Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Kehf Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

110 ayetSayfa 1 / 5
1,2,3,4. “Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan mü'minlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükâfâtı müjdelemek ve: “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için kulu Muhammed'e eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru kitabı indirmiştir.” Kuluna kitabı indiren Allah’a hamd olsun. Hamd o Allah’a ki kulu Muhammed’e bir kitap indirmiştir. Rabbimiz hamd e lâyık olandır. Rabbimiz eksiği kusuru olmayan en mükemmeldir. Rabbimiz övülmeye en lâyık olandır, tek lâyık olandır. Rabbimiz bu sûrede hamde lâyık oluşunu, kuluna kitap indirmeye bağlamış. Yeryüzündeki kullarından birisini seçerek ona kitap indirmesi, onu muhâtap kabul ederek kendi bilgisinden ona bilgi aktarması ve kullarını ne yapacaklarını bilemez bir vaziyette bırakmamasına bağlamış. Ne kadar mükemmel, ne kadar hamda lâyık bir Allah ki O kuluna, kullarının kurtuluşu ve kullarının hayatlarını düzenlemek üzere bir kitap indirmiştir. Öyleyse övülmesi gereken O’dur, kendisine kulluk edilmesi gereken O’dur, gönderdikleri övülmesi gereken, indirdikleri kabullenilmesi ve hayatta uygulanılması gereken O’dur. Ondan başkaları övülmeye lâyık değildir. Ondan başkaları kulluğa lâyık değildir. Ondan başkalarının hayat programı uygulanmaya lâyık değildir. Öyle değil mi? Kitabı olmayan bir Rab olur mu? Peygamberi olmayan bir Rab olur mu? Kitabı ve peygamberi vasıtasıyla kullarına kulluk programı ulaştırmayan bir Rab bir İlah olur mu? Bunu beceremeyen birisi Rab ve İlah olabilir mi? Bunu beceremeyen birisi hamde lâyık olabilir mi? İnsanlar da dün ve bugün kendi kendilerine kendi içlerinden ken-dilerinden tanrılar seçmeye, İlahlar belirlemeye ve o İlahlara bir kısım peygamberler ve kitaplar izafe etmeye çalışmaktadırlar. O tanrılar ve tanrıların kitaplarıyla hayatlarını düzenlemeye çalışmışlardır. Evet bugün tüm toplumların kitapları ve o kitapların düzenleyicisi peygamberleri vardır. Kitapsız ve peygambersiz bir toplum düşünmek mümkün değildir. Şu anda tüm küfür ve şirk dinlerinin amel ettikleri ayrı ayrı kitapları ve yolundan gittikleri, örnek kabul ettikleri ayrı ayrı peygamberleri vardır. Kitap, Allah’ın insan hayatına ilişkin ortaya koyduğu kuralların, yasaların tümüne birden verilen isimdir. Çünkü Kur’an kendilerine kitap verildiğini bildiğimiz peygamberlerin dışında tüm peygamberlere kitap verildiğini haber verir. Bakın kullarının hayatlarını düzenlemek üzere Rabbimizin gönderdiği kitabın özelliği nasılmış? Eğri büğrülüğü olmayan bir kitaptır o. Yâni bu kitapta her hangi bir tenâkuz, her hangi bir çelişki, bir uyumsuzluk, bir münâsebetsizlik yoktur. Onda insanların anlayamayacağı, şaşkınlığa düşerek bocalayacakları bir karışıklık, bir bulanıklık bir tutarsızlık yoktur. Ne dediği, ne istediği belli olmayan bir kitap değildir bu. Bu kitap her sınıf ve her dönem insanlığının anlayabileceği doğrulukta, netlikte ve berraklıkta bir kitaptır. Sadece belli sayıda ve belli sınıf insanların anlayabilecekleri, diğerlerinin anlayamayarak bocalayacakları, içinden çıkamayarak sapıtacakları bir kitap değildir bu kitap. Bir açıdan doğru, bir başka açıdan eğri büğrü değildir. Birilerine göre doğru, bir baş-kalarına göre ise eğri büğrü değildir. Âyetlerinde, yasalarında, hükümlerinde hiçbir tenakuz yoktur. Tüm diğer kitaplardan üstün, arınmış, insan eli değmemiş bir kitaptır bu. Tabii bu kitabın Allah sözü olduğunu unutanlar, teslimiyet mantığını yitirerek tenakuz ve çelişki mantığıyla bu kitaba yönelenler bu kitap konusunda da bu kitabın pratiği olan Rasulullah efendimizin hadisleri konusunda da pek çok çelişkiler bulduklarını söyleyebilmektedirler. Bazen Allah’ın elçisinin hadislerinde gördükleri güya tenakuzlar sebebiyle onlara itimatlarının sarsıldığını söylemeye cüret eden bu insanlar kitapta da bu tür bir mantıkla bakıldığı zaman tenakuzmuş gibi görünen âyetlerin varlığından habersizdirler. Meselâ biliyorsunuz Mûsâ (a.s)ın anlatıldığı bölümlerde Onun elindeki asanın farklı isimlerle ortaya konduğuna şahit oluyoruz. Bir yerde “Can”dır o asa, bir yerde “Sü’ban”dır, bir başka yerde de “Hay-ye”dir. Peki hangisi doğrudur bunun? Tenakuz var Kur’an’da mı diyeceğiz şimdi? Yo bunun hepsi doğrudur. Her bireri o asanın bir özelliğini ortaya koyuyor. Hadisler de böyle anlaşılmalı değil mi? Bir de "Gayyimen" dir bu kitap. Kitabın ikinci bir özelliği de "Gayyimen" oluşudur. Yâni başka hiç bir şeye muhtaç olmayan bir kitaptır bu kitap. Dosdoğru ama kendi kendine kâim bir kitap. Bir başkasının kitabına ihtiyacı olmayan, bir başkasının desteğine ihtiyacı olmadan kendi kendine var olan ve varlığını sürdüren bir kitaptır bu. Bir başka kitabın sağlamasına, bir başkasının desteğine ihtiyacı yoktur bu kitabın. Yardımcıya ihtiyacı yok, yardımcısız ve ihtiyaçsız bir kitap. Kendi kendine yeterli olan, kendi kendine kaim olan Hayyu Kayyûm olan bir Allah’ın bu ismi şerifi gereği yine başka hiçbir şeye muhtaç olmadan ayakta durabilmek üzere kuluna indirdiği bir kitaptır bu. Nasıl ki bu kitabın göndericisi kendi kendine kâimse, yâni varlığı konusunda ve varlığını sürdürmesi konusunda hiç kimseye muhtaç değilse, hiç kimsenin yardımına muhtaç olmadan varlığını sürdürebiliyorsa ve varların tümünü var eden O ise, böyle bir kaynaktan gelen kitap da hiçbir yardımcı kitaba, hiçbir yardımcı kanuna ihtiyacı olmadan kıyâmete kadar tüm insanlığın, tüm toplumların hayatlarını düzenleme ve problemlerini çözümleme konusunda tek kitap olacaktır. Eğer yeryüzünde Allah’tan başka böyle kendi kendine var olan ve varlığını sürdürmesi konusunda başkalarına muhtaç olmayan birileri varsa, tamam onları da hamd edelim, onları da övelim, onların hayat programlarını da uygulayalım, onların kitaplarını da uygulamaya alalım. Var mı böyle birileri? Yoksa hiç kimsenin kitabı bu kitapla mukayese edilemez. Hiç kimsenin kitabı bu kitabın önüne geçirile-mez. Hiç kimsenin tâlimatları ve yasaları bu kitaba tercih edilemediği gibi bu kitâbın onların desteğine de ihtiyacı yoktur. İşte bu özelliklere sahip bir kitap, ancak yeryüzünde kulluk kitabı olabilir. İşte böyle bir Allah’tan gelen böyle bir kitap ancak yeryüzünde hayat programı olarak uygulamaya lâyık olabilir. Ve işte ancak böyle bir kitabı gönderen Allah, Rab olmaya İlah olmaya lâyık olan, hamd edilmeye lâyık olan Allah’tır. Rabbimize sonsuz hamd-ü senâlar olsun ki kullarından birini seçerek onun vasıtasıyla bize böyle bir kitap ulaştırmıştır. Zîra kitap nîmeti, vahiy nîmeti nîmetlerin en büyüğüdür. Rabbimizin öteki tüm nîmetleri işte bu kitap nîmetiyle tamamlanmaktadır. Öyle değil mi? Rabbimizin bize ulaşan tüm nîmetleri bu kitap sayesinde ve bu kitabı bize ulaştıran, kitâbın bize ulaştırılmasında aracı olan Resûlüyle ulaşmıştır. Nimetlerin en büyüğü şüphesiz ki hidâyet ve iman nimetidir. İman ve hidâyet olmadan öteki nîmetlerin hiç birisine ulaşmak mümkün değildir. Hidâyet nîmeti de bize bu kitapla ulaşmaktadır. İşte kitâbı ve peygamberi vasıtasıyla bize imanı, bize hidâyeti ulaştıran Allah yegâne hamde lâyık olandır. Eğer hamde lâyık olan Rabbimiz bu kitabını bize göndermeseydi, biz kullarını muhâtap kabul ederek kendi bilgisiyle bizi bilgilendirmeseydi, bize, bizim muhtaç olduğumuz hidâyeti sunmasaydı, bu cahil, bu bilgisiz halimizle biz ne yapardık? Bizi yoktan var eden Rab-bimizi, ve bu Rabbin bizden nasıl bir hayat istediğini nereden bilebilirdik? Bu dünyanın mânâsını, hayatın mânâsını, nereden geldiğimizi, bizi kimin var ettiğini, niçin dünyaya geldiğimizi ve nereye gittiğimizi, ölümün ne olduğunu, ölümden sonra nasıl bir hayatın bizi beklediğini nereden bilebilirdik? Rabbimizin öteki nîmetlerine, rıza nîmetine, gazabından kurtulma nîmetine, cennet nîmetine ve cehenneminden kurtuluş nîmetine nasıl ulaşabilirdik? İşte bizi tüm bu nîmetlerine ulaştırmak için, bizim cennet yollarımızı açıp, cehennem yollarımıza barikatlar koymak için bu kitabı gönderdiği için elhamdülillah diyoruz Rabbimize. Hamd Ona lâyıktır, övgü Ona lâyıktır, kulluk ona lâyıktır. Peki niye göndermiş Allah bu kitabını? Kendi katından şiddetli bir azâbı, şedit bir baskını haber ver-mek ve sâlih ameller işleyen mü'minlere içinde ebedîyen kalacakları güzel bir cenneti, güzel bir mükâfatı müjdelemek ve de Allah çocuk edindi diyerek Allah’a iftirada bulunanları uyarmak için bu kitabı gön-dermiştir. Evet Allah’tan, bu kitabın sahibinden ve onun hayatlarını düzenlemek üzere gönderdiği hayat programından habersiz bir hayat yaşayan insanları katından büyük bir azapla, büyük bir baskınla uyarmak için. Allah’tan, Allah’ın kitâbından habersizce bir hayat ya-şayan insanları yaşadıkları bu hayatın sonunda kendilerini bekleyen müthiş bir cehennem baskınıyla uyarmak için ve de inanan ve inan-cını yaşayan mü'minleri de içinde ebedîyen kalacakları cennetle müj-delemek için bu kitabı indirdik. Yâni cenneti ve cehennemi tanıtmak için. Cennet yolunu kolaylaştırmak, cehennem yollarınıza barikatlar koymak için. Allah’tan ve Ona kulluktan kaçanları cehennemle uyarmak, inanan ve îmanlarını pratikte gösteren, îmanlarını hayatlarında görüntüleme kavgası verenleri de çok güzel bir âkıbetle müjdelemek için bu kitabı indirdik diyor Rabbimiz. Bir de Allah evlât edindi diyenleri de Allah’a karşı cüret ettikleri bu ağır iftiralarının sonucuyla uyarmak için indirdik diyor. Allah oğul edindi, Allah’ın evlâtları vardır diyenleri bu tarihî yanılgıları içinde bocalayarak sonunda cehenneme doğru sürüklenip gitmelerini istemediği için onları da uyarmak için bu kitabı gönderdik diyor Rabbimiz. Allah’a kulluktan çıkan, Allah’a iftira eden, Allah’a Allah’ın kendisini tanıttığı gibi inanmayarak Allah’a zulmeden, onu kendilerince şekillendirmeye ve şartlandırmaya çalışan, Allah’a akıl vermeye ve yol göstermeye çalışan Yahûdîleri, Hıristiyanları ve müşrikleri uyarmak için gönderdik diyor. Kıyâmete kadar şirkin her çeşidinin içine düşmüş insanları uyarmak için. Allah Kur’an’da kendisini bize tanıttığı gibi anlaşılsa, öyle bilinse ve iman edilse elbette O’nun çocuğu filan olmayacaktır. Çünkü o zaman herkesin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin ise hiç kimseye muhtaç olmadığı bir Allah’ın neden böyle bir şeye ihtiyacı olsun ki? Yani kullarından hiç birine ihtiyacı olmayan, kullarını ayırmayan, kayırmayan, haksızlık etmeyen, zulmetmeyen, adâleti elden bırakmayan, mülk kendisinin olan, herkese ve her şeye egemen olan bir Allah neden oğla, kıza ihtiyaç duysun ki? Ezelî ve ebedî olan, yetkilerini birisinden devralmamış, sonunda birilerine devretmeyecek olan bir Allah neden ihtiyaç duysun evlâda? Öyle değil mi? Böyle şeylere ihtiyaç duyanlar âcizler değil mi? Onunla itibar kazanmak, onunla güç ve kuvvete ulaşmak, menfaatlenmek isteyenler ancak evlât isterler. İşte şu anda evlâtları sebebiyle insanların değer kazandıklarını, hediyelere lâyık görüldüklerini görüyoruz. Peki, şimdi Allah’ın bunların hangisine ihtiyacı var? Hayır hayır Rabbimizin bunların hiç birisine ihtiyacı yoktur. Meselâ Allah’ın sıfatlarını parçalayan, Allah’ın sıfatlarının bir kısmını Allah’tan başkalarına veren, yeryüzünde Allah’a bir kısım yardımcılar izafe ederek yeryüzünde Allah’tan başka yetkililer kabul eden, Allah’tan başka kanun koyucular, Allah’tan başka yasa belirleyiciler, Allah’tan başka hayata karışıcılar bulanları uyarmak için. Allah’tan başka kendilerine kulluk edilecek tâğutlar gibi, moda gibi, âdetler gibi, yönetmelikler gibi, putlar gibi ilahlar bulanları ve bunları Allah’a ortak edenleri da uyarmak için gönderdik bu kitabı diyor Rab-bimiz. Allah’tan başka arzularına teslim olunacak, sözü dinlenecek, hatırı sayılacak varlıklara da kulluk yapanları uyarmak için. Rabbimiz ne kadar da merhametli değil mi? Kendisine kendisinde olmayan şeylerle iftiralarda bulunanları bile uyarmak için gönderdim bu kitabı diyor. Rabbimiz azaptan yana değildir. Zulümden ya-na değildir. Yıllar yılı kendisine küfredenleri bile cehenneminden kurtarmadan ve cennetine ulaştırmadan yana. Îsâ Allah’ın oğludur diyen Hıristiyanlar, Üzeyr Allah’ın oğludur diyen Yahûdîler ve melekler Allah’ın kızlarıdır diyen müşrikler ve kıyâmete kadar vahdet teorisi diye bilinen varlıkların Allah’la birleşmesi teorisine inanarak yerdekilerden kimilerinin Allah’a daha yakın olduğuna, Allah’ın bunlarla farklı ilgilendiğine inanan insanlar kendilerini bu sapıklıklardan kurtarmak üzere, bu halleriyle kendilerini cehenneme yuvarlanmaktan kurtarmak üzere rahmeti gereği kendilerine böyle bir kitap gönderen Rablerine ne kadar hamd etseler azdır. Onların içinden dün de, bugün de samimiyetle Rablerine hamd eden, teşekkür eden ve bu teşekkürün ifâdesi olarak da Rablerinden gelen bu kitapla diyalog kurarak bu kitabın uyarısına müsbet cevap veren pek çokları cehenneme gitmekten kurtulmuşlardır. Evet Allah’a oğullar izâfe edenleri ya da yeryüzünde Allah’a yardımcılar izâfe ederek Allah’ın sıfatlarının ve yetkilerinin bir kısmını bu varlıklara vermeye çalışanları bakın sorgulamaya devam ediyor Rabbimiz:
1,2,3,4. “Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan mü'minlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükâfâtı müjdelemek ve: “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için kulu Muhammed'e eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru kitabı indirmiştir.” Kuluna kitabı indiren Allah’a hamd olsun. Hamd o Allah’a ki kulu Muhammed’e bir kitap indirmiştir. Rabbimiz hamd e lâyık olandır. Rabbimiz eksiği kusuru olmayan en mükemmeldir. Rabbimiz övülmeye en lâyık olandır, tek lâyık olandır. Rabbimiz bu sûrede hamde lâyık oluşunu, kuluna kitap indirmeye bağlamış. Yeryüzündeki kullarından birisini seçerek ona kitap indirmesi, onu muhâtap kabul ederek kendi bilgisinden ona bilgi aktarması ve kullarını ne yapacaklarını bilemez bir vaziyette bırakmamasına bağlamış. Ne kadar mükemmel, ne kadar hamda lâyık bir Allah ki O kuluna, kullarının kurtuluşu ve kullarının hayatlarını düzenlemek üzere bir kitap indirmiştir. Öyleyse övülmesi gereken O’dur, kendisine kulluk edilmesi gereken O’dur, gönderdikleri övülmesi gereken, indirdikleri kabullenilmesi ve hayatta uygulanılması gereken O’dur. Ondan başkaları övülmeye lâyık değildir. Ondan başkaları kulluğa lâyık değildir. Ondan başkalarının hayat programı uygulanmaya lâyık değildir. Öyle değil mi? Kitabı olmayan bir Rab olur mu? Peygamberi olmayan bir Rab olur mu? Kitabı ve peygamberi vasıtasıyla kullarına kulluk programı ulaştırmayan bir Rab bir İlah olur mu? Bunu beceremeyen birisi Rab ve İlah olabilir mi? Bunu beceremeyen birisi hamde lâyık olabilir mi? İnsanlar da dün ve bugün kendi kendilerine kendi içlerinden ken-dilerinden tanrılar seçmeye, İlahlar belirlemeye ve o İlahlara bir kısım peygamberler ve kitaplar izafe etmeye çalışmaktadırlar. O tanrılar ve tanrıların kitaplarıyla hayatlarını düzenlemeye çalışmışlardır. Evet bugün tüm toplumların kitapları ve o kitapların düzenleyicisi peygamberleri vardır. Kitapsız ve peygambersiz bir toplum düşünmek mümkün değildir. Şu anda tüm küfür ve şirk dinlerinin amel ettikleri ayrı ayrı kitapları ve yolundan gittikleri, örnek kabul ettikleri ayrı ayrı peygamberleri vardır. Kitap, Allah’ın insan hayatına ilişkin ortaya koyduğu kuralların, yasaların tümüne birden verilen isimdir. Çünkü Kur’an kendilerine kitap verildiğini bildiğimiz peygamberlerin dışında tüm peygamberlere kitap verildiğini haber verir. Bakın kullarının hayatlarını düzenlemek üzere Rabbimizin gönderdiği kitabın özelliği nasılmış? Eğri büğrülüğü olmayan bir kitaptır o. Yâni bu kitapta her hangi bir tenâkuz, her hangi bir çelişki, bir uyumsuzluk, bir münâsebetsizlik yoktur. Onda insanların anlayamayacağı, şaşkınlığa düşerek bocalayacakları bir karışıklık, bir bulanıklık bir tutarsızlık yoktur. Ne dediği, ne istediği belli olmayan bir kitap değildir bu. Bu kitap her sınıf ve her dönem insanlığının anlayabileceği doğrulukta, netlikte ve berraklıkta bir kitaptır. Sadece belli sayıda ve belli sınıf insanların anlayabilecekleri, diğerlerinin anlayamayarak bocalayacakları, içinden çıkamayarak sapıtacakları bir kitap değildir bu kitap. Bir açıdan doğru, bir başka açıdan eğri büğrü değildir. Birilerine göre doğru, bir baş-kalarına göre ise eğri büğrü değildir. Âyetlerinde, yasalarında, hükümlerinde hiçbir tenakuz yoktur. Tüm diğer kitaplardan üstün, arınmış, insan eli değmemiş bir kitaptır bu. Tabii bu kitabın Allah sözü olduğunu unutanlar, teslimiyet mantığını yitirerek tenakuz ve çelişki mantığıyla bu kitaba yönelenler bu kitap konusunda da bu kitabın pratiği olan Rasulullah efendimizin hadisleri konusunda da pek çok çelişkiler bulduklarını söyleyebilmektedirler. Bazen Allah’ın elçisinin hadislerinde gördükleri güya tenakuzlar sebebiyle onlara itimatlarının sarsıldığını söylemeye cüret eden bu insanlar kitapta da bu tür bir mantıkla bakıldığı zaman tenakuzmuş gibi görünen âyetlerin varlığından habersizdirler. Meselâ biliyorsunuz Mûsâ (a.s)ın anlatıldığı bölümlerde Onun elindeki asanın farklı isimlerle ortaya konduğuna şahit oluyoruz. Bir yerde “Can”dır o asa, bir yerde “Sü’ban”dır, bir başka yerde de “Hay-ye”dir. Peki hangisi doğrudur bunun? Tenakuz var Kur’an’da mı diyeceğiz şimdi? Yo bunun hepsi doğrudur. Her bireri o asanın bir özelliğini ortaya koyuyor. Hadisler de böyle anlaşılmalı değil mi? Bir de "Gayyimen" dir bu kitap. Kitabın ikinci bir özelliği de "Gayyimen" oluşudur. Yâni başka hiç bir şeye muhtaç olmayan bir kitaptır bu kitap. Dosdoğru ama kendi kendine kâim bir kitap. Bir başkasının kitabına ihtiyacı olmayan, bir başkasının desteğine ihtiyacı olmadan kendi kendine var olan ve varlığını sürdüren bir kitaptır bu. Bir başka kitabın sağlamasına, bir başkasının desteğine ihtiyacı yoktur bu kitabın. Yardımcıya ihtiyacı yok, yardımcısız ve ihtiyaçsız bir kitap. Kendi kendine yeterli olan, kendi kendine kaim olan Hayyu Kayyûm olan bir Allah’ın bu ismi şerifi gereği yine başka hiçbir şeye muhtaç olmadan ayakta durabilmek üzere kuluna indirdiği bir kitaptır bu. Nasıl ki bu kitabın göndericisi kendi kendine kâimse, yâni varlığı konusunda ve varlığını sürdürmesi konusunda hiç kimseye muhtaç değilse, hiç kimsenin yardımına muhtaç olmadan varlığını sürdürebiliyorsa ve varların tümünü var eden O ise, böyle bir kaynaktan gelen kitap da hiçbir yardımcı kitaba, hiçbir yardımcı kanuna ihtiyacı olmadan kıyâmete kadar tüm insanlığın, tüm toplumların hayatlarını düzenleme ve problemlerini çözümleme konusunda tek kitap olacaktır. Eğer yeryüzünde Allah’tan başka böyle kendi kendine var olan ve varlığını sürdürmesi konusunda başkalarına muhtaç olmayan birileri varsa, tamam onları da hamd edelim, onları da övelim, onların hayat programlarını da uygulayalım, onların kitaplarını da uygulamaya alalım. Var mı böyle birileri? Yoksa hiç kimsenin kitabı bu kitapla mukayese edilemez. Hiç kimsenin kitabı bu kitabın önüne geçirile-mez. Hiç kimsenin tâlimatları ve yasaları bu kitaba tercih edilemediği gibi bu kitâbın onların desteğine de ihtiyacı yoktur. İşte bu özelliklere sahip bir kitap, ancak yeryüzünde kulluk kitabı olabilir. İşte böyle bir Allah’tan gelen böyle bir kitap ancak yeryüzünde hayat programı olarak uygulamaya lâyık olabilir. Ve işte ancak böyle bir kitabı gönderen Allah, Rab olmaya İlah olmaya lâyık olan, hamd edilmeye lâyık olan Allah’tır. Rabbimize sonsuz hamd-ü senâlar olsun ki kullarından birini seçerek onun vasıtasıyla bize böyle bir kitap ulaştırmıştır. Zîra kitap nîmeti, vahiy nîmeti nîmetlerin en büyüğüdür. Rabbimizin öteki tüm nîmetleri işte bu kitap nîmetiyle tamamlanmaktadır. Öyle değil mi? Rabbimizin bize ulaşan tüm nîmetleri bu kitap sayesinde ve bu kitabı bize ulaştıran, kitâbın bize ulaştırılmasında aracı olan Resûlüyle ulaşmıştır. Nimetlerin en büyüğü şüphesiz ki hidâyet ve iman nimetidir. İman ve hidâyet olmadan öteki nîmetlerin hiç birisine ulaşmak mümkün değildir. Hidâyet nîmeti de bize bu kitapla ulaşmaktadır. İşte kitâbı ve peygamberi vasıtasıyla bize imanı, bize hidâyeti ulaştıran Allah yegâne hamde lâyık olandır. Eğer hamde lâyık olan Rabbimiz bu kitabını bize göndermeseydi, biz kullarını muhâtap kabul ederek kendi bilgisiyle bizi bilgilendirmeseydi, bize, bizim muhtaç olduğumuz hidâyeti sunmasaydı, bu cahil, bu bilgisiz halimizle biz ne yapardık? Bizi yoktan var eden Rab-bimizi, ve bu Rabbin bizden nasıl bir hayat istediğini nereden bilebilirdik? Bu dünyanın mânâsını, hayatın mânâsını, nereden geldiğimizi, bizi kimin var ettiğini, niçin dünyaya geldiğimizi ve nereye gittiğimizi, ölümün ne olduğunu, ölümden sonra nasıl bir hayatın bizi beklediğini nereden bilebilirdik? Rabbimizin öteki nîmetlerine, rıza nîmetine, gazabından kurtulma nîmetine, cennet nîmetine ve cehenneminden kurtuluş nîmetine nasıl ulaşabilirdik? İşte bizi tüm bu nîmetlerine ulaştırmak için, bizim cennet yollarımızı açıp, cehennem yollarımıza barikatlar koymak için bu kitabı gönderdiği için elhamdülillah diyoruz Rabbimize. Hamd Ona lâyıktır, övgü Ona lâyıktır, kulluk ona lâyıktır. Peki niye göndermiş Allah bu kitabını? Kendi katından şiddetli bir azâbı, şedit bir baskını haber ver-mek ve sâlih ameller işleyen mü'minlere içinde ebedîyen kalacakları güzel bir cenneti, güzel bir mükâfatı müjdelemek ve de Allah çocuk edindi diyerek Allah’a iftirada bulunanları uyarmak için bu kitabı gön-dermiştir. Evet Allah’tan, bu kitabın sahibinden ve onun hayatlarını düzenlemek üzere gönderdiği hayat programından habersiz bir hayat yaşayan insanları katından büyük bir azapla, büyük bir baskınla uyarmak için. Allah’tan, Allah’ın kitâbından habersizce bir hayat ya-şayan insanları yaşadıkları bu hayatın sonunda kendilerini bekleyen müthiş bir cehennem baskınıyla uyarmak için ve de inanan ve inan-cını yaşayan mü'minleri de içinde ebedîyen kalacakları cennetle müj-delemek için bu kitabı indirdik. Yâni cenneti ve cehennemi tanıtmak için. Cennet yolunu kolaylaştırmak, cehennem yollarınıza barikatlar koymak için. Allah’tan ve Ona kulluktan kaçanları cehennemle uyarmak, inanan ve îmanlarını pratikte gösteren, îmanlarını hayatlarında görüntüleme kavgası verenleri de çok güzel bir âkıbetle müjdelemek için bu kitabı indirdik diyor Rabbimiz. Bir de Allah evlât edindi diyenleri de Allah’a karşı cüret ettikleri bu ağır iftiralarının sonucuyla uyarmak için indirdik diyor. Allah oğul edindi, Allah’ın evlâtları vardır diyenleri bu tarihî yanılgıları içinde bocalayarak sonunda cehenneme doğru sürüklenip gitmelerini istemediği için onları da uyarmak için bu kitabı gönderdik diyor Rabbimiz. Allah’a kulluktan çıkan, Allah’a iftira eden, Allah’a Allah’ın kendisini tanıttığı gibi inanmayarak Allah’a zulmeden, onu kendilerince şekillendirmeye ve şartlandırmaya çalışan, Allah’a akıl vermeye ve yol göstermeye çalışan Yahûdîleri, Hıristiyanları ve müşrikleri uyarmak için gönderdik diyor. Kıyâmete kadar şirkin her çeşidinin içine düşmüş insanları uyarmak için. Allah Kur’an’da kendisini bize tanıttığı gibi anlaşılsa, öyle bilinse ve iman edilse elbette O’nun çocuğu filan olmayacaktır. Çünkü o zaman herkesin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin ise hiç kimseye muhtaç olmadığı bir Allah’ın neden böyle bir şeye ihtiyacı olsun ki? Yani kullarından hiç birine ihtiyacı olmayan, kullarını ayırmayan, kayırmayan, haksızlık etmeyen, zulmetmeyen, adâleti elden bırakmayan, mülk kendisinin olan, herkese ve her şeye egemen olan bir Allah neden oğla, kıza ihtiyaç duysun ki? Ezelî ve ebedî olan, yetkilerini birisinden devralmamış, sonunda birilerine devretmeyecek olan bir Allah neden ihtiyaç duysun evlâda? Öyle değil mi? Böyle şeylere ihtiyaç duyanlar âcizler değil mi? Onunla itibar kazanmak, onunla güç ve kuvvete ulaşmak, menfaatlenmek isteyenler ancak evlât isterler. İşte şu anda evlâtları sebebiyle insanların değer kazandıklarını, hediyelere lâyık görüldüklerini görüyoruz. Peki, şimdi Allah’ın bunların hangisine ihtiyacı var? Hayır hayır Rabbimizin bunların hiç birisine ihtiyacı yoktur. Meselâ Allah’ın sıfatlarını parçalayan, Allah’ın sıfatlarının bir kısmını Allah’tan başkalarına veren, yeryüzünde Allah’a bir kısım yardımcılar izafe ederek yeryüzünde Allah’tan başka yetkililer kabul eden, Allah’tan başka kanun koyucular, Allah’tan başka yasa belirleyiciler, Allah’tan başka hayata karışıcılar bulanları uyarmak için. Allah’tan başka kendilerine kulluk edilecek tâğutlar gibi, moda gibi, âdetler gibi, yönetmelikler gibi, putlar gibi ilahlar bulanları ve bunları Allah’a ortak edenleri da uyarmak için gönderdik bu kitabı diyor Rab-bimiz. Allah’tan başka arzularına teslim olunacak, sözü dinlenecek, hatırı sayılacak varlıklara da kulluk yapanları uyarmak için. Rabbimiz ne kadar da merhametli değil mi? Kendisine kendisinde olmayan şeylerle iftiralarda bulunanları bile uyarmak için gönderdim bu kitabı diyor. Rabbimiz azaptan yana değildir. Zulümden ya-na değildir. Yıllar yılı kendisine küfredenleri bile cehenneminden kurtarmadan ve cennetine ulaştırmadan yana. Îsâ Allah’ın oğludur diyen Hıristiyanlar, Üzeyr Allah’ın oğludur diyen Yahûdîler ve melekler Allah’ın kızlarıdır diyen müşrikler ve kıyâmete kadar vahdet teorisi diye bilinen varlıkların Allah’la birleşmesi teorisine inanarak yerdekilerden kimilerinin Allah’a daha yakın olduğuna, Allah’ın bunlarla farklı ilgilendiğine inanan insanlar kendilerini bu sapıklıklardan kurtarmak üzere, bu halleriyle kendilerini cehenneme yuvarlanmaktan kurtarmak üzere rahmeti gereği kendilerine böyle bir kitap gönderen Rablerine ne kadar hamd etseler azdır. Onların içinden dün de, bugün de samimiyetle Rablerine hamd eden, teşekkür eden ve bu teşekkürün ifâdesi olarak da Rablerinden gelen bu kitapla diyalog kurarak bu kitabın uyarısına müsbet cevap veren pek çokları cehenneme gitmekten kurtulmuşlardır. Evet Allah’a oğullar izâfe edenleri ya da yeryüzünde Allah’a yardımcılar izâfe ederek Allah’ın sıfatlarının ve yetkilerinin bir kısmını bu varlıklara vermeye çalışanları bakın sorgulamaya devam ediyor Rabbimiz:
1,2,3,4. “Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan mü'minlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükâfâtı müjdelemek ve: “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için kulu Muhammed'e eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru kitabı indirmiştir.” Kuluna kitabı indiren Allah’a hamd olsun. Hamd o Allah’a ki kulu Muhammed’e bir kitap indirmiştir. Rabbimiz hamd e lâyık olandır. Rabbimiz eksiği kusuru olmayan en mükemmeldir. Rabbimiz övülmeye en lâyık olandır, tek lâyık olandır. Rabbimiz bu sûrede hamde lâyık oluşunu, kuluna kitap indirmeye bağlamış. Yeryüzündeki kullarından birisini seçerek ona kitap indirmesi, onu muhâtap kabul ederek kendi bilgisinden ona bilgi aktarması ve kullarını ne yapacaklarını bilemez bir vaziyette bırakmamasına bağlamış. Ne kadar mükemmel, ne kadar hamda lâyık bir Allah ki O kuluna, kullarının kurtuluşu ve kullarının hayatlarını düzenlemek üzere bir kitap indirmiştir. Öyleyse övülmesi gereken O’dur, kendisine kulluk edilmesi gereken O’dur, gönderdikleri övülmesi gereken, indirdikleri kabullenilmesi ve hayatta uygulanılması gereken O’dur. Ondan başkaları övülmeye lâyık değildir. Ondan başkaları kulluğa lâyık değildir. Ondan başkalarının hayat programı uygulanmaya lâyık değildir. Öyle değil mi? Kitabı olmayan bir Rab olur mu? Peygamberi olmayan bir Rab olur mu? Kitabı ve peygamberi vasıtasıyla kullarına kulluk programı ulaştırmayan bir Rab bir İlah olur mu? Bunu beceremeyen birisi Rab ve İlah olabilir mi? Bunu beceremeyen birisi hamde lâyık olabilir mi? İnsanlar da dün ve bugün kendi kendilerine kendi içlerinden ken-dilerinden tanrılar seçmeye, İlahlar belirlemeye ve o İlahlara bir kısım peygamberler ve kitaplar izafe etmeye çalışmaktadırlar. O tanrılar ve tanrıların kitaplarıyla hayatlarını düzenlemeye çalışmışlardır. Evet bugün tüm toplumların kitapları ve o kitapların düzenleyicisi peygamberleri vardır. Kitapsız ve peygambersiz bir toplum düşünmek mümkün değildir. Şu anda tüm küfür ve şirk dinlerinin amel ettikleri ayrı ayrı kitapları ve yolundan gittikleri, örnek kabul ettikleri ayrı ayrı peygamberleri vardır. Kitap, Allah’ın insan hayatına ilişkin ortaya koyduğu kuralların, yasaların tümüne birden verilen isimdir. Çünkü Kur’an kendilerine kitap verildiğini bildiğimiz peygamberlerin dışında tüm peygamberlere kitap verildiğini haber verir. Bakın kullarının hayatlarını düzenlemek üzere Rabbimizin gönderdiği kitabın özelliği nasılmış? Eğri büğrülüğü olmayan bir kitaptır o. Yâni bu kitapta her hangi bir tenâkuz, her hangi bir çelişki, bir uyumsuzluk, bir münâsebetsizlik yoktur. Onda insanların anlayamayacağı, şaşkınlığa düşerek bocalayacakları bir karışıklık, bir bulanıklık bir tutarsızlık yoktur. Ne dediği, ne istediği belli olmayan bir kitap değildir bu. Bu kitap her sınıf ve her dönem insanlığının anlayabileceği doğrulukta, netlikte ve berraklıkta bir kitaptır. Sadece belli sayıda ve belli sınıf insanların anlayabilecekleri, diğerlerinin anlayamayarak bocalayacakları, içinden çıkamayarak sapıtacakları bir kitap değildir bu kitap. Bir açıdan doğru, bir başka açıdan eğri büğrü değildir. Birilerine göre doğru, bir baş-kalarına göre ise eğri büğrü değildir. Âyetlerinde, yasalarında, hükümlerinde hiçbir tenakuz yoktur. Tüm diğer kitaplardan üstün, arınmış, insan eli değmemiş bir kitaptır bu. Tabii bu kitabın Allah sözü olduğunu unutanlar, teslimiyet mantığını yitirerek tenakuz ve çelişki mantığıyla bu kitaba yönelenler bu kitap konusunda da bu kitabın pratiği olan Rasulullah efendimizin hadisleri konusunda da pek çok çelişkiler bulduklarını söyleyebilmektedirler. Bazen Allah’ın elçisinin hadislerinde gördükleri güya tenakuzlar sebebiyle onlara itimatlarının sarsıldığını söylemeye cüret eden bu insanlar kitapta da bu tür bir mantıkla bakıldığı zaman tenakuzmuş gibi görünen âyetlerin varlığından habersizdirler. Meselâ biliyorsunuz Mûsâ (a.s)ın anlatıldığı bölümlerde Onun elindeki asanın farklı isimlerle ortaya konduğuna şahit oluyoruz. Bir yerde “Can”dır o asa, bir yerde “Sü’ban”dır, bir başka yerde de “Hay-ye”dir. Peki hangisi doğrudur bunun? Tenakuz var Kur’an’da mı diyeceğiz şimdi? Yo bunun hepsi doğrudur. Her bireri o asanın bir özelliğini ortaya koyuyor. Hadisler de böyle anlaşılmalı değil mi? Bir de "Gayyimen" dir bu kitap. Kitabın ikinci bir özelliği de "Gayyimen" oluşudur. Yâni başka hiç bir şeye muhtaç olmayan bir kitaptır bu kitap. Dosdoğru ama kendi kendine kâim bir kitap. Bir başkasının kitabına ihtiyacı olmayan, bir başkasının desteğine ihtiyacı olmadan kendi kendine var olan ve varlığını sürdüren bir kitaptır bu. Bir başka kitabın sağlamasına, bir başkasının desteğine ihtiyacı yoktur bu kitabın. Yardımcıya ihtiyacı yok, yardımcısız ve ihtiyaçsız bir kitap. Kendi kendine yeterli olan, kendi kendine kaim olan Hayyu Kayyûm olan bir Allah’ın bu ismi şerifi gereği yine başka hiçbir şeye muhtaç olmadan ayakta durabilmek üzere kuluna indirdiği bir kitaptır bu. Nasıl ki bu kitabın göndericisi kendi kendine kâimse, yâni varlığı konusunda ve varlığını sürdürmesi konusunda hiç kimseye muhtaç değilse, hiç kimsenin yardımına muhtaç olmadan varlığını sürdürebiliyorsa ve varların tümünü var eden O ise, böyle bir kaynaktan gelen kitap da hiçbir yardımcı kitaba, hiçbir yardımcı kanuna ihtiyacı olmadan kıyâmete kadar tüm insanlığın, tüm toplumların hayatlarını düzenleme ve problemlerini çözümleme konusunda tek kitap olacaktır. Eğer yeryüzünde Allah’tan başka böyle kendi kendine var olan ve varlığını sürdürmesi konusunda başkalarına muhtaç olmayan birileri varsa, tamam onları da hamd edelim, onları da övelim, onların hayat programlarını da uygulayalım, onların kitaplarını da uygulamaya alalım. Var mı böyle birileri? Yoksa hiç kimsenin kitabı bu kitapla mukayese edilemez. Hiç kimsenin kitabı bu kitabın önüne geçirile-mez. Hiç kimsenin tâlimatları ve yasaları bu kitaba tercih edilemediği gibi bu kitâbın onların desteğine de ihtiyacı yoktur. İşte bu özelliklere sahip bir kitap, ancak yeryüzünde kulluk kitabı olabilir. İşte böyle bir Allah’tan gelen böyle bir kitap ancak yeryüzünde hayat programı olarak uygulamaya lâyık olabilir. Ve işte ancak böyle bir kitabı gönderen Allah, Rab olmaya İlah olmaya lâyık olan, hamd edilmeye lâyık olan Allah’tır. Rabbimize sonsuz hamd-ü senâlar olsun ki kullarından birini seçerek onun vasıtasıyla bize böyle bir kitap ulaştırmıştır. Zîra kitap nîmeti, vahiy nîmeti nîmetlerin en büyüğüdür. Rabbimizin öteki tüm nîmetleri işte bu kitap nîmetiyle tamamlanmaktadır. Öyle değil mi? Rabbimizin bize ulaşan tüm nîmetleri bu kitap sayesinde ve bu kitabı bize ulaştıran, kitâbın bize ulaştırılmasında aracı olan Resûlüyle ulaşmıştır. Nimetlerin en büyüğü şüphesiz ki hidâyet ve iman nimetidir. İman ve hidâyet olmadan öteki nîmetlerin hiç birisine ulaşmak mümkün değildir. Hidâyet nîmeti de bize bu kitapla ulaşmaktadır. İşte kitâbı ve peygamberi vasıtasıyla bize imanı, bize hidâyeti ulaştıran Allah yegâne hamde lâyık olandır. Eğer hamde lâyık olan Rabbimiz bu kitabını bize göndermeseydi, biz kullarını muhâtap kabul ederek kendi bilgisiyle bizi bilgilendirmeseydi, bize, bizim muhtaç olduğumuz hidâyeti sunmasaydı, bu cahil, bu bilgisiz halimizle biz ne yapardık? Bizi yoktan var eden Rab-bimizi, ve bu Rabbin bizden nasıl bir hayat istediğini nereden bilebilirdik? Bu dünyanın mânâsını, hayatın mânâsını, nereden geldiğimizi, bizi kimin var ettiğini, niçin dünyaya geldiğimizi ve nereye gittiğimizi, ölümün ne olduğunu, ölümden sonra nasıl bir hayatın bizi beklediğini nereden bilebilirdik? Rabbimizin öteki nîmetlerine, rıza nîmetine, gazabından kurtulma nîmetine, cennet nîmetine ve cehenneminden kurtuluş nîmetine nasıl ulaşabilirdik? İşte bizi tüm bu nîmetlerine ulaştırmak için, bizim cennet yollarımızı açıp, cehennem yollarımıza barikatlar koymak için bu kitabı gönderdiği için elhamdülillah diyoruz Rabbimize. Hamd Ona lâyıktır, övgü Ona lâyıktır, kulluk ona lâyıktır. Peki niye göndermiş Allah bu kitabını? Kendi katından şiddetli bir azâbı, şedit bir baskını haber ver-mek ve sâlih ameller işleyen mü'minlere içinde ebedîyen kalacakları güzel bir cenneti, güzel bir mükâfatı müjdelemek ve de Allah çocuk edindi diyerek Allah’a iftirada bulunanları uyarmak için bu kitabı gön-dermiştir. Evet Allah’tan, bu kitabın sahibinden ve onun hayatlarını düzenlemek üzere gönderdiği hayat programından habersiz bir hayat yaşayan insanları katından büyük bir azapla, büyük bir baskınla uyarmak için. Allah’tan, Allah’ın kitâbından habersizce bir hayat ya-şayan insanları yaşadıkları bu hayatın sonunda kendilerini bekleyen müthiş bir cehennem baskınıyla uyarmak için ve de inanan ve inan-cını yaşayan mü'minleri de içinde ebedîyen kalacakları cennetle müj-delemek için bu kitabı indirdik. Yâni cenneti ve cehennemi tanıtmak için. Cennet yolunu kolaylaştırmak, cehennem yollarınıza barikatlar koymak için. Allah’tan ve Ona kulluktan kaçanları cehennemle uyarmak, inanan ve îmanlarını pratikte gösteren, îmanlarını hayatlarında görüntüleme kavgası verenleri de çok güzel bir âkıbetle müjdelemek için bu kitabı indirdik diyor Rabbimiz. Bir de Allah evlât edindi diyenleri de Allah’a karşı cüret ettikleri bu ağır iftiralarının sonucuyla uyarmak için indirdik diyor. Allah oğul edindi, Allah’ın evlâtları vardır diyenleri bu tarihî yanılgıları içinde bocalayarak sonunda cehenneme doğru sürüklenip gitmelerini istemediği için onları da uyarmak için bu kitabı gönderdik diyor Rabbimiz. Allah’a kulluktan çıkan, Allah’a iftira eden, Allah’a Allah’ın kendisini tanıttığı gibi inanmayarak Allah’a zulmeden, onu kendilerince şekillendirmeye ve şartlandırmaya çalışan, Allah’a akıl vermeye ve yol göstermeye çalışan Yahûdîleri, Hıristiyanları ve müşrikleri uyarmak için gönderdik diyor. Kıyâmete kadar şirkin her çeşidinin içine düşmüş insanları uyarmak için. Allah Kur’an’da kendisini bize tanıttığı gibi anlaşılsa, öyle bilinse ve iman edilse elbette O’nun çocuğu filan olmayacaktır. Çünkü o zaman herkesin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin ise hiç kimseye muhtaç olmadığı bir Allah’ın neden böyle bir şeye ihtiyacı olsun ki? Yani kullarından hiç birine ihtiyacı olmayan, kullarını ayırmayan, kayırmayan, haksızlık etmeyen, zulmetmeyen, adâleti elden bırakmayan, mülk kendisinin olan, herkese ve her şeye egemen olan bir Allah neden oğla, kıza ihtiyaç duysun ki? Ezelî ve ebedî olan, yetkilerini birisinden devralmamış, sonunda birilerine devretmeyecek olan bir Allah neden ihtiyaç duysun evlâda? Öyle değil mi? Böyle şeylere ihtiyaç duyanlar âcizler değil mi? Onunla itibar kazanmak, onunla güç ve kuvvete ulaşmak, menfaatlenmek isteyenler ancak evlât isterler. İşte şu anda evlâtları sebebiyle insanların değer kazandıklarını, hediyelere lâyık görüldüklerini görüyoruz. Peki, şimdi Allah’ın bunların hangisine ihtiyacı var? Hayır hayır Rabbimizin bunların hiç birisine ihtiyacı yoktur. Meselâ Allah’ın sıfatlarını parçalayan, Allah’ın sıfatlarının bir kısmını Allah’tan başkalarına veren, yeryüzünde Allah’a bir kısım yardımcılar izafe ederek yeryüzünde Allah’tan başka yetkililer kabul eden, Allah’tan başka kanun koyucular, Allah’tan başka yasa belirleyiciler, Allah’tan başka hayata karışıcılar bulanları uyarmak için. Allah’tan başka kendilerine kulluk edilecek tâğutlar gibi, moda gibi, âdetler gibi, yönetmelikler gibi, putlar gibi ilahlar bulanları ve bunları Allah’a ortak edenleri da uyarmak için gönderdik bu kitabı diyor Rab-bimiz. Allah’tan başka arzularına teslim olunacak, sözü dinlenecek, hatırı sayılacak varlıklara da kulluk yapanları uyarmak için. Rabbimiz ne kadar da merhametli değil mi? Kendisine kendisinde olmayan şeylerle iftiralarda bulunanları bile uyarmak için gönderdim bu kitabı diyor. Rabbimiz azaptan yana değildir. Zulümden ya-na değildir. Yıllar yılı kendisine küfredenleri bile cehenneminden kurtarmadan ve cennetine ulaştırmadan yana. Îsâ Allah’ın oğludur diyen Hıristiyanlar, Üzeyr Allah’ın oğludur diyen Yahûdîler ve melekler Allah’ın kızlarıdır diyen müşrikler ve kıyâmete kadar vahdet teorisi diye bilinen varlıkların Allah’la birleşmesi teorisine inanarak yerdekilerden kimilerinin Allah’a daha yakın olduğuna, Allah’ın bunlarla farklı ilgilendiğine inanan insanlar kendilerini bu sapıklıklardan kurtarmak üzere, bu halleriyle kendilerini cehenneme yuvarlanmaktan kurtarmak üzere rahmeti gereği kendilerine böyle bir kitap gönderen Rablerine ne kadar hamd etseler azdır. Onların içinden dün de, bugün de samimiyetle Rablerine hamd eden, teşekkür eden ve bu teşekkürün ifâdesi olarak da Rablerinden gelen bu kitapla diyalog kurarak bu kitabın uyarısına müsbet cevap veren pek çokları cehenneme gitmekten kurtulmuşlardır. Evet Allah’a oğullar izâfe edenleri ya da yeryüzünde Allah’a yardımcılar izâfe ederek Allah’ın sıfatlarının ve yetkilerinin bir kısmını bu varlıklara vermeye çalışanları bakın sorgulamaya devam ediyor Rabbimiz:
1,2,3,4. “Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan mü'minlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükâfâtı müjdelemek ve: “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için kulu Muhammed'e eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru kitabı indirmiştir.” Kuluna kitabı indiren Allah’a hamd olsun. Hamd o Allah’a ki kulu Muhammed’e bir kitap indirmiştir. Rabbimiz hamd e lâyık olandır. Rabbimiz eksiği kusuru olmayan en mükemmeldir. Rabbimiz övülmeye en lâyık olandır, tek lâyık olandır. Rabbimiz bu sûrede hamde lâyık oluşunu, kuluna kitap indirmeye bağlamış. Yeryüzündeki kullarından birisini seçerek ona kitap indirmesi, onu muhâtap kabul ederek kendi bilgisinden ona bilgi aktarması ve kullarını ne yapacaklarını bilemez bir vaziyette bırakmamasına bağlamış. Ne kadar mükemmel, ne kadar hamda lâyık bir Allah ki O kuluna, kullarının kurtuluşu ve kullarının hayatlarını düzenlemek üzere bir kitap indirmiştir. Öyleyse övülmesi gereken O’dur, kendisine kulluk edilmesi gereken O’dur, gönderdikleri övülmesi gereken, indirdikleri kabullenilmesi ve hayatta uygulanılması gereken O’dur. Ondan başkaları övülmeye lâyık değildir. Ondan başkaları kulluğa lâyık değildir. Ondan başkalarının hayat programı uygulanmaya lâyık değildir. Öyle değil mi? Kitabı olmayan bir Rab olur mu? Peygamberi olmayan bir Rab olur mu? Kitabı ve peygamberi vasıtasıyla kullarına kulluk programı ulaştırmayan bir Rab bir İlah olur mu? Bunu beceremeyen birisi Rab ve İlah olabilir mi? Bunu beceremeyen birisi hamde lâyık olabilir mi? İnsanlar da dün ve bugün kendi kendilerine kendi içlerinden ken-dilerinden tanrılar seçmeye, İlahlar belirlemeye ve o İlahlara bir kısım peygamberler ve kitaplar izafe etmeye çalışmaktadırlar. O tanrılar ve tanrıların kitaplarıyla hayatlarını düzenlemeye çalışmışlardır. Evet bugün tüm toplumların kitapları ve o kitapların düzenleyicisi peygamberleri vardır. Kitapsız ve peygambersiz bir toplum düşünmek mümkün değildir. Şu anda tüm küfür ve şirk dinlerinin amel ettikleri ayrı ayrı kitapları ve yolundan gittikleri, örnek kabul ettikleri ayrı ayrı peygamberleri vardır. Kitap, Allah’ın insan hayatına ilişkin ortaya koyduğu kuralların, yasaların tümüne birden verilen isimdir. Çünkü Kur’an kendilerine kitap verildiğini bildiğimiz peygamberlerin dışında tüm peygamberlere kitap verildiğini haber verir. Bakın kullarının hayatlarını düzenlemek üzere Rabbimizin gönderdiği kitabın özelliği nasılmış? Eğri büğrülüğü olmayan bir kitaptır o. Yâni bu kitapta her hangi bir tenâkuz, her hangi bir çelişki, bir uyumsuzluk, bir münâsebetsizlik yoktur. Onda insanların anlayamayacağı, şaşkınlığa düşerek bocalayacakları bir karışıklık, bir bulanıklık bir tutarsızlık yoktur. Ne dediği, ne istediği belli olmayan bir kitap değildir bu. Bu kitap her sınıf ve her dönem insanlığının anlayabileceği doğrulukta, netlikte ve berraklıkta bir kitaptır. Sadece belli sayıda ve belli sınıf insanların anlayabilecekleri, diğerlerinin anlayamayarak bocalayacakları, içinden çıkamayarak sapıtacakları bir kitap değildir bu kitap. Bir açıdan doğru, bir başka açıdan eğri büğrü değildir. Birilerine göre doğru, bir baş-kalarına göre ise eğri büğrü değildir. Âyetlerinde, yasalarında, hükümlerinde hiçbir tenakuz yoktur. Tüm diğer kitaplardan üstün, arınmış, insan eli değmemiş bir kitaptır bu. Tabii bu kitabın Allah sözü olduğunu unutanlar, teslimiyet mantığını yitirerek tenakuz ve çelişki mantığıyla bu kitaba yönelenler bu kitap konusunda da bu kitabın pratiği olan Rasulullah efendimizin hadisleri konusunda da pek çok çelişkiler bulduklarını söyleyebilmektedirler. Bazen Allah’ın elçisinin hadislerinde gördükleri güya tenakuzlar sebebiyle onlara itimatlarının sarsıldığını söylemeye cüret eden bu insanlar kitapta da bu tür bir mantıkla bakıldığı zaman tenakuzmuş gibi görünen âyetlerin varlığından habersizdirler. Meselâ biliyorsunuz Mûsâ (a.s)ın anlatıldığı bölümlerde Onun elindeki asanın farklı isimlerle ortaya konduğuna şahit oluyoruz. Bir yerde “Can”dır o asa, bir yerde “Sü’ban”dır, bir başka yerde de “Hay-ye”dir. Peki hangisi doğrudur bunun? Tenakuz var Kur’an’da mı diyeceğiz şimdi? Yo bunun hepsi doğrudur. Her bireri o asanın bir özelliğini ortaya koyuyor. Hadisler de böyle anlaşılmalı değil mi? Bir de "Gayyimen" dir bu kitap. Kitabın ikinci bir özelliği de "Gayyimen" oluşudur. Yâni başka hiç bir şeye muhtaç olmayan bir kitaptır bu kitap. Dosdoğru ama kendi kendine kâim bir kitap. Bir başkasının kitabına ihtiyacı olmayan, bir başkasının desteğine ihtiyacı olmadan kendi kendine var olan ve varlığını sürdüren bir kitaptır bu. Bir başka kitabın sağlamasına, bir başkasının desteğine ihtiyacı yoktur bu kitabın. Yardımcıya ihtiyacı yok, yardımcısız ve ihtiyaçsız bir kitap. Kendi kendine yeterli olan, kendi kendine kaim olan Hayyu Kayyûm olan bir Allah’ın bu ismi şerifi gereği yine başka hiçbir şeye muhtaç olmadan ayakta durabilmek üzere kuluna indirdiği bir kitaptır bu. Nasıl ki bu kitabın göndericisi kendi kendine kâimse, yâni varlığı konusunda ve varlığını sürdürmesi konusunda hiç kimseye muhtaç değilse, hiç kimsenin yardımına muhtaç olmadan varlığını sürdürebiliyorsa ve varların tümünü var eden O ise, böyle bir kaynaktan gelen kitap da hiçbir yardımcı kitaba, hiçbir yardımcı kanuna ihtiyacı olmadan kıyâmete kadar tüm insanlığın, tüm toplumların hayatlarını düzenleme ve problemlerini çözümleme konusunda tek kitap olacaktır. Eğer yeryüzünde Allah’tan başka böyle kendi kendine var olan ve varlığını sürdürmesi konusunda başkalarına muhtaç olmayan birileri varsa, tamam onları da hamd edelim, onları da övelim, onların hayat programlarını da uygulayalım, onların kitaplarını da uygulamaya alalım. Var mı böyle birileri? Yoksa hiç kimsenin kitabı bu kitapla mukayese edilemez. Hiç kimsenin kitabı bu kitabın önüne geçirile-mez. Hiç kimsenin tâlimatları ve yasaları bu kitaba tercih edilemediği gibi bu kitâbın onların desteğine de ihtiyacı yoktur. İşte bu özelliklere sahip bir kitap, ancak yeryüzünde kulluk kitabı olabilir. İşte böyle bir Allah’tan gelen böyle bir kitap ancak yeryüzünde hayat programı olarak uygulamaya lâyık olabilir. Ve işte ancak böyle bir kitabı gönderen Allah, Rab olmaya İlah olmaya lâyık olan, hamd edilmeye lâyık olan Allah’tır. Rabbimize sonsuz hamd-ü senâlar olsun ki kullarından birini seçerek onun vasıtasıyla bize böyle bir kitap ulaştırmıştır. Zîra kitap nîmeti, vahiy nîmeti nîmetlerin en büyüğüdür. Rabbimizin öteki tüm nîmetleri işte bu kitap nîmetiyle tamamlanmaktadır. Öyle değil mi? Rabbimizin bize ulaşan tüm nîmetleri bu kitap sayesinde ve bu kitabı bize ulaştıran, kitâbın bize ulaştırılmasında aracı olan Resûlüyle ulaşmıştır. Nimetlerin en büyüğü şüphesiz ki hidâyet ve iman nimetidir. İman ve hidâyet olmadan öteki nîmetlerin hiç birisine ulaşmak mümkün değildir. Hidâyet nîmeti de bize bu kitapla ulaşmaktadır. İşte kitâbı ve peygamberi vasıtasıyla bize imanı, bize hidâyeti ulaştıran Allah yegâne hamde lâyık olandır. Eğer hamde lâyık olan Rabbimiz bu kitabını bize göndermeseydi, biz kullarını muhâtap kabul ederek kendi bilgisiyle bizi bilgilendirmeseydi, bize, bizim muhtaç olduğumuz hidâyeti sunmasaydı, bu cahil, bu bilgisiz halimizle biz ne yapardık? Bizi yoktan var eden Rab-bimizi, ve bu Rabbin bizden nasıl bir hayat istediğini nereden bilebilirdik? Bu dünyanın mânâsını, hayatın mânâsını, nereden geldiğimizi, bizi kimin var ettiğini, niçin dünyaya geldiğimizi ve nereye gittiğimizi, ölümün ne olduğunu, ölümden sonra nasıl bir hayatın bizi beklediğini nereden bilebilirdik? Rabbimizin öteki nîmetlerine, rıza nîmetine, gazabından kurtulma nîmetine, cennet nîmetine ve cehenneminden kurtuluş nîmetine nasıl ulaşabilirdik? İşte bizi tüm bu nîmetlerine ulaştırmak için, bizim cennet yollarımızı açıp, cehennem yollarımıza barikatlar koymak için bu kitabı gönderdiği için elhamdülillah diyoruz Rabbimize. Hamd Ona lâyıktır, övgü Ona lâyıktır, kulluk ona lâyıktır. Peki niye göndermiş Allah bu kitabını? Kendi katından şiddetli bir azâbı, şedit bir baskını haber ver-mek ve sâlih ameller işleyen mü'minlere içinde ebedîyen kalacakları güzel bir cenneti, güzel bir mükâfatı müjdelemek ve de Allah çocuk edindi diyerek Allah’a iftirada bulunanları uyarmak için bu kitabı gön-dermiştir. Evet Allah’tan, bu kitabın sahibinden ve onun hayatlarını düzenlemek üzere gönderdiği hayat programından habersiz bir hayat yaşayan insanları katından büyük bir azapla, büyük bir baskınla uyarmak için. Allah’tan, Allah’ın kitâbından habersizce bir hayat ya-şayan insanları yaşadıkları bu hayatın sonunda kendilerini bekleyen müthiş bir cehennem baskınıyla uyarmak için ve de inanan ve inan-cını yaşayan mü'minleri de içinde ebedîyen kalacakları cennetle müj-delemek için bu kitabı indirdik. Yâni cenneti ve cehennemi tanıtmak için. Cennet yolunu kolaylaştırmak, cehennem yollarınıza barikatlar koymak için. Allah’tan ve Ona kulluktan kaçanları cehennemle uyarmak, inanan ve îmanlarını pratikte gösteren, îmanlarını hayatlarında görüntüleme kavgası verenleri de çok güzel bir âkıbetle müjdelemek için bu kitabı indirdik diyor Rabbimiz. Bir de Allah evlât edindi diyenleri de Allah’a karşı cüret ettikleri bu ağır iftiralarının sonucuyla uyarmak için indirdik diyor. Allah oğul edindi, Allah’ın evlâtları vardır diyenleri bu tarihî yanılgıları içinde bocalayarak sonunda cehenneme doğru sürüklenip gitmelerini istemediği için onları da uyarmak için bu kitabı gönderdik diyor Rabbimiz. Allah’a kulluktan çıkan, Allah’a iftira eden, Allah’a Allah’ın kendisini tanıttığı gibi inanmayarak Allah’a zulmeden, onu kendilerince şekillendirmeye ve şartlandırmaya çalışan, Allah’a akıl vermeye ve yol göstermeye çalışan Yahûdîleri, Hıristiyanları ve müşrikleri uyarmak için gönderdik diyor. Kıyâmete kadar şirkin her çeşidinin içine düşmüş insanları uyarmak için. Allah Kur’an’da kendisini bize tanıttığı gibi anlaşılsa, öyle bilinse ve iman edilse elbette O’nun çocuğu filan olmayacaktır. Çünkü o zaman herkesin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin ise hiç kimseye muhtaç olmadığı bir Allah’ın neden böyle bir şeye ihtiyacı olsun ki? Yani kullarından hiç birine ihtiyacı olmayan, kullarını ayırmayan, kayırmayan, haksızlık etmeyen, zulmetmeyen, adâleti elden bırakmayan, mülk kendisinin olan, herkese ve her şeye egemen olan bir Allah neden oğla, kıza ihtiyaç duysun ki? Ezelî ve ebedî olan, yetkilerini birisinden devralmamış, sonunda birilerine devretmeyecek olan bir Allah neden ihtiyaç duysun evlâda? Öyle değil mi? Böyle şeylere ihtiyaç duyanlar âcizler değil mi? Onunla itibar kazanmak, onunla güç ve kuvvete ulaşmak, menfaatlenmek isteyenler ancak evlât isterler. İşte şu anda evlâtları sebebiyle insanların değer kazandıklarını, hediyelere lâyık görüldüklerini görüyoruz. Peki, şimdi Allah’ın bunların hangisine ihtiyacı var? Hayır hayır Rabbimizin bunların hiç birisine ihtiyacı yoktur. Meselâ Allah’ın sıfatlarını parçalayan, Allah’ın sıfatlarının bir kısmını Allah’tan başkalarına veren, yeryüzünde Allah’a bir kısım yardımcılar izafe ederek yeryüzünde Allah’tan başka yetkililer kabul eden, Allah’tan başka kanun koyucular, Allah’tan başka yasa belirleyiciler, Allah’tan başka hayata karışıcılar bulanları uyarmak için. Allah’tan başka kendilerine kulluk edilecek tâğutlar gibi, moda gibi, âdetler gibi, yönetmelikler gibi, putlar gibi ilahlar bulanları ve bunları Allah’a ortak edenleri da uyarmak için gönderdik bu kitabı diyor Rab-bimiz. Allah’tan başka arzularına teslim olunacak, sözü dinlenecek, hatırı sayılacak varlıklara da kulluk yapanları uyarmak için. Rabbimiz ne kadar da merhametli değil mi? Kendisine kendisinde olmayan şeylerle iftiralarda bulunanları bile uyarmak için gönderdim bu kitabı diyor. Rabbimiz azaptan yana değildir. Zulümden ya-na değildir. Yıllar yılı kendisine küfredenleri bile cehenneminden kurtarmadan ve cennetine ulaştırmadan yana. Îsâ Allah’ın oğludur diyen Hıristiyanlar, Üzeyr Allah’ın oğludur diyen Yahûdîler ve melekler Allah’ın kızlarıdır diyen müşrikler ve kıyâmete kadar vahdet teorisi diye bilinen varlıkların Allah’la birleşmesi teorisine inanarak yerdekilerden kimilerinin Allah’a daha yakın olduğuna, Allah’ın bunlarla farklı ilgilendiğine inanan insanlar kendilerini bu sapıklıklardan kurtarmak üzere, bu halleriyle kendilerini cehenneme yuvarlanmaktan kurtarmak üzere rahmeti gereği kendilerine böyle bir kitap gönderen Rablerine ne kadar hamd etseler azdır. Onların içinden dün de, bugün de samimiyetle Rablerine hamd eden, teşekkür eden ve bu teşekkürün ifâdesi olarak da Rablerinden gelen bu kitapla diyalog kurarak bu kitabın uyarısına müsbet cevap veren pek çokları cehenneme gitmekten kurtulmuşlardır. Evet Allah’a oğullar izâfe edenleri ya da yeryüzünde Allah’a yardımcılar izâfe ederek Allah’ın sıfatlarının ve yetkilerinin bir kısmını bu varlıklara vermeye çalışanları bakın sorgulamaya devam ediyor Rabbimiz:
5. “Allah'ın çocuk edindiğine dair ne kendilerinin ve ne de babalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından çıkan söz ne büyük iftirâdır. Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler.” Bu konuda ne kendilerinin ne de hayatlarını inanışlarını örnek aldıkları müşrik babalarının hiç bir bilgileri yoktur. Bunu bilmeden söylüyorlar. Ya da aslında bilmeleri mümkün olmayan bir konuda söz söylüyor bu adamlar. Yâni bu konu gaybî bir konudur. Nereden bilmişler Allah’ın oğlu olduğunu? Nereden bilmişler yeryüzünde Allah’ın yetkili varlıklarının olduğunu? Allah’ın yerdeki kullarından bazılarına bazı yetkilerini devrettiğini, benimle beraber bunları da dinleyin! Benimle beraber bunların arzularını da gerçekleştirin! Benimkilerle beraber bunların kanunlarına da itaat edin! Bunlara da kulluk edin! buyurduğunu nereden ve kimden duymuşlar bu adamlar? Ve bu varlıkların da kendisi gibi ilahlar edinilmesi gerektiği ko-nusundaki Allah’ın iznini, Allah’ın onayını nereden almış bu adamlar? Nereden bilmişler bunu? Acaba gaybın bilicisi olan Allah’tan bu konuda kendilerine bir bilgi, bir belge indirilmiş de oradan mı söylüyorlar bunu? Allah’ın önceki elçilerine indirdiği kitaplarının hiç birisinde bu konuda her hangi bir bilgi var mı? Bu konuda en küçük bir işaret var mı? Bir delil bulabilmişler mi? Allah önceki kitaplarının hiç birisinde bu konuda en küçük bir bilgi bile indirmediğine göre; acaba Allah bizzat kendileriyle özel olarak konuşarak mı söylemiş onlara bunu? Yâni ne atalarının, ne de kendilerinin bu konuda hiçbir bilgiye hiçbir delile sahip olmadıkları halde Allah hakkında nasıl da diyebiliyorlar bunu? Utanmadan bu insanlar Allah’a karşı nasıl da iftirâ edebiliyorlar? Hayır hayır! Bu konuda ne kendilerinin yanında bir delil var, ne de kendilerinden önce aynı iftiralarda bulunan atalarının elinde bir delil var. Ne önceki indirdiğimiz kitaplarda bir delil var, ne de şu anda indirdiğimiz kitapta bir delil bulabilecekler. Hiçbir delile dayanmadan kendi kendilerine uyduruyorlar bunu ve kendi nânelerine kılıf bulmaya çalışıyorlar. Evet onların bu konuda bir bilgileri yoktur. Çünkü ilim Allah’-tan gelendir. Allah’tan gelenlere ancak ilim denir. Allah’tan gelmeyenler sadece zandan ibarettir. Kitabımız bunu başka sûrelerinde anlatır. “Peygamberim! Sen onların milletine girin­ceye kadar yahudi ve hıristiyanlar asla senden razı ola­cak değillerdir. Gerçek hidâyet Allah’ın hidâyetidir, yol Allah’ın yoludur. Eğer sen sana gelen ilimden sonra hâlâ onların heva ve heveslerine uyarsan Allah’tan sana hiçbir dost ve yardımcı yoktur.” (Bakara 120) Sana gelen ilimden sonra. Hangi ilim gelmişti Rasulullah Efendimize? Buradaki ilim Kur’an’dır. İlim vahiydir. Çünkü peygamberimize gelen vahiydi. Eğer sen, sana gelen bu vahyi bırakır da onla­rın ilme dayanmayan heva ve heveslerine isteklerine, arzularına, sevgilerine nefretle­rine düşüncelerine, sosyal sistemlerine, ekonomi anlayış­larına, eğitimlerine, ceza kanunlarına, âhiret görüşlerine yahut ahlâk, siyaset yapılarına, her şeylerine uyarsan, artık senin için Allah’tan ne bir dostun vardır, ne de bir yardımcın. Allah’ın velâyetini, Allah’ın dostlu­ğunu kaybetmiş olursun. Evet ilim vahiydir. Rabbimizin Cebrail veya bir başka yolla peygamber efendimize indirdikleri ilimdir. Kur’an’ın ortaya koyduğu Allah bilgisinin dışındakilerin tamamı ümniyeden, zandan ibarettir. Vahiy kaynaklı olmayan bilgilere ilim denmez. Bakın burada da Rab-bimiz buyuruyor ki, Allah’ın evlâdı var diyenlerin bu konuda herhangi bir bilgileri yoktur. Allah’ın çocuğu varmış. Peki kim demiş bunu? Nereden varmışlar bu hükme? Eğer Allah dedi diyorsanız, haydi buyurun delilinizi getirin. Hangi kitap, hangi âyet dedi? Yok eğer bu bilgi bize atalarımızdan intikal eden bir bilgidir diyorsanız, devam edin 5. âyete; “Babalarının da böyle bir bilgileri yoktur” diyor Rabbimiz. Olamaz da zaten. Böyle ancak vahiyle bilinebilecek gaybî konularda Allah ve Resûlünden intikal edenlerin ötesinde bir bilgimiz olamaz. İşte bunun içindir ki hadis imamlarımız tarafından bize bu hadistir diye aktarılan bir hadis konusunda, itirazı olanlara, böyle bir hadis olamaz diyenlere bunu soruyorum. Peki bunun hadis olmadığı konusunda kitaptan bir delilin var mı? Bir âyet biliyor musun bunun hadis olmadığını söyleyen? Çünkü bu gaybî bir konudur ve delil isteriz. Gaybî konular bir kişinin öyle kendi kendine bilemeyeceği konulardır. Öyleyse bu konunun öylece olduğuna dair net bir âyet lâzımdır. Demeli ki Allah, insanlar şu sözün hadis olduğunu söylerlerse sakın dinlemeyin, o yalandır. İşte bu sûrenin ilerleyen bölümünde böyle bir uyarı göreceğiz. “Ashâb-ı Kehf’in sayıları konusunda bu anlatılanlardan öteye kimseden bilgi sorma peygamberim buyuracak Rabbimiz. Senin başka bilgiye ihtiyacın yok buyuracak. Öyleyse kendi kendilerine, kendi kafalarınca bir Allah inancı içinde olanları dinlemeyeceğiz. Allah bilgisinden habersiz, vahiyden uzak Allah’ın oğlu, kızı, yetkilileri vardır diyenlere asla kulak vermeyeceğiz. Bu sapık yahudi ve hıristiyan dünyadan ve onlar kaynaklı, onlar kafalı düşünenlerden zerre kadar bir bilgilenme içinde olmayacağız. Çünkü bir konuda Allah bize bir bilgi bildirmemiş, peygamber efendimizden de bize bir ışık gelmemişse o konuda hiç kimsenin konuşma yetkisi yoktur. Îsâ Allah’ın oğludur diyenler Allah’a torpilli varlık bulmaya çalışıyorlar aslında. Allah’a veliaht bulmaya çalışıyorlar. Yâni yarın oğlu vasıtasıyla babaya yaklaşıp, babaya torpil yaptırıp işlediğimiz nanelerden dolayı cehennemden kurtulma imkânı bulabiliriz demeye çalışıyorlar. Yahûdîler de Hz. Üzeyir’i öne sürerek babaya torpil geçebileceklerine inanıyorlar. Müşrikler de, ne de olsa babanın yanında kızlarının da hatırı vardır, Allah’ın kızları olan melekler vasıtasıyla babaya yaklaşabiliriz diyorlar, onlar da kendi nanelerine kılıf bulmaya çalışıyorlar. Allah buyurur ki: Ağızlarından çıkan bu söz ne büyük ne çirkin bir sözdür. Bilmeden söyledikleri bu söz ne büyük bir iftiradır Allah’a. Nasıl da cesaret edebiliyorlar buna? Ağızlarından çıkan bu söz Allah’ı kızdıracak, Allah’ın gazabını celp edecek en büyük bir suç, en büyük bir küfür, en büyük bir şirk ve en büyük vebâli gerektirecek bir zulüm oldu, en büyük bir iftira oldu. Şu sıfatları kendisi tarafından bize anlatılan, hamd kendisine ait olan, kullarına karşı bu kadar merhametli olan, kulları için cennetinden yana olan, onların cennet yollarını açmak ve cehennem yollarını kapatmak isteyen, kullarını dünya ve ukba’da saâdetlere ulaştırmak isteyen bunun için her dönemde kitap ve elçi gönderen Allah’a karşı yapılacak şey miydi bu? O yüce Allah bu kadar yanlış tanınmaya lâyık mıydı? Değildi elbette, çünkü dosdoğru olan ve kendisinde eğri büğrülük olmayan, kendisinde herhangi bir çelişki olmayan, insanların anlayamayacakları bir kapalılık bir bulanıklık olmayan kitabında her şeyi anlatmıştı ama yine de bu kitaptan habersiz yaşayan insanlar yalan söyleyip Allah’a en büyük iftiralarda bulunmaya devam ediyorlar. Evet ağızlarından çıkan Allah’la alâkalı bu söz, bu iftira ne ka-dar da büyük? Ne azîm bir söz? Nasıl da yalan söylüyorlar? Yâni gerçekten bu insanlar Allah hakkındaki bu sözü söylerlerken hiç dü-şünmüyorlar mı? Hiç çekinmiyorlar mı? Ama, galiba konumlarını muhafaza derdi onlara bu sözü söylettiriyor. Hani kitabımızın bir başka sûresinde şöyle deniyordu: Dikkat edin, bu adamlar (Musa ve Harun) sizi ülkenizden, yurdunuzdan etmek istiyorlar. Sizi vatanınızdan çıkarmak istiyorlar. Onun için bu adamları sakın dinlemeyin diyorlardı. Peygamberi dinlememe konusunda böyle mantık geliştirmişlerdi. Toplumun kulağına böyle bir yaftayı yerleştirmek istiyorlardı Firavun ve adamları. Tüm peygamberlere aynı şeyleri söylediler. Bu adam yalancı ve sihirbazdır, sakın dinlemeyin onu. Yâni En’âm sûresinin beyânıyla söylersek, hem kendileri inanmıyorlar, hem de insanların inanmasına engel olmaya çalışıyorlardı. İşte onların bu iftiraları karşısında gökler gazâbından ve üzüntüsünden parçalanacak hale gelirken, melekler utançlarından Rablerine istiğfara varırken, Allah’ın Resûlü de elbette üzüntüsünden kendisini helâk edecek duruma geliyordu. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz onu şöyle dile getirir:
6. “Ey Muhammed! Bu inanmayanların ardından üzülerek nerdeyse kendini mahvedeceksin!” Peygamberim! Neredeyse bu îman etmeyenlerin arkasından îman etmiyorlar diye, yola gelmiyorlar, istenilene yaklaşmıyorlar diye kendini parçalayacaksın. Bunlar Rablerine karşı bu tür iftiralarda bulunuyorlar, Rablerini gereği gibi tanımıyorlar diye neredeyse kendi kendini helâk edeceksin. Kendi kendini mahvediyorsun. Ne gerek var buna peygamberim? Kendi kendini parçala diye kim dedi sana? Böyle bir sorumluluğun olduğunu nerden çıkardın sen? Hangi âyet dedi sana bunu? Yâni bu adamların yola gelmeyişlerinden senin sorumlu olduğunu ve bunu becerinceye kadar kendi kendini yiyip bitirmen gerektiğini kim dedi sana? Ne oluyor sana! İnsanlar inanmıyorlar diye neredeyse kendi kendini kahredeceksin. Onların izleri, onları eserleri, tesirleri sebebiyle neredeyse kendini yiyip bitiriyorsun. Bu söze, bu Kur’an’a inanmıyorlar diye neredeyse kendi kendini mahvedeceksin. Senin böyle bir sorumluluğun yok. Ben sana böyle bir yük yüklemedim. Bırakıver hâinleri îman etmiyorlarsa canları cehenneme. Senin Rabbini senin tanıdığın gibi tanıyıp Ona teslim olmuyorlarsa, yerdekilere Rabbinin sıfatlarını vererek onlara kulluk etmeye çalışıyorlarsa, onların kanunlarını Rabbinin kanunlarına tercih etme budalalığında bulunuyorlarsa sen üzülme canları cehenneme onların. Kendini hârâp etmene, kendi kendini yiyip bitirmene değmez onlar için. Sen tebliğ edersin, anlatırsın, duyurursun eğer îman ederlerse, Allah’ın istediği biçimde bir hayat yaşarlarsa hem dünyada hem de âhirette kurtulacaklar. Yok eğer ayak diretirler, îman etmezler ve burunlarının doğrusuna giderlerse cehenneme kadar yolları var onların. Hem dünyada rezil rüsva olacaklar, hem de âhirette cehennemin berzahına yuvarlanacaklar onlar. Peki biz ne yapacağız? Tanıdığımız, tanımadığımız ulaşabildi-ğimiz herkese bu âyetleri duyurmak, onların dirilişine sebep olmak, onların cennetlerine sebep ve cehennemlerine engel olmak için elimden gelen her şeyi yapacağım, bunun için var gücümle çırpınacağım, ama dinlemediler diye de kahrolmayacağım. Yâni insanlar istenilen noktaya gelmediler, adam olmaya yanaşmadılar diye kendimi kahredecek, kendimi ihmal edecek, kulluğumu aksatacak noktaya gelmeyeceğim. Çünkü ben anlatmakla, duyurmakla mükellefim, dinletmek ve hidâyet etmek konumunda değilim. Şu anda insanlardan pek çoğunun bunu çokça dert edindiklerine şahit oluyoruz. Efendim, tamam anlatacağım da, ama ne yapayım dinlemiyorlar, dinlemek istemiyorlar. Eğer çevremdekiler-den birazcık ilgi görsem, birazcık dinleme meyli sezinlesem vallahi ben de anlatacağım. Peki Kur’an’da dinlerlerse anlatın diyen bir âyet var mı? Gördünüz mü böyle bir âyet? Yok değil mi? Öyleyse ne yapacağımızı, ne edeceğimizi kendi kendimize belirlemeye kalkışmayalım da, Allah’a soralım. Bıkmadan, usanmadan vahyi insanlara duyurmaya devam edelim inşallah. Karşımızdaki dinlemezse biz dinliyoruz ya. O adam olmazsa biz oluyoruz ya. O görevini yapmıyorsa biz yapıyoruz ya. O vahiyle beraberlik kurmuyorsa biz kuruyoruz ya. O Allah’la beraber olmak istemiyorsa biz oluyoruz ya. Oysa biz kendimiz Müslüman olmak için anlatıyoruz olduğumuzu unutmamalıyız. İnsanların îman etmeyişleri, Allah’a ve Allah’ın âyetlerine karşı vurdumduymaz davranarak, Allah’a ve Allah’ın elçisine karşı müs-tekbirce bir tavır takınarak süratle ateşe doğru gidişleri karşısında kahrolan mahvolan ve yerinde duramaz hale gelen Allah’ın Resûlüne en büyük teselli kaynağı oluyordu bu âyetler. Nasıl rahat etsindi Allah’ın elçisi? Yanı başında hızla cehenneme gidenleri görüyordu. En yakınları, akrabaları Allah’ı ve Onun azâbını tanımadan gafilce bir hayat yaşıyordu. Top yekün çevresi ateşe doğru gidiyordu. Kadınlar, erkekler, çocuklar, babalar, analar bilmeden ateşe doğru koşuyorlardı. İşte acı acı bunu seyreden Allah’ın Resûlü mahvoluyor, perişan oluyor ve zaman zaman dengesini kaybediyordu. Göz göre bu in-sanların farkında olmadıkları cehenneme gidişlerine vicdanı razı ol-muyor, yüreği dayanmıyordu. Üzüntüsünden, çâresizliğinden kendini yiyip bitiriyordu âdeta. Nasıl oluyor da bu insanlar anlamıyorlar? Nasıl oluyor da bu insanlar ateşe can atıyorlar? diye dengesini kaybedecek noktaya geliyordu da Rabbimiz onu bu âyetleriyle teselli ediyordu. Sen görevini yap peygamberim! Senin görevin bu insanları hidâyete ulaştırmak değil. Sen sana düşen tebliğ görevini yap gerisini bize bırak diyordu. Öyleyse bizler de çevremizde Allah’ı tanımadıkları için, Allah’ın elçisiyle ve Allah’ın kendilerine gönderdiği kitabıyla diyalog kurma-dıkları için, Allah’ın kendileri için belirlediği hayat tarzını bilmedikleri için cehennem doğru koşan insanları gördükçe üzülmeli, yerimizde duramaz hale gelmeli ve tıpkı efendimiz gibi onların kurtuluşu için çırpınmalı ve onların cennete gidişlerini kendimize dert edinmeli, iş edinmeliyiz. Yeryüzünde en büyük derdimiz en büyük problemimiz, kafa yoracağımız en birinci işimiz bu olmalıdır. Gerekirse aç kalmayı gerekirse meteliksiz olmayı bile göze alarak Allah’ın kullarının kurtuluşunu en büyük dert edineceğiz. Üzüleceğiz, çalışacağız, çırpınacağız ama âyetin uyarısıyla hareket edecek ve bu üzüntümüz de hiç bir zaman bizi bitirecek noktaya da gelmeyecektir. Çünkü şu gerçeği hiç bir zaman unutmayacağız ki Rabbimiz az evvel peygamberine anlattığı konu Rabbimizin yeryüzünde değişmeyen bir yasasıdır. Bu yasa gereği yeryüzünde kâfirler de olabilecektir. Rızası olmamakla beraber yeryüzünde kâfirin olabileceğini bildirmektedir Rabbimiz. Rabbimizin murâdı gereği yeryüzünde biz ne yaparsak yapalım, biz ne kadar çırpınırsak çırpınalım cehenneme gidenler de olabilecektir. Yeryüzünde hiç kâfir insan kalmasa, yeryüzünün tamamı müslüman olsa ve bu müslümanların arasında bir tek kâfir kalsa bütün dünya müslümanları toplansa da bu bir tek kâfiri müslüman yapma imkânımız yoktur. Yeryüzünde bir tek kâfiri bile müslüman yapamayacağımızı, onu hidâyete ulaştıramayacağımızı bilerek, buna inanarak, hidâyetin Allah’a ait olduğunu anlayarak kendimizi dengede tutmaya çalışacağız. Biz bize düşeni yapıp yapmadığımıza, biz Allah’ın âyetleriyle önce kendi kendimizi sonra da insanları uyarıp uyarmadığımıza bakalım. Allah yolunda Allah’ın istediği hayatı yaşayıp yaşamadığımıza bakalım. Allah’ın bizden istediği hayatı yaşayıp bu yaşadığımızı da Allah’ın kullarına duyurduktan sonra gerisini bu dinin sahibine bıra-kalım. Kendimizi helâk edecek duruma da sokmayalım. Allah’ın Resûlü Mekke’de kendisine ve beraberindeki bir avuç müslümânâ yapılan işkencelere, alaya almalara değil, inanmayanların îmansızlığına üzülüyordu. Onu en çok üzen konu onların kendisine yaptıkları değil, her şeye rağmen, bütün çabalarına rağmen onların adam olmayışlarıydı. Onların göz göre göre ateşe doğru gitmeleri onu çileden çıkarıyordu. Buhârî’de insanlara karşı konumunu ve sorumluluğunu anlatan bir hadislerinde Allah’ın Resûlü bakın şöyle buyurur: "Benim ve sizin misâliniz ateş yakan ve yaktığı ateşe kelebekler ve çekirgeler düşerek yanmaya başlayınca da onları ateşten kurtarmaya çalışan kimse gibidir. Ben sizi ateşe düşmekten kurtarmak için çırpınıyor eteklerinizden tutuyorum. Oysa sizler benim elimden kurtulmaya çalışıyorsunuz"
7. “İnsanların hangisinin daha iyi iş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri, yeryüzünün süsü yaptık.” Evet yeryüzünü ziynetlendirdik, süsledik diyor Rabbimiz. Yeryüzünde olanları bir süs, bir ziynet kıldık. Oradakilerin tüm ihtiyaçlarını temin ederek yeryüzünü hayat için hazırladık. Yeryüzünü her yönden hazırlayarak yaşanır hale getirdik. Ne için böyle yapmış Rabbi-miz yeryüzünü? Bizim imtihânımız için. İnsanların hangisinin daha güzel ameller işleyeceklerini deneyelim diye. Hangisi sâlih ameller işleyecek, hangisi de dünyanın bu süsüne ve ziynetine aldanarak imtihanı kaybedecek bunu deneyelim bilelim ve açığa çıkaralım diye tüm yeryüzü varlığını onun için bir süs, bir dekor kılmışız. Sebep; insanlardan hangisi daha güzel amel ortaya koyacaklar, bunu deneyip açığa çıkaralım diye. Evet, hayatın varlık sebebi imtihandır. Demek ki yeryüzü bir imtihân salonudur. Bizim imtihânımız için bu dünya bu şekilde hazırlanmıştır. Dünyanın geçici zevklerine ve süslerine aldanmayıp, onun geçiciliğini anlayıp onun yaratıcısına yönelen, Onun rızasını kazanabilmek için sâlih ameller işleyen kimselerle, dünyayı hedef bilip onun süsüne ve ziynetine gönlünü kaptıranları ayıralım diye, Rabbimiz bu dünyanın süslendiğini anlatıyor. Dünyanın süsüne ve ziynetlerine aldanarak kulluğu terk eden insanların imtihânı kaybedecekleri anlatılıyor. Zîra dünyanın böyle câzip ve süslü kılınması aldanmaya müsait olduğunu göstermektedir. Sizin imtihânınız için kurulan bu dünya bir gün bitecektir. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz onu şöyle anlatır:
8. “Şüphesiz Biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak haline getirebiliriz.” Evet bir gün gelecek ki yeryüzündekileri kupkuru bir arâzî haline getireceğiz. O süslü o güzelim dünya, o güzelim hayat bir gün bitecek. Gençlik bitecek, güzellik bitecek, canlılık bitecek, hayat bitecek her şey bitecek. Baharınız bitecek, gençliğiniz bitecek, zindeliğiniz bitecek, sıhhatiniz bitecek, güçleriniz bitecek, devletiniz saltanatınız bitecek, gökler bitecek, yıldızlar bitecek, güneşiniz bitecek ve tüm kâinatta hayat bitecek. Zaten sizin imtihanınız için kurulmuştu bu dünya. Hanginiz ne ameller işleyecek? bunun için kurulmuştu bu dünya. Onun içindi bu kadar masraf, bu süsler bu ziynetler. Sizin imtihânınızın bitip de imtihân sonuçlarının açıklanma dönemine gelindiğinde bu ha yat da bitecek. Tıpkı kışın tüm ağaçların, tüm çayır ve çimenlerin, tüm çiçeklerin ve güzelliklerin solup, kuruyup bittiği gibi. Bugün göz kamaştıran bu süsler, bu ziynetler bu hayat yarın solacaktır. Öyleyse bunların birer imtihân vesilesi olduğunu unutmayın. Bu hayatı ebedî zannetmeyin. Dünyanın geçici süsüne ve ziynetine aldanıp da burada ebedî kalacağınızı sanmayın. Önemli olan bu dünyaya bel bağlayıp onun güzelliklerine meyledip imtihanı unutmamaktır. Baksanıza baykuşlar Efrasyab’ın çardağı üzerinde nöbet tutuyorlar ve örümcekler Kayzer’in köşkünde perdedarlık yapıyor. Hani dünyada güç kuvvet sahibi, egemenlik sahibi kralların, hükümdarların saltanatlarından ve devletlerinden hiçbir eser kalmamış. Bu dünyada gördüğünüz her şey sizin imtihanınız, sizin denenmeniz için yaratılmış süs ve ziynetlerdir. Ama sizler bütün bunların hedef olduğunu zannediyor ve bunlar peşinde koşuyorsunuz. Sizi bu aldatıcı şeylerden koruyup Rabbinize kulluğa teşvik eden Rabbinizin âyetlerinden yüz çeviriyorsunuz buyurduktan sonra, bakın Rabbimiz burada hayatı Allah için yaşayan, hayatı değerlendiren ve güzel ameller işleyerek Rablerinin rızasını kazanma şerefine ermiş bir kaç yiğit müslümanın örneğini su-nacak. Mekkeli gariban müslümanlar da tıpkı Ashabu’l-Kehf dönemi müslümanları gibi çok büyük bir baskı ve zulüm altındaydılar. Kitabımızın Enfâl sûresinin bir âyeti bunu şöyle anlatır: “Yeryüzünde az sayıda olduğunuz ve zayıf sayıldığınız için insanların sizi esir alıp götürmesinden korktuğunuz zamanları, hatırlayın. Allah, şükredesiniz diye sizi barındırmış, yardımıyla desteklemiş, temiz şeylerle rızıklandır-mıştır.” (Enfâl 26) Hatırlayın. Hani sizler çok azdınız, yeryüzünde müs’taz’afdı-nız, aşağılanıyor, horlanıyordunuz. İnsanlar, müstekbirler sizi zaafa düşürüyorlardı. İnsanlar sizi zayıf görüyorlardı. Zâlimlerin, kâfirlerin baskıları altında bir takım fonksiyonlarınızı icra edemiyordunuz. Mekke, zulüm ortamında kâfirler tarafından mü’minlerin düşürüldükleri durum anlatılıyor. Mekke’de kâfirler tüm güçleriyle mü’min-lerin üzerine yükleniyorlar, onları bir kaşık suda boğmaya çalışıyorlardı. Bazen bir yerlere hapsediyorlar, ekonomik ambargolar uygulu-yorlar, bazen öldürüyorlar, bazen işkenceler altında inim inim inletiyorlardı. İşte ey Müslümanlar, o ortamı bir hatırlayın. Kimi görevlerinizi icra edemiyordunuz. İnsanların sizi esir alıp götürmelerinden korkuyordunuz. Bana imanlarınızı gündeme getiremiyor, Benim yüceliğimi açıktan açığa haykıramıyor, ilân edemiyordunuz. İnandığınız gibi bir hayat yaşayamıyordunuz. Kızgın kumlar üzerinde sürükleniyordunuz. İnsanların sizi kapıvermesinden korku içindeydiniz... Böyle bir zulüm ortamındayken, Allah şükredesiniz diye, kendisine, kendisinin istediği gibi kulluk edesiniz diye sizi oradan kurtarmış, Medine’de, dar’ul İslâm’da barındırmış ve zaferiyle sizi teyit etmiştir. Sizi Allah ve Resulü egemenliğinde Medine özgür ortamına ka-vuşturmuştur. Medine’de size güzel güzel rızıklar lütfetmiştir. Tabii o gün için bu âyetin muhatabı o Müslümanlardı, ama kıyâmete kadar her bir dönem Müslümanları bu âyetin muhatabıdırlar. Her çağın az olan, azınlıkta olan Müslümanları Rabbimiz tarafından aynen onlar gibi desteklenmekte, az iken, mus’taz’af iken, insanlar sizi kapıverecekler, boğuverecekler, tanklarıyla üzerlerinize yürüyüverecekler diye tir tir titrerken sizi onların elinden kurtaran, size güvenlik yurtları nasip eden de Rabbinizdir. Öyleyse Allah’ın üzerinizdeki bu büyük lütuflarını unutmayın. Bunu sürekli gündemde tutarak Rabbinize şükredin. Rabbinizin verdiği nîmetleri O’nun istediği yerde kullanın. O’nun verdiği hayatı O’-nun için yaşayın. Hayatı Allah için yaşamak zorunda olduğunuzu hep gündemde tutun. Bunu sürekli gündemde tutuş kişinin Allah’la bağını artıracaktır. Evet sürekli Rabbinizin size olan ihsanlarını gündemde tutun. Evet Bilâl’ın, Ammar’ın, Habbab’ın, Süheyb-i Rûmi’nin işkenceler altında inim, inim inledikleri, kurtuluş için hiçbir ümit ışığının görünmediği bir dönem. İşte böyle sıkıntının hat safhaya ulaştığı bir dönemde gelen bu sûrenin gençler kıssası, o garibanlara bu boğucu zulümattan sonra bir aydınlık, zorluktan sonra bir kurtuluş, zilletten sonra bir izzetin geleceği müjdesini veriyordu. Bakın ey müslümanlar, zâhirde hiçbir güçleri olmayan üç beş genci her türlü gücü, silahı ve iktidarı elinde bulunduran kâfirlere karşı nasıl galip getirmişse kesinlikle bilesiniz ki sizler de o yiğitlerin yolunda olduğunuz sürece sizi de galip getirecektir. Bundan hiç şüpheniz olmasın buyurmaktadır. Yine aynı dönemlerde gelen Yusuf sûresi de müslümanlara bir teselli ve destek oluşturuyordu. Güçlü olan kardeşlerine karşı Rab-biniz güçsüz Yusuf’unu nasıl desteklemiş, ona kötülük eden kardeşlerini nasıl onun önünde diz çöktürmüşse kesinlikle bilesiniz ki şu anda size zulmedenleri de pek yakında sizin karşınızda özür dileyecek bir konuma getirecektir buyurmaktaydı. Yine aynı dönemlerde Mûsâ (a.s) ile Firavun kıssası anlatılıyordu müslümanlara. Yeryüzünün en süper gücünün Allah desteğindeki bir tek mü’min karşısındaki hezimeti gündeme getirilerek hem kâfirlere bir tehdit, hem de onların işkenceleri karşısında âdeta ellerinde kor tutuyor gibi bir müslümanlık yaşamak zorunda kalmış mü’-minlere bir destek oluşturuluyordu. Çünkü onlar bu dünyanın tadı tuzuydu. Çünkü onlar kıyâmete kadar devam edecek bir iman ağacının en temiz ve taze çekirdeğiydi. Evet gerek Ashab-ı Kehf ve gerekse Mekke müslümanlarının o günkü durumuna benzer durumlar her zaman olabilecektir. Rab-bimizin hikmeti gereği inanmış kullarını eğitecek, olgunlaştıracak, yetiştirecek eziyetler, işkenceler, sürgünler her dönem olabilecektir. Bu bazen kâfir, zalim bir devletin, bir iktidarın gölgesinde olabileceği gibi, bazen de adı müslüman olan, İslâm’ın kimi emirlerini yerine getiren, mevlitler okutup mescitler inşa ettiren iktidarların gölgesinde olabilir. Çünkü adının ve halkının müslüman olmasının ötesinde bu iktidarlar İslâm’ı, tevhidi dinsizlik akımlarından, putperestlikten ve câhiliyenin her çeşidinden çok daha zararlı ve tehlikeli görebilen iktidarlar olabilir. İşte böyle ortamlarda bilelim ki Ashabu’l Kehf kıssası yeniden gündeme gelir ve güçlü zalimlerle Allah desteğindeki azınlık garibanlar arasındaki savaş yeniden başlayıverir. Ashabu’l-Kehf kıssası Ahd-i Atik sifirlerinde de varit olmuştur. Çünkü bu olay Hıristiyanlık tarihin başlangıç dönemlerine vaki olmuştur. Elbette Hz İsa’ya (a.s) iman edenlerin istikâmet ve cesaretlerinin gündem edildiği bu kıssa Hıristiyanlar arasında bir iftihar konusu edilmiştir. Evet şimdi nefeslerimizi tutuyor, Ashâbı Kehf diye bilinen kahramanlar geçidi önünde duruyor ve onları seyretmeye başlıyoruz. Kıyâmete kadar mü'minlere örnek olarak sunulan bu yiğitlerin hayatı nasıl değerlendirdiklerini, nasıl bereketlendirdiklerini, içinde bulundukları müşrik bir topluma karşı nasıl şanlı bir kıyamı gerçekleştirdiklerini anlamaya çalışacağız. Sûrede Rabbimizin bize anlattığı birinci kıssa ile karşı karşıyayız. Ya da Ashab-ı Kehf diye bilinen yiğit müslüman-ların mağarasına misafir olduk. Bakalım bize ne diyecekler? Ne anlatacaklar? Hangi mesajları verecekler. Onlarla beraber olmaya, onları tanımaya, onlarla sohbet edip hayatımızı onların bize anlattıklarıyla düzenlemeye çalışacağız. Kehf sûresinin bu bölümünde Allah için kıyameden gençlerin ölümsüz kıyamlarıyla karşı karşıyayız. Hangi târihte, hangi dönemde ve yeryüzünün hangi ikliminde, hangi coğrafyasında oldukları bizce hiç önemli değil. Allah için, Allah’ın dinini yaşamak için, Allah’ın rızasını kazanmak için, hayatlarını Allah’a sunmak için Allah’ın hatırıyla çatışan dünyayı, dünyanın süsünü ve ziynetini, rahatlarını istirahatlarını, Allah’ın arzularıyla çatışan toplumlarını, babalarını, analarını, kavim ve kardeşlerini, kendilerini ilahlaştırmış toplumun zalim idarecilerini ve bu zalim idarecilere kulluğu sineye çekerek şirke düşmüş toplumlarını terk ederek Allah adına kıyam etmiş gençler. Kendilerini ölümle tehdit eden sahte Rablerin tehditlerine ve toplumlarının baskılarına aldırış etmeden yalnız Allah’ı Rab bilen ve sadece onu İlah tanıyarak onun rızası na yönelen yiğitler. İşte îmanları tehlikeye girdiği andan itibaren, tâğutların fitneleriyle karşı karşıya kalıp ya öldürülmeleri ya da zorla işkenceyle dinlerinden döndürülmeleri tehlikesiyle burun buruna geldikleri bir anda sayılarının azlığına bakmadan, güçsüzlüklerini hesap etmeden Allah’a güvenerek şanlı bir kıyam da bulunmaları bu gençleri kıyâmete kadar ölümsüzlüğe eriştirmiştir. Kıyâmete kadar kendilerinden sonra gelecek ve kendilerini ta-kip edecek müslümanlara en güzel bir örnek oldular. Kendilerinden sonra gelecek ve yeryüzünün neresinde olursa olsun bu kitabı eline alan müslümanlara sürekli yayın yapacak ve yeryüzünde hiçbir yayın organının sunamayacağı en güzel mesajları sunacak yiğit gençler. Şanlı kıyamlarıyla kıyâmete kadar mü'minlerin dillerine destan oldular. Allah bu kıyamlarından ötürü onları destanlaştırdı, levhalaştırdı ve sembolleştirdi. Eğer bu adsız-sansız gençler Allah adına böyle bir kıyamı ger-çekleştirmeyip dönemlerinde aynı şehri, aynı mahalleyi, aynı hayatı paylaştıkları arkadaşları gibi, akranları gibi, babaları ve anaları gibi olsalardı, yâni çağdaşları gibi içinde yaşadıkları toplumun şartlarını kabul edip tâğutların arzularına boyun bükselerdi onlar da ötekiler gibi yok olup gideceklerdi. Unutulup gideceklerdi. Belki ötekiler gibi varlıklarından bile kimse haberdar olmayacaktı. Ama bakın Allah adına bu şanlı kıyamı gerçekleştirdikleri için şimdi dünyanın her yerinde ben müslümanım diyen, benim de kitabım var diyen ve kitaplarıyla ilgi kuran, kitaplarını ellerine alıp onu tanımaya çalışan tüm müslümanların artık ortak kahramanıdır bunlar. Tüm müslümanların ortak kahramanları. Adsız kahramanlar, isimsiz kahramanlar. Allah için sundukları örnek îmanlarıyla, örnek teslimiyetleriyle, örnek hayatlarıyla ve örnek kıyamlarıyla, Allah’ı yegâne Rab ve İlah bilip onun dışındaki tüm sahte tanrıları reddedişleriyle, küfre ve şirke baş kaldırışlarıyla tüm müslümanlar için örnek oldular. Rabbimiz sûrede bu yiğitlerin nerede ve ne zaman yaşadıklarını bize anlatmadığı için biz de bu konu üzerinde durmayacağız. Çünkü gaybî bir konu ve konunun sahibinden başka hiçbir kaynaktan bilgi edinme imkânımızın olmadığı için de onu konunun sahibine bırakıyoruz. O ne kadarını bildirmişse o kadarıyla iktifa ediyoruz. Allâm’ul ğuyûb olan, gaybın da şehâdetin de bilgisi kendisinden olan Rab-bimizin sûrede hakkında bilgi vermediği bir konu üzerinde delilsiz konuşmak Rabbimizin ifadesiyle gaybı taşlamak olacağından onu geçiyoruz. Ama bakıyoruz ki bu sûrede Rabbimiz bu yiğitlerin sığındıkları mağarada ne kadar kaldıkları, ne kadar yaşadıkları konusunda bilgi vermiş. Bu yiğitlerin âdetleri, sayıları konusunda da Rabbimizin bize sunduğu bilgiler belgeler var. Ama Rabbimiz bizim ilgimizi, düşüncemizi, dikkatimizi bu konular üzerine değil de başka şeyler üzerine yoğunlaştırmamızı, başka konular üzerine teksif etmemizi istemektedir. Bunların nerede? Hangi coğrafyada? Hangi dönemde? Kaç kişi olarak bu kıyamı gerçekleştirdikleriyle uğraşıp derinleşmekten ziyâde bizim anlamamızı, kavramamızı istediği başka konular var. Rabbimizin bu sûrede onların kıssalarını bize anlatırken öz olarak bize sunmak istediği mesajı anlayabilirsek o zaman bu kahramanları daha güzel tanımamız ve onları hayatımızda örnek almamız mümkün olacaktır. Bizler de bir gün çevremizdeki küfrün ve şirkin bizi boğacak, bizim kulluğumuza imkân vermeyecek, bizi fitnelere düşürerek dinimizden îmanımızdan edecek bir noktaya geldiğinde tıpkı onlar gibi yapacağımız bir şey kalmayınca kendilerini ilahlaştırmış tüm tâ-ğutlara karşı ve içinde bulunduğumuz şirke batmış topluma ve o toplumun tüm şirklerine ve küfürlerine karşı şanlı bir kıyam gerçekleştirme imkânı buluruz inşallah. Kim bilir belki bu yiğitleri çok iyi tanırız da bir gün tıpkı onlar gibi; biz de küfre batmış toplumumuzdan teberrî ettik! Biz sizlerden teberrî ettik! Biz sizin İlah kabul ettiğiniz, Rab kabul edip kanunlarını uygulamaya çalıştığınız, hayatınızda kendilerini söz sahibi kabul ettiğiniz tüm yapay tanrılarınızı, tüm sahte İlahlarınızı reddediyoruz! Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir! Biz sadece onu Rab biliyoruz! Sadece onun arzularını uygulamaya ve sadece ona kulluk etmeye karar verdik! Sizleri ve tüm inanışlarınızı reddediyoruz diyerek, ve sadece Allah’a dayanarak, sadece Allah’a güvenerek Allah adına yürürüz de Rabbimiz aynen o yiğitler gibi bizi de koruması altına alır, bizi de onlar gibi ölümsüzleştirir. Çünkü sûrenin ilerleyen bölümlerinde Rabbimiz kendi kelimelerinde kendi yasasında değişikliğin olamayacağını vurgulamaktadır. Yâni dün o kendisi adına kıyam edenlere nasıl yardım edip onları galip getirmişse onların yolunun yolcusu olanları da mutlaka koruyacağını ve onları galip kılacağını anlatmaktadır. Bir grup inanmış insanla kurtuluş mağarasına doğru gidiyoruz. Bakın kıssayı Rabbimiz şöylece anlatmaya başlıyor:
9. “Yoksa sen, ey Muhammed! Mağara ve kitâbe ehlini şaşılacak âyetlerimizden mi zannettin?” Peygamberim! Sen zannediyor musun ki Kehf ashabı ve Ra-kîm ehli şaşılacak, hayret edilecek âyetlerimizdendir? Yâni sen onların durumunu pek şaşılacak hayret edilecek bir âyetimiz olduğunu mu zannediyorsun? Pek mi taaccüp ettin buna? Çok mu tuhaf karşıladın bunu? Halbuki bizim şaşılacak hayret edilecek daha nice âyetlerimiz vardır. Bizim öteki âyetlerimiz yanında bunun ne değeri olabilir ki? Üç beş genç, üç beş yüz yıl mağarada uyutulduktan sonra onları diriltmişiz. Bizim öteki âyetlerimizin yanında onlar nedir ki? Göklerin ve yerin yoktan var edilmesi, göklerde ve yerdekilerin yoktan var edilmesi, insanların yoktan var edilmesi, meleklerin, cinlerin, arşın, kürsinin yoktan var edilmesi yanında üç beş garip müslümanın bir mağarada önce öldürülüp sonra da tekrar diriltilmeleri belki biz kullar için gariptir, hayret edilecek bir konudur ama Allah için hiç de garip ve zor şeyler değildir bunlar. Yine gece ve gündüz âyetlerini düşünün. Bir anda gece ol-muş, her tarafta kapkaranlık hâkim olmuş, ama bir süre sonra bakıyoruz gündüz gelmiş ve her taraf aydınlık içinde. Bunlar ne büyük âyettirler. Evet düşünün hiç yoktan bir insanın yaratılışı ne büyük âyettir. Hiç yoktan bir insanın yaratılışı yanında yaratılmış, yâni mevcut olan bir kaç insanın üç beş yüz yıl uyutulduktan sonra tekrar diriltilmeleri çok mu gariptir? Zor gelmez ki bu Allah’a. Tüm varlıkları yoktan var etmesi kendisine zor gelmeyen bir Allah’a yaratılmışları bir daha uyutmak, bir daha uyandırmak zor mu gelecek? Allah’ın sonsuz egemenliği ve saltanatı yanında bunlar öyle şaşılacak şeyler değildir. Allah’ın bundan başka şaşılacak nice âyetleri vardır. Yâni Ashab-ı Kehf âyeti Allah’ın tek âyeti değildir, Allah’ın âyetlerinden sadece bir tanesidir. İşte bu sûrede anlatılan Musa ve Hızır kıssası daha az mı acayip? İki bahçe sahibiyle gariban arkadaşının kıssası daha az mı acayip? Yusuf sûresinde anlatılan Yakup, Yusuf ve kardeşlerinin kıssası daha az mı acayip? Ölüm meleği bir çölün ortasında, etrafında hiç kimsesi olmayan bir kadının canını almaya gidiyor. Öleceğinden habersiz kadıncağız kucağında çocuğunu emzirmekle meşgul. Acayip değil mi bu? Veya kendisini tanrı makamında görerek etrafına emirler dağıtan bir adam düşünün ki, birkaç dakika sonra canı alınacak, ama bundan habersiz asıp kesmelerini sürdürüyor. Acayip değil mi? Bir kaşık yağla aylarca idare edenler, şimdi mallarının mülklerinin hesabını bilmiyorlar. Yaya bir yerlere giderken ayakları delinenler, şimdi araba beğenmiyorlar. O hanımı sayesinde bu noktaya gelenler, şimdi onu beğenmeyip bilmem kimlerin peşinde koşmuyorlar mı? Bir vakitler yalvaranlar, şimdi kendilerine yalvarılanlar olmadılar mı? Acayip değil mi bunlar? Dikkat ederseniz âyet-i kerîmede bir Ashab-ı Kehf’ten söz edildi bir de Ashab-ı Rakîm’den söz edildi. Bunun ikisinin de aynı kimseler olduğunu söyleyenler, ayrı kimseler olduğu söyleyenler olmuş. Ashab-ı Rakîm’le kastedilenlerin Buhârî’de Resûl-i Ekrem efendimizin anlattığı yağmurdan mağaraya sığındıkları bir esnada Allah tarafından düşen bir taşla girdikleri mağaranın ağzı kapandıktan sonra her bireri daha önce Allah adına yapmış oldukları bir güzel ameli öne sürerek Allah’a dua ederek mağaradan kurtulan kimseler olduğunu söyleyenler olmuş. Mağara ashabı, mağara sohbetçileri, orada birlikte olanlar demektir. Allah’a imanlarını ayağa kaldırıp ilân etme cesaretini göstermiş gençler. Bu Rakîm ifadesiyle o Ashab-ı Kehf’in sığındıkları mağaranın adı kastedilmiştir diyenler de olmuş. Kimileri de bunun o mağaraya sığınan gençler anısına dikilmiş veya yazılmış bir yazıt veya anıt olduğunu söylemişler. Allahu âlem diyoruz.
10. “Birkaç genç mağaraya sığınmış: "Rabbimiz! Katından bize rahmet ver ve işimizde doğruyu göster, bizi başarılı kıl" demişlerdi.” Onlar mağaraya sığınmıştılar. Bunu onlara onlardan biri teklif etmişti. Gençti bunlar, dinçti, dinamikti. Bir mağaraya saklanma gereği hissettiler. Ey Rabbimiz katından bir rahmet ver ve başladığımız şu işimizde rüşdü, doğruyu göster dediler. Yâni şöyle diyorlardı; Ya Rabbi, Sen tarif buyur, biz yapalım, sen göster, biz gidelim, sen söyle biz yapalım, seninle birlik olalım ya Rabbi diyorlar. Rahmet istiyorlar, ama Allah’ınkinden olsun. İnsanlar bazen bir birlerine rahmet ettiklerini, merhamet ettiklerini iddia edebilirler. Ama biz insanlardan gelebile-cek bir rahmet, bir merhamet istemiyorlar. Ne kralın, ne toplumun, annenin, babanın merhametlerine ihtiyacımız yoktur. Ya Rabbi yeter ki sen bize merhamet buyur. Bizim buna ihtiyacımız var diyorlar. Çünkü her kime Allah’ın rahmeti ulaşmışsa, o artık cennettedir, cehennemden kurtulmuştur, dünyada hasene ile, âhirette hasene ile beraberdir. Rabbimiz, ledünnî bir rahmet, senden bir rahmet istiyoruz. Kaynağı sen olan bir rahmet istiyoruz diyorlar. Bu ledünnî rahmet va-hiydir, vahyin ta kendisidir. İnsanlar ancak onunla rahmet ve merhamete ulaşırlar. Ya da ledünnî rahmet bu Kur’an’ı insanlara ulaştıran, bu kitabı pratik hayatıyla örnekleyen peygamberler ve peygamberliktir. Bugün biz de aynı şeyi söylüyoruz. Ya Rab ledünnî bir rahmet olarak bizi vahyinden uzak bırakma, bizi vahyinle beraber kıl. Bize bu işimizde, vahyini tanıyıp onunla yol bulma işimizde kolaylıklar ihsan et, raşadâ ihsan buyur da hak nedir, bâtıl nedir bileyim. Önümdeki, arkamdakileri şeylerin lehime mi, yoksa aleyhime mi olduğunu bileyim. Cennete mi, yoksa cehenneme mi gittiğimin farkında olan birisi olayım diye dua ettiler. Sığındılar gençler mağaraya. Allah’ın rızasını aramak adına. Allah düşmanlarından Allah’a sığınmak adına girdikleri bu mağarada şöyle dediler: Ey Rabbimiz! Ey adına hayatımızı adadığımız Rabbi-miz! Ey adına her şeyimizi terk ettiğimiz ve sadece kendisine kulluk yapabilmek için müşrik toplumumuzdan yüz çevirdiğimiz Rabbimiz! Katından bize bir rahmet ver! Biz bu zalim toplumdan ve bu zalim toplumun İlahlaştırdığı zalim idarecilerinden senin rahmetine sığındık! Biz senin rahmetine muhtacız! Senin rahmetini ümit ediyoruz! Şu an-da rahmet kapını dövmeye çalışıyoruz! Ya Rabbi şu anda ve her za-man muhtaç olduğumuz rahmetini merhametini bizimle beraber kıl! Bize rahmetinle nazar kılıp işimizde bize bir kolaylık, bir çıkış nasip eyle! İşimiz konusunda, durumumuz konusunda bizi rüşte ulaştır, rüşte erdir bizi! Senin yol göstermenle biz doğruyu bulalım, senin inâyetinle hidâyete erelim, yanlışa düşmeyelim, hata etmeyelim. Biz bir zalim kralın şerrinden, bir zalim toplumun şerrinden ve fitnesinden sana sığındık. Zalim bir krala kulluktan kaçıp sana kulluğa sığındık. Müşrik bir toplumun anlayışlarından kaçıp ancak seninle beraberliğimize imkân veren bu mağaraya sığındık. Seninle bizim aramıza giren sana kulluğumuzu engelleyen zalim bir hükümdardan, müşrik bir toplumdan aramıza giremeyecekleri ve kulluğumuzu engelleyemeyecekleri bir ortama hicret ettik. Ya Rabbi ne olur işlerimizde bize doğruluk ver. Hakkımızda vermiş olduğun hükmün âkıbetini bizim için doğru çıkar. Yâni bizim âkıbetimizi, sonumuzu güzelleştir. Bizi dünya hayatının zilletinden, dünya hayatında bu kâfir ve zalimlerin elinde oyuncak olmaktan ve böylece dinimizi kaybetmekten ve âhiretimizi berbat etmekten bizi koru. İşte bu dua kıyâmete kadar her dönemde dinlerini korumak isteyen kimselerin yapacakları en güzel duadır. Ve işte bu tavır îmanları tehlikeye girdiği andan itibaren kıyâmete kadar tüm müslümanların küfür ve kâfirleri terk etmek îmanlarını fitnelerle karşı karşıya bırakmamak için toplumlarına karşı takınmaları gereken en meşru tavırdır.
11,12. “Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk; sonra, iki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.” Onların bu şekilde dualarından sonra Rabbimiz diyor ki onları orada yıllarca uyutuverdik. Kulaklarını kapattık ve mağarada onlara uzunca bir uyku verdik. Ve yıllarca orada mağarada uyuyup kaldılar. Allah uyuttu orada onları, ama öteki uyuyanlar gibi değildi onlar. Öteki uyuyanlar gibi yok olmadılar, mahvolmadılar, telef olmadılar. Rab-bimiz onlara bu uykularında bir dirilik lütfetti. Allah adına uyuyan bu insanlar uyumayanlardan daha canlı ve diriydiler. Çünkü yaşamları Allah adına olan bu insanların uykuları uyanıkların diriliğinden de değerliydi. Allah onlara bir dirilik lütfetti ölümden, bozulmadan, dağılmadan ve kokuşmadan korudu onları. Aslında uyku bildiğimiz gibi bir çeşit ölümdür. Uyku insanın duyularının kesim zamanıdır. Ama Rabbimizin onlara lütfettiği bu uyku aslında onların dirilişleri için bir müjde kaynağıydı. Çünkü yasa Allah’ın yasasıydı. Ya-sa koyucu sadece Allah’tı. Tüm yasaları koyan Allah ölümün ve uykunun yasasını, dirilişin yasasını koyan Allah ölümün ve uykunun yasasını değiştiriverdi onlar için. Uyku onlar için zalimlerin zulmünden kurtuluş vesilesi oldu. Başkaları için başka yasalar içeren uyku yasası onlar için huzur ve sükûnet yasası oluverdi. Tıpkı İbrâhim’in ölümü için zalimler tarafından hazırlanan ateş yasasının değiştirilip İbrâhim’e selâmet oluverdiği gibi. Uyutuverdi Allah onları uzun süre. Tüm sıkıntılarını, tüm acılarını ve korkularını uyutuverdi Rabbimiz mağarada. Evet onlar Rablerine dua etmişler, işlerini O’na havale etmişler, O’na sığınıp O’nun yardımını talep etmişlerdi, Allah da mağarada yatın dedi sanki onlara, işte bu size rahmetimin birinci bölümüdür, kurtardım sizi buyurdu. Gerçekten çok zor durumdaydılar. İmandan sonra şirke zorlandılar. Rabbimiz de onlara rahmet ve merhametinin birinci basamağı olarak bir mağara lütfetti ve yatın, uyuyun dedi orada. Eğer kurtuluş böyle bir yatışta ise haydi hep beraber yatalım. Evet yatalım, ama yatış programımızı biz değil Allah belirlesin. Halbuki bakın bu yiğitler kıyam için, ayağa kalkmak için program yapmışlardı, ama Allah yatırıvermişti onları. Biz Bedir savaşında da kıyam gerçekleştirmiş, cihad için oraya kadar gelmiş müslümanları böyle bir uyku ile barındırdığını, sükûnete kavuşturduğunu biliyoruz. Uyudular ve yıllarca kaldılar orada. Neden? Sonunda açığa çıkaralım diye. Acaba insanlar onların ne kadar kaldıklarını sayabiliyorlar mı? Bilebilecekler mi? Bu iş kimin elindeymiş? Kim etkin, kim egemenmiş zamana? Kim uyur, kim uyuturmuş? Hayata hâkim olan kimmiş? Bunu açığa çıkaralım giye yıllarca uyutuvermiş onları orada. Sonra: Kaldıkları zamanı uyudukları süreyi kimin daha güzel hesap ettiğini bilelim açığa çıkaralım diye onları tekrar diriltip kaldırdık diyor Rabbimiz. Ve onları kıyâmete kadar gelecek insanlar için bir âyet bir delil bir alâmet olarak lütfettik. Uzun yıllar uyuduktan sonra dirildiler onlar. Allah diriltti onları ve artık kıyâmete kadar bu diriliklerini muhafaza edecekler. Kıyâmete kadar diri kalacaklar Allah’ın âyetlerinde. Kıyâmete kadar diri kalacaklar mü'minlerin gönüllerinde. Kendileri dirildikleri gibi kıyâmete kadar kendilerinin yolunda giden, kendilerini örnek alan, kendileri gibi küfre ve şirke baş kaldıran tüm mü'minleri de diriltecekler diriltmeye devam edecekler Allah’ın kitabında. Ayrıldılar aramızdan. Terk ettiler toplumu. Reddettiler Allah-tan başkalarına kulluğu. İsyan ettiler küfre. Baş kaldırdılar tüm tağut-lara. Kestiler müşrik çevreleriyle ilişkilerini. Tavır koydular babalarına analarına ve tüm akrabalarına. Kıyam ettiler tüm dünya müstekbir-lerine. Terk ettiler rahat yataklarını. Küstüler tüm Allah düşmanlarına. Terk ettiler, ayrıldılar aramızdan ama bakın ki şu anda bile hâlâ aramızdalar. Uyudular ama hâlâ uyuyanları uyandırmaktalar. Öldüler ama hâlâ ölüleri diriltmeye devam ediyorlar. Kıyâmete kadar aramızdalar onlar. Şanlarıyla şerefleriyle, yiğitlikleri ve kahramanlıklarıyla, îmanları ve kıyamlarıyla kıyâmete kadar dipdiri olarak bizlerden daha diri olarak aramızdadırlar. Rabbimiz burada onların durumuyla alâkalı kısa ve özet bir bilgi sunduktan sonra artık onların kıssalarının ayrıntılarını sunmaya başlıyor.
11,12. “Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk; sonra, iki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.” Onların bu şekilde dualarından sonra Rabbimiz diyor ki onları orada yıllarca uyutuverdik. Kulaklarını kapattık ve mağarada onlara uzunca bir uyku verdik. Ve yıllarca orada mağarada uyuyup kaldılar. Allah uyuttu orada onları, ama öteki uyuyanlar gibi değildi onlar. Öteki uyuyanlar gibi yok olmadılar, mahvolmadılar, telef olmadılar. Rab-bimiz onlara bu uykularında bir dirilik lütfetti. Allah adına uyuyan bu insanlar uyumayanlardan daha canlı ve diriydiler. Çünkü yaşamları Allah adına olan bu insanların uykuları uyanıkların diriliğinden de değerliydi. Allah onlara bir dirilik lütfetti ölümden, bozulmadan, dağılmadan ve kokuşmadan korudu onları. Aslında uyku bildiğimiz gibi bir çeşit ölümdür. Uyku insanın duyularının kesim zamanıdır. Ama Rabbimizin onlara lütfettiği bu uyku aslında onların dirilişleri için bir müjde kaynağıydı. Çünkü yasa Allah’ın yasasıydı. Ya-sa koyucu sadece Allah’tı. Tüm yasaları koyan Allah ölümün ve uykunun yasasını, dirilişin yasasını koyan Allah ölümün ve uykunun yasasını değiştiriverdi onlar için. Uyku onlar için zalimlerin zulmünden kurtuluş vesilesi oldu. Başkaları için başka yasalar içeren uyku yasası onlar için huzur ve sükûnet yasası oluverdi. Tıpkı İbrâhim’in ölümü için zalimler tarafından hazırlanan ateş yasasının değiştirilip İbrâhim’e selâmet oluverdiği gibi. Uyutuverdi Allah onları uzun süre. Tüm sıkıntılarını, tüm acılarını ve korkularını uyutuverdi Rabbimiz mağarada. Evet onlar Rablerine dua etmişler, işlerini O’na havale etmişler, O’na sığınıp O’nun yardımını talep etmişlerdi, Allah da mağarada yatın dedi sanki onlara, işte bu size rahmetimin birinci bölümüdür, kurtardım sizi buyurdu. Gerçekten çok zor durumdaydılar. İmandan sonra şirke zorlandılar. Rabbimiz de onlara rahmet ve merhametinin birinci basamağı olarak bir mağara lütfetti ve yatın, uyuyun dedi orada. Eğer kurtuluş böyle bir yatışta ise haydi hep beraber yatalım. Evet yatalım, ama yatış programımızı biz değil Allah belirlesin. Halbuki bakın bu yiğitler kıyam için, ayağa kalkmak için program yapmışlardı, ama Allah yatırıvermişti onları. Biz Bedir savaşında da kıyam gerçekleştirmiş, cihad için oraya kadar gelmiş müslümanları böyle bir uyku ile barındırdığını, sükûnete kavuşturduğunu biliyoruz. Uyudular ve yıllarca kaldılar orada. Neden? Sonunda açığa çıkaralım diye. Acaba insanlar onların ne kadar kaldıklarını sayabiliyorlar mı? Bilebilecekler mi? Bu iş kimin elindeymiş? Kim etkin, kim egemenmiş zamana? Kim uyur, kim uyuturmuş? Hayata hâkim olan kimmiş? Bunu açığa çıkaralım giye yıllarca uyutuvermiş onları orada. Sonra: Kaldıkları zamanı uyudukları süreyi kimin daha güzel hesap ettiğini bilelim açığa çıkaralım diye onları tekrar diriltip kaldırdık diyor Rabbimiz. Ve onları kıyâmete kadar gelecek insanlar için bir âyet bir delil bir alâmet olarak lütfettik. Uzun yıllar uyuduktan sonra dirildiler onlar. Allah diriltti onları ve artık kıyâmete kadar bu diriliklerini muhafaza edecekler. Kıyâmete kadar diri kalacaklar Allah’ın âyetlerinde. Kıyâmete kadar diri kalacaklar mü'minlerin gönüllerinde. Kendileri dirildikleri gibi kıyâmete kadar kendilerinin yolunda giden, kendilerini örnek alan, kendileri gibi küfre ve şirke baş kaldıran tüm mü'minleri de diriltecekler diriltmeye devam edecekler Allah’ın kitabında. Ayrıldılar aramızdan. Terk ettiler toplumu. Reddettiler Allah-tan başkalarına kulluğu. İsyan ettiler küfre. Baş kaldırdılar tüm tağut-lara. Kestiler müşrik çevreleriyle ilişkilerini. Tavır koydular babalarına analarına ve tüm akrabalarına. Kıyam ettiler tüm dünya müstekbir-lerine. Terk ettiler rahat yataklarını. Küstüler tüm Allah düşmanlarına. Terk ettiler, ayrıldılar aramızdan ama bakın ki şu anda bile hâlâ aramızdalar. Uyudular ama hâlâ uyuyanları uyandırmaktalar. Öldüler ama hâlâ ölüleri diriltmeye devam ediyorlar. Kıyâmete kadar aramızdalar onlar. Şanlarıyla şerefleriyle, yiğitlikleri ve kahramanlıklarıyla, îmanları ve kıyamlarıyla kıyâmete kadar dipdiri olarak bizlerden daha diri olarak aramızdadırlar. Rabbimiz burada onların durumuyla alâkalı kısa ve özet bir bilgi sunduktan sonra artık onların kıssalarının ayrıntılarını sunmaya başlıyor.
13,15. “Ey Muhammed! Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış bir kaç gençti. Onların hidâyetlerini artırmış ve kalplerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa andolsun ki, bâtıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka İlâhlar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir?” Evet peygamberim! Onların kıssalarını sana hak olarak anlatıyoruz. Hak olarak anlatırız. İşte yıllar önce gerçekleşmiş ve dilden dile dolaşan bir haberin iç yüzü. Kıssanın sahibi, kıssanın yönlendiricisi, olayın programlayıcısı ve yaratıcısı Allah. Yarattığı programladığı kıssayı yorumlayan ve haber veren de Rabbimiz. Olayı haber veriş sebebini de en iyi bilen şüphesiz yine Allah. Bu olay ve yorumla bize sunduğu mesaj istikâmetinde bizden de bir kulluk isteyen yine Allah. Biz onların haberlerini hak açığa çıksın diye size haber veriyoruz, dinleyin öyleyse. Hak ile. Hak ortaya çıksın, hakikat anlaşılsın di-ye. Hak nedir? Hak; Allah’ın hayata karışıcı tek Rab ve İlâh oluşu gerçeği ile, benim kul olmam gerçeğidir. Allah insan hayatına karışan tek Rab, ben de onun kulu olmak zorundayım. İşte bu âlemde en büyük ve tek hak budur. Bundan başka hak mı var ki? İşte tüm bu haberler, işte bu kitap, bu peygamber bu hakkın açığa çıkması için gel-miştir. Şu andaki haber merkezlerinin haberleri peşinde koşan bizler Rabbimizin bu haberiyle ne kadar ilgilendiğimizi düşünmek zorundayız. Bizim dirilişlerimize sebep olsunlar diye Rabbimizin yıllar sonra dirilttiği Ashab-ı Kehf’in haberiyle ilgilenmeyen bizler yoksa onların yerinde uyuyan insanlar konumunda mıyız? Onların uykusu uyandırma adına bir uykuydu. Tüm uyuyanları uyandırmak içindi onların uykuları. Tıpkı bir süre sonra uyanışıyla tüm tabiatı uyandıracak olan baharın uykusu gibi bir uykuydu bu. Bir neşv-ü nema uykusuydu bu. Bu uyku mesajın hüsnü kabul göreceği bir zamanın beklenmesiydi. Beklenecekti bir süre çaresiz. Kimi zaman zindanlarda bir bekleme, kimi zaman Hıra mağarasında bir bekleme, kimi zaman şehid olarak toprağın sinesinde bir beklemeydi bu. Geleceğe atılmış bir tohumun filizlenmesinin beklenmesiydi sanki bu. Yusuf’un zindanı da böyleydi. Zindan kendi ölümünü hırsla isteyen zulüm düzenlerinin kendi elleriyle oyduğu mağaradan farksızdır. Resûlü Ekremin hayatında da böyle bir mağara görüyoruz. Bu mağaralar aydınlığa çıkışın kapılarıdır. Onlar gençtiler, dinç ve dinamiktiler. İman ettiler de Allah da imanlarını artırıverdi. Yaşları genç değil, imanlarıyla genç ve dinçtiler. Rablerine iman ettiler, Allah’ı Rab ve İlâh olarak kabul ettiler, bu kabulün, bu güvencesine evet dediler, Allah da bu kabullerinin gereği onlara hidâyetini, yol gösterisi lütfediverdi. Allah onlara hidâyet buyurdu ve hidâyetlerini daha da artırıverdi. Allah’ın hayata karışı tek Rab ve İlâh olduğuna inanmışlardı. İşte bu imanları kendilerine çok çok hidâyet kazandırıyordu. Bürûc sûresinde de aynı konu anlatılıyordu. Orada anlatılan, diri diri hendeklere gömülen mü’minlerin inanç modelleriyle buradaki gençlerinki aynıdır. Onlar Azîz olan, Hakîm olan ve göklere ve yere egemen olan bir Allah’a inanmışlardı da kâfirin gözünde suçlu görülmüş ve öldürülmüşlerdi. İşte bu gençler de onlar gibi inanmışlar ve suçlu görülmüşler. Evet onlar daha gençtiler, tomurcuktular, henüz hayatlarının baharını yaşıyorlardı. Diriydiler, canlıydılar. Eğer Rablerine îmanları olmasaydı, eğer onları yerlerinde durdurmayan Rablerine teslimiyetleri olmasaydı, eğer peygamberlerinin getirdiği hidâyet hediyesiyle gönülleri çarpmasaydı, eğer öteki arkadaşları ve akranları gibi vahiy bilgisinden, kulluk bilincinden habersiz olsalardı o zaman belki de öteki gençler gibi, öteki akran ve arkadaşları gibi analarının kucağında, evlerinde, köşklerinde kendi dünyalarını yaşayıp gidecek, bir nebat gibi, bir böcek gibi sonunda yok olup gideceklerdi. Belki rahatları bozulmayacaktı. Belki böyle bir hicret, böyle bir ayrılık, böyle bir kıyam ve böyle bir mağara ve onun getirdiği korku ve sıkıntı olmayacaktı. Belki huzurları kaçmayacaktı, rahatları yerinde olacaktı ama beri tarafta hayatları da ölümsüzleşmeyecekti. Toplumun öteki gençleri gibi yaşayıp ve ölüp gidecekler ama hayatları ölümsüzleşmeyecekti. Yâni kıyâmete kadar mü'minlerin gözünde kahramanlaşmayacaklar, destanlaşmayacaklardı. Bu îman ve teslimiyetleri olmasaydı tıpkı öteki akranları gibi unutulup gideceklerdi. Kendilerinden sonra ve şuanda kimse onları hatırlarına bile getirmeyecek, kendilerini saygı ve dua ile anmayacaktı. Bakın hayatlarını Allah için yaşayan, Allah için hayatlarından vazgeçen insanların hayatları nasıl değerleniyor? Allah böyle kimselerin hayatlarını nasıl bereketlendiriyor? Yazıklar olsun bir böcek gibi yiyip, içip, yaşayıp, ölüp de unutulup gidenlere. Ne mutlu hayatlarını o hayatın vericisi uğrunda fedâ ederek, Allah adına bu tür kıyamları gerçekleştirerek, hayatlarını Allah’a satarak ebedî ölümsüzlüğü elde edenlere. Ne mutlu fâni hayatı verip de bâkiyi satın alanlara. Ne mutlu gençliği tohum gibi ekip de kıyâmete kadar diri kalanlara. Rabbimiz diyor ki onlar henüz gençtiler. Henüz hayatlarının baharını yaşıyordular. Onlar Rablerine Rablerinin istediği şekilde îman ettiler. İmanlarını gündeme getirdiler. İnandıkları Allah’ın emirlerine teslim oldular. Çünkü îman beraberinde teslimiyeti de gerektiriyordu. İnandılar ve inandıkları Allah’a teslim oldular. İnandıkları Allah’ın seçimini seçim kabul ettiler. Seçimlerini Rablerinden yana kullandılar. İnandıkları Allah’ın kendileri adına seçtiği hayatı tercih ettiler. Rablerine güvenip dayandılar. Onlar böyle Rablerinin istediği biçimde iradelerini, hayatlarını, kalplerini Allah’a teslim edince Rableri de onların hidâyetlerini artırıverdi. Allah da onların hidâyetlerini ziyâdeleştiriverdi. Girdikleri yolda Allah da onların teslimiyet ve güvenlerini artırıverdi. İmanlarını gürleştirip yollarını açıverdi Allah. İmkan verdi onlara bu konuda. Kişi îman ettiği Rabbinin gösterdiği hidâyet üzere yürümeye karar verirse Allah da onun bu konudaki îmanını artıracaktır. Bu doğru orantılıdır. İman edenin hidâyeti artacak, hidâyette olanın da îmanı artırılacaktır. İlk önce bu gençler îman etmişler, ama teslimiyeti de gündeme getiren bir îmanla îman etmişler Allah da onların teslimiyetlerini ve hidâyetlerini artırıvermiş. Sonra Allah için kıyama kalkıştıkları zaman da biz onların kalplerini sağlamlaştırıverdik diyor Rabbimiz. Kıyam ettiler. Kıyam ne-dir? Yâni namaz mı kıldılar? Öyle değil, bizim namazla ulaşacağımız şeyin eylemini yaptılar. Ya da bizim namazımız bize bunların eylemini kazandırmalıydı. İşte şu bizim kılmaya çalıştığımız namaz bunun eğitim programıdır. Onlar Allah’ın dininin ikâmesi adına Allah’ın dininin hâkimiyeti adına kıyama kalkınca Allah da onların kendisine bağlılıklarını, Allah’a güvenlerini, itimatlarını ve teslimiyetlerini raptedip kavileştirdik kuvvetlendirdik diyor. Allah’a olan güvenlerini tevekküllerini artırdık ki onlar kıyama kalkabildiler diyor Rabbimiz. Onlara imanda sebat, amelde sebat verdik. Evet onlar Allah’ın kendilerine verdiği bu güvenle kıyama kalktılar. Kıyam: Ayağa kalkmak doğrulmak demektir. Kıyam müminin diniyle doğrulması dinini îmanını ayağa kaldırması demektir. Evet gençler sayısal azlıklarına bakmadan, güçsüzlüklerine, çaresizliklerine bakmadan gerçek güç kaynağından aldıkları güçle ayağa kalktılar. Dinlerini îmanlarını ayağa kaldırmak istediler. İmanlarını tüm dünyaya ilân etmek istediler. İmanlarını açığa vurmak istediler. Kabuklarını yırtıp dışa taşmak istediler. Dinlerini imanlarını dışa taşırmak istediler. Çünkü kalbe hapsedilen ve sosyal hayatta yaşanmayan bir din Allah’ın istediği bir din değildi. Mabetlere hapsedilen ve toplum hayatında varlığı hissedilmeyen bir îman, îman değildi. Bu gençler îmanlarıyla hayatı doğrultmak için doğrulmak istediler. İnançlarıyla çevrelerini, babalarını, analarını akrabalarını ve tüm toplumlarını doğrultmak için doğrulmak istediler. Onlar doğrulup ayağa kalkmalıydılar ki toplum doğrulsun. İşte bu niyetle doğruldular gençler. Dinlerini babalarına, analarına, akrabalarına, amirlere, müdürlere, başkanlara, tâğutlara, sahte İlahlara, yapay tanrılara ve onların kullarına, herkese ve her yere, her döneme, her asra îmanlarını haykırmak, Îslâmlarını ilân etmek istediler. Kulluğa lâyık varlığın sadece Allah olduğunu, kulları adına kulluk programı belirleme hakkının sadece Allah’a ait olduğunu, Allah’a kulluğun dışındaki tüm varlıklara kulluğun sahte olduğunu, Allah kullarına Allah’tan başkalarının belirlediği yasaların tümünün geçersiz olduğunu, Allah sisteminin dışındaki tüm sistemlerin bâtıl olduğunu, Allah’tan başkalarına kulluğu kesinlikle reddettiklerini tüm topluma, tüm dünyaya ve tüm çağlara ilân etmek istediler. Bakın kendilerini ortaya koyarak tıpkı bizim şu anda kıyamını gerçekleştirmek üzere doğrulduğumuz kıyamımız olan namazlarımızın başında dediğimiz gibi dediler ki; Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Bizim hayat programımızı belirleyen, bizim yaşam biçimimizi belirleyen, bizim hareket tarzımızı belirleyen, bizim hukukumuzu, bizim ekonomimizi, bizim kılık kıyafetimizi, bizim eğitimimizi bizim her şeyimizi belirleyen Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Bizim hayatımızda söz sahibi olan, bizim tüm yaptıklarımızı yaptıran, yapmayıp terk ettiklerimizi de yaptırmayan, adına hareket ettiğimiz Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir. Biz Ona îman edip teslim olmuşuz. Biz irademizi Ona teslim etmiş, Onun seçimini seçim kabul etmiş, oyumuzu Ondan yana kullanmış, Ona güvenip dayanmışız. Evet, bizim Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir. Yâni tüm mevcudat ve mahlukatın hayatına program çizmeye tek yetkili olan Allah bizim de hayatımıza program çizmeye yetkili tek Rabdir. Bizim yememiz içmemizde, evlenmemiz boşanmamızda, giyimimiz kuşamımızda, eğitimimiz hukukumuzda, kazanmamız harcamamızda, sosyal siyasal hayatımızda, bireysel toplumsal görüntümüzde, gündüzümüz gecemizde hakim tek varlık Allah’tır, biz O dedi diye yapar, O dedi diye terk ederiz. Çünkü göklere ve yere, göktekilere ve yerdekilere tek egemen O’dur. Bu varlıklar O var ettiği için vardır. O tüm kâinata egemendir. Yeryüzünün küçücük bir ülkesinde, küçücük bir bölgesinde, küçücük bir şehinde hakları olmadığı halde insanlar üzerinde Rableşen Allah kullarının kendilerine kulluğunu isteyen, Allah yasaları dururken Allah kullarına yasa belirlemeye ve Allah’ın kullarını bu yasalara itaate zorlayarak onları kendilerine kul köle yapmaya çalışan sahte Rablere değil, biz onların da onlar gibi göklerde ve yerde ne varsa hepsinin de yaratıcısı ve Rabbi olan Allah’a îman ettik. Gökleri ve yeri yaratan, göklerde ve yerde olanların tümünü yaratan ve yarattıklarını yaşatıp doyuran, onlar üzerinde saltanat ve egemenliğini sürdüren Allah’ı Rab bildik. Ondan başka Rab, Ondan başka İlah da tanımıyoruz. Ondan başka kendilerine kulluk edilecek, yasaları uygulanıp hatırı kazanılacak, Ondan başka emirleri dinlenecek bir İlah da bilmiyoruz. Onun dışındaki tüm sahte Rableri, tüm sahte İlahları reddediyoruz. Göklerde ve yerde Ondan başka Rab, Ondan başka kanun koyucu, Ondan başka İlah var mı ki onlara da kulluk yapalım? Göklerde ve yerde Ondan başka mülke sahip birileri var mı ki onun yasalarını da dinleyelim? Göklerde ve yerde Ondan başka yaratıcı var mı ki ona da minnet duyalım? Biz kendileri de bizim gibi âciz olan, kendilerini bile yaratmaktan âciz olan, ölümlerinin bile önüne geçemeyen bu sahte ilahların tümünü reddedip göklerin ve yerin Rabbine îman ettik. Hayatımızı Onun adına ve Onun belirlediği yasalar istikâmetinde yaşayacağız. Kesinlikle O’nun berisinde kulu kölesi olunacak varlık yoktur. Biz O’nun berisinde kendisine kulluk yapılacak varlık tanımıyoruz. O’nun dışında, O’nun izni olmadan hiç kimseye boyun eğmez, kulu kölesi olmayız. Sözü dinlenecek, arzuları yerine getirilecek, çektiği yere gidilecek, yasaları uygulanacak başkasını tanımayız. Kimileri için bu tür âyetler ilaç gibi sanki. Alırlar âyeti, istediklerini yükleyip kendilerince geliştirdikleri bir mantıkla herkesi kâfir ve müşrik ilan ederler. Eh madem ki bizler sadece Allah’ı dinleyecek, başkalarını dinlemeyeceksek, o zaman ne kadın kocasını, ne evlât babasını, anasını, ne talebe hocasını, ne tebaa reisini dinlemeyecek çıkar mı buradan? Hayır çıkmaz bu, Allah dediyse dinleyeceğiz çıkar. Allah’ın demediği konuda, evet kim olursa olsun dinlemeyeceğiz, anamız, babamız da olsa. Ama Allah’ın dinleme dediği konuda. Çünkü ben anamı, babamı Allah onları dinle dedi diye dinliyorsam bu ayrı olacaktır elbette. Yâni sözü dinleneni razı etmek için değil, Allah’ı razı etmek için dinleyeceğiz. Çünkü dinle diyen Allah’tır, O dinle dediği için dinleyeceğiz. Evet, gençler biz Allah’tan başkasını dinlemiyor, Allah’tan başkasını çağırmıyor, Allah’tan başkasına dua etmiyoruz. Eğer bunun aksini yapar, O’ndan başkalarını da dinler, O’ndan başkalarına da dua eder, O’ndan başkalarının arzularını da yerine getirmeye kalkışırsak, o zaman biz şaşırmış, sapmış, kaybetmiş oluruz dediler. Evet, “lâ ilâhe illallah” diyenler, Allah’tan başka İlâh yoktur diyenler bunu böylece yaşamak zorundadırlar. Öyleyse şu anda bu sözü söylediğini iddia eden bizler, hepimiz kendimizi bir ölçelim. Bu sözü söylemiş kimseler olarak acaba şu anda hayatımıza karışmaya yetkili Allah’tan başka varlık var mı, yok mu? Varsa, onlar Allah’ın izin verdikler mi, yoksa kendimiz mi öyle yaptık? Hattâ kendimiz de istemedik de birileri uzaktan kement atıp boynumuza ip mi geçirmişler? Herkes bir baksın hayatına. Evet, diyorlar ki gençler, boşuna üzerimize gelmeyin. Bize bu-nun dışında bir şey söyletemezsiniz. Eğer biz böylece tanıdığımız ve böylece inandığımız Allah’tan başka ilahlar, Allah’tan başka tanrılar ve tanrıçalar kabul edip onları da hayatımızda söz sahibi bilerek onlara da kulluk ve itaat edecek olursak o zaman Allah korusun biz sapıtmış ve şirke düşmüş oluruz. Hem Allah’ı hem de onları dinlemeye kalkarsak, hem Allah’ı hem de onları razı etmeye çalışırsak o zaman biz sapıtmış ve dinimizi kaybetmiş oluruz. Bu şirktir. Hayatı parçalamak, hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı ama bazı bölümlerinde de öteki Rableri dinlemeye başlar, hayatımızın bazı bölümlerine Allah’ı karıştırır öteki bölümlerinde de Allah’tan başkalarının kanunlarını uygulamaya kalkışırsak o zaman şirke düşmüş oluruz. Yapamayız biz bunu. Yaptıramazsınız bize bunu. Bize Rabbimizden hidâyet geldikten sonra, biz Rabbimizin kitabıyla, biz Rabbimizin elçisinin mesajıyla tanıştıktan sonra, biz yolumuzu bulduktan sonra artık ebedîyen dedirtemezsiniz bunu. Öldürseniz de, kesseniz de, zindanlara tıksanız da, vücutlarımızı lime, lime parçalasanız da dedirtemezsiniz bize bunu. Bizi artık kesinlikle şirke düşüremezsiniz. Bu hidâyetimizden sonra artık kesinlikle bizi küfre düşüremezsiniz. Biz Âlemlerin Rabbine inandık ve sadece Onu Rab ve İlah bildik. Boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu da Ona teslim ettik, O ne tarafa çekerse o tarafa gitmeye karar verdik. Biz hayatımızı o hayatın sahibine adadık. Bu yola baş koyduk. Hayatımızı Allah için yaşamaya ve Allah için fedâ etmeye karar verdik diyerek ikrar ettiler imanlarını, ilân ettiler îmanlarını ve böylece kendilerini ortaya koydular. Biz buyuz diye kendilerini, kendi îmanlarını, kendi yollarını ortaya koyduktan sonra da toplumlarını ve toplumlarının şirkini küfrünü yargılama başladılar: Şu bizim kavmimiz bunlar Allah’tan başka, Allah berisinde, Allah dununda ilahlar edindiler. Hayatlarına karışacak, hayatlarında söz sahibi olacak Allah’tan başka ilahlar buldular. Allah’tan başka ilahlar bulup onları söz sahibi kabul ettiler. Allah’tan başka ilahlar bulup hâkimiyeti onlara verdiler. Allah’ı hayatlarından kovdular. Tamam ya Rabbi! Sen kitap gönderensin, sen peygamber göndererek arzularını emir ve yasaklarını bize bildirensin, anladık da ama bizim hayatımız değişti. Devir değişti. Öncedenmiş bunlar. Şimdi artık bizim hayatımıza karışacak başka tanrılarımız da var. Hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, şifa tanrılarımız, siyasal tanrılarımız var diyorlar. Tamam hayatımızın ibadet bölümünde seni dinleyelim ama hayatımızın öteki bölümlerinde söz sahibi başka ilahlarımız var diyorlar. Bakın Rabbimizin bize örnek olarak sunduğu yiğit gençler diyorlar ki; şu bizim kavmimiz, şu bizim toplumumuz var ya, tutmuşlar Allah’tan başka ilahlar edinmişler. Allah’tan başka yetkililer bulmuşlar, onların dediklerini yerine getirmeye, onların arzularını gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Bir şeyler yapıyorlar, bir şeyleri yapmak zorunda olduklarını iddia ediyorlar, lâkin bu yaptıklarını kimin dediğini de bil-miyorlar. Efendim, işte düğünde şunlar şunlar yapılmalı, nişanda böyle olmalı, gelin şöyle giyinmeli, damat böyle yapmalıdır, okulda şöyle şöyle giyinilmeli, başlık parası şöyle ödenmeli, filan günde şunlar şunlar yapılmalı. Peki kim dedi bunları? Kim koydu bu kuralları? Kimse yok ortada. Yâni kimin dediği de belli değil. Ondan dolayı da kimse sorgu-lanmıyor bu toplumda. Zaten kimin dediği ortada olmadığı için böyledir. Halbuki Allah’ın kitabı olsa, bakarız öyle mi, değil mi diye. Evet hayatta Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşu gerçeğinin dışına çıkıldı mı, Allah korusun her şey kimvurduya gidecektir. Yâni ayağa basan da yok, ayağa basılan da yok, ama kavga edenler var piyasada. Hani öyle bir fıkra var, anlatayım. Bir adam yolda giderken istemeden, kasıtsız olarak birinin ayağına basıvermiş. Ayağına basılan cıngar çıkarıp bağırıp çağırmaya başlamış. Berikisi son derece üzgün, mahcup özürler diler. Kusura bakma arkadaş, bilerek olmadı, istemeyerek oldu, filan dedikçe, ötekisi; olmaz arkadaş, dikkat edecektin, basmayacaktın, bu yaptığın insanlık değil diye üzerine varınca, laf kalabalıklaşınca insanlar da kalabalıklaşır. Oradakilerden birisi araya girmiş ve demiş ki; yahu nedir sizin derdiniz? Adam anlatmaya başlar, yâni gerçekten bilmeden istemeyerek, bu arkadaşın ayağına basmışım, özür diledim ama anlamadı adam. Derken bu üçüncü şahıs dön-müş ayağına basılan adama; arkadaş, olur böyle şeyler, adam hata etmiş, etme, eyleme, insandır, sen de yapabilirsin. Derken o ayağına basılan bu üçüncü şahsa dönmüş ve başlamış ona çatmaya; Olur mu kardeşim, ne demek? Bu adam insan değil mi? Gözü kör mü? Kulağı sağır mı? Aklı yok mu? Filan diye çıkışmaya başlayınca, derken o birinci, ayağa basan şahıs, bakmış ki zaten kendisine laf düşmüyor, yoluna devam etmiş. İkinci ve üçüncü şahıs kavgayı sürdürürken, bir dördüncü adam devreye girmiş; ne oluyor yahu? Nedir bu kavganız? Yahu demiş üçüncü, bu adamın ayağına birisi basmış, bir insanlık görevi olarak bu işin olabileceğini anlatmaya çalıştım, adam anlamadı. Dördüncü adam diyor ki, yahu be kardeşim, sana ne? Niye burnunu sokuyorsun el âlemin işine? Seni ne ilgilendirir bu iş? Filan deyince, bu defa beriki, olur mu yahu? İnsanlık öldü mü? İki kişi arasına girmeyelim mi? Filan diye onunla tartışmaya başlayınca, o ikinci, ayağına basılan da bakmış ki kendisine laf düşmüyor, o da yoluna devam etmiş. Ayağa basan da yok, basılan da yok. Berikilerin tartışması mahkemeye intikal etmiş. Hakim dosyaları incelemiş ve demiş ki; oğlum, alın sanıkları içeriye. Almışlar. Hakim; ayağa basan! Kalk bakalım ayağa! Ses yok. Ayağa basılan! Sen kalk! O da yok. Peki siz nesiniz? Demiş hakim. Efendim, biz filan demeye başlayınca; çıkın ulan! demiş. Sizden başka işim yok mu benim? Yâni kim dedi? Kim yaptı? Belli değil. Ya Rabbi! Bizim bu kavmimiz seni bırakıp başka ilahlar edindiler. Hayatlarını sana sorup öylece yaşamaları gerekirken seni unuttular. Çünkü Sûrenin başında Rabbimiz kendisinin Kayyûm olduğunu anlatmıştı. Kayyûm olan varlığı konusunda başka hiç kimseye muhtaç olmayan Allah kendi katından ıveci olmayan, eğri büğrülüğü olmayan ve başka hiçbir kitabın yardımına muhtaç olmadan insanlığın hayatını düzenleyebilecek ve insanların tümünü dünya ve âhiret saadetine ulaştıracak bir kitap göndermişti Rabbimiz. Halbuki kitap gönderen Oydu, halbuki peygamber gönderen Oydu, halbuki onları yaratan Oydu, öldüren de Oydu. Halbuki istifade ettikleri tüm nîmetleri kendilerine veren Oydu. Halbuki öteki İlahlar kendilerine hiçbir şey vermemişlerdi. Hiçbir şeyi yaratmamıştı onlar. Kendilerini bile yaratmamışlardı onlar. Gökten yağmuru yağdıran Oydu, rüzgarı estiren Oydu, rızık gönderen, doyuran besleyen Oydu. Mülkün sahibi Oydu mâlik Oydu. Halbuki ötekiler kendilerine bile mâlik değillerdi. Bu insanlar Allah berisinde ilahlar bulmaya çalıştıklarında, onlar da dinlenmeli, onlar da hayatımızda söz sahibi olmalı, onlara da egemenlik hakları vermeliyiz dedikleri varlıkların bu yetkileri konusunda apaçık bir belge, bir delil bulmalı değiller miydi? Var mı böyle bir delilleri? Onların da Allah’ın ortakları olduğuna dair bir belgeleri var mı? Kitaptan bir hüccetleri var mı? Hal böyleyken bütün bunlar güneş gibi ayan beyanken ya Rabbi şu bizim kavmimiz seni bırakıp da senin dununda kendilerine İlahlar ve Rabler buldular. Ama onların ilah edindikleri varlıklar ya kendileri ya da kendileri gibi âciz varlıklardır. Allah’tan kurtulalım da başka kim olursa olsun onlara kulluk edelim dediler. Çünkü biliyorlardı ki Allah’ı atlatmaları mümkün değildir, ama kendileri gibi âcizleri diskalifiye etme imkânları her zaman olabilecekti. Allah’ı şartlandırmaları, Allah’a yol gösterip akıl vermeleri mümkün olmayacaktı ama kendileri gibi olanları şartlandırmaları, yönlendirmeleri her zaman mümkün olabilecekti. Zaten tanrılarını kendileri seçecekti. Bu da yeryüzünde işleyen Allah’ın bir yasasıdır. İnsanlara bu yasayı da Allah koymuştur. Rabbimiz yeryüzünde koyduğu bu yasa gereği insana demiş ki: Haydi seni yeryüzünde halîfe yaptım. Seni halîfelik özellikleriyle donattım, seni yeryüzündeki tüm varlıkların efendisi olacak biçimde yarattım. Bana kulluk yapmaya da bana isyan etmeye de imkân tanıyarak sana irade verdim. Yeryüzünde ilahlık taslayarak bana kafa tutmaya cüret etsen de sonucuna kendin katlanman kayd-u şartıyla sana bu iradeyi verdim demişti Allah. İşte insanlar yeryüzünde Allah’ın koyduğu bu yasa gereği ona kulluk yapmaya da ondan başkalarına kulluk yapmaya da izinlidirler. İşte bu gençler kavimlerini sorguladılar. Toplumlarının şirklerini hayat anlayışlarını reddettiler. Toplumlarının değer yargılarını reddettiler. Biz sizden ayrıyız, bizim sizinle bir ilgimiz alâkamız yoktur dediler. Sizler Allah’a şirk koştunuz. Sizler Allah berisinde kendinize ilahlar buldunuz. Madem böyle iddia ediyorsunuz, buna apaçık bir delil getirmeli değil miydiniz? Allah’tan başka ilah edinenlerin bu konuda Allah’tan gelmiş bir delilleri olmalı değil miydi? Allah’tan gelme hiçbir delilleri yok. Öyleyse: Böyle Allah’a karşı yalan iftira edenlerden daha zalim kim var-dır? Allah’ın dediğini demedi, demediği dedi diye iftira eden kimseden daha zalim kim vardır? Allah hayatı yönetmeye yetmedi, başkalarına da ihtiyaç var diyerek Allah’a ortaklar bulmaya çalışan, Allah’a yetki sınırlaması getiren kimseden daha zalim kim vardır? Yalan isnâdıyla Allah’a iftira edenden daha zalim kim vardır? Allah’ın kitabında dedikleri bellidir. Altı bin küsûr âyet. İşte bu âyetlerde anlatılanlar mutlak gerçektir. Bu mutlak gerçeklerin, bu âyetlerin peygamber planında uygulaması olarak da diyelim ki atmış civarında hadis var. Şimdi bu âyetlerde ve hadislerde olmadığı halde yaptıklarımıza ne diyeceğiz? Biz bunları Allah’a iftira olarak yapmıyor muyuz? Sabahta ve akşamda yaptıklarımız, eğer bu âyet ve hadislerde yoksa iftira değil mi Allah’a? Allah’ın dediğini demedi, demediğini dedi anlamına gelmez mi bu yaptıklarımız? Sanki o konuda Allah bir şey dememiş gibi bu kitaba ilgisiz yaşamak iftira değil de nedir Allah’a? İşte böyle yapan kimseden daha zalim yoktur, diyor Allah. Öyleyse aklımızı başımıza alalım da yaptıklarımızı kitaptan delillendirecek biçimde kitabımızla ilgi kurmaya, vahiyle beraber olmaya çalışalım inşallah. 13,15. “Ey Muhammed! Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış bir kaç gençti. Onların hidâyetlerini artırmış ve kalplerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa andolsun ki, bâtıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka İlâhlar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir?” Evet peygamberim! Onların kıssalarını sana hak olarak anlatıyoruz. Hak olarak anlatırız. İşte yıllar önce gerçekleşmiş ve dilden dile dolaşan bir haberin iç yüzü. Kıssanın sahibi, kıssanın yönlendiricisi, olayın programlayıcısı ve yaratıcısı Allah. Yarattığı programladığı kıssayı yorumlayan ve haber veren de Rabbimiz. Olayı haber veriş sebebini de en iyi bilen şüphesiz yine Allah. Bu olay ve yorumla bize sunduğu mesaj istikâmetinde bizden de bir kulluk isteyen yine Allah. Biz onların haberlerini hak açığa çıksın diye size haber veriyoruz, dinleyin öyleyse. Hak ile. Hak ortaya çıksın, hakikat anlaşılsın di-ye. Hak nedir? Hak; Allah’ın hayata karışıcı tek Rab ve İlâh oluşu gerçeği ile, benim kul olmam gerçeğidir. Allah insan hayatına karışan tek Rab, ben de onun kulu olmak zorundayım. İşte bu âlemde en büyük ve tek hak budur. Bundan başka hak mı var ki? İşte tüm bu haberler, işte bu kitap, bu peygamber bu hakkın açığa çıkması için gel-miştir. Şu andaki haber merkezlerinin haberleri peşinde koşan bizler Rabbimizin bu haberiyle ne kadar ilgilendiğimizi düşünmek zorundayız. Bizim dirilişlerimize sebep olsunlar diye Rabbimizin yıllar sonra dirilttiği Ashab-ı Kehf’in haberiyle ilgilenmeyen bizler yoksa onların yerinde uyuyan insanlar konumunda mıyız? Onların uykusu uyandırma adına bir uykuydu. Tüm uyuyanları uyandırmak içindi onların uykuları. Tıpkı bir süre sonra uyanışıyla tüm tabiatı uyandıracak olan baharın uykusu gibi bir uykuydu bu. Bir neşv-ü nema uykusuydu bu. Bu uyku mesajın hüsnü kabul göreceği bir zamanın beklenmesiydi. Beklenecekti bir süre çaresiz. Kimi zaman zindanlarda bir bekleme, kimi zaman Hıra mağarasında bir bekleme, kimi zaman şehid olarak toprağın sinesinde bir beklemeydi bu. Geleceğe atılmış bir tohumun filizlenmesinin beklenmesiydi sanki bu. Yusuf’un zindanı da böyleydi. Zindan kendi ölümünü hırsla isteyen zulüm düzenlerinin kendi elleriyle oyduğu mağaradan farksızdır. Resûlü Ekremin hayatında da böyle bir mağara görüyoruz. Bu mağaralar aydınlığa çıkışın kapılarıdır. Onlar gençtiler, dinç ve dinamiktiler. İman ettiler de Allah da imanlarını artırıverdi. Yaşları genç değil, imanlarıyla genç ve dinçtiler. Rablerine iman ettiler, Allah’ı Rab ve İlâh olarak kabul ettiler, bu kabulün, bu güvencesine evet dediler, Allah da bu kabullerinin gereği onlara hidâyetini, yol gösterisi lütfediverdi. Allah onlara hidâyet buyurdu ve hidâyetlerini daha da artırıverdi. Allah’ın hayata karışı tek Rab ve İlâh olduğuna inanmışlardı. İşte bu imanları kendilerine çok çok hidâyet kazandırıyordu. Bürûc sûresinde de aynı konu anlatılıyordu. Orada anlatılan, diri diri hendeklere gömülen mü’minlerin inanç modelleriyle buradaki gençlerinki aynıdır. Onlar Azîz olan, Hakîm olan ve göklere ve yere egemen olan bir Allah’a inanmışlardı da kâfirin gözünde suçlu görülmüş ve öldürülmüşlerdi. İşte bu gençler de onlar gibi inanmışlar ve suçlu görülmüşler. Evet onlar daha gençtiler, tomurcuktular, henüz hayatlarının baharını yaşıyorlardı. Diriydiler, canlıydılar. Eğer Rablerine îmanları olmasaydı, eğer onları yerlerinde durdurmayan Rablerine teslimiyetleri olmasaydı, eğer peygamberlerinin getirdiği hidâyet hediyesiyle gönülleri çarpmasaydı, eğer öteki arkadaşları ve akranları gibi vahiy bilgisinden, kulluk bilincinden habersiz olsalardı o zaman belki de öteki gençler gibi, öteki akran ve arkadaşları gibi analarının kucağında, evlerinde, köşklerinde kendi dünyalarını yaşayıp gidecek, bir nebat gibi, bir böcek gibi sonunda yok olup gideceklerdi. Belki rahatları bozulmayacaktı. Belki böyle bir hicret, böyle bir ayrılık, böyle bir kıyam ve böyle bir mağara ve onun getirdiği korku ve sıkıntı olmayacaktı. Belki huzurları kaçmayacaktı, rahatları yerinde olacaktı ama beri tarafta hayatları da ölümsüzleşmeyecekti. Toplumun öteki gençleri gibi yaşayıp ve ölüp gidecekler ama hayatları ölümsüzleşmeyecekti. Yâni kıyâmete kadar mü'minlerin gözünde kahramanlaşmayacaklar, destanlaşmayacaklardı. Bu îman ve teslimiyetleri olmasaydı tıpkı öteki akranları gibi unutulup gideceklerdi. Kendilerinden sonra ve şuanda kimse onları hatırlarına bile getirmeyecek, kendilerini saygı ve dua ile anmayacaktı. Bakın hayatlarını Allah için yaşayan, Allah için hayatlarından vazgeçen insanların hayatları nasıl değerleniyor? Allah böyle kimselerin hayatlarını nasıl bereketlendiriyor? Yazıklar olsun bir böcek gibi yiyip, içip, yaşayıp, ölüp de unutulup gidenlere. Ne mutlu hayatlarını o hayatın vericisi uğrunda fedâ ederek, Allah adına bu tür kıyamları gerçekleştirerek, hayatlarını Allah’a satarak ebedî ölümsüzlüğü elde edenlere. Ne mutlu fâni hayatı verip de bâkiyi satın alanlara. Ne mutlu gençliği tohum gibi ekip de kıyâmete kadar diri kalanlara. Rabbimiz diyor ki onlar henüz gençtiler. Henüz hayatlarının baharını yaşıyordular. Onlar Rablerine Rablerinin istediği şekilde îman ettiler. İmanlarını gündeme getirdiler. İnandıkları Allah’ın emirlerine teslim oldular. Çünkü îman beraberinde teslimiyeti de gerektiriyordu. İnandılar ve inandıkları Allah’a teslim oldular. İnandıkları Allah’ın seçimini seçim kabul ettiler. Seçimlerini Rablerinden yana kullandılar. İnandıkları Allah’ın kendileri adına seçtiği hayatı tercih ettiler. Rablerine güvenip dayandılar. Onlar böyle Rablerinin istediği biçimde iradelerini, hayatlarını, kalplerini Allah’a teslim edince Rableri de onların hidâyetlerini artırıverdi. Allah da onların hidâyetlerini ziyâdeleştiriverdi. Girdikleri yolda Allah da onların teslimiyet ve güvenlerini artırıverdi. İmanlarını gürleştirip yollarını açıverdi Allah. İmkan verdi onlara bu konuda. Kişi îman ettiği Rabbinin gösterdiği hidâyet üzere yürümeye karar verirse Allah da onun bu konudaki îmanını artıracaktır. Bu doğru orantılıdır. İman edenin hidâyeti artacak, hidâyette olanın da îmanı artırılacaktır. İlk önce bu gençler îman etmişler, ama teslimiyeti de gündeme getiren bir îmanla îman etmişler Allah da onların teslimiyetlerini ve hidâyetlerini artırıvermiş. Sonra Allah için kıyama kalkıştıkları zaman da biz onların kalplerini sağlamlaştırıverdik diyor Rabbimiz. Kıyam ettiler. Kıyam ne-dir? Yâni namaz mı kıldılar? Öyle değil, bizim namazla ulaşacağımız şeyin eylemini yaptılar. Ya da bizim namazımız bize bunların eylemini kazandırmalıydı. İşte şu bizim kılmaya çalıştığımız namaz bunun eğitim programıdır. Onlar Allah’ın dininin ikâmesi adına Allah’ın dininin hâkimiyeti adına kıyama kalkınca Allah da onların kendisine bağlılıklarını, Allah’a güvenlerini, itimatlarını ve teslimiyetlerini raptedip kavileştirdik kuvvetlendirdik diyor. Allah’a olan güvenlerini tevekküllerini artırdık ki onlar kıyama kalkabildiler diyor Rabbimiz. Onlara imanda sebat, amelde sebat verdik. Evet onlar Allah’ın kendilerine verdiği bu güvenle kıyama kalktılar. Kıyam: Ayağa kalkmak doğrulmak demektir. Kıyam müminin diniyle doğrulması dinini îmanını ayağa kaldırması demektir. Evet gençler sayısal azlıklarına bakmadan, güçsüzlüklerine, çaresizliklerine bakmadan gerçek güç kaynağından aldıkları güçle ayağa kalktılar. Dinlerini îmanlarını ayağa kaldırmak istediler. İmanlarını tüm dünyaya ilân etmek istediler. İmanlarını açığa vurmak istediler. Kabuklarını yırtıp dışa taşmak istediler. Dinlerini imanlarını dışa taşırmak istediler. Çünkü kalbe hapsedilen ve sosyal hayatta yaşanmayan bir din Allah’ın istediği bir din değildi. Mabetlere hapsedilen ve toplum hayatında varlığı hissedilmeyen bir îman, îman değildi. Bu gençler îmanlarıyla hayatı doğrultmak için doğrulmak istediler. İnançlarıyla çevrelerini, babalarını, analarını akrabalarını ve tüm toplumlarını doğrultmak için doğrulmak istediler. Onlar doğrulup ayağa kalkmalıydılar ki toplum doğrulsun. İşte bu niyetle doğruldular gençler. Dinlerini babalarına, analarına, akrabalarına, amirlere, müdürlere, başkanlara, tâğutlara, sahte İlahlara, yapay tanrılara ve onların kullarına, herkese ve her yere, her döneme, her asra îmanlarını haykırmak, Îslâmlarını ilân etmek istediler. Kulluğa lâyık varlığın sadece Allah olduğunu, kulları adına kulluk programı belirleme hakkının sadece Allah’a ait olduğunu, Allah’a kulluğun dışındaki tüm varlıklara kulluğun sahte olduğunu, Allah kullarına Allah’tan başkalarının belirlediği yasaların tümünün geçersiz olduğunu, Allah sisteminin dışındaki tüm sistemlerin bâtıl olduğunu, Allah’tan başkalarına kulluğu kesinlikle reddettiklerini tüm topluma, tüm dünyaya ve tüm çağlara ilân etmek istediler. Bakın kendilerini ortaya koyarak tıpkı bizim şu anda kıyamını gerçekleştirmek üzere doğrulduğumuz kıyamımız olan namazlarımızın başında dediğimiz gibi dediler ki; Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Bizim hayat programımızı belirleyen, bizim yaşam biçimimizi belirleyen, bizim hareket tarzımızı belirleyen, bizim hukukumuzu, bizim ekonomimizi, bizim kılık kıyafetimizi, bizim eğitimimizi bizim her şeyimizi belirleyen Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Bizim hayatımızda söz sahibi olan, bizim tüm yaptıklarımızı yaptıran, yapmayıp terk ettiklerimizi de yaptırmayan, adına hareket ettiğimiz Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir. Biz Ona îman edip teslim olmuşuz. Biz irademizi Ona teslim etmiş, Onun seçimini seçim kabul etmiş, oyumuzu Ondan yana kullanmış, Ona güvenip dayanmışız. Evet, bizim Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir. Yâni tüm mevcudat ve mahlukatın hayatına program çizmeye tek yetkili olan Allah bizim de hayatımıza program çizmeye yetkili tek Rabdir. Bizim yememiz içmemizde, evlenmemiz boşanmamızda, giyimimiz kuşamımızda, eğitimimiz hukukumuzda, kazanmamız harcamamızda, sosyal siyasal hayatımızda, bireysel toplumsal görüntümüzde, gündüzümüz gecemizde hakim tek varlık Allah’tır, biz O dedi diye yapar, O dedi diye terk ederiz. Çünkü göklere ve yere, göktekilere ve yerdekilere tek egemen O’dur. Bu varlıklar O var ettiği için vardır. O tüm kâinata egemendir. Yeryüzünün küçücük bir ülkesinde, küçücük bir bölgesinde, küçücük bir şehinde hakları olmadığı halde insanlar üzerinde Rableşen Allah kullarının kendilerine kulluğunu isteyen, Allah yasaları dururken Allah kullarına yasa belirlemeye ve Allah’ın kullarını bu yasalara itaate zorlayarak onları kendilerine kul köle yapmaya çalışan sahte Rablere değil, biz onların da onlar gibi göklerde ve yerde ne varsa hepsinin de yaratıcısı ve Rabbi olan Allah’a îman ettik. Gökleri ve yeri yaratan, göklerde ve yerde olanların tümünü yaratan ve yarattıklarını yaşatıp doyuran, onlar üzerinde saltanat ve egemenliğini sürdüren Allah’ı Rab bildik. Ondan başka Rab, Ondan başka İlah da tanımıyoruz. Ondan başka kendilerine kulluk edilecek, yasaları uygulanıp hatırı kazanılacak, Ondan başka emirleri dinlenecek bir İlah da bilmiyoruz. Onun dışındaki tüm sahte Rableri, tüm sahte İlahları reddediyoruz. Göklerde ve yerde Ondan başka Rab, Ondan başka kanun koyucu, Ondan başka İlah var mı ki onlara da kulluk yapalım? Göklerde ve yerde Ondan başka mülke sahip birileri var mı ki onun yasalarını da dinleyelim? Göklerde ve yerde Ondan başka yaratıcı var mı ki ona da minnet duyalım? Biz kendileri de bizim gibi âciz olan, kendilerini bile yaratmaktan âciz olan, ölümlerinin bile önüne geçemeyen bu sahte ilahların tümünü reddedip göklerin ve yerin Rabbine îman ettik. Hayatımızı Onun adına ve Onun belirlediği yasalar istikâmetinde yaşayacağız. Kesinlikle O’nun berisinde kulu kölesi olunacak varlık yoktur. Biz O’nun berisinde kendisine kulluk yapılacak varlık tanımıyoruz. O’nun dışında, O’nun izni olmadan hiç kimseye boyun eğmez, kulu kölesi olmayız. Sözü dinlenecek, arzuları yerine getirilecek, çektiği yere gidilecek, yasaları uygulanacak başkasını tanımayız. Kimileri için bu tür âyetler ilaç gibi sanki. Alırlar âyeti, istediklerini yükleyip kendilerince geliştirdikleri bir mantıkla herkesi kâfir ve müşrik ilan ederler. Eh madem ki bizler sadece Allah’ı dinleyecek, başkalarını dinlemeyeceksek, o zaman ne kadın kocasını, ne evlât babasını, anasını, ne talebe hocasını, ne tebaa reisini dinlemeyecek çıkar mı buradan? Hayır çıkmaz bu, Allah dediyse dinleyeceğiz çıkar. Allah’ın demediği konuda, evet kim olursa olsun dinlemeyeceğiz, anamız, babamız da olsa. Ama Allah’ın dinleme dediği konuda. Çünkü ben anamı, babamı Allah onları dinle dedi diye dinliyorsam bu ayrı olacaktır elbette. Yâni sözü dinleneni razı etmek için değil, Allah’ı razı etmek için dinleyeceğiz. Çünkü dinle diyen Allah’tır, O dinle dediği için dinleyeceğiz. Evet, gençler biz Allah’tan başkasını dinlemiyor, Allah’tan başkasını çağırmıyor, Allah’tan başkasına dua etmiyoruz. Eğer bunun aksini yapar, O’ndan başkalarını da dinler, O’ndan başkalarına da dua eder, O’ndan başkalarının arzularını da yerine getirmeye kalkışırsak, o zaman biz şaşırmış, sapmış, kaybetmiş oluruz dediler. Evet, “lâ ilâhe illallah” diyenler, Allah’tan başka İlâh yoktur diyenler bunu böylece yaşamak zorundadırlar. Öyleyse şu anda bu sözü söylediğini iddia eden bizler, hepimiz kendimizi bir ölçelim. Bu sözü söylemiş kimseler olarak acaba şu anda hayatımıza karışmaya yetkili Allah’tan başka varlık var mı, yok mu? Varsa, onlar Allah’ın izin verdikler mi, yoksa kendimiz mi öyle yaptık? Hattâ kendimiz de istemedik de birileri uzaktan kement atıp boynumuza ip mi geçirmişler? Herkes bir baksın hayatına. Evet, diyorlar ki gençler, boşuna üzerimize gelmeyin. Bize bu-nun dışında bir şey söyletemezsiniz. Eğer biz böylece tanıdığımız ve böylece inandığımız Allah’tan başka ilahlar, Allah’tan başka tanrılar ve tanrıçalar kabul edip onları da hayatımızda söz sahibi bilerek onlara da kulluk ve itaat edecek olursak o zaman Allah korusun biz sapıtmış ve şirke düşmüş oluruz. Hem Allah’ı hem de onları dinlemeye kalkarsak, hem Allah’ı hem de onları razı etmeye çalışırsak o zaman biz sapıtmış ve dinimizi kaybetmiş oluruz. Bu şirktir. Hayatı parçalamak, hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı ama bazı bölümlerinde de öteki Rableri dinlemeye başlar, hayatımızın bazı bölümlerine Allah’ı karıştırır öteki bölümlerinde de Allah’tan başkalarının kanunlarını uygulamaya kalkışırsak o zaman şirke düşmüş oluruz. Yapamayız biz bunu. Yaptıramazsınız bize bunu. Bize Rabbimizden hidâyet geldikten sonra, biz Rabbimizin kitabıyla, biz Rabbimizin elçisinin mesajıyla tanıştıktan sonra, biz yolumuzu bulduktan sonra artık ebedîyen dedirtemezsiniz bunu. Öldürseniz de, kesseniz de, zindanlara tıksanız da, vücutlarımızı lime, lime parçalasanız da dedirtemezsiniz bize bunu. Bizi artık kesinlikle şirke düşüremezsiniz. Bu hidâyetimizden sonra artık kesinlikle bizi küfre düşüremezsiniz. Biz Âlemlerin Rabbine inandık ve sadece Onu Rab ve İlah bildik. Boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu da Ona teslim ettik, O ne tarafa çekerse o tarafa gitmeye karar verdik. Biz hayatımızı o hayatın sahibine adadık. Bu yola baş koyduk. Hayatımızı Allah için yaşamaya ve Allah için fedâ etmeye karar verdik diyerek ikrar ettiler imanlarını, ilân ettiler îmanlarını ve böylece kendilerini ortaya koydular. Biz buyuz diye kendilerini, kendi îmanlarını, kendi yollarını ortaya koyduktan sonra da toplumlarını ve toplumlarının şirkini küfrünü yargılama başladılar: Şu bizim kavmimiz bunlar Allah’tan başka, Allah berisinde, Allah dununda ilahlar edindiler. Hayatlarına karışacak, hayatlarında söz sahibi olacak Allah’tan başka ilahlar buldular. Allah’tan başka ilahlar bulup onları söz sahibi kabul ettiler. Allah’tan başka ilahlar bulup hâkimiyeti onlara verdiler. Allah’ı hayatlarından kovdular. Tamam ya Rabbi! Sen kitap gönderensin, sen peygamber göndererek arzularını emir ve yasaklarını bize bildirensin, anladık da ama bizim hayatımız değişti. Devir değişti. Öncedenmiş bunlar. Şimdi artık bizim hayatımıza karışacak başka tanrılarımız da var. Hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, şifa tanrılarımız, siyasal tanrılarımız var diyorlar. Tamam hayatımızın ibadet bölümünde seni dinleyelim ama hayatımızın öteki bölümlerinde söz sahibi başka ilahlarımız var diyorlar. Bakın Rabbimizin bize örnek olarak sunduğu yiğit gençler diyorlar ki; şu bizim kavmimiz, şu bizim toplumumuz var ya, tutmuşlar Allah’tan başka ilahlar edinmişler. Allah’tan başka yetkililer bulmuşlar, onların dediklerini yerine getirmeye, onların arzularını gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Bir şeyler yapıyorlar, bir şeyleri yapmak zorunda olduklarını iddia ediyorlar, lâkin bu yaptıklarını kimin dediğini de bil-miyorlar. Efendim, işte düğünde şunlar şunlar yapılmalı, nişanda böyle olmalı, gelin şöyle giyinmeli, damat böyle yapmalıdır, okulda şöyle şöyle giyinilmeli, başlık parası şöyle ödenmeli, filan günde şunlar şunlar yapılmal��. Peki kim dedi bunları? Kim koydu bu kuralları? Kimse yok ortada. Yâni kimin dediği de belli değil. Ondan dolayı da kimse sorgu-lanmıyor bu toplumda. Zaten kimin dediği ortada olmadığı için böyledir. Halbuki Allah’ın kitabı olsa, bakarız öyle mi, değil mi diye. Evet hayatta Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşu gerçeğinin dışına çıkıldı mı, Allah korusun her şey kimvurduya gidecektir. Yâni ayağa basan da yok, ayağa basılan da yok, ama kavga edenler var piyasada. Hani öyle bir fıkra var, anlatayım. Bir adam yolda giderken istemeden, kasıtsız olarak birinin ayağına basıvermiş. Ayağına basılan cıngar çıkarıp bağırıp çağırmaya başlamış. Berikisi son derece üzgün, mahcup özürler diler. Kusura bakma arkadaş, bilerek olmadı, istemeyerek oldu, filan dedikçe, ötekisi; olmaz arkadaş, dikkat edecektin, basmayacaktın, bu yaptığın insanlık değil diye üzerine varınca, laf kalabalıklaşınca insanlar da kalabalıklaşır. Oradakilerden birisi araya girmiş ve demiş ki; yahu nedir sizin derdiniz? Adam anlatmaya başlar, yâni gerçekten bilmeden istemeyerek, bu arkadaşın ayağına basmışım, özür diledim ama anlamadı adam. Derken bu üçüncü şahıs dön-müş ayağına basılan adama; arkadaş, olur böyle şeyler, adam hata etmiş, etme, eyleme, insandır, sen de yapabilirsin. Derken o ayağına basılan bu üçüncü şahsa dönmüş ve başlamış ona çatmaya; Olur mu kardeşim, ne demek? Bu adam insan değil mi? Gözü kör mü? Kulağı sağır mı? Aklı yok mu? Filan diye çıkışmaya başlayınca, derken o birinci, ayağa basan şahıs, bakmış ki zaten kendisine laf düşmüyor, yoluna devam etmiş. İkinci ve üçüncü şahıs kavgayı sürdürürken, bir dördüncü adam devreye girmiş; ne oluyor yahu? Nedir bu kavganız? Yahu demiş üçüncü, bu adamın ayağına birisi basmış, bir insanlık görevi olarak bu işin olabileceğini anlatmaya çalıştım, adam anlamadı. Dördüncü adam diyor ki, yahu be kardeşim, sana ne? Niye burnunu sokuyorsun el âlemin işine? Seni ne ilgilendirir bu iş? Filan deyince, bu defa beriki, olur mu yahu? İnsanlık öldü mü? İki kişi arasına girmeyelim mi? Filan diye onunla tartışmaya başlayınca, o ikinci, ayağına basılan da bakmış ki kendisine laf düşmüyor, o da yoluna devam etmiş. Ayağa basan da yok, basılan da yok. Berikilerin tartışması mahkemeye intikal etmiş. Hakim dosyaları incelemiş ve demiş ki; oğlum, alın sanıkları içeriye. Almışlar. Hakim; ayağa basan! Kalk bakalım ayağa! Ses yok. Ayağa basılan! Sen kalk! O da yok. Peki siz nesiniz? Demiş hakim. Efendim, biz filan demeye başlayınca; çıkın ulan! demiş. Sizden başka işim yok mu benim? Yâni kim dedi? Kim yaptı? Belli değil. Ya Rabbi! Bizim bu kavmimiz seni bırakıp başka ilahlar edindiler. Hayatlarını sana sorup öylece yaşamaları gerekirken seni unuttular. Çünkü Sûrenin başında Rabbimiz kendisinin Kayyûm olduğunu anlatmıştı. Kayyûm olan varlığı konusunda başka hiç kimseye muhtaç olmayan Allah kendi katından ıveci olmayan, eğri büğrülüğü olmayan ve başka hiçbir kitabın yardımına muhtaç olmadan insanlığın hayatını düzenleyebilecek ve insanların tümünü dünya ve âhiret saadetine ulaştıracak bir kitap göndermişti Rabbimiz. Halbuki kitap gönderen Oydu, halbuki peygamber gönderen Oydu, halbuki onları yaratan Oydu, öldüren de Oydu. Halbuki istifade ettikleri tüm nîmetleri kendilerine veren Oydu. Halbuki öteki İlahlar kendilerine hiçbir şey vermemişlerdi. Hiçbir şeyi yaratmamıştı onlar. Kendilerini bile yaratmamışlardı onlar. Gökten yağmuru yağdıran Oydu, rüzgarı estiren Oydu, rızık gönderen, doyuran besleyen Oydu. Mülkün sahibi Oydu mâlik Oydu. Halbuki ötekiler kendilerine bile mâlik değillerdi. Bu insanlar Allah berisinde ilahlar bulmaya çalıştıklarında, onlar da dinlenmeli, onlar da hayatımızda söz sahibi olmalı, onlara da egemenlik hakları vermeliyiz dedikleri varlıkların bu yetkileri konusunda apaçık bir belge, bir delil bulmalı değiller miydi? Var mı böyle bir delilleri? Onların da Allah’ın ortakları olduğuna dair bir belgeleri var mı? Kitaptan bir hüccetleri var mı? Hal böyleyken bütün bunlar güneş gibi ayan beyanken ya Rabbi şu bizim kavmimiz seni bırakıp da senin dununda kendilerine İlahlar ve Rabler buldular. Ama onların ilah edindikleri varlıklar ya kendileri ya da kendileri gibi âciz varlıklardır. Allah’tan kurtulalım da başka kim olursa olsun onlara kulluk edelim dediler. Çünkü biliyorlardı ki Allah’ı atlatmaları mümkün değildir, ama kendileri gibi âcizleri diskalifiye etme imkânları her zaman olabilecekti. Allah’ı şartlandırmaları, Allah’a yol gösterip akıl vermeleri mümkün olmayacaktı ama kendileri gibi olanları şartlandırmaları, yönlendirmeleri her zaman mümkün olabilecekti. Zaten tanrılarını kendileri seçecekti. Bu da yeryüzünde işleyen Allah’ın bir yasasıdır. İnsanlara bu yasayı da Allah koymuştur. Rabbimiz yeryüzünde koyduğu bu yasa gereği insana demiş ki: Haydi seni yeryüzünde halîfe yaptım. Seni halîfelik özellikleriyle donattım, seni yeryüzündeki tüm varlıkların efendisi olacak biçimde yarattım. Bana kulluk yapmaya da bana isyan etmeye de imkân tanıyarak sana irade verdim. Yeryüzünde ilahlık taslayarak bana kafa tutmaya cüret etsen de sonucuna kendin katlanman kayd-u şartıyla sana bu iradeyi verdim demişti Allah. İşte insanlar yeryüzünde Allah’ın koyduğu bu yasa gereği ona kulluk yapmaya da ondan başkalarına kulluk yapmaya da izinlidirler. İşte bu gençler kavimlerini sorguladılar. Toplumlarının şirklerini hayat anlayışlarını reddettiler. Toplumlarının değer yargılarını reddettiler. Biz sizden ayrıyız, bizim sizinle bir ilgimiz alâkamız yoktur dediler. Sizler Allah’a şirk koştunuz. Sizler Allah berisinde kendinize ilahlar buldunuz. Madem böyle iddia ediyorsunuz, buna apaçık bir delil getirmeli değil miydiniz? Allah’tan başka ilah edinenlerin bu konuda Allah’tan gelmiş bir delilleri olmalı değil miydi? Allah’tan gelme hiçbir delilleri yok. Öyleyse: Böyle Allah’a karşı yalan iftira edenlerden daha zalim kim var-dır? Allah’ın dediğini demedi, demediği dedi diye iftira eden kimseden daha zalim kim vardır? Allah hayatı yönetmeye yetmedi, başkalarına da ihtiyaç var diyerek Allah’a ortaklar bulmaya çalışan, Allah’a yetki sınırlaması getiren kimseden daha zalim kim vardır? Yalan isnâdıyla Allah’a iftira edenden daha zalim kim vardır? Allah’ın kitabında dedikleri bellidir. Altı bin küsûr âyet. İşte bu âyetlerde anlatılanlar mutlak gerçektir. Bu mutlak gerçeklerin, bu âyetlerin peygamber planında uygulaması olarak da diyelim ki atmış civarında hadis var. Şimdi bu âyetlerde ve hadislerde olmadığı halde yaptıklarımıza ne diyeceğiz? Biz bunları Allah’a iftira olarak yapmıyor muyuz? Sabahta ve akşamda yaptıklarımız, eğer bu âyet ve hadislerde yoksa iftira değil mi Allah’a? Allah’ın dediğini demedi, demediğini dedi anlamına gelmez mi bu yaptıklarımız? Sanki o konuda Allah bir şey dememiş gibi bu kitaba ilgisiz yaşamak iftira değil de nedir Allah’a? İşte böyle yapan kimseden daha zalim yoktur, diyor Allah. Öyleyse aklımızı başımıza alalım da yaptıklarımızı kitaptan delillendirecek biçimde kitabımızla ilgi kurmaya, vahiyle beraber olmaya çalışalım inşallah.