Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Kehf Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

110 ayetSayfa 4 / 5
56. “Biz peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndeririz. Oysa inkarcılar hakkı bâtılla ortadan kaldırmak için çekişirler. Âyetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarmaları alaya alırlar.” Rabbimiz müjdeci ve uyarıcı olarak elçiler gönderir. Allah’ın elçileri bizi Allah’ın emirleriyle, bizi Allah’ın âyetleriyle karşı karşıya getirip bizi onlarla uyarıyorlar. Bizi cennet ve rahmetle müjdeliyorlar bizi cehennem ve Allah’ın gazabıyla uyarıyorlar. Allah’ın elçileri kıyâmet günü gelmeden önce insanları yapacakları kötülüklerin karşılığı olarak cehennemle ve yapacakları iyi amellerin sonucu olarak da cennetle uyarmak için gelmişlerdir. Bize Allah’ı tanıtıyorlar, bize Allah’ın âyetlerini tanıtıyorlar, bize Rabbimizi razı etmenin ve onun gazabından emin olmanın yollarını gösteriyorlar, bize nasıl bir hayat ya-şarsak karşılığında nelerin bizi beklediğini anlatıyorlar. Yaşadığımız bu hayatın sonunda bizi nelerin beklediği konusunda bizi uyarıyorlar. Bizi kıyâmet gerçeğiyle, hesap kitap gerçeğiyle uyarıyorlar. Bize rah-metinin merhametinin gereği Rabbimiz her dönem uyarıcılar gönderiyor. Ama anlayışsız ve nasipsiz insanlar kendilerinin kurtuluşu için gelmiş, kendilerinin saadeti için Rableri tarafından açılmış bu rahmet kapılarından istifade etmek yerine onlara düşman kesilirler ve onların haber verdikleri kötü sonu görmekte ısrar ederler. Ya da eğer Allah’ın size haber verdiği ve sizi kendisiyle uyardığı bu azabını illâ da görmek istiyorsanız bunu peygamberlerden istemeyin. Bunu Allah’tan istemelisiniz. Çünkü peygamberler azabı getirmek için değil azabı haber vermek için görevlidirler. Onların azap göndermeye güçleri yetmez. Onlar azabı anlatmak ve size bu azaptan kurtulmanın yollarını tarif etmek için gelmişlerdir. Öyleyse bu uyarıcıların uyarılarına kulak vermek zorundayız. Ama gelin görün ki kâfirler, bâtıl hesabına hakla savaşmaya çalışıyorlar. Hak karşısında bâtıla tutunuyorlar. Yâni peygamberler Allah vardır diyorlar, hesap kitap vardır, diriliş vardır diyorlar. Ama karşılarındakilerin bunlar karşısında ya da bu var denenlerin yokluğu konusunda dayandıkları hiçbir delilleri yoktur. Sadece bâtıla dayanıyorlar. Sadece alay edip geçiyorlar. Dolayısıyla onların dayandıkları şey sadece bâtıldır, sadece boştur. Bâtıl namına, hakkı yok etmeye çalışıyorlar. Hakkı ezmek istiyorlar, hakkı susturmak istiyorlar, hakka hayat hakkı tanımamak istiyorlar. Kendilerine güvenerek, kendi fikirlerine, kendi sistemlerine dayanarak Allah’ın sistemini yok etmeye çalışıyorlar. Evet, yeryüzünde, Allah’ın arzında Allah’a hayat hakkı tanımı-yorlar. Allah’ın sistemine uygulanma alanı bırakmamaya çalışıyorlar. Herkese evet, herkesin fikrine evet, ama Allah’ın fikrine asla geçit yoktur demeye çalışıyorlar. Bir şarkıcı, bir sanatçı, bir yazar çizer, bir homoseksüelin bile önerilerine kulak verebiliriz, onun dediklerini deneyebiliriz ama kesinlikle Allah’ın dediklerine uygulama alanı tanıyamayız demeye çalışıyorlar. Hâsılı Allah’la savaşa tutuşuyorlar. Allah’la savaşa tutuşan bir toplum iflah eder mi? Allah’a hayat hakkı tanımayan bir toplumun ba-şı belâlardan kurtulabilir mi? Bakın Allah buyurur ki:
57. “Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatılmışken onlardan yüz çeviren ve önceden yaptıklarını unutan kimseden daha zalim var mıdır? Kur’an'ı anlarlar diye kalplerine örtüler, kulaklarına da ağırlıklar koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da asla doğru yola gelmezler.” Rabbinin âyetlerinden yüz çevirenden daha zalim kim vardır? Allah’ın âyetlerinden yüz çeviren, onlarla ilgilenmeyen, onları yok farz edip görmezden gelen kimselerden daha zalim kim vardır yeryüzünde? Alçaklar Allah’la alay ediyorlar, Allah’ın âyetleriyle alay ediyorlar, kitap da neymiş? diyorlar, peygamber de kimmiş? diyorlar. Allah’ın kitabını ve peygamberinin hayatını hayatlarında diskalifiye etmeye çalışıyorlar. Kesin biliyorlar ki toplumun hayatında Allah ve Allah’ın âyetleri gündemi işgal ederse kendi pilleri bitecektir. Kesin biliyorlar ki toplumda Allah’ın âyetleri, Allah’ın Resûlünün sünneti ısrarla gündemde tutulursa sihirbazlar karşısında asanın oynadığı rol neyse; bunun da aynı rolü oynayarak tüm sihirbazların, tüm halkın imânâ yöneleceğini bilmektedirler. Eğer Kur’an ve sünnet ısrarla gündemde tutulur da, Allah’ın kulları Allah’ın kitabı ve peygamberin sünnetiyle tanışma imkânı bulurlarsa; kesinlikle bilirler ki kendilerine ve kendi sistemlerine hayat hakkı kalmayacaktır. Her şeyleri yok olacak, tüm dayanakları yıkılacaktır. İşte bunu çok iyi bildiklerinden Allah’ın âyetlerini duyurmamaya çalışıyorlar. Allah ve peygamber sözünün dışında kimin sözünü ederseniz edin fark etmez. O zaman siz objektifsiniz, siz aydınsınız, siz entelsiniz, siz çağdaşsınız. Yeter ki Allah’tan, Allah’ın âyetlerin-den ve Resûlünün hayatından bahsetmeyin. Allah’ın vahyini gündeme getirmeyin o zaman sanki dünya başlarına yıkılmış gibi hayır hayır! Onu konuşmayın! O tarafsız değildir! Allah tarafsız değildir! Kitap tarafsız değildir! Peygamber tarafsız değildir! Ondan söz etmeyin, o çağdaş değildir! Şimdi onun zamanı değildir! diye ateş püskürmeye, kin kusmaya başlıyorlar. Yâni sanki yeryüzünün sahibinin yerdekilerden birisi kadar hayat hakkı yoktur. Gökleri ve yeri ve yerdekileri yaratan Allah’ın sanki yarattığı kullarından birisi kadar konuşma hakkı yoktur. Ey gafiller! Ey zalimler! Ey Allah’tan korkmaz kuldan utanmazlar! hiçbir şey bilmeyen ihtiyar bir kadının bile, bir çobanın bile, bir cincinin bile, bir homoseksüelin bile ülke problemlerinin çözümü konusunda konuşmaya hakkı vardır da onların tümünün yaratıcısı olan Allah’ın konuşmaya hakkı olmaz mı? Allah bu zalimlere akıl versin de bu milleti bu zalimlerin elinden kurtarsın. Bizler toplum olarak dönüp Allah’a iltica etmek zorundayız. İçimizdeki bu beyinsizler yüzünden bu toplumu helâk etme ya Rabbi! diye dua dua Allah’a yalvarmak ve af dilemek zorundayız. Affet ya Rabbi! yıllar yılı içimizdeki beyinsizlerin yanlış yönlendirmeleri sonucu seninle savaşa tutuştuk. Bilmeden senin kitabınla, senin âyetlerinle ve senin sisteminle harp ettik. Cehaletimizden dolayı senin kitabına karşı başlattığımız bu savaşta galip geleceğimizi zannettik. Ama sonunda anladık ki battıkça battık. Ne yapacağımızı bilemez hale geldik. Kime baş vuracağımızı bilemez hale geldik. Sana hiç söz hakkı vermedik. Senin dediklerini duyurmaya çalışanları susturduk. Kitabını susturduk, peygamberini susturduk. Hayatımızı hep başkalarına sorduk. Bunalımlara girdik. Ama anladık ki hata etmişiz. Şimdi anladık ki söz hakkı seninmiş. Anladık ki hayatımıza hâkim olan yegâne varlık senmişsin. Anladık ki hayatımızda uygulamanız gereken sadece senin kitabınmış. Biz seninle sulh yapmaya geldik ya Rabbi. Hep başkalarının dediklerini uyguladık. Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine yönelmek zorundayız. Tüm problemlerimizi bu iki kaynakla çözümlemek zorundayız. Böyle yaparsak kazanacağız, böyle yaparsak mutlaka kurtulanlardan olacağız Allah’ın izniyle. Bakın Allah diyor ki biz böyle yapan zalimlerin kalplerine ör-tüler, kulaklarına da ağırlıklar koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da artık onlar yol bulamazlar. Çünkü eğer bir insan Allah kendisini adam yerine koyup ona kitap ve peygamber göndererek kendi bilgisini ulaştırdığı halde Allah’ın bu hidâyetine karşı gelmeye, onunla savaşıp yenmeye ve onu reddetmeye kalkışırsa Bu merhametli Allah’ın açtığı kapıya nankörlük etmeye kalkışırsa elbette Allah da onun kalbinin üzerine perde çekecek ve kulaklarına da hakkı duymalarına engel ağırlıklar koyacaktır. Dolayısıyla sonunda bu adamlar duymaz duygulanmaz hale geleceklerdir. Ama unutmamalıyız ki bu Allah’ın onara bir zulmü değildir. Onlar kendileri duymak duygulanmak istemeişler Allah da onların bu özelliklerini alıvermiştir. Onlar kalplerini kullanmak istememişlerdir Allah da onların kalplerine mührünü basıvermiştir. Çünkü:
58. “Bununla beraber, Rabbin mağfiret ve merhamet sahibidir. Eğer onları yaptıklarından dolayı hemen hesaba çekmek isteseydi, azaba uğratmakta acele ederdi. Ama onların bir vadesi vardır. Onlardan kaçıp sığınacak yer bulamazlar.” Evet Allah gafur ve Rahîmdir. Eğer dünyada yedikleri nanelerden dolayı hemen yakalayıp cezalarını veriverseydi elbette onların işlerini bitirdi. Bir anda onların defterlerini dürer ve azabını onlara gönderiverirdi. Ama öyle yapmıyor Rabbimiz. İmkân tanıyor onlara, mühlet veriyor. İşte Allah’ın onlara imkân tanıması zaman tanıması onun rahmetinin gereğidir. Allah kullarına süre tanır, mühlet verir ama asla ihmal etmez. Öyleyse insanlar dünyada imtihan gereği, dünyanın konumu gereği işledikleri naneler yüzünden hemen kendilerinin cezalandırılmamaları sebebiyle sakın aldanmasınlar. Dünyanın yasaları sakın insanları aldanmaya sevk etmesin. Hani bu yaptıklarımız karşısında hiç bir ceza görmedik bundan sonra da hiçbir ceza görmeyeceğiz diyerek Allah’ı atlattıklarını zannetmesinler. Rahmeti gereği ve imtihan gereği dünyada onlara dokunmayan Allah diyor ki bakın biz onlar için bir süre tayin ettik. Allah onlar için bir buluşma zamanı, bir randevu zamanı tayin etmiştir. Bir hesap kitap zamanı tayin etmiştir ki insanlar asla ondan kaçıp kurtulamayacaklardır. Allah’ın kendilerine tanıdığı dünyadaki bu sürenin, bu imtihan döneminin bitiminde takdir ettiği bir hesap kitap günü vardır ki o günde hiç kimse yakasını kurtaramayacaktır. Evet ya dünyada bir helâk ya da âhirette bir azap onların kaçınılmaz sonlarıdır. Evet tarihten buna örnek mi istiyorsunuz?
59. “Haksızlıklarından ötürü işte yok ettiğimiz şehirler! Onları yok etmek için bir süre tayin etmiştik.” İşte zulmettiklerinden dolayı halkını helâk ettiğimiz, insanlarını yıkıma uğrattığımız şehirler. Allah’a karşı geldikleri için, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın elçileriyle ve Allah’ın sistemiyle savaşa tutuşup kendi âyetlerini kendi sistemlerini Allah sistemi yerine ikâme etmeye kalkıştıkları için halkını yerle bir ettiğimiz şehirler. Şüphesiz ki biz onların yıkımları için de bir zaman tayin ettik. Onları helâk etmek için de tayin edilmiş bir zamanımız vardır. O zaman gelince kesinlikle onlar bir sa-at bile ertelenmeyeceklerdir. İşte hikmetini anlamasanız da yeryüzünde Allah’ın işleyen sünneti budur. Bizim anlayamadığımız ve sadece Rabbimizin bildiği hadiselerin arka planıyla alâkalı Rabbimiz burada bir kaç örnek verecek. Mûsâ (a.s) ve Hızır kıssasını anlatmaya başlayacak. Sûrenin başında da ifade ettiğimiz gibi müşriklerin Rasulullah efendimizden sordukları kıssalardan birisi de Mûsâ Hızır kıssasıydı. Bu kıssada Rabbimiz hem kâfirlere hem de mü'minlere çok önemli mesajlar sunmaktadır. Bu kıssa insanlara çok önemli bir gerçeği sun-mak için anlatılmıştır. Olayların sadece zâhiren görünen yönlerinin olmadığı onların bir de görünmeyen yönlerinin olduğu, yâni olayların insanlar tarafından asla bilinemeyen bir de arka planlarının olduğu anlatılmaktadır. Ve olayların sadece zâhiren görünen yönlerine bakarak sonuca gitmenin hatalı olduğu anlatılmaktadır. Yâni yeryüzünde cereyan eden hadiselerin perde arkasında işleyen hikmetlerinin de olduğu, bu hikmetleri insanların anlama ve kavrama imkânlarının olmadığı, bunları sadece Allam’ul Ğuyub olan, gaybın da şehadetin de bilgisine sahip olan Allah’ın bildiği ve insanların onun bilgisine, onun takdirine teslim olmak zorunda oldukları anlatılmaktadır. İnsanların yeryüzünde işleyen hadiselerin dış yönüne bakarak sonuca gitmelerinin çok tehlikeli olduğu anlatılmaktadır. Meselâ işte sûrede anlatıldı Allah’ın dinine inanmış Allah adına hareket eden gençlere karşı karşılarındaki zalimlerin güçlü oluşları veya imanlı arkadaşına karşı iman zaafı içinde olan iki bahçe sahibine bu kadar fazla nimet verilmesi veya işte görüyoruz günlük hayatta zalimlerin zenginliği, mazlumların fakirliği, Allah’a isyan içinde olanların refah içinde bir hayat yaşamaları, mü’minlerinse zorluk ve sıkıntılar içinde kıvranmaları, günahkârların ve kâfirlerin zevk-ü sefa içinde bir hayat yaşamalarına karşılık imanlı mü'minlerin acılar içinde kıvranmaları, kâfirlere bazen hiç hastalık gelmediği halde mü'minlerin çeşitli hastalıklara maruz kalmaları gibi dünya hayatında cereyan eden olayları gördükçe insanlar şaşkınlık içine düşmekte ve olayların arka planını anlayamadıkları için yanlışlara düşebilmektedirler. Mü’-minler de, kâfirler de yanlışa düşebilmektedirler. Kâfirler ve günahkârlar perde arkasını göremedikleri bu hadiselere bakarak alabildiğine hırçınlaşmakta ve küfürlerini günahlarını artırmaktadırlar. Dünyada kendilerine dur diyecek hiçbir gücün olmadığı veya bu dünyada uymaları gereken hiçbir ahlâkî kuralın olmadığı zehabına kapılıyorlar. Bu dünyada dilediğimiz her şeyi yapabiliriz. Çünkü hesap verecek hiç kimse yoktur. Hiç kimseye karşı sorumlu değiliz demeye başlıyorlar. Gururları, kibirleri, azgınlıkları bir kat daha artmaya başlıyor. Imardıkça şımarıyorlar. Eğer sizin dediğiniz gibi göklere ve yere egemen, bizim hayatımıza karışıcacak bir Allah olsaydı elbette şu ana kadar bizden bir hesap sorardı. Allah’ın günü O’na isyan içinde bir hayat yaşıyoruz. O’nun emirlerini icra etmeyip yasaklarının tümünü çiğnediğimiz halde hani nerede bu Allah? Niye gök kubbeyi başımıza geçirmiyor? Neden havamızı, suyumuzu, güneşimizi kesmiyor? Neden bizden bir hesap sorup intikam almıyor? Bizden intikam almadığı gibi üstelim müslümanlara vermediği mülk ve saltanatı bize veriyor derlerken, mü'minler de cereyan eden bu olayları gördükçe moralleri bozulup cesaretlerini kaybetmektedirler. Tabii kâfirleri ve Allah düşmanlarını bu tür bir hayatın içinde gördükçe mü'minlerin imanları gerçekten zor bir imtihana tabi tutulmaktadır. Halbuki insanlar bu olayların arka planını bilmemektedirler. Bu olayların arkasında işleyen Rabbimizin hikmet parmağını görememektedirler. Bütün bu olayların sonunda öbür tarafta kendilerini ne tür bir hayatın beklediğini, yaşadıkları bu olayların kendilerine neleri kazandırdığını, karşılarındaki kâfirlere de hem dünyada hem de âhi-rette neleri kaybettirdiğini bilmemektedirler. Hattâ bakın Yunus sûresinde Rabbimiz tarafından kendilerine verilmediği halde düşmanlarına verilen nimetlerin, mülk ve saltanatın onlara veriliş sebebini ve bu olayların arka planını bilemediği için Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’nın bile şöyle dua ettiğine şahit oluyoruz: “Mûsâ: "Rabbimiz! Doğrusu sen Firavuna ve erkanına ziynetler ve dünya hayatında mallar verdin. Rabbi-miz! Senin yolundan şaşırtmaları için mi? Rabbimiz! Mallarını yok et, kalplerini sık; çünkü onlar can yakıcı azabı görmedikçe inanmazlar" dedi.” (Yunus 88) Görüyor musunuz bir peygamber bile yeryüzünde Allah’ın tak-dir buyurduğu olayların arka planını bilemediği için Allah’a karşı böyle bir serzenişte bulanabiliyor. İşte Rabbimiz bu kıssada yeryüzünde yaşadığımız ve arka planını anlayamadığımız, hikmetini kavrayamadığımız bir kaç olayın üzerindeki esrar perdesini aralayarak, bir kaç olayın arkasında yatan hikmeti bize anlatacak ve hem kâfirlere hem de mü'minlere çok büyük mesajlar sunacak. Bu kıssa bu kâinatta bilinen ve görünen şeylerin dışında bilinmeyen pek çok şeyin varlığını ortaya koyar. Bu dünyada yaşayan insan hükümlerini daima gördüğü, duyduğu, hissedip algıladığı şeyler üzerine bina eder. Bu sebeple de bildiklerine nazaran bimediklerinin daha çok olduğu bir ortamda insan çoğu kez hataya düşer. Eğer böyle değil de tüm gaybî bilgilere muttali olmuş olsaydı insan elbette şu andakinden çok daha farklı olurdu. İşte bu kıssa insanın aklı, görüşü, ilmi, zekâsı ve duyularıyla vereceği kararlara, hükümlere güven olmayacağı, çünkü bu dar yaratılışla onun bu geniş kâinat gerçeklerini kuşatamayacağı anlatılır. O zaman ısrarla insanın her konuda hüküm vermede aceleci olmaması gerektiği vurgulanacak. Çünkü insan bilgisi ne kadar da genişlerse genişlesin onun asla çözemeyeceği, içinden çıkamayacağı, keşfedilemeyecek sırlar vardır. Eğer şu akıllara durgunluk veren muazzam kâinat bu haliyle insanın uhdesine verilmiş olsaydı orada çoktan fesat olurdu. İşte Rabbimiz Kehf sûresinin bu kıssasında “Gayba iman”dediğimiz bu büyük hakikati gündeme getirecek. Bunlar, bu kıssalar insanların kendi hayal güçleriyle bulabilecekleri, uydurabilecekleri cinsten şeyler değildir. Ancak Allah’ın ayarlaması ve belirlemesiyle ortaya çıkan şeylerdir. Biz bu kıssalar içinde kendimize çok güzel yer bulabiliriz. Kur’an’da Rabbimizin anlattığı kıssaların genel özelliğidir bu. İşte hayat böylece yaşanabilir ve kıyamete kadar insanlar arasında yaşanacak şeylerdir bunlar. Öyleyse bizler bu kıssa içinde kendi yerimizi, kendi konumumuzu, kendi rolümüzü belirlemeliyiz. Bu hadisede, bu kıssa içinde acaba ben Musa mıyım, yoksa Hızır mıyım? Herkesin Musa olması elbette mümkün değil. Hızır olması, kendisine özel bilgi ulaştırılmış birisi olması belki daha imkânsız. Ama Musa’nın peşine takılan, onunla beraber olmaya çalışan o genç olabiliriz. Kehf sûresinde anlatılacak bu olayın nerede ve ne zaman meydana geldiği konusunda Kur’an-ı Kerîmde her hangi bir bilgi verilmiyor. Rabbimiz olayın yeri ve zamanıyla alâkalı bir şey söylemiyor. Allahu âlem bu konudaki rivâyetleri birleştirirsek bu olayın Mûsâ (a.s)'ın peygamberliğinin ilk yıllarında vukua geldiğini söylememiz ge-rekecektir. Yâni bu olay Mekke’de eziyetlere maruz kalmış mü'minleri rahatlatmak üzere anlatıldığına göre herhalde aralarında bir benzer-lik kurmak üzere tıpkı Mekkeli müşriklerin bu Allah’ın Resûlü ve bera-berindeki bir avuç müslümânâ yaptıkları işkenceler gibi Firavun ve çevresindekilerin Hz. Mûsâ’yı ve İsrâil oğullarını şiddetli işkencelere maruz bıraktıkları bir dönemde vukua gelmiştir. Aynen şimdi Mekke müşriklerinin düşündükleri gibi o gün Firavun ve adamları da yeryüzünde işleyen hadiselerin arka planından habersiz olduklarından Allah’ın elçisine ve ona inanan insanlara reva gördükleri eziyetler karşısında kendilerine ses çıkarılmayışı ve azabın kendilerine gecikmesini kendilerine hesap soracak bir gücün olmadığının ispatı zannederek Hz. Mûsâ’ya ve İsrâil oğullarına yüklendikleri bir dönemde vukua geldiğini söyleyebiliriz Allahu âlem. İbni Kesir kıssada anlatılan Hz. Mûsâ ile yolculuk yapan bu arkadaşının Hızır olduğu konusunda ve bu yolculuğa konu olan Mûsâ’nın (a.s) İsrâil oğullarının Mûsâ’sı değil de başka bir Mûsâ olduğunu iddia edenlere karşı bu Mûsâ’nın (a.s) İsrâil oğullarına peygamber olarak gönderilen Mûsâ (a.s) olduğu konusunda bir hayli hadis nakletmektedir. İmam Buhârî efendimiz de bu kıssa ile alâkalı Rasulullah efendimizin uzun bir hadisini nakleder. Hadisin tamamını nakil etmeyeceğim ancak yolculuğun sebebiyle alâkalı Allah’ın Resûlünün şu beyanını söylemek zorundayım. Buhârî’de c:2 Kitabu’t-Tefsir bölümünde Rasulullah efendi-mizden rivayet edildiğine göre: “Bir gün Mûsâ (a.s) İsrâil oğullarına bir konuşma yaptı. Konuşmasının sonunda kendisine yeryüzünde en bilgili insanın kim olduğu soruldu da Hz. Mûsâ da: "Benim" deyince Allah da ona ey Mûsâ iki denizin birleştiği yerde senden daha bilgili bir kulum var buyurdu. Mûsâ dedi ki: Ey Rabbim! Onu nasıl bulabilirim? Diye sorunca Allah şöyle buyurdu: Beraberine bir balık alırsın, onu bir zembile koyarsın, o balığı kaybedeceğin yerde o kulumuzu bulacaksın buyurdu..." Diyerek Rasûlullah’ın bu konuyla alâkalı beyanı devam eder. Rabbimiz kıssayı şöylece anlatmaya başlıyor:
60. “Mûsâ, genç arkadaşına: "Ben iki denizin birleştiği yere ulaşmağa, yahut yıllarca yürümeye kararlıyım" demişti.” Hz Mûsâ (a.s) ilim arayışına çıkmıştı. Allah’ın kendisine haber verdiği kendisinden daha âlim olan, Allah’ın kendisine bildirmeyip de ona bildirdiği bir kulu aramaya ve Allah’ın ona bildirdiği bilgilere muttali olmaya çıkmıştı. Yanındaki gence dedi ki; ben Rabbimin bana kendisini bulabileceğim yer olarak tarif buyurduğu iki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar, yahut bu yolculuğum yıllarca sürse bile devam etmeye kararlıyım. Kendisinden bu bilgileri alabileceğim kişiye ulaşıncaya kadar bu yolculuğa devam etmeye kararlıyım dedi. İbni Abbas’ın rivâyet ettiği bir hadislerinde Allah’ın Resûlü Hz. Mûsâ’nın birlikte yolculuğa çıktığı bu geç adamın Hz. Mûsâ’dan sonra halîfe olarak İsrâil oğullarının başına geçen Yuşa Bin Nun olduğunu söylemiştir. Musa aleyhisselâm ona dedi ki, haydi iki denizin birleştiği yere. Orada Allah’ın kendisine ilim ulaştırdığı, Allah’ın rahmetine erdirdiği bir kul bulacak ve ondan bilmediklerini öğrenecekti. Bu iki denizin birleştiği yer konusunda da müfessirler bunun Akdeniz ile Atlas Okyanusunu birleştiren Cebeli Tarık boğazının olabileceğini ifade etmişler. Bazıları da bu iki denizin Mûsâ (a.s) ile Hızır’ın kendileri olduğunu, çünkü her ikisinin de ilimde deniz gibi olduklarını demeye çalışmışlar. İki deniz. Neresi burası? Kutuplarda mı? Okyanusların kenarında mı? Nehirlerin denizlere dökülme deltaları arasında mı? Bilmiyoruz. Sahilde yürüdüler. Yüz yıllar olsa da, yüz yıllar sürse de yürüyeceklerdi. Şu anda bizler de yürümüyor muyuz? Ne kadar yürüyoruz? Kimisi elli yılın sonunda Allah’la buluşacaksa, o kadar yürüyor, kimisi seksen yıl, kimisi doksan yıl yürüyor. Yürüdüler. Hz. Mûsâ bu iki denizin birleşip tek bir deniz haline geleceği ana kadar yürüyeceğim buyurdu demişler. Evet yürüyor Hz. Mûsâ:
61. “İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca, ba-lıklarını unutmuşlardı, Balık bir delikten kayıp denizi boyladı.” İki denizin birleştiği yere vardılar. Ama varacakları yerin orası olduğunun farkında değillerdi. Delikanlı o balık sepetini, zembilini şöyle bir kenara koymuştu. Balık denizde bir yol tutup kayıp gitti. De-likanlı gözleriyle gördü bu olayı, ama unuttu o anda. Demek ki unutması gerekiyordu. Orada beklemeyeceklerdi. Yâni ilim öğrenmeye talip olanlar ilim öğreticisinin yanına gideceklerdi, o bunların yanına gelmeyecekti. Allah onların buluşmalarını böyle takdir buyurmuştu. Evet, nihâyet ikisi o iki denizin birleşme noktasına vardıklarında, yâni o bilginin sahibine yaklaştıklarında, buluşma zamanı yaklaştığında onlardan birisi balığı unutmuştu. Balık da bir delikten kayıp denize yol bularak gizlendi. Daha önce de Rabbimiz bu balığın dirilerek kaybolmasının o zatı bulabileceklerinin delili olduğunu haber ver-mişti. İşte deniliyor ki: Yuşa abdest alıyordu veya tuzlu olduğu için balığı yıkamaya çalışıyordu birdenbire balık dirildi ve denizde yüzerek gözden kaybolup gitti.
62. “Oradan uzaklaştıklarında Mûsâ, yanındaki gence: "Azığımızı çıkar, andolsun bu yolculuğumuzda yorgun düştük" dedi.” Nihâyet oradan uzaklaştılar ve yollarına devam ettiler. Mûsâ (a.s) yanındaki gence: Kuşluk yemeğimizi (Sabah kahvaltımızı) getir dedi. Yemin olsun ki bu yolculuk bizi bayağı yordu. Ondan önce Hz. Mûsâ ne yorulmuş, ne de acıkmıştı. Ancak bu buluşma yerini geçtikten sonra açlık ve yorgunluk hissetti. Yanındaki gençten azıklarını getirmesini isteyince o genç dedi ki: Evet az beklediler orada. Sonra devam ettiler yollarına. Dedi ki; haydi şu azığımızı getirsene. Eğer biz olsaydık, her mola yerinde bir yemek yer, yemek için bir mola daha verirdik. Yol acıktırır derdik, acıkmak zorundayız derdik ve sürekli yerdik. Böyle acıkma modellerimiz var bizim değil mi? Belki de böyle şartlandırıldık. Ama onlar böyle yapmıyorlar, gittikçe gidiyorlar ve çok acıkıyorlar. Çünkü onlar yemek için yola çıkmadılar. Onlar hayatın gerçeklerini öğrenmek için, perde arkasına ait bilgilere ulaşmak için yola çıkıyorlar. Hattâ böyle bir yolculukta mümkünse daha az yenmelidir. Beyniniz midenizde, mideniz de beyninizde olmamalıdır. Çünkü hazım için kanlar mideye doğru akın edince, beyindekiler azalır ve kafanın kavrama ve çalışma kapasitesi oldukça azalacaktır. Öyleyse insanlar ağızlarında girenlerin vücutlarının yapı taşlarını oluşturduğunu düşünerek ağızlarına neleri gönderdiklerini çok ciddi düşünmek zorundadırlar. Bina yapımında kullandıkları malzemelere çok dikkat eden bu insanların, kendi vücutlarının yapı taşlarına karşı bu kadar kayıtsız kalmaları ne kadar garip değil mi? Evet yasal örneğimiz Musa (a.s)’ın bu ifadesinden anlıyoruz ki, Allah için çıkılan yolda çok gıdaya ihtiyaç olmayacaktır. Kulluğu yeterli miktarda gıda yetecektir. O zaman vücut daha sıhhatli, kafa daha sakin olacaktır. Musa aleyhisselâm o gençten azığı isteyince, genç fark edip, hatırlayıp dedi ki;
63. “O da: "Bak sen! Kayalığa vardığımızda balığı unutmuşum. Bana onu hatırlamamı unutturan ancak şeytandır. Balık şaşılacak şekilde denizde yolunu tutup gitmiş" dedi.” Ey Mûsâ o kayalığa vardığımız zaman başıma gelenleri gördün mü? Ben orada balığı unutmuşum. Onu sana söylememi ancak bana şeytan unutturdu. Balık orada şaşılacak bir sûrette dirilip denize atlayıp, yolunu tutup gitmişti. Bundan anlaşılıyor ki o genç gördüğü bu acayip manzara karşısında şaşakalmış olmasından onu unutmuştu. Bir de unutmayı Allah yaratmadığından bu eylemin Allah’a değil de şeytana izafesini anlıyoruz buradan. Onu sana söylememi bana şeytan unutturdu. Kalbime beni meşgul edecek düşünceler yerleştirip beni onlarla meşgul ettiği için şeytan bana unutturdu dedi. Ne kadar rahat değil mi genç? Elbette peygamber yanında insan çok rahat olur. Çünkü fıtratı bilen ve onu asla gözardı etmeyen bir peygamber yanındakileri rahat ettirir. Biz olsak ne yapardık? Hanımımız bir şeyi unutsa, çocuklarımızdan birisi, hizmetçimiz unutsa biz ne yapardık? İnsandır tabii unutabilir. Çocuklarımız, hizmetçilerimiz, hanımlarımız, memurlarımız unutabilirler. Çünkü insandır onlar. Unutmak insanlığın gereğidir. İşte bakın bu örnek hadise bize insanın unutabileceğini gösteriyor. Belki de bazen unutmamız bizim hayrımıza olacaktır. Bana bunu şeytan unutturdu diyor. Demek ki bu tür unutmalarımızda bizim kendi müdahalemiz yoksa, unutmak için uğraşmamışsak, şeytan yaptırmışsa, Allah bizi bu unutmalarımızdan sorumlu tutmuyor. "Hata ve unutmadan doğan sorumluluklar ümme­timden kaldırılmıştır." (İbni Mâce, Talâk 16) Unutma bir kişinin bir şeyi bi­lip de onu yaparken unutmasıdır. Meselâ kişi abdestsiz olduğunu unutarak namaz kılarsa bu fiilinden ötürü ona günah yoktur. Ama abdestsiz olduğunu hatırlar hatırlamaz namazını iade etmesi ge­rekir. Bir kişi besmeleyi unutarak hayvan ke-serse İmam Ahmed’e göre bu hayvan yenir, zira bundan geri dönüşü yoktur. Kişi unuta­rak bir namazı terk etse bunda bir günah yoktur. Hatırlatınca o namazı kaza eder. Uyku da böyledir. Ama kişi bunun ortamını kendisi hazırlarsa, meselâ gece geç saatlere kadar televizyon seyrederken sabah namazına kalkamıyorsa bundan sorumlu ola­caktır Allahu âlem. Oruç da öyledir, ama oruç için özel bir nas var. Unutarak yiyip içeni şeriat affetmiştir ve o kişi, tekrar orucuna devam ediyor. Allah’ın Rasûlü bir hadislerinde: "Kim unutarak orucunu yemiş içmişse orucunu ikmal etsin. Zira onu ona yediren içiren Allah’tır." Buyurur. Ama nikâh konusunda durum böyle değildir. Meselâ bir kadın ve erkeğin evlenmesinden önce, unutup da ses çıkarmayan bir kadın sonradan durumu hatırlayıp da: "Eyvah! Ben ikinizi de birlikte emzirmiştim!" derse bu yapılan nikâh hatadır ve başkasının nisyanından kaynaklanarak meydana gelmiş olan bu hatadan ta­raflar ayrılarak, boşanarak dönülür. Burada geriye dönüş emre­dilmiştir. Ama kimi nis-yanlardan geriye dönüş mümkün değildir. Meselâ üç bardaktan ikisinde su, birisinde de içki var. Unutarak su zannıyla içkiyi içmişse bir kişi, bunun geriye dönüşü yoktur. Bunun geriye dönüşü ancak inti-badır, bu kişinin, dikkatli olması ve tevbe etmesi is­tenir. Eğer kişi bunları kendi ihmalinden ötürü meydana getirirse, meselâ dini vazifelerini öğrenme yoluna girmez, veya belledikten sonra onu unutmamak için tekrar tekrar mütalaada bulunmaz, onu amel haline getirmez ve onu başkalarına duyurarak kendi malı haline getirmezse ve böylece onu unutursa bu unutma da mazur sayılmayacaktır diyoruz. Evet o genç unuttuğunu söyleyince Hz Musa aleyhisselâm da şöyle buyurdu:
64. “Mûsâ: "İstediğimiz zaten buydu" dedi. He-men geldikleri yoldan izleri üzerinde geri döndüler.” İşte bizim aradığımız da oydu dedi. Yâni bizim aradığımızı el-de ettirecek işaret ve alâmet oydu dedi ve hemen izleri üstüne gerisin geriye döndüler. Çünkü Cenâb-ı Hakkın daha önceki beyanına göre balığın kaybolması Hızır’la buluşmalarının deliliydi. O zatla buluşma yerini geçmiş olduklarını anlayınca hemen gerisin geriye döndüler. Acıkma, yorulma, balığı kaybetme, unutma, hatırlama, geri dönme işte bunların hepsi insanların işidir. İnsanlar bunlara maluldürler. Evet Musa (a.s) da zaten onu arıyormuş. Dedi ki; hah! İşte aradığımız da oydu. Anlıyoruz ki Musa (a.s) yanındaki gence nereye ve ne için gittiklerini söylememiştir. Bundan dolayı mıdır bilmem, Ra-sûlullah efendimiz bir tek Tebuk seferi hariç çıktığı seferlerinin hedefini kimseye söylememiştir. Kafamdakileri sakalımın bir tek telinin bil-diğini bilsem, onu keser atarım diyen Fâtih’in hedefi de bu muydu bil-mem? Yönetici insanların, sorumluluk yüklenmiş insanların kimi şeyleri insanlara söylememesi bazen daha uygundur. Nice garip şeyler var değil mi bu dünyada? Nice garipliklerin perde arkasını bilemiyoruz? Adam yıllarca gece gündüz çırpınıp kazanıyor, ama bir anda elinden uçup gidiyor. Bir yangın, bir deprem, bir sel geliyor, bir hırsız uğruyor, tüm birikimini alıp götürüyor, neden? Bilemiyoruz neden olduğunu. Bir başkası oturduğu yerden kazanıyor, malı çoğalıyor rahat, doğuyor rahat, ölüyor rahat. Neden? Bilemiyo-ruz perde arkasını. Allah en iyi bilendir ya. İmtihanı Allah ayarlıyor ya. Kimilerini servetler içinde imtihan ediyor, kimilerini meteliksiz. Kimilerine hep vererek, kimilerini de alarak imtihan ediyor. İzleri üzerine gerisin geriye döndüler. İnsan yanılabilir, hakkı, doğruyu, gerçeği sonradan görmüşse, sonradan anlamışsa hemen dönüvermelidir. Gurura, kibire kapılmamalıdır. Ben böyle biliyordum, bana ne dememelidir. Tıpkı örneğimiz Musa (a.s) gibi diyeceğiz ki, ha ben bilememişim dön geriye. Birilerine suçu atıp savuşturmanın anlamı yok. Ben yanılmışım deyip yanlıştan dönüvereceğiz. Bakın şu anda insanların kendi bilememelerinin faturasını kendilerine değil de hep başkalarına çıkarıyorlar. Geri döndüler ve derken:
65. “Bu arada ikisi katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullardan birini buldular.” Derken orada katımızdan bir rahmet verdiğimiz ve kendisine bilgilerimizden bazılarını öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul buldular. Allah’ın kendisine rahmet verdiği ve kendisine kimseye öğretmediği bilgilerinden bazısını açtığı bu kul, güvenilir tüm hadis kitaplarında Allah’ın kendisine katından bir rahmet verdiği ve kendisine kendi bil-gilerinden bazılarını öğrettiği bu zatın adından Hızır olarak söz edilir. Alimlerimizin ekseriyeti bu kulun Hızır (a.s) olduğunu ve kendisinin bir peygamber veya bir melek olduğunu söylemişlerdir. Bunun münakaşasına da burada girmiyorum, ileride inşallah değineceğim. O da görevli bir kul. Allah tarafından gönderilmiş, görevlendirilmiş bir kul. Yaptığı, gösterdiği her şeyi Allah emretti, Allah görevlendirdi, Allah bildirdi diye yapan bir kul. Zaten eğer o yaptıklarını kendi kendine yapmış olsaydı, elbette Musa (a.s) onun canına okurdu. Allah kullarından bir kul. Rasûlullah efendimize de kitabımız kul der. Buradaki “ledün” ifadesine kafayı takıp Allah’ın muradının dışında akıllarına estiğince çok yanlış mânâlara çekenler olmuştur. Bu konuyla alâkalı sadece birkaç söz söyleyip esas diyeceklerimi daha sonraya bırakacağım. Dikkat ederseniz azap konusunda da “min le-dün” denmişti. Azap Allah’tan, ilim Allah’tan, hayat Allah’tan, ölüm Allah’tandır, rahmet Allah’tan, her şey O’ndandır. Öyleyse söylesenize hangi peygamber sahip olduğu ilmi Allah’tan almamıştır? Ledünnî olmayan bir ilim, ledünnî olmayan bir hayat, ledünnî olmayan bir mal bir varlık, bir eşya var mı? Yâni Allah’tan olmayan, Allah kaynaklı ol-mayan bir şey var mı? Allah kaynaklı olmayan bir iman, bir tavır, bir hareket var mı? Her şey Allah’tan değil mi? Hattâ bir zamanlar Mekke kâfirleri; “Biz şu anda canımız istemediği için inanmayacağız, biz iman etmeyeceğiz, canımız istediği zaman iman ederiz” dediler de, Rabbimiz buyurdu ki; “Ben size izin vermeden iman bile edemezsiniz.” Yâni ne zaman iman edeceğiniz konusunda da bize bağımlısınız buyurdu. İşte gördük bu sûrede Ra-sûlullah Efendimiz kendisine gaybî konularda sorular soran Mekke müşriklerine; “Yarın gelin de size bu konularda bilgi vereyim” buyurmuştu, inşallah demeyi unuttuğu için Rabbimiz bir süre kendisine vahyi kesivermişti de peygamber efendimiz hiçbir şey bilememiş, hiç bir şey söyleyememişti. Peki birinde “min indina”, ötekisinde ise “min ledünna” dendi. Yâni rahmet kelimesi “min indina” şeklinde ifade edilirken, ilim kelimesi ise “min ledünna” şeklinde kullanılmış. Bu ikisinin arasında bir fark mı var ki böyle buyurdu Rabbimiz diye tartışmaya girmenin anlamsızlığını düşünüyorum. Öyleyse Allah’ın kendisine ait rahmeti ve ilmiyle donattığı bir kul olarak Musa (a.s)’ın karşısına çıkarılmış bir kul olarak anlıyoruz onu. Buluştular. Bizler de şu anda onların arkasında yerimizi aldık. Biz orada, o ortamda öğrenme makamındayız. Tıpkı ondan sonra kendisine düşen hiçbir görevden söz edilmeyen o genç durumundayız. Ben orada Hızır’ın Musa’ya dediklerini öğrenme, Musa’nın Hızır’dan öğrendiklerini anlama makamındayım. Adım adım, kulağımı dört açarak, gözümü bir ân bile üzerlerinden ayırmadan olayı takip etmek makamındayım. Bir yere Allah rızası için din anlatmaya, yahut da Allah hatırına iki küs insanı barıştırmaya, bir problemi çözmeye gidersiniz de, orada bin yıl düşünseniz aklınıza gelmeyen nice sözler, nice formüller aklınıza gelir değil mi? İşte bunlar da ledünnî bilgilerdir. Allah’ın size lütfudur bunlar. Ama buradaki ledünnî bilgi ile bu söylediklerimiz arasında belirgin bir fark olduğunu unutmamalıyız. O da şudur: Bu tür bize gelen bilgiler konusunda kesinlikle bu Allah’tandır demeye kimse cesaret etmemeli, bu bilgileri hak yolda, doğru yolda, cennet yolunda, kulluk yolunda kullanmakla görevli olduğunu unutmamalıdır. Burada bu kadarla iktifa ediyorum, ileride biraz daha söz edeceğim bu konuda inşallah. Evet Hz. Mûsâ orada böyle bir kul buldu ve ona dedi ki:
66. “Mûsâ ona: "Sana öğretileni bana hayra gö-türen bir bilgi olarak öğretmen için peşinden gelebilir miyim? " dedi.” Kıssanın başında arz ettiğim hadisin ifadesine göre Hz. Mûsâ aradığı bu kulu bulunca ona: "selâmun aleyküm" dedi. O da: "Ve aleykesselâm ey İsrâil oğullarının peygamberi!" dedi. Bunun üzerine Mûsâ (a.s): "Sen bunu nereden bildin?" Dedi. O da: "Seni bana gönderen" dedi. Hz. Mûsâ dedi ki: "Sana öğretilen doğru ilimden bana da öğretmen için kendimi sana tabi kılabilir miyim?" Sana öğretilen doğru ilimden bana da öğretmen için peşinden gelebilir miyim? Yâni sana öğretilen o ilim vasıtasıyla dinimde doğruluk bulabilmek için onu senden öğrenme adına sana uyabilir miyim? Mümkün mü? Ben sana ittiba etsem. Hak nedir, rüşt nedir, doğru yol nedir, doğru yolda olmak nedir, cennet yolunda olmak nedir ben bunu senden öğrenmek istiyorum. Şu kâinattaki olayların perde arkasını öğrenmek istiyorum. Senin öğrendiğin bu bilgileri bana da öğretmen şartıyla Evet görüyoruz ki Allah’ın peygamberi Hz. Mûsâ, Hızır’a ittiba edeceğini söylüyor. Kişi kendisinden ilim öğreneceği kimseye karşı alçak gönüllü davranmak zorundadır ve bu konuda ondan izin almak zorundadır. Yine Hz. Mûsâ’nın ilmi hocasına, cehaleti de kendisine izafe ettiğini görüyoruz. "Sana verilen bu ilimden bana da öğretebilir misin?" diyor. Ama hocasındaki bu ilmin de Allah’tan olduğunu ifade etmek için de: "Sana öğretilen bu ilimden" diyor. Yâni Allah’ın sana lütufta bulunup bu ilmi öğrettiği gibi, sen de Rabbinin sana yaptığı gibi onu bana öğretebilir misin? diyerek işi Allah’a raci kılıveriyor. Mûsâ (a.s)'ın kendisinde olmayan bir ilmi öğrenebilmek için her türlü fedâkarlığı göze aldığını, bu ilmi öğretecek kimseye teslim olduğunu, ona tabi olmanın karşılığında ondan her hangi bir şey talep de etmediğini görüyoruz. Hızır önce ona işin önemini anlattı. Hakkında bilgin olmadığı şey konusunda nasıl sabredeceksin? Yâni Musa (a.s)’ın mazeretini baştan Hızır (a.s) da kabul ediyor. Çünkü Allah Musa (a.s)’a bu hayatı düzenlemenin bilgisini vermişti. Adam öldürmenin suç olduğunu, gemi delmenin, insanların mallarına zarar vermenin yasak olduğunu bildirmişti. Şimdi perde arkasına ait bilgilere nasıl sabredecekti? Öyleyse oğlu ölen birisi, hattâ bu peygamber bile olsa, perde arkasını bilemediği için, hikmetini anlayamadığı için ağlayabilecektir. Yine bunun tam tersi olarak yarın büyüyünce kâfir olacak bir çocuğu doğduğunda da yarınını bilemediği için sevinecektir. Bilmedikleri konularda insanların böyle davranmalarına Allah izin vermiştir. İşte Hızır (a.s) karşısında da Musa (a.s)’ın durumu da buydu. Onun için Hızır aleyhisselâm ona dedi ki;
67,68. “O: "Sen doğrusu benim yaptıklarıma dayanamazsın, bilgice kavrayamadığın bir şeye nasıl dayana-bilirsin? " dedi.” Hızır (a.s) ona dedi ki: Doğrusu sen benim yanımda asla sabredemezsin! Anlayamadığın kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredeceksin? Benden senin şeriatine muhalif gibi görülebilecek bir takım şeyler görebileceğinden benimle beraber olmaya dayanabilecek misin? Ben Allah’ın sana öğretmediği bir bilgiye, sen de Allah’ın bana öğretmediği bir bilgiye sahipken, her ikimiz de farklı emirlerle görevli iken, benden mahiyetini anlayamadığın bir takım şeylerin zuhuruna nasıl dayanacaksın? Sen buna asla tahammül edemezsin. Çünkü sâlih bir insan, sahih bir insan künhünü anlayamadığı aslını kavrayamadığı ve kendince dış görünüşüyle münker bildiği bir olay karşısında mutlaka sabırsızlık göstermek zorundadır. Yâni sen senin bilmeyip de benim bildiğim bir takım işlere tepki göstereceksin. Çünkü sen bu konuda mazursun. Benim yaptıklarıma dayanamayıp mutlaka tepki göstereceksin. Gerçekten de meselâ şu anda Rabbimiz yaşadığımız şu hayatta bizim gözümüzün önündeki gayb perdesini kaldırıverse bu hayata kim tahammül edebilecek de? Gözümüzün önündeki gayp perdelerini aralayıp geleceklerle bizi yüz yüze getiriverse, yaşanır mı bu hayat? Düşünün şu anda on yıllık veya yüz yıllık hayatımızın geleceği gözümüzün önüne geliverse ne yaparız biz? Yakında bizim başımıza gelecekler, yakınlarımızın başına gelecekler, ölümler, zulümler, haksızlıklar, acılar, kederler, hastalıklar, hapisler... Yâni kendi kaderimiz, yakınlarımızın kaderi, babalarımızın, analarımızın kaderi, hanımlarımızın çocuklarımızın kaderi, sevdiklerimizin kaderleri. Bir anda onların ve bizim başımıza gelecekleri biliversek yaşayabilir misiniz? Yaşanır mı bu hayat? İçimizden kimi beyinsizler varsınlar gaybı bildiklerini filan iddia ede dursunlar Rabbimize sonsuz hamdü senâlar olsun ki bundan do-layı gaybını kimseye muttali kılmıyor. Peygamberler de dahil gaybını kimseye ezdirip bozdurmuyor Rabbimiz. İhtiyaçları kadar bir bölümünü peygamberlere bildiriyor, da altından kalkamayacakları bölümü onlara da bildirmiyor. İşte burada biraz sonra göreceğiz ki Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ da bunları bilmiyordu ve Hz. Mûsâ da bu tür gaybi bilgilere muttali olunca tahammül edemiyordu. Ama burada Hızır vasıtasıyla Rabbimiz Hz. Mûsâ’ya ve onun şahsında hepimize künhünü anlayamadığımız, bizim içim kapalı olan gaypdan bir kaç perde aralayacak. Bize bir kaç gayp penceresi açacak ve bize bir kaç konuda bilgi verecek. Bir kaç olayın arka planını bize arz ederek hayatın mânâsını anlatacak bize ve sonunda diyecek ki kullarım işte hayat budur. Yaşadığınız hayatta mânâsını anlayamadığınız bu tür olaylarla karşılaştığınız zaman sakın yanlışa düşmeyin ve hayatı böylece kabul edin diyecek. Evet diyor ki Hızır, Mûsâ (as)'a kavrayamadığın, anlayamadığın bir bilgiye nasıl sabredeceksin? Hazmedemediğin bir şeye nasıl tahammül edeceksin? Hz. Mûsâ dedi ki:
67,68. “O: "Sen doğrusu benim yaptıklarıma dayanamazsın, bilgice kavrayamadığın bir şeye nasıl dayana-bilirsin? " dedi.” Hızır (a.s) ona dedi ki: Doğrusu sen benim yanımda asla sabredemezsin! Anlayamadığın kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredeceksin? Benden senin şeriatine muhalif gibi görülebilecek bir takım şeyler görebileceğinden benimle beraber olmaya dayanabilecek misin? Ben Allah’ın sana öğretmediği bir bilgiye, sen de Allah’ın bana öğretmediği bir bilgiye sahipken, her ikimiz de farklı emirlerle görevli iken, benden mahiyetini anlayamadığın bir takım şeylerin zuhuruna nasıl dayanacaksın? Sen buna asla tahammül edemezsin. Çünkü sâlih bir insan, sahih bir insan künhünü anlayamadığı aslını kavrayamadığı ve kendince dış görünüşüyle münker bildiği bir olay karşısında mutlaka sabırsızlık göstermek zorundadır. Yâni sen senin bilmeyip de benim bildiğim bir takım işlere tepki göstereceksin. Çünkü sen bu konuda mazursun. Benim yaptıklarıma dayanamayıp mutlaka tepki göstereceksin. Gerçekten de meselâ şu anda Rabbimiz yaşadığımız şu hayatta bizim gözümüzün önündeki gayb perdesini kaldırıverse bu hayata kim tahammül edebilecek de? Gözümüzün önündeki gayp perdelerini aralayıp geleceklerle bizi yüz yüze getiriverse, yaşanır mı bu hayat? Düşünün şu anda on yıllık veya yüz yıllık hayatımızın geleceği gözümüzün önüne geliverse ne yaparız biz? Yakında bizim başımıza gelecekler, yakınlarımızın başına gelecekler, ölümler, zulümler, haksızlıklar, acılar, kederler, hastalıklar, hapisler... Yâni kendi kaderimiz, yakınlarımızın kaderi, babalarımızın, analarımızın kaderi, hanımlarımızın çocuklarımızın kaderi, sevdiklerimizin kaderleri. Bir anda onların ve bizim başımıza gelecekleri biliversek yaşayabilir misiniz? Yaşanır mı bu hayat? İçimizden kimi beyinsizler varsınlar gaybı bildiklerini filan iddia ede dursunlar Rabbimize sonsuz hamdü senâlar olsun ki bundan do-layı gaybını kimseye muttali kılmıyor. Peygamberler de dahil gaybını kimseye ezdirip bozdurmuyor Rabbimiz. İhtiyaçları kadar bir bölümünü peygamberlere bildiriyor, da altından kalkamayacakları bölümü onlara da bildirmiyor. İşte burada biraz sonra göreceğiz ki Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ da bunları bilmiyordu ve Hz. Mûsâ da bu tür gaybi bilgilere muttali olunca tahammül edemiyordu. Ama burada Hızır vasıtasıyla Rabbimiz Hz. Mûsâ’ya ve onun şahsında hepimize künhünü anlayamadığımız, bizim içim kapalı olan gaypdan bir kaç perde aralayacak. Bize bir kaç gayp penceresi açacak ve bize bir kaç konuda bilgi verecek. Bir kaç olayın arka planını bize arz ederek hayatın mânâsını anlatacak bize ve sonunda diyecek ki kullarım işte hayat budur. Yaşadığınız hayatta mânâsını anlayamadığınız bu tür olaylarla karşılaştığınız zaman sakın yanlışa düşmeyin ve hayatı böylece kabul edin diyecek. Evet diyor ki Hızır, Mûsâ (as)'a kavrayamadığın, anlayamadığın bir bilgiye nasıl sabredeceksin? Hazmedemediğin bir şeye nasıl tahammül edeceksin? Hz. Mûsâ dedi ki:
69. “Mûsâ: "İnşallah sabrettiğimi göreceksin, sana hiç bir işte baş kaldırmayacağım" dedi.” İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın. İnşallah beni sabırlı bulacaksın. Ve de senin işine karışmayacağım. Hiçbir zaman senin işine karışıp müdahalede ya da muhalefette bulunmayacağım. Yâni Allah benim sabırlı olmamı dilerse, Allah bana sabır verirse sen beni sabırlı bulacaksın dedi. Evirip çevirip bu sûre bu konuyu anlatıyor. Yarın birşey yapa-cağınızda inşallah deyin. Bağınıza, bahçenize girerken maşallah deyin. Allah kontrolünde bir hayat yaşadığınızı unutmayın. Allah’la beraberliğinizi unutmadan bir hayat yaşayın. Bakın Musa (a.s) diyor ki; inşallah beni sabredenlerden bulursun.” Ben diyor, kendi kendime bu sabır işini beceremem. Kendi kendime söz veremem. Bir insan olarak bu konuda kendime güvenemem. Ama inşallah diyorum. Allah izin verirse diyorum. Evet, söz verdi ama yaptıkları isyan değildi. Ben hiçbir konuda sana isyan etmeyeceğim demişti, ama karşı gelişi ona isyan mânâsına gelmiyordu. Meselâ bir iş yerinde çalışmak üzere mesai saatlerinin altına imza atan bir müslümanın, namaz saatlerinde mola vererek namaz kılması, asla o attığı imzaya isyan değildir. Çünkü namaz emri büyük yerden geliyor, yapmak zorundadır müslüman. İşte Musa (a.s)’ın da Hızır karşısındaki durumu bundan ibaretti. Söz verdi, sana hiçbir konuda isyan edip karşı gelmeyeceğim dedi, ama Hızır çocuğu öldürünce hemen itiraz ediverdi. Çünkü emir büyük yerden geliyordu, nasıl tepkisiz kalsın ki? Allah’tan kendisine gelen bilgiye göre, vahye göre bu yasaktı. Bunun üzerine Hz. Hızır dedi ki:
70. “O da: "O halde, bana uyacAksân, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın" dedi.” Eğer bana tabi olmak ve benimle beraber olmak istiyorsan bunun şartı; her hangi bir konuda ben sana bilgi verinceye kadar bana o konuda hiçbir şey sormamandır. Ben sana bir şey dememişsem o konuda bana soru sormayacaksın. Sen bana soru sormayacak ve benim o konuda sana bilgi vermemi bekleyecek ve sabredeceksin. Yâni benden mahiyetini kavrayamadığın bir şey sadır olduğunu görürsen o zaman sen sormadan, ben sana onu anlatacağım. Bu şartlarda anlaştılar. Hz. Mûsâ soru sormayacak ve işine karışmayacaktı. Yürüdüler. Ancak bundan ve sonraki ifadelerden anlaşılıyor ki yanlarında o genç yok. Sadece bu yolculukta o Abd ve Mûsâ var.
71. “Bunun üzerine kalkıp gittiler; sonunda bir gemiye bindiklerinde; O, gemiyi deliverdi; Mûsâ: "Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın" dedi.” Kalkıp yürüdüler ve derken gemiye binmeleri gereken bir yere geldiler ve bir gemiye bindiler. Ve o kul bindikleri gemiyi delmeye başladı. Geminin duvarından bir delik açmaya başladı. Böylece gemidekilerin boğulmalarına sebebiyet vermeyecek derecede gemide göze çarpan bir kusur meydana getirmeye yöneldi. Onun bunu yaptığını gören Hz. Mûsâ dayanamayarak dedi ki: Şu yaptığını beğendin mi yâni? Gemiyi ve içindekileri boğmak için mi bunu yapıyorsun? Doğrusu hayret edilecek bir iş yaptın. Korkunç bir şey yaptın. Yâni olacak şey mi bu? Yapılacak şey mi bu senin yaptığın? Adamlar üstelik bizden gemiye binmemizin ücretini de istemediler. Bize karşı böyle davranan adamlara karşı şu yaptığına bir baksana! dedi. Evet Hızır aleyhisselâm başladı gemiyi delmeye. Yâni o gemiyi ayıplı, kusurlu bir gemi yapmaya çalışıyor. Gerçekten acayip bir şeydi bu yaptığı. Musa (a.s) elbette tepkisiz kalmayacaktı. Çünkü o kendisine sunulmuş bilgilerle hareket ediyor, kendi görevini yapıyor, Hızır da kendisine sunulan bilgilerin gereğini yerine getiriyordu. Hep öyle olmaz mı zaten? Ben benim bildiğim kadarıyla sorumluyum, sen de bildiğin kadarından sorumlusun. Şimdi böyle bir durumda ne yapabilirdi Musa (a.s)? Bir sözü vardı Hızır (a.s) a verilmiş. İtiraz etmeye-cek, karşı gelmeyecek, soru sormayacaktı. Ona tabi olacak, onun peşi sıra gidecek ve ondan bilmediklerini öğrenecekti. Ama kendi bil-diği Allah bilgilerine ters bir durumla karşı karşıya kalınca hemen itiraz ediverdi. Öyle değil ni? Anlaşmanın şartlarına göre Hz. Mûsâ’nın onun yaptıklarına karşı hiç sesini çıkarmaması gerekiyordu. Onun işine ka-rışmaması gerekiyordu ama unuttu ve Hz. Mûsâ itiraz ediverdi. Daha sonra o kul Hz. Mûsâ’nın kendisine verdiği sözü unutup şartına muhalefetini görünce:
72. “Mûsâ'ya: "Ben sana yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi? " dedi.” Sen bu işin iç yüzünü bilmiyorsun! Sen bu olayın arka planını bilmiyorsun! Elbette bu yaptığımın senin bilmediğin bir hikmeti vardır! Ben sana benim yaptığım işlere karşı dayanamazsın demedim mi? deyince Hz. Mûsâ da:
73. “Mûsâ: "Unuttuğum için bana çıkışma, gücümün yetmediği bir şeyden beni sorumlu tutma ve şu işimden dolayı bana bir zorluk çıkarma" dedi.” Unuttuğundan dolayı beni muaheze etme! Unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma! Unuttuğum için sana müdahale ettim, binaen aleyh işimde bana zorluk çıkarma, ben senden senin bildiğin bu bilgileri öğrenmek istiyorum dedi. Yâni insan olarak gücümün yetmediği bir şeyden dolayı beni sorumlu tutma diyordu. Elbette Mûsâ’nın şeriatında unutan kimse unuttuğu konuda sorumlu değildi. Bu bizim şeriatta da geçerlidir. Mûsâ mazur bir konumda unuttuğu için o kulun yaptığı işe müdahale ediyor ve ilk tepkisini gösteriyordu.
74. “Yine gittiler; sonunda bir erkek çocuğa rastladılar, O, hemen onu öldürdü. Mûsâ "Bir cana karşılık olmaksızın mâsum bir cana mı kıydın? Doğrusu pek kötü bir şey yaptın" dedi.” Yine yollarına koyuldular. Sonunda bir oğlan çocuğuna rastladılar ki akranları arasında en güzel ve en sevimlileriydi. O kul, tuttu arkadaşları arasından onu alıp boynunu kopararak öldürüverdi. Bunu gören Hz. Mûsâ hayretler içinde bir önceki olaydan daha büyük bir tepki göstererek; bir cana karşılık olmaksızın, yâni kısas olmaksızın bir cana kıydın ha! Bunu nasıl yaptığını bir türlü anlayamıyorum? Göz göre göre çocuğu öldürdün. Ne suçu vardı bu yavrucağın? Bir adam öldürmüş değildi ki onun karşılığında kısas uygulayarak onu öldüresin. Gerçekten çok kötü bir şey yaptın dedi. Evet yine yollarına devam ettiler. Yâni hayatı birlikte yaşamaya devam ettiler. Yapıp ettiklerini henüz yargılama imkânına sahip değiliz. Ne Hızır (a.s)’ın Allah’tan aldığı bir emirle yaptıklarını, ne de Musa (a.s)’ın yine Allah’tan aldığı bilgilerle yaptığı itirazını yargılamadan, sorgulamadın onları takip etmeye devam ediyoruz. Bir çocukla karşılaşırlar. Hayatın içinde her çocuk gibi bir çocuğa rastlarlar. Anası babası olan, hısımı akrabası olan, eşi, dostu, akranı, arkadaşı olan bir çocuk. Öldürüverir Hızır onu. Niye öldü çocuk? Bin bir beklentiyle doğmuş, doğumu gözlenmiş, doğumu anası babası için büyük sevinç kaynağı olmuştu. Anası babası bu çocukla ilgili ne kadar büyük hesapların içine girmişlerdi. O çocuk sebebiyle bacaları tütecek, ışıkları sönmeyecek, adları anılacak, soyları devam edecek, malları başkalarına kalmayacaktı. Veya onların arkalarından o çocukları bıraktıkları dinlerini yaşayacak, yollarını, izlerini canlı tutacaktı. Ama gelin görün ki Hızır (a.s) onu öldürüverdi. Hani şu anda bir başka öldürücü daha var, Az-rail (a.s). Bunun öldürdüğüne kimse lâf edemezken, bunun öldürdüğüne lâf edilecek öyle mi? Öldürdü çocuğu ve Musa (a.s) yine soruverdi; demek sen bir can karşılığı olmaksızın onu öldürdün ha! Önce gemide bir ârıza girişimine, sonra da bu çocuğun öldürülmesine şahit olan Musa (a.s) birden bire yine Musa oluyor, yine peygamberlik göreviyle sahnede ve soruyor; neden yaptın bunu? Demek ki perde arkasını bilmeyenlere göre haksız yere yapılan bir iştir bu. İşin arka planını bilmeyenlere göre çocuğun öldürülmesi bir suçtur. Ama emri büyük yerden alana göre ise, o bir görev icabıdır. İşte şu anda Azrail her gün binlercesini öldürürken kim suçlar da Onu? Elbette Allah dedi diye yapılanlar suç olmayacaktır. Hattâ İslâ-m’a göre öldürülmesi gerekenleri öldüren celladı ve ona bu emri veren devlet başkanını kim suçlamış? Ama çaresiz Allah’ın elçisi buna da tepki gösterecekti. Zira onun şeriatına göre ancak kısasla adam öldürülürdü ve bu çocuk asla bunu hak etmemişti. Dikkat ederseniz Hz. Mûsâ o kulun birinci yaptığı iş konusunda: Demişti, burada ise: Diyor. Yâni bu ikincisini daha büyük bir suç kabul ettiğini vur-gulamak istiyordu. Bu çocuğun öldürülmesinin geminin delinmesin-den daha büyük bir iş olduğunu demek istiyordu. Mûsâ (a.s) bu ikinci defa da sabredemeyip onun işine karışınca o kul:
75. “O: “Ben sana, yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi? dedi.” Aynen önceki sözünü tekrar ederek ben sana benimle yolculuğa dayanamazsın demedim mi? Sadece öteki sözüne ilaveten bu âyette "leke" ifadesini ilave etmiştir. Çünkü bu kelimeye kınamaya daha elverişli bir kelimedir. Bu durumda Mûsâ (a.s) ancak şunu diyebilmişti:
76.” Mûsâ: "Bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma, o zaman benim tarafımdan mazur sayılırsın" dedi.” Bu sondur artık. Eğer bundan sonra sana bir soru daha sorarsam, bu seferden sonra yahut bu olaydan sonra sana bir soru daha sorarsam o zaman artık bana arkadaş olmazsın. O zaman benim tarafımdan mazur sayılırsın dedi. Ya da artık benim sana karşı bir mâzeret hakkım kalmamıştır. Vazgeçtim artık bundan sonra ne bir soru soracağım, ne de senin işine karışacağım dedi. Bir daha senin işine karışırsam işimiz bitmiştir dedi.
77. “Yine yola koyuldular; sonunda vardıkları bir kasaba halkından yiyecek istediler. Kasaba halkı, bu ikisini misafir etmek istemedi. İkisi, şehrin içinde yıkılmağa yüz tutan bir duvar gördüler, Mûsâ'nın arkadaşı onu doğrultuverdi; Mûsâ: "Dileseydin buna karşılık bir ücret alabilirdin" dedi.” Yine yolculuklarına devam ederek nihâyet bir kasabaya vardılar. Kasaba halkından yemek istediler ve kendilerini misafir etmelerini arzuladılar. Hadis-i şerifte anlatıldığına göre onların uğradıkları kasaba halkı aşağılık insanlardı. Onlara yiyecek de vermediler onları misafir de etmediler. İkisi o şehrin içinde duvarları yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. Sonra Mûsâ’nın arkadaşı o duvarı doğrultuverdi. Yâni yıkılmak üzere olan duvarı eski haline getiriverdi. Ona hiçbir şey dememesi gereken Hz. Mûsâ yine sabredemeyerek: Dileseydin yaptığın bu işe karşılık onlardan bir ücret alabilirdin! dedi. Bak bu adamlar bize yemek vermediler, bizi misafir de etmediler. Yemeğe de ihtiyacımız vardı. Bize bu şekilde davranan bu adamlara karşı yaptığın bu iş karşılığında hiç olmazsa bir ücret talep etseydin dedi. Bunun üzerine o kul dedi ki:
78. “O: "İşte bu, seninle benim ayrılmamamızı gerektiriyor; dayanamadığın işlerin yorumunu sana anlatacağım"dedi.” Artık bu seninle benim aramı ayıran şeydir. İşte bu ayrılışımızın sebebidir. Artık yolun sonuna geldik. Şimdi artık sana bu senin dayanamadığın, sabredemediğin olayların yorumunu, arka planını anlatacağım dedi. Üç olay yaşanmıştı. Rabbimiz üç olayla üç perde açmıştı bizim gözümüzün önünden ve bu üç olayın bizim anlayamadığımız perde arkasını bize sunmuştu. Bu olayların üçü de gaybi olaylardı. Allah’a havale etmeden bu ve benzeri cereyan eden olayları hiç kimsenin bilmesi ve anlaması mümkün değildi. Gemi deliniyor, çocuk öldürülüyor ve duvar düzeltiliyor. Durup dururken bütün bunlar neyin nesiydi acaba? Bu sene iki defa hastalık geçirdim bu neyin nesiydi? Geçenlerde bir arkadaşım hanımıyla beraber trafik kazasında hayatlarını kaybederken dört çocuklarının burnu bile kanamamıştı bu neyin nesiydi? Yaşamak isteyenler ölüyor, ölmek isteyenler yaşıyor, bu neyin nesi? Varlık bitiyor, yokluk geliyor bu neyin nesi? Yokluk bir anda varlığa dönüşüyor, varlık bir anda yokluğa dönüşüyor bu neyin nesi? Başımıza gelen tüm bu olaylar neyin nesi? Çok sevdiğimiz ço-cuğumuz bizden ayrılıp gidiyor bu neyin nesi? Kimileri evini kaybediyor, kimilerinin başına sıkıntılar geliyor, kimileri gülüyor kimileri ağlı-yor bu neyin nesi? Kimileri kız beklerken hep erkek veriliyor, kimilerinin şansı hep kızdan açılıyor bu neyin nesi? Kâfirler servet içinde, zevk ü sefa içinde yüzerken müslüman-lar sıkıntı içinde kıvranıyor bu neyin nesi? Bu hayat neyin nesi? Yeryüzünde yaşadığımız hayatta bütün bu cereyan eden olayları yorumlayabilmek için, bütün bu olayların arka planını anlayabilmek için bu üç olayda Rabbimizin bize açtığı üç pencereden çok iyi bakmak ve bu üç olayı çok iyi anlamak zorundayız. Bu anlatılan üç konuyu çok iyi anlamalıyız ki; tüm hayatı bunlarla yorumlama imkânını elde etmiş olabilelim. Rabbimize hamd edelim ki onu bize bu sûrede bu kıssasında öğretiyor. Bakalım ne diyecek Rabbimiz: «
79. “Gemi, denizde çalışan birkaç yoksula aitti; onu kusurlu kılmak istedim, çünkü peşinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.” Gemiyi delip kusurlu hale getirme işine gelince o gemi denizde çalışan ve onunla geçimlerini sağlayan birkaç yoksul kişiye aitti. Önlerinde gidecekleri yerde de bulduğu her sağlam ve kusursuz gemiye el koyan, müsadere eden bir kral vardı. Ben de böyle onu kusurlu hale getirdim ki o kral bu gemiyi beğenip bu garibanların ellerinden almasın. Binaenaleyh daha büyük bir zarara uğramamaları için bu küçük zarar onların başına gelmiştir. İşte bizim için gayb olan bir hadisenin arka planı. İşte hikmetini anlayamadığımız garip bir olayın perde arkası. Şimdi ne bilebiliriz ki bizim hayatımızda da bir kısım yaralar olmuş. Bize göre hayatımızda bir kısım delikler açılmış. Dükkanımıza tezgahımıza ticaretimize bir kısım zararlar gelmiş. Ya da yaşadığımız hayatta çevremizde birileri hiç beklemediğimiz halde bize bir kısım zararlar vermeye başlamışlar. Çevremizden birileri bize zarar vermeye başlamış. Hadiselerin arka planını bilmediğimiz için tüm bunların bizim zararımıza olduğunu zannedebiliriz. Gayb Allah’ın elinde olunca, başımıza gelen bu olayların sonucunun nasıl tecelli edeceğini bilen sadece Allah olduğuna göre ve bu gaybını peygamberine bile açmadığına göre biz de bu hayatı böylece kabullenmek zorunda olduğumuzu asla unutmayacağız. Dış görünüşü itibariyle musîbet gibi görünen böyle her hangi bir şey başımıza geldiği zaman Onu takdir buyuran ve onun arkasında yatan şeyi en güzel bilen Rabbimize dua edecek ve sadece ona sığınacağız. Ne biliyoruz belki de kendisine sığınmamızı, kendisini daha çok hatırlamamızı istediği için Rabbimiz o hadiseyi bizim başımıza göndermiştir. Belki de kulluğumuzdaki kusurlarımızı anlayıp da daha çok kulluğa koşalım diye bizim başımıza bunları göndermiştir. Yâni bilemiyoruz, belki dış dünyamızdaki bir açık, malımız-daki bir açık, arabamızdaki bir delik belki de bizim iç dünyamızdaki bir deliği kapatacaktır. Belki de o açık bizim inanç dünyamızdaki bir açığı kapatmak için başımıza gelmiştir. Küfür gibi şirk gibi ilerde vukua gelebilecek ve bizi sonunda bizi kralların, zalimlerin beğenip de kendilerine kul köle olarak almaları zararından korumak için küçük açıklarla bizi kendimize getirmek için Rabbimiz başımıza bunları getirmiş olabilecektir. Ya da belki en önemlisi cennette bir açığımızı kapatmak için hayatımızda bu delikleri açıvermiştir Rabbimiz. Çünkü hadisten bili-yoruz ki tırnağımıza batan bir diken bile bizim bir günahımızın silin-mesine sebeptir. İşte bu olayı böylece Rabbimiz bize çözümleme im-kânı vermiştir.
80,81. “Oğlana gelince; onun ana babası inanmış kimselerdi, çocuğun onları azdırmasından ve inkara sürüklemesinden korkmuştuk" Rableri o çocuktan daha temiz ve onlar daha çok merhamet eden birini vermesini istedik.” Evet o çocuğun hayatta kalması ana ve babası hakkında büyük bir mefsedet olacaktı. Bu çocuk Rabbin sicilinde ilk günden itibaren kâfir olarak kaydedildiği için, Allah onun kaderini bildiği için yaşadığı zaman babası ve anasının hem dinlerini hem de dünyalarını et-kileyecek ve belki de onları ona sevgisinden dolayı küfre sürükleyecekti. Büyüyüp de ebeveynini küfre düşürmesinden korktuğum için onu öldürdüm. Kim bilebilirdi bunun böyle olacağını? Halbuki o çocuğun babasının da anasının da bundan hiç mi hiç haberleri yoktu. O çocukları dünyaya geldiği gün hiç bir şeyden haberdar olmayan bu ebeveyn çok sevinmişlerdi. Öldüğü gün de belki üzüntülerinden ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Ama hadisenin arka planını bilselerdi ne doğduğu gün sevinecekler ne de öldüğü gün bu kadar üzüleceklerdi. Belki de o kulun, o çocuğu öldürdüğü günkü zararları o çocuğun yaşadığı zamanki zararlarından çok daha az olmuştur. Halbuki onlardan aldığı bu çocuğun yerine Rabbimiz belki onlara daha yakın ve merhametli bir çocuk verecek hem dünyaları hem de dinleri konusunda Allah onlara yardımda bulunacaktı. O halde yaşadığımız hayatta başımıza gelen bu tür olaylar karşısında hadiselerin arka planını bilmeyen bizler, Allah’ın kazasına razı olmak ve bizden aldığının yerine daha güzeliyle bize mukabelede bulunması için Rabbimize dua edeceğiz. Ama bakıyoruz çocukları ölen ana baba feryadı basıveriyor. Başkalarınınkini değil de bizimkini mi buldun diye. Peki bilmiyoruz ki bizim çocuk niye öldü? Adamın dükkanı yanıyor basıyor feryadı figanı. Bilmiyoruz ki niye yandı? İşte bütün bunları bu bilgiye havale edelim ki yorumlama imkânımız olsun diye Rabbimiz bize bu kıssayı anlatıyor. Değilse tüm bu başımıza gelenleri Rabbimizin ilmine havale etmeden işin içinden çıkamayız ve sonunda bizin için hayırlı olabilecek şeylerin ecrini de kaçırmış oluruz, Allah korusun. Öyle değil mi? Zararımız oluyor, kaybımız oluyor, üzüntümüz oluyor, sıkıntımız oluyor, bazen büyük, büyük deneyimlerle karşı karşıya geliyoruz. Ama bunların sonunda bize neler kazandıracağını, neler kaybettireceğini bilmiyoruz. Meselâ size bir soru sorayım: Şu anda biz rahat kahvelerimizi yudumlayıp, rahat hayatımız yaşarken çevremizde bizim inancımızı paylaşan pek çok kardeşimiz kâfirler tarafından öldürülüyorlar. Bizler yurtta sul cihanda sulh içindeyken kardeşlerimiz savaşın içindeler. Acaba şu anda savaşta ölenler mi kazançta? Yoksa savaş dışında gül gibi yaşayıp giden bizler mi kazançtayız? Bunu nereden bilebileceğiz de biz? Yâni şu anda evleri yıkılan çocukları öldürülen, kocaları öldürülen, mallarını mülklerini kaybeden insanlar mı kârlı? Yoksa çevremizde hiçbir şey olup bitmiyormuşçasına mal mülk derdinde olan ve onların içine gömülmüş olan bizler mi kârlıyız? Bütün bunların sonucunda karşımıza nelerin çıkacağını bilemediğimiz için kimin kârlı kimin zararlı olacağı yarın belli olacaktır.
80,81. “Oğlana gelince; onun ana babası inanmış kimselerdi, çocuğun onları azdırmasından ve inkara sürüklemesinden korkmuştuk" Rableri o çocuktan daha temiz ve onlar daha çok merhamet eden birini vermesini istedik.” Evet o çocuğun hayatta kalması ana ve babası hakkında büyük bir mefsedet olacaktı. Bu çocuk Rabbin sicilinde ilk günden itibaren kâfir olarak kaydedildiği için, Allah onun kaderini bildiği için yaşadığı zaman babası ve anasının hem dinlerini hem de dünyalarını et-kileyecek ve belki de onları ona sevgisinden dolayı küfre sürükleyecekti. Büyüyüp de ebeveynini küfre düşürmesinden korktuğum için onu öldürdüm. Kim bilebilirdi bunun böyle olacağını? Halbuki o çocuğun babasının da anasının da bundan hiç mi hiç haberleri yoktu. O çocukları dünyaya geldiği gün hiç bir şeyden haberdar olmayan bu ebeveyn çok sevinmişlerdi. Öldüğü gün de belki üzüntülerinden ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Ama hadisenin arka planını bilselerdi ne doğduğu gün sevinecekler ne de öldüğü gün bu kadar üzüleceklerdi. Belki de o kulun, o çocuğu öldürdüğü günkü zararları o çocuğun yaşadığı zamanki zararlarından çok daha az olmuştur. Halbuki onlardan aldığı bu çocuğun yerine Rabbimiz belki onlara daha yakın ve merhametli bir çocuk verecek hem dünyaları hem de dinleri konusunda Allah onlara yardımda bulunacaktı. O halde yaşadığımız hayatta başımıza gelen bu tür olaylar karşısında hadiselerin arka planını bilmeyen bizler, Allah’ın kazasına razı olmak ve bizden aldığının yerine daha güzeliyle bize mukabelede bulunması için Rabbimize dua edeceğiz. Ama bakıyoruz çocukları ölen ana baba feryadı basıveriyor. Başkalarınınkini değil de bizimkini mi buldun diye. Peki bilmiyoruz ki bizim çocuk niye öldü? Adamın dükkanı yanıyor basıyor feryadı figanı. Bilmiyoruz ki niye yandı? İşte bütün bunları bu bilgiye havale edelim ki yorumlama imkânımız olsun diye Rabbimiz bize bu kıssayı anlatıyor. Değilse tüm bu başımıza gelenleri Rabbimizin ilmine havale etmeden işin içinden çıkamayız ve sonunda bizin için hayırlı olabilecek şeylerin ecrini de kaçırmış oluruz, Allah korusun. Öyle değil mi? Zararımız oluyor, kaybımız oluyor, üzüntümüz oluyor, sıkıntımız oluyor, bazen büyük, büyük deneyimlerle karşı karşıya geliyoruz. Ama bunların sonunda bize neler kazandıracağını, neler kaybettireceğini bilmiyoruz. Meselâ size bir soru sorayım: Şu anda biz rahat kahvelerimizi yudumlayıp, rahat hayatımız yaşarken çevremizde bizim inancımızı paylaşan pek çok kardeşimiz kâfirler tarafından öldürülüyorlar. Bizler yurtta sul cihanda sulh içindeyken kardeşlerimiz savaşın içindeler. Acaba şu anda savaşta ölenler mi kazançta? Yoksa savaş dışında gül gibi yaşayıp giden bizler mi kazançtayız? Bunu nereden bilebileceğiz de biz? Yâni şu anda evleri yıkılan çocukları öldürülen, kocaları öldürülen, mallarını mülklerini kaybeden insanlar mı kârlı? Yoksa çevremizde hiçbir şey olup bitmiyormuşçasına mal mülk derdinde olan ve onların içine gömülmüş olan bizler mi kârlıyız? Bütün bunların sonucunda karşımıza nelerin çıkacağını bilemediğimiz için kimin kârlı kimin zararlı olacağı yarın belli olacaktır.
82. “Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı; babaları da iyi bir kimseydi. Rabbin onların ergenlik çağına ulaşmasına ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi.” Evet o duvarın düzeltilmesinden duvarı düzelten kişilere doğacak meşakkat o duvarın yıkılması halinde iki sâlih çocuğa ya da babaları sâlih olan iki çocuğa gelebilecek zarardan daha ehvendir. Çünkü o duvarın önceden yıkılması halinde o yetimler zarara uğrayacak ve malları zayi olacaktı. Bilmeyiz ki bu yeni yaptırdığımız ev niye göçtü? Bilmeyiz ki bu ev ya da bu dükkan niye yapıldı? Bu para ummadığımız bir yerden niye geldi? Bugün niye bu kadar fazla kazandık? Dün niye bu kadar az müşteri geldi? Bu para niye geldi? Bu para niye gelmedi? Bu belâ niye geldi? Bu belâ niye savuştu? Tüm bunları bilmiyoruz. Peki nesini biliyoruz bunun? Bildiğimiz bir şey varsa Allah’ın mü'minlere gönderdiği şeylerin tamamı onun mü'minlere karşı işleyen sonsuz rahmetinin gereğidir. Bakın gemi delindi rahmet, çocuk öldü rahmet, duvar yapıldı rahmet. Ben bu konuda sadece Allah’a güvenirim ve ben ona kulluk yaptığım sürece benim başıma gelenlerin hikmetini anlayamasam da onların tümünün benim hayrıma olduğuna inanır ve Rabbime dua ederim. İyi şeyler gelince hamd ederim, bana göre kötü gibi görünen şeyler gelince de yine O’na sığınır, O’nun bunlardan beni koruması için dua ederim. Gerisini bilmem, bilemem de zaten. Bilmem de gerekmez. Gaybı bilmeye de çalışmam, çünkü ben kulum. Kul olarak bana düşen sadece Rabbime güvenmek ve Ona tevekkül etmektir. Bütün bu olayların arka planını anlattıktan sonra o kul der ki: “Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın işlerin içyüzleri budur.” Yâni sana gösterdiğim bütün bu garip işleri ben kendi kafamdan yapmadım. Kendi içtihadımla, kendi bilgimle yapmadım. Rab-bimin emriyle yaptım, Rabbimden aldığım emirle yaptım. Bu bana Al-lah’ın öğretmesidir. İşte ey Mûsâ senin dayanamadığın ve bir türlü sabredemediğin bu olanların iç yüzü buydu. Sorular sorduğun olayların tevili işte bunlardır. Evet dünyadaki, yaşadığımız hayattaki cereyan eden tüm olayların arka planını böylece bu üç olayda bize gösteriverdi Rab-bimiz. Hattâ Allah’ın Resûlünün keşke kardeşim Mûsâ biraz daha sabırlı davranabilseydi de o kulu vasıtasıyla Rabbimizin bundan başka konuları da bize öğretmesine imkân bulsaydık buyurduğu rivâyet edilir. Acaba bu kıssada anlatılan Allah’ın kendisine rahmet ve katından bir ilim verdiği Mûsâ (a.s)'a hocalık yapan bu kul kimdi? Bu kulun peygamber karşısında konumu neydi? Bizim için Rabbimiz anlatmadığına göre aslında kimliği lâzım değildir, asıl bize lâzım olan onun bize sunmak istediği mesajdır; ama günümüzde kimileri bunu çok değişik yerlerde kullanmaya kalktıkları, bundan çok değişik deliller istidlal etmeye çalıştıkları için bu konuda da bir şeyler söylemeyi uygun gördüm. Rabbimiz hatırlayın kıssanın başında buyurmuştu ki: Derken orada katımızdan bir rahmet verdiğimiz, ve kendisine bilgilerimizden bazılarını öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul buldular. Allah’ın kendisine rahmet verdiği ve kendisine kimseye öğretmediği bilgilerinden bazısını açtığı bu kul hakkında kimi insanlar bu zatın İsrâil oğullarından mertebesi çok yüce bir zat olduğunu, Allah’ın velî kullarından bir kul olduğunu Allah’ın kendisine "ledün" ilmini, yâni vasıtasız olarak direk Allah tarafından öğretilen bir ilme sahip olduğunu ve kıssada anlatıldığı gibi onun ilminin peygamber Mûsâ (a.s)'ın ilminden daha üstün olduğunu söylemeye çalışıyorlar. Geçmişte ve günümüzde bu ilme sahip olanların peygamber bilgisinden daha üstün bir ilme sahip olduklarını iddia ediyorlar. Yâni peygamberlere gönderilen vahiy ilminden farklı olarak meleksiz, vasıtasız öğrenilen ledün ilminin olduğunu ve de bu ilmin melek vasıtasıyla öğrenilen nübüvvet ilminden daha üstün olduğunu iddia ediyorlar. Yâni yeryüzünde peygamberden daha üstün ilim sa-hiplerinin olabileceğini söylemeye çalışıyorlar. Bu son derece tutarsız ve delilsiz bir iddiadır. Halbuki bütün güvenilir hadis kitaplarında Allah’ın kendisine katından bir rahmet verdiği ve kendisine kendi bilgilerinden bazılarını öğrettiği bu zatın adından Hızır olarak söz edilir. âlimlerimizin ekseriyeti bu kulun Hızır (a.s) olduğu ve kendisinin bir peygamber veya bir melek olduğunu söylemişlerdir. Çünkü dikkat ediyorsanız Rabbimiz "Biz ona katımızdan bir rahmet verdik" buyurmaktadır. Rabbimizin kastettiği bu rahmet nübüvvettir, peygamberliktir. Çünkü bakıyoruz Kur’an-ı Kerîmde bu rah-met kelimesinin Nübüvvet anlamına kullandığını görüyoruz. Meselâ Zuhruf sûresinde Rabbimiz peygamberin ve peygamberliğin kendilerinden veya kendilerinin istediği insanlardan birisine verilmesi konusunda itiraz edenlere cevap olarak şöyle buyurur: Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edip paylaşıyorlar? (Zuhruf 32) Evet Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Halbuki o rahmeti, yâni o risâleti, nübüvveti kime göndereceğini bilen ve bu taksimi yapan Allah’tır. Tıpkı onların maişetlerinin taksimini Rabbinin yaptığı gibi. Yine bakıyoruz Kasas sûresinde de Rabbimiz Rahmet kelimesiyle peygamberliğin kastedildiğini anlatır: "Sen, sana bu kitabın verileceğini ummazdın. O ancak Rabbinin bir rahmetidir. Öyleyse sakın inkarcılara yardımcı olma." (Kasas 86) Bu âyet-i kerîmede de rahmet ile peygamberlik kastedilmektedir. Yine dikkat ediyorsanız Rabbimiz burada: Buyurmaktadır. Yâni "kendisine nezdimizden bir ilim öğrettik" buyurmaktadır. Bu ilim onun insanlardan, bir muallimden veya bir mürşidden öğrendiği bir ilim değildir. Aksine âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ki insanların müdahalesi olmaksızın Allah’ın kendisine öğrettiği bir ilimdir bu. Alimlerimizden bazıları da bu zatın bir melek olduğunu savunmuşlardır. Elbette olayın cereyanı bizi bu şekilde de düşünmeye mecbur ediyor. Yâni eğer Rabbimiz kıssada anlattığı bu kulunun bir insan olduğunu söylemiş olsaydı bu konuda hiç tereddüdümüz olmayacaktı. Sünnette de bu konuda onun bir insan olduğuna dair bir bilgi göremiyoruz. Evet Rabbimiz Kur’an-ı Kerîmde onun bir insan olduğunu söylemiyor. Ne diyor? Diyor. Yâni kullarımızdan bir kul ifadesini kullanıyor Rabbimiz. Bu ifade de onun bir insan olduğunu göstermemektedir. Bakıyoruz kitabımızda bu "abd" yâni kul ifadesi sadece insanlar için değil, hem melekler için hem cinler için hem de öteki varlıklar için kullanılmak-tadır. Çünkü varlıkların tümü Allah’ın kuludur. Bakın meselâ Zuhruf sûresinde Rabbimiz melekleri için de kul ifadesini kullanmaktadır: Onlar, Rahmân olan Allah'ın kulları melekleri de dişi saydılar. Yaratılışlarını mı görmüşler? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir. (Zuhruf 19) Bu âyet-i kerîmesinde ve yine meselâ Enbiyâ sûresinin 26. âyetinde Rabbimiz melekleri için de kul ifadesini kullanmaktadır. Onun bir insan olduğunu iddia edenlerin bu konuda gösterdikleri bir delil var. O da Rasulullah efendimizin bu kul hakkında racül ifadesini kullanmış olmasıdır. Madem ki hadiste racül ifadesi kullanıl-ıştır o halde bu kul bir insandı demeye çalışıyorlar. Halbuki bakıyoruz bu racül ifadesini Rabbimiz Cin sûresinde cinler için de kullanmıştır: "Gerçekten, insanlardan bir takım Racüller, cinlerin birtakım racüllere sığınırlardı da onların azgınlıklarını artırırlardı. " (Cin 6) Bakın âyet-i Kerîmede Rabbimiz cinler için de "Racül" ifadesini kullanmaktadır. O halde Rasulullah efendimizin bu kul hakkında racül ifadesini kullanmış olması onun bir insan olmasını gerektirmeyecektir. Sonra eğer bu kul yâni Hızır bir insansa o zaman bu yaptıklarını neyle izah edeceğiz? Peygamber değilse, bir melek de değil ve bir insansa o zaman bu insan İsrâil oğullarından Mûsâ (a.s)’ın ümmetinden biridir. O zaman acaba bu yaptıklarını yaparken kimin şeriatıyla amel ediyordu bu kimse? Öyle değil mi? O dönemde yaşayan ve kendisi de peygamber olmayan bir insanın mutlaka bir peygamberin şeriatına tabi olması gerekiyordu. Ve o zaman bakıyoruz şu yaptıklarının hiç birisi o dönemin peygamberi olan Hz. Mûsâ’nın şeriatına uygun değil. Gemiyi deliyor suç, çocuk öldürüyor suç. Eğer bunlar zaten Hz. Mûsâ’nın şeriatına göre ve de şu andaki bizim şeriatımıza aykırı olmasaydı Hz. Mûsâ ona niye itiraz etsindi? Eğer o, o dönemde yaşamış ve hiç bir peygamberin şeriatına tabi olmayan bir insansa o zaman Mûsâ (a.s)'ın onun şeriatının onun yanında ne değeri kalıyor? Ve bu adamın konumu dinde nedir? Bugün de meselâ Muhammed (a.s) getirdiği şeriata uymayan bir adama ne gözüyle bakacağız? Vardır bir hikmeti mantığıyla işi savuşturmaya mı kalkacağız? Yoksa hayır! Tüm insanlık bu şeriatla sorumludur! Kim bunun dışında bir şeyle amel ederse o mü'min değildir mi diyeceğiz? Bu anlayış hiç uygun düşmüyor yâni. Ama onun bir melek oluşunu düşünürsek o zaman bütün bu yaptıklarının izahını yapmak çok kolay olacaktır. Çünkü melek mâsumdur, çünkü Meleğin iradesi yoktur ve o yaptığı her şeyi Allah’tan aldığı bir emirle yapmaktadır. Veya geçenlerde Dinarda onlarca insanı öldürüverdi de kimse onu İslâm şeriatına göre sorumlu tutmadı. Allah’tan aldığı emirle melek dilediğini yapar ama kimse ona hesap soramaz. Çünkü onlar için haram helâl söz konusu değildir. Ama insan asla böyle değildir. Bu insan kim olursa olsun, makamı konumu ne olursa olsun, ister peygamber olsun, ister ledün ilmine sahip birisi olsun kim olursa olsun fark etmez yaptığı şeyler Allah’ın gönderdiği şeriata aykırıysa o cezalandırılır. Yâni bu tür âyetleri delil getirerek kimse kendi nanelerine kılıf bulmaya çalışmasın. Efendim bizim yaptıklarımız kitaba ve sünnete uymasa da biz bunları Rabbimizden aldık filan diyerek kimse kendisine paye çıkarmaya çalışmasın. Kimse üstünlük taslamaya çalışmasın. Çünkü Allah katında en üstün insan Allah’ın elçileridir ve onlar bile Allah’ın gönderdiği şeriata ters düşseler Allah onların bile şah damarını koparacağını dost ve yardımcıları olmayacağını beyan buyurmaktadır. Öyleyse bu kul ya bir peygamberdir ki Allah’ın kendisine gönderdiği bir şeriatla amel etmektedir, ya da bu bir melektir ve yaptığı işlerin arka planını da ona Allah bildirmektedir. Zaten âyet-i kerîmede de bu kul öyle diyordu: Ben bu yaptıklarımı kendimden, kendi içtihadımla, kendi bilgimle yapmadım, ben bunları Rabbimin ilahi emirleri doğrultusunda yaptım diyordu. Sonra bakıyoruz Hz. Mûsâ’nın o kula şöyle dediğini görüyoruz: Bana öğretmen için sana tabi olabilir miyim? Halbuki bir pey-gamber öğrenme hususunda peygamber olmayan veya melek olmayan birisine teslim olamaz. Eğer öyle olsaydı o peygamberin toplumu sen bunu birilerinden öğreniyorsun demez miydi? Nitekim Bu ifade Duhân sûresinin 15. âyetinden anlıyoruz ki Allah’ın Resûlü için öyle olmadığı halde söylenmişti. Bu âyet o kulun Hz. Mûsâ’dan ilim yönünden üstün olduğunu göstermektedir. Halbuki peygamber yahut melek olmayan birisi kesinlikle peygamberden üstün olamaz. Mûsâ’nın (a.s) ilmi ile, görüşü ve anlayışı ile perde arkasına dair gördükleri uyuşmaz. Mûsâ’nın (a.s) işin dış görünüşüne bakarak verdiği karar o işin bilinmeyen, perde arkasına yönelik yönüyle ters düşer. Musa’nın (a.s) dış görünüşüne bakarak verdiği hüküm geminin delinmesiyle gemiye ve içindekilere verilecek bir zarardır. Halbuki durum bilinmeyen yönüyle hiç de öyle değildir. Çocuğun öldürülmesi, kendilerine yiyecek vermeyen insanların duvarlarının düzeltilmesi de böyledir. Aslında bunları akıl ve mantık kabul edemez. Onun içindir ki gördüğü bu münker işler karşısında Hz. Mûsâ söz verdiği halde tepkisini gizleyemiyordu. Evet ama bakın işin arka planı hiç de Mûsâ’nın (a.s) zannettiği ve bildiği gibi değildi. İşin arka planında başka bilinmeyen hakikatler gizliydi. Öyleyse insan her şeyi bildiği cüretkârlığına kapılmamalıdır. Öyleyse insan hayatı sadece bu dünyadan ibaret görmemelidir. Öy-leyse hakikat şu materyalist medeniyetin iddia ettiği gibi sadece görülen ve bilinenlerden ibaret değildir. Öyleyse insan kendisine verilen kıt bilgiyle, sınırlı aklıyla hemen hüküm vermede acele edip Allah’ı, gaybı inkara yönelmemelidir. Çünkü bu âciz insan asla unutmamalıdır ki, bilmediklerinin yanında bildikleri denizden bir damla bile değildir. Biraz sonra Allah söyleyecek: “De ki: "Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi." (Kehf 109) Aynı hususu anlatan Lokman sûresi de: “Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa ve yedi misli deniz de yedekte bulunup yazılsa yine de Allah'ın sözleri bitmezdi. Doğrusu Allah güçlüdür, Hakimdir.” (Lokman 27) Allah’ın buradaki kelimelerinden maksat şu kitabımızın içindeki kelâmı, kelimeleri değildir. Öyle olmuş olsaydı işte yazılabilmiştir. Buradaki kelimelerden kasıt Rabbimizin sonsuz ilim ve hikmetinin kelimeleridir. Onlardan sadece “Ol” buyurarak takdir ettikleri işte bu kitabıyla bize ulaşmıştır. Öyleyse bütün bu sözlerin sonunda şu gerçeği ifade edelim: İnsanlık kendisinden başka bir şeyle asla saadete ulaşamayacağı, dünyasını da, ukba’sını da asla kazanamayacağı, mamur edemeyeceği sâlih ve sahih bir bilgiye muhtaçtır. Bu bilgi de bilineni de bi-linmeyeni de, görüleni de görülmeyeni de, perde önünü de perde ar-kasını da, gaybı da şehadeti de bilen, tam bilen, eksiksiz bilen, mut-lak bilen bu hayatın sahibinden gelen Vahiy bilgisidir. Bu bilgiye iman eden, bu bilgiye sarılan, bu bilgiyle hayatı, bu bilgiyle ölümü, bu bilgiyle âhireti değerlendirenler dünyalarını da, âhiretlerini de mamur ederlerken, bu bilgiyi göz ardı edenler, bilimi, maddeyi, eşyayı, dünyayı putlaştırıp bu bilgiye sırt dönerek bir hayat yaşayanlar da dünyalarını da mahvetmişler, âhiretlerini de berbat etmişlerdir. Bundan sonra Rabbimiz Zülkarneyn’in kıssasını anlatacak. "Ve yes'elûneke" İfadesinden anlıyoruz ki bu kıssa da müşriklerin ve ehl-i kitabın Rasûlullah’a sorduğu sorulardan birisiydi. Zülkarneyn de kıssada göreceğimiz gibi güç kuvvet sahibi, iktidar sahibi bir sâlih kuldur. Allah’ın yeryüzünde kendisine güç kuvvet verdiği, kendisine yeryüzünde büyük saltanat verdiği kullarından biri. Ama Allah’ın ken-disine verdiği bu gücü ve kuvveti, bu iktidarı kendisinden değil Allah-tan bilen ve Allah yolunda kullanmaya gayret eden birisidir. Zülkar-neyn (a.s) gücünü kuvvetini Allah’a kullukta kullanan, gücüne kuvvetine mağrur olmayan ve Allah’ı asla unutmayan birisi. Yeryüzü meliklerinden tüm meliklere örnek olacak bir melik ve mülk ve saltanatını Allah’ın emrine veren bir melik. Rabbimiz Kehf sûresinde anlattığı bu son kıssanın kahramanının kimliği konusunda da bilgi vermez. Kimdi? Nerede ve hangi dönemde yaşamıştı bu konuda bilgi yok. Belki de kıssanın hedefi de budur. Kıssadan maksat hisse almaktır. Hisse de hiçbir zaman zaman ve mekânla sınırlı değildir. Yâni kıyâmete kadar her dönemde her devirde yaşayabilecek bir örnektir bu. Gerçi müfessirler bu olayın kahramanının kimliği konusunda epey tartışmalara girmişler. Kimileri Onun işte büyük İskender olabileceğini, kimileri de başkalarının olabileceğini söylemeye çalışmışlar. Kim olursa olsun bizim için onun kimliği önemli değildir. Bize lâzım olan yeryüzünün doğusuna, batısına fetihler yapması, kuzeye ve güneye uzanması, buralara Allah’ın dinini götürmesi, yeryüzünde iradesini, gücünü, kuvvetini ve iktidarını Allah’a teslim ederek Allah’ın istediği biçimde adâletle hükmetmesi, ayrıca Allah kullarını Ye’cuc ve Me'cüc akımlarından korumak üzere küfrün, şirkin karşısına sağlam bir bent yapmasıdır. Yâni hayatını Allah adına yaşayan Allah’a ve âhirete iman eden âbid bir kul olmasıdır. Bu açıdan Zülkarneyn yeryüzünün doğusuna ve batısına hâkim olan bizdeki cihangir anlamına gelen bir kelime de olabilir. Kimilerinin iddia ettikleri gibi belki bir peygamber belki de Sîret-i İbni Hişam’da Hz. Ali efendimizin dediği gibi, Allah’ın kendisini sevdiği kendisi de Allah’ı seven sâlih bir kuldur. Bakın Rabbimiz kıssayı şöylece anlatmaya başlıyor:
83. “Ey Muhammed! Sana Zülkarneyn'i sorarlar, " Onu size anlatacağım" de.” Evet Zülkarneyn kıssası da bir zikirdir. Bir zikradır. Kıyâmete kadar insanların gündemlerine almaları gereken, hatıralarında hayatlarında diri tutmaları gereken bir gündem maddesidir. Bir tezkiradır ki insanlar onunla yol bulsunlar, insanlar onunla hayata bakışlarını, mala bakışlarını, güç ve kuvvetlerine, iktidarlarına bakışlarını onunla belirlesinler. Zül Karneyni soruyorlar. Nesini sormuşlar? İnsanlar nesini sorarlarsa sorsunlar, onunla alâkalı şunlar önemlidir, bize şunlar lâzımdır diyerek Rabbimiz o konuda bize bir hatıra, bir zikra nakledeceğini haber veriyor. O’nun gündemini size sunacağım buyuruyor. Zül Karneyn; iki çağ anlamına da gelir. Tıpkı Hızır’ın Arapça-da yeşillik anlamına gelse de, tercüme edilemediği gibi, Zül Karney-n’in de tercüme edilmeyerek Zül Karneyn olarak bilinmesi gerekecektir. Eğer bu bir isim değil de, bir sıfattır diyecek olursak, o zaman iki çağ sahibi, iki çağ insanı, ya da iki bölge insanı veya iki saltanat sahi-bi, doğunun ve batının egemeni anlamlarına gelecektir. Allah’ın izniyle mekânın tümüne egemen bir kuldu. Acaba bu mânâda herkes kendince iki çağ sahibi mi dersiniz? Bir oğul çağ, bir baba çağ dönemi mi vardır herkesin? Veya gençlik çağı, olgunluk çağı. Öyleyse biz de Zülkarney gibiyiz ve onun gibi ol-mak, onun rolünü oynamaya namzediz. Çünkü Allah yeryüzünde bi-ze de imkânlar vermiştir. Birilerine verilmeyen, bize verilen imkânlar. Herkeste olmayan, ama bize lütfedilen imkânlar. Haydi biz de kullanalım o imkânları.
84. “Doğrusu biz onu yeryüzüne yerleştirmiştik ve her şeyin yolunu ona öğretmiştik.” Onu yeryüzüne yerleştirdik. Gerçekten çok büyük bir güç ve kuvvet sahibi olarak onu yeryüzünde hâkim bir konuma getirdik. Onu yeryüzünde iktidar mevkiine oturttuk. Her bir sebebi de ona lütfettik ki artık yeryüzünün dilediği bölgesine gidebilsin ve yeryüzünün dilediği iklimine hükmedebilsin. Takip ettiği hedefine ulaşabilmesi için ilim, zeka, güç, kuvvet, asker, ordu, siyaset bilgisi gibi her türlü hükmetme ve fethetme vasıtalarını da ona verdik. Sebepsiz, hikmetsiz ve düzensiz hareket etmeyecek biçimde onu sebep bilgileriyle donattık. O her ne zaman neyi yapmaya karar verirse onu o hedefine götürecek bir sebep yarattık. Çünkü hedefe varmada kullanılan eşya, yol ve metot sadece bir sebeptir. Aslında hedefe ulaştıran şey bizzat o eşyanın, o sebeplerin yâni tutulan yolun kendisi değil Allah’tır. Çünkü biliyoruz ve iman ediyoruz ki eşyaya fonksiyonunu veren Allah’tır. Ateş yakmaz o sadece yakan Allah’ın yakma eylemini gerçekleştiren bir sebeptir. Yâni yeryüzü adına, mekân adına, dünya adına, dünyada egemenlik kurmak adına ona imkân ve fırsat verdik. Bu konuda neye ihtiyacı varsa hepsini ona lütfettik. Her şeyin yolunu, her şeyin sebebini, imkânını ve fırsatını ona veriverdik. Her konuda söz sahibi, hakimiyet sahibiydi. Peki hani Süleyman (a.s)’a verilenler kimseye verilmemişti. Evet O dünyanın da ötesinde cinlere, şeytanlara, kuşlara ve rüzgarlara da egemendi. Evet ona sebeplere sarılarak hedefe ulaşma bilgisini öğrettik. Bu kıssada Rabbimiz bize sebepler dünyasında hedefe ulaşabilmek için yeryüzünde koyduğu yasalar gereği o hedefi gerçekleştirecek sebeplere sarılmayı ama bu sebeplerin de Allah’ın izniyle bir anlam taşıdığını unutmamayı ve sonucu bu sebeplerden değil Allah’tan beklemeyi öğretiyor. Evet o artık sebeplerine sarılarak yeryüzünün doğusuna da, batısına da, kuzeyine güneyine de, ya da gün doğumuna ve gün batımına da gidebiliyordu.
85. “O da bir yol tuttu.” İşte Zülkarneyn Allah’ın kendisine öğrettiği bu sebeplerden birisine sarıldı ve Allah’ın emrettiği biçimde Allah’ın emrettiği yerlere gitmeye başladı. Nerelere gitmiş? Sebebe sarıldı, şu imkânı değerlendirelim dedi. Kendisine lütfedilen imkânları değerlendirdi de güneşin battığı yere kadar vardı. Güneşin battığı yere de hâkimdi.
86. “Sonunda güneşin battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir suda batıyor gördü. Orada bir millete rastladı. "Zülkarneyn! Onlara azap da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin" dedik.” Batıya doğru gitti. Bir yol tutup batıya doğru yürüdü. Yâni o yeryüzünün batı tarafına ulaşabilecek bilgileri tedbirleri aldı, bunun sebeplerine sarılarak dünyanın en batısına kadar gitti. En sonunda güneşin kara balçıkla battığı bir yere kadar ulaştı. Yâni belki en sonunda kara parçalarının tükenip okyanusun sularının başladığı bölgeye kadar ulaştı da orada güneşin sanki siyah bir çamura batıyormuşçasına okyanusun suları içinde battığını gördü. Orada bir kavim buldu. Rabbimiz buyurur ki: Ey Zülkarneyn! Onlara azap da edebilirsin, iyi muamele de edebilirsin! dedik. Yâni ya bu zat bir peygamberdi Allah ona bu şekilde vahy etmişti, ya da o ülkeleri fethettiği zaman Allah onun kalbine böyle bir ilham bırakmıştı. Onları cezalandırmak ve onlara adâletle muamele etmek durumlarından birini seçme hürriyetiyle karşı karşıyaydı tüm fatihler gibi. Dilersen hak etmişlerse onlara azap edersin. Yâni zevkin bilir, keyfin bilir, onlara keyfine göre davran demek değildir elbette bu. Bunu Firavunlar yapar, Nemrutlar yapar. Allah’la diyalog halinde olan bir müslüman yapabilir mi bunu? Evet görüyoruz ki o bu konuda serbest bırakılmıştı. Onları cezalandırmak yahut da affetmek konusunda serbest bırakıldığı halde o onlara iyi davranmayı, âdil davranmayı tercih ediyordu. Çünkü Allah’a inanıyordu. Çünkü bu zaferi kendisine lütfeden Allah’ın farkındaydı. Çünkü sonunda Allah huzurunda hesaba çekileceğine inanıyordu. Biliyor ve inanıyordu ki Allah deniyordu onu ona verdikleriyle. Allah kendisine verdikleriyle deniyordu onu. Şu anda her birerimize verdikleriyle bizi de denediği gibi. Haydi gidelim biz de batıya. Kimilerinin güneşi batmış, karanlıktalar, zifiri karanlığın içindeler. Cehalet karanlıklarının, bilgisizlik zulmetlerinin içinde bunalmışlar, ne yaptıklarını, ne yapacaklarını bi-lemedikleri için bocalayıp duruyorlar. Kitap ve sünnetten haberdar ol-madıkları için, o karanlıkların içinde cezayı hak edecek davranışlarda bulunuyorlar. Küfür, şirk ve isyanların karanlıklarına gömülmüşler ce-henneme doğru gidiyorlar, ama nereye gittiklerinin bile farkında değiller. Onların üzerlerine bir güneş doğduracak, dünyalarını aydınlatacak, onları kulluğa sevk edecek seni bekliyorlar. Haydi var mısınız siz de sizin dünyanızın Zülkarneyni olsanız. Güneşi kaybetmiş, nuru kaybetmiş, ışığı kaybetmiş, karanlıkta el yordamıyla yol almaya çalışan yığınların imdadına koşacak bugünün Zülkarneyn’leri nerede? Siz olmak istemez misiniz? Bir ev ki, bir mahalle ki, bir yer ki, bir ülke ki, bir toplum ki eğer aydınlatıcılar, uyarıcılar, tebliğciler kaybolmuşsa bize düşen onlara ışığı sunmak ve şöyle demektir. Gelin işte yol budur, işte hidayet budur, eğer zulmeder, haksızlık yapar, kendinize yazık ederseniz sizi ben cezalandırırım, ama yarın Allah’ın görülmemiş cezası çok daha çetindir ki o sizi beklemektedir. Siz o cezaya doğru gidiyor, kendi kendinize zulmediyorsunuz. Dilerseniz iman eder, Salih ameller işler cennete gidersiniz, diler bu zulümlerinize devam eder kendinizi cehenneme götürürsünüz. Haydi bunu yapmaya ne dersiniz? Güneşin battığı evlere gitmeye ne dersiniz? Veya bir zamanlar Dâvûd (a.s)'ı denemişti, Süleyman (a.s)'ı denemişti, Rasûlullah’ı denemişti, Sahabeyi denemişti, Raşit Halîfeleri denemişti, saltanat döneminin meliklerini denemişti, müslüman idarecileri denemişti. Dedelerimizi, babalarımızı denemişti. Allah verdikleriyle ne yapacak? Diye tüm kullarını denemektedir. Kendilerine verilenleri kendilerinden bilip kendi keyifleri istikâmetinde mi kullanacaklar? Yoksa verilenleri Allah’tan bilip ona kulluk istikâmetinde mi kullanacaklar diye Rabbimiz tüm kullarını denemektedir. Allah’ın kendi-lerine verdiği malı nerede kullanacaklar? Parayı nerede kullanacaklar? Güç ve kuvveti nerede kullanacaklar? Zekayı, aklı, bilgiyi nerede kullanacaklar? Allah’ın kendilerine lütfettiği iktidarı nerede kullanacaklar? Allah denemektedir. Evet o isterse onlara zulmedebilirdi, isterse onları sömürebilirdi, isterse onları haraca bağlayabilirdi, isterse onları köleleştirip mallarını mülklerini cebine aktarabilirdi, isterse onları bir kültür istilasına maruz bırakıp, hafıza kaybına uğratabilir veya asimilasyona tabi tutabilirdi. İsterse onları ezip ömürlerinin sonuna kadar vergiye bağlayabilirdi, isterse de erkeklerini öldürüp kadınlarını câriye olarak alabilirdi. Şu andaki yeryüzü hâkimlerinin yaptıkları gibi. Ama gücünü kuvvetini, iktidarını saltanatını Allah’tan bilen ve sahip olduğu her şeyin sahibi olarak Allah’ı tanıyan ve ne yaparsa yapsın sonunda Allah’a hesap ödeyeceğinin farkında olan Zülkar-neyn böyle yapmadı. Dilediği her şeyi yapabilecek bir konumda iken, karşısındakiler onun hükmüne boyun bükmüşlerken o yine de seçimini Allah’tan yana kullandı. Allah’ın seçimini seçim kabul edip onlara Allah’ın razı olduğu davranıştan yana hareket etti. Bu noktada da sebepsiz hareket etmedi. Burada da sebebe sarıldı ve azabı zalimlere, iyiliği ve affı da iman edip sâlih ameller işleyenlere izafe ediverdi. Dedi ki bakın:
87,88. “Haksızlık yapana azap edeceğiz, sonra Rab-bine döndürülür, onu görülmemiş bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene, mükafat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz" dedi.” Azap zalimlerin hakkıdır. Kim zulmederse, kim kendisine çevresine ve Allah’a karşı zulmederse yâni kim ki kendisine hak din olan İslâm arz edildiği halde bu fırsatı tepip de illâ da küfür ve şirk üzerinde kalmaya ısrarlı davranırsa işte ona azap edeceğim. İşte bu kişi zaten dünyada da âhirette de azabı hak eden kişidir. Ama kim de iman eder ve bu imanını yaşamaya çalışırsa hem dünyada, hem de âhirette en güzel bir hayat onu beklemektedir. Ona zor ve ağır gelecek şeyleri değil kolay ve hoşuna gidecek şeyleri emredeceğiz dedi. Evet diyor ki; ya Rabbi, elbette cezayı hak edenleri cezalandıracağım, mükâfatı, iyi davranmayı hak edenleri de mükâfatlandıraca-ğım. Kim zulmederse, kendisine, kendi âzâlarına, bedenine, eline, a-yağına, ağzına kulağına, çevresine ve ailesine. Nasıl? İnanması gerekirken inanmaz, inancının gereği bir hayat yaşaması gerekirken o hayatı yaşamaz, inancının gereği amel-i salih işlemesi gerekirken yapmazsa ona azap edeceğim. Ama iman edenlere, imanlarının gereğini yerine getirenlere, inançları kaynaklı bir hayat yaşayanlara da güzel bir mükâfat vereceğim. İşte hayatı ilgilendiren bir yasadır bu. Ne hoş bir ifade değil mi? Ne güzel bir sebebe bağlanma örneği değil mi? Allah’ın yasalarını ne kadar da güzel biliyor Zülkar-neyn değil mi? Elbette kendisi Allah’a teslim olmuş bir kişi tebaa-sından da teslimiyet isteyecektir inandığı Allah’a. Kendisi Allah’a teslim olmuş kişi elbette gücünü kuvvetini de Allah’a teslim edecektir. İktidarını Allah’a teslim edecek, Allah’ın istediklerini isteyecek, Allah’ın yasakladıklarını yasaklayacak, Allah’ın emrettiklerini emredecek, Allah’ın razı olduklarından razı olacak ve Allah’ın gazap ettiklerinden de nefret edecektir. İşte Allah’a teslim olmuş bir hükümdar bir devlet başkanı örneği. Dâvûd (a.s) da böyleydi Süleyman (a.s) da böyleydi ve Allah’ın Kerîm elçilerinin tamamı böyle güçlerini iktidarlarını Allah’ın emrine teslim etmiş kimselerdi. Çünkü onlar o güçlerinin kimin tarafından ve ne için kendilerine lütfedildiğinin farkındaydılar. Bakın dikkat ediyor musunuz elinde güç ve kuvvet bulunan bu Allah eri, elindeki gücü ve devlet imkânını kullanmazlık yapmıyor. Sebepleri çok iyi bildiğinden her sebebe sarılarak elindeki gücü ve imkânı Allah yolunda son kuruşuna kadar harcamasını da biliyordu. Diyor ki bakın zalimlere önce biz haddini bildiririz. Çünkü bu gücü bize Allah verdi. Allah’ın verdiği bu gücü kullanarak Allah düşmanlarına elbette ilk hadlerini biz bildiririz. Zalimler ilk defa karşılarında bizi bulurlar. Bizi bulacaklar. Yeryüzünde adâletin ve Allah’a kulluğun ilk garantisi biz oluruz. Bizler yeryüzünde güç ve kuvvet sahibi olduğumuz müddetçe, Allah bize bu imkânı lütfettiği müddetçe, bizler iktidarda olduğumuz müddetçe adâletin savunucusu, dinin müdafii, imanın ve İslâm’ın askeri olmaya devam etmek zorundayız. Evet kim zulmeder ve zalimlik yaparsa onları biz cezalandı-rırız. Ama kim de Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman eder ve sâlih ameller işlerse onlar için de iyi davranırız. Zaten onlar için dünyada da, ukba’da da haseneler vardır diyordu. Evet işte böyle müslümanın egemen olduğu toplumlarda zalimler cezalandırılır, âdiller mükâfatlandırılır. Ama zalimlerin, kâfirlerin egemen oldukları toplumlarda da âdiller, mü’minler cezalandırılırlarken, zalimler mükâfatlandırılmaktadır. Bu değişmeyen bir yasadır. Zalimler zalimlere sahip çıkarken, âdiller de âdillerden yana olacaklardır. Artık bu mânâda şu anda içinde bulunduğunuz toplumun yöneticilerinin âdillerden mi yoksa zalimlerden mi olduklarını siz düşünün. Bu toplumda müslümanlar mı cezalandırılıyor, yoksa zalimler mi onu siz düşünün. Evet Zülkarneyn batıya gitmiş, biz de gidelim. Peki doğuya gitmeyelim mi? Haydi bir de doğuya gidelim. Güneş öyle net doğuyor ki, öyle ayan beyan ki önünde hiçbir engel yok. Hakikatler o kadar apaçık gözler önünde ki, insanlar çok net ve açık o hakikatlerle baş başalar, yüz yüzeler. Ama üzerlerinde hiçbir şey yok. Beyinlerinde hiçbir şey yok, fikir çıplakları insanlar. O kadar düşünce fakirleri ki, si-zin götüreceğiniz her şeye muhtaçlar. Bilgi olarak, basiret olarak, an-layış olarak sadece sizin götüreceklerinize bakıp duruyorlar. Biz ne biliyoruz ki? Bizim bilgimiz ne ki? Filan demeyin sakın, inanın en az bileninizin bile bildiğiniz en küçük bir bilgi kırıntısına bile ihtiyaçları var. Haydi öyleyse ne duruyoruz? Niye gitmiyoruz onlara? Şu şehrin doğusundaki mahallelere, evlere gitmek için acele edelim. Bizi cennete götürecek bu ameli aman ihmal etmeyelim. Kimileri Zülkarney’i uzayda filan düşünmeye çalışmışlar. O zaman bana ne uzaydaki bir olaydan? Halbuki Allah benim dünyamı ilgilendiren konuları anlatıyor. Ben bu olayı benim dünyamda bilmek ve bana örnek olarak anlamadıktan sonra ne kıymeti olacak da bunun? Bakın Allah anlatıyor;
87,88. “Haksızlık yapana azap edeceğiz, sonra Rab-bine döndürülür, onu görülmemiş bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene, mükafat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz" dedi.” Azap zalimlerin hakkıdır. Kim zulmederse, kim kendisine çevresine ve Allah’a karşı zulmederse yâni kim ki kendisine hak din olan İslâm arz edildiği halde bu fırsatı tepip de illâ da küfür ve şirk üzerinde kalmaya ısrarlı davranırsa işte ona azap edeceğim. İşte bu kişi zaten dünyada da âhirette de azabı hak eden kişidir. Ama kim de iman eder ve bu imanını yaşamaya çalışırsa hem dünyada, hem de âhirette en güzel bir hayat onu beklemektedir. Ona zor ve ağır gelecek şeyleri değil kolay ve hoşuna gidecek şeyleri emredeceğiz dedi. Evet diyor ki; ya Rabbi, elbette cezayı hak edenleri cezalandıracağım, mükâfatı, iyi davranmayı hak edenleri de mükâfatlandıraca-ğım. Kim zulmederse, kendisine, kendi âzâlarına, bedenine, eline, a-yağına, ağzına kulağına, çevresine ve ailesine. Nasıl? İnanması gerekirken inanmaz, inancının gereği bir hayat yaşaması gerekirken o hayatı yaşamaz, inancının gereği amel-i salih işlemesi gerekirken yapmazsa ona azap edeceğim. Ama iman edenlere, imanlarının gereğini yerine getirenlere, inançları kaynaklı bir hayat yaşayanlara da güzel bir mükâfat vereceğim. İşte hayatı ilgilendiren bir yasadır bu. Ne hoş bir ifade değil mi? Ne güzel bir sebebe bağlanma örneği değil mi? Allah’ın yasalarını ne kadar da güzel biliyor Zülkar-neyn değil mi? Elbette kendisi Allah’a teslim olmuş bir kişi tebaa-sından da teslimiyet isteyecektir inandığı Allah’a. Kendisi Allah’a teslim olmuş kişi elbette gücünü kuvvetini de Allah’a teslim edecektir. İktidarını Allah’a teslim edecek, Allah’ın istediklerini isteyecek, Allah’ın yasakladıklarını yasaklayacak, Allah’ın emrettiklerini emredecek, Allah’ın razı olduklarından razı olacak ve Allah’ın gazap ettiklerinden de nefret edecektir. İşte Allah’a teslim olmuş bir hükümdar bir devlet başkanı örneği. Dâvûd (a.s) da böyleydi Süleyman (a.s) da böyleydi ve Allah’ın Kerîm elçilerinin tamamı böyle güçlerini iktidarlarını Allah’ın emrine teslim etmiş kimselerdi. Çünkü onlar o güçlerinin kimin tarafından ve ne için kendilerine lütfedildiğinin farkındaydılar. Bakın dikkat ediyor musunuz elinde güç ve kuvvet bulunan bu Allah eri, elindeki gücü ve devlet imkânını kullanmazlık yapmıyor. Sebepleri çok iyi bildiğinden her sebebe sarılarak elindeki gücü ve imkânı Allah yolunda son kuruşuna kadar harcamasını da biliyordu. Diyor ki bakın zalimlere önce biz haddini bildiririz. Çünkü bu gücü bize Allah verdi. Allah’ın verdiği bu gücü kullanarak Allah düşmanlarına elbette ilk hadlerini biz bildiririz. Zalimler ilk defa karşılarında bizi bulurlar. Bizi bulacaklar. Yeryüzünde adâletin ve Allah’a kulluğun ilk garantisi biz oluruz. Bizler yeryüzünde güç ve kuvvet sahibi olduğumuz müddetçe, Allah bize bu imkânı lütfettiği müddetçe, bizler iktidarda olduğumuz müddetçe adâletin savunucusu, dinin müdafii, imanın ve İslâm’ın askeri olmaya devam etmek zorundayız. Evet kim zulmeder ve zalimlik yaparsa onları biz cezalandı-rırız. Ama kim de Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman eder ve sâlih ameller işlerse onlar için de iyi davranırız. Zaten onlar için dünyada da, ukba’da da haseneler vardır diyordu. Evet işte böyle müslümanın egemen olduğu toplumlarda zalimler cezalandırılır, âdiller mükâfatlandırılır. Ama zalimlerin, kâfirlerin egemen oldukları toplumlarda da âdiller, mü’minler cezalandırılırlarken, zalimler mükâfatlandırılmaktadır. Bu değişmeyen bir yasadır. Zalimler zalimlere sahip çıkarken, âdiller de âdillerden yana olacaklardır. Artık bu mânâda şu anda içinde bulunduğunuz toplumun yöneticilerinin âdillerden mi yoksa zalimlerden mi olduklarını siz düşünün. Bu toplumda müslümanlar mı cezalandırılıyor, yoksa zalimler mi onu siz düşünün. Evet Zülkarneyn batıya gitmiş, biz de gidelim. Peki doğuya gitmeyelim mi? Haydi bir de doğuya gidelim. Güneş öyle net doğuyor ki, öyle ayan beyan ki önünde hiçbir engel yok. Hakikatler o kadar apaçık gözler önünde ki, insanlar çok net ve açık o hakikatlerle baş başalar, yüz yüzeler. Ama üzerlerinde hiçbir şey yok. Beyinlerinde hiçbir şey yok, fikir çıplakları insanlar. O kadar düşünce fakirleri ki, si-zin götüreceğiniz her şeye muhtaçlar. Bilgi olarak, basiret olarak, an-layış olarak sadece sizin götüreceklerinize bakıp duruyorlar. Biz ne biliyoruz ki? Bizim bilgimiz ne ki? Filan demeyin sakın, inanın en az bileninizin bile bildiğiniz en küçük bir bilgi kırıntısına bile ihtiyaçları var. Haydi öyleyse ne duruyoruz? Niye gitmiyoruz onlara? Şu şehrin doğusundaki mahallelere, evlere gitmek için acele edelim. Bizi cennete götürecek bu ameli aman ihmal etmeyelim. Kimileri Zülkarney’i uzayda filan düşünmeye çalışmışlar. O zaman bana ne uzaydaki bir olaydan? Halbuki Allah benim dünyamı ilgilendiren konuları anlatıyor. Ben bu olayı benim dünyamda bilmek ve bana örnek olarak anlamadıktan sonra ne kıymeti olacak da bunun? Bakın Allah anlatıyor;
89,90. “Sonra yeni bir yol tuttu. Sonunda güneşin doğduğu yere ulaşınca, güneşi, kendilerine elbise, bina gibi şeylerle örtmediğimiz bir millet üzerine doğuyor buldu.” Sonra bir başka sebebe daha sarıldı. Bir iş bitince elbette bir başkasına yönelecekti. Bugün de oralarda fetihler gerçekleştirecekti Allah adına. Çünkü bu gücü, bu imkânı, bu bilgiyi Allah vermişti ona. Ve Allah verdiği bu imkânla deniyordu hayatının sonuna kadar onu. Bir sebebe daha sarılıp bu defa da doğuya doğru yürüdü. Ve güneşin doğduğu yere kadar gitti. Yeryüzünde güneşin arada bir engel olmaksızın doğduğu doğunun da doğusuna gitti. İşte Afrika’nın doğu kıyıları veya Asya’nın uzak doğu bölümleri. Gitti ve nihâyet güneşin doğduğu yere kadar ulaşınca orada güneşi öyle bir kavim üzerine doğuyor buldu ki hiç onlara güneşin berisinde bir siper yapmamıştı Rabbimiz. Binaları yok, gölgelikleri yok, çadırları yok, ağaçlıkları yok belki elbiseleri de yok, böyle güneş direkt olarak doğuyordu onların üzerlerine. Belki de bir çöl ortamında yaşayan insanların ülkesine gitti. Evet diğer fırsatları değerlendirmek istedi. Kendisine sunulan başka imkânlardan faydalanmak istedi. Ya da görevini bir başka alanda icra etmek istedi. Sonra güneşin doğduğu yere vardı. Güneşin doğduğunu gördüğü yere vardı. Güneşle doğrudan ilgiliydiler. Güneşle aralarında engel yoktu. Güneş onların üzerlerine doğuyordu. Güneşle iç içe bir hayat yaşıyorlardı. Yâni böyle uzak dememiş, yakın dememiş, zor dememiş zahmet dememiş ulaşabildiği her yer ve ülke insanına Allah dinini ve hâ-kimiyetini ulaştırma çabası içine girmiş. Her sebebi, her fırsatı değer-lendirmeye çalışmış Allah için. Peki neymiş, nasıl mış bu toplumun durumu? Neydi bu toplum? Kimdi bu doğudakiler? Güneşin doğduğu yerde miydi bunlar? Ya da güneşin doğrudan üzerlerine doğduğu kimseler miydi? Evleri, barkları, elbiseleri, barınakları yok muydu? Ya da bunlar güneşi daha iyi anlayan kimseler miydi? Yâni Allah’ın âyet-lerini anlamaya, Allah’ın âyetleriyle ilgi kurmalarına engelin olmadığı bir toplum muydu? Ayakkabıları olmayan, ayakları güneşle direk te-mas halinde olan çocuklar mı? Üzerlerinde elbiseleri bile olmayan garibanlar mı? Yoksa evsizler, barksızlar, evleri olmadığı için, dışarı-da yatıp kalktıkları için güneş doğunca direk üzerlerine doğanlar mı yoksa bunlar? Peki şimdi var mı sizin şehirde de böyle insanlar, garibanlar, aç ve açıkta yaşayanlar? Gitmezseniz şehrin doğusuna, batısına nereden göreceksiniz de onları? Giderseniz hattâ üzerlerine hiç güneş doğmayan nice köleleri göreceksiniz. Yâni bizim ülke ve içindekiler veya bizim şehir ve içindekiler anlatılıyor sanki. Evsiz insanlar. Köprü altı çocukları. Ana baba gibi sıcak bir yuvayla, eş dost gibi sıcak bir ortamla tanışamamış, sıcaklığa hasret büyümüş insanlar.
89,90. “Sonra yeni bir yol tuttu. Sonunda güneşin doğduğu yere ulaşınca, güneşi, kendilerine elbise, bina gibi şeylerle örtmediğimiz bir millet üzerine doğuyor buldu.” Sonra bir başka sebebe daha sarıldı. Bir iş bitince elbette bir başkasına yönelecekti. Bugün de oralarda fetihler gerçekleştirecekti Allah adına. Çünkü bu gücü, bu imkânı, bu bilgiyi Allah vermişti ona. Ve Allah verdiği bu imkânla deniyordu hayatının sonuna kadar onu. Bir sebebe daha sarılıp bu defa da doğuya doğru yürüdü. Ve güneşin doğduğu yere kadar gitti. Yeryüzünde güneşin arada bir engel olmaksızın doğduğu doğunun da doğusuna gitti. İşte Afrika’nın doğu kıyıları veya Asya’nın uzak doğu bölümleri. Gitti ve nihâyet güneşin doğduğu yere kadar ulaşınca orada güneşi öyle bir kavim üzerine doğuyor buldu ki hiç onlara güneşin berisinde bir siper yapmamıştı Rabbimiz. Binaları yok, gölgelikleri yok, çadırları yok, ağaçlıkları yok belki elbiseleri de yok, böyle güneş direkt olarak doğuyordu onların üzerlerine. Belki de bir çöl ortamında yaşayan insanların ülkesine gitti. Evet diğer fırsatları değerlendirmek istedi. Kendisine sunulan başka imkânlardan faydalanmak istedi. Ya da görevini bir başka alanda icra etmek istedi. Sonra güneşin doğduğu yere vardı. Güneşin doğduğunu gördüğü yere vardı. Güneşle doğrudan ilgiliydiler. Güneşle aralarında engel yoktu. Güneş onların üzerlerine doğuyordu. Güneşle iç içe bir hayat yaşıyorlardı. Yâni böyle uzak dememiş, yakın dememiş, zor dememiş zahmet dememiş ulaşabildiği her yer ve ülke insanına Allah dinini ve hâ-kimiyetini ulaştırma çabası içine girmiş. Her sebebi, her fırsatı değer-lendirmeye çalışmış Allah için. Peki neymiş, nasıl mış bu toplumun durumu? Neydi bu toplum? Kimdi bu doğudakiler? Güneşin doğduğu yerde miydi bunlar? Ya da güneşin doğrudan üzerlerine doğduğu kimseler miydi? Evleri, barkları, elbiseleri, barınakları yok muydu? Ya da bunlar güneşi daha iyi anlayan kimseler miydi? Yâni Allah’ın âyet-lerini anlamaya, Allah’ın âyetleriyle ilgi kurmalarına engelin olmadığı bir toplum muydu? Ayakkabıları olmayan, ayakları güneşle direk te-mas halinde olan çocuklar mı? Üzerlerinde elbiseleri bile olmayan garibanlar mı? Yoksa evsizler, barksızlar, evleri olmadığı için, dışarı-da yatıp kalktıkları için güneş doğunca direk üzerlerine doğanlar mı yoksa bunlar? Peki şimdi var mı sizin şehirde de böyle insanlar, garibanlar, aç ve açıkta yaşayanlar? Gitmezseniz şehrin doğusuna, batısına nereden göreceksiniz de onları? Giderseniz hattâ üzerlerine hiç güneş doğmayan nice köleleri göreceksiniz. Yâni bizim ülke ve içindekiler veya bizim şehir ve içindekiler anlatılıyor sanki. Evsiz insanlar. Köprü altı çocukları. Ana baba gibi sıcak bir yuvayla, eş dost gibi sıcak bir ortamla tanışamamış, sıcaklığa hasret büyümüş insanlar.
91. “İşte bunun gibi, onun yaptıklarının hepsini baştan başa biliyorduk.” İşte böyle. Onun yaptıklarını baştan sona biliyorduk biz diyor Rabbimiz. Onu Allah kuşatıyordu. Yaptıklarını yaptıran, hedeflerine ulaştıran, sarıldığı sebeplerin tümünü ona gösteren ve kolay kılan Allah’tı. Onun her bir haline Allah muttali idi. Allah gözetiminde yapıyordu o bütün bunları. Onun halinden Allah’a gizli kalacak hiç bir şey yoktu. Allah veriyordu ona bütün bu imkânları. Evet, Allah yeryüzünde Zülkarneyn’e hikmeti gereği ve onu onlarla denemek için pek çok şey nasip etmiş, ama bu gördüğü in-sanlara hiçbir şey vermemişti. Hattâ kendilerini güneşten koruyacak bir örtü vasıtası bile vermemişti. İşte Allah’ın kendilerine bolca servetler verip her şeye sahip kıldıkları ve işte Allah’ın kendilerine hiçbir şey vermedikleri. Allah kimilerine bolca vererek, kimilerini de her şeyden mahrum bırakarak imtihan eder. Koskoca yeryüzü bir imtihan salonu ve yeryüzündeki tüm insanlar da bu imtihan salonunda imtihan edilmektedirler. Ama bakıyoruz ki yeryüzünde herkesin sorusu farklıdır. İşte Allah’ın vererek kendisini imtihan ettiği Zülkarneyn Allah’ın vermeyerek imtihana tabi tuttuğu bu kullarını görünce onun kalbinden elbette bir takım duygular geçmişti. İşte buradaki Allah onun her halini ihata etmişti âyetinin mânâsını böylece de anlamaya çalışıyoruz. Güçlü birinin zayıf birisi karşısında kalbinden ne geçirdiğini Allah bilmektedir. Ona karşı gücüyle gurur mu duymaktadır? Yoksa bu gücü ben kendim bulmadım, bunu bana veren Allah’tır, beni bununla öbürünü de onunla imtihan eden Rabbimdir diyerek bunun bir imtihan sebebi olduğunu mu düşünecek? Bunu bana veren ve beni bununla imtihan eden, öbürünü de onunla imtihan eden Rabbimdir mi diyecek? Zengin birisi fakir karşısında ne yapacak? Ne düşünecek? Ve nasıl bir tavır takınacak? Bunu Allah bilmektedir.
92,93 “Sonra yine bir yol tuttu. Sonunda, iki dağın arasına varınca, orada nerdeyse hiç laf anlamayan bir millete rastladı.” Sonra bir sebebe daha tutunarak kuzeye ya da güneye doğru gitti. Artık Konya’nın güneyi kuzeyi mi? Araplar, bin konutlar tarafına mı? Aydınlık taraflarına mı? Yoksa Adana Antalya taraflarına mı? Bir yol tutup güneye yahut kuzeye doğru gitti. Nihâyet iki seddin arasına, iki dağın arasına vardığında. Sed; iki şeyin arasına engel olan perde olan şeye sed denir. Dağa da sed denir. Bazıları bunu "süd" okumuşlar bazıları da "sed" okumuşlar. Birisi gözle görülen, ötekisi de gözle görülmeyen engel anlamına gelmektedir. Benim anladığım o ki; burada kastedilen iki dağ değil, iki set, iki engeldir. Çünkü kitabımızda dağ ifadesi var, set ifadesi de var. Bakın Yâsîn sûresinin dokuzunca âyetinde şöyle buyurulur: “Önlerine ve arkalarına set çekmişizdir. Gözlerini perdelediğimizden artık göremezler.” (Yâsîn 9) Evet onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çektik, gözlerini de perdeledik ki artık görmüyorlar, görmezler diyor Rabbimiz. Yâni bu tavırlarından ötürü onları kuşatmışız da artık baksalar da gö-remiyorlar. Allah’ın kitabına karşı böyle nötr bir tavır almış insanların bir şey görmeleri ne mümkündür? Allah’a imanın güvencesinde olmayan, kitabın emanı ile bir hayat yaşamaya yanaşmayan bu insanlara bir cezadır bu. Allah’ın vahyi, Allah’ın kitabı kendilerine ulaştırılıp ta onu duyan, onu anlayan insanlar ona teslimiyet göstermeyince el-bette fıtratları bozulmuş insanlar haline geleceklerdir. Artık onların önlerinde önlerini görmelerine engel setler oluşacak, arkalarında geç-miştekilerin başlarına gelenlerden ibret almalarını engelleyecek setler oluşacaktır. Demek öyle bir insan grubu varmış ki bunlar, Allah’ı dinlemeyenler, Allah ne derse desin ben bildiğim gibi yaşarım diyenler var ya, işte onların önlerinde ve arkalarında birer set vardır. Onların gözleri kapalıdır, görmüyorlar, göremiyorlar, görmek istemiyorlar. Ne geçmişlerine bakabiliyorlar, ne kulluk endişesiyle geleceği programlayabiliyorlar. Bakın bu âyette de set kelimesi geçmektedir. Demek ki insanlar setler arasındadırlar, engeller arasındadırlar. İşte burada da set arasına, setler arasına sıkışıp kalmış bir kavim vardır ki, o setler sebebiyle hakka, hidâyete ulaşamıyorlar, ya da o setlerden gelebilecek tehlikelere karşı korunmasız durumdalar. Ezilmişler, kahredilmişler, soykırıma uğratılmışlar, her şeylerini kaybetmişler de neredeyse meramlarını bile anlatmaktan âciz bir konuma düşürülmüşlerdi. Veya harf devrimine maruz kalmışlar, dillerini bile kaybetme durumuna düşürülmüşlerdi. Cesaretleri kalmamıştı konu-şup dertlerini gündeme getirmeye. Evet sonra Allah’ın kendisine tanıdığı bir fırsatı daha kullandı. İmtihan pozisyonunda olduğunu unutmadan bir imkânını daha kulluğa kullanmaya koyuldu. Zülkarney (a.s) Allah’ın verdiği fırsatların nasıl değerlendirileceği konusunda bize yol göstermeye devam ediyor. İşte karşısına bir fırsat daha çıktı ve yürüdü. Hattâ iki set arasına kadar geldi. Oraya vardığı zaman neredeyse söz anlamayan bir toplum buldu. Neredeyse meramlarını bile anlatamayacak mahcubiyet içinde bir kavim buldu orada. Söz anlamayacak, yahut söz anlatamayacak bir toplum. Bizim şehrin, bizim ülkenin doğusunda batısında nice böyle insanlar var değil mi? Hattâ belki bizim evin içindekiler de böyle değil mi? Söz anlamayacak, söz anlatamayacak kadar nice cahil, nice İs-lâm’dan, Allah’tan, kulluktan habersiz insan var değil mi? Meselâ bizim evdekiler, sizin evdekiler, Bakarayı soracaklar ama bilmiyorlar. Âl-i İmrân’ı soracaklar ama ne soracaklarını bile bil-miyorlar. Bu sûrelerin adından bile haberleri yok garibanların. Biz du-yurmadık çünkü onlara bunu. Akşam eve giderken koltuğumuzun al-tında iki âyet iki hadis götürmedik onlara. Dükkanı taşıdık evlerimize. Kendimizin dükkana tezgaha köleliğimiz yetmiyormuş gibi akşam bir de çocuklarımıza onu taşıyarak onları da köle etmenin mücâdelesini verdik. Biz anlatmadığımız için de, biz bildirmediğimiz için de onlar bilmiyorlar. Ne soracaklarını, ne isteyeceklerini bile bilmiyorlar. Evet böyle konuşamayacak kadar âciz bir toplum buldu orada. Ama biraz sonra göreceğiz ki bu söz söylemekten bile âciz insanlar kendilerine hak anlatıldıktan sonra, İslâm’la tanıştıktan sonra bülbül kesilecekler. Sarraflarını bulduktan sonra, ehlini bulduktan sonra hemen kendilerinden beklenen değişimi gösterecek cevheri içlerinde bulunduran kimselerdi bunlar. Zülkarneyn onlarla konuştu. Onların dirilişine sebep olacak İslâm’la tanıştırdı onları. Onlara hakkı duyurdu da; onlar hemen anlar oldular, konuşur oldular. Dostlarını düşmanlarını seçer oldular. Bakın dirildikten sonra ona dediler ki:
92,93 “Sonra yine bir yol tuttu. Sonunda, iki dağın arasına varınca, orada nerdeyse hiç laf anlamayan bir millete rastladı.” Sonra bir sebebe daha tutunarak kuzeye ya da güneye doğru gitti. Artık Konya’nın güneyi kuzeyi mi? Araplar, bin konutlar tarafına mı? Aydınlık taraflarına mı? Yoksa Adana Antalya taraflarına mı? Bir yol tutup güneye yahut kuzeye doğru gitti. Nihâyet iki seddin arasına, iki dağın arasına vardığında. Sed; iki şeyin arasına engel olan perde olan şeye sed denir. Dağa da sed denir. Bazıları bunu "süd" okumuşlar bazıları da "sed" okumuşlar. Birisi gözle görülen, ötekisi de gözle görülmeyen engel anlamına gelmektedir. Benim anladığım o ki; burada kastedilen iki dağ değil, iki set, iki engeldir. Çünkü kitabımızda dağ ifadesi var, set ifadesi de var. Bakın Yâsîn sûresinin dokuzunca âyetinde şöyle buyurulur: “Önlerine ve arkalarına set çekmişizdir. Gözlerini perdelediğimizden artık göremezler.” (Yâsîn 9) Evet onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çektik, gözlerini de perdeledik ki artık görmüyorlar, görmezler diyor Rabbimiz. Yâni bu tavırlarından ötürü onları kuşatmışız da artık baksalar da gö-remiyorlar. Allah’ın kitabına karşı böyle nötr bir tavır almış insanların bir şey görmeleri ne mümkündür? Allah’a imanın güvencesinde olmayan, kitabın emanı ile bir hayat yaşamaya yanaşmayan bu insanlara bir cezadır bu. Allah’ın vahyi, Allah’ın kitabı kendilerine ulaştırılıp ta onu duyan, onu anlayan insanlar ona teslimiyet göstermeyince el-bette fıtratları bozulmuş insanlar haline geleceklerdir. Artık onların önlerinde önlerini görmelerine engel setler oluşacak, arkalarında geç-miştekilerin başlarına gelenlerden ibret almalarını engelleyecek setler oluşacaktır. Demek öyle bir insan grubu varmış ki bunlar, Allah’ı dinlemeyenler, Allah ne derse desin ben bildiğim gibi yaşarım diyenler var ya, işte onların önlerinde ve arkalarında birer set vardır. Onların gözleri kapalıdır, görmüyorlar, göremiyorlar, görmek istemiyorlar. Ne geçmişlerine bakabiliyorlar, ne kulluk endişesiyle geleceği programlayabiliyorlar. Bakın bu âyette de set kelimesi geçmektedir. Demek ki insanlar setler arasındadırlar, engeller arasındadırlar. İşte burada da set arasına, setler arasına sıkışıp kalmış bir kavim vardır ki, o setler sebebiyle hakka, hidâyete ulaşamıyorlar, ya da o setlerden gelebilecek tehlikelere karşı korunmasız durumdalar. Ezilmişler, kahredilmişler, soykırıma uğratılmışlar, her şeylerini kaybetmişler de neredeyse meramlarını bile anlatmaktan âciz bir konuma düşürülmüşlerdi. Veya harf devrimine maruz kalmışlar, dillerini bile kaybetme durumuna düşürülmüşlerdi. Cesaretleri kalmamıştı konu-şup dertlerini gündeme getirmeye. Evet sonra Allah’ın kendisine tanıdığı bir fırsatı daha kullandı. İmtihan pozisyonunda olduğunu unutmadan bir imkânını daha kulluğa kullanmaya koyuldu. Zülkarney (a.s) Allah’ın verdiği fırsatların nasıl değerlendirileceği konusunda bize yol göstermeye devam ediyor. İşte karşısına bir fırsat daha çıktı ve yürüdü. Hattâ iki set arasına kadar geldi. Oraya vardığı zaman neredeyse söz anlamayan bir toplum buldu. Neredeyse meramlarını bile anlatamayacak mahcubiyet içinde bir kavim buldu orada. Söz anlamayacak, yahut söz anlatamayacak bir toplum. Bizim şehrin, bizim ülkenin doğusunda batısında nice böyle insanlar var değil mi? Hattâ belki bizim evin içindekiler de böyle değil mi? Söz anlamayacak, söz anlatamayacak kadar nice cahil, nice İs-lâm’dan, Allah’tan, kulluktan habersiz insan var değil mi? Meselâ bizim evdekiler, sizin evdekiler, Bakarayı soracaklar ama bilmiyorlar. Âl-i İmrân’ı soracaklar ama ne soracaklarını bile bil-miyorlar. Bu sûrelerin adından bile haberleri yok garibanların. Biz du-yurmadık çünkü onlara bunu. Akşam eve giderken koltuğumuzun al-tında iki âyet iki hadis götürmedik onlara. Dükkanı taşıdık evlerimize. Kendimizin dükkana tezgaha köleliğimiz yetmiyormuş gibi akşam bir de çocuklarımıza onu taşıyarak onları da köle etmenin mücâdelesini verdik. Biz anlatmadığımız için de, biz bildirmediğimiz için de onlar bilmiyorlar. Ne soracaklarını, ne isteyeceklerini bile bilmiyorlar. Evet böyle konuşamayacak kadar âciz bir toplum buldu orada. Ama biraz sonra göreceğiz ki bu söz söylemekten bile âciz insanlar kendilerine hak anlatıldıktan sonra, İslâm’la tanıştıktan sonra bülbül kesilecekler. Sarraflarını bulduktan sonra, ehlini bulduktan sonra hemen kendilerinden beklenen değişimi gösterecek cevheri içlerinde bulunduran kimselerdi bunlar. Zülkarneyn onlarla konuştu. Onların dirilişine sebep olacak İslâm’la tanıştırdı onları. Onlara hakkı duyurdu da; onlar hemen anlar oldular, konuşur oldular. Dostlarını düşmanlarını seçer oldular. Bakın dirildikten sonra ona dediler ki:
94. “Dediler ki: Zülkarneyn! Doğrusu Ye'cuc ve Me'cüc bu ülke de bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?” Ey Zülkarneyn! Biz inandık Rabbimize! Biz teslim olduk onun emirlerine. Ama bizim imanlarımızı tehdit eden, bizim Allah’a kulluğumuzu engelleyen Ye’cuc ve Me'cüc isimli iki toplum var. Onlar boz-gunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasında bir set yapman için sa-na bir vergi verelim mi? Bu iş karşılığında sana haraç versek de bizi onlardan kurtarsan dediler. Yâni kendi aralarında mal toplayıp bunu Zülkarneyn’e vermek istediler sed yapsın diye. Evet diyorlar ki; ey Zülkarneyn şu seddin ötesindeki toplum var ya, şu bizim karşımızda yer almış olanlar var ya, gerçekten bu adamlar yeryüzünde bozgunculuk sevdasındadırlar. Bizim hayatımızı, bizim inancımızı, bizim itikadımızı bozuyorlar. İfsât ehlidir bunlar. Ne dersin ey Zülkarneyn, sen onlarla bizim aramızda bir set yapsan da bunun karşılığında biz sana bir haraç ödesek. Biz tüm imkânlarımızı sana sunsak da sen bu bir engel yapsan ki, onlar bunu asla aşaasalar, geçemeseler. Bu insanlar düzen bozuyorlar. Çocuklarımızın eğitimini bozmalarından, ekonomik düzenimizi bozmalarından, kılık kıyafet düzenimizi bozmalarından, bireysel ve toplumsal hayatımızı ifsât etmelerinden, ürünlerimizi fesâda vermelerinden, hukukumuzu felç etmelerinden, her şeyimizi tarumar etmelerinden korkuyoruz. Çünkü onlar kendilerini bize karar mercii olarak lanse ediyorlar. Yasa belirleyici olarak takdim ediyorlar. Egemen biziz diyorlar. Hayatı biz düzenleriz diyorlar. Ne yaparlarsa öylece dinlemek zorunda olduğumuzu kabule zorluyorlar. Onların istediği gibi giyinmemizi soyunmamızı, onların istediği gibi yiyip içmemizi, onların istediği gibi yaşamamızı istiyorlar. Oysa biz, onların dışında bir veli, onlardan başka bir karar mercii is-tiyoruz. Ey Zülkarneyn, ne olur, bize düşen neyse yapalım, paraysa para, malsa mal getirelim de, sen onlarla bizim aramıza bir set yapıver diyorlar. Hocam, ben okumayı bilmem, sen benim yerime biraz okur musun diyenler de mi aynı ki? Hacı efendi, şu parayı alsan da benim geçmişlerime bir Yâsîn okuyuversen de onlarla cehennem arasına bir set çekiversen diyenler de mi aynı? Tıpkı ben yemek yemeyi bilmem, sen bir zahmet yiyiver de ben doyayım demek gibi garip bir şey değil midir bu? Yâni insanlardan kimileri kendi yapacaklarını bir başkalarına yüklemeden yana oluyorlar. Bilmiyor zavallılar ne yapsınlar? Din diye birilerinden yıllarca bunu öğrendiler adamlar. Güzel güzel, kırıp dökmeden anlatsak inşallah anlayacaklar. Hırpalamayalım böyle garibanları. Zaten setlerin arasında, set sahiplerinin arasında sıkışmış kalmış garibanlar, bari bizim yanımızda rahat konuşsunlar. Öyle çok setler, set sahipleri, Ye’cûc’ler var ki. Ekonomik dünyanın Ye’cûc’leri, sosyal hayatın Ye’cûc’leri, siyasal hayatın Ye’cûc’leri, din sınıfının Ye’cûc’leri var. Her bir alandan gelen baskılarla garibanlar ne yapacaklarını şaşırmışlar. Gelin onları biraz dinlemeye sabır gösterelim. Ne yapıyormuş Ye’cûc ve Me’cûc? Yeryüzünde fesât çıkarıyormuş. Peki nedir fesât? Nedir ifsât? Yâni düzen bozmak ne demektir? Düzen ne demektir? Bu ko­nuyu tek cümleyle özetlersek: Allah’ın düzen dediği şey düzendir, düzensizlik dediği de düzensizliktir. Düzen, ya da düzensizlik, fe­sat, ya da sulh, ifsat, ya da ıslah bunlardan biri mü'minin tavrı, di­ğeri de kâfir ve münafığın tavrıdır. Veya değişik söyleyelim: Bunlardan biri imanın sonucu, diğeri de küfrün sonucudur. İnancın gereği olan amel amel-i salihtir. İmansızlığın gereği olan amel de amel-i gayri salihtir. Fesat; ıslahtan sonra yapılan şeydir. Yâni fesat bozmadır, dü-zeni bozmak demektir. Allah: Ben arzı ve ondakileri düzenle­dikten sonra sakın onu bozmayın diyor. Allah, düzenlediği arzda bir vakte kadar bizim oturmamızı istemiş ve onun ıslahı ve fesa­dından bizi so-rumlu tutmuştur. Cenab-ı Hak da Hz. Adem Aleyhisselâm’dan bu ya-na bu dünyada bir düzen koymuş ve bundan bizi haberdar etmiştir. Kan dökmeyin! Adam öldürmeyin! Zina etmeyin! Küfretmeyin! Mü-nâfıklık etmeyin! Namaz kılın! Oruç tutun! Bana kul olun! Beni dinleyin! Benim emirlerimi yerine getirip, yasaklarımdan sakınarak koyduğum düzeni koruyun, bozmayın buyurmuştur. Evet ifsat, bozmak de-mek; yeryüzünde Allah’ın koyduğu bu düze­nini bozmak demektir. Allah’ın isteklerinin dışına çıkmak, Allah’ın istediklerinden farklı yaşa-mak demektir ki bu kâfir ve münâfıkların işidir. Bir de Ye’cuc ve Me’-cuc’un işiymiş. Bu Ye'cuc ve Me'cüc konusun Buhârî ve Müslimde anlatılan bir hadis var. O hadiste anlatılır bunlar Adem’in soyundandırlar. İşte bunların şerlerinden bizi koruyacak bir sed yapman için sana para yardımında bulunalım derler. Onların bu teklifleri karşısında Zülkarneyn der ki:
95,96. “Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin" dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: "Körükleyin" dedi. Demir kor haline gelince; "Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim" dedi.” Rabbimin bana verdikleri sizin bana vereceklerinizden daha hayırlıdır. Ben bu yapacağım işi Allah adına yapıyorum. Binaen aleyh sizin paralarınıza ve maddî yardımlarınıza da ihtiyacım yoktur. Allah zaten bunun için beni yeryüzünde hâkim konuma getirdi. Ben sizin bu konuda paranızı pulunuzu istemiyorum, ben yapacağımı kendi gücüm nispetinde yapmakla mükellefim. Yâni Zülkarneyn (a.s) diyor ki; sizin hayatınızı ipotek etmem gerekmiyor bu iş için benim. Haraç vermeniz germiyor bana. Ancak eğer yardım edecekseniz o zaman bizzat sizler de benim bu sorumluluğumu üstlenmek zorundasınız. Sizler de eğer benim dâvâma sahip çıkar, onun sorumluluğunu omuzlamayı kabul ederseniz işte o zaman bana en büyük desteği yapmış olursunuz. Bakıyoruz bu güz bize de aynı şeyleri söylüyorlar. Hocam biz para verelim, sen çalışıver. Biz paralarımızla seni destekleyelim, sen de şu bizi tehdit eden küfrün karşısında duruver. Küfrün karşısına bir sed çekiver. Âyet mi anlatacaksın, hadis mi duyuracaksın, mücâdele mi edeceksin, hapse mi gireceksin? Bunu sen yapıver diyorlar. Bizim programımız bozulmasın. Biz rahat dükkanlarımızda para kazanmaya, rahat plajlarımıza gitmeye, rahat pikniklerimizi yapmaya devam edelim. Bizim huzurumuz kaçmasın, sen git çalış diyorlar. Ben de ay-nen Zülkarneyn efendimin dediğini diyorum bu insanlara. Ben para pul istemiyorum. Eğer bana yardım etmek istiyorsanız benim sorumluluğumu siz de omuzlarsanız, benim derdimi siz de dert bilirseniz o zaman haydi buyurun Allah kullarına din anlatmaya ve uygulamaya. Evet Zülkarneyn onlara dedi ki benim yardıma ihtiyacım yoktur. Ben sizden bu konuda haraç da istemiyorum. Ancak iş gücünüzle bana yardım ederseniz, benim dâvâmı siz de omuzlarsanız sizinle onlar arasına bir sed yaparım. Ne hoş bir ifade değil mi? Şu anda yeryüzündeki egemen güçlerin ellerine böyle bir fırsat geçtiği zaman neler yapacaklarını bir düşünün. Meselâ dün körfezde birilerini kurtarma amacıyla geldiklerini iddia edenlerin ne yaptıklarını gördünüz. Güya yardım ettik dedikleri ülkelerin tüm servetlerinin yüzde ellisine el koyup geçip gittiler. Ömürlerinin sonuna kadar bellerini doğrultamayacak hale koyup gittiler o zavallıları. Yüzde ellisini kendileri aldılar yüz de yirmisini de o bölgede kendilerine yardım eden dostlarına ve kendilerine itaat eden yöneticilere dağıttılar. Tam bir soygun, tam bir sömürü ve zulüm sergilediler. Evvelki gün Amerika’ya giden Hıristiyanların oradaki yerli kızıl derililere yaptıkları da bunun aynısıydı. Dün Avrupalıların Afrika’dan milyonlarca insanı katlederek köleleştirmeleri de aynı senâryoydu. Evet zalimlerin ellerine imkân geçti mi böyle yaparlar. Onların dertleri sömürmek ve kan emmektir başka onlardan beklenen bir şey yoktur. Ama elhamdülillah ki bu zalim egemen güçler yavaş yavaş güçlerini kaybetmeye başladılar. Dünyanın her bir yanındaki bu savaşlar da bundandır zaten. Müs’taz’aflar yavaş yavaş ayağa kalkıp silahlanmaya başladılar elhamdülillah. Müslümanlar son zamanlarda böyle bir diriliş sürecine girmeselerdi savaşa da gerek kalmadan durumu idare ediyorlardı ama şimdi durum değişince savaş kaçınılmaz hale gelmeye başladı. Evet diyor ki Zülkarneyn benim sizin paranıza pulunuza ihtiyacım yok, Rabbimin bana verdikleri sizin vereceklerinizden daha hayırlıdır. Ben bu yapacağımı Rabbim için yapıyorum, Rabbimin rızasını kazanma adına yapıyorum. Eğer bu yeryüzüne müslümanlar hâkim olsaydı bu insanlık bunun çok örneklerini görecekti ama heyhat ki şu anda dünya siyasetinde gayri müslimler olduğu için bunu görmek mümkün değildir. Ve hemen Zülkarneyn işe koyuldu. Bana demir kütleleri getirin dedi. İki dağın arasını demir kütleleriyle doldurunca da körükleri çalıştırın dedi. Körükle demir kor haline gelince de bana erimiş bakır getirin ki onu bu demir kütlelerinin üzerine dökeyim dedi.
95,96. “Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin" dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: "Körükleyin" dedi. Demir kor haline gelince; "Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim" dedi.” Rabbimin bana verdikleri sizin bana vereceklerinizden daha hayırlıdır. Ben bu yapacağım işi Allah adına yapıyorum. Binaen aleyh sizin paralarınıza ve maddî yardımlarınıza da ihtiyacım yoktur. Allah zaten bunun için beni yeryüzünde hâkim konuma getirdi. Ben sizin bu konuda paranızı pulunuzu istemiyorum, ben yapacağımı kendi gücüm nispetinde yapmakla mükellefim. Yâni Zülkarneyn (a.s) diyor ki; sizin hayatınızı ipotek etmem gerekmiyor bu iş için benim. Haraç vermeniz germiyor bana. Ancak eğer yardım edecekseniz o zaman bizzat sizler de benim bu sorumluluğumu üstlenmek zorundasınız. Sizler de eğer benim dâvâma sahip çıkar, onun sorumluluğunu omuzlamayı kabul ederseniz işte o zaman bana en büyük desteği yapmış olursunuz. Bakıyoruz bu güz bize de aynı şeyleri söylüyorlar. Hocam biz para verelim, sen çalışıver. Biz paralarımızla seni destekleyelim, sen de şu bizi tehdit eden küfrün karşısında duruver. Küfrün karşısına bir sed çekiver. Âyet mi anlatacaksın, hadis mi duyuracaksın, mücâdele mi edeceksin, hapse mi gireceksin? Bunu sen yapıver diyorlar. Bizim programımız bozulmasın. Biz rahat dükkanlarımızda para kazanmaya, rahat plajlarımıza gitmeye, rahat pikniklerimizi yapmaya devam edelim. Bizim huzurumuz kaçmasın, sen git çalış diyorlar. Ben de ay-nen Zülkarneyn efendimin dediğini diyorum bu insanlara. Ben para pul istemiyorum. Eğer bana yardım etmek istiyorsanız benim sorumluluğumu siz de omuzlarsanız, benim derdimi siz de dert bilirseniz o zaman haydi buyurun Allah kullarına din anlatmaya ve uygulamaya. Evet Zülkarneyn onlara dedi ki benim yardıma ihtiyacım yoktur. Ben sizden bu konuda haraç da istemiyorum. Ancak iş gücünüzle bana yardım ederseniz, benim dâvâmı siz de omuzlarsanız sizinle onlar arasına bir sed yaparım. Ne hoş bir ifade değil mi? Şu anda yeryüzündeki egemen güçlerin ellerine böyle bir fırsat geçtiği zaman neler yapacaklarını bir düşünün. Meselâ dün körfezde birilerini kurtarma amacıyla geldiklerini iddia edenlerin ne yaptıklarını gördünüz. Güya yardım ettik dedikleri ülkelerin tüm servetlerinin yüzde ellisine el koyup geçip gittiler. Ömürlerinin sonuna kadar bellerini doğrultamayacak hale koyup gittiler o zavallıları. Yüzde ellisini kendileri aldılar yüz de yirmisini de o bölgede kendilerine yardım eden dostlarına ve kendilerine itaat eden yöneticilere dağıttılar. Tam bir soygun, tam bir sömürü ve zulüm sergilediler. Evvelki gün Amerika’ya giden Hıristiyanların oradaki yerli kızıl derililere yaptıkları da bunun aynısıydı. Dün Avrupalıların Afrika’dan milyonlarca insanı katlederek köleleştirmeleri de aynı senâryoydu. Evet zalimlerin ellerine imkân geçti mi böyle yaparlar. Onların dertleri sömürmek ve kan emmektir başka onlardan beklenen bir şey yoktur. Ama elhamdülillah ki bu zalim egemen güçler yavaş yavaş güçlerini kaybetmeye başladılar. Dünyanın her bir yanındaki bu savaşlar da bundandır zaten. Müs’taz’aflar yavaş yavaş ayağa kalkıp silahlanmaya başladılar elhamdülillah. Müslümanlar son zamanlarda böyle bir diriliş sürecine girmeselerdi savaşa da gerek kalmadan durumu idare ediyorlardı ama şimdi durum değişince savaş kaçınılmaz hale gelmeye başladı. Evet diyor ki Zülkarneyn benim sizin paranıza pulunuza ihtiyacım yok, Rabbimin bana verdikleri sizin vereceklerinizden daha hayırlıdır. Ben bu yapacağımı Rabbim için yapıyorum, Rabbimin rızasını kazanma adına yapıyorum. Eğer bu yeryüzüne müslümanlar hâkim olsaydı bu insanlık bunun çok örneklerini görecekti ama heyhat ki şu anda dünya siyasetinde gayri müslimler olduğu için bunu görmek mümkün değildir. Ve hemen Zülkarneyn işe koyuldu. Bana demir kütleleri getirin dedi. İki dağın arasını demir kütleleriyle doldurunca da körükleri çalıştırın dedi. Körükle demir kor haline gelince de bana erimiş bakır getirin ki onu bu demir kütlelerinin üzerine dökeyim dedi.
97. “Artık Ye'cuc ve Me'cüc onu ne aşabildiler ve ne de delip geçebildiler.” Öyle bir sed yapıyor ki Ye'cuc ve Me'cüc’e karşı herkesi âciz bırakacak bir seddi bu. Demir kütleleri var onları eritiyor sonra da daha sağlam olsun diye bugünün tekniğini bile şaşırtacak biçimde onun üzerine erimiş bakır döküyor. Kütleleri demir, harcı da bakır eriiği bir sed. Artık bu Ye'cuc ve Me'cüc onu ne aşabildiler ne de ondan bir delik delebildiler. Artık orada düzen bozanlar düzen bozmaya imkân bulamıyorlardı. Uğraşacaklar, didinecekler ama artık Zülkarneyn (a.s)’ın seddini aşmaya imkân bulamayacaklardı. Yâni artık bu insan-ların düzenini bozamayacaklardı. Peki siz de sizin dininizi, sizin düzeninizi bozmaya yeltenenlere karşı peygamberinizin yanına gitseniz ve böyle bir teklifte bulunsanız olmaz mı? Ey Allah’ın Resûlü, şu bizim hayatımızı ifsât edenlere karşı bir set yapıversen de bu adamlar bizim düzenimizi bozmasınlar deseniz, peygamber efendimiz de demirle mi, bakırla mı, yoksa Kur’-an’la mı, sünnetle mi, âyetle mi, hadisle mi, sizi müslümanlığınızın gereği bir hayata çağırmakla mı, yoksa sizin düşmanlarınızı size tanıtarak mı? Bir set yapsa nasıl olur? Siz gidip Buhâri’ye, Müslim’e müracaat etseniz güzel olmaz mı? Peygamberinizin düzenlediği bir ekonomik anlayışla birilerinin ürünlerinin önüne bir set çekiverseniz, istemiyorum bundan böyle kola içmeyi deyiverseniz onun işini bitirmiş olmaz mısınız? İstemiyorum bu şeytan vahiylerini dinlemeyi, deyip Rabbinizin kitabını dinlemeye yöneliverseniz o düşmanın işini bitirmiş olmaz mısınız? İstemiyorum dinimi dinamitleyen bu gazeteleri okumayı. İstemiyorum bu medya Ye’cûc’lerinden bilgilenmeyi. İstemi-yorum bu moda tanrılarının, bu moda Ye’cûc’lerinin istedikleri kıyafetleri giymeyi diyerek onlarla kendi arana bir set çekiversen işlerini bi-tirmiş olmaz mısın o düşmanların? Ne onu aşabilecekler, ne de delmeye güç yetirebilecekler. Peki nedir bu set? Nasıl bir şeydir bu set? Öncekilere akıl erdirdik de bir tek bu kalmışsa, ne’liği üzerinde söz edelim. Sûrenin önceki bölümleri bize demedi mi, bırakın akıl erdirmeyi de teslim olun diye? Peki acaba bu set nerededir? Bu set; düzen bozanlarla, düzenleri bozulanların arasındadır. Kur’an bize böyle anlatıyor, başkasına ne gerek var? Nerede olduğu denmiyor bakın. Anlıyoruz ki fiziksel olarak böyle bir set var, ama ben onun nerede olduğunu bilmiyorum. Tıpkı Musa Hızır kıssasının nerede geçtiğini, mağara ashabının nerede yaşadığını bilmediğim gibi. Öyleyse bu set, bizim kafa düzenimizi, aile düzenimizi, hukuk düzenimizi, ekonomik düzenimizi, hayat düzenimizi bozanlarla bizim aramızda olan bir settir. Ve biz böyle düzen bozucular karşısında, müfsitler karşısında mutlaka peygambere koşmak, peygambere mü-racaat etmek zorundayız. Peygamber rehberliğinde bir çare bulmak ve uygulamak zorundayız. Zülkarneyn’e dedi ki:
98. “Zülkarneyn: "İşte bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin tayin ettiği zaman gelince onu yerle bir eder; Rabbimin verdiği söz gerçektir" dedi.” İşte bu benden değil Rabbimdendir. Bu Rabbimin rahmetidir. Müslüman yaptığı her işin sonunda, başardığı her eserin sonunda bunu demelidir. İşte bu Rabbimin yardımı ve rahmetiyle olmuştur. Bunu ben yaptım! Bunu ben becerdim! Bu benim ürünüm dememeli, böyle demelidir. Bu Rabbimin rahmetidir ve de bu sonsuza kadar da sürecek değildir. Bu Allah’ın dilediği zamânâ kadar sağlam kalacak Rabbimin vaadi geldiği zaman param parça olacaktır. Rabbimin vaadi geldiği zaman ifadesinin iki anlamı vardır. Birincisi bu duvarın bu yapının miadı dolduğu zaman demektir. İkinci bir mânâsı da kıyâmet geldiği zaman demektir. Kıyâmet geldiği zaman her şeyin yok edileceği gibi bu da yok edilecektir diyor. Bunu kıyâmet alâmetlerinden sayanlar olmuş. Öyle bir zaman gelecek ki tıpkı barajların sedlerinin yıkılıp da muhteşem suların akması gibi bu sed de yıkılacak ve bu Ye'cuc ve Me'cüc yeryüzüne da-ğılacaktır deniyor. Ama bu inşallah bizi üzmeyecek zaten kıyâmetle birlikte yeryüzünde bizim hayatımız da bitecektir. Bu hususu da Rab-bimiz kıssanın son bölümünde şöyle anlatır:
99. “Biz o gün onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sur'a üflenince hepsini bir araya toplarız.” Evet Kehf sûresinde anlatılan son kıssa da burada son buluyor. Rabbimiz ehl-i kitap bilginlerinin Resûl-i Ekreme sormaları öğütledikleri Zülkarneyn kıssasını da yine öteki kıssalar gibi hem ehl-i kitaba, hem de Mekkeli müşriklere bir cevap olarak anlatıverdi. Yâni ey ehl-i kitap ve ey müşrikler! Sizin şöhretini duyduğunuz ve Peygamberime sorduğunuz bu Zülkarneyn sizler gibi sadece dünyalık peşinde koşan, dünyayı kıble edinmiş, kendini üstün gören, insanları ezmek ve sömürmek peşinde olan bir fatih değildi. Aksine o şu anda sizin karşınızda duran Allah elçisi ve ona iman eden sahabesi gibi tüm gücünü ve varlığını Allah’tan bilen ve hayatını Allah adına yaşayan bir muvahhid idi. O sizin gibi elindekilerin kulu kölesi olan, elindekilere güvenerek Rabbini unutan birisi değildi buyurarak hem onun yolunun yolcularına bir destek hem de düşmanlarına karşı bir tehdit unsuru oluşturmak üzere kıssayı böylece ortaya koyuverdi Rabbimiz. Evet bu kıssa ile anladık ki bizler de esbap âlemi çerçevesinde yâni sebeplere sarılarak, sebeplerini işleyerek Allah’ın dinini yeryüzü insanlığına anlatmakla ve bu dini yaşamak ve yaşatmakla mükellefiz. Çünkü Rabbimiz yeryüzünde böyle bir yasa koymuştur. Allah’ın yasalarına göre hareket etmekle mükellefiz. Bu sebeplerin ötesinde harikulade bir şeyler beklemek zorunda değiliz. Biz beklemek zorunda değiliz ama dilerse Rabbimiz harikulade bir kısım olaylarla bize yardımda bulunabilir. Bu başkadır ancak bizlerin mükellefiyeti esbap âlemi yasasına göredir. Biz müslümanlar Allah’ın dinini yaşayıp hâkim kılabilmek için Allah’ın bize verdiği gücümüzü, kuvvetimizi, imkânlarımızı ortaya koyarak çalışıp çabalamak zorundayız. Zülkarney-n’in de tüm sebepleri kullandığını gördük. Kendisini gayelerine ulaştıracak tüm esbaba tutunduğunu anladık. Öyleyse bizler de sebepleri ihmal etmemek zorundayız. Yâni evlenmeden çocuk talebinde bulunmamalıyız. Her türlü hazırlıkları yapıp silahı elimize almadan zaferi beklemeden yana olmamalıyız. Malımızı ve canımızı ortaya koymadan galibiyeti beklememeliyiz. Şe-hadeti göze almadan cenneti ummamalıyız. Allah bize bunları anlatıyor. Bakın bundan sonra, sûrenin sonunlarına doğru bir değerlendirme geliyor. Acaba bizler bu kıssalarda neler anlamalıydık? Bizler kul olarak bu kıssalarda cennet ve cehennemi anlamalıydık. Zaten bu kitap bunun için vardı. Bana Rabbimi tanıtmak, bana beni tanıtmak için geliyordu bu kitap. Bana hayatı öğretmek için vardı bu kitap benim dünyamda. Yaşadığım hayat bana ne kazandıracak? Sonunda ne kazanacağım, ne kaybedeceğim? İşte Kur’an’ın varlık sebebi buydu. Beni cennet ve cehennemle uyarsın diye gelmişti bu kitap. Bir gün gelecek, kıyamet kopacak ve insanlar Rablerinin huzurunda toplanacak. İşte o gün;
100,101. “Gözleri bizim öğüdümüze karşı kapalı olan ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemeyen kâfirlere o gün cehennemi öyle bir gösteririz ki!” Evet kâfirlerin bunları dinlemeye bile tahammülleri yoktur. Bunları gündeme getirmeyin de ne yaparsanız yapın diyorlardı. Kur’-an okumayın da ne okursanız okuyun. Çünkü Kur’an okununca, Allah’ın bu tür âyetleri gündeme geldikçe huzurları kaçıyordu. Çünkü gidecekleri yer gündeme geliyordu. Çünkü Kur’an okununca bana göre sana göre diyemeyeceklerdi. Çünkü Kur’an okununca istedikleri gibi yaşama imkânları kalmayacak yedikleri nanelere devam edemeyeceklerdi. Çünkü Kur’an gündeme gelince, Allah’ın sistemi gündeme gelince bunun karşısında duracak güçleri yoktu. Toplumda Allah ve peygamberi konuşulmaya başlandı mı kendilerinin sözleri bitecekti. Kendi sistemleri çöpe atılacaktı. Bunu çok iyi bildikleri için kâfirlerin Kur’an’ın gündeme gelmesine asla tahammülleri yoktur. Onun için sürekli gündem değiştiriyorlar. İnsanların gündemlerini değiştiriyorlar. Bakın adamların programlarının gündemlerine. Hiç Allah var mı? Din var mı? Kitap var mı? Peygamber, âhiret, hesap, kitap, diriliş, cennet, cehennem var mı? Zikre gözleri kapalı olanlar, Kur’an’a gözleri kapalı olanlar, Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşuna kalpleri kapalı olanlar var ya işte cehenneme arz olunacak olanlar onlardır. Dinlemiyorlardı onlar, dinlemeye güçleri yetmiyordu. Kur’an’ı dinlemeye eyvallah etmiyorlardı. Kulaklarını tıkıyorlar, elbiselerine bürünüyorlar, çevreleriyle bürünüyorlar, Kur’an’ı duymamak için parmaklarıyla kulaklarını tıkamaya ça-lışıyorlardı. Kendileri duymaya, dinlemeye tahammül edemedikleri gibi, başkalarının dinlemesini de engellemeye çalışıyorlardı. Allah’ın zikrinden perdelenmeye çalışıyorlar, gözlerine perde çekmeye çalışıyorlardı. Halbuki Allah tüm âlemler için zikir, program, gündem olarak göndermişti. İnsan zaman ve mekânın kesiştiği noktada Allah’ı, Allah’ın istediklerini bu kitapla hatırlayacaktı. Ben burada, bu zaman ve mekânda Allah’a karşı ne yapmalıyım? Allah benden ne ister? Sorusunun cevabını bu kitapla öğrenecekti. Ama kâfirler bu kitaptan perdeli oldular. Allah’ı da, Allah’ın kendilerinden istediği programı da bi-lemediler. Çünkü o kadar yoğundular ki, o kadar müstağniydiler ki o-nu dinlemeye zaman bulamadılar. Evet o gün cehennem insanlara, ona sa’y edenlere, onu hak edenlere arz olunur. Sanki denir ki onlara; hayrola neydi sizin derdiniz? Bunu mu istiyordunuz? Bundan mı kaçıyordunuz? Neydi sizin dünyadaki derdiniz? Neydi hedefiniz? Buyurun, işte kendisine koşup durduğunuz cehennem. Veya işte kaçıp durduğunuz ateş denilecek. Kitabımızın başka sûrelerinden de öğreniyoruz ki cennet de cehennem de insanlara yaklaştırılacak o gün. Böylece kâfirler iki kere kahrolsunlar, mü’minler de iki kere sevinsinler diye.
100,101. “Gözleri bizim öğüdümüze karşı kapalı olan ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemeyen kâfirlere o gün cehennemi öyle bir gösteririz ki!” Evet kâfirlerin bunları dinlemeye bile tahammülleri yoktur. Bunları gündeme getirmeyin de ne yaparsanız yapın diyorlardı. Kur’-an okumayın da ne okursanız okuyun. Çünkü Kur’an okununca, Allah’ın bu tür âyetleri gündeme geldikçe huzurları kaçıyordu. Çünkü gidecekleri yer gündeme geliyordu. Çünkü Kur’an okununca bana göre sana göre diyemeyeceklerdi. Çünkü Kur’an okununca istedikleri gibi yaşama imkânları kalmayacak yedikleri nanelere devam edemeyeceklerdi. Çünkü Kur’an gündeme gelince, Allah’ın sistemi gündeme gelince bunun karşısında duracak güçleri yoktu. Toplumda Allah ve peygamberi konuşulmaya başlandı mı kendilerinin sözleri bitecekti. Kendi sistemleri çöpe atılacaktı. Bunu çok iyi bildikleri için kâfirlerin Kur’an’ın gündeme gelmesine asla tahammülleri yoktur. Onun için sürekli gündem değiştiriyorlar. İnsanların gündemlerini değiştiriyorlar. Bakın adamların programlarının gündemlerine. Hiç Allah var mı? Din var mı? Kitap var mı? Peygamber, âhiret, hesap, kitap, diriliş, cennet, cehennem var mı? Zikre gözleri kapalı olanlar, Kur’an’a gözleri kapalı olanlar, Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşuna kalpleri kapalı olanlar var ya işte cehenneme arz olunacak olanlar onlardır. Dinlemiyorlardı onlar, dinlemeye güçleri yetmiyordu. Kur’an’ı dinlemeye eyvallah etmiyorlardı. Kulaklarını tıkıyorlar, elbiselerine bürünüyorlar, çevreleriyle bürünüyorlar, Kur’an’ı duymamak için parmaklarıyla kulaklarını tıkamaya ça-lışıyorlardı. Kendileri duymaya, dinlemeye tahammül edemedikleri gibi, başkalarının dinlemesini de engellemeye çalışıyorlardı. Allah’ın zikrinden perdelenmeye çalışıyorlar, gözlerine perde çekmeye çalışıyorlardı. Halbuki Allah tüm âlemler için zikir, program, gündem olarak göndermişti. İnsan zaman ve mekânın kesiştiği noktada Allah’ı, Allah’ın istediklerini bu kitapla hatırlayacaktı. Ben burada, bu zaman ve mekânda Allah’a karşı ne yapmalıyım? Allah benden ne ister? Sorusunun cevabını bu kitapla öğrenecekti. Ama kâfirler bu kitaptan perdeli oldular. Allah’ı da, Allah’ın kendilerinden istediği programı da bi-lemediler. Çünkü o kadar yoğundular ki, o kadar müstağniydiler ki o-nu dinlemeye zaman bulamadılar. Evet o gün cehennem insanlara, ona sa’y edenlere, onu hak edenlere arz olunur. Sanki denir ki onlara; hayrola neydi sizin derdiniz? Bunu mu istiyordunuz? Bundan mı kaçıyordunuz? Neydi sizin dünyadaki derdiniz? Neydi hedefiniz? Buyurun, işte kendisine koşup durduğunuz cehennem. Veya işte kaçıp durduğunuz ateş denilecek. Kitabımızın başka sûrelerinden de öğreniyoruz ki cennet de cehennem de insanlara yaklaştırılacak o gün. Böylece kâfirler iki kere kahrolsunlar, mü’minler de iki kere sevinsinler diye.
102. “İnkar edenler, Beni bırakıp da kullarımı dost edinmelerini yeterli mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi inkarcılara konak olarak hazırladık.” Evet inkar edenler tüm bu uyarılarımıza rağmen, tüm bu âyetlerimize rağmen hâlâ Allah’ın velâyeti altına girmeyi kabul etmeyerek kullarımızın velâyetini mi kabul etmek istiyorlar. velî olarak, hayatlarına kulluk maddesi alıcı olarak hayatlarında hayat programı belirleyici ve kanun koyucu olarak beni kabul etmiyorlar da bu kâfirler yerde benden başka veliler mi arıyorlar? Sûrenin başında anlatıldığı gibi bana kulluğu bırakıp da benim kullarımdan birilerine kulluk etmeye mi çalışıyorlar? Kullarımdan Îsâ’ya, Üzeyir’e ve meleklere ibadet etmek mi istiyorlar? Ya da benim kendilerine gönderdiğim kitabımın ve peygamberimin kendilerine gösterdiği hayatı yaşamaya yanaşmayarak şeytanın velâyetini mi kabullenmek istiyorlar? Şeytanın ya da kendileri gibi âciz varlıkların velâyetleri altına girerek onların hayat programlarını mı uygulamak istiyorlar? Bizim arzularımızı gerçekleştirmeyi bırakıp onların emir ve yasaklarına mı uymak istiyorlar? Biz böyle bizim kitabımızdan, bizim peygamberimizden ve bizim hayat programımızdan habersizce yaşayarak başkalarının hayat programlarının peşine takılan kâfirler için cehennemi bir konak olarak hazırladık. Onların varacakları barınacakları sığınacakları yer orasıdır. Kâfirler öyle mi hesap ediyorlar? Öyle mi zannediyorlar? Zanlarını temel kabul edip hesaplarını buna göre mi yapıyorlar? Ama bil-sinler ki onların hesapları sadece zanna dayalıdır ve sonunda boşa çıkacaktır. Demek Rab olarak, İlâh olarak, velî olarak beni bırakacaklar da kendilerine başkalarını bulacaklar. Benim dışımda hayatlarına karar mercileri bulacaklar öyle mi? Bana sormadan hayatlarına program yapacaklar öyle mi? Şu benim berimde tâgutları velî biliyorlar öyle mi? Sosyal hayatlarıyla ilgili, ekonomik programlarıyla ilgili, kılık kıyafetleriyle ilgili, hukukları eğitimleriyle ilgili yapılanmalarında beni bırakacaklar da başkalarına gidecekler öyle mi? Beni dinlemeyecekler de başkalarını dinleyecekler öyle mi? Hangi insan hayatı Allah’tan daha iyi bilir? Evet şu kâfirler, benim Rab ve İlâh oluşum gerçeğini gündem-den kaldırmaya çalışanlar, kendilerinin sadece bana kul köle olmaları gerçeğini örtüp, örtbas edenler, benim zikrimi, kitabımı göz ardı edenler, işlevini bitirip, defterini dürenler ne zannediyorlar? Nasıl bir hesabın içine giriyorlar? Beni bırakacaklar velî olarak, benim dışımda kendilerine velî bulacaklar öyle mi? Beni bırakacaklar Rab olarak, benim dışımda kendilerine hayat programı yapacak rabler bulacaklar öyle mi? Eğer küfürlerinde ısrar ederlerse, hayat programlarını benim dışımda başkalarından almaya devam ederlerse, iyi bilsinler ki; ben cehennemi onlara nüzula eyledim. Cehennem onları bekliyor. Kendi-leri bilir.
103,104 “Ey Muhammed! "Size, amelce en çok kayıpta bulunanları haber vereyim mi?" de. Dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar, güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı.” Dünya hayatında amelleri boşa giden ve insanların en zararda olanlarını size haber vereyim mi? Onların dünya hayatında tüm sa’y leri, tüm mesaileri, tüm yaptıkları ve kazandıkları boşa gitmiştir. Ya da onlar tüm çabalarını, tüm plan ve programlarını dünya adına harcamış kimselerdir. Yâni bunlar dünyayı kıble dinmiş, tüm plan ve programlarını dünyayı kazanmak adına yapmışlar, dünyalık elde etmek üzere, dünyada zengin ve başarılı olmak üzere yapmış insanlardır. Tüm yatırımlarını dünyada kalıcı ve âhirete intikal etmeyici şeylere yapmışlar. Dünyada zengin olmak ve dünyada başarmak onların tek amacıydı. Âhiret adına bir endişeleri yoktu onların. Bu yüzden hayat-larında Allah’ı diskalifiye etmişler, peygamberi unutmuşlar kitabı yok farz etmişler hesabi yok farz etmişler. Hesabı yok farz edince de kendilerini her türlü sorumluluktan zade saymışlar ve tıpkı hayvanlar gibi, ipini koparmış danalar gibi sorumsuzca bir hayat yaşamışlar. Bunu yaparken de çok iyi bir şey yaptıklarını zannetmişler. Böylece hayatlarını mahvetmişler. Tüm yaptıkları boşa gitmiş, ken-dilerini de kendilerine verilen imkânlarını da boşa harcamışlar. Çünkü yaptıkları ve kazandıklarının tamamı dünyada kalmıştır. Zaten bu tür insanlar sermayelerini bile kaybetmiş insanlardır. Sermayeyi kaybeden birinin kar etmesi de düşünülemez.
103,104 “Ey Muhammed! "Size, amelce en çok kayıpta bulunanları haber vereyim mi?" de. Dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar, güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı.” Dünya hayatında amelleri boşa giden ve insanların en zararda olanlarını size haber vereyim mi? Onların dünya hayatında tüm sa’y leri, tüm mesaileri, tüm yaptıkları ve kazandıkları boşa gitmiştir. Ya da onlar tüm çabalarını, tüm plan ve programlarını dünya adına harcamış kimselerdir. Yâni bunlar dünyayı kıble dinmiş, tüm plan ve programlarını dünyayı kazanmak adına yapmışlar, dünyalık elde etmek üzere, dünyada zengin ve başarılı olmak üzere yapmış insanlardır. Tüm yatırımlarını dünyada kalıcı ve âhirete intikal etmeyici şeylere yapmışlar. Dünyada zengin olmak ve dünyada başarmak onların tek amacıydı. Âhiret adına bir endişeleri yoktu onların. Bu yüzden hayat-larında Allah’ı diskalifiye etmişler, peygamberi unutmuşlar kitabı yok farz etmişler hesabi yok farz etmişler. Hesabı yok farz edince de kendilerini her türlü sorumluluktan zade saymışlar ve tıpkı hayvanlar gibi, ipini koparmış danalar gibi sorumsuzca bir hayat yaşamışlar. Bunu yaparken de çok iyi bir şey yaptıklarını zannetmişler. Böylece hayatlarını mahvetmişler. Tüm yaptıkları boşa gitmiş, ken-dilerini de kendilerine verilen imkânlarını da boşa harcamışlar. Çünkü yaptıkları ve kazandıklarının tamamı dünyada kalmıştır. Zaten bu tür insanlar sermayelerini bile kaybetmiş insanlardır. Sermayeyi kaybeden birinin kar etmesi de düşünülemez.
105. “Bunlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir. Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kıyâmet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz.” İşte bunlar Rablerinin âyetlerini ve ona kavuşmayı inkar eden kimselerdir. Allah’ın kendilerine yol göstermek üzere gönderdiği kitabının âyetlerini inkar etmişler. Allah’ın âyetlerini örtmüşler, âyetleri gündemlerinden düşürmüşler, âyetlerden habersiz bir hayat yaşamışlar. Ve de ona kavuşacakları günü hesaplarına katmadan yaşamış-lar. Yaşadıkları bu hayatın sonunda kendilerinden hesap sorulma-yacak zannederek yaşamışlar. Onun için tüm amelleri boşa gitmiştir. Rabbimiz buyurur ki biz onlar için kıyâmet günü her hangi bir tartı da tutmayacağız. Onların amelleri asla değerlendirmeye tabi tutulmaya-caklardır. Amellerinin hiç bir değeri olmayacaktır yâni. Ne yaparlarsa yapsınlar, isterse büyük, büyük ameller işlesinler, fabrikalar, yollar, köprüler kursunlar, açları doyurup çıplakları giydirsinler değil mi ki tüm bu amellerinin yaptırıcısı Allah değil, hepsi boştur bunların.
106. “İşte onların cezası; inkarlarına, peygamberlerimi ve âyetlerimi alaya almalarına karşılık olarak, cehennemdir.” Evet Allah’ı inkâr eden hayatında Allah’ı hesaba katmadan yaşayan, Allah’ın elçilerini ve Allah’ın âyetlerini alaya alan insanların cezası cehennemdir. Çünkü yeryüzünde bundan daha büyük bir suç olamaz.
107,108. “Ama inanıp yararlı iş işleyenlerin ko-nakları Firdevs cennetleridir. Orada temelli kalırlar, başka bir yere gitmek istemezler.” Kâfirler yaşadıkları hayatın karşılığı olarak cehennem azabını boylarken iman edip imanlarını yeryüzünde yaşama savaşı veren mü'minler de Firdevs cennetlerindedirler. Onlarda orada temelli ka-lacaklar ve başka hiçbir yere gitme arzusu duymayacaklardır. Yâni bu mü'minlerin aynı yerde aynı nimetler ve aynı hayat içinde kalmaları kesinlikle onlara bir bıkkınlık vermeyecek ve onlar orada ebedîyen nimet içinde yaşayıp gideceklerdir.
107,108. “Ama inanıp yararlı iş işleyenlerin ko-nakları Firdevs cennetleridir. Orada temelli kalırlar, başka bir yere gitmek istemezler.” Kâfirler yaşadıkları hayatın karşılığı olarak cehennem azabını boylarken iman edip imanlarını yeryüzünde yaşama savaşı veren mü'minler de Firdevs cennetlerindedirler. Onlarda orada temelli ka-lacaklar ve başka hiçbir yere gitme arzusu duymayacaklardır. Yâni bu mü'minlerin aynı yerde aynı nimetler ve aynı hayat içinde kalmaları kesinlikle onlara bir bıkkınlık vermeyecek ve onlar orada ebedîyen nimet içinde yaşayıp gideceklerdir.
109. “De ki: "Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbi-min sözleri tükenmeden denizler tükenirdi. " Rabbimin sözleri, Rabbimin kelimeleri, Rabbimin ilmi ve hikmeti sonsuzdur, sınırsızdır. Denizlerse sınırlıdır. Sınırlı olan tükenmeye mahkum olan bir şeye yine onun gibi sınırlı ve tükenmeye mahkum olan bir şey eklense de yine sınırsız olanın yanında tükenmeye mahkumdur. İşte Allah’ın kelimeleri, Allah’ın âyetleri, Allah’ın bilgisi ve hikmeti böyledir. Peki durum böyle olunca bu insanlar nasıl oluyor da Allah’ın hikmet dolu bu kitabından yüz çeviriyorlar? Nasıl oluyor da bu insanlar Allah’ın velâyeti altına Allah’ın dini altına girmiyorlar da kendileri gibi âciz varlıkların velâyetleri altına girmeye çalışıyorlar? Nasıl oluyor da hikmeti ve bilgisi sonsuz olan Allah’ın göndermiş olduğu bu insanların bilmesi mümkün olmayan gaybî kıssaları ve baştan sona kulluğu anlatan kitabından gafil olabiliyorlar? Gerçekten bunu anlamak mümkün değildir. Yâni insanlar nasıl oluyor da bu kitaba karşı kayıtsız kalabiliyorlar? Nasıl oluyor da bu kitaptan habersiz bir hayat yaşayabiliyorlar? Ama onlar ne yaparlarsa yapsınlar, nasıl yaşarlarsa yaşasınlar sen onlara şunu söyle peygamberim: