemiş ve mehir de tayin edilmemiş oldukları halde boşanan kadınlardır ki; şu anda tanımaya çalıştığımız âyet de bunu anlatıyor. Maruf ölçüler içinde kocanın mad-dî durumuna göre böyle kadınlara mut'a verilmelidir. Ayrıca böyle zifafa girilmeden boşanmış kadınlar için bir iddet beklemek de söz konusu değildir: “Ey İnananlar! Mü'min kadınlarla nikâhlanıp, onları, temasta bulunmadan boşadığınızda, artık onlar için size iddet saymaya lüzum yoktur. Kendilerine bağışta bulunarak onları güzellikle serbest bırakın.” (Ahzâb 49) Âyetiyle açıklanmıştır. 4- Dördüncüsü de:
237:"Onlara mehir tayin ettiğiniz halde dokunmadan boşarsanız, o zaman tayin ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır. Ancak kadının kendisi yahut nikâh akdi elinde bulunan velisi bunu bağışlarsa mehir gerekmez. Sizin bağışlamanız takvaya daha yakındır. Aranızdaki iyiliği de unutmayın. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı görendir." Âyet-i kerîmede Rabbimiz nikâh akdi esnasında mehir tayin edilmiş, ama henüz zifafa girilmeden boşanan kadınlara tayin edilen mehirin yarısının verilmesi gerektiğini anlatır. Eğer kendisiyle nikâh yapılmış, ama gerdeğe girilmeden boşanan kadın kendisine terettüp eden bu mehri bağışlarsa, almaktan vazgeçerse o zaman bu mehir düşer. Âyet-i kerîmedeki nikâh akdi elinde olan kişiden kimlerin kastedildiği konusunda değişik görüşler vardır. 1- İmam Ebu Hanife ve İmam Şafiî’ye göre bu nikâh akdi elinde olandan kasıt, bu kadını boşayan koca demektir. Öyleyse nikâh akdi elinde olan kişi affederse ifadesinin anlamı şöyle olacaktır: Kocası mehirin diğer yarısını da affeder ve tamamını vermek isterse bu müstesna olacaktır. Bu durumda boşanan kadın, kendisine Rabbimizin tayin buyurduğu bu mehrin yarısını kocasına bağışlayabileceği gibi kocası da öteki yarısını bağışlayıp mehrin tamamını boşadığı karısına verebilecektir. Rabbimiz bu beyaıyla her ikisine de birbirlerini kırıp dökmemek için, İslâm kardeşliğini zedelememeleri için iyi davranmayı, cömert davranmayı tavsiye ediyor. Çünkü İslâm kardeşliği karılık kocalıktan önceliklidir. Buna çok dikkat etmek gerekmektedir. Karı koca arasındaki evlilik ilişkisi bitmiş olsa da bu kardeşlik ilişkisi kıyamete kadar devam edecektir. Her ikisi de yarın birlikte düşman karşısına çıkıp ci-had edecekler ve yine yarın cennette olacaklardır. 2- İkincisi buradaki "nikâh akdi elinde olan" dan kasıt, kadının velisidir. Bunu İmam Mâlik tercih etmiştir. Buna göre kadının velisi mehrin yarısını damadına bağışlayabilir. "Sizin affetmeniz (bağışlamanız), muhakkak ki takvaya daha yakındır. Aranızdaki iyiliği unutmayın. Muhakkak ki Allah yaptıklarınızı görendir.” Kadın ve erkekten her biri diğerini affedip iyilikte bulunursa, bu onlar için takvaya daha yakındır. Yâni kadın: "Nasıl olsa benimle zifafa girmedi" diyerek mehirin yarısını kocasına bağışlarsa, erkek de karısını teselli etmek için, gönlünü almak için diğer yarısını da affedip mehrin tamamını ona verirse işte bu her ikisi için de takvadır diyor Rabbimiz. Bir de aralarınızdaki iyilikleri unutmayın diyor Rabbimiz. Yâni boşandık diye birbirinizin düşmanı olmaya kalkmayın. İki aile birbirine düşman kesilmesin. Müslümanlar olarak, din kardeşleri olarak yine birbirinize dost kalın. Bakın Allah’ın Resûlüyle Hz. Zeynep evlendikten sonra, Hz. Zeyneb’in önceki kocası Zeyd’le Rasulullah’ın arasındaki dostluk aynen devam etmiştir. Muhakkak ki Allah yaptıklarınızı gören-dir. Eğer birbirinize iyilik yaparsanız Allah bunu görür ve size kat kat karşılığını öder; ama sizler birbirinize zulmetmeye kalkarsanız, Allah onu da görmektedir. Tabi bütün bu konularda Allah’ın istediği davranışları gerçek-leştirebilmek için de namazlarınızı muhafaza etmek zorundasınız. Yâni sürekli Allah’la diyaloglarınızı kesmemek zorundasınız. Namazla sürekli Allah’tan mesaj almak, sürekli O’nun huzurunda ve O’nun kontrolünde olduğunuzu hatırlamak zorundasınız. Değilse bütün bunları beceremezsiniz, dikkat edin ha! diye Rabbimiz yeniden namaza dikkat çekecek bu bölümde.
238:"Namazları ve bilhassa orta namazı (üzerine titizlikle düşerek) muhafaza edin! Ve Allah için kalkıp O’-na gönülden boyun eğiciler olarak divan durun! (kunutta bulunun)" Namazlarınızı muhafaza ediniz. Namazların muhafazası, tüm namazları vaktinde rükûn ve şartlarına riâyet ederek hiçbirini ihmal etmeden, Allah’ın istediği biçimde yerine getirmek demektir. Namazların muhafazası, namazla Allah’tan alınan mesajın muhafazası demektir. Namazla Allah’tan alınan mesajın, namaz sonrası hayata aktarılması ve sosyal hayatın bu mesajla düzenlenmesi demektir. İşte böyle namazlarınızı hiç ihmal etmeden muhafaza edin ve özellikle de orta namaza dikkat edin! "Salâtul vusta" Vüsta, evsad kelimesinin müennes ismi taf-dıylidir. Arapça’da bu kelime hem orta, hem de yüce, yüksek anlamlarına gelmektedir. Hem orta namaz, hem de bütün sıfatlarını havi olarak Allah’ın istediği biçimde kılınan namaz mânâsına gelmektedir. Bu namazın hangi namaz olduğu, şu bildiğimiz namazlardan birisi mi, yoksa bu namazlardan başka bir namaz mı olduğu konusunda kesin bir bilgi yoktur. Sahabeden çoğunun ifadesine ve dört mezhep imamının görüşüne göre bu namaz, ikindi namazıdır. Allah’ın Rasûlü Ah-zâb savaşı günü, kendilerini çok şiddetli bir biçimde sıkıştıran ve hattâ Müslümanlara ikindi namazı kılma imkânı bırakmayan müşriklere bedduada bulunmuştu: "Onlar bizi orta namaz olan ikindi namazından meşgul ettiler. Allah da onların evlerine ve kalplerine ateş doldursun!" diye bedduada bulunmuştur. (Beyhaki, Sünenü’l-Kübra 1/460) Yine Allah’ın Resûlü’nün Tirmizî’de: "Orta namaz, ikindi namazıdır." hadisini biliyoruz. Yine sahabeden kimileri bu orta namazın sabah namazı ol-duğunu söylemişlerdir. Kimileri bunun öğle namazı olduğunu, kimileri akşam, kimileri yatsı namazı olduğunu söylemişlerdir. Bu, beş vakit namazın tamamını içine alır diyenler de olmuş. Sahib-i tertip olmanın önemine dikkat çekiliyor diyenler olmuş. Cemaatla kılınan namazdır, Allah burada cemaata dikkat çekiyor diyenler olmuş. Cuma günü kılınan cuma namazıdır, korku namazıdır, vitir namazıdır, Kurban bayramı namazıdır, Ramazan bayramı namazıdır gibi pek çok görüşler serd edilmiştir bu konuda. Fakat tüm bu rivâyetler dikkatlice incelenirse Allahu âlem en uygunu bunun ikindi namazı olmasıdır. Çünkü bu konuda en güzeli Rasûl-i Ekrem’in beyanına uymaktır. İnsanlar için meşguliyetin en fazla olduğu dönem de ikindi dönemidir. Buna göre şöyle demek herhalde daha uygun olacaktır: Her şahıs için engellerin ve meşguliyetin çokluğu sebebiyle kılınması en zor ve geçirilmesi en çok ihtimal dahilinde olan namaz, onun için en faziletli namaz veya orta namazdır. Veya bu orta namaz açıkça belirtilmediğine göre mümin bütün namazlarını tam olarak muhafaza ederse, bu namazı da muhafaza etmiş olacaktır. Tıpkı Kadir Gecesini Rabbimizin gizli tuttuğu gibi. Kadir Gecesini yakalamak isteyen kişi Ramazanın son on gününü tamamen ibâdetle geçirmesi gerektiği gibi. Öyleyse tüm namazlar Allah’ın istediği biçimde muhafaza edilmeli ki, bu orta namaz da muhafaza edilmiş olsun. Evet, namazların tümünü muhafaza edin, özellikle de bu orta namaza çok dikkat edin! "Ve de Allah için kalkıp, divan durunuz. (Kunutta bulununuz)" Allah için kalkıp Allah huzurunda el pençe divan durunuz. "Ganitiyn" kelimesinin birkaç mânâsı vardır. 1- İtaat ediciler olarak Allah’ın huzurunda durun. 2- Konuşmadan ve namazı bozacak fiillerde bulunmadan huzurda durun. Ahmed İbni Hanbel’in Müsned’inde şu rivâyeti görüyoruz: Zeyd Bin Erkam diyor ki: "Habeşistan’a hicretten önce Allah’ın Rasûlü namazdayken biz ona selâm verirdik, o da bizim selâmımızı alıyordu. "Ve Allah’ın huzurunda huşu ile durun" âyeti nazil olmuş Habeşistan’dan dönüşümüzde tekrar ona namazda iken selâm verdik; fakat Allah’ın Rasûlü bizim selâmımızı almadı. Öyleyse bu âyetin mânâsı "Namazda konuşmayın!" demektir. 3- Huzû ve huşû içinde namaz kılın ve namazda dua edin demektir. "Kunûd" el pençe beklemek demektir. Emre hazır beklemek demektir. Ya Rabbi ben sana teslimim! Ben sana bağlıyım! Ne istersen iste! Ne emredersen emret! Ben senin emrini bekliyorum! Demektir. Kulluğu sadece Allah’a hasretme, şirkten kaçınma ve Allah’-tan başkalarını kesinlikle dinlemeyeceğini ortaya koymadır bu. Bir de bu: "Ve Allah için ganitiyn olarak ayakta durun!" Âyetinin mânâsı; namazda aldığınız mesajla hayatınızı ayakta tutun! Bu mesajla ayağa kalkın anlamına gelmektedir. İster evlilik, ister boşanma, ister yemin olsun Kur’an’da Allah’ın bildirdiği hükümlerin tamamına uymak, namaz gibi ibâdettir. Nasıl ki namaz konusunda Allah’tan başka hiç kimsenin hüküm koyma yetkisi yoksa, diğer konularda da hiç kimsenin hüküm verme yetkisi yoktur. Allah öğle namazını dört rek'at olarak tayin buyurduğu halde bu namazı beş rek'at kılacaksınız diyenlere itaat eden kişiler, nasıl ki Allah’ı bırakıp bu emri verenleri ilâh kabul etmişlerse aynen bunun gibi boşama yetkisini erkekten alıp kadına veya devlete vererek Allah’ın hükmünün dışında hükmedenlerin hükümlerini kabul edenler de bunarı ilâh kabul etmişler demektir. Allah, kocası tarafından boşanmış kadınların üç kuru’ müddeti iddet beklemesini emrettiği halde veya kocası ölen kadınların dört ay on gün beklemelerini emrettiği halde Allah’ın hükmünü değiştirip, hayır kadın hemen evlenebilir, diyenlere itaat edenler de bunları İlâh kabul etmişler demektir. Allah’ın hükümleri dışında hüküm verenler kim olurlarsa olsunlar, kim olurlarsa olsunlar reddedilmesi gereken tâğutlardır. Her kim de bu tâğutları reddetmez ve yalnız Allah’a yapılması gereken kulluğu bu tâğutlara da ayırarak onları İlâh kabul ederse; bunlar Allah için ganitiyn olarak durmayan insanlardır. Allah’la birlikte başkalarına da itaat eden müşrikler demektir. Namazda hiç mesaj almayan, ya da namazda aldıkları mesajı hayatlarına aktaramayan insanlar demektir.
239:"Eğer bir şeyden korkarsanız namazı yaya veya binek üzerinde kılın! Emin olduğunuzda da Allah’ın size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi siz de Allah’ı zikredin!" Rabbimiz bundan önceki âyette emniyet halinde iken namazı hiçbir zaman terk etmememizi emrettikten sonra bu âyetinde de korku halinde kılınması gereken namazı anlatıyor. Âyet-i kerîmeden anlı-yoruz ki korku halinde bile namazı terk etme yoktur. Namaz imandır. Namazın terki hiç bir zaman caiz değildir. Namaz ayakta kılınmalıdır. Ama ayakta kılamayan oturarak, oturarak kılamayan yatarak, yattığı yerden de kılamayan ima yoluyla namazını mutlaka kılmalıdır. Kıbleye yönelemeyen kişi herhangi bir yöne yönelerek kılabilir. Savaş esnasında, düşmandan kaçarken, hastayken, korku halindeyken hâsılı her hâlükârda namaz kılınmalıdır. Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: "Eğer korku çok ise ayakta olduğu gibi binek üzerinde de kılabilirsiniz. Kıbleye yönelebileceğiniz gibi başka bir yöne de yönelebilirsiniz." Düşmandan, yırtıcı hayvanlardan şiddetli bir korku içine düşül-düğü zaman, namaz yolculuk namazı gibi iki rek'at olarak kılınabile-ceği gibi, öğle ile ikindi, akşam ile yatsı cem edilerek de kılınabilir. Herhangi bir yöne yönelerek, yürürken veya binekteyken kılınabilir. Evet bu korku durumundayken de namazlarınızı terk etmeyin. "Korku kaybolup emniyete kavuştuğunuz zaman da Allah’ın size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi siz de Allah’ı zikredin!" Yâni tehlike bitip de emniyete kavuştuğunuz zaman da artık namazlarınızı yine tam olarak kılınız. Böylece namazla Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini, Allah’ın hükümlerini zikredin. Namazla Allah’tan mesaj alın ve o mesajla hayatınızı düzenleme gayreti içine girin. Namazda aldığınız mesajları hafızanızda canlı tutun ki, hayatınızı onlarla düzenleyin.
240:"İçinizden vefat edip de geride eşler bırakanlar, eşlerinin evlerinden bir sene çıkarılmamasını ve geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Eğer kendileri çıkarlarsa onların örfe uygun olarak yaptıklarından dolayı size bir günah yoktur. Allah Azîzdir, hakimdir." Müfessirlerin çoğuna göre bu âyet Bakara sûresinin 234. âyetiyle nesih edilmiştir. "Sizden ölenlerin geriye bıraktıkları zevceleri, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler..." (Bakara 234) Âyetiyle bu âyet nesih edilmiştir. Yâni kocası ölen kadınların kocalarının evinde bir yıl beklemeleri belki bir azimettir veya mubahtır. İlla da bir yıl beklemek zorunda değildirler. Ama dört ay on gün iddet beklemeleri farzdır. Ayrıca ölümü yaklaşan kocaların arkalarında bıraktıkları hanımları için bir yıllık nafaka vasiyet yapmaları Nisâ sûresindeki: "Bıraktıklarınızın dörtte biri hanımlarınızındır." (Nisâ: 12) Âyetiyle nesih edilmiştir. Yine şu hadis de bunun nesih edildiğini anlatmaktadır: "Mîrasçı için vasiyet yoktur." (Buhârî, Müslim) Kocası ölmüş kadın mîrasçılardan birisi olduğundan onun için ayrıca vasiyette bulunmanın yasaklandığı anlatılıyor bu hadiste. Böylece mîras âyeti ile vasiyet âyeti, dört ay on gün iddet bekleme âyetiyle de bir yıl bekleme hükmü nesih edilmiştir. Bazı müfessirler de bu âyetin mensuh olmadığını aksine yeni bir hükmün mevcut olduğunu söylemişlerdir. O da vefat eden kocanın kendi hanımının lehine, bir senenin sonuna kadar evinde kalmasını vasiyet etmesidir. Böylece kadının evinde dört ay on gün bırakılması farz, sene sonuna kadar kalması da mendup olacaktır. Yâni kadın isterse bir yıl kocasının evinde kalacak, dilerse bir yıl dolmadan çıkabilecektir. Şâyet kendileri çıkarlarsa, artık size bu konuda bir mesuliyet yoktur ifadesi de bunu anlatmaktadır.
241:"Boşanan kadınlar için örfe uygun bir şekilde mut'a vardır. Bu muttakiler üzerine bir haktır." Boşanan kadınlara mut'a konusu daha önce geçtiğine göre burada anlatılan mut’a’nın iddet nafakası olması muhtemeldir. Bu mut’a’nın da kocanın maddi gücüne ve kadının durumuna göre takdir edilmesi gerekmektedir.
242:"Allah, âyetlerini belki akledersiniz diye işte böylece açıklıyor." Ey mü'minler! Allah böylece size âyetlerini, haramlarını, helâllerini, emirlerini, nehiylerini net ve açık bir şekilde açıklıyor. Eğer akıl sahipleriyseniz bütün bu açıklananlardan ibret alır Allah’ın istediği biçimde davranırsınız. ²v¬;¬*@«<¬( ²w¬8 ²~Y%«I«' «w<¬HÅ7! |«7Ë! «h«# ²v«7Ï!
243:"Ölümden korktukları için binlerce kişinin memleketlerinden çıktığını görmedin mi? Allah onlara; "Ölün!" dedi. Sonra onları tekrar canlandırdı. Muhakkak ki Allah insanlara çok fazıl ve ihsan sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmez." Âyet-i kerîmede hiçbir tedbirin takdiri bozamayacağı, Allah’ın kaderinden yine Allah’a sığınmaktan başka çarenin bulunmadığı anlatılmaktadır. Sözü edilen bu insanlar ya ölüm korkusuyla cihattan kaçmış kimselerdir ya da salgın bir hastalıktan tedbir almak için kaçmış insanlardır. Düşmanla savaşmak, vatanlarını ve dinlerini müdafaa etmek söz konusu olduğu zaman Allah’ın cihad emrini yerine getirmeyerek, düşmanla karşı karşıya gelmeyi göze alamayarak sürü sürü yurtlarını terk eden nice kavimlerin çok geçmeden mahvolduklarını, perişan olduklarını, yıllar yılı galip toplumların kölesi olarak öldüklerini, bittiklerini yok olduklarını ama yüz yıllar sonra yine Allah’ın izniyle tekrar hayat bulduklarını biliyoruz. Savaşı göze alamadıkları için galip toplumların elinde oyuncak olmuş, varlıklarını, şahsiyetlerini, hürriyetlerini kaybetmiş, dinlerini, tarihlerini kaybetmiş, silinip gitmiş nice milletler tanıyoruz. Allah bunlara, bu kendi uğrunda savaşı göze alamayan korkaklara, madem ki sizler benim yolumda cihadı göze alamadınız öyleyse haydi "ölün" haydi "sürünün" buyurmuş onlar da ölmüşler, yok olmuşlar ve silinmişler. Yıllar yılı İslâm dünyasının ölümünün ve sukutunun altında yatan sebep işte budur. Yeniçeri kılıcı kınına sokup bu ıssız çöller aşılmaz! Bu savaş çekilmez! Yaşamak varken ölüm göze alınmaz! dediği andan itibaren bizim sukutumuz da başlamış. Allah için savaşı göze alamadıkları için galip toplumların kölesi durumuna düşmüşüz. Varlığımızı, şahsiyetimizi, hürriyetimizi, dinimizi, tarihimizi kaybetmişiz. Kelimenin tam anlamıyla ölmüşüz yani. Ama yıllar süren bu ölümümüzden sonra inşallah Rabbimizin bizi yeniden dirilteceği günlerin yakın olduğunu anlıyoruz. Zira öldürmek de O’na aittir diriltmek de. Ama bunun elbette bir yasası vardır. İşte bundan sonraki âyette Rabbimiz bu dirilişin yasasını şöyle anlatıyor:
244:"Allah yolunda savaşın ve bilin ki muhakkak Allah semidir âlimdir." Rabbimiz ecelin kendi elinde olduğunu ve insanlar ölümden ne kadar da kaçarlarsa kaçsınlar, ölmemek için ne kadar tedbir alırlarsa alsınlar Allah’ın takdirini bozamayacaklarını anlatıyor.Rabbimiz Ölüm korkusuyla cihattan kaçanları cihada teşvik ediyor. Ey mü'min-ler! Allah yolunda savaşın ve sakın ölümden korkmayın! İyi bilin ki Allah yolunda savaşmak sizin ecelinizi kesinlikle kısaltmaz. Kişinin ölüm sebebi ecelinin gelmiş olmasıdır buyurarak Rabbimiz mü'minleri cihada teşvik ediyor. Varlıklarının garantisi olarak Allah’ın kendilerine yüklediği cihattân geri durmamaları, ölümden korkmamaları aksine ona ölümü meydan okurcasına karşılamaları istenmektedir. Allah için savaşa katılmak hattâ savaşın en ön saflarında bulunmak ölüm sebebi olmayacağı gibi savaştan kaçmak da ölümden kurtuluş anlamına gel-meyecektir. Rabbimiz bu hususu anlatırken: "De ki evlerinizde dahi olsaydınız yine üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar mutlaka vurulup düşeceği yeri boylardı." (Âl-i İmrân: 154) Yine aynı sûrede Rabbimiz şöyle buyurur: "Allah’ın (belli bir süreye göre yazılmış) izni olmadan hiçbir kişi ölemez." (Âl-i İmrân: 145) Bundan sonra karz-ı haseni anlatacak Rabbimiz. Buyurur ki: _®/²I«5 «yÅV7! Œ¬I²T< ™¬HÅ7! ~«) ²w«8
245:"Kim de Allah’a güzel bir borç verirse Allah O’na kat kat artırarak ödeyecektir. Sıkan da, açan da Allah’tır.Hepiniz O’na döndürüleceksiniz" Rabbimiz kullarını cihada teşvik buyurduğu bu bölümde infakı da gündeme getiriyor. Hem de kendisine borç isteme pozisyonunda infakı gündeme getiriyor. Yâni böyle cihat gibi, namaz gibi, oruç gibi, infak gibi yapacağınız kulluklarla Allah’a öyle borçlar sunun ki bunlar güzel bir borç olarak Allah’ın yanında kalsın ve size en lâzım olacağı zaman ondan alırsınız. Cennet için mi lâzım oldu? cehennemden kurtulmak için mi lâzım oldu? O zaman ondan alırsınız. Canlarınızı, bedenlerinizi, akıllarınızı, zamanlarınızı, mallarınızı bugün Allah’a emanet verirseniz, yâni bütün bunları Allah yolunda ve Allah’ın hizmetinde kullanırsanız: “Ya Rabbi senin yolunda harcıyorum ve sana emanet ediyorum yarın lâzım olunca senden alırım” derseniz bilesiniz ki onlara en çok muhtaç olduğunuz zaman Allah onu size kat kat ödeyecektir.Böyle demeseniz bile her biri zaten kaybolup gidiyor. Meselâ şu anda şu bir saatlik zamanı Allah’a ayırmasaydınız nasıl olsa yine geçecekti değil mi? Öyleyse zamanınızı Allah için harcayın ve ona bir emanet olarak sunun, yarın ondan alırsınız. Akıllarınızı, zekâlarınızı sadece para kazanmaya değil de biraz da Allah’ın âyetlerini tanımaya, ağızlarınızı sadece yemeye içmeye değil de biraz da Allah’ın dinini çoluk çocuğunuza anlatmaya harcayın. Böylece Allah’a güzel bir borç sunun ki yarın Allah’tan onu alasınız. İbni Abbas der ki bu âyet Ebu Dahdah hakkında inmiştir. Bu âyet geldiği zaman bu zat Rasulullah’a gelerek: "Ey Allah’ın Rasûlü şimdi Allah bizden karz istiyor öyle mi?" Allah’ın Rasûlü evet deyince Ebu Dahdah: "Ey Allah’ın Rasûlü benim iki bahçem var. Bunlardan en güzelini, içinde 600 hurma ağacı bulunan bahçemi infak etsem bana onun bir benzeri var mı?" dedi. Allah’ın Rasûlü “Evet hattâ ondan çok daha fazlası!” buyurdu. Adam: "Ey Allah’ın Rasûlü! Hanımım da benimle beraber olacak mı? Onun da bu işten bir hissesi var mı?" dedi. Allah’ın Resûlü: "Evet o da seninle beraberdir!" buyurdu. Adam: "Ey Allah’ın Rasûlü uzat elini ve şahit ol ki ben bahçemi bu şartla Rabbime karz ettim!" Dedi ve hemen bahçesine gitti hanımı ve çocukları oradaydı. Bahçenin kapısında durdu ve hanımına bu bahçeyi şu şu şartla Allah’a karz ettiğini söyledi. En az onun kadar Allah’a teslim olan karısı da aynı fedâkârlık ve cömertlikle: "Allah alışverişini kabul etsin! Ey Ebu Dahdah ne kadar da pahalı satmışsın onu?" dedi ve birlikte bahçeden çıktılar. Kadın çocukların ağzındaki ve torbalarındaki hurmaları da çıkarıp bunlar bize ait değil artık diyerek bahçeye bıraktı. (Râzî Tefsiri 6/178) Bu âyetin inişiyle insanlar üç gruba ayrıldılar. 1- Alçaklar. Bunlar şöyle dediler: Bakınsanıza Muhammed’in Rabbi bizden borç isteyecek kadar fakirmiş. Allah fakir, biz zenginiz dediler. Allah zayıf, biz güçlüyüz dediler. Buna küfür mantığı denir. Yâsînde de aynı konu anlatılır: "Onlara Allah’ın size verdiği rızıklardan Allah yolunda infak edin denildiği zaman küfredenler derler ki: Allah’ın doyuracaklarını biz mi doyuracağız?" (Yâsîn: 47) Yâni bu fakirleri Allah doyuramadı da biz mi doyuracağız? Allah bu fakir kullarını doyuramayacak kadar fakir de bizden infak mı istiyor diyorlardı. Küfür mantığı. Sanki Allah’ın malı ayrı kendilerininki ayrı. Sanki kendi ceplerindeki, kendi ellerindeki Allah’ın değil. Bunu önceki derslerimde de söyledim. Böyle cebindekilerin Allah’a ait değil de kendisine ait olduğuna inanan, yani kendisini mülkün sahibi gören bir kişi zırnık bile veremez. İstese de veremez. Bu mal, bu mülk benim değil Allah’ındır. Ben bunu onun istediği yerlerden kazanıp, razı olduğu yerlerde harcamalayım diyen ve böylece inanan kişi ancak infakı becerebilecektir. Allah kendilerinden karz isteyince bu şekilde alçakça davrananlar oldu. 2- Cimriler. Bir kısım insanlar da Allah’ın kendilerinden karz isteyen bu âyetini duyunca cimrilik yaptılar. Mala rağbet edip Allah yolunda harcamaya yanaşmayan, dünya hayatına güvendiklerinden ötürü hiç kimseye yardım elini uzatmayanlar, cimrilik edenler. 3- Üçüncü grup da Allah’ın bu dâvetini duyar duymaz infaka koşanlar. Bunlar mülkün de hayatın da gerçek sahibinin Allah olduğuna inanan ve bu inanca dayalı olarak malını da, canını da, hayatını da Allah’a karz olarak sunan, Allah için bir hayat yaşayan insanlar. Birinci olarak anlarız ki, bu ayetle Rabbimiz tüm varlığımızı kulluk adına kendisine sunmamızı istiyor. İkinci olarak da bizzat fakirlere, muhtaçlara kendi rızası adına borç vermemizi emrediyor. Allah kendini fakir kullarının safında kılarak kendi adına onlara karz yapmamızı istiyor. Kendi rızası adına sıkıntı içinde kalmış kardeşlerimize karz-ı hasen adı altında borç vermemizi istiyor. Karz-ı hasen Allah rızası için sıkıntı içinde kıvranan müslü-manlara verilen malın sadece kendisinin geri gelmesi şartıyla borç verilmesinin adıdır. Allah bunu bir ibâdet kabul etmekte ve teşvik etmek-tedir. Müslüman kardeşine mahza onu sıkıntıdan kurtarmak, yüzünü güldürmek ve böylece Rabbinin rızasını kazanmak için borç verir. İca-bında çalıştırarak kâr elde edebileceği o parasını Allah rızası için kardeşinin hizmetine sunmaktadır. Verdiği o para bir süre sonra aynen kendisine dönmüş olsa bile o süre içinde sırf Allah rızası için o parayı dondurmuş ve onun kârından, mahrum kalmıştır. Ama ne gam, onu aslında o malın da kendisinin de sahibi olan Allah’a borç olarak vermiş ve böylece Rabbinin hatırını kazanmıştır. Rabbine onu karz olarak sunmuş ve ona en çok muhtaç olduğu bir günde Allah onu ona kat kat fazlasıyla ödeyecektir. Hattâ bir hadis-i şerife göre bir müslüman kardeşine yapılan karz-ı hasenin sevabı, borç vermenin fazileti aynı şekilde bir müslü-mana yapılan sadakanın sevabından daha üstündür. Allah’ın Resûlü hadislerinde sadakanın sevabının ona katlanacağını ama borç vermenin sevabının on sekize katlanacağını buyurmaktadır. Bunun bir kaç sebebini şöyle kısaca arz edeyim inşallah: 1- Borç vermenin sadakadan üstün oluşunun birinci sebebi: bu şekilde karşılık düşünmeden, menfaat ummadan sadece Allah için bir kardeşine kişinin borç verebilmesi aynı zamanda fâizdeki kazanç duygusunu ayak altına almayı ifade etmektedir. 2- İkincisi bazen kişisel olarak sadaka almayı uygun görmeyen borçlanmakla ihtiyaçlarını gidermeyi daha onurlu bir hareket olarak gören şahsiyetli müslümanların bu şekilde onurlarını kırmadan borç vermek sadakadan daha üstündür. 3- Bir de borç verilen mal sadaka ile halledilebilecek problem-lerden daha büyük problemlere çözüm getirmiş olabilir. Sadakadan daha büyük neticeleri doğurmuş olabilir. Sonra borçlu olan da aldığı bu borçla durumunu düzeltip o da başka kardeşlerine borç verecek duruma gelmiş olabilir. Böylece ilk kişinin borç verişi defalarca katlanmış olabilir. Fakat sadaka böyle değildir. O sadece bir insanın problemini halleder ve bir daha da geri gelmez. O halde Rabbimizin rızasını kazanmak, âhiret yurdumuzu imar etmek istiyorsak enflasyondan, paramızın değer kaybetmesinden korkmadan Allah’ın, verdiğimizi kat kat artıracağına imanla müslüman kardeşlerimize borç verelim ve bu konuda bir iman gereği olarak da sadece Allah’a güvenelim. Besmele ile devam edelim. Bundan önceki konuşmalarımız, besmelesiz konuşmalarmış meğer. Laiklik o kadar ruhumuza işlemiş ki, dini konuşmalar, din içerikli konuşmalar, din dışı konuşmalar diye bir ayırım söz konusu hayatımızda. Dini konuşmalar din dışı konuşmalar. Dini günlerimiz, dini bayramlarımız, din dışı günlerimiz ve bayramlarımız. Peki söyler misiniz ben ne zaman din dışındayım? Bazen din içi, bazen din dışı olmaz değil mi? Halbuki biz her zaman dindarız. Her zaman dindar yaşarız. Meselâ vali her zaman validir. Yâni vali ye-mek yerken de validir, uykuda da validir, uyanıkken de. O hep validir değil mi? İşte müslüman da hep Müslümandır. O yaptığı her işi hep müslüman olarak yapar. Ticaret yaparken de, talebeleriyle karşıkarşı-ya iken de, ailesiyle beraberken de hep kuldur ve müslümandır. Ama unutuyoruz, dalıyoruz bazen. Galiba Allah’ı hep yanımızda bilmekten bıkıyoruz mu bilmem. Öyleyse tüm besmelesiz konuşmalarımıza estağfirullah diyerek ayetleri okumaya anlamaya çalışalım. Estağfirullah bismillah. Besmelenin bizim hayatımızdaki fonksiyonu çok büyüktür. Adamın biri oğlunu dövüyormuş. Hem dövüyormuş hem de her vurdukça da yüksek sesle besmele çekiyormuş. Oradan geçen biri sormuş: "Amca ne yapıyorsun böyle? Bu dayakla besmelenin ilgisini anlayamadım?" demiş. Adam: "Sana ne oluyor ? Oğlum değil mi? Severim de döverim de!" İyi onu anladık da bu besmele ne olacak? deyince. Sen demiş, Rasulullah Efendimizin her iş yaparken besmele çekin dediğini bilmiyor musun? Ben de işte her tokat atışımda besmele çekiyorum. Berikisi şöyle bakmış adamın yüzüne ve demiş ki: "Amca sen bu besmeleyi daha önce çekecektin!" Yâni bu çocuğun ta teşekkülü anında çekecektin besmeleyi!" Biz de baştan yapacaktık bunu ama Allah affetsin tüm besmelesiz konuşmalarımızı. Sanki önceki yaptığımız işler kulluğun dışındaymış gibi Kur’an okumaya başlayınca besmeleyi hatırlıyoruz onun dışındaki işlerimiz hep besmelesiz işler.. Bakara sûresinde bir bölüme geldik. Bizi yakından ilgilendiren bir konu. İnşallah bilgi için değil, bilmek için değil, biliyor desinler diye değil, iman etmek için, amele dönüştürmek için hemen uygulamaya koymak için dinleyelim ve öğrenelim. Bakara sûresinin bu bölümünde tarihte Talût ve Câlut kıssası diye maruf bir kıssaya geldik, bu bölümü tanıyacağız inşallah. Olayın geçtiği dönem bundan yıllar öncesi bir dönem. Üç bin yıl önce olduğu söyleniyor. İsrâil oğulları var. Sûrede uzun uzun bunu anlatmaya çalıştım. İsrâil Hz. Yakub’un adıdır. Onun çocuklarına da Yakub’un çocukları anlamına İsrâil oğulları denmekte. İbrahim (a.s) vardı baba. Onun iki oğlu vardı, biri İsmail, ötekisi de İshak. İshak’ın (a.s) bir oğlunun adı Yakub, onun da bir oğlunun adı Yusuf idi. Ya-kub’un (a.s) Yusuf’tan başka on bir oğlu daha vardı. İşte Hz. Yusuf’la beraber Yakub’un (a.s) Mısır’a giden ve oraya yerleşen on iki oğulun hepsine birden İsrâil oğulları denir. Peki bu bize niçin lâzım? Niye ısrarla gündeme getiriyoruz bunu? demeyin, Kur’an ısrarla anlatmışsa bunu bize, o zaman demek ki bu bize lâzımdır. Belki de tanıyacağımız tek sülale, tanıyacağımız tek grup belki de. Bunlar İbrahim soyudur. Hz. İbrahim de bizim atamız-dır. Analarımızın kocası olan babalarımızın soyunu tanımasak da olur ama babalarımızdan bize daha yakın bir babamız olan İbrahim soyunu bilelim inşallah; İşte Hz. Mûsâ da onlardan biridir. Mısır’dan İsrâil oğullarını çıkardı Allah’ın izniyle. Sina’da, çölde gezdiler, dolaştılar kırk yıl kadar. Arkasından Filistin bölgesine, Arz-ı me’vûd denen bölgeye geldiler de orada yaşayıp dururken içlerinde peygamberleri de vardı . Yukarıdaki âyette anlatmıştı Rabbimiz, O bölgede yaşayan Amalikalıların başındaki Câlut isimli komutan bu İsrâil oğullarının ülkesine saldırmış, İsrâil oğulları da Allah için bir savaşı göze alamayarak ölüm korkusuyla vatanlarını terk etmişlerdi. Bu tavırlarından dolayı da Rabbimiz onlara; "Ölün!" buyurmuş, onlar da ölmüşler, yâni galip tarafın kölesi durumuna gelmişler, şahsiyetleri silinmiş, varlıkları bitmiş, alçaklık ve zillet içine düşmüşlerdi. Uzun bir süre böyle bir zillet dönemi yaşadıktan sonra nihâyet Allah onları diriltmişti. Bir süre sonra bunların kalplerindeki körelmeye yüz tutmuş akide duygusu, iman ve cihat duygusu tekrar canlanmaya başlamış, içinde yaşadıkları zillet ve alçaklık kendilerine ağır gelmeye başlamış, yaşadıkları bu pis hayattan kurtulup hürriyete kavuşmak için Allah yolunda savaşmaya karar vermişler. Bir grup peygamberlerine gittiler ve şöyle dediler. Ancak bu peygamberin hangi peygamber olduğunu bilmiyoruz. Âyet-i kerîmede bu peygamberin ismi zikredilmemiştir. Kur’an bunu bize zikretmediğine göre bize lâzım değil demektir. Kur’an’ın anlattığı kısalarda esas mesele bu kıssada bize verilmek istenen fikir, gösterdiği hedef ve ulaştırmak istediği mesajdır. Binaenaleyh bize düşen de bu tür kıssalarda anlatılan örnek insanı, örnek olayları ve örnek davranışları yakalamaktır. Onun için bu peygamber hangi peygamber olursa olsun, bu toplum hangi dönemde yaşamış toplum olursa olsun bizim açımızdan bunların bilinmesinin pek faydası yoktur. Peygamberlerine gittiler ve dediler ki:
246:”Baksana peygamber! Görmedin mi peygamberim! İsrâil oğullarından bir mele. Mûsâ (a.s) dan sonra, Dediler ki kendilerinden olan peygambere. “Bize bir kumandan gönder de Allah yolunda savaşalım”. “Ya size savaş farz kılınır da yapmazlık ederseniz!”Biz ha! Niye Allah yolunda savaşmayalım? Yurtlarımızdan çıkarıldığımız ve çocuklarımızdan ayrıldığımız halde Allah yolunda niye savaşmayacakmışız biz?” Ne zaman ki savaş onlara farz kılındı. Az bir kısım müstesna pek çoğu tevellev yapıverdiler. Allah zâlimleri çok iyi bilir." Baksana peygamberim! Fikrin neydi bu konuda? Bir düşün! Bir hatırla! Eğer peygamber o dönem bakmış ve işi bitmiş değilse Kur’an’ın, o zaman size de söylüyor Kur’an. Baksanıza! İyi bir düşünün bu Kur’an ne diyor! Bu bölümde Kur’an ne anlatıyor? "İsrâil oğullarından bir mele." İsrâil oğullarından bir grup, bir topluluk, ileri gelen bir grup. Mele; kavmin eşrafı, işleri bitirip çözüme ulaştıracak yetkiye sahip olan grup demektir. Toplumda söz sahibi ileri gelen kalburüstü grup demektir. İşte toplumun melesi. "Mûsâ (a.s) dan sonra" Ama: "Dediler ki kendilerinden olan peygambere." Kendilerine gelen peygambere dediler ki: "Bize bir kumandan gönder de Allah yolunda savaşalım." Manzara sanki bizim bilmediğimiz bir toplum, içlerinde bir peygamber var, o peygamberle beraber yaşıyorlar, peygamber aralarında yaşıyor ama hiç takmıyorlar o peygamberi. Gerçi şimdi Konya’-ya şu bizim topluma peygamber gelse, bu toplum ne yapar? Bir kere programı olanlar aynen kendi programlarına devam ederler. Merak edenler belki giderler peygamberin yanına. Gidenler ne sorarlar dersiniz? Meselâ vade farkı helâl mı haram mı? Diyenler çıkar değil mi? Veya peygambere peygamberlik öğretmeye kalkanlar olur mu dersiniz? Yâni ey peygamber bize şunu anlatmalıydın! Önce şu, şu konuları gündeme getirmeliydin! Şunlara şunlara öncelik tanımalıydın! Diyerek peygamberi şartlandırmaya çalışanlar, peygambere akıl vermeye, ona yol göstermeye çalışanlar çıkacaktır değil mi? Bakın bu adamlar da geliyorlar peygambere: Ey peygamber! Sen bize bir melik göndersen, bir komutan, bir başkan, bir başbuğ, bir emir tayin etsen de: "Biz de Allah yolunda savaşsak!" Böyle ukalaca bir istemin sonunda buradaki gibi çıkacaktır sonuç. Ah bir emir olsa! Ah bir lider olsa! Ah bir savaş çıksa! Âlimallah nasıl savaşırız bir görseniz! Cihad emri bir gelse neler yaparız neler!! Allah yolunda savaşacağız! Hani adam cebinden beş bin lira çıkarıp veriyorken "Allah yolunda veriyorum!" filan diyor ya, burada da öyle diyorlar. Onlara acıyan o merhametli peygamber onlara merhametinden dolayı yol gösteriyor. Ya da onların bu savaşma niyetlerinin altında Allah rızasından başka şeylerin yattığını sezinlediği için peygamber onları imtihana tabi tutuyor onlara yol göstererek buyuruyor ki: "Ya size savaş farz kılınır da yapmazlık ederseniz!" Yâni “gelin siz savaşacak toplum değilsiniz! Bunu göze alacak durumda değilsiniz! Savaş size farz kılınır da ya savaşmazsanız! İşiniz biter o zaman! Allah Defterinizi dürüverir o zaman Perişan olursunuz! Gelin inat etmeyin! Kendinize bir şeyleri sorumlu kıldıktan sonra onu yapmazsanız hepten işiniz biter! Diyor Allah’ın peygamberi. Kendinize bir şeyleri sorumlu kıldıktan sonra eğer yapmazsa-nız. İslâm’da bir şey azmedilip başlandıktan sonra artık o iş o kimseye vacip olur. Meselâ nafile bir oruca başlansa, başlanılmış bu oruç meşru bir mâzeretle bile bozulsa artık o oruç o kimseye vacip olur. Şimdi de öyle oldu değil mi? Buraya geldik anlat dediniz ve Bakara’-dan bir bölüm anlatmaya başladık. Öyleyse bilesiniz ki bu tavrınızla sorumlu kıldınız kendinizi. Bakara’yla sorumlu kıldınız kendinizi. Öyleyse Bakara’yı anlatacaksınız çocuklarınıza. Bakara’yı anlatacaksınız birilerine. Bakara’yı anlatacaksınız kendinize ve toplumu-nuza. Çünkü bu toplum Bakara’yı bilmemektedir. Bu toplum Bakara’yı tanımamaktadır. Sadece Sivas için demiyorum, Türkiye’nin neresine giderseniz gidin her tarafı küçük bir Ankara’dır orası nasıl olsa fark et-mez. Bir elmayı ne kadar da küçük parçaya bölerseniz bölün en küçük parçası yine elmadır onun. Ama belki çürük tarafıdır, belki bozuk tarafıdır, çekirdeğidir, kabuğudur ama yine de elmadır. Türkiye’nin de neresine giderseniz gidin her yeri küçük bir Ankara’dır. Dediler ki peygambere bize bir melik tayin et de onun arkasın-da savaşalım. Dedi ki peygamber (a.s): Ya farz kılınır da yapmazsa-nız? Acaba durum benim korktuğum gibi mi ki? Acaba korktuğum başıma gelir mi ki? Buyurarak onlarda gördüğü zaafın ve gevşekliğin boyutlarını anlamak istedi. Ukalaların ukalalığına bakın siz, dediler ki: "Biz ha! Niye Allah yolunda savaşmayalım?" Niye savaşmayacakmışız? Niyeymiş? "Yurtlarımızdan çıkarıldığımız ve çocuklarımızdan ayrıldığımız halde Allah yolunda niye savaşmayacakmışız biz?" Bizim çocuklarımızı ellerimizden aldılar. Bizi yurdumuzdan, yuvamızdan çıkardılar, sürdüler. Biz evimizden, çoluk çocuğumuzdan olduk. Onun için seve seve savaşırız biz! Dikkat ediyor musunuz evvela "Allah yolunda" demişlerdi, şimdi kıvırttılar, yamuldular. Bakın sa-vaşma sebepleri farklılaştı. Niçin savaşacaklarmış? Evi barkı için, yurdu yuvası için, dükkanı tezgahı için vatanı, mekânı için, ekonomik kaygısı, oğlu kızı için. Yâni aslında bunların savaşma niyetleri îlâyı kelimetullah değil. Allah’ın dininin yücelmesi, Allah’ın adının ve siteminin hakim olması değil, vatan, yurt, ev bark, çoluk çocuk, mal mülk derdi için. Bugün oğlu kızı için, çoluğu çocuğu için ölmeye can atan nice ana babalar görüyoruz. Ama ne gariptir ki onların ölümünü kendileri hazırlıyorlar. Geçenlerde zafer meydanında arabaların, trafiğin çok sıkışık olduğu bir anda, yedi sekiz yaşlarındaki çocuğunu elinden tutmuş okula götürürken, elinden ayrılıp arabaların altına gitme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan çocuğunu arabaların altından kurtarabilmek için kendini fedâ edercesine arabaların altına atan bir anne gördüm de düşündüm. Bu kadıncağız çocuğunu kurtardı arabaların altından. Kurtardı; ama nereye gönderiyordu onu? Ölümün pençesinden kurtarıp da gönderdiği okulda ne öğretecekler acaba o çocuğa? Belki de ölüme gidiyor olarak kurtarılan bu yavrucak şimdi de ateşe gidiyor. Ateşe gönderiliyordu. Bilmiyorum bıraksaydı da orada arabaların altında ölse belki daha mı iyiydi? Çünkü cennete gidecekti o zaman. Arabaların altında ölseydi bu çocuk âkıl bâliğ olmadan gittiği için kesin cennete gidecekti. Peki ya şimdi nereye gidiyor bu çocuk bir düşünelim. Ya sizinkiler? Sizin hanımlarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz tanıdıklarınız onlar nereye doğru gidiyorlar? Hiç düşünüyor musunuz? Çocuklarının istikbalini düşündüğünü iddia eden nice anne baba biliyorum ki çocuklarını kendi elleriyle öldürüyorlar. İstikbal endişesi diye ısrarla kimileri istikballerini öldürüyorlar. Meselâ Almanya’da bunun çok bariz örnekleri var. Adam 25-30 senedir Almanya’da çalışıyor. Oğlu orada, kızı orada. Adam oğlundan ümidini kesmiş, kızını kaybet-miş. Oğlu da kızı da bir hıristiyandan farksız hale gelmiş. Ahlâk yok, namus yok, iffet yok, din yok, iman yok. Soruyorum adama: Karde-şim! Niye geldin buralara? Neden eğleşip kaldın buralarda? Adam diyor ki; ”Hocam ne yapalım işte evlât belâsı! Çoluk çocuk derdi” diyor. Çoluk çocuğun istikbali için katlandım bunca yıllar bütün bunlara. E kardeşim sen çoluk çocuğunun istikbali için gelmişsin, çoluk çocuğunu kurtarmak için katlanmışsın bunca kahırlara ama sonunda çoluk çocuğunu kaybetmişsin. Çoluk çocuğunun istikbali adına hareket ettiğini söyleyen nice anne ve babalar aslında çoluk çocuğunu öldürmektedirler. Ya bizler öyle değil miyiz? Adam akşama kadar mı? Sabaha kadar mı? Öyle bir çalışma programı içine girmiş ki çoluk çocuğunun istikbalini düşünerek, ama aynı çocuğunu yalnız bıraktığı için, onunla ilgilenecek zamanı kalmadığı için, çoluk çocuğunun başına gelemediği için onları ölüme terk etmektedir. Çoluk çocuğun için çalıştığını iddia ediyorsun ama böyle bir programla çalıştığın için onları helâk ediyorsun da farkında değilsin. Veya adam çocuğunun istikbali adına ona bilgisayar kursları aldırıyor ama aynı çocuğuna dinini diyânetini öğretmediği için onları helâk ediyor da farkında değil. Savaşma sebepleri böyle Çoluk çocuk derdi, ev bark derdi, mal mülk derdi, yokluk, pahalılık derdi, ekonomik sıkıntılar. Demek ki evlerinden, barklarından çıkarılmasalardı savaşmayacaklardı. Demek ki ekonomileri bozulmasaydı, işleri rahat gitseydi, parklarına, plajlarına rahat gidebilme imkânı bulabilselerdi savaşmayacaklardı. Ya da kim bilir belki bizler gibi çoluk çocukları ellerinden alınıncaya kadar üzerlerine ölü toprağı serpilmiş gibi bekleyeceklerdi. Kadınlarının ırzına geçilinceye kadar, malları tümüyle yağmalanıncaya kadar, kızları hayasızlaştırılıp evlâtları dinsizleştirilinceye, dinlerine açıkça küfredilip, kitapları ayaklar altına alınıncaya kadar bekleyeceklerdi. Çünkü onların inandıkları Allah uğrunda savaşmaya değmeyen bir Allah’tı. Uğrunda mal ve can fedâ etmeye değmeyen bir Allah’a inanıyorlardı onlar. Çoluk çocuk derdi, mal mülk derdi, dükkan tezgah derdi, ekonomik hesapları Allah’tan daha önce geliyordu. Allah uğrunda savaşmaya değmez, ama bunlar değerdi onlar nazarında. Tıpkı şu anda ekonomik bir kriz karşısında yerinde duramaz olup da dinlerinin hükümlerini, kitaplarının âyetlerini her gün bozuk para gibi harcayan insanlar karşısında kılı bile kıpırdamaz hale gelmiş biz müslümanlar gibi. Tıpkı şu andaki bizler gibi isteriz! İsteriz! Diye tutturdular. Biz emir isteriz! Biz lider isteriz! Biz savaş isteriz! Diye direttiler. peygamberlerini sıkıştırıp bu konuda taciz ettiler. Allah da sonunda istediklerini verdi onlara. Siz de isterseniz size de verir Allah. Siz de isteyin şehâdet, siz de isteyin cennet, siz de isteyin Allah yolunda olmak ve Allah yolunda ölmek size verecektir Allah. Çünkü Allah için bu çok kolaydır. Allah onlara istediğini verdi. "Ne zaman ki savaş onlara farz kılındı." İsteyip durdukları, bekleyip durdukları cihad onlara yazıldı, emir verilip iş kesinlik kazandı. "Az bir kısım müstesna pek çoğu tevellev yapıverdiler." Yani az bir kısmı hariç hepsi yüz çeviriverdiler, verdikleri sözden dönüverdiler. Hareketleri sözlerine uymadı. Sözlerinde samimi ol-madılar. Yan çiziverdiler, duymazdan geliverdiler. İçlerinden çoğu kaçtı. Biz şu anda bu işe hazır değiliz. Cihat için şu anda zamanımız yok. Bu iş pek erken oldu canım. Hazırlıksız yakalandık bu işe. Ne yapalım işimiz aşımız, dükkanımız tezgahımız, hesabımız kitabımız savaşa izin vermiyor. İmkânlarımız bu işe el vermiyor. Oğlan evlendireceğiz, kız evlendireceğiz, okul bitireceğiz, müdür olacağız, amir olacağız, doktoramız bitmedi diyerek az bir kısım müstesna pek çoğu tüyüverdi. Tıpkı şu anda bu tür sudan ve ucuz bahanelerin arkasına saklanarak Allah’ın kendilerinden istediği sorumluluklardan kaçan müslümanlar gibi. İsterseniz hepiniz kaçın gidin! İsterseniz hepiniz tüyün! Ama bilesiniz ki Allah zâlimleri bilir. "Allah zâlimleri çok iyi bilir." Allah sorumluluğundan kaçanları çok iyi bilir. Allah ,cephesini terk edenleri çok iyi bilir. Hani bizim de bir sorumluluğumuz vardı. Hani geçen gelişimde bir söz vermiştiniz benim yanımda Allah’a. Hani Allah’a sözümüz vardı. Kitapsız günümüz geçmeyecekti. Biz hep kitaplı olacaktık her gün. Bilmem hayatınızı da, bugün sabahtan bu yana şu okuduğum Bakara’nın 246. âyetinin dışında kitabınızdan bir âyet duymamışsanız, e o zaman bugününüz kitapsız mı? Eyvah! Düne gidelim. Geçen haftaya gidelim, geçen ay, bir önceki ay. Eh bu nasıl müslümanlık? Bu ne biçim kitap? Günlük tabelâ ve reklâm okuduğu-nuz kadar Kuran okumamışsanız, günlük televizyon okuduğunuz kadar Kur’an okumamışsanız, babanızı tanıdığınız kadar peygamberi tanımamışsanız, evinizi tanıdığınız kadar kitabınızı tanımamışsanız, işte o zaman Allah’a verdiğiniz sözlerinizi tutmayan sizler kendi kendinize zulmediyorsunuz demektir. Bu halinizle hem kendinize, hem de Allah’a karşı zulmediyorsunuz demektir. Zulüm adâletin zıddıdır. Yâni kişinin olmaması gereken konumda olması, bulunmaması gereken ortamda bulunması zulümdür. Zulümlerin en büyüğü bir kişinin kendisini yaratıcısına kulluk ortamından uzaklaştırıp başkalarının kulu kölesi ortamına çekmesidir. Yani küfür ve şirktir. Ya da kişinin yapması gereken şeyleri yapmaması, yapmaması gereken şeyleri yapması zulümdür. Sadece Allah’a kul köle değilseniz, Allah’ın sizi görmek istediği konumda değilseniz, Allah’a verdiğiniz sözleri unutuyorsanız bilesiniz ki sizler de zâlimlersiniz ve unutmayın ki Allah zâlimleri çok iyi bilmektedir. Allah’a söz verdikleri halde bekledikleri cihad kendilerine farz kılınınca da pek çoğu kaçıverdiler. Bunların sayıları ne kadardı bunu bilmiyoruz. Ama farz edelim ki bunlar 30.000(!) kişi idi. Savaş farz kılınınca 18.000(!)'i kaçtı gitti, geriye 12.000(!)' kaldı. Hani Bakara sûresinin önceki bölümlerinde Rabbimiz: "Zâlimler benim ahdime ulaşamazlar!" (Bakara 124) Yâni zâlimler asla muvaffak olamazlar! diyordu ya. İşte bu zâlimler elendi ve geriye samimi müslümanlar kaldı. Şimdi bakın bu geri kalanlar, bu ilk elemede başarılı olanlar peygamberle beraberler, yâni peygamberle diyalogu sürdürüyorlar. Bakın peygamberleri onlara dedi ki: