32. “Onlara iki adamı misâl olarak göster: Birine iki üzüm bağı verip, etrafını hurmalıklarla çevirmiş ve aralarında ekinler bitirmiştik.” Şu iki kişinin örneğini de söyle insanlara ey peygamberim. Dün Rasûlullah Efendimiz söyledi etrafına, bugün ben söylüyorum, buradan ayrılır ayrılmaz sizler de söyleyeceksiniz hanımlarınıza, ço-cuklarınıza, çevrenize, tanıdıklarınıza, eşinize, dostunuza. Şu iki adamın örneğini düşünün. Peygamberim! Sen onlara şu iki adamın misâlini de anlat. Bu iki adam o dönemde yaşamış iki adam olabileceği gibi, daha önceki dönemlerde, yâni kıssanın nüzûlünden önceki dönemlerde yaşamış da olabilir. Ama bu iki adam kıyâmete kadar her dönemde bulunabilecektir. İşte karşımızda her zaman ve zeminde bulunabilecek iki tip insan örneği. İki insan modeli. Birbirlerini tanıyan iki arkadaş. Birinin malı mülkü var. Sosyal çevresi, sosyal imkânları ve ekonomik gücü var. Allah tarafından kendisine ekonomik ve siyasal güç verilmiş. Ama bunlar kendisine azsın, şaşırsın, şımarsın diye verilmemiştir. Adamın orada bir yanılgısı var. Bilemiyor, keşke tüm bu imkânlar elinden alınmadan bilseydi. Allah, kimilerine vererek, kimilerine de vermeyerek, ya da alarak imtihan eder. Hangi konumda imtihan edilen kişi diğerine göre üstünlük sahibidir? İşte yanılgı burada başlıyor. Vererek imtihana çekilenler sanki kendilerini alarak, ya da verilmeyerek imtihana çekilenlerden üstün zannediyorlar. Hayır hayır, Allah diler öyle, dilerse böyle imtihan eder. Bu konuda hiç kimse karışamaz O’na. Meselâ Kur’an’-da, akla gelebilecek her türlü imkânların kendisine sunulduğu bir örnekten bahsedilir. Süleyman (as). Eğer o şaşırmamışsa, şımarmamışsa, kulluğunu unutmamışsa bize ne oluyor? Bakın bu adamın hayat hikâyesinden bize lâzım olacak kadar bir pasaj sunuluyor. Bunlardan birisi Allah’ın kendisine bolca servet verdiği ve kendisine verilen bu servetin kendisini şımarıklaştırdığı, elindeki nîmetlerin ebedî olduğunu, hiç bitmeyeceğini zanneden ve hayatını bu düşünceye bina eden bir adam. Sahip olduğu malını mül-künü, servetini, samanını, makamını mevkiini, gücünü kuvvetini, gençliğini zindeliğini hiç yitirmeyeceğine inanan bir adam. İzzet ve şerefi bunlarda gören, bunlarda arayan bir adam. Ötekisiyse fakir ama Allah’a Allah’ın istediği biçimde îman etmiş, Allah’a Allah’ın istediği biçimde teslim olmuş, izzet ve şerefi Allah’ta, Allah’a îmanda ve Allah’a kullukta gören ve dünyaya fazla de-ğer vermeyen bir adam. Allah’ın kendisine verdiği nîmetleri, o nîmetin vericisini unutmadan, onun yolunda kullanarak Rabbine şükretmesini bilen ve hayatını bu îmânâ bina eden bir adam. Burada bize iki örnek sunulacak. Galiba şöyle olanlar cenne-te, böyle olanlar da cehenneme gidecek diye bu konuya iki canlı örnek sunulacak. Bizim zaaflarımızı, acziyetimizi bizden çok iyi bilen Rabbimiz sapmamızın muhtemel olduğu konularda iyi anlayalım diye bize böyle örnekler sunar. Birisi şöyle, ötekisi böyle olan bu iki insan tipine baka baka bizler cennete mi gidiyoruz, yoksa cehenneme mi bunu anlayacağız. Bu örneklerle kendimizi tartma ve kontrol etme imkânı elde etmiş olacağız. Allah diyor ki onlardan birinci adamı bahçeli kıldık. İki tane bahçe verdik ona. İki bahçesi var o adamın. Veya işte iki arsası, iki tarlası, iki dükkanı, iki apartmanı, iki fabrikası var adamın. Yâni şu an-da içimizden biri bu adam. İki büyük bahçe verdik ona ve bu iki bahçeyi de hurma ağaçlarıyla çevirdik. Bahçeyi veren Allah, bahçenin etrafını hurma ağaçlarıyla çeviren Allah. Öyleyse sakın ha sakın hiç kimse şu anda sahip olduklarının sahibini kendisi zannetmesin. Hiç kimse bunların sahibi benim zannetmesin. Bağın bahçenin, evin barkın, dükkanın tezgahın, paranın pulun, çoluğun çocuğun sahibi benim zannetmeyin. Hocalığımızın, bilgimizin, tecrübemizin, çevremizin, kredimizin sahibi biziz zannetmeyelim. Bunların tümünü bize veren Allah’tır, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım. Ona bahçeyi veren, bahçenin kenarını ağaçlarla çeviren ve bahçenin içinde ekinler bitiren de Allah’tır.
33. “Her iki bahçede ürünlerini vermişlerdi, hiçbir şeyi de eksik bırakmamışlardı. İkisinin arasında bir de ırmak akıtmıştık.” Allah ona iki tane bahçe verdi. Her iki bahçe de meyvelerini bitirdi, meyveye durdu. Ve her iki bahçe de hiçbir şeyi eksik bırakma-mışlardı. Hiçbir şeyi eksik bırakmadan bahçeler Allah’ın emrini dinleyerek meyvelerini verdiler. Ve ikisinin arasında da bir ırmak akıttık. Dikkat ediyorsanız âyet-i kerîmede o iki bahçe hiçbir şeyi eksik bırakmadan ürününü verdi ifadesi ²v¬V²P«# ²v«7«: kelimesiyle ifade ediliyor. Allah zulmetmiyor ona, ya da bahçeler zulmetmiyor ona. Yâni onlardan biri yapılmaması gereken şeyi yaparak, olunmaması gereken konumda olarak, ona zulmetmedi. Bu iki bahçe de ne vereceklerse veriyorlar o adama. Bütün ikramlarını tastamam sunuyorlar ona. Hiçbir eksik bırakmıyorlar. Zulmetmiyorlar. Yapmaları gereken görevlerini tam yapıyorlar, takınmaları gereken tavırlarını eksiksiz takınıyorlar. Sanki bahçedekilerin aklı başında ki, ürünlerini eksik de tutmamışlar. Tabiri caizse şöyle diyorlar adama; “Ey Allah’ın kulu, bizler sana vereceğimizi veriyoruz, sen bu konuda hiç endişe etme!” dercesine ürünlerini tam veriyorlar, eksiksiz veriyorlar. Ama adam, keşke kendisine verilen bu nîmetlerle Rabbine kulluğa yönelseydi. Keşke bu nîmetlerin sahibi bilseydi. Evet işte zulüm buydu. Ama bu bahçe kendisine zulmetmediği halde o bahçenin sahibi zulmediyordu. Yâni nîmete ve o nîmeti verene karşı takınılmaması gereken tavrı takınarak hem kendisine, hem öteki arkadaşına, hem de Allah’a zulmediyor.
34. “Onun gelirleri de vardı. Bu yüzden, arkadaşıyla konuşurken: “Ben malca senden zengin, nüfuzca da senden daha itibarlıyım" dedi.” Sadece o iki bahçe değil onun dışında işte ticaret yerleri var, dükkanları var, fabrikaları var, büroları var, şirketleri var, ithalat ihracat bağlantıları var. Var da var... Burası belki sadece adamın yazlık yeri. Ya da işte şehirden bunaldığı zaman, işinden aşından sıkıldığı zaman şöyle bir dinlenmek, piknik yapmak için gidip geldiği bir yer. Burada bu yazlık bahçesinin yanında temel dibi komşu bir de arkadaşı var. Bir komşusu veya bir hizmetçisi, kahyası var. Şüphesiz ki bu kadar malı mülkü olan birinin yanında, etrafında adamı, avanesi de olmalıdır. Bu kadar servetin içinde yüzerken kendisi çalışacak de-ğil ya? Elbette hizmetçileri de olacak. Hizmetçileri, sekreterleri, şoförleri, kahyaları, müdürleri, genel müdürleri de olacak elbette. Böyle bir adamın nesi olmaz da? Adam bahçesine bakıyor, yüzü gülüyor, içi gururla doluyor ve yanındakine karşı böbürlendikçe böbürleniyor, kendisini ondan üstün görüyor, ve ona karşı hava atmaya başlıyor. Belki o arkadaşı bir zamanlar beraber koştukları, beraber oynadıkları, ayakkabıları bile yokken beraber koyun güttükleri, beraber soğan ekmek bile bulamadıkları, güçbelâ karınlarını doyurdukları bir arkadaşıydı. O günleri unuttu adam tabi, adam oldu, büyüdü, zengin oldu. Arkadaşına diyor ki, ben mal olarak senden daha fazlayım, güç olarak da seni beşe, ona katlarım, çoluk çocuk, nüfuz yönünden de senden çok fazlayım. Gücüm kuvvetim var, param pulum var, oğlum kızım var, çevrem kredim var. Halbuki sende bunların hiç birisi yok. Hem ekonomik yönden senden çok üstünüm, hem de siyasal gücümle seni ayağımın altına alabilirim. Hem cüzdanım kabarık, hem de güçlüyüm. Yâni benim karnımdaki senin karnındakinden daha çoktur. Karın hesabında adam? Adam hakimiyet iddiasıyla lâf açmış konuşuyor ve başlıyor arkadaşına hava atmaya. Şu anda, bu toplumda, bu halimle ben istediğim her şeyi yaparım diyenleri görür gibi oluyorum. Pek çoktur böyleleri. Meselâ Kalem sûresinde de böyle servetiyle hava atmaya çalışan bir adamdan söz edilir. Âyeti inşallah bulayım. “Mal ve oğulları vardır diye aldırış etmeyerek âyetlerimiz ona okunduğu zaman: “Öncekilerin masalları” der.” (Kalem 14,16) Malı, mülkü, serveti, oğlu, kızı, çevresi, siyasal ve ekonomik gücü var diye, Allah’ın âyetleri kendisine duyurulunca; “yok, bunlar çağdaş değil, bunlar bize göre değil, eskilerin masallarıdır bunlar, mitolojik şeyler bunlar, bunlar beni ilgilendirmez” dediği anlatılır. Neden böyle diyormuş adam? Çünkü malı, mülkü, ekonomik ve siyasal gücü varmış adamın. Ama bütün bunlar onu isyana değil, verene kulluğu yönlendirmeli değil miydi? ……. Ben ölmeyeceğim…. Dünyayı kucaklama sevdasıyla koştururken biz de bu adam tavrında değil miyiz? Dünyaya kazık çakma sevdalısı plan program yaparken biz de aynen onun gibi değil miyiz? Meselâ sıhhat adına nice imkânlar yaşıyoruz. Ama öyle inanıyor ve davranıyoruz ki, sanki bun bizden hiç alınmayacak. Sanki dimdik ayakta olacağız hep. Onu bize veren Allah’ın istediği gibi değerlendirebiliyor muyuz? Sanki bu gün, güneş hiç bitmeyecek, sanki bu çeşmenin suyu hiç kuramayacak, bu gelirler hiç bitmeyecek gibi hovardaca bir harcama programının içinde değil miyiz? Sanki hesaba çekilmeyecekmişiz, sanki Allah huzuruna hiç gitmeyecekmişiz gibi bir hayatın adamı değil miyiz? He-sabımız böyle değil mi? Onun için değil mi ölüm geliverince apışıp kalıvermemiz? Kafalarımız, düşüncelerimiz, hesaplarımız, planlarımız bir depremle evlerimizden önce yerle bir olmuyor mu? Bir yangın yaktıklarından önce neden ciğerlerimizi yakıyor? “Olacak bu” demeyi bilemediğimiz için değil mi? Buna hazır olmadığımız için değil mi? Sanki ölmeyecekmiş gibi bir hayat yaşadığımız için değil mi bütün bunlar? Bizler de buradaki insanın yanlışına düşmemiş miyiz? Evet adamın gururlanma sebebi kendisini üstün karşısındakini alçak görme sebebi işte bunlar. Mal çokluğu, nüfuz çokluğu ve fiziki güç. Bakıyoruz tarih boyunca ve şu anda da tüm çağdaş müşrik sistemler bunların topluma yansıyan temelleri üzerine kurulmuştur. Tüm müşrik sistemler bu üç şeyin çokluğu esasına dayanmaktadır. 1: Ya mal, mülk servet çokluğuna, ekonomik güce dayanır ki bunun adı: Kapitalizmdir. 2: Ya çoluk, çocuk, sülale, ırk çokluğuna dayanır ki bunun adı: Faşizmdir. 3: Ya da güçlü olmaya dayanır ki bunun adı da: Despotizm veya krallıktır. Halbuki bunların hiç birisi üstünlük sebebi değildir. Bunların tamamını veren Allah’tır. Malı-mülkü veren Allah, çoluk-çocuğu veren Allah, fiziki gücü veren de Allah’tır. Dönüyor arkadaşına, onun bağı yok, bahçesi yok, parası yok, pulu yok. Onu küçük görmeye, ona tepeden bakmaya, onunla alay etmeye başlıyor. Adam Allah’ın kendisine imtihân gereği verdiği şeylerle arkadaşına üstünlük tasladı ve:
35,36. “Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: “Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, andolsun ki orada bundan daha iyisini bulurum" dedi.” Evet, bahçesine girer azgınlık içinde, kendisine zulmederek, haksızlık ederek. Öyle yapmamalıydı. O göz olayı öyle görmemeli, o kalp olayı öyle değerlendirmemeli, o ağız öyle terennüm etmemeliydi. Başka türlü duymalıydı, başka türlü bakmalıydı olaya. Ama yapmadı, yazık etti. Yapmaması gerekeni yaparak, yapması gerekeni yapmayarak zulmetti, yazık etti kendine. Bakın daha da zulmederek şöyle dedi: “Zannetmiyorum ki bu bağım bahçem, bu malım mülküm elimden alınsın. Bu imkânlar hep benim olacak. Ben buna lâyığım zaten.” Nasıl da sigortalatmış kendine göre değil mi? Nasıl da bilivermiş yarını? Dahası; “Kıyamet de kopmaz da, ben ölmem de, bu mümkün değil de, hadi diyelim ki, gerçek olsa bile, elbette orada da Rabbim bana senden daha hayırlılarını verecektir.” Diyor. Öyle değil mi? Bu dünyada sana değil de bana verildiğine göre, elbette öbür tarafta da beni lâyık görecek, sana vermeyecek bana verecektir. Küstahlığın zirve noktası. Halbuki o içinde bulunduğu hayatı düzenleme noktasında etkisi ne ki? Tüm hayatını düzenleyen Allah değil mi ki? Bunu düşüne-miyor adam. Karşısındaki bunu düşündürüyor ama bakın. Malı, mülkü, serveti, oğlu, kızı, çevresi, siyasal ve ekonomik gücü var diye, Allah’ın âyetleri kendisine duyurulunca; “yok, bunlar çağdaş değil, bunlar bize göre değil, eskilerin masallarıdır bunlar, mitolojik şeyler bunlar, bunlar beni ilgilendirmez” dediği anlatılır. Neden böyle diyor mu adam? Çünkü malı, mülkü, ekonomik ve siyasal gücü varmış adamın. Ama bütün bunlar onu isyana değil de verene kulluğa yönlendirmeli değil miydi? Ama adamın tavrına, planına, programına bir bakın ki; ben ölmeyeceğim diyor. Dünyayı kucaklama sevdasıyla koştururken biz de bu adam tavrında değil miyiz? Dünyaya kazık çakma sevdalısı plan program yaparken biz de aynen onun gibi değil miyiz? Meselâ sıhhat adına nice imkânlar yaşıyoruz. Ama öyle inanıyor ve davranıyoruz ki, sanki bun bizden hiç alınmayacak. Sanki dimdik ayakta olacağız hep. Onu bize veren Allah’ın istediği gibi değerlendirebiliyor muyuz? Sanki bu gün, güneş hiç bitmeyecek, sanki bu çeşmenin suyu hiç kuramayacak, bu gelirler hiç bitmeyecek gibi hovardaca bir harcama progra-mının içinde değil miyiz? Sanki hesaba çekilmeyecekmişiz, sanki Al-lah huzuruna hiç gitmeyecekmişiz gibi bir hayatın adamı değil miyiz? Hesabımız böyle değil mi? Onun için değil mi ölüm geliverince apışıp kalıvermemiz? Kafalarımız, düşüncelerimiz, hesaplarımız, planlarımız bir depremle evlerimizden önce yerle bir olmuyor mu? Bir yangın yaktıklarından önce neden ciğerlerimizi yakıyor? “Olacak bu” demeyi bilemediğimiz için değil mi? Buna hazır olmadığımız için değil mi? Sanki ölmeyecekmiş gibi bir hayat yaşadığımız için değil mi bütün bunlar? Bizler de buradaki insanın yanlışına düşmemiş miyiz? Öyleyse, eğer biz kendimiz böyle bir durumda isek, bizde de şımarıklık varsa, biz de küstahlık yapıyorsak, biz de malımız mülkü-müz konusunda yanılgı içindeysek, o zaman biz de bir dost bulalım. Yakınlarımızdan, çevremizden, arkadaşlarımızdan bir dost bulalım da ona zaman zaman söyleyelim, aman ha, eğer bende bir şımarıklık görürsen dikkat et, uçarsam tut ayaklarımdan ve beni uyar diyelim. Çevremizde böyle bizi uyaracak dostlarımız olsun. Bir çok zenginde, bir çok ekonomik, siyasal ve askeri güç sa-hibinde, bir çok idarecide ayaklanan huy bu kişide de harekete geçiyor. Nedir o huy? İmanın, hidâyetin, vahyin kontrolüne verilmediği için, İslâm’a kanalize edilemediği için bu tür insanlarda uyanan huy kendisine verilen her şeyi, malı, mülkü, aklı, bilgiyi, beceriyi, sağlığı, sıhhati, gücü, kuvveti kendisinden bilmesi. Gerçekten bu çok kötü bir huydur ve vaktiyle Firavunda aynı huy açığa çıkmıştı. Kasas sûresi bunu anlatır. Kendine, nefsine zulmederek girdi.... Adam nefsini bilmiyor, Rabbini tanımıyordu. Mülk ile sahibini, nefsiyle Allah’ı, sebeplerle se-bepler ötesi, sebepler sebebi Allah’ı ayırt edemiyordu. Ama arkadaşı öyle değildi. Allah onun basiretini açmış ve onu rüşte ulaştırmış, hakkı ve hidâyeti göstermişti ona. Bu âlemde her şeyi evirip çeviren, her şeye hükmeden, sebepleri yaratan ve bu dün-yayı idare edenin yalnız Allah olduğunu biliyor, iman ediyor ve bu imanının sevinciyle seviniyordu. Bu imanının savunusu olarak, imanının gereği olarak arkadaşını uyardı. Ona aslını, yaratılışını hatırlatarak söze başladı. İnsanların, daha ziyade varlıklı insanların, ekonomik ve siyasal güç sahiplerinin nedense az hatırladıkları bir gerçekti bu. Böylece üstünlük taslayarak, kendisine yazık ederek bahçesine, cennetine girdi. Adam o bahçeyi cennet kabul ediyordu. Cenneti dünyada arama cinnetine kapılan ve dünyada cenneti yaşadıklarına inanan insanlar. Bizim için dünyada olanlar yeterlidir, bizim bunun dışında başka cennete ihtiyacımız yoktur havasına girenler, elbette bu tür dünyalık bahçeleri cennet bilecekler ve onu kucaklamaya çalışacaklardır. Çünkü görüp görecekleri budur zaten. Ya da cennetlerini dünyada yiyip bitirenler elbette öbür taraftaki cennetlerini kaybetmenin azgınlığı içinde buradaki cennetlere sıkı sıkıya sarılacaklardır. Elbette buradaki cennetler hatırına Allah’ı unutacaklar, Allah’a kulluğu unutacaklar, hayatlarında Allah’ı diskalifiye edecekler ve kendilerini mülkün sahibi bileceklerdir. Kendilerini hayata ve mülke etkin ve yetkin bilecekler ve şöyle diyeceklerdir: Bu bahçenin batacağını, bu bahçenin harâp olacağını hiç sanmıyorum. Bu bahçem hiçbir zaman harâp olmaz, olamaz diyecek ve bu inancı, bu zannı, sonunda onu kıyâmetin kopacağını da yalanlamaya kadar götürecektir. Diyecektir ki kıyâmetin kopacağını da hiç sanmıyorum. Kıyâmetin kopacağına da inanmıyorum. Evet dikkat ediyor musunuz? Dünya sevgisi, mal mülk tutkusu ve elindekilere güvenerek onlarla duyduğu bu gurur adamı nereye kadar götürüyor? Adam gurur ve kibir içinde bahçesinin içine giriyor. Ya da işte şirketinin içine giriyor, fabrikasının oturma bölümüne giriyor, saltanatının içine giriyor, makamına giriyor. Kendisinde güç ve kuvvet görerek gurur ve kibir içinde, nefsine ve çevresindekilere zulmeder, tepeden bakar olduğu halde, Allah’ı da diskalifiye ederek di-yor ki: Ben gerçek güç ve kuvvet sahibiyim! Bütün bunların sahibi be-nim! Bu gücümün, bu saltanatımın, bu çevremin, bu kredimin, bu ha-yatımın sahibi benim ve artık ben bu mülkün batacağına da inan-mıyorum! Yok olmaz bu iş yerleri! Yok olmaz bu fabrikalar! Bitmez bu saltanat! Son bulmaz bu hayat! Gelmez ölüm bana! Ben ebedîyen yaşarım bu saltanatımın içinde! Bütün bunlara sahipken artık ben kıyâmetin kopacağına da ihtimal vermiyorum! Bu saltanatın, bu gücün ve bu imkânın sahibi olan birinin üzerine kesinlikle kıyâmet kopmaz! Benim üzerime kıyâmet kopmaz! Kimse benim önüme geçemez! Kimse benimle baş edemez! Allah’ın da beni öldüreceğini sanmıyo-rum! Gerçi eğer bu zavallı fakirlerin, şu ayak takımının dedikleri doğru da kıyâmet kopacaksa bile ne önemi var? Eğer bunların dedikleri gibi ölecek ve yeniden dirileceksek elbette yine bize orada ayrıcalık tanınacak ve ayrı muamele yapılacaktır. Zatıalileri orada da korunacaktır elbette. Çünkü dünyada bu kadar servetin bu kadar saltanatın sahibi değil miydik bizler? Öyleyse sayın cenapları elbette âhirette de düşünülecek, elbette orada da protokol bozulmayacak, orada da saygınlığını koruyacaktı. Böyle düşünüyordu adam. Evet zenginler ölmez, paralılar ölmez, makam sahipleri, sal-tanat sahipleri ölmez. Karun bir gün karşısına geçip sevinçten mest olup ayakkabıya döndüğü paracıklarını sayarken, hizmetçisi de uzaktan gülerek onu seyrediyormuş. Hizmetçisini böyle garip bir tavır içinde gören Karun, onun paracıklarına göz koyduğunu ve onları çalmayı planladığını zannederek onu ayaklarının altına alıp ezmeye başlar. Niye gülüyordun lan söyle bakalım? Diye onu ezmeye çalışırken bir ara fırsat bulan hizmetçi bağırır: Efendim! vallahi onları çalmayı filan düşünmedim! Düşündüm ki siz ölünce.. Filan demeye çalışırken daha onun sözünü boğazında kesen Karun der ki: Sus lan! Ben ölmem! Zenginler ölmez! Paralılar ölmez! Saltanat sahipleri ölmez! diye onu daha bir beter yapmaya koyulur. Evet zenginler ölmez! Paralılar ölmez! Saltanat sahipleri ölmez! Bu Ehramlar, bu anıt kabirler de onun için var ya. Ölmediklerini ortaya koymak için, ölümsüzlüklerini ispat için, ya da öldükten sonra da hegemonyalarını sürdürebilmek için yaptırıyorlar bunları. Hani Selçuklular döneminde zalim mi zalim bir vezirden söz edilir. Sadettin Köpek diye maruf, ismiyle müsemma bir adam. Zulmetmedik, canını yakmadık adam bırakmamış bölgesinde. Herkes yaka silkeleyip illallah eder olmuş. Bu pislikten bizi kurtar Allah’ım di-ye herkes dua eder olmuş. Nihâyet bir gün gebermiş. Şairin birisi öy-le demiş arkasından: "Ne kendi etti rahat ne başkasına verdi huzur, Yıkıldı gitti dünyadan dayansın ehli kubur!" Yâni biz kurtulduk bu zalimin şerrinden ama vay ki kabir ehlinin bunun elinden çekeceği var deyivermiş. Adamın tabutunu katafalk mı derler? Oraya koymuşlar gece. İşte sabah olsun da bir çukura atıverelim diye. Ama işin garibine bakın ki gece oradan geçen bir ga-riban kafasını tabutuna vurmuş ve oracıkta can vermiş. Gebermiş git-miş ama bakın ki tabutu bile adam öldürüyor alçağın. Nice geberip gidenler var ki şu anda tabutu bile adam öldürmeye devam ediyor. Allah böylelerinin şerrinden korusun bizi. Evet bakın adam bahçesine girerken diyor ki ben bu bahçenin yok olacağını sanmıyorum ve ben kıyâmetin kopacağına da inan-mıyorum. Gerçi kıyâmet kopup oraya gitsem de ben bu hayatımdan daha iyisini orada da bulurum. Orada da keyfime göre mülk ve saltanat içinde yamasını bilirim diyordu. Yâni dikkat ederseniz adamın ilk tezi kıyâmetin kesinlikle kopmayacağı iken, sonradan kopsa bile bu aklıyla bu becerisiyle orada da işi kıvıracağını söylüyor. Mantık bu. Bu dünyada işini becerenler öbür tarafta da işini becerecektir. Bu dünyada kendisine mal mülk verilenler, saltanat imkân verilenler elbette öbür tarafta da bunlara sahip olacaklar ve işlerini orada da becereceklerdir diyorlar. Evet bakıyoruz adamlar dünyada işlerini çok rahat becerebiliyorlar. Mal sahibi mi olmak istiyorlar? Kolayca bunun yolunu bulabiliyorlar. Meselâ adamlar ekonomik gücü şu kadar olanlar ancak bu haktan istifade edebilecektir diye bir yasa çıkarıyorlar, bir hak çıkarıyorlar ve... Evet kıyâmet kopsa bile biz öbür tarafta da işimizi beceririz diyorlar. Zannediyorlar ki bu dünyada geçerli olan değerler öbür tarafta da geçerlidir. Madem ki bu dünyada kendilerine mal mülk verilip insanlara hâkim konuma getirilmişler, öyleyse neden öbür tarafta da kendileri için özel yerler hazırlanıp düşünülmüş olmasın? Öteki arkadaşına gelince cıbılın teki. Malı yok, mülkü yok, bağı bahçesi yok, atı arabası yok, makamı koltuğu yok, oğlu kızı, sülalesi onun kadar değil, sosyal statüsü çevresi kredisi yok, cüzdanı onunki kadar şişkin değil, karnında onunki kadar şey de yok. Sadece imânâ yatırım yapmış çulsuzun teki. Evet adam arkadaşına karşı böyle deyince arkadaşı da ona şöyle demişti:
35,36. “Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: “Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, andolsun ki orada bundan daha iyisini bulurum" dedi.” Evet, bahçesine girer azgınlık içinde, kendisine zulmederek, haksızlık ederek. Öyle yapmamalıydı. O göz olayı öyle görmemeli, o kalp olayı öyle değerlendirmemeli, o ağız öyle terennüm etmemeliydi. Başka türlü duymalıydı, başka türlü bakmalıydı olaya. Ama yapmadı, yazık etti. Yapmaması gerekeni yaparak, yapması gerekeni yapmayarak zulmetti, yazık etti kendine. Bakın daha da zulmederek şöyle dedi: “Zannetmiyorum ki bu bağım bahçem, bu malım mülküm elimden alınsın. Bu imkânlar hep benim olacak. Ben buna lâyığım zaten.” Nasıl da sigortalatmış kendine göre değil mi? Nasıl da bilivermiş yarını? Dahası; “Kıyamet de kopmaz da, ben ölmem de, bu mümkün değil de, hadi diyelim ki, gerçek olsa bile, elbette orada da Rabbim bana senden daha hayırlılarını verecektir.” Diyor. Öyle değil mi? Bu dünyada sana değil de bana verildiğine göre, elbette öbür tarafta da beni lâyık görecek, sana vermeyecek bana verecektir. Küstahlığın zirve noktası. Halbuki o içinde bulunduğu hayatı düzenleme noktasında etkisi ne ki? Tüm hayatını düzenleyen Allah değil mi ki? Bunu düşüne-miyor adam. Karşısındaki bunu düşündürüyor ama bakın. Malı, mülkü, serveti, oğlu, kızı, çevresi, siyasal ve ekonomik gücü var diye, Allah’ın âyetleri kendisine duyurulunca; “yok, bunlar çağdaş değil, bunlar bize göre değil, eskilerin masallarıdır bunlar, mitolojik şeyler bunlar, bunlar beni ilgilendirmez” dediği anlatılır. Neden böyle diyor mu adam? Çünkü malı, mülkü, ekonomik ve siyasal gücü varmış adamın. Ama bütün bunlar onu isyana değil de verene kulluğa yönlendirmeli değil miydi? Ama adamın tavrına, planına, programına bir bakın ki; ben ölmeyeceğim diyor. Dünyayı kucaklama sevdasıyla koştururken biz de bu adam tavrında değil miyiz? Dünyaya kazık çakma sevdalısı plan program yaparken biz de aynen onun gibi değil miyiz? Meselâ sıhhat adına nice imkânlar yaşıyoruz. Ama öyle inanıyor ve davranıyoruz ki, sanki bun bizden hiç alınmayacak. Sanki dimdik ayakta olacağız hep. Onu bize veren Allah’ın istediği gibi değerlendirebiliyor muyuz? Sanki bu gün, güneş hiç bitmeyecek, sanki bu çeşmenin suyu hiç kuramayacak, bu gelirler hiç bitmeyecek gibi hovardaca bir harcama progra-mının içinde değil miyiz? Sanki hesaba çekilmeyecekmişiz, sanki Al-lah huzuruna hiç gitmeyecekmişiz gibi bir hayatın adamı değil miyiz? Hesabımız böyle değil mi? Onun için değil mi ölüm geliverince apışıp kalıvermemiz? Kafalarımız, düşüncelerimiz, hesaplarımız, planlarımız bir depremle evlerimizden önce yerle bir olmuyor mu? Bir yangın yaktıklarından önce neden ciğerlerimizi yakıyor? “Olacak bu” demeyi bilemediğimiz için değil mi? Buna hazır olmadığımız için değil mi? Sanki ölmeyecekmiş gibi bir hayat yaşadığımız için değil mi bütün bunlar? Bizler de buradaki insanın yanlışına düşmemiş miyiz? Öyleyse, eğer biz kendimiz böyle bir durumda isek, bizde de şımarıklık varsa, biz de küstahlık yapıyorsak, biz de malımız mülkü-müz konusunda yanılgı içindeysek, o zaman biz de bir dost bulalım. Yakınlarımızdan, çevremizden, arkadaşlarımızdan bir dost bulalım da ona zaman zaman söyleyelim, aman ha, eğer bende bir şımarıklık görürsen dikkat et, uçarsam tut ayaklarımdan ve beni uyar diyelim. Çevremizde böyle bizi uyaracak dostlarımız olsun. Bir çok zenginde, bir çok ekonomik, siyasal ve askeri güç sa-hibinde, bir çok idarecide ayaklanan huy bu kişide de harekete geçiyor. Nedir o huy? İmanın, hidâyetin, vahyin kontrolüne verilmediği için, İslâm’a kanalize edilemediği için bu tür insanlarda uyanan huy kendisine verilen her şeyi, malı, mülkü, aklı, bilgiyi, beceriyi, sağlığı, sıhhati, gücü, kuvveti kendisinden bilmesi. Gerçekten bu çok kötü bir huydur ve vaktiyle Firavunda aynı huy açığa çıkmıştı. Kasas sûresi bunu anlatır. Kendine, nefsine zulmederek girdi.... Adam nefsini bilmiyor, Rabbini tanımıyordu. Mülk ile sahibini, nefsiyle Allah’ı, sebeplerle se-bepler ötesi, sebepler sebebi Allah’ı ayırt edemiyordu. Ama arkadaşı öyle değildi. Allah onun basiretini açmış ve onu rüşte ulaştırmış, hakkı ve hidâyeti göstermişti ona. Bu âlemde her şeyi evirip çeviren, her şeye hükmeden, sebepleri yaratan ve bu dün-yayı idare edenin yalnız Allah olduğunu biliyor, iman ediyor ve bu imanının sevinciyle seviniyordu. Bu imanının savunusu olarak, imanının gereği olarak arkadaşını uyardı. Ona aslını, yaratılışını hatırlatarak söze başladı. İnsanların, daha ziyade varlıklı insanların, ekonomik ve siyasal güç sahiplerinin nedense az hatırladıkları bir gerçekti bu. Böylece üstünlük taslayarak, kendisine yazık ederek bahçesine, cennetine girdi. Adam o bahçeyi cennet kabul ediyordu. Cenneti dünyada arama cinnetine kapılan ve dünyada cenneti yaşadıklarına inanan insanlar. Bizim için dünyada olanlar yeterlidir, bizim bunun dışında başka cennete ihtiyacımız yoktur havasına girenler, elbette bu tür dünyalık bahçeleri cennet bilecekler ve onu kucaklamaya çalışacaklardır. Çünkü görüp görecekleri budur zaten. Ya da cennetlerini dünyada yiyip bitirenler elbette öbür taraftaki cennetlerini kaybetmenin azgınlığı içinde buradaki cennetlere sıkı sıkıya sarılacaklardır. Elbette buradaki cennetler hatırına Allah’ı unutacaklar, Allah’a kulluğu unutacaklar, hayatlarında Allah’ı diskalifiye edecekler ve kendilerini mülkün sahibi bileceklerdir. Kendilerini hayata ve mülke etkin ve yetkin bilecekler ve şöyle diyeceklerdir: Bu bahçenin batacağını, bu bahçenin harâp olacağını hiç sanmıyorum. Bu bahçem hiçbir zaman harâp olmaz, olamaz diyecek ve bu inancı, bu zannı, sonunda onu kıyâmetin kopacağını da yalanlamaya kadar götürecektir. Diyecektir ki kıyâmetin kopacağını da hiç sanmıyorum. Kıyâmetin kopacağına da inanmıyorum. Evet dikkat ediyor musunuz? Dünya sevgisi, mal mülk tutkusu ve elindekilere güvenerek onlarla duyduğu bu gurur adamı nereye kadar götürüyor? Adam gurur ve kibir içinde bahçesinin içine giriyor. Ya da işte şirketinin içine giriyor, fabrikasının oturma bölümüne giriyor, saltanatının içine giriyor, makamına giriyor. Kendisinde güç ve kuvvet görerek gurur ve kibir içinde, nefsine ve çevresindekilere zulmeder, tepeden bakar olduğu halde, Allah’ı da diskalifiye ederek di-yor ki: Ben gerçek güç ve kuvvet sahibiyim! Bütün bunların sahibi be-nim! Bu gücümün, bu saltanatımın, bu çevremin, bu kredimin, bu ha-yatımın sahibi benim ve artık ben bu mülkün batacağına da inan-mıyorum! Yok olmaz bu iş yerleri! Yok olmaz bu fabrikalar! Bitmez bu saltanat! Son bulmaz bu hayat! Gelmez ölüm bana! Ben ebedîyen yaşarım bu saltanatımın içinde! Bütün bunlara sahipken artık ben kıyâmetin kopacağına da ihtimal vermiyorum! Bu saltanatın, bu gücün ve bu imkânın sahibi olan birinin üzerine kesinlikle kıyâmet kopmaz! Benim üzerime kıyâmet kopmaz! Kimse benim önüme geçemez! Kimse benimle baş edemez! Allah’ın da beni öldüreceğini sanmıyo-rum! Gerçi eğer bu zavallı fakirlerin, şu ayak takımının dedikleri doğru da kıyâmet kopacaksa bile ne önemi var? Eğer bunların dedikleri gibi ölecek ve yeniden dirileceksek elbette yine bize orada ayrıcalık tanınacak ve ayrı muamele yapılacaktır. Zatıalileri orada da korunacaktır elbette. Çünkü dünyada bu kadar servetin bu kadar saltanatın sahibi değil miydik bizler? Öyleyse sayın cenapları elbette âhirette de düşünülecek, elbette orada da protokol bozulmayacak, orada da saygınlığını koruyacaktı. Böyle düşünüyordu adam. Evet zenginler ölmez, paralılar ölmez, makam sahipleri, sal-tanat sahipleri ölmez. Karun bir gün karşısına geçip sevinçten mest olup ayakkabıya döndüğü paracıklarını sayarken, hizmetçisi de uzaktan gülerek onu seyrediyormuş. Hizmetçisini böyle garip bir tavır içinde gören Karun, onun paracıklarına göz koyduğunu ve onları çalmayı planladığını zannederek onu ayaklarının altına alıp ezmeye başlar. Niye gülüyordun lan söyle bakalım? Diye onu ezmeye çalışırken bir ara fırsat bulan hizmetçi bağırır: Efendim! vallahi onları çalmayı filan düşünmedim! Düşündüm ki siz ölünce.. Filan demeye çalışırken daha onun sözünü boğazında kesen Karun der ki: Sus lan! Ben ölmem! Zenginler ölmez! Paralılar ölmez! Saltanat sahipleri ölmez! diye onu daha bir beter yapmaya koyulur. Evet zenginler ölmez! Paralılar ölmez! Saltanat sahipleri ölmez! Bu Ehramlar, bu anıt kabirler de onun için var ya. Ölmediklerini ortaya koymak için, ölümsüzlüklerini ispat için, ya da öldükten sonra da hegemonyalarını sürdürebilmek için yaptırıyorlar bunları. Hani Selçuklular döneminde zalim mi zalim bir vezirden söz edilir. Sadettin Köpek diye maruf, ismiyle müsemma bir adam. Zulmetmedik, canını yakmadık adam bırakmamış bölgesinde. Herkes yaka silkeleyip illallah eder olmuş. Bu pislikten bizi kurtar Allah’ım di-ye herkes dua eder olmuş. Nihâyet bir gün gebermiş. Şairin birisi öy-le demiş arkasından: "Ne kendi etti rahat ne başkasına verdi huzur, Yıkıldı gitti dünyadan dayansın ehli kubur!" Yâni biz kurtulduk bu zalimin şerrinden ama vay ki kabir ehlinin bunun elinden çekeceği var deyivermiş. Adamın tabutunu katafalk mı derler? Oraya koymuşlar gece. İşte sabah olsun da bir çukura atıverelim diye. Ama işin garibine bakın ki gece oradan geçen bir ga-riban kafasını tabutuna vurmuş ve oracıkta can vermiş. Gebermiş git-miş ama bakın ki tabutu bile adam öldürüyor alçağın. Nice geberip gidenler var ki şu anda tabutu bile adam öldürmeye devam ediyor. Allah böylelerinin şerrinden korusun bizi. Evet bakın adam bahçesine girerken diyor ki ben bu bahçenin yok olacağını sanmıyorum ve ben kıyâmetin kopacağına da inan-mıyorum. Gerçi kıyâmet kopup oraya gitsem de ben bu hayatımdan daha iyisini orada da bulurum. Orada da keyfime göre mülk ve saltanat içinde yamasını bilirim diyordu. Yâni dikkat ederseniz adamın ilk tezi kıyâmetin kesinlikle kopmayacağı iken, sonradan kopsa bile bu aklıyla bu becerisiyle orada da işi kıvıracağını söylüyor. Mantık bu. Bu dünyada işini becerenler öbür tarafta da işini becerecektir. Bu dünyada kendisine mal mülk verilenler, saltanat imkân verilenler elbette öbür tarafta da bunlara sahip olacaklar ve işlerini orada da becereceklerdir diyorlar. Evet bakıyoruz adamlar dünyada işlerini çok rahat becerebiliyorlar. Mal sahibi mi olmak istiyorlar? Kolayca bunun yolunu bulabiliyorlar. Meselâ adamlar ekonomik gücü şu kadar olanlar ancak bu haktan istifade edebilecektir diye bir yasa çıkarıyorlar, bir hak çıkarıyorlar ve... Evet kıyâmet kopsa bile biz öbür tarafta da işimizi beceririz diyorlar. Zannediyorlar ki bu dünyada geçerli olan değerler öbür tarafta da geçerlidir. Madem ki bu dünyada kendilerine mal mülk verilip insanlara hâkim konuma getirilmişler, öyleyse neden öbür tarafta da kendileri için özel yerler hazırlanıp düşünülmüş olmasın? Öteki arkadaşına gelince cıbılın teki. Malı yok, mülkü yok, bağı bahçesi yok, atı arabası yok, makamı koltuğu yok, oğlu kızı, sülalesi onun kadar değil, sosyal statüsü çevresi kredisi yok, cüzdanı onunki kadar şişkin değil, karnında onunki kadar şey de yok. Sadece imânâ yatırım yapmış çulsuzun teki. Evet adam arkadaşına karşı böyle deyince arkadaşı da ona şöyle demişti:
37,38. “Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra da nutfeden yaratanı, sonunda da seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O, benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam.” Sen, seni topraktan, sonra nutfeden yaratan sonra da seni insan kılığına koyan Rabbini mi inkar ediyorsun? Evet anlıyoruz ki bu adamın tavrı Allah’ı inkar anlamına geliyordu. Her ne kadar adam diliyle Allah’ı inkar ettiğini söylemiyorsa da tavrıyla, hayatıyla Allah’ı ve Allah’tan gelen âhiret gerçeğini inkar ediyordu. Mülkün Allah’a ait oluşunu inkar ediyordu. Sahip olduğu şeylerin tamamının Allah’ın ken-disine bir lütfu olarak değil de, kendi planlarının kendi becerilerinin bir meyvesi olarak görüyordu ve bütün bunların ebedîyen kendisinde kalacağına, hiç kimsenin onları kendisinden alamayacağına, bu imkânlarını keyfinin istediği biçimde kullanabileceğine, bu konuda kimseye hesap vermek zorunda olmadığına inanıyordu. Böyle düşünen, böyle inanan kişi Allah’ı inkar ediyor demektir. Adam sahip olduğu şeyler konusunda Allah’ın hayatına karışacağını reddediyordu. Malım benimdir, onu istediğim yerden kazanır, dilediğim yerde harcarım, bundan kime ne? Diyordu. Midem benimdir, istediğim şeyi oraya indiririm, kime ne? Diyordu. Kızım benim kızımdır, istediğim kıyafetle onu sokağa salarım, kime ne? Diyordu. Ne kendi hayatına, ne malı mülküne, ne de ailesinin hayatına Allah’ı karıştır-mıyordu. İşte böyle küfreden birine arkadaşı diyor ki; sen, seni topraktan yaratan, seni adam edeni inkar mı ediyorsun? Sen, kendi kendini yarattığını, kendi kendini adam ettiğini mi zannediyorsun? Topraktan ana rahmine düştüğün zamanı bir hatırla, adam olacak hiçbir tarafın yoktu. Gücün kuvvetin yoktu, bilgin görüşün yoktu, elin ayağın yoktu, çevren fırsatın imkânın yoktu, evin barkın, paran pulun yoktu, bağın bahçen yoktu. Hiçbir şeyin yoktu. Şu anda sen adamsan ve bütün bu imkânlara sahipsen unutma ki bütün bunları sana Allah verdi ve seni adam eden de Allah’tır. Şu anda aklım var diyorsan, onu sana veren Allah’tır. Şu anda malım var diyorsan, onu sana veren Odur. Ekonomik gücüm var, siyasal gücüm var diyorsan bunları da sana veren Odur. Sahip olduğun, benim, benim dediğin neyin varsa hepsini sana veren Odur. Şimdi sen bütün bunları sana veren ve seni yoktan var eden Rabbini nasıl inkar ediyorsun? Nasıl oluyor da her şeyini kendisine borçlu olduğun Rabbini diskalifiye ederek, kendinin tanrılığını iddia ediyorsun? Utanmadan nasıl oluyor da kıyâmetin kopacağını da zan-netmiyorum, bu saltanatımın biteceğini de ummuyorum diyerek Allah’ın haberlerini inkar ediyorsun? Nasıl oluyor da kıyâmet kopsa bile orada ben mutlaka istediğim hayatı elde ederim diyerek Allah’a akıl vermeye, Allah’a yol göstermeye ve ona ortaklık iddia etmeye kalkışıyorsun? Bunu nasıl yapabiliyorsun? Allah’ın yoktan var ettiği, Allah’ın topraktan çıkarıp adam ettiği bir varlık olarak, nasıl Ona isyan edebiliyorsun? Kendini bir nane mi zannediyorsun diyerek ısrarla onu hakka dâvet ettiğini görüyoruz. Burada inşallah şunları söyleyelim: Kesinlikle arkadaşlarımıza dikkat edelim. Kimlerle düşüp kalktığımıza, kimlerle beraber olduğumuza âzamî dikkat edelim. Yanıldığımız zaman bizi uyaracak, bizi cennete götürecek kimselerle arkadaşlık kuralım. Hani Tevbe sûresinde Rabbimiz öyle diyordu: “Ey inananlar! Allah'tan sakının ve sâdıklarla beraber olun.” (Tevbe 119) Allah’a karşı takvalı olun. Allah’a karşı kulluğunuzun bilincinde olun. Hep bir kulluk içinde olduğunuzun bilinci içinde yaşayın. Rabb’inizin emirlerine karşı gelmekten sakının ve sadıklarla, doğrularla beraber olun. Doğru söyleyenlerle, doğru yaşayanlarla beraber olun. İman iddiasında sadâkat gösterenlerle beraber olun. İman iddialarını, teslimiyet iddialarını eyleme dönüştürenler safında yerinizi alın. Sadıklarla, Kur’an ve sünnetin tasdikçileriyle beraber olalım. Sadıkane vahye bağlı olanlarla birlikte olalım. Değilse, bizi tam ve mükemmel kabul eden, bizim yaptığımız her şeyi yalayıp yutanlarla beraber olursak helâkin eşiğinde olduğumuzu unutmayalım. Eğer biz böyle değil de karşımızdaki insanlar böyle ise, o za-man da inşallah şu arkadaş gibi olalım. Açıkça onlara bu yaptıkları-nın, bu tavırlarının yanlışlığını ortaya koyan mü’min gibi olalım. Bakın diyor ki: Seni topraktan yaratan, adam eden Allah’ı göz ardı ediyorsun öyle mi? O’nu örtüyor, örtbas ediyorsun öyle mi? Allahsız düşündün öyle mi? Yorumunu Allahsız ortaya koydun öyle mi? Sanki bu sahip oldukların konusunda hiç Allah bölümü yok öyle mi? Allah’la ilgisi yok mu bunların? Kendin mi yarattın kendini? Kendin mi buldun bu sahip olduklarını? Hiç çocuk olmadın mı sen? Hiç güçsüz olmadın mı? Hiç malsız, mülksüz olmadın mı? Seni topraktan yaratan Allah değil miydi? Halen şu andaki oluşumun topraktan sürmüyor mu? Topraktan yediğin gıdalar seni oluşturmuyor mu? Daha önce ananın, babanın sulbünde topraktan oluşmuş bir nutfeden, bir meniden meydana gel-medin mi? Ne diye bütün bunları unutuyorsun? Ne çabuk onlardan vazgeçtin? Seni adam eden Rabbini ne çabuk unuttun? Neden küf-rettin? Neden örttün? Neden gündeme almadın? Böyle bir gerçekle yüz yüze gelmek, böyle bir sözü duymak böyle kibir abidesi olmuş şımarık tiplere ne kadar ağır gelir değil mi? Böylece o mü’min kişi kendisiyle aynı kulvarda olmadığını, aynı yolu yürümediğini, aynı bakış açısını paylaşmadığını ortaya koymak için de dedi ki: Lâkin O senin göz ardı ettiğin, yaratıcılığını gizlemeye çalıştığın, unutmak istediğin Allah benim Rabbimdir. Ben O Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmuyorum. Rabbimi hiçbir şekilde ortaklı düşünmüyo-rum. Sadece O’nu İlah ve Rab biliyorum. Ben hiç kimseyi ona ortak koşamam. Zîra yeryüzünde ona or-tak olacak başka varlık yoktur. Ne ekonomik güce sahip olanlar, ne siyasal nüfuza sahip olanlar hiç kimse Rab değildir. Hiç kimse hayata karışma hakkına sahip değildir. Allah’tan başka hiç kimse hayatı belirleme hakkına sahip değildir. Allah’tan başka hiç kimse insan hayatına yasa koymaya program belirlemeye yetkili değildir. Benim Rabbim sadece Allah’tır. Benim hayat programımı, mala bakışımı, dünyaya bakışımı, hareket tarzımı belirleyen Rabbim Allah’tır. Yaptıklarım konusunda hayatımda tek etkili varlık Allah’tır. Tüm yaptıklarımı yaptıran, sevdiklerimi sevdiren, küstüklerime küstüren, beni hareket ettiren Allah’tır. Ben boynumdaki ipin ucunu yalnız ona verdim. O nereye çekerse ben o tarafa giderim. Ben irademi ona teslim ettim. Ben onun benim adıma seçimini, seçim kabul ettim. Ben onun benim adıma belirlediği ve razı olduğu hayat neyse, düşünce neyse, bakış neyse ondan razı oldum ve ona teslim oldum. Ben onun hatırını senin hatırına ve yeryüzünde kim olursa olsun insanların hatırına tercih etmem. Onun için arkadaşım da olsan onun adına seni uyarıyor, seni tevbeye dâvet ediyor ve bu inanışından vazgeçmeye çağırıyorum. Evet işte mü'min kişinin dünyaya bakışı. Mü'min dünyaya imtihân için geldiğini, bu dünyaya kendisinin Rabbi tarafından getirildiğini, Rabbi tarafından yaratıldığını bilen ve imtihan için geldiği dünyada Rabbini unutup, Rabbine kulluğu unutup dünyanın süsüne ve ziynetine meyletmemesi gerektiğini bilen kişidir. İmtihan için yaratılan dünyalıklara gönlünü kaptırıp onu yegâne hedef ve şeref sebebi gör-memesi gerektiğini, hedef ve şeref olarak sadece Allah’a kulluğu ka-bullenmesi gerektiğini asla unutmayan kişidir mü'min. Onun için de Allah’tan başka hiç kimseden korkmaz o. Malı mülkü olanlar karşısın-da hakkı söylemekten çekinmez. Şımarık servet sahipleri karşısında onların ellerindekine minneti olmadığı için aşağılık kompleksine kapılıp ezilip bükülmez. Onların servetlerine, makamlarına, siyasal güçlerine güvenerek yedikleri nanelere asla göz yummaz. Onların yanında gerçekleri gizleyerek dilsiz şeytan olmaktan Allah’a sığınır. Çünkü mü'min izzet ve şerefi malda mülkte gören ve bunları kaybettiği zaman da izzetsiz ve şerefsiz hale gelen kimselerden değildir. Mü'min izzet ve şerefi Allah’ta, Allah’ın dininde, Allah’a kullukta, îmanda ve İslâm’da gören kişidir. Sûrenin bundan sonraki âyetlerini tanımak için 10. ciltte buluşmak üzere Allah’a emanet olun. Vel hamdü lillâhi Rabil âlemîn.
37,38. “Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra da nutfeden yaratanı, sonunda da seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O, benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam.” Sen, seni topraktan, sonra nutfeden yaratan sonra da seni insan kılığına koyan Rabbini mi inkar ediyorsun? Evet anlıyoruz ki bu adamın tavrı Allah’ı inkar anlamına geliyordu. Her ne kadar adam diliyle Allah’ı inkar ettiğini söylemiyorsa da tavrıyla, hayatıyla Allah’ı ve Allah’tan gelen âhiret gerçeğini inkar ediyordu. Mülkün Allah’a ait oluşunu inkar ediyordu. Sahip olduğu şeylerin tamamının Allah’ın ken-disine bir lütfu olarak değil de, kendi planlarının kendi becerilerinin bir meyvesi olarak görüyordu ve bütün bunların ebedîyen kendisinde kalacağına, hiç kimsenin onları kendisinden alamayacağına, bu imkânlarını keyfinin istediği biçimde kullanabileceğine, bu konuda kimseye hesap vermek zorunda olmadığına inanıyordu. Böyle düşünen, böyle inanan kişi Allah’ı inkar ediyor demektir. Adam sahip olduğu şeyler konusunda Allah’ın hayatına karışacağını reddediyordu. Malım benimdir, onu istediğim yerden kazanır, dilediğim yerde harcarım, bundan kime ne? Diyordu. Midem benimdir, istediğim şeyi oraya indiririm, kime ne? Diyordu. Kızım benim kızımdır, istediğim kıyafetle onu sokağa salarım, kime ne? Diyordu. Ne kendi hayatına, ne malı mülküne, ne de ailesinin hayatına Allah’ı karıştır-mıyordu. İşte böyle küfreden birine arkadaşı diyor ki; sen, seni topraktan yaratan, seni adam edeni inkar mı ediyorsun? Sen, kendi kendini yarattığını, kendi kendini adam ettiğini mi zannediyorsun? Topraktan ana rahmine düştüğün zamanı bir hatırla, adam olacak hiçbir tarafın yoktu. Gücün kuvvetin yoktu, bilgin görüşün yoktu, elin ayağın yoktu, çevren fırsatın imkânın yoktu, evin barkın, paran pulun yoktu, bağın bahçen yoktu. Hiçbir şeyin yoktu. Şu anda sen adamsan ve bütün bu imkânlara sahipsen unutma ki bütün bunları sana Allah verdi ve seni adam eden de Allah’tır. Şu anda aklım var diyorsan, onu sana veren Allah’tır. Şu anda malım var diyorsan, onu sana veren Odur. Ekonomik gücüm var, siyasal gücüm var diyorsan bunları da sana veren Odur. Sahip olduğun, benim, benim dediğin neyin varsa hepsini sana veren Odur. Şimdi sen bütün bunları sana veren ve seni yoktan var eden Rabbini nasıl inkar ediyorsun? Nasıl oluyor da her şeyini kendisine borçlu olduğun Rabbini diskalifiye ederek, kendinin tanrılığını iddia ediyorsun? Utanmadan nasıl oluyor da kıyâmetin kopacağını da zan-netmiyorum, bu saltanatımın biteceğini de ummuyorum diyerek Allah’ın haberlerini inkar ediyorsun? Nasıl oluyor da kıyâmet kopsa bile orada ben mutlaka istediğim hayatı elde ederim diyerek Allah’a akıl vermeye, Allah’a yol göstermeye ve ona ortaklık iddia etmeye kalkışıyorsun? Bunu nasıl yapabiliyorsun? Allah’ın yoktan var ettiği, Allah’ın topraktan çıkarıp adam ettiği bir varlık olarak, nasıl Ona isyan edebiliyorsun? Kendini bir nane mi zannediyorsun diyerek ısrarla onu hakka dâvet ettiğini görüyoruz. Burada inşallah şunları söyleyelim: Kesinlikle arkadaşlarımıza dikkat edelim. Kimlerle düşüp kalktığımıza, kimlerle beraber olduğumuza âzamî dikkat edelim. Yanıldığımız zaman bizi uyaracak, bizi cennete götürecek kimselerle arkadaşlık kuralım. Hani Tevbe sûresinde Rabbimiz öyle diyordu: “Ey inananlar! Allah'tan sakının ve sâdıklarla beraber olun.” (Tevbe 119) Allah’a karşı takvalı olun. Allah’a karşı kulluğunuzun bilincinde olun. Hep bir kulluk içinde olduğunuzun bilinci içinde yaşayın. Rabb’inizin emirlerine karşı gelmekten sakının ve sadıklarla, doğrularla beraber olun. Doğru söyleyenlerle, doğru yaşayanlarla beraber olun. İman iddiasında sadâkat gösterenlerle beraber olun. İman iddialarını, teslimiyet iddialarını eyleme dönüştürenler safında yerinizi alın. Sadıklarla, Kur’an ve sünnetin tasdikçileriyle beraber olalım. Sadıkane vahye bağlı olanlarla birlikte olalım. Değilse, bizi tam ve mükemmel kabul eden, bizim yaptığımız her şeyi yalayıp yutanlarla beraber olursak helâkin eşiğinde olduğumuzu unutmayalım. Eğer biz böyle değil de karşımızdaki insanlar böyle ise, o za-man da inşallah şu arkadaş gibi olalım. Açıkça onlara bu yaptıkları-nın, bu tavırlarının yanlışlığını ortaya koyan mü’min gibi olalım. Bakın diyor ki: Seni topraktan yaratan, adam eden Allah’ı göz ardı ediyorsun öyle mi? O’nu örtüyor, örtbas ediyorsun öyle mi? Allahsız düşündün öyle mi? Yorumunu Allahsız ortaya koydun öyle mi? Sanki bu sahip oldukların konusunda hiç Allah bölümü yok öyle mi? Allah’la ilgisi yok mu bunların? Kendin mi yarattın kendini? Kendin mi buldun bu sahip olduklarını? Hiç çocuk olmadın mı sen? Hiç güçsüz olmadın mı? Hiç malsız, mülksüz olmadın mı? Seni topraktan yaratan Allah değil miydi? Halen şu andaki oluşumun topraktan sürmüyor mu? Topraktan yediğin gıdalar seni oluşturmuyor mu? Daha önce ananın, babanın sulbünde topraktan oluşmuş bir nutfeden, bir meniden meydana gel-medin mi? Ne diye bütün bunları unutuyorsun? Ne çabuk onlardan vazgeçtin? Seni adam eden Rabbini ne çabuk unuttun? Neden küf-rettin? Neden örttün? Neden gündeme almadın? Böyle bir gerçekle yüz yüze gelmek, böyle bir sözü duymak böyle kibir abidesi olmuş şımarık tiplere ne kadar ağır gelir değil mi? Böylece o mü’min kişi kendisiyle aynı kulvarda olmadığını, aynı yolu yürümediğini, aynı bakış açısını paylaşmadığını ortaya koymak için de dedi ki: Lâkin O senin göz ardı ettiğin, yaratıcılığını gizlemeye çalıştığın, unutmak istediğin Allah benim Rabbimdir. Ben O Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmuyorum. Rabbimi hiçbir şekilde ortaklı düşünmüyo-rum. Sadece O’nu İlah ve Rab biliyorum. Ben hiç kimseyi ona ortak koşamam. Zîra yeryüzünde ona or-tak olacak başka varlık yoktur. Ne ekonomik güce sahip olanlar, ne siyasal nüfuza sahip olanlar hiç kimse Rab değildir. Hiç kimse hayata karışma hakkına sahip değildir. Allah’tan başka hiç kimse hayatı belirleme hakkına sahip değildir. Allah’tan başka hiç kimse insan hayatına yasa koymaya program belirlemeye yetkili değildir. Benim Rabbim sadece Allah’tır. Benim hayat programımı, mala bakışımı, dünyaya bakışımı, hareket tarzımı belirleyen Rabbim Allah’tır. Yaptıklarım konusunda hayatımda tek etkili varlık Allah’tır. Tüm yaptıklarımı yaptıran, sevdiklerimi sevdiren, küstüklerime küstüren, beni hareket ettiren Allah’tır. Ben boynumdaki ipin ucunu yalnız ona verdim. O nereye çekerse ben o tarafa giderim. Ben irademi ona teslim ettim. Ben onun benim adıma seçimini, seçim kabul ettim. Ben onun benim adıma belirlediği ve razı olduğu hayat neyse, düşünce neyse, bakış neyse ondan razı oldum ve ona teslim oldum. Ben onun hatırını senin hatırına ve yeryüzünde kim olursa olsun insanların hatırına tercih etmem. Onun için arkadaşım da olsan onun adına seni uyarıyor, seni tevbeye dâvet ediyor ve bu inanışından vazgeçmeye çağırıyorum. Evet işte mü'min kişinin dünyaya bakışı. Mü'min dünyaya imtihân için geldiğini, bu dünyaya kendisinin Rabbi tarafından getirildiğini, Rabbi tarafından yaratıldığını bilen ve imtihan için geldiği dünyada Rabbini unutup, Rabbine kulluğu unutup dünyanın süsüne ve ziynetine meyletmemesi gerektiğini bilen kişidir. İmtihan için yaratılan dünyalıklara gönlünü kaptırıp onu yegâne hedef ve şeref sebebi gör-memesi gerektiğini, hedef ve şeref olarak sadece Allah’a kulluğu ka-bullenmesi gerektiğini asla unutmayan kişidir mü'min. Onun için de Allah’tan başka hiç kimseden korkmaz o. Malı mülkü olanlar karşısın-da hakkı söylemekten çekinmez. Şımarık servet sahipleri karşısında onların ellerindekine minneti olmadığı için aşağılık kompleksine kapılıp ezilip bükülmez. Onların servetlerine, makamlarına, siyasal güçlerine güvenerek yedikleri nanelere asla göz yummaz. Onların yanında gerçekleri gizleyerek dilsiz şeytan olmaktan Allah’a sığınır. Çünkü mü'min izzet ve şerefi malda mülkte gören ve bunları kaybettiği zaman da izzetsiz ve şerefsiz hale gelen kimselerden değildir. Mü'min izzet ve şerefi Allah’ta, Allah’ın dininde, Allah’a kullukta, îmanda ve İslâm’da gören kişidir. Sûrenin bundan sonraki âyetlerini tanımak için 10. ciltte buluşmak üzere Allah’a emanet olun. Vel hamdü lillâhi Rabil âlemîn.
39,40,41. “Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfuz bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur, demen gerekmez mi? Rabbim senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felâket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.” Hiç olmazsa oraya, bahçene girdiği zaman bu Allah’ın dilemesiyle, Allah’ın izniyle olmuştur, bunu bana Allah vermiştir, Allah’tan başka güç kuvvet sahibi yoktur deseydin ya! Maşallah güç ve kuvvet ancak Allah’a aittir deseydin. Ne olurdu şu bağına girerken “Ya Rabbi sen dilemezsen olmaz. Sen dilediğin sürece vardır deyiverseydi. Malını mülkünü, gücünü kuvvetini Allah’tan biliverseydi. Öyle değil mi? Mal verir, Onun dilemesiyle olur, güç kuvvet verir, Onun dilemesiyle olur, evlât verir, Onun dilemesiyle, oğul verir, Onun dilemesiyle, kız verir Onun dilemesiyle, ilim verir, fırsat verir, imkân verir, hastalık ve-rir, sağlık verir hep Onun dilemesiyle. O dilemesiydi o vermeseydi nereden bulabilecektik bütün bunları? Öyle değil mi? Haydi analarımızdan doğduğumuz günden bir yıl öncesine gidelim. Neydik o dönem bizler? Bir topraktık değil mi? Peki bizi o topraktan kim yarattı? Biz kendi kendilerimizi mi yarattık? Ben kendi kendimi yarattım diyorsan, haydi kendin gibi bir daha yaratsana bakalım? Veya beni işte falan kişi yarattı filan diyorsan hani onlar gözümüzün önünde bizim gibi birilerini de yaratsalar ya? Şu ölen çocuğunu geri getirseler ya? Şu ölen komşunun ömrünü bir yıl kadar uzatsalar ya? Hayır hayır, bütün bunları yapan, yaratan Allah-tır. Allah dilemedikçe hiçbir şey olmaz. Güç ve kuvvet bütünüyle Allah’a aittir. Yâni eğer şu anda bizler bir şeyler yapmayı, bir şeyler dü-şünmeyi, bir şeyler ortaya koymayı becerebiliyorsak bilelim ki bu Allah’tandır. Allah’ın izin vermesi ve dilemesiyle olmuştur. Her ne kadar mal mülk yönünden çoluk çocuk yönünden beni kendinden alçak görüyor, kendinin üstünlüğünü savunmaya çalışıyorsan unutma ki Rabbim seninkinden daha güzelini bana verebilir ve senin bahçenin üzerine de gökten bir azap, bir felâket gönderip bahçeni yerle bir edebilir. Yahut suyunu Allah çekip alıverir de sen bir yerlerden asla su bulamazsın. Gerçi sana göre benim bunları sana söylemeye hiç de hakkım yok değil mi? Benim senin gibi malım yok, mülküm yok, siyasal gücüm de yok. Sana göre ben söz söylemeye yetkisi olmayan gariba-nın biriyim. Ama gel istesen beni bir dinle de şöyle bağına, bahçene girerken şöyle deyiver; Ya Rab, bütün bunlar sen istediğin için var, senin istediğin süre var, sen istemediğin süre yoktur. Çünkü güç de senden, kuvvet de, imkân da senden, fırsat da. Mümkün mü sen izin vermeden bunlara sahip olmak? Keşke öyle deseydin. Dikkat ederseniz bu sûre bize böyle bir edep açtı. Yarın yapa-cağımız bir şey konusunda inşallah diyeceğiz. Bize verilen bir imkân ve fırsat konusunda da maşallah diyeceğiz. Yâni sabah akşam, yaptığımız yapacağımız her işte Allah’ı gündemde tutacağız. İnşallah di-yeceğiz, maşallah diyeceğiz, sübhanallah diyeceğiz, elhamdülillah di-yeceğiz, lâ havle velâ kuvvete illâ billah diyeceğiz. Hep Rabbimizle beraberliğimizin bilincinde ve O’nun koruması altında olacağız. Rasû-lullah Efendimizin bir hadisinden hatırladığıma göre; “eğer bir şeyden hoşlanmışsak maşallah lâ havle velâ kuvvete illâ billah” deyin. Böy-lece ona bir kötü bakıştan kendinizi korumuş oluruz, ya da o konuda kendimizi her hangi bir kötü düşünceye saplanmaktan korumuş oluruz. Bir şey gördünüz. Mal, mülk, ev, bark, para, pul, çocuk, insan. Çok hoşlandınız. Ama hemen o konudaki inancınızı gündemde tutarak maşallah dediniz. Yâni bunu var eden Allah’tır. Bunun varlık sebebi Allah’tır. Yâni bunu buna veren Allah’tır. Allah verdiği için bu, bu adamda var. Allah hikmet sahibidir. Allah yanılıp şaşırmaz. Allah âdildir, zulmetmez. Allah’ın yaptığı her şey güzeldir. Öyleyse bu malın, bu eşyanın, bu paranın, bu çocuğun, bu bahçenin, bu zekanın, bu ilmin bu adamda olması güzelmiş ki Allah ona vermiş. Allah onu ona mübarek kılsın demek durumundayız. Böyle değil de; Aa! Oo! Diye başladınız mı haset, fesat açığa çıkacaktır. Evet adamlığını kendi güç ve kuvvetine, kendi başarılarına, çalışıp çabalamasına bağımlı kılan birisiyle adamlığını, varlığını Allah’a, Allah’ın yardımına, Allah’ın güç ve kuvvetine bağımlı kılan birisinin mukayesesi anlatılıyor. Varlığını ve her şeyini kendinden bilen birisiyle her şeyini Allah’tan bilen iki adam anlatılıyor. Varlığını ve her şeyini Allah’tan bilen adam ötekisine diyor ki varlığınla, bağın bahçenle bana karşı üstünlük iddia ediyorsan, Allah belki bana seninkilerden daha hayırlısını verir. Senin cennetinden daha hayırlı cennetler verir bana, hem dünya cennetlerinden hem de âhiret cennetlerinden diyor, Allah’a güveniyor, veren ve alanın Allah olduğunu söylüyor. Evet dün Mekke’de gariban gibi gördüklerine Allah çok kısa bir süre sonra dünyanın bağlarını bahçelerini verdiği gibi âhiretin en güzel cennetlerini de veriverdi. Tüm yeryüzünün egemenliğini onlara verdi. Tüm dünyayı onlara verdi. Görünüşte gariban görünenler bir kaç yıl sonra tüm dünyanın iktidarına sahip olurken o güçlü gibi görünenler ve onlara zulmetmeye çalışanlar da yok olup gittiler. Garibanlar dünyada dünyanın egemenliği kendilerine verilirken, öbür taraf da âhiretin cennetleri verilecektir kendilerine. Evet mü'min arkadaşı o gururlu kişiye diyordu ki bu elindekilerle, bu Allah’ın sana lütfettikleriyle bana üstünlük taslamaktan vaz geçip bunu sana veren Rabbine karşı nankörlükten etme. Değilse Allah sana gökten bir azap indirir de; o bağın bahçen kupkuru bir toprak haline geliverir. Yahut onu canlı hale getiren suyu çekiliverir de sen onu bir yerlerden bulup getiremezsin diyerek Allah’ın gücünü kudretini ona hatırlatmaya çalışıyor. Ne kadar hoş ifadeler, ne güzel uyarılar değil mi? Bakın onun durumunu çok güzel değerlendirdikten sonra diyor ki; istersen benim tarafımı da bir değerlendireyim. Sana göre benim malım, mülküm yok öyle mi? Fakir olduğum için beş para etmem öyle mi? Sen benden daha kalabalıksın öyle mi? Ama düşünür müsün, Rabbimden ümit ederim ki Rabbim şu senin sahip olduklarından çok daha hayırlılarını bana verir. Hattâ bana verdiği bir yana, seninkilerin üzerine de kavurucu, yakıcı, mahvedici bir âfet gönderir de, bir de bakmışsın ki yerle bir oluvermiş. Yahut da sularını kurutuvermiş de işini bitirivermiştir. Öyle değil mi ama? Bu ihtimal her an herkes için yok mu? İşte eline aldığı üç beş parça malı satmaya başlar birileri. Seyyar bile de-ğildir hattâ. Sadece elindedir tüm malı. Veya sırtındaki küçük bir çantasının içindedir tüm sermayesi. Ama sonra bir de bakarsınız ki bir dükkân, sonra ardiyeler, depolar, fabrikalar, şubeler, merkezler olmuştur. Sonra malının, menkullerinin, gayri menkullerinin hesabını bile bilemez olmuştur. Ama veren Allah alamaz mı? Bir de bakmışsınız ki tekrar başa dönüvermiş. Bilmeyenler için, önceki durumunu yükseklik görenler için ne kadar düşüklüktür bu değil mi? Tabii eğer malla beraberlik yükseklik ise, üstünlük sebebi ise, malsızlık da elbette alçaklık olacaktır. Halbuki hangisinin alçaklık, hangisinin yükseklik olduğu, hangisinin kazançta, hangisinin kayıpta olduğu yarın belli olacaktır. Bunu önceki derslerimizde anlatmaya çalıştık. Bağına girdiğin zaman mâşâllah lâ kuvvete illâ billâh de. İşte burada yine sûrenin mihenk taşı yine gündeme getiriliyor. Âdeta sûrenin ruhudur bu konu. Rabbimiz daha önce peygamberine aynı uyarıda bulunmuştu. Ey peygamberim! Başlayacağın, niyetlendiğin her işini Allah’a havale et! Her işini Onun dilemesine bağlı kıl! Yapacağın hiçbir şey hakkında ben bunu herhalde yarın yapacağım deme! Meğer ki o işini Allah’ın dilemesine bağlamış olasın! Unuttuğun zaman da Rabbini an! Ve umulur ki Rabbim beni bundan daha yakın bir hayra ve muvaffakiyete erdirir de! Buyurmuştu. Bakın burada da aynı uyarı bir daha geliyor. Artık böylece Allah’ı sebepler üstü mutlak bir egemen bilip her işini Ona havale eden bir mü’min sebeplere, eşyaya asla boyun eğmeyecektir. Bu mâşâllah ve inşallah ifadeleri meşieti, dilemeyi ve yaratmayı sadece Allah’a veren, nefse, iradeye ve tüm eşyaya bağlanıp kalmayı kökünden kazıyan bir iman ve teslimiyet gerçeğidir. Maddeyi, eşyayı, gücü putlaştırmış şu medeniyetin kör gözünün bunu anlaması mümkün değildir. İşte görüyoruz. Üç yıllık, beş yıllık planlar yapıyorlar. Şu kadar yılda şu kadar ekonomik güce ulaşacaklarını söylüyorlar. Fakat haberleri yok ki her şeye egemen olan Allah onlara gülüyor. Mal eksikliği, bolluk, darlık, ölüm, açlık, yağmur, rızık, bereket, sel felâketleri, deprem, zelzele gibi Kadir-i Mutlak’ın takdirleri sonucu tüm hesaplarının altüst olacağını hesap edemiyor-lar. Gerekli olan tüm hesapların, tüm tedbirlerin ötesinde her şeye ilâhî iradenin hakim olduğunu göz ardı ediyorlar. Ve işte maddeye dayanan günümüz materyalist medeniyet anlayışıyla gayba imana dayan İslâm medeniyeti arasındaki en bariz farklılık bu noktada kendini gösteriyor. Bakın mü’min arkadaşı adamı bununla uyarıyor. Diyor ki bu taksimi yapan Allah’tır. Hayata egemen olan Allah’tır. Sebepler her zaman Allah’ın elindedir. Allah’ın dilemesiyle, Allah’ın sebeplere müdahalesiyle bugünkü şâki yarın mü’min, mü’min de şâki olabilir. Bugünkü zengin yarın fakir, fakir de zengin olabilir. Evet aralarında bu konuşma geçtikten sonra bakın olup bitenleri Rabbimiz şöyle anlatır. Bundan sonra birden bire Rabbimiz bizi o canlı, o cıvıl, cıvıl görkemli bahçe manzarasından alıyor ve felâket, yokluk, hasret ve ölüm tablosunun önüne çekiyor. Az evvelki gurur, kibir, şımarıklık, Allah’a karşı eyvallahsızlık, fakir arkadaşa karşı atılan havalar birden bire bir hasret, bir pişmanlık ve bir yıkılış havasına dönüşüyor.
39,40,41. “Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfuz bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur, demen gerekmez mi? Rabbim senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felâket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.” Hiç olmazsa oraya, bahçene girdiği zaman bu Allah’ın dilemesiyle, Allah’ın izniyle olmuştur, bunu bana Allah vermiştir, Allah’tan başka güç kuvvet sahibi yoktur deseydin ya! Maşallah güç ve kuvvet ancak Allah’a aittir deseydin. Ne olurdu şu bağına girerken “Ya Rabbi sen dilemezsen olmaz. Sen dilediğin sürece vardır deyiverseydi. Malını mülkünü, gücünü kuvvetini Allah’tan biliverseydi. Öyle değil mi? Mal verir, Onun dilemesiyle olur, güç kuvvet verir, Onun dilemesiyle olur, evlât verir, Onun dilemesiyle, oğul verir, Onun dilemesiyle, kız verir Onun dilemesiyle, ilim verir, fırsat verir, imkân verir, hastalık ve-rir, sağlık verir hep Onun dilemesiyle. O dilemesiydi o vermeseydi nereden bulabilecektik bütün bunları? Öyle değil mi? Haydi analarımızdan doğduğumuz günden bir yıl öncesine gidelim. Neydik o dönem bizler? Bir topraktık değil mi? Peki bizi o topraktan kim yarattı? Biz kendi kendilerimizi mi yarattık? Ben kendi kendimi yarattım diyorsan, haydi kendin gibi bir daha yaratsana bakalım? Veya beni işte falan kişi yarattı filan diyorsan hani onlar gözümüzün önünde bizim gibi birilerini de yaratsalar ya? Şu ölen çocuğunu geri getirseler ya? Şu ölen komşunun ömrünü bir yıl kadar uzatsalar ya? Hayır hayır, bütün bunları yapan, yaratan Allah-tır. Allah dilemedikçe hiçbir şey olmaz. Güç ve kuvvet bütünüyle Allah’a aittir. Yâni eğer şu anda bizler bir şeyler yapmayı, bir şeyler dü-şünmeyi, bir şeyler ortaya koymayı becerebiliyorsak bilelim ki bu Allah’tandır. Allah’ın izin vermesi ve dilemesiyle olmuştur. Her ne kadar mal mülk yönünden çoluk çocuk yönünden beni kendinden alçak görüyor, kendinin üstünlüğünü savunmaya çalışıyorsan unutma ki Rabbim seninkinden daha güzelini bana verebilir ve senin bahçenin üzerine de gökten bir azap, bir felâket gönderip bahçeni yerle bir edebilir. Yahut suyunu Allah çekip alıverir de sen bir yerlerden asla su bulamazsın. Gerçi sana göre benim bunları sana söylemeye hiç de hakkım yok değil mi? Benim senin gibi malım yok, mülküm yok, siyasal gücüm de yok. Sana göre ben söz söylemeye yetkisi olmayan gariba-nın biriyim. Ama gel istesen beni bir dinle de şöyle bağına, bahçene girerken şöyle deyiver; Ya Rab, bütün bunlar sen istediğin için var, senin istediğin süre var, sen istemediğin süre yoktur. Çünkü güç de senden, kuvvet de, imkân da senden, fırsat da. Mümkün mü sen izin vermeden bunlara sahip olmak? Keşke öyle deseydin. Dikkat ederseniz bu sûre bize böyle bir edep açtı. Yarın yapa-cağımız bir şey konusunda inşallah diyeceğiz. Bize verilen bir imkân ve fırsat konusunda da maşallah diyeceğiz. Yâni sabah akşam, yaptığımız yapacağımız her işte Allah’ı gündemde tutacağız. İnşallah di-yeceğiz, maşallah diyeceğiz, sübhanallah diyeceğiz, elhamdülillah di-yeceğiz, lâ havle velâ kuvvete illâ billah diyeceğiz. Hep Rabbimizle beraberliğimizin bilincinde ve O’nun koruması altında olacağız. Rasû-lullah Efendimizin bir hadisinden hatırladığıma göre; “eğer bir şeyden hoşlanmışsak maşallah lâ havle velâ kuvvete illâ billah” deyin. Böy-lece ona bir kötü bakıştan kendinizi korumuş oluruz, ya da o konuda kendimizi her hangi bir kötü düşünceye saplanmaktan korumuş oluruz. Bir şey gördünüz. Mal, mülk, ev, bark, para, pul, çocuk, insan. Çok hoşlandınız. Ama hemen o konudaki inancınızı gündemde tutarak maşallah dediniz. Yâni bunu var eden Allah’tır. Bunun varlık sebebi Allah’tır. Yâni bunu buna veren Allah’tır. Allah verdiği için bu, bu adamda var. Allah hikmet sahibidir. Allah yanılıp şaşırmaz. Allah âdildir, zulmetmez. Allah’ın yaptığı her şey güzeldir. Öyleyse bu malın, bu eşyanın, bu paranın, bu çocuğun, bu bahçenin, bu zekanın, bu ilmin bu adamda olması güzelmiş ki Allah ona vermiş. Allah onu ona mübarek kılsın demek durumundayız. Böyle değil de; Aa! Oo! Diye başladınız mı haset, fesat açığa çıkacaktır. Evet adamlığını kendi güç ve kuvvetine, kendi başarılarına, çalışıp çabalamasına bağımlı kılan birisiyle adamlığını, varlığını Allah’a, Allah’ın yardımına, Allah’ın güç ve kuvvetine bağımlı kılan birisinin mukayesesi anlatılıyor. Varlığını ve her şeyini kendinden bilen birisiyle her şeyini Allah’tan bilen iki adam anlatılıyor. Varlığını ve her şeyini Allah’tan bilen adam ötekisine diyor ki varlığınla, bağın bahçenle bana karşı üstünlük iddia ediyorsan, Allah belki bana seninkilerden daha hayırlısını verir. Senin cennetinden daha hayırlı cennetler verir bana, hem dünya cennetlerinden hem de âhiret cennetlerinden diyor, Allah’a güveniyor, veren ve alanın Allah olduğunu söylüyor. Evet dün Mekke’de gariban gibi gördüklerine Allah çok kısa bir süre sonra dünyanın bağlarını bahçelerini verdiği gibi âhiretin en güzel cennetlerini de veriverdi. Tüm yeryüzünün egemenliğini onlara verdi. Tüm dünyayı onlara verdi. Görünüşte gariban görünenler bir kaç yıl sonra tüm dünyanın iktidarına sahip olurken o güçlü gibi görünenler ve onlara zulmetmeye çalışanlar da yok olup gittiler. Garibanlar dünyada dünyanın egemenliği kendilerine verilirken, öbür taraf da âhiretin cennetleri verilecektir kendilerine. Evet mü'min arkadaşı o gururlu kişiye diyordu ki bu elindekilerle, bu Allah’ın sana lütfettikleriyle bana üstünlük taslamaktan vaz geçip bunu sana veren Rabbine karşı nankörlükten etme. Değilse Allah sana gökten bir azap indirir de; o bağın bahçen kupkuru bir toprak haline geliverir. Yahut onu canlı hale getiren suyu çekiliverir de sen onu bir yerlerden bulup getiremezsin diyerek Allah’ın gücünü kudretini ona hatırlatmaya çalışıyor. Ne kadar hoş ifadeler, ne güzel uyarılar değil mi? Bakın onun durumunu çok güzel değerlendirdikten sonra diyor ki; istersen benim tarafımı da bir değerlendireyim. Sana göre benim malım, mülküm yok öyle mi? Fakir olduğum için beş para etmem öyle mi? Sen benden daha kalabalıksın öyle mi? Ama düşünür müsün, Rabbimden ümit ederim ki Rabbim şu senin sahip olduklarından çok daha hayırlılarını bana verir. Hattâ bana verdiği bir yana, seninkilerin üzerine de kavurucu, yakıcı, mahvedici bir âfet gönderir de, bir de bakmışsın ki yerle bir oluvermiş. Yahut da sularını kurutuvermiş de işini bitirivermiştir. Öyle değil mi ama? Bu ihtimal her an herkes için yok mu? İşte eline aldığı üç beş parça malı satmaya başlar birileri. Seyyar bile de-ğildir hattâ. Sadece elindedir tüm malı. Veya sırtındaki küçük bir çantasının içindedir tüm sermayesi. Ama sonra bir de bakarsınız ki bir dükkân, sonra ardiyeler, depolar, fabrikalar, şubeler, merkezler olmuştur. Sonra malının, menkullerinin, gayri menkullerinin hesabını bile bilemez olmuştur. Ama veren Allah alamaz mı? Bir de bakmışsınız ki tekrar başa dönüvermiş. Bilmeyenler için, önceki durumunu yükseklik görenler için ne kadar düşüklüktür bu değil mi? Tabii eğer malla beraberlik yükseklik ise, üstünlük sebebi ise, malsızlık da elbette alçaklık olacaktır. Halbuki hangisinin alçaklık, hangisinin yükseklik olduğu, hangisinin kazançta, hangisinin kayıpta olduğu yarın belli olacaktır. Bunu önceki derslerimizde anlatmaya çalıştık. Bağına girdiğin zaman mâşâllah lâ kuvvete illâ billâh de. İşte burada yine sûrenin mihenk taşı yine gündeme getiriliyor. Âdeta sûrenin ruhudur bu konu. Rabbimiz daha önce peygamberine aynı uyarıda bulunmuştu. Ey peygamberim! Başlayacağın, niyetlendiğin her işini Allah’a havale et! Her işini Onun dilemesine bağlı kıl! Yapacağın hiçbir şey hakkında ben bunu herhalde yarın yapacağım deme! Meğer ki o işini Allah’ın dilemesine bağlamış olasın! Unuttuğun zaman da Rabbini an! Ve umulur ki Rabbim beni bundan daha yakın bir hayra ve muvaffakiyete erdirir de! Buyurmuştu. Bakın burada da aynı uyarı bir daha geliyor. Artık böylece Allah’ı sebepler üstü mutlak bir egemen bilip her işini Ona havale eden bir mü’min sebeplere, eşyaya asla boyun eğmeyecektir. Bu mâşâllah ve inşallah ifadeleri meşieti, dilemeyi ve yaratmayı sadece Allah’a veren, nefse, iradeye ve tüm eşyaya bağlanıp kalmayı kökünden kazıyan bir iman ve teslimiyet gerçeğidir. Maddeyi, eşyayı, gücü putlaştırmış şu medeniyetin kör gözünün bunu anlaması mümkün değildir. İşte görüyoruz. Üç yıllık, beş yıllık planlar yapıyorlar. Şu kadar yılda şu kadar ekonomik güce ulaşacaklarını söylüyorlar. Fakat haberleri yok ki her şeye egemen olan Allah onlara gülüyor. Mal eksikliği, bolluk, darlık, ölüm, açlık, yağmur, rızık, bereket, sel felâketleri, deprem, zelzele gibi Kadir-i Mutlak’ın takdirleri sonucu tüm hesaplarının altüst olacağını hesap edemiyor-lar. Gerekli olan tüm hesapların, tüm tedbirlerin ötesinde her şeye ilâhî iradenin hakim olduğunu göz ardı ediyorlar. Ve işte maddeye dayanan günümüz materyalist medeniyet anlayışıyla gayba imana dayan İslâm medeniyeti arasındaki en bariz farklılık bu noktada kendini gösteriyor. Bakın mü’min arkadaşı adamı bununla uyarıyor. Diyor ki bu taksimi yapan Allah’tır. Hayata egemen olan Allah’tır. Sebepler her zaman Allah’ın elindedir. Allah’ın dilemesiyle, Allah’ın sebeplere müdahalesiyle bugünkü şâki yarın mü’min, mü’min de şâki olabilir. Bugünkü zengin yarın fakir, fakir de zengin olabilir. Evet aralarında bu konuşma geçtikten sonra bakın olup bitenleri Rabbimiz şöyle anlatır. Bundan sonra birden bire Rabbimiz bizi o canlı, o cıvıl, cıvıl görkemli bahçe manzarasından alıyor ve felâket, yokluk, hasret ve ölüm tablosunun önüne çekiyor. Az evvelki gurur, kibir, şımarıklık, Allah’a karşı eyvallahsızlık, fakir arkadaşa karşı atılan havalar birden bire bir hasret, bir pişmanlık ve bir yıkılış havasına dönüşüyor.
39,40,41. “Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfuz bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur, demen gerekmez mi? Rabbim senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felâket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.” Hiç olmazsa oraya, bahçene girdiği zaman bu Allah’ın dilemesiyle, Allah’ın izniyle olmuştur, bunu bana Allah vermiştir, Allah’tan başka güç kuvvet sahibi yoktur deseydin ya! Maşallah güç ve kuvvet ancak Allah’a aittir deseydin. Ne olurdu şu bağına girerken “Ya Rabbi sen dilemezsen olmaz. Sen dilediğin sürece vardır deyiverseydi. Malını mülkünü, gücünü kuvvetini Allah’tan biliverseydi. Öyle değil mi? Mal verir, Onun dilemesiyle olur, güç kuvvet verir, Onun dilemesiyle olur, evlât verir, Onun dilemesiyle, oğul verir, Onun dilemesiyle, kız verir Onun dilemesiyle, ilim verir, fırsat verir, imkân verir, hastalık ve-rir, sağlık verir hep Onun dilemesiyle. O dilemesiydi o vermeseydi nereden bulabilecektik bütün bunları? Öyle değil mi? Haydi analarımızdan doğduğumuz günden bir yıl öncesine gidelim. Neydik o dönem bizler? Bir topraktık değil mi? Peki bizi o topraktan kim yarattı? Biz kendi kendilerimizi mi yarattık? Ben kendi kendimi yarattım diyorsan, haydi kendin gibi bir daha yaratsana bakalım? Veya beni işte falan kişi yarattı filan diyorsan hani onlar gözümüzün önünde bizim gibi birilerini de yaratsalar ya? Şu ölen çocuğunu geri getirseler ya? Şu ölen komşunun ömrünü bir yıl kadar uzatsalar ya? Hayır hayır, bütün bunları yapan, yaratan Allah-tır. Allah dilemedikçe hiçbir şey olmaz. Güç ve kuvvet bütünüyle Allah’a aittir. Yâni eğer şu anda bizler bir şeyler yapmayı, bir şeyler dü-şünmeyi, bir şeyler ortaya koymayı becerebiliyorsak bilelim ki bu Allah’tandır. Allah’ın izin vermesi ve dilemesiyle olmuştur. Her ne kadar mal mülk yönünden çoluk çocuk yönünden beni kendinden alçak görüyor, kendinin üstünlüğünü savunmaya çalışıyorsan unutma ki Rabbim seninkinden daha güzelini bana verebilir ve senin bahçenin üzerine de gökten bir azap, bir felâket gönderip bahçeni yerle bir edebilir. Yahut suyunu Allah çekip alıverir de sen bir yerlerden asla su bulamazsın. Gerçi sana göre benim bunları sana söylemeye hiç de hakkım yok değil mi? Benim senin gibi malım yok, mülküm yok, siyasal gücüm de yok. Sana göre ben söz söylemeye yetkisi olmayan gariba-nın biriyim. Ama gel istesen beni bir dinle de şöyle bağına, bahçene girerken şöyle deyiver; Ya Rab, bütün bunlar sen istediğin için var, senin istediğin süre var, sen istemediğin süre yoktur. Çünkü güç de senden, kuvvet de, imkân da senden, fırsat da. Mümkün mü sen izin vermeden bunlara sahip olmak? Keşke öyle deseydin. Dikkat ederseniz bu sûre bize böyle bir edep açtı. Yarın yapa-cağımız bir şey konusunda inşallah diyeceğiz. Bize verilen bir imkân ve fırsat konusunda da maşallah diyeceğiz. Yâni sabah akşam, yaptığımız yapacağımız her işte Allah’ı gündemde tutacağız. İnşallah di-yeceğiz, maşallah diyeceğiz, sübhanallah diyeceğiz, elhamdülillah di-yeceğiz, lâ havle velâ kuvvete illâ billah diyeceğiz. Hep Rabbimizle beraberliğimizin bilincinde ve O’nun koruması altında olacağız. Rasû-lullah Efendimizin bir hadisinden hatırladığıma göre; “eğer bir şeyden hoşlanmışsak maşallah lâ havle velâ kuvvete illâ billah” deyin. Böy-lece ona bir kötü bakıştan kendinizi korumuş oluruz, ya da o konuda kendimizi her hangi bir kötü düşünceye saplanmaktan korumuş oluruz. Bir şey gördünüz. Mal, mülk, ev, bark, para, pul, çocuk, insan. Çok hoşlandınız. Ama hemen o konudaki inancınızı gündemde tutarak maşallah dediniz. Yâni bunu var eden Allah’tır. Bunun varlık sebebi Allah’tır. Yâni bunu buna veren Allah’tır. Allah verdiği için bu, bu adamda var. Allah hikmet sahibidir. Allah yanılıp şaşırmaz. Allah âdildir, zulmetmez. Allah’ın yaptığı her şey güzeldir. Öyleyse bu malın, bu eşyanın, bu paranın, bu çocuğun, bu bahçenin, bu zekanın, bu ilmin bu adamda olması güzelmiş ki Allah ona vermiş. Allah onu ona mübarek kılsın demek durumundayız. Böyle değil de; Aa! Oo! Diye başladınız mı haset, fesat açığa çıkacaktır. Evet adamlığını kendi güç ve kuvvetine, kendi başarılarına, çalışıp çabalamasına bağımlı kılan birisiyle adamlığını, varlığını Allah’a, Allah’ın yardımına, Allah’ın güç ve kuvvetine bağımlı kılan birisinin mukayesesi anlatılıyor. Varlığını ve her şeyini kendinden bilen birisiyle her şeyini Allah’tan bilen iki adam anlatılıyor. Varlığını ve her şeyini Allah’tan bilen adam ötekisine diyor ki varlığınla, bağın bahçenle bana karşı üstünlük iddia ediyorsan, Allah belki bana seninkilerden daha hayırlısını verir. Senin cennetinden daha hayırlı cennetler verir bana, hem dünya cennetlerinden hem de âhiret cennetlerinden diyor, Allah’a güveniyor, veren ve alanın Allah olduğunu söylüyor. Evet dün Mekke’de gariban gibi gördüklerine Allah çok kısa bir süre sonra dünyanın bağlarını bahçelerini verdiği gibi âhiretin en güzel cennetlerini de veriverdi. Tüm yeryüzünün egemenliğini onlara verdi. Tüm dünyayı onlara verdi. Görünüşte gariban görünenler bir kaç yıl sonra tüm dünyanın iktidarına sahip olurken o güçlü gibi görünenler ve onlara zulmetmeye çalışanlar da yok olup gittiler. Garibanlar dünyada dünyanın egemenliği kendilerine verilirken, öbür taraf da âhiretin cennetleri verilecektir kendilerine. Evet mü'min arkadaşı o gururlu kişiye diyordu ki bu elindekilerle, bu Allah’ın sana lütfettikleriyle bana üstünlük taslamaktan vaz geçip bunu sana veren Rabbine karşı nankörlükten etme. Değilse Allah sana gökten bir azap indirir de; o bağın bahçen kupkuru bir toprak haline geliverir. Yahut onu canlı hale getiren suyu çekiliverir de sen onu bir yerlerden bulup getiremezsin diyerek Allah’ın gücünü kudretini ona hatırlatmaya çalışıyor. Ne kadar hoş ifadeler, ne güzel uyarılar değil mi? Bakın onun durumunu çok güzel değerlendirdikten sonra diyor ki; istersen benim tarafımı da bir değerlendireyim. Sana göre benim malım, mülküm yok öyle mi? Fakir olduğum için beş para etmem öyle mi? Sen benden daha kalabalıksın öyle mi? Ama düşünür müsün, Rabbimden ümit ederim ki Rabbim şu senin sahip olduklarından çok daha hayırlılarını bana verir. Hattâ bana verdiği bir yana, seninkilerin üzerine de kavurucu, yakıcı, mahvedici bir âfet gönderir de, bir de bakmışsın ki yerle bir oluvermiş. Yahut da sularını kurutuvermiş de işini bitirivermiştir. Öyle değil mi ama? Bu ihtimal her an herkes için yok mu? İşte eline aldığı üç beş parça malı satmaya başlar birileri. Seyyar bile de-ğildir hattâ. Sadece elindedir tüm malı. Veya sırtındaki küçük bir çantasının içindedir tüm sermayesi. Ama sonra bir de bakarsınız ki bir dükkân, sonra ardiyeler, depolar, fabrikalar, şubeler, merkezler olmuştur. Sonra malının, menkullerinin, gayri menkullerinin hesabını bile bilemez olmuştur. Ama veren Allah alamaz mı? Bir de bakmışsınız ki tekrar başa dönüvermiş. Bilmeyenler için, önceki durumunu yükseklik görenler için ne kadar düşüklüktür bu değil mi? Tabii eğer malla beraberlik yükseklik ise, üstünlük sebebi ise, malsızlık da elbette alçaklık olacaktır. Halbuki hangisinin alçaklık, hangisinin yükseklik olduğu, hangisinin kazançta, hangisinin kayıpta olduğu yarın belli olacaktır. Bunu önceki derslerimizde anlatmaya çalıştık. Bağına girdiğin zaman mâşâllah lâ kuvvete illâ billâh de. İşte burada yine sûrenin mihenk taşı yine gündeme getiriliyor. Âdeta sûrenin ruhudur bu konu. Rabbimiz daha önce peygamberine aynı uyarıda bulunmuştu. Ey peygamberim! Başlayacağın, niyetlendiğin her işini Allah’a havale et! Her işini Onun dilemesine bağlı kıl! Yapacağın hiçbir şey hakkında ben bunu herhalde yarın yapacağım deme! Meğer ki o işini Allah’ın dilemesine bağlamış olasın! Unuttuğun zaman da Rabbini an! Ve umulur ki Rabbim beni bundan daha yakın bir hayra ve muvaffakiyete erdirir de! Buyurmuştu. Bakın burada da aynı uyarı bir daha geliyor. Artık böylece Allah’ı sebepler üstü mutlak bir egemen bilip her işini Ona havale eden bir mü’min sebeplere, eşyaya asla boyun eğmeyecektir. Bu mâşâllah ve inşallah ifadeleri meşieti, dilemeyi ve yaratmayı sadece Allah’a veren, nefse, iradeye ve tüm eşyaya bağlanıp kalmayı kökünden kazıyan bir iman ve teslimiyet gerçeğidir. Maddeyi, eşyayı, gücü putlaştırmış şu medeniyetin kör gözünün bunu anlaması mümkün değildir. İşte görüyoruz. Üç yıllık, beş yıllık planlar yapıyorlar. Şu kadar yılda şu kadar ekonomik güce ulaşacaklarını söylüyorlar. Fakat haberleri yok ki her şeye egemen olan Allah onlara gülüyor. Mal eksikliği, bolluk, darlık, ölüm, açlık, yağmur, rızık, bereket, sel felâketleri, deprem, zelzele gibi Kadir-i Mutlak’ın takdirleri sonucu tüm hesaplarının altüst olacağını hesap edemiyor-lar. Gerekli olan tüm hesapların, tüm tedbirlerin ötesinde her şeye ilâhî iradenin hakim olduğunu göz ardı ediyorlar. Ve işte maddeye dayanan günümüz materyalist medeniyet anlayışıyla gayba imana dayan İslâm medeniyeti arasındaki en bariz farklılık bu noktada kendini gösteriyor. Bakın mü’min arkadaşı adamı bununla uyarıyor. Diyor ki bu taksimi yapan Allah’tır. Hayata egemen olan Allah’tır. Sebepler her zaman Allah’ın elindedir. Allah’ın dilemesiyle, Allah’ın sebeplere müdahalesiyle bugünkü şâki yarın mü’min, mü’min de şâki olabilir. Bugünkü zengin yarın fakir, fakir de zengin olabilir. Evet aralarında bu konuşma geçtikten sonra bakın olup bitenleri Rabbimiz şöyle anlatır. Bundan sonra birden bire Rabbimiz bizi o canlı, o cıvıl, cıvıl görkemli bahçe manzarasından alıyor ve felâket, yokluk, hasret ve ölüm tablosunun önüne çekiyor. Az evvelki gurur, kibir, şımarıklık, Allah’a karşı eyvallahsızlık, fakir arkadaşa karşı atılan havalar birden bire bir hasret, bir pişmanlık ve bir yıkılış havasına dönüşüyor.
42. “Nitekim, ürünleri yok edildi; bağın altüst ol-muş çardakları karşısında, sarf ettiği emeğe içi yanarak ellerini ovuşturup "Keşke Rabbime kimseyi ortak koşmasaydım" diyordu.” Evet o bahçenin meyveleri kuşatılıverdi. Dolu mu vurdu? yoksa yakıp kavurucu bir rüzgar mı uğradı? Yoksa bir iflas mı yalayıp geçti? Yoksa bir ölüm mü üflendi? Allah bir azap gönderdi mülküne saltanatına ve bir anda tüm meyveleri yok edilmiş. Her şeyi iflas edivermiş. Adamın iyi ki yine iflas sadece malına gelmiş. Kendisi de gi-debilirdi tabi. Her şeyi elinden alınıverdi. Çardakları yere düşmüş, al-tüst olmuş, yıkılmış, yok olmuş. Az evvelki gururlu adam, kibrinden yanına bile yaklaşılamayan adam, müstağnî adam, bu bahçe yıkıl-maz! Bu saltanat bitmez! Bu hayat sarsılmaz! Ben bu hayatın sahibiyken kesinlikle kıyâmetin kopacağına ve bana ölüm geleceğine de inanmıyorum! Bu hayatımın, bu saltanatımın biteceğini sanmıyorum! diyen adama bakıyoruz şimdi. Bahçenin kenarına büzüşmüş ellerini ovuşturuyor. Kaybolan bahçesine, mahvolan malına, yok olan emeğine, yıkılan havasına ve gururuna bakıyor acı acı yutkunuyor ve ne yapacağını bilmez bir vaziyette şaşkın, şaşkın, ellerini ovuşturuyor. Bağlar, bahçeler, fabrikalar, şirketler, iş yerleri bir anda bitiverdi. Ve dedi ki keşke Rabbime şirk koşmasaydım. Keşke hayatımda Rabbimi diskalifiye etmeseydim. Keşke hayatımı kendim belirlemeye kalkmasaydım. Keşke hayatıma kendim etkinim demeseydim. Keşke Rabbime karşı bilgi iddiasında, güç iddiasında bulunmasaydım. Keşke hayatıma Allah’ı karıştırmayıp kendi kendime hayatımı belirlemeye, hayat programımı Allah’tan bağımsız, Allah’ın kitabından bağımsız yaşamaya kalkışmasaydım. Keşke hayatımı Rabbime sorarak yaşasaydım. Keş-ke malım, mülküm konusunda, çoluk çocuğum konusunda onu söz sahibi kabul etseydim. Keşke Rabbimin dediği biçimde hareket etseydim. Meğer güç ve kuvvet sadece Rabbime aitmiş. Evet netice de aynen o şuurlu, imanlı arkadaşının dediği gibi oldu. Bahçenin işini bitiriverdi mutlak irade. Gelen geldi, olan oldu. Bütün malı mülküyle, bütün imkânlarıyla adam çepeçevre kuşatılı-verdi. Bütün imkânları elinden alınıverdi. Büyük iradeden gelen bu uyarıyla kendinde olmayan gafil adam kendine geliverdi. Bakın şöyle diyor: Keşke, keşke Rabbime kimseyi şirk koşmasaydım. Ne olaydı, keşke Rabbimi ortaklı gibi düşünmeseydim. Demek ki bir insan hayatının tümüne Allah’ı karıştırırsa müslümandır. Hayatının bir kısmına karıştırıp, bir kısmına karıştırmazsa şirkten kurtulamaz. Bakın bu adam Allah’ı tanyor, inanıyor, ama hayatının tümünde egemen kabul etmiyor. Mal veren, onun sahibi olan, onun kazanç ve sarf yollarını gösteren, benim istediğim gibi yapmazsanız onu elinizden almaya güç yetiririm diyen bir Allah’a sanki inanmıyordu adam. Malı vermek zorunda olan, ama almaya yetkisi olmayan bir Allah’a inanıyordu. İşte böyle Allah’ın gücü yanında kendi gücünün de olduğuna iman şirktir. Rabbimiz bu ifadesiyle adamın yaptığının şirk olduğunu haber veriyor. Peki bunu nasıl anlayacağız? Yani nasıl bir şirktir bu? Bu esbabı Allah yerine koyma, sebepleri putlaştırma türünde bir şirkti Allah korusun. Yâni esbaba, sebeplere itimat edip, onlara güvenip Allah’ı ikinci plana atma şirki. İşte bu da bir çeşit şirkmiş ki Rabbimiz böyle tanımlıyor. Allah’ın mutlak tasarruf yetkisini Ondan alıp başka şeylere verme şirki. İşte asrımızın modern şirkidir bu. Asrımızın modern şirk medeniyeti Allah’ı bir kenara bırakıp Onun yerine bilimi, maddeyi, ekonomiyi, eşyayı, fenni putlaştırmıştır. Böylece maddenin ve kâinatın sahibi ve yaratıcısı olan Allah yerine ikâme ettikleri bilime, tabiata ve maddeye tapar olmuştur.
43. “Ona, Allah'tan başka yardım edebilecek a-damları da yoktu, kendi kendini de kurtaramadı.” Meğer ondan başka güç ve kuvvet sahibi yokmuş. Meğer on-dan başka velî yokmuş, ondan başka yardımcı yokmuş. Meğer ben de, benim gibiler de hep âciz ve güçsüz varlıklarmış. Meğer hepimiz ona muhtaçmışız. Meğer şu anda sahip olduklarımızın tamamı kendimizden değil Allah’tanmış. Ona hiç kimse yardım edemeyecekti. Gel arkadaş, bağın bahçen böyle olduysa, gel sana yenisini verelim, gel onu eski haline getirelim diyebilecek kimse yoktu. Allah’ın dışında kim kime yardım e-debilecek de? İşte yeryüzünde Allah’a kafa tutarak, tâğutluk yaparak, hayatlarında Allah’ı diskalifiye ederek kendi kendilerini güçlü kuvvetli görenlerin düşüşü. Ve işte Rabbimizin yegâne güç kuvvet sahibi, göklerin ve yerin mülkünün sahibi, göklerin yerin tümünde egemen olan, Kahhâr olan, tasarruf yetkisi elinde olan, dilediğine dilediği kadar ve-ren, dilediğinden dilediği zaman verdiklerini alma yetkisine sahip olan, kendisine karşı gelinmez, kendisine kafa tutulmaz mutlak güç ve kuvvet sahibi Rabbimiz bütün azamet ve Celaliyle sahnede canlanıyor. Evet adamın ifadelerinden anlaşılan o ki adam bu hadiseden sonra aklı başına gelmişe benziyor. Allah’tan gelene karşı kendisine hiçbir dost, hiçbir yardımcı da bulamadı. Zaten Allah’tan gelene Allah’tan başkaları hiç bir fayda sağlayamazdı.
44. “İşte burada Kudret ve hâkimiyet, varlığı gerçek olan Allah'ındır. Mükâfâtlandırma bakımından hayırlı olan da, sonuçlandırma yönünden hayırlı olan da O'dur.” İşte bundan sonra denilebilecek en doğru söz “velâyet hak Allah’ındır. Velâyet, hakkın tâ kendisi olan Allah’ındır. Hayata karışma-ya tek yetkili, hakkımızda karar almaya tek yetkili sadece Allah’tır. Al-lah’tan daha hayırlısı yoktur. Allah’tan daha hayırlısı düşünülemez. Hak veli Allah’tır, hak olmayan veliler de O’nun dışındaki ve-lilerdir. Mü’minlerin hak velisi Allah’tır, diğerleri de kâfirlerin velileridir. Şeytan ve tâğutlar. Mü’minler adına tek taraflı karar vermeye yetkili veli Allah’tır, kâfirlerin karar mercileri de şeytan ve tâğutlar dır. Çünkü velî Allah’tır, velâyet sadece Allah’a aittir ve en güzel âkıbeti lütfedecek olan da odur. Velâyetimiz onun elindedir. Bize danışmadan bizim adımıza aldığı kararlarla bizim için en güzel âkıbeti belirleme hakkı sadece ona aittir. O bahçe, o dükkan, o şirket, o hayat bizim için hayırlı mı? Yoksa hayırsız mı? Bunu en iyi bilen Rab-bimizdir. Bizim için, bizim cennetimiz için, hayırsızsa bazen alıverir Rabbimiz onu elimizden. Bizim için hayırlı olanları bize veriverir. Çün-kü velî Odur, çünkü boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucu elinde olan Odur, çünkü bizi bizden iyi bilen, bizim hayrımızı menfaatimizi bizden daha çok bilen Odur. Öyleyse bizler yaşarken hayatımızda Onu diskalifiye etmemeye, hayatımızı kendimiz belirlemeye kalkışmayacak, tâğutluk yapmayacak, Onun istediği biçimde bir hayat yaşayarak hem dünya, hem âhiret yurdunun güzel âkıbetlerini Ondan istemeye çalışacağız. Zira en iyi âkıbet verici, en iyi sevap verici Allah’tır. Ve işte dikkat ederseniz burada Kehf sûresinin etrafında dönüp durduğu ana temayı gündeme getirdi. İş sebeplerde değil, o sebeplerin sahibine imanda ve her şeyi Ondan beklemededir. Unutma ki şu anda sahip olduğun için bana ve etrafına hava atmaya çalıştığın şu malların, servetlerin, imkânların, fırsatların zannettiğin gibi sebeplerin veya kendi zekânın, kendi ilminin, kendi plan ve projelerinin kazancı değildir. Bütün bunların her şeyin mâliki olan Allah’ın takdiridir. Anladınız mı ey insanlar? Anlayabildiniz mi ey kullarım? Rab-binizin gücünü kuvvetini, onun karşısında kendi âcizliğinizi, güçsüzlüğünüzü anlayabildiniz mi? Anlayabildiniz mi Allah karşısında bir hiç olduğunuzu? Rabbinizin hayat programına teslim olup onun istediği biçimde yaşamak zorunda olduğunuzu hâlâ anlayamadıysanız, hâlâ hayatınızda Rabbinizi diskalifiye etmeye, Rabbinizin sizin dünya ve âhiret saadetiniz için gönderdiği kitabına karşı hâlâ vurdumduymaz bir hayat yaşamaya devam edecek olursanız size sizin hayatınızdan bir örnek daha vereyim. Görüyor musunuz Rabbimiz sürekli uyarıyor bizi. Merhamet-lilerin en merhametlisi olan Rabbimiz bizi sürekli cennet yolunda tutmayı, kulluk yolunda tutmayı ve cehennemden, isyandan korumayı murad ediyor. Bizim cehennemimize asla rızası olmayan Rabbimiz bakın bundan sonra hâlâ anlayamayanlara bir örnek daha veriyor:
45. “Onlara, dünya hayatı misâlinin tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten indirdiğimiz su ile yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır, ama sonunda rüzgarın savuracağı çerçöpe döner. Allah her şeyin üstünde bir kudrete sahip olandır.” Dünya hayatının misâli şudur: Gökten su indiririz ve indirilen bu su ile yetişen bitkiler birbirine girer. Yağmur yağdırdı Rabbimiz ve çok güzel bir hayat ortaya çıktı. Ama sonunda o gördüğünüz güzellik, o yemyeşil hayat taşıyan şeyler kısa bir süre sonra rüzgarın önünde sağa sola savrulan kupkuru çerçöp haline geldi. Evet yağan yağmurla oluşan o güzelim hayat durmadı, duramadı. Zaten durmaya gücü de yetmeyecekti onun. Gençlik, hayat, saltanat elbette bir gün bitecekti. Elbette bunları var eden bir gün yok edebilecekti. İşte dünya hayatın örneği budur. Bu hayat tıpkı bir su gibidir. Bir lütuf ve rahmet olarak inen bu su, bazen de azap ve gazap sebebidir ki kitabımızın başka âyetleri bunu anlatır. İnen bu sularla yeryüzü bütün güzelliğini, bütün ziynetlerini takınır. Arkasından bir de bakarsınız ki kurumuş, solmuş, rüzgar önünde savrulup gider bir vaziyet almıştır. Dünya da öyle değil mi? Verir Allah bazen, ama bir süre sonra bakarsınız ki yavaş yavaş çekilir gider. O, verdiği dönemin imtihanıydı, sonra alırken de aldığı dönemin imtihan sorusudur. Ne fark eder? Yâni ne dersiniz, hangi soru daha başarılı kılar insanı? Toplama mı, yoksa çıkarma mı? Ama bakın ki ekonomik kaygı ve kavgada, dünya ile ilişkide sanki onu kucaklama sevdasına kapılanlar hep toplama türünde bir imtihandan yanalar. Yâni hep Allah alarak değil de vererek imtihan etsin arzusundadırlar. İmtihan gereği Allah ellerinden alıverdiğinde feryadı basmadan yanalar. Halbuki işte Rabbimizin şu beyanları mal mülk, çoluk çocuk hepsi bu dünya hayatın ziynetidir, süsüdür. Bakın dikkat ediyorsanız çok kısa çok özlü kelimeler ve son derece süratlice sunulan yıldırım hızıyla gözümüzün önünden gelip geçen bir tablo sundu Rabbimiz bize. İşte hayat ve işte yok oluş. Fa-i takibiyelerle birbiri ardından gelen üç cümle. Hayat ve hemen arkasından gelen ölüm. Üç cümle, üç merhale ve göz açıp yumacak kadar kısa süren bir ömür. Ne kadar kısa süren bir hayat değil mi? Kısa olmasının da yanında, ne kadar değersiz bir hayat değil mi? Öyleyse değmez bu hayata bağlanmaya. Değmez bu hayat için ebedî bir hayatı mahvetmeye. Öyleyse dünyaya meyledip hayatlarında Allah’ı diskalifiye edenler gibi olmayalım. Çünkü o Allah her şeye Kâdir olandır. Her şeye güç yetiren ve her şeyi takdir edendir. Hayatı ve ölümü yaratan ve takdir eden Odur. Bu dünyayı bizim imtihânımız için kuran, düzenleyen ve bizi bu dünyaya getiren odur. Şu anda sahip olduğunuz şeylerin tamamını imtihân için size lütfeden Odur. Sonra imtihan bitimi sizi öldürecek ve şu anda sahip olduklarınızın tümünü sizden geri alacak olan Odur. Dünyayı ve dünyadakilerin tümünü yok edip size imtihan sonuçlarını ilân etmek göstermek üzere yeni bir hayat gösterecek olan, sizi tekrar diriltecek olan da odur. Unutmayın ki ya biz onu bırakıp gidiyoruz, ya da o bizi bırakıp gidiyor. Veren alıveriyor, ama ne zaman alacağını da söylemiyor. İşte görüyoruz, adam kazanıyor, kazanıyor ama kazandığını yiyemeden göçüp gidiyor. Yâni nice imkân ve fırsat sahibi görüyoruz ki kullanamıyor bu imkânlarını. Sadece para adına demedim bunu. Meselâ zamana sahip olan niceleri, gözü gören, kulağı duyan, ağzı konuşabilenler, dimdik ayakta durabilenler de bugün bu imkânlarını har vurup harman savurmuyorlar mı? Dünya hayatıyla sanki bir anlaşmaları varmış, bugün kullanmazlarsa yarın kullanabileceklerine dair bir garantileri varmış gibi davranmıyorlar mı? Halbuki ya o kullanmadığımız imkânlar bir gün elimizden alınacak, ya da zamanı gelince bir onları kendi başına bırakıp gideceğiz. Daha doğrusu onları bizsiz bırakacağız. Kural böyledir, yasa böyledir. Evet aldanıyor insanlar. Bugünkü sıhhat ve âfiyetlerini on sene sonra kullanmaya kararlı olanlar, bugünkü akıllarını, bugünkü gözlerini, bugünkü kulaklarını on sene sonra vahyi tanımada kullanmaya kararlı olanlar hep aldanıyorlar. Beş aylık bir işim var, on ay sonra emekli olacağım, Kur’an’ı o zaman okumaya başlayacağım diyenler hep aldanıyorlar. Peki o gün ölürse, o zaman da adamın mezar taşına yazarlar; rahmetli tam başlayacaktı, ama öldü diye. Hep öyle olmamış mı? Gidin mezarlıkları bir dolaşın isterseniz. Göreceksiniz ki niceleri nice programlarını yarıda kesip gitmişlerdir. Unutmayalım ki bizimki de onlarınkinden farklı olmayacaktır. Bugün başlasan, ölsen bile başladığın hayrı yarım bıraksan da tam sayılacaktır. Çünkü onu değerlendirecek olan Allah Alîmdir, Rahîmdir, Rahmândır ve Rauftur. Hani Abdullah İbni Ömer (r.a) efendimizin bir gü-zel sözü vardı: "Akşamladığın vakit sabaha çıkmayı bekleme, sabahladığın vakit de akşamı bekleme! Sıhhatinden istifade edip hastalık dönemin için hazırlık yap, hayatından istifade edip ölümünden sonrası için hazırlık yap!" Ne koş bir ifade değil mi? Elbette söz sultanının dizlerinin dibinde yetişen bir sahabe söyleyebilecekti bunu. Yani bir şeyi yapman gerektiğini akşam mı anladın, hemen onu icra edip sabaha bırakma, çünkü sabaha çıkmayabilirsin. Allah’ın senden istediği bir görevi yapman gerektiğini sabah mı anladın, aman hemen icra et onu, akşama bırakma, çünkü akşama ulaşmayabilirsin diyor Abdullah İbni Ömer efendimiz. Evet akşam mı aklın başına geldi? Kulluğuna engel olan okulu bırakmayı, içkiyi atmayı, namaza başlamayı, açık saçıklığı terk etmeyi, Kur’an’a sarılmayı, sünnete yönelmeyi akşam mı bildin, akşam mı anladın? O halde hiç bekleme hemen yerine getir. Sakın sabahı bekleme. Zira sabaha çıkmaya bilirsin. Belki o akşam senin son akşamın olabilir. Sabah mı anladın? Akşamı bekleme. Belki akşama ulaşmayabilirsin. Bir de sağlığından sıhhatinden istifade edip hastalığına, hastalık dönemine hazırlık yap. Hayatından hayatta oluşundan istifade edip ölümüne hazırlık yap. Hasta olup elinin kolunun kalkmayacağı zamanlarını düşünüp sıhhatliyken yapacağını yap, bir gün ölümle yapacağın her şeyin bitme zamanı gelmeden hayattayken yapman gerekenleri yap diyor İbni Ömer efendimiz. Ne kadar hoş bir söz değil mi? Yani eğer şimdi iyiysen, şimdi gençsen, şimdi sıhhatliysen şimdi oku, zira yarın okuyamayabilirsin. Yarın gözlerinin feri kaçar da okuyacak bir imkân bulamayabilirsin. Şimdi iyiysen, şimdi gücün kuvvetin varsa şimdi kıl namazını, öünkü yarın kılamayabilirsin. Yarın namaz kılacak dizlerinde derman kalmayabilir. Şimdi varsa ver elinde yarın vereceğin kalmayabilir. Şimdi infak et, şimdi zekât ver yarın fa-kir düşüp elinde avucunda verebilecek bir şeyin kalmayabilir. Şimdi çalışabilirsen İslâm için çalış, Allah dininin hakimiyeti için çırpın yarın bu zemin kalmayabilir. Şimdi hayattaysan cihadını yap, yarın toprağın altına girebilirsin. Şimdi düzelt evinin içini, yarın buna fırsat bulamayabilirsin. Şimdi eğit eğitebilirsen çocuklarını, yarın büyüdükleri zaman seni dinlemeyebilirler. Şimdi kazandır ehlini cennete, yarın ölebilirsin ve çoluk çocuğun başkalarının elinde kalabilir. Şimdi konuş, şimdi anlat, şimdi kavgasını ver inancının, zira yarın şartlar değişebilir. Yarın bir Velid Bin Mugire çıkıp ağzına bir bant yapıştırabilirler. Şimdi yap yapacağını, yarın kodese tıkılabilirsin. Bakın Allah’ın Resûlü bir başka hadislerinde buyurur ki: “İki nimet vardır ki insanların pek çoğu onların kadrini kıymetini bilme noktasında aldanıyorlar. Bunlardan birisi sağlık, ötekisi de boş vakittir.” (Buhâri, Rikak:1) (R. Salihin 99 nolu hadis) Sağlığın kıymetini bilip onu satacak değiliz veya boş zamanın kıymetini bilip onu kiraya verecek değiliz elbette. Bundan anladığımız şudur: Zamanı ilk etapta Allah’ın bize farz kıldığı emirlere sarılarak doldurmaya cehd ü gayret ederken arta kalan zamanda da nâfilelerle Allah’a yaklaşma zemini aramak zorundayız. Yani şunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız ki boş vakitten ve sıhhatten kasıt mecburen yapmak zorunda olduğumuz farzlardan arta kalan hayat bölümüdür. Farzlardan artan zaman dilimidir. Yoksa bunun manası Allah bize bomboş bir zaman vermiştir de bizler onu dolduracağız değildir. Bir de şunu söyleyelim ki bizler boş vakti İslâm’ın ölçülerine göre doldurmak zorundayız. İslâm’ın zaman içinde belirlediği kulluk programı nazar-ı itibara alınmazsa insanın bütün zamanı zaten boş demektir. Yani işte görüyoruz şu anda insanların Allah’a danışarak değil de kendi kendilerine ayarladıkları şu hayat programında insanların bir dakika bile boş zamanları yoktur. Sabahtan akşama kadar dükkana tezgaha satılmak, kahvede oturmak, sinemada bulunmak, televizyon seyretmek, maç izlemek, yemeğe, çaya, kahveye zaman ayırmak zaten insanların hayatında yetecek bir zaman bırakmıyor bile. Evet Allah Resûlü böyle diyor, onun pırlanta sahâbesi İbni Ömer efendimiz böyle diyor, diyor ama, bunu birbirlerine tatlı tatlı hi-kaye cinsinden anlatsınlar, dergilerde yazıp çizsinler diye değil. Duyar duymaz tatbik etsinler diye söylüyor. İman etsinler ve hayatlarını bu imanla düzenlesinler diye söylüyor. Ama heyhat ki bizler tam tersini yapıyoruz. Yolcu gibi olun dünyada diyor ama biz doğmadık kızımızın çeyizini hazırlıyoruz. Kışlık ve yazlık konforlu evler yaptırıyoruz. Bir yıllık patatesimizi, iki yılık unumuzu hazırlamak için çırpınıyoruz. Bu günün işini sakın yarına bırakmayın diyor Allah’ın Resulü, ama biz doktoranın bitmesini bekliyoruz. Ondan sonra yapacağız yapacağımızı. Sabaha ulaştığınız zaman akşamı beklemeyin deniyor ama biz emeklik maaşının tahakkukunu bekliyoruz. Daha doğmadık çocuklarımızın oturacağı evleri hazırlıyoruz. Halbuki bütün eşyası bir valizi doldurmayacak insanları da tanıdığımız, gördüğümüz halde yine kendi bildiğimizi okumaya devam ediyoruz. Öyleyse ey Allah’ın kulları! Ey şu anda dünyada imtihan sahnesinde olan insanlar! Yaşadığınız bu hayatın bir imtihan olduğunu asla unutmayın. Yaşadığınız bu hayatta Allah’ı ve onun yasalarını diskalifiye kalkışmayın. Allah’ı ve Allah’ın size gönderdiği kitabını u-nutarak kendi kendinize bir hayat şamaya kalkışmayın. Unutmayın ki eğer bugün servetler içinde, bolluklar içinde, mallar mülkler içinde, bağlar bahçeler içinde bir hayat yaşıyorsanız bunun kendinizden ol-duğunu zannetmeyin. Tüm bunların size Allah tarafından verildiğini ve günün birinde tüm bu imkânlarınızın biteceğini unutmayın. Elinizdekilerin tümünün bu dünyada da bir imtihan sebebi Allah tarafında bir anda alınıvereceğini de sakın unutmayın! diyor Rabbimiz. Yunus sûresi bunu daha keskin ifadelerle şöylece ortaya koyar: “Dünya hayatı gökten indirdiğimiz su gibidir ki, onunla insan ve hayvanların yiyeceği bitkiler yetişip birbirine karışmıştır. Yeryüzünün süslenip bezendiği ve yerin sahiplerinin bütün bunlara mâlik olduklarını sandıkları sırada, gece veya gündüz buyruğumuz o yere gelmiş ve orayı hiç bir şey bitirmemişe çevirmişiz; bir gün önce bir şey yokmuş gibi olmuştur. Düşünen millet için, âyetleri böylece uzun uzun açıklıyoruz.” (Yunus 24) İşte günümüz maddeci medeniyetin tapındığı dünya hayatını Rabbimiz böyle tasvir buyuruyor. Rabbimiz işte bu beyanlarıyla dünya hayatının kısalığını, sonluluğunu, faniliğini, ehemmiyetsizliğini, ebedî ve sermedî olan âhiret hayatının yanında bir hiç mesabesinde olduğunu anlatıyor. Tıpkı Tevbe sûresinin beyan buyurduğu gibi: “Oysa dünya hayatının geçimi âhirete göre pek az bir şeydir.” (Tevbe 38) Yine Hadîd sûresinde de konu şöyle anlatılır: “Bilin ki, dünya hayatı oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olmaktan ibarettir. Bu, yağmurun bitirdiği, ekicilerin de hoşuna giden bir bitkiye benzer; sonra kurur, sapsarı olduğu görülür, sonra çerçöp olur. Âhirette çetin azap da vardır. Allah'ın hoşnutluğu ve bağışlaması da vardır; dünya hayatı ise sadece aldatıcı bir geçinmedir.” (Hadîd 20) Bunların anlamı: Âhireti unutmadan bir dünya yaşamak zorunda olduğumuz anlamınadır. Dünyada da, âhirette de dünyanın ve âhiretin sahibinden hasene isteyerek bir dünya yaşamamız anlamınadır. Bu hayatın her şey olduğu gafletine düşmeden bir hayat yaşa-mamız anlamınadır. Tıpkı Müslim’in rivayet ettiği bir hadislerinde Ra-sulullah efendimizin buyurdu gibi: “Ey Rabbim! Muhammed’in ehlinin rızkını ihtiyacını giderecek kadar gönder.” İşte dünyayı böyle anlayan, böyle değerlendiren ve böylece bir hayat yaşayan pişdarımız bakın başka bir hadislerinde de şöyle buyurmaktadır: “Allah’a yemin ederim ki, âhirete nispetle dünya herhangi birinizin şu parmağını denize daldırışı gibi bir şeyden başka değildir. Buna o kişi baksın bakalım, o parmak denizden ne kadar bir ıslaklıkla döner?”
46. “Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Ama bâki kalacak yararlı işler, sevab olarak da, amel olarak da Rabbinin katında daha hayırlıdır.” Rabbimiz sûrede önce peygamberine sabah akşam Allah’ın rızasını dileyerek Rablerine ibadet eden garibanlarla beraber olmasını dünyaya meyleden ve dünyayı kıble edinen insanlardan uzaklaşmasını öğütlemişti. Bundan sonra da yine dünyayı hedef bilip, dünyayı kıble edinen ve hayatında Allah’ı, âhireti ve hesabı diskalifiye ederek yaşamaya çalışan iki bahçe sahibi bir adamdan örnek vererek yine dünya hayatıyla alâkalı bir örnek sunmuştu. Burada da yine dünya hayatı ve bu hayat sonrası bâki kalacak değerleri yerleştirmek üzere, insanların hayata bakışlarını düzeltmek üzere şöyle buyuruyor. Mal mülk, oğullar, kızlar dünya hayatının süsü ve ziynetidir. Dünya hayatının eğlencesidir. Ama bâki olanlar, kalıcı olanlar, ölümsüz olanlar, öbür tarafa intikal edecek olanlar ise sâlih ve güzel amellerdir. Sürekli olanlar, devamlı olanlar, kalıcı olanlar sâlih amellerdir. Yaşadığımız bu hayatın sonunda bizimle beraber olacak, bizi asla terk etmeyecek ve bizi cennete götürecek olanlar sâlih amellerdir. O zaman ölümsüzlüğü aramak zorundayız. Sonunda dünyada kalacak şeyler peşinde olmaktan vaz geçip sürekli bizimle beraber olacak şeylerin peşinde olmak zorundayız. Yok olmayacak sâlih amellerin peşinde olmak zorundayız. Bakın Kasas sûresinde de Rabbimiz bu hususu şöyle anlatıyordu: "Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının bir geçimliği ve süsüdür. Allah katında olan daha iyi ve devamlıdır. Akl etmez misiniz?" (Kasas 60) Sanki o bölüm şöyle diyor: Bu dünyada size bir şeyler veriliyor, bu verilenleri siz hevef kabul etmeyin, amaç kabul etmeyin, her şey o zannetmeyin! Bunlar dünya hayatın metaıdır. Dünya denaet ten türetilmiş bir kelimedir. Denaet de alçaklık demektir. Dünya kelimesi hem de onun müennesi olunca kancıkça ve alçakça bir hayatın gereksinimidir bunlar demektir. Bağlanmaya değmez demektir birde o dünyanın süsleridir. Dünyanın süsünün şeytan tarafından süslenmiş süsler olduğunu da hatırlarsak yâni süsle alâkalı hemen şeytanın gündeme geldiğini düşünürsek o zaman bunlara kanmamızın hiçbir anlamının olmadığını çok rahat anlayıvereceğiz demektir. Çünkü bakıyoruz bir varmış, bir yokmuş. Hadîd sûresinde de hatırlatıldığı kadarıyla o dünya süsünün geçici ve aldatıcı olduğu beyan edilir.İşte bu deni, alçak hayat, yakın hayat, yaşadığınız hayat oyundur, eğlencedir, ziynettir, övünç vesilesidir, övünme vesilesidir. Paranız, malınız ve evlâtlarınızın çoğalması konusunda aranızda övünme zeminidir. Peki ne gibiymiş? Allah bunu bize bir örnekle anlatıyor diyor ki: Bir yağmur düşünün ki Onun bitirdiği bitkiler çiftçileri sevindirir, bah-çivanı sevindirir. Ama sonra bir de bakarsın ki boyun bükmüş müs-ferran olmuş. Yâni görürsün ki sararmış solmuş. Sonra da bakarsın ki hutama olmuş. Yâni odun olmuş, çerçöp olmuş. İşte dünya bu. Hangi zevkiniz yarın da böyle devam ediyorsa o âhirettir, hangi zevkiniz de yarına intikal etmiyorsa işte o da dünyadır. Çocukken oynadığınız oyunları düşünün, attığınız goldeki sevinci düşünün veya damat olurken giydiğiniz elbisedeki güzelliği düşünün, okula kaydolduğunuz günkü sevincinizi veya okulu bitirdiğiniz günkü sevincinizi düşünün, bugün hiçte anlamı yok değil mi onların? Yâni o günküler, o günkü anlamını hep kaybetmişlerse bunların hepsi dünya hayattır, hep geçici şeylerdir. Ama Allah’ın yanında hep hayırlı ve bâ-ki olanlar vardır. Cennet tariflerinde kâfirler hep böyle kafa tutarmış. Karı kız mı? İstediğimi bulurum. Bağ bahçe mi? istemediğim kadar var. Altlarından ırmaklar akan mı? üstlerinden de ırmaklar akıtabilirim. Hattâ camdan köşkler içine saraylar da yaptırabilirim diyorlarmış ama "Halidîne fîha ebeda" olunca işleri bitiyor onların. Çünkü bulurlar dünyada bir şeyler belki ama ne kadar bulurlar? Ne kadar bir süreyle istifade edebilirler o bulduklarından? Ölünceye kadar değil mi? Veya işte bazen de harp oluyor, darp oluyor, ihtiyarlık oluyor, ölüm oluyor, bayram, seyran oluyor adamın elinden alınıveriyor o. Ama âhiretteki o ebedî dara, ebedî yurda gidince her şey sürekli olacaktır, sonsuz olacaktır. Hesabınızı iyi yapın dedikten sonra diyor ki Allah: Aklınız ermez mi sizin? Size verdiğim aklı bunu anlamada hiç kullanmayacak mısınız? Aklınızı hâlâ arabanın modelini değiştirmede, evin şeklini değiştirmede, halının kilimin modelini anlamada mı kullanacaksınız onu? Bu gerçeği anlamakta hiç mi kullanmayacaksınız?
47. “Bir gün dağları yürütürüz de yeri dümdüz görürsün. Hiç birini bırakmaksızın diriltip bir araya toplarız.” Evet bir gün dağlar yürütülecek ve hayat son bulacak. Şu sa-pasağlam bildiğiniz dağlar gün olacak yürütülecek. Yeryüzünün dengede durması için Rabbimizin denge unsuru olarak kazık gibi arza çaktığı dağlar yok olacak. Yeryüzünde düzen bozulacak, yerçekimi kuvveti kaldırılacak ve dağlar yürütülecek, yeryüzü dümdüz olacak ve saklanma mekânizmaları yok edilecek. Hz. Adem’den beri gelip geçmiş tüm insanlar orada Rablerinin huzurunda toplanacaklar. Onlardan hiç birini ihmal etmeden, saf dışı bırakmadan hepsini diriltip saf saf toplayacağız. Yeryüzü insanların toplanması için dümdüz oluyor. Oyun ve eğlenceden ibaret olan dünya hayatı son bulmuş, imtihan bitmiş ve artık imtihan sonuçlarının okunması dönemi, hesap kitap dönemi başlamıştır. Evet Hz. Adem’den beri ağaların, beylerin, paşaların, zenginlerin, fakirlerin, zalimlerin, mazlumların, ezenlerin, ezilenlerin, ölenlerin, öldürenlerin, kölelerin, kileleştirenlerin yaşadığı bir dünya hesap kitabı için, yaşadıkları hayatın muhasebesi için, yaptıklarının değerlendirilmesi için Allah’ın huzurunda toplanmışlar. Herkes Rableri huzurunda saf saf durmaktadır. Evet, diyor ki Rabbimiz; biz insanların tümünü o gün huzurumuzda toplarız, onların hiç birisi sayının dışında kalmaz. Herkes mecburen orada toplanıp beklerler. Ben kalkmak istemiyorum, ben bulunmak istemiyorum, ben şahitlik istemiyorum, ben muhakeme ol-mak istemiyorum demeye hiç kimsenin hakkı ve selâhiyeti yoktur. Hani Nuh aleyhisselâmın oğlu öyle diyordu değil mi? Baba, ben senin gemine binmek istemiyorum, dağa çıkar ve tufandan kurtuluş ümidi ararım, bulurum belki de sığınacak bir yer diyordu. İşte şu anda herkes kendince bir sığınak, bir yükseklik arıyor farkındaysanız. Ya kasasının yüksekliğine, ya makamının, koltuğunun yüksekliğine, ya kesesinin şişmanlığına, ya cirolarının yüksekliğine sığınarak dünya planında kendilerini kurtaracaklarına inanıyorlar. Ama bilesiniz ki gün gelecek bütün dağlar, bütün sığınma mekanizmaları bitecektir. İmtihanın bitip de imtihan sonuçlarının okunma dönemi, ya da insanların imtihan sonuçlarına göre hesaba çekilmeleri dönemi gelecek.
48. “Dizi dizi Rabbine sunulduklarında onlara: "Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi Bize geldiniz. Sizi bir yere toplamak için söz vermediğimizi iddia etmiştiniz değil mi? " denir.” Saf saf insanlar Rablerine arz edilmişlerdir. Herkes saf saf Al-lah’ın huzuruna, Allah’ın mahkemesine arz olunacaklar. Hem de bize geldiniz ilk yaratıldığınız gibi. Sizi ilk yarattığımız biçimde bizim huzurumuza geldiniz. İnsanlar ilk yaratıldıkları gibi Allah huzuruna geliyorlar. Çırılçıplak, güçsüz kuvvetsiz, malsız mülksüz, akılsız bilgisiz, evsiz barksız ilk yarattığım gündeki gibi huzuruma geldiniz. Ne malınız var ne mülkünüz, ne bilginiz var, ne aklınız, ne bağınız var ne bahçe-niz, ne atınız var ne arabanız, ne hocalığınız var ne hacılığınız, ne diplomanız var ne doktoranız. Tıpkı sizi dünyaya ilk getirdiğim gibi huzuruma geldiniz. Şairin dediği gibi; “Hatırından çıkmasın uryan cihana geldiğin, Nice kim geldin, yine anın gibi gitmen gerek. Dünyaya çırılçıplak geldiğini unutma! Ama nasıl geldiysen öy-le git. Günahsız geldin, âciz olduğunu bile bile geldin, malın mülkün, ipin sapın yoktu geldin, yine aynen öyle gitmeye çalış. Keşke bu hiç hatırımızdan çıkmasa. Bu hayat böyleymiş, bu hayatı var eden kurallar koymuş, biz O’nun istediği gibi yaşamak ve sonunda yine O’nun huzuruna gideceğiz gerçeği hep hatırımızda olsa güzel olacak. Yaşantımız hep ölüme ve sonunda dirilişe doğru programlansa bu hayat çok kolay olacak. Ama heyhat ki insanlar; nasıl olsa öleceğiz, bari yaşarken bu dünyadan kam alalım diye bir hayat yaşamadan yanalar. Evet tıpkı yaratıldığımız günkü gibi çırılçıplak Allah zuruna gideceğiz. Hani Müddessir sûresinde bu konuyu Rabbimiz şöyle anlatıyordu: “Ey Muhammed! Tek olarak yaratıp, kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oğullar verdiğim ve nîmetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi Bana bırak. Bir de verdiğim nîmetten artırmamı umar; Hayır; hayır; çünkü o, Bizim âyetlerimize karşı son derece inatçıdır (Müddessir 12,13,14) Peygamberim sen onu ve benzerlerini bana bırak diyor Rab-bimiz. Kim o? Şu yapayalnız yaratılanı, yalnızca yarattığımı. 1. Ana karnındayken, malı, mülkü, çevresi, hanımı, akrabası, bilgisi, ilmi, irfanı, gücü kuvveti olmadan kendi başına. Hiçbir şeysiz yapa yalnız, güçsüz kuvvetsiz bakışsız, görüşsüz, konuşmasız; işte öyle yarattığımı sen bana bırak... 2. Diğeri ise bizzat Cenâb-ı Hakkın kendisine râci anlamına gelecek. Yâni yaratma konusunda kimseye ihtiyacım olmadan, kimseyi yardıma çağırmadan, ben yapayalnız yarattığımı sen bana bırak! Bu hepimizi ilgilendiren bir tehdit unsuru. Ne oluyor yâni? Yapa yalnızdık, kimsesizdik, hiçtik, bir şeyimiz yoktu, Allah da bizi var etmek için kimseye sormamış, danışmamış, kimseden yardım falan da almamış, öyleyse ne bu halimiz? diyeceğiz... Allah peygamber ve peygamber yolunun yolcularına diyor ki "Sen onu bana bırak! Başka ne özellikleri varmış bu kişinin? Malı uzun uzadıya uzatılmış, malı, mülkü, arâzisi, çiftliği, neleri neleri vardı. Kim bu? Sen ben bizim oğlan. Tüm piyasadaki zenginler. Yazlıkları, kışlıkları, evleri atları arabaları bulunanlar. 30 yıl önce neyimiz vardı? Bir beş yıl daha gidin, neyimiz vardı? Biraz daha ileri gidin, baba evinde kendimize ait bir evimiz olmadığı gibi evde bize ait bir bölümümüz, bir odamız bile yoktu neydik yâni? Gücümüz neydi? Bilimiz neydi? Babamızıanamızı bilmediğimiz gibi kendimizi bile bilmiorduk. Fırsatımız, imkânımız neydi? Niye? Şimdi kendimizde ne görüyoruz da? Yokluğu ne çabuk unutuyoruz? Hani kefenin cebi yok ki bir şeyler götürelim diye biz söz söylenir. Düşününce biraz var gibi geliyor bana. Hattâ kefenin cebi o ka-dar büyük ki oraya tüm amellerimiz konulacak, düşündüklerimiz, niyet ettiklerimiz, ihmal ettiklerimiz konacak. Evimiz barkımız, malımız mülkümüz, eziyetlerimiz, sabırlarımız, yiyip içtiklerimiz, biriktirip büyüttüklerimiz, şükür ve hamdlerimiz, isyanlarımız, günahlarımız hülâsa her şeyimiz oraya konmuştur. Onların tümü mezara bizimle beraber gitmektedir. Hani Resûlullah Efendimizin öyle bir hadisi vardı değil mi? Ki-şi ölünce üç şey onunla birlikte mezarın yanına kadar gider. Birincisi, malı mülkü, serveti samanı. İkincisi, oğlu kızı, eşi dostu, akrabası ya-ranı. Üçüncüsü, imanı ve salih amelleri. O mezara konunca ilk ikisi geri döner, sonuncusu onunla birlikte mezara girer. Öyleyse neyin peşinde olduğumuzu bir düşünelim. Yarın bizimle birlikte mezara gi-recek, orada bize hayat arkadaşı olacak iman ve salih amellerin mi peşindeyiz, yoksa bizi orada terk edecek şeylerin mi peşindeyiz? Evet Rabbimiz buyurur ki onu yalnız yaratmıştım, yapayalnız, hiçbir şeye sahip olmayarak yaratmıştım da sonra: Sonra da ona malen memdûd verdim. Bu memdud kelimesi üç anlama geliyormuş 1: Kesintisiz demektir. Yâni sürekli, kesintisiz, ay be ay gelen, geliri olan demektir. Yapayalnız yarattım, tuttum ona mal verdim, ben verdim onu! Niye unutuyor bunu? Sonra ortada gezip dolaşan, gözünün önünde gezip dolaşan çocuklar verdim ona. 5 tane, 10 tane, 13 tane çocuk verdim ona. Bu kim? denecektir o zaman. İşte Velid Bin Muğire, Halid Bin Velid’in babası. Değilse bize de öyle, Allah bize de çoluk çocuk verdi. Başka? Başka neler vermiş Allah ona? "Ve ona döşedim de döşedim" Fırsat verdim, güç kuvvet verdim, şan şeref verdim, riyaset verdim. İster ki daha da ziyâde edilsin ona. Öyle haris ki her şey onun olsun ister. Hep cennete gidecek o olsun, ya da daha çok malı mülkü olsun ister. 300'le yaşarken 500'e doymaz gibi. Hayır hayır, mümkün değil, çünkü bizim âyetlerimize karşı pek inatkar, anut davranıyor. Buradaki "Âyâtina" dan maksat: A: Kur’an-ı Kerîmidir denmiş. Allah’ın kitabına karşı pek anud davranıyor. B: Bir de hak olan hakikat olan her şeydir denmiş. Yâni hak olan hakikat olan şeylere karşı anûd davranıyor, inatçı davranıyor. C: Ya da Rasûlullah Efendimizdir denmiş. Allah’ın Rasûlüne ve onun sünnetine karşı da inatçı davranıyor ihtiyaçsız ve eyvallahsız davranıyor. Yâni hakka istinat etmeyen îmanın devamcısı anlamına inatçı diyoruz. Âyet ne derse desin o bildiğini okuyor, Kur’an ne derse desin, Rasulullah ne derse desin o bildiğini okuyor. Ya da kitaba rağmen, peygambere rağmen kendi kendine yol bulmaya çalışıyor. Kitaba ve peygambere yol sormadan kendi kendine bir hayat yaşamaya çalışıyor. Evet sizi ilk defa yarattığımız gündeki gibi tekrar huzurumuza getireceğiz. Siz buna inanmıyordunuz. Sizi tekrar sizi diriltmeyeceğimizi zannediyor, hesap kitap yok diyor ve hayatınızı bu inanca bina ediyordunuz. Aslında yaşadıkları hayatın kendilerini ateşe doğru götürdüğünün farkında olan insanlar vicdanlarını susturabilmek için di-rilişi reddetmeye çalışıyorlar. Yahudi ve Hıristiyanların derdi de işte budur. Ne diyorlardı adamlar? Efendim Allah gökleri ve yeri yaratırken çok yoruldu da cu-martesi veya pazar günü dinlenmeye çekildi. Niye söylüyorlar bunu? Şunun için: Efendim birincide yorulan ikinciyi hiç beceremez demeye getiriyorlar hainler. Yâni yeniden dirilişi inkâr edecekler, dertleri budur. Bakın Kaaf sûresi bu konuyu şöyle anlatıyordu: “Biz ilk yarışta yorulduk mu? Hayır; onlar yeniden yaratılmaktan şüphe etmektedirler.” (Kaaf 15) Ne yâni biz ilk yaratışta yorulduk öyle mi? Biz ilk yaratışta sanki aciz kalıp yorgun mu düştük ki tekrar sizi ikinci defa yaratamayacağız? Yani gerek kendilerini, gerek başka varlıkları ilk defa yaratırken kudretimizi ortaya koymuş değil miyiz ki ikinci defa yaratışı uzak görüyorlar? İlk defa kendilerini yaratırken aciz kalıp birilerinden yardım mı istedik ki ikinci yaratışa güç yetiremeyeceğimiz zehabına kapılıyor bu adamlar? Eğer bu iş zannettikleri kadar zor ve imkânsızsa ilk defa yaratmak zordur. İşte gördükleri gibi biz gökleri, yeri, göktekileri ve yerdekileri yaratırken sanki yorulduk ta tekrar onları diriltemeyeceğimizi mi zannediyorlar? Yok ya Rabbi, sen zaten bizi ilk defa yaratırken yorulmuştun, ikinci yaratılışımızı beceremezsin diye Allah’a iftira atmaya çalışıyorlar. Hayır hayır onlar yeniden diriliş konusunda şüphe içindeler, kuşku içindeler, çelişki içindedirler. İlk yaratışı kabul etmekle beraber, şu anda var olduklarını bilmekle beraber, şu içinde yaşadıkları düzenin kuruluşunu, yaratılışını görmekle beraber işi karıştırıp içinden çı-kılmaz hale getirmeye çalışıyorlar. İkinci yaratış konusunda hiç şüphe etmesinler ki onları yenibaştan yaratacağız ve hesaba çekeceğiz. Zaten dertleri işte budur. Tüm dertleri yaşadıkları bu hayatta hesap kitap gündeme gelerek iştahları kaçmasın, işleyecekleri suçları rahat işlesinler, rahat rahat zulmetsinler, rahat rahat kan içsinler, öldürsünler, diledikleri gibi bir hayat yaşasınlar ve sonunda bir diriliş ve hesap olmasın. Sümen altı edilsinler, yaptıklarının hesabı sorulmasın, tüm yaptıkları yanlarına kâr kalsın. Yeniden dirilişi imkânsız görerek reddedişlerinin altında yatan sebep işte budur.
49. “Amel defteri ortaya konunca, suçluların, onda yazılı olanlardan korktuklarını görürüsün, "Vah bize, eyvah bize! Bu defter nasıl olmuş da küçük büyük bir şey bırakmadan hepsini saymış! derler. İşlediklerini hazır bulurlar. Rabbin kimseye haksızlık etmez.” Kitap da ortaya konulmuştur. Kur’an ortaya konulmuştur. Ya da insanların amel defterleri ortaya konulmuştur. Herkes defterini al-mış, bu ana kitapla karşılaştırma imkânı bulmuştur. Dünya hayatındaki dosyaları sicilleri ortaya konunca, tıraşları gözlerinin önüne inince mücrimler alel acele kitaplarına şöyle bir göz atarlar. Kitaplarının içindekilerden dolayı hesaplarının zorluğundan dolayı korkularından tirtir titremeye başlarlar. Çünkü o zalimler Rablerini tanımamışlar, Rablerinin hayat programıyla ilgilenmemişler, hattâ kendilerini Rab bilmişler ve şimdi inkar ettikleri O Rab onları hesaba çekecek. Derler ki vah bize! Eyvah bize! Yazıklar olsun, bu kitap da nasıl bir kitapmış ki ne büyük günahlarımızı koymuş, ne küçüklerini koymuş, hepsini sayıp tesbit etmiş! Ne gizlide işlediklerimizi koymuş, ne açıkta işlediklerimizi koymuş, hepsini yazmış, hepsini tespit etmiş. Halbuki biz şunları, şunları hiç kimsenin göremeyeceği ıssız bir ormanda işlemiştik! Şunları, şunları önemsiz zannetmiştik! Ne bü-ük koymuş, ne küçük koymuş, ne gizli demiş ne aşikâr demiş hepsini tesbit etmiş. Halbuki dünya hayatında zalimlerin haberleri yoktu hiçbir şeyden. Haram helâl aramamışlardı hayatlarında. Zulmetmişler, haksızlık etmişler, inkar etmişler, duymazdan gelmişler, müstekbirce davranmışlardı. Ne yapmışlarsa tüm amellerini karşılarında buluyorlar. Amellerinden dolayı değerlendirilecekler şimdi. Hani dünyadayken bu zalimler amellerimizden dolayı bizi değerlendirmeye çalışmıyorlar mıydı? Dosyalıyorlardı ya mü'minleri. Şimdi de onların dosyaları alabildiğine kabarıktır. Zulmettikleri insan sayısınca dosyaları kabarık olacak. Kimileri bir milyona zulmetmişse bir milyonluk bir dosya, beş milyona zulmedenlerin dosyaları beş milyonluk, tüm yeryüzü insanlığına zulmedenlerin dosyaları o kadar kabarıktır. Dünyada müslümanları dosyalamaya çalışan, müslümanlara dosyalar hazırlayanlara orada dosyalar hazırlanmıştır. Dosyaladığı müslüman sayısınca orada, onlara dosyalar açılmıştır. Dosyalar birer birer açılacaktır. Zulmettikleri insanların dosyaları, haklarını yedikleri insanların dosyaları, bombaladıkları insanların dosyaları, aç bıraktıkları, sömürdükleri insanların dosyaları birer birer açılmaya başlamıştır. Ya da kitap açılmıştır. Onların kendisiyle yargılanacakları Allah’ın kitabı açılmış ve onunla yargılanma başlamıştır. Her bir dosya açıldıkça zalimler amellerini ve amellerinin karşılığını orada hazır bulacaklar. Allah hiç kimseye zulmetmemektedir. Bu amelleri kendileri işlemiştir. Kendi amellerinin karşılığıdır bunlar. Değilse yapmadıkları, işlemedikleri suçlardan ötürü Allah hiç kimseyi cezalandırarak zul-metmez. Ya da başkalarının günahlarını yanlışlıkla bir adamın defte-rine yazarak işlemediği günahlardan ötürü ona zulmetmez. Yaptıklarının bir kısmını zayi etmek sûretiyle Allah kimseye zulmetmez. Hayır hayır Allah hiç bir haksızlık yapmaz bunlar bu adamın bizzat dünyadayken kendi elleriyle işlediği amellerin değerlendirilmesidir. Evet insanlık bu kitabın hükümleriyle yargılanacaktır. Bu zalimler yeryüzünde bir tek kitap bırakmamak için mücâdele verip yeryüzündeki tüm kitapları yok etmeyi becerseler de sonunda yine yargılanmaları bu kitapla olacaktır, bu kitaba göre olacaktır. Hükmü bu kitap verecektir. Evet kitap açığa çıkmıştır. Mücrimler, suçlular, kâfirler perişan oluyorlar, ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Yazıklar olsun bize, bu kitaba da ne oluyor ki büyük küçük hiçbir şeyi bırakmamış, hepsini tespit etmiş? Hayır hayır onlar amellerini onda hazır bulmuşlardır. Kitaptan ve peygamberden uzak bir hayat yaşayanlar, yaptıklarını ve yapmadıklarını kitap kaynaklı belirlemeye yanaşmayanlar o gün kendi amelleriyle, kendi kitaplarıyla baş başa kalınca perişan oluyorlar. Niye? Ne var? Ne oluyor? Kim yazdı o kitabı? Kim yazdırdı orada olanları? Kim yaptı onları? Kim işledi o amelleri? Siz kendiniz yapmadınız mı onları? Siz kendiniz yazmadınız mı o kitabı? Size ait değil mi o ameller? Daha önceki derslerimizden birisinde söylemiştim, yeri gelmişken bir daha söyleyeyim: Amellerimizi, amel defterlerimizi yazanlar meleklerdir, ama as-lında yazan, yazdıran biziz. Bizim amellerimizin tespiti ve yazılması hususunda melekler tıpkı bizim elimizdeki kalem veya daktilonun tuş-ları mesabesindedirler. Öyle değil mi? Eline kalemi alıp bir şeyler ya-zan bir kimseye; bunu kim yazdı diye sorsalar ne der? Bunu kalem yazdı, yahut daktilonun tuşları yazdı filan mı der, yoksa bunu ben yazdım mı der? Ben yazdım der değil mi? Kalem yazdı, ama ben yazdım, ben yazdırdım kaleme veya daktiloya. İşte bizim amellerimizin yazıcısı, yazdırıcısı da biziz. Melek yazıyor ama, yazan ve yazdıran aslında biziz. Yâni sanki adam eline daktiloyu alıyor, A tuşuna basıyor ve A yazıyor, sonra da diyor ki, a ne oluyor buna yahu? Niye yazdı bunu? Demeye hakkı var mı? Yâni başkasını mı yazsaydı? Sen A yaz diye o tuşa bastın, o da onu yazdı. Sen bir yazarsan bir yazar, yok yazarsan yok yazar, var yazarsan var yazar kalem. Sen ne yazarsan onu yazar daktilo. Daktilo isyan etmez, sen isyanda kullanıyorsun onu. Ama adamlar şaşkınlıktan böyle diyorlar. Hani şaşıran adam hanımına teyze teyze dermiş. Nitekim şaşkın ördek başın kor kıcından dalar göle derler ya işte aynen o gibi şaşırıyorlar adamlar da diyorlar ki; ne oluyor bu kitaba? Büyük küçük her şeyi sayıp dökmüş. Adamlar bomboş bir kitap bekliyorlar. Peki madem defter bomboş da hani o zaman senin kulluğun denilmeyecek mi? Hani nerede kulluk? Sen hiç dünyada yaşamadın mı? Hiçbir şey yapmadın mı? Ey Kehfi tanıyanlar, bazen bazen düşünmeli, kendi kendimize sormalı değil miyiz? Acaba ben bugün meleklere ne yazdırdım? Acaba bugün benim defterime neler yazıldı diye düşünmek zorunda değil miyiz? Yatınca mı, kalkınca mı? Bizim için herhalde yatarken çok zor. Efendim tam yatarken dükkanı getirdik yatağın ucuna, tezgahı getirdik yorganın yanına, çekler, senetler yastığın yanında ve sızmışız o kadar. Ama kalkınca da zor. Kalkmışız, koltuğa yaslanmışız, karşımızda ekranda bir şeyler gelip geçiyor derken haydi dükkana. Yahu ne zaman düşüneceğiz bunu? Ne zaman hesaba çekeceğiz kendimizi? Ben bugün meleklere ne yazdırdık? Ne zaman düşüneceğiz bunu? Ne zaman muhasebe edeceğiz kendimizi? Ama şurasını da unutmayalım ki, yanlışlar ve doğrular bilinmeden yapılan muhaseberin de hiçbir değeri olmayacaktır, bunu da unutmamalıyız. Yanlışların ve doğruların ortaya koyucusu kitap ve sünnet tanınmadan yapılan kontroller de boş olacaktır. Vahyi tanımayan insanlar elbette kendilerini hep doğruda kabul etmeye devam edeceklerdir. Yemeleri doğru, içmeleri doğru, kılık kıyafetleri doğru, her şeyleri doğrudur onların. Öyleyse kendimizi hesaba çekişte kıstas kitap olmalıdır. Vahiy eşliğinde bir muhasebeden yana olmalıyız. Yâni önce Kur’an’dan bir şeyler öğrenelim, sonra da acaba ben bu öğrendiğimden meleklere bir şeyler yazdırabildim mi diyelim. İşte o zaman güzel olacak bu mu-hasebe. İşte böyle bir hesap bizi cennete götürecektir. Değilse kendileri dalâlette olduğu halde hep hidâyet üzere zannedip yarın eyvah diyenler gibi olmaktan kurtulamayız Allah korusun. Amel defterlerini ellerine alma konusu gündeme gelince, hatırladığım bir hadisi de burada nakledeyim inşallah: Resûlullah efendimiz buyurur ki; yarın müslümanlar da amel defterlerini ellerine alınca, onlar da biraz şaşkınlık geçirecekler. Eyvah, şu da, bu da var dercesine bir sıkıntı yaşayacaklar. Ama ikinci defa bakınca bir de ne görsünler onların hepsi silinivermiş, tertemiz bir sayfa halini alıvermiş. Melekler hemen fısıldayacaklar; geçmiş olsun tevbe etmişsin, istiğfar etmişsin, pişman olmuşsun, onun üzerine, o hatayın üzerine birkaç salih amel işlemişsin de Allah onları silivermiş. Âyet neredeydi? Evet işte burada: “Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt kabul edenlere bir öğüttür.” (Hûd 114) Gündüzün iki tarafında, yâni sabah ve akşam ve geceye yakın zamanlarda namazı ikâme edin. Beş vakit namazı ikâme edin. Çünkü muhakkak ki iyilikleriniz kötülüklerinizi giderir. Hasenatınız seyyiatınızı yok eder. İşte bunun için bize namazı emrediyor Rabbimiz. Bize olan sonsuz rahmetinin gereği namazı emrediyor. Namazların arasında işlenen günahların silinmesi için gösteriyor bize namazı. Namaz iki namaz arasındaki günahların affına sebeptir. Görüyor musunuz? Rabbimiz bize rahmeti gereği bir günün aralarını namazlarla ayırmış ve o zamanlar içinde işlediğimiz günahları o namazlarımızla silmeyi murad buyurmuş. Bakın bir gün bir günah işleyen bir sahâbe Rasulullah’a gelerek: Ya Rasulullah! Ben yapılmaması gereken bir şey yaptım! Evi-mize bir şey istemeye gelen bir komşumun karısına bakılmaması gereken bir bakışta bulundum! Benim durumum ne olacak? Allah için söyle yoksa ben helâkte miyim? der. Rasulullah efendimiz bir süre sükut eder ve işte bu âyet-i kerîme inzal buyurulur: “Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt kabul edenlere bir öğüttür.” Evet namaz kıl, çünkü iyiliklerin kötülüklerini giderir buyuruyor Allah’ın Resûlü. Demek ki namaz artının eksileri götürdüğü gibi kişinin günahlarını götüren, silip süpüren bir ibadettir. Çünkü namaz başlı başına bir tevbe, bir yöneliş ve Allah’tan yardım isteme makamıdır. Buhârî ve Müslim’de verilen nehir misâli bu türdendir. Allah’ın Resûlü sizden birinizin evinin önünden bir nehir aksa ve her gün beş defa bu nehirde yıkansa o kimse de kir kalır mı? Buyurur. Sahâbe-i kirâm efendilerimiz de elbette kalmaz deyince, Allah’ın Resûlü buyurur ki, işte beş vakit namaz da bu nehir gibi hataları siler, yıkar gider buyurur. "Beş vakit Namaz aradaki işlenenlere kefarettir, Ramazan da iki ramazan arasında işlenenlere kefarettir, büyük günahlardan sakınıldığı müddetçe" (Buhârî,Müslim) Ebu Dâvûd, Tirmizî, İbni Mâce’nin Hz. Ebu Bekir efendimizden şunu rivâyet ederler: “Bir adam Rasulullah’a gelip: Ya Rasulallah ben bir suç işledim, Allah’ın kitabında cezam nedir? Onu ikâme et dedi. Rasulullah bir süre sükut buyurdu. Nihâyet namaz vakti geldi. Sahâbeyle birlikte namazı kıldılar. O adam Rasulullah’a dönüp bir daha tekrarlayınca Rasulul-lah şöyle buyurdu: “Söylesene! Sen bizimle birlikte namaz kılmadın mı? Allah senin haddini affetmiştir.” Evet büyük günahlardan, Kebair’den sakınıldığı müddetçe iki namaz arasında işlenen ufak tefek günahlara bu namazlar kefarettir. Ramazan da böyledir. İki Ramazan arasında işlenmiş günahlara da Ramazan kefarettir. Burada Resûlullah efendimizin şu hadisini de okuyalım: "Bir kötülük yaptığında, hemen arkasından bir iyilik yap ki o kötülüğü yok etsin!" (Tirmizî, kitabu’l- Birr 4/355) İşlenen bir günahın akabinde yapılacak bir iyiliğin, hayırlı bir amelin o günahı silip süpüreceğine dair Kur’an’da ve sünnette pek çok deliller vardır. Bir kötülük, bir günah mı işledik, arkasından bir sa-lih amel işleyiverin ki böyle o onu silsin, süpürüp yok etsin. Peki nedir bu salih ameller? Kısaca özetleyelim inşallah. 1: Bunlardan birisi namaz kılmaktır. Hadisi demin okudum: "Beş vakit namaz aradaki işlenenlere kefarettir, Ra-mazan da iki ramazan arasında işlenenlere kefarettir, bü-yük günahlardan sakınıldığı müddetçe" (Buhâri-Müslim) Ebu Dâvud, Tirmizî, İbni Mâce’nin Hz. Ebu Bekir efendimizden şunu rivâyet ederler: “Bir adam Rasûlullah’a gelip: Ya Rasulullah ben bir suç işledim, Allah’ın kitabında cezam nedir? Onu ikâme et dedi. Rasûlullah bir süre sükut buyurdu. Nihâyet namaz vakti geldi. Sahâbeyle birlikte namazı kıldılar. O adam Rasûlullah’a dönüp bir daha tekrarlayınca Rasûlul-lah şöyle buyurdu: “Söylesene! Sen bizimle birlikte namaz kılmadın mı? Allah senin haddini affetmiştir.” 2: Kitabımızın beyanına göre hataları, günahları silip süpüren salih amellerden bir ikincisi de tevbedir. İşlenen bir günahtan sonra o günahın silinmesine sebep olmak üzere yapılacak bir başka iş tev-bedir, günahtan dönüştür. En’âm sûresi bunu şöyle anlatır: “Sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de arkasından tevbe eder, kendini düzeltirse, muhakkak ki O, bağışlayan ve esirgeyendir." (En’âm 54) Sizden her kim ki bir bilgisizlik, bir cehalet sonucu bir kötülük yapar, bir günah işleyecek olurda hemen arkasından tevbe eder ve durumunu düzeltirse, cehaletle günaha gittiği bir anda hemen kıblesini değiştirir ve Allah dönerse bilesiniz ki ben böyle yapanlar hakkında rahmeti kendi üzerime yazdım buyuruyor Rabbimiz. Evet demekki mü'min bir günahı ancak bir bilgisizlik sonucu, bir gaflet sonucu işleyebilir. Yâni ya onun isyan olduğunu bilmeyerek, ya işleyeceği o isyanın sonucunda, o günahın sonucunda başına gelecekleri bir an unuttuğundan dolayı günah işler, ya da isyanı taate tercih ederek bir isyanda bulunabilir ki bu da ayrı bir cehalettir. İşte bu durumda hemen kendine gelir gelmez tevbe eden, günahtan vazgeçen, yönünü, kıblesini değiştiren ve bir daha bu duruma düşmeme konusunda kesin kararlı olan mü’minleri affedeceğini bildiriyor, Rab-bimiz. Evet işlenen günahın akabinde hemen tevbe edilecek ve bir daha o günaha dönmeme kararı verilecek. Bu konuda Rasûlullah’ın pek çok hadisi vardır. "İşlediği bir günahın akabinde tevbe eden (Pişman-lık duyarak, bir aha dönmeme azmi içinde olan, kişi günah işlememiş gibidir." (İbni Mâce) Bir adam gelip Rasûlullah’a: Ya Rasûlullah bir kul bir günah işlese sonra tevbe etse Allah affeder mi? dedi. Allah’ın Resûlü buyurur ki: “Bir kul günah işledi, tevbe etti. Affedilir. Yine günah işledi yine tevbe etti, yine affedilir. Yine günah işledi, tevbe etti yine affedilir. En son Rasûlullah şöyle buyurdu. “Hattâ şeytan melül mahsur oluncaya, ümidini kesinceye kadar” (Hakim) Ama şunu da unutmamalıyız ki işlenen bir günahın arkasından sadece tevbe yetmemektedir. Bakın Rabbimiz Furkân sûresinde tevbeyle birlikte yapılması gereken başka şeylerden söz ederek şöyle buyurmaktadır: “Ancak tevbe eden, inanıp yararlı iş işleyenlerin, işte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah bağışlar ve merhamet eder. (Furkân 70) Yâni kim önceki programından vazgeçerek Allah’ın programına dönerse. Allah için bir hayat yaşamaya yönelirse ve de iman eder, imanını pratik hayatına aktararak, iman kaynaklı bir hayatı tercih ederse. Yâni imanının gereği olan sâlih amellere yönelirse işte Allah onların seyyiatlarını, günahlarını, kötülüklerini iyiliğe tebdil edecektir. Çünkü artık o Allah’ın istediği gibi müslüman olmuş, Allah’ın emirlerine teslim olmuş, Allah’a dönmüş, kıblesini değiştirmiş, tevbe etmiştir. Bu tevbesinin gereği olarak da Allah’la bozulan arasını düzeltme adı-na imanının gereği sâlih amellere yönelmiştir. Allah da onun hayatını iyiliğe döndürecektir. Bakın Resûlullah efendimiz bir hadislerinde şöye buyurur: “Nefsim yed-i kudretinde bulunan Rabbime yemin ederim ki, eğer sizler günah işlememiş olsaydınız, sizin yerinize günah işleyip de Allah’a istiğfar edecek bir kavim getirirdi de onları mağfiret ederdi.” (Müslim, Kitabut- tevbe 4/210) Evet tevbe iman ve amel-i salih istenmektedir. Yani işlenen günahtan tevbe edip vazgeçilecek, arkasından iman edilecek, Allah’-la koparılan diyalog yeniden düzeltilecek ve de salih amellere koşulacak. 3: İşlenen günahları silen bir başka salih amel hakkında da yine Rasûlullah şöyle buyurur: "İslâm, kendinden önceki günahları siler; hicret, kendinden öncekileri siler, hac da kendinden önce işlenenleri siler mahveder. [Müslim] Evet İslâm kendinden öncekilerin tümünü siler. Kişi müslüman olduğu andan itibaren önceki işlediği günahlarının tamamı silinmiştir. Hicret de böyledir. Hicrette hicret öncesi işlenmiş olan günahları siler. Hac da böyledir. Mebrûr ve makbul bir haç kişinin anadan doğduğu gündeki gibi tüm günahlarını siler. 4: Bir dördüncüsü; bir adam Rasûlullah’a gelip: Ya Rasûlullah ben azim bir günah işledim. Benim için bir tevbe imkânı var mıdır? Buyurunca Rasûlullah ona şunu sordu: Annen var mı? dedi. Adam yok dedi. Peki baban? ada evet deyin Rasûlullah git ona iyilikte bulun!" buyurdu (İ. Ahmed- Tirmizî) İmam Tirmizî der ki: Bu hususta icma vaki olmuştur. Rasûlul-lah’ın vefatından sonra gelen bir adama ashab-ı kiram aynı tavsiyede bulunmuşlardır. Kişinin yanında ihtiyarlamış annesine ve babasına hizmet etmesi, onların şer’i ihtiyaçlarını görüp onların yüzünü güldürmesi onun günahlarının affına sebep olacaktır. 5:Yine dünyada insanın başına gelen kimi sıkıntılar da hadis-lerin ifadesine göre günahların affedilmesine sebep olmaktadır. Bu yüzden âyet-i kerimede tevbe ile günahların affedilmesi ayrı ayrı zikredilmiştir diyoruz Allahu alem. Bakın Şûrâ sûresinde Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır: “Başımıza gelen herhangi bir musibet ellerimizle işlediklerimizden ötürüdür. O, yine de çoğunu affeder. Sizler Allah’ı yeryüzünde âciz bırakacak değilsiniz. Allah berisinde ne bir dostunuz, ne de veliniz vardır.” (Şûrâ 30) Canınıza, malınıza gelen herhangi bir musîbet sadece sizlerin ellerinizle işlemiş olduğunuz günahlar yüzündendir. Günahlar sadece ellerle işlenmez. Ama genellikle fiiller elle işlendiği için burada eller ifadesi kullanılmıştır. Evet mallarınız ve canlarınız konusunda size ulaşan musîbetler sizlerin ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Ama sizin ellerinizle işlediklerinizden pek çoğunu Allah affetmektedir. El-lerinizle işlediklerinizden pek çoğunu Allah görmezden geldiği, kaale almayıp affettiği için bunların cezasını size tattırmıyor. Eğer Rabbiniz size bu kadar merhametiyle muamele etmeyip de yaptığınız her bir günah yüzünden hemen cezalandırılsaydınız mutlaka hepiniz helak olup giderdiniz. Kur’an’ın başka yerlerinde bu hususu anlatan âyetler vardır. Allah’ın Resûlü Hz. Ayşe’nin rivâyet ettiği bir hadislerinde şöy-le buyurur: "Kulun yeryüzünde günahları çoğalıp onlara kefaret olacak bir şeyler bulunmadığı zaman Allah onun günahlarına kefaret olmak üzere onu bir üzüntüye duçar kılar. Böylece onun günahlarını döküverir" 6: Günahların silinmesinin bir altıncı yolu da; kişi kendisi sü-rekli muttaki davranarak hayatının her bir anında Allah huzurunda ol-duğunu Allah kontrolünde olduğunu unutmadan bir hayat yaşayacak, kendisini kurtaracak ama bu ittikasının yanında, seyyiattan kurtulmasının yanında bu ittikasının gereği olarak da başkalarını da kurtarmanın gayreti içine girecektir. Kendisi cennete gitmeye çalıştığı gibi başkalarını da cennete götürme çabası içine girecektir. Bu da onun vazifesidir. İnsanlara onların razı olacağı muameleyi değil Allah ve Resûlünün isteği gibi davranmak ve onların kurtuluşu için gayret etmek zorundadır. Mü’minin bu sahadaki gayreti de onun günahlarının silinmesine vesile olacaktır inşallah. 7: Yine bir defasında Allah’ın Resûlü: “Sizden biriniz işlediği bir günahın arkasından bir hasene yetiştirip onu sildirsin buyurunca sahâbeden birisi sordu: Ey Allah’ın Resûlü “La İlahe illallah” da hasene midir buyurunca Allah’ın Resûlü buyurdu ki: “O hasene-lerin en güzelidir” Demek ki işlenen günahın arkasından söylenmesi gereken sözlerden birisi de kelime-i tevhittir anlıyoruz. kelime-i tevhid de günahların silinmesine sebep olacaktır. 8: Rasûlullah bir başka hadisinde günahları mahveden ameli şöyle anlatır: “Mescidlere yürümek, her bir namazdan sonra bir başka namazı gözetlemek, işte bunlar ribattır.” Evet Allah’ın Resûlü buyurur ki bir günah işler işlemez hemen onun ardından bir iyilik işleyin, bir hasene yetiştirin ki o günah silinsin buyuruyor. Ancak burada şunu da söyleyelim. Bundan sonra yapılacak iyiliğin işlenen kötülüğün bir muâdili olma şartı aranmaz. Meselâ adam bir hırsızlık yaptı bu günahın affı için illa da hırsızları affetmek türünde bir iyilik yapma şartı yoktur. Yani yapılacak iyiliğin işlenen kö-tülük cinsinden olma şartı yoktur. İşlenen günah ne olursa olsun karşılığında Allah ve Resûlünün istediği hayırlı bir amel işlemek yeterlidir. Meselâ bir müslümana Kur’an’dan bir âyet öğretmek, sünnetten bir bölüm tanıtmak günahların silinmesine sebep salih amellerdendir. Hattâ bunun için bir saatını ayıran bir müslüman 700 saat 700 kişiye 700 âyet öğretme sevabını bile alacaktır.
50. “Meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik. İblisten başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Ey İnsanoğulları! Siz beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Halbuki onlar size düşmandır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değişmedir!” Biraz önce mahşerdeydik. Kitaplarımızı ellerimize almış hesap kitap dönemini yaşıyorduk ama bakıyoruz bir anda Rabbimiz bizi in-sanlığın ilk yaratılış dönemine götürüverdi. Atamız Adem yaratılıyor, sonra yeryüzünde Onun sulbünden bizler yaratılacağız, tüm insanlık yaratılacak, tüm insanlık gelecek yeryüzüne, ama bundan önce bir deneyimden geçirileceğiz. Bakarada detayıyla anlatıldığı gibi Rab-bimiz buyurur ki: “meleklere dedik ki Adem’e secde edin. Onlar, tüm melekler Adem’e secde ettiler ama İblis müstesna.” Tüm melekler Rablerinin emrine boyun büküyorlar, insanlığın yeryüzüne gelişini onaylıyorlar ama İblis geri duruyor. Allah’ın emrine isyan ederek yeryüzüne yeni gelen bu insanın varlığını kabullenmiyor. Böylece Allah’ın secde emri havada kaldı, askıda kaldı. Çünkü İblis melek değil, o cinlerdendi. Cinlerden olduğu için Rabbinin emrinin dışına çıkabilme imkânı buluyordu. Meleklerde böyle bir irade yoktur. Onlar kesinlikle Allah’a isyan edemezler. Rableri kendilerine ne emrederse onu uygulamak zorundadırlar. Halbuki İblis cinlerden olduğu için tıpkı insanlar gibi itaat etmeye de isyan etmeye de imkân bulabilmektedir Rabbimizin yasası gereği. Rabbimiz buyurur ki Beni bırakıp da sizler bu şeytanı ve onun zürriyetlerini veliler mi edindiniz? Rabbiniz olarak sizi yaratan, sizi yeryüzünün efendisi ve halîfesi yapan, tüm melekleri size secde ettirecek biçimde sizi üstün vasıflarla donatan Rabbinizin sizin adınıza aldığı kulluk maddeleriyle ilgilenmeyerek, Rabbinizin kitabına karşı nötr davranarak sizin düşmanınız olan, sizin varlığınızı onaylamayan, sizin yeryüzüne gelişinizden memnun olmayan ve atanızı cennetten çıkarmak ve intikam almak için çırpınan ve kıyâmete kadar da sizi ce-henneme çağırma konusunda Allah’tan izin alan bu şeytanı ve onun soyunu veliler edindiniz ha? Allah’ı dinlemiyor da bu düşmanınızı din-liyorsunuz? Onu ve soyunu yolundan gidilecek, sözü dinlenecek veliler dostlar edindiniz öyle mi? Halbuki onlar sizin için çok açık düşmandırlar. Şeytanların yoluna tâbî olarak, şeytanları velî kabul ederek bu zalimlerin kazandıkları cehennem ne kötü bir varış yeridir! Evet şeytanı veli eden zalimlere verilecek karşılık ne kadar kötüdür. Eğer insanlar yarın; eyvah diyeceklerse, yazıklar olsun bize diyeceklerse, kesinlikle bilelim ki bu, onların şeytana uymalarından kaynaklanmaktadır. Onları ve avanelerini velî bilmelerinden kaynaklanmaktadır. Rabbimiz; ey kullarım, ben size bunu ta baştan bildirme-dim mi? Onun Adem babanıza secde etmediğini size anlatmadım mı? Size sizin tanımanız gereken bir imtihan modeli, motifi olarak onu tanıtmadım mı? Ne diye gaflet edip ona tabi oldunuz? Ne diye onun gibi zalim oldunuz? Yarın pişman olacaksınız. Gelin melekler gibi kul olun, şeytan gibi secdesizliği kabullenerek zalimlerden olmayın diyerek Rabbimiz bize bir uyarıda bulunuyor. Zalimler için ne kötü bir karşılık, ne kötü bir bedel, ne kötü bir değiştirme. Adem peşinde, melekler peşinde olacak yerde şeytan peşinde oldular. Kulluk peşinde olacak yerde isyan peşinde oldular. Velî olarak Allah’ı bırakıyorlar da başkalarının peşine takılıyorlar.
51. “Oysa Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurdum. Saptıranları hiçbir işte asla yardımcı da edinmedim.” Ben onları ne kâinatın yaratılışına ne de kendilerinin yaratılışına şahit kılmadım. Kâinatı yaratırken de kendilerini var ederken de onların hiç haberleri yoktu. Kendilerinin yaratılışında bile söz sahibi olmayan bu varlıklar nereden İlah ve Rab olabilecekler de? Benim ortaklarım değil ki onlar? Ben böyle saptıranların hiç birisini ortak e-dinmedim. Ben onların hiç birisine yetki vermedim. Ve yine ben saptıranları destekleyecek de değilim. Göklerin ve yerin saltanatı konu-sunda göklere ve yere egemenliğim konusunda onlara her hangi bir yetki vermedim ben. Göklerin ve yerin yaratılması konusunda ve bu ikisini idare konusunda onlardan yardım da istemedim. Gökleri ve yeri kendim yarattım ve bunlar üzerindeki egemenliğimi kendim kurdum. Ben bunları yaratırken ve bunlar üzerinde egemenliğimi kurarken bunların haberleri bile yoktu, onlara danışmadım ben. Bir gün diyeceğim ki:
52. “O gün Allah: "Bana ortak olduklarını iddia ettiklerinize seslenin" der. Onları çağırırlar, fakat hiçbirisi onların çağrılarına gelmez. Aralarına bir cehennem deresi koyarız.” Bir gün gelecek Allah diyecek ki: Hâdî benim yanımda ortak kabul ettikleriniz, bana ortak kabul ettikleriniz, benimle birlikte yetkili kabul ettikleriniz şu liderlerinizi, şu önderlerinizi, şeriklerinizi, şürekanızı çağırın bakalım. Allah yanında kendilerine dua ettikleriniz, Allah berisinde şafi kabul ettikleriniz, Allah berisinde hayata hâkim bildikleriniz, Allah berisinde hukuk tanrısı kabul ettikleriniz tüm yardımcılarınızı çağırın bakalım. Haydi çağırın onları da sizi şu içinde bulunduğunuz durumdan kurtarsınlar. Sizi Allah’ın yargılamasından, Allah’ın azabın dan kurtarsınlar. Onlar da çağırırlar; bu Allah berisinde yardımcı bildiklerini, ama heyhat ki onlar onlara cevap veremezler, veremiyorlar. Onların arasına büyük bir uçurum yerleştirdik. Ortakları ayrı bir yerde onları ortak kabul edenler, ilah kabul edenler ayrı bir yerde. Hepsi de çaresiz cehenneme doğru yaklaştıklarını anlayacaklar, bilecekler. Bu "Mevbikan" kelimesi helâk olunacak bir yer, cehennemde bir vadidir demişler, ya da onların yardımcılarının, ilahlarının kendilerine kendilerinin de onlara ulaşamayacakları bir uçurumdur demişler. Yâni dünyadaki sahte ilahlarla o ilahlara tapınanların araları yarılmıştır açılmıştır. Onların dünyadaki dostlukları âhirette korkunç ve derin bir düşmanlığa dönüşmüştür. Kimi müfessirler de bu sûrenin evvelinde anlatıldığı gibi onların Rap ve İlah kabul ettikleri Hz. Îsa, Hz. Üzeyr ve melekler gibi varlıklarla onların aralarında uzak bir mesafe koyarız şeklinde anlamışlardır. Çünkü onların ilah kabul ettikleri Allah’ın bu sâlih kulları; cennetin en yücelerinde öbürleri ise cehennemin ta derinliklerindedirler. Kimileri de bu uçurumun hidâyet ehliyle dalâlet ehlinin birbirlerinden ayrılacağını anlatır demişlerdir. Rum sûresinin 14. âyeti ve Yâ-sîn sûresinin 39. âyetleri bu hususu anlatır. ²
53. “Suçlular ateşi görürler ve ona düşeceklerini anlarlar, fakat ondan kaçacak yer bulamazlar.” Girecekleri yeri görürler, ateşi görürler. Cehennemi görür gör-mez artık anlarlar ki az sonra girecekleri yer orasıdır. Az sonra bu mücrimler, bu Allah berisinde başka Rabler bulup onları da hayatlarında söz sahibi kabul edenler kendilerini o ateşin içinde bulacaklarını artık anlamışlardır. Ve de artık bir daha oradan çıkış yollarının olmadığını da anlamışlardır. Bu konuda hükmün Allah’a ait olduğunu, yetkinin Allah’a ait olduğunu bilmişlerdir. Kimse onlara yardım edemeyecek, kimse Allah’ın hükmüne itiraz edemeyecek, kimse onun hükmünün dışına çıkamayacaktır. Allah’ın Resûlü bir hadislerinde kâfirlerin kırk yıllık mesafeden cehennemi görüp oraya düşeceklerini anlayacaklarını, kahrolacaklarını, mahvolacaklarını anlatır.
54. “Andolsun ki, Biz bu Kur’an'da insanlara türlü türlü misâli gösterip açıkladık. İnsanın en çok yaptığı iş tartışmadır.” Evet gerçekten biz bu Kur’an’da kullarımıza her türlü örneği verdik, her tür örnekten söz ettik. İnsanlar gerçekleri anlasınlar daha hata etmesinler, şaşırıp kalmasınlar, ateşe gitmesinler diye her şeyi açık açık anlattık biz bu kitapta. Ama buna rağmen insan gerçekten tartışmaya pek meyyaldir. Tartışmak istiyor. Hakikati anlayıp kabul edip ona teslim olmak yerine hep tartışmayı tercih ediyor. Hep tartışmadan yana insan. İşi gücü tartışmadır insanın. Yâni bu kitapta Rabbimiz her şeyi açık açık anlattığı halde bu kitapta neyi eksik buluyor ki Allah’la tartışmaya giriyor bu insan? Bu kitapta bu insanlar Rablerini tanımak istediler de bulamadılar mı? Kendilerini tanımak istediler de, ne olduklarını? Nereden geldiklerini? Nereye gittiklerini? Ne için yaratıldıklarını? Allah’ın kendilerinden nasıl bir kulluk istediğini öğrenmek istediler de bulamadılar mı bu kitapta? Cenneti kazanmak istediler de bunun yolunu mu bulamadılar? Dünyada mutlu olmak için müracaat ettiler de yol mu göstermedi bu kitap kendilerine? Cehennemi bilmek ve ondan korunmak istediler de göstermedi mi Allah bu kitabında? Hayatlarının problemlerini çözmek için müracaat ettiler de yol mu göstermedi Allah onlara? Âhiret hayatları için azık hazırlamak istediler de tarif mi etme-di bu kitap? Gökler âleminden, melekler âleminden, cinler âlemin-den, arştan, kürsiden haberdar olmak istediler de Kur’an onlara yetersiz mi kaldı? Allah onları sordukları konularda mahrum mu bıraktı? Hayatlarında iyiliklerini kötülüklerini, kendileri için hayırlı olanları şer olanları öğrenmek istediler de Allah onlara bilgi vermedi mi? Yâni kıyâmete kadar insan nesli hangi dönemde, hangi devirde olurlarsa olsunlar, hangi şartlar altında bulunurlarsa bulunsunlar, ne tür problemlerle karşı karşıya gelirlerse gelsinler problemlerine samimiyetle çare aramak üzere bu kitaba baş vururlarsa ne ararlarsa bulabileceklerdir bu kitapta. Hiç bir konuda çaresiz bırakmayacaktır bu kitap insanları. Kıyâmete kadar ailevî problemler, hukukî problemler, sosyal sıkıntılar, ekonomik sıkıntılar, siyasal dertler ne olursa olsun Allah o konuda mutlaka bir çözüm yolu gösterecek ve insanlığın tüm problemlerini çözecektir bu kitabıyla. Ama buna rağmen ellerinde böyle mübârek bir kitap bulunduğu halde, Allah onlara rahmetinin gereği böyle bir kitap göndererek, onları adam yerine koyarak onlara kendi bilgisini sunduğu halde ona teslim olmaları gereken bu insanlar Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın kitabıyla tartışmaya girmek istiyor-lar. Allah’ın kitabıyla tartışmaya girerek kendi bilgilerini Allah’ınkiyle yarıştırmaya kalkışarak hep kaybediyorlar. Halbuki tartışmaya girmek yerine teslim olsalardı kazanacaklardı. Peki acaba bu insanları bu tartışmaya iten sebep nedir? Neden böyle davranıyorlar bu insanlar?
55. “İnsanlara doğruluk rehberi gelmişken, onları inanmaktan, Rablerinden mağfiret dilemekten alıkoyan öncekilere uygulananın kendilerine de uygulanmasını veya gözleri göre göre azaba uğramayı beklemeleridir.” Bu insanları Allah’a, Allah’ın âyetlerine iman etmekten ve Rablerine karşı istiğfar etmekten engelleyen sebep nedir? Niye iman etmiyor bu insanlar Rablerine? Kendilerine Allah’ın yol gösterisi, Allah’ın kitabı ve Allah’ın elçileri geldiği halde, hak bütün çıplaklığıyla kendilerine beyan edildiği halde niye bu insanlar istiğfara yanaşmı-yorlar? Niye kendilerine gelen bu hidâyet rehberinden istifade etmeye yanaşmıyorlar? Allah’ın âyetlerine niye yönelmek istemiyorlar? Eğer onlara Rableri merhamet buyurup da böyle bir kitap göndermeseydi, Allah onları muhatap kabul buyurup kendi bilgisiyle onları bilgilendirmeseydi, onlara böyle bir rahmet kapısı açmasaydı o zaman şöyle diyeceklerdi: Ya Rabbi! Şimdi biz ne yapalım? Nasıl e-delim? Bize senden yol gösteren bir kılavuz gelmedi! Bize katından bir elçi göndermedin! Ne yapalım bizim senden de senin yolundan da senin kitabından da senin cennetinden de cehenneminden de haberimiz yoktu! diyeceklerdi. Bizim hiçbir şeyden haberimiz yoktu. Günahı bilmiyorduk, sevabı bilmiyorduk, hayrı şerri bilmiyorduk diyebileceklerdi. Ya da demeye hak kazanacaklardı belki. Bize bir şey gönderseydin de biz de onunla amel etseydik, onunla yol bulup seni razı etmeye, sana kulluk yapmaya çalışsaydık diyebilirlerdi. Halbuki durum hiç de öyle değildir. Allah kendilerine hak bir kitap gönderdiği halde, bu kitabında onların muhtaç oldukları her şeyi onlara açık açık beyan buyurduğu halde acaba bu kitapla bu hidâyet rehberiyle ilgilenmeyerek küfrü tercih etmelerinin sebebi ne? Bunun sebebi şudur: Onlar başka değil kendilerinden öncekilerin başlarına gelenlerin kendi başlarına da gelmesini bekliyorlar. Ansızın onların başlarına gelen belâların kendi başlarına da gelmesini bekliyorlar. Bunlar; kendilerinden önce Âd kavminin başına gelenleri gördüler, Semûd’un başına gelenleri duydular. Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın sistemiyle ve Allah’ın elçileriyle tartışmaya giren Firavunları, Nemrutları tanıdılar. Ashab-ı Kehf’i tanıdılar. Onların başlarına gelenleri öğrendiler de hâlâ niye imânâ yanaşmıyorlar? Her halde bunlar başka değil bu kendi seleflerinin başlarına gelenlerin göz göre göre kendi başlarına gelmesini bekliyorlar. Hayatlarında Allah’ı diskalifiye ederek bilgilerini, güçlerini, imkânlarını, servetlerini, gençliklerini hayatlarını kendilerinden biliyorlar. Ben olacağımı oldum beni kimse alt edemez demeye çalışıyorlar. Ben güçlü-yüm, ben zenginim, kimse benim karşıma geçemez demeye çalışıyorlar. Halbuki Allah’ın bu kitabında haber verdiği kendilerinden önce Rabbimizin helâkinden kurtulamayanlar kendilerinden daha güçlüydüler. Kendilerinden daha zengin ve saltanat sahibiydiler. Kendilerinden daha güçlü olanlar yok olup gittiler. Bakıyoruz bir yerlerde belli makamlara gelenler önlerinde eğilen yardakçıları gördükçe Allah’ın kendilerine geçici olarak lütfettiği şeylerle aldanmaya başlıyorlar. Allah bize de diyor. Ey kullarım! bu âyetler sizleri de uyardığı halde siz neyi bekliyorsunuz? Allah’ın kitabı sizi uyardığı halde onun uyarısından habersiz olarak, öncekilerin ha-yatlarına benzer bir hayatı sürdürmeye çalışan sizler neyi bekliyorsu-nuz? Onların başlarına gelenlerin sizin de başınıza gelmesini mi bekliyorsunuz? Üstelik öncekiler sizden daha üstündüler. Ama onlardan hiç birisi Allah’la başedemediler. Allah’tan kendilerine gelen azabın önüne geçemediler kendilerini kurtaramadılar. Yoksa şöyle mi demeye çalışıyorsunuz: Onlar kavim kavimdi, onlar küçük, küçük kavimler halinde yaşıyorlardı. Güçsüz oldukları için Allah’la başedemediler. Lâkin şimdi bizler Birleşmiş Milletler oluşturduk, Avrupa topuluğunu oluşturduk, Nato’muzu kurduk. Binaenaleyh biz bugün onunla pek ala başedebiliriz demeye mi çalışıyorsunuz? Allah önceki kavimler parça olduklarından, güçsüz olduklarından onları parça parça halledebilir ama, O bizimle başedemez mi de-mek istiyorsunuz? Vazgeçin bu tavırlarınızdan. Vazgeçin bu küstahlıklarınızdan. Dünyanın konumu gereği her ne kadar Allah fırsat tanı-yorsa da Allah’ı atlattık zannetmeyin ve unutmayın ki cehennem sizi bekliyor. Öyleyse gelin Allah’la savaşı sürdürmeyelim. Gelin Allah’ın kitabıyla savaşa tutuşarak küfrü ve şirki genelleştirmeyelim. Gelin Rab-bimizin bir lütuf olarak bize verdiği güç ve kuvvetlerimizi, imkân ve fırsatlarımızı Allah’a karşı putlaştırmaya çalışmayalım. Allah’ın verdikleriyle ona karşı varlık iddiasında bulunmaya kalkışmayalım. Evet bu insanlar kendilerinden öncekilerin başlarına gelenler kendi başlarına gelinceye kadar uyanmayacaklar. Bunlar helâklerini bekliyorlar. Helâkleri gelmeden de bir türlü hakkı kabule yanaşmı-yorlar. Tıpkı selefleri olan Firavun gibi geberirken iman edecekler, ama bu imanlarının onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Ya dünyada bir helâkle karşı karşıya gelince akılları başlarına gelecek ya da âhi-rette Allah’ın cehennemini gördükleri zaman. Bunların tabiat leri hakkı kabule müsait değildir. Halbuki Kur’an bu adamların zihinlerini kalplerini harekete getirmek için her türlü aracı kullanmış, her türlü misali, her türlü örneği anlatmış, onları hakkı kabule yanaştırabilmek için denemediği yol bırakmamıştır. Ama bunlar hâlâ tartışmadan yana, mücâdeleden yana olmuşlardır. Bir de bu sûrede sûrenin belkemiğini teşkil eden dünyanın süslenmesi, süslü gösterilmesi de bu adamların iman etmelerine engel teşkil etmektedir. Dünyanın süsüne ve ziynetine aldanmaları imânâ gelmelerine engel olmaktadır.