Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Bakara Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

286 ayetSayfa 5 / 17
60:"Bir zamanlar Mûsâ kavmi için su dilemişti de biz ona; âsânla taşa vur! Demiştik. Bunun üzerine o taş­tan on iki pınar fışkırdı, her insan içeceği yeri bildi." Evet çöl ve su. Çöl ve içecek. Çölde en büyük problemdir bu. Evet Mûsâ kavmi için su istemişti, istiska yapmıştı da biz dedik ki ona: Ey Mûsâ asanla taşa vur. Şu bir zamanlar vurunca denizi yaran ve İs­râil oğullarının sağ sâlim karşı tarafa geçmelerini sağlayan âsâ. Şu evvelki gün Firavun ve sihirbazlar karşısında yılan haline gelip tüm si­hirbazların iplerini ve değneklerini yutuveren âsâ. İşte bu asayı vurdu Mûsâ Aleyhisselâm ve ondan on iki pınar fışkırı­verdi. Ve onlardan her grup, her kabîle her fâsile içeceklerini tanı­dılar, bildiler. Şu nîmete ba­kın çöl, âsâ, taş ve su. "Yiyin için Allah’ın rızkından ve de yeryüzünde boz­guncular olarak hareket etmeyin!" Deniliyor. Şu bilgi kırıntı ve sızıntılarıyla zafere tırmanmak için köprüde bekleyen arkadaşlar var ya, bunların bu âyet hak­kında bir yorumları var: Efendim bu âyet artezyen kuyularına işa­rettir, işte taşa vuruyorsunuz su çıkıyor filan diyorlar. Kuran bu âyetleriyle yol göste­riyormuş bize. Meselâ Salih’in Aleyhisselâm devesiyle de şöyle bir kabîleyi doyurabilecek ineklere işaret vardır filan diyorlar. Öyleyse ça­lışıp çabalayıp, o tür inekleri bulmak, yetiştirmek zorundaymışız filan. Bunları bilmem de buradan anlayabildiğim birkaç şey var; onları şöyle kısaca bir özetleyelim inşallah: 1- Allah bu işi, bu su işini birisi manevî, diğeri de maddî ol­mak üzere iki sebebe mebnî olarak ihsan ediyor. Bunlardan ma­nevî olanı dua, maddî olanı da fiili bir teşebbüstür. Âyet-i kerîme bu konuda ya­pılacak duanın hemen arkasından fiili bir teşebbü­sün de gerekli oldu­ğunu anlatıyor. Bu fiili teşebbüs de âsânın taşa vurulmasıdır. Yâni du-yla birlikte sebeplere imtisalın gereğini de anlıyoruz buradan. An­lıyo-uz ki evlenmeden, sebebini işlemeden çocuk istenmez. Tarlaya tohum ekmeden mahsul beklenmez. Tüm sebeplerini işledikten sonra sonucu Allah’tan beklemek üzere dua etmeliyiz. Dua budur zaten. Yâni dua elle ve dille yapılır. Sa­dece dille yapılan dua eksik bir duadır. Yattığımız yerden zafer beklemek yerine ellerimiz kılıçlara git­tikten sonra Allah’tan zafer istemek ve beklemek zorundayız. Âyetten ben bunları anladım. İşte Mûsâ aleyhisselâm diliyle istiska yapıyor, Allah’tan su istiyor, ama Rabbimiz sadece onun diliyle istemesini ye­terli görmüyor, bunun yanında bir de eliyle fiilî bir teşebbüste bulun­masını, asasını bir taşa vurmasını emrediyor. Evet bir taşa vurmasını istemiş Allah. Bu taşı Mevdûdî gör­müş. Allah rahmet etsin Tûr dağının eteklerindeymiş bu on iki pı­nar fışkıran taş. Hattâ bu taş İsrâil oğullarının gittikleri her yere onlarla bir­likte taşınır ve onların su ihtiyaçlarını giderirmiş. Şimdi birleştiriyoruz âyetleri. Bıldırcın eti hazır, kudret hel­vası hazır, gölge de hazır, su da tamam. Fakat adamlar bu kadar nîmet içinde bile yine huysuzluğu elden bırakmıyorlar. Aslında İs­lâm, insan fıtratını hiç göz ardı etmeyen bir dindir: İnsan kavgacı­dır, insan ben­cildir, insan hotfuruştur, insan haset eder, insan kü­ser gibi özellikleri var ya bunları yok farz etmiyor İslâm. Ama den­geye getiriyor. Meselâ gazaplanma! diyor ama her şeye rağmen onun gazaplanacağını he­sap ederek o durumda kişiye yol da tarif ediyor. Öfkelendiğiniz zaman ayaktaysanız oturun, oturuyorsanız yatın buyuruyor. Neden? Çünkü ayakta duran bir öfkelinin karşısındakine verebileceği zararla oturan birinin verebileceği zarar elbette farklıdır. Oturanınki daha da azala­caktır. Burada da hele hele İsrâil oğulları tipi insanların o özellikle­rin­den dolayı dövüşüp, kavga etmesinler diye on iki kaynak fış­kırtıveri­yor Rabbimiz. Taş, âsâ ve su. E peki ne ilgisi var bunların suyla? Deseydi Hz. Mûsâ bizim gibi. Yâni Hz. Mûsâ akıl yürütseydi, problemi fi­zikle, fizik kanunlarıyla değerlendirseydi kesinlikle su çıkmazdı, çıkmaya­caktı. Ama Allah demişse tamam ilgisi vardır. Mûsâ Aleyhisselâmın vahiy karşısındaki tavrı kesin teslimiyetti. Vahiy ne emrediyorsa he­men kabul edip teslim olmak zorundayız. Hemen onu uygula­maya koymayarak akıl süzgecinden geçirip yoruma tabi tuttuğu­muz zaman da kaybedeceğimizi hiçbir zaman hatırımızdan çıkar­mamalıyız. İşte bu âyetle kıyamete kadar bu mesajı veriyordu Hz. Mûsâ bize. Kıya­mete kadar Rab’den gelen emirlerin hikmeti ko­nusunda kesin bir bilgi sahibi olamayabiliriz. Ama unutmayalım ki bizler hikmetini anlayama­sak da Allah’ın emrettiği şeyler serapa hikmettir, hikmetlidir. Ve şunu asla unutmayalım ki; hikmetini anlayamasak da mer­hametli olan Allah, kulunun faydasına olmayan hiç bir şey em­retmez. Bize düşen sa-dece Allah’ın emrine boyun eğmektir. İşte o zaman Rab’den gelen nî-met bize ulaşacaktır. Bu olaydan sonra artık Allah bize diyor ki: Kullarım! Yiyin için Allah’ın size verdiği rızıktan; ama yeryüzünde haddi aşan bozguncu­lardan olmayın! İşte İslâm’ın kuralı bu. Allah verecektir verdiğini, yeter ki siz Safa ve Merve’yi iyi belirleyin. Eğer Safa’nızı ve Merve’nizi İslâm belirlerse, Kur’an belir­lerse, yâni eğer sizler benim dediğimi tutar, benim dediğim yerde sa’y eder­seniz, bilesiniz ki; sonunda mutlaka Zemzem’i size ulaştı­racak olan benim diyor, Allah. Benimbildiğim kadarıyla, bu on iki boy’un teşkili şöyle: Yu­suf’un Aleyhisselâm bir öz kardeşi var, bir on kardeşi daha var, etti on iki. Zaten İsrâil oğulları demek Yakup oğulları demektir. Bunlar on iki çocuktan dolayı, on iki boydur biliyoruz. Ama şöyle de biraz daha mü­nâsip anlaşılabilir di-yoruz: Yusuf’un Aleyhisselâm da iki çocuğu var­mış ve o iki çocuktan da iki boy, geriye kalan on bir çocuktan da on bir boy, böylece etti on üç boy. Bunlardan bir tanesi Peygamber boyu, yâni Mûsâ’nın Aleyhis-selâm boyu ki o özel bir boydur. Ötekiler de on iki boy oluyor. Yâni Mûsâ Aleyhisselâm onlardan farklı bir boydaymış. Kavga etmemelerinin sebebi de biraz bundandır denmiş. Bundan do­layı biraz makul geldi bana. Fakat konunun Dâvûd, Süleyman, Zekeriya ve İsa aley-hisselâm efendilerimiz zamanlarındaki boyutunu ve çözümünü bilmi-yoruz.
61:"Hani ey Mûsâ! Biz bir tek yemeğe asla katla­na­mayız! Bizim için Rabbine dua et de yerin yetiştirdi­ğin-den; sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mer­cime-ğinden, soğanından çıkarsın! Demiştiniz." Evet ey Mûsâ biz böyle bir tek yiyecek üzerine sabredemiyo­ruz! diyordular. Yeter artık! Bizler böyle tek yemeğe dayanamayaca-ğız! Sabrımız kalmadı arkadaş! Bıktık usandık ar­tık!! Köle ruhlu insanlar bakın dün Mısır’da yedikleri yemekleri, ürün­leri, portakalları, limonları arzulamaya başlamışlardı. Evleriyle, barklarıyla, atlarıyla, arabalarıyla, çayları ve kahveleriyle böyle bir ha­yat yaşamaya alışmış insanlar o hayata karşı, şehir hayatına karşı içlerinde bir hasret yatıyordu. Halbuki bütün ihtiyaçları temin edilme­sine ve peygamber aralarında olmasına rağmen yine de huysuzluk edebiliyorlar adamlar. Öyle ya alışmıştı adamlar o ha­yata, ne yapsın­lar yâni? Alıştığınız şeylerden ayrılmaya dayanabi­liyor musunuz? Öyleyse alışkanlıklarımızı, bağımlılıklarımızı, zevklerimizi as-gariye indirmeden yana olalım. Çünkü yarın onları bulamayacağımız bir zindan hayatı veya bir savaş ortamında bulunduğumuzda çok zorlanırız. Çay, kahve, sigara gibi alışkınlarımızı atmadan, bunlarsız bir hayata alışmadan yana olalım inşallah. Meselâ hiçbirimiz arabanın içinde doğmadık; ama bir anda arabasız kalıverseniz ne yaparsınız? Arabasız, telefonsuz, televiz­yon-suz nasıl yaşanır değil mi? Bunlarsız olmaz değil mi? Her şeyine karış adamın, ama bunlarına dokunma. Şimdi de öyle demiyor mu biz köleler? Görüyoruz işte hiçbir sıkıntıları yok, dertleri yok, ekmek Al­lah’tan, su Allah’tan, ev, bark, bulut, bıldırcın da Al­lah’tan. Üstelik her şey o kadar çok, o kadar bol ve o kadar rahat ki paylaşım için birbirle­riyle çekişme ortamı da yok. Senin olacaktı, benim olacaktı, senin şu kadardı, benim bu kadardı, bunun için kavgaya da gerek yok. Her­kese yetecek kadar gönderiveriyor Allah. Buna rağmen adamlar dünyaya çakılı kalma ıstırabından, dün­yaya meyillerinden ötürü öyle bir huysuzluğun içine giriyorlar. Demek ki hayatı soğan sarımsakla geçmiş, bu tür şeylere alışmış bir toplu­mun böyle bıldırcın eti ve kudret helvasından memnun olması da pek kolay olmuyor işte. Çünkü geçmişte alışkanlıkları var adamların. Dünya kavgasının içine düşüyorlar. Peygamberi­miz şöyle diyordu bir hadis-i şeriflerinde: Bir oğlak ölüsü bulmuştu da Medine pazarının yanında, buyurdu ki; kim benden bunu bir dirheme satın almak ister? Hiç kimseden cevap yok. Peki dedi, kime hediye vereyim? Kim benim bunu kendisine hediye ver­memi ister? Diyorlar ki ya Rasûlallah! Bunun dirisi bile para etmez, değil ki ölüsü! Ölüsünü ne yapalım biz? Bunun üzerine Allah’ın Ra-sûlü buyurdu ki: “İşte Allah katında dünyanın değeri sizin katınız­daki bu oğlak ölüsü kadardır. Eğer Allah katında sine­ğin kanadı kadar dünyanın bir değeri bulunsaydı; o dün­yadan Allah kâfirlere bir yudum su bile vermezdi!” Diyordu. İşte Allah katında dünyanın değeri budur. Kâfirlere de ondan bolca verildiğine göre varın dünyanın değerini, ya da değersizliğini siz anlayın. Ve sizler düşünün ki ey müslümanlar! Şu anda bu oğlağın parçalanmasının, paylaşımının kavgasını veriyorsunuz! Yok ben bu­dunu alacaktım! Yok sen bağırsağını kapmıştın! işinin savaşını veriyor­sunuz. Bir bakın insanların kavgalarına: Aman atım! Aman arabam! Aman işim! Eşim! Eşyam! Dükka­nım! Tezgahım! Geçimim! Seçimim hep onun kavgası.. Ama dünyada yoluna devam ederken yorulup kendisine din-len­mek için bir ağaç gölgesi arayan, orada birkaç saat serinle­dik­ten sonra tekrar yoluna revan olan adamın durumuna bir gel­sek, o zaman işler kolaylaşıverecek, ama ne yazık ki bizler bunu anlayama­dık. Ne yapar adam orada? En fazla şöyle oturacağı yerde sert taşlar falan varsa onları eliyle düzeltir ve hemen oturu­verir değil mi? Han hamam filan yaptırmaz değil mi adam? Ya zaten ne kadar kalacak da orada? Birkaç saat dinlenip sonra yo­luna devam edecek. Dinlenmek üzere uğradığımız dünyada daha fazla kalacağız sanki. Sanki dün­yaya kazık çakacağız. Şu koşturmalarımız, şu hedeflerimiz, şu hiç öl-meyecekmiş gibi yaptığımız plan ve programlarımız bunun en güzel göstergesidir. Özellikle geçim derdi üzerinde duruyoruz. Ya geçinemez­sek? Ya anlaşamazsam? Ya karakterim uyuşmazsa? Hani bizde öyle bir hastalık aşılanır ya. Ne olacak? Niye geçinilmeyecek? Bak hiç tanı­madığımız biri ile üç gün, beş gün, bir ay, bir yıl geçinebili­yoruz. Eh hocam dert orada ya! Onlarla geçinebiliyoruz. Üç gün­lük, beş günlük, bir aylık, bir yıllık, geçici olarak geçiniyoruz. Ama berikiyle? Eh onunla da geçici değil miyiz be kardeşim? Kaç yıl kalacağız da beraber? Sonsuza dek beraber olacak değiliz ya! Onunla da geçici değil de ebedîyen olsa tamam anladık. Ama onunla da geçiciyiz. Ölüme kadar nihâyet. Kaldı ki ölüm insanın başına gelecek şeylerin en yakınıdır. Göz açıp yummadan daha yakındır ölüm bize. İşte bu âyet, bize bu tür bir ahvali sergileyen yahudi karakterini tanıtıyor. Arzla bütünleşme, arza çakılı kalma, arzın içine dalma ve orada ebedîyen yaşama eğiliminde olan insanları anla­tıyor. Böyle olan insanlar için hayat hep ıstıraptır. Bunlar hep bıl­dırcın etiyle bes­lenseler bile hep ıstırap içindedirler. Çünkü onların kafalarının takılı kaldığı hayat programları vardır. Onsuz olmazları vardır. Yaşadıkları hayattan daha güzel, daha müreffeh hayatların da olduğuna inanan, bunun beklentisi içinde olan kimselerin bulundukları ortamdan, içinde yüzdükleri nîmetlerden memnun olmaları asla mümkün değildir. Hep bir yukarıya çıkabilmek için bir ömür çırpınır dururlar zavallılar. Çünkü onsuz olmazları vardır adamların. Bunsuz yapamayız ları vardır. Meselâ telefondur, telgraftır, televizyondur, sinemadır, ara­badır, romandır, plajdır, parktır, ga­rajdır, gezmedir, seyahattir. Meselâ bazen Konya’ya gezmeye gelen kimi insanlar neredeyse sıkıntıdan patlıyorlar. Neden? E ya adamın şöyle gezip dolaşacak bir yer bile yoktur Konya’da. Şöyle rahat koltuğuna yaslanıp üç beş kadeh atabi­leceği bir yer yok. Adam öyle alışmıştır. Ne yapsın şimdi bu adam? Deniz yok, su yok, ga­zino yok, pavyon yok, hiç bir şey yok ya! Ne yapsın adam ya!? Çıldırsın mı? Delirsin mi yâni? Evet bakın Mısırda böyle bir hayata alışmış, böyle kokuşkan bir hayatın mahkûmu olmuş İsrail oğulları da kendilerine bedavadan sunulmuş bütün bu nîmetlerin arkasından dediler ki: Mûsa!! Böyle adamların tabirleri de farklı, hitapları da deği­şik, ukala adamlar. Hey Mûsâ! Baksana! Bir tek yiyecek "Taam-ı vahid" olmaz böyle şey! Biz buna nasıl dayanalım? Artık biz buna dayana­mayacağız! Sıfırı tükettik, dayanma gücümüz kalmadı! Türkçe’ye böyle nakil ediyoruz mecburen. "len" Ebedîyen, hiç mümkün değil ar­tık, biz buna dayanamayacağız diyorlar. Peki ne olacak? "Bizim için Rabbine şöyle bir dua ediver." Bizim için Rabbine bir yalvarıver. Rabbine bir yalvarıver. Bizim adımıza Rabbine bir dilekçe gönderiver. Ukalaların ukalalı­ğına bakın: Rabbine bir dua ediversen! Rabbimize değil, Rabbine. Sanki O Rab Mûsâ’nın Rabbi, onların değil ki! Alçaklar şöyle demiyorlar: Ey Mûsâ haydi Rabbimize bir dua edelim demiyorlar. Bir de birlikte dua edelim değil, sen dua et! Tam ukala adamlar. Yâni ağızları kurumuş adamla­rın, kendileri duaya yanaşmıyorlar da duayı Mûsâ aleyhisselâmdan bekliyorlar. Haydi ey Mûsâ Rabbine bizim için bir dua ediver. Bizde de çok değil mi böyle yahudi karakterliler. Kendileri dua etmiyorlar adamlar da hep başkalarından bekliyorlar. Duamızı birileri yapıversin, hatimlerimizi birileri okuyuversin, ölülerimizi birileri defnediversin, ço­cuklarımızı birileri okutuversin biz de işimize gücümüze bakalım di­yenler bizde de pek çok. Evet işte böyle diyorlar Allah’ın elçisine. Çünkü öyle garip bir ortam ki puta taptılar, buzağıya taptılar, eskiyi hatırladılar, eskiye dön-mek istediler, işte böyle hep ukalalıkları devam etti. Görmeden inanmayız dediler, şehre girmeyiz dediler filan ve o ortamda bir de karşımıza çıkan bu var. Böyle dediler. Ne ola­cak Rab-bine dua edip te? "Rabbin bizim için yeryüzünün bitirdiği sebzesin­den, hıyarından, sarımsağından, mercimeğin­den soğanın­dan burada da bitirsin! Dediniz" Dua ediver bizim için Rabbine de işte soğan, sarımsak, marul, elma, portakal, fındık, fıstık bitirsin burada. Bu çölde bizim bunlara da ihtiyacımız vardır dediler. Bunları istedi­ler. Huysuzdu adamlar, uka­laydı; ama Allah’ın Peygamberi bıkıp usanmadı da yine bunu sabırla anlattı onlara. İnşallah biz de böyle ne yaptıklarının, ne istediklerinin farkında olmayan muhataplarımıza karşı Mûsâ gibi sabırlı olalım. Bi­zim peygamberimiz de imreniyor çünkü onun sabrına, inşallah biz de öyle olalım, öyle olmaya çalışalım. İnsanlar anlamadılar, densizlik et­tiler, ukala davrandılar diye he­men kırıp dökmeyelim onları. Sabırla bir daha anlatalım, bir daha uyaralım. Anlamadınız galiba kalın kafa­lılar de-meyelim. Ben anlatamadım galiba. Bir daha düzgünce anlata­yım diyelim. Sabırla, şefkatle, merhametle onları Allah’ın dinine abone yap-maya, cennete üye yapmaya çalışalım inşallah, Allah yardımcımız olsun. Onların bu tavırları karşısında Hz. Mûsâ o kadar şaşırdı ki, yâni tam böyle merhametli bir insanın edasıyla, onlara acıyan bir tavırla bakın onlara şöyle diyor: Değilse bu isyanları karşısında: Ya Rabbi bu adam olmadıkları kahret! diyecekti ve bite­cekti on­ların işleri. Çünkü kesinlikle mümkün değildi bu! İstenme­meliydi böyle bir şey! Yâni böyle Rabbimizin bedavadan kendilerini böyle bir çöl ortamında olmadık nîmetlere boğmasına karşılık yapılacak şey değildi bu yaptıkları. Akla hayale gelmeyecek derecede cömertlik sa­hibi, kerem sahibi bir Allah’ın elçisine karşı böyle bir tavır mümkün değildi. Olacak şey değildi. Ama yaptılar işte. Bakın dedi ki Hz. Mûsâ: "Daha hayırlı bir şeyle, daha edna, daha dun bir şeyi mi değiştirmek istiyorsunuz?" Yâni şu istediğiniz şeylere bir bakın! Bıldırcın eti, kudret hel­vası, bulut ve de gölge olmayacak! Allah’tan bedava gelen bu nîmet­ler olmayacak, siz kendiniz sarımsak ekeceksiniz, soğan di­keceksiniz ve onların ürününden yemeye, kokmaya, tütmeye ça­lışacaksınız öyle mi? diyordu. Allah’tan gelen bu hayırlı nîmetleri onlardan daha ednâ, daha değersiz şeylerle değiştirmek istiyorsunuz öyle mi? Hiç aklınız yok mu sizin? Hiç düşünmez misiniz? Arkadaşlar, burada bu hayırlı hayırsız ifadeleriyle alâkalı belki aklı­nıza bir şey takılmış olabilir. Allah’ın nîmetlerinin hepsi hayırlıdır. Ama burada özellikle bu çöldekilerle ilgili daha hayırlı ifadesinin kulla­nılmasını şöyle anlamaya çalışıyoruz. Bu nîmetlerin hayırlı oluşu her­halde insan emeği olmadan direk Allah’ın lütfu olduğu için bir. Bir de insan çölde bunlara ulaşmak için say etse de ulaşma imkânı olmayan nîmetlerdir bunlar iki. Yâni kıyamete kadar hiç kimsenin böyle bir çöl ortamında ulaşamayacağı nîmetler olduğu için daha hayırlı ifadesi kullanılmıştır diyoruz. Değilse Allah’ın kullarına sunduğu tüm helâl nîmetler hayırlıdır, bunda şüphemiz yoktur. Ecdat; Allah razı olsun onlardan, bize çok güzel bir mîras bırak­mışlar. Hemen burada acaba mı ki diye bir parantez bırakmış­lar. Demişler ki: Yâni insan fıtratına uygun gelmeyebilir tek tip ye­mek. Hani bıkabilirler, usanabilirlerdi elbette demeye çalışmışlar. Yâni bi­lemiyorum ama şöyle olayın biraz dışında olsak. İsrâil oğulları var, Fi­ravun hanedanının, Firavun sisteminin o eski zulmünden kurtulmuşlar Allah’ın yardımıyla. Akla gelen, gelmeyen her şeyi yaptılar onlara. Kızlarının namuslarına dokunmaktan, kadınlarının Rahimlerini yokla­maktan tutun da, erkeklerini boğazla­maya kadar her şeyi yapmışlardı onlara. Yâni onlar firavunî bir toplumun köleleriydi. Firavunî bir eği­timden geçmişlerdi. Firavunî bir sistemin ürünleriydiler onlar. Her şeyi reva gördüler onlara. Sonunda bunlardan, tüm bu pisliklerden ve zu­lümlerden Allah’ın izniyle kurtuldular. Göz göre göre Allah’ın mûcize­leri de geldi onlara. Kan geldi, ama bunlara değil; kurbağa yağdı, bunlara değil; tufan oldu, bunlara değil; denizde boğulma geldi, bunlar kurtuldu. Mûci­zelerle Allah onları kurtardı. Gözlerinin önünce cereyan etti bütün bu Allah mucizeleri. Deniz yarıldı, bunlar kaşıya geçtiler; ama yine de ukalalıkla­rına devam ettiler. Sonra Allah bunların tüm ihtiyaçlarını en güzel bi­çimde karşılamak üzere yiyecek ve içecek indirdi. Her türlü ihti­yaçla­rını temin buyurdu Allah. Sonra da dediler ki: Ya biz bıkarız bu işten. Biz buna dayanamayız. Dua et Rabbine de bize şöyle şöyle yapsın. Yâni bu teklif fıtratı bozulmamış normal bir insanın teklifi de­ğildi. Hani evet bal yiyen baldan usanır. Tamam bu fıtrattır da, ama ekmek yiyen ekmekten asla usanmaz. Zira ekmek usa­nılacak bir yi­yecek değildir. İnsan fıtratına en uygun ve bıkılmaya­cak bir yiyecektir ekmek. Bundan dolayı zayıflamak isteyenler sa­dece ekmeğe döner­ler. Sadece ekmek yerler. Aslolan ekmektir çünkü, ötekiler olmasa da onsuz olmaz denmiştir. Burada da bu adamların dertleri tek yemeğe sabırsızlık değil. Mesele bu değildi. Mesele Allah onların burada kalmalarını murad ediyor ve böyle bir yiyecek yemelerini istiyorsa ve de bu sabırsızlıklarından ötürü cezayı da hak ettikleri söyleniyorsa, o zaman anlıyoruz ki bu yemekten bıkılmaz arkadaş. Allah bıkılmaz diyorsa bıkılmaz! Bu­nun başka bir izah tarzı da yoktur yâni. Bu işin doğrusu budur. Evirip çevi­rip onların bu konuda haklılıklarına deliller bulmaya çalışmanın anlamı yoktur bana göre. Bal gibi huysuz adamlar. Çünkü bakın Rabbimiz Bakara sûresinde bu işin esasını bize anlatırken şöyle buyuruyordu: "Allah hiç kimseye güç yetiremeyeceği yükü yük­le­mez." (Bakara: 285) Allah onların altından kalkamayacakları bir şeyi de onlar­dan is­temez. Ama yine de onların bu cevabına da hak verelim ve diyelim ki; bu ceza onların tek yemeğe dayanamamalarından değil de bu du­rumlarını, yâni bıkkınlıklarını çok çirkin ve ukalaca dile getirmelerin­dendi. Yâni hiç olmazsa böyle diyerek ecdadımızın bu konudaki gay­retkeşliklerini hepten boşa çıkararak ukalalık etmemeyi uygun bul­dum. Yâni gerçekten bu adamları masum görmek, suçsuz göstermek mümkün değil. Bakın şu adamların hitap tarzlarına: Hey! Hadi be Mûsâ! Rabbine bir dua ediver! Şu ukalalığa bir bskın. Şu edepsizliğe bir bakın. Kime diyorlardı bunu? Gözlerinin önünde kendilerine bu kadar mucize göstermiş, denizin yarılıp sağ salim karşı geçmelerini sağlamış, kendilerini o rezil ha­yattan kurtarmış bir peygambere bu hitap yakışır mı bir müslümana? Ama haydi biz yine en iyimser bir mantıkla diyelim ki onların cezalan­dırılmaları tek yemeğe dayanamadıklarından değil de işte böyle de­melerin­dendi. Bu hitap tarzlarının bozukluğundandı. O Rab sanki on­ların Rabbi değil. Ağızları kurumuş sanki kendileri dua edemiyorlardı. Sanki serapa ukalalık sergiliyordu adamlar. Bu hastalık onların dünkü Mısır’dan getirdikleri bir hasta­lıktı. Fi­ravun oğulları da aynı dua modelini kullanıyordu dün. Al­lah’a is­yanları sonucu Mısır’a kan geldi, kan gönderdi Allah. Sanki suya el attılar kan, ekmeğe el attılar kan, neye el attılarsa kan oldu her şey. Pişman olarak geldiler Hz. Mûsâ’ya ve dediler ki: Ey Mûsâ bunlar bize isyanlarımızdan dolayı geldi, Rabbine bir dua ediver de bu belâyı üze­rimizden kaldırsın! Sonra Mûsâ aleyhisselâm dua etti de Allah kaldırdı onu onlardan. Sonra yine azdılar, çekirge geldi, ey Mûsâ dua ediver! Kur­bağa geldi, bit geldi, her gelişte ne geldiyse: Ey Mûsâ Rabbine dua ediver dediler. İşte efendileri olan Firavun oğullarının bu hitap tarzını bu defa müslümanların kullanması hiç de hoş değildi. Berikiler kâfir­diler, diyebilirdiler böyle sözleri. Bakın A’râf sûresinde Firavun oğulla­rının şöyle dedikleri anlatılır: "Dediler ki; ey Mûsâ! Seninle Rabbinin arasın­daki anlaşma hatırına hadi sen Rabbine bir dua ediver de Rab-bin bunları kaldırsın üzerimizden. Biz de sana iman edelim ve İsrâil oğullarını sana verelim" (A’râf: 134) Demişlerdi. Sen bunu yap, biz de istediğini yapalım. Yâni seninle bera­ber İsrâil oğullarını gönderelim; Mısır’dan gitmenize izin verelim demiş­lerdi. İşte bunlarda da böyle bir çelişki vardı sanki. Bize so­ğan sarım­sak filan. Yâni bunun altında yatan şehir özlemi, Mısır’ın özlemi var adamların içinde de bunu böylece ifade etmeye çalışı­yorlardı. Ama mesele sadece şehir de değil. Yâni herhangi bir şehir de değil me­sele. Çünkü bakıyoruz aynı bu topluma, şu şehre girin de denmiş. Ama buna da cesaret edememişler ve: "Sen ve Rabbin, ikiniz gidip savaşın! Biz burada otu­racağız!" (Mâide: 37) Demişlerdi. Üstelik orada, çölde sürekli kalmak için de gelmemiştiler onlar. Allahu âlem kısa bir dönem onlara hürriyetin mânâsını tattırmak, öz­gürlüğün bilincine erdirmek için çöle çekmişti Allah onları. Çünkü böyle yıllar yılı Firavun oğullarının zulmü ve işkencesi altında köleleş­tiril-miş, her şeylerini kaybetmiş, kimliklerini bile yitirmiş bir toplum an­cak böyle bir ortamda özgürlüğün ne demek olduğunu anlayabilirlerdi. Çöl hayatı kölelerin hürriyeti anlayabilecekleri en güzel ortamdır. Orada ihtiyaçlar sınırlı olduğu için, öyle şehir hayatında, yerleşik ha­yatta olduğu gibi kimsenin kimseye hükmetmesi, kimsenin kimseye ege-menlik iddia etmesi mümkün değildir. İşte gördük, ekmek Al­lah’tan, su Allah’tan. Bulut Allah’tan, bıldırcın Allah’tan. Kimsenin kim­seye bir eyvallah’ı yoktur yâni. Şehirde öyle mi? Hayır, işte görüyoruz kimi kimine hükmediyor, kimi kiminin işinde çalışıyor, kimi kiminin ka­pısında köledir. Böyle karmaşa bir hayat vardır şehirsel hayatta. Evet Rabbimiz Mısırdan kurtardıktan sonra onları özgürlüğü daha güzel anlayabilecekleri bir çöl hayatına çekiverdi. Yâni Yakup aleyhisselâm döneminde oğlu Yusuf’un Mısır’a sultan olması sebe­biy-le Filis­tin’den Mısır’a giden İsrâil oğulları, Yakup oğulları, müslüman-lar şimdi de Mısır’dan geldikleri ülkeye, yâni Filistin’e doğru gidiyor-lardı. Yusuf aleyhisselâm döneminde Mısır’a egemen olmuşlar, uzun bir süre Mısır’ın egemenliğini ellerinde tutmuşlar, Mısır’a en güzel günleri yaşatmışlar, ama daha sonra Firavun oğullarının Mısır’da egemenliği ellerine geçirmeleriyle birlikte yine uzun bir süre orada köle hayatı yaşadıktan sonra şimdi de Yakup’un torunlarından Hz Mûsâ eşliğinde Yakup’un diyarına gidiyorlar. Lâkin bu gidişte ve kalışta Allah’ın dediklerine rıza isteni­yordu onlardan. Madem böyle mi yiyecek gönderildi, buna razı olun! deni­yordu. Teslimiyet isteniyordu. Bunlar bir tür şehir hayatı istiyorlardı, ama Mısır’daki gibi bir şehir hayatı istiyorlardı. Çünkü onu biliyorlardı ancak. İşte buzağı yapmaları da ondandı ya. Firavun oğulları ineğe ta­parlarsa biz de ancak onun küçüğüne tapabiliriz diye kü­çüklüğün ifadesi olarak buzağıya tapınmışlardı. Bugün de öyle efendilerinin yaptığına cesaret edemeyen binlerce uşak görüyo­ruz. O büyük yapar, biz onu beceremeyiz diyor ve küçüğünü yapı­yor bizimkiler. Amerika büyüğünü yapar, biz ancak bu kadar yapabiliriz di­yorlar. Efendilerini yüz yıl geriden takip etmeyi bile şeref sayıyorlar köleler. Evet bunların içinde Mısır’ın özlemi vardı ve bu cinsliklerinin altında yatan da işte buydu. Arkadaşlar yeri gelmişken inşallah burada bir tespitte buluna-lım. Sözü epey uzattık ama, önemli gördüğüm için bunu da söyleyip bu akşamki dersimizi burada kapatalım inşallah. Kur’an’ın tabiriyle iki tür hayat vardır. Ya da iki hayat mo­deli vardır: 1- Birincisi göçebe hayat. Yâni savaş hayatı veya akıcı ha­yat, durağan olmayan hayat. 2- Bir de şehir hayatı, yerleşik hayat vardır. Yâni ya­hudi’nin ha­yat tarzı. A’râf 176. anlatıldığı gibi ¬ tü­ründe arza çakılı, durağan, yerleşik, ya da şehirsel hayat vardır. İs­râil oğullarının önce Mısırda yaşadıkları hayat işte bu yerleşik ha­yattı. Çöle gidip de neredeyse Hz. Mûsâ’nın burnundan getirmeye çalıştıkları ikinci hayat da göçebe hayattı. Yerleşik hayat yahudi toplumunun sürekli özledikleri, can at­tık­ları, orada kişilerin ebedî kalacaklarmış gibi plan program yap­tıkları, ev bark kurdukları hayattır. Hiç ölmeyeceklermiş gibi plan program yaptıkları hayattır. Ama göçebe hayat savaş toplumlarının hayatıdır. Yâni ha­re­ketli hayat. Durağan olmayan, kokuşmaya müsait olmayan ha­yattır. Tabi bu iki hayat insanının yapılanması birbirinden çok farklıdır. Sa­vaş insanının evi, savaş insanının eşyası, şehir insanının evinden ve eşyasından çok farklıdır. Onun tüm eşyası bir merkebin, bir atın sırtı­nın alacağı kadardır. Savaş insanı yâni yarın öle­ceğine inanan ve ölümü hep yakınında hisseden insan bu evlerle bu eşyalarla uğraş­maz, uğraşamaz. Çünkü onun ne böyle bir evde oturacak, ne de böyle eşyaları kullanacak vakti yoktur. Onun tüm eşyası bir atın sırtı­nın alabileceği kadardır. Çünkü yarın ya düşman gelecek bu ev ve eşyalar ona kalacak, ya da kendisi bir yerlere gidecek onlarla ilgile­neme-yecektir. Onun içindir ki savaş toplumunun insanı, göçebe top­lumun insanı şu bizim tür evlerle, eşyalarla ilgilenmez. Çünkü savaşı kaybedince düşmana kalacak bu evler ve eşyalar, ya da kendisi sa­vaş için başka coğrafyalara gidince boş kalacak bu evler ve eşyalar onun için çok anlamsızdır. Çünkü onun hayatı böyle durağan ve kokuşkan bir hayat değildir. Onun hayatı hareketli, akıcı, diri ve canlı bir hayattır. Bunu Muhammed Esed şöyle özelleştiriyordu: Su akarsa ta­zeli­ğini korur, durgunsa kokuşmaya mahkûmdur diyordu. İslâm da hayat programı olarak akıcılıktan yanadır. Durağan ve kokuşmaya müsait bir hayatı istemez İslâm. Meral Marufun “Hicret Günleri” isimli kitabını okudunuz mu bil­mem? Orada şöyle bir hadîse anlatılır: Düşman geliyor haberini alınca hemen alelacele kasabayı terk etmek üzere eşyamızı bir mer­kebin üzerine sardık diyor. Meral Maruf’un böyle çok kıymetli, nâdide, baba yâdigarı bir fincan takımı varmış, onu çok merak eder. Bunları illa da ölürüm de yanımda götüreceğim der. Anası der ki; kızım yapma, etme, götüremezsin. Dağ taş, dere tepe gi­deceğiz, ağırlık ya­par, taşıyamazsın! dedilerse de dinlemez Meral ve onları alır yanına. Yola çıkarlar, gittikçe ağırlaşır, gittikçe zorlaşır ve nihâyet kaza süsü vererek birini atar. Eyvah düştü! Kaza oldu! Kırıldı filan der. Olsun kı­zım bir şey olmaz filan derler, zaten bekliyorlardı onu. Az sonra birini daha, birini daha derken hepsini atıverir ve o yük­ten kurtuluverir. İşte savaş insanının hayatı, işte diğer tarafta da yahudi anlayışın­daki şehir insanının yerleşik hayatı. İşte savaş insanın evi ve eş­yası ve işte yerleşik hayat insanının evi ve eşyaları. Evet, kendisinden yerleşik hayat isteyen İsrail oğullarına karşı Bakın diyor ki Hz. Mûsâ: "Öyleyse haydi inin Mısır’a! Orada istediğiniz her şey var." Haydi inin Mısır’a! Dönün gerinize! Alıştığınız, tutkunu oldu-ğunuz o alçak hayata dönün! Orada istediğiniz her şey var! Telefon, telgraf, radyo, televizyon, elma, armut, limon, portakal, koltuk, kanepe hepsi var. Ama orada Allah’tan başkalarına kulluk da var. Firavunlara kulluk da var. Çocuklarınızın öldürülmesi de var. Kızlarınızın haya­sız-laştırılması da var. Siz bilirsiniz, sonucuna kendiniz katlanmak kaydıyla hadi dönün Allah’ın sizi kurtardığı o pis ha­yata. Nefislerinin arzuları yüzünden kendilerini satmaya karar ver­miş­lerdi bunlar. İşte kıyamete kadar özgürlüğü bir tarafa bırakıp so­ğan sa­rımsak derdine düşen tüm toplumlara uygulanacak bir yasadır bu. Öyleyse hadi inin bir şehre. Ama "İhbitu" Adem’le Havva’ya ve bir de İblis’e cennette kalabilme ortamından dünyaya, ednaya, aşağı­lık bir ortama iniş olarak tabir edilmişti ya, aynı tabiri, bakın burada da görüyoruz. Hadi bu ulvi yaşayıştan, bu yüce yaşayıştan inin bir şehir hayatına! Kendi kendinize kazandığınız, kendi kendi­nize çalıştığınız, kendi kendinize ekip diktiğiniz, ya da yorulduğunuz, usandığınız, kö­leleştiğiniz, köleleştirdiğiniz, ezdiğiniz, ezildiğiniz sadece fesada im­kân vere­cek bir şehir hayatına hadi denecek. Madem siz oradan alındınızsa, o pislik içerisinden çıkarılıp kurta­rıldınızsa artık dönmek istememeliydiniz bir daha oraya. Artık böyle pis bir hayatı özlememeliydiniz. Derdiniz ne sizin? Neyi ha­tırlı­yorsunuz siz? Neyi özlüyorsunuz? Ne demek istiyorsunuz? Eski ha­yatınıza geri dönmek mi istiyorsunuz? Ya da yerleşik bir hayat mı isti­yorsunuz? Durağan, kokuşkan bir yerleşik hayat özlemi mi duyuyor­sunuz? Bu isteğinizin size nelere mal olacağını bilmiyor musunuz? Dünkü rezilliğinizi ne çabuk unuttunuz? Orada sizin istedikleriniz hep var. İstediğiniz, nefislerinizin arzu ettiği, tutkunu olduğu her şey var orada. Ama benim görevim o de­ğil! diyor sanki Hz. Mûsâ Aleyhisselâm. Yâni ben sizleri şehir haya­tına ulaştırmak için ortaya çıkmış değilim! Benim planım, benim prog­ra­mım, benim tüzüğüm, benim yasam size müreffeh bir hayat sağ­la­mak değildir. Sizi kalkındırmak için de gelmedim ben! Benim ge­liş amacım, varlık sebebim bunlar değildir. Ben size Allah’ın sizden iste­diği kulluğu göstermek, sizi dünyada hidâyete, dünyada mutlu ve dengeli bir hayata, âhirette de cennete ulaştırmaya geldim. Benim varlık sebebim işte budur. Çünkü bakıyoruz bugün müslümanlara vaadedilen şeylere, hep bunlardan söz ediyorlar. Kimileri müreffeh bir hayat vaadedi­yor müslümanlara, kimileri aman eğer biz başa geçersek, camiler, fabri­kalar, plajlar, parklar televizyon yayınları, her evin önüne ara­balar diye böyle bir şehir hayatı öneriyorlar. Oysa inanan ve inan­cını yaşa­yanlara cennet hayatı vardır. Gidin! İnin bir şehre! Alçalın! Alçak herifler! Sizin için orada iste­diklerinizin hepsi var. Soğan var, sarımsak da var, pırasa da var. Ama onun dışında işte şehir hayatında olanlar da var. Yâni iyi öyleyse hadi ekin dikin denmiyor. Siz bilirsiniz ama orada parkınız, pavyonu­nuz da var, köleliğiniz, esaretiniz de var, ezikliğiniz, hor­luğunuz, ha­kirliğiniz de var deniliyor... "Böylece onların üzerine bir zillet ve meskenet dam­gası vuruldu. Ve Allah’ın gazabına uğradılar." Bunun üzerine onlara Allah’tan bir azap ve gazap geldi; bir de onların üzerine zillet ve meskenet damgası vuruldu. Veya duribet, böyle duvarın üzerine çamurun yapışıp oradan bir daha ayrılmaması gibi zillet onlara yapıştırılmıştır. Zilletle özdeş oldular onlar. Zillet ve meskenet onların alınyazısı, vazgeçilmez özellikleri olmuş. Zillet eşittir yahudiler, o hale geldiler yâni. Peki ne demektir bu zillet ve meskenet? Yahudi’yle özdeş olan ve yahudi’nin ayrıl­maz vasfı olan bu zillet ve meskeneti nasıl anlayacağız? Ne anlayacağız bundan? Zillet; eziklik demektir, kahır demektir, kişinin kendi kendine gü­ven duygusunu yitirmesi demektir. Veya zillet; İnsanın alçaklı­ğını veya aşağılık olduğunu kendisine sindirmesi demektir. Bunu kabul­lenmesi demektir. Ben ki aşağılık, ben ki âdi, ben ki alçak, ben ki süflî biriyim! İnancını, düşüncesini kişinin kendi kendine ka­bul ettirmesi demektir zillet. İşte yahudilere böyle bir zillet damgası vurulmuştur ve kıya­mete kadar da sürecektir bu damga. Siyaktan anlıyoruz bunu. Şu anda veya bundan önce bu damganın onlar üzerinden kaldı­rıldığına dair bir delil yoktur. Kaldırılmamıştır. Kıyamete kadar bunu üzerlerinde taşıyacaklardır. İşte bu âyetten sonra da onlar, ba­kıyoruz hep zelil yaşamışlardır. Ama İslâm’ın zillet anlayışına göre düşünüyoruz tabii. Bu­rası çok iyi bilinmelidir ve gözden kaçırılmamalıdır. Bakıyoruz İs­lâm’ın zil­let anlayışına göre yahudiler her zaman zelildirler. Me­selâ anlatılır 67 yahudi Arap savaşında, yahudi’nin biri siperden kafayı çıkarıp bağırı­yormuş: Abd’üs Selâm! Bir kafa çıkıyor Arap istihkamlarından onu vu­ruyor yahudi. Sonra Abdurrahmân! Bir kafa daha çıkıyor, onu da vu­ruyor. Hasan! Bir kafa daha, onu da vuruyor. Müslümanlar, ulan ne yapıyoruz biz hep avlanıyoruz be! diyorlar, nihâyet müslümanlardan birinin kafası çalışmış ve hazır olun! demiş, mermiler hazır olsun bu­nun yolunu buldum. Hepimiz birden ateş edeceğiz, bakın kaç tanesi­nin işini bitireceğiz. Çıkar­mış cebinden bir demir para ve bu para ki­min başına düşerse onundur! diye bağırarak parayı yahudi istihkamla­rının üzerine atmış, parayı görünce hepsi birden üşüşünce hepsinin işini bitir­mişler. Zillet budur işte. Yâni izzet ve şeref İslâm ise, onlar her zaman zelildirler, ze­lil olacaklardır. Hem öyle bir zillet ki; âlemlerin Rabbi olan Allah’ı sadece kendilerine münhasır bir Allah yapmışlar, millî bir ilâh yapmışlar, bun­dan sonra bunun cezası ve sonucu olarak da sadece kendi toplumla­rıyla münhasır bir dünya yaşamak zorunda bırakılmışlar. Onlar her­kesten üstün bir sevdaya kapılmışlar, ama bu aslında onların kendi kendilerini yemesi anlamına gelmektedir. Neden? Çünkü Yahova on­ların tanrısıdır. Onları üstün tutmak için hep vardır. Bunu pratize et­mek için de hep zillet içine düşmüşler­dir. Birbirlerini birbirleri ezmiş, milleti ezmek için hep planlar kur­muşlar, dünyaya yönelik bir plan kurmuşlar, sonunda ölüp gider­ken hep rezil, hep rezil olmuşlardır... Yâni Allah’tan bir gazaba, azaba uğramış bunlar. Dünya açı­sın­dan bir azap, kalpteki bir azap, onu anlatamıyorum; ancak yahudi olan bilir diyorum. Zira Allah’ın dediğine göre, öyle bir azap vardır onlarda. Doğarken azap, ölürken azap, yaşarken azap, azap, azap. Meselâ yahudilerin bir evlenme törenini anlattı bir ar­kadaş, lisans tezi olarak hazırlanmış: Yahudilerden bir adam ölünce onun karısı ile o adamın en büyük kardeşi evlenmek zo­rundaymış. Evlenmek iste­mezse bunu ifade etme cesareti ol­mazmış zaten de, mecbur evlene­cekmiş onunla da, ama her şeye rağmen gemi azıya alır da yine de evlenmem! demişse kıyamet koparmış. Dayak atılırmış, dövülürmüş, üzerine kara sürülürmüş, dışlanırmış, aforoz edilirmiş. Her şeye rağ­men yine de diretirse adam, iş mahkemeye intikal edermiş. Orada o kadın ona ağzına geleni söylermiş. Adam eğer her şeyi sineye çe­kerse an­cak o za­man evlenmeyebiliyor ve bu işten kurtulabiliyormuş. Zillete bakın zillete. Bundan daha büyük, bundan daha korkunç zillet olur mu? Tersi, eğer mecburen evlenmişse tamam ondan bir çocuk do­ğuncaya kadar beklenir, oğul oluncaya kadar bu evlilik sürdü­rülür, ço­cuk doğunca da o ölen adamın adı bu çocuğa verilir ve adamın kaydı silinmezmiş listeden. Zillet değil de nedir bu? Meselâ Katolik kilisesindeki zillet de aslında aynı zillet değil mi? Onlarda da adam bir kere evlendi mi tamam artık bir daha boşa­namıyor. İstesen de istemesen de tamam artık onunla yaşa­yacaksın! Başka çaren yoktur. Yahu ben istemiyorum! Anlaşamı­yorum! Hayır, o zaman başkalarıyla idare et durumu, ama onunla evli görüneceksin. Nerede bulalım bir daha! Bir enayi bulmuşuz, hiç olmazsa bir çocuk filan olursa böylece ana baba belli olsun gibi görünelim diyorlar ve böyle yürütüyorlar işi. Evet onlarınki de zillet, bunlarınki de zillettir. Eğer izzet: "Onlar mü'minleri bırakıp da kâfirleri veli edini­yor­lar. İzzet ve şerefi onların yanında mı arıyorlar? Şüphe yok ki izzetin tümü Allah’tadır." (Nisâ: 139) Âyetine göre izzet tümüyle Allah’ınsa, yine: "İzzet ve şeref Allah’ın, peygamberinin ve mü'min-lerindir. Lâkin münâfıklar bilmezler." (Münâfikûn: 8) Âyetine göre izzet Allah’a, Resûlüne ve mü'minlere ait ise, mü­nâfıklar da bunu bilmiyorsa; onlarda ne izzet vardır, ne şeref vardır, zelil insanlardır ve miskin insanlardır onlar diyeceğiz. Peki meskenet ne demektir? Meskenet; Fakirlik, şiddetli ihti­yaç hali demektir. Galiba yahudi mantığının yaşantısına meske­net di­yeceğiz. Yahudi’ce bir hayat tarzı. Ne o? İşte adam kazana­cak, uğra­şacak, aldatacak, atlatacak, çalacak, çırpacak. Meselâ yahudi mantı­ğına göre karşıdaki adama yapılabilecek en büyük kötülük onun ke­sesindeki, kasasındaki parayı kendi kasasına ak­tarmaktır. Böyle birini tanırım, tam o tıynette biri. Adam, düşmanıma yapacağım en büyük kötülük onun parasını almaktır diyor. Hani anasına küfret, babasına söv istersen, ama dükkanına git herkes­ten fazla hürmet eder sana. Niye? Seni kandıracak ve paranı ala­cak ta ondan. Herhalde meske­net de budur, başka bilmiyorum. İşte görüyoruz adamları bir ömür boyu paranın, dünyanın, malın mülkün kölesi olarak bir hayat sürüp geberip gidiyorlar. Evet, onlara zillet ve meskenet damgası vuruldu. Bugünkü müslümanların da zillet ve meskenete düşmelerinin sebebini de bu âyetle izah etmek mümkün olacaktır. Zira sosyal yasalar asla değiş-mez. Bu yasalar önceki toplumlar için neyse, sonrakiler için de öyle­dir. Allah’ın toplum yasalarında, sosyal yasalarında bir de­ğişiklik bu­lamazsınız. "Allah’ın sünnetinde değişiklik yoktur." Dikkat ederseniz ısrarla her namazımızda Fâtiha sûresiyle: "Ya Rabbi bizi kendilerine nîmet verdiklerinin yo­luna ilet, gazaba uğrayan ve dalâlette kalanların yoluna değil." Diyoruz. Rasulullah’ın ifadesine göre bu gazaba uğrayan­lar yahudilerdir. Zillet ve meskenet alınlarının vazgeçilmez dam­gası ol-muş yahudiler. Eğer şu anda bizler de zelilsek, Allah’ın ga­zabı eğer şu anda bizim de üzerimize yağıyorsa; o zaman biz de derin de­rin bu âyetler üzerinde düşünüp kendimize çeki düzen vermek zo­rundayız. Bir de bunlar Allah’tan bir gazaba uğradılar. Peki kimdi bun­lar? Yâni Allah’ın kendilerine gazap ettiği bu insanlar kimdi acaba? Bunlar Allah’ın kendilerine her türlü imkânı hazırladığı halde yine de Allah’a değil de başkalarına kulluk yapmaya kalkı­şan ve ulemânın ifadesiyle: Kocasından çok başkalarını sevmeye çalışan fahişe bir kadın karak­teri sergileyen yahudilerdi. Peki nasıl bir imkân? Yâni Allah’ın bunlara hazırladığı imkân, nasıl bir im­kândı? Yâni insanın hayatına yeterli, za­rurî ihtiyaç dediğimiz, fizikî ihtiyaç dediğimiz şeyler konusunda Allah mutlaka insana yeterli ihtiyaç maddelerini temin etmiştir. Yâni doğan her insanın hayatını sürdürme dönemindeki rızkını ona ait kılmıştır Allah. Mutlaka o ayrılan rızık ona gökten inecektir. İşte Allah’ın böylece kendisini düşündüğü, yaşaması için her türlü ihti­yaçlarını temin ettiği halde Rabbine değil de on­dan başkalarına kulluk yapmaya, başkalarını razı etmeye çalışan herkes aynı noktada de­mektir. "Sizin rızkınız ve vaadolunduğunuz göktedir!" (Zâriyât: 22) Diyordu âyet-i kerîme. Yâni sizin rızkınız göktedir, Allah onu size takdir etmiştir ve o kesinlikle sizi bulacaktır deniyordu. Bu iş bu kadar kesinken, yâni bana ayrılmış olan mutlaka beni bula­cakken ben tutup onunla yetinmeyeyim de dünyada sanki farklı kalacakmışım gibi, veya ebedî kalacakmışım gibi, veya illa da şe­hirde kalacakmı­şım, ya da illa da falan makamda ,filan mekânda olacakmışım gibi kendi ihtiyaçlarımı kendim belirleme çabası içine girersem; o zaman ben de aynen bunlar gibi olmuşum demektir Allah korusun. Yâni o zaman ben de tıpkı onlar gibi soğan sarım­sak derdine düşerim, dok­tora, diploma, makam, koltuk derdine düşerim. Yâni yahudi durumuna düşerim Allah korusun. Yâni öy­leyse burada reddedilen, zemmedilen, kötülenen onların bu tavrı oluyor işte.. Çünkü İsrâil oğullarına belirlenen nîmetler (Bıldırcın eti, kud­ret helvası ve gölge) gibi nîmetler bugün aynen benim için de geçerlidir. O gün onların hayatlarını sürdürebilmeleri için zaruri olan şeyler nasıl ki onlara Allah tarafından tahsis edilmişse, bugün benim de hayatımı sürdürebilmem için bana zaruri olan fiziki ihti­yaçlarım, biyolojik ihti­yaçlarım aynen bana da Rabbim tarafından tahsis edilmiştir. İhtiyaçla­rının temin edildiği o ortamda onlara dü­şen neydi? Bu ihtiyaçları be­dava onlara temin ediveren Allah, o konumda onlardan ne istiyordu? Allah’ın ve O’nun Peygamberleri olan Hz. Mûsâ’nın dediklerini dinle­mekti değil mi? Öyleyse tüm bu ihtiyaçlarımın te­min edildiği bu or­tamda bana düşen ne? Yâni benden ne ister Rabbim? Bana düşen de Peygamberim Muhammed’in Aleyhisselâmın de­diklerini aynen dinlemek ve bu konuda azami gayret etmek.. Peygamberim bana diyor ki, helâlinden rızık arama çabasında ol! Yâni yatma ve sa'y et buna! Hepsi bu kadar. Yâni Safa’ya git! Mer-ve’ye gel! İşte o kadar. Sen bunu yaptıktan sonra sana lâzım olan artık bıldırcın eti mi? Kudret helvası mı? Merak etme onu bulacaksın elbette. Ötekilerin peşine takılmam gereksiz olacak böylece. Yâni illa da et arayacağım, süt arayacağım, ot ara­yacağım bu gereksiz oluyor. E, bunları hep kâfirler mi yiyecek? Yo Allah bana onu da ayırmışsa, ondan da ayırmışsa elbette o beni bulacaktır. Dert etmemin anlamı yoktur. Evet: Âyetini şöyle tercüme ediyoruz öyleyse. Ya Rabbi şu başlarında Peygamberin olduğu halde seni dinle­meyen, senin vahyinle ilgilenmeyen, senin kendilerine mahza kullukta örnek olarak gönderdiğin peygamberini takmayan, tanı­mayan, onunla diyalog gereği duymayan, senden gelen hayata razı olmayan, kendi hayat programını kendisi seçme çabasında olan toplum gibi eyleme bizi. Çünkü onlar gazaba uğrayanlardır. Onlar bu halleriyle se­nin ga­zabını hak edenlerdir. Ve Rahmetinden mahrum kalanlardır. Peki nedenmiş o? Niye gazaba uğramışlar bu adamlar? Neden zillet ve meskenet damgası vurulmuş bu adamların alınlarına? Çünkü: "Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini küfrediyorlar (örtü­yorlar)dı." Nedenmiş o? Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini küfrediyorlardı, ör­tüyorlardı, örtbas ediyorlardı, kendilerinin ve toplumlarının gündem­lerinden düşürmeye çalışıyorlardı. Allah’ın âyetlerini açığa çıkarmı­yorlardı. Aman bu insanlar Allah âyetlerini duymasınlar, görmesinler diye ısrarla âyetleri kamufle ediyorlar, gündemi değiştiriyorlar, kendi suni ve yapay gündemlerle insanları meşgul ediyorlardı. Allah’ın iki tür âyeti vardı. Biri metluv âyetler, ötekisi de meş-hûd âyetler. Farklı ifade edersek, birisi kulağa hitap eden işit­sel âyetler dediğimiz şu elimdeki Kur’an’ın âyetleri. Ötekisi de göze hitap eden görsel dediğimiz şu kâinatta Allah’ın serpiştirdiği kendi varlığına alâmet ve nişane kıldığı ay gibi, güneş gibi, gece ve gündüz gibi, bu­lut ve rüzgar gibi, insan, hayvan, ağaçlar, bitki­ler gibi âyetler. İşte bu adamlar bunları küfrediyor, örtüyor, örtbas ediyorlardı, kamufle edi­yorlardı, halkın gözünden, kulağından saklıyorlardı. Yâni gündeme getirmiyor, gündemlerinden kaldırıp onlarsız bir hayat programı yap­maya çalışıyorlardı. Allah için 8 yıllık bir temel eğitimden geçen şu müslümanların çocukları kaç âyet duyuyorlar? Hayatlarını düzenleye­cek kadar kaç âyet öğretiliyor bu çocuklara? Bu yaptıkları Allah’ın âyetlerini örtme, kamufle etme değil de nedir? Veya sizler şu ana ka­dar evdeki bu çocuklarınıza kaç âyet öğrettiniz? Kaç âyet açtınız, açımladınız onlara? Yoksa sizler de âyetleri örtenlerden misiniz? Ama unutmayın ki gerek evlerinde, gerek okullarında Allah’ın âyetlerini ör­ten onun yerine başka şeyleri açanlar zilletten, meskenetten, horluk­tan, hakirlikten asla kurtulamayacaklardır. Evet onlar âyetleri örtüyorlar, örtbas ediyorlardı. Başka? Başka ne yapıyorlarmış bu adamlar? "Ve de Peygamberleri haksız yere öldürüyor­lardı." Peygamberleri haksız yere öldürmek. Peki acaba haklı yere Peygamber öldürülür mü ki, Rabbimiz burada haksız yere Peygam­berleri öldürüyorlardı buyurmuş? Anlayabildiğim kadarıyla bunu şöy­lece özetleyelim inşallah: 1- Bazen bâtıl işleyen, bâtıl iş yapan birisi, onu hak zan­nıyla ya­pabilir. Onun yapılması gereken bir hak olduğunu zannet­tiği için veya o konuda bilgisiz olduğu için doğru zannıyla, hak zannıyla o işi yapabilir. Ama bu iş, bu Peygamber öldürme işi on­ların kendi inançla­rına ve zanlarına göre de hak olmayan, haklı olmayan bir işti. Bunu biliyorlardı, bunun çirkinliğini biliyorlar, yap­mamaları gerektiğini bili­yorlar; ama yine de yapıyorlardı bu işi. Bir böyle anlıyoruz. Bir de Mü’-minûn 117 de anlatıldığı gibi: "Kim ki Allah’la beraber başka birine bu konuda hiç­bir delili olmadığı halde dua eder, ibâdette bulu­nursa." (Mü’minûn 117) Âyetinde olduğu gibi te'kid içindir bu. Çünkü Allah’tan başka ikinci bir İlâh edinen kimsenin buna herhangi bir delil bul­ması kesin­likle mümkün değildir. Ancak tekid içindir diyoruz. Burada da "Haksız yere" ifadesi te’kid için kullanılmıştır diyoruz. 3- Eğer Cenab-ı Hak burada haksız yere sözünü kullanmayıp da sadece Peygamber öldürdükleri için onları zemmetmiş olsaydı, o zaman: "O peygamberleri gerçekten öldüren Allah değil mi?" diyerek itiraz edebilirlerdi. Yâni öldüren sen değil misin ya Rabbi? diye bir mantık oyununa girebilirlerdi. İşte Cenab-ı Hak burada kendi öldür­mesinin hak olduğunu, bunlarınkinin ise haksız olduğunu vurgulamak istemiştir diyoruz Allahu âlem. 4- Öyleyse hak öldürme, haklı öldürme, öldürmeyi gerekli kılan bir öldürmedir. Bakın Rasulullah Efendimizin şu hadisi bunu anlatır: "Şu üç durumun dışında bir müslümanın kanı helâl de­ğildir. İman ettikten sonra tekrar küfre dönen kişi, muhsan iken (evli iken) zina eden kişi ve haksız yere adam öldüren kişi." İşte bunların dışında müslümanı öldürmek haramdır. Ya da bu kimselerin öldürülmesi haklı bir öldürmedir. Yâni bu adamlar kendi mantıklarına göre de haksız olduklarını biliyorlarmış da onu anlatıyor âyet-i kerîme. Yâni Peygamberlerin onlara göre de suçu yok, ama bu-na rağmen haksız olduklarını bile bile peygamber öldürüyorlar. Hem öyle öldürüyorlar ki; sabah öldürüyorlar akşam hiç bir şey yok­muş gibi ellerini kollarını sallaya sallaya hayatlarına devam ediyorlar. E, şimdi de aynen öyle değil mi? Şimdi de öldürmüyorlar mı insanlar peygamberi? Tamam fizikî anlamda bizzat peygamber öl­dürme yoktur bugün ama fikrî anlamda öldürmeler bugün de aynen devam etmek­tedir. Bu-gün de insanlar peygamber öldürüyorlar. Bugün de insanlar, insan öldürüyorlar. Meselâ kürtaj yoluyla her gün binlercesi öldürülüyor; ama her­kes her gün elini kolunu sallaya sallaya hiç bir şey yokmuş gibi haya­tına devam ediyor. Yâni bugün de her gün binlerce insan öldürülüyor, ama insanlar hiç bir şey olmamış gibi yine de işlerine, aşlarına rahat gidip gelebiliyorlar. Bununla birlikte şunu da diyeceğiz: Peygamberi öldürmek iki türlüdür tabii: 1- Peygamberi kendi başına bırakmak biçiminde öldürmek. Hani onu destekleyecekleri hususunda Allah öncekilerden söz al­mıştı. "...Allah şüphesiz ki ben sizinle beraberim. Namazı­nızı kılarsanız, zekâtı verirseniz, peygamberle­rime inanır ve onlara yardım ederseniz, Allah’a güzel bir karzda bulu­nursanız andolsun ki sizin kötülükleri­nizi örterim." Evet, peygamberlerime inanır ve onlara kuvvetle yardımda bu­lunursanız." (Mâide: 12) Evet, peygamberlerime inanır ve onlara kuvvetle yardımda bulu­nursanız. Ama bir tek Peygambere değil Peygamberlerime ina­nır-sanız. Nasıl? Yâni nasıl inanılacak peygamberlere? Konu­munuz veya toplumunuz Lût’un Aleyhisselâm kavmi gibi cinsel ahlâksızlığı doruklaştıran bir toplum mu? O durumda Hz. Lût’u Aleyhisselâm ör­nek almaya çalışarak peygamberime inanırsanız. Eğer toplumunuz Hz. Nuh kavmi gibi salih kişileri putlaştıran, salihleri putlaştırmayı do­ruklaş­tırmış bir toplumsa o zaman da Hz. Nuh’u örnek alarak, toplu­mu­nuz Âd kavmi gibi dünyayı putlaştırmış, dünyayı kıble edinmiş bir toplumsa o zaman Hûd’u Aleyhisselâm örnek almaya çalışarak Pey­gam­berlerime iman ederseniz. Peygamberlere iman demek budur işte. Değilse işte bir zamanlar tarihte Peygamberler de yaşamış, eh ne olacak yaşamışsa yaşamıştır? İsimlerini de tek tek atlamadan bil­sek ne çıkar da onları örnek almadıktan sonra? Evet Peygamberlerime inanırsanız bir, bir de Peygamberlerimi destekler, onlara yardımcı olursanız. Peki acaba Peygamberlere yardımı nasıl anlayacağız? Acaba ne kastediyor Cenab-ı Hak bununla? Meselâ bir düşman grubu var elli altmış kişilik ve farz edin ki onlarla ben kesin dövüşeceğim. Şimdi böyle bir durumda sizlerin bana yardım et­meniz ne demek? Onlardan birkaçını da sizin haklamanız değil mi? İşte benim böyle bir durum­dayken sizin bana bu şekildeki yardımınız ne demekse, Peygambere yardım da o demektir. Pey­gambere yardım da o şekilde yapılacaktır. Nasıl yâni? Hani Pey­gamberler küfür karşısında küfre dimdik kalkan olmuşlar, küfre asla geçit vermemişlerdir ya; işte biz de aynısını yapı­vereceğiz, biz de öyle oluvereceğiz, biz de aynı rolü üstlenivereceğiz, böylece Peygamberlere yardım etmiş olacağız demektir bu. Meselâ bakın, bir mü'min kişi vardı Firavun hanedanından, Firavun’un sarayında bir süre imanını gizlemiş. Nihâyet Firavun ve adamları Hz. Mûsâ’yı öldürme kararı alınca artık bu durumda ima­nını gizlemenin anlamı kalmamıştı; hemen harekete geçer, kendi­sini onla­rın önüne atar ve vücudunu Hz. Mûsâ’nın önüne kalkan yaparak: Sizi, sizden hiçbir ücret istemeden Allah’a çağıran salih bir Peygamberi öl­dürmeye mi kalkışıyorsunuz? Bunu asla yapa­mazsınız! Yapamaya­caksınız! diye haykırarak Peygamber mesa­jını savunuyordu. İşte böylece kendini fedâ ediyor; ama peygam­bere de destek veriyordu. Yine Yâsîn sûresinde şehrin çok uzaklarından koşup gelen bir mü'min de, Peygamberin yalanlandığı bir ortamda peygamber­lerle be­raber onların sözünün bittiği yerde cesurca tevhidi ortaya koyuyor ve Peygamber fonksiyonuna sahip çıkıyordu, kendisini bu uğurda fedâ edecek biçimde. İşte peygambere yardım budur. Hz. Fatıma anamız, Hz. Ömer’in karşısında haykırırken ken­dini savunmaktan çok Resul-i Ekrem’e yardımcı oluyordu. Resul-i Ekrem’in geliş gâyesine yardımcı olamaya çalışıyordu. Demek ki Peygamberlere yardım, onların görevlerine yar­dım şeklinde olur. Yâni Peygamber Aleyhisselâm dünyada Allah’ın istediği adâleti gerçekleştirmek, insanların dünyada Allah’ın istediği hayat programını yaşamalarını sağlamak, insanların cennet yollarını açmak, cehennem yollarına barikatlar koymak için gelmişlerdir. İnsanların yeryüzünde Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, kitap olarak Kuran’ı ve bu konuda örnek olarak da Hz. Peygamberi ta­nımaları için gelmiş olan Peygamberin bu görevini, bu fonksiyo­nunu kendimize görev edi­nir, dert edinir, iş edinir, din edinirsek biz de onlara yardımcı olmuş oluruz. Onların inandığına inanır, yap­tıklarını yapar, sevdiklerini se­ver, reddettiklerini de reddedebilir­sek, varlıklarını ve programlarını kendimize program kabul edebi­lirsek, isteklerine köstek değil, destek olabilirsek; o zaman biz de onlara yardımcı oluyoruz demektir. Değilse ona ve onun getirdiği mesaja karşı kör ve sağır kesilir­sek; o zaman biz de peygamberi öldürüyoruz demektir. Pey­gamber, bizim ilgisizliğimiz yüzünden öldürülüyor demektir. Birileri eğitim programlarıyla, birileri kılık kıyafet kanunla­rıyla, birileri hayat programlarıyla onun yolunu, onun sünnetini, onun anla­yışını yok etmek, toplumdan silmek isterken biz de beri tarafta buna seyirci kalıp onların işlerini kolaylaştırmak yerine onun sünnetini öğ­renip, yaşayıp, müdafaa durumuna gelirsek o zaman biz de ona yar­dım ediyoruz demektir. "Muhammed başka değil ancak bir peygamber­dir. Ondan önce birçok peygamberler de gelip geçmiştir. (Şimdi) O ölür ya da öldürülürse siz hemen gerisin ge­riye mi döneceksiniz?" Yâni kâfir mi olacaksınız?” (Âl-i İmrân: 144) Âyeti bunu anlatır. Tamam o gün peygamberin ölmesi de öl­dürülmesi de mümkündü, bunu anladık da, lâkin zaten ölmüş bir pey­gamberin bugün ölmesini, ya da öldürülmesini nasıl anlayacağız? Bakın bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz: İslâm’da öldürme iki anlamdadır: 1- Tesebbüben öldürme, 2- Amden öldürme. Yâni ya bizzat kasten öldürüyorsun. Ya da bir de ölmesine, öldü­rülmesine sebep oluyorsun. Peygamberi ya böyle kasten öl­dürü-yorlar, ya sebep olarak öldürüyorlar. Eh şimdi de toplum ay­nen ya peygamberi kasten öldürüyor ya da ölümüne sebep oluyor veya öldü­rülmesine göz yumuyor, öldürülmesi için uğraşanlara yardımcı oluyor demektir. Allah’ın âyetlerini küfretmek konusunda daha önce sanırım bir­kaç laf etmiştik. Âyetlerin mânâsını, lafzını, muhtevasını örtmek, ört­bas etmek, gizlemek, duyurmamak, fonksiyonunu öldürmek, kullanıl­maması gereken yerlerde kullanmaya kalkmak, işine ge­lenleri gün­deme getirip, işine gelmeyenlerin üzerinde hiç durma­yarak, hiç gün­deme getirmeyerek gizlemek gibi mânâlara geldiğini söylemiştim. Evet bunlar, işte bunları yaptıkları için Allah’ın gazabına maruz kal­mışlar. Başka? "Evet bu isyan ederek aşırı gitmelerindendi." Burada ikinci bir hikmet anlatıyor Rabbimiz. Yâni bu hale gel­melerinde iki sebep anlatıyor. 1- İsyan etmeleri. 2- İkincisi de haddi aşmalarıdır. Peygamberlere karşı isyan ediyorlar ve de haddi aşıyor­lardı bunlar. Peygambere karşı isyan etmek; peygamberle diyalog kur­mak-la beraber, Peygamberi ve Peygamberin mesajını tanımakla, onlarla ilgi kurmakla beraber onun dediklerinin tersini yapmak demektir. Yâni hem tanıyor, hem biliyor adam; ama yine de tersini yapıyor, işte bu peygambere isyan demektir. Haddi aşmak ta; Peygamberi tanımadan, Peygamberin mesa­jıyla hiç ilgilenmeden, yâni Peygamberle hiç diyalog kurma­dan kendi kendine o çizginin dışında yürümektir. Benim anladığım budur. Yâni adam hem İslâm’dan haberdar, hem Peygamberi tanı­yor, hem Peygamberin kendisinden istediklerini biliyor, hem de denile­nin, kendisinden istenilenin aksine hareket ediyorsa işte bu adam Pey­gambere isyan ediyor, Peygambere kafa tutuyor demektir. Peygam­ber böyle dese de ben bildiğimi yaparım! Diyorsa, bu adam isyan edi­yor demektir. Peygambere rağmen iş yapıyor de­mektir. Peygamber öyle dese de o böyle yapmaktadır. Birincisi böyle ki; bu isyandır. Ama ötekisi Peygamberle hiç diyalog kurmamış, Peygamberi ve onun getirdiklerini hiç tanıma gereği duymamış, böyle bir adamın kendisi de çizgiyi zaten bulması mümkün değil.. Veya buradaki isyan ve haddi aşmayı şöyle de anlayabili­riz: Peygambere karşı birisi pozitif, diğeri de negatif olmak üzere iki tavır almaktır bu. Birisi negatif olur. Yâni adam Peygambere karşı negatif bir tavır alıyor. Nasıl? Meselâ Peygamber kıl diyor! Ama adam kılmı­yor. Peygamber ver diyor, vermiyor. Yap diyor, yapmıyor. Tut diyor, tutmuyor gibi negatif bir tavır, aksine bir hare­ket, O da Peygambere karşı pozitif bir hareket demektir. Yâni is­yan türünde denilenin ötesinde bir hareket. Yâni içki içiyor, adam öl­dürüyor gibi. Evet: Bunların bu cezaya çarptırılmalarının sebep­lerini Rabbimiz büyükten küçüğe doğru sıralamış: 1- Evvela Allah’a karşı işledikleri suçlar, 2- Sonra peygamberlere karşı işlenen suçlar, 3- Daha sonra da haddi aşmak, zulmetmek gibi insanlara karşı verdikleri zararlar anlatılmış. Şimdi bize gelelim. Acaba bugünkü müslümanların Allah’ın âyetlerine karşı tavırları nedir? Ne kadar örtüyorlar âyetleri? Acaba bugünkü müslümanların Allah elçilerine karşı tavırları na­sıldır? Onları diriltmeye mi çalışıyorlar? Yoksa öldürmek için mi soyunmuşlar? On­lara karşı isyan mı ediyorlar? Yoksa hadlerini mi aşıyorlar? Allahu Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerim’indeki âyetlerinin sayısı altı bin küsurdur. Peki sorayım şimdi: Acaba sizin bilincinizdeki âyet sayısı ne kadar? Yâni siz bu âyetlerden ne kadarını açıyor, gündeme getiri­yor? Ne kadarını örtüyorsunuz? Yâni sizin hayatta uygulayacak kadar, ha­yatta size yön verecek kadar bildiğiniz âyet sayısı ne ka­dar? Kaç âyet yol gösteriyor size? On tane, yirmi taneyse o zaman siz beş bin dokuz yüz doksan dokuzunu örtüyorsunuz demektir. Yâni sizin imanınızda, İslâm’ınızda, ekonominizde, siyasetinizde, beyninizde, dünyanızda size yol gösterecek kaç âyetiniz var? Şu peygamber böyle yap-mıştı, öyleyse bu konuda ben de öyle yapı­yorum! diyebileceğiniz kaç pey­gamber uygulamasını biliyorsunuz? Örnek alacak kadar peygamber­leri tanıyor musunuz? Yoksa peygamberlerle tanışma zahmetinden kaçtık da bu lânet­lik yahudilerin yaptığı gibi dini önderleri, siyasal önderleri, eko­no-mik önderleri mi tanımaya koşuyoruz? Gündeme almamız gereken mutlak olarak doğrulukları ve örneklilikleri Allah tarafında tescil edil­miş peygamberler dururken, biz onları bir tarafa bırakıp da kendi ken­dimize örnek şahsiyetler mi oluşturuyoruz? Acaba gündemimizde peygamberler mi var, yoksa başka şahsiyetler mi? Bizim peygam­ber-lere ulaşma imkânımız yoktur. Biz onları ancak bize örneklenen şahsiyetlerde tanıyabiliriz diyenler de çı­kabilir. Ya da bizim için örnek olarak sadece Allah’ın Resûlü var­dır. Ondan başka peygamberlere ihtiyacımız yoktur diyenler de çıkabilir. Ama zaten Rasûlullah’ın ör­nekli-liğini kabul demek otomatikman diğer peygamberlerin örneklili­ğini de kabul demek­tir. Zira Kuran-ı Kerîmde Resul-i Ekrem’e: Pey­gamberim! İşte örnek elçilerim! Sen de onlar gibi ol! Sen de onların yoluna tabi ol! Buyurulmuş. Al­lah’ın Resûlü de onların tümünün haya­tını bize örnekleyivermiştir diyoruz. Evet başka çaremiz yoktur. Zillet ve meskenetten kurtul­mak is­tiyorsak Allah’ın kitabıyla ve Peygamberle barışmak zorun­dayız. Al­lah’ın kitabına ilgisiz kalmak, Allah’ın Resûlüyle tanışma­mak ve böy­lece Allah’ın istemediği bir hayatı yaşamak, Allah’la sa­vaşmak de­mektir. Allah’ın dediklerinin aksini yapmak, ya da: Ya Rabbi! Senin gönderdiğin kitap, senin gönderdiğin peygamber bin dört yüz yıl ön­cesinin hayatını düzenlemiş! Aradan bin dört yüz yıl geçmiş! Devir değişmiş! Zaman değişmiş! Şimdi bizim bilimlerimiz var! Bizim pozitif bilimlerimiz gelişti! Laboratuarlarımız var! Teknik bilimlerimiz var! Bi­limsel çalışmalarımız var! Binaenaleyh artık se­nin modası geçmiş ki­tabına ve peygamberine ihtiyacımız kalmadı! diyerek onun arzu ettiği hayatın dışında yaşamaya çalışmak Al­lah’a harp ilan etmek demektir ki; Allah’la savaşa tutuşan bir top­lumun zillet ve meskenetten kurtul­ması da asla mümkün değildir. İşte yahudilere seslenen bu âyetler bize de bunları söylüyor. Sonra da bunun hemen ardından bir ara cümle geliyor. Pey­gamberlerin geliş sebeplerini anlatan bir cümle. Veya sadece İsrâil oğulları değil mesele, bütün insanlığa gelen Kur’an’ın anlatım mesa­jını bize söyleyen bir cümle ile karşı karşıyayız. Çünkü bu âyet olma­saydı sanki hep İsrâil oğulları anlatılıyor gibi olu­yordu. Ama bakın bu­rada İsrâil oğullarını anlatan âyetlerin arasına konulmuş bir âyet: San-ki sakın ha! Bunları tarihi olaylar olarak anlamayın! Bunlar işte bir za-manlar olmuş, geçmiş, tarihe karışıp gitmiş, tarihi vakalar olarak görmeyin bunları! Bunlar sizi ilgilendi­ren âyetlerdir! gibi Cenâb-ı Hak bizi bize söylüyor şimdi. Yâni Kur’an’ın muhataplarına bu âyetleri ne­den anlattığını söylüyor bu âyetler şimdi de.
62:"İman edenler, Mûsâ dinini kabul eden Yahu-diler, Sabiin olanlar. Şimdi bunlardan her kim Allah’a ve âhiret gü­nüne iman eder ve salih amel işlerse bunların ecirleri Rableri yanındadır. Onlara korku da yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır." Düşünün iman edenler. İnandığını iddia edenler, ben de mü'-mi­nim diyen­ler, inandım diyenler. "Mûsa dinini kabul eden yahudiler." Bir de hadu yapanlar, yol budur diyerek yahudilik iddia­sında olanlar. Hz. Mûsâ’dan sonra bu isimle anılmaya çalışanlar. Hz. Mûsâ’dan sonra kendilerini bu isme izâfe edenler. Çünkü yahudilik Hz. Mûsâ’dan sonra böyle bir anlam kazanmıştır. "Bir de Nasraniler." Nasaralar, hıristiyanlar. Yâni Hz. İsa’nın dinini din kabul ettik-lerini iddia edenler. "Bir de Sabiin olanlar." Yâni tüm bu dinlerin dışında olup ateşe, aya ve yıldıza ta­pan­lar. Yâni dinin dışında olanlar. Sabiin, İslâm’ın dışındaki tüm din ve inanç mensuplarını kapsamaktadır. Bunu şöyle anladım ben: İnandığını iddia edenler, yâni mü'min olduklarını kabul eden­ler. Allah’tan gelen dine ben de inanıyorum diyenler. Çünkü az sonra bu kimselere, yâni inanan bu insanlara yeniden iman edin denecekse, o zaman bu iman sadece iddiadan ibaret bir iman olacaktır. "Ey iman edenler, iman edin!" (Nisâ: 136) Âyetlerinde de aynı mânâyı görüyoruz. Yâni başta ey iman edenler! denilmiş ve daha sonra da iman edin! denilmişse bunun an­lamı şudur: Ey iman iddiasında bulunanlar demektir bunun mâ­nâsı. Eğer sizler ben de inandım diyorsanız, o zaman bu sözler size de söyleniyor demektir. Meselâ "Ey siyah sarıklı arkadaş!" desem, tüm siyah sarıklılar bu sözün muhatabıdır. Bir böyle ey inan­dığını zanne­denler, inandığını iddia edenler demektir. Bir de ey buraya kadar anlatılanlara inananlar! demektir bu­nun mânâsı. Buraya kadar bir şeyler anlatıldı anlatıldı ve sonra da ey bu­raya kadar anlatılanlara inananlar demektir ve o zaman ne anlatıl­mışsa ona inananlar anlamına gelecektir. Yâni buraya kadar anlatı­lanlara inandın, bundan sonraki anlatılacak olanlara da inanın! demek olacaktır mânâ. İnananlar, inandığını iddia edenler, Allah’ın gönderdiği dine inandığını iddia edip de yahudi’ce sapıp sapıtan, dünyacı ve mad­deci olan insanlar. Allah’ın gönderdiği dine inanıyorum! Benim de kitabım var! Ben de kitap sahibiyim! Ben de kitap ehliyim! Benim de Peygam­berim var! dediği halde ruhçu görüşe saplanarak ya­hudi’nin zıddına hıristiyan gibi sapıp sapıtanlar. Ve de ey bütün bunlara rağmen Al­lah’ın gönderdiği dine ben de inanmıyorum di­yenler. Demek ki iman karşısında insanlar dörde ayrılıyor: 1. İnandığını iddia edenler ve yaşayabildikleri kadar imanla­rını yaşamaya çalışanlar. 2. İnandığını iddia edip de maddeye tapıp sapıtanlar, ya­hudi gi­biler. 3. inandığını iddia edip de ruhtan yana meyledip öylece sa-pıtanlar. Yâni hıristiyanlar gibi olanlar. İmanla, İslâm’la hiç ilgisi olma-yanlar. "Şimdi bunlardan her kim; Allah’a ve âhiret gü­nü-ne iman eder ve salih amel işlerse, bunların ecirleri Rableri yanındadır. Onlara korku da yoktur ve onlar mah­zun da olmayacaklardır." Evet bu dört grup insandan kim ki; iman eder ve inancını da amele dönüştürürse, yâni salih amel işlerse, yâni imanından kaynak-lanan ameller işlerse işte o zaman o, cen­nete girecektir. Ama adam, böyle kendi kendine ben müslümanım dedi, müs-lümanlıkla ilgi kurdu, tamam bitti değil. Gerçek mânâda Al­lah’ın iste­diği gibi: Yapacak. Allah’ın istediği şekilde Allah’a iman edecek. Allah’ın istediği şekilde Allah’tan gelenlere iman edecek. Allah’ın model kul, örnek kul olarak seçip gönderdiği peygamber örnekliğinde Allah’a ve O’ndan gelenlere iman edecek. Ama sadece bu da yetmez, bir de: Yapacak. Yâni salih amel de işleyecek. İman kaynaklı ameller işleyecek. Bu imanını hayatında görüntüleyecek. İmanını dışa yansı­tacak. İmanıyla hayatını düzenleyecek. İmanı hayatında görülecek. İmanının eserini gösterecek. Yoksa kitaba dayalı ol­mayan, hayatta eseri görülmeyen, sadece dışarıdan söyleniveren mücerret bir müs-lümanlık istemiyor Allah. Sadece iddiadan ibaret bir müslümanlık is-temiyor. İşte görüyoruz bizde, bizim toplumda diliyle müslümanlık iddiasında bulunup da Allah korusun yahudi’ce dünyaya, maddeye tapanlar var; hem de pek çok. Nadir de olsa hıristiyanlar gibi dünya­dan el etek çekmiş, ruhbanca yaşamaya çalışanlar da var. Aynen Hıristiyanların ve yahudilerin bozuk dinlerine sarıldık­ları gibi, İslâm’a bozuk düzen sarılan müslümanlar var. Yâni Allah korusun, adam ki­tabından habersiz. İşte Allah Muhammed’e de bir kitap göndermiş, der gibi inananlar. Bunu zaten Allah Bakara’nın başında anlattı. Yâni kitapla ilgisiz müslümanlar, kitaplarının bozukluğunun far­kında olmayan hıristiyanlar, kitaplarını tahrif etmiş yahudiler ya da Allah’ın kitabından başka dinin müntesibi olan insanlar. Eğer kurtul­mak istiyorlarsa, Allah’a ve âhiret gününe inanır ve salih ameller iş­lerler. Başka çaresi yoktur bunun. Kimileri Bakara sûresindeki bu âyeti temel kabul ederek Ehl-i kitabı cennete postalama gayretine kapılmışlardır. Efendim madem ki Allah bu âyetinde, bu dört grup insanlardan kim ki Al­lah’a ve âhiret gününe inanır ve de salih amel işlerse, onlar cen­nete gidecektir bu­yurmuştur. Eh bu yahudiler de, bu hıristiyanlar da Allah’a inanmakta­dırlar, bunlar da Havralarına, Kiliselerine gi­rip amel işlemektedirler; öyleyse neden bu adamlar da cennete gitmesinler derdine düş­müş-lerdir. Halbuki tek bir âyet, hem de yalın olarak temel kabul edilip onun üzerine hüküm bina edilemez. Bu hâricî mantığıdır. Top yekun âyetler, topyekün Kur’an, topyekün sûreler ve peygamberimizin top-yekün sünneti birlikte düşünülerek, değerlendirilerek bir sonuca gidilmek zorundadır. Değilse yalın olarak tek bir âyetle, bir konuda sonuca gitmek harici mantığıdır ve dinden sapmadır. Çünkü ehl-i ki­tabın Kur’an’da açıkça kâfir olduklarını anlatan âyetleri im­dadımıza çağırdığımız zaman ve de az önceki âyetlerde bunların İslâm’a çağ­rılmaları-nı, müslüman olmalarını emreden âyetleri de göz önüne ge­tirdiğimiz zaman bu sonuca gitmenin kesinlikle mümkün olmadığını göreceğiz. Yâni bu ehl-i kitabın kendilerince oluşturdukları bir hayat, kendilerince oluşturdukları bir iman ve salih amel anlayışlarıyla cen­nete gidebileceklerini söyleyebilmek kesinlikle mümkün olmayacaktır. Bundan yüzyıl önceye gidersek o dönemde kesinlikle hiç­bir İs­lâm âliminin ağzından böyle bir sözü duymak mümkün değil­dir. Bu moda yeni çıktı. Selef ulemâsından -Allah onlardan razı ol­sun- bu ko­nuda tek cümle bile bulmak mümkün değildir. Yeni çıktı bu ehl-i kita­bın cennete gidecekleri iddiası. Peki bunun sebebi nedir? Niye bu de­virde çıktı bu moda? 1- Bunun birinci sebebi müslümanların ehl-i kitap karşı­sında aşağılık kompleksine kapılmaya başladıkları bir dönem ol­duğu için ortaya atılmıştır. 2- İkincisi de, müslümanlar yavaş yavaş kendilerine vuru­lan morfinin tesirinden kurtulup yahudi ve hıristiyanlar karşısında bir izzet ve şeref kavgası vermeye başlayınca, müslümanların on­lara karşı bu dirençlerini kırmak için ortaya atılan düşünceden iba­rettir. Yâni müslü-manlar onlara karşı bu mücâdeleden vazgeçsin­ler, kendileriyle birlikte cennete gidecek olan bu has kardeşlerine karşı ılımlı davransınlar diye ortaya atılmış bir yutturmacadan başka bir şey değildir bu. Şimdi birinci şart neydi? Allah’a ve Allah’tan gelenlere inanacak­lardı. Peki acaba bu adamlar gerçekten Allah’a inanıyor­lar mı? Allah’a iman ne demektir? Allah’a iman demek Allah’ın istediği biçimde iman demektir. Allah kitabında kendisini nasıl ta­nıtmışsa, hangi sıfatlarla muttasıf olarak bildirmişse o şekilde iman, Allah’a iman demektir. Yâni Allah’a iman aynı zamanda Allah’tan gelenlere de imandır. Öy­leyse bu insanlar Allah’a inanacaklar, Allah’ın istediği biçimde. Âhirete inanacaklar, Allah’ın istediği bi­çimde. İman budur işte. E efendim on­lar da inanıyorlar. Peki nasıl bir Allah’a inanıyor onlar? Muhammed’i Aleyhisselâm peygamber olarak gönderen bir Al­lah’a mı inanıyorlar? Yoksa Mûsâ’dan sonra, İsa’dan sonra kesinlikle Peygamber göndermeyen bir Allah’a mı inanıyorlar? Son kitap olarak katından Kur’an’ı indiren bir Allah’a mı inanıyorlar? Yoksa sadece İn­cil’i, sadece Tevrat’ı gönderen bir Allah’a mı inanıyorlar? Allah’a iman demek; Allah’ın gönderdiklerine iman demektir. Al­lah’a iman demek, Allah’ın bunlara da inanın dediklerine iman demektir. Şimdi Allah’a, Allah’ın istediği biçimde inanmayan, Allah’ın gön­derdiklerine inanmayan bu adamlar için nasıl mü'min diyece­ğiz? Bir müslüman bile Allah’a inansa; ama Allah’tan gelenlerden herhangi birine inanmasa, buna bile kâfir denir. Meselâ ben Allah’a inanıyorum; ama tesettüre inanmıyorum. Veya zekâta inanmıyorum diyen bir adam kâfirdir. Bu iman, Allah’ın istediği bir iman olacak. Değilse, yâni işte biz müslümanız, kurtulduk! Biz hıristiyanız, kurtulduk! Biz yahudiyiz, kurtulduk! Yok. Allah ve Rasûlü nasıl ina­nın demişse öylece inanın denilmektedir. Sadece iman da yetmez; arka­sından bu imanın hayatında görüntülenmesi adına salih amel şartı geliyor. Peki nedir salih amel? Salih amel; mahza Allah için yapılan ve sünnette yeri olan ameldir. Bir amelin salih amel ola­bilmesi için iki şart vardır: 1- Birincisi o amel, mahza Allah için yapılmış olmalıdır. Yâni ni­yet sadece Allah için olmalıdır. 2- Bir de bu amelin sünnette yeri olması gerekmektedir. Yâni Allah’ın Resûlü’nün hayatında yeri olan bir amel olması lâ­zımdır. Yâni salih amel, peygambere uymak demektir. Muhammed’e Aleyhisselâm uymak, Muhammed’e Aleyhisselâm tabi olmak, onun dediklerini, de­dikleri biçimde yapmaktır salih amel. Bu iki şarttan biri eksikse, o amele salih amel denmez. Meselâ nasıl? Meselâ farz edin ki bir adam dışarıda şu karın buzun al­tında ba­şını yere koyup ayaklarını yukarıya getirse, amuda kalksa ve iki üç saat bu şekilde kendisine işkence etse. Oradan geçen bi­risi de: Hay­rola arkadaş bu vaziyet ne? dese. Adam dese ki val­lahi ben ibâdet yapıyorum! Ben bu halimle Allah’ı kendimden razı etmeye çalışıyo­rum! dese. Ve bunu söylerken de gerçekten ciddi ciddi Allah için niyet taşır olsa. Yâni gerçekten bunu Allah için ibâdet niyetiyle yapsa. Şimdi bu amele salih amel diyebilir miyiz? Di­yemeyiz değil mi? Niyet var, ama bu amelin sünnette yeri yoktur. Yâni Allah’ın Resûlü’nün ha­ya-tında böyle bir kulluk türü yoktur ve boş bir iştir bu. İkinciye de bir örnek verelim. Meselâ bir Alman düşünün, dükkanına gelen bir fakire yar­dım ediyor. Veya yaptığınız bir alışveriş sonunda size eksik öde­diğini fark edince arkanızdan iki ay sonra da olsa paranızı adresi­nize postalıyor. Amel aslında güzel ve salih bir ameldir. Peygam­berin Aleyhisselâm hayatında yeri olan bir ameldir. Ama acaba bu Alman, bu ameli niye yapıyor? Allah için mi? Allah’ı razı etmek için mi? Âhirette bunun mü­kâfatını bulmak için mi yapıyor bunu? Kesinlikle hayır! Bu amel, onun imanından kaynaklanan bir amel değildir. Çünkü Âhirete inanmıyor ki adam, onun için amel işlesin. İyi adam desinler diye, cömert desinler diye, daha çok müşteri celp edeyim diye, daha çok alkış, daha çok te­veccüh diye yapıyor bunu. Bu da salih bir amel değildir. Çünkü sün­nette yeri olan bir amel; ama bu defa da niyet Allah için değil. Şimdi madem ki salih amel peygambere uymak, peygam­bere tabi olmaktır, o halde peygambere inanmayan bu adamların salih amel işlediklerini nasıl söyleyebiliriz, bunu bir türlü aklım almı­yor. Ben size İslâm’a göre ve İslâm’ın salih amelini tarif ettim. Bu İslâm’ın salih amel anlayışıdır. Acaba bir yahudi’ye göre salih amel nedir? Onlar ne diyorlar acaba bu salih amel konusunda? Kraldan fazla kralcı kesilip onlar adına ahkâm kesmekten vazgeçelim de bu konuda onlar ne di­yor, ona bir bakalım: Ellerindeki tah­rif ettikleri Tevrat’ın kendileri tara­fından yazılmış bir âyetinde salih amel, bakın şöyle tarif edilir: "Al­lah’ın rızasını kazanmak istiyorsa­nız, İsmail oğullarından yâni Müslü­manlardan birinin kemiklerini kırmalısınız. En salih amel işte budur!" Yahudiler, muharref Tevrat’ta kendilerinden istenen bu salih ameli gerçekleştirip Allah’ın rızasını kazanabilmek için yıllar­dır tüm dünyanın gözleri önünde Filistinli İsmail Oğulları’nın ke­miklerini kırma eylemini gerçekleştirmişlerdir. Yıllardır salih amel işleyeceğiz diye kolunu bacağını kırmadık müslüman bırakmadılar orada. İşte yahudi’nin salih ameli budur. Yine başka bir âyette de: Salih amel şöyle tarif edilir muharref Tevrat’ta: “Bir müslümanı iğneli bir fıçıya yerleştireceksiniz, kanını son damlasına kadar akıtıp onunla hamur yoğurup ekmek yapacaksınız ve bir mukaddes günde şarapla birlikte bu ekmeği yiyeceksiniz.” İşte yahudi’nin salih ameli. Şimdi varın siz bu adamlar salih amel de işli­yorlar diye bunları cennete postalama kavgası verin. Peki acaba hıristiyana göre salih amel nedir? Hıristiyan Ame­rika’ya ve hıristiyan bâtılıya göre de salih amel; körfezde beş yüz bin ton bomba atarak dört yüz bin Irak’lı müslümanın kanını akıtmaktır. Onlara göre de salih amelin tarifi budur işte. Adamlar resmen ilan et­tiler bunu. Tüm dünyada bir tek İsmail oğullu müslüman kalmayıncaya kadar İsrâil oğullarının savaşı devam edecektir dediler. Bu savaş iyi­lerle kötülerin savaşıdır. Bu savaşta iyiler, yâni biz hıristiyanlar kötüler olan Müslümanların kökünü kazıyıncaya kadar sürecektir diye ye­minler ediyorlar. İşte onların salih amelleri de budur. Ve şu anda tüm dünyada bütün şiddetiyle bu savaş sür­mek-tedir. Tüm dünyada İsrâil oğullarıyla İsmail oğullarının savaşı sür­mek-tedir. Ama ne gariptir ki bizim idarecilerin savunacak bir dinleri olmadığı için bunun adını koyamıyorlar. Israrla bunun bir din savaşı olmadığını vurgulama çabası içine giriyorlar. Halbuki yeryüzünde tek müs-lüman kalmayıncaya dek bu savaşımız süre­cek diyor adamlar. Biz onlar gibi cani değiliz. Biz de diyoruz ki yeryüzünde fitne kalma­yınca-ya kadar savaşımız sürecektir. Aramızdaki fark budur. Onlar tek müs-lüman kalmayıncaya kadar di­yorlar. Biz öyle demiyoruz. Yeryü­zünde tek kâfir kalmayıncaya kadar demiyoruz. Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar diyoruz. Yâni yeryüzünde Allah’ın kullarının öz­gürce Allah’a ibâdetine im­kân vermeyen tüm engeller kaldırılıncaya kadar savaşımız süre­cektir diyoruz. Yoksa İslâm’a savaş açıp Allah’ın hâkimiyetinin önüne dikilmedikçe bizim dinimiz durup dururken hiçbir kâfirin öl­dürülmesine cevaz vermez. Evet bu halleriyle bu ehl-i kitabın cennete gitmeleri hayal­den başka bir şey değildir. Nitekim Müslim’in rivâyet ettiği bir ha­dislerinde Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: "Allah’a yemin ederim ki, yahudi olsun, hıristiyan ol­sun bu ümmetten herhangi bir kimse benim risaletimi işitip sonra da kendisiyle gönderildiğim şeye iman et­mez-se, o mutlaka cehennemliklerdendir." Çünkü zaten Kur’an, hemen sûrenin ilk başında bunu or­taya koymuştu: "Sana ve senden öncekilere gönderdiğimiz kitap­lara inanırlar o mü'minler diye." Şart budur işte. Mü'min olmanın şartı budur, cennete gitme­nin şartı budur yâni. Ve yine biliyoruz ki kitap; Yahudi ve hı­ristiyanları kendisine imana çağırmıştı: "Yanınızdakini tasdikçi olarak indirdiğim son ki­taba iman edin!" (Bakara: 40) Demişti. Yâni eğer bu adamlar bu halleriyle kendi şekillendir­dik­leri dinlerini yaşayarak cennete gidebilecek olsalardı herhalde Kur’an onları ayrıca kendisine imana çağırmazdı. Siz bil­diğiniz gibi yaşayın ve cennete gidin der ve onları bu konuda ser­best bırakırdı. Halbuki öyle yapmamış Rabbimiz. Kitabının her bir sayfasında sürekli onları bu son kitaba ve bu son elçiye imana çağırmıştır. İleride âyetler geldikçe okuyup bunu göreceğiz inşallah. Bir de şunu biliyoruz ki, bu konuda Rasulullah Efendimizin gel-mesinden önce Allah’a ve âhiret gününe iman eden ve de salih ameller işleyen kimseler bile Tevrat ve İncil’in hükmünce gelece­ğin büyük Peygamberi olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm 'a inanmakla mükellef idiler. Yâni o gün Hz. Mûsâ ve Hz. İsa Aleyhimesselâm dö­nemle-rinde yaşayan yahudi ve hıristiyanlar, o dönemde bile daha gelmemiş Peygambere, âhir zaman nebisine iman etmedikçe iman etmiş sayıl-mıyorlar, mü'min sayılmıyorlardı. İşte buna işaret olarak ta Rabbimiz şöyle buyurmuştu: "Sizler bana verdiğiniz ahdinizi yerine getirin! Ben de size olan sözümü yerine getireyim! Sadece benden kor­kun" Yâni son elçime iman ettiğinize ve edeceğinize dair dün bana verdiğiniz o sözünüzü yerine getirin ki, ben de size karşı va­dimi yerine getireyim. Her bir elçim döneminde sizden bu konuda ahid almıştı. Son elçime iman edeceğinize dair söz vermiştiniz. Haydi siz sözü­nüzü yerine getirin ki ben de size verdiğim sizi yeryüzünde izzet ve şerefe ulaştırma, âhirette de cennetime koyma vaadimi yerine getire­yim. Hal böyleyken, o dönemde bile son elçiye iman etmedikçe mü'min sayılmayan bu insanlar arasında Resul-i Ekrem’in zuhu­run­dan sonra onun Peygamberliğini reddettikleri halde, nerede kaldı hâlâ iman ehli bulunduğu varsayımına imkân kalsın. Buna göre bu âyetin şöyle bir izahını da yapabiliriz: Burada bu âyet-i kerîmede anlatılan yahudiler, Hz. Mûsâ’ya ve ona gönderilen Tevrat’a iman edip, Hz. İsa’dan önce yaşayıp ta masi-yete iştirak etmeyen ve iman üzere yaşayıp, iman üzere ölüp giden kimselerdir diyebiliriz. Çünkü Hz. İsa’nın Peygamber olarak gönderil­mesinden sonra artık ona iman etmeyen yahudilerse he­lâk olmuşlar­dır diyoruz. Âyet-i kerîmedeki hıristiyanlardan kasıt da Hz. İsa’ya ve ona gönderilen İncil’e inanıp Muhammed Aleyhisselâmdan önce yaşayıp, salih iman ve salih amel üzere devam edip bu imanla ölen kimse­ler­dir. Ama Muhammed Aleyhisselâm'ın zuhurundan sonra ona iman et­meyen hıristiyan ve yahudilerin tamamı helâk olmuşlardır diyece­ğiz. Sabiîlerin durumları da aynen bunlar gibidir. Onlar Rasulul-lah’ın gönderilmesine kadar şâyet kavimlerinden ayrılmaları isteniyor idiyse, kavimlerinden ayrı kaldıkları için kurtulmuş olurlar. Ama Rasu-lullah’ın Peygamber olarak gönderilmesinden sonra ona iman etmemişlerse, onlar da kesin helâktedirler olacaktır mânâ. Peki biz bunlardan hangisindeniz? Biz bunlardan inandı­ğını id­dia edenlerdeniz. Ama bu inancımız: Olmadıkça bilelim ki; bize de cennet yoktur. Yâni tamam biz müslümanız, öyleyse kurtulduk! Yok. Zira iddiadan ibaret bir iman is-temiyor Allah. İnanacağız; ama bu imanlarımız Allah’ın istediği gibi olacak. İnanacağız, ama bu imanımızı mutlaka amele dönüştürme sa-vaşı içine gireceğiz. Başka çaremiz yoktur. Evet işte bu sayılanlar­dan her kim Allah’a, Allah’tan gelenlerin tümüne Allah’ın istediği bi­çimde inanır ve bu imanını da salih amellerle görüntülerse: Onlara Allah katında ecirler vardır. Toplumdan bir ecir, veya dünyada bir ecir değil, veya kendi kendilerine bekledikleri, bulduk­ları bir ecir değil, Allah’tan bir ecir. Allah onlara güzel bir ecir hazırlamıştır. Onlar mahzun ve mükedder de olmayacaklardır. Bu, onlar cennete gi­re­cekler demektir. Yâni onlar için ne cehenneme yuvarlanma kor­kusu, ne de Cenneti kaybetme üzüntüsü olmayacaktır. Çünkü A’râf’ta idi galiba: "Girin cennete! Sizin için korku da yoktur, mah­zun olma da!" (A’râf: 49) Deniliyordu. Bakın bu konuda şöyle bir özet yapıp bu konuyu kapatalım in­şallah: Bir adam Tevrat’a inanıyorsa, Mûsâ ile beraberse, onun için onunla beraber savaşmışsa, on iki naipten birisiyse, Peygam­berin de-diği gibi yaşamış ve bu uğurda ölmüşse, bu adam garanti cennet­tedir. Ya da bir kişi Hz. İsa Peygambere ilk inananlardansa, 12 Havari­den birisiyse, sadâkatini sürdürmüş ve: Demişse. Allah’ın dinini, Allah’ın kitabı olan İncil’i okuma, anla-ma, yaşama, insanlara tebliğ etme ve hayata egemen kılma konu-sunda ben Ensarullah’ım demişse. Allah’ın kitabı İncil’e inanıp sahip çıkmış, Allah’ın elçisi Hz İsa aleyhisselâma sadâkatini ortaya koymuş ve bu imanıyla ölmüşse bu adam da garanti cen­nettedir. Tabii burada dediklerim o dönem yahudi ve hıristiyanlarıdır. Ya da sonradan dünyaya gelip de şu tahrif olmuş Tevrat’ı tanı­mışsa, Allah bana kitap göndermiş diye onunla beraber olmuş, onunla amel etmeye ça­lışmış, anlamadığı yerde susmuş, yenisini, doğru­sunu, orijinalini aramaya çalışmış, ama bulamamışsa, hakka ulaşa­mamışsa, orijinalini bulamamışsa, Kur’an’ı da duymamışsa, Kur’an’a ulaşamamışsa bu adamın cen­nete gitmesini bilmem; ama cehen­neme gidiyorsa bütün müslümanlar sorumludur bu adamdan. Onlar da herhalde şöyle bir uğrarlar o cehenneme. O tarafını hiç söylemi-yorlar değil mi? Meselâ Kutuptaki insanlar nasıl namaz kılacaklar­mış? Ben gide­ceğim oraya da oradakiler namaz kılacaklar. Orada kendi kendine niye namaz kılsın da adam? O tarafını hiç düşünmez müslü-manlar. Evet günümüzde üzerinde çok spekülasyonlar yapılan bu âyetle alâkalı benim diyebileceğim bunlardır. Bu âyeti de böylece ta­nıdıktan sonra bundan sonraki âyetinde bakın Rabbimiz şöyle buyu­ruyor:
63:"Hatırlayın, hani bir zamanlar biz sizden sağ­lam söz almıştık. Tûr dağını da başınızın üzerine kal­dırmıştık. Ve demiştik ki; size verdiğimiz kitaba kuvvet­lice sarılın! İçindekileri hatırlayın! Umulur ki takvalı olursunuz." Hatırlayın hani mîsak alma konusunda size zor da kullan­mış­tık. Bu olayın İsrâil oğullarının tarihinde çok meşhur bir vakıa oldu­ğunda şüphe yoktur. Çünkü Kur’an’ın muhtelif yerlerinde bu olayın anlatıldığını görüyoruz. Allah, Tur’u üzerlerine kaldırarak onlardan bir ahit almıştı. Ken­dilerine gönderilen vahyin sorumluluğunu üstlenmelerini ve o vah-ye sımsıkı sarılmalarını istemişti Allah. Şartlar ne olursa olsun bunu unutmamalarını, onu hep hatırlarında canlı tutmalarını iste­mişti. Hayatlarını onunla düzenlemelerini istemişti. Bu Tur'un kaldırılması meselesi anlatıldığı kadarıyla sanki böyle Tûr dağı İsrâil oğullarının üzerine kaldırılmış, ha bırakıldı ha bı­ra-kılacak; tabi Allah onu neyle kaldırdı bilemiyoruz. Yatmışlar adamlar başlarını, alınlarını kaldırıp bakıyorlar, acaba dalga mı geçiyor Allah bizimle? diye. Ama bu beklentileri de fayda vermeyince tamam diyor­lar! Ya Rabbi dinleyeceğiz seni!! Tehlikeyi görünce "İşittik ve itaat ettik" demişler, ama tehlike­nin kaldırılmasından hemen kısa bir müddet sonra da bunu unutup "İşittik ve isyan ettik" deyiverdiler. "İşittik ama isyan ettik" deyiverdiler. Yâni Allah’a verdikleri bu sözlerini unutuverdiler, yan çiziverdiler. Peki bunu niye anlatı­yor Allah bize? Tarihi bir olay olsun diye mi? Hayır. Bakın Allah bize de böyle bazen imtihanlar gönderiyor. Bi­zim de başımızın üzerine böyle kârlı dağları kaldırıveriyor bazen. Çocu­ğumuz ölüm döşeğinde oluyor bazen, alacaklılar kapımıza dayanıyor bazen, ciddi bir hastalık altında ecel terleri döküyoruz bazen. Yâni bir sıkıntı, bir dert başımızın üzerine kaldırılıyor böylece bizden de ahit alıyor Allah. Belâ ve musîbet anında tamam ya Rabbi! Dinleyeceğim ya Rabbi! Sözünden çıkmayacağım ya Rabbi! der de, yolumuz selâ­mete çıkınca da, başımızın üzerine kaldırılan bu dağ kalkınca da yan çizmeye kalkarsak, unutuverir­sek, bizim de onlardan farkımız kalma­mış demektir. Meselâ adamın babası ölür, çocuğu ölür de bazen, onun heye­canıyla üç gün, beş gün namaza koşar, ama bu olayın tesiri ge­çince de yan çizmeye başlayıverir. İşte böyle yaparsak bizim de bu lânetlik yahudi’den bir farkımız kalmayacak demektir Allah korusun. Evet bu yahudiler öyle cins bir toplum ki; öyle kolay kolay Al­lah’a söz vermeye de yanaşmayan bir toplum. Başlarına dağı kal­dı-rarak ancak ahid veren bir toplum. Zor karşısında kulluğa yana­şan bir toplum.
64:"Bundan sonra yine yüz çevirdiniz. Eğer Al­lah’ın size nîmeti ve rahmeti olmasaydı muhakkak hüs­rana uğrayanlardan olurdunuz." Allah’ın rahmeti ve fazlı olmasaydı muhakkak ebediyen kaybe­denlerdendiniz. Neydi bunlara Allah’ın rahmeti? Yâni eğer Allah sizi affetmeseydi, tekrar tekrar size Peygamberler göndermeseydi,işiniz bi­tikti. Aslında herhangi bir ümmete kitabın gönderilişi onlarla söz­leşme anlamına gelmektedir. Kitabın gelişiyle Allah, o üm­metten ahit alıyor demektir. Sanki o ümmet bu kitapla Allah’a söz vermişlerdir. Bize de elimizdeki bu kitabın gelişiyle Allah bizden de ahid almış de­mektir. Hangi konuda? Kitaba sımsıkı sarılmamız, onu kendimizden, kendimizi de ondan bir an bile ayırmamamız ko­nusunda, kitabın için­dekileri sürekli zikretmemiz, yâni hayatımızı onunla düzenlemek için onu sürekli hafızalarımızda canlı tutma­mız konusunda Allah bizden de ahid almıştır. Peki acaba Allah’ın bizden aldığı bu ahdi bozmak ne demek­tir? Kitabın hükümlerinden birini çiğnemek, bu anlaşmayı bozmak de-mektir. Kuvvetlice tutunmamız, sarılmamız gereken bu ki­taba karşı ilgisiz ve kayıtsız kalmamız, bu ahdi bozmamız demek­tir. Hayatımızı bu kitabın hükümlerine göre değil de başka İlâhla­rın, başka Rablerin kanunlarına göre düzenlemeye kalkmamız, bu ahdi bozmamız de­mektir. Bakın bundan sonraki bölümde, böyle bir hükmün nasıl çiğ­nendiğini anlatacak Rabbimiz. Bu ahdin nasıl bozulduğuna dair bize bir örnek verecek:
65, 66: "Yemin olsun ki, içinizden cumartesi günü az­gınlık edenleri elbette biliyorsunuz. Onlara aşağılık bi­rer maymun olun! Dedik. Bunu önlerindekilere ve ar­kala­rındakilere bir örnek ve bir de Allah’a karşı gel­mekten sa­kınanlara bir öğüt olsun diye yaptık.” Bu konu A’râf’ta etraflıca anlatılmıştır. Kısa bir özet yapa­lım in­şallah: İsrâil oğulları deniz kenarında bir kasabada, bir kar­yede otur­maktadırlar. Peygamberlerine gelirler, Allah’a dua et­mesini ve Cenab-ı Hakkın haftanın bir gününü kendilerine bayram olarak tahsis buyur­masını isterler. Peygamberleri Cenab-ı Hakka dua eder ve Rabbimiz de onlara cuma gününü bayram olarak tahsis buyurur. Ama hayatları hep tahrif olan bu yahudiler cu­mayı cumartesine değiştirirler. Allah’a verdikleri söz gereği o gün hiçbir iş yapmayacaklar ve sadece ibâdet ve taatte bulunacak­lardı. Bir süre buna riâyet ederler. Sonra Rabbi-miz bunları dene­mek için cumartesi günü deniz kenarına bolca balık gön­derir. Bunların yasağa karşı sabırlarını denemek ister. Yahudiler, Al­lah’a verdikleri sözlerini unutarak oltasını, ağını kapan balık tutmaya koşar. Allah bir dönem böyle bir denemeyle müslümanları da de­ne-mişti: "Ey mü'minler! Allah gıyabında kendisinden kor­kanları açığa çıkarmak için sizi av gibi bir şeyle imtihan edecektir. (Bir av bolluğu ki isteyince) elleriniz de mız­rak­larınız da yetişebilecek. Ondan sonra kim de haddini aşarsa ona acıklı bir azap vardır." (Mâide: 94) Hudeybiye günü Allah Sahabe-i Kiramı da böyle bir imti­hana tabi tutmuştu. Sahabe ihramlıydı. Bu durumda avlanma ya­saktı ken-dilerine ve Allah bu esnada bolca av hayvanı gönder­mişti. Elleriyle yakalayabilecekleri, mızraklarıyla vurabilecekleri kadar av hayvanları onlara yaklaştırılmış; hattâ aralarında, ayakla­rının altında dolaşmaya başlamışlardı. Niye yapmıştı Allah bunu? Gıyabında kim Allah’tan korkuyor, kim korkmuyor? bunu de-nemek istemişti Rabbimiz. Bolca bir av hayvanı gelmişti, ama mü'-minler ihramlıydı. O durumda av avlamak şöyle dursun kişinin üzerin­deki pireyi bile öldürmesi yasaktı. Yasağa karşı ne kadar dayanacak­lardı? Bunu denemek istemişti Rabbimiz. İçki necistir, bellidir. Kişinin ona karşı sabretmesi kolaydır; ama tab'an necis olmayan pis olma­yan, av hayvanı gibi şer'an yenmesi helâl olan bir şeyi Allah geçici bir süre yasak kılıyordu. İşte böyle aslı helâl olan bir şey karşısında da­yanabilmek gerçekten zordur. Müslü­manlar hırslarını gıdıklayan, ar­zularını kamçılayan bir helâl karşı­sında, bir dünya nîmeti karşısında ne derece saygı gösterecek­lerdi? İşte Allah’ın temizle pisi, korkanla korkmayanı ayırt edeceği bir imtihandı bu. Allah için mütedeyyin olanla, dünya ve nefisleri için dindar olanların açığa çıkarılması için bir imtihandı bu. Bir de şunu söyleyelim burada: Elde olmayan bir nîmetten sar-f-ı nazar etmekle, nîmetin karşısındayken ondan sarf-ı nazar et­mek çok farklıdır. Birincisi çok kolaydır. İkincisi ise gerçekten zor­dur. Meselâ dağ başında kalmış bir adamın açlığa sabrederek Al­lah’a ibâ­det etmesiyle, kurulmuş bir sofranın başında sabrederek Allah’a kul­luk yapması farklıdır. Birinci durumda muvaffak olan insanların pek çoğu ikincisinde muvaffak olamamışlardır. Ruhbaniyet terbiyesiyle İslâmiyet terbiyesinin farkı işte burada anlaşılacaktır. Birisi toplumdan kaçarak, mağara ve mânâstırlara kapanarak Allah’a yönelme yollarını ara-ma, öbürüyse toplumun içinde kalarak toplumun yanlışlarını dü­zeltme ve de toplumdan etkilenmeme şartıyla Allah’a yönelme usulü. Birinciye nazaran ikinci daha zordur ve Rasulullah Efendimizin bir ha­dis-lerinin beyanıyla Rabbimizin bizden istediği de ikincisidir. Evet Allah bir dönem müslümanları da böyle bir imtihana tabi tuttu. Av hayvanlarını yakınlaştırdı onlara, ama müslümanlar başar­dılar bu imtihanı. Bugün de aynı imtihanlarla Rabbimiz bizi de imtihan eder. Meselâ bir para kasasının başına getiriverir ba­zen Rabbimiz bizi, elimizi uzatıverince alıverecek kadar paraların başına getirir ve dener Allah bizi. Bazen bizi öyle bir konuma, öyle bir makama getirir ki Rabbimiz, orada binlerce insanın namusu bi­zim elimizin altındadır. İfta makamındasınız farz edin, öğretici ko­numundasınız farz edin, siz-den din öğrenmeye gelen pek çok kadını, kızı size yaklaştırıverir Allah da, böylece sizin o konudaki ağırlığınızı, takvanızı ölçüverir. Gı­yabında kendisinden korkup korkmadığınızı ortaya çı­karıverir. Veya bazen size küçük küçük imkânlar verir. Meselâ belediyeler verir, muhtarlıklar verir ve sizi dener Allah. Buradaki ciddiyetinize, samimi­yetinize bakar da daha sonra size devlet ida­resini teslim eder. Ora­larda başaramamışsanız daha büyüklerini nasip etmez size. İşte ora­larda başarılı olamayanlardan alıveriyor tüm bu imkânlarını. Evet biraz uzattık galiba. Allah İsrâil oğullarına cumartesi günü bolca balık göndererek onları imtihana tabi tutar. Bu man­zara karşı­sında kasaba halkı iki gruba ayrılırlar. Bunlardan bir grup Allah’a daha önce verdikleri sözlerini unutup, yasağı çiğneye­rek balık tutmaya ko­şar. İkinci grup da kollarını makas gibi açarak: Yahu ne yapıyorsunuz siz? Hani cumartesi günü iş yapmayacağı­nıza dair Allah’a söz ver­miştiniz! Yapmayın! Etmeyin! Bu yaptığı­nız yanlıştır! Üzerinize azap yağacak, gazap gelecek! diyerek gü­naha giden insanları uyarmaya çalışanlar. Evet başlangıçta kasaba halkı böyle iki gruba ayrılıverdi. Bir süre bu iki grup arasında çatışma devam etti. Ama zaman uzayınca ve günaha gidenler uyaranları dinlemez hale gelince, bu uyaranlar da kendi aralarında ikiye ayrılıverdiler. Bir grup diyordu ki: Bizim vazife­miz bitmiştir artık! Elli kere uyardık! Yüz kere uyar­dık! Bunların adam olmaları geçmiştir artık! Allah bunların kalple­rine mührünü basmıştır! Artık bunlar kesinlikle adam olmayacaklar! Adam olma istidatlarını yi­tirmiştir bunlar! diye­rek evlerine çekiliverenler. Öteki grup ta baştaki heyecanlarından hiç bir şey kaybetmeden günaha gidenleri uyarmaya devam edenler. Böylece kaç grup oldu? Üç grup oldular. 1- Günah işleyenler. Allah’a verdikleri sözü bozup yasağı çiğne­yenler. 2- Kendileri günah işlemeyen, ama başkalarını da uyarmak­tan vazgeçip bizim vazifemiz bitmiştir artık diyerek evle­rine çekiliverenler. Allah’ın emrettiği emri bil’ma’rufu terk edenler. 3- Ne pahasına olursa olsun günahkârlara engel olmaya, on­ları uyarmaya devam edenler. Yapmayın! Etmeyin! Haramdır! Gü­nah-tır! diye çırpınmaya devam edenler. Hattâ bakın bu bizim vazife­miz bitmiştir, peygamber miyiz ki ümmet kayıracağız? diye­rek evle­rine çe-kiliveren grup o günahkârları uyarmaya devam edenlere şöyle diyor-lar: "Allah’ın kendilerini helâk edeceği ve şiddetle azaba uğratacağı bu insanlara niçin nasihat ediyorsu­nuz? De­mişlerdi." (A’râf: 164) Yâni bu Allah’ın kalplerini mühürlediği, Allah’ın kendilerine azap edeceği bu insanları neden uyarıyorsunuz? Adam olmaya­cakları kesin belli olan bu adamları uyaracağız diye niye ömür tü­ketiyorsu­nuz? Niye yoruyorsunuz kendinizi? Bunlar adam olmaz! Bunlar yola gelmez! Boşuna niye uğraşıyorsunuz? Demişlerdi de, bakın öteki müslümanlar şöyle diyorlardı: "Rabbinize karşı bir mâzeretimiz olsun diye, bir de belki sakınırlar diye biz onlara nasihat ediyoruz de­diler." (A’râf: 164) Evet yarın Rabbimize karşı bir mâzeretimiz olsun diye bunu yapmaya devam ediyoruz! Yarın soracak Rabbimiz: Ey kul­larım! Yanı başınızda günah işleyen insanları görüyordunuz da ne yaptınız? On­ları uyardınız mı? Onlara hakkı duyurdunuz mu? diye sorduğu za­man: Evet ya Rabbi sen şahitsin ki, biz vazifelerimizi yaptık! diyebile­lim diye bunu yapıyoruz bir; bir de bilmiyoruz ki, belki bugün olmazsa yarın adam olurlar! Bugün dinlemezse yarın dinlerler diye bunu yapı­yoruz! diyorlar. Evet elimizde bir liste yok ki! Kimler adam olacak, kimler olmayacak? Kimlerin kalbi mühür­lenmiş? Kimler asla yola gel­meyecek? Kimler de yarın dönecek? Bunu bilmiyoruz ki! Onun için belki adam olurlar diye bu görevi yapmaya devam ediyoruz dediler. Öyleyse şunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmayalım: Kar­şı­mızdaki muhataplarımıza yapacağımız uyarının bitmesinin iki şartı vardır: Ya geberecek o muhatabımız Ebu Cehil gibi, bizim vazifemiz bitecek. Ya da müslüman olacak Ebu Sufyan gibi, bizim görevimiz bitecek. Değilse gebermedikçe ve müslüman olma­dıkça bizim ona yapacağımız tebliğ bitmeyecektir. Efendim ben namaz kılmayan kom­şuma yüz kere anlattım, iki yüz kere anlat­tım, artık benim görevim bitti, yok. Rasulullah’ın bir hadisinden öğ­reniyoruz ki; adamın biri di­ğerinden hakkını isteyecek Allah huzu­runda. Ya Rabbi benim bu adamda hakkım vardır. Ben ondan bunu istiyorum diyecek. Berikisi diyecek ki; Ya Rabbi bunun ne hakkı varmış bende? Ben bu adamı ta-nımıyorum bile. Bu sefer diyecek ki adam; Ya Rabbi bu benim kom­şumdu, kendisi biliyordu İslâm’ı, biliyordu Kur’an’ı ama bana anlat­madı! Bize duyurmadı! Berikisi diyecek ki: Ya Rabbi sen şahitsin ki ben buna yüz kere anlattım! Adam diyecek ki yüz kere anlatan yüz bi­rinciyi anlatmaz mıydı? Ha yüz birinciyi de gelip anlatsaydın! Belki o zaman anlayacaktım! Yüz bir kere anlattım demişse, bu defada yüz ikinciye niye gelme­din? diyecektir. Öyleyse yüz kere, bin kere anlat­mış olmak yet­mez, muhatabımız ölünceye veya müslüman oluncaya kadar anlatmak zorunda­yız. Bir de şunu diyelim burada: Meselâ kayınpederinize on yıl İs­lâm’ı anlattınız. Ama bu sizin anlattığınız on yıl içinde hiç çocuğu öl­memişti. On birinci yılın içinde çocuğu ölmüşse, veya yeni bir eve ta­şınmışsa, veya dükkanı yanmışsa, veya evlenmişse, veya haya­tında değişik bir dönemi olmuşsa belki o dönem sizi dinleyecek bir noktaya gelmiş olabilir; gidip bir daha anlatmak zorundasınız. Evet, bakın o kasaba halkının sonu ne olmuş? Allah buyu­rur ki: "O günaha gidenler, artık uyaranların uyarılarına aldırış etmez hale gelince biz de uyarıcıları kurtardık ve günahkârları da fısklarından ötürü şiddetli bir azapla ya­kalayıverdik." (A’râf: 165) Yine A’râf’ta bundan sonraki âyette şöyle buyuruluyordu: "Kendilerine belirlenen yasakları aşınca da on­lara al­çalmış maymunlar olun! Dedik." (A’râf: 166) Buyuruluyor. Bakın burada uyaranları kurtardık diyor Rabbi-miz. Günahkârları da maymunlar yaptık diyor. Bu iki grubun akıbetini anlatıyor âyet ama üçüncü grup hakkında herhangi bir bilgi vermemiş Rabbimiz. Yâni o kendileri günah işlemeyen, ama evlerine çekiliverip de günah işleyenlerle mücâdeleyi bırakıveren, pes eden, ya da günaha rıza gösteren bu üçüncü grubun akıbeti meçhuldür. Bi­lemiyoruz, belki de bunların zikriyle Rabbimiz kita­bını kirletmek iste­memiştir. Aslında bu insanlar zikre bile değme­yen insanlardır demek en münâsibi olacak diyoruz. Haramı bildikleri halde, günahı günah olarak bildikleri halde günah işleyenleri uyarmayanlar, onların varlı­ğından rahatsız olmayanlar zikre bile değmeyen insanlardır. Bunlar ya dünyada o günahkârlarla birlikte helâk edildiler, yahut da bunların azapları âhirete intikal etmiştir. Evet, aslında her toplumda bu üç sınıf her zaman mevcut­tur. Günahkârlar, haram bilmezler, yasak tanımazlar. Günahkârları sürekli uyarmaya çalışan, çevrelerine Allah’ın kitabını ve peygam­berinin sün-netini duyurmak için çırpınanlar. Yapmayın müslümanlar! Etmeyin insanlar! Haramdır, günahtır diye bir ömür koşturanlar. Allah için se­venler, Allah için gazaplananlar. Sevdiklerini Allah için sevip, küstük­lerine Allah için küsenler. Allah adına tavır belirleyenler. Bir de kendi­leri günah işlemeseler de günah işleyen­lerden rahatsız olmadan on­larla sarmaş dolaş yaşayanlar. İşte bu âyetler çerçevesinde bizler kendi yerimizi bulmak zorundayız. Eğer günah işleyenlerdensek may-munlar olmadan hemen dön­meye çalışalım. Uyaranlardansak buna daha bir ciddi devam edelim ve kurtulanlardan olalım. Öteki gruptansak hemen vazge­çelim inşallah. "İşte biz bunu onlarla beraber bulunanlara, onlar­dan sonra gelecek olanlara bir ibret ve muttakilere de bir nasihat olsun diye verdik." Bundan sonra Rabbimiz İsrâil oğullarının hayatında çok meş­hur olan bir kıssayı anlatmaya başlayacak. Bu kıssa Bakara sûresine adını veren kıssadır. Biliyoruz ki sûrelerin isimleri Pey­gamber döne­minde kazandırılmış. Ya bizzat peygamberimiz ver­miş, ya da saha­beden bize intikal etmiştir. Ama bu iş sahabenin böyle kendiliğinden bilebileceği bir iş de değildir tabii. Bunu peygamberden duymuşlardır diyoruz. Hani duy­mamış bile olsalar, onların bu konuda bir üstünlükleri vardır. Yâni sa­habe-i kiram her ân Peygamberle beraberler, sûreyi tanı­yorlar, ne za-man geldiğini, hangi hadîse üzerine geldiğini, isim­lendirmenin ne demek olduğunu, neden öyle isimlendirildiğini bili­yorlarsa, bu sûreye de öylece isim verildiğini biliyorlardır, diyoruz. Tabi Bakara gibi kimi sûrelerin Peygamberimiz tarafından isim­lendirilmesinin yanında, kimi sûrelerin de Peygamberimiz tara­fın­dan şöyle şöyle isimlendirildi gibi rivâyetler olmayınca, onların isimle­rinin sahabe döneminden intikal ettiğini biliyoruz. Eğer bizler sadece sûrede anlatılan konuları göz önüne ala­rak bu sûreleri isimlendirmeye kalksaydık eminim başka başka isimler bulacaktık. Meselâ bu sûrenin adı belki de "Beni İsrâil sû­resi” ola­cak-tı. Veya "Muamelât sûresi” olacaktı. Ya da dünya sûresi olacaktı veya hayat sûresi olacaktı. Bu sûreyi pek o kadar bil­mesem de Me­selâ Âl-i İmrân sûresi herhalde "Şehâdet" Sûresi olacaktı. Sanki eğer konudan isim olacaksa o zaman şehâdet anlatılan sûre demek ye­rinde olacaktı. Çünkü Allah’ın şehâdeti, meleklerin şehâdeti, ilim adamlarının şe-hadeti, Havarilerin şehâdeti, mü'minlerin şehâdeti an­latılır bu sûrede. Bizzat savaş­taki şehâdetten söz edilir bu sûrede, ondan sonra yine sürekli şehâdetten söz edilir. Buna göre, o sûre sanki bize kalsaydı şehâdet sûresi olurdu, ama öyle değil tabii. Bir sûrenin birden fazla ismi olduğu gibi, bazen birden fazla sû­renin bir ismi de olmuş. Meselâ Bakara ile başlayan ve sekiz, ya da dokuzuncu sûreye kadar olan bölüme "Seb'uttıval" denilir. Yâni yedi uzun sûre demektir. Ondan sonra "Miun" deni­len yüz âyetli sûreler, ondan sonra "Mufassal" denilen besmeleyle daha yakın ayrılmış sû­reler gelir. Böyle bir çok sûreye tek isim ve­rilmiş. Meselâ Bakara ile ve Âl-i İmrân’a "Zehravan" denilmiş. Felak ile Nas’a "Muavezeteyn" de­nilmiş. İhlas ile Kâfirun’a "Mugaşgışateyn" denmiş. Veya kimi sûreler arada besmele ol­duğu halde bir kabul edilmiş. Meselâ Duhâ ile İnşi­rah gibi. Bunlar teknik terimler olduğu için onu geçiyoruz. Sûrelerin isimlendirilmesini Sahabeye intikal ettirdiğimize göre bir de onlardan misal verelim: Meselâ İsrâ sûresine "Beni İsrâil" de denilmiş. O zamandan kalma bir isim olarak Ğâfir sûresi "Mü'min" diye de anılmış, ya da Fâtır sûresine "Melaike" denilmiş, Dehir sûre­sine "İnsan" denilmiş gibi.. Bakara sûresi demek yerine içinde Bakara’dan söz edilen sûre diyelim diye daha bir edepli davranmaya çalışanlar da bulunmuş. Yâni davar, sığır, inek sûresi demek yerine, içinde davardan, sığır­dan, inekten söz edilen sûre demek daha bir edepli kabul edilmiş. Ecdadın böyle güzel nükteleri olmuş ki; benim çok ho­şuma gider. Ama bize çaksan geçmez değil, kaynatsan tutmaz ge­liyor. Yâni böyle çok tuhaf bir edepsizliğimiz var bizim. Tamam, İs­lâm’ın yasaklamadığı şeyde serbest olalım, ama şöyle yapsak me­selâ: Ben ayaklarımı da uzata­rak anlatırken siz kınamazsanız, ama ben bunu yapmasam. Yâni kar­şımızdaki insandan İslâm’ın izin verdiği şeyin dışında bir hareket bek-lemeyelim, ama biz de karşımızdakini hiç incitmeyecek bir du­rumda olalım. İfademizde, tavrımızda, örneğimizde, yaptığımız ve yapmadığımız şeylerde karşımızdakini hiç incitmeyelim. Ayrıca incit­memek bir yana onu ne kadar memnun edebileceksek o kadar mem­nun etmeye çalışalım. Anlatabildim mi? Bilmem anlatabildim mi? di­yordu dünün adabı. Ama bugün diyor ki adam: Anlamadın ki! Zaten anlayamazsın ki! Kalın kafalı! diyor adam. Bir de Kur’an-ı Kerîmde 114 sûrenin (sadece ikisi müs­tesna ol­mak üzere) içinde sûrenin ismi vardır, ya doğrudan ya da dolaylı olarak. Yâni meselâ ya fiil şeklindedir: “Muhakkak ki Allah, kocası konusunda seninle mü­cadele eden kadını işitmiştir.” (Mücâdele 1) Gibi âyetin içinde geçen «t­7¬(@«D­# “Tücadiluke” fiilinden ötürü sûre­nin adı mücâdele olmuştur: Sadece iki sûrede, o sûrelerin ismi, en yaygın ve tanınmış olan ismi uzaktan ve yakından hiç yoktur. Bunlardan biri Fâtiha, diğeri de İhlâs sûresidir. Bu sûrelerde ihlâs kelimesi de, Fâtiha keli­mesi de hiç geçmez. Bakalım içinde Bakara’dan söz edilen bu sûrenin Bakara bö­lümü bize neler anlatacak: Önce genel bir muhteva tanıtımı ya­palım: Kur’an-ı Kerîmde kimi zaman olaylar detaylı verilir, olayın teferruatı anlatılır, sonra hükme geçilir. Bazen de önce baştan bir hüküm beyan edilir, daha sonra da onun detayına geçilir. Burada birinci model gö­zümüzün önünde. Önce olay anlatılıyor, sonra da bu olayın ne olduğu anlatılıyor. Ama meselâ En’âm sûresinde Âyet 74. İbrahim kıssasında de-ni­liyor ki, önce İbrahim’e melekûtu öğrettik. Yâni semayı, arzı, mülkü, ayı, yıldızı, bunların ne olduğunu, kimin olduğunu öğrettik de­niyor, sonra da bunu öğrenen İbrahim’in nasıl davrandığını deva­mında anlatıyor. Benzer üslûpta bir örnek sûrenin baş tarafında yer al­mıştı: Ey Yakup oğullar! Nîmetlerimi hatırlayın da şöyle şöyle olun! denildikten sonra nîmetlerin tanıtımına geçiliyordu; (Ve iz ve iz) diye­rek bu nîmetlerin neler olduğu sıralanıyordu. Ayrıca bir gü­zel örnek de Sâd sûresinde karşımıza çıkmaktadır: Dâvûd’a Aleyhisselâm "Faslel-Hitap" verildiği beyanından sonra örneklemeye geçiliyor. Burada ise önce bir Bakara kesmeleri isteniyor. Niye? Ne olacak kesilince? Neye yarayacak bu? Önce söylenmi-yor bu da, sonra denilecek. Sonra de­nilecek ki hani siz bir adam öldürmüştünüz ya, ve onun katili konu­sunda eğri büğrü davranışa geç-miştiniz ya, işte onun katillerini ortaya çıkaralım diye bir Bakara kesmenizi istedik diye meselenin öncesine dönülü­yor.. İşte bu Kur’an’ın bir anlatım modelidir ve Kuran’da değişik yer­lerde böyle anlatımlar görüyoruz. Şimdi inşallah Bakara sûresindeki bu Bakara kıssasını okumaya başlayalım:
65, 66: "Yemin olsun ki, içinizden cumartesi günü az­gınlık edenleri elbette biliyorsunuz. Onlara aşağılık bi­rer maymun olun! Dedik. Bunu önlerindekilere ve ar­kala­rındakilere bir örnek ve bir de Allah’a karşı gel­mekten sa­kınanlara bir öğüt olsun diye yaptık.” Bu konu A’râf’ta etraflıca anlatılmıştır. Kısa bir özet yapa­lım in­şallah: İsrâil oğulları deniz kenarında bir kasabada, bir kar­yede otur­maktadırlar. Peygamberlerine gelirler, Allah’a dua et­mesini ve Cenab-ı Hakkın haftanın bir gününü kendilerine bayram olarak tahsis buyur­masını isterler. Peygamberleri Cenab-ı Hakka dua eder ve Rabbimiz de onlara cuma gününü bayram olarak tahsis buyurur. Ama hayatları hep tahrif olan bu yahudiler cu­mayı cumartesine değiştirirler. Allah’a verdikleri söz gereği o gün hiçbir iş yapmayacaklar ve sadece ibâdet ve taatte bulunacak­lardı. Bir süre buna riâyet ederler. Sonra Rabbi-miz bunları dene­mek için cumartesi günü deniz kenarına bolca balık gön­derir. Bunların yasağa karşı sabırlarını denemek ister. Yahudiler, Al­lah’a verdikleri sözlerini unutarak oltasını, ağını kapan balık tutmaya koşar. Allah bir dönem böyle bir denemeyle müslümanları da de­ne-mişti: "Ey mü'minler! Allah gıyabında kendisinden kor­kanları açığa çıkarmak için sizi av gibi bir şeyle imtihan edecektir. (Bir av bolluğu ki isteyince) elleriniz de mız­rak­larınız da yetişebilecek. Ondan sonra kim de haddini aşarsa ona acıklı bir azap vardır." (Mâide: 94) Hudeybiye günü Allah Sahabe-i Kiramı da böyle bir imti­hana tabi tutmuştu. Sahabe ihramlıydı. Bu durumda avlanma ya­saktı ken-dilerine ve Allah bu esnada bolca av hayvanı gönder­mişti. Elleriyle yakalayabilecekleri, mızraklarıyla vurabilecekleri kadar av hayvanları onlara yaklaştırılmış; hattâ aralarında, ayakla­rının altında dolaşmaya başlamışlardı. Niye yapmıştı Allah bunu? Gıyabında kim Allah’tan korkuyor, kim korkmuyor? bunu de-nemek istemişti Rabbimiz. Bolca bir av hayvanı gelmişti, ama mü'-minler ihramlıydı. O durumda av avlamak şöyle dursun kişinin üzerin­deki pireyi bile öldürmesi yasaktı. Yasağa karşı ne kadar dayanacak­lardı? Bunu denemek istemişti Rabbimiz. İçki necistir, bellidir. Kişinin ona karşı sabretmesi kolaydır; ama tab'an necis olmayan pis olma­yan, av hayvanı gibi şer'an yenmesi helâl olan bir şeyi Allah geçici bir süre yasak kılıyordu. İşte böyle aslı helâl olan bir şey karşısında da­yanabilmek gerçekten zordur. Müslü­manlar hırslarını gıdıklayan, ar­zularını kamçılayan bir helâl karşı­sında, bir dünya nîmeti karşısında ne derece saygı gösterecek­lerdi? İşte Allah’ın temizle pisi, korkanla korkmayanı ayırt edeceği bir imtihandı bu. Allah için mütedeyyin olanla, dünya ve nefisleri için dindar olanların açığa çıkarılması için bir imtihandı bu. Bir de şunu söyleyelim burada: Elde olmayan bir nîmetten sar-f-ı nazar etmekle, nîmetin karşısındayken ondan sarf-ı nazar et­mek çok farklıdır. Birincisi çok kolaydır. İkincisi ise gerçekten zor­dur. Meselâ dağ başında kalmış bir adamın açlığa sabrederek Al­lah’a ibâ­det etmesiyle, kurulmuş bir sofranın başında sabrederek Allah’a kul­luk yapması farklıdır. Birinci durumda muvaffak olan insanların pek çoğu ikincisinde muvaffak olamamışlardır. Ruhbaniyet terbiyesiyle İslâmiyet terbiyesinin farkı işte burada anlaşılacaktır. Birisi toplumdan kaçarak, mağara ve mânâstırlara kapanarak Allah’a yönelme yollarını ara-ma, öbürüyse toplumun içinde kalarak toplumun yanlışlarını dü­zeltme ve de toplumdan etkilenmeme şartıyla Allah’a yönelme usulü. Birinciye nazaran ikinci daha zordur ve Rasulullah Efendimizin bir ha­dis-lerinin beyanıyla Rabbimizin bizden istediği de ikincisidir. Evet Allah bir dönem müslümanları da böyle bir imtihana tabi tuttu. Av hayvanlarını yakınlaştırdı onlara, ama müslümanlar başar­dılar bu imtihanı. Bugün de aynı imtihanlarla Rabbimiz bizi de imtihan eder. Meselâ bir para kasasının başına getiriverir ba­zen Rabbimiz bizi, elimizi uzatıverince alıverecek kadar paraların başına getirir ve dener Allah bizi. Bazen bizi öyle bir konuma, öyle bir makama getirir ki Rabbimiz, orada binlerce insanın namusu bi­zim elimizin altındadır. İfta makamındasınız farz edin, öğretici ko­numundasınız farz edin, siz-den din öğrenmeye gelen pek çok kadını, kızı size yaklaştırıverir Allah da, böylece sizin o konudaki ağırlığınızı, takvanızı ölçüverir. Gı­yabında kendisinden korkup korkmadığınızı ortaya çı­karıverir. Veya bazen size küçük küçük imkânlar verir. Meselâ belediyeler verir, muhtarlıklar verir ve sizi dener Allah. Buradaki ciddiyetinize, samimi­yetinize bakar da daha sonra size devlet ida­resini teslim eder. Ora­larda başaramamışsanız daha büyüklerini nasip etmez size. İşte ora­larda başarılı olamayanlardan alıveriyor tüm bu imkânlarını. Evet biraz uzattık galiba. Allah İsrâil oğullarına cumartesi günü bolca balık göndererek onları imtihana tabi tutar. Bu man­zara karşı­sında kasaba halkı iki gruba ayrılırlar. Bunlardan bir grup Allah’a daha önce verdikleri sözlerini unutup, yasağı çiğneye­rek balık tutmaya ko­şar. İkinci grup da kollarını makas gibi açarak: Yahu ne yapıyorsunuz siz? Hani cumartesi günü iş yapmayacağı­nıza dair Allah’a söz ver­miştiniz! Yapmayın! Etmeyin! Bu yaptığı­nız yanlıştır! Üzerinize azap yağacak, gazap gelecek! diyerek gü­naha giden insanları uyarmaya çalışanlar. Evet başlangıçta kasaba halkı böyle iki gruba ayrılıverdi. Bir süre bu iki grup arasında çatışma devam etti. Ama zaman uzayınca ve günaha gidenler uyaranları dinlemez hale gelince, bu uyaranlar da kendi aralarında ikiye ayrılıverdiler. Bir grup diyordu ki: Bizim vazife­miz bitmiştir artık! Elli kere uyardık! Yüz kere uyar­dık! Bunların adam olmaları geçmiştir artık! Allah bunların kalple­rine mührünü basmıştır! Artık bunlar kesinlikle adam olmayacaklar! Adam olma istidatlarını yi­tirmiştir bunlar! diye­rek evlerine çekiliverenler. Öteki grup ta baştaki heyecanlarından hiç bir şey kaybetmeden günaha gidenleri uyarmaya devam edenler. Böylece kaç grup oldu? Üç grup oldular. 1- Günah işleyenler. Allah’a verdikleri sözü bozup yasağı çiğne­yenler. 2- Kendileri günah işlemeyen, ama başkalarını da uyarmak­tan vazgeçip bizim vazifemiz bitmiştir artık diyerek evle­rine çekiliverenler. Allah’ın emrettiği emri bil’ma’rufu terk edenler. 3- Ne pahasına olursa olsun günahkârlara engel olmaya, on­ları uyarmaya devam edenler. Yapmayın! Etmeyin! Haramdır! Gü­nah-tır! diye çırpınmaya devam edenler. Hattâ bakın bu bizim vazife­miz bitmiştir, peygamber miyiz ki ümmet kayıracağız? diye­rek evle­rine çe-kiliveren grup o günahkârları uyarmaya devam edenlere şöyle diyor-lar: "Allah’ın kendilerini helâk edeceği ve şiddetle azaba uğratacağı bu insanlara niçin nasihat ediyorsu­nuz? De­mişlerdi." (A’râf: 164) Yâni bu Allah’ın kalplerini mühürlediği, Allah’ın kendilerine azap edeceği bu insanları neden uyarıyorsunuz? Adam olmaya­cakları kesin belli olan bu adamları uyaracağız diye niye ömür tü­ketiyorsu­nuz? Niye yoruyorsunuz kendinizi? Bunlar adam olmaz! Bunlar yola gelmez! Boşuna niye uğraşıyorsunuz? Demişlerdi de, bakın öteki müslümanlar şöyle diyorlardı: "Rabbinize karşı bir mâzeretimiz olsun diye, bir de belki sakınırlar diye biz onlara nasihat ediyoruz de­diler." (A’râf: 164) Evet yarın Rabbimize karşı bir mâzeretimiz olsun diye bunu yapmaya devam ediyoruz! Yarın soracak Rabbimiz: Ey kul­larım! Yanı başınızda günah işleyen insanları görüyordunuz da ne yaptınız? On­ları uyardınız mı? Onlara hakkı duyurdunuz mu? diye sorduğu za­man: Evet ya Rabbi sen şahitsin ki, biz vazifelerimizi yaptık! diyebile­lim diye bunu yapıyoruz bir; bir de bilmiyoruz ki, belki bugün olmazsa yarın adam olurlar! Bugün dinlemezse yarın dinlerler diye bunu yapı­yoruz! diyorlar. Evet elimizde bir liste yok ki! Kimler adam olacak, kimler olmayacak? Kimlerin kalbi mühür­lenmiş? Kimler asla yola gel­meyecek? Kimler de yarın dönecek? Bunu bilmiyoruz ki! Onun için belki adam olurlar diye bu görevi yapmaya devam ediyoruz dediler. Öyleyse şunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmayalım: Kar­şı­mızdaki muhataplarımıza yapacağımız uyarının bitmesinin iki şartı vardır: Ya geberecek o muhatabımız Ebu Cehil gibi, bizim vazifemiz bitecek. Ya da müslüman olacak Ebu Sufyan gibi, bizim görevimiz bitecek. Değilse gebermedikçe ve müslüman olma­dıkça bizim ona yapacağımız tebliğ bitmeyecektir. Efendim ben namaz kılmayan kom­şuma yüz kere anlattım, iki yüz kere anlat­tım, artık benim görevim bitti, yok. Rasulullah’ın bir hadisinden öğ­reniyoruz ki; adamın biri di­ğerinden hakkını isteyecek Allah huzu­runda. Ya Rabbi benim bu adamda hakkım vardır. Ben ondan bunu istiyorum diyecek. Berikisi diyecek ki; Ya Rabbi bunun ne hakkı varmış bende? Ben bu adamı ta-nımıyorum bile. Bu sefer diyecek ki adam; Ya Rabbi bu benim kom­şumdu, kendisi biliyordu İslâm’ı, biliyordu Kur’an’ı ama bana anlat­madı! Bize duyurmadı! Berikisi diyecek ki: Ya Rabbi sen şahitsin ki ben buna yüz kere anlattım! Adam diyecek ki yüz kere anlatan yüz bi­rinciyi anlatmaz mıydı? Ha yüz birinciyi de gelip anlatsaydın! Belki o zaman anlayacaktım! Yüz bir kere anlattım demişse, bu defada yüz ikinciye niye gelme­din? diyecektir. Öyleyse yüz kere, bin kere anlat­mış olmak yet­mez, muhatabımız ölünceye veya müslüman oluncaya kadar anlatmak zorunda­yız. Bir de şunu diyelim burada: Meselâ kayınpederinize on yıl İs­lâm’ı anlattınız. Ama bu sizin anlattığınız on yıl içinde hiç çocuğu öl­memişti. On birinci yılın içinde çocuğu ölmüşse, veya yeni bir eve ta­şınmışsa, veya dükkanı yanmışsa, veya evlenmişse, veya haya­tında değişik bir dönemi olmuşsa belki o dönem sizi dinleyecek bir noktaya gelmiş olabilir; gidip bir daha anlatmak zorundasınız. Evet, bakın o kasaba halkının sonu ne olmuş? Allah buyu­rur ki: "O günaha gidenler, artık uyaranların uyarılarına aldırış etmez hale gelince biz de uyarıcıları kurtardık ve günahkârları da fısklarından ötürü şiddetli bir azapla ya­kalayıverdik." (A’râf: 165) Yine A’râf’ta bundan sonraki âyette şöyle buyuruluyordu: "Kendilerine belirlenen yasakları aşınca da on­lara al­çalmış maymunlar olun! Dedik." (A’râf: 166) Buyuruluyor. Bakın burada uyaranları kurtardık diyor Rabbi-miz. Günahkârları da maymunlar yaptık diyor. Bu iki grubun akıbetini anlatıyor âyet ama üçüncü grup hakkında herhangi bir bilgi vermemiş Rabbimiz. Yâni o kendileri günah işlemeyen, ama evlerine çekiliverip de günah işleyenlerle mücâdeleyi bırakıveren, pes eden, ya da günaha rıza gösteren bu üçüncü grubun akıbeti meçhuldür. Bi­lemiyoruz, belki de bunların zikriyle Rabbimiz kita­bını kirletmek iste­memiştir. Aslında bu insanlar zikre bile değme­yen insanlardır demek en münâsibi olacak diyoruz. Haramı bildikleri halde, günahı günah olarak bildikleri halde günah işleyenleri uyarmayanlar, onların varlı­ğından rahatsız olmayanlar zikre bile değmeyen insanlardır. Bunlar ya dünyada o günahkârlarla birlikte helâk edildiler, yahut da bunların azapları âhirete intikal etmiştir. Evet, aslında her toplumda bu üç sınıf her zaman mevcut­tur. Günahkârlar, haram bilmezler, yasak tanımazlar. Günahkârları sürekli uyarmaya çalışan, çevrelerine Allah’ın kitabını ve peygam­berinin sün-netini duyurmak için çırpınanlar. Yapmayın müslümanlar! Etmeyin insanlar! Haramdır, günahtır diye bir ömür koşturanlar. Allah için se­venler, Allah için gazaplananlar. Sevdiklerini Allah için sevip, küstük­lerine Allah için küsenler. Allah adına tavır belirleyenler. Bir de kendi­leri günah işlemeseler de günah işleyen­lerden rahatsız olmadan on­larla sarmaş dolaş yaşayanlar. İşte bu âyetler çerçevesinde bizler kendi yerimizi bulmak zorundayız. Eğer günah işleyenlerdensek may-munlar olmadan hemen dön­meye çalışalım. Uyaranlardansak buna daha bir ciddi devam edelim ve kurtulanlardan olalım. Öteki gruptansak hemen vazge­çelim inşallah. "İşte biz bunu onlarla beraber bulunanlara, onlar­dan sonra gelecek olanlara bir ibret ve muttakilere de bir nasihat olsun diye verdik." Bundan sonra Rabbimiz İsrâil oğullarının hayatında çok meş­hur olan bir kıssayı anlatmaya başlayacak. Bu kıssa Bakara sûresine adını veren kıssadır. Biliyoruz ki sûrelerin isimleri Pey­gamber döne­minde kazandırılmış. Ya bizzat peygamberimiz ver­miş, ya da saha­beden bize intikal etmiştir. Ama bu iş sahabenin böyle kendiliğinden bilebileceği bir iş de değildir tabii. Bunu peygamberden duymuşlardır diyoruz. Hani duy­mamış bile olsalar, onların bu konuda bir üstünlükleri vardır. Yâni sa­habe-i kiram her ân Peygamberle beraberler, sûreyi tanı­yorlar, ne za-man geldiğini, hangi hadîse üzerine geldiğini, isim­lendirmenin ne demek olduğunu, neden öyle isimlendirildiğini bili­yorlarsa, bu sûreye de öylece isim verildiğini biliyorlardır, diyoruz. Tabi Bakara gibi kimi sûrelerin Peygamberimiz tarafından isim­lendirilmesinin yanında, kimi sûrelerin de Peygamberimiz tara­fın­dan şöyle şöyle isimlendirildi gibi rivâyetler olmayınca, onların isimle­rinin sahabe döneminden intikal ettiğini biliyoruz. Eğer bizler sadece sûrede anlatılan konuları göz önüne ala­rak bu sûreleri isimlendirmeye kalksaydık eminim başka başka isimler bulacaktık. Meselâ bu sûrenin adı belki de "Beni İsrâil sû­resi” ola­cak-tı. Veya "Muamelât sûresi” olacaktı. Ya da dünya sûresi olacaktı veya hayat sûresi olacaktı. Bu sûreyi pek o kadar bil­mesem de Me­selâ Âl-i İmrân sûresi herhalde "Şehâdet" Sûresi olacaktı. Sanki eğer konudan isim olacaksa o zaman şehâdet anlatılan sûre demek ye­rinde olacaktı. Çünkü Allah’ın şehâdeti, meleklerin şehâdeti, ilim adamlarının şe-hadeti, Havarilerin şehâdeti, mü'minlerin şehâdeti an­latılır bu sûrede. Bizzat savaş­taki şehâdetten söz edilir bu sûrede, ondan sonra yine sürekli şehâdetten söz edilir. Buna göre, o sûre sanki bize kalsaydı şehâdet sûresi olurdu, ama öyle değil tabii. Bir sûrenin birden fazla ismi olduğu gibi, bazen birden fazla sû­renin bir ismi de olmuş. Meselâ Bakara ile başlayan ve sekiz, ya da dokuzuncu sûreye kadar olan bölüme "Seb'uttıval" denilir. Yâni yedi uzun sûre demektir. Ondan sonra "Miun" deni­len yüz âyetli sûreler, ondan sonra "Mufassal" denilen besmeleyle daha yakın ayrılmış sû­reler gelir. Böyle bir çok sûreye tek isim ve­rilmiş. Meselâ Bakara ile ve Âl-i İmrân’a "Zehravan" denilmiş. Felak ile Nas’a "Muavezeteyn" de­nilmiş. İhlas ile Kâfirun’a "Mugaşgışateyn" denmiş. Veya kimi sûreler arada besmele ol­duğu halde bir kabul edilmiş. Meselâ Duhâ ile İnşi­rah gibi. Bunlar teknik terimler olduğu için onu geçiyoruz. Sûrelerin isimlendirilmesini Sahabeye intikal ettirdiğimize göre bir de onlardan misal verelim: Meselâ İsrâ sûresine "Beni İsrâil" de denilmiş. O zamandan kalma bir isim olarak Ğâfir sûresi "Mü'min" diye de anılmış, ya da Fâtır sûresine "Melaike" denilmiş, Dehir sûre­sine "İnsan" denilmiş gibi.. Bakara sûresi demek yerine içinde Bakara’dan söz edilen sûre diyelim diye daha bir edepli davranmaya çalışanlar da bulunmuş. Yâni davar, sığır, inek sûresi demek yerine, içinde davardan, sığır­dan, inekten söz edilen sûre demek daha bir edepli kabul edilmiş. Ecdadın böyle güzel nükteleri olmuş ki; benim çok ho­şuma gider. Ama bize çaksan geçmez değil, kaynatsan tutmaz ge­liyor. Yâni böyle çok tuhaf bir edepsizliğimiz var bizim. Tamam, İs­lâm’ın yasaklamadığı şeyde serbest olalım, ama şöyle yapsak me­selâ: Ben ayaklarımı da uzata­rak anlatırken siz kınamazsanız, ama ben bunu yapmasam. Yâni kar­şımızdaki insandan İslâm’ın izin verdiği şeyin dışında bir hareket bek-lemeyelim, ama biz de karşımızdakini hiç incitmeyecek bir du­rumda olalım. İfademizde, tavrımızda, örneğimizde, yaptığımız ve yapmadığımız şeylerde karşımızdakini hiç incitmeyelim. Ayrıca incit­memek bir yana onu ne kadar memnun edebileceksek o kadar mem­nun etmeye çalışalım. Anlatabildim mi? Bilmem anlatabildim mi? di­yordu dünün adabı. Ama bugün diyor ki adam: Anlamadın ki! Zaten anlayamazsın ki! Kalın kafalı! diyor adam. Bir de Kur’an-ı Kerîmde 114 sûrenin (sadece ikisi müs­tesna ol­mak üzere) içinde sûrenin ismi vardır, ya doğrudan ya da dolaylı olarak. Yâni meselâ ya fiil şeklindedir: “Muhakkak ki Allah, kocası konusunda seninle mü­cadele eden kadını işitmiştir.” (Mücâdele 1) Gibi âyetin içinde geçen «t­7¬(@«D­# “Tücadiluke” fiilinden ötürü sûre­nin adı mücâdele olmuştur: Sadece iki sûrede, o sûrelerin ismi, en yaygın ve tanınmış olan ismi uzaktan ve yakından hiç yoktur. Bunlardan biri Fâtiha, diğeri de İhlâs sûresidir. Bu sûrelerde ihlâs kelimesi de, Fâtiha keli­mesi de hiç geçmez. Bakalım içinde Bakara’dan söz edilen bu sûrenin Bakara bö­lümü bize neler anlatacak: Önce genel bir muhteva tanıtımı ya­palım: Kur’an-ı Kerîmde kimi zaman olaylar detaylı verilir, olayın teferruatı anlatılır, sonra hükme geçilir. Bazen de önce baştan bir hüküm beyan edilir, daha sonra da onun detayına geçilir. Burada birinci model gö­zümüzün önünde. Önce olay anlatılıyor, sonra da bu olayın ne olduğu anlatılıyor. Ama meselâ En’âm sûresinde Âyet 74. İbrahim kıssasında de-ni­liyor ki, önce İbrahim’e melekûtu öğrettik. Yâni semayı, arzı, mülkü, ayı, yıldızı, bunların ne olduğunu, kimin olduğunu öğrettik de­niyor, sonra da bunu öğrenen İbrahim’in nasıl davrandığını deva­mında anlatıyor. Benzer üslûpta bir örnek sûrenin baş tarafında yer al­mıştı: Ey Yakup oğullar! Nîmetlerimi hatırlayın da şöyle şöyle olun! denildikten sonra nîmetlerin tanıtımına geçiliyordu; (Ve iz ve iz) diye­rek bu nîmetlerin neler olduğu sıralanıyordu. Ayrıca bir gü­zel örnek de Sâd sûresinde karşımıza çıkmaktadır: Dâvûd’a Aleyhisselâm "Faslel-Hitap" verildiği beyanından sonra örneklemeye geçiliyor. Burada ise önce bir Bakara kesmeleri isteniyor. Niye? Ne olacak kesilince? Neye yarayacak bu? Önce söylenmi-yor bu da, sonra denilecek. Sonra de­nilecek ki hani siz bir adam öldürmüştünüz ya, ve onun katili konu­sunda eğri büğrü davranışa geç-miştiniz ya, işte onun katillerini ortaya çıkaralım diye bir Bakara kesmenizi istedik diye meselenin öncesine dönülü­yor.. İşte bu Kur’an’ın bir anlatım modelidir ve Kuran’da değişik yer­lerde böyle anlatımlar görüyoruz. Şimdi inşallah Bakara sûresindeki bu Bakara kıssasını okumaya başlayalım:
67:"Mûsa kavmine dedi ki:" "Allah size emreder ki bir Bakara zebh edin." Allah size emrediyor ki; bir bakara kesin. Bir bakara zebh edin. Zebh; nahr'den ayrı bir şeydir. Zebh; Bakaranın kesiminde kullanılan bir ifadedir ve boğazlamak demektir. Nahr ise boyunlamak demektir. Deve şu çukur yerden bıçak sokularak kesilir, bu da nahrdır. İşte, Al­lah size bir Bakara kesmenizi emrediyor. Yâni yatıracaklar ve bir inek kesecekler, istenen bu. Onlar diyorlar ki bunun üzerine: "Bizimle alay mı ediyorsun ey Mûsâ!" Bir alaya mı konu ettin? Bizi alay konusu mu edindin? Yâni bi­zimle dalga mı geçiyorsun? Bizi makaraya mı sarıyorsun? Böyle bir ihtiyacın mı var Ey Mûsâ? Ne oluyor bizimle gırgır mı geçiyor­sun? Di­yorlar. Peki niye böyle diyorlar Allah’ın Peygamberine? Anlayabil­diği-miz kadarıyla bunun iki sebebi var: 1- Birincisi bu ölüm sebebiyle ineğin ne ilgisi var? diyor­lardı. Bir adam ölmüş, öldürülmüş ve bunun için bize bir inek kes­memizi emrediyorsun. Anlayamadık bununla onun ilgisini? Adam ölüsüyle, maktulün katillerinin bulunmasıyla bunun ne ilgisi var? demeye çalışı­yorlar. 2- İkinci olarak ta inek ha! O kesilecek! Bizden bunu istiyor­sun ha! Bizden bir tanrı kesmemizi istiyorsun ha! Nasıl olabilir bu iş? Nasıl yapabiliriz biz bunu? Olacak şey mi bu? demeye çalışı­yorlardı. İnek gibi kutsal bir varlığın kesimine yeltenmek, böyle bir şeye cüret etmek bizim için çok zor bir iş demeye getiriyorlardı. Bakaraya inek demeyi münâsip bulmadık, çünkü Bakara de-mek daha güzel diyor Elmalı merhum ve bunu uzun uzun an­latmaya çalışıyor tefsirinde. İşte biraz genç olacak, biraz dinç olacak, biraz sarı, biraz beyaz olacak, böyle bir sığır cinsi. Ama öküz değil, inek de değil, düve de değil, tosun da değil. Ne ya? İşte onların ortala­ması bir şey olacak. Sizin bir Bakara kesmenizi emrediyor Allah diyor Mûsâ Aley-hisselâm; onlar da diyorlar ki: Mûsâ, bizimle dalga geçme! İki sebeple böyle dediklerini anladık. Peki kime diyorlardı bunu? Yeryüzünde zâ­limlerin en büyüğü olan Firavun karşısında en onurlu mücâde­leyi gözlerinin önünde vermiş bir Peygambere diyorlardı bunu. Öyle ki bu peygamber karşısında dünyanın en zâlim adamı dize gelmiş ve pili bitmişti. Bu iş de üstelik kendi gözleri önünde cere­yan etmiş, onlar buna bizzat şahit olmuşlardı. Bu sözü iki sebeple söylediklerini anladık: Birincisi ki en haklı bölümleri öyle. Ne oluyor ey Mûsâ? Ne il­gisi var bununla bu işin? Bir adam öldürülüyor, sen de tuttun Allah böyle istiyor dedin. Yâni nereden çıkarttın bu işi? diyorlar. Aslında Al­lah’ın böyle bir şey emretmemesi, böyle bir şey istememesi ge­rekti­ğine kanaatlerinden dolayı değil benim anladığım. Yâni onlar şaşırı­yorlar bunun ne ilgisi var diye. Ve de şaşkınlıklarından böyle feveran ediyorlar. Çok hain bir toplum. Allah’ın ne dediğini biliyorlar, anlıyor­lar as­lında. Yâni bunu Allah dediğini biliyorlar başta, ama yine de böyle kıvırtmaya çalışıyorlar. İçlerindeki o inek sevgisini o tür açığa çıkart-mıyorlar da: Ne? Ne? İnek mi dedin? Bir inek mi kese­ceğiz? O kutsal bir varlıktır, biz nasıl keselim onu? diyemiyorlar. O ineği araya araya kırk sene sonra buluyorlar. Ama şöyle değil tabi mesele. Efendim işte bir alana, bir meydana toplandılar. Allah bir inek, bir bakara kesme­mizi istiyor, Allah böyle diyor, hadi bakalım diye bu ineği aramaya ko­yulmuyorlar yâni. Allah’tan peygamberi aracılığıyla gelen bu emri duyduktan sonra yan çiziyorlar, ilgilen­miyorlar, duymazdan geliyorlar, işlerine güçlerine gidiyorlar, ara­dan bir beş on yıl geçtikten sonra tek­rar geliyorlar ve ey Mûsâ Rabbine bir dua ediver de biraz açıklasın fi­lan diyorlar. Allah’tan biraz biraz açıklama geliyor, yine dinlemiyorlar, yine anlamıyorlar, aradan bir beş on yıl geçtikten sonra bir daha geli­yorlar filan. Yâni böylece bir kırk yıl geçiyor aradan da bu ineği öyle kesebiliyorlar. Hz. Mûsâ onlara bunu tek tek anlatıyor, toplu anlatıyor, alenî anlatıyor, sırrî anlatıyor, düğünde anlatıyor, bayramda anlatı­yor, tek­rar ediyor, bakın dinleyin diyor, gelin inat etmeyin kesin bu ineği diyor. Uğraşıyor, çabalıyor, çırpınıyor ama hiç tınmıyorlar, dinlemiyorlar, bana mısın demiyorlar, böylece bir kırk yıl geçiyor. Mesele hangi inek kesilecek meselesi değil de aslında bun­lar inek kesmeye yanaşmıyorlar. İşte asıl mesele budur. Zaten bu âyetle­rin bana vermek istediği nedir diye bir soru sorulursa bu­rada, ben an­cak şu cümleyi söyleyebiliyorum: Rabbin ne dediyse, ne emrettiyse bunu akıl süzgecinden geçirip de kendi mantığına uydurmaya ça­lışma! Hemen teslim ol! Ve yapabildiğini, yapabildi­ğin kadar yap! de­mektir bu. Yâni meselâ Rabbin anlat mı dedi Kur’an’ı? Hemen anlat! Efendim ben ne biliyorum ki, ne kadar bi­liyorum ki, nasıl anlatabilirim ki diyerek savsaklama, hemen bece­rebildiğin kadarıyla anlatmaya başla. İnfak et mi dedi Rabbin, he­men yarım hurma da olsa infak et. Efendim benim neyim var ki vereyim? Ben neyi infak edeyim? deme, gücün neye yetiyorsa yarım hurma da olsa hemen yap bunu. Yap mı dedi, hemen yap! Kıl mı dedi, hemen kıl! Kes mi dedi, hemen kes! Küs mü dedi, he­men küs! Vur mu dedi, vur! Dur mu dedi, dur! İşte bunu anlatıyor bu âyetler. Zaten eğer inşallah dememiş olsalardı ke­semeye­ceklerdi demiş kimileri, ona bağlamaya çalışmışlar meseleyi. Bir de sordukça işin zorlaştırılması meselesi başka âyet­lerle de sabittir. Cenab-ı Hak buyurur ki: "Ey iman edenler açıklandığı zaman hoşunuza gitme­yecek şeyleri sorup durmayın! Halbuki onları Kur’an indirilirken sorarsanız size açıklanır." (Mâide: 101) Yâni böyle olur olmaz her şeyi sorup durmayın! Açıkla­nınca bı­kıp usanacağınız şeyleri sormayın diyor âyet-i kerîme. Meselâ âye­tin sebeb-i nüzulüyle alâkalı anlatılır ki; Allah’ın Rasûlü size hac farz kılındı buyurunca: Sahabeden birisi: Her yıl mı haccedeceğiz ey Al­lah’ın Rasûlü? Hac her yıl mı ya Rasûlallah? diye ısrar etmeye baş­lamış. Allah’ın Rasûlü: Evet deyiversem her yıl haccetmeniz üzerinize farz olacak ve bunun üstesinden gelemeyeceksiniz, o halde size açıklanandan fazlasını sormayın! buyurur. Aynen bunun gibi bakın önce zorlaştırmıyordu Allah. Ke­sin! di­yor. Ne keserseniz kesin! diyor. Zaten biliyoruz ki Allah, sö­zünü bu tür sorulara ihtiyaç kalmayacak biçimde ulaştırır, dinin mantığı bunu ge­rektirir. Adamlar, aslında nasıl olacaktı bu? Diye sorular sorarak ken­dilerine yük getiriyorlar. Zorlaştırıyorlar işi. Halbuki yük getirmemeliydiler. Soru sormamalıydılar. İşi için-den çıkılmayacak biçimde ağırlaştırmamalı ve hemen ne denmişse yapmalıydılar. Dediler ki, bizimle dalga mı geçiyorsun ey Mûsâ! Buraya geçmeden önce şunu da söyleyelim: Mevdûdî Rahi-mehullah der ki: Hindu dininde olan bir adam, Hindu’larda sonradan uydurma inek kutsallığı vardır, asıl Hinduizmde yoktu bu. Hindistan’da İngilizlerin sömürgesinden sonra ortaya çıktı bu iş. İngilizler Hindistan halkı et yemesin de böylece İngiltere’ye bolca et gitsin diye sömürgesi altında bulunan Hindistan halkına ineği kutsallaştırıvermişler. Demiş­ler ki inek çok kutsal bir varlıktır, ona dokunmak günahtır. Böylece bu yutturmaca sonunda inek eti yemeyen Hindistan halkının tüm etleri İngiltere’ye gitmektedir. Bizde de bazen bazen meselâ tereyağının zararlarından fi­lan bahsederler. Efendim tereyağı hayvansal bir yağdır, binaenaleyh da­mar sertliği yapmaktadır, kalbe giden damarları tıkamak­tadır filan. Niye diyorlar bunu? Herhalde vatandaş tereyağı yeme­sin de elit taba­kaya bolca tereyağı çıksın diye bunu yapıyorlar. Veya kimilerinin sık sık çocuk için ana sütünün zararlı olduğun­dan bahsettiklerine şahit oluyoruz. Niye diyorlar bunu? Ürettikleri çocuk mamalarının satılması için diyorlar. Her kadın kendi çocu­ğunu kendisi emzirse bu defa üret­tikleri mamalar satılmayacak. İmal ettikleri çocuk mamalarının satıl­masını hedefledikleri için uy­duruyorlar bunu. Evet efendiler kölelerine bazen empoze ederler böyle şeyleri ve köleler de aynen kabul ederler bunu. Mevdûdî diyor ki: Hindu dininde olan bir adam müslüman olursa kurban keseceğinde koyun ve keçi kesemez diyor, o mut­laka bir inek kesmek zorundadır diyor. Niye? Kalbindeki o sevgiyi, o inek sevgisini tümüyle bitirsin diye. İnek kesmeli ki kalbinde en küçük de olsa bir inek sevgisi kalmasın. İneğin tanrılığı ve kutsallığı inancı bit­sin diye. Arkadaşın biri de diyor ki, Türk olan bir adam da eğer müslü-man olduğunu iddia ediyorsa ilk önce onun iki evlenmesi gerekiyor. Neden? Çünkü o put var ya kalbinde, ilk önce o da onu bitirmelidir di­yor. Neyse şimdi bunlara girmeyelim. İnsanların kalbinde öldürmedikçe canlılığını sürdüren, sü­rekli yaşayıp giden böyle kimi putlar, kimi inançlar vardır. Onların da kal­binde, İsrâil oğullarının da gönlünde bu inek sevgisi vardı Mısır’dan kalma, firavunlardan kalma, Firavun düzeninden kalma. Böyle Apis öküzlerinin tanrılığı vardı kalplerinde, sevgisi, saygısı vardı. Hattâ çölde Samiri’nin yaptığı put da onun için buzağıdır de­miş­ler kimileri. İnek değil, ama ineğin küçüğü. Neden inek değil de küçüğü? Çünkü kölelik ruhu adamların içine işlemiş. Diyorlardı ki bü­yüğe büyükler tapar, biz ancak küçükleriz ve küçüğe taparız, küçük­lere tapabiliriz. Şimdi bizde de öyle değil mi sanki? Büyük işleri bü­yükler yapar. Biz küçükler ancak bunları yapabiliriz, bü­yüklerin yap­tıklarını yapamayız diyorlar. Meselâ büyük eğlence merkezlerine an­cak büyükler gidiyor şimdi de. Yâni meselâ şu anda Türkiye’de Ame­rika gibi bir yapılanmaya gidecek cesaret olur mu? Olur mu canım? Onu büyükler yapar sadece. Biz küçü­ğüz ancak kendi çapımızda işler yaparız. Cevdet Sunay bir gün Konya’ya gelmiş, yolu köyden de geçi­yor, çocuğun biri at pislikleriyle oynuyormuş. Cevdet Sunay kocaman, böyle dev gibi bir adam çocuğa göre, zaten kalıbı da yerinde, evlâdım ne yapıyorsun, ne uğraşıyorsun? Demiş. Amca işte filanın kafasını yapıyordum demiş. Hani o sarı, bu da sarı sarıyı sarıya benzetmiş ço-cuk, bir de Cevdet Sunay sevecek ya bunu. Oğlum demiş, rica et­sem benim heykelimi de yapar mısın? Demiş. Çocuk şöyle başını kaldırıp bir bakmış ve şöyle demiş: Senin kadar pisliği nereden bula­yım amca! Demiş. İşte asıl mesele buydu. Dün efendileri olan Firavun oğulları­nın tapındıkları, kutsadıkları bir şeydi inek. Efendilerinin kutsadıklarını onlar da kutsamaya çalışıyorlardı. Hani nasıl şimdi köleler efendileri­nin, yâni kendilerine egemen olan ülkelerin ken­dilerine empoze ettik­leri, kutsadıkları şeylere nasıl karşı gelemi­yorlar. Öyle değil mi? Me­selâ demokrasi kutsaldır dediler efendile­rimiz, efendilerimizin kutsa­dığı bu demokrasiyi biz de kutsuyoruz şimdi. Laiklik kutsaldır diyorlar, berikiler de, köleler de onların kutsadık­ları şeyleri kutsal bilip doku­namıyor-lar, karşı gelemiyorlar ya. İşte aynen bunun gibi. Kutsanan bir varlık, yâni bir tanrı kur­ban edilecekti gözlerinin önünde. Böylece kalplerinde put sevgisi kal-mayacaktı. Bir de onlara şu anlatılacaktı: Herhangi bir kutsallık varsa, bu sadece Allah’tandır. Çünkü kutsama hakkı sadece Al­lah’a aittir. İn-sanların kutsama hakkı kesinlikle yoktur. Kutsama hakkı sa­dece Kutsalın hakkıdır. Kutsal olmayanların, Kuddüs olmayanların asla kutsal belirleme yetkileri yoktur. İşte bunu anla­tacaktı Allah on­lara, bu inek kesme işiyle. Şimdi bu adamlar kendilerine göre put yapıyorlar ve kendi­leri çapında tapınıyorlardı. Hiç olmazsa en azından bunu kalple­rinde taşı­yorlardı. İşte bunun açığa çıkması lâzımdı. Onun için Rabbimiz onlara bir inek kesmelerini emrediyordu. Bizler de İslâm’la tanıştığımız sürece, İslâm’a toptan inan­dık, müslümanız da, bundan sonra birim birim, âyet âyet İslâm’la tanıştı­ğımız sürece, o birim birim tanıştığımız İslâm birimlerine karşı bizde önceden var olan putçu görüş vardı ya, varmış ya, an­lıyoruz bunu ya, inanç olarak hemen değiştirdiğimizi ve yanlış ol­duğunu ifade ediyoruz ya. Ama bunu amel haline dökelim inşallah. Yâni hiç olmazsa bunun sözcülüğünü yapalım inşallah. Şöyle yanlış inanıyormuşum, böyle yanlış yapıyormuşum, meğer öyle değilmiş iş! Diyelim inşallah. Ve hiç çekinmeden, bunu rahat ra­hat ortaya koyalım. Böyle bir şey söyledi bu âyet bana bilmiyorum. Çünkü meğer bunların içlerinde daha var­mış bu inek sevgisi ya. Peygamber Efendimiz de Kâbe’deki putları, onları dikenlere kır­dırmıştır bu yüzden. Usuldür bu; put, dikene kırdı­rılır. Onları dikenler kırarsa kalplerinde az da olsa bir sevgi varsa, o da bitirilecektir. Bir tanrı bitirildi gözlerinin önünde. Bir İlâh öldürüldü güpe­gün-düz. Bir inek kesildi. Ama bakın görün ki o tanrı kendisini öldürenlere karşı hiç bir şey yapamadı. Öldürülmesine bile engel olamadı. Hem de biz­zat kendi elleriyle öldürdüler onu. Şu dün onu dikebilmek için kul­landıkları elleriyle. Put, onu dikene kırdırılır dedim. Peygamberimizin Kâbe’deki putları, onları dikenlere kırdırmasının benim kafamda yansıması ola­rak şunu da ifade etmiş olayım: İnsanların ka­falarındaki, içlerindeki putları açığa çıkarıp onları kendilerine kır­dırmak için, din ancak sözlü anlatılır, yazılı anlatılmaz diyorum. Çünkü bir adamla karşılıklı konu­şacaksın, adam içindekileri mec­buren dökecek, açığa çıkaracak. O konuştukça, o açığa çıkardıkça da siz onun müşahhas hale getirdiği putunu ona kırdıracaksınız. Yâni kendisi bizzat onu kabullenecek, on-dan sonra da değiştirecek bu işi. Yazmanın hiç faydası olmaz an­la-mına değil tabi bu. İşte benim şu konuştuklarım da belki bir gün ya­zı-ya dökülüp Müslümanlara ulaştırılmış olacaktır. Ama nihaî hedef, hani savaşta sonuç piya­denin olduğu gibi, bu iş de ancak muhatapla karşılıklı konuşmakla olacaktır diyorum. Ey müslüman! Sana da uygulanan yöntemler, verilen yan­lış eği­timler sonucunda eğer kalbinde bazı putlar, bazı yanlış de­ğer yar­gıları varsa, sen de onu kendi ellerinle kırar, kesersen Allah sana da yücelikler nasip edecektir, bundan hiç mi hiç şüphen ol­masın! Onlar, bizimle dalga mı geçiyorsun ey Mûsâ? Deyince Hz. Mû-sâ buyurdu ki: "Ben cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım dedi." Yâni ben böyle nasıl yaparım! Nasıl dalga geçerim sizinle? de­mek değil tabi mesele. Rabbim istemediği halde size Allah’ın isteme­diğini nasıl söylerim! demektir. Değilse Allah’ın istediği dalga geçmek olsaydı geçerdi tabii. Toplumla da dalga geçerdi, fertle de dalga ge­çerdi. Ama onlar ne diyorlar? Ey Mûsâ! Bu iş Allah’ın işi değil, sen herhalde dalga geçmek için söylüyorsun bunu diyorlardı ya. Öyle şey mi olur? Bunu size Allah söyledi! Ben Allah’ın peygamberi olarak Al­lah’a yalan mı isnat edeceğim? Bu nasıl mümkün olabilir? diyordu Hz. Mûsâ. Böylece peygamber kendisinin elçi olduğunu ortaya koyu­yor-du. İşi Allah’a raci anlatı­yordu. Bir peygamber olarak benim size söylediklerimin tümü Allah’tandır. Emrettiklerimin ve yasakladıklarımın tü-mü Allah’tandır. Ben kendi hevamdan size bir şey demem, yap­mam. Benim söylediğim ve yaptığım, yapmanızı istediğim her şey va­hiydir, vahiy kaynaklıdır. Çünkü ben yeryüzünde Allah’ın sözcüsüyüm. Ben yeryüzünde Allah’ın konuşan kısmıyım. Ve kesinlikle bilesiniz ki bana itaat Allah’a itaattir, bana isyan ise kesinlikle Allah’a isyandır. Evet Hz Mûsâ böyle diyerek onları uyardı. Onlar duydular duy­madılar, anladılar anlamadılar, yanaştılar yanaşmadılar. Ara­dan za­man geçti, dönem geçti, geldiler Peygambere ve dediler ki:
68:"Dediler ki; ey Mûsâ! Rabbine bir dua ediver de bu ineğin mahiyetini bize biraz açıklasın." Bizim için Rabbine bir davetiye gönderiver. Hainlere bakın, ki­min Rabb’iydi bu Rab? Mûsâ’nın Rabbi sadece, onların Rabbi değil sanki. Rabbimize bir dua ediver filan da demiyorlar yâni. Sanki o Rab kendilerinin Rabbi değil de sadece Mûsâ’nın Rabbi. Bir de bakın; Rabbimize birlikte dua edelim de demiyorlar. Sanki ağızları kurumuş hainlerin, kendileri dua etmek istemiyorlar da, ey Mûsâ hadi sen bir dua ediver diyorlar. Bizdeki hani şu malum fel­sefe de herhalde bun­lardan geçme mi ne? Hani diyorlar ya herkes Rabbe dua edemez, herkes Rabbe ulaşamaz, ulaşabileceklere dua ettirmek lâzım filan. Bakın bu adamlar da en azından müslümansalar bile, Rablerini Rab biliyorsalar bile yine de duayı, davetiyeyi Mûsâ gönderecekti. Elbette bu iş peygamber aracılı­ğıyla olmalı değil mi? Tamam belki, ama ifade bozuk. Evet, yine peygamber dua etsin, ama Rabbimize dua edelim desinler. Veya gel birlikte dua edelim desinler. Yâni biz bu işi beceremeyeceğiz, bize biraz yardım et, hadi se­ninle birlikte dua edelim falan deseler bu kulluğun ifadesi ola­cak, ama buradaki ukalalığın ifadesi oluyor. Rabbine dua etsen de o ineğin mahiyetini bize biraz beyan edi­verse. Yâni nedir bu inek? Nasıl bir şey? Bu konuda bize bir be­yanda bulunsun Rabbin diyorlar. "Dedi ki; Mûsâ Aleyhisselâm: İşte o şanı yüce Al­lah" (za­mirle anlatılınca daha bir yücelik ifadesi var)"Der ki, Di­yor ki": "O size emredilen inek bir Bakara’dır ki" Dikkat ediyorsanız tekrar tekrar üstüne basa basa, ben de-miyorum! Allah size diyor ki! Ben Allah’ın dediğini size diyorum ki! Ben Allah’ın emrini size tebliğ edip duyuruyorum ki şeklinde meseleyi Allah’a irca ediyor ve de iş karışık kuruşuk bir duruma gelmesin diye bizzat tekitli olarak söylüyor Hz Mûsâ aleyhisselâm. Benim aracılı­ğımla Allah size diyor ki: Size em­redilen o bakara, "Bakara tün" bir bakaradır ki. Öyle bir bakaradır ki: "Ne farımış, ne de taptaze." Yâni ne farımış, ne yorulmuş, ne amelden kesilmiş, ne de böyle taptaze. Bakire, yâni henüz analık fonksiyonlarını icraya baş­lama-mış demektir. "Bu ikisi arasında bir inek düşünün." Yâni olgun, dolgun, gücü kuvveti yerinde, yaşı başı yerinde, tam bir inek. "Hadi öyleyse emrolunduğunuzu hemen yapın!" Fa, fa-i ta'kıbiyyedir. Hadi, beklemeyin artık emrolunduğunuz şeyi hemen icra ediverin! Beklemeyin artık! Ne bekliyorsunuz? Bu işin mahiyetini istediniz, onu da anlattı Allah. Ama onlar dinlemediler, ya­naşmadılar, ilgilenmediler, duymazdan geldiler. Tam İsrâil oğulları ka­rakterini, yahudi karakterini bize gösterdiler. Rabbimiz bunu bize niye anlatıyor? Rabbimiz bize bunu, şu-nun için anlatıyor: Bakın sizin toplumda da böyle insanlar pek çoktur diye anlatıyor. Bizim toplumda da pek çoktur böyleleri. Söylersiniz adama, anlatırsınız, didinirsiniz, uğraşırsınız: İyi ama! diye bir şey daha bulur adam. Sizi dinlemez, anlamaz, itiraz eder. Siz bir daha söylersiniz, döner bir daha itiraz eder. Tamam onu anladık da, ama! Şu nasıl olacaktı? diye bir daha sorar. Söylenenden kaçmak için an­la-mamış gibi davranır. Söylediğinizle hiç mi hiç ilgisi olmayan başka ko-nularda sürekli sorular üreterek sizi oyalamaya çalışır. Meselâ kıyafet konusunda çok görüyoruz bunu. Meselâ kızın birine ısrar ediyorsunuz, kızım, tamam, piyasa böyle, okulun böyle anladık, ama hiç olmazsa cazip bir renk olmasın giydiğin! diyorsunuz. Ama bir eşarp takıyor ki başına, üç kilometre öteden görebilirsiniz. Anlamıyor o bunu, dinlemiyor zaten de, gene de diyorsunuz. Sonra da diyor ki; eh ne yapayım, ben bunu bulabildim! Böyle bir mantık. Şimdi bizim piyasada da çok bu mantık. Burada da böyle bir mantık var. Aradan bir beş on yıl geçtikten sonra tekrar geliyorlar; ve di-yor­lar ki:
69:"Ey Mûsâ Rabbine dua et de bize bu ineğin ren­gini açıklasın." Diyorlar ki, tamam, yapalım da, ama bunun rengi ne ola­caktı? Bu ineğin rengi nasıl olacaktı? Tamam anladık keseceğiz de, biz onu sormayı unutmuştuk! Tam serkeşlik. İyi iyi, kes dedin, tamam, keselim de rengini söylemedin ama! diye sanki suçlarca­sına Mûsâ Aley-hisselâm’a döndüler. Yine aynı model cevap; o Rabbine il­tica etti de Rabbi dedi ki: "Mûsa Aleyhisselâm dedi ki; Allah diyor ki, o size em­redilen Bakara, bir Bakaradır ki sapsarı, onun rengi de pas parlaktır." Böyle sanki bakanları sevindirecek bir tarzda. Tabi böyle bir ineğe baktıkça sevinilir elbette. Yâni ne ihti­yar, ne genç, zayıf da değil, etine dolgun bir inek. Onlar yine he­men ya­naşmıyorlar, yapmak istemiyorlar, kesmeye yanaşmıyorlar veya uzatmak istiyorlar işi. Belki de rivâyetlerde yok diye demeye cesaret edemedim ama desek mi? Belki de bu işin başlarına neler açacağını biraz biraz seziyorlar da sonunda, onun için yanaşmı­yorlar. Yâni bu kadar ısrarla söylenince sonunda başlarına nelerin gelebileceğini sez-meye başlıyorlar ve biraz uzatmayı istiyorlar, zaman kazanmak is­ti-yorlar. Çünkü bu ineği kestikleri zaman ölen kişinin katilleri de ortaya çıkacaktı. Bunu sezdikleri için bu işi uza­tıp zaman kazanmak istiyor­lar. Aradan bir beş on yıl geçtikten sonra tekrar geliyorlar ve diyorlar ki:
70: “Dediler ki; ey Mûsâ! Dua etsen de Rabbine, bu işin mahiyetini biraz daha açıklasa bize." Çünkü: "Biz biliyoruz ki, bütün Bakaralar birbirlerine ben­zerler." Yâni böyle aklımız karıştı. Bilemiyoruz, ayırt edemiyoruz. Bu kadarcık bilgi yetmez ki bize! Çünkü sen de biliyorsun ki, bütün inek­ler birbirlerine benzemektedir. Biraz daha açıklansın da neyi kesece­ğimizi biz de bilelim. Yâni bu, tam böyle şeytanca bir tavır. Tam İsrâil oğulları tavrı. Tam yahudi tavrı. Hani diyorum ki toplumu tanımasak, Mûsâ’yı Aleyhisselâm bilmesek, Mûsâ’nın Aleyhisselâm onlara karşı şefkatini, merhametini bilmesek neredeyse doğru ya! Adamlar haklı diyecektik. Ne yapsın adamlar, gerçekten hangi ineği keseceklerini bilemediler diyecektik. Adamlar, bayağı bayağı adam gibi laf ediyor­lar. Tamam inek, keselim de ama bu inek nasıl bir inek yâni? Bu ayan beyan açıklansın diyorlar, diyesimiz geliyor. Açıklanıyor biraz: E rengi ne olacaktı? O da açıklanıyor. İşte biraz sarımtırak, biraz genç, biraz dinç deniyor. Olanlar yine de birbirlerine ben­zer efendim! Biraz daha açıklık olmaz mı? diye kendi kendilerine bir şeyler üretiyorlar. Şimdi bizde de öyle değil mi? Meselâ zekât hesabında böyle davrananlar biliyoruz. Ev bark konusunda böyle davranan­lar, ihtiyaç felsefesinin tespitinde böyle davrananlar biliyoruz. Sosyal ilişkilerde veya siyasal bakış açısı konularında böyle dav­rananlar biliyoruz. Hal­buki adam kafaya dolduruyor; meselâ parti­siz olmazı, parasız olmazı, kadın erkek beraberliğini. Adam tüm bu konularda bir hüküm koyuyor ortaya, ondan sonra da buna nice deliller, nice yan ürünler, yan des­tekler bulmaya çalışıyor. Aynen bunların mantığı. Allah dedi ya ta­mam ondan da çıkmıyor. Tamam onu zaten yapacağım da diyor, ama geri kalanını hep kendine göre ayarlayıp gidiyor. Ey Mûsâ Rabbine dua et de hele biraz daha açıklasın: "İnşallah, kesinlikle biz buna bir yol bulacağız." Yâni böyle bir inek bulacağız, hele biraz daha tarif eder misin ey Mûsâ diyorlar. Biz bu işi becereceğiz, ama bilgi eksikliğimiz var. Sen onu bizim için tamamlayıver diyorlar.