121:"Ehl-i kitabın içinde bir grup da vardır ki bunlar kendilerine verdiğimiz kitabı gereği gibi okurlar, işte ona iman edenler bunlardır. Ama kim de Kur an’ı küfreder, örterse işte böyleleri zarar edenlerin ta kendileridir." Tevrat’ı hakkıyla okuyanlar, İncil’i hakkıyla okuyanlar, Kur’an’ı hakkıyla okuyanlar. İşte onların kitapları kendileri için bir değer ifade ediyordur. Dün bunlar Tevrat’ı da güzel okudular, İncil’i de güzel okudular, amel etmek üzere kitaplarına başvurdular ve şimdi de Allah’tan gelen son kitaba tabi oldular bunlar. Yâni Kur’an’ı da güzel okuyanlardır bunlar. İşte ona iman edenlerdir bunlar. Okudukları kitaba inanan ve inandıkları kitabı okuyan insanlardır bunlar. Okudukları, bilgilendikleri, inandıkları kitaplarıyla hayatlarını düzenleyenler, kitap kaynaklı bir ha-yat yaşayanlardır onlar. Kitaplarıyla hayatlarını özdeşleştirenlerdir onlar. Kitapsız bir hayatla tamamen ilgilerini kesen insanlardır onlar. Bu âyetinde Rabbimiz kitabı hakkıyla okuyanlardır onlar buyuruyor. Peki acaba kitabı gerçekten okumak hakkıyla okumak ne demektir? Nasıl anlayacağız bunu? Arkadaşlar, kitabı hakkıyla okumak demek kitaba hakkını vererek okumak demektir. Bunu şöyle kısaca bir maddeleştirerek söyleyelim inşallah: 1- Kitabı hakkıyla okumak, onu devamlı okumaktır. Kitapla di-yalogu hiçbir zaman kesmemektir. Hayatın her bir alanının düzenlemesi konusunda o alanı düzenleyen âyetler kafamızda canlı olacak biçimde sürekli onunla ilişkiyi kesmemek demektir. O kadar yoğun bir şekilde gece-gündüz kitapla beraber olacağız ki, kitabın âyetleri hafızamızda o kadar canlı olacak ki, belirleyeceğimiz her bir tavırı kitap eşliğinde gerçekleştireceğiz. Kitapla yürüyecek, kitapla duracak, kitapla düşünecek, kitapla yatıp kalkacağız. 2- Kitabı bir roman, bir hikâye okur gibi değil de gerçekten onu anlamak, onunla yol bulmak, onunla amel etmek, hayatımızı onunla şekillendirmek üzere okumaktır. 3- Rasûl-i Ekrem Efendimizin hadislerinde buyurduğu gibi okudukları âyetleri kendi aralarında ders haline getirerek, düşünerek, tartışarak, muhasebe ederek, mânâsını anlamaya, kavramaya çalışarak okuyanlar, işte böyle yapanlar o kitaba iman ediyorlar demektir. İşte kitap sahibi olanlar, kitap ehli olanlar bunlardır. Yoksa onun içindekilerden habersizce bir hayat yaşayanların ben kitap ehliyim demelerinin bir anlamı olmayacaktır. "Ama kim de Kur’an’ı küfreder, örterse işte böy-leleri zarar edenlerin ta kendileridir." Kim de o Kur’an’ı örterse, örtbas ederse, onunla ilgi kurmaz, onunla hayatını düzenlemeye yanaşmazsa işte onlar zarardadır, dünya ve âhiretlerini kaybeden insanlardır. Ehl-i kitap içinde gerçekten müslümanlara dost olanlar, kendi kitaplarına gerçekten iman edenlerdir. Kendi kitaplarına samimiyetle iman eden bu insanlar kendi kitaplarının haber verdiği son elçiye de iman etmişler ve hemen kendi kitaplarını gönderen Allah’ın bu son mesajını da kabullenmişlerdir. Ama daha önceden de kendi kitaplarıyla ilgisiz bir hayat yaşayanlar şimdi bu son kitaba da aynı tavrı takınmışlardır.
122:"Ey İsrâil oğulları! Size olan nîmetlerimi hatırlayın! Bir vakitler sizi bütün âlemlere tafdıyl etmiştim." "Size olan nîmetlerimi hatırlayın! Bir vakitler sizi bütün âlemlere tafdıyl etmiştim." Vaktiyle size lütfettiğim nîmetlerimi bir hatırlayın! Sizi döne-minizdeki tüm akıl sahiplerine üstün kılmıştım. Kitaplar ve peygam-berler göndererek size şan şeref bahşetmiştim. Dünyanın en üstün toplumu oldunuz. Yusuf (a.s) döneminde Mısır’da, Dâvûd ve Süley-man (a.s) dönemlerinde Kudüs’te, Mûsâ (a.s) döneminde Sina’da Allah’ın kitabına bağlı olduğunuz dönemlerde sizler yeryüzünün en şerefli toplumu haline geldiniz. Kitap sizdeydi, risâlet sizdeydi, güç kuvvet sizdeydi, ilim sizdeydi, izzet ve şeref sizdeydi. Şimdi bu nîmetlerime liyakatinizi kaybettiğiniz için bu nîmetler elinizden alındı. Kaybettiniz bunları. Bana karşı, kitabınıza ve peygamberinize karşı takındığınız bozukdüzen tavırlarınızdan ötürü alınlarınıza zillet ve meskenet damgası vuruldu. Ve işte tekrar eski konumunuza dönebilmeniz için bu nîmetlerimi hatırlayıp şükretmeniz gerekmektedir. İşte şimdi bu fırsat karşınızda durmaktadır. En büyük nîmet kitap ortada. En büyük nîmet peygamber ortada. Gelin bu kitaba, bu peygambere iman edin. Gelin hayatınızı bunlar belirlesin. Gelin benim istediğim gibi kullar olun. Gelin benimle yeniden barışın ve yeniden yeryüzünün en şerefli toplumu haline gelin, diyor Rabbimiz. İsrail oğullarına böylece seslenen Rabbimiz, bize de diyor ki bu âyetleriyle: Ey müslümanlar! Ey yeryüzünün perişan, derbeder insanları, sizler de size bir zamanlar lütfettiğim nîmetlerimi bir hatırlayın hele. O Allah ki; bir zamanlar sizi, âlemler üzerine tafdıyl etmişti. Ra-sulullah dönemindeki durumunuzu bir düşünün. Dört halîfe dönemin-deki durumunuzu, daha sonraki dönemleri, Çin Seddinden Atlas Okyanusu’na, Sibirya içlerinden Afrika ortalarına kadar ve Hint Okyanusu’na kadar yeryüzünün yegâne hakimi, yegâne galibi siz olmuştunuz. Osmanlılar zamanını, Selçuklular dönemini düşünün. Allah’a ciddi ciddi kullar olmanız, Allah’ın size gönderdiği kitabına sahip çıkmanız sebebiyle Allah bütün bunları size lütfetmişti. Ama sonradan Allah’a isyanınız, kitabına sırt çevirmeniz, kitabınızı arkanıza atmanız ve peygamberinizi pratikten kaldırmanız sebebiyle yeryüzünde zelil ve hakir bir duruma düştünüz. Tıpkı İsrail oğulları gibi zirveden aşağıların aşağısına düştünüz. Rezil, rüsva bir hayatın mahkumu oldunuz. Öyleyse gelin ey müslümanlar, yeniden eski durumunuzu elde etmek isterseniz, yeryüzünün mülkünün sahibi olarak şerefli bir hayat yaşamak istiyorsanız, gelin tekrar Allah’ın nîmetine, Allah’ın kitabına ve Rasulullah’ın sözlerine, davetlerine kulak verin. Sizler de asla unutmayın ki sizi eski halinize getirecek olan işte bunlar olacaktır. Kitap ehliyiz diye tutturmuş gidiyorsunuz. Ben size kitap ehli ne demekmiş, kitap ehli nasıl olurmuş bunu da anlattım. Artık anlamalısınız bunu. Artık insaf edip aklınızı başınıza alın? Değilse öyle bir zaman gelecek ki:
123:"O gün hiçbir kimse hiçbir kimse adına ödeme yapamayacaktır. Hiçbir kimseden fidye kabul edilmeyecek. Hiçbir şefaat fayda vermeyecek, kimseye de yardım edilmeyecektir." Böyle bir günün heyecanıyla tir tir titreyin ki, o gün oğul ba-badan, baba oğuldan kaçacak. Kadın kocadan, koca karısından kaçacaktır. Hiçbir kimseden fidye kabul edilmeyecek. Dünya kadar malınız-mülkünüz olsa bile beş para etmeyecek. Hiçbir kimseden de fidye kabul edilmeyecek. Hiçbir kimse de kimseye şefaat edemeyecek. Herkes Rabbinin huzurunda bir hesabın beklentisi içinde olacaktır. Ve hiç kimseye de yardım olunmayacaktır. Öyleyse gelin ey insanlar o günün heyecanıyla, o günün sıkıntısıyla Allah’ın size verdiği nîmetleri hatırlayın ve hazırlıklı olun. Sakın ha filanların Allah’la arası iyidir, benim de onlarla aram iyidir, o halde onlar beni kurtaracak ümitleriniz olmasın. O gün ne babanın evlâdına, ne evlâdın babasına, ne kocanın karısına, ne amirin memuruna sağlayabileceği bir şey yoktur. Herkes yardımcısız ve yalnız olarak Allah’ın huzuruna gidecektir. Melikler yalnız, mâlikler yalnız, hükümdarlar, krallar yalnız, hacılar, hocalar yalnız ve hattâ peygamberler bile yalnız. Hepsi de çaresiz Allah’ın kendilerine vereceği hükme razı olacaklardır. İsrâil oğullarına seslenen âyetler bölümü burada bitiyor. Bakara sûresinde 40. âyetten itibaren 123. âyete kadar ki bölüm hep İsrâil oğullarına hitap ediyordu, ama esasında bu âyetler hep bize hitap ediyordu. Eğer bu bölüm İsrâil oğullarını anlatıyor, bunların bizimle ilgisi yok deyip kitabımızın bu bölümünü geçseydik, bu âyetler bize hiçbir mesaj vermeyecekti. Ama bu âyetler bizi anlatıyor. Efendim bu âyetler yahudiler hakkında inmiştir, şunlar hıristiyanlar için gelmiştir, bunlar müşriklere hitap ediyor, bu şunları, bu bunları anlatır diyerek hiç bir âyeti elimizin tersiyle itmeye hakkımız yoktur. Bileceğiz ki bu kitap bize gelmiştir ve her bir âyeti bizi anlatıyor, bize hitap ediyor demektir. Her bir âyet, şu anda bize yeniden nazil oluyormuşçasına, bunlar sayesinde Allah’la konuştuğumuzu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Bakın bu 80 kadar âyet bize şu ana kadar pek çok mesajlar sundu. Bu 80 kadar âyetin bize şu ana kadar sunduğu bu mesajları biz nereden ve hangi kaynaktan öğrenebilirdik? Hangi kaynaktan, hangi üniversiteden bu kadar bilgi alabilirdik? Bu 80 âyetin bize kazandırdığı, imanı, izzeti, şerefi kim verebilirdi bize? Öyleyse bizim de yapacağımız iş, belki en birinci işimiz, bize bu kadar iman ve şeref kazandıran bu âyetleri gündeme alıp, sanki şu anda bize yeni nazil oluyormuş gibi toplumun gündemine indirmek zorundayız. Bu toplumu bu âyetlerden başka bir şeyin dirilteceğine ben inanmıyorum. Kaldı ki toplumun nasıl dirileceğini de biz düşünmek zorunda değiliz. Zira bu toplumu diriltecek olan Allah’tır. Biz beşir ve nezir olarak bize düşeni yapalım, gerisini Allah’a bırakalım, o kendine düşeni elbette yapacaktır. Allah yardımcımız olsun. Bundan sonra bir bölüme geldik. Bu bölümde Hz. İbrahim’den (a.s) söz ediliyor. Bakara sûresi-nin buraya kadar olan bölümlerinde yahudilerin, kısmen de hıristiyan-ların Hz. Mûsâ (a.s) dönemindeki ve o Hz. Mûsâ döneminden Rasu-lullah dönemine kadar geçen zaman içinde peygamberlerine verdikleri ahidlerinden, onların tavırlarından, tutumlarından söz edildi. Bu arada zaman zaman müşriklerden ve müşriklerin ehl-i kitapla pek çok hususlarda birlikte hareket ettiklerinden söz edildi. Bundan sonra Rabbimiz bu bölümde, Hz. Mûsâ’dan çok önceki dönemlere, Hz. İbrahim (a.s) dönemine dönecek ve böylece ken-dilerini Hz. İbrahim’e izâfe eden, Hz. İbrahim’in kendilerinin ataları olduğunu, onun yolunda olduklarını iddia eden hem yahudileri hem de Mekke müşriklerini bir de böyle yargılayacak. Yahudilerin ve müşriklerin iddia ettikleri Hz. İbrahim’le alâkalı bütün hakikatleri gözler önüne sermeye başlayacak Rabbimiz. Hz. İbrahim’in dininin gerçek çehresini ortaya koyarak onun yolunda olduklarını iddia edenlerin bozuk ve tahrif edilmiş itikatlarıyla bu ikisi arasındaki çok uzak mesafeleri anlatacak. Aynı zamanda İbrahim’in (a.s), onun oğulları olan İshak ve İsmail’in (a.s) ve son olarak da Yakub’un (a.s) takip buyurdukları dinle, inanışla son peygamber Hz. Muhammed’in (a.s) dini arasındaki benzerlikler vurgulanacak. Ve böylece ehl-i kitabın ve müşriklerin tüm iddiaları çürütülecek, yahudi ve müşriklerin yıllardır iddia ede geldikleri İbrahim’in torunu olmalarından ötürü üstün olma ve Hz. İbrahim’in varisi olma meseleleri tamamen suya düşmüş olacak. Bunların İbrahim yolundan inhiraf ettikleri andan itibaren veraset hakkını kaybettikleri ve bu yüzden de İlahî imamet ve hilafete İbrahim (a.s)'ın tüm torunları değil, sadece âdil olan bir kısmının lâyık olduğu ortaya konulacak. İbrahim (a.s) kendi başına zirvede bir peygamber. Etrafında yardımcısı yok, destekleyicisi yok, kimsesi yok, yalnız başına bir insan. Bu kelimeler: Önce babasıyla bir imtihan veriyordu. Çünkü babası müşrikti, puta tapan bir insandı. Babasıyla ciddi bir savaş vermişti İbrahim (a.s). Bu imtihanı başarıyla geçti ve kazandı. Sonra kavmiyle çatıştı. Çünkü kavmi aya, yıldızlara ve güneşe tapınıyordu, bunu da kazandı İbrahim (a.s) . Bunların hiçbirisinin Rab olamayacağını onlara ilan etti. Yine kavmi putlara tapıyordu, İbrahim (a.s) onları kırarak, onların da ilâh olamayacağını ilan etti. Hattâ put kırma savaşıyla çok büyük bir imtihanla karşı karşıya gelmişti onu da başardı. Ve yine İbrahim (a.s) kavminin kralıyla da bir çatışma içine girmişti, çünkü kavmin kralı Nemrut kendisini toplumuna İlâh olarak kabul ettirmişti. İbrahim (a.s) burada da başarılı bir savaş verdi ve nihâyet doğup büyüdüğü bölgede son imtihanı ateşe atılma idi. Ateşe atıldı İbrahim (a.s). Ateşe atılırken bile o, Rabbine tevekkülden, bağlılıktan bir an vazgeçmedi. Bu imtihanı da başarıyla verdi İbrahim (a.s). Ateş Allah’ın izniyle onu yakmadı. İbrahim’e Allah’ın emriyle soğuk ve selâmet oldu ateş. Ve yine İbrahim (a.s) doğup büyüdüğü yurdunu terk etmek zorunda kaldı. Hicrete mahkum oldu. Mezepotomya’daki Ur şehrini terk etti. Çünkü ülkesinde kimse kendisine inanmamıştı, sadece hanımı Sare annemiz ve yeğeni Lût (a.s) vardı. Buradan Harran bölgesine gitti. Sonra oradan Şam’a gitti, sonra oradan da Kudüs diyarına, oradan Mısır ve tekrar Şam bölgesine gelmişti. Bir ara da İbrahim (a.s) Mekke’ye kadar bir ziyareti olmuştu. Rabbinden sonradan evlendiği Hacer anamızı ve oğlu İsmail’i (a.s) burada bırakma emrini almıştı. Mekke’de bırakma emrini almıştı. Bütün bunlar Allah’ın imtihanıydı. Bütün bu imtihanlara ek olarak oğlunu kurban etme imtihanıyla da karşı karşıya geldi ve bunu da başardı. Allah’ın istediği bu emri de yerine getirmek için hareket etti, ama Allah bu emrini geri alıp bu işten onu muaf tutmuştu, fakat o bunu da başarmıştı. Bütün bunları yaparken o tek başınaydı. Tek başına ortaya çıkıyor. Tüm dünya kendisine düşman, babası bile kendisine düşman. Babil kralı kendisini ilâh olarak ilan etmiş, toplum yıldızları, ayı, güneşi kendisine tanrı edinmiş, ortamda çeşit çeşit putların hâkimiyeti söz konusu. Halk, devlet, millet herkes birleşmişler, İbrahim’e karşı birlikte hareket ediyorlar. Ama bir İbrahim çıkıyor ortaya, önce babasıyla, sonra kavmiyle, toplumuyla, sonra devletiyle, sonra putlarla, sonra yıldızla, ayla, güneşle çetin ve onurlu bir kavga vermiş. Toplumuyla, devletiyle arası açılmış, ateşe atılmış, ölümle tehdit edilmiş, sonra hicrete mahkum edilmiş, yurdunu terk etmek zorunda bırakılmış. Ve nihâyet bütün bu denemelerden geçirildikten ve her birinden alın akıyla çıktıktan sonra, bütün bu çileler ve ıstıraplarla yaşı uzunca yaşayan bir insanın yaşına ulaşmış ve Rabbimiz buyurur ki:
124:"Hatırlayın hani İbrahim’i, Rabbi birtakım kelimelerle imtihan etmişti. O da bunları tam olarak yerine getirmişti. Ey İbrahim! Ben de seni tüm insanlara imam yapacağım! İbrahim ya Rabbi zürriyetimden de dedi. Zâlimler benim ahdime ulaşamaz." "O da bunları tam olarak yerine getirmişti." Bütün hayatı başarılıydı, bütün imtihanlardan alın akıyla çıkmıştı. Hep kendi başınaydı, hiç yardımcısı ve destekleyicisi yoktu. Ur şehrinde tek başına, babasıyla karşı karşıya gelirken kendi başına, ateşe atılırken kendi başına, putları kırarken kendi başına, yıldızları, ayı, güneşi doğrarken kendi başına, hicrete çıkarken kendi başına, kralın karşısına çıkıp ona meydan okurken hep kendi başına, hiç yardımcısı ve hamisi yoktur. Bütün bunları becerdikten sonra Rabbimiz buyuruyor ki: "Ey İbrahim! Ben de seni tüm insanlara imam yapacağım!" İbrahim başarılı olunca, yüz akıyla bu denemelerden geçince elbette Rabbi ona bir mükâfat vermeli, onu ödüllendirmeliydi. Rab-bimiz buyurdu ki: Ey İbrahim! Sen bu imtihanlardan başarıyla çıktın, kelimeleri tastamam tamamladın ben de seni tüm insanlara reis yapacağım! Tüm insanlığa lider yapacağım. Ben de seni imam yapaca-ğım. Aslında peygamberlerin hepsi imamdır. Hattâ bakıyoruz Kur’an-ı Kerîmde küfrün önderlerine, kâfirlerin kendilerine uyduğu insanlara da imam kelimesi kullanılmış. İmam; buradaki imam, namazdaki imam demek değildir sadece. Buna imamet-i suğra denilir. Bununla beraber onun dinde örnek olarak imam kılınmasıdır. İmam önde olan, öne geçen, kendisine uyulan, iktida edilen, muktedabih demektir. İmam bir de devlet başkanlığı demektir. Seni devlet başkanı yapacağım. İmam, kıyamete kadar tüm insanlığın kendisini örnek alması gereken önder demektir. Seni imam kılacağım, seni öne geçirip herkesi sana tabi kılacağım, seni önder yapacağım. Evet, seni tüm insanlığa imam yapacağım. Halîfe Adem’di (a.s). Âyeti daha önce okuduk: (Hatırlayın, hani Rabbin meleklere: Ben yeryüzün-de bir halife yaratyacağım buyurmuştu” (Bakara: 30) Âyetinden anlıyoruz ki halîfe Hz. Adem atamızdı, onun pratiğini Hz. Dâvûd gerçekleştirmişti yeryüzünde. Yâni hiçbir peygamber bu döneme kadar bu halîfelik rolünü üstlenemedi. Yıllar sonra Cenab-ı Hak Dâvûd’a (a.s) diyecekti: "Ey Dâvûd, biz seni yeryüzünde halîfe kıldık, sen de insanlar arasında adâletle hükmet!" (Sâd: 26) İşte hilafetin olmadığı dönemde de insanlığa imam olarak Hz. İbrahim’in görevlendirildiğini görüyoruz. Hilafetin olmadığı dönemler-de bile kendisine uyulacak bir imam. Kendisine imamlık verilince İbrahim (a.s) buyurdu ki: "İbrahim, ya Rabbi zürriyetimden de dedi." Ya Rabbi beni imam seçtin, bu nîmet sadece bana ait bir nîmet olmasın. Bana vereceğin bu nîmeti zürriyetime de ver ya Rabbi. Soyumdan da, neslimden de! Zürriyetimden de imamlar getir ya Rab-bi! Soyuma da bu imamlığı nasip et ya Rabbi! Bu şerefi benim zürriyetime de lütfet ya Rabbi! Öyle ya insanlar için imam olmak, insanlar için rehber olmak, insanlar için peygamber olmak, belki sıkıntılı bir meslek, ama en büyük bir nîmetti ve kendi çocukları için de bunu is-tiyordu İbrahim (a.s). Mal istemiyordu, mülk istemiyordu, saltanat is-temiyordu çocukları için. Aman ya Rabbi onlara servetler ver, evler, arabalar, dükkanlar, mallar mülkler ver, onları el âleme muhtaç etme demiyordu. Sadece imamet, sadece rehberlik, sadece risâlet istiyordu kendisi için de çocukları için de. Onun bu talebine karşılık Cenab-ı Hak buyurdu ki: "Zâlimler benim ahdime ulaşamaz." Zâlimlere kesinlikle bu imamlığı, bu reisliği vermeyeceğim. Zâlimler kesinlikle bu ahdime ulaşamayacaklar. Zâlimler kesinlikle imam olamaz. Zâlimler kesinlikle peygamber olamaz. Zâlimler kesinlikle müslümanların reisi olamazlar, idareci olamazlar, müslümanların başına geçemezler. Hz. İbrahim’in oğlu da olsa zâlimlere idarecilik yok. Kâbe’nin Hâcibi de olsan, Kâbe’nin anahtarlarına da sahip olsan, Kâbe halkının idarecisi de olsan, yahudilerin reisi de olsan, haham da olsan, papaz da olsan, âlim de olsan, hacı da, hoca da olsan eğer sen zâlimsen senin imamlık, önderlik hakkın yoktur, idarecilik hakkın yoktur. Demek ki insanların imam olabilmeleri, önder olabilmeleri, muktedabih olabilmeleri, izinden gidilen kişiler olabilmeleri için, idareci olabilmeleri ve de devlet nîmetine ulaşabilmeleri için, bu yasaya uymaları gerekmektedir. Yâni âyetin ifade ettiği gibi âdil olmaları, zâlim olmamaları ve de Cenab-ı Hakkın kelimelerini tamamlamaları gerekmektedir. Yâni tıpkı Hz. İbrahim (a.s) gibi Allah’ın emir ve yasakları konusunda başarılı olmaları gerekmektedir. Zâlimler idareci olamazlar, zâlimler devlet başkanlığına asla getirilmemelidirler. Âyet-i kerîme bize bunu anlatmaktadır. Hattâ başlangıçta zâlim olmayıp da sonradan zâlim olanların bu görevden alınmalarının vacip olduğunu anlatır bu âyet-i kerîme. Realite budur, ama bugün nice zâlimler şu anda idareci olabilmişler diyorsanız, şunu söyleyelim. Şurası bir gerçektir ki, âdil bir toplumun başına zâlim bir idareci kesinlikle geçmemiştir, geçememiştir. Tarih böyle bir hadise kaydetmiyor. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Müslümanlar kendileri bizzat toplum olarak âdil oldukları hiçbir dönemde onların başına zâlim birisi iktidar etmemiştir. Ama, müslümanlar müslümanlıklarını kaybettikten sonra, müs-lümanlar bu adâlet özelliklerini kaybettikten sonra zâlimler ancak müslümanların başına geçebilmiştir. Başka türlü kesinlikle müslü-manların başına zâlimler geçememişlerdir. Toplum zâlim olunca onların başına zâlim idareciler geçebilmiştir. Bakın, bu hususu anlatırken Allah’ın Rasûlü bir hadislerinde şöyle buyurur: "Siz nasılsanız öylece idare edilirsiniz." Siz nasılsanız, nasıl birine lâyıksanız öylece idare olunursunuz. Keşfü’l-Hafa’daki başka bir hadislerinde Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: “Sizin idarecileriniz sizin devlet başkanlarınız, sizin amellerinizdir. Amelleriniz bir adam şeklinde temessül etmiş ve sizin başınıza idareci olmuştur. Amelleriniz neyse, idarecileriniz odur.” Rabbimiz de Kur’an-ı Keriminde: "Bir toplum kendini değiştirmedikçe, Allah kesinlikle o toplumu değiştirmez." (Ra’d: 11) Toplumların yasasıdır bu. Bir toplum değişmeye karar verip, düzelmeyi düşünmedikçe Allah asla o toplumları değiştirecek değildir. Rabbimiz buyuruyor ki; zâlimler imamete lâyık değillerdir. Zâlimlerden idareci edinilmemesi ve başlangıçta zâlim değilken idareci olmuş birisi, eğer sonradan zâlim olursa hemen bunun o makamdan alınmasının vacip olduğunu anlatıyor âyet-i kerîme. İmamlık âdillerin işidir. İşte Hz. İbrahim’in (a.s) iki hanımı var. Birisi Hacer, diğeri Sare annelerimiz. Hacer’den İsmail (a.s), Sare’den İshak, İshak’tan Yakub, Yakub’dan Yusuf, Yusuf’tan ileriki dönemler-de Mûsâ, Harun, onlardan sonra Dâvûd, Süleyman, Zekeriyya, Yahya, İsa ve İsmail’den (a.s) Hz. Muhammed (a.s). İşte bizim için en mükemmel imamlar. Hayatlarında kesinlikle falso olmayan ve bizim kendilerini örnek alıp hayatlarını yaşadığımız zaman kendilerini taklit ettiğimiz zaman, kesinlikle hata etmeyeceğimiz mükemmel örnekler. Hayatları Allah tarafından kesinlikle onaylanmış insanlar. Ama biz onları bırakıp da birbirimizi ya da içimizden birilerini örnek aldığımız zaman, Allah’ın onaylamadığı bir hayat bizim için örnek olamaz. Bundan dolayıdır ki, toplumun kendilerini örnek kabul ettikleri, önder kabul ettikleri insanlar, hacılar, hocalar, mürşitler, şeyhler daima kendilerine bir görev olarak şunu çok iyi bilmeliler: İnsanlara, gelin peygamberlerle beraber olalım. Gelin, hayatları Allah tarafından onaylanmış elçilere benzeyelim, gelin kitabın dediği gibi olalım demeliyiz. Kesinlikle insanları kendimize veya kendimiz gibilere çağırmayalım. Gelin bizim gibi olun, gelin bizim gibi yaşayın, bizi örnek alın, biz nasıl yaşıyorsak siz de öyle yaşayın demeyelim. Eğer insanlar bizi örnek alır, bizim gibi olmaya çalışırlarsa bizde çakılır kalırlar ve bizi aşamazlar, ancak bizim kadar olabilirler. Daha öteye geçemez bu insanlar. Bir de bu âyet-i kerîme liderliğin ve imametin yahudilerden alınıp müslüman toplumun eline geçtiğini anlatır. Sanki bu âyetiyle ya-hudilere diyor ki Rabbimiz: Ey İsrâil oğulları! Bir zamanlar sizler âdildiniz! Kitaba ve Peygambere sahip çıktığınız o dönemler size yığın-larla nîmet ulaştırmış, sizi uzun bir süre nübüvvet ve İmamete nail kıl-mıştım. Kitap sizdeydi, risâlet sizdeydi, bilgi sizdeydi, şan ve şeref siz-deydi. O dönemlerde sizi bütün âlemlere üstün kılmıştım. Ama sonradan kitapla, peygamberle ilginizi kestiniz ve zâlimlerden oldunuz. Hal-buki zâlimler benim ahdime ulaşamazlar. Ben zâlimleri imam yapmam. İşte şimdi bu imamet, bu liderlik sizden alındı; bu imamet İsmail oğullarına intikal etti diyordu. Biraz sonra yine onların bu liderliklerinin sona erdiğini anlatmak üzere gelecek âyetlerle de kıblenin onlardan alınıp liderliklerinin son bulduğu bir daha vurgulanacak.
125:"Biz beyti (Kâbe’yi) insanlar için toplanma, sevap kazanma yeri ve emniyet kıldık. İbrahim’in makamında da namaz kılacak yer edinin. İbrahim’le İsmail’e de beytimi tavaf edenler, beytime misafir olanlar, oraya gelenler ve orada ibâdet kastıyla itikafa girenler için, ve de rükû ve secde edenler için tertemiz tutun diye emir vermiştik." İbrahim (a.s) gündeme gelince elbette Kâbe de gündeme gelecektir. Çünkü Kâbe’yi bina eden oydu. Kâbe’yi ilk bina eden Adem’di (a.s). Ama ikinci olarak o beytin İbrahim (a.s) tarafından bina edildiğini biliyoruz. Evet beyt istikrar yeridir, beyt emniyet yeridir, beyt eman yeridir. O beyte sığınan, o beytle beraber yaşayan kişi istikrara kavuşmuş demektir. O beyte sığınan kişi, emniyette olmuş demektir. Evet emniyet, huzur ve istikrar mahalli. Bakıyoruz, şu anda tüm dünyada insanlar istikrar ve huzur arayışı içindedirler. Yeryüzünün hiçbir yerinde, hiçbir bölgesinde huzur ve sükun kalmamış. Öyleyse biz de huzurunu kaybetmiş, sükûnet arayan, huzur ve sükuna susamış tüm bu yeryüzü insanlığa diyeceğiz ki; gelin ey insanlar Allah’ın istikrar, huzur ve saâdet mahalli kıldığı evini temel kıble kabul edelim ve hayatımızı o kıbleye yönelik olarak düzenleyelim. O kıblenin Rabbine göre bir hayat yaşayalım. O kıblenin Rabbinin kitabına ve o kitapta bize haber verilen yasalara göre bir hayat yaşayalım. O kıblenin Rabbinin koruması altına girelim. Rab olarak, İlâh olarak sadece onu bilelim ve sadece onun programını hayat programı olarak kabul edelim. Eğer bunu yaparsak kesinlikle bilelim ki, o bizi istediğimiz istikrara ve huzura kavuşturacaktır. Öyleyse kıblemizi değiştirmek zorundayız. Washington’dan veya Paris’ten veya Pekin’den kıble edindiğimiz sürece bizim istikrara kavuşmamız mümkün değildir. Allah’tan başkalarının kıblelerine tabi olmaktan vazgeçersek, Allah’tan başkalarının rotasına girmeyi terk edersek, hareket tarzımızı Allah’tan başkalarının belirlemesini bırakırsak, Allah’tan başkalarının kanunlarına itaatten vazgeçerek kıblemiz sadece Kâbe olursa, kesinlikle bilelim ki; tüm problemlerimiz bitecektir. Tüm hayatımızda huzur ve sükun hakim olacaktır. Çünkü orası güvenlik yurdudur, emniyet mahallidir. "İbrahim’in makamında da namaz kılacak yer edinin." Makam-ı İbrahim’de Mûsâlla edinin. Makam-ı İbrahim’de namaz kılın. Makam-ı İbrahim’de dua edin, yâni duanız İbrahim’in duası gibi olsun. Yâni namazınız İbrahim’in namazı gibi olsun. İbrahim gibi namaz kılın. İbrahim gibi hayatınıza hakim olacak bir namaz kılın. Ha-yata hakim olan bir namaz, namaza endeksli olan bir hayat yaşayın, tıpkı İbrahim (a.s) gibi olun, yâni herşeyinizle İbrahim gibi olun. Maka-m-ı İbrahim’de olmak, İbrahim makamında, İbrahim konumunda olmak demektir, İbrahim (a.s) gibi olmak demektir. İbrahim makamın-da olmak, İbrahim’in rolünü üstlenmek demektir. İbrahim makamında olmak, İbrahim’in yaptıklarını yapmak demektir. İbrahim’in misyonunu üstlenmek demektir. İbrahim’in (a.s) ilk başlangıç mücâdelesinden itibaren yâni babasıyla, kavmiyle, kralıyla, puta tapan toplumuyla nasıl bir mücâdele yapmışsa, vatanından sürülmesi pahasına da olsa Allah’a kulluktan nasıl vaz geçmemişse, bu imtihanlardan sonra imamet hakkına, önderlik ve idarecilik hakkına nasıl ulaşmışsa, siz de tıpkı onun gibi onun makamında olun ve onun ulaştığı makama ulaşın. Onun gibi ibâdet edin, onun gibi tavır koyun, babanıza tavrınız onun gibi, toplumunuza tavrınız onun gibi, zâlim idarecilere, onların putlarına, put sistemlerine karşı tavrınız onun gibi olsun. Ateşe atılma, zindana tıkılma, sürgüne maruz kalma ile karşı karşıya kaldığınızda tavrınız onun gibi olsun. Adım adım onun hayatını örnek alın emrini veriyor Allahu Te-âlâ.. "İbrahim’le İsmail’e de beytimi tavaf edenler, beytime misafir olanlar, oraya gelenler ve orada ibâdet kastıyla itikafa girenler, rükû ve secde edenler için tertemiz tutun diye emir vermiştik." Namaz kılanlar için temizleyin, temiz tutun diye emir vermiştik, ahid almıştık onlardan. Allah ahid alıyordu o ikisinden. Çünkü Kâbe’yi onlar bina etmişlerdi. Elbette bu beytte ilk görevliler onlar olacaktı. Beytin ilk hizmetçileri de onlar olacaktı. Çünkü bu beyt Allah’ın eviydi, bu beyte gelenler de Allah misafiriydi. Allah kullarına, Allah misafirlerine de elbette hizmeti Allah peygamberleri yapardı. Çünkü peygamberler insanlardan ücret almak için, insanların sırtına binmek için değil insanlık için var olan insanlardı. Çevresindeki insanlara en fazla fedâkarlık yapan, bir ihtiyar kadının bile, bir küçük çocuğun bile hizmetinde olan insanlardı. Ve işte İbrahim (a.s), İsmail (a.s) Allah’a bu konuda ahid veriyorlardı. Beyti Allah’ın kulları için hazırlayacaklar, temizleyeceklerdi. Allah’ın beyti temiz olacaktı. Beytin temizlenmesi, temiz tutulması demek; sadece maddî pisliklerden temizlenmesi demek değildi. Bununla beraber putlar gibi, putların egemenliği gibi, şirk gibi her tür pisliklerden temizlenmesi gerekiyordu. Orada şirk olmayacaktı, orada putlara yer olmayacaktı, orada krallara yer olmayacaktı, orada tâğut-ların hâkimiyeti olmayacaktı. orada Allah’tan başkalarının sözü geçmeyecek, orada sadece Allah yüceltilecekti, sadece Allah’ın emirleri konuşulacaktı, Allah’tan başkalarının tâlimatlarına yer olmayacaktı. Allah’tan başkalarının sistemleri uygulanmayacaktı. Hayat programları uygulanarak Allah’tan başkalarına hamd edilmeyecekti. Allah’tan başkalarının arzuları, programları, emir yasakları uygulanmayacaktı. Hayat sadece Allah için yaşanacaktı. Evet, Allah’ın evi tüm bu pisliklerden temizlenecekti. Ya da yıllardır biz Hz. İbrahim’in yolundayız, biz onun torunlarıyız diyerek Kâbe’ye sahiplik iddiasında bulunan ve o güne kadar Allah’ın beytinde olmadık pislikler gerçekleştiren müşrikler oradan çıkarılacak, egemenliklerine son verilecek, etkinlikleri bitirilecek ve böylece Kâbe temizlenecekti. O gün bu konuda onlar Allah’a söz veriyorlardı, ama onlardan sonra bu emaneti kıyamete kadar üzerine alan müslümanlar da bu vazifeyi gerçekleştirmek üzere Allah’a söz veriyorlardı. Öyleyse Allah evlerini şirklerden, mescidleri Allah dışındaki egemen güçlerden ne kadar temizlediğinizi, Allah’a verdiğiniz bu sözü ne kadar gerçekleştirdiğinizi bir düşünün. Rükû ve secdeli namazın sadece Muhammed’in (a.s) ümmetine mahsus bir namaz olduğu düşünülürse, Cenab-ı Hak aslında bu ahidle Hz. İbrahim ve İsmail’den böyle bir ümmetin, Muhammed ümmetinin geleceği konusunda ahid almıştı da diyebiliriz. Gelecek şerefli ümmet için, Muhammed ümmeti için bu evimi temizleyin, temiz tutun diye Allah, İbrahim ve İsmail’den (a.s) söz alıyordu. Müşrikler Kâbe bizimdir, Kâbe’nin sahipleri bizleriz diyorlardı. Ama hani İbrahim’den ve İsmail’den alınan bu sözün pratiği yok. Allah, onlara orayı Allah’ın kulları için, Allah’a kulluk yapacak olanlar için temizleyin buyurduğu halde bu müşrikler Allah’ın bu sözünü unutmuşlar ve orasını putlarla doldurmuşlar, putların egemenliğinde bir Kâbe haline getirmişler. Peki bu mu Kâbe’ye sahip olmak? Bu mu Kâbe’ye ehil olmak? Biz İbrahim’in yolundayız diyorlar. Bu mu İbrahim’in yolunda olmak? Böyle mi yapmıştı İbrahim? Bir ömür boyu putlarla savaşan bir İbrahim’in yolunda olmak bu olmamalıydı elbette. Hem putları yücelteceksiniz, hem Kâbe’de putlara egemenlik tanıyıp Allah’ı unutacaksınız hem de İbrahim’in yolunda olduğunuzu iddia edeceksiniz, olacak şey midir bu? Hem Allah’ı farklı tanıyacaksınız, Allah’ın kulu ve Rasûlü olan bir insanı, Hz. İsa’yı Allah yerine koyacaksınız, hem de biz İsa’nın yolundayız diyeceksiniz, olacak şey mi bu? Hem Muhammedin (a.s) yolundan ayrılacaksınız, onun sünnetini, yolunu terk edeceksiniz, hayatınızda ona ve sünnetine yer vermeyeceksiniz hem de onun ümmeti olduğunuzu iddia edeceksiniz, olacak şey midir bu? Evet, Kâbe budur ve oraya yönelerek kılınacak namaz da budur. Öyle bir namaz ki; hayata hakim, öyle bir hayat ki; namaza özdeş. Hayatla namaz özdeşleşmiş. Hayat namazdan ayrı değil, namaz hayattan kopuk değil, böyle hayatla namaz iç içe olacak. Yani namaz hayata egemen olacak. Hayatın tüm programını namaz belirleyecek. Hayata etkin olmayan, hayat programının boşluklarına sıkıştırılmış bir namaz, yani şu anda biz müslümanız diyen insanların kıldığı namaz Allah’ın istediği bir namaz değildir. Yâni bir kimsenin namazıyla hayatı doğru orantılıysa o kimse namazı ikâme ediyor demektir, o kimse namazı ayağa kaldırmış, ya da o kimse dininin direğini dikmiş demektir. O kimsenin namazı namaz demektir. Yâni onun namazı rükûlu ve secdeli bir namaz demektir. Namazın rükûlu ve secdeli olması demek, yâni namazı onun ekonomisine, ticaretine, kılık kıyafetine, alışverişine, işine, aşına, karısına, kızına, mesleğine, meşrebine karışabiliyorsa, yâni kişinin tüm hayatına namazı imzasını atıyorsa bir adamın, işte o kimse rükûlu ve secdeli bir namaz kılıyor demektir. Değilse hayatına karışmayan bir namaz, rükûsuz ve secdesiz, işte ehl-i kitabın namazı gibi bir namaz olacaktır Allah korusun.
126:"Hatırlayın, İbrahim demişti ki Rabbim burasını emin bir belde kıl! Ahalisinden Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri çeşitli meyvelerle rızıklandır diye dua etmişti. Allahu Teâlâ da hayır (kâfirlerin rızık hakkı vardır) küfredenleri az bir zaman faydalandıracağım, sonra da onları ateşin azabına uğramak zorunda bırakacağım. Ve o ateş ne kötü bir varış yeridir." Bu belde emin olsun! Emniyette olsun. Yerden ve gökten gelebilecek her türlü belâ ve musîbetlerden emin olsun. İnsanların bir-irlerini yediği, zulümlerle, haksızlıklarla birbirlerini yok etmeye çalıştığı, birinin diğerine hak tanımadığı bir dünyada yaşadıkları dönemlerde bile bu belde emin olsun, emniyetin sembolü olsun. Bu beldede insanlar huzur içinde yaşasın ya Rabbi. Ve burada oturanlardan Allah’a ve âhiret gününe inananları çeşitli rızıklarla rızıklandır ya Rabbi. Niye böyle dedi Hz İbrahim? Yâni niye Allah’a ve âhiret günü-ne iman edenleri rızıklandır dedi? Bunun sebebi şudur: Hani Rab-bimiz; Ey İbrahim ben seni imam yapacağım, seni önder yapacağım buyurunca İbrahim (a.s) ya Rabbi benim zürriyetimden de imamlar kıl demişti de buna karşılık Rabbimiz buyurmuştu ki: Ya İbrahim, ben onu, imamlığı, idareciliği, zâlimlere nasip etmeyeceğim buyurmuştu ya, işte ondan ders alarak böyle diyordu İbrahim (a.s). Rabbinden kendisine gelen uyarıya hemen kulak veriyor-du. Bu uyarıyı hayatı boyunca hiç unutmuyordu. Çünkü Rabbinden daha önce bir istek de bulunmuştu. O dersi unutmadığı için böyle demişti. Ya Rabbi zâlim olanlara değil, sadece Allah’a ve âhiret günü-ne inananları rızıklandır deyiverdi. Peki biz ne anlayacağız bundan? Biz de tıpkı atamız İbrahim (a.s) gibi Kur’an’ın âyetleriyle, Kur’an’ın uyarılarıyla karşı karşıya kaldık mı hemen onu algılayalım. Bilelim ve ikinci defa aynı konuda hataya düşmemeye çalışalım inşallah. Bakın, dedi ki İbrahim (a.s): Ya Rabbi benim zürriyetimden olanlar da, yâni oğlum, kızım da imamlar olsun. Allah da buyurdu ki; ben idareciliği zâlimlere vermem. İmamet konusunda, idarecilik konusunda böyle olursa, herhalde rızık konusunda da bu böyledir, herhalde rızık konusunda da bunlar ayrılacak zannetti ve dedi ki, ya Rab-bi madem ki sen zâlimlere idarecilik vermiyorsun, zâlimlere idareciliği lâyık görmedin, öyleyse bu zâlimlere rızık da vermeyeceksin, o halde onlara rızık da verme deyiverdi. Sadece onlardan Allah’a ve âhiret gününe inananları çeşitli rızıklarla rızıklandır deyiverdi. O zannetti ki rızık konusunda da onların hakkı olmayacak, imametten menedilen bu zâlimler rızıktan da menedilecek. Allah buyurdu ki: "Allahu Teâlâ da hayır (kâfirlerin rızık hakkı vardır) küfredenleri az bir zaman faydalandıracağım, sonra da onları ateşin azabına uğramak zorunda bırakacağım. Ve o ateş ne kötü bir varış yeridir." Demek ki kâfirler rızıktan mahrum bırakılmıyorlar. Demek ki bu ikisi arasında çok büyük fark vardır. Demek ki imamet, önderlik, idarecilik sadece mü'minlere verilirken; dünya malı, mülkü hem mü'-minlere hem de kâfirlere verilmektedir. Demek ki dünya metasının Allah katında hiçbir değeri yoktur. Şu peşine takıldığımız, şu onsuz olmaz dediğimiz dünya metası var ya eğer Allah katında sineğin kanadı kadar onun bir değeri olsaydı kesinlikle Allah kâfirlere ondan bir damla bile tattırmazdı. Ama dünya işte, Allah onu kâfirlere de veriyor, mü'-minlere de. Âyet-i kerîme bize bir de şunu anlatır: Bir adamın dünya malından, mülkünden pek çok şeye sahip olması Allah’ın kendisinden razı olduğu anlamına gelmemektedir. Eğer öyle olsaydı yeryüzünde mü'minlerden çok daha fazla rızıklandırılan kâfirlerin Allah’ın en sevgili kulları olmaları gerekeceklerdi. Zira bakıyoruz ki dünya malı mü'-minlerden çok kâfirlere verilmiş. Âyetin ifadesine bakıyoruz: Onlara azıcık bir şeyler vereceğim. Allah azıcık bir şeyler vereceğim diyor, ama bizim de gördüğümüz gibi, görüyoruz ki çok şey veriliyor bu kâfirlere. Şu anda müslümanlara verilenlerden çok daha fazlası verilmiş kâfirlere. Saltanatları, imkânları, evleri, barkları bize verilenlerden çok fazla. Bizler baygın baygın onların bu saltanatlarını seyrediyoruz. Kâfirlere bu kadar dünya mülkü verilmiş, bu nasıl bir iş dersek: Bütün dünyayı kâfire verse, hattâ her kâfire ayrı ayrı bir dünya verilse yine de azdır. Bize de hiç bir şey verilmese, yarım ekmek bile bulamasak yine de onlarınkinden çoktur. Bunu böyle biliyor ve böyle inanıyoruz. Ama bu rıza asla şu anlama gelmemelidir. Kâfirlerin zulmüne razı olmak, kâfirlerin egemenliğine ses çıkarmamak, onların zorla zulümle bizim elimizdekileri almalarına razı oluş değil, bu Allah’ın vermesine razı olup, hedefi cennetleştirmektir. Ne verilirse verilsin, ne kadar verilirse verilsin, değil mi ki hayat bir gün bitecektir. Biten bir dünyanın nîmetlerine meyletmektense yarım ekmek de olsa bitmeyecek bir hayatın nîmetlerine ulaşmayı hedefleyelim, onun peşinde olalım. Cennet var mı? Devlet var mı? Mükâfat var mı? Hasene var mı? Benim de hiç bir şeyim olmasın, yarım ekmekle huzur var mı? Elhamdülillah. İşte mülk, işte saltanat. Beni cennete götürecek bir hayat yaşıyorsam elhamdülillah.. Çünkü bu kâfirler neye sahip olurlarsa olsunlar, yarın bu mülkleri onları cehennem ateşinden kurtaramayacaktır. Âyetlerde görüyoruz, yarın bu kâfirler dünya kendilerinin olsa, hattâ dünyanın bir misli daha ellerinde olsa, bunu fidye olarak verecekler; ama bu fidyeleri kabul edilmeyecektir. Demek ki bugün onlara verilen tüm saltanatlar, tüm güçler, tüm mallar, tüm ekonomik, askerî ve siyasal güçler yarın hiçbir işe yaramayacaktır. Öyleyse onların şu anda sahip oldukları kesinlikle sizi üzmesin, sizi imrendirmesin. Siz hesabınızı bu anlayışa bina etmişseniz, bilesiniz ki üstün sizsiniz, kazanan sizsiniz. Bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın. Ama planınızı, programınızı buna göre yapmamışsanız, hesabınızı sadece dünyaya göre yapmışsanız, Konya’nın bir numaralı adamı olacağım diye yapmışsanız, Türkiye’nin bir numaralı adamı olacağım diye plan program yapmışsanız, dünyada adımı yücelteceğim, herkes sofrasında beni konuşsunlar, herkes beni alkışlasınlar diye düşünüyorsanız onu mutlaka bulursunuz, ama öbür tarafta eliniz boş kalabilir Allah korusun..
127:"Hani İbrahim (a.s) ve İsmail (a.s) Beytin (Kâbe’nin) temellerini yükseltirken şöyle dua etmişlerdi: Rab-bimiz bizden kabul buyur, şüphesiz ki sen işiten ve bilen-sin." Ya Rabbi biz bunu senin için yapıyoruz, bunu bizden kabul buyur! diyorlardı. Şüphesiz ki sen, işiten ve bilensin ya Rabbi! diyorlardı. Çünkü amel, çünkü hareket, çünkü niyet Allah içindi. Bakın İbrahim (a.s) ve oğlu İsmail (a.s) Kâbe’nin, yeryüzünde-ki Allah’a kulluk evinin unutulmuş, terk edilmiş temellerini yükseltiyorlardı. Öyleyse bize düşen de hayatımızda bu tür kulluk temellerini açığa çıkarmak ve yükseltmektir. Meselâ evlilik hayatımızda, nişan, nikâh ve düğün merasimle-rimizde, kazanma ve harcama yollarında, ticaret hayatımızda, aile ha-yatımızda, ev tefrişlerimizde, çocuklarımızın eğitimi anlayışlarımızda, büyük, küçük, sevgi, saygı anlayışlarımızda, unutulmuş, terk edilmiş, belki izleri bile toplumdan silinmiş kulluk temellerini açığa çıkarmak, yükseltmek, yüceltmek zorundayız. Kaldı ki namaz, oruç, hac, zekât gibi yıkılmış, ciddi bir tamire muhtaç olan İslâm binalarını bile zaten yenilemekle, tamir etmekle mükellefiz. Eğer adım başına bir binayı ayağa kaldırma derdiyle hem dert olursak, o zaman bilelim ki bizim de İbrahim gibi Allah’a dua etmeye hakkımız olacaktır. Allah’a el açmaya yüzümüz olacaktır. Ey Rabbimiz, bizden bunu kabul buyur! Sen her yapılanı duyan ve görensin demeye hakkımız olacaktır. Öyle değil mi? Hz. İbrahim bir şeyleri kaldırdı, bir şeyleri yükseltti. Sonra da haklı olarak Allah’a el kaldırıp dua etme şerefine erdi. Peki ey müslüman! Sen ne yaptın ki; ey Rabbim, bunu bizden kabul buyur diyeceksin? Hangi temelleri yükselttin? Eğer yıkmadıysan tabii. Hangi unutulmuş kulluk temellerini yükselttin ki; onun gibi el kaldırıp dua etme hakkını elde edesin. Evet, o makamın sahibi olan Hz. İbrahim’e Kur’an (HANİF) diyor. Allah’a tam teslim. Aklı işin içine karıştırmadan Allah’a teslim olan bir peygamber. Ya da tüm şirkleri reddetmiş, tüm tâğutlara savaş açmış bir peygamber. Sen de öyle misin? Devam ediyor duaları:
128:"Ya Rabbi, bizi yalnız sana itaat eden kullarından kıl! Ve neslimizden de yalnız sana itaat eden müs-lüman bir ümmet getir! Ya Rabbi, bize ibâdet yerlerimizi de göster. Bizim tevbelerimizi de kabul buyur. Sen tev-vabsın, sen tevbeleri kabul edensin." Bizim zürriyetimizden de herşeyiyle sana teslim olmuş ve senin istediğin hayat tarzından başka hayat tarzlarına razı olmayan, sana imandan başka imanları olmayan, sana kulluktan başka başkalarına kulluk yapmayan bir ümmet çıkar ya Rabbi, diyorlar. Gerçekten aradan uzun zamanlar geçiyor. Bu duanın üzerinden asırlar geçiyor, asırlar sonra Rabbimiz İbrahim (a.s) ve İsmail’in (a.s) sulbünden bir ümmet çıkarıyordu. Bu ümmet, Mekkede bu beyti yapan İbrahim ve İsmail (a.s) ların ilk kurdukları kentte gerçekleşiyordu. Böylece bu iki peygamberin duaları da gerçekleşmiş oluyordu. "Ya Rabbi bize ibâdet yerlerimizi de göster. Bizim tevbelerimizi de kabul buyur." Ya Rabbi, biz burada nasıl hac yapacağız? Sana nasıl kulluk yapacağız? Sana nasıl ibâdet edeceğiz? Bize bunu da göster. Ve bizim tevbelerimizi kabul buyur. Bütün varlıklardan soyutlanarak sana yöneliyoruz. Kendimizden, çevremizden, toplumdan, insanlardan, herkesten ve herşeyden arınarak sana döndük, seni memnun etmek istiyoruz, senden başka da güvenebileceğimiz birileri de yoktur ya Rabbi, bizi kabul buyur diyorlardı. "Sen tevvabsın, sen tevbeleri kabul edensin." Sen dönüşleri kabul edensin. Sen günaha doğru giderken kıblesini, programını değiştirip sana dönenleri seversin. Sen hatalardan vaz geçip sana yönelen kullarının günahları ne olursa olsun hiç bakmadan affedensin.
129:"Ey Rabbimiz, onlara içlerinden bir peygamber gönder ki; o senin âyetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları iyice temizlesin. Muhakkak ki sen azîz ve hakîmsin" Onlara bir elçi gönder ki; o, müslüman ümmeti toparlasın. Ve o Rasul onlara önder ve örnek olsun. Ve bu peygamber senin âyetlerini okusun, hikmeti öğretsin ve böylece tertemiz hale getirsin onları. Böyle bir peygamber gönder ya Rabbi diye dua ediyorlar. Peygamberin görevleri sayılıyor bu âyet-i kerîmede: 1- Ümmetine Allah’ın âyetlerini okumak, kendisine Allah’tan gelen âyetleri okumak. 2- Kitabı öğretmek. 3- Hikmeti öğretmek. Hikmet amel-i salihtir. Hikmet, kavilde ve fiilde isabettir. Hikmet, kişinin sözüyle a-melinin birleştirilmesidir. Yalnız sözde isabet hikmet olmadığı gibi, sadece fiilde isabet de hikmet değildir. Hikmet, fıkıh demektir. Yâni dindeki emir ve nehiylerin maksa-dını kavramak demektir. Kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesi demektir. "Allah kimin için hayır murad buyurursa onu dinde fakih kılar." Hadisi bunu anlatır. Hikmet, sünnet demektir. Yâni kitabın pratiği olan sünnet demektir. İşte bu peygamber onlara Kur’an’ın pratikte uygulanışını göstermektedir. 4- Bir de Peygamber (a.s)'ın görevi, ümmetini tezkiye etmek, insanları tertemiz hale getirmektir. Küfürden, şirkten, nifaktan cahili-yeden insanları arındırmak; vicdanlarını, kalplerini, düşüncelerini, niyet ve amellerini, aile hayatlarını, içtimaî yaşantılarını temizlemektir. Tezkiye, bir müslüman yirmi dört saatlik hayatını Allah’ın şu kitabına göre yaşaması demektir. Bir müslüman hayatını bu kitabın istediği şekilde yaşarsa, o kişi hayatını temizlemiş demektir. Bir toplum da hayatını bu kitaba göre yaşarsa, o toplum da temizlenmiş demektir. Öyleyse tezkiye bu kitaba göre bir hayat yaşamaktır. Kitaptan habersiz yaşayan bir kişinin tezkiyeden, temizlikten söz etmesi mümkün değildir. İşte peygamberin görevleri bunlardır. Öyleyse bizim de görevlerimiz bunlardır. Biz de topluma Allah’ın âyetlerini okuyacağız, toplumda bu âyetleri öğrenmek isteyenlere öğreteceğiz. Okumak herkese, kadın erkek, genç, ihtiyar herkese. E peki zaten bu insanlar Kur’an’a iman ediyorlar, onlara niye okuyacağız? demeyeceğiz. Çünkü Kur’an müslümana da uyarıdır, kâfire de uyarıdır. Bilelim ki Kur’an müslümana hatırlatmadır, kâfire de uyarıdır. Bunu mutlaka biz de gerçekleştireceğiz. Bu okuduğumuz insanlar arasından öğrenmek isteyenlere öğreteceğiz, Kur’an’ı pratikte yaşamak isteyenlere de işte kitabın pratiği budur diye onun pratiğini de göstereceğiz ve böylece o insanların temizlenmesini de sağlayacağız. Ve işte Peygamber (a.s) insanları her türlü bâtıl düşüncelerden, efsanelerden temizleyerek onları apaçık imana ve hidâyete ulaştırıyor. İşte İbrahim’in (a.s) duası böylece yerini bulmuş oluyordu. Gerçekten çok güzel bir duaydı ve bu dua kabul ediliyordu. Yıllar sonra dünyanın en kutsal bir şehrinde bir ümmet ve bu ümmet içinde bir peygamber ve o peygamber onlara Rabbinden gelen âyetleri okuyor, kitabı öğretiyor ve bu kitabın pratikteki uygulamasını, yâni sünneti sunuyor, hikmeti sunuyor ve bu peygamber dünyanın en vahşi bir toplumunu, dünyanın en medeni toplumu haline getiriyordu. Gerçekten o sırtlanları sırtlanlıkta geride bırakacak kadar ileri gitmiş insanları her türlü pisliklerden temizliyor, zâlim olanları âdil hale getiriyordu. Belki dünyanın en cahilleri olan bir toplumu dünyanın en âlimleri, haline getiriyor, dünyanın hocası haline getiriyor. Ve onları tertemiz hale getiriyordu. "Şüphesiz ki, azîz ve hikmet sahibi ancak sensin." Ya Rabbi sen azîzsin; izzet ve şeref sana aittir. Sen güçlüsün; senden başka güçlü, senden başka izzet ve şeref sahibi yoktur. Senden başka güveneceğimiz, senden başka dayanacağımız yoktur. Sen hakîmsin, hikmet sahibisin, hâkimiyet sahibisin; senden başkalarına hâkimiyet hakkı tanımayız, sen hayatımıza yegâne hakim olansın, ha-yatımıza hükmedensin, hayat programımızı tesbit edensin diye dua-ları devam ediyor.
130:"İbrahim (a.s) 'ın dininden (yolundan) ancak sefihler (kendini bilmeyenler) yüz çevirir. Çünkü biz onu dünyada seçtik o âhirette de gerçek salihlerdendir." İslâm literatüründe sefih, hayrını şerrini, kârını zararını ayırt edemeyen kimse demektir. Öyle değil mi? Hangi akıl sahibi bu saâdetten mahrum olmak ister? Hangi akıl sahibi İbrahim’in yolundan yüz çevirir? Olsa olsa akılsız, beyinsiz, menfaatini, kârını, zararını, hayrını şerrini hesap edemeyen ve bu yüzden de kendini hakir bir duruma düşürmek isteyen beyinsizler bundan yüz çevirir. İbrahim (a.s), kendi zürriyetlerinin içinden bir toplum çıkarılması ve onların içinden bir peygamber çıkıp onlara kitabı öğretmesi, hikmeti öğretmesi ve onları tertemiz hale getirmesi konusunda dua etmişti. Allah da bu duayı kabul etmişti. Mekke’de onun soyundan bir toplum çıkmış, onların içinden bir nebi çıkmış ve bütün insanlığı hakka davet ediyordu. Bu Peygamberin daveti Adem’e (a.s), İbrahim’e (a.s), Mûsâ ve İsa’ya (a.s) kadar uzanıyordu. Bu elçi İbrahim neslinden, İbrahim milletindendi. Bu peygam-berin daveti de İbrahim’in davetinin aynısıydı. Zira Hz. İbrahim’in insanlığa sunduğu din İslâm’dı. Onun oğulları olan İsmail’in ve İshak’ın dinleri de İslâm’dı. İslâm tüm peygamberlerin ortak diniydi. Öyleyse önceleri müslüman olup da sonradan İslâm’dan çıkan, kendilerine yahudi ve hıristiyan adını takan bu insanların kabul ettikleri İsa ve Mûsâ (a.s) lar da birer müslümandı. Kendilerini bu pey-gamberlere izâfe eden bu yahudi ve hıristiyanlar tarih içinde bu peygamberlerin yolundan ayrıldıktan sonra, bu peygamberleri de kendilerine alet etmeye çalıştılar. Kendileri saptıkları, sapıttıkları gibi bu peygamberleri de saptırmaya çalışmışlardır. Kendileri müslümanlıktan çıktıkları gibi bu peygamberleri de müslümanlıktan çıkarmaya çalışmışlardır. Hattâ İbrahim’in (a.s) müslüman olmadığını bile ortaya koymaya çalıştılar. Halbuki Kur’an sık sık onların bu sapıklıklarını reddederek İbrahim’in ne müşrik, ne de onların yolunda olmadığını anlatarak İbrahim’in gerçek müslüman olduğunu vurgular. Yine hatırlayacaksanız sûrenin önceki bölümlerinde gördük; bu adamlar, Hz. Süleyman’ın da bir peygamber olmadığını, onun bir sihirbaz olduğunu da iddia etmişlerdi. İşte şu anda da Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed (a.s) insanlığı aynı İslâm’a davet ediyordu. Üstelik onların inandıkları peygamberlerin hiçbirisini reddetmeden, onlarla arayı açmadan. Şöyle diyordu Hz. Muhammed (a.s) ben yeni bir din getirmiş değilim! Ben benden önceki peygamberlerden farklı, onları reddeden yepyeni bir din getirmiş değilim. Benim bu getirdiğim din ta Hz. Adem’e kadar dayanan köklü bir dindir. Benim getirdiğim bu dine girenler aynı zaman-da Hz. Adem’den bu yana Hz. İbrahim’in, Hz. Yakub’un, Hz. Mûsâ’nın ve Hz. İsa’nın dinine de girmiş, onların davetine de icâbet etmiş olurlar diyordu. İşte Bakara sûresinin bu âyeti bunu söylüyordu. İbrahim’in milletinden, İbrahim’in dininden, İbrahim’in yolundan ve İbrahim’in getirdiği İslâm’dan kim yüz çevirir? Ki o din, o millet, aynı zamanda İsmail’in diniydi, aynı zamanda İshak’ın diniydi, Yakub’un, Yusuf’un, Mûsâ’nın, İsa’nın ve Hz. Muhammed’in (a.s) diniydi. İşte böyle bir dinden, böyle bir milletten ancak kendini bilemeyen, hayrını şerrini bilemeyip, kendini boşa harcayan kimseden başkası asla yüz çeviremez. Öyle değil mi? Bakın Allah diyor ki şöyle yaparsanız temizlenirsiniz, şöyle yaparsanız cennete gidersiniz. Eh adam bundan yana değilse, temizlikten yana, temizlenmeden yana değilse, pis kalmak istiyorsa, cennetten yana değil de cehenneme hevesliyse, işte o kişi sefihtir, akılsızdır, beyinsizdir. Evet biz İbrahim milletindeniz. Bunu her zaman söylemek ve ilan etmek zorundayız. Bakın Allah’ın Rasûlü bir hadislerinde bu hususu şöyle anlatır: Biz İslâm fıtratı üzerine sabahladık, ihlâs üzere, Muhammed’in (a.s) dini ve İbrahim’in (a.s) milleti üzere hanif ve müslüman olarak sabahladık. Her sabah, her akşam, her ân bunun bilinci içinde olmamız isteniyor bizden. Yâni biz tüm hayata bakışımızda ve tüm hayatımızın problemlerini çözüşümüzde ya Hz. İbrahim (a.s) örnekliği, ya Hz. Muhammed’in (a.s), ya Mûsâ’nın (a.s), ya İsa’nın (a.s) örnekliğiy-le çözmek zorunda kalacağız. Bizim örneklerimiz bunlardır. Ve işte bi-zim hayatımızda peygambere imanın mânâsı budur yâni peygamber-ler bizim için örnektir. Onlara iman demek de pratikte onların bize örnek olmalarını da zorunlu kılacaktır. İbrahim milleti. Peki nedir İbrahim milleti? Kimdir İbrahim milleti olan? İbrahim’in milleti, onun ırkı veya nesli değildir. İbrahim milleti, İbrahim’in bağlı bulunduğu İslâm dinidir. Çünkü millet, din demektir. İşte bu dine, bu İslâm dinine bağlı olan insanların meydana getirdikleri topluluğa da İbrahim milleti denir. Hz. İbrahim’in İslâm’ı kabul etmeyen babasını ve kavmini terk ederek, onları kendi milletinden saymaması gösteriyor ki; bu millet öyle kan bağına dayanmayan bir millettir. Din bağına, akide bağına bağlı olan bir millettir. İslâm milleti tek millettir. Küfür de tek millettir. Bir kimse kanı, rengi, dili, ırkı ne olursa olsun, İslâm dinine girdiği andan itibaren o İslâm milletinin, İbrahim milletinin üyesidir. Kendi milletini İslâm milletinden üstün tutmaya çalışan kişi de İslâm milletine girmemiştir. "Çünkü biz onu dünyada seçtik, o âhirette de gerçek salihlerdendir." İbrahim’i dünyada seçtik. Onu seçkinlerden kıldık. Onu eğitip güzel huylarla donattık. İbrahim ailesi mükemmel ve seçilmiş bir ailedir. Bizim kendilerini örnek almamız gereken bir ailedir. Her zaman "Allahümme salli ala seyyidina Muhammed" derken dikkat ederseniz ısrarlar gündeme getirilen ailelerden birisi de İbrahim ailesidir. "Ve alâ âli İbrahim diyoruz" Çünkü Kur’an-ı Kerim bütün peygamberlerin bize örnek olduğunu bildirirken, ayrıca İbrahim’in (a.s) bize örnek olduğunu bildirmektedir. Yeryüzünde İbrahim gibi ve onun kardeşleri Salih, Nuh, Hûd, Mûsâ, İsa ve Muhammed (a.s) gibi başka birilerini bulabilir misiniz? Bunların hepsi de dünya üzerinde Allah’ın seçip yetiştirdiği kullarıdır. Örnek şahsiyetler bunlardır. Allah bunları Kur’an’ıyla insanların gözleri önüne çıkarmış ve buyurmuş ki; işte siz de bunlar gibi olun! Örnek alacağınız, peşinden gideceğiniz insanlar bunlar olsun! Gerçekten de tüm dünya şahittir ki, onlardan daha iyi bize örnek olabilecek başka insan yoktur. Onlardan daha güzel, bizi hidâyete ulaştırabilecek başka insan görülmemiştir yeryüzünde. Çünkü bu seçimi yapan Allah’tır. Bu seçimi Allah yaptı. Onları Allah seçti ve Allah eğitip yetiştirdi. Onları seçip eğiten ve bize örnek yapan Allah’tır. Allah’ın seçiminin üzerine kim seçim yapabilir? Allah’ın eğittiğinden daha iyi kim eğitebilir? İnsanlar bugün olduğu gibi Allah’ın seçimini reddederek, Allah’ın seçtiği bu insanlardan başkalarını da kendilerine örnek kabul edebilirler, başkalarına uyabilirler, ama bilsinler ki bu seçim onlar için hayırlı olmayacaktır. Nitekim seçenler de olmuştu. Meselâ Adem’i (a.s) değil de İblis’i, İbrahim’i değil de Nemrutu, Mûsâ’yı değil de Firavunu, Muhammed’i (a.s) değil de Ebu Cehil’leri kendilerine örnek seçenler ve onlara uymaya çalışanlar olmuş tarihte. Ama gördük ki Peygambere uyanlar hep cennete giderken bunlara uyanların hepsi de cehenneme gitmiştir. Tarih bunun en canlı şahididir. Bugün de öyle, serbesttir insanlar. Dileyen Peygamberleri, dileyen de peygamber karşıtı güçlerin örnekliğini seçsin. İsteyen cennete gitsin, dileyen de cehenneme gitsin. İbrahim (a.s) dünyada seçilmişlerden olmasının yanında, ahi-rette de o yine salihlerden olacaktır. Ama müslümanlara bahşedilen bu büyük şerefe bakın ki, müslümanlar hem dünyada, hem de ahiret-te bu Peygamberlerle beraber olma imkânına sahiptirler. Eğer müs-lüman, dünyada onların örnekliliğini kabul edip onlar gibi yaşayabi-lirse hem dünyada aynen peygamberler gibi seçilmişlerden olurken hem de âhirette tıpkı onlar gibi salihlerden olma imkânına sahiptirler. O da onlarla beraber olacaktır.
131:"Hani ona Rabbi (benim emrime) teslim ol! buyurmuş, o da âlemlerin Rabbine teslim oldum! demişti." Rabbi İbrahim’e (a.s) dedi ki; Ey İbrahim teslim ol! Müslüman ol! İbrahim (a.s) dedi ki; ben müslüman oldum, ben âlemlerin Rabbine teslim oldum. Ben kendimi, içimi dışı mı, irade mi, boynumdaki ipin ucunu âlemlerin Rabbine teslim ettim. Benim ondan başka bağlanacağım, ondan başka kendimi teslim edeceğim kimsem yoktur? Diyor-du. Zira müslüman olmayan, Allah’a teslim olmayan kişi mutlaka bir başkasına teslim olmuş demektir. Çünkü insan mutlaka boynunda bir iple dünyaya gelmektedir. Kulluğa müsait yaratılmaktadır ve mutlaka bir şeylere kulluk yapacaktır. Boynundaki doğuştan getirdiği kulluk ipini mutlaka birilerine teslim edecektir. Ama nefsine, ama şeytana, ama topluma, ama tâğutlara, ama âdetlere, törelere, ama modaya, ama ağasına, patronuna bir şeylere kulluk yapacaktır. Rabbine teslim olmaktan kaçanlar; Rabbin kullarına, Rabbin yaratıklarına teslim olmak zorundadır. Başka çaresi yok, o mutlaka birilerine kulluk yapmak zorundadır. İşte görüyoruz yağmurdan kaçarken insanlar doluya tutul-muşlardır. Allah’a kulluktan kaçan bu insanlardan kimileri, toplumun kulu, kimileri modanın kulu, kimileri âdetlerin, törelerin kulu olmuşlar ve bunları razı edebilmek için bir ömür boyu çırpınıp durmaktadırlar. Evet, teslim ol dedi Rabbi Hz. İbrahim’e, o da âlemlerin Rab-bine teslim oldum, dedi. Bu teslimiyet kişinin ruhuyla, bedeniyle, içiyle dışıyla, gecesiyle gündüzüyle, ailesiyle, toplumuyla, herşeyiyle bir teslimiyetti. Ruhu onun emrinde olmalıydı, içi ve dışı onun emrinde olmalıydı. Gecesinde ve gündüzünde söz sahibi o olmalıydı. Bedeninde o söz sahibi olmalıydı. Malı onun emrinde olmalıydı, çocukları konusunda onun sözü geçmeliydi, hanımı konusunda onun dediklerini dinlemeliydi. Teslimiyet budur işte. Öyle bir teslimiyetti ki bu, ateşe atılırken bile Rabbinden başka birine teslim olmayıp güvenmemeliydi. Rabbinden başka sığınacak bir kucak aramamalıydı. Oğlunu kurban emrini alsa bile Rabbinden, yine ona teslim olmalıydı. Rabbi ondan hanımını, kucağında küçücük çoğuyla beraber susuz, yiyeceksiz çorak bir arazide terk etmesini istese bile, başkalarına değil, Rabbinin emrine teslim olması gerekiyordu. Ve öylece yapmıştı İbrahim (a.s). Öyle bir teslimiyet ki, onun teslimiyeti, hanımına da etkili oluyordu. Ondan bu teslimiyeti gören hanımı da onun gibi Allah’a teslim oluyordu; “Var git ya İbrahim! Değil mi ki bu emri sana veren Rabbimizdir, bizi hiç düşünme! O Rab, beni ve oğlumu koruyacaktır” diyordu. İbrahim’in teslimiyeti, hanımını da teslim olmaya götürüyordu. Onun bu teslimiyeti oğlu İsmail’e de tesir ediyordu. Babasının Allah’a bu teslimiyetini gören İsmail de tıpkı onun gibi ona ve Allah’a teslimiyet gösteriyordu. İbrahim, Rabbinin emrini yerine getirmek üzere kesmek için onu yere yatırınca: Babacığım em-rolunduğun şeyi çekinmeden yerine getir, inşallah beni sana ve Allah’ın emirlerine teslim olanlardan bulacaksın diyordu. İbrahim’in teslimiyetini gören oğlu da aynen onun gibi Allah’a teslim oluyordu. Öy-leyse hanımlarından kendilerine teslimiyet isteyen insanlar, hanımlarından Allah’a teslimiyet isteyen insanlar buna çok dikkat etmek zorundasınız. Şunu hiçbir zaman unutmayın ki, siz Rabbinize ne kadar teslim iseniz, siz Rabbinizin emirlerine ne kadar teslimseniz bilesiniz ki, hanımlarınız da size o kadar teslim olacaklardır. Bilesiniz ki hanımlarınız da Allah’ın emirlerine o kadar teslim olacaklardır. Bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın. Çocuklarından kendilerine ve Allah’a teslimiyet isteyen insanlar şunu kesinlikle bilmelidirler ki; kendileri Allah’a ne kadar teslimlerse, onlar da o kadar teslim olacaklardır. Kendileri Allah’ın emirlerine teslim olmayanların hanımlarından, çocuklarından ve çevrelerinden teslimiyet istemeye hakları yoktur. İbrahim (a.s) herşeyiyle Allah’a teslim olmuş ve bu teslimiyetini, bu bağlılığını bakın oğullarına da tavsiye ediyordu.
132:"İbrahim ve Yakup bunu oğullarına vasiyet etti. Oğullarım! Şüphesiz ki Allah size bu dini seçti. O halde siz de zinhar müslümanlar olarak can verin." Yakub, İbrahim’in (a.s) torunudur. İbrahim’in (a.s) oğlu olan İshak’ın (a.s) oğludur. Yeğeni Lût’un (a.s) kavmini helâk için gider-lerken meleklerin müjdeledikleri oğuldu İshak. Hz. İshak’ı hayatının son günlerinde vermişti Rabbimiz İbrahim’e. İbrahim (a.s) yaşlanmış Sare annemiz de yaşlanmıştı. İbrahim’in (a.s) yeğeni Hz. Lût’un (a.s) kavmini helâk emrini alan melekler, o kavmi helâke giderken İbrahim (a.s) 'ın evine geldiler. İşte bu gelişlerinde telaşa kaplan Hz. İbrahim’e ve Sare annemize bir oğul müjdelediler. Çok yaşlanmış durumda olan Hz. İbrahim ve karısı Sare annemiz: Bizim nasıl oğlumuz olacak, biz ikimiz de çok yaşlanmış bulunuyoruz dediler. Bu yaştan sonra hiç bu olur mu? diyorlar. Ama bu Allah’a göre çok kolaydı. Allah takdir etmişse bu iş olacaktır. Adem’in (a.s) olduğu gibi, İsa’nın (a.s) olduğu gibi Allah dileyince bu da olacaktır. Evet onlardan hem İshak’ın doğa-cağını hem de üstelik onun da oğlu Yakub’un da müjdesini veriyordu melekler. Hem bir evlât hem de bir torun müjdeliyorlardı. İşte İbrahim (a.s) da onun torunu olan Yakub (a.s) da çocuk-larına bakın şunu vasiyet ediyorlardı: "Oğullarım! Şüphesiz ki Allah size bu dini seçti. O halde siz de zinhar müslümanlar olarak can verin." Her iki peygamber de kendi teslimiyetlerini oğullarına da tavsiye ediyorlar ve diyorlardı ki; oğullarım biz teslim olduk, Allah’a siz de teslim olun. İbrahim’in (a.s) oğulları kimdi? Birisi İshak (a.s), o Sare annemizden dünyaya gelmişti, ötekisi de İsmail, o da Hacer annemiz-den doğmuştu. İki oğlu vardı Hz. İbrahim’in. Bu iki oğlu kendisinden sonraki dönemlerde iki kol olarak peygamberlerin geldiği kol oldular. İsmail (a.s) Mekke bölgesine yerleşti. O bölgede peygamber oldu. Ama bu bölgede ondan sonra peygamber geldi mi gelmedi mi, bunu bilmiyoruz. Onun soyundan son peygamber Hz. Muhammed (a.s) gelecekti. Ve risâlet onunla tamamlanacaktı. İbrahim (a.s) 'ın öteki oğlu Hz. İshak (a.s) ise Halil’ur Rahmân kentine yerleşmişti, Kudüs yakınlarında bir şehir. Yakub (a.s) son dönemlerinde oğlu Yusuf sebebiyle Mısır’a göç ediyordu. On oğluyla birlikte Mısır’a gitmişti tüm aile efradıyla birlikte. Burada uzun süre yaşadı Yakub (a.s). Yakub’un (a.s) Kur’an’da geçen bir adı da İsrâil’dir, böylece onun oğulları olan İsrâil oğulları tarih sahnesinde yer alır. Ve yeryüzünde hiçbir kimseye verilmemiş nîmetler İsrâil oğullarına verilmiştir. İşte burada Yakub’un (a.s) oğullarına tavsiyesini anlatıyor Rabbimiz. On iki oğluna diyordu ki: Allah size din olarak bu dini seçti. İslâm dinini seçti. Öyleyse sizler de ancak müslümanlar olarak can verin. Allah’ın İbrahim için seçtiği din İslâm’dı, İbrahim (a.s) müslü-mandı, Yakup (a.s) müslümandı ve Allah’ın gönderdiği din de İslâm-dı. Ve Yakub’un (a.s) oğullarına tavsiyesi ise İslâm’dı. Şimdi, biz İsrâil oğullarıyız diyen ve İslâm’ı bırakıp sapıklık içine düşen bu yahudi ve hıristiyanlara ne demek lâzım? Bu adamlar nasıl olur da biz haklıyız deme hakkına sahip oluyorlar? Nasıl olur da biz Yakub’un oğullarıyız dedikleri halde ki, Yakup (a.s) bizim atamızdır ve Yakup (a.s) müslü-mandı. Bunlar İslâm’dan, haktan ayrılıp, sapık yollara girerek bu peygamberlerin yolunu terk ettikleri halde nasıl olur da Yakub’un (a.s) ve İbrahim’in (a.s) yolunda olduklarını iddia edebiliyorlar? Buna hiçbir zaman hakları olamaz, çünkü İbrahim (a.s) müslümandı, çünkü Yakup (a.s) müslümandı ve oğullarını İslâm’a davet ediyordu. Evet, İbrahim ve Yakup (a.s) oğullarına İslâm’ı vasiyet ediyor-lardı. Allah’ın bu yüce peygamberleri kendileri müslüman olmakla yetinmeyip, cennete tek başına gitmeye razı olmayıp, Allah’ın kendilerine lütfettiği bu dini, teslimiyet dinini çocuklarına da vasiyet edip, onların da müslüman olmalarını istiyorlardı. Mısırlıların türlü türlü putlara tapındıklarını gören Hz. Yakup son nefesinde oğullarına İslâm’a teslim olmalarını bir daha tavsiye ediyordu.
133:"Yoksa ey yahudiler! (o dönemde) ölüm Yaku-b’a geldiği zaman siz orada mıydınız? Dedi ki oğullarına: Benden sonra neye ibâdet edersiniz? Onlar dediler ki bizler senin İlâhına ve senin ataların olan İbrahim’in, İsmail’in ve İshak’ın İlâhı olan tek İlâha ibâdet edeceğiz. Ve biz O’na teslim olduk, müslüman olduk demişlerdi." Ölüm esnasında siz yanında mıydınız Yakub’un? Bu âyette Cenab-ı Hak kendilerini Yakub’un oğlu sayan Medine’deki yahudilere ve hıristiyanlara sesleniyor. Bir olay ki bu olayı tarihler tesbit etmemiş. Bir olay ki, başka hiç bir kaynaktan öğrenme imkânı yoktur insanlığın. Bir olay ki, Yakub (a.s) ölüm döşeğinde. Biraz sonra ayrılacak dünyadan. Ve oğulları etrafında toplanmış. Bu konuşmaya Rabbimiz bizi şahit tutuyor. Ve bu şehâdet bizim aynı zamanda Yakub’un yoluna, İbrahim’in yoluna, İsmail’in yoluna da gittiğimizin ifadesidir, tescilidir. Ve artık tüm insanlık bilmelidir ki; Adem’in, İbrahim’in, İsmail’in, İs-hak’ın, Yakub’un, Mûsâ’nın, İsa’nın getirdiği din İslâm’dır. Bu peygamber silsilesinin son halkasını da Allah’ın son Peygamberi Hz. Muhammed (a.s) teşkil etmektedir. Öyleyse bu dine uymayan, bu dine inanmayan, bu son peygambere tabi olmayan kim olursa olsun, onun doğru yolda olduğunu iddia etmesi bâtıldır, asılsızdır. Bakın ne diyordu çocuklarına: Bakın ey yahudiler, ey hıristi-yanlar bizim peygamberimiz dediğiniz, biz onun yolundayız dediğiniz atanız, ölüm döşeğindeyken oğullarına ne diyordu: "Dedi ki oğullarına: Benden sonra neye ibâdet edersiniz?" Ey oğullarım, ben hayatta iken Allah ibâdet ediyordunuz. Ben öldükten sonra sizler kime ibâdet edeceksiniz? Kimin arzularına uyacaksınız? Kimin kanunlarını din kabul edeceksiniz? Ve kendi çocuklarınıza kimi vasiyet edeceksiniz? Kendi çocuklarınızı kime ibâdet ettireceksiniz? Ben sizinle beraberken Allah’a ibâdet ediyordunuz, şimdi ben sizden ayrıldıktan sonra kulluğunuz kime olacak? Oğulları derler ki: "Onlar dediler ki; bizler, senin İlâhına ve senin ataların olan İbrahim’in, İsmail’in ve İshak’ın İlâhı olan tek İlâha ibâdet edeceğiz. Ve biz O’na teslim olduk, müslü-man olduk demişlerdi." İşin enteresan tarafı bu sıralama dır. Bir defa ilk olarak senin İlâhın diyorlar, yâni Yakub (a.s)’ın İlâhı olan Allah. Yanında yardımcıya ihtiyacı olmayan bir tek İlâh. Ve sonra atalarının İlâhı diyorlar. Zaten tüm peygamberlerin İlâhı tek İlâhtır. İbrahim (a.s)’ın İlâhı. Büyük atanın İlâhı. Adem atamız, bizim nesep atamızdır; ama İbrahim (a.s) bizim din atamızdır. Bunu Rabbimiz söylemiştir. Atanız İbrahim’in milleti diyor Allah. Evet ilk önce ataları İbrahim’i söylediler. Ve sonra İsmail’in İlâhı diyerek, ikinci olarak İsmail (a.s)’ı zikrettiler. İshak (a.s)’ı ondan sonra zikrettiler. Halbuki Yakub (a.s)’ın babası İshak (a.s) dır. İsmail Yakub (a.s)’ın amcasıdır. Ama bakın Yakub (a.s)’ın oğulları İsmail (a.s)’a hürmeten İshak (a.s) dan önce onun ismini zikrediyorlar. Zira son elçi Muhammed (a.s), Hz. İsmail’in soyundan gelecekti. İşte buna hürmeten ve buna dikkat çekmek üzere İsmail (a.s)’ı öne almışlardır. Sanki burada bütün peygamberlerden alınan mîsaka, İsmail (a.s) vasıtasıyla işaret ediliyor. Allahu Teâlâ bütün elçilerden son pey-gamber konusunda ahid alıyordu. Bu ahitte elbette Hz. Yakub’un oğulları da vardı ve bakın burada sanki bu ahdi tekrarlama adına İsmail (a.s) öne alınıyordu. Sanki bu ifadeleriyle haktan sapan yahudi ve hıristiyanlara ta o günden bir mesajda bulunuyorlardı. Son elçiye iman etmeleri konusunda yahudi ve hıristiyanlara bir mesaj sunuluyordu. Bakın ne diyordu Yakub’un çocukları: Biz müslümanız diyorlar. Ataları biz müslümanız derken, şimdi bir yahudi diyebilir mi ki biz, yahudiyiz? Hayır hayır, kesinlikle bunu demeye hakları yoktur. İsrâil’in çocukları, biz müslümanız derlerken şimdi bir hıristiyan diyebilir mi ki, biz hıristiyanız. Kesinlikle onların da bunu demeye hakları yoktur. Diyeceğiz ki onlara; ey yahudiler ve Ey hıristiyanlar! Sizin asıl dininiz İslâm’dır, bak ecdadınız biz müslümanız dediler. İşte büyük dedeniz İbrahim; ben müslümanım demişti, Yakub; ben müslümanım demişti ve onun oğulları, İsrâil oğulları, sizin atalarınızın hepsi de biz müslümanız demişlerdi. Şimdi siz nasıl olur da atalarınızın dinini terk edip, başka bir dine girersiniz? Nasıl olur da İslâm’ı terk edip, müslümanlığı terk edip de başka bir isimle anılırsınız? Nasıl olur da biz müslüman değiliz, biz hıristiyanız, biz yahudiyiz diyebilirsiniz? Nasıl olur da siz müslüman olmadığınızı söyleyebilirsiniz? Diyeceğiz onlara. Şimdi ataları biz müslümanız dedikleri halde bu yahudi ve hı-ristiyanlar, İslâm’a karşı çıkarak, İslâm’ı reddederek nasıl olur da bunun haklılığını savunabilirler? Bunun mantığı da yoktur, savunulabilecek bir yanı da yoktur. Yâni sormak lâzım bu konuda delilleri nedir acaba? İşte bizim delilimiz. Yakub (a.s) oğullarını toplamış, İsrâil oğullarını toplamış ve onlara İslâm’ı vasiyet etmiştir. Ve onlar da bizler müslümanız demişlerdir. Öyleyse tek din İslâm’dır, başka hiçbir dinin yasallığı yoktur. Ya yeryüzü insanlığı, özellikle yahudi ve hıristiyanlar ya bu dine teslim olur öncekiler gibi cennete giderler ya da cehenneme gitmeyi göze alır cehenneme giderler, başka çaresi yoktur bunun. Hani daha önce yahudi olursanız cennete gidersiniz! Hıristiyan olursanız cennete gidersiniz! Cennete gidebilmek için mutlaka yahudi ve hıristiyan olmak zorundasınız, bunun başka çaresi yoktur diyorlardı ya; işte biz de onlara bunu diyeceğiz. Müslümanlara da aynı şeyi söyleyeceğiz. İşte kitabın aslı da bu dinin aslı da budur. Hal böyleyken ey müslümanlar, nasıl olur da sizler tıpkı yahudi ve hıristiyanlar gibi kitabı ve peygamberi bırakıp da kendinize yeni yeni önderler bulmaya, önderler aramaya kalkışırsınız? Nasıl olur da kitabı ve peygamberleri tanımak ve tanıtmak dururken, başka önderleri anlatıp onları tanıtmaya çalışıyorsunuz? Bu ümmet kitabı tanıdı, kitabı gündeme getirdi, Kur’an’ı tanıdı da başkalarının kitaplarına mı geldi sıra? Bu ümmet peygamberleri tanıdı, peygamberlerin sîretlerini tanıdı, öğrendi de peygamberleri gündeme getirdi de artık sıra başkalarına mı kaldı? Nasıl oluyor da Allah’ın kitabını henüz tanımadan başka kitapları tanımaya yöneliyorsunuz? Başka kitapları tanıtmayı gündeme getirmeye çalışıyorsunuz? Ve nasıl oluyor da Peygamberleri tanımadan başkalarını tanımaya yöneliyorsunuz? Yoksa sizler de bu İsrâil oğulları gibi sözde kitap, peygamber deyip de, kendinizi sözde kitaba ve peygambere izâfe edip de başka şeylerin peşine mi takılıyorsunuz? Tıpkı İsrâil oğulları gibi biz peygamberlerin yolundayız deyip de peygamberlerin örnekliliğini bırakıp, başkalarının örnekliğini mi gündeme getirmeye çalışıyorsunuz? Öyleyse gelin ey müslümanlar! Birilerini gündeme mi getirmek istiyorsunuz? Hafta mı kutlamak istiyorsunuz? Yahut birilerinin anma gecesini mi yapacaksınız? Birini gündeme mi getirmek istiyorsunuz? Size örnek ve önderler olarak Allahu Teâlâ’nın kitabında peygamberler var. Gündeme getirecekseniz onları gündeme getirin, tanıtacaksanız onları tanıtın, gece yapacaksanız onların gecelerini yapın. Peygamberler ve bir de Kur’an-ı Kerîmde tanıtılan kahramanlar var. As-hab-ı Kehf, mü'min insan, Yâsîn sûresinde anlatılan kahraman. İşte gündeme getirmek zorunda olduğunuz ve yasal olarak önder kabul edeceğiniz, bunlardan başka hiçbir kimse yoktur. Yâni sizler, sözlerinizi ve fiillerinizi birilerinin sözleriyle, birilerinin hareketleriyle desteklemek mi istiyorsunuz? Amellerinizi bazı insanlara benzetmek mi istiyorsunuz? Gelin bu örneklere benzetin. Zira bunlardan başkası Allah katında yasal değildir diyelim. Öyleyse kesinlikle insanları, insanlara çağırmayalım. İnsanları kendimize çağırmayalım. Gelin ey insanlar bizim gibi olun, bize benzeyin, bizi örnek alın demeyelim. Çünkü eğer insanlar bizi örnek alırlar ve bize benzemeye çalışacak olurlarsa, bizde çakılıp kalacaklar, bizi bir adım öteye aşamayacaklardır. Olsa olsa ancak bizim kadar olabileceklerdir. Biz de hiçbir zaman dinde temel değiliz, örnek değiliz. Gerçek örnekler, yasal örnekler Allah’ın seçtiği ve kitabında bizim için örnek olarak sunduğu peygamberler ve kahramanlardır. Yakub (a.s) çocuklarına bunu tavsiye ediyordu. Biz de böyle yapmalıyız. Ama bakıyoruz, pek çok müslüman, çocuklarını Allah’ın dinine hizmete yatırım yapmaktan ziyâde dünyaya yatırım yapmaktadırlar. Kendi çocuklarıyla, başkalarının çocukları arasında ayırım yap-maktadırlar. Allah’ın dinine hizmet noktasında tehlikeli bir durum söz konusu olduğu zaman kendi çocuklarını emniyete almaya çalışıyorlar. Onu başkalarının çocuğu yapsın, benimki emniyette olsun diyorlar. Halbuki peygamberler böyle yapmıyorlardı.
134:"Onlar bir ümmetti geldi geçti. Onların kazandıkları kendilerinedir. Sizin kazandıklarınız da sizedir ve sizler onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız." Yâni onların yaptıklarından sizler hesaba çekilecek değilsiniz, yâni biz Peygamberin yolundayız diyerek, onun yolunun dışında bir hayat sürmek, biz Muhammed (a.s) 'ın yolundayız diyerek onun yolunun dışında bir hayat sürmek hiçbir mânâ ifade etmeyecektir. Biz İbrahim’in yolundayız, biz Yakub’un yolundayız, biz İsrâil oğullarıyız, biz Mûsâ’nın, biz İsa’nın yolundayız diyerek, onların yolunun dışında bir yol izlemek hiçbir mânâ ifade etmeyecektir. Sizler ey yahudiler ve ey hıristiyanlar, onların torunları olmanıza rağmen onlarla aranızda gerçek bir bağ yoktur, kalmamıştır. Onların yolundan saptıktan, onların dini olan İslâm’ı terkettikten sonra onlarla aranızda bir bağ iddia etmeye hakkınız yoktur. Biz filan peygamberin torunlarıyız, biz falan peygamberin yolundayız diye öğünmeye hakkınız yoktur. Zira Allah size atalarınızın ne yaptığını değil, sizin ne yaptığınızı soracaktır. Onlar başka, siz başkasınız. Siz hiçbir zaman onlar değilsiniz, onlar da sizden değildir. Sizler, onların evlâtlarıyız diye kuru bir nesep iddiasındasınız. Bu iddia sizi asla kurtarmayacaktır. Atalarınızın tarihiyle öğünmeyi bırakın da siz nesiniz ona bakın. Sizler, kendiniz iyi ameller işlemezseniz tarihinizle öğünmeniz size hiç bir şey sağlamayacaktır. Yine aynen bunun gibi sizden öncekiler kötü şeyler yapmışlarsa, ama sizler onların bu kötülüklerine uymamışsanız, onların günahları da sizden sorulmayacaktır. "İnanan, soyları da imanda kendilerine uyan kimselere soylarını da katarız. Onların işlediklerinden hiç bir şey eksiltilmez. Herkes kazancına bağlıdır." (Tûr: 21) Yâni herkes kendi yaptıklarıyla rehin tutulur. Herkes kendi yaptıklarından hesaba çekilir. Öncekilerin ne iyilikleri, ne de kötülükleri sizi ilgilendirmeyecektir. "İnsan için ancak sa’y ettiği şey vardır ve insan sonunda onu bulacaktır." (Necm: 39) "Sur’a üfürülünce artık aralarında ne soy sop kalır, ne de hal hatır soracak halleri kalır." (Mü’minûn: 101) Biz de öyleyiz. Eğer bugün bizler de bu peygamberlerin yolundayız, iddiasında bulunur da amelimizle, imanımızla, hayatımızla, ailemizle, toplumumuzla onların yolundan ayrılır ve bunu sadece dilimizle söyler; ama hayatımızla yalanlarsak, biz de onların gittiği yere gitme hakkını kaybedenlerden oluruz Allah korusun. Onların gerçekleştirdiği bir imanı, onların gerçekleştirdiği bir hayatı, onların gerçekleştirdiği bir teslimiyeti bizim de gerçekleştirmemiz şarttır. Bunu yaparsak biz de onlarla beraber oluruz, ama aksi takdirde atalarıyla öğünen insanlardan oluruz ki; bu asla bizi kurtarmayacaktır.