Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Sâd Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

88 ayetSayfa 1 / 3
1,2. “Sâd; öğüt veren Kur’an’a andolsun ki, inkâr edenler gurur ve ayrılık içindedirler.” Sûre, Huruf-ı Mukatta ile başlıyor. Kur’an sâdıktır. Kur’an’ın mübelliği Muhammed (a.s) sâdıktır. O ne söylemişse, onun iki dudağının arasından ne çıkmışsa Allah onu tasdik edendir, Kur’an ona şehadet edip doğrulayandır gibi mânâlar verilmişse de, önceki sûrelerde dediğimiz gibi dinleyin şu anda Allah konuşuyor. Bu sözler Allah sözleridir. Bunları Allah sözü olarak dinleyin ve hayatınızı bu sözlerle düzenleyin diye Rabbimizin bir uyarısıyla karşı karşıya olduğumuzu anlayacağımız müteşabih bir âyetle muhatap oluyoruz. Zikir sahibi Kur’an. Mü’min zikirle beraber olmalıdır. Çünkü bu Kur’an bütün âlemlerin zikridir. Tüm varlıkların gündemidir. Tüm varlıkların hayat programını belirler bu kitap. İşte bu yetkiye sahip olan Kur’an’a yeminle söze başlar Rabbimiz. Bu zikri, bu gündemi, bu hayat programını örtmek, örtbas etmek isteyen kâfirlerin kendi kendilerine bir izzet ve şeref arayışı içine girdiklerini anlatır. Sonra der ki; onlar şikâk içindedirler. Bölük pörçüktür onlar, darmadağınıktır. Veya şâk olmuşlardır. Karşı durmuşlar, kenar durmuşlar, cephe oluşturmuşlar, karşı gelmişler. Allah’a, Allah’ın kitabına, Allah’ın zikrine, hayat programına, Allah’ın elçisine düşman olmuşlar, cephe oluşturmuşlar, karşı gelmişler. Böyle yapanlar tarihe bir bakıverseler olmaz mıydı? Bunu ilk yapan kendileri değil ki. Onlardan öncekiler de aynı şeyi yapmışlar ve feryadı figan etmişler. Ama bu feryatları onları kurtarmış mı? Hiç düşünmüyorlar mı bunu? Peki Allah’a ve kitabına karşı böyle tavır alan bu hainler acaba bunu hangi mantıkla yapıyorlardı? Dayandıkları bir şey var mıydı? Kur’an’ın zikir olma yetkisine, hayata program yapma yetkisine karşı gelen bu adamlar acaba kendi kendilerince haklı bir sebep bulabilmişler mi? Bakın bundan sonraki âyet onu şöyle anlatır: Evet, Kur’an’a andolsun ki, Kur’an üzerine iyi düşünün ki, Kur’-an’ı anlamaya ve onunla hayatınızı düzenlemeye çalışın ki, o Kur’an zikir sahibidir. Zikir bir anlamıyla küfrün mukabilidir. Bir şey zikredilirse küfredilmez, küfredilirse de zikredilmez. Yâni zikir gündemde tutmak, küfür ise gündemden kaldırmaktır. Bir başka mânâsıyla zikir dille, kalple, hareketle, eylemle, tasavvurla, düşünceyle, tasdikle, tatbikle, destekle bir şeyin gündemde duruşuna kişinin kendini âmâde kılması demektir. Buna göre temel prensip olarak ana zikir konusunun vahiy olduğunu bilen kişi, kendisini bununla görevli bilmelidir. Evet Kur’an zikirdir, gündemdir, gündem oluşturmaya yetkili bir kitaptır. Burada bir misalle konuyu biraz açmaya çalışalım. İnsanlardan iki türlü hayat programı söyleyelim: Bir: Sabahleyin güneş doğduktan sonra keyfi yetince kalkacak, arkasından biraz müzik dinleyecek, biraz televizyonla ilgilenecek, bir iki dizi filan izleyecek. Arkasından bir kahvaltı yapacak, birkaç kadeh atacak. Arkasından şöyle gazetelere bir göz atacak, birilerine birkaç küfür atacak. Sonra işte para düşünecek, yokluktan dem vuracak, krizden bahis açacak. Sonra işi-ne, dükkanına gidecek, alacak verecek. Sonra akşam olacak bir yerlere gitmeyi düşünecek, birilerine takılacak, bir şeylerin akıntısına gi-decek, işte böyle bir program. Gündeminde namaz yok, zikir yok, Al-lah yok, peygamber yok, kulluk yok, Kur’an yok, sünnet yok, kulluk adına hiçbir şey yok. Önce böyle bir program düşünün. Bir de ikinci bir program: Sabah erken kalkıp sabah namazı kılacak, sonra işine, aşına, hayatına devam ederken namaz vakitlerinde namaz kılacak, bazen inşallah maşallah diyecek, bazen programın ara boşluklarında biraz biraz Kur’an okuyacak, bazen komşularıyla, ev halkıyla dinsel içerikli konuşmalar yapacak, bazen hadis okuyacak. Bir de böyle bir program var. Şimdi söyleyin, acaba bunlardan hangisi daha bir Müslümanca? İkisi de değil mi? Niye? Çünkü ikisinin programını da bu Kur’an yapmamış. Çünkü Kur’an zikirdi. Kur’an program yapıcıydı. Programı Kur’an yapmalıydı. Unutmayalım ki gündemini Kur’an’ın yaptığı hayat Müslümanlıktır, gündeminde Kur’an’a yer ayrılan bir hayat değil. Gün-demi belirleyen Kur’an olmalı. Şunu yapacaksın, bunu yapmayacaksın, şuraya gideceksin, burada durmayacaksın, şunu konuşacak, bu-nu yiyecek, beni okuyacak, benimle yol bulacaksın gibi yapılacakların ve yapılmayacakların programını Kur’an belirleyecektir. Ama heyhat ki, bakın hayatını Kur’an ile programlayan olmadığından, Kur’an’ı anlamakta güçlük çekmeyenimiz de yoktur. Ondan dolayıdır ki adam marketini açarken, holdingini kurarken, mesleğini seçerken başta Kur’an merkezli düşünmediğinden, programın onayını Kur’an’dan al-madığından, Kur’an’ı işin o tarafına karıştırmıyor da işleyiş şeklinde, motifinde, motivasyonunda Kur’an’a aykırı bir şey var mı diye soruyor insanlara. Efendim çekleri şöyle yapıyoruz, kârları böyle belirliyoruz, zekatları böyle dağıtıyoruz, bunun Müslümanlığa aykırı bir yeri yoktur değil mi? diye Müslümanlıkla bağdaşmasını istiyor adam. Halbuki Kur’an gündem sahibidir. Gündem yapmaya yetkilidir. Allah için söyleyin; evinizin hangi programında Kur’an yetkili? Hayatınızın hangi bölümünde gündeme yetkili Kur’an? O zaman hayatınızın programını yapmaya yetkili bir Kur’an’ınız yoksa size ne derler? Hayatında Kur’an görmemiş derler değil mi? Kaba bir tabirle, “Kitapsız” derler değil mi? Ama biz buna dayanamıyoruz. Allah korusun ama maalesef tefsir yazan adam kitapsız, Kur’an anlatan adam kitapsız, namaz kılan adam, Müslümanlığını iddia eden adam kitapsız olacak buna göre. Tabii o kitabı Allah’ın kitabı olarak düşünmeyeceğiz. Değilse bizim kitaptan bölümlerimizin olduğunu herkes bilir. Bir “inna ağtayna ile üç kulhü” okuduk mu çok rahat karşımızdakine Müslümanlığımızı yutturur gideriz. Zikir sahibi Kur’an’a andolsun ki kâfirler bir kibir, gurur ve şikâk içindedirler. Evet Kur’an zikirdir, Kur’an gündemdir, Kur’an hayat programıdır, Kur’an yasadır, Kur’an şereftir. Hâfızalarda canlı tutulması gereken bir tezkiradır, bir haritadır, bir pusuladır Kur’an. İşte böyle bir kitaba yemin olsun ki, kâfirler kendileri için bir gündem olan, bir hayat programı olan bu kitaba karşı, bu kitabın mübelliğine karşı boş bir gurur, kibir ve şikâk içinde bocalayıp durmaktadırlar. Onlar böyle bir kitaba ve peygambere karşı şâk olmuşlar, şikâk olmuşlar, şaklaşmışlar, ayrılıp parçalanmışlardır. Kitabın ve peygamberin yolundan ayrılmışlar, parçalanmışlardır. Allah’ın kitabının ve Resûlü’nün ortaya koyduğu dine, hayat programına karşı alternatif bir din, bir cephe oluşturmuşlardır. Allah ve Resûlü’ne karşı savaş açmışlardır. Allah ve Resûlü’ne, Allah’ın kitabına ve peygamberinin yoluna muhalefet ederek mü’minlerin yolundan başka yollara gitmektedirler. Yapmayın, etmeyin ey kullarım. Bu gidişiniz yanlıştır. Siz bilirsiniz. Bakın değilse tarihte siz gibi olanlar da vardı, buyurarak bizi tarihle yüz yüze getirecek bundan sonra:
1,2. “Sâd; öğüt veren Kur’an’a andolsun ki, inkâr edenler gurur ve ayrılık içindedirler.” Sûre, Huruf-ı Mukatta ile başlıyor. Kur’an sâdıktır. Kur’an’ın mübelliği Muhammed (a.s) sâdıktır. O ne söylemişse, onun iki dudağının arasından ne çıkmışsa Allah onu tasdik edendir, Kur’an ona şehadet edip doğrulayandır gibi mânâlar verilmişse de, önceki sûrelerde dediğimiz gibi dinleyin şu anda Allah konuşuyor. Bu sözler Allah sözleridir. Bunları Allah sözü olarak dinleyin ve hayatınızı bu sözlerle düzenleyin diye Rabbimizin bir uyarısıyla karşı karşıya olduğumuzu anlayacağımız müteşabih bir âyetle muhatap oluyoruz. Zikir sahibi Kur’an. Mü’min zikirle beraber olmalıdır. Çünkü bu Kur’an bütün âlemlerin zikridir. Tüm varlıkların gündemidir. Tüm varlıkların hayat programını belirler bu kitap. İşte bu yetkiye sahip olan Kur’an’a yeminle söze başlar Rabbimiz. Bu zikri, bu gündemi, bu hayat programını örtmek, örtbas etmek isteyen kâfirlerin kendi kendilerine bir izzet ve şeref arayışı içine girdiklerini anlatır. Sonra der ki; onlar şikâk içindedirler. Bölük pörçüktür onlar, darmadağınıktır. Veya şâk olmuşlardır. Karşı durmuşlar, kenar durmuşlar, cephe oluşturmuşlar, karşı gelmişler. Allah’a, Allah’ın kitabına, Allah’ın zikrine, hayat programına, Allah’ın elçisine düşman olmuşlar, cephe oluşturmuşlar, karşı gelmişler. Böyle yapanlar tarihe bir bakıverseler olmaz mıydı? Bunu ilk yapan kendileri değil ki. Onlardan öncekiler de aynı şeyi yapmışlar ve feryadı figan etmişler. Ama bu feryatları onları kurtarmış mı? Hiç düşünmüyorlar mı bunu? Peki Allah’a ve kitabına karşı böyle tavır alan bu hainler acaba bunu hangi mantıkla yapıyorlardı? Dayandıkları bir şey var mıydı? Kur’an’ın zikir olma yetkisine, hayata program yapma yetkisine karşı gelen bu adamlar acaba kendi kendilerince haklı bir sebep bulabilmişler mi? Bakın bundan sonraki âyet onu şöyle anlatır: Evet, Kur’an’a andolsun ki, Kur’an üzerine iyi düşünün ki, Kur’-an’ı anlamaya ve onunla hayatınızı düzenlemeye çalışın ki, o Kur’an zikir sahibidir. Zikir bir anlamıyla küfrün mukabilidir. Bir şey zikredilirse küfredilmez, küfredilirse de zikredilmez. Yâni zikir gündemde tutmak, küfür ise gündemden kaldırmaktır. Bir başka mânâsıyla zikir dille, kalple, hareketle, eylemle, tasavvurla, düşünceyle, tasdikle, tatbikle, destekle bir şeyin gündemde duruşuna kişinin kendini âmâde kılması demektir. Buna göre temel prensip olarak ana zikir konusunun vahiy olduğunu bilen kişi, kendisini bununla görevli bilmelidir. Evet Kur’an zikirdir, gündemdir, gündem oluşturmaya yetkili bir kitaptır. Burada bir misalle konuyu biraz açmaya çalışalım. İnsanlardan iki türlü hayat programı söyleyelim: Bir: Sabahleyin güneş doğduktan sonra keyfi yetince kalkacak, arkasından biraz müzik dinleyecek, biraz televizyonla ilgilenecek, bir iki dizi filan izleyecek. Arkasından bir kahvaltı yapacak, birkaç kadeh atacak. Arkasından şöyle gazetelere bir göz atacak, birilerine birkaç küfür atacak. Sonra işte para düşünecek, yokluktan dem vuracak, krizden bahis açacak. Sonra işi-ne, dükkanına gidecek, alacak verecek. Sonra akşam olacak bir yerlere gitmeyi düşünecek, birilerine takılacak, bir şeylerin akıntısına gi-decek, işte böyle bir program. Gündeminde namaz yok, zikir yok, Al-lah yok, peygamber yok, kulluk yok, Kur’an yok, sünnet yok, kulluk adına hiçbir şey yok. Önce böyle bir program düşünün. Bir de ikinci bir program: Sabah erken kalkıp sabah namazı kılacak, sonra işine, aşına, hayatına devam ederken namaz vakitlerinde namaz kılacak, bazen inşallah maşallah diyecek, bazen programın ara boşluklarında biraz biraz Kur’an okuyacak, bazen komşularıyla, ev halkıyla dinsel içerikli konuşmalar yapacak, bazen hadis okuyacak. Bir de böyle bir program var. Şimdi söyleyin, acaba bunlardan hangisi daha bir Müslümanca? İkisi de değil mi? Niye? Çünkü ikisinin programını da bu Kur’an yapmamış. Çünkü Kur’an zikirdi. Kur’an program yapıcıydı. Programı Kur’an yapmalıydı. Unutmayalım ki gündemini Kur’an’ın yaptığı hayat Müslümanlıktır, gündeminde Kur’an’a yer ayrılan bir hayat değil. Gün-demi belirleyen Kur’an olmalı. Şunu yapacaksın, bunu yapmayacaksın, şuraya gideceksin, burada durmayacaksın, şunu konuşacak, bu-nu yiyecek, beni okuyacak, benimle yol bulacaksın gibi yapılacakların ve yapılmayacakların programını Kur’an belirleyecektir. Ama heyhat ki, bakın hayatını Kur’an ile programlayan olmadığından, Kur’an’ı anlamakta güçlük çekmeyenimiz de yoktur. Ondan dolayıdır ki adam marketini açarken, holdingini kurarken, mesleğini seçerken başta Kur’an merkezli düşünmediğinden, programın onayını Kur’an’dan al-madığından, Kur’an’ı işin o tarafına karıştırmıyor da işleyiş şeklinde, motifinde, motivasyonunda Kur’an’a aykırı bir şey var mı diye soruyor insanlara. Efendim çekleri şöyle yapıyoruz, kârları böyle belirliyoruz, zekatları böyle dağıtıyoruz, bunun Müslümanlığa aykırı bir yeri yoktur değil mi? diye Müslümanlıkla bağdaşmasını istiyor adam. Halbuki Kur’an gündem sahibidir. Gündem yapmaya yetkilidir. Allah için söyleyin; evinizin hangi programında Kur’an yetkili? Hayatınızın hangi bölümünde gündeme yetkili Kur’an? O zaman hayatınızın programını yapmaya yetkili bir Kur’an’ınız yoksa size ne derler? Hayatında Kur’an görmemiş derler değil mi? Kaba bir tabirle, “Kitapsız” derler değil mi? Ama biz buna dayanamıyoruz. Allah korusun ama maalesef tefsir yazan adam kitapsız, Kur’an anlatan adam kitapsız, namaz kılan adam, Müslümanlığını iddia eden adam kitapsız olacak buna göre. Tabii o kitabı Allah’ın kitabı olarak düşünmeyeceğiz. Değilse bizim kitaptan bölümlerimizin olduğunu herkes bilir. Bir “inna ağtayna ile üç kulhü” okuduk mu çok rahat karşımızdakine Müslümanlığımızı yutturur gideriz. Zikir sahibi Kur’an’a andolsun ki kâfirler bir kibir, gurur ve şikâk içindedirler. Evet Kur’an zikirdir, Kur’an gündemdir, Kur’an hayat programıdır, Kur’an yasadır, Kur’an şereftir. Hâfızalarda canlı tutulması gereken bir tezkiradır, bir haritadır, bir pusuladır Kur’an. İşte böyle bir kitaba yemin olsun ki, kâfirler kendileri için bir gündem olan, bir hayat programı olan bu kitaba karşı, bu kitabın mübelliğine karşı boş bir gurur, kibir ve şikâk içinde bocalayıp durmaktadırlar. Onlar böyle bir kitaba ve peygambere karşı şâk olmuşlar, şikâk olmuşlar, şaklaşmışlar, ayrılıp parçalanmışlardır. Kitabın ve peygamberin yolundan ayrılmışlar, parçalanmışlardır. Allah’ın kitabının ve Resûlü’nün ortaya koyduğu dine, hayat programına karşı alternatif bir din, bir cephe oluşturmuşlardır. Allah ve Resûlü’ne karşı savaş açmışlardır. Allah ve Resûlü’ne, Allah’ın kitabına ve peygamberinin yoluna muhalefet ederek mü’minlerin yolundan başka yollara gitmektedirler. Yapmayın, etmeyin ey kullarım. Bu gidişiniz yanlıştır. Siz bilirsiniz. Bakın değilse tarihte siz gibi olanlar da vardı, buyurarak bizi tarihle yüz yüze getirecek bundan sonra:
3. “Onlardan önce nice nesiller yok ettik. Feryat ediyorlardı; oysa artık kurtulma zamanı değildi.” Kendilerinden önce Allah’a, kitabına ve elçilerine şak olmalarından ötürü, cephe açmalarından, karşı gelmelerinden, kafa tutmalarından ötürü Bizim nice nesilleri helâk ettiğimizi, kendilerine bizim yı-kımımız geldiği zaman yapabilecekleri hiçbir şeyleri olmadığı için ciyak ciyak feryatlar ettiklerini bilmiyorlar mı bu insanlar? Kendilerine helâkimiz geldiği zaman, “aman ya Rabbi! Zaman ya Rabbi! Bizi bağışla! Bizi affet!” diye feryâd-ı figân ettiler, yalvarıp yakardılar ama ar-tık o zaman kurtuluş zamanı değildir. Tövbe edeceklerse zamanında tövbe etselerdi. Hayattayken, fırsat eldeyken yapmalı değiller miydi bunu? Unutmayın ki, Benim kendilerine gönderdiğim zikirle ilgilenmeyen sizin gibi niceleri vardı tarihte, dinlemez misiniz onları? Kulak vermez misiniz onlara? Bakın ki o kâfirler havalanıyorlardı. Uçuyorlar, ne yaptıklarını bilmiyorlardı. Paramparça, ihtilâf etmiş kimseler olarak. “Şair” diyorlardı Allah elçilerine, “kâhin” diyorlardı. Kimileri, “biz asarız, biz keseriz,” diyordu. Bizim helâkimiz kendilerine geldiği zaman feryat ettiler, bağırıp çağırdılar. İnsanlardan, çevrelerinden yardım beklediler, imkân aradılar. Ama kaçma imkânları kalmamıştı. Neye güçleri yeterdi ki? Hani bir bedevi çocuk kumlar üzerindeki karıncalarla oynu-yormuş. Yolunu şaşırmış bir karınca bu tarafa gitmeye çalışırken, çocuk şöyle elini onun yoluna koyup engel oluyormuş. Onun elinin engelini gören karınca öbür tarafa dönüyor, bu defa da bu tarafa elini koyan çocuk: “Lâ menase leke, lâ menase lek” diyormuş. Yâni sana bir çıkış yok, sana bir gidiş yok, kaçış yok, kurtuluş yok diyormuş. Allah korusun, ya yarın aynısı bize de denirse. Farz edin ki yarın biz bir melek karşısında şu anda o çocuğun karşısındaki karınca kadar küçülmüş ve kaçıp kurtulmaya çabalarken çok güçlü bir melek: “Dur bakalım, hayır o tarafa değil, La menase lek,”deyiverse ne yapabiliriz?
4,5. “Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşmışlardı. İnkârcılar: “Bu, pek yalancı bir sihirbazdır; tanrıları tek bir tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir” demişlerdi.” Kendilerinden, kendi aralarından, kendi cinslerinden bir uyarıcının gelmesine taaccüp ettiler, içlerinden biri kendilerini uyarıyor diye şaşırıyorlar. Tıpkı bugünün Müslümanları gibi. “Bu bir Allah elçisi değil, olsa olsa yalancı bir sihirbazdır. Bu İlâhları tek bir İlâh mı yaptı? Bir çok İlâhın içinden çıkamayacağı işleri bir tek İlâhla mı halletmek istiyor? Doğrusu bu şaşılacak bir şeydir,” dediler. Hastalandığı bir dönemde, Rasûlullah Efendimizin amcası Ebû Talib’in yanına geliyorlar. Diyorlar ki, “Ey Ebû Talib, bu yeğenine bir çare bulsan. Ya aramızdan çekil, onun işini biz bitirelim, ya da bir çare bul!” Çağırıyor amcası peygamberimizi. O meclise gelen Rasû-lullah şöyle içeriye bir bakıp kendisine oturacak bir yer arıyor ve Ebû Talib’in yanında boş bir yer görüyor. Tam oraya oturmak için yöneldiğinde, hain Ebû Cehil Rasûlullah’ın oraya oturmasını istemediği için hızlıca hareket edip orayı dolduruyor ve Allah’ın Resûlü mecburen bulduğu başka bir yere oturuyor. Hain, Rasûlullah Efendimizin öyle ağırlıklı bir konumda olmasını istemiyor. Şahsiyetiyle oraya oturup, daha ilk başta böyle bir otorite kurmasını istemiyor. Oturuyor Rasûlullah, teklifler, konuşmalar yapıldıktan sonra Rasûlullah buyuruyor ki, “amca mümkün değil, ben bunlardan bir tek söz istiyorum.” Bunu duyan müşrikler diyorlar ki, “babanın hatırı için ey Muhammed, bir değil on cümle söyleyelim, yüz cümle söyleyelim, söyle neymiş o cümle? İş bu kadar basitse nedir bu aramızdaki kavga?” “Ben sizden sadece “La İlâhe illallah” demenizi istiyorum.” Bunu duyar duymaz hemen elbiselerini üzerlerine atıp oradan kalkıyorlar, “vallahi biz bunu ebedîyen söylemeyiz,” diyorlar. “Bu pek çok İlâhlarımızı bir tek İlâha mı indirgemek istiyor? Ebedîyen bu mümkün değil,” deyip kalkıp gidiyorlar. Kendi içlerinden, kendi cinslerinden bir elçi seçip kendilerini uyarmak, kendilerini hidâyete ulaştırmak üzere Allah’ın ona vahiy göndermesine şaştı kâfirler. Bunu tuhaf karşıladılar. “Böyle bir şey nasıl olabilir? Nasıl olur da Allah bir meleği değil de içimizden birisini elçi seçip onunla konuşabilir? Nasıl olur da onun vasıtasıyla Allah bi-zim hayatımıza karışabilir?” dediler. Sanki bu ilk defa oluyormuş gibi. Sanki tarihte Allah başka bir beşerî elçi olarak göndermiş gibi. Halbuki Allah o elçi vasıtasıyla kendilerine gündem olacak, zikir olacak, şe-ref kazandıracak bir kitap, bir hayat programı göndermişti. Halbuki Rabblerinden gelen bu kitaba ve bu kitabın pratiği olan bu peygambere sarılarak yeryüzünde izzet ve şeref kazanacaklardı. Kendilerine izzet ve şeref kazandıracak bir kitabın ve elçinin gelişini tuhaf karşıladılar. Halbuki bundan daha doğal bir şey olamazdı. Yeryüzünde en mâkul bir şey varsa, o da Allah’ın yarattığı kullarına hayat programı göndermesidir. Yeryüzünde en mâkul şey, yine Rabbimizin insanlara onların içinden, onların cinsinden, onlar gibi yaşayan, onların örnek alabilecekleri bir beşer göndermesidir. Asıl şaşılacak şey bu dünyayı yaratan, insanları var eden Allah’ın onların hayatlarını düzenleyecek bir program göndermemesidir. Önceki toplumların içinden de elçiler seçip kitaplar gönderen Allah’a kulluktan kaçmak için, kâfirler bunu tuhaf karşıladılar. Böylece Allah’ı hayatlarına karıştırmak istemediler. “Allah elçi seçmez, Allah vahiy göndermez, Allah hayata karışmaz,” dediler. Böylece Allah’ı, Allah’ın elçilerini, Allah’ın kitaplarını diskalifiye ederek keyiflerince bir hayat yaşamak istediler. Tıpkı günümüz kâfirleri gibi göklerin ve yerin yaratıcısı olarak inandıkları Allah’ı hayatlarına, hukuklarına, eğitimlerine, kılık-kıyafetlerine karıştırmadılar. Dediler ki: “Bizim bu konularda söz sahibi İlâhlarımız, tanrılarımız vardır. Ne oluyor ey Muhammed? Sen bir çok İlâhı tek bir İlâh mı yaptın? Bir çok İlâhın halledemediği işleri bir tek İlâhla halletmek mi istiyorsun? Bak şu anda bu kadar çok tanrılarımız, hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, kılık-kıyafet tanrılarımız, ekonomi tanrılarımız, sosyal ve siyasal tanrılarımız bile problemlerimizi çözümleyemezken, sen bir tek İlâhla mı problemleri çözmek istiyorsun? Bu mümkün mü?” diyorlar. Evet, buraya kadar denenleri bir özetleyelim inşallah: Allah’ın kendi aralarından birini seçip ona zikir indirmesini, vahiy göndermesini kabul edemiyorlar. Olmaz böyle şey diyorlar. Allah’ın ne yapıp ettiğine akıl erdiremiyorlar. Size ne bundan? Allah’ın işlerinin ne olduğuna, nasıl olduğuna ne diye akıl erdirmeye çalışıyorlar? Teslim oluversinler, tamam. Demek ki vahyi indireceği kimseyi içimizden seçermiş, bunun mantığı buymuş, deyiverselerdi daha iyi olmaz mıydı? Her halde Allah bunu onlara sormalı imiş. Kime versem bu görevi? diye Allah onlardan izin alacakmış. Bu konuda yetkili onlarmış. Şaşırıp kaldılar içlerinden birisinin elçi gönderilmesine. Sanki dışlarından birisi gelmiş olsaydı kabul edeceklerdi, asla. Şimdi de öyle değil mi insanlar? Kendilerinden birinin kendilerine mesaj sunmasını reddediyorlar. Halbuki önemli olan mesajın kendisidir. Nitekim bir ha-dislerinde Rasûlullah Efendimiz bu hususu şöyle anlatıyordu: “Benim mesajımı size ileten bir köle de olsa onu dinleyip itaat edin” Yâni dinlenecek olan köle değil de aslında peygamber (a.s) olacaktır. Allah ve Resûlünün emirlerini bize aktaran bir köle, bir çocuk, tanımadığımız birisi bile olsa ona itaat edilecektir. Ama şimdi itiraz etmek isteyenler buna çok rahat yol bulabiliyorlar. Bir söz duyduğumuzda onu söyleyene değil, onun asıl sahibine bakılacaktır. Eğer onu Allah ve Resûlü söylüyorsa, onu dinlemek zorundayız. Ama uyarıcıya, sözü söyleyene kafayı takarak sözü diskalifiye etmeye çalışmak, ciddi bir kâfir mantığıdır. İşte bakın burada kâfirler sözü söyleyene, mesajı ileten peygamber efendimize kafayı takarak diyorlar ki; bu adam sihirbazdır. Bu adam yalancıdır. Bu adam dengesizdir. Sonra diyorlar ki; Yahu bu adam ne yapmak istiyor? Nedir bunun derdi? Bir çok ilahı bir tek İlâh’a mı indirmek istiyor? Hayatımızın her bir bölümünü kendilerine parsellediğimiz yüzlerce putlarımızı bir tek ilaha mı indirmek istiyor bu adam? Bizim hayatımız o kadar düzensiz ki, bu kadar ilâh ancak hakkından gelebiliyorken, şimdi bir tek ilâh nasıl becerecek bunu? Bir tek ilâhın bizim hayatımızı düzenleyebileceğine inanmamızı istiyor öyle mi? Bu gerçekten çok acayip bir şey diyorlar. Sanki Allah’ın Resûlü yattı, kalktı, düşündü, taşındı ve bu işi kendisi bulmuş gibi. Halbuki onun da bu konuda hiçbir yetkisi ve müdahalesi yoktur. Allah onu görevlendirmiş ve diyor ki; benden başka ilâhlar tanımayın. Bunu anlayamıyorlar adamlar da itiraz etmeye çalışıyorlar. Sonra diyorlar ki: Haydi yürüyün. Dinlemeyin onu, gündeminize almayın ve ilâhlarınıza sıkı tutunun diyorlardı. Tarihte onların yaptıklarını bugün aynı yolun yolcuları da yapmaya çalışıyorlar. Aman okumayın Kur’an’ı! Aman dinlemeyin Kur’an anlatanları! Ne olur ne olmaz, belki kalpleriniz kayıverir, belki etkileniverirsiniz korkusu tarih boyunca tüm kâfirlerin korkusu olmuştur. Yürüsünler, gitsinler bakalım kendi dünyalarına. Kendi dünyalarını yaşasınlar bakalım. Herkes kendi mezarına gide-cektir sonunda. Bu hep böyle olmuştur. Kâfir dünya peygamberlerin getirdiği Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşu gerçeğini örten dünya, asla peygamber mesajıyla baş başa kalmaya tahammül edememiştir. Onun getirdiği mesaja bir kişinin bile kulak vermesine izin vermemişlerdir. Neden? Çünkü, ya içlerinden bir kişi o mesajı dinler de iman ediverirse, bir ka-yıp bile vermek istemiyorlar. Âl-i İmrân son âyetinde de aynı konu an-latılıyordu: “Ey İnananlar! Sabredin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun, cihada hazır bulunun, Allah'a karşı gelmekten sakının ki başarıya erişebilesiniz.” (Âl-i İmrân 200) Ey İman edenler, dayanın, direnin, bıkmayın, usanmayın. Yâni bu imanınızı gündemde tutma yarışında bulunun. Sabırda yarışın. Dünyada hangi denenmeyle, hangi sınanmayla, hangi imtihanla karşı karşıya gelirseniz müslümanca kalabilmenin direnişini gösterin. Müs-lümanca kalabilmenin ve ölebilmenin hesabını sağlam yapın. Yâni siz sabırlı olun, direnin, dayanın. Şeytan ve dostlarının engellemelerine karşı sabır yarışına girin. Dininizden, imanınızdan, takva ve teslimiyetinizden asla taviz vermeyin, geri adım atmayın. Eğer karşınızdaki şeytan ve köleleri sizi bu imanlarınızdan vazgeçirmeye, engellemeye, bıktırıp usandırmaya çalışırlarsa, bu konuda sabır ve direnç gösterirlerse, sakın siz de bıkıp usanmayın. Onlarla sabır yarışına girin. Ama bu iş için de rabıtalı olun. Yâni Kur’an’la vahiyle bu mesajla ilginizi, irtibatınızı, rabıtanızı kesmeyin. Böylece yolunuzu hep Allah’la bulun. Yanılmayın, şaşırmayın. Hep Allah desin siz yapın. Al-lah tarif etsin kitabıyla, siz oradan alıp amele dönüştürün. Evet, rabıtalı olmak budur. Allah için bir kulluktan bir başka kulluğa, bir hayırdan başka bir hayra koşun. Bir namazdan sonra bir başka namaza doğrulun. Allah yolunda, Allah uğrunda bir savaşta nöbet tutun. Allah için düşmanı gözetleyin. Savaşın en uç noktasında direnin. Allah’ın dinine göğsünüzü siper edin. Umulur ki o zaman felaha erersiniz. İşte o zaman kurtuluşa erersiniz. Umulur ki o zaman dünyanız da, âhi-retiniz de güzel olur diyordu Rabbimiz, bakıyoruz burada bu adamlar da birbirlerine aynı şeyi söylüyorlar. Sonra bakın, birbirlerine de diyorlar ki:
4,5. “Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşmışlardı. İnkârcılar: “Bu, pek yalancı bir sihirbazdır; tanrıları tek bir tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir” demişlerdi.” Kendilerinden, kendi aralarından, kendi cinslerinden bir uyarıcının gelmesine taaccüp ettiler, içlerinden biri kendilerini uyarıyor diye şaşırıyorlar. Tıpkı bugünün Müslümanları gibi. “Bu bir Allah elçisi değil, olsa olsa yalancı bir sihirbazdır. Bu İlâhları tek bir İlâh mı yaptı? Bir çok İlâhın içinden çıkamayacağı işleri bir tek İlâhla mı halletmek istiyor? Doğrusu bu şaşılacak bir şeydir,” dediler. Hastalandığı bir dönemde, Rasûlullah Efendimizin amcası Ebû Talib’in yanına geliyorlar. Diyorlar ki, “Ey Ebû Talib, bu yeğenine bir çare bulsan. Ya aramızdan çekil, onun işini biz bitirelim, ya da bir çare bul!” Çağırıyor amcası peygamberimizi. O meclise gelen Rasû-lullah şöyle içeriye bir bakıp kendisine oturacak bir yer arıyor ve Ebû Talib’in yanında boş bir yer görüyor. Tam oraya oturmak için yöneldiğinde, hain Ebû Cehil Rasûlullah’ın oraya oturmasını istemediği için hızlıca hareket edip orayı dolduruyor ve Allah’ın Resûlü mecburen bulduğu başka bir yere oturuyor. Hain, Rasûlullah Efendimizin öyle ağırlıklı bir konumda olmasını istemiyor. Şahsiyetiyle oraya oturup, daha ilk başta böyle bir otorite kurmasını istemiyor. Oturuyor Rasûlullah, teklifler, konuşmalar yapıldıktan sonra Rasûlullah buyuruyor ki, “amca mümkün değil, ben bunlardan bir tek söz istiyorum.” Bunu duyan müşrikler diyorlar ki, “babanın hatırı için ey Muhammed, bir değil on cümle söyleyelim, yüz cümle söyleyelim, söyle neymiş o cümle? İş bu kadar basitse nedir bu aramızdaki kavga?” “Ben sizden sadece “La İlâhe illallah” demenizi istiyorum.” Bunu duyar duymaz hemen elbiselerini üzerlerine atıp oradan kalkıyorlar, “vallahi biz bunu ebedîyen söylemeyiz,” diyorlar. “Bu pek çok İlâhlarımızı bir tek İlâha mı indirgemek istiyor? Ebedîyen bu mümkün değil,” deyip kalkıp gidiyorlar. Kendi içlerinden, kendi cinslerinden bir elçi seçip kendilerini uyarmak, kendilerini hidâyete ulaştırmak üzere Allah’ın ona vahiy göndermesine şaştı kâfirler. Bunu tuhaf karşıladılar. “Böyle bir şey nasıl olabilir? Nasıl olur da Allah bir meleği değil de içimizden birisini elçi seçip onunla konuşabilir? Nasıl olur da onun vasıtasıyla Allah bi-zim hayatımıza karışabilir?” dediler. Sanki bu ilk defa oluyormuş gibi. Sanki tarihte Allah başka bir beşerî elçi olarak göndermiş gibi. Halbuki Allah o elçi vasıtasıyla kendilerine gündem olacak, zikir olacak, şe-ref kazandıracak bir kitap, bir hayat programı göndermişti. Halbuki Rabblerinden gelen bu kitaba ve bu kitabın pratiği olan bu peygambere sarılarak yeryüzünde izzet ve şeref kazanacaklardı. Kendilerine izzet ve şeref kazandıracak bir kitabın ve elçinin gelişini tuhaf karşıladılar. Halbuki bundan daha doğal bir şey olamazdı. Yeryüzünde en mâkul bir şey varsa, o da Allah’ın yarattığı kullarına hayat programı göndermesidir. Yeryüzünde en mâkul şey, yine Rabbimizin insanlara onların içinden, onların cinsinden, onlar gibi yaşayan, onların örnek alabilecekleri bir beşer göndermesidir. Asıl şaşılacak şey bu dünyayı yaratan, insanları var eden Allah’ın onların hayatlarını düzenleyecek bir program göndermemesidir. Önceki toplumların içinden de elçiler seçip kitaplar gönderen Allah’a kulluktan kaçmak için, kâfirler bunu tuhaf karşıladılar. Böylece Allah’ı hayatlarına karıştırmak istemediler. “Allah elçi seçmez, Allah vahiy göndermez, Allah hayata karışmaz,” dediler. Böylece Allah’ı, Allah’ın elçilerini, Allah’ın kitaplarını diskalifiye ederek keyiflerince bir hayat yaşamak istediler. Tıpkı günümüz kâfirleri gibi göklerin ve yerin yaratıcısı olarak inandıkları Allah’ı hayatlarına, hukuklarına, eğitimlerine, kılık-kıyafetlerine karıştırmadılar. Dediler ki: “Bizim bu konularda söz sahibi İlâhlarımız, tanrılarımız vardır. Ne oluyor ey Muhammed? Sen bir çok İlâhı tek bir İlâh mı yaptın? Bir çok İlâhın halledemediği işleri bir tek İlâhla halletmek mi istiyorsun? Bak şu anda bu kadar çok tanrılarımız, hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, kılık-kıyafet tanrılarımız, ekonomi tanrılarımız, sosyal ve siyasal tanrılarımız bile problemlerimizi çözümleyemezken, sen bir tek İlâhla mı problemleri çözmek istiyorsun? Bu mümkün mü?” diyorlar. Evet, buraya kadar denenleri bir özetleyelim inşallah: Allah’ın kendi aralarından birini seçip ona zikir indirmesini, vahiy göndermesini kabul edemiyorlar. Olmaz böyle şey diyorlar. Allah’ın ne yapıp ettiğine akıl erdiremiyorlar. Size ne bundan? Allah’ın işlerinin ne olduğuna, nasıl olduğuna ne diye akıl erdirmeye çalışıyorlar? Teslim oluversinler, tamam. Demek ki vahyi indireceği kimseyi içimizden seçermiş, bunun mantığı buymuş, deyiverselerdi daha iyi olmaz mıydı? Her halde Allah bunu onlara sormalı imiş. Kime versem bu görevi? diye Allah onlardan izin alacakmış. Bu konuda yetkili onlarmış. Şaşırıp kaldılar içlerinden birisinin elçi gönderilmesine. Sanki dışlarından birisi gelmiş olsaydı kabul edeceklerdi, asla. Şimdi de öyle değil mi insanlar? Kendilerinden birinin kendilerine mesaj sunmasını reddediyorlar. Halbuki önemli olan mesajın kendisidir. Nitekim bir ha-dislerinde Rasûlullah Efendimiz bu hususu şöyle anlatıyordu: “Benim mesajımı size ileten bir köle de olsa onu dinleyip itaat edin” Yâni dinlenecek olan köle değil de aslında peygamber (a.s) olacaktır. Allah ve Resûlünün emirlerini bize aktaran bir köle, bir çocuk, tanımadığımız birisi bile olsa ona itaat edilecektir. Ama şimdi itiraz etmek isteyenler buna çok rahat yol bulabiliyorlar. Bir söz duyduğumuzda onu söyleyene değil, onun asıl sahibine bakılacaktır. Eğer onu Allah ve Resûlü söylüyorsa, onu dinlemek zorundayız. Ama uyarıcıya, sözü söyleyene kafayı takarak sözü diskalifiye etmeye çalışmak, ciddi bir kâfir mantığıdır. İşte bakın burada kâfirler sözü söyleyene, mesajı ileten peygamber efendimize kafayı takarak diyorlar ki; bu adam sihirbazdır. Bu adam yalancıdır. Bu adam dengesizdir. Sonra diyorlar ki; Yahu bu adam ne yapmak istiyor? Nedir bunun derdi? Bir çok ilahı bir tek İlâh’a mı indirmek istiyor? Hayatımızın her bir bölümünü kendilerine parsellediğimiz yüzlerce putlarımızı bir tek ilaha mı indirmek istiyor bu adam? Bizim hayatımız o kadar düzensiz ki, bu kadar ilâh ancak hakkından gelebiliyorken, şimdi bir tek ilâh nasıl becerecek bunu? Bir tek ilâhın bizim hayatımızı düzenleyebileceğine inanmamızı istiyor öyle mi? Bu gerçekten çok acayip bir şey diyorlar. Sanki Allah’ın Resûlü yattı, kalktı, düşündü, taşındı ve bu işi kendisi bulmuş gibi. Halbuki onun da bu konuda hiçbir yetkisi ve müdahalesi yoktur. Allah onu görevlendirmiş ve diyor ki; benden başka ilâhlar tanımayın. Bunu anlayamıyorlar adamlar da itiraz etmeye çalışıyorlar. Sonra diyorlar ki: Haydi yürüyün. Dinlemeyin onu, gündeminize almayın ve ilâhlarınıza sıkı tutunun diyorlardı. Tarihte onların yaptıklarını bugün aynı yolun yolcuları da yapmaya çalışıyorlar. Aman okumayın Kur’an’ı! Aman dinlemeyin Kur’an anlatanları! Ne olur ne olmaz, belki kalpleriniz kayıverir, belki etkileniverirsiniz korkusu tarih boyunca tüm kâfirlerin korkusu olmuştur. Yürüsünler, gitsinler bakalım kendi dünyalarına. Kendi dünyalarını yaşasınlar bakalım. Herkes kendi mezarına gide-cektir sonunda. Bu hep böyle olmuştur. Kâfir dünya peygamberlerin getirdiği Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşu gerçeğini örten dünya, asla peygamber mesajıyla baş başa kalmaya tahammül edememiştir. Onun getirdiği mesaja bir kişinin bile kulak vermesine izin vermemişlerdir. Neden? Çünkü, ya içlerinden bir kişi o mesajı dinler de iman ediverirse, bir ka-yıp bile vermek istemiyorlar. Âl-i İmrân son âyetinde de aynı konu an-latılıyordu: “Ey İnananlar! Sabredin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun, cihada hazır bulunun, Allah'a karşı gelmekten sakının ki başarıya erişebilesiniz.” (Âl-i İmrân 200) Ey İman edenler, dayanın, direnin, bıkmayın, usanmayın. Yâni bu imanınızı gündemde tutma yarışında bulunun. Sabırda yarışın. Dünyada hangi denenmeyle, hangi sınanmayla, hangi imtihanla karşı karşıya gelirseniz müslümanca kalabilmenin direnişini gösterin. Müs-lümanca kalabilmenin ve ölebilmenin hesabını sağlam yapın. Yâni siz sabırlı olun, direnin, dayanın. Şeytan ve dostlarının engellemelerine karşı sabır yarışına girin. Dininizden, imanınızdan, takva ve teslimiyetinizden asla taviz vermeyin, geri adım atmayın. Eğer karşınızdaki şeytan ve köleleri sizi bu imanlarınızdan vazgeçirmeye, engellemeye, bıktırıp usandırmaya çalışırlarsa, bu konuda sabır ve direnç gösterirlerse, sakın siz de bıkıp usanmayın. Onlarla sabır yarışına girin. Ama bu iş için de rabıtalı olun. Yâni Kur’an’la vahiyle bu mesajla ilginizi, irtibatınızı, rabıtanızı kesmeyin. Böylece yolunuzu hep Allah’la bulun. Yanılmayın, şaşırmayın. Hep Allah desin siz yapın. Al-lah tarif etsin kitabıyla, siz oradan alıp amele dönüştürün. Evet, rabıtalı olmak budur. Allah için bir kulluktan bir başka kulluğa, bir hayırdan başka bir hayra koşun. Bir namazdan sonra bir başka namaza doğrulun. Allah yolunda, Allah uğrunda bir savaşta nöbet tutun. Allah için düşmanı gözetleyin. Savaşın en uç noktasında direnin. Allah’ın dinine göğsünüzü siper edin. Umulur ki o zaman felaha erersiniz. İşte o zaman kurtuluşa erersiniz. Umulur ki o zaman dünyanız da, âhi-retiniz de güzel olur diyordu Rabbimiz, bakıyoruz burada bu adamlar da birbirlerine aynı şeyi söylüyorlar. Sonra bakın, birbirlerine de diyorlar ki:
6,7,8. “Onlardan ileri gelenler: “Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik; bu ancak bir uyarmadır. Kur’an, aramızda Muhammed’e mi indirilmeliydi?” dediler. Hayır; bunlar Kur’an’ımızdan şüphededirler. Hayır; azabımızı henüz tatmamışlardı.” Onlardan ileri gelenler, mele’ grubu, elit tabaka, yönetici kadro, ekonomik ve siyasal gücü elinde bulunduran kalburüstü grup halk tabakasına diyor ki, “yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sabredin, yardım edin İlâhlarınıza, memnun etmeye çalışın onları, unutmayın ki sizden istenen şey budur. Sizden istenen şey de bu değil mi? Sizler buraya ne için geldiniz? Zaten bu adamın derdi de bu değil mi? Bu adam sizi İlâhlarınızdan koparmaya çalışmıyor mu?” Evet diyorlar ki, “ey insanlar sizler yürüyün, durmayın, dinlemeyin, kulak vermeyin, ilgilenmeyin, gündeme almayın bu Muhammed’in dediklerini. Ciddiye almayın bu kitabı, bu peygamberi. Siz hayatınıza devam edin, işinize bakın. Ona karşı koyacak, ona cevap verecek, onunla mücâdele edecek biz büyükleriniz varız. Siz bu işle ilgilenmeyerek onu bize bırakın. Siz hayatınız konusunda, dininiz konusunda bize güvenin. Biz sizin adınıza her şeyi düşünür ve karar veririz. Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna, neyin hak, neyin bâtıl olduğuna biz karar veririz. Siz yormayın kendinizi,” diyorlar. Şunu çok iyi biliyorlardı ki, halk kendi dinlerini bizzat kendileri öğrenmeye başladıkları anda kendilerine kölelikleri bitecek, özgürlüklerine ilk adımlarını atacaklardı. Bunu istemeyen zalimler, hep halkın akıllarının kendi ceplerinde olmasını arzu ederler. “Siz yürüyün ve İlâhlarınıza sabredin, onlara sıkı tutunun. İlâhlarınıza bağlılık konusunda, onlara sahip çıkma konusunda sabırlı olun, dirençli olun; işte sizden istenen, sizin yapmanız gereken de budur,” diyorlar. “Eğer sizler İlâhlarınıza sımsıkı sarılır, onları ciddi benimser ve onlara sahip çıkarsanız kesinlikle bilesiniz ki bu peygamberin size karşı yapabileceği hiçbir şey yoktur,” diyorlardı. “O peygamber sizi asla o İlâhlarınızdan koparamayacaktır,” diyorlardı. Bugün de “aman İlâhlarınıza sahip çıkın! Aman demokrasiye sahip olun! Aman laiklik elden gidiyor! Aman şu düzeninizi yıktırmayın!” teraneleri atanların niyetleri de işte budur. Hocalarının yolunu takip ediyor adamlar. Gerçekten de "Ben dedemi şu putun önünde secde ederken buldum. Ey Muhammed ne yaparsan yap beni dedemin yolundan çe-viremezsin!" diyerek putuna sabredip sıkı tutunan Ebû Cehil’e, Allah’ın Resûlü hiçbir şey yapamıyordu, yapamamıştır. Keşke onların İlâhlarına sarılıp sabrettikleri kadar bugün Müslümanlar da kendi İlâhlarına, İlâhlarının kitabına sarılmayı bir becerebilse! O zaman tüm dünya düşman olsa bile, kimsenin yapabileceği bir şey kalmayacaktı müslümanlara. Öyleyse bizler de sabredeceğiz. Her konuda sabırla Allah’tan yardım isteyeceğiz. Çünkü bilelim ki Allah’ın yardım kapılarının anahtarı sabırdır. Bazen nefsin egemenliği, bazen dışındaki ve içindeki şeytanlar, bazen mal mülk derdi, hayatın sıkıntıları bizi baş aşağı getirecek noktaya gelebilir. Bazen bir şeylerden dolayı güçsüz düşebiliriz. İşte o zaman da sabırla Allah’tan yardım isteyeceğiz. Sabır direnç de-mektir. Veya dayanmak demektir, süreklilik veya devamlılık demektir. Kâfirlerin de hareketlerinde bir sabır veya müslümanların da hareketlerinde bir sabır söz konusudur. Meselâ kâfirler peygamberimiz karşısında dayanabilmek için birbirlerine yürüyün! dediler. Aman bu peygamber karşısında pes etmeyin! Dayanın, dişinizi sıkın ve sabredin! dediler. Ayrıldılar, kalkıp yürüdüler, haydi dediler yürüyün. Aynı ortamda bulunmayın bu adamla. Onu dinlemeyin, onun sözlerine kulak vermeyin dediler. Elbiselerine büründüler başka âyetlerin beyânıyla. Bir şeylerinin arkasına saklandılar, önlerine kalkanlar gerdiler de sözün, mesajın kendilerine ulaşmasına engel oldular. Aman ilâhlarınıza sıkı tutunup dayanın, direnin, sabredin dediler. Demek ki hak yolda, iman teslimiyet yolunda yapıldığı gibi bâtıl yollarda da yapılırmış. İlâhlara sabır. Hani Resûlullah Efendimiz bir hadislerinde; “Bu din için, kulluk için Allah’ın istediklerine azı dişlerinizle sarılır gibi sarılın” di-yordu ya, sanki bu kâfirler de kendi ilâhlarına aynı inançla sarılmalarını istiyorlar. Aman ilâhlarınıza sıkı tutunun. Zaten bu adamın da sizden istediği budur. Bu adam sizi ilâhlarınızdan koparmak, tanrılarınızdan uzaklaştırmak istiyor. Aman kopmayın ilâhlarınızdan, değilse onun ilahının yanında bulursunuz kendinizi. Peki acaba şu anda şeytan ve çömezleri Müslümanları kendi İlâhları olan Allah’a sarılma noktasında sarsmaya çalışmıyorlar mı? Allah’tan başka Rezzaklar tanıtarak onların tek Rezzâkları olan Allah’a karşı imanlarını, güvenlerini, teslimiyetlerini sarmıyorlar mı? Böylece Müslümanları helâke sürüklemiyorlar mı? Onların karşısına başka şâfiler çıkarıp tek Şâfileri olan Rablerine karşı güvenlerini sars-mıyorlar mı? Başka rabler, başka yasa belirleyiciler çıkarıp, hayatlarına program yapmaya yetkili tek Rablerine karşı imanlarını sarmıyorlar mı? Onların yaptıklarını yapma konusunda bizler de kendimize bir proje olarak geliştirmeli değil miyiz? Yâni onların sahte ilahlarına, putlarına sarıldıklarından çok daha fazlasıyla bizler de Rabbimize, İlâhımıza sarılmalı ve O’na kulluğa sabretmeli değil miyiz? Onlar bu sahte tanrılarını, bu yapay tanrıçalarını kesinlikle tartışmaya bile açmayacaklar, onların dokunulmazlığını savunacaklar da biz ne yapacağız? Efendim, biz biraz objektif olsak, biz biraz her inanca, her düşünceye açık olsak, her kitaba, her dine açık olsak. Olalım, ama bir şartla. Şeytan ve dostlarını da bağlasınlar da o zaman bakalım meseleye. Tamam, ben çocuklarımı hangi okula gidecekleri, hangi kitapları okuyacakları, nerelerde yaşayacakları konusunda zorlamayayım. Hiç-bir şey söylemeyeyim onlara. Ama kimse hiçbir söylemesin onlara. Hayatı bütün çıplaklığıyla kendileri görsün, hiç kimse onlara bir şeyler empoze etmesinler. Damarlarında kan gibi dolaşan şeytan da onlara verdiği vesveselerini bıraksın. Okulda, çarşıda, televizyonda onların körpe dimağlarına küfür ve şirk empoze etmeye çalışan şeytan çömezleri de bu işi bıraksın. O zaman ben de çocuklarıma hiçbir şey demeyeyim. Mümkün mü bu? Yaparlar mı bunu? Bakın adamlar şöyle diyorlar: Bugün de aman İlâhlarınıza sahip çıkın! Aman demokrasiye sahip olun! Aman laiklik elden gidiyor! Teraneleri atanların niyetleri de galiba budur. Hocalarının yolunu takip ediyor adamlar. Onların İlâhlarına sarılıp sabrettikleri kadar keşke bugün müslümanlar da kendi ilahlarına, İlâhlarının kitabına sarılmayı bir becerebilselerdi tüm dünya düşman olsa bile kimsenin yapabileceği bir şey kalmayacaktı. Zaten sizden istenen de budur! diyorlardı. Sabırlı olmak demek bıkmamak, usanmamak demektir. On yıldır namaz kılıyorum! Yeter artık dememek sabırdır. On yıldır içki içmiyorum! yeter artık bu kadar dememek sabırdır. İbâdetten bıkmamaya, günâhtan kaçınmaya devam etmek sabırdır. Allah’ın nasıl isterse bizi öylece imtihan et-tiğine, edeceğine, gönderilen sorular istikâmetinde Allah’a kulluk etme şuurunun devamına da sabır diyoruz. Bazen yangınla, bazen hastalıkla, bazen zenginlik, bazen fakirlikle, nasıl isterse öylece imtihan edeceğine iman etmek sabırdır. Bazen müslümanların zafiyetleriyle, bazen kâfirlerin gücüyle, bazen zaferle, bazen yenilgiyle, bazen Bedirle, bazen Uhut’la imtihan eder Allah. Biz de o konuda sabredeceğiz. Yani o konuda nasıl kulluk etmemizi istiyorsa öylece kulluk edeceğiz. Sabır insanın vücudundaki baş mesabesindedir. Başı olmayan bir bedenden nasıl ki hayır beklenmezse sabrın kontrolünde olmayan bir imanda da bilelim ki hayır yoktur. Sabır çok önemlidir İslâm’da. Bakıyoruz Kur’an-ı Kerimde; Allah, namaz kılanlarla beraberdir denmezken, sabredenlerle beraberdir dendiğini görüyoruz. Allah namaz kılanlarla beraberdir denmezken, sabredenlerle beraberdir dendiğini görüyoruz. Çünkü sabır namazdan da şümullüdür. Zira namaz kılabilmenin, bunları yapabilmenin yolu da sabırdan geçer. Namaza sabredecek ki kişi namazı kılabilsin, zekâta sabredecek ki verebilsin. Sabır önemlidir. Kulluğa sabır, şeytana uymamaya sabır gibi. Evet sabırla Allah’tan sürekli yardım isteyeceğiz. Çünkü her an şeytanla karşı karşıya bir hayat yaşıyoruz. Üstelik şeytanın tüm yardımcıları da bizi çepeçevre kuşatmışlardır. Şeytanın sıkıntıları, şeytan dostlarının ürettiği sıkıntılar, dünyanın tabii sıkıntıları, bir de müslümanlıklarının farkında olmadan yaşayan müslümanlardan gelecek sıkıntılar bizi bunaltacak noktaya geldiği zaman başka da çaremiz yoktur. Tüm bu aleyhte şartlara rağmen yine de müslüman kalabilme bilinciyle Rabbimizden yardım isteyeceğiz. Şimdi Allah için bu ortamda herkes, hepimiz kendi yerimizi bulmaya çalışalım. Farz edin ki Rasûlullah var, etrafında Ebû Talib, Ebû Cehil, insanlar ve bizler varız. Böyle bir ortamda Rasûlullah’ın bir teklifiyle karşı karşıyayız. Diyor ki Allah’ın Resûlü: “Ey insanlar, gelin hayatınıza karışmaya yetkili tek İlâh Allah olsun. Zevkinize, menfaatiniz, kılık-kıyafetinize, kazanmanıza harcamanıza, mesleğinize, yemenize, içmenize, hukukunuza, eğitiminize, gecenize-gündüzünüze, o-kumanıza-yazmanıza, sosyal, siyasal, ekonomik, bireysel ve toplumsal tüm hayatınıza karışan öteki İlâhları bırakın, terk edin, hayatınızı sadece Allah ayarlasın.” İşte şu anda okunan Kur’an, peygamberin bu teklifini size ulaştırdı. Peki siz ne diyorsunuz bu teklife? Ya da siz hangi taraftasınız bu teklif karşısında? Bunu duyduktan sonra yine aynen Kur’an’dan önceki hayatınıza mı dönüyorsunuz? Yoksa, “ya! Öyle miydi?” diyerek onları bırakıyor ve hemen can fedâ La İlâhe illallah mı diyorsunuz? Eğer bu ikiden birinin tercihini açıkça ortaya koyacaksak o zaman niye okuyoruz ki bu Kur’an’ı? Ne gereği var da bunu okumanın? Evet ne kadar korkunç bir tablo çıktı karşımıza değil mi? “Gerçekten bu çok acayip bir şeydir, çünkü biz bunu son dinde de işitmedik. Bizler bunu daha önceki toplumlarda hiç görmedik,” diyorlar. Yâni, “babamın babasının dedesinde görmedim. Hocamın hocasının hocasında görmedim. Îsevîlik, Mûsevîlikte görmedim, Ku-reyş’in dininde görmedim. İmam hatipte okudum görmedim. Nedir bu senin dediğin yahu?” diyorlar. Bizler de bunu fiilen demiyor muyuz? Bu ancak bir uyarmadır. “Kur’an, aramızda Muhammed’e mi indirilmeliydi?” dediler. “Yâni aramızda bir tek sen biliyorsun bunu ha? Biz bi-lemedik de sadece sen bildin ha? Biz de okuduk, biz de hafızlığı bitirdik, biz de imam-hatibe gittik, biz okuduk bu Kur’an’ı, biz de yıllarca nice hocaları dinledik, biz de yıllarca mukabelelerde bulunduk. Yâni bunu bilen bir tek sen misin?” diyenlerin ataları da diyorlar ki bakın, “bu sana mı düşmüş? Tamam bir peygamberi biz de bekliyorduk ama, bu senden önce Mekke’de filana, Taif’te falana gelmeliydi.” Hayır hayır, bunlar Bizim Kuran’ımızdan şüphededirler. Evet, diyorlar ki biz bunu son dinlerde hiç görmemiştik, nereden çıktı bu iş? Uyduruk bir şeydir bu. Son din; babasının dinidir. Babasının dininde görmemiştir adam bunu. Çünkü babası öyle yaşamıyordu adamın. Son din; dedesinin dinidir. O da bu dinden habersiz yaşamıştı. Son din; Hıristiyanlık, ya da Yahudiliktir. Görebilmişler miydi o dinlerde Resûlullah Efendimizin dediklerini? Duyabilmişler miydi onlardan Kur’an’dan duyduklarını? Var mıydı onlarda bu tek İlâh ve Rab inancı? Bir tek İlâh olsun, hayata sadece O etkili olsun. Duymuşlar mıydı bunu onlardan? Duymuşlar mıydı babalarından, dedelerinden? Hayır. Babasından duymadı, dedesinden duymadı, kocasından duymadı, ne yapacaktı şimdi bu adam? Meselâ şu anda bu ülkedeki tüp Tıp Fakültelerini kapatsalar. Tıbba yasaklar koysalar, bundan sonra kimse tıp konusunda tek kelime konuşmayacak deseler. Hattâ tıp bilgilerini ağzına alan herkesi cezalandırsalar, asıp kesseler. Uzun süren böyle bir yasaklamadan sonra, biraz gevşeklik ortaya koysalar, herhalde eline kerpeteni alıp; “ben de diş doktoruyum, ben de güzel diş çekerim, ben de tedavi ederim” diyenler çıkar mı? Din konusu da böyle olmaz mı? Meselâ bir ülkede Allah’ı, dini, kitabı ve peygamberi ağza almak yasaklansa. Kur’an ve sünnet tümüyle gündemden kaldırılsa. Hattâ Allah’ın kitabı evlerden, duvarlardan, minderlerden ve yastıklardan bile esirgense, kıskanılsa, yasaklansa. Kitabı ve sünneti kazara ağzına alanlar hemen cezalandırılsa. İnsanlardan birileri çıkıp da biz bunu kimseden duymadık deseler ne anlam ifade eder? Böyle bir ortamda kimden duyabilecekler dini? Kimden öğrenebilecekler kitap ve sünneti? Kimden duyabilecekler bu gerçekleri? Evet, diyorlar ki son dinlerde, başka dinlerde bunun benzerini duymamışlar. Devam ediyorlar saçma sapan iddialarına, ama Allah da onları sorgulamasını sürdürüyor: Ciddi misiniz? Samimi misiniz? Kendinizden emin misiniz? Ne dediğinizin, ne yaptığınızın bilincinde misiniz dercesine bundan sonra Rabbimizin sorgulamaları gelecek. Bakın, işte onlardan biri şöyle: Yok yok, onlar gündem konusundan tereddütlüler. Orda zorlanıyorlar. Onların tüm dertleri gündemlerinin değişmesi korkusudur. Bu kitap ve bu peygamberi kabul ettikleri zaman gündemlerinin değişeceğinden ürküyor bu inançsızlar. O zaman şu andaki gibi istedikleri günâhları yapamayacaklarından, diledikleri gibi keyiflerince bir hayat yaşayamayacaklarından korkuyorlar, onun için buna yanaşmıyorlar diyor Rabbimiz. Gündemlerini Kur’an’la oluşturmaya yanaşmıyorlar. Onlar azabımızı henüz tatmamışlardır. Kur’an’ı gündem yapmaya yanaşmıyorlar ve de üstelik dikkat ederseniz, hainler bir dini reddetmek için bir başka dini kullanıyorlar. Bir dini reddedebilmek için bir başka dine sarılıyorlar. “Biz böyle bir şeyi son millette, millet-i âhire’de, son dinde görmedik, duymadık,” di-yorlar. Son dinden, Allah’ın İsrâil oğullarına gönderdiği Hıristiyanlığı kastediyorlar. Çünkü Allah’ın gönderdiği dini, kitabı bozan, hak dinden sapıp giden Hıristiyanların dininde de teslis inancı vardı. Üç İlâh inancı vardı. İşte buna bakarak diyorlar ki, “son dinde de biz tek İlâh inancını, tevhid inancını göremiyoruz. Şimdi bu nasıl bir şeydir ki pek çok İlâhı bir tek İlâha indirgiyor? Öyle kabul ettiğimiz zaman öteki İlâhlarımız ne olacak? Muhammed tüm bu tanrıların yetkilerini alıp bir tek tanrıya mı veriyor? Biz bunu ne önceki atalarımızda duyduk, ne de son dinlerden birinde!” “Sonra içimizde filan filan nüfûzlular, filan filan ekonomik güce sahip olanlar dururken bu din kala kala Muhammed’e mi gönderiliyor?” diyerek Allah’a akıl vermeye, Allah’ı şartlandırmaya, O’na yol göstermeye cüret ediyor hainler. “Başka birini bulmamış ta bula bula onu mu bulmuş Allah?” diyorlar. Onlara mı soracaktı Allah, elçiliğini kime vereceğini. “Hayır hayır, onlar Bizim kitabımızdan şüphe içindedirler ve onlar henüz Bizim azabımızı tatmadılar da onun için bu tür sapıklıklarını sürdürebiliyorlar diyor,” Rabbimiz. Aramızda bula bula Allah onu mu bulmuş? Başka vahiy gönderecek bulamamış mı? Onu mu lâyık görmüş bu işe? Gündem belirlemek, hayat programı yapma işi ona mı düşmüş? Ona mı verilmiş bu yetki? Abdulmuttalib’in yetiminden başka bu işe lâyık bulamadı mı diyorlardı. Allah da buyuruyor ki; yoksa işin aslı, siz benim kitabım ko-nusunda bir şüphe içinde misiniz? Yoksa bu itirazlarınız ondan kaynaklanmasın? Yoksa benim hayatınıza karışmaya yetkili oluşumu hazmedemediniz de onun için mi diskalifiye etmeye çalışıyorsunuz? Ya da henüz azabımı tatmadınız da onun için mi bu itirazınız? Söyleyin bakalım: Yok yok, aslında onlar benim zikrimden şüphe içindeler. Ana program maddelerinden şüphe ediyorlar da ondan. Öyleyse bileceğiz ki Kur’an Allah’tandır. Bileceğiz ki Kur’an mutlak haktır, doğrudur. Kur’an demişse tamamdır diyeceğiz. Kur’an’a karşı bizde böyle bir teslimiyet yoksa, ondan şüphe içindeyiz demektir. Daha azabımızı tatmadılar da ondan. Gerçi kitabımızın başka âyetlerinin delâletiyle zaten dünyada da azabın içindeler bu hainler. Hem dünyada azabı hak edecekler, hem de âhirette. Bir soru daha: Bakın yine sorgulama devam ediyor:
6,7,8. “Onlardan ileri gelenler: “Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik; bu ancak bir uyarmadır. Kur’an, aramızda Muhammed’e mi indirilmeliydi?” dediler. Hayır; bunlar Kur’an’ımızdan şüphededirler. Hayır; azabımızı henüz tatmamışlardı.” Onlardan ileri gelenler, mele’ grubu, elit tabaka, yönetici kadro, ekonomik ve siyasal gücü elinde bulunduran kalburüstü grup halk tabakasına diyor ki, “yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sabredin, yardım edin İlâhlarınıza, memnun etmeye çalışın onları, unutmayın ki sizden istenen şey budur. Sizden istenen şey de bu değil mi? Sizler buraya ne için geldiniz? Zaten bu adamın derdi de bu değil mi? Bu adam sizi İlâhlarınızdan koparmaya çalışmıyor mu?” Evet diyorlar ki, “ey insanlar sizler yürüyün, durmayın, dinlemeyin, kulak vermeyin, ilgilenmeyin, gündeme almayın bu Muhammed’in dediklerini. Ciddiye almayın bu kitabı, bu peygamberi. Siz hayatınıza devam edin, işinize bakın. Ona karşı koyacak, ona cevap verecek, onunla mücâdele edecek biz büyükleriniz varız. Siz bu işle ilgilenmeyerek onu bize bırakın. Siz hayatınız konusunda, dininiz konusunda bize güvenin. Biz sizin adınıza her şeyi düşünür ve karar veririz. Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna, neyin hak, neyin bâtıl olduğuna biz karar veririz. Siz yormayın kendinizi,” diyorlar. Şunu çok iyi biliyorlardı ki, halk kendi dinlerini bizzat kendileri öğrenmeye başladıkları anda kendilerine kölelikleri bitecek, özgürlüklerine ilk adımlarını atacaklardı. Bunu istemeyen zalimler, hep halkın akıllarının kendi ceplerinde olmasını arzu ederler. “Siz yürüyün ve İlâhlarınıza sabredin, onlara sıkı tutunun. İlâhlarınıza bağlılık konusunda, onlara sahip çıkma konusunda sabırlı olun, dirençli olun; işte sizden istenen, sizin yapmanız gereken de budur,” diyorlar. “Eğer sizler İlâhlarınıza sımsıkı sarılır, onları ciddi benimser ve onlara sahip çıkarsanız kesinlikle bilesiniz ki bu peygamberin size karşı yapabileceği hiçbir şey yoktur,” diyorlardı. “O peygamber sizi asla o İlâhlarınızdan koparamayacaktır,” diyorlardı. Bugün de “aman İlâhlarınıza sahip çıkın! Aman demokrasiye sahip olun! Aman laiklik elden gidiyor! Aman şu düzeninizi yıktırmayın!” teraneleri atanların niyetleri de işte budur. Hocalarının yolunu takip ediyor adamlar. Gerçekten de "Ben dedemi şu putun önünde secde ederken buldum. Ey Muhammed ne yaparsan yap beni dedemin yolundan çe-viremezsin!" diyerek putuna sabredip sıkı tutunan Ebû Cehil’e, Allah’ın Resûlü hiçbir şey yapamıyordu, yapamamıştır. Keşke onların İlâhlarına sarılıp sabrettikleri kadar bugün Müslümanlar da kendi İlâhlarına, İlâhlarının kitabına sarılmayı bir becerebilse! O zaman tüm dünya düşman olsa bile, kimsenin yapabileceği bir şey kalmayacaktı müslümanlara. Öyleyse bizler de sabredeceğiz. Her konuda sabırla Allah’tan yardım isteyeceğiz. Çünkü bilelim ki Allah’ın yardım kapılarının anahtarı sabırdır. Bazen nefsin egemenliği, bazen dışındaki ve içindeki şeytanlar, bazen mal mülk derdi, hayatın sıkıntıları bizi baş aşağı getirecek noktaya gelebilir. Bazen bir şeylerden dolayı güçsüz düşebiliriz. İşte o zaman da sabırla Allah’tan yardım isteyeceğiz. Sabır direnç de-mektir. Veya dayanmak demektir, süreklilik veya devamlılık demektir. Kâfirlerin de hareketlerinde bir sabır veya müslümanların da hareketlerinde bir sabır söz konusudur. Meselâ kâfirler peygamberimiz karşısında dayanabilmek için birbirlerine yürüyün! dediler. Aman bu peygamber karşısında pes etmeyin! Dayanın, dişinizi sıkın ve sabredin! dediler. Ayrıldılar, kalkıp yürüdüler, haydi dediler yürüyün. Aynı ortamda bulunmayın bu adamla. Onu dinlemeyin, onun sözlerine kulak vermeyin dediler. Elbiselerine büründüler başka âyetlerin beyânıyla. Bir şeylerinin arkasına saklandılar, önlerine kalkanlar gerdiler de sözün, mesajın kendilerine ulaşmasına engel oldular. Aman ilâhlarınıza sıkı tutunup dayanın, direnin, sabredin dediler. Demek ki hak yolda, iman teslimiyet yolunda yapıldığı gibi bâtıl yollarda da yapılırmış. İlâhlara sabır. Hani Resûlullah Efendimiz bir hadislerinde; “Bu din için, kulluk için Allah’ın istediklerine azı dişlerinizle sarılır gibi sarılın” di-yordu ya, sanki bu kâfirler de kendi ilâhlarına aynı inançla sarılmalarını istiyorlar. Aman ilâhlarınıza sıkı tutunun. Zaten bu adamın da sizden istediği budur. Bu adam sizi ilâhlarınızdan koparmak, tanrılarınızdan uzaklaştırmak istiyor. Aman kopmayın ilâhlarınızdan, değilse onun ilahının yanında bulursunuz kendinizi. Peki acaba şu anda şeytan ve çömezleri Müslümanları kendi İlâhları olan Allah’a sarılma noktasında sarsmaya çalışmıyorlar mı? Allah’tan başka Rezzaklar tanıtarak onların tek Rezzâkları olan Allah’a karşı imanlarını, güvenlerini, teslimiyetlerini sarmıyorlar mı? Böylece Müslümanları helâke sürüklemiyorlar mı? Onların karşısına başka şâfiler çıkarıp tek Şâfileri olan Rablerine karşı güvenlerini sars-mıyorlar mı? Başka rabler, başka yasa belirleyiciler çıkarıp, hayatlarına program yapmaya yetkili tek Rablerine karşı imanlarını sarmıyorlar mı? Onların yaptıklarını yapma konusunda bizler de kendimize bir proje olarak geliştirmeli değil miyiz? Yâni onların sahte ilahlarına, putlarına sarıldıklarından çok daha fazlasıyla bizler de Rabbimize, İlâhımıza sarılmalı ve O’na kulluğa sabretmeli değil miyiz? Onlar bu sahte tanrılarını, bu yapay tanrıçalarını kesinlikle tartışmaya bile açmayacaklar, onların dokunulmazlığını savunacaklar da biz ne yapacağız? Efendim, biz biraz objektif olsak, biz biraz her inanca, her düşünceye açık olsak, her kitaba, her dine açık olsak. Olalım, ama bir şartla. Şeytan ve dostlarını da bağlasınlar da o zaman bakalım meseleye. Tamam, ben çocuklarımı hangi okula gidecekleri, hangi kitapları okuyacakları, nerelerde yaşayacakları konusunda zorlamayayım. Hiç-bir şey söylemeyeyim onlara. Ama kimse hiçbir söylemesin onlara. Hayatı bütün çıplaklığıyla kendileri görsün, hiç kimse onlara bir şeyler empoze etmesinler. Damarlarında kan gibi dolaşan şeytan da onlara verdiği vesveselerini bıraksın. Okulda, çarşıda, televizyonda onların körpe dimağlarına küfür ve şirk empoze etmeye çalışan şeytan çömezleri de bu işi bıraksın. O zaman ben de çocuklarıma hiçbir şey demeyeyim. Mümkün mü bu? Yaparlar mı bunu? Bakın adamlar şöyle diyorlar: Bugün de aman İlâhlarınıza sahip çıkın! Aman demokrasiye sahip olun! Aman laiklik elden gidiyor! Teraneleri atanların niyetleri de galiba budur. Hocalarının yolunu takip ediyor adamlar. Onların İlâhlarına sarılıp sabrettikleri kadar keşke bugün müslümanlar da kendi ilahlarına, İlâhlarının kitabına sarılmayı bir becerebilselerdi tüm dünya düşman olsa bile kimsenin yapabileceği bir şey kalmayacaktı. Zaten sizden istenen de budur! diyorlardı. Sabırlı olmak demek bıkmamak, usanmamak demektir. On yıldır namaz kılıyorum! Yeter artık dememek sabırdır. On yıldır içki içmiyorum! yeter artık bu kadar dememek sabırdır. İbâdetten bıkmamaya, günâhtan kaçınmaya devam etmek sabırdır. Allah’ın nasıl isterse bizi öylece imtihan et-tiğine, edeceğine, gönderilen sorular istikâmetinde Allah’a kulluk etme şuurunun devamına da sabır diyoruz. Bazen yangınla, bazen hastalıkla, bazen zenginlik, bazen fakirlikle, nasıl isterse öylece imtihan edeceğine iman etmek sabırdır. Bazen müslümanların zafiyetleriyle, bazen kâfirlerin gücüyle, bazen zaferle, bazen yenilgiyle, bazen Bedirle, bazen Uhut’la imtihan eder Allah. Biz de o konuda sabredeceğiz. Yani o konuda nasıl kulluk etmemizi istiyorsa öylece kulluk edeceğiz. Sabır insanın vücudundaki baş mesabesindedir. Başı olmayan bir bedenden nasıl ki hayır beklenmezse sabrın kontrolünde olmayan bir imanda da bilelim ki hayır yoktur. Sabır çok önemlidir İslâm’da. Bakıyoruz Kur’an-ı Kerimde; Allah, namaz kılanlarla beraberdir denmezken, sabredenlerle beraberdir dendiğini görüyoruz. Allah namaz kılanlarla beraberdir denmezken, sabredenlerle beraberdir dendiğini görüyoruz. Çünkü sabır namazdan da şümullüdür. Zira namaz kılabilmenin, bunları yapabilmenin yolu da sabırdan geçer. Namaza sabredecek ki kişi namazı kılabilsin, zekâta sabredecek ki verebilsin. Sabır önemlidir. Kulluğa sabır, şeytana uymamaya sabır gibi. Evet sabırla Allah’tan sürekli yardım isteyeceğiz. Çünkü her an şeytanla karşı karşıya bir hayat yaşıyoruz. Üstelik şeytanın tüm yardımcıları da bizi çepeçevre kuşatmışlardır. Şeytanın sıkıntıları, şeytan dostlarının ürettiği sıkıntılar, dünyanın tabii sıkıntıları, bir de müslümanlıklarının farkında olmadan yaşayan müslümanlardan gelecek sıkıntılar bizi bunaltacak noktaya geldiği zaman başka da çaremiz yoktur. Tüm bu aleyhte şartlara rağmen yine de müslüman kalabilme bilinciyle Rabbimizden yardım isteyeceğiz. Şimdi Allah için bu ortamda herkes, hepimiz kendi yerimizi bulmaya çalışalım. Farz edin ki Rasûlullah var, etrafında Ebû Talib, Ebû Cehil, insanlar ve bizler varız. Böyle bir ortamda Rasûlullah’ın bir teklifiyle karşı karşıyayız. Diyor ki Allah’ın Resûlü: “Ey insanlar, gelin hayatınıza karışmaya yetkili tek İlâh Allah olsun. Zevkinize, menfaatiniz, kılık-kıyafetinize, kazanmanıza harcamanıza, mesleğinize, yemenize, içmenize, hukukunuza, eğitiminize, gecenize-gündüzünüze, o-kumanıza-yazmanıza, sosyal, siyasal, ekonomik, bireysel ve toplumsal tüm hayatınıza karışan öteki İlâhları bırakın, terk edin, hayatınızı sadece Allah ayarlasın.” İşte şu anda okunan Kur’an, peygamberin bu teklifini size ulaştırdı. Peki siz ne diyorsunuz bu teklife? Ya da siz hangi taraftasınız bu teklif karşısında? Bunu duyduktan sonra yine aynen Kur’an’dan önceki hayatınıza mı dönüyorsunuz? Yoksa, “ya! Öyle miydi?” diyerek onları bırakıyor ve hemen can fedâ La İlâhe illallah mı diyorsunuz? Eğer bu ikiden birinin tercihini açıkça ortaya koyacaksak o zaman niye okuyoruz ki bu Kur’an’ı? Ne gereği var da bunu okumanın? Evet ne kadar korkunç bir tablo çıktı karşımıza değil mi? “Gerçekten bu çok acayip bir şeydir, çünkü biz bunu son dinde de işitmedik. Bizler bunu daha önceki toplumlarda hiç görmedik,” diyorlar. Yâni, “babamın babasının dedesinde görmedim. Hocamın hocasının hocasında görmedim. Îsevîlik, Mûsevîlikte görmedim, Ku-reyş’in dininde görmedim. İmam hatipte okudum görmedim. Nedir bu senin dediğin yahu?” diyorlar. Bizler de bunu fiilen demiyor muyuz? Bu ancak bir uyarmadır. “Kur’an, aramızda Muhammed’e mi indirilmeliydi?” dediler. “Yâni aramızda bir tek sen biliyorsun bunu ha? Biz bi-lemedik de sadece sen bildin ha? Biz de okuduk, biz de hafızlığı bitirdik, biz de imam-hatibe gittik, biz okuduk bu Kur’an’ı, biz de yıllarca nice hocaları dinledik, biz de yıllarca mukabelelerde bulunduk. Yâni bunu bilen bir tek sen misin?” diyenlerin ataları da diyorlar ki bakın, “bu sana mı düşmüş? Tamam bir peygamberi biz de bekliyorduk ama, bu senden önce Mekke’de filana, Taif’te falana gelmeliydi.” Hayır hayır, bunlar Bizim Kuran’ımızdan şüphededirler. Evet, diyorlar ki biz bunu son dinlerde hiç görmemiştik, nereden çıktı bu iş? Uyduruk bir şeydir bu. Son din; babasının dinidir. Babasının dininde görmemiştir adam bunu. Çünkü babası öyle yaşamıyordu adamın. Son din; dedesinin dinidir. O da bu dinden habersiz yaşamıştı. Son din; Hıristiyanlık, ya da Yahudiliktir. Görebilmişler miydi o dinlerde Resûlullah Efendimizin dediklerini? Duyabilmişler miydi onlardan Kur’an’dan duyduklarını? Var mıydı onlarda bu tek İlâh ve Rab inancı? Bir tek İlâh olsun, hayata sadece O etkili olsun. Duymuşlar mıydı bunu onlardan? Duymuşlar mıydı babalarından, dedelerinden? Hayır. Babasından duymadı, dedesinden duymadı, kocasından duymadı, ne yapacaktı şimdi bu adam? Meselâ şu anda bu ülkedeki tüp Tıp Fakültelerini kapatsalar. Tıbba yasaklar koysalar, bundan sonra kimse tıp konusunda tek kelime konuşmayacak deseler. Hattâ tıp bilgilerini ağzına alan herkesi cezalandırsalar, asıp kesseler. Uzun süren böyle bir yasaklamadan sonra, biraz gevşeklik ortaya koysalar, herhalde eline kerpeteni alıp; “ben de diş doktoruyum, ben de güzel diş çekerim, ben de tedavi ederim” diyenler çıkar mı? Din konusu da böyle olmaz mı? Meselâ bir ülkede Allah’ı, dini, kitabı ve peygamberi ağza almak yasaklansa. Kur’an ve sünnet tümüyle gündemden kaldırılsa. Hattâ Allah’ın kitabı evlerden, duvarlardan, minderlerden ve yastıklardan bile esirgense, kıskanılsa, yasaklansa. Kitabı ve sünneti kazara ağzına alanlar hemen cezalandırılsa. İnsanlardan birileri çıkıp da biz bunu kimseden duymadık deseler ne anlam ifade eder? Böyle bir ortamda kimden duyabilecekler dini? Kimden öğrenebilecekler kitap ve sünneti? Kimden duyabilecekler bu gerçekleri? Evet, diyorlar ki son dinlerde, başka dinlerde bunun benzerini duymamışlar. Devam ediyorlar saçma sapan iddialarına, ama Allah da onları sorgulamasını sürdürüyor: Ciddi misiniz? Samimi misiniz? Kendinizden emin misiniz? Ne dediğinizin, ne yaptığınızın bilincinde misiniz dercesine bundan sonra Rabbimizin sorgulamaları gelecek. Bakın, işte onlardan biri şöyle: Yok yok, onlar gündem konusundan tereddütlüler. Orda zorlanıyorlar. Onların tüm dertleri gündemlerinin değişmesi korkusudur. Bu kitap ve bu peygamberi kabul ettikleri zaman gündemlerinin değişeceğinden ürküyor bu inançsızlar. O zaman şu andaki gibi istedikleri günâhları yapamayacaklarından, diledikleri gibi keyiflerince bir hayat yaşayamayacaklarından korkuyorlar, onun için buna yanaşmıyorlar diyor Rabbimiz. Gündemlerini Kur’an’la oluşturmaya yanaşmıyorlar. Onlar azabımızı henüz tatmamışlardır. Kur’an’ı gündem yapmaya yanaşmıyorlar ve de üstelik dikkat ederseniz, hainler bir dini reddetmek için bir başka dini kullanıyorlar. Bir dini reddedebilmek için bir başka dine sarılıyorlar. “Biz böyle bir şeyi son millette, millet-i âhire’de, son dinde görmedik, duymadık,” di-yorlar. Son dinden, Allah’ın İsrâil oğullarına gönderdiği Hıristiyanlığı kastediyorlar. Çünkü Allah’ın gönderdiği dini, kitabı bozan, hak dinden sapıp giden Hıristiyanların dininde de teslis inancı vardı. Üç İlâh inancı vardı. İşte buna bakarak diyorlar ki, “son dinde de biz tek İlâh inancını, tevhid inancını göremiyoruz. Şimdi bu nasıl bir şeydir ki pek çok İlâhı bir tek İlâha indirgiyor? Öyle kabul ettiğimiz zaman öteki İlâhlarımız ne olacak? Muhammed tüm bu tanrıların yetkilerini alıp bir tek tanrıya mı veriyor? Biz bunu ne önceki atalarımızda duyduk, ne de son dinlerden birinde!” “Sonra içimizde filan filan nüfûzlular, filan filan ekonomik güce sahip olanlar dururken bu din kala kala Muhammed’e mi gönderiliyor?” diyerek Allah’a akıl vermeye, Allah’ı şartlandırmaya, O’na yol göstermeye cüret ediyor hainler. “Başka birini bulmamış ta bula bula onu mu bulmuş Allah?” diyorlar. Onlara mı soracaktı Allah, elçiliğini kime vereceğini. “Hayır hayır, onlar Bizim kitabımızdan şüphe içindedirler ve onlar henüz Bizim azabımızı tatmadılar da onun için bu tür sapıklıklarını sürdürebiliyorlar diyor,” Rabbimiz. Aramızda bula bula Allah onu mu bulmuş? Başka vahiy gönderecek bulamamış mı? Onu mu lâyık görmüş bu işe? Gündem belirlemek, hayat programı yapma işi ona mı düşmüş? Ona mı verilmiş bu yetki? Abdulmuttalib’in yetiminden başka bu işe lâyık bulamadı mı diyorlardı. Allah da buyuruyor ki; yoksa işin aslı, siz benim kitabım ko-nusunda bir şüphe içinde misiniz? Yoksa bu itirazlarınız ondan kaynaklanmasın? Yoksa benim hayatınıza karışmaya yetkili oluşumu hazmedemediniz de onun için mi diskalifiye etmeye çalışıyorsunuz? Ya da henüz azabımı tatmadınız da onun için mi bu itirazınız? Söyleyin bakalım: Yok yok, aslında onlar benim zikrimden şüphe içindeler. Ana program maddelerinden şüphe ediyorlar da ondan. Öyleyse bileceğiz ki Kur’an Allah’tandır. Bileceğiz ki Kur’an mutlak haktır, doğrudur. Kur’an demişse tamamdır diyeceğiz. Kur’an’a karşı bizde böyle bir teslimiyet yoksa, ondan şüphe içindeyiz demektir. Daha azabımızı tatmadılar da ondan. Gerçi kitabımızın başka âyetlerinin delâletiyle zaten dünyada da azabın içindeler bu hainler. Hem dünyada azabı hak edecekler, hem de âhirette. Bir soru daha: Bakın yine sorgulama devam ediyor:
6,7,8. “Onlardan ileri gelenler: “Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik; bu ancak bir uyarmadır. Kur’an, aramızda Muhammed’e mi indirilmeliydi?” dediler. Hayır; bunlar Kur’an’ımızdan şüphededirler. Hayır; azabımızı henüz tatmamışlardı.” Onlardan ileri gelenler, mele’ grubu, elit tabaka, yönetici kadro, ekonomik ve siyasal gücü elinde bulunduran kalburüstü grup halk tabakasına diyor ki, “yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sabredin, yardım edin İlâhlarınıza, memnun etmeye çalışın onları, unutmayın ki sizden istenen şey budur. Sizden istenen şey de bu değil mi? Sizler buraya ne için geldiniz? Zaten bu adamın derdi de bu değil mi? Bu adam sizi İlâhlarınızdan koparmaya çalışmıyor mu?” Evet diyorlar ki, “ey insanlar sizler yürüyün, durmayın, dinlemeyin, kulak vermeyin, ilgilenmeyin, gündeme almayın bu Muhammed’in dediklerini. Ciddiye almayın bu kitabı, bu peygamberi. Siz hayatınıza devam edin, işinize bakın. Ona karşı koyacak, ona cevap verecek, onunla mücâdele edecek biz büyükleriniz varız. Siz bu işle ilgilenmeyerek onu bize bırakın. Siz hayatınız konusunda, dininiz konusunda bize güvenin. Biz sizin adınıza her şeyi düşünür ve karar veririz. Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna, neyin hak, neyin bâtıl olduğuna biz karar veririz. Siz yormayın kendinizi,” diyorlar. Şunu çok iyi biliyorlardı ki, halk kendi dinlerini bizzat kendileri öğrenmeye başladıkları anda kendilerine kölelikleri bitecek, özgürlüklerine ilk adımlarını atacaklardı. Bunu istemeyen zalimler, hep halkın akıllarının kendi ceplerinde olmasını arzu ederler. “Siz yürüyün ve İlâhlarınıza sabredin, onlara sıkı tutunun. İlâhlarınıza bağlılık konusunda, onlara sahip çıkma konusunda sabırlı olun, dirençli olun; işte sizden istenen, sizin yapmanız gereken de budur,” diyorlar. “Eğer sizler İlâhlarınıza sımsıkı sarılır, onları ciddi benimser ve onlara sahip çıkarsanız kesinlikle bilesiniz ki bu peygamberin size karşı yapabileceği hiçbir şey yoktur,” diyorlardı. “O peygamber sizi asla o İlâhlarınızdan koparamayacaktır,” diyorlardı. Bugün de “aman İlâhlarınıza sahip çıkın! Aman demokrasiye sahip olun! Aman laiklik elden gidiyor! Aman şu düzeninizi yıktırmayın!” teraneleri atanların niyetleri de işte budur. Hocalarının yolunu takip ediyor adamlar. Gerçekten de "Ben dedemi şu putun önünde secde ederken buldum. Ey Muhammed ne yaparsan yap beni dedemin yolundan çe-viremezsin!" diyerek putuna sabredip sıkı tutunan Ebû Cehil’e, Allah’ın Resûlü hiçbir şey yapamıyordu, yapamamıştır. Keşke onların İlâhlarına sarılıp sabrettikleri kadar bugün Müslümanlar da kendi İlâhlarına, İlâhlarının kitabına sarılmayı bir becerebilse! O zaman tüm dünya düşman olsa bile, kimsenin yapabileceği bir şey kalmayacaktı müslümanlara. Öyleyse bizler de sabredeceğiz. Her konuda sabırla Allah’tan yardım isteyeceğiz. Çünkü bilelim ki Allah’ın yardım kapılarının anahtarı sabırdır. Bazen nefsin egemenliği, bazen dışındaki ve içindeki şeytanlar, bazen mal mülk derdi, hayatın sıkıntıları bizi baş aşağı getirecek noktaya gelebilir. Bazen bir şeylerden dolayı güçsüz düşebiliriz. İşte o zaman da sabırla Allah’tan yardım isteyeceğiz. Sabır direnç de-mektir. Veya dayanmak demektir, süreklilik veya devamlılık demektir. Kâfirlerin de hareketlerinde bir sabır veya müslümanların da hareketlerinde bir sabır söz konusudur. Meselâ kâfirler peygamberimiz karşısında dayanabilmek için birbirlerine yürüyün! dediler. Aman bu peygamber karşısında pes etmeyin! Dayanın, dişinizi sıkın ve sabredin! dediler. Ayrıldılar, kalkıp yürüdüler, haydi dediler yürüyün. Aynı ortamda bulunmayın bu adamla. Onu dinlemeyin, onun sözlerine kulak vermeyin dediler. Elbiselerine büründüler başka âyetlerin beyânıyla. Bir şeylerinin arkasına saklandılar, önlerine kalkanlar gerdiler de sözün, mesajın kendilerine ulaşmasına engel oldular. Aman ilâhlarınıza sıkı tutunup dayanın, direnin, sabredin dediler. Demek ki hak yolda, iman teslimiyet yolunda yapıldığı gibi bâtıl yollarda da yapılırmış. İlâhlara sabır. Hani Resûlullah Efendimiz bir hadislerinde; “Bu din için, kulluk için Allah’ın istediklerine azı dişlerinizle sarılır gibi sarılın” di-yordu ya, sanki bu kâfirler de kendi ilâhlarına aynı inançla sarılmalarını istiyorlar. Aman ilâhlarınıza sıkı tutunun. Zaten bu adamın da sizden istediği budur. Bu adam sizi ilâhlarınızdan koparmak, tanrılarınızdan uzaklaştırmak istiyor. Aman kopmayın ilâhlarınızdan, değilse onun ilahının yanında bulursunuz kendinizi. Peki acaba şu anda şeytan ve çömezleri Müslümanları kendi İlâhları olan Allah’a sarılma noktasında sarsmaya çalışmıyorlar mı? Allah’tan başka Rezzaklar tanıtarak onların tek Rezzâkları olan Allah’a karşı imanlarını, güvenlerini, teslimiyetlerini sarmıyorlar mı? Böylece Müslümanları helâke sürüklemiyorlar mı? Onların karşısına başka şâfiler çıkarıp tek Şâfileri olan Rablerine karşı güvenlerini sars-mıyorlar mı? Başka rabler, başka yasa belirleyiciler çıkarıp, hayatlarına program yapmaya yetkili tek Rablerine karşı imanlarını sarmıyorlar mı? Onların yaptıklarını yapma konusunda bizler de kendimize bir proje olarak geliştirmeli değil miyiz? Yâni onların sahte ilahlarına, putlarına sarıldıklarından çok daha fazlasıyla bizler de Rabbimize, İlâhımıza sarılmalı ve O’na kulluğa sabretmeli değil miyiz? Onlar bu sahte tanrılarını, bu yapay tanrıçalarını kesinlikle tartışmaya bile açmayacaklar, onların dokunulmazlığını savunacaklar da biz ne yapacağız? Efendim, biz biraz objektif olsak, biz biraz her inanca, her düşünceye açık olsak, her kitaba, her dine açık olsak. Olalım, ama bir şartla. Şeytan ve dostlarını da bağlasınlar da o zaman bakalım meseleye. Tamam, ben çocuklarımı hangi okula gidecekleri, hangi kitapları okuyacakları, nerelerde yaşayacakları konusunda zorlamayayım. Hiç-bir şey söylemeyeyim onlara. Ama kimse hiçbir söylemesin onlara. Hayatı bütün çıplaklığıyla kendileri görsün, hiç kimse onlara bir şeyler empoze etmesinler. Damarlarında kan gibi dolaşan şeytan da onlara verdiği vesveselerini bıraksın. Okulda, çarşıda, televizyonda onların körpe dimağlarına küfür ve şirk empoze etmeye çalışan şeytan çömezleri de bu işi bıraksın. O zaman ben de çocuklarıma hiçbir şey demeyeyim. Mümkün mü bu? Yaparlar mı bunu? Bakın adamlar şöyle diyorlar: Bugün de aman İlâhlarınıza sahip çıkın! Aman demokrasiye sahip olun! Aman laiklik elden gidiyor! Teraneleri atanların niyetleri de galiba budur. Hocalarının yolunu takip ediyor adamlar. Onların İlâhlarına sarılıp sabrettikleri kadar keşke bugün müslümanlar da kendi ilahlarına, İlâhlarının kitabına sarılmayı bir becerebilselerdi tüm dünya düşman olsa bile kimsenin yapabileceği bir şey kalmayacaktı. Zaten sizden istenen de budur! diyorlardı. Sabırlı olmak demek bıkmamak, usanmamak demektir. On yıldır namaz kılıyorum! Yeter artık dememek sabırdır. On yıldır içki içmiyorum! yeter artık bu kadar dememek sabırdır. İbâdetten bıkmamaya, günâhtan kaçınmaya devam etmek sabırdır. Allah’ın nasıl isterse bizi öylece imtihan et-tiğine, edeceğine, gönderilen sorular istikâmetinde Allah’a kulluk etme şuurunun devamına da sabır diyoruz. Bazen yangınla, bazen hastalıkla, bazen zenginlik, bazen fakirlikle, nasıl isterse öylece imtihan edeceğine iman etmek sabırdır. Bazen müslümanların zafiyetleriyle, bazen kâfirlerin gücüyle, bazen zaferle, bazen yenilgiyle, bazen Bedirle, bazen Uhut’la imtihan eder Allah. Biz de o konuda sabredeceğiz. Yani o konuda nasıl kulluk etmemizi istiyorsa öylece kulluk edeceğiz. Sabır insanın vücudundaki baş mesabesindedir. Başı olmayan bir bedenden nasıl ki hayır beklenmezse sabrın kontrolünde olmayan bir imanda da bilelim ki hayır yoktur. Sabır çok önemlidir İslâm’da. Bakıyoruz Kur’an-ı Kerimde; Allah, namaz kılanlarla beraberdir denmezken, sabredenlerle beraberdir dendiğini görüyoruz. Allah namaz kılanlarla beraberdir denmezken, sabredenlerle beraberdir dendiğini görüyoruz. Çünkü sabır namazdan da şümullüdür. Zira namaz kılabilmenin, bunları yapabilmenin yolu da sabırdan geçer. Namaza sabredecek ki kişi namazı kılabilsin, zekâta sabredecek ki verebilsin. Sabır önemlidir. Kulluğa sabır, şeytana uymamaya sabır gibi. Evet sabırla Allah’tan sürekli yardım isteyeceğiz. Çünkü her an şeytanla karşı karşıya bir hayat yaşıyoruz. Üstelik şeytanın tüm yardımcıları da bizi çepeçevre kuşatmışlardır. Şeytanın sıkıntıları, şeytan dostlarının ürettiği sıkıntılar, dünyanın tabii sıkıntıları, bir de müslümanlıklarının farkında olmadan yaşayan müslümanlardan gelecek sıkıntılar bizi bunaltacak noktaya geldiği zaman başka da çaremiz yoktur. Tüm bu aleyhte şartlara rağmen yine de müslüman kalabilme bilinciyle Rabbimizden yardım isteyeceğiz. Şimdi Allah için bu ortamda herkes, hepimiz kendi yerimizi bulmaya çalışalım. Farz edin ki Rasûlullah var, etrafında Ebû Talib, Ebû Cehil, insanlar ve bizler varız. Böyle bir ortamda Rasûlullah’ın bir teklifiyle karşı karşıyayız. Diyor ki Allah’ın Resûlü: “Ey insanlar, gelin hayatınıza karışmaya yetkili tek İlâh Allah olsun. Zevkinize, menfaatiniz, kılık-kıyafetinize, kazanmanıza harcamanıza, mesleğinize, yemenize, içmenize, hukukunuza, eğitiminize, gecenize-gündüzünüze, o-kumanıza-yazmanıza, sosyal, siyasal, ekonomik, bireysel ve toplumsal tüm hayatınıza karışan öteki İlâhları bırakın, terk edin, hayatınızı sadece Allah ayarlasın.” İşte şu anda okunan Kur’an, peygamberin bu teklifini size ulaştırdı. Peki siz ne diyorsunuz bu teklife? Ya da siz hangi taraftasınız bu teklif karşısında? Bunu duyduktan sonra yine aynen Kur’an’dan önceki hayatınıza mı dönüyorsunuz? Yoksa, “ya! Öyle miydi?” diyerek onları bırakıyor ve hemen can fedâ La İlâhe illallah mı diyorsunuz? Eğer bu ikiden birinin tercihini açıkça ortaya koyacaksak o zaman niye okuyoruz ki bu Kur’an’ı? Ne gereği var da bunu okumanın? Evet ne kadar korkunç bir tablo çıktı karşımıza değil mi? “Gerçekten bu çok acayip bir şeydir, çünkü biz bunu son dinde de işitmedik. Bizler bunu daha önceki toplumlarda hiç görmedik,” diyorlar. Yâni, “babamın babasının dedesinde görmedim. Hocamın hocasının hocasında görmedim. Îsevîlik, Mûsevîlikte görmedim, Ku-reyş’in dininde görmedim. İmam hatipte okudum görmedim. Nedir bu senin dediğin yahu?” diyorlar. Bizler de bunu fiilen demiyor muyuz? Bu ancak bir uyarmadır. “Kur’an, aramızda Muhammed’e mi indirilmeliydi?” dediler. “Yâni aramızda bir tek sen biliyorsun bunu ha? Biz bi-lemedik de sadece sen bildin ha? Biz de okuduk, biz de hafızlığı bitirdik, biz de imam-hatibe gittik, biz okuduk bu Kur’an’ı, biz de yıllarca nice hocaları dinledik, biz de yıllarca mukabelelerde bulunduk. Yâni bunu bilen bir tek sen misin?” diyenlerin ataları da diyorlar ki bakın, “bu sana mı düşmüş? Tamam bir peygamberi biz de bekliyorduk ama, bu senden önce Mekke’de filana, Taif’te falana gelmeliydi.” Hayır hayır, bunlar Bizim Kuran’ımızdan şüphededirler. Evet, diyorlar ki biz bunu son dinlerde hiç görmemiştik, nereden çıktı bu iş? Uyduruk bir şeydir bu. Son din; babasının dinidir. Babasının dininde görmemiştir adam bunu. Çünkü babası öyle yaşamıyordu adamın. Son din; dedesinin dinidir. O da bu dinden habersiz yaşamıştı. Son din; Hıristiyanlık, ya da Yahudiliktir. Görebilmişler miydi o dinlerde Resûlullah Efendimizin dediklerini? Duyabilmişler miydi onlardan Kur’an’dan duyduklarını? Var mıydı onlarda bu tek İlâh ve Rab inancı? Bir tek İlâh olsun, hayata sadece O etkili olsun. Duymuşlar mıydı bunu onlardan? Duymuşlar mıydı babalarından, dedelerinden? Hayır. Babasından duymadı, dedesinden duymadı, kocasından duymadı, ne yapacaktı şimdi bu adam? Meselâ şu anda bu ülkedeki tüp Tıp Fakültelerini kapatsalar. Tıbba yasaklar koysalar, bundan sonra kimse tıp konusunda tek kelime konuşmayacak deseler. Hattâ tıp bilgilerini ağzına alan herkesi cezalandırsalar, asıp kesseler. Uzun süren böyle bir yasaklamadan sonra, biraz gevşeklik ortaya koysalar, herhalde eline kerpeteni alıp; “ben de diş doktoruyum, ben de güzel diş çekerim, ben de tedavi ederim” diyenler çıkar mı? Din konusu da böyle olmaz mı? Meselâ bir ülkede Allah’ı, dini, kitabı ve peygamberi ağza almak yasaklansa. Kur’an ve sünnet tümüyle gündemden kaldırılsa. Hattâ Allah’ın kitabı evlerden, duvarlardan, minderlerden ve yastıklardan bile esirgense, kıskanılsa, yasaklansa. Kitabı ve sünneti kazara ağzına alanlar hemen cezalandırılsa. İnsanlardan birileri çıkıp da biz bunu kimseden duymadık deseler ne anlam ifade eder? Böyle bir ortamda kimden duyabilecekler dini? Kimden öğrenebilecekler kitap ve sünneti? Kimden duyabilecekler bu gerçekleri? Evet, diyorlar ki son dinlerde, başka dinlerde bunun benzerini duymamışlar. Devam ediyorlar saçma sapan iddialarına, ama Allah da onları sorgulamasını sürdürüyor: Ciddi misiniz? Samimi misiniz? Kendinizden emin misiniz? Ne dediğinizin, ne yaptığınızın bilincinde misiniz dercesine bundan sonra Rabbimizin sorgulamaları gelecek. Bakın, işte onlardan biri şöyle: Yok yok, onlar gündem konusundan tereddütlüler. Orda zorlanıyorlar. Onların tüm dertleri gündemlerinin değişmesi korkusudur. Bu kitap ve bu peygamberi kabul ettikleri zaman gündemlerinin değişeceğinden ürküyor bu inançsızlar. O zaman şu andaki gibi istedikleri günâhları yapamayacaklarından, diledikleri gibi keyiflerince bir hayat yaşayamayacaklarından korkuyorlar, onun için buna yanaşmıyorlar diyor Rabbimiz. Gündemlerini Kur’an’la oluşturmaya yanaşmıyorlar. Onlar azabımızı henüz tatmamışlardır. Kur’an’ı gündem yapmaya yanaşmıyorlar ve de üstelik dikkat ederseniz, hainler bir dini reddetmek için bir başka dini kullanıyorlar. Bir dini reddedebilmek için bir başka dine sarılıyorlar. “Biz böyle bir şeyi son millette, millet-i âhire’de, son dinde görmedik, duymadık,” di-yorlar. Son dinden, Allah’ın İsrâil oğullarına gönderdiği Hıristiyanlığı kastediyorlar. Çünkü Allah’ın gönderdiği dini, kitabı bozan, hak dinden sapıp giden Hıristiyanların dininde de teslis inancı vardı. Üç İlâh inancı vardı. İşte buna bakarak diyorlar ki, “son dinde de biz tek İlâh inancını, tevhid inancını göremiyoruz. Şimdi bu nasıl bir şeydir ki pek çok İlâhı bir tek İlâha indirgiyor? Öyle kabul ettiğimiz zaman öteki İlâhlarımız ne olacak? Muhammed tüm bu tanrıların yetkilerini alıp bir tek tanrıya mı veriyor? Biz bunu ne önceki atalarımızda duyduk, ne de son dinlerden birinde!” “Sonra içimizde filan filan nüfûzlular, filan filan ekonomik güce sahip olanlar dururken bu din kala kala Muhammed’e mi gönderiliyor?” diyerek Allah’a akıl vermeye, Allah’ı şartlandırmaya, O’na yol göstermeye cüret ediyor hainler. “Başka birini bulmamış ta bula bula onu mu bulmuş Allah?” diyorlar. Onlara mı soracaktı Allah, elçiliğini kime vereceğini. “Hayır hayır, onlar Bizim kitabımızdan şüphe içindedirler ve onlar henüz Bizim azabımızı tatmadılar da onun için bu tür sapıklıklarını sürdürebiliyorlar diyor,” Rabbimiz. Aramızda bula bula Allah onu mu bulmuş? Başka vahiy gönderecek bulamamış mı? Onu mu lâyık görmüş bu işe? Gündem belirlemek, hayat programı yapma işi ona mı düşmüş? Ona mı verilmiş bu yetki? Abdulmuttalib’in yetiminden başka bu işe lâyık bulamadı mı diyorlardı. Allah da buyuruyor ki; yoksa işin aslı, siz benim kitabım ko-nusunda bir şüphe içinde misiniz? Yoksa bu itirazlarınız ondan kaynaklanmasın? Yoksa benim hayatınıza karışmaya yetkili oluşumu hazmedemediniz de onun için mi diskalifiye etmeye çalışıyorsunuz? Ya da henüz azabımı tatmadınız da onun için mi bu itirazınız? Söyleyin bakalım: Yok yok, aslında onlar benim zikrimden şüphe içindeler. Ana program maddelerinden şüphe ediyorlar da ondan. Öyleyse bileceğiz ki Kur’an Allah’tandır. Bileceğiz ki Kur’an mutlak haktır, doğrudur. Kur’an demişse tamamdır diyeceğiz. Kur’an’a karşı bizde böyle bir teslimiyet yoksa, ondan şüphe içindeyiz demektir. Daha azabımızı tatmadılar da ondan. Gerçi kitabımızın başka âyetlerinin delâletiyle zaten dünyada da azabın içindeler bu hainler. Hem dünyada azabı hak edecekler, hem de âhirette. Bir soru daha: Bakın yine sorgulama devam ediyor:
9,11. “Yoksa, güçlü ve çok ihsan sahibi olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Yahut, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyleyse sebepleri tevessül edip göğe yükselsinler (de hükümranlığı ele geçirsinler bakalım). Onlar burada takım takım bozguna uğramış perişan bir ordudur.” Yoksa Vehhâb olan, lütfeden, her şeye güç yetiren, mutlak güç ve kudret sahibi olan Rabbinin rahmet kapıları onların yanında mı? Onun için mi böyle davranıyorlar? Yoksa tüm göklerin ve yerin mülkü, mülkiyeti, ikisi arasındakilerin mülkiyeti onların da onun için mi karışmaya cesaret ediyorlar? Haydi öyleyse ne yapacaklarsa yapsınlar. Evet diyorlar ki; bu Muhammed nereden almış bu yetkiyi? Kimden almış? Eğer Allah ondan başka kimseyi bulamamış da bu yetkiyi ona vermişse, o zaman bu işin ciddiyeti nerede kaldı? Ne özelliği var bu Muhammed’in? Malı yok, mülkü yok, çevresi yok, saltanatı yok, sarayları, köşkleri yok, bağları bahçeleri yok, orduları, askerleri yok, yanında melekleri yok, yok, yok. Bu yokların içinde nereden almış bu yetkiyi diyorlar. Yâni böylece hem Allah’ı, hem de elçisini reddetmeye çalışıyorlar. Bula bula bunu mu bulmuş diyorlar ve hâşâ Allah’a bilgisizlik, hikmetsizlik izâfe ediyorlar. Veya mesajı aktaranı reddederek, mesajın sahibini reddetmeye çalışıyorlar. Elçiyi reddederek elçiyi göndereni reddetmeye çalışıyorlar. Acaba bizde bazen bazen bu özellik açığa çıkıyor mu? Bize Allah mesajını ulaştıran insanlarda böyle bir takım özellikler arama hastalığı var mı bizde de? Sen kimsin kardeşim? Nereden mezunsun? Diploman var mı? Hani ekonomik ve siyasal gücün? Doktoran, doçentliğin filan var mı? Nerden buldun bu yetkiyi? Gibi tavırlar içinde olanlar var mı bizim içimizde de? Ama unutmayalım ki bu tavır resmen uyarıya kapalı oluştur. Kur’an’ın uyarısına olan kapalılıklarını, onu duyuranın kimliğine kafayı takarak açığa çıkarıyor bugün insanlar. Kur’an ve sünnetin mesajını diskalifiye etme zırhlarıdır bunlar Allah korusun. Kur’an’ın kendilerine gelişine yol kapatmaya çalışıyorlar. Ehl-i kitap da aynısını yapmıştı. Bu mesajı getirenin kimliği hoşumuza gitmedi. Bu peygamber bizim familyadan değil diye reddedivermişlerdi. Tamam, belki uyaran adam melek değildir, hataları vardır, yanlışları vardır, mükemmel değildir, ama Allah ve Resûlü adına becerebildiği kadar bizi uyarıyorsa, onun uyarma hakkını ona Allah verdi demek zorunda değil miyiz? Birbirinizi uyaranlar olun demiyor mu İslâm? İşte maalesef o günkülerin şeytanca aldatmacalarının aynısını bugün de görüyoruz. Allah buyuruyor ki bakın: Onlara ne bundan? Ne yetkileri var onların? Kim onlar? Mülk onların mı? Ne zamandan beri yetkililer bu adamlar da, Allah zikrini kime indireceğini bu adamlara soracakmış? Yoksa Azîz ve Vehhâb, mutlak güç ve egemenlik, mutlak yetki sahibi olan Allah’ın rahmet hazineleri onların elinde mi ki, risaleti, mülkü dilediklerine dağıtmaya, vermeye çalışıyorlar? Yoksa göklerde, yerde ve ikisi arasında hükümranlık, yetki onların elinde mi ki, taksimatı onlar yapmaya çalışıyorlar? Göklerde, yerde ve iki arasında tasarruf onlara ait öyle mi? Gökle yeryüzünü anladık ta acaba ‘bu ikisi arasındakiler’ ifadesini nasıl anlayacağız? Gökle yer arasında ne ola ki? Bakıyoruz, gök yerle bitişiktir. Yâni bir şey ya göktedir, ya da yerdedir. Bir cisim, bir milimin milyonda biri kadar bile yerden yükseldi mi, göktedir artık o. Peki nedir o zaman gökle yer arası? Ben bildiğimi söyleyeyim: Her ne kadar kimileri bulutlar, kuşlar, tozlar, zerreler demişlerse de, benim anladığım, gök huzurunda bulunanlar ve yerin önüne sunulanlar, yerle tanınanlar, gökle bilinenlerin hepsidir. Eğer böyle bir güçleri, yetkileri varsa, haydi sebeplere sarılıp göğe yükselsinler de oraların hükümranlığını ellerine geçirsinler, Allah’ın yetkilerini teslim alsınlar da dilediklerini peygamber olarak göndersinler. Hangi yetkiye, hangi hazineye sahipler ki onu dilediklerine vermeye, dilediklerini ondan mahrum etmeye çalışıyorlar? Hayır hayır, göklerin ve yerin mülkü sadece Allah’a aittir ve onu dilediklerine veren sadece Allah’tır. Peki bir soru sorayım burada: Acaba sizin inandığınız Allah da böyle mi? Meselâ sizin inandığınız Allah da Veh-hâb mı? Allah size de bir şeyler verdi mi yâni? Vermedi değil mi!? Ne-den? Çünkü eğer Allah bize de bir şeyler vermiş olsaydı, bizler de onu verenin yolunda kullanacaktık. Var mı böyle Allah’ın dediği yerde kullandığımız bir şeyler? Yok ki efendim! Ne vermiş ki Allah bize!? Eli-miz kendimizden, ayağımız kendimizden, aklımız, paramız, atımız, arabamız, malımız, mülkümüz, karımız, kızımız kendimizden! Dolayısıyla Allah’ın verdiği bir şeyimiz olmadığı için bütün bunları kendi keyfimiz istikâmetinde kullanmaya devam ediyoruz efendim!! Onlar başka değil bozguna uğratılmış bir ordunun kalıntılarıdır, kırıntılarıdır, döküntüleridir. Kendilerinden önce kendilerinin tavrını sergileyip, Allah’la savaşa tutuşup sonunda bozguna uğratılmış orduların kırıntılarıdır onlar. Dün de, bugün de hezimet, helâk, yıkılış bu orduların alınyazısıdır, vazgeçilmez âkıbetidir. Zaman ne olursa olsun, şartlar ne olursa olsun, güçleri ne olursa olsun Allah karşısında perişan olmaya mahkûm ordulardır onlar. “Onlar burada helâk olacaklar, burada bozguna uğratılacaklardır,” diyor Rabbimiz. Bu beyânın yapıldığı dönem, henüz Mekke’nin fethinden on yıl öncesi. On küsûr yıl öncesinden, Rabbimiz Kureyş’in orada yenileceğinden söz ediyor. Peki bu bize ne söyler bilir misiniz? Bu bize şunu söyler: Zamanın Allah’ın hâkimiyetinde olduğuna imanımızın çok kıt, ya da hiç olmadığını söyler. Kehf sûresinde, Ashab-ı Kehf denen genç yiğitlerin durumu anlatılırken bu konu çok hoş anlatılır. Ah bunu bir anlayıp, zamana Allah’ın etkin olduğu bilincine erip biraz sabredebilsek, biraz bekleyebilsek. Bir tebliğci olarak muhataplarımıza, bir eğitimci olarak oğlumuza, kızımıza, hanımlarımıza veya bir Müslüman olarak kâfirlere karşı tavrımızı ortaya koyarken, “olmuyor!” diye bıkıvermeyip biraz sabırla devam etsek de, zamana Allah’ın hakim olduğunu bilerek bir teslim olabilsek, neler göreceğiz neler… O yiğitler yıllar sonra bunu anladılar. Meğer bizim kıyâmımız zamanla neleri ve kimleri diriltiyormuş? Meğer zaman neleri değiştiriyormuş, zamana Allah hakimmiş? İşte bu örnekte olduğu gibi bazen bu üç yüz küsûr yıl sürebilecekmiş. Ama bizim aylara, hattâ günlere bile tahammülümüz yok. Az biraz sabırlı olsak olacak ama yapamıyo-ruz. Vehhâb karşılıksız veren, bolca veren.. Birilerinden çekindiği, gocunduğu, korktuğu, minnet duyduğu için değil, kendisi istediği, seçtiği, razı olduğu için verendir. Nimet hazineleri onların yanında mıdır? Buradaki nîmet pey-gamberliktir, risâlettir. Bu nimet onların yetkisinde midir? Onlar mı ka-rar veriyorlar buna? Allah’ın vekili, ya da veziri durumunda mıdır bu adamlar? Bugün için söyleyecek olursak, yâni Allah bana ne gönder-meli? Kur’an bana ne demeli diye insanlar kendileri mi tespit etmeye çalışıyor? Beni şunlarla imtihan etmeli, bana şu şu soruları göndermeli, beni şu şu makamlarla, şu şu konumlarla denemeli mi demeye çalışıyorlar? Yoksa her şeyin en güzelini, bana en uygun olanını Rab-bim bilir, binaenaleyh benim adıma en mütenasibini O takdir eder mi diyoruz? Herkes baksın hayatına. Yoksa gökler ve yerin mülkü onlara mı aittir? Yoksa göz benim, el benim, ayak benim, ben onları nasıl istersem orada kullanırım demeye mi çalışıyorlar? Oğlan benim, kız benim, onları istediğim gibi eğitir, istediğim yerde kullanırım mı demeye çalışıyorlar? Ev benim, dükkan tezgah benim, istediğim gibi onlarla ilişki kurarım demeye mi çalışıyorlar? Hayat benim, zaman benim mi diyorlar? Peki haydi bakalım; Bütün güçlerini, bütün imkânlarını kullansınlar da gökyüzüne yükselsinler, nereye gideceklerse gitsinler. Dünyayı baştan sona oysunlar, delsinler de yol açıp dünyanın ötesine gitsinler. Ne yapacaklar? Allah’tan, Allah’ın egemenliğinde kurtulabilecekler mi? Allah’tan bağımsız bir hayat bulabilecekler mi? Ölüme çare bulabilecekler mi? Hayır hayır, asla buna güçleri yetmeyecek. Öyleyse: Bırakın öyle sonradan helâk olacaklarını, onlar şimdi, burada helâk olacaklar. İşte şuracıkta, Mekke’de yenilip helâk olacaklar onlar. Bu âyetlerin okunduğu yerde, bu peygamberin kendilerini uyardığı ortamda helâk olacaklar. Kâfirlerin başına geleceği söylüyordu burada Rabbimiz. Allah hesabını bize göre yapmaz. Onların ne zaman helâk olmaları bizim için hayırlıdır, bunu en iyi bilen O’dur. İçlerinden kimler müslüman ol-duktan sonra helâk olacaklardı? Bunu en iyi bilen şüphesiz Allah’tı. İşte şuracıkta, bu âyetlerin geldiği yerde helâk olacaksınız. Paramparça, bölük pörçük bir avuç ahzâb olduğunuz halde. Belki dı-şarıdan bakanlara güçlü bir ordu gibi görünseler de paramparçadır o kâfirler. Peki tarihten buna örnek mi istiyorsunuz? “Alın size örnekler” diyerek Rabbimiz bize örnekler verecek:
9,11. “Yoksa, güçlü ve çok ihsan sahibi olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Yahut, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyleyse sebepleri tevessül edip göğe yükselsinler (de hükümranlığı ele geçirsinler bakalım). Onlar burada takım takım bozguna uğramış perişan bir ordudur.” Yoksa Vehhâb olan, lütfeden, her şeye güç yetiren, mutlak güç ve kudret sahibi olan Rabbinin rahmet kapıları onların yanında mı? Onun için mi böyle davranıyorlar? Yoksa tüm göklerin ve yerin mülkü, mülkiyeti, ikisi arasındakilerin mülkiyeti onların da onun için mi karışmaya cesaret ediyorlar? Haydi öyleyse ne yapacaklarsa yapsınlar. Evet diyorlar ki; bu Muhammed nereden almış bu yetkiyi? Kimden almış? Eğer Allah ondan başka kimseyi bulamamış da bu yetkiyi ona vermişse, o zaman bu işin ciddiyeti nerede kaldı? Ne özelliği var bu Muhammed’in? Malı yok, mülkü yok, çevresi yok, saltanatı yok, sarayları, köşkleri yok, bağları bahçeleri yok, orduları, askerleri yok, yanında melekleri yok, yok, yok. Bu yokların içinde nereden almış bu yetkiyi diyorlar. Yâni böylece hem Allah’ı, hem de elçisini reddetmeye çalışıyorlar. Bula bula bunu mu bulmuş diyorlar ve hâşâ Allah’a bilgisizlik, hikmetsizlik izâfe ediyorlar. Veya mesajı aktaranı reddederek, mesajın sahibini reddetmeye çalışıyorlar. Elçiyi reddederek elçiyi göndereni reddetmeye çalışıyorlar. Acaba bizde bazen bazen bu özellik açığa çıkıyor mu? Bize Allah mesajını ulaştıran insanlarda böyle bir takım özellikler arama hastalığı var mı bizde de? Sen kimsin kardeşim? Nereden mezunsun? Diploman var mı? Hani ekonomik ve siyasal gücün? Doktoran, doçentliğin filan var mı? Nerden buldun bu yetkiyi? Gibi tavırlar içinde olanlar var mı bizim içimizde de? Ama unutmayalım ki bu tavır resmen uyarıya kapalı oluştur. Kur’an’ın uyarısına olan kapalılıklarını, onu duyuranın kimliğine kafayı takarak açığa çıkarıyor bugün insanlar. Kur’an ve sünnetin mesajını diskalifiye etme zırhlarıdır bunlar Allah korusun. Kur’an’ın kendilerine gelişine yol kapatmaya çalışıyorlar. Ehl-i kitap da aynısını yapmıştı. Bu mesajı getirenin kimliği hoşumuza gitmedi. Bu peygamber bizim familyadan değil diye reddedivermişlerdi. Tamam, belki uyaran adam melek değildir, hataları vardır, yanlışları vardır, mükemmel değildir, ama Allah ve Resûlü adına becerebildiği kadar bizi uyarıyorsa, onun uyarma hakkını ona Allah verdi demek zorunda değil miyiz? Birbirinizi uyaranlar olun demiyor mu İslâm? İşte maalesef o günkülerin şeytanca aldatmacalarının aynısını bugün de görüyoruz. Allah buyuruyor ki bakın: Onlara ne bundan? Ne yetkileri var onların? Kim onlar? Mülk onların mı? Ne zamandan beri yetkililer bu adamlar da, Allah zikrini kime indireceğini bu adamlara soracakmış? Yoksa Azîz ve Vehhâb, mutlak güç ve egemenlik, mutlak yetki sahibi olan Allah’ın rahmet hazineleri onların elinde mi ki, risaleti, mülkü dilediklerine dağıtmaya, vermeye çalışıyorlar? Yoksa göklerde, yerde ve ikisi arasında hükümranlık, yetki onların elinde mi ki, taksimatı onlar yapmaya çalışıyorlar? Göklerde, yerde ve iki arasında tasarruf onlara ait öyle mi? Gökle yeryüzünü anladık ta acaba ‘bu ikisi arasındakiler’ ifadesini nasıl anlayacağız? Gökle yer arasında ne ola ki? Bakıyoruz, gök yerle bitişiktir. Yâni bir şey ya göktedir, ya da yerdedir. Bir cisim, bir milimin milyonda biri kadar bile yerden yükseldi mi, göktedir artık o. Peki nedir o zaman gökle yer arası? Ben bildiğimi söyleyeyim: Her ne kadar kimileri bulutlar, kuşlar, tozlar, zerreler demişlerse de, benim anladığım, gök huzurunda bulunanlar ve yerin önüne sunulanlar, yerle tanınanlar, gökle bilinenlerin hepsidir. Eğer böyle bir güçleri, yetkileri varsa, haydi sebeplere sarılıp göğe yükselsinler de oraların hükümranlığını ellerine geçirsinler, Allah’ın yetkilerini teslim alsınlar da dilediklerini peygamber olarak göndersinler. Hangi yetkiye, hangi hazineye sahipler ki onu dilediklerine vermeye, dilediklerini ondan mahrum etmeye çalışıyorlar? Hayır hayır, göklerin ve yerin mülkü sadece Allah’a aittir ve onu dilediklerine veren sadece Allah’tır. Peki bir soru sorayım burada: Acaba sizin inandığınız Allah da böyle mi? Meselâ sizin inandığınız Allah da Veh-hâb mı? Allah size de bir şeyler verdi mi yâni? Vermedi değil mi!? Ne-den? Çünkü eğer Allah bize de bir şeyler vermiş olsaydı, bizler de onu verenin yolunda kullanacaktık. Var mı böyle Allah’ın dediği yerde kullandığımız bir şeyler? Yok ki efendim! Ne vermiş ki Allah bize!? Eli-miz kendimizden, ayağımız kendimizden, aklımız, paramız, atımız, arabamız, malımız, mülkümüz, karımız, kızımız kendimizden! Dolayısıyla Allah’ın verdiği bir şeyimiz olmadığı için bütün bunları kendi keyfimiz istikâmetinde kullanmaya devam ediyoruz efendim!! Onlar başka değil bozguna uğratılmış bir ordunun kalıntılarıdır, kırıntılarıdır, döküntüleridir. Kendilerinden önce kendilerinin tavrını sergileyip, Allah’la savaşa tutuşup sonunda bozguna uğratılmış orduların kırıntılarıdır onlar. Dün de, bugün de hezimet, helâk, yıkılış bu orduların alınyazısıdır, vazgeçilmez âkıbetidir. Zaman ne olursa olsun, şartlar ne olursa olsun, güçleri ne olursa olsun Allah karşısında perişan olmaya mahkûm ordulardır onlar. “Onlar burada helâk olacaklar, burada bozguna uğratılacaklardır,” diyor Rabbimiz. Bu beyânın yapıldığı dönem, henüz Mekke’nin fethinden on yıl öncesi. On küsûr yıl öncesinden, Rabbimiz Kureyş’in orada yenileceğinden söz ediyor. Peki bu bize ne söyler bilir misiniz? Bu bize şunu söyler: Zamanın Allah’ın hâkimiyetinde olduğuna imanımızın çok kıt, ya da hiç olmadığını söyler. Kehf sûresinde, Ashab-ı Kehf denen genç yiğitlerin durumu anlatılırken bu konu çok hoş anlatılır. Ah bunu bir anlayıp, zamana Allah’ın etkin olduğu bilincine erip biraz sabredebilsek, biraz bekleyebilsek. Bir tebliğci olarak muhataplarımıza, bir eğitimci olarak oğlumuza, kızımıza, hanımlarımıza veya bir Müslüman olarak kâfirlere karşı tavrımızı ortaya koyarken, “olmuyor!” diye bıkıvermeyip biraz sabırla devam etsek de, zamana Allah’ın hakim olduğunu bilerek bir teslim olabilsek, neler göreceğiz neler… O yiğitler yıllar sonra bunu anladılar. Meğer bizim kıyâmımız zamanla neleri ve kimleri diriltiyormuş? Meğer zaman neleri değiştiriyormuş, zamana Allah hakimmiş? İşte bu örnekte olduğu gibi bazen bu üç yüz küsûr yıl sürebilecekmiş. Ama bizim aylara, hattâ günlere bile tahammülümüz yok. Az biraz sabırlı olsak olacak ama yapamıyo-ruz. Vehhâb karşılıksız veren, bolca veren.. Birilerinden çekindiği, gocunduğu, korktuğu, minnet duyduğu için değil, kendisi istediği, seçtiği, razı olduğu için verendir. Nimet hazineleri onların yanında mıdır? Buradaki nîmet pey-gamberliktir, risâlettir. Bu nimet onların yetkisinde midir? Onlar mı ka-rar veriyorlar buna? Allah’ın vekili, ya da veziri durumunda mıdır bu adamlar? Bugün için söyleyecek olursak, yâni Allah bana ne gönder-meli? Kur’an bana ne demeli diye insanlar kendileri mi tespit etmeye çalışıyor? Beni şunlarla imtihan etmeli, bana şu şu soruları göndermeli, beni şu şu makamlarla, şu şu konumlarla denemeli mi demeye çalışıyorlar? Yoksa her şeyin en güzelini, bana en uygun olanını Rab-bim bilir, binaenaleyh benim adıma en mütenasibini O takdir eder mi diyoruz? Herkes baksın hayatına. Yoksa gökler ve yerin mülkü onlara mı aittir? Yoksa göz benim, el benim, ayak benim, ben onları nasıl istersem orada kullanırım demeye mi çalışıyorlar? Oğlan benim, kız benim, onları istediğim gibi eğitir, istediğim yerde kullanırım mı demeye çalışıyorlar? Ev benim, dükkan tezgah benim, istediğim gibi onlarla ilişki kurarım demeye mi çalışıyorlar? Hayat benim, zaman benim mi diyorlar? Peki haydi bakalım; Bütün güçlerini, bütün imkânlarını kullansınlar da gökyüzüne yükselsinler, nereye gideceklerse gitsinler. Dünyayı baştan sona oysunlar, delsinler de yol açıp dünyanın ötesine gitsinler. Ne yapacaklar? Allah’tan, Allah’ın egemenliğinde kurtulabilecekler mi? Allah’tan bağımsız bir hayat bulabilecekler mi? Ölüme çare bulabilecekler mi? Hayır hayır, asla buna güçleri yetmeyecek. Öyleyse: Bırakın öyle sonradan helâk olacaklarını, onlar şimdi, burada helâk olacaklar. İşte şuracıkta, Mekke’de yenilip helâk olacaklar onlar. Bu âyetlerin okunduğu yerde, bu peygamberin kendilerini uyardığı ortamda helâk olacaklar. Kâfirlerin başına geleceği söylüyordu burada Rabbimiz. Allah hesabını bize göre yapmaz. Onların ne zaman helâk olmaları bizim için hayırlıdır, bunu en iyi bilen O’dur. İçlerinden kimler müslüman ol-duktan sonra helâk olacaklardı? Bunu en iyi bilen şüphesiz Allah’tı. İşte şuracıkta, bu âyetlerin geldiği yerde helâk olacaksınız. Paramparça, bölük pörçük bir avuç ahzâb olduğunuz halde. Belki dı-şarıdan bakanlara güçlü bir ordu gibi görünseler de paramparçadır o kâfirler. Peki tarihten buna örnek mi istiyorsunuz? “Alın size örnekler” diyerek Rabbimiz bize örnekler verecek:
9,11. “Yoksa, güçlü ve çok ihsan sahibi olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Yahut, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyleyse sebepleri tevessül edip göğe yükselsinler (de hükümranlığı ele geçirsinler bakalım). Onlar burada takım takım bozguna uğramış perişan bir ordudur.” Yoksa Vehhâb olan, lütfeden, her şeye güç yetiren, mutlak güç ve kudret sahibi olan Rabbinin rahmet kapıları onların yanında mı? Onun için mi böyle davranıyorlar? Yoksa tüm göklerin ve yerin mülkü, mülkiyeti, ikisi arasındakilerin mülkiyeti onların da onun için mi karışmaya cesaret ediyorlar? Haydi öyleyse ne yapacaklarsa yapsınlar. Evet diyorlar ki; bu Muhammed nereden almış bu yetkiyi? Kimden almış? Eğer Allah ondan başka kimseyi bulamamış da bu yetkiyi ona vermişse, o zaman bu işin ciddiyeti nerede kaldı? Ne özelliği var bu Muhammed’in? Malı yok, mülkü yok, çevresi yok, saltanatı yok, sarayları, köşkleri yok, bağları bahçeleri yok, orduları, askerleri yok, yanında melekleri yok, yok, yok. Bu yokların içinde nereden almış bu yetkiyi diyorlar. Yâni böylece hem Allah’ı, hem de elçisini reddetmeye çalışıyorlar. Bula bula bunu mu bulmuş diyorlar ve hâşâ Allah’a bilgisizlik, hikmetsizlik izâfe ediyorlar. Veya mesajı aktaranı reddederek, mesajın sahibini reddetmeye çalışıyorlar. Elçiyi reddederek elçiyi göndereni reddetmeye çalışıyorlar. Acaba bizde bazen bazen bu özellik açığa çıkıyor mu? Bize Allah mesajını ulaştıran insanlarda böyle bir takım özellikler arama hastalığı var mı bizde de? Sen kimsin kardeşim? Nereden mezunsun? Diploman var mı? Hani ekonomik ve siyasal gücün? Doktoran, doçentliğin filan var mı? Nerden buldun bu yetkiyi? Gibi tavırlar içinde olanlar var mı bizim içimizde de? Ama unutmayalım ki bu tavır resmen uyarıya kapalı oluştur. Kur’an’ın uyarısına olan kapalılıklarını, onu duyuranın kimliğine kafayı takarak açığa çıkarıyor bugün insanlar. Kur’an ve sünnetin mesajını diskalifiye etme zırhlarıdır bunlar Allah korusun. Kur’an’ın kendilerine gelişine yol kapatmaya çalışıyorlar. Ehl-i kitap da aynısını yapmıştı. Bu mesajı getirenin kimliği hoşumuza gitmedi. Bu peygamber bizim familyadan değil diye reddedivermişlerdi. Tamam, belki uyaran adam melek değildir, hataları vardır, yanlışları vardır, mükemmel değildir, ama Allah ve Resûlü adına becerebildiği kadar bizi uyarıyorsa, onun uyarma hakkını ona Allah verdi demek zorunda değil miyiz? Birbirinizi uyaranlar olun demiyor mu İslâm? İşte maalesef o günkülerin şeytanca aldatmacalarının aynısını bugün de görüyoruz. Allah buyuruyor ki bakın: Onlara ne bundan? Ne yetkileri var onların? Kim onlar? Mülk onların mı? Ne zamandan beri yetkililer bu adamlar da, Allah zikrini kime indireceğini bu adamlara soracakmış? Yoksa Azîz ve Vehhâb, mutlak güç ve egemenlik, mutlak yetki sahibi olan Allah’ın rahmet hazineleri onların elinde mi ki, risaleti, mülkü dilediklerine dağıtmaya, vermeye çalışıyorlar? Yoksa göklerde, yerde ve ikisi arasında hükümranlık, yetki onların elinde mi ki, taksimatı onlar yapmaya çalışıyorlar? Göklerde, yerde ve iki arasında tasarruf onlara ait öyle mi? Gökle yeryüzünü anladık ta acaba ‘bu ikisi arasındakiler’ ifadesini nasıl anlayacağız? Gökle yer arasında ne ola ki? Bakıyoruz, gök yerle bitişiktir. Yâni bir şey ya göktedir, ya da yerdedir. Bir cisim, bir milimin milyonda biri kadar bile yerden yükseldi mi, göktedir artık o. Peki nedir o zaman gökle yer arası? Ben bildiğimi söyleyeyim: Her ne kadar kimileri bulutlar, kuşlar, tozlar, zerreler demişlerse de, benim anladığım, gök huzurunda bulunanlar ve yerin önüne sunulanlar, yerle tanınanlar, gökle bilinenlerin hepsidir. Eğer böyle bir güçleri, yetkileri varsa, haydi sebeplere sarılıp göğe yükselsinler de oraların hükümranlığını ellerine geçirsinler, Allah’ın yetkilerini teslim alsınlar da dilediklerini peygamber olarak göndersinler. Hangi yetkiye, hangi hazineye sahipler ki onu dilediklerine vermeye, dilediklerini ondan mahrum etmeye çalışıyorlar? Hayır hayır, göklerin ve yerin mülkü sadece Allah’a aittir ve onu dilediklerine veren sadece Allah’tır. Peki bir soru sorayım burada: Acaba sizin inandığınız Allah da böyle mi? Meselâ sizin inandığınız Allah da Veh-hâb mı? Allah size de bir şeyler verdi mi yâni? Vermedi değil mi!? Ne-den? Çünkü eğer Allah bize de bir şeyler vermiş olsaydı, bizler de onu verenin yolunda kullanacaktık. Var mı böyle Allah’ın dediği yerde kullandığımız bir şeyler? Yok ki efendim! Ne vermiş ki Allah bize!? Eli-miz kendimizden, ayağımız kendimizden, aklımız, paramız, atımız, arabamız, malımız, mülkümüz, karımız, kızımız kendimizden! Dolayısıyla Allah’ın verdiği bir şeyimiz olmadığı için bütün bunları kendi keyfimiz istikâmetinde kullanmaya devam ediyoruz efendim!! Onlar başka değil bozguna uğratılmış bir ordunun kalıntılarıdır, kırıntılarıdır, döküntüleridir. Kendilerinden önce kendilerinin tavrını sergileyip, Allah’la savaşa tutuşup sonunda bozguna uğratılmış orduların kırıntılarıdır onlar. Dün de, bugün de hezimet, helâk, yıkılış bu orduların alınyazısıdır, vazgeçilmez âkıbetidir. Zaman ne olursa olsun, şartlar ne olursa olsun, güçleri ne olursa olsun Allah karşısında perişan olmaya mahkûm ordulardır onlar. “Onlar burada helâk olacaklar, burada bozguna uğratılacaklardır,” diyor Rabbimiz. Bu beyânın yapıldığı dönem, henüz Mekke’nin fethinden on yıl öncesi. On küsûr yıl öncesinden, Rabbimiz Kureyş’in orada yenileceğinden söz ediyor. Peki bu bize ne söyler bilir misiniz? Bu bize şunu söyler: Zamanın Allah’ın hâkimiyetinde olduğuna imanımızın çok kıt, ya da hiç olmadığını söyler. Kehf sûresinde, Ashab-ı Kehf denen genç yiğitlerin durumu anlatılırken bu konu çok hoş anlatılır. Ah bunu bir anlayıp, zamana Allah’ın etkin olduğu bilincine erip biraz sabredebilsek, biraz bekleyebilsek. Bir tebliğci olarak muhataplarımıza, bir eğitimci olarak oğlumuza, kızımıza, hanımlarımıza veya bir Müslüman olarak kâfirlere karşı tavrımızı ortaya koyarken, “olmuyor!” diye bıkıvermeyip biraz sabırla devam etsek de, zamana Allah’ın hakim olduğunu bilerek bir teslim olabilsek, neler göreceğiz neler… O yiğitler yıllar sonra bunu anladılar. Meğer bizim kıyâmımız zamanla neleri ve kimleri diriltiyormuş? Meğer zaman neleri değiştiriyormuş, zamana Allah hakimmiş? İşte bu örnekte olduğu gibi bazen bu üç yüz küsûr yıl sürebilecekmiş. Ama bizim aylara, hattâ günlere bile tahammülümüz yok. Az biraz sabırlı olsak olacak ama yapamıyo-ruz. Vehhâb karşılıksız veren, bolca veren.. Birilerinden çekindiği, gocunduğu, korktuğu, minnet duyduğu için değil, kendisi istediği, seçtiği, razı olduğu için verendir. Nimet hazineleri onların yanında mıdır? Buradaki nîmet pey-gamberliktir, risâlettir. Bu nimet onların yetkisinde midir? Onlar mı ka-rar veriyorlar buna? Allah’ın vekili, ya da veziri durumunda mıdır bu adamlar? Bugün için söyleyecek olursak, yâni Allah bana ne gönder-meli? Kur’an bana ne demeli diye insanlar kendileri mi tespit etmeye çalışıyor? Beni şunlarla imtihan etmeli, bana şu şu soruları göndermeli, beni şu şu makamlarla, şu şu konumlarla denemeli mi demeye çalışıyorlar? Yoksa her şeyin en güzelini, bana en uygun olanını Rab-bim bilir, binaenaleyh benim adıma en mütenasibini O takdir eder mi diyoruz? Herkes baksın hayatına. Yoksa gökler ve yerin mülkü onlara mı aittir? Yoksa göz benim, el benim, ayak benim, ben onları nasıl istersem orada kullanırım demeye mi çalışıyorlar? Oğlan benim, kız benim, onları istediğim gibi eğitir, istediğim yerde kullanırım mı demeye çalışıyorlar? Ev benim, dükkan tezgah benim, istediğim gibi onlarla ilişki kurarım demeye mi çalışıyorlar? Hayat benim, zaman benim mi diyorlar? Peki haydi bakalım; Bütün güçlerini, bütün imkânlarını kullansınlar da gökyüzüne yükselsinler, nereye gideceklerse gitsinler. Dünyayı baştan sona oysunlar, delsinler de yol açıp dünyanın ötesine gitsinler. Ne yapacaklar? Allah’tan, Allah’ın egemenliğinde kurtulabilecekler mi? Allah’tan bağımsız bir hayat bulabilecekler mi? Ölüme çare bulabilecekler mi? Hayır hayır, asla buna güçleri yetmeyecek. Öyleyse: Bırakın öyle sonradan helâk olacaklarını, onlar şimdi, burada helâk olacaklar. İşte şuracıkta, Mekke’de yenilip helâk olacaklar onlar. Bu âyetlerin okunduğu yerde, bu peygamberin kendilerini uyardığı ortamda helâk olacaklar. Kâfirlerin başına geleceği söylüyordu burada Rabbimiz. Allah hesabını bize göre yapmaz. Onların ne zaman helâk olmaları bizim için hayırlıdır, bunu en iyi bilen O’dur. İçlerinden kimler müslüman ol-duktan sonra helâk olacaklardı? Bunu en iyi bilen şüphesiz Allah’tı. İşte şuracıkta, bu âyetlerin geldiği yerde helâk olacaksınız. Paramparça, bölük pörçük bir avuç ahzâb olduğunuz halde. Belki dı-şarıdan bakanlara güçlü bir ordu gibi görünseler de paramparçadır o kâfirler. Peki tarihten buna örnek mi istiyorsunuz? “Alın size örnekler” diyerek Rabbimiz bize örnekler verecek:
12,15. “Onlardan önce Nuh milleti, Âd, sarsılmaz bir saltanatın sahibi Firavun, Semûd, Lût milleti, Eyke’liler de peygamberleri yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen topluluklardır. Hepsi peygamberleri yalanladı da azabımı hak ettiler. Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan tek bir çığlık beklemektedirler.” Peygamberler kendilerine mesaj getirdiler Rabblerinden ama onlar, Allah’tan gelen zikirle ilgilenmediler. İman, amel, davranış olarak yalan saydılar. Peygamberlerin getirdiği programa rağmen kendi bildikleri gibi yaşamaya devam ettiler. Nuh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eyke’liler... Allah’la, elçileriyle savaşa tutuşan bu toplumların helâk yasalarını önceki sûrelerde detaylarıyla anlatmıştı Rabbimiz. Bunların âkıbetleri de onlarınkinden farklı olmayacaktır. Bunları da başka değil, sadece bir tek sayha bek-liyor. O sayha geldi mi, artık onlara göz açtırılmayacak, tevbe ve dönüş imkânı tanınmayacaktır. Evet, onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi ve… İşte bunlar da helâk olmadılar mı? Vahiy karşısında hepsi darmadağın olmadılar mı? Güya güçlüydüler, orduydular. Hep öyle olmadı mı? Güya onlar karşısında peygamberler ve onlara tâbi olan mü’minler ne kadar azdı? Ne oldu? Kim kurtuldu, kim helâk oldu? Hal böyleyken:
12,15. “Onlardan önce Nuh milleti, Âd, sarsılmaz bir saltanatın sahibi Firavun, Semûd, Lût milleti, Eyke’liler de peygamberleri yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen topluluklardır. Hepsi peygamberleri yalanladı da azabımı hak ettiler. Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan tek bir çığlık beklemektedirler.” Peygamberler kendilerine mesaj getirdiler Rabblerinden ama onlar, Allah’tan gelen zikirle ilgilenmediler. İman, amel, davranış olarak yalan saydılar. Peygamberlerin getirdiği programa rağmen kendi bildikleri gibi yaşamaya devam ettiler. Nuh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eyke’liler... Allah’la, elçileriyle savaşa tutuşan bu toplumların helâk yasalarını önceki sûrelerde detaylarıyla anlatmıştı Rabbimiz. Bunların âkıbetleri de onlarınkinden farklı olmayacaktır. Bunları da başka değil, sadece bir tek sayha bek-liyor. O sayha geldi mi, artık onlara göz açtırılmayacak, tevbe ve dönüş imkânı tanınmayacaktır. Evet, onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi ve… İşte bunlar da helâk olmadılar mı? Vahiy karşısında hepsi darmadağın olmadılar mı? Güya güçlüydüler, orduydular. Hep öyle olmadı mı? Güya onlar karşısında peygamberler ve onlara tâbi olan mü’minler ne kadar azdı? Ne oldu? Kim kurtuldu, kim helâk oldu? Hal böyleyken:
12,15. “Onlardan önce Nuh milleti, Âd, sarsılmaz bir saltanatın sahibi Firavun, Semûd, Lût milleti, Eyke’liler de peygamberleri yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen topluluklardır. Hepsi peygamberleri yalanladı da azabımı hak ettiler. Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan tek bir çığlık beklemektedirler.” Peygamberler kendilerine mesaj getirdiler Rabblerinden ama onlar, Allah’tan gelen zikirle ilgilenmediler. İman, amel, davranış olarak yalan saydılar. Peygamberlerin getirdiği programa rağmen kendi bildikleri gibi yaşamaya devam ettiler. Nuh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eyke’liler... Allah’la, elçileriyle savaşa tutuşan bu toplumların helâk yasalarını önceki sûrelerde detaylarıyla anlatmıştı Rabbimiz. Bunların âkıbetleri de onlarınkinden farklı olmayacaktır. Bunları da başka değil, sadece bir tek sayha bek-liyor. O sayha geldi mi, artık onlara göz açtırılmayacak, tevbe ve dönüş imkânı tanınmayacaktır. Evet, onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi ve… İşte bunlar da helâk olmadılar mı? Vahiy karşısında hepsi darmadağın olmadılar mı? Güya güçlüydüler, orduydular. Hep öyle olmadı mı? Güya onlar karşısında peygamberler ve onlara tâbi olan mü’minler ne kadar azdı? Ne oldu? Kim kurtuldu, kim helâk oldu? Hal böyleyken:
12,15. “Onlardan önce Nuh milleti, Âd, sarsılmaz bir saltanatın sahibi Firavun, Semûd, Lût milleti, Eyke’liler de peygamberleri yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen topluluklardır. Hepsi peygamberleri yalanladı da azabımı hak ettiler. Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan tek bir çığlık beklemektedirler.” Peygamberler kendilerine mesaj getirdiler Rabblerinden ama onlar, Allah’tan gelen zikirle ilgilenmediler. İman, amel, davranış olarak yalan saydılar. Peygamberlerin getirdiği programa rağmen kendi bildikleri gibi yaşamaya devam ettiler. Nuh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eyke’liler... Allah’la, elçileriyle savaşa tutuşan bu toplumların helâk yasalarını önceki sûrelerde detaylarıyla anlatmıştı Rabbimiz. Bunların âkıbetleri de onlarınkinden farklı olmayacaktır. Bunları da başka değil, sadece bir tek sayha bek-liyor. O sayha geldi mi, artık onlara göz açtırılmayacak, tevbe ve dönüş imkânı tanınmayacaktır. Evet, onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi ve… İşte bunlar da helâk olmadılar mı? Vahiy karşısında hepsi darmadağın olmadılar mı? Güya güçlüydüler, orduydular. Hep öyle olmadı mı? Güya onlar karşısında peygamberler ve onlara tâbi olan mü’minler ne kadar azdı? Ne oldu? Kim kurtuldu, kim helâk oldu? Hal böyleyken:
16,17. “Onlar ise (işi alaya alarak) “Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver” derler. Ey Muhammed! Onların söylediklerine sabret; güçlü kulumuz Dâvûd’u an; O, daima Allah’a yönelirdi.” Öncekilerin durumu bu kadar açık ve net iken şimdiki alçaklar da helâklerini çağırıyorlar. Yıkılışlarına dâvetiye çıkarıyorlar. Diyorlar ki, “Rabbimiz bizim azaptan payımızı hemen gönder. Onu kıyamete kadar ertelemeye gerek yok, beklemeye gerek yok! Haydi ne gelecekse gelsin de görelim.” Yâni inanmıyorlar da, inanmadıkları azabı haydi şimdi getir diyorlar; veya kendilerini kesin doğru yolda görüyorlar da, mükâfatımızı acele gönder, diyorlar. “Hesap gününden önce cennetten payımızı şimdi veriver de biz onu kullana duralım, rızkımızı şimdiden veriver,” diyorlar. “Konaklarımızı gösteriver, nerede konaklayacaksak,” diyorlar. Ya da buradaki ‘gıdda’, hesap kitap demektir. Yâni, “şu bizim hesap kitap hülâsamızı bir görelim, nedir bu? Ne kadar üstümüze geliyorsun? Nedir bizim durumumuz?” diyorlar. Bugün maâlesef Müslümanların da aynı şeyi söylediklerini görüyor ve duyuyorum. Meselâ adama anlatıyoruz, yükleniyoruz, adam diyor ki, “dur hele, ne oluyor arkadaş? Neyiz biz? Biz bunu hak ediyor muyuz? Söyle bakalım, neyimiz var bizim?” Adam o kadar kendisinden emin ki, sanki kesin cennetlik. “Ne yaptım ben yahu? Neyim var benim? İçkim mi var? Kumarım mı var? Zinam mı var? Fâiz mi yiyo-rum? Domuz mu yiyorum? Allah’a mı küfrediyorum? Falan gibi mi yaptım? Filan gibi mi ettim?” diyor. Kendisini cennete gitmeyeceklerle veya hayvanlarla mukayese etmeye çalışıyor. O bunları saymaya başlayınca, benim gözümün önünde Bey-yine sûresi canlanmaya başlıyor. Rabbimiz orada insanlar Beyyine ile tanışmadıkça kendilerini hep hakta ve doğruda görecekler, diyor. Am-ma ne zaman ki vahiyle tanışınca, kimileri diyecekler ki “eyvah meğer bizler yanılıyormuşuz. Meğer bizler kendimizi Müslüman zannediyormuşuz.” Bulundukları durumu terk edip Beyyine’nin istediği gibi Müslüman olacaklar, kimileri de, “yok arkadaş Müslümanlık buysa ben bunu kabul etmiyorum,” diyeceklerdir. Rabbimiz böyle akılsızlar gürûhu karşısında peygamberine ve onun yolunun yolcusu müzminlere sabır ve direnç tavsiye ediyor. Peygamberim, sen onların bu densizliklerine sabret. Onların bu tavırlarından dolayı programını bozma. Sen onların bu zırvalarına aldırış etmeden yoluna, kulluğuna devam et. Bunun için de kulumuz ve elçimiz Dâvûd’u hatırla. Dâvûd’u an, Onu gündeme al ki sabredebilesin. Evet bundan sonra yeryüzünde kendilerine en büyük mülk ve saltanat verilmiş iki elçiden söz edilecek. Rabbimiz bu örneklerle Rasûlullah Efendimize sabır tavsiye ediyor. Sabır, tüm peygamberlerin ve onların kutlu yollarının yolcusu olan mü’minlerin kulluk yolunda en büyük sermayeleridir. Bırak peygamberim, onlar devam etsinler itirazlarına. Sen bakma onlara. Sen dayan, diren. Onlar öyle yapıyorlar diye sakın sen bıkıp usanma. Hayatı ben belirliyorsam, sen beni dinle, benim dediğimi yapmaya devam et. Sakın onların sözlerine, onların tavırlarına takılıp kalma. Onların sözleri, söylemleri, gündemleri sakın seni meşgul etmesin. Sen bırak onların gündemlerini. Senin gündemin Dâvûd olsun. Çünkü bu Kur’an zikir sahibidir, gündem sahibidir, gündem be-lirlemeye tek yetkilidir. Öyleyse sen ey peygamberim, kulumuz Dâvû-d’u gündeme al, onu gündemde tut. Bırak onların lakırdılarını da işte gündemin bu olsun. Sanki bu âyetler bize şunları söyledi: Diyor ki Rabbimiz; karşınızdakine hakkı ve hakikati anlatın. Allah’ı, Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşunu, hayata egemen oluşunu, ölümü, ölüm ötesi dirilişi, hayatı, hayatta başka ilâhlara yer verilmemesi gerektiği gibi sûrenin başından buraya kadar anlatılanları insanlara duyurun. Ama baktınız ki, onlar dinlemiyorlar, ilgilenmiyorlar. Gözlerini, kulaklarını, kalplerini ka-patmışlar. Bu konuların gündemini kapatmak istiyorlar. O zaman sizler ısrar etmeyin, geçin başka bir konuya. Çünkü Allah’ın hayata karışıcı tek İlâh oluşunun anlatım yöntemi bir tane değildir. Allah’ın bize yol gösterilerinden birisi de, işte bakın bir de bunu Dâvût ile anlatın şeklindedir. Sabredin, bıkmayın, usanmayın diyor Rabbimiz. Bakın birden bire sûrede bir peygambere intikal ediverdi Rab-bimiz. Demek ki yeni bir konuya, farklı bir konuya geçilmeliymiş. Programda bir peygamber var. Ama bakıyoruz yukarıda anlatılan ne Âd kavminin peygamberi Hûd aleyhisselâma, ne Semûd kavminin peygamberi Salih aleyhisselâma benziyor Dâvûd aleyhisselâm. Ne Lût gibi, ne Nûh gibi değil toplumunda. Dâvûd aleyhisselâm insanlık tarihinde ilk defa devlet olma, saltanat bulma, hayata hakim olma, her istediğini yapabilme konumunda bir peygamberdir. Yeryüzünün halifesi olan bir şahsiyettir. Belki de peygamber efendimizi kabul edebilmek için onda şöyle şöyle özellikler arayanlara; bakın benim böyle peygamberlerim de var, biz istersek böyle de yaparız, aklınızı başınıza alın diye bir tehdit oluşturuyor Rabbimiz. Takma kafana. Ne derlerse desinler, sen takma kafana. Sen onlar dediler diye peygamber değilsin ki. Sen onlar kabul ederlerse peygamber değilsin ki. Onlar kabul ederlerse devam et, onlar reddedince sen de bırakıver demedim ki ben sana. Onların ne deyip demediklerinden sana ne? Sen bırak onları da devam et görevine. Hayatını onlara göre ayarlama. Programını onların tavırlarına göre şekillendirme. Ben sana ne demişsem sen onu dinle. Kur’an sana ne yapacağını belirliyor, sen ona göre hareket et. Gücünü kendi programında harca. Bunu biz de bir anlayabilsek. Güçlü, kuvvetli, güç kuvvet sahibi kulumuz Dâvûd aleyhisse-lâmı an. Kul, köle. Kulluk, kölelik Allah’a oldu mu, işte en güzeli budur. İsrâ sûresinin başında da Rabbimiz aynı ifadeyi kullanır. Yine meselâ Furkân sûresinde bu kul ifadesi peygamber için kullanılır. Şe-hâdet kelimesinde de peygamberin önce kul olduğu sonra elçi olduğu vurgulanır. Öyleyse kulluk makamı makamların en büyüğüdür. Müslüman, Allah’ı kendisine kulu kölesi olunması gereken varlık bilen kişidir. Peki, siz kime kulsunuz? Kimin kulu kölesi olmaya çalışıyorsunuz? Boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucu kimin elinde? Kimin çektiği yere gitmeye çalışıyorsunuz? Kimin seçimini seçim kabul ediyorsunuz? Hayatınızda söz sahibi kim? Anneniz babanız mı? Hanımınız, kocanız, efendiniz, şeyhiniz, ağanız, patronunuz mu? Müşteriniz, piyasanız, hocanız mı? Devletiniz, yasalarınız, yönetmelikleriniz mi? Modanız, çevreniz, âdetleriniz, töreleriniz mi? Nefsiniz, hevânız, şeytanlar mı? Yoksa Allah mı? Kime kul köle oldunuz? Herkes kendisini daha iyi bi-lir. Halbuki Beled sûresi, Allah’a iyi bir kul olmak için boyunlarınızdaki başkalarına ait kulluk iplerini kesmeniz gerektiğini anlatıyor. Hepsini kesip sadece Allah’a kulluk ipini bırakmamız gerektiğini anlatıyor. Boynumuzda sadece “Hablullah” olan Kur’an’ın ipi olacak ve Kur’an bizi nereye çekiyorsa oraya gideceğiz. İşte burada bu konuya örnek olarak boynuna Zebur isimli Allah kitabının ipi takılmış ve O’na nasıl kul olacağımız konusunda bize sunulan en güzel bir örnektir. Dâvûd (a.s), Rabbine kulluk konusunda, bedeninde, malında, mülkünde, saltanatında Allah’ı söz sahibi bilme konusunda çok güçlüydü. Namaz, oruç ve Allah’ı zikir konusunda çok kuvvetliydi. Ev-vah’tı o. Hep Rabbine yönelirdi. Çok büyük askerî, siyasal ve ekonomik gücü vardı, ama o bunların hiçbirisine güvenmeyip sadece Rab-bine güvenirdi. Bu gücü, bu saltanatı onu Rabbini zikirden, Rabbine kulluktan asla alıkoymazdı. Tüm varlığını, tüm gücünü, tüm saltanatını, devletini Allah’ın sözcülüğüne vermişti. Evvah’tı o. Dönmesi gereken yöne dönerdi. Yönelinmesi gereken kıbleye yönelirdi. Tüm hayatında hep Rabbine müteveccihti o. Çok tövbe eden, çok tesbih edendi. Evet, O, Allah’a dönen, O’na yönelendi. Dönüşü, tevbesi O’na ait olandı. Programı, hedefi Allah’tı. Hep Allah’ı memnun etmek için bir hayat yaşıyordu. Tüm derdi, tüm endişesi, tüm sıkıntısı oydu. Bundan başka bir derdi yoktu. Evvâb idi o. Hani “Evvâbîn” namazı diye bir namaz var değil mi? Rabbimiz sâlih ameller karşılığında bire on, bire yedi yüz, bire otuz bin ve daha fazla vereceğini söylüyordu. İşte Ev-vâb olanların namazı da Evvâbîn namazıdır. Dâvûd aleyhisselâm ev-vâbtı, daha sonra göreceğiz Süleyman aleyhisselâm evvâbtı. Her ikisi de hep Allah’a dönen, hep Allah’a yönelen, hep Allah’ı razı etmeye çalışan, hep O’nun niyetini taşıyan, hep O’nunla beraber olmayan çalışandı.
16,17. “Onlar ise (işi alaya alarak) “Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver” derler. Ey Muhammed! Onların söylediklerine sabret; güçlü kulumuz Dâvûd’u an; O, daima Allah’a yönelirdi.” Öncekilerin durumu bu kadar açık ve net iken şimdiki alçaklar da helâklerini çağırıyorlar. Yıkılışlarına dâvetiye çıkarıyorlar. Diyorlar ki, “Rabbimiz bizim azaptan payımızı hemen gönder. Onu kıyamete kadar ertelemeye gerek yok, beklemeye gerek yok! Haydi ne gelecekse gelsin de görelim.” Yâni inanmıyorlar da, inanmadıkları azabı haydi şimdi getir diyorlar; veya kendilerini kesin doğru yolda görüyorlar da, mükâfatımızı acele gönder, diyorlar. “Hesap gününden önce cennetten payımızı şimdi veriver de biz onu kullana duralım, rızkımızı şimdiden veriver,” diyorlar. “Konaklarımızı gösteriver, nerede konaklayacaksak,” diyorlar. Ya da buradaki ‘gıdda’, hesap kitap demektir. Yâni, “şu bizim hesap kitap hülâsamızı bir görelim, nedir bu? Ne kadar üstümüze geliyorsun? Nedir bizim durumumuz?” diyorlar. Bugün maâlesef Müslümanların da aynı şeyi söylediklerini görüyor ve duyuyorum. Meselâ adama anlatıyoruz, yükleniyoruz, adam diyor ki, “dur hele, ne oluyor arkadaş? Neyiz biz? Biz bunu hak ediyor muyuz? Söyle bakalım, neyimiz var bizim?” Adam o kadar kendisinden emin ki, sanki kesin cennetlik. “Ne yaptım ben yahu? Neyim var benim? İçkim mi var? Kumarım mı var? Zinam mı var? Fâiz mi yiyo-rum? Domuz mu yiyorum? Allah’a mı küfrediyorum? Falan gibi mi yaptım? Filan gibi mi ettim?” diyor. Kendisini cennete gitmeyeceklerle veya hayvanlarla mukayese etmeye çalışıyor. O bunları saymaya başlayınca, benim gözümün önünde Bey-yine sûresi canlanmaya başlıyor. Rabbimiz orada insanlar Beyyine ile tanışmadıkça kendilerini hep hakta ve doğruda görecekler, diyor. Am-ma ne zaman ki vahiyle tanışınca, kimileri diyecekler ki “eyvah meğer bizler yanılıyormuşuz. Meğer bizler kendimizi Müslüman zannediyormuşuz.” Bulundukları durumu terk edip Beyyine’nin istediği gibi Müslüman olacaklar, kimileri de, “yok arkadaş Müslümanlık buysa ben bunu kabul etmiyorum,” diyeceklerdir. Rabbimiz böyle akılsızlar gürûhu karşısında peygamberine ve onun yolunun yolcusu müzminlere sabır ve direnç tavsiye ediyor. Peygamberim, sen onların bu densizliklerine sabret. Onların bu tavırlarından dolayı programını bozma. Sen onların bu zırvalarına aldırış etmeden yoluna, kulluğuna devam et. Bunun için de kulumuz ve elçimiz Dâvûd’u hatırla. Dâvûd’u an, Onu gündeme al ki sabredebilesin. Evet bundan sonra yeryüzünde kendilerine en büyük mülk ve saltanat verilmiş iki elçiden söz edilecek. Rabbimiz bu örneklerle Rasûlullah Efendimize sabır tavsiye ediyor. Sabır, tüm peygamberlerin ve onların kutlu yollarının yolcusu olan mü’minlerin kulluk yolunda en büyük sermayeleridir. Bırak peygamberim, onlar devam etsinler itirazlarına. Sen bakma onlara. Sen dayan, diren. Onlar öyle yapıyorlar diye sakın sen bıkıp usanma. Hayatı ben belirliyorsam, sen beni dinle, benim dediğimi yapmaya devam et. Sakın onların sözlerine, onların tavırlarına takılıp kalma. Onların sözleri, söylemleri, gündemleri sakın seni meşgul etmesin. Sen bırak onların gündemlerini. Senin gündemin Dâvûd olsun. Çünkü bu Kur’an zikir sahibidir, gündem sahibidir, gündem be-lirlemeye tek yetkilidir. Öyleyse sen ey peygamberim, kulumuz Dâvû-d’u gündeme al, onu gündemde tut. Bırak onların lakırdılarını da işte gündemin bu olsun. Sanki bu âyetler bize şunları söyledi: Diyor ki Rabbimiz; karşınızdakine hakkı ve hakikati anlatın. Allah’ı, Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşunu, hayata egemen oluşunu, ölümü, ölüm ötesi dirilişi, hayatı, hayatta başka ilâhlara yer verilmemesi gerektiği gibi sûrenin başından buraya kadar anlatılanları insanlara duyurun. Ama baktınız ki, onlar dinlemiyorlar, ilgilenmiyorlar. Gözlerini, kulaklarını, kalplerini ka-patmışlar. Bu konuların gündemini kapatmak istiyorlar. O zaman sizler ısrar etmeyin, geçin başka bir konuya. Çünkü Allah’ın hayata karışıcı tek İlâh oluşunun anlatım yöntemi bir tane değildir. Allah’ın bize yol gösterilerinden birisi de, işte bakın bir de bunu Dâvût ile anlatın şeklindedir. Sabredin, bıkmayın, usanmayın diyor Rabbimiz. Bakın birden bire sûrede bir peygambere intikal ediverdi Rab-bimiz. Demek ki yeni bir konuya, farklı bir konuya geçilmeliymiş. Programda bir peygamber var. Ama bakıyoruz yukarıda anlatılan ne Âd kavminin peygamberi Hûd aleyhisselâma, ne Semûd kavminin peygamberi Salih aleyhisselâma benziyor Dâvûd aleyhisselâm. Ne Lût gibi, ne Nûh gibi değil toplumunda. Dâvûd aleyhisselâm insanlık tarihinde ilk defa devlet olma, saltanat bulma, hayata hakim olma, her istediğini yapabilme konumunda bir peygamberdir. Yeryüzünün halifesi olan bir şahsiyettir. Belki de peygamber efendimizi kabul edebilmek için onda şöyle şöyle özellikler arayanlara; bakın benim böyle peygamberlerim de var, biz istersek böyle de yaparız, aklınızı başınıza alın diye bir tehdit oluşturuyor Rabbimiz. Takma kafana. Ne derlerse desinler, sen takma kafana. Sen onlar dediler diye peygamber değilsin ki. Sen onlar kabul ederlerse peygamber değilsin ki. Onlar kabul ederlerse devam et, onlar reddedince sen de bırakıver demedim ki ben sana. Onların ne deyip demediklerinden sana ne? Sen bırak onları da devam et görevine. Hayatını onlara göre ayarlama. Programını onların tavırlarına göre şekillendirme. Ben sana ne demişsem sen onu dinle. Kur’an sana ne yapacağını belirliyor, sen ona göre hareket et. Gücünü kendi programında harca. Bunu biz de bir anlayabilsek. Güçlü, kuvvetli, güç kuvvet sahibi kulumuz Dâvûd aleyhisse-lâmı an. Kul, köle. Kulluk, kölelik Allah’a oldu mu, işte en güzeli budur. İsrâ sûresinin başında da Rabbimiz aynı ifadeyi kullanır. Yine meselâ Furkân sûresinde bu kul ifadesi peygamber için kullanılır. Şe-hâdet kelimesinde de peygamberin önce kul olduğu sonra elçi olduğu vurgulanır. Öyleyse kulluk makamı makamların en büyüğüdür. Müslüman, Allah’ı kendisine kulu kölesi olunması gereken varlık bilen kişidir. Peki, siz kime kulsunuz? Kimin kulu kölesi olmaya çalışıyorsunuz? Boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucu kimin elinde? Kimin çektiği yere gitmeye çalışıyorsunuz? Kimin seçimini seçim kabul ediyorsunuz? Hayatınızda söz sahibi kim? Anneniz babanız mı? Hanımınız, kocanız, efendiniz, şeyhiniz, ağanız, patronunuz mu? Müşteriniz, piyasanız, hocanız mı? Devletiniz, yasalarınız, yönetmelikleriniz mi? Modanız, çevreniz, âdetleriniz, töreleriniz mi? Nefsiniz, hevânız, şeytanlar mı? Yoksa Allah mı? Kime kul köle oldunuz? Herkes kendisini daha iyi bi-lir. Halbuki Beled sûresi, Allah’a iyi bir kul olmak için boyunlarınızdaki başkalarına ait kulluk iplerini kesmeniz gerektiğini anlatıyor. Hepsini kesip sadece Allah’a kulluk ipini bırakmamız gerektiğini anlatıyor. Boynumuzda sadece “Hablullah” olan Kur’an’ın ipi olacak ve Kur’an bizi nereye çekiyorsa oraya gideceğiz. İşte burada bu konuya örnek olarak boynuna Zebur isimli Allah kitabının ipi takılmış ve O’na nasıl kul olacağımız konusunda bize sunulan en güzel bir örnektir. Dâvûd (a.s), Rabbine kulluk konusunda, bedeninde, malında, mülkünde, saltanatında Allah’ı söz sahibi bilme konusunda çok güçlüydü. Namaz, oruç ve Allah’ı zikir konusunda çok kuvvetliydi. Ev-vah’tı o. Hep Rabbine yönelirdi. Çok büyük askerî, siyasal ve ekonomik gücü vardı, ama o bunların hiçbirisine güvenmeyip sadece Rab-bine güvenirdi. Bu gücü, bu saltanatı onu Rabbini zikirden, Rabbine kulluktan asla alıkoymazdı. Tüm varlığını, tüm gücünü, tüm saltanatını, devletini Allah’ın sözcülüğüne vermişti. Evvah’tı o. Dönmesi gereken yöne dönerdi. Yönelinmesi gereken kıbleye yönelirdi. Tüm hayatında hep Rabbine müteveccihti o. Çok tövbe eden, çok tesbih edendi. Evet, O, Allah’a dönen, O’na yönelendi. Dönüşü, tevbesi O’na ait olandı. Programı, hedefi Allah’tı. Hep Allah’ı memnun etmek için bir hayat yaşıyordu. Tüm derdi, tüm endişesi, tüm sıkıntısı oydu. Bundan başka bir derdi yoktu. Evvâb idi o. Hani “Evvâbîn” namazı diye bir namaz var değil mi? Rabbimiz sâlih ameller karşılığında bire on, bire yedi yüz, bire otuz bin ve daha fazla vereceğini söylüyordu. İşte Ev-vâb olanların namazı da Evvâbîn namazıdır. Dâvûd aleyhisselâm ev-vâbtı, daha sonra göreceğiz Süleyman aleyhisselâm evvâbtı. Her ikisi de hep Allah’a dönen, hep Allah’a yönelen, hep Allah’ı razı etmeye çalışan, hep O’nun niyetini taşıyan, hep O’nunla beraber olmayan çalışandı.
18,20. “Doğrusu Biz, akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik. Her biri ona yönelmekteydi. Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiştik. Ona hikmet ve kesin hüküm ver-me selâhiyeti vermiştik.” Hak ettiği için Rabbimizin Dâvûd aleyhisselâma bir lütfu var. Dağları onunla beraber kılmış. Dağları onun emrine vermiş. Girin onun emrine buyurmuş. Onlar da sabah akşam onunla beraber tesbih ediyorlar. Dahası, Allah ona hüküm vermişti, hikmet vermişti. Allah’ın istediğine göre nasıl uygulanacak, nasıl pratize edilecek? Bunun bilgisini vermişti Allah ona. Ayrıca bir de fasle’l hitap verilmişti. Hall ü fasl etme, ayrıştırma, yâni ne denilecekse onu güzelce deme, konuyu hükme bağlama gücü verilmişti. Muhakkak ki Biz, akşam sabah onunla birlikte tesbih eden dağları ve kuşları onun egemenliği altına vermiştik. Dâvûd’la beraber Biz dağları ve kuşları tesbihe Mûsâhhar kıldık. Biz dağları ve kuşları onun emrine verdik ki, onlar da onunla birlikte tesbih ediyorlardı. Dağlara ve kuşlara da aynı şeyi emrettik. Dağlar da kuşlar da akşam-sabah onun tesbihine katılıyorlardı. Dâvûd (a.s) Rabbimiz tarafından kendisine vahy edilen Zebûr’u o güzel sesiyle, o Dâvûdî sesiyle okurken, dağlar onun okuyuşunu yankılandırıyor, onun okuyuşuna tabi oluyorlardı. Kuşlar da havada toplanıp onun okuyuşuna karşılık veriyorlardı. Görünürde hiçbir gücü olmayan dağlar ve kuşlar onun tes-bihine, onun tahmidine eşlik ederek onun şânını, şerefini artırıyordu. Hep birlikte onun Rabbi yüceltmesine, Rabbi Rabb olarak tanımasına onlar da eşlik ediyorlardı. “Bizler de tıpkı Allah’ın elçisi gibi Rabbimizi tüm noksan sıfatlardan münezzeh ve tüm kemâl sıfatlarla muttasıf biliyoruz. Bizler de tıpkı Dâvûd (a.s) gibi Rabbimizin emrindeyiz, Rab-bimizin yaratış yasasının dışına çıkmadan O’na kulluk ediyoruz,’ di-yorlardı. Rabblerini gündeme alıyorlardı, hep Rablerini yüceltiyorlardı. Çünkü tesbihin başka bir anlamı da budur. Tesbih, Rabbi gündeme almak, Rabbi yüceltmektir. Tesbih, Rabbi en yüce sıfatların sahibi, noksan sıfatlardan münezzeh bilmektir. Tesbih, bir varlığın yaratılış gâyesi istikâmetinde hareket etmesidir. Bu mânâda gülün kokuşu, ateşin yakışı, bülbülün ötüşü, suyun akışı, bulutun yağmur yağdırması, güneşin aydınlatması, kuşun ötüşü tesbihtir. Kitabımızın bir âyetinden öğreniyoruz ki tüm varlıklar Rab-blerini tesbih ederler, ama biz onların tesbihlerinin mâhiyetini bilemeyiz. Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiştik. Ona hikmet ve kesin hüküm verme selâhiyeti vermiştik. Rabbimiz Dâvûd’a (a.s) çok büyük bir saltanat vermiştir. Daha çocuk yaşlarında yeryüzünün en büyük zalim ve tâğutlarından birisi olan Câlût’u öldüren Dâvûd’a (a.s) Rab-bimiz büyük bir devlet ve saltanat vermiştir. Onun döneminde yeryüzünde İslâm devleti kurulmuş, Müslümanlar en izzetli dönemlerini ya-şamışlardır. Dâvûd (a.s) yeryüzünün en büyük meliki olmuştur. Sonra oğlu Süleyman’ı (a.s) Rabbimiz ona varis kılmış, Süleyman’a (a.s) da yeryüzünde hiç kimseye verilmemiş büyük bir mülk ve saltanat verilmiştir. Şeytanlar onun emrinde, cinler onun emrinde, kuşlar, kurtlar, dağlar, taşlar, rüzgarlar hepsi onun emrindeydi. Bir de ona hikmet ve “faslel hitap” verdik buyuruyor Rabbimiz. Hikmet ilimdir, hikmet risalettir, hikmet sünnettir, hikmet söz ve fiilde, iman ve amelde isabettir. Rabbimiz Dâvût’a (a.s) Zebûr’u ve bir de hikmet vermiştir. Yâni Zebûr’un nasıl anlaşılması, nasıl uygulanması gerektiğinin bilgisini de vermiştir ona. Dâvût (a.s) bu bilgiyle kendisi ve Allah, kendisi ve mahlukât, kendisi ve insanlar, kendisi ve mevcûdât arasındaki diyalogu kurabiliyordu. Yâni bu bilgiyle Allah elçisi, varlıklar âleminde kendi yerini bulmuş, konumunu anlamıştır. Allah’ın verdiği bu hikmet, yerinin ne olduğunu, konumunun ne olduğunu, ne-rede nasıl hareket edeceğini, konuşma, susma, ölme, öldürme, ya da tavır ve davranış olarak ne yapması gerektiğini, her bir konumda, her bir makamda Allah’ın kendisinden nasıl bir davranış beklediğini bilmesi mânâsınadır. Yâni hayat programıdır hikmet, hayatı anlamaktır. Allah ona hikmet vermiş ve o da bu hikmetle, bu bilgiyle Allah’a nasıl kul olacağını bilmiş, hayatı nasıl değerlendireceğini bilmiş, idareciliği bilmiştir. Halifeliği, yöneticiliği bilmiş, devleti idare etmeyi bilmiş, ya da saltanatı yürütebilmeyi bilmiştir. Bir de Rabbimiz Dâvût’a (a.s) “faslel hitap” verdik buyuruyor. Bitirici, ayırıcı, halledici, hall-ü fasl edici bir söz özelliği, bir hitap imkânı vermiştir Rabbimiz ona. Büyük bir söz belâğatı ve fesâhatı vermişti. O konuştu mu her şeyi hall-ü fasl ediyordu, her şeyi çözüme kavuşturup bitiriyordu. Her şeyi Allah bilgisiyle hükme bağlıyordu. Sözü, hük-mü çok net ve açıktı. Bakın işte burada onun bu özelliğine bir örnek verilecek:
18,20. “Doğrusu Biz, akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik. Her biri ona yönelmekteydi. Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiştik. Ona hikmet ve kesin hüküm ver-me selâhiyeti vermiştik.” Hak ettiği için Rabbimizin Dâvûd aleyhisselâma bir lütfu var. Dağları onunla beraber kılmış. Dağları onun emrine vermiş. Girin onun emrine buyurmuş. Onlar da sabah akşam onunla beraber tesbih ediyorlar. Dahası, Allah ona hüküm vermişti, hikmet vermişti. Allah’ın istediğine göre nasıl uygulanacak, nasıl pratize edilecek? Bunun bilgisini vermişti Allah ona. Ayrıca bir de fasle’l hitap verilmişti. Hall ü fasl etme, ayrıştırma, yâni ne denilecekse onu güzelce deme, konuyu hükme bağlama gücü verilmişti. Muhakkak ki Biz, akşam sabah onunla birlikte tesbih eden dağları ve kuşları onun egemenliği altına vermiştik. Dâvûd’la beraber Biz dağları ve kuşları tesbihe Mûsâhhar kıldık. Biz dağları ve kuşları onun emrine verdik ki, onlar da onunla birlikte tesbih ediyorlardı. Dağlara ve kuşlara da aynı şeyi emrettik. Dağlar da kuşlar da akşam-sabah onun tesbihine katılıyorlardı. Dâvûd (a.s) Rabbimiz tarafından kendisine vahy edilen Zebûr’u o güzel sesiyle, o Dâvûdî sesiyle okurken, dağlar onun okuyuşunu yankılandırıyor, onun okuyuşuna tabi oluyorlardı. Kuşlar da havada toplanıp onun okuyuşuna karşılık veriyorlardı. Görünürde hiçbir gücü olmayan dağlar ve kuşlar onun tes-bihine, onun tahmidine eşlik ederek onun şânını, şerefini artırıyordu. Hep birlikte onun Rabbi yüceltmesine, Rabbi Rabb olarak tanımasına onlar da eşlik ediyorlardı. “Bizler de tıpkı Allah’ın elçisi gibi Rabbimizi tüm noksan sıfatlardan münezzeh ve tüm kemâl sıfatlarla muttasıf biliyoruz. Bizler de tıpkı Dâvûd (a.s) gibi Rabbimizin emrindeyiz, Rab-bimizin yaratış yasasının dışına çıkmadan O’na kulluk ediyoruz,’ di-yorlardı. Rabblerini gündeme alıyorlardı, hep Rablerini yüceltiyorlardı. Çünkü tesbihin başka bir anlamı da budur. Tesbih, Rabbi gündeme almak, Rabbi yüceltmektir. Tesbih, Rabbi en yüce sıfatların sahibi, noksan sıfatlardan münezzeh bilmektir. Tesbih, bir varlığın yaratılış gâyesi istikâmetinde hareket etmesidir. Bu mânâda gülün kokuşu, ateşin yakışı, bülbülün ötüşü, suyun akışı, bulutun yağmur yağdırması, güneşin aydınlatması, kuşun ötüşü tesbihtir. Kitabımızın bir âyetinden öğreniyoruz ki tüm varlıklar Rab-blerini tesbih ederler, ama biz onların tesbihlerinin mâhiyetini bilemeyiz. Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiştik. Ona hikmet ve kesin hüküm verme selâhiyeti vermiştik. Rabbimiz Dâvûd’a (a.s) çok büyük bir saltanat vermiştir. Daha çocuk yaşlarında yeryüzünün en büyük zalim ve tâğutlarından birisi olan Câlût’u öldüren Dâvûd’a (a.s) Rab-bimiz büyük bir devlet ve saltanat vermiştir. Onun döneminde yeryüzünde İslâm devleti kurulmuş, Müslümanlar en izzetli dönemlerini ya-şamışlardır. Dâvûd (a.s) yeryüzünün en büyük meliki olmuştur. Sonra oğlu Süleyman’ı (a.s) Rabbimiz ona varis kılmış, Süleyman’a (a.s) da yeryüzünde hiç kimseye verilmemiş büyük bir mülk ve saltanat verilmiştir. Şeytanlar onun emrinde, cinler onun emrinde, kuşlar, kurtlar, dağlar, taşlar, rüzgarlar hepsi onun emrindeydi. Bir de ona hikmet ve “faslel hitap” verdik buyuruyor Rabbimiz. Hikmet ilimdir, hikmet risalettir, hikmet sünnettir, hikmet söz ve fiilde, iman ve amelde isabettir. Rabbimiz Dâvût’a (a.s) Zebûr’u ve bir de hikmet vermiştir. Yâni Zebûr’un nasıl anlaşılması, nasıl uygulanması gerektiğinin bilgisini de vermiştir ona. Dâvût (a.s) bu bilgiyle kendisi ve Allah, kendisi ve mahlukât, kendisi ve insanlar, kendisi ve mevcûdât arasındaki diyalogu kurabiliyordu. Yâni bu bilgiyle Allah elçisi, varlıklar âleminde kendi yerini bulmuş, konumunu anlamıştır. Allah’ın verdiği bu hikmet, yerinin ne olduğunu, konumunun ne olduğunu, ne-rede nasıl hareket edeceğini, konuşma, susma, ölme, öldürme, ya da tavır ve davranış olarak ne yapması gerektiğini, her bir konumda, her bir makamda Allah’ın kendisinden nasıl bir davranış beklediğini bilmesi mânâsınadır. Yâni hayat programıdır hikmet, hayatı anlamaktır. Allah ona hikmet vermiş ve o da bu hikmetle, bu bilgiyle Allah’a nasıl kul olacağını bilmiş, hayatı nasıl değerlendireceğini bilmiş, idareciliği bilmiştir. Halifeliği, yöneticiliği bilmiş, devleti idare etmeyi bilmiş, ya da saltanatı yürütebilmeyi bilmiştir. Bir de Rabbimiz Dâvût’a (a.s) “faslel hitap” verdik buyuruyor. Bitirici, ayırıcı, halledici, hall-ü fasl edici bir söz özelliği, bir hitap imkânı vermiştir Rabbimiz ona. Büyük bir söz belâğatı ve fesâhatı vermişti. O konuştu mu her şeyi hall-ü fasl ediyordu, her şeyi çözüme kavuşturup bitiriyordu. Her şeyi Allah bilgisiyle hükme bağlıyordu. Sözü, hük-mü çok net ve açıktı. Bakın işte burada onun bu özelliğine bir örnek verilecek:
18,20. “Doğrusu Biz, akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik. Her biri ona yönelmekteydi. Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiştik. Ona hikmet ve kesin hüküm ver-me selâhiyeti vermiştik.” Hak ettiği için Rabbimizin Dâvûd aleyhisselâma bir lütfu var. Dağları onunla beraber kılmış. Dağları onun emrine vermiş. Girin onun emrine buyurmuş. Onlar da sabah akşam onunla beraber tesbih ediyorlar. Dahası, Allah ona hüküm vermişti, hikmet vermişti. Allah’ın istediğine göre nasıl uygulanacak, nasıl pratize edilecek? Bunun bilgisini vermişti Allah ona. Ayrıca bir de fasle’l hitap verilmişti. Hall ü fasl etme, ayrıştırma, yâni ne denilecekse onu güzelce deme, konuyu hükme bağlama gücü verilmişti. Muhakkak ki Biz, akşam sabah onunla birlikte tesbih eden dağları ve kuşları onun egemenliği altına vermiştik. Dâvûd’la beraber Biz dağları ve kuşları tesbihe Mûsâhhar kıldık. Biz dağları ve kuşları onun emrine verdik ki, onlar da onunla birlikte tesbih ediyorlardı. Dağlara ve kuşlara da aynı şeyi emrettik. Dağlar da kuşlar da akşam-sabah onun tesbihine katılıyorlardı. Dâvûd (a.s) Rabbimiz tarafından kendisine vahy edilen Zebûr’u o güzel sesiyle, o Dâvûdî sesiyle okurken, dağlar onun okuyuşunu yankılandırıyor, onun okuyuşuna tabi oluyorlardı. Kuşlar da havada toplanıp onun okuyuşuna karşılık veriyorlardı. Görünürde hiçbir gücü olmayan dağlar ve kuşlar onun tes-bihine, onun tahmidine eşlik ederek onun şânını, şerefini artırıyordu. Hep birlikte onun Rabbi yüceltmesine, Rabbi Rabb olarak tanımasına onlar da eşlik ediyorlardı. “Bizler de tıpkı Allah’ın elçisi gibi Rabbimizi tüm noksan sıfatlardan münezzeh ve tüm kemâl sıfatlarla muttasıf biliyoruz. Bizler de tıpkı Dâvûd (a.s) gibi Rabbimizin emrindeyiz, Rab-bimizin yaratış yasasının dışına çıkmadan O’na kulluk ediyoruz,’ di-yorlardı. Rabblerini gündeme alıyorlardı, hep Rablerini yüceltiyorlardı. Çünkü tesbihin başka bir anlamı da budur. Tesbih, Rabbi gündeme almak, Rabbi yüceltmektir. Tesbih, Rabbi en yüce sıfatların sahibi, noksan sıfatlardan münezzeh bilmektir. Tesbih, bir varlığın yaratılış gâyesi istikâmetinde hareket etmesidir. Bu mânâda gülün kokuşu, ateşin yakışı, bülbülün ötüşü, suyun akışı, bulutun yağmur yağdırması, güneşin aydınlatması, kuşun ötüşü tesbihtir. Kitabımızın bir âyetinden öğreniyoruz ki tüm varlıklar Rab-blerini tesbih ederler, ama biz onların tesbihlerinin mâhiyetini bilemeyiz. Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiştik. Ona hikmet ve kesin hüküm verme selâhiyeti vermiştik. Rabbimiz Dâvûd’a (a.s) çok büyük bir saltanat vermiştir. Daha çocuk yaşlarında yeryüzünün en büyük zalim ve tâğutlarından birisi olan Câlût’u öldüren Dâvûd’a (a.s) Rab-bimiz büyük bir devlet ve saltanat vermiştir. Onun döneminde yeryüzünde İslâm devleti kurulmuş, Müslümanlar en izzetli dönemlerini ya-şamışlardır. Dâvûd (a.s) yeryüzünün en büyük meliki olmuştur. Sonra oğlu Süleyman’ı (a.s) Rabbimiz ona varis kılmış, Süleyman’a (a.s) da yeryüzünde hiç kimseye verilmemiş büyük bir mülk ve saltanat verilmiştir. Şeytanlar onun emrinde, cinler onun emrinde, kuşlar, kurtlar, dağlar, taşlar, rüzgarlar hepsi onun emrindeydi. Bir de ona hikmet ve “faslel hitap” verdik buyuruyor Rabbimiz. Hikmet ilimdir, hikmet risalettir, hikmet sünnettir, hikmet söz ve fiilde, iman ve amelde isabettir. Rabbimiz Dâvût’a (a.s) Zebûr’u ve bir de hikmet vermiştir. Yâni Zebûr’un nasıl anlaşılması, nasıl uygulanması gerektiğinin bilgisini de vermiştir ona. Dâvût (a.s) bu bilgiyle kendisi ve Allah, kendisi ve mahlukât, kendisi ve insanlar, kendisi ve mevcûdât arasındaki diyalogu kurabiliyordu. Yâni bu bilgiyle Allah elçisi, varlıklar âleminde kendi yerini bulmuş, konumunu anlamıştır. Allah’ın verdiği bu hikmet, yerinin ne olduğunu, konumunun ne olduğunu, ne-rede nasıl hareket edeceğini, konuşma, susma, ölme, öldürme, ya da tavır ve davranış olarak ne yapması gerektiğini, her bir konumda, her bir makamda Allah’ın kendisinden nasıl bir davranış beklediğini bilmesi mânâsınadır. Yâni hayat programıdır hikmet, hayatı anlamaktır. Allah ona hikmet vermiş ve o da bu hikmetle, bu bilgiyle Allah’a nasıl kul olacağını bilmiş, hayatı nasıl değerlendireceğini bilmiş, idareciliği bilmiştir. Halifeliği, yöneticiliği bilmiş, devleti idare etmeyi bilmiş, ya da saltanatı yürütebilmeyi bilmiştir. Bir de Rabbimiz Dâvût’a (a.s) “faslel hitap” verdik buyuruyor. Bitirici, ayırıcı, halledici, hall-ü fasl edici bir söz özelliği, bir hitap imkânı vermiştir Rabbimiz ona. Büyük bir söz belâğatı ve fesâhatı vermişti. O konuştu mu her şeyi hall-ü fasl ediyordu, her şeyi çözüme kavuşturup bitiriyordu. Her şeyi Allah bilgisiyle hükme bağlıyordu. Sözü, hük-mü çok net ve açıktı. Bakın işte burada onun bu özelliğine bir örnek verilecek:
21,22. “Ey Muhammed! Sana dâvâcıların haberi ulaştı mı? Mabedin duvarına tırmanıp Dâvût’un yanına girmişlerdi de, o onlardan ürkmüştü. Şöyle demişlerdi: “Korkma, birbirinin hakkına tecavüz etmiş iki dâvâcı; aramızda adâletle hükmet, ondan ayrılma, bizi doğru yola çıkar.” Ey peygamberim, sana hasımların, dâvâlıların haberi, kıssası gelmedi mi? Hani onlar mihrabın duvarlarını, surları aşarak gelmişler ve Dâvût’un huzuruna girmişlerdi. Dâvût (a.s) böyle mihrapta Rabbi ile beraberken, Rabbine kulluk içindeyken onlar da onun huzuruna çıkagelmişlerdi. Yâni girilmeyecek yere girmişler, gelinmeyecek zamanda gelmişlerdi. Allah’ın elçisi Dâvût da onlardan ürkmüştü. Halbuki Hz. Dâvût güçlüdür, kuvvetlidir, ordusu vardır, insanlara tahakküm eden bir saltanatı vardır. Ama bazen ibadet gereği kendi odasına çekilirdi de o esnada insanlar pek dâvâ için gelmezlerdi. İşte böyle bir ortamda, iki kişi yanına girdi. Onlar demişlerdi ki, “korkma, bizler birbirlerinin hakkına te-cavüz etmiş iki dâvâcıyız, bizim aramızda adâletle hüküm ver, haktan ayrılma ve bizi dosdoğru yola çıkar.”
21,22. “Ey Muhammed! Sana dâvâcıların haberi ulaştı mı? Mabedin duvarına tırmanıp Dâvût’un yanına girmişlerdi de, o onlardan ürkmüştü. Şöyle demişlerdi: “Korkma, birbirinin hakkına tecavüz etmiş iki dâvâcı; aramızda adâletle hükmet, ondan ayrılma, bizi doğru yola çıkar.” Ey peygamberim, sana hasımların, dâvâlıların haberi, kıssası gelmedi mi? Hani onlar mihrabın duvarlarını, surları aşarak gelmişler ve Dâvût’un huzuruna girmişlerdi. Dâvût (a.s) böyle mihrapta Rabbi ile beraberken, Rabbine kulluk içindeyken onlar da onun huzuruna çıkagelmişlerdi. Yâni girilmeyecek yere girmişler, gelinmeyecek zamanda gelmişlerdi. Allah’ın elçisi Dâvût da onlardan ürkmüştü. Halbuki Hz. Dâvût güçlüdür, kuvvetlidir, ordusu vardır, insanlara tahakküm eden bir saltanatı vardır. Ama bazen ibadet gereği kendi odasına çekilirdi de o esnada insanlar pek dâvâ için gelmezlerdi. İşte böyle bir ortamda, iki kişi yanına girdi. Onlar demişlerdi ki, “korkma, bizler birbirlerinin hakkına te-cavüz etmiş iki dâvâcıyız, bizim aramızda adâletle hüküm ver, haktan ayrılma ve bizi dosdoğru yola çıkar.”
23. “Bu kardeşimin doksan dokuz dişi koyunu, benim de tek bir dişi koyunum vardır; “O’nu da bana ver” dedi ve tartışmada beni yendi.” Arkasından da dâvâlarını, durumlarını anlatıyorlar. İşte benim bir koyunum bunun da doksan dokuz koyunu vardı. Dâvâlılardan biri, “Bu kardeşim sözde, tartışmada beni yendi, bana güçlü geldi ve benim bir koyunumu da kendi koyunlarının içine katmayı becerdi,” diyor. Dâvût (a.s) da diyor ki: