24,25. “Dâvût: “Andolsun ki, senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. İnanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır ki sayıları da ne kadar azdır!” demişti. Dâvût kendisini denediğimizi sanmıştı da, Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapanmış, tevbe etmiş, Allah’a yö-nelmişti. Böylece onu bağışlamıştık. Katımızda onun yakınlığı ve güzel bir geleceği vardır.” İki kişi geliyor hasmâni, biri diyor ki, “işte benim 1 tane dişi ko-yunum vardı, bunun da 99 tane koyunu vardı. Bu adam benim o bir tek koyunumu da kendi koyunlarının içine katmaya çalışıyor. Tartışmada beni yendi ve o bir tek koyunumu da alıp kendi koyunlarının içine kattı.” Dâvût (a.s) da aralarında hükmediyor ve diyor ki, “andol-sun ki, senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Gerçi böyle beraber olan, birlikte hareket eden insanların, ortakçıların çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. İnanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır ki, onların sayıları da gerçekten çok azdır.” Onlar birbirlerine zulmederler, haksızlık ederler. Bir koyun, bir tek koyun. Sen ne yapacaksın bir koyunu? Çoban bulamazsın ona, ağıl yapamazsın, doyuramazsın, bakamazsın, sütü işine yaramaz, onunla peynir yapamazsın, yağ yapamazsın diyerek onu da kendininkilerin içine katmaya çalışıyor. Sonra Dâvût (a.s), “sana ne bu adamın bir koyunundan? Sen seninkine bak, bu adam da kendisininkine baksın. Sen seninkinden sorumlusun, bu da kendisininkinden. Niye onu da almak istiyorsun? Niye onunla ortaklık etmek istiyorsun? Böyle yaparak zulmetme, haksızlık etme kardeşine,” diyerek bunu engelliyor. Sonra da hakim makamında, hüküm verme makamında, devlet başkanı makamında bir insan oluşundan dolayı dedi ki, “ya Rabbi! Ben bunu kendi kafamdan yapmadım, Sen bana makam verdin, mekân verdin, güç verdin.” Hük-mü konusunda Allah’a şükrediyor. Hükmetmesi, hâkimiyet makamında bulunması kendisi için bir ibadetti ve böyle bir kulluğun sonunda diyor ki, “ya Rabbi bu kulluğumu tam kabul buyur, yanlışım olmuşsa bağışla!” Kimileri diyorlar ki bu 99 kadındır, şöyle şöyle olmuştur. Hayır bu 99 koyundur. Yâni burada kapitalist sistem anlatılıyor. Kapitalizmin devlet planında tenkididir bu. Adam iş yeri açıyor, 90 tane işçi çalıştırıyor, 10 milyon onlara veriyor, 110 milyon kendisi alıyor. Hattâ sonunda o işçilerinin 10 milyonunda da gözü oluyor adamın, kampanya diyor, yeni çeşit diyor, sana göre diyor, kendi yer diyor, filan ediyor ve onlara verdiği o 10 milyonu da çarpmaya çalışıyor ya, işte bu anlatılıyor burada. Veya işte burada bu kardeşim sözle beni yendi, tartışmada bana güçlü geldi, söz hakkında benden önde gibi ifadelerden anladığımız o ki, burada ortaklıklarda parasına göre, gücüne ve sermayesine göre söz hakkını elinde bulundurup bu noktada gücü az olan kardeşlerine hükmetmeye, zulmetmeye kalkışan günümüzün kooperatifçilik anlayışları, şirketçilik, holdingcilik yapılanmaları anlatılıyor gibi geldi bana. Senin gücün ne ki? Bu imkânlarla ne yapabileceksin ki? Gel elindekileri bizimkinin içine kat da büyüyesin diyen bu tür yapılanmaların, bu tür birlikteliklerin, böyle hareket eden insanların, ortakçıların çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. İnanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır ki, onların sayıları da gerçekten çok azdır, diyor Rabbimiz. Onlar birbirlerine zulmederler, haksızlık ederler. Anlaşılmadı mı? Tamam, bir daha söyleyelim inşallah. İki kişi, Dâvûd aleyhisselâm mihrapta iken, yâni daha bir özel ibadet hanede iken, Allah’la daha bir baş başa olma ortamında iken ansızın huzuruna çıkageldi. Dâvalı ve dâvacı olarak iki kişi huzuruna girdiler. Dâvûd aleyhisselâmın saltanatı, sarayı ve o sarayda yaşarken elbette kendisini insanlara vakfetmiş değil, Allah’a özel ibadetini unutmuş değil. Namazını, zikrini, fikrini bırakmış değil. Kendinin özel bir makamı var ve orada Allah’a ibadetle meşgulken, üstelik her zaman oraya insanlar her zaman giremezlerken iki kişi çıkageliyor. Durumları çok ciddidir çünkü. Mal mülk konusunda ya Allah’a teslim olacaklar, ya da he-vâ ve heveslerinin peşinde sapıp gidecekler. Problemleri olan iki insan geliyor. Bir ürküntü var Hz. Dâvûd’da. Öyle ya, yönetimleriyle so-rumlu olduğu insanlar, hayatlarına çekidüzen vermekle yükümlü olduğu insanlar ekonomik bir konuda Allah’ın hayata hâkimiyetinin ötesine taşmanın eşiğine gelmişler. Biri diğerine hakkın, hakikatin ötesinde bâtılın empozesiyle meşgul, berikisi de o konuda sapmanın eşi-ğinde. Böyle bir durumda ürkmez mi, korkmaz mı peygamber? Korktu Dâvûd aleyhisselâm, ama ötekiler dediler ki; dur, korkma, daha uygulamadık, daha karar vermedik, sormaya geldik. Evet, konuştuk aramızda, tartıştık, birbirimizi susturacak deliller bulduk, kendi mantığımızla kendimize haklılık payları çıkardık, ama daha iş bitmedi, korkma, sana geldik dediler. Korkma, biz ikimiz iki dâvacıyız. Bizim aramızda hakla hükmet ki, biz sapmayalım, ne olduğunu daha iyi anlayalım. Bizi sırat-ı müstakime iletiver. Bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var, benim de bir tane koyunum var. Ne etti eyledi, sonunda sözde beni susturdu. O bir tek koyunu da bana ver dedi. Birlikte olalım dedi, ortak olalım dedi, senin menfaatine dedi ve sonunda beni susturdu. Yâni ne demesi gerektiğini kendisi belirledi. Allah’tan öğrendiklerini değil, peygamber olarak senden duyduklarını değil, kendi fikirleriyle beni mat etti ve sonunda sana geldik. O mu haklı, yoksa ben mi devam edeyim sözümde, sana geldik dedi. Dâvûd aleyhisselâm da dedi ki; elbette bu bir zulümdür. Eğer insanlar, imanın gereği bir hayatı ya-şamıyorlarsa, o zaman mutlaka böyle azgınlıklar kaçınılmaz olacaktır. Ortaklıklar, beraberlikler, birlikte yaşayanlar, arkadaşlıklar, şirketler, kooperatifler, sosyal, siyasal, ekonomik birliktelikler birbirlerine zulme-derler, hak yerler. Ancak inanan ve inancını yaşayanlar bunun dışındadır. İnanan ve iman kaynaklı bir hayat yaşayanlar bunun istisnasıdır. Ama heyhat ki bunlar da ne kadar az? Sizler de o azlardan olmak zorundasınız dedi sanki onlara. Sonra bu işin kendisi için bir imtihan konusu olduğunu bilen Dâvûd aleyhisselâm dedi ki; ya Rab, eksiklerimi tam kabul et, yanlışlarımı da yok kabul buyur. Yâni “estağfirullah” dedi. İstiğfar ediyorum ya Rab dedi tüm peygamberler gibi. Çünkü istiğfar bir amelden, bir eylemden sonra gelir. Bir amel ortaya koyan mü’min, sonunda estağ-firullah der. Ya Rabbi, ben ancak bu kadar becerebildim, sen bundan çok daha güzeline lâyıksın, söz veriyorum bundan daha güzelini yapmaya. Öyle ya, insanların Allah’tan af dilemelerine binlerce sebep yok mu? Estağfirullah demelerine binlerce sebep yok mu? Bir namaz kılmışsınız, birine bir infakta bulunmuşsunuz. Hiç değilse o isteyen kimse konumunda olmadığımız için, isteyen konumunda olmamanın şükranesi için Allah’a istiğfarda bulunmalı değil miyiz? Dâvûd aley-hisselâmın istiğfarını da böyle anlayamayız mı? O sapmak üzere olanlar gibi değil de, Allah’ın bilgisine mahzar kılınmış oluşunu, soran durumunda değil de, kendisine sorulan makamında oluşuna estağ-firullah dememeli miydi? Allah kendisine vahiy ulaştırıp bilgilendirmemiş olsaydı, o insanlardan ve farkı olacaktı onun? Ne özelliği vardı Al-lah’ın verdiğinin dışında? Biraz sonra oğlu Süleyman aleyhisselâmın şahsında diyecek Allah onu. Süleyman aleyhisselâm’ın tahtında Allah’ın verdiklerinin dışında onun cesedinden başka ne vardı? Diğerlerinin tümü Allah’ın kendisine verdiği hâkimiyet sebebiyle değil miydi? Kimileri fırıncılıkla, kimilerini marangozlukla, kimilerini amelelikle imtihan eden Allah, onu da büyük bir saltanatla imtihan ediyordu. Bu bir imtihandı, elbette o bunu unutmayacak ve Rabbine istiğfar edecekti. Tıpkı Resûlullah efendimizin günde yetmiş defa, ya da yüz defa istiğfar ettiği gibi. Öyleyse istiğfar etmesi için bir günâh işlemesi gerekmeye-cekti. Bu işin altında bir günâh, bir isyan aramayacağız. Bu bize de gerçekten çok hoş bir örnektir. Her durumda şımarmadan istiğfar edeceğiz. Çünkü Nasr sûresi kalplerin fethedildiğinde istiğfar edileceğini haber veriyordu. Evet istiğfar etti ve İstiğfarın sonunda da kendisini secdede buldu. Elbette öyle yapmalıydı. Kendi küçüklüğünü, Allah’ın büyüklüğünü, kendi kusurunu Allah’ın mükemmelliğini bilen bir kişi secdeye gitmez de ne yapar? İşte Dâvûd aleyhisselâm da sen en büyüksün ya Rabbi diyerek secdede buldu kendini. Öyle değimliydi? Nesi vardı Dâvûd aleyhisselâm’ın? Allah onu o makama getirmeseydi, ona kendi bilgisi aktarmasaydı neydi ki? Bu durumda Allah’ı diskalifiye ederek; ben yaptım, ben ettim, ben buldum, ben kazandım, ben becerdim, ben kafamı çalıştırdım, ben aklımı kullandım diyen Kârun, Firavun, Nemrut ve Ebu cehil gibi mi olmalıydı? Onlar gibi kendisi mi putlaşmalıydı? O secdeye kapandı, Allah da affıyla, mağfiretiyle ona muamele buyurdu. Ey kulum, sen kendin kendi kendine aldığın kararlarda eğer ümmetin için bir yanlış karar almamışsan, kesinlikle bilesin ki o, benim tarafımdan tam kabul edilmiştir, eksiksiz kabul edilmiştir de-niyordu. Resûlullah efendimizin hayatına bakıyoruz. Bedir savaşında nerede konuşlanacakları konusunda ashabıyla istişare eder. Kendisi şurası olsun buyurur. Sahâbeden birisi; “ya Rasûlallah, şurası daha iyi değil mi? Eğer orasını Allah dediyse tamam, ama değilse burası oradan daha iyi” der. Sonunda o sahâbenin dediği uygulanır ve savaş kazanılır. Arkasından esirler konusu gündeme gelir. Ne olacak bu esirler? O konuda da istişare eder Rasûlullah ashabıyla. Öldürelim diyenler var, fidye karşılığında salıverelim diyenler var sahâbe içinde. Sonunda onları fidye karşılığında serbest bırakmaya karar verilir. Ama Rabbimiz alınan bu kararı şiddetle kınar ve yanlış olduğunu beyan eder. Aldığı karar hemen Allah tarafından düzeltiliverir. Yâni peygamberimizin de yaptıklarından kimileri böyle onaylanmazken, diğerleri Allah tarafından onaylanmış, tam ve eksiksiz kabul edilmiştir. İşte peygamberin böyle Allah kontrolünde bir elçi olarak kendi içtihadıyla yaptıkları konular istiğfarı gerektiriyordu. Allah da buyuruyor ki: Zaten o katımızda bize yakın bir kul ve sonu, sığınağı, barınağı hoş olan birisiydi.
24,25. “Dâvût: “Andolsun ki, senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. İnanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır ki sayıları da ne kadar azdır!” demişti. Dâvût kendisini denediğimizi sanmıştı da, Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapanmış, tevbe etmiş, Allah’a yö-nelmişti. Böylece onu bağışlamıştık. Katımızda onun yakınlığı ve güzel bir geleceği vardır.” İki kişi geliyor hasmâni, biri diyor ki, “işte benim 1 tane dişi ko-yunum vardı, bunun da 99 tane koyunu vardı. Bu adam benim o bir tek koyunumu da kendi koyunlarının içine katmaya çalışıyor. Tartışmada beni yendi ve o bir tek koyunumu da alıp kendi koyunlarının içine kattı.” Dâvût (a.s) da aralarında hükmediyor ve diyor ki, “andol-sun ki, senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Gerçi böyle beraber olan, birlikte hareket eden insanların, ortakçıların çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. İnanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır ki, onların sayıları da gerçekten çok azdır.” Onlar birbirlerine zulmederler, haksızlık ederler. Bir koyun, bir tek koyun. Sen ne yapacaksın bir koyunu? Çoban bulamazsın ona, ağıl yapamazsın, doyuramazsın, bakamazsın, sütü işine yaramaz, onunla peynir yapamazsın, yağ yapamazsın diyerek onu da kendininkilerin içine katmaya çalışıyor. Sonra Dâvût (a.s), “sana ne bu adamın bir koyunundan? Sen seninkine bak, bu adam da kendisininkine baksın. Sen seninkinden sorumlusun, bu da kendisininkinden. Niye onu da almak istiyorsun? Niye onunla ortaklık etmek istiyorsun? Böyle yaparak zulmetme, haksızlık etme kardeşine,” diyerek bunu engelliyor. Sonra da hakim makamında, hüküm verme makamında, devlet başkanı makamında bir insan oluşundan dolayı dedi ki, “ya Rabbi! Ben bunu kendi kafamdan yapmadım, Sen bana makam verdin, mekân verdin, güç verdin.” Hük-mü konusunda Allah’a şükrediyor. Hükmetmesi, hâkimiyet makamında bulunması kendisi için bir ibadetti ve böyle bir kulluğun sonunda diyor ki, “ya Rabbi bu kulluğumu tam kabul buyur, yanlışım olmuşsa bağışla!” Kimileri diyorlar ki bu 99 kadındır, şöyle şöyle olmuştur. Hayır bu 99 koyundur. Yâni burada kapitalist sistem anlatılıyor. Kapitalizmin devlet planında tenkididir bu. Adam iş yeri açıyor, 90 tane işçi çalıştırıyor, 10 milyon onlara veriyor, 110 milyon kendisi alıyor. Hattâ sonunda o işçilerinin 10 milyonunda da gözü oluyor adamın, kampanya diyor, yeni çeşit diyor, sana göre diyor, kendi yer diyor, filan ediyor ve onlara verdiği o 10 milyonu da çarpmaya çalışıyor ya, işte bu anlatılıyor burada. Veya işte burada bu kardeşim sözle beni yendi, tartışmada bana güçlü geldi, söz hakkında benden önde gibi ifadelerden anladığımız o ki, burada ortaklıklarda parasına göre, gücüne ve sermayesine göre söz hakkını elinde bulundurup bu noktada gücü az olan kardeşlerine hükmetmeye, zulmetmeye kalkışan günümüzün kooperatifçilik anlayışları, şirketçilik, holdingcilik yapılanmaları anlatılıyor gibi geldi bana. Senin gücün ne ki? Bu imkânlarla ne yapabileceksin ki? Gel elindekileri bizimkinin içine kat da büyüyesin diyen bu tür yapılanmaların, bu tür birlikteliklerin, böyle hareket eden insanların, ortakçıların çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. İnanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır ki, onların sayıları da gerçekten çok azdır, diyor Rabbimiz. Onlar birbirlerine zulmederler, haksızlık ederler. Anlaşılmadı mı? Tamam, bir daha söyleyelim inşallah. İki kişi, Dâvûd aleyhisselâm mihrapta iken, yâni daha bir özel ibadet hanede iken, Allah’la daha bir baş başa olma ortamında iken ansızın huzuruna çıkageldi. Dâvalı ve dâvacı olarak iki kişi huzuruna girdiler. Dâvûd aleyhisselâmın saltanatı, sarayı ve o sarayda yaşarken elbette kendisini insanlara vakfetmiş değil, Allah’a özel ibadetini unutmuş değil. Namazını, zikrini, fikrini bırakmış değil. Kendinin özel bir makamı var ve orada Allah’a ibadetle meşgulken, üstelik her zaman oraya insanlar her zaman giremezlerken iki kişi çıkageliyor. Durumları çok ciddidir çünkü. Mal mülk konusunda ya Allah’a teslim olacaklar, ya da he-vâ ve heveslerinin peşinde sapıp gidecekler. Problemleri olan iki insan geliyor. Bir ürküntü var Hz. Dâvûd’da. Öyle ya, yönetimleriyle so-rumlu olduğu insanlar, hayatlarına çekidüzen vermekle yükümlü olduğu insanlar ekonomik bir konuda Allah’ın hayata hâkimiyetinin ötesine taşmanın eşiğine gelmişler. Biri diğerine hakkın, hakikatin ötesinde bâtılın empozesiyle meşgul, berikisi de o konuda sapmanın eşi-ğinde. Böyle bir durumda ürkmez mi, korkmaz mı peygamber? Korktu Dâvûd aleyhisselâm, ama ötekiler dediler ki; dur, korkma, daha uygulamadık, daha karar vermedik, sormaya geldik. Evet, konuştuk aramızda, tartıştık, birbirimizi susturacak deliller bulduk, kendi mantığımızla kendimize haklılık payları çıkardık, ama daha iş bitmedi, korkma, sana geldik dediler. Korkma, biz ikimiz iki dâvacıyız. Bizim aramızda hakla hükmet ki, biz sapmayalım, ne olduğunu daha iyi anlayalım. Bizi sırat-ı müstakime iletiver. Bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var, benim de bir tane koyunum var. Ne etti eyledi, sonunda sözde beni susturdu. O bir tek koyunu da bana ver dedi. Birlikte olalım dedi, ortak olalım dedi, senin menfaatine dedi ve sonunda beni susturdu. Yâni ne demesi gerektiğini kendisi belirledi. Allah’tan öğrendiklerini değil, peygamber olarak senden duyduklarını değil, kendi fikirleriyle beni mat etti ve sonunda sana geldik. O mu haklı, yoksa ben mi devam edeyim sözümde, sana geldik dedi. Dâvûd aleyhisselâm da dedi ki; elbette bu bir zulümdür. Eğer insanlar, imanın gereği bir hayatı ya-şamıyorlarsa, o zaman mutlaka böyle azgınlıklar kaçınılmaz olacaktır. Ortaklıklar, beraberlikler, birlikte yaşayanlar, arkadaşlıklar, şirketler, kooperatifler, sosyal, siyasal, ekonomik birliktelikler birbirlerine zulme-derler, hak yerler. Ancak inanan ve inancını yaşayanlar bunun dışındadır. İnanan ve iman kaynaklı bir hayat yaşayanlar bunun istisnasıdır. Ama heyhat ki bunlar da ne kadar az? Sizler de o azlardan olmak zorundasınız dedi sanki onlara. Sonra bu işin kendisi için bir imtihan konusu olduğunu bilen Dâvûd aleyhisselâm dedi ki; ya Rab, eksiklerimi tam kabul et, yanlışlarımı da yok kabul buyur. Yâni “estağfirullah” dedi. İstiğfar ediyorum ya Rab dedi tüm peygamberler gibi. Çünkü istiğfar bir amelden, bir eylemden sonra gelir. Bir amel ortaya koyan mü’min, sonunda estağ-firullah der. Ya Rabbi, ben ancak bu kadar becerebildim, sen bundan çok daha güzeline lâyıksın, söz veriyorum bundan daha güzelini yapmaya. Öyle ya, insanların Allah’tan af dilemelerine binlerce sebep yok mu? Estağfirullah demelerine binlerce sebep yok mu? Bir namaz kılmışsınız, birine bir infakta bulunmuşsunuz. Hiç değilse o isteyen kimse konumunda olmadığımız için, isteyen konumunda olmamanın şükranesi için Allah’a istiğfarda bulunmalı değil miyiz? Dâvûd aley-hisselâmın istiğfarını da böyle anlayamayız mı? O sapmak üzere olanlar gibi değil de, Allah’ın bilgisine mahzar kılınmış oluşunu, soran durumunda değil de, kendisine sorulan makamında oluşuna estağ-firullah dememeli miydi? Allah kendisine vahiy ulaştırıp bilgilendirmemiş olsaydı, o insanlardan ve farkı olacaktı onun? Ne özelliği vardı Al-lah’ın verdiğinin dışında? Biraz sonra oğlu Süleyman aleyhisselâmın şahsında diyecek Allah onu. Süleyman aleyhisselâm’ın tahtında Allah’ın verdiklerinin dışında onun cesedinden başka ne vardı? Diğerlerinin tümü Allah’ın kendisine verdiği hâkimiyet sebebiyle değil miydi? Kimileri fırıncılıkla, kimilerini marangozlukla, kimilerini amelelikle imtihan eden Allah, onu da büyük bir saltanatla imtihan ediyordu. Bu bir imtihandı, elbette o bunu unutmayacak ve Rabbine istiğfar edecekti. Tıpkı Resûlullah efendimizin günde yetmiş defa, ya da yüz defa istiğfar ettiği gibi. Öyleyse istiğfar etmesi için bir günâh işlemesi gerekmeye-cekti. Bu işin altında bir günâh, bir isyan aramayacağız. Bu bize de gerçekten çok hoş bir örnektir. Her durumda şımarmadan istiğfar edeceğiz. Çünkü Nasr sûresi kalplerin fethedildiğinde istiğfar edileceğini haber veriyordu. Evet istiğfar etti ve İstiğfarın sonunda da kendisini secdede buldu. Elbette öyle yapmalıydı. Kendi küçüklüğünü, Allah’ın büyüklüğünü, kendi kusurunu Allah’ın mükemmelliğini bilen bir kişi secdeye gitmez de ne yapar? İşte Dâvûd aleyhisselâm da sen en büyüksün ya Rabbi diyerek secdede buldu kendini. Öyle değimliydi? Nesi vardı Dâvûd aleyhisselâm’ın? Allah onu o makama getirmeseydi, ona kendi bilgisi aktarmasaydı neydi ki? Bu durumda Allah’ı diskalifiye ederek; ben yaptım, ben ettim, ben buldum, ben kazandım, ben becerdim, ben kafamı çalıştırdım, ben aklımı kullandım diyen Kârun, Firavun, Nemrut ve Ebu cehil gibi mi olmalıydı? Onlar gibi kendisi mi putlaşmalıydı? O secdeye kapandı, Allah da affıyla, mağfiretiyle ona muamele buyurdu. Ey kulum, sen kendin kendi kendine aldığın kararlarda eğer ümmetin için bir yanlış karar almamışsan, kesinlikle bilesin ki o, benim tarafımdan tam kabul edilmiştir, eksiksiz kabul edilmiştir de-niyordu. Resûlullah efendimizin hayatına bakıyoruz. Bedir savaşında nerede konuşlanacakları konusunda ashabıyla istişare eder. Kendisi şurası olsun buyurur. Sahâbeden birisi; “ya Rasûlallah, şurası daha iyi değil mi? Eğer orasını Allah dediyse tamam, ama değilse burası oradan daha iyi” der. Sonunda o sahâbenin dediği uygulanır ve savaş kazanılır. Arkasından esirler konusu gündeme gelir. Ne olacak bu esirler? O konuda da istişare eder Rasûlullah ashabıyla. Öldürelim diyenler var, fidye karşılığında salıverelim diyenler var sahâbe içinde. Sonunda onları fidye karşılığında serbest bırakmaya karar verilir. Ama Rabbimiz alınan bu kararı şiddetle kınar ve yanlış olduğunu beyan eder. Aldığı karar hemen Allah tarafından düzeltiliverir. Yâni peygamberimizin de yaptıklarından kimileri böyle onaylanmazken, diğerleri Allah tarafından onaylanmış, tam ve eksiksiz kabul edilmiştir. İşte peygamberin böyle Allah kontrolünde bir elçi olarak kendi içtihadıyla yaptıkları konular istiğfarı gerektiriyordu. Allah da buyuruyor ki: Zaten o katımızda bize yakın bir kul ve sonu, sığınağı, barınağı hoş olan birisiydi.
26. “Ey Dâvût! Seni şüphesiz yeryüzünde hükümran kıldık, o halde insanlar arasında adâletle hükmet, hevese uy-ma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Doğrusu, Allah’ın yolundan sapanlara, onlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azap vardır.” “Ey Dâvût sen zaten halifeydin, seni yeryüzünde halife kıldık, o halde insanlar arasında adâletle hükmet ve sakın insanların hevâ ve heveslerine uyma. Seni yanıltmaya çalışanlar olacak, haktan saptırmak, yönlendirmek isteyenler olacak, bir koyun, doksan dokuz koyun diyenler olacak sakın dinleme onları. Unutma ki hesap kitap gününü unutarak Allah yolundan sapanlar için çetin bir azap vardır.” Biz seni yeryüzünde halife kıldık. Seni halife olarak görevlendirdik. Öyleyse sen de bunun gereği olarak insanlar arasında hak ile hükmet. Hakikat ortaya çıksın diye hükmet. Öyle hükümdar ol, öyle hükmeder ol ki, senin bu hükmün hakkı ortaya çıkarsın. Seninle hak gündemde olsun. Öyle hükmet ki, öyle hâkimiyet kur ki, öyle hikmetli davran ki bu hakkın ortaya çıkışı olsun. Ve sakın ha hiç kimsenin hevâsına da uyma. İnsanlar arasında hakkı gündemde tutma makamında ol. Hevâya, kişisel değerlendirmelere tâbi olma. Burada olduğu gibi davran. İşte burada onların hevâlarına takılı kalmadın. Doksan dokuz koyunu var diye, adam zengindir diye, güç ve kudret sahibidir diye ona meyletmedin. Bundan sonra da böyle davran. Yeryüzünde Allah’ın halifesi olmak. Halifetullah olmak. Allah adına yaşamakla görevli, Allah’ın istediği bir hayatın, hayat programının yaşanıp örneklenmesiyle yükümlü oluş. Bu iş ilk olarak yeryüzünde Âdem aleyhisselâma verilmişti. Aslında yeryüzünde Allah’ın istediği hayatı yaşama ve yaşatma konusunda bütün müslümanlar halifedirler. Ama Dâvûd aleyhisselâm’a özellikle halife sözü söylenmiştir. Meselâ En’âm sûresinde şöyle buyuruluyordu: “Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi kiminize derecelerle üstün yapan ve size verdikleriyle sizi imtihan eden O’ dur. Doğrusu Rab-binin cezalandırması süratlidir. Şüphesiz O bağışlar, merhamet eder.” (En’âm 165) O Allah sizi yeryüzünün halifeleri yapmıştır. Yeryüzünün halefleri değil, yeryüzünün halifeleri kılmıştır. Yâni yeryüzü çekip gitti de siz onun yerine geldiniz, siz ona halef oldunuz değildir mânâ. Allah’ın gö-revlisi demektir. Yeryüzünde Allah adına Allah’ın istediği bir hayatı yaşayacak kimseler demektir. Evet Allah sizi yeryüzünde halifeler kılmış ve birbirinize farklı dereceler vererek sizi imtihan salonuna salıvermiştir. Neden? Bu size verdikleriyle sizleri imtihan etmek için. Yâni yeryüzünde kendi istediği gibi yapmanız, yaşamanızı istemiştir. Yeryüzünde kendi istediği gibi emirleri ve nehiyleri konusunda O’nun arzusuna uygun, O’nu razı et-mek planında bir hayat yaşamamızı emretmiştir. Bunun için var kılmıştır Allah bizi. Yeryüzünde Allah’ın dinini hakim kılmak üzere bizi halife olarak var kılmıştır. Var kılınışımızın sebebi budur. Öyleyse ben halife olarak, Allah tarafından görevlendirilmiş bir kul olarak yeryüzünde ne varsa suyuna, ateşine varıncaya kadar her şeyi Allah’a kullukta kullanmak zorundayım. Benim varlık sebebim, benim misyonum budur. Ama âyet-i kerimeden anlıyorum ki bu konuda, benim halifeliğim konusunda Allah’ın bana verdikleri bir başkasına göre derece derecedir. Meselâ gözümün görüşü başkalarına göre farklıdır. Benimki biraz az, bir başkasınınki biraz daha fazla olabilir. Gücüm-kuvve-timden, malım-mülküme kadar, sıhhat ve afiyetimden çoluk-çocuğu-ma kadar, çevrem ve imkânlarımdan bilgime-becerime kadar farklılıklar olacaktır. Allah kullarını halife olarak görevlendirdiği bu dünyada derece derece yaratmıştır. Herkes birbirine göre derecelidir. Sıhhatli, hasta. Zengin, fakir. Zeki, az zeki gibi dereceler vardır. Peki niçin bu fark? Neden böyle yapmış Rabbimiz? Size verdikleriyle Allah sizi imtihan ediyor da ondan. Siz böylece deneme altındasınız. Siz bu verilenlerle kulluk imtihanındasınız. Sonunda cennet ya da cehennem kazanacaksınız. Sonunda ikabı, hesabı çok şedit olan Allah’ın kararıyla kendinizi cehennemde bulacaksınız, yahut da Gafûr ve Rahîm olan Allah’ın gufranıyla cennet bulacaksınız. Evet bir an bile hatırınızdan çıkarmayın ki halifeler olarak şu anda sizler hayattasınız. Şu anda mülk sizindir. Dün sizin yerinizde bir başkaları vardı. Dün mülk onlardaydı ve onlar imtihandaydı, onlar git-tiler şimdi onların yerinde sizler varsınız. Unutmayın ki yarın sizler de olmayacaksınız. Size, sizin sahip olduğunuz şeylerin tamamını veren Allah’tır. Allah size imkân tanıyor. Kiminiz zengin, kiminiz fakir, kiminiz idareci, kiminiz idare edilen, kiminiz patron, kiminiz işçi. Ama bilesiniz ki bunların hiçbirisi kıstas değildir. Ne zenginler zengin oldukları için cennete gidecekler, ne de fakirler fakir oldukları için cehenneme gidecekler. Ne kadınlar kadın oldukları için cehenneme, ne de erkekler erkek oldukları için cennete gidecekler. Kimilerinizin şu konumda kimilerinizin de bu konumda olmaları hiçbir şey ifade etmez. Bütün bunlar birer imtihan sebebidir. Unutmayın ki Rabbiniz size verdikleriyle si-zi imtihan etmektedir. Ne mutlu bu imtihanı unutmadan yaşayanlara. Ne mutlu yaşadığı bu hayatın sonunda hesaba çekileceğini unutmadan yaşayanlara. İşte Rabbimiz Dâvûd aleyhisselâmı böyle yarattığını, böyle görevlendirdiğini anlatıyor. Az evvel okuduğum En’âm sûresi benim de tıpkı onun gibi halife olduğumu söyleyince, konuyu şöyle anlamaya çalışıyoruz: Allah kitabımızda bizden kulluk istiyor ya, bizim yapacağımız ve yapmayacağımız şeyleri beyân ediyor ya, sanki biz Rab-bimize; nasıl ya Rabbi? Bu işin bir örneği var mı? Onu bana söylesen de ben ona göre yapsam, ben kendi kendime yanlış anlamış, yanlış yapmış olabilirim diye sormadan önce Rabbimiz bakın bize bir örnek sunuveriyor. İşte halifelik budur deyiveriyor. Yâni bizim halife olma özelliğimiz Dâvûd aleyhisselâmla ortaya konuveriyor. Onun şahsında bize de diyor ki, ey halifelerim, sizler de insanlar arasında benim tek Rab ve İlâh oluşum, sizin de bana kul köle oluşunuz hakikatini açığa çıkarın. İnsanlar arasında bu en büyük hakikati gösterecek bir hayatın adamı olun. Ve de ne kendinizin, ne de kendiniz gibi insanların hevâ ve heveslerine tâbi olmayın. O zaman dikkat edin sizi Allah yolundan sapıtırlar. İslâm bir şeyin ne olduğunu anlatırken, ne olmadığını da anlatır. Bir müslümanın ne yapması gerektiğini anlatırken, ne yapmaması gerektiğini de ortaya koyar. Halife ne yaparmış? İnsanlar arasında adâletle hükmeder, adâleti ayakta tutma makamında olurmuş. Peki ne yapmazmış? Bu işi yaparken de hevâya tâbi olmazmış. Allah için bunu sizler de düşünün ve anlamaya çalışın. Hükmetme meselesi, âdalet konusu, muhkem âyetler konusu, Allah’ın hayata hâkim oluşu gerçeği gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli konulardır. Çünkü kitabımızda hak tâbiri ısrarla gündeme getirilir. Allah gökleri ve yeri hak ile yaratmıştı, peygamberini hak ile göndermiştir, kitabını hak ile indirmiştir, yarın mîzan hak ile kurulacaktır ve insanlar arasında hak ile hükmedilecek, hak sürekli ayakta tutulacaktır. Ve bu hayatın sebebi de hak ayakta tutulsun diyedir. Öyleyse hak nedir? Hak; gerçek demektir. Peki gerçek nedir? Güneşin var olması mıdır gerçek? Peki güneş akşam yok olunca ne diyeceğiz? Öyleyse o değildir anlatılan. Peki benim varlığım mıdır gerçek? Evet bugün için öyle, ama yarın ben toprağa girince ne diyeceğiz? Bunlar izâfi gerçekler ve gerçekliklerdir. Acaba mutlak gerçek nedir, gerçeğin tâ kendisi nedir? Gerçek; Yaratıcı olan Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşu gerçeği ile, O’nun tarafından yaratılmış olarak benim O’na kul köle olmam gerçeğidir. İşte bu hayatın, bu Kur’an’ın, peygamberin, kâinatın, semavat ve arzın varlık sebebi işte bu gerçeğin açığa çıkma sebebidir. Bunun dışında bir gerçek var deseniz ne yazar, yok deseniz ne yazar? Suyun akması gerçeği, ateşin yakması gerçeği, gülün kokması gerçeği, arının sokması gerçeği, insanın görmesi, işitmesi, konuşması, koklaması gerçeği dedikleri aslında bu temel gerçeğin belki bir parçası ve unsurudur. Yâni tüm varlıkların var kılınış gerçeği de Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşu gerçeği ve benim O’na kul ve köle olmam gerçeğidir. İşte bu temel gerçek, mutlak gerçek anlaşılsın diye varlıklar var kılınmıştır. Yâni bu temel hak açığa çıksın diye, hak anlaşılsın diye, hak ikâme edilsin diye. Ve işte yeryüzün halifesi Dâvûd aleyhisselâm da bunun için hükmedecektir, bunun açığa çıkması için hükmedecektir. Yeryüzünde Allah’ın dinini ikâme edecek, arzularını gerçekleştirecektir. İnsanlar arasında hakla hükmedecektir. Her ifadesinde, her sözünde, her tavrında, her eyleminde Allah’ın yegâne Rab ve İlâh oluşu gerçeği açığa çıkacaktır. İşte az evvel yapmadı mı bunu? Ne yapmaması gerektiğine dair de Rabbimiz onun hevâsına uymaması gerektiğini ortaya koyuyor. Rasûlullah efendimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyor: “Mü’min eğer hevâsını, zevklerini, duygularını, düşüncelerini, bilgisini, hayat programını benim getirdiğim vahye tâbi kılmazsa mü’min olamaz.” Hevâlarınız, hevesleriniz peygamberin Allah’tan getirdiği ger-çeklere uymuyorsa mü’min değilsiniz diyor Allah’ın Resûlü. “Lâ yü’-minu” diye başlayan böyle hadisleri gören kimi müslümanlar, hemen aceleyle böyle olanlar kâfirdir diyorlar. Öyle değil, Allah’ın Resûlü kâfir demiyor. O Resûlü kâfir demeyi bilmez miydi dersiniz? “Mü’min değildir” sözüyle, “kâfirdir” sözü arasındaki farkı şöyle söyleyelim: “Lâ yü’minü” denilenler; ey mü’minler bu sizde olmalı, mü’min böyle olmalı, ama “kâfirdir” denilenler ise, bu sizde asla olmamalı, mü’min böyle olmaz demektir. Yâni “şöyle olmayan mü’min değildir” deniyorsa, mü’-min öyle olsun. Meselâ; “kişi kendi nefsi için istediğini mü’min kardeşi için de istemedikçe mü’min değildir” Yâni mü’min kendisi için istediğini, mü’min kardeşi için de istesin, çünkü bu davranışı onu mü’min ya-pacaktır demektir. Bu ona bir uyarıdır, böyle olman gerekir demektir. Şöyle yapan kâfirdir dendi mi, ondan kaçacağız. Mü’min hevâsını peygamberin getirdiğine teslim etmek zorun-dadır. Resûl-i Ekrem Efendimizin bir hadislerinde şöyle buyurduğunu biliyoruz: “Hevası (hevesleri) benim getirdiğime teslim olmayan kişi iman etmiş sayılmaz.” Tüm heveslerimiz, tüm arzularımız, zevklerimiz Resûlullah Efendimizin getirip tebliğ buyurduğu dine mutabık olmalıdır. Burada inanmak, tabi olmak ve teslim olmak vardır. Meselâ elbisede, giyimde, kuşamda heveslerimiz, arzularımız vardır. Gümüş kaptan yemede, villada oturmada, saçımızı taramada, kravat takmada, Fakülteyi bitirip falan mevkiye gelmede, falanları filanları elde etmede, evimize şunları şunları almada, çocuğumuzu fi-lanca okula yazdırmada... Hülasa kişinin, hayatının her bir kademesine ait hevesleri, arzuları, zevkleri, amaçları, gayeleri, hedefleri, yöneldiği kıbleleri vardır. İnsanların hevesi bazan kadınadır, bazan çoluk-çocuğa, bazan kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlara, mer-sedese, opele, şahine, bağlara-bahçelere, evlere-apartmanlaradır. (Al-i İmrân 14) Mevlâ bunlara bir heves kılmıştır insanda. Bazen marka, dolara, bazan inciye mücevhere hevesi vardır insanın. Fakat bu hevesler İslâm’a, Rasûlullah’ın getirdiği vahye kanalize edilirse, vahye mutabakat ederse o zaman kişi iyi bir müslümandır. Mesela paraya heves var kişide. Ona kul olma adına değil de, Allah’ın takdiri kadar rızık olarak kişiye para gelebilir ticaret, miras gibi yollardan. Kişi bu parayı Allah’ın rızasını kazanma yolunda kendine, ailesine, müslümanlara harcarsa, o zaman bu hevesi İslâm’a kanalize edilmiştir. Bir adam düşünün ki 50 dükkanı, 5 fabrikası, 5 yatı, 5 arabası, lüks bir hayatı varken hidayeti buldu. Hidayete erdikten sonra bunların hepsini dağıtıp, elden çıkarmakla mükellef değildir. Bunları Allah’ın istediği yerde kullanıp harcayabiliyorsa o zaman hevesi Rasûlullah’ın getirdiğine teslim olmuş demektir. Veya bir adam düşünün ki karısını seviyor. Hevesi vâr onda. Ama bir gün öğrendik ki, Allah kendisine peygamberi vasıtasıyla, karına şu şekilde davranacaksın dedi. Meselâ namaz konusunda onu zorlayacaksın, tesettür hususunda onu tedip edip, tokatlayacaksın dediyse, bunu öğrenir öğrenmez uygularsa, o kişinin hevesi Rasûlullah’ın getirdiğine teslîm olmuştur. Ama meselâ çocuğuna hevesi olup da onu sabah namazına kaldırmayan ebeveynin durumu böyle değildir. Onların hevesleri peygamberin getirdiği dine teslim olmamıştır. Bir adam düşünür ki falanca makamda hevesi. Avukat olmak, balerist olmak, artist olmak hevesi var. Ta İmam-Hatip talebesiyken kafaya koymuş. Veya ilahiyat son sınıftayken tüccar olup zengin olmayı, mesleği bırakmayı heveslenmiş. Ama peygamberin kendisinden istediğini öğrenince hemen hevesini ona uydurmuşsa, İslâm’a teslim olmuşsa iyi bir müslümandır. Veya evimizde şunlar şunlar olsun istiyoruz. Heveslerimiz var bu konuda. Ta çocukluk yıllarımızdan gelen heveslerimiz var. Bu heveslerimizi Allah ve Resulünün arzularına uydurursak iyi bir müslümanız demektir. Ama bunun için her şeyden evvel Rasûlullah’ın ne getirdiğini bilmek zorundayız. O halde Kur'an ve sünneti tanımalıyız. Vahyi tanıyıp Allah’ın istediği ve Resûlünün tarif buyurduğu şekilde inanmalıyız ki, arzularımızın, heveslerimizin ona uyup uymadığını bile bilelim. Aksi takdirde vahyi bilmezse ne yaşar adam? Arzularını, heveslerini, zevklerini belirlerken kendilerine sorabilecek kadar Allah ve Rasûlüne, Kur'an ve sünnete yakın değilse ne yapar bu adam? Mirasta Allah’ın kendisine takdir ettiği hisseyi bilmeyen kadın, arzusunu İslâm’a nasıl uydurabilir? Evet mü'min olabilmek için heveslerin, arzuların Rasûlullah’a mutabakatı şarttır. Peygamber bir şeye hükmettiği zaman o konuda artık ben müslümanım diyen bir kişi için muhayyerlik hakkı, seçim hakkı yoktur. Allah ve Resûlünün kötü gördüğü bir şeyi iyi gören kişi mü’min değildir. Rasulullah buyuruyor ki: "Sizden biriniz, beni nefsinden, hanımın-dan çocuğundan ve tüm insanlardan çok sevmedikçe mü'min olmaz: [Buhâri- İbni Mâce] Hal böyleyken İnsanlardan kimileri hevâ ve heveslerini tanrı edinir, onun peşi sıra giderlermiş. Yâni âmir makamına koydukları hevâ ve heveslerinin kulu kölesi olurlarmış. Ya kendi hevâlarını, ya da kendi gibilerinin hevâlarını. İşin gereğini yerine getir, onların hevâ ve heveslerine tâbi olma der Şûrâ sûresi 15. Nâziat sûresi de nefsinin hevâ ve hevesine tabi olmayanların kurtuluşa erdiğini anlatır. Sonunda cennete gidiş anlatıldığına göre bu sûrelere, başka sûrelere bakın hevânın ne olduğunu anlamaya çalışın inşallah. Demek ki hiçbir konuda hevâ ve heveslerimize tâbi olmayacağız. Bize cennet kazandırmayacak, bizi cehenneme götürecek şeylerin peşinde olmayacağız. Vahyi tanıyıp onun peşinde olacağız. Yaptıklarımızı, yapacaklarımızı vahiy dedi diye yapmaya çalışacağız. Şunu hiçbir zaman unutmayacağız ki, ya kendi hevâlarımıza, ya da bizim gibilerin hevâlarına uyarsak; Allah’ın yolundan bizi saptırırlar, peygamberi saptırırlar, Dâvûd aleyhisselâmı saptırırlar, peygamber bile olsan saptırırlar, dikkat et, hiç kimsenin hevâ ve heveslerinden kaynaklanan yorumlarına tâbi olma. Hevâ ve hevesleriyle, onlardan kaynaklanan, vahiyden kaynaklanmayan, vahye dayanmayan yorumlarıyla insanları, müslüman-ları saptıranlar var ya, işte onlar için de korkunç bir azap var. Çünkü onlar bu tavır ve tutumlarıyla hesap gününü unutuyorlar.
27. “Göğü, yeri ve ikisinin arasında bulunanları boşuna yaratmadık. Bunun boşuna olduğu, inkâr edenlerin sanısıdır. Vay ateşe uğrayacak inkârcıların haline!” Gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında ne var ne yoksa Biz onları bâtıl olarak, boş yere, laf olsun diye yaratmadık. Onların tümünü bir gâyeye mebnî yarattık. Ama işte bu bâtıldır deme, bu yaratıklar için boştur deme işi kâfirlerin zannıdır. Kâfirler öyle hesap ediyorlar ve ona göre bir hayat yaşıyorlar. Hayatın boşluğu zannında olan adamlar, hayatın sahibinin hak yasalarından habersiz bir hayattan yana oluyorlar. Devam etsinler bakalım bu örtücülüklerine, eğer kâfirlikleri devam ederse vay onların cehennemdeki yerlerine, yurtlarına! Çekecekleri vardır onların cehennemde. Öyle mi? Öyle mi hesap ediyorlar? Öyle mi zannediyorlar bu hainler? Öyle mi umuyorlar? Hayır hayır, semayı, arzı ve ikisi arasında ne var, ne yoksa bâtıl olsun diye, iptal olsun diye, bâtıl ikâme edilsin, bâtıl gündeme getirilsin diye, bâtıla unsur olsun, yama olsun diye, ham madde olsun diye yaratmadık. Evet Allah gökleri ve yeri, göktekileri ve yerdekileri bâtıla mesnet olsun, bâtıla payanda olsun, bâtılı ayakta tutsun, bâtılda kullanılsın diye yaratmamıştır. Bu sadece kâfirlerin, hakkı örtbas etmek isteyen, bâtılı hak yerine ikâme etmek isteyenlerin zannıdır. Onlar öyle kabul ediyorlar, öyle zannediyorlar, öyle değerlendiriyorlar. Vay onların cehennemden çekeceklerine. Vay onların ateşten nasiplerine. Cehennemden, ateşten kendilerine ayrılan pay ne kadar kötüdür?
28. “Yoksa, inanıp yararlı işleyenleri, yeryüzünde, bozguncular gibi mi tutarız? Yoksa, Allah’a karşı gelmekten sakınanları, yoldan çıkanlar gibi mi tutarız?” Yâni hiç mümkün mü ki, iman edip ve imanının gereğini yerine getirenlerle, iman edip iman kaynaklı bir hayat yaşayanlarla, iman edip imanlarını hayatlarında görüntüleme kavgası verenlerle yeryüzünde ifsada eden, bozgunculuk yapan, Allah’ın düzenini bozanları bir tutmamız? Allah’ın koyduğu kulluk düzenine teslim olup Müs-lümanca bir hayat yaşayanlarla o düzeni bozanları denk mi tutacağız? Muttakîleri, Rabblerine kulluklarının bilincinde olanları, hayatlarını Allah için yaşayanları füccâr ile bir mi tutacağız? Takvâ ehli kullarla fısk-ı fücûr içinde olanlar aynı olur mu? Yâni şu semâvât ve arzın var oluş sebebini bâtıl, boş, gâyesiz diyenlerle Allah’ın yaratığı, Allah’ın gücü ve bilgisinin eseri olarak bilenler hiç bir olur mu? Elbette Allah bu ikisini denk tutmayacaktır. Evet, demek Allah kendisine, kendisinden gelenlere iman eden, bu imanlarının güvencesinde bir hayat yaşayanlarla yeryüzünde ifsât eden, düzeni bozan, Allah’ı ve O’nun istediği salah hayatı bırakarak kendi kafasına takılan, kendi hevâ ve hevesleri istikametinde bir hayat yaşayan insanları bir kabul edecek öyle mi? Yâni Allah’ın yarattığı tüm bu varlıklar bizim kulluğumuz için değildir, kulluğumuzla bunların hiçbir ilgisi yoktur diyerek Allah’ın tek Rab ve İlâh oluş gerçeğini ve bizim de kendisine kul köle olmamız gerçeğini örtenlerle mü’min-leri bir tutacağız öyle mi? Cennetliklerle cehennemlikler hiçbir olur mu? Muttakilerle füccâr denk olacak öyle mi? Asla böyle olmayacak diyor Rabbimiz. Peki muttaki kim, füccâr kim? Âmenû yapanlar kim, müfsitler kim? Bunu nereden öğreneceğiz mi diyorsunuz? Yâni nereden anlayacağız kimin takvâ ehli, kimin fısk-ı fücûr ehli olduğunu mu diyor-sunuz? Kimin iman ehli, kimin ifsat ehli olduğunu nereden bileceğiz mi diyorsunuz? Alın size bu konuda, her konuda gerçek bilgi;
29. “Ey Muhammed! Sana indirdiğimiz bu kitap mübarektir; âyetlerini düşünsünler, aklı olanlar da öğüt alsınlar.” İşte bir kitap. İşte bir yasa ve yazgı. Ki Biz onu seni ve senin şahsında kıyamete kadar gelecek tüm mü’minleri şereflendirelim, tüm insanlık için bir gündem, bir hayat programı yapalım diye sana indirdik. İşte bu işleri haberdar edendir bu kitap. İşte tüm bu konularda kıstastır bu yazgı. Mübârektir bu kitap, bereket kaynağıdır. İşte bu kitabın bir bereketi de, kimin mü’min kimin kâfir olduğunu, kimin takvâ ehli, kimin fısk-ı fücûr ehli olduğunu haber vermesidir. İlk bereketi semâvât ve arzın varlık sebebini haber vermesidir. Semâvât ve arzın bâtıl yere, boş yere yaratılmayıp hak bir yasaya istinat ettiğini haber vermesidir. Bu dediyse tamam, kimse değiştiremez, kimse bozamaz, kimse aksini söyleyemez. Kimin iman etmiş ve iman kaynaklı bir hayat yaşar olduğunu, kimin yeryüzünde ifsât özelliğiyle açığa çıktığını, kimin takva sahibi, kimin füccâr olduğunu bu kitap söyleyecek. Başka hiçbir kimse, hiçbir varlık, hiçbir kitap yetkili değildir. Yâni hangi yolun insanı cennete, hangi yolların da cehenneme götüreceğinin beyânı sadece bu kitaba aittir. Çünkü yasa ve yazgıdır bu kitap. Değiştirilmesi mümkün olmayan kitabedir bu. Allah’ın hayata, Allah’ın zihinlere, Allah’ın fıtratlara nakşettiği yasalar ve yazgılardır bu kitap. İnsan hayatının, toplum ve birey hayatının değişmez kurallarıdır bu kitap. İşte bu değişmez yasalarını Rabbimiz peygamber efendimize, onun şahsında hepimize indirmiştir. Hepimizin hayatına, hepimizin gündemimize, ağzımıza, kulaklarımıza indirmiştir. Allah’ın yaptığının tamamen tersini mi yapıyoruz bugün? Yâni Kur’an’ı, Allah’ın indirdiğini, elimizden, ağzımızdan, kulağımızdan, evimizden uzak tutmaya, kaldırmaya mı çalışıyoruz? Elimizin altında, dilimizin altında, masamızın üstünde, kalbimizin yakınında cebimizde olsun diye Allah’ın gönderdiği bu kitabı yoksa kaldırıp uzaklarda tutmaya, ulaşılamayacak yükseklerde tutmaya mı çalışıyoruz? Allah için her birerimiz ne yaptığımızı bir düşünelim. Acaba Allah’ın indirdiği bu kitap benim neremde? Ben ne yapıyorum bu kitaba karşı? Bu kitap bana inmiş mi, iniyor mu şu anda? Herkes bunu ciddi ciddi bir düşünsün. Bu kitap mübârektir, bereket kaynağıdır, insanları berekete, hayra, güzelliğe, sevaba, cennete ulaştırandır. Kur’an’la beraber olan kişi tüm bereketlere, tüm hayırlara ulaşacaktır. Kur’an’la beraber olanlar hayatta daha mutlu, daha dengeli, daha huzurlu olacaktır. Ama âyetlerini tedebbür etmek şartıyla. Âyetleri tedebbür edilecek bu kitabın. Âyetler üzerinde düşünülecek, kafa yorulacak, anlamaya çalışılacak. Bu âyet bana ne dedi, benden nasıl bir görev istedi diye kafa yoracak ve onların dediklerini yapma ve yaşama yolunda olduğumuz müddetçe bu kitap bize bereketlerini sunacaktır. Hattâ öyle ki, tecrübelerimle sabittir ki böyle yapınca bir çok problemlerimizin çözüme ulaştığını, pek çok sıkıntılarımızın giderildiğini, nice hastalıklarımızın şifa bulduğunu bizzat gözlerimizle göreceğiz Allah’ın izniyle. Bugüne kadar gerek ailevî, gerek bedenî, gerek sosyal, gerek ekonomik nice sıkıntıların bu kitapla çözüme kavuştuğuna bizzat gözlerimle şahit oldum. Aile geçimsizliği yaşayan birilerine, kanlı bıçaklı birbirlerine düşmüş ortaklara, ata evlât ilgisizliği yaşayan birilerine, bunalım yaşayanlara, hattâ tıbbın yapacak bir şeyimiz kalmadı dediği bir deri bir kemik kalmış nice erkek ve kadınlara ben bu yöntemi tarif ettim. Dedim ki; buyurun, bereket kaynağı bir kitap, dertlere derman bir kitap, müracaat edin ve onun bereketlerinden istifade edin diye tavsiye edip de hayırlı sonuç aldığım sayılamayacak kadar çok olmuştur. Ama ne yazık ki sıkıntı içinde kıvranan nice insanlar bu bereket kaynağından gafildirler. Bunu anlayanlar akıllılardır diyor Rabbi-miz. Bu gerçeği anlayamayanlar, bereket kaynağından habersiz yaşayanlar akıllı insanlar değildir. Evet üzerinde düşünenler, anlamaya, kavramaya ve gereğini yerine getirmeye çalışanlar için bu kitap bereket kaynağıymış. Peki acaba bundan önceki kitaplar da böyle bereket kaynağı mıymış? Onu da bundan sonraki âyetinde şöyle haber veriyor Rabbimiz: Ama bu kitabın bereketli, mübârek, bereket kaynağı olması için, insanların cennet yollarını açması, cehennem yollarına barikatlar koyması için şu şarttır: Bu kitabın âyetleri üzerinde tedebbür edilmelidir, akıl yorulmalıdır, anlaşılmaya çalışılmalıdır. Yattığınız yerden anlaşılmaz bu kitap. Yattığınız yerden bereketlerini açmaz size bu kitap. Anlamak üzere okumazsanız, tedebbür etmezseniz, âyetlere kafa yormazsanız anlaşılmaz bu kitap. Açmaz size bereketlerini. Bereket kaynağı olmaz o zaman size. Aklınızı bu kitaba takacak, gönlünüzü buna açacak, kafanıza bunu koyacaksınız. En büyük dert, en öncelikli iş olarak bunu kabul edeceksiniz. Üzerinde düşünecek, tefekkür edecek, zikredecek, aklınızın en üst köşesine koyacaksınız. İşte ancak o zaman bu kitap mübârek olacak, o zaman berekete ulaşmış olacaksınız. Bunu becermiş, Allah âyetlerini anlamış, onlarla hayatı yorumlamış, onların bereketine ulaşmış örnek bir kul mu istiyorsunuz? İşte Dâvût (a.s). Bakın Allah ona da bir mübârek Süleyman lütfetmiştir.
30. “Dâvût’a Süleyman’ı bahşettik; o ne güzel bir kuldu! Doğrusu o daima Allah’a yönelirdi.” Evet Allah âyetlerine değer veren, Allah âyetleri üzerinde te-debbür eden, Allah âyetleri rehberliğinde Allah’ın semâvât ve arzı ni-çin yarattığını bilen, anlayan bir kişi, Allah âyetleri rehberliğinde iman ehliyle küfür ehlini, takvâ ehliyle fücûr ehlini fark eden, bereketin kaynağı olarak kitabı tanıyan ve kitapla berekete ulaşma kavgası içine giren bir kişi, kitabı tedebbür etmeye, kitap üzerinde kafa yormaya çalışan olarak Dâvût (a.s) kitabın bereketine ulaşıyor. Bereketin kaynağı olan Allah, bir bereket olarak Süleyman’ı (a.s) lütfetmiştir. Ne güzel bir abd, ne güzel kuldur o. Dikkat edin, kulluk en güzel makamdır, en yüce şereftir ama burada bir de ne güzel abd’dır dendiğine göre acaba Süleyman (a.s.) ne yapmıştır diye üzerinde düşünmek zorundayız. Nasıl bir kulluk gerçekleştirmişti ki, Rabbimiz ona ne güzel kuldu buyuruyor acaba? Bakın Rabbimiz buyuruyor ki, o Evvah’tı. Hep Allah’a dönen, hep Allah’a yönelen, hep Allah’ı düşünen, hep O’nu razı etmeye çalışan, rotasını, kıblesini, pusulasını, ayarını hep O’na doğru yaparmış ki, “ne güzel bir kuldu” buyuruyor Rabbimiz. Evet, kitapla beraber olan, kitaba göre düşünen, kitapla hareket eden, kitap rehberliğinde bir hayat yaşayan Dâvûd’a Rabbimiz özel bir lütuf ve bereket olarak Süleyman aleyhisselâmı veriverdi. Yâ-ni eğer biz de Dâvûd aleyhisselâm gibi olursak, kesinlikle inanıyorum ki bize de lütuf olarak Süleymanlar verilecektir. Ama unutmayalım ki bizler ne kadar Dâvûd gibi olabilirsek bizim Süleymanlarımız da o kadar olacaktır. Tabi biz Dâvûd aleyhisselâm gibi peygamber olamayacağımıza göre bizim Süleymanlarımız da peygamber olamayacak-tır. Yâni herkese bir Süleyman vererek bereketlendirmez Allah. Farklı bereket kapıları açıverir. Tıpkı mahza Allah’ın istediği kulluğu yaşayan bir Nuh aleyhisselâm’a kâfir bir oğul verip beri tarafta başka bereket kapıları açtığı veya meselâ İbrahim aleyhisselâm’a kâfir bir baba verip başka bereket kapıları açtığı gibi. Yâni Allah herkese bereketi evlâttan vermez. Kim o Süleyman? Dâvûd’a lütfedilen Süleyman’ın ne özellikleri varmış? Ne güzel bir kul…. O da Evvâb idi. Dağlar, taşlarla birlik, kuşlar kurtlarla birlik Dâvûd’a Evvâb idiler. Süleyman da babasının oğlu olarak, Allah dedi diye o da Evvâbdı. Allah’a dönen, O’na yönelen, sadece O’nun için niyet taşıyan, tüm hayatıyla, tüm programıyla sadece O’nu razı etmeye, O’nu memnun etmeye çalışan, hep O, hep O diyen idi. İşte baba oğul Yâkub aleyhisselâm’ın soyundan bir aileyle karşı karşıyayız. Süleyman aleyhisselâm Kur’an’da farklı yerlerde farklı özellikleri anlatılan bir peygamber. Diğer peygamberlerden farklı belirgin özelliği saltanatta doruk noktada bir örnek oluşudur. Cinler onun emrinde, şeytanlar onun emrinde, rüzgarlar onun emrinde böyle çok yüce saltanat sahibi bir peygamber. Hattâ ta Yemen’den Filistin’e Belkıs’ın tahtını göz açıp yumacak kadar kısa bir sürede getirten peygamber. Ama bu saltanatının kendisine imtihan konusu olduğunun farkında, bilincinde bir peygamber. İşte şu anda onunla beraberiz. Bizler de Rabbimizin ne güzel abd övgüsüne lâyık olmak isti-yorsak böyle olmak, böyle yaşamak zorundayız. Müslümanlar kendilerini galiba bu peygamberlere izafe edebilmek gayretiyle bir namaz kılıyorlar ve adına da “Evvabîn namazı” diyorlar. Akşam namazından sonra dört veya altı rekat bir namaz kılıyorlar. Oh, artık Süleyman ve Dâvût’la (a.s) birlikte oldular. Bakın bir defasında:
31,33. “Ona bir akşam üstü, çalımlı, cins koşu atları sunulmuştu. Süleyman: “Doğrusu ben bu iyi malları, Rab-imi anmayı sağladıkları, için severim” demişti. Koşup toz perdesi arkasında kayboldukları zaman: “Artık yeter, onları bana geri getirin” dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başlamıştı.” Sarayında Süleyman aleyhisselâmla birlikteyiz. Sarayda im-kânları var, büyük saltanatı var. Rüzgarlar onun emrinde, ama rüzgar gibi koşan atları da var. Cinlerden, şeytanlardan, kuşlardan hizmet-çileri de var. Devleti var, saltanatı var, otoritesi var. Savaş atları, devletin idaresinde kullanılan atları var. Böyle sürüler halinde yaşayan, kendi başına buyruk atlar sürüsünü hiç gördünüz mü? Âl-i İmrân sûresi atların insanlar için süslü gösterildiğini, iştiha konusu olduğunu anlatır. Anlıyoruz ki Süleyman aleyhisselâm dünyanın en güzel atlarına sahip. O zaman elbette sarayda atlar için bir bölüm olacaktır. Uçsuz bucaksız bir sahada şu anda atlar sahnede. Öyle ki, bir ayağını tırnak üzerinde tutmuş, üçünün üzerinde sabit duran, ama sanki uçmaya hazır atlar. Sadece bir emir, bir işaret bekliyorlar sanki. Peki ne olacaktı bu kadar at? Gereği var mıydı, yok muydu? Diye bir soru ak-lınıza geldiyse, bunu bir bilene sormak zorundasınız. Kim o bilen? Elbette Muhammed aleyhisselâmdır o bilen. Sorun peygambere, at sevilir mi? Bu kadar at taşınır mı? At ne için kullanılır? Kim hangi şartlarda at taşır deyin. Bakın bir defasında İmam Buhârî efendimiz aracılığıyla sormuştum peygamberime de, o şöyle buyurmuştu: “Atlarla beraberlik üç ana programda mümkündür. 1- Rızık endişesi için, para kazanmak için, geçimlik için. 2- Şöhret için, şan için, hava atmak için, gurur kibir için at sahibi olmaktır ki bunu Resûlullah efendimiz yasak-lıyor. 3- Allah’ın dinini hâkim kılmak, düşmanlara karşı güç varlığı ola-rak cihadda kullanmak üzere at bulundurmak ki işte Süleyman aley-hisselâm’ın atları bunun içindi. İşte bu atlar kendisine arz edilmiş, seyrediyordu onları. Fıtratı bozulmamış bir peygamber, cihad adına beslenmiş atların sevgisiyle kalbi dopdolu bir beşer olarak atlarının karşısında. Süleyman (a.s) kitabımızın başka sûrelerinde de anlatılır. O kadar büyük saltanat sahibiydi ki, kendisine atlar takdim ediliyor. Çalımlı, cins koşu atları arz ediliyor. Şöyle bir ayağını çekmiş tırnağının üzerinde, öteki üç ayaklarını neredeyse hareket halinde, neredeyse uçmaya hazır, neredeyse gözden kaybolmaya hazır bir vaziyete getirmiş at sürüleri. Kendisine arz edilen bu atlar karşısında Süleyman (a.s) dedi ki: “Ben bu atları bana Rabbimi gündemde tutuyorlar,” diye seviyorum. “Ben bu malları, ben bu atları seviyorsam Rabbimi zikir mânâsına seviyorum, Allah’ı anma mânâsına seviyorum.” Ben bunları severken Allah’ı anmıyorum, namaz kılmıyorum, kitabını okumuyorum, tesbih etmiyorum, atı anıyorum, atı seviyorum ama bunu Allah izin verdi de onun için yapıyorum. Hattâ işte bunu söylerken baktı ki, atlar gözden kayboluverdiler. Rüzgar gibiydiler. Şimşek gibi, yıldırım gibiydiler. O kadar seyyâldılar ki, bir anda gözden kayboluverdiler. Dedi ki, “getirin onları bana. Getirin de seveyim onları, okşayayım.” Getirdiler. O da atların boyunlarını, yelelerini, bacaklarını okşamaya, sevmeye başladı. Dedi ki, ben atları seviyorum. Ben bu malları severim. Buradaki “hayır” kelimesi mal anlamınadır. Ben bu atları seviyorum, ama Rabbimi gündeme getirmekten dolayı seviyorum onları. Rabbim dedi diye, Rabbim bunu bana böylece zikredip ifade etti diye. Yâni ben onu öylece Rabbimden öğrendim diye. Ve o atlar benim için, bana Allah’ı gündemde tuttular diye onları seviyorum. Evet onlar bana Rab-bimi hatırlattıkları için seviyorum onları. İşte şu anda ben onlar karşısında Rabbimi zikrediyorum. Onlarla alâkalı Rabbimi düşünüyorum. Onları bana veren Rabbimdir diyerek, onları O’na kullukta kullanmalıyım diyerek, onlarla Allah adına cihada koşmalıyım diyerek hep Rab-bimi zikrediyorum, onları bunun için besliyorum, onları bunun için seviyorum. Derken, bu konuşma sürerken atlar kayboluverdiler ufukta. Gözden uzaklaştılar. Dedi ki Süleyman aleyhisselâm; getirin onları bana. Getirdiler. Başladı boyunlarını, yelelerini, bacaklarını okşayıp sıvazlamaya. Bu, insan fıtratında vardır. Her insan uzaktan gördüğünü yakın görmek ister, yakınındakine dokunmak ister, dokunduğuyla daha bir yakından messetmek, ilgi kurmak ister. İşte Kâbe’ye giden insan fıtratının Haceru’l Esved karşısındaki nasıl açığa çıktığını görüyoruz. Hemen varıvermek, öpüvermek, dokunuvermek, onunla beraber oluvermek isterler.
31,33. “Ona bir akşam üstü, çalımlı, cins koşu atları sunulmuştu. Süleyman: “Doğrusu ben bu iyi malları, Rab-imi anmayı sağladıkları, için severim” demişti. Koşup toz perdesi arkasında kayboldukları zaman: “Artık yeter, onları bana geri getirin” dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başlamıştı.” Sarayında Süleyman aleyhisselâmla birlikteyiz. Sarayda im-kânları var, büyük saltanatı var. Rüzgarlar onun emrinde, ama rüzgar gibi koşan atları da var. Cinlerden, şeytanlardan, kuşlardan hizmet-çileri de var. Devleti var, saltanatı var, otoritesi var. Savaş atları, devletin idaresinde kullanılan atları var. Böyle sürüler halinde yaşayan, kendi başına buyruk atlar sürüsünü hiç gördünüz mü? Âl-i İmrân sûresi atların insanlar için süslü gösterildiğini, iştiha konusu olduğunu anlatır. Anlıyoruz ki Süleyman aleyhisselâm dünyanın en güzel atlarına sahip. O zaman elbette sarayda atlar için bir bölüm olacaktır. Uçsuz bucaksız bir sahada şu anda atlar sahnede. Öyle ki, bir ayağını tırnak üzerinde tutmuş, üçünün üzerinde sabit duran, ama sanki uçmaya hazır atlar. Sadece bir emir, bir işaret bekliyorlar sanki. Peki ne olacaktı bu kadar at? Gereği var mıydı, yok muydu? Diye bir soru ak-lınıza geldiyse, bunu bir bilene sormak zorundasınız. Kim o bilen? Elbette Muhammed aleyhisselâmdır o bilen. Sorun peygambere, at sevilir mi? Bu kadar at taşınır mı? At ne için kullanılır? Kim hangi şartlarda at taşır deyin. Bakın bir defasında İmam Buhârî efendimiz aracılığıyla sormuştum peygamberime de, o şöyle buyurmuştu: “Atlarla beraberlik üç ana programda mümkündür. 1- Rızık endişesi için, para kazanmak için, geçimlik için. 2- Şöhret için, şan için, hava atmak için, gurur kibir için at sahibi olmaktır ki bunu Resûlullah efendimiz yasak-lıyor. 3- Allah’ın dinini hâkim kılmak, düşmanlara karşı güç varlığı ola-rak cihadda kullanmak üzere at bulundurmak ki işte Süleyman aley-hisselâm’ın atları bunun içindi. İşte bu atlar kendisine arz edilmiş, seyrediyordu onları. Fıtratı bozulmamış bir peygamber, cihad adına beslenmiş atların sevgisiyle kalbi dopdolu bir beşer olarak atlarının karşısında. Süleyman (a.s) kitabımızın başka sûrelerinde de anlatılır. O kadar büyük saltanat sahibiydi ki, kendisine atlar takdim ediliyor. Çalımlı, cins koşu atları arz ediliyor. Şöyle bir ayağını çekmiş tırnağının üzerinde, öteki üç ayaklarını neredeyse hareket halinde, neredeyse uçmaya hazır, neredeyse gözden kaybolmaya hazır bir vaziyete getirmiş at sürüleri. Kendisine arz edilen bu atlar karşısında Süleyman (a.s) dedi ki: “Ben bu atları bana Rabbimi gündemde tutuyorlar,” diye seviyorum. “Ben bu malları, ben bu atları seviyorsam Rabbimi zikir mânâsına seviyorum, Allah’ı anma mânâsına seviyorum.” Ben bunları severken Allah’ı anmıyorum, namaz kılmıyorum, kitabını okumuyorum, tesbih etmiyorum, atı anıyorum, atı seviyorum ama bunu Allah izin verdi de onun için yapıyorum. Hattâ işte bunu söylerken baktı ki, atlar gözden kayboluverdiler. Rüzgar gibiydiler. Şimşek gibi, yıldırım gibiydiler. O kadar seyyâldılar ki, bir anda gözden kayboluverdiler. Dedi ki, “getirin onları bana. Getirin de seveyim onları, okşayayım.” Getirdiler. O da atların boyunlarını, yelelerini, bacaklarını okşamaya, sevmeye başladı. Dedi ki, ben atları seviyorum. Ben bu malları severim. Buradaki “hayır” kelimesi mal anlamınadır. Ben bu atları seviyorum, ama Rabbimi gündeme getirmekten dolayı seviyorum onları. Rabbim dedi diye, Rabbim bunu bana böylece zikredip ifade etti diye. Yâni ben onu öylece Rabbimden öğrendim diye. Ve o atlar benim için, bana Allah’ı gündemde tuttular diye onları seviyorum. Evet onlar bana Rab-bimi hatırlattıkları için seviyorum onları. İşte şu anda ben onlar karşısında Rabbimi zikrediyorum. Onlarla alâkalı Rabbimi düşünüyorum. Onları bana veren Rabbimdir diyerek, onları O’na kullukta kullanmalıyım diyerek, onlarla Allah adına cihada koşmalıyım diyerek hep Rab-bimi zikrediyorum, onları bunun için besliyorum, onları bunun için seviyorum. Derken, bu konuşma sürerken atlar kayboluverdiler ufukta. Gözden uzaklaştılar. Dedi ki Süleyman aleyhisselâm; getirin onları bana. Getirdiler. Başladı boyunlarını, yelelerini, bacaklarını okşayıp sıvazlamaya. Bu, insan fıtratında vardır. Her insan uzaktan gördüğünü yakın görmek ister, yakınındakine dokunmak ister, dokunduğuyla daha bir yakından messetmek, ilgi kurmak ister. İşte Kâbe’ye giden insan fıtratının Haceru’l Esved karşısındaki nasıl açığa çıktığını görüyoruz. Hemen varıvermek, öpüvermek, dokunuvermek, onunla beraber oluvermek isterler.
31,33. “Ona bir akşam üstü, çalımlı, cins koşu atları sunulmuştu. Süleyman: “Doğrusu ben bu iyi malları, Rab-imi anmayı sağladıkları, için severim” demişti. Koşup toz perdesi arkasında kayboldukları zaman: “Artık yeter, onları bana geri getirin” dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başlamıştı.” Sarayında Süleyman aleyhisselâmla birlikteyiz. Sarayda im-kânları var, büyük saltanatı var. Rüzgarlar onun emrinde, ama rüzgar gibi koşan atları da var. Cinlerden, şeytanlardan, kuşlardan hizmet-çileri de var. Devleti var, saltanatı var, otoritesi var. Savaş atları, devletin idaresinde kullanılan atları var. Böyle sürüler halinde yaşayan, kendi başına buyruk atlar sürüsünü hiç gördünüz mü? Âl-i İmrân sûresi atların insanlar için süslü gösterildiğini, iştiha konusu olduğunu anlatır. Anlıyoruz ki Süleyman aleyhisselâm dünyanın en güzel atlarına sahip. O zaman elbette sarayda atlar için bir bölüm olacaktır. Uçsuz bucaksız bir sahada şu anda atlar sahnede. Öyle ki, bir ayağını tırnak üzerinde tutmuş, üçünün üzerinde sabit duran, ama sanki uçmaya hazır atlar. Sadece bir emir, bir işaret bekliyorlar sanki. Peki ne olacaktı bu kadar at? Gereği var mıydı, yok muydu? Diye bir soru ak-lınıza geldiyse, bunu bir bilene sormak zorundasınız. Kim o bilen? Elbette Muhammed aleyhisselâmdır o bilen. Sorun peygambere, at sevilir mi? Bu kadar at taşınır mı? At ne için kullanılır? Kim hangi şartlarda at taşır deyin. Bakın bir defasında İmam Buhârî efendimiz aracılığıyla sormuştum peygamberime de, o şöyle buyurmuştu: “Atlarla beraberlik üç ana programda mümkündür. 1- Rızık endişesi için, para kazanmak için, geçimlik için. 2- Şöhret için, şan için, hava atmak için, gurur kibir için at sahibi olmaktır ki bunu Resûlullah efendimiz yasak-lıyor. 3- Allah’ın dinini hâkim kılmak, düşmanlara karşı güç varlığı ola-rak cihadda kullanmak üzere at bulundurmak ki işte Süleyman aley-hisselâm’ın atları bunun içindi. İşte bu atlar kendisine arz edilmiş, seyrediyordu onları. Fıtratı bozulmamış bir peygamber, cihad adına beslenmiş atların sevgisiyle kalbi dopdolu bir beşer olarak atlarının karşısında. Süleyman (a.s) kitabımızın başka sûrelerinde de anlatılır. O kadar büyük saltanat sahibiydi ki, kendisine atlar takdim ediliyor. Çalımlı, cins koşu atları arz ediliyor. Şöyle bir ayağını çekmiş tırnağının üzerinde, öteki üç ayaklarını neredeyse hareket halinde, neredeyse uçmaya hazır, neredeyse gözden kaybolmaya hazır bir vaziyete getirmiş at sürüleri. Kendisine arz edilen bu atlar karşısında Süleyman (a.s) dedi ki: “Ben bu atları bana Rabbimi gündemde tutuyorlar,” diye seviyorum. “Ben bu malları, ben bu atları seviyorsam Rabbimi zikir mânâsına seviyorum, Allah’ı anma mânâsına seviyorum.” Ben bunları severken Allah’ı anmıyorum, namaz kılmıyorum, kitabını okumuyorum, tesbih etmiyorum, atı anıyorum, atı seviyorum ama bunu Allah izin verdi de onun için yapıyorum. Hattâ işte bunu söylerken baktı ki, atlar gözden kayboluverdiler. Rüzgar gibiydiler. Şimşek gibi, yıldırım gibiydiler. O kadar seyyâldılar ki, bir anda gözden kayboluverdiler. Dedi ki, “getirin onları bana. Getirin de seveyim onları, okşayayım.” Getirdiler. O da atların boyunlarını, yelelerini, bacaklarını okşamaya, sevmeye başladı. Dedi ki, ben atları seviyorum. Ben bu malları severim. Buradaki “hayır” kelimesi mal anlamınadır. Ben bu atları seviyorum, ama Rabbimi gündeme getirmekten dolayı seviyorum onları. Rabbim dedi diye, Rabbim bunu bana böylece zikredip ifade etti diye. Yâni ben onu öylece Rabbimden öğrendim diye. Ve o atlar benim için, bana Allah’ı gündemde tuttular diye onları seviyorum. Evet onlar bana Rab-bimi hatırlattıkları için seviyorum onları. İşte şu anda ben onlar karşısında Rabbimi zikrediyorum. Onlarla alâkalı Rabbimi düşünüyorum. Onları bana veren Rabbimdir diyerek, onları O’na kullukta kullanmalıyım diyerek, onlarla Allah adına cihada koşmalıyım diyerek hep Rab-bimi zikrediyorum, onları bunun için besliyorum, onları bunun için seviyorum. Derken, bu konuşma sürerken atlar kayboluverdiler ufukta. Gözden uzaklaştılar. Dedi ki Süleyman aleyhisselâm; getirin onları bana. Getirdiler. Başladı boyunlarını, yelelerini, bacaklarını okşayıp sıvazlamaya. Bu, insan fıtratında vardır. Her insan uzaktan gördüğünü yakın görmek ister, yakınındakine dokunmak ister, dokunduğuyla daha bir yakından messetmek, ilgi kurmak ister. İşte Kâbe’ye giden insan fıtratının Haceru’l Esved karşısındaki nasıl açığa çıktığını görüyoruz. Hemen varıvermek, öpüvermek, dokunuvermek, onunla beraber oluvermek isterler.
34. “Andolsun ki Süleyman’ı denedik, hükümranlığını zayıf düşürdük; sonra eski haline döndü.” O malların, o atların, o saltanatın, o nimetlerin içinde zaten Allah Süleyman’ı imtihan etmekteydi. Yâni zaten Süleyman hep imtihandaydı. Yâni bütün bu verilenler imtihanı başardığı, imtihandan alnının akıyla geçtiği için verilmiyordu. Yâni her şey ona lütûf olarak verilmişti de tamam artık imtihan yok değildi. Yâni Süleyman’ın (a.s) emrine rüzgarlar verildi, cinler verildi, kuşlar, kurtlar verildi, saltanat verildiyse, elbette bütün bunlar henüz imtihanın gereğiydi. İmtihan yeni başlıyordu. Yâni imtihanı başardı da cennet nimeti olarak veril-miyordu bunlar. Çünkü bakın imtihanı yeni başlıyordu. Onun kürsüsüne bir ceset konulmuştu da, o hemen Rabbine yönelerek diyordu ki:
35. “Süleyman: “Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; Sen şüphesiz, daima bağışta bulunansın” dedi.” Aman ya Rabbi, ben Sana karşı bana düşeni yapmaya çalıştım, fakat Sen eksiğimi tam kıl, kusurumu görme, yanlışlarımı yok eyle. Bana öyle bir mülk, öyle bir saltanat ver ki, benden sonra kimse ona ulaşamasın. Naz makamındaydı, kulluk makamındaydı. Allah’tan ne istenebileceğini, nasıl istenebileceğini biliyordu. Büyük adamlar elbette büyük düşünecekti. Allah’ın Vehhâb olduğunun farkındaydı ve böyle diyordu. Allah’ın Vehhâb olduğunu bilen kişi elbette O’ndan ne isteyeceğini çok iyi bilir. Herkes kendine, kendi kafasına göre bir şeyler isteyecektir. Efendimiz de öyle yapmıştı değil mi? Bir taraftan Ah-zâb, birleşik ordular, Mekke müşriklerinin safında toplanmış, küfür or-dusu Medine’ye doğru hareket etmiş, geldi gelecekler, hendek kazılıyor, diğer taraftan Yahudilerin ihanetlerinin söz konusu oluşu, münâfıkların düşmanla işbirliği içine girip Müslümanları arkadan vurma ih-timalleri. Bütün bu olumsuz şartlar altında bile Allah’ın Resûlü İran’ın, Bizans’ın kapılarının açılışını, fethini müjdeliyordu Müslümanlara. Nasıl olurdu bu? Bu zor durumda hendeğin arasına sıkışmış kalmış Müslümanlar, hangi güçle Bizans’ı ve İran’ı fethedeceklerdi? Evet öyleydi, çünkü büyük insanlar büyük düşünebiliyorlardı. Oradaydı zaman olarak, oradaydı mekân olarak Allah’ın Resûlü, ama çok daha ilerilere gidebiliyordu, yarını görebiliyor, bu gidişin nerelere ulaşabileceğini haber veriyordu. . Yâni kendisine bu kadar güç kuvvet, bu kadar imkân ve saltanat verdiğimiz Süleyman’ı zaten kürsüde bir ceset olarak imtihan ediyorduk, buyuruyor Rabbimiz. Yâni o tahtına konmuş bir cesetti. Bir cesetten ibaretti. Çünkü nedir bu tahtta, bu saltanatta Süleyman’a ait olan? Hepsini Allah vermedi mi? Hepsi Allah vergisi değil mi? ‘Benim’ diyebileceği varsa şâyet, o da bir cesediydi değil mi? Öteki özelliklerinin tümü Allah’tan. Meselâ şu anda rüzgâra ben de diyebilirim gel be-ni götür filan yerlere diye. Dinler mi beni rüzgar? Cinlere ben de diye-bilirim, gelin benim emrimde olun diye. Dinlerler mi beni? Allah bana vermeyince bu gücü, elbette dinlemezler değil mi? Hattâ Süleyman (a.s) diyor ki, “ya Rabbi bana verdiğin bu mül-kü benden başkalarına verme. Ya da onu benden alıp birilerine verme. Bu mülk sadece bende olsun ya Rabbi!” Hattâ bir ara Rasûlullah Efendimiz cinlerden birini tutup mescidin direğine bağlıyor, gelip insanlar da bunu görsünler diye. Sonra işte Süleyman’ın (a.s) bu duasını hatırlayıp vazgeçiyor bundan. Çözüveriyor o cini oradan. Bir tek Süleyman’a (a.s) ait olsun bu iş deyiveriyor.
36,38. “Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun buyruğu ile kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik.” Evet rüzgârlar da Süleyman’ın (a.s) emrine veriliyor. Esip giden rüzgârlar onun emrinde. Biniyor halısının üzerine ve istediği yere götürüyorlar onu. Ne büyük, ne muazzam bir saltanat değil mi? Yeryüzünde hiçbir melikin, hiçbir kralın ulaşması mümkün olmayan bir saltanat. Söyleyin, böyle Allah desteğinde bir peygamberden daha güçlü kim olabilir ki? Kim kafa tutabilir ki ona? Kendisine kendisinin istediği şekilde kul olmuş kullarına böyle nice nimetler lütfediyor Rab-bimiz. İşte bu, yeryüzünde Allah’ın değişmeyen bir yasasıdır. Süleyman yolunda olan, Süleyman misyonuna sahip çıkan, Süleyman gibi Allah’a kul olan her Müslümana, Allah bu desteğini, bu yardımını vaat etmektedir. Yeryüzünde bir tek Müslüman olsa ve tüm dünya kâfirleri onun üzerine yürüseler bile, Allah tüm ordularını onun yardımına gönderecek ve onu galip getirecektir, bundan hiç kimsenin zerre kadar bir şüphesi olmasın. Ayrıca rüzgarların dışında yine bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik, buyuruyor Rabbimiz. Şeytanlar da Süleyman’ın (a.s) emrindeydiler. Bina kuran, dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini de onun buyruğu altına vermiştir Rabbimiz. Süleyman (a.s) onları prangalara bağlanmış olarak Mescid-i Aksâ’nın yapımında çalıştırıyordu. Denizlere gönderiyor, denizlerin dibine dalıyorlar, oradan Süleyman’ın (a.s) -istediği nimetleri çıkarıyorlardı. Ne büyük bir saltanat değil mi? Şeytanlar onun emrinde, cinler onun emrinde, rüzgârlar, kuşlar, kurtlar onun emrindeydi… Kitabımızın bir başka sûresinin beyânıyla hayvanlarla da konuşuyordu, onların dilinden de anlıyordu Allah’ın elçisi.
36,38. “Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun buyruğu ile kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik.” Evet rüzgârlar da Süleyman’ın (a.s) emrine veriliyor. Esip giden rüzgârlar onun emrinde. Biniyor halısının üzerine ve istediği yere götürüyorlar onu. Ne büyük, ne muazzam bir saltanat değil mi? Yeryüzünde hiçbir melikin, hiçbir kralın ulaşması mümkün olmayan bir saltanat. Söyleyin, böyle Allah desteğinde bir peygamberden daha güçlü kim olabilir ki? Kim kafa tutabilir ki ona? Kendisine kendisinin istediği şekilde kul olmuş kullarına böyle nice nimetler lütfediyor Rab-bimiz. İşte bu, yeryüzünde Allah’ın değişmeyen bir yasasıdır. Süleyman yolunda olan, Süleyman misyonuna sahip çıkan, Süleyman gibi Allah’a kul olan her Müslümana, Allah bu desteğini, bu yardımını vaat etmektedir. Yeryüzünde bir tek Müslüman olsa ve tüm dünya kâfirleri onun üzerine yürüseler bile, Allah tüm ordularını onun yardımına gönderecek ve onu galip getirecektir, bundan hiç kimsenin zerre kadar bir şüphesi olmasın. Ayrıca rüzgarların dışında yine bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik, buyuruyor Rabbimiz. Şeytanlar da Süleyman’ın (a.s) emrindeydiler. Bina kuran, dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini de onun buyruğu altına vermiştir Rabbimiz. Süleyman (a.s) onları prangalara bağlanmış olarak Mescid-i Aksâ’nın yapımında çalıştırıyordu. Denizlere gönderiyor, denizlerin dibine dalıyorlar, oradan Süleyman’ın (a.s) -istediği nimetleri çıkarıyorlardı. Ne büyük bir saltanat değil mi? Şeytanlar onun emrinde, cinler onun emrinde, rüzgârlar, kuşlar, kurtlar onun emrindeydi… Kitabımızın bir başka sûresinin beyânıyla hayvanlarla da konuşuyordu, onların dilinden de anlıyordu Allah’ın elçisi.
36,38. “Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun buyruğu ile kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik.” Evet rüzgârlar da Süleyman’ın (a.s) emrine veriliyor. Esip giden rüzgârlar onun emrinde. Biniyor halısının üzerine ve istediği yere götürüyorlar onu. Ne büyük, ne muazzam bir saltanat değil mi? Yeryüzünde hiçbir melikin, hiçbir kralın ulaşması mümkün olmayan bir saltanat. Söyleyin, böyle Allah desteğinde bir peygamberden daha güçlü kim olabilir ki? Kim kafa tutabilir ki ona? Kendisine kendisinin istediği şekilde kul olmuş kullarına böyle nice nimetler lütfediyor Rab-bimiz. İşte bu, yeryüzünde Allah’ın değişmeyen bir yasasıdır. Süleyman yolunda olan, Süleyman misyonuna sahip çıkan, Süleyman gibi Allah’a kul olan her Müslümana, Allah bu desteğini, bu yardımını vaat etmektedir. Yeryüzünde bir tek Müslüman olsa ve tüm dünya kâfirleri onun üzerine yürüseler bile, Allah tüm ordularını onun yardımına gönderecek ve onu galip getirecektir, bundan hiç kimsenin zerre kadar bir şüphesi olmasın. Ayrıca rüzgarların dışında yine bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik, buyuruyor Rabbimiz. Şeytanlar da Süleyman’ın (a.s) emrindeydiler. Bina kuran, dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini de onun buyruğu altına vermiştir Rabbimiz. Süleyman (a.s) onları prangalara bağlanmış olarak Mescid-i Aksâ’nın yapımında çalıştırıyordu. Denizlere gönderiyor, denizlerin dibine dalıyorlar, oradan Süleyman’ın (a.s) -istediği nimetleri çıkarıyorlardı. Ne büyük bir saltanat değil mi? Şeytanlar onun emrinde, cinler onun emrinde, rüzgârlar, kuşlar, kurtlar onun emrindeydi… Kitabımızın bir başka sûresinin beyânıyla hayvanlarla da konuşuyordu, onların dilinden de anlıyordu Allah’ın elçisi.
39,40. “İşte bağışımız budur; ister ver ister tut, hesapsızdır.” dedik. Doğrusu onun katımızda yakınlığı ve güzel istikbâli vardır.” İşte bütün bunlar sana bir atiyemiz, bir lütfumuz ve ihsanımızdır. Dilersen harca onları, insanlara ver, insanları onlardan yararlandır, dilersen de insanları onlardan mahrum edip kendinde tut; sana hesapsız vermeye devam edeceğiz. Çünkü o yanımızda şeref makamındadır, Bize yakınlığı vardır, Bizim katımızda güzel bir âkıbeti vardır onun.
39,40. “İşte bağışımız budur; ister ver ister tut, hesapsızdır.” dedik. Doğrusu onun katımızda yakınlığı ve güzel istikbâli vardır.” İşte bütün bunlar sana bir atiyemiz, bir lütfumuz ve ihsanımızdır. Dilersen harca onları, insanlara ver, insanları onlardan yararlandır, dilersen de insanları onlardan mahrum edip kendinde tut; sana hesapsız vermeye devam edeceğiz. Çünkü o yanımızda şeref makamındadır, Bize yakınlığı vardır, Bizim katımızda güzel bir âkıbeti vardır onun.
41,43. “Ey Muhammed! Kulumuz Eyyûb’u da an; Rabbine: “Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azap verdi” diye seslenmişti. “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su” dedik. Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar aile ve geçmiş olanlarla bir mislini daha vermiştik.” Bir de kulumuz Eyyûb’u hatırla ey peygamberim. Eyyûb’u da gündemine al, onu da gündeminde tut. Hani o Rabbine: “Ya Rabbi, doğrusu şeytandan bana bir yorgunluk ve zarar dokundu. Şeytan bana bir yorgunluk ve azap verdi. Şeytan beni Senden meyus kılmak için vesvese veriyor. Sana karşı, Senden gelecek şifaya karşı şeytan benim ümitlerimi kesmek istiyor. Şu içinde bulunduğum ortamdan ötürü, şu imtihan konumumdan ötürü şeytan bana yaklaşıp vesvese vermeye yol buldu, ya Rabbi!” diye dua etmişti. Rabbimiz kitabının çeşitli yerlerinde böyle kerîm elçilerinin diliyle bize farklı farklı dua modelleri öğretmektedir. Ne güzel, ne hoş duadır bunlar değil mi? Yâni keşke bizler böyle kendi kendimize dua modelleri oluşturma çabası içine gireceğimize, pişdârlarımızın dua modellerini öğrenerek Rabbimize dua etsek, elbette çok daha hayırlı olacaktır. Bakın Eyyûb (a.s), hastalığının iyileştirilmesi için Şâfî olan Rabbimizin şifa lütfetmesi için dua ediyordu. Rabbimizin bir hastalıkla imtihanı ve de şifanın gecikmesi şeytanın yaklaşmasına sebep oluyordu. Şeytan onu bu zayıf noktasından vurup Rabbine karşı isyana teşvik ediyordu da, o da Rabbine böylece yalvarıp yakarıyordu. Gerçekten hastalıkla imtihan edilen Müslümanlara ne güzel bir dua örneği sunuluyor değil mi? Allah’ın kutlu elçisi böyle bir durumda, sırf Allah’ın merhametine sığınıyor ve şifayı Allah’tan bekliyor. Onun bu içten duasına karşılık Rabbimiz de şöyle buyuruyor: “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su. Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar aile ve geçmiş olanlarla bir mislini daha vermiştik.” Rabbimiz, böyle O’nu etkin ve yetkin görerek dua eden bir kulunun imdadına yetişmez mi? Yeter ki kullar O’nu bilsinler, yeter ki kullar O’nu yetki sahibi, güç kuvvet sahibi, şifa sahibi bilip O’na yönelsinler, O’na yalvarıp yakarsınlar, O’na dua etsinler, O’na kulluk etsinler, O’ndan istesinler. Yeter ki hastalar, yeter ki fakirler, yeter ki günâhkârlar hallerini arz edecekleri, is-teyecekleri kapıyı bilsinler. Öyle değil mi? Biz kulları bütün kulluğumuz, bütün âcizliğimiz içinde, bütün samimiyetimizle dua dua yalvararak Rabbimize yönelsek, hiç o Rabb dualarımızı reddeder mi? Hiç cevapsız bırakır mı? “Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar aile ve geçmiş olanlarla bir mislini daha vermiştik,” buyuruyor Rabbimiz. Ehlini, ailesini ve bir mislini daha verdik. Yâni hem sıhhatini ona iade ettik, hem ailesini lütfettik. Allah en iyisini bilir, hastalığından dolayı dayanamayıp kendisini terk eden ehlini ona döndürdük. Ya da sadece Eyyûb (a.s) değildi bu ölümcül hastalıkla imtihana tabi tutulan; ehli, karısı, çoluk-çocuğu da bu hastalığa tutulmuştu da, hepsini Rabbimiz iyileştirivermiştir. Rabbimiz ehlini ona gerisingeriye lütfettiği gibi fazlasını da veriyor. Ya ona daha başka sâliha kadınlar veriyor, ya da evlâtlar, oğullar, kızlar veriyor ve ailesi çoğalıyor. İşte tüm bu verilişler, Allah katından bir rahmettir. Şifayı veren Allah’tır, sağlığı veren O’dur, ehlini veren O’dur, kısaca her şeyini veren O’dur. Evet, hasta olduğun konumda da Eyyub’u hatırla. Allah’ın kendisine sıhhat ve âfiyet verdiği, ama sonra da imtihan için sağlığını alıverdiği ve hastalık döneminin de şeytanın kendisini zorlayacağı kadar bir müddet süren bir kul olarak Eyyub’u bir hatırla. İnsanlar ba-zen ruhen, bazen bedenen hasta olurlar. Kimilerinde bunun her ikisi birlikte gerçekleşebilir. Kocasını ya da hanımını kaybetmiş bir kişi, ya da çocuğunu, ya da anne babasını kaybetmiş bir kişi düşünün. Bu adamın ruh ve beden dengesinin yerinde olması mümkün mü? Böyle bir kişi elbette unutabildiği kadar sıhhat ve afiyettedir. Hele hele böyle bir durumla karşı karşıya kaldığı ilk günlerde eli kolu hiç kalkmaz değil mi? Aslında ellerinde, bileklerinde, dirseklerinde hiçbir ârıza yoktur, sinirleri tastamamdır ama hiçbir şeye uzanmaz değil mi? Hiçbir şeyi canı çekmez de ondan böyledir. İşte bir anlamda bir hastalık, bir dert, bir ıstıraptır. İşte her tür hastalıkta, her tür sıkıntıda Eyyub’u anlayacağız. Onu hatırlayacak, onu gündeme alacak, onunla beraber olacak ve onu örnek alacağız. Böyle bir durumda imtihan edilirken, Rab-bimizin razı olduğum kulum dediği Eyyub aleyhisselâmı gözümüzün önüne getirsek biraz rahatlar mıyız? Tabi bu da bizim rahatlık anlayışımıza bağlıdır. Dünya planında bir rahatlık beklentisi içindeysek elbette bu mümkün olmayacaktır. Ama bak Allah’ın sevgili kulu ve şerefli elçisi bile bu dünyada böyle bir hastalıkla imtihan olunmuşsa, bana ne oluyor ki? Meğer bu dünyada bunlar olabilecektir diyebilirsek işte bu sabrın sembolü olacaktır. Bir tarafta Nuh aleyhisselâm Allah’ın istediği kulluğa devam et-mede, dayanıp direnmede hoş bir örnek, bir tarafta Eyyub aleyhisse-lâm hastalıkla imtihan karşısında isyan etmemede, dayanıp sabretmede, böyle uygun görülmüş, Rabbim dilediği gibi imtihan eder, demek ki ben bununla cennet kazanacakmışım demede güzel bir örnek. Belki de bu iki güzel örneğin arasında bazen birine, bazen ötekisine yakın imtihan olunan bizler ve diğer insanlar. Öyleyse bu güzel örnekler şahsında bizler de hep diyeceğiz ki, Rabbim güzel imtihan eder. O’nun imtihan modeline benim karışmam gerekmez. Ben neyim ki ka-rışayım? Ya Rabbi beni bana bırakma. Sen elbette her şeyin en iyisini bilirsin. Sen gönderdiysen tamamdır bu iş. Benim cennetim için böyle uygunsa canım başım üstüne. Bana gönderdiklerin, sonunda bana lütfunu getirecekse, beni rahmetine ulaştıracaksa ben hepten gelenlere razıyım ya Rab demek bizim görevimiz olacaktır. Dikkat ediyorsanız peygamber efendimizden sabır istediği bu bölümde Rabbimiz iki tür imtihandan söz etti. Dâvût ve Süleyman (a.s) gibi yeryüzünde en büyük mülk ve saltanatla imtihan edilen iki peygamber, iki kul ve de Eyyûb (a.s) gibi her şeyini kaybetmiş bir peygamber. Birbirine tamamen zıt iki imtihan konumu? Öyleyse şunu kesinlikle unutmamalıyız ki, imtihanı yapan Allah’tır. İmtihanın konusunu takdir eden Allah’tır. Bizi bu dünyada güç, kuvvet, zenginlik, ser-vet ve saltanatla, imkân ve fırsatla da imtihan edebilir, bunun tamamen zıddına fakirlikle, yoklukla, hastalıkla, mahrumiyetle de imtihan edebilir. Her iki durumda da kul olduğumuzu, Allah’ın takdirine, Allah’ın imtihan konularına rıza göstermek ve asla Rabbimizi unutup, Rabbimize isyan içinde bir hayatın adamı olmamamız gerektiğini bilmek zorundayız. Öyle değil mi? Dâvût ve Süleyman (a.s) gibi de imtihan edilebiliriz bu dünyada, Eyyûb (a.s) gibi de. Süleyman ve Dâvût (a.s) gibi mülk ve saltanatla imtihan edildiğimiz zaman asla şımarmayacak, müstekbirleşmeyecek, Allah’a kafa tutup O’na isyan etmeyecek, sürekli bütün bunları kendisine borçlu, her şeyimizle kendisine muhtaç bir kul olduğumuzu, imtihanda olduğumuzu unutmayacağız. Eyyûb (a.s) gibi mahrumiyetlerle imtihana çekildiğimiz zaman da, bize tahsis buyurduğu bu imtihan konusundan ötürü asla O’na isyan etmeyecek, kafa tutmayacak, kendimizi dağıtmayarak kul olduğumuzun şuurunda O’na dua dua yalvarıp yakaracağız. Hani o Rabbine şöyle nida etmişti. Hasta iken Rabbe nida edi-lir. Hasta iken, sıkıntıda iken Rabbe iltica edilir. İhtiyaç halindeyken Rab anılır, Rab çağrılır. Hattâ Resûlullah Efendimizin bir hadisinin be-yânıyla hastanın ah edip inlemesi de tesbihtir, duadır. Ona sevap ve şifa kaynağıdır. Böyle bir durumda kendisine iltica edeceğimiz, dönüp varacağımız tek varlığın Allah olduğunu bilmeliyiz. Bakın işte Eyyub aleyhisselâm Allah’a nida etti, dedi ki, ya Rabbi şeytan bana dokundu, şeytan bana yorgunluk getirdi, sıkıntı getirdi. Şeytan beni yormaya başladı. Bana azap vermeye başladı diyerek durumunu Allah’a arz etti, havale etti. Peki şimdi aynı durumda halimizi biz kime arz ediyoruz? Önce kim aklımıza geliyor? Kimi çağırıyoruz? Kimi çağrıştırıyoruz? Kimin çözüm önerisine başvuruyoruz? Dua tedai konularını kitabımızın önceki âyetlerinde demeye çalışmıştık. Yâni acaba Eyyub aleyhisselâm’ın önceleri Allah aklında değildi de hastalanınca mı aklına geldi? Şeytan onu yoruncaya kadar aklına gelmedi de o zaman mı aklına geldi dersiniz? Bu, peygamberlik misyonuna aykırıdır, bunu baştan reddediyoruz. Peygamber sürekli Allah kontrolünde, sürekli Allah’la beraber olansa, öyleyse zaten baştan beri Allah’la beraberdi de ama şikayet etmiyordu. Yâni razıydı durumundan, kabullenmişti hastalığı, olacaktır diyordu. Ama iş şeytanın yormasına gelince durumunu Allah’a havale ediyordu. Hani bir hikâye anlatılır. Bir kral eline aldığı Ebu Cehil karpuzuyla oynarken elinden ağzına bir damla dokununca dayanılmaz acı olduğunu görür. Hizmetçilerinden birini çağırır ve elindekini ova verir, al bunu ye der. Sanki bir bal ya da baklava yercesine, dünyada tadı bulunmaz nadide bir meyve yercesine ağzının suyunu akıtırcasına hizmetçi onu yer. Kral; al bakalım bir de şunu ye diye ikincisini uzatır. Hizmetçi aynı iştahla onu da yemiş. Kral sorar; acı değil mi bu yediklerin? Evet efendim, acıdır. Ama hiç öyle acı gibi yemedin? Hiç itirazın olmadı? İkincisine bari yeter artık demedin, yüzünü buruşturmadın? Demiş ki; efendim, yıllardır kapındayım, yıllardır tadı hoş, lezzeti hoş güzelim yiyecekler verdin ve yedim. Ha bir kere de acı vermişsin, onu da güzel yiyelim ne olur? Demiş. Şimdi Allah yıllarca ve yıllarca ağzımıza gözümüze, ayağımıza dizimize, tüm vücudumuza sıhhat ve âfiyet veriyor da, bir an alıverince ne diyorsunuz? Şikâyet mi edecektiniz? İsyan mı edecektiniz? Beni mi buldun? Bana mı münasip gördün? Beni buna mı lâyık gördün mü diyeceksiniz? Olmaz elbette böyle şey. Ama bir şikâyetimiz, bir sızlanmamız varsa sadece şu kadarını söyleyebilelim: Ya Rabbi ben buna razıyım. Ben bana verdiğinle imtihan olarak cennet kazanacağımı biliyorum, ama ne olur ya Rabbi bunu dayanamayacağım boyuta ulaştırma. Ben âcizim, ben zayıfım sen bana şifa veriver ya Rabbi diye O’na nazlanacağız. Yâni neden ben diye kafa tutmayacağız Rabbimize. Bakın örneğimiz diyor ki; ya Rab şeytan bana dokunuyor, şeytan beni dürtüklüyor, beni yoruyor, yorgunluğa davet ediyor, sen yardım eyle diye iltica ediyor. Rabbimiz de şöyle buyurdu: Ayağını yere vur dedi. Rabbinden bir emir alan kul başka ne yapar? Ya aynı konumda biz olsaydık bu emir karşısında ne yapardık? Allah bize ayağını yere vur deseydi nasıl hareket ederdik? Ne? Ne dedin? Ayağını yere vur. Nedir bu ya Rabbi? Ne demektir bu? Ben hastayım diyorum, sen ayağını yere vur diyorsun. Nasıl bir iştir bu? Ne ilgisi var bununla hastalığın? Der miyiz ki? Hayır peygamber teslimiyetiyle Allah’a teslim olmayınca şifanın bize gelmeyeceğini baştan bilelim. Rabbimiz öyle buyurdu. Vur ayağını yere, işte bir soğuk su, haydi yıkan onunla ve içeceğin bir su. Ne oldu ondan sonra? Diye sormak gerekir mi Allah’a? Hayır. İşte iki su, birinden içecek, ötekisiyle de yıkanacak o kadar. Olayı Rabbimiz bir senaryo olarak bizim önümüze koymadığına göre, bu kadar yalvarıp yakarmadan, bu kadar sabırdan ve güzel kulluktan sonra elbette Rabbimiz onun şifasını veriverdi. Allah şu kadarını söylüyor bakın: Ona ehlini, ahalisini, oğlunu kızını, ehlini ona lütfetti Allah. Hattâ dahalarını, nicelerini, benzerlerini de veriverdi. Yâni çoğalttı, bir o kadar daha verdi. Yâni daha nice imkânlar verdi ona katından bir rahmet olarak. Allah’ı Vehhâb bilenlere Allah Vehhâb olur, lütfedici olur. Eğer biz de Allah’ı Vehhâb bilirsek, lütfeden, ihsan eden, bolca veriveren, nimetlere fark eden olarak iman edersek elbette Rabbimiz elçilerine verdiği gibi bize de verecektir. Ama bana neyin lâzım olduğu O bilir ve bu hikmetiyle verir. Ama biz kendimizce, kendi mantığımızca lütuf olduğunu zannettiğimiz şerleri istersek vermeyebilir. Çünkü o zaman belki de vermemesi lütuftur. Dua ediyor ve hayır olduğunu zannettiğimiz şeyleri istiyoruz. Ama şunu da biliyoruz ki bizim için nelerin hayırlı, nelerin hayırsız olduğunu en iyi Allah bilir. Öyle olunca belki geciktirir bizim için hayırdır, belki iptal eder bizim için hayırdır, belki çabucak veriverir hayırdı. Unutmayalım ki duanın kabulünde böyle bir sistem vardır. İşte Rabbimiz Eyyub aleyhisselâm’ın duasını kabul buyurdu, al sana biri yıkanılacak, diğeri de içilecek iki su. Yâni böyle olunca, sıhhat ve âfiyete kavuşunca cennet hak etme fırsatı daha mı fazla oluyor? Hayır öyle diyemeyiz. Kim diyebilir ben sıhhatliyim, binaenaleyh hastaya göre cennete daha lâyığım? Olur mu böyle bir şey? Olmaz elbette ama, Allah dediği ve peygamberimiz de öğrettiği için elbette Allah’tan sıhhat ve âfiyet isteriz. Değilse nice hastalıklar nice şerlere engel olduğu için bizim için hayırdır. Hastalıklar kalbimizin incelme sebebi olduğu için bizin hayırdır. Hattâ Rasûlullah Efendimizin beyanıyla kulun günâhlarının temizleyicisidir. Peygamber Efendimiz buyurur ki; “Allah bir kulunu af-fetmeyi dilerse, onu hastalıklarla müptelâ kılar da, demirin ateşle isinin, pasının temizlendiği gibi hastalık da kulu tertemiz hale getirir.” Onun içindir ki hasta ziyaretine gidince; Allah sana cennet versin deriz. Sonra güzel bir tavırla; “Lâ be’se tahûrun inşallah” deriz. Yâni geçmiş olsun, bir şeyin yok inşallah, kefâret olur inşallah, günâhlarını temizleyici olur inşallah deriz. Sonra mümkünse elini tutup güzel dualarda bulunuruz, onun da duasını isteyerek izin alıp ayrılırız. İşte bu, aklı olanlar için bir gündemdir, bir hatırlatmadır, bir hatıradır. Yâni insanlar için unutulmaması gereken bir derstir. Bu hep bizde kalmalıdır. Unutmayacağız ki Allah bazen öyle imtihan eder, bazen de böyle. Bazen vererek imtihan eder, bazen de alarak. Bazen sıhhatle, bazen de hastalıkla. Hastalığı veren alabilir de, sağlığı veren alabilir de. Her hal-ü kâr da O’nunla irtibat halinde olmalıyız. Sonra Rabbimiz Eyyub aleyhisselâm’a şöyle buyurdu:
41,43. “Ey Muhammed! Kulumuz Eyyûb’u da an; Rabbine: “Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azap verdi” diye seslenmişti. “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su” dedik. Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar aile ve geçmiş olanlarla bir mislini daha vermiştik.” Bir de kulumuz Eyyûb’u hatırla ey peygamberim. Eyyûb’u da gündemine al, onu da gündeminde tut. Hani o Rabbine: “Ya Rabbi, doğrusu şeytandan bana bir yorgunluk ve zarar dokundu. Şeytan bana bir yorgunluk ve azap verdi. Şeytan beni Senden meyus kılmak için vesvese veriyor. Sana karşı, Senden gelecek şifaya karşı şeytan benim ümitlerimi kesmek istiyor. Şu içinde bulunduğum ortamdan ötürü, şu imtihan konumumdan ötürü şeytan bana yaklaşıp vesvese vermeye yol buldu, ya Rabbi!” diye dua etmişti. Rabbimiz kitabının çeşitli yerlerinde böyle kerîm elçilerinin diliyle bize farklı farklı dua modelleri öğretmektedir. Ne güzel, ne hoş duadır bunlar değil mi? Yâni keşke bizler böyle kendi kendimize dua modelleri oluşturma çabası içine gireceğimize, pişdârlarımızın dua modellerini öğrenerek Rabbimize dua etsek, elbette çok daha hayırlı olacaktır. Bakın Eyyûb (a.s), hastalığının iyileştirilmesi için Şâfî olan Rabbimizin şifa lütfetmesi için dua ediyordu. Rabbimizin bir hastalıkla imtihanı ve de şifanın gecikmesi şeytanın yaklaşmasına sebep oluyordu. Şeytan onu bu zayıf noktasından vurup Rabbine karşı isyana teşvik ediyordu da, o da Rabbine böylece yalvarıp yakarıyordu. Gerçekten hastalıkla imtihan edilen Müslümanlara ne güzel bir dua örneği sunuluyor değil mi? Allah’ın kutlu elçisi böyle bir durumda, sırf Allah’ın merhametine sığınıyor ve şifayı Allah’tan bekliyor. Onun bu içten duasına karşılık Rabbimiz de şöyle buyuruyor: “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su. Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar aile ve geçmiş olanlarla bir mislini daha vermiştik.” Rabbimiz, böyle O’nu etkin ve yetkin görerek dua eden bir kulunun imdadına yetişmez mi? Yeter ki kullar O’nu bilsinler, yeter ki kullar O’nu yetki sahibi, güç kuvvet sahibi, şifa sahibi bilip O’na yönelsinler, O’na yalvarıp yakarsınlar, O’na dua etsinler, O’na kulluk etsinler, O’ndan istesinler. Yeter ki hastalar, yeter ki fakirler, yeter ki günâhkârlar hallerini arz edecekleri, is-teyecekleri kapıyı bilsinler. Öyle değil mi? Biz kulları bütün kulluğumuz, bütün âcizliğimiz içinde, bütün samimiyetimizle dua dua yalvararak Rabbimize yönelsek, hiç o Rabb dualarımızı reddeder mi? Hiç cevapsız bırakır mı? “Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar aile ve geçmiş olanlarla bir mislini daha vermiştik,” buyuruyor Rabbimiz. Ehlini, ailesini ve bir mislini daha verdik. Yâni hem sıhhatini ona iade ettik, hem ailesini lütfettik. Allah en iyisini bilir, hastalığından dolayı dayanamayıp kendisini terk eden ehlini ona döndürdük. Ya da sadece Eyyûb (a.s) değildi bu ölümcül hastalıkla imtihana tabi tutulan; ehli, karısı, çoluk-çocuğu da bu hastalığa tutulmuştu da, hepsini Rabbimiz iyileştirivermiştir. Rabbimiz ehlini ona gerisingeriye lütfettiği gibi fazlasını da veriyor. Ya ona daha başka sâliha kadınlar veriyor, ya da evlâtlar, oğullar, kızlar veriyor ve ailesi çoğalıyor. İşte tüm bu verilişler, Allah katından bir rahmettir. Şifayı veren Allah’tır, sağlığı veren O’dur, ehlini veren O’dur, kısaca her şeyini veren O’dur. Evet, hasta olduğun konumda da Eyyub’u hatırla. Allah’ın kendisine sıhhat ve âfiyet verdiği, ama sonra da imtihan için sağlığını alıverdiği ve hastalık döneminin de şeytanın kendisini zorlayacağı kadar bir müddet süren bir kul olarak Eyyub’u bir hatırla. İnsanlar ba-zen ruhen, bazen bedenen hasta olurlar. Kimilerinde bunun her ikisi birlikte gerçekleşebilir. Kocasını ya da hanımını kaybetmiş bir kişi, ya da çocuğunu, ya da anne babasını kaybetmiş bir kişi düşünün. Bu adamın ruh ve beden dengesinin yerinde olması mümkün mü? Böyle bir kişi elbette unutabildiği kadar sıhhat ve afiyettedir. Hele hele böyle bir durumla karşı karşıya kaldığı ilk günlerde eli kolu hiç kalkmaz değil mi? Aslında ellerinde, bileklerinde, dirseklerinde hiçbir ârıza yoktur, sinirleri tastamamdır ama hiçbir şeye uzanmaz değil mi? Hiçbir şeyi canı çekmez de ondan böyledir. İşte bir anlamda bir hastalık, bir dert, bir ıstıraptır. İşte her tür hastalıkta, her tür sıkıntıda Eyyub’u anlayacağız. Onu hatırlayacak, onu gündeme alacak, onunla beraber olacak ve onu örnek alacağız. Böyle bir durumda imtihan edilirken, Rab-bimizin razı olduğum kulum dediği Eyyub aleyhisselâmı gözümüzün önüne getirsek biraz rahatlar mıyız? Tabi bu da bizim rahatlık anlayışımıza bağlıdır. Dünya planında bir rahatlık beklentisi içindeysek elbette bu mümkün olmayacaktır. Ama bak Allah’ın sevgili kulu ve şerefli elçisi bile bu dünyada böyle bir hastalıkla imtihan olunmuşsa, bana ne oluyor ki? Meğer bu dünyada bunlar olabilecektir diyebilirsek işte bu sabrın sembolü olacaktır. Bir tarafta Nuh aleyhisselâm Allah’ın istediği kulluğa devam et-mede, dayanıp direnmede hoş bir örnek, bir tarafta Eyyub aleyhisse-lâm hastalıkla imtihan karşısında isyan etmemede, dayanıp sabretmede, böyle uygun görülmüş, Rabbim dilediği gibi imtihan eder, demek ki ben bununla cennet kazanacakmışım demede güzel bir örnek. Belki de bu iki güzel örneğin arasında bazen birine, bazen ötekisine yakın imtihan olunan bizler ve diğer insanlar. Öyleyse bu güzel örnekler şahsında bizler de hep diyeceğiz ki, Rabbim güzel imtihan eder. O’nun imtihan modeline benim karışmam gerekmez. Ben neyim ki ka-rışayım? Ya Rabbi beni bana bırakma. Sen elbette her şeyin en iyisini bilirsin. Sen gönderdiysen tamamdır bu iş. Benim cennetim için böyle uygunsa canım başım üstüne. Bana gönderdiklerin, sonunda bana lütfunu getirecekse, beni rahmetine ulaştıracaksa ben hepten gelenlere razıyım ya Rab demek bizim görevimiz olacaktır. Dikkat ediyorsanız peygamber efendimizden sabır istediği bu bölümde Rabbimiz iki tür imtihandan söz etti. Dâvût ve Süleyman (a.s) gibi yeryüzünde en büyük mülk ve saltanatla imtihan edilen iki peygamber, iki kul ve de Eyyûb (a.s) gibi her şeyini kaybetmiş bir peygamber. Birbirine tamamen zıt iki imtihan konumu? Öyleyse şunu kesinlikle unutmamalıyız ki, imtihanı yapan Allah’tır. İmtihanın konusunu takdir eden Allah’tır. Bizi bu dünyada güç, kuvvet, zenginlik, ser-vet ve saltanatla, imkân ve fırsatla da imtihan edebilir, bunun tamamen zıddına fakirlikle, yoklukla, hastalıkla, mahrumiyetle de imtihan edebilir. Her iki durumda da kul olduğumuzu, Allah’ın takdirine, Allah’ın imtihan konularına rıza göstermek ve asla Rabbimizi unutup, Rabbimize isyan içinde bir hayatın adamı olmamamız gerektiğini bilmek zorundayız. Öyle değil mi? Dâvût ve Süleyman (a.s) gibi de imtihan edilebiliriz bu dünyada, Eyyûb (a.s) gibi de. Süleyman ve Dâvût (a.s) gibi mülk ve saltanatla imtihan edildiğimiz zaman asla şımarmayacak, müstekbirleşmeyecek, Allah’a kafa tutup O’na isyan etmeyecek, sürekli bütün bunları kendisine borçlu, her şeyimizle kendisine muhtaç bir kul olduğumuzu, imtihanda olduğumuzu unutmayacağız. Eyyûb (a.s) gibi mahrumiyetlerle imtihana çekildiğimiz zaman da, bize tahsis buyurduğu bu imtihan konusundan ötürü asla O’na isyan etmeyecek, kafa tutmayacak, kendimizi dağıtmayarak kul olduğumuzun şuurunda O’na dua dua yalvarıp yakaracağız. Hani o Rabbine şöyle nida etmişti. Hasta iken Rabbe nida edi-lir. Hasta iken, sıkıntıda iken Rabbe iltica edilir. İhtiyaç halindeyken Rab anılır, Rab çağrılır. Hattâ Resûlullah Efendimizin bir hadisinin be-yânıyla hastanın ah edip inlemesi de tesbihtir, duadır. Ona sevap ve şifa kaynağıdır. Böyle bir durumda kendisine iltica edeceğimiz, dönüp varacağımız tek varlığın Allah olduğunu bilmeliyiz. Bakın işte Eyyub aleyhisselâm Allah’a nida etti, dedi ki, ya Rabbi şeytan bana dokundu, şeytan bana yorgunluk getirdi, sıkıntı getirdi. Şeytan beni yormaya başladı. Bana azap vermeye başladı diyerek durumunu Allah’a arz etti, havale etti. Peki şimdi aynı durumda halimizi biz kime arz ediyoruz? Önce kim aklımıza geliyor? Kimi çağırıyoruz? Kimi çağrıştırıyoruz? Kimin çözüm önerisine başvuruyoruz? Dua tedai konularını kitabımızın önceki âyetlerinde demeye çalışmıştık. Yâni acaba Eyyub aleyhisselâm’ın önceleri Allah aklında değildi de hastalanınca mı aklına geldi? Şeytan onu yoruncaya kadar aklına gelmedi de o zaman mı aklına geldi dersiniz? Bu, peygamberlik misyonuna aykırıdır, bunu baştan reddediyoruz. Peygamber sürekli Allah kontrolünde, sürekli Allah’la beraber olansa, öyleyse zaten baştan beri Allah’la beraberdi de ama şikayet etmiyordu. Yâni razıydı durumundan, kabullenmişti hastalığı, olacaktır diyordu. Ama iş şeytanın yormasına gelince durumunu Allah’a havale ediyordu. Hani bir hikâye anlatılır. Bir kral eline aldığı Ebu Cehil karpuzuyla oynarken elinden ağzına bir damla dokununca dayanılmaz acı olduğunu görür. Hizmetçilerinden birini çağırır ve elindekini ova verir, al bunu ye der. Sanki bir bal ya da baklava yercesine, dünyada tadı bulunmaz nadide bir meyve yercesine ağzının suyunu akıtırcasına hizmetçi onu yer. Kral; al bakalım bir de şunu ye diye ikincisini uzatır. Hizmetçi aynı iştahla onu da yemiş. Kral sorar; acı değil mi bu yediklerin? Evet efendim, acıdır. Ama hiç öyle acı gibi yemedin? Hiç itirazın olmadı? İkincisine bari yeter artık demedin, yüzünü buruşturmadın? Demiş ki; efendim, yıllardır kapındayım, yıllardır tadı hoş, lezzeti hoş güzelim yiyecekler verdin ve yedim. Ha bir kere de acı vermişsin, onu da güzel yiyelim ne olur? Demiş. Şimdi Allah yıllarca ve yıllarca ağzımıza gözümüze, ayağımıza dizimize, tüm vücudumuza sıhhat ve âfiyet veriyor da, bir an alıverince ne diyorsunuz? Şikâyet mi edecektiniz? İsyan mı edecektiniz? Beni mi buldun? Bana mı münasip gördün? Beni buna mı lâyık gördün mü diyeceksiniz? Olmaz elbette böyle şey. Ama bir şikâyetimiz, bir sızlanmamız varsa sadece şu kadarını söyleyebilelim: Ya Rabbi ben buna razıyım. Ben bana verdiğinle imtihan olarak cennet kazanacağımı biliyorum, ama ne olur ya Rabbi bunu dayanamayacağım boyuta ulaştırma. Ben âcizim, ben zayıfım sen bana şifa veriver ya Rabbi diye O’na nazlanacağız. Yâni neden ben diye kafa tutmayacağız Rabbimize. Bakın örneğimiz diyor ki; ya Rab şeytan bana dokunuyor, şeytan beni dürtüklüyor, beni yoruyor, yorgunluğa davet ediyor, sen yardım eyle diye iltica ediyor. Rabbimiz de şöyle buyurdu: Ayağını yere vur dedi. Rabbinden bir emir alan kul başka ne yapar? Ya aynı konumda biz olsaydık bu emir karşısında ne yapardık? Allah bize ayağını yere vur deseydi nasıl hareket ederdik? Ne? Ne dedin? Ayağını yere vur. Nedir bu ya Rabbi? Ne demektir bu? Ben hastayım diyorum, sen ayağını yere vur diyorsun. Nasıl bir iştir bu? Ne ilgisi var bununla hastalığın? Der miyiz ki? Hayır peygamber teslimiyetiyle Allah’a teslim olmayınca şifanın bize gelmeyeceğini baştan bilelim. Rabbimiz öyle buyurdu. Vur ayağını yere, işte bir soğuk su, haydi yıkan onunla ve içeceğin bir su. Ne oldu ondan sonra? Diye sormak gerekir mi Allah’a? Hayır. İşte iki su, birinden içecek, ötekisiyle de yıkanacak o kadar. Olayı Rabbimiz bir senaryo olarak bizim önümüze koymadığına göre, bu kadar yalvarıp yakarmadan, bu kadar sabırdan ve güzel kulluktan sonra elbette Rabbimiz onun şifasını veriverdi. Allah şu kadarını söylüyor bakın: Ona ehlini, ahalisini, oğlunu kızını, ehlini ona lütfetti Allah. Hattâ dahalarını, nicelerini, benzerlerini de veriverdi. Yâni çoğalttı, bir o kadar daha verdi. Yâni daha nice imkânlar verdi ona katından bir rahmet olarak. Allah’ı Vehhâb bilenlere Allah Vehhâb olur, lütfedici olur. Eğer biz de Allah’ı Vehhâb bilirsek, lütfeden, ihsan eden, bolca veriveren, nimetlere fark eden olarak iman edersek elbette Rabbimiz elçilerine verdiği gibi bize de verecektir. Ama bana neyin lâzım olduğu O bilir ve bu hikmetiyle verir. Ama biz kendimizce, kendi mantığımızca lütuf olduğunu zannettiğimiz şerleri istersek vermeyebilir. Çünkü o zaman belki de vermemesi lütuftur. Dua ediyor ve hayır olduğunu zannettiğimiz şeyleri istiyoruz. Ama şunu da biliyoruz ki bizim için nelerin hayırlı, nelerin hayırsız olduğunu en iyi Allah bilir. Öyle olunca belki geciktirir bizim için hayırdır, belki iptal eder bizim için hayırdır, belki çabucak veriverir hayırdı. Unutmayalım ki duanın kabulünde böyle bir sistem vardır. İşte Rabbimiz Eyyub aleyhisselâm’ın duasını kabul buyurdu, al sana biri yıkanılacak, diğeri de içilecek iki su. Yâni böyle olunca, sıhhat ve âfiyete kavuşunca cennet hak etme fırsatı daha mı fazla oluyor? Hayır öyle diyemeyiz. Kim diyebilir ben sıhhatliyim, binaenaleyh hastaya göre cennete daha lâyığım? Olur mu böyle bir şey? Olmaz elbette ama, Allah dediği ve peygamberimiz de öğrettiği için elbette Allah’tan sıhhat ve âfiyet isteriz. Değilse nice hastalıklar nice şerlere engel olduğu için bizim için hayırdır. Hastalıklar kalbimizin incelme sebebi olduğu için bizin hayırdır. Hattâ Rasûlullah Efendimizin beyanıyla kulun günâhlarının temizleyicisidir. Peygamber Efendimiz buyurur ki; “Allah bir kulunu af-fetmeyi dilerse, onu hastalıklarla müptelâ kılar da, demirin ateşle isinin, pasının temizlendiği gibi hastalık da kulu tertemiz hale getirir.” Onun içindir ki hasta ziyaretine gidince; Allah sana cennet versin deriz. Sonra güzel bir tavırla; “Lâ be’se tahûrun inşallah” deriz. Yâni geçmiş olsun, bir şeyin yok inşallah, kefâret olur inşallah, günâhlarını temizleyici olur inşallah deriz. Sonra mümkünse elini tutup güzel dualarda bulunuruz, onun da duasını isteyerek izin alıp ayrılırız. İşte bu, aklı olanlar için bir gündemdir, bir hatırlatmadır, bir hatıradır. Yâni insanlar için unutulmaması gereken bir derstir. Bu hep bizde kalmalıdır. Unutmayacağız ki Allah bazen öyle imtihan eder, bazen de böyle. Bazen vererek imtihan eder, bazen de alarak. Bazen sıhhatle, bazen de hastalıkla. Hastalığı veren alabilir de, sağlığı veren alabilir de. Her hal-ü kâr da O’nunla irtibat halinde olmalıyız. Sonra Rabbimiz Eyyub aleyhisselâm’a şöyle buyurdu:
41,43. “Ey Muhammed! Kulumuz Eyyûb’u da an; Rabbine: “Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azap verdi” diye seslenmişti. “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su” dedik. Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar aile ve geçmiş olanlarla bir mislini daha vermiştik.” Bir de kulumuz Eyyûb’u hatırla ey peygamberim. Eyyûb’u da gündemine al, onu da gündeminde tut. Hani o Rabbine: “Ya Rabbi, doğrusu şeytandan bana bir yorgunluk ve zarar dokundu. Şeytan bana bir yorgunluk ve azap verdi. Şeytan beni Senden meyus kılmak için vesvese veriyor. Sana karşı, Senden gelecek şifaya karşı şeytan benim ümitlerimi kesmek istiyor. Şu içinde bulunduğum ortamdan ötürü, şu imtihan konumumdan ötürü şeytan bana yaklaşıp vesvese vermeye yol buldu, ya Rabbi!” diye dua etmişti. Rabbimiz kitabının çeşitli yerlerinde böyle kerîm elçilerinin diliyle bize farklı farklı dua modelleri öğretmektedir. Ne güzel, ne hoş duadır bunlar değil mi? Yâni keşke bizler böyle kendi kendimize dua modelleri oluşturma çabası içine gireceğimize, pişdârlarımızın dua modellerini öğrenerek Rabbimize dua etsek, elbette çok daha hayırlı olacaktır. Bakın Eyyûb (a.s), hastalığının iyileştirilmesi için Şâfî olan Rabbimizin şifa lütfetmesi için dua ediyordu. Rabbimizin bir hastalıkla imtihanı ve de şifanın gecikmesi şeytanın yaklaşmasına sebep oluyordu. Şeytan onu bu zayıf noktasından vurup Rabbine karşı isyana teşvik ediyordu da, o da Rabbine böylece yalvarıp yakarıyordu. Gerçekten hastalıkla imtihan edilen Müslümanlara ne güzel bir dua örneği sunuluyor değil mi? Allah’ın kutlu elçisi böyle bir durumda, sırf Allah’ın merhametine sığınıyor ve şifayı Allah’tan bekliyor. Onun bu içten duasına karşılık Rabbimiz de şöyle buyuruyor: “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su. Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar aile ve geçmiş olanlarla bir mislini daha vermiştik.” Rabbimiz, böyle O’nu etkin ve yetkin görerek dua eden bir kulunun imdadına yetişmez mi? Yeter ki kullar O’nu bilsinler, yeter ki kullar O’nu yetki sahibi, güç kuvvet sahibi, şifa sahibi bilip O’na yönelsinler, O’na yalvarıp yakarsınlar, O’na dua etsinler, O’na kulluk etsinler, O’ndan istesinler. Yeter ki hastalar, yeter ki fakirler, yeter ki günâhkârlar hallerini arz edecekleri, is-teyecekleri kapıyı bilsinler. Öyle değil mi? Biz kulları bütün kulluğumuz, bütün âcizliğimiz içinde, bütün samimiyetimizle dua dua yalvararak Rabbimize yönelsek, hiç o Rabb dualarımızı reddeder mi? Hiç cevapsız bırakır mı? “Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar aile ve geçmiş olanlarla bir mislini daha vermiştik,” buyuruyor Rabbimiz. Ehlini, ailesini ve bir mislini daha verdik. Yâni hem sıhhatini ona iade ettik, hem ailesini lütfettik. Allah en iyisini bilir, hastalığından dolayı dayanamayıp kendisini terk eden ehlini ona döndürdük. Ya da sadece Eyyûb (a.s) değildi bu ölümcül hastalıkla imtihana tabi tutulan; ehli, karısı, çoluk-çocuğu da bu hastalığa tutulmuştu da, hepsini Rabbimiz iyileştirivermiştir. Rabbimiz ehlini ona gerisingeriye lütfettiği gibi fazlasını da veriyor. Ya ona daha başka sâliha kadınlar veriyor, ya da evlâtlar, oğullar, kızlar veriyor ve ailesi çoğalıyor. İşte tüm bu verilişler, Allah katından bir rahmettir. Şifayı veren Allah’tır, sağlığı veren O’dur, ehlini veren O’dur, kısaca her şeyini veren O’dur. Evet, hasta olduğun konumda da Eyyub’u hatırla. Allah’ın kendisine sıhhat ve âfiyet verdiği, ama sonra da imtihan için sağlığını alıverdiği ve hastalık döneminin de şeytanın kendisini zorlayacağı kadar bir müddet süren bir kul olarak Eyyub’u bir hatırla. İnsanlar ba-zen ruhen, bazen bedenen hasta olurlar. Kimilerinde bunun her ikisi birlikte gerçekleşebilir. Kocasını ya da hanımını kaybetmiş bir kişi, ya da çocuğunu, ya da anne babasını kaybetmiş bir kişi düşünün. Bu adamın ruh ve beden dengesinin yerinde olması mümkün mü? Böyle bir kişi elbette unutabildiği kadar sıhhat ve afiyettedir. Hele hele böyle bir durumla karşı karşıya kaldığı ilk günlerde eli kolu hiç kalkmaz değil mi? Aslında ellerinde, bileklerinde, dirseklerinde hiçbir ârıza yoktur, sinirleri tastamamdır ama hiçbir şeye uzanmaz değil mi? Hiçbir şeyi canı çekmez de ondan böyledir. İşte bir anlamda bir hastalık, bir dert, bir ıstıraptır. İşte her tür hastalıkta, her tür sıkıntıda Eyyub’u anlayacağız. Onu hatırlayacak, onu gündeme alacak, onunla beraber olacak ve onu örnek alacağız. Böyle bir durumda imtihan edilirken, Rab-bimizin razı olduğum kulum dediği Eyyub aleyhisselâmı gözümüzün önüne getirsek biraz rahatlar mıyız? Tabi bu da bizim rahatlık anlayışımıza bağlıdır. Dünya planında bir rahatlık beklentisi içindeysek elbette bu mümkün olmayacaktır. Ama bak Allah’ın sevgili kulu ve şerefli elçisi bile bu dünyada böyle bir hastalıkla imtihan olunmuşsa, bana ne oluyor ki? Meğer bu dünyada bunlar olabilecektir diyebilirsek işte bu sabrın sembolü olacaktır. Bir tarafta Nuh aleyhisselâm Allah’ın istediği kulluğa devam et-mede, dayanıp direnmede hoş bir örnek, bir tarafta Eyyub aleyhisse-lâm hastalıkla imtihan karşısında isyan etmemede, dayanıp sabretmede, böyle uygun görülmüş, Rabbim dilediği gibi imtihan eder, demek ki ben bununla cennet kazanacakmışım demede güzel bir örnek. Belki de bu iki güzel örneğin arasında bazen birine, bazen ötekisine yakın imtihan olunan bizler ve diğer insanlar. Öyleyse bu güzel örnekler şahsında bizler de hep diyeceğiz ki, Rabbim güzel imtihan eder. O’nun imtihan modeline benim karışmam gerekmez. Ben neyim ki ka-rışayım? Ya Rabbi beni bana bırakma. Sen elbette her şeyin en iyisini bilirsin. Sen gönderdiysen tamamdır bu iş. Benim cennetim için böyle uygunsa canım başım üstüne. Bana gönderdiklerin, sonunda bana lütfunu getirecekse, beni rahmetine ulaştıracaksa ben hepten gelenlere razıyım ya Rab demek bizim görevimiz olacaktır. Dikkat ediyorsanız peygamber efendimizden sabır istediği bu bölümde Rabbimiz iki tür imtihandan söz etti. Dâvût ve Süleyman (a.s) gibi yeryüzünde en büyük mülk ve saltanatla imtihan edilen iki peygamber, iki kul ve de Eyyûb (a.s) gibi her şeyini kaybetmiş bir peygamber. Birbirine tamamen zıt iki imtihan konumu? Öyleyse şunu kesinlikle unutmamalıyız ki, imtihanı yapan Allah’tır. İmtihanın konusunu takdir eden Allah’tır. Bizi bu dünyada güç, kuvvet, zenginlik, ser-vet ve saltanatla, imkân ve fırsatla da imtihan edebilir, bunun tamamen zıddına fakirlikle, yoklukla, hastalıkla, mahrumiyetle de imtihan edebilir. Her iki durumda da kul olduğumuzu, Allah’ın takdirine, Allah’ın imtihan konularına rıza göstermek ve asla Rabbimizi unutup, Rabbimize isyan içinde bir hayatın adamı olmamamız gerektiğini bilmek zorundayız. Öyle değil mi? Dâvût ve Süleyman (a.s) gibi de imtihan edilebiliriz bu dünyada, Eyyûb (a.s) gibi de. Süleyman ve Dâvût (a.s) gibi mülk ve saltanatla imtihan edildiğimiz zaman asla şımarmayacak, müstekbirleşmeyecek, Allah’a kafa tutup O’na isyan etmeyecek, sürekli bütün bunları kendisine borçlu, her şeyimizle kendisine muhtaç bir kul olduğumuzu, imtihanda olduğumuzu unutmayacağız. Eyyûb (a.s) gibi mahrumiyetlerle imtihana çekildiğimiz zaman da, bize tahsis buyurduğu bu imtihan konusundan ötürü asla O’na isyan etmeyecek, kafa tutmayacak, kendimizi dağıtmayarak kul olduğumuzun şuurunda O’na dua dua yalvarıp yakaracağız. Hani o Rabbine şöyle nida etmişti. Hasta iken Rabbe nida edi-lir. Hasta iken, sıkıntıda iken Rabbe iltica edilir. İhtiyaç halindeyken Rab anılır, Rab çağrılır. Hattâ Resûlullah Efendimizin bir hadisinin be-yânıyla hastanın ah edip inlemesi de tesbihtir, duadır. Ona sevap ve şifa kaynağıdır. Böyle bir durumda kendisine iltica edeceğimiz, dönüp varacağımız tek varlığın Allah olduğunu bilmeliyiz. Bakın işte Eyyub aleyhisselâm Allah’a nida etti, dedi ki, ya Rabbi şeytan bana dokundu, şeytan bana yorgunluk getirdi, sıkıntı getirdi. Şeytan beni yormaya başladı. Bana azap vermeye başladı diyerek durumunu Allah’a arz etti, havale etti. Peki şimdi aynı durumda halimizi biz kime arz ediyoruz? Önce kim aklımıza geliyor? Kimi çağırıyoruz? Kimi çağrıştırıyoruz? Kimin çözüm önerisine başvuruyoruz? Dua tedai konularını kitabımızın önceki âyetlerinde demeye çalışmıştık. Yâni acaba Eyyub aleyhisselâm’ın önceleri Allah aklında değildi de hastalanınca mı aklına geldi? Şeytan onu yoruncaya kadar aklına gelmedi de o zaman mı aklına geldi dersiniz? Bu, peygamberlik misyonuna aykırıdır, bunu baştan reddediyoruz. Peygamber sürekli Allah kontrolünde, sürekli Allah’la beraber olansa, öyleyse zaten baştan beri Allah’la beraberdi de ama şikayet etmiyordu. Yâni razıydı durumundan, kabullenmişti hastalığı, olacaktır diyordu. Ama iş şeytanın yormasına gelince durumunu Allah’a havale ediyordu. Hani bir hikâye anlatılır. Bir kral eline aldığı Ebu Cehil karpuzuyla oynarken elinden ağzına bir damla dokununca dayanılmaz acı olduğunu görür. Hizmetçilerinden birini çağırır ve elindekini ova verir, al bunu ye der. Sanki bir bal ya da baklava yercesine, dünyada tadı bulunmaz nadide bir meyve yercesine ağzının suyunu akıtırcasına hizmetçi onu yer. Kral; al bakalım bir de şunu ye diye ikincisini uzatır. Hizmetçi aynı iştahla onu da yemiş. Kral sorar; acı değil mi bu yediklerin? Evet efendim, acıdır. Ama hiç öyle acı gibi yemedin? Hiç itirazın olmadı? İkincisine bari yeter artık demedin, yüzünü buruşturmadın? Demiş ki; efendim, yıllardır kapındayım, yıllardır tadı hoş, lezzeti hoş güzelim yiyecekler verdin ve yedim. Ha bir kere de acı vermişsin, onu da güzel yiyelim ne olur? Demiş. Şimdi Allah yıllarca ve yıllarca ağzımıza gözümüze, ayağımıza dizimize, tüm vücudumuza sıhhat ve âfiyet veriyor da, bir an alıverince ne diyorsunuz? Şikâyet mi edecektiniz? İsyan mı edecektiniz? Beni mi buldun? Bana mı münasip gördün? Beni buna mı lâyık gördün mü diyeceksiniz? Olmaz elbette böyle şey. Ama bir şikâyetimiz, bir sızlanmamız varsa sadece şu kadarını söyleyebilelim: Ya Rabbi ben buna razıyım. Ben bana verdiğinle imtihan olarak cennet kazanacağımı biliyorum, ama ne olur ya Rabbi bunu dayanamayacağım boyuta ulaştırma. Ben âcizim, ben zayıfım sen bana şifa veriver ya Rabbi diye O’na nazlanacağız. Yâni neden ben diye kafa tutmayacağız Rabbimize. Bakın örneğimiz diyor ki; ya Rab şeytan bana dokunuyor, şeytan beni dürtüklüyor, beni yoruyor, yorgunluğa davet ediyor, sen yardım eyle diye iltica ediyor. Rabbimiz de şöyle buyurdu: Ayağını yere vur dedi. Rabbinden bir emir alan kul başka ne yapar? Ya aynı konumda biz olsaydık bu emir karşısında ne yapardık? Allah bize ayağını yere vur deseydi nasıl hareket ederdik? Ne? Ne dedin? Ayağını yere vur. Nedir bu ya Rabbi? Ne demektir bu? Ben hastayım diyorum, sen ayağını yere vur diyorsun. Nasıl bir iştir bu? Ne ilgisi var bununla hastalığın? Der miyiz ki? Hayır peygamber teslimiyetiyle Allah’a teslim olmayınca şifanın bize gelmeyeceğini baştan bilelim. Rabbimiz öyle buyurdu. Vur ayağını yere, işte bir soğuk su, haydi yıkan onunla ve içeceğin bir su. Ne oldu ondan sonra? Diye sormak gerekir mi Allah’a? Hayır. İşte iki su, birinden içecek, ötekisiyle de yıkanacak o kadar. Olayı Rabbimiz bir senaryo olarak bizim önümüze koymadığına göre, bu kadar yalvarıp yakarmadan, bu kadar sabırdan ve güzel kulluktan sonra elbette Rabbimiz onun şifasını veriverdi. Allah şu kadarını söylüyor bakın: Ona ehlini, ahalisini, oğlunu kızını, ehlini ona lütfetti Allah. Hattâ dahalarını, nicelerini, benzerlerini de veriverdi. Yâni çoğalttı, bir o kadar daha verdi. Yâni daha nice imkânlar verdi ona katından bir rahmet olarak. Allah’ı Vehhâb bilenlere Allah Vehhâb olur, lütfedici olur. Eğer biz de Allah’ı Vehhâb bilirsek, lütfeden, ihsan eden, bolca veriveren, nimetlere fark eden olarak iman edersek elbette Rabbimiz elçilerine verdiği gibi bize de verecektir. Ama bana neyin lâzım olduğu O bilir ve bu hikmetiyle verir. Ama biz kendimizce, kendi mantığımızca lütuf olduğunu zannettiğimiz şerleri istersek vermeyebilir. Çünkü o zaman belki de vermemesi lütuftur. Dua ediyor ve hayır olduğunu zannettiğimiz şeyleri istiyoruz. Ama şunu da biliyoruz ki bizim için nelerin hayırlı, nelerin hayırsız olduğunu en iyi Allah bilir. Öyle olunca belki geciktirir bizim için hayırdır, belki iptal eder bizim için hayırdır, belki çabucak veriverir hayırdı. Unutmayalım ki duanın kabulünde böyle bir sistem vardır. İşte Rabbimiz Eyyub aleyhisselâm’ın duasını kabul buyurdu, al sana biri yıkanılacak, diğeri de içilecek iki su. Yâni böyle olunca, sıhhat ve âfiyete kavuşunca cennet hak etme fırsatı daha mı fazla oluyor? Hayır öyle diyemeyiz. Kim diyebilir ben sıhhatliyim, binaenaleyh hastaya göre cennete daha lâyığım? Olur mu böyle bir şey? Olmaz elbette ama, Allah dediği ve peygamberimiz de öğrettiği için elbette Allah’tan sıhhat ve âfiyet isteriz. Değilse nice hastalıklar nice şerlere engel olduğu için bizim için hayırdır. Hastalıklar kalbimizin incelme sebebi olduğu için bizin hayırdır. Hattâ Rasûlullah Efendimizin beyanıyla kulun günâhlarının temizleyicisidir. Peygamber Efendimiz buyurur ki; “Allah bir kulunu af-fetmeyi dilerse, onu hastalıklarla müptelâ kılar da, demirin ateşle isinin, pasının temizlendiği gibi hastalık da kulu tertemiz hale getirir.” Onun içindir ki hasta ziyaretine gidince; Allah sana cennet versin deriz. Sonra güzel bir tavırla; “Lâ be’se tahûrun inşallah” deriz. Yâni geçmiş olsun, bir şeyin yok inşallah, kefâret olur inşallah, günâhlarını temizleyici olur inşallah deriz. Sonra mümkünse elini tutup güzel dualarda bulunuruz, onun da duasını isteyerek izin alıp ayrılırız. İşte bu, aklı olanlar için bir gündemdir, bir hatırlatmadır, bir hatıradır. Yâni insanlar için unutulmaması gereken bir derstir. Bu hep bizde kalmalıdır. Unutmayacağız ki Allah bazen öyle imtihan eder, bazen de böyle. Bazen vererek imtihan eder, bazen de alarak. Bazen sıhhatle, bazen de hastalıkla. Hastalığı veren alabilir de, sağlığı veren alabilir de. Her hal-ü kâr da O’nunla irtibat halinde olmalıyız. Sonra Rabbimiz Eyyub aleyhisselâm’a şöyle buyurdu:
44. “Ey Eyyûb! “Eline bir demet sap alıp onunla vur, yeminini bozma demiştik. Doğrusu Biz onu sabırlı bulmuştuk. Ne iyi kuldu; daima Allah’a yönelirdi. Ayrıca Biz ona dedik ki, “ey Eyyub, bir demet sap al onunla vur ve yeminini bozma.” Bir yemini varmış Eyyûb’un (a.s) ne olduğunu bilmiyoruz. Kitabımızdan detayını vermiyor Rabbimiz, sahih sünnette de bir açıklama görmedim. “Doğrusu Eyyûb’u çok sabırlı bir kul bulduk, gerçekten o ne iyi bir kuldu. Muhakkak ki o Evvâb’tı.” Allah’a çok yönelen, çok kulluk eden, çok tevbe eden bir kuldu. Evet, dedik ki ona; eline bir demet sap al. Buğday sapı mı? Yoksa arpa sapı mı? Ya değilse çavdar sapı mı? Biz şehirliler ne an-larız da bunlardan? Al eline bir demet sap ve vur onunla. Kime? Dememiş onu Allah. Onunla vur. Nereye? Kime? Yok o bölüm. Nasıl vu-rulacak? O da yok. Ne var ya? Yemin etmiştin ya, işte o yemininden cayma. Yeminini yerine getir. Anlıyoruz ki, hasta iken, imkânsızken, güçsüzken yaptığın ye-minleri imkân dahilindeyken yap, yerine getir buyuruyor. Belki de has-ta iken ettiği yemin iyi olunca yerine getirilebilecek bir yemindi bilemiyoruz ki. Yâni iyi olursam yüz sopa vurayım demişti de işte onların her biri böyle bir uygulamayla yerine getirilmiş olacaktı. Çünkü; Onu sabreden bulduk diyor Allah. O sabrediyordu. Sabır makamındaydı. Dayanan, direnen, bıkıp usanmayandı. Rabbine kulluğa, Rabbinin istediğine sabredendi. Öyle bulduk onu diyor Allah. Demek ki bu, sabredenlere bir ihsan, bir lütuf, bir kolaylık imiş. Dâvûd aleyhisselâm Evvâb, Süleyman aleyhisselâm Evvâb, dağlar taşlar, kurtlar kuşlar Evvâb, bir de Eyyub aleyhisselâm Evvâb. Bizler de o Evvâb’lardan olabilmek için akşam namazından sonra iki, dört veya altı rekat namaz kılacağız. Ama unutmayacağız ki sadece bu namazı kılıvermekle hemen Evvâb olamayacağız. Bunun için elbette onlar gibi namaz kılmak zorundayız. Tıpkı onlar gibi namazı ikâ-me etmek, namazla Allah’tan mesaj almak, namazla Allah’a tekmil vermek, namaz sonrası hayatımızı namazla düzenlemek zorunda ol-duğumuzu unutmayacağız. Yâni Dâvûd aleyhisselâm gibi tüm imkânlara rağmen Allah’a teslim olmak, Süleyman aleyhisselâm gibi saltanatın zirve noktasında bulunsak bile şımarmamak, tüm sahip olduklarımızı Allah’tan bilip O’na kulluğa harcamak, Eyyub aleyhisselâm gibi bize verilenlerin tümü elimizden alınsa bile yine kulluğumuzu sürdürmek zorundayız. İşte o zaman Evvâb olma yolundayız demektir Allah’ın izniyle. Evvâb olanların safındayız demektir inşallah.
45,47,48. “Ey Muhammed! Güçlü ve anlayışlı olan kullarımız İbrahîm, İshâk ve Yakub’u da an. Biz onları âhiret yurdunu düşünen, içten bağlı kimseler kıldık. Doğrusu onlar katımızda seçkin, iyi kimselerdendirler. İsmail’i, Elyesa’ı, Zülkifl’i de an. Hepsi iyilerdendir.” Peygamberim, bir de bu güçlü ve anlayışlı kullarımızdan İbrahîm’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla, onları da gündemine al. Biz gerçekten onları âhireti düşünen, âhireti dert edinen, âhiret yurdunu kafaya takmış, Bize gönülden bağlı kullar kıldık. Ve onlar katımızda seçkin, hayırlı kimseler idiler. İsmail’i, Elyesa’ı, Zülkifl’i de hatırla ki, hepsi iyilerdendi. Yeni imamların, yeni yasal örneklerin huzurundayız. Rabbimiz bize yeni örneklerle tanıştırıyor. Dâvûd aleyhisselâmla tanıştık, sonra onun oğlu Süleyman aleyhisselâm’a misafir olduk, sonra her şeyi elin-den alınan Eyyub aleyhisselâm’a uğradık, onunla beraber olduk, şimdi de başka örneklerle tanıştıracak Rabbimiz. İbrahim, İshâk ve Yâ’-kub. Dede, oğul ve torun. Şimdi de onlarla beraberiz. Onları düşünüyoruz, onlarla beraberlik kuruyoruz, onları gündem yapıyoruz. Bazen tanışmak için uzaktan gelenlere şöyle diyorum: Hayrola gardaş, benden önce tanışman gereken kimseler yok muydu? İbrahim’i, İsmail’i, İshâk’ı, Yâ’kub’u tanıdın mı? Onlarla tanışıp konuştun da sıra bana mı geldi? Diyorum. Acı bir tebessüm ve başlar yerde. Yâni Allah için söyleyin, ne kadar tanıyoruz İbrahim aleyhisselâmı? Unutmayalım ki onları gündeme alabilmemiz onları tanımamıza bağlıdır. Ne kadar tanıyorsak o kadar gündemimizi dolduracaklardır. Şu anda yaşayan örnek arayanlar, aslında yasal örnekler olan peygamberleri tanıma zahmetinden kaçan insanlardır. Gelin vazgeçelim bu bozuk tavırlarımızdan da bu yasal örnekleri tanımaya koşalım. Bu üç peygamberle ilgili bizi ilgilendiren bölüm olarak Allah buyuruyor ki; onlar “eyd” ve “ebsar” sahibiydiler. Eller sahibi, güç sahibi, etkin ve egemenlik sahibi ve de basiret sahibiydiler. Görebilme, fark edebilme, anlayabilme imkânına sahiptiler. Hem güçlüdürler, hem de basiretlidirler. Tüm peygamber böyleydi. Bakın insanlara. Güçlüdürler ama bu güçlerini nasıl ve nerede kullanmaları gerektiği konusunda basiretleri yoktur. Hayatla hakiki bilgi olan vahyi birleştirme bilgileri yoktur. Nerede nasıl hareket edecekleri konusunu bilmemektedirler. Kimileri de bilir, kitabını yazacak kadar bilir ama güç yoktur. Peki acaba bir elinde kılıç, diğer elinde kalem anlamına mı gelir bu dediğim? Bilmem. Ama basiretle gücün, hikmetle iradenin birlik olmasıdır. İşte Allah’ın elçileri böyleydi. Dâr’ın, hakiki yurdun, âhir yurdun, âhiret âleminin gündeme alınması konusunda özelleştirilmişlerdir bu Allah elçileri. İşte bu peygamberler o konuyu anlatıyorlar. Dünya nedir? Dünya ne mânâya gelir? Dünya da kalış nedir? Âhiret nedir? Ona nasıl önem verilmelidir? İşte bu peygamberler bunu anlatırlar, bunu hatırlatırlar, bunu çağrıştırırlar. Bu peygamberleri görenler, onları hatırlayanlar, onları gündeme alanlar bunu hatırlarlar, bunu anlarlar. Öyleyse âhireti hatırlamak, âhireti tanımak isterseniz bu peygamberleri gündeme almak zorundasınız. Eğer bizler de onlarla tanışır, onlarla beraber olabilirsek kesinlikle bilelim ki bizler de “zikreddâr” olabileceğiz demektir. Yâni o zaman bizi görenler de, bizimle beraber olanlar da hep âhireti hatırlayacaklar, Allah’a kulluğu hatırlayacaklardır. Ve onlar bize göre seçkin ve hayırlı kimselerdir. Seçilen, ayrılan, ayrıcalıklı kılınan ve de en hayırlı, en bereketli kullarımızdır onlar. Onlarla alâkalı Rabbimin bize ulaştırdığı bilgilerin peşinde olabilirsek elbette biz de onlarla beraber olabileceğiz demektir. Hani seçkinlerin yediği yemek, seçkinlerin içtiği çay, seçkinlerin giydiği elbise denir ya, işte biz de seçkinlerden olabileceğiz inşallah. Kim bunlar? Bunları tanır ve örnek alırsanız cennet var diyorsa Allah, tanımak zorunda değil miyiz? Bana babam yeter, bana babalarım yeter demek zorunda değiliz artık. Çünkü bunlar zikirdir. Çünkü bunlar hayırlıdır. Allah bunların gündem olmasını istiyor. Başkalarının gündemine cennet var demiyor Rabbimiz.
45,47,48. “Ey Muhammed! Güçlü ve anlayışlı olan kullarımız İbrahîm, İshâk ve Yakub’u da an. Biz onları âhiret yurdunu düşünen, içten bağlı kimseler kıldık. Doğrusu onlar katımızda seçkin, iyi kimselerdendirler. İsmail’i, Elyesa’ı, Zülkifl’i de an. Hepsi iyilerdendir.” Peygamberim, bir de bu güçlü ve anlayışlı kullarımızdan İbrahîm’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla, onları da gündemine al. Biz gerçekten onları âhireti düşünen, âhireti dert edinen, âhiret yurdunu kafaya takmış, Bize gönülden bağlı kullar kıldık. Ve onlar katımızda seçkin, hayırlı kimseler idiler. İsmail’i, Elyesa’ı, Zülkifl’i de hatırla ki, hepsi iyilerdendi. Yeni imamların, yeni yasal örneklerin huzurundayız. Rabbimiz bize yeni örneklerle tanıştırıyor. Dâvûd aleyhisselâmla tanıştık, sonra onun oğlu Süleyman aleyhisselâm’a misafir olduk, sonra her şeyi elin-den alınan Eyyub aleyhisselâm’a uğradık, onunla beraber olduk, şimdi de başka örneklerle tanıştıracak Rabbimiz. İbrahim, İshâk ve Yâ’-kub. Dede, oğul ve torun. Şimdi de onlarla beraberiz. Onları düşünüyoruz, onlarla beraberlik kuruyoruz, onları gündem yapıyoruz. Bazen tanışmak için uzaktan gelenlere şöyle diyorum: Hayrola gardaş, benden önce tanışman gereken kimseler yok muydu? İbrahim’i, İsmail’i, İshâk’ı, Yâ’kub’u tanıdın mı? Onlarla tanışıp konuştun da sıra bana mı geldi? Diyorum. Acı bir tebessüm ve başlar yerde. Yâni Allah için söyleyin, ne kadar tanıyoruz İbrahim aleyhisselâmı? Unutmayalım ki onları gündeme alabilmemiz onları tanımamıza bağlıdır. Ne kadar tanıyorsak o kadar gündemimizi dolduracaklardır. Şu anda yaşayan örnek arayanlar, aslında yasal örnekler olan peygamberleri tanıma zahmetinden kaçan insanlardır. Gelin vazgeçelim bu bozuk tavırlarımızdan da bu yasal örnekleri tanımaya koşalım. Bu üç peygamberle ilgili bizi ilgilendiren bölüm olarak Allah buyuruyor ki; onlar “eyd” ve “ebsar” sahibiydiler. Eller sahibi, güç sahibi, etkin ve egemenlik sahibi ve de basiret sahibiydiler. Görebilme, fark edebilme, anlayabilme imkânına sahiptiler. Hem güçlüdürler, hem de basiretlidirler. Tüm peygamber böyleydi. Bakın insanlara. Güçlüdürler ama bu güçlerini nasıl ve nerede kullanmaları gerektiği konusunda basiretleri yoktur. Hayatla hakiki bilgi olan vahyi birleştirme bilgileri yoktur. Nerede nasıl hareket edecekleri konusunu bilmemektedirler. Kimileri de bilir, kitabını yazacak kadar bilir ama güç yoktur. Peki acaba bir elinde kılıç, diğer elinde kalem anlamına mı gelir bu dediğim? Bilmem. Ama basiretle gücün, hikmetle iradenin birlik olmasıdır. İşte Allah’ın elçileri böyleydi. Dâr’ın, hakiki yurdun, âhir yurdun, âhiret âleminin gündeme alınması konusunda özelleştirilmişlerdir bu Allah elçileri. İşte bu peygamberler o konuyu anlatıyorlar. Dünya nedir? Dünya ne mânâya gelir? Dünya da kalış nedir? Âhiret nedir? Ona nasıl önem verilmelidir? İşte bu peygamberler bunu anlatırlar, bunu hatırlatırlar, bunu çağrıştırırlar. Bu peygamberleri görenler, onları hatırlayanlar, onları gündeme alanlar bunu hatırlarlar, bunu anlarlar. Öyleyse âhireti hatırlamak, âhireti tanımak isterseniz bu peygamberleri gündeme almak zorundasınız. Eğer bizler de onlarla tanışır, onlarla beraber olabilirsek kesinlikle bilelim ki bizler de “zikreddâr” olabileceğiz demektir. Yâni o zaman bizi görenler de, bizimle beraber olanlar da hep âhireti hatırlayacaklar, Allah’a kulluğu hatırlayacaklardır. Ve onlar bize göre seçkin ve hayırlı kimselerdir. Seçilen, ayrılan, ayrıcalıklı kılınan ve de en hayırlı, en bereketli kullarımızdır onlar. Onlarla alâkalı Rabbimin bize ulaştırdığı bilgilerin peşinde olabilirsek elbette biz de onlarla beraber olabileceğiz demektir. Hani seçkinlerin yediği yemek, seçkinlerin içtiği çay, seçkinlerin giydiği elbise denir ya, işte biz de seçkinlerden olabileceğiz inşallah. Kim bunlar? Bunları tanır ve örnek alırsanız cennet var diyorsa Allah, tanımak zorunda değil miyiz? Bana babam yeter, bana babalarım yeter demek zorunda değiliz artık. Çünkü bunlar zikirdir. Çünkü bunlar hayırlıdır. Allah bunların gündem olmasını istiyor. Başkalarının gündemine cennet var demiyor Rabbimiz.
45,47,48. “Ey Muhammed! Güçlü ve anlayışlı olan kullarımız İbrahîm, İshâk ve Yakub’u da an. Biz onları âhiret yurdunu düşünen, içten bağlı kimseler kıldık. Doğrusu onlar katımızda seçkin, iyi kimselerdendirler. İsmail’i, Elyesa’ı, Zülkifl’i de an. Hepsi iyilerdendir.” Peygamberim, bir de bu güçlü ve anlayışlı kullarımızdan İbrahîm’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla, onları da gündemine al. Biz gerçekten onları âhireti düşünen, âhireti dert edinen, âhiret yurdunu kafaya takmış, Bize gönülden bağlı kullar kıldık. Ve onlar katımızda seçkin, hayırlı kimseler idiler. İsmail’i, Elyesa’ı, Zülkifl’i de hatırla ki, hepsi iyilerdendi. Yeni imamların, yeni yasal örneklerin huzurundayız. Rabbimiz bize yeni örneklerle tanıştırıyor. Dâvûd aleyhisselâmla tanıştık, sonra onun oğlu Süleyman aleyhisselâm’a misafir olduk, sonra her şeyi elin-den alınan Eyyub aleyhisselâm’a uğradık, onunla beraber olduk, şimdi de başka örneklerle tanıştıracak Rabbimiz. İbrahim, İshâk ve Yâ’-kub. Dede, oğul ve torun. Şimdi de onlarla beraberiz. Onları düşünüyoruz, onlarla beraberlik kuruyoruz, onları gündem yapıyoruz. Bazen tanışmak için uzaktan gelenlere şöyle diyorum: Hayrola gardaş, benden önce tanışman gereken kimseler yok muydu? İbrahim’i, İsmail’i, İshâk’ı, Yâ’kub’u tanıdın mı? Onlarla tanışıp konuştun da sıra bana mı geldi? Diyorum. Acı bir tebessüm ve başlar yerde. Yâni Allah için söyleyin, ne kadar tanıyoruz İbrahim aleyhisselâmı? Unutmayalım ki onları gündeme alabilmemiz onları tanımamıza bağlıdır. Ne kadar tanıyorsak o kadar gündemimizi dolduracaklardır. Şu anda yaşayan örnek arayanlar, aslında yasal örnekler olan peygamberleri tanıma zahmetinden kaçan insanlardır. Gelin vazgeçelim bu bozuk tavırlarımızdan da bu yasal örnekleri tanımaya koşalım. Bu üç peygamberle ilgili bizi ilgilendiren bölüm olarak Allah buyuruyor ki; onlar “eyd” ve “ebsar” sahibiydiler. Eller sahibi, güç sahibi, etkin ve egemenlik sahibi ve de basiret sahibiydiler. Görebilme, fark edebilme, anlayabilme imkânına sahiptiler. Hem güçlüdürler, hem de basiretlidirler. Tüm peygamber böyleydi. Bakın insanlara. Güçlüdürler ama bu güçlerini nasıl ve nerede kullanmaları gerektiği konusunda basiretleri yoktur. Hayatla hakiki bilgi olan vahyi birleştirme bilgileri yoktur. Nerede nasıl hareket edecekleri konusunu bilmemektedirler. Kimileri de bilir, kitabını yazacak kadar bilir ama güç yoktur. Peki acaba bir elinde kılıç, diğer elinde kalem anlamına mı gelir bu dediğim? Bilmem. Ama basiretle gücün, hikmetle iradenin birlik olmasıdır. İşte Allah’ın elçileri böyleydi. Dâr’ın, hakiki yurdun, âhir yurdun, âhiret âleminin gündeme alınması konusunda özelleştirilmişlerdir bu Allah elçileri. İşte bu peygamberler o konuyu anlatıyorlar. Dünya nedir? Dünya ne mânâya gelir? Dünya da kalış nedir? Âhiret nedir? Ona nasıl önem verilmelidir? İşte bu peygamberler bunu anlatırlar, bunu hatırlatırlar, bunu çağrıştırırlar. Bu peygamberleri görenler, onları hatırlayanlar, onları gündeme alanlar bunu hatırlarlar, bunu anlarlar. Öyleyse âhireti hatırlamak, âhireti tanımak isterseniz bu peygamberleri gündeme almak zorundasınız. Eğer bizler de onlarla tanışır, onlarla beraber olabilirsek kesinlikle bilelim ki bizler de “zikreddâr” olabileceğiz demektir. Yâni o zaman bizi görenler de, bizimle beraber olanlar da hep âhireti hatırlayacaklar, Allah’a kulluğu hatırlayacaklardır. Ve onlar bize göre seçkin ve hayırlı kimselerdir. Seçilen, ayrılan, ayrıcalıklı kılınan ve de en hayırlı, en bereketli kullarımızdır onlar. Onlarla alâkalı Rabbimin bize ulaştırdığı bilgilerin peşinde olabilirsek elbette biz de onlarla beraber olabileceğiz demektir. Hani seçkinlerin yediği yemek, seçkinlerin içtiği çay, seçkinlerin giydiği elbise denir ya, işte biz de seçkinlerden olabileceğiz inşallah. Kim bunlar? Bunları tanır ve örnek alırsanız cennet var diyorsa Allah, tanımak zorunda değil miyiz? Bana babam yeter, bana babalarım yeter demek zorunda değiliz artık. Çünkü bunlar zikirdir. Çünkü bunlar hayırlıdır. Allah bunların gündem olmasını istiyor. Başkalarının gündemine cennet var demiyor Rabbimiz.
45,47,48. “Ey Muhammed! Güçlü ve anlayışlı olan kullarımız İbrahîm, İshâk ve Yakub’u da an. Biz onları âhiret yurdunu düşünen, içten bağlı kimseler kıldık. Doğrusu onlar katımızda seçkin, iyi kimselerdendirler. İsmail’i, Elyesa’ı, Zülkifl’i de an. Hepsi iyilerdendir.” Peygamberim, bir de bu güçlü ve anlayışlı kullarımızdan İbrahîm’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla, onları da gündemine al. Biz gerçekten onları âhireti düşünen, âhireti dert edinen, âhiret yurdunu kafaya takmış, Bize gönülden bağlı kullar kıldık. Ve onlar katımızda seçkin, hayırlı kimseler idiler. İsmail’i, Elyesa’ı, Zülkifl’i de hatırla ki, hepsi iyilerdendi. Yeni imamların, yeni yasal örneklerin huzurundayız. Rabbimiz bize yeni örneklerle tanıştırıyor. Dâvûd aleyhisselâmla tanıştık, sonra onun oğlu Süleyman aleyhisselâm’a misafir olduk, sonra her şeyi elin-den alınan Eyyub aleyhisselâm’a uğradık, onunla beraber olduk, şimdi de başka örneklerle tanıştıracak Rabbimiz. İbrahim, İshâk ve Yâ’-kub. Dede, oğul ve torun. Şimdi de onlarla beraberiz. Onları düşünüyoruz, onlarla beraberlik kuruyoruz, onları gündem yapıyoruz. Bazen tanışmak için uzaktan gelenlere şöyle diyorum: Hayrola gardaş, benden önce tanışman gereken kimseler yok muydu? İbrahim’i, İsmail’i, İshâk’ı, Yâ’kub’u tanıdın mı? Onlarla tanışıp konuştun da sıra bana mı geldi? Diyorum. Acı bir tebessüm ve başlar yerde. Yâni Allah için söyleyin, ne kadar tanıyoruz İbrahim aleyhisselâmı? Unutmayalım ki onları gündeme alabilmemiz onları tanımamıza bağlıdır. Ne kadar tanıyorsak o kadar gündemimizi dolduracaklardır. Şu anda yaşayan örnek arayanlar, aslında yasal örnekler olan peygamberleri tanıma zahmetinden kaçan insanlardır. Gelin vazgeçelim bu bozuk tavırlarımızdan da bu yasal örnekleri tanımaya koşalım. Bu üç peygamberle ilgili bizi ilgilendiren bölüm olarak Allah buyuruyor ki; onlar “eyd” ve “ebsar” sahibiydiler. Eller sahibi, güç sahibi, etkin ve egemenlik sahibi ve de basiret sahibiydiler. Görebilme, fark edebilme, anlayabilme imkânına sahiptiler. Hem güçlüdürler, hem de basiretlidirler. Tüm peygamber böyleydi. Bakın insanlara. Güçlüdürler ama bu güçlerini nasıl ve nerede kullanmaları gerektiği konusunda basiretleri yoktur. Hayatla hakiki bilgi olan vahyi birleştirme bilgileri yoktur. Nerede nasıl hareket edecekleri konusunu bilmemektedirler. Kimileri de bilir, kitabını yazacak kadar bilir ama güç yoktur. Peki acaba bir elinde kılıç, diğer elinde kalem anlamına mı gelir bu dediğim? Bilmem. Ama basiretle gücün, hikmetle iradenin birlik olmasıdır. İşte Allah’ın elçileri böyleydi. Dâr’ın, hakiki yurdun, âhir yurdun, âhiret âleminin gündeme alınması konusunda özelleştirilmişlerdir bu Allah elçileri. İşte bu peygamberler o konuyu anlatıyorlar. Dünya nedir? Dünya ne mânâya gelir? Dünya da kalış nedir? Âhiret nedir? Ona nasıl önem verilmelidir? İşte bu peygamberler bunu anlatırlar, bunu hatırlatırlar, bunu çağrıştırırlar. Bu peygamberleri görenler, onları hatırlayanlar, onları gündeme alanlar bunu hatırlarlar, bunu anlarlar. Öyleyse âhireti hatırlamak, âhireti tanımak isterseniz bu peygamberleri gündeme almak zorundasınız. Eğer bizler de onlarla tanışır, onlarla beraber olabilirsek kesinlikle bilelim ki bizler de “zikreddâr” olabileceğiz demektir. Yâni o zaman bizi görenler de, bizimle beraber olanlar da hep âhireti hatırlayacaklar, Allah’a kulluğu hatırlayacaklardır. Ve onlar bize göre seçkin ve hayırlı kimselerdir. Seçilen, ayrılan, ayrıcalıklı kılınan ve de en hayırlı, en bereketli kullarımızdır onlar. Onlarla alâkalı Rabbimin bize ulaştırdığı bilgilerin peşinde olabilirsek elbette biz de onlarla beraber olabileceğiz demektir. Hani seçkinlerin yediği yemek, seçkinlerin içtiği çay, seçkinlerin giydiği elbise denir ya, işte biz de seçkinlerden olabileceğiz inşallah. Kim bunlar? Bunları tanır ve örnek alırsanız cennet var diyorsa Allah, tanımak zorunda değil miyiz? Bana babam yeter, bana babalarım yeter demek zorunda değiliz artık. Çünkü bunlar zikirdir. Çünkü bunlar hayırlıdır. Allah bunların gündem olmasını istiyor. Başkalarının gündemine cennet var demiyor Rabbimiz.
49,53. “İşte bu güzel bir anmadır. Doğrusu Allah’a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır. Kapıları onlara açılmış Adn cennetleri vardır. Orada tahtlara yaslanmış olarak türlü meyveler ve içecekler isterler. Yanlarında, gözlerini eşlerine dikmiş yaşıt güzeller vardır. İşte bu hesap günü için, size söz verilenlerdir.” İşte bu kitap güzel bir zikirdir, hoş bir gündemdir, şereftir. İşte bu size sunulan peygamber sıfatları, peygamber özellikleri, peygamberlerin örnek hayatları, kullukları, sabırları, dirençleri, teslimiyetleri, hayatı Allah için yaşamaları ve yaşadıkları böyle bir kulluk hayatının sonunda Allah’ın rahmet ve lütûflarına mazhar olmaları en güzel bir gündemdir. Bir tezkiradır, bir haritadır, bir programdır, bir pusuladır. Muhakkak ki bu örneklere tabi olan muttakîler için, Allah gündemiyle yol bulmaya çalışanlar için güzel bir gelecek vardır. Onlar için Adn cennetleri vardır ki, onların kapıları onlara baştan açıktır. Evet, bu sayılan peygamberler birer zikirdir. Öyleyse hep bunları konuşalım. Hep bunları gündemde tutalım. Çünkü böyle yapan muttakilere hüsne meab vardır. Yâni bunu gündemde tutanlara, yolunu zikirle bulanlara, hayatını yasal örneklerle yaşayanlara hüsnü meab vardır. Güzel barınak, durak, sığınak onlaradır. Daha, Adn cennetleri ki daha onlar varmadan kapıları açılmış-tır. İşte bütün bunlar hesaba kitaba inanan, âhiret endişesi taşıyan, kimselere vaad edilenlerdir. Tüm bunlar bizim bitmez tükenmez rızıklarımız. Kâfirler zümre zümre cehenneme sevk edilecekler. Onlar o cehenneme vardıklarında cehennemin kapıları açılacak. Sanki oraya gitmeyin dercesine Rabbimiz onlar oraya varıncaya kadar, kendilerini o cehenneme zorla götürüp ipotekleyinceye kadar o cehennemin kapılarını açmıyor. Ama muttakîler o cennete vardıklarında kapılar onlar için hep açıktır. Orada tahtlara yaslanmış olarak türlü meyveler ve içecekler isterler. Yanlarında, gözlerini eşlerine dikmiş yaşıt güzeller vardır. İşte bu hesap günü için, size söz verilenlerdir.
49,53. “İşte bu güzel bir anmadır. Doğrusu Allah’a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır. Kapıları onlara açılmış Adn cennetleri vardır. Orada tahtlara yaslanmış olarak türlü meyveler ve içecekler isterler. Yanlarında, gözlerini eşlerine dikmiş yaşıt güzeller vardır. İşte bu hesap günü için, size söz verilenlerdir.” İşte bu kitap güzel bir zikirdir, hoş bir gündemdir, şereftir. İşte bu size sunulan peygamber sıfatları, peygamber özellikleri, peygamberlerin örnek hayatları, kullukları, sabırları, dirençleri, teslimiyetleri, hayatı Allah için yaşamaları ve yaşadıkları böyle bir kulluk hayatının sonunda Allah’ın rahmet ve lütûflarına mazhar olmaları en güzel bir gündemdir. Bir tezkiradır, bir haritadır, bir programdır, bir pusuladır. Muhakkak ki bu örneklere tabi olan muttakîler için, Allah gündemiyle yol bulmaya çalışanlar için güzel bir gelecek vardır. Onlar için Adn cennetleri vardır ki, onların kapıları onlara baştan açıktır. Evet, bu sayılan peygamberler birer zikirdir. Öyleyse hep bunları konuşalım. Hep bunları gündemde tutalım. Çünkü böyle yapan muttakilere hüsne meab vardır. Yâni bunu gündemde tutanlara, yolunu zikirle bulanlara, hayatını yasal örneklerle yaşayanlara hüsnü meab vardır. Güzel barınak, durak, sığınak onlaradır. Daha, Adn cennetleri ki daha onlar varmadan kapıları açılmış-tır. İşte bütün bunlar hesaba kitaba inanan, âhiret endişesi taşıyan, kimselere vaad edilenlerdir. Tüm bunlar bizim bitmez tükenmez rızıklarımız. Kâfirler zümre zümre cehenneme sevk edilecekler. Onlar o cehenneme vardıklarında cehennemin kapıları açılacak. Sanki oraya gitmeyin dercesine Rabbimiz onlar oraya varıncaya kadar, kendilerini o cehenneme zorla götürüp ipotekleyinceye kadar o cehennemin kapılarını açmıyor. Ama muttakîler o cennete vardıklarında kapılar onlar için hep açıktır. Orada tahtlara yaslanmış olarak türlü meyveler ve içecekler isterler. Yanlarında, gözlerini eşlerine dikmiş yaşıt güzeller vardır. İşte bu hesap günü için, size söz verilenlerdir.
49,53. “İşte bu güzel bir anmadır. Doğrusu Allah’a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır. Kapıları onlara açılmış Adn cennetleri vardır. Orada tahtlara yaslanmış olarak türlü meyveler ve içecekler isterler. Yanlarında, gözlerini eşlerine dikmiş yaşıt güzeller vardır. İşte bu hesap günü için, size söz verilenlerdir.” İşte bu kitap güzel bir zikirdir, hoş bir gündemdir, şereftir. İşte bu size sunulan peygamber sıfatları, peygamber özellikleri, peygamberlerin örnek hayatları, kullukları, sabırları, dirençleri, teslimiyetleri, hayatı Allah için yaşamaları ve yaşadıkları böyle bir kulluk hayatının sonunda Allah’ın rahmet ve lütûflarına mazhar olmaları en güzel bir gündemdir. Bir tezkiradır, bir haritadır, bir programdır, bir pusuladır. Muhakkak ki bu örneklere tabi olan muttakîler için, Allah gündemiyle yol bulmaya çalışanlar için güzel bir gelecek vardır. Onlar için Adn cennetleri vardır ki, onların kapıları onlara baştan açıktır. Evet, bu sayılan peygamberler birer zikirdir. Öyleyse hep bunları konuşalım. Hep bunları gündemde tutalım. Çünkü böyle yapan muttakilere hüsne meab vardır. Yâni bunu gündemde tutanlara, yolunu zikirle bulanlara, hayatını yasal örneklerle yaşayanlara hüsnü meab vardır. Güzel barınak, durak, sığınak onlaradır. Daha, Adn cennetleri ki daha onlar varmadan kapıları açılmış-tır. İşte bütün bunlar hesaba kitaba inanan, âhiret endişesi taşıyan, kimselere vaad edilenlerdir. Tüm bunlar bizim bitmez tükenmez rızıklarımız. Kâfirler zümre zümre cehenneme sevk edilecekler. Onlar o cehenneme vardıklarında cehennemin kapıları açılacak. Sanki oraya gitmeyin dercesine Rabbimiz onlar oraya varıncaya kadar, kendilerini o cehenneme zorla götürüp ipotekleyinceye kadar o cehennemin kapılarını açmıyor. Ama muttakîler o cennete vardıklarında kapılar onlar için hep açıktır. Orada tahtlara yaslanmış olarak türlü meyveler ve içecekler isterler. Yanlarında, gözlerini eşlerine dikmiş yaşıt güzeller vardır. İşte bu hesap günü için, size söz verilenlerdir.
49,53. “İşte bu güzel bir anmadır. Doğrusu Allah’a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır. Kapıları onlara açılmış Adn cennetleri vardır. Orada tahtlara yaslanmış olarak türlü meyveler ve içecekler isterler. Yanlarında, gözlerini eşlerine dikmiş yaşıt güzeller vardır. İşte bu hesap günü için, size söz verilenlerdir.” İşte bu kitap güzel bir zikirdir, hoş bir gündemdir, şereftir. İşte bu size sunulan peygamber sıfatları, peygamber özellikleri, peygamberlerin örnek hayatları, kullukları, sabırları, dirençleri, teslimiyetleri, hayatı Allah için yaşamaları ve yaşadıkları böyle bir kulluk hayatının sonunda Allah’ın rahmet ve lütûflarına mazhar olmaları en güzel bir gündemdir. Bir tezkiradır, bir haritadır, bir programdır, bir pusuladır. Muhakkak ki bu örneklere tabi olan muttakîler için, Allah gündemiyle yol bulmaya çalışanlar için güzel bir gelecek vardır. Onlar için Adn cennetleri vardır ki, onların kapıları onlara baştan açıktır. Evet, bu sayılan peygamberler birer zikirdir. Öyleyse hep bunları konuşalım. Hep bunları gündemde tutalım. Çünkü böyle yapan muttakilere hüsne meab vardır. Yâni bunu gündemde tutanlara, yolunu zikirle bulanlara, hayatını yasal örneklerle yaşayanlara hüsnü meab vardır. Güzel barınak, durak, sığınak onlaradır. Daha, Adn cennetleri ki daha onlar varmadan kapıları açılmış-tır. İşte bütün bunlar hesaba kitaba inanan, âhiret endişesi taşıyan, kimselere vaad edilenlerdir. Tüm bunlar bizim bitmez tükenmez rızıklarımız. Kâfirler zümre zümre cehenneme sevk edilecekler. Onlar o cehenneme vardıklarında cehennemin kapıları açılacak. Sanki oraya gitmeyin dercesine Rabbimiz onlar oraya varıncaya kadar, kendilerini o cehenneme zorla götürüp ipotekleyinceye kadar o cehennemin kapılarını açmıyor. Ama muttakîler o cennete vardıklarında kapılar onlar için hep açıktır. Orada tahtlara yaslanmış olarak türlü meyveler ve içecekler isterler. Yanlarında, gözlerini eşlerine dikmiş yaşıt güzeller vardır. İşte bu hesap günü için, size söz verilenlerdir.
49,53. “İşte bu güzel bir anmadır. Doğrusu Allah’a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır. Kapıları onlara açılmış Adn cennetleri vardır. Orada tahtlara yaslanmış olarak türlü meyveler ve içecekler isterler. Yanlarında, gözlerini eşlerine dikmiş yaşıt güzeller vardır. İşte bu hesap günü için, size söz verilenlerdir.” İşte bu kitap güzel bir zikirdir, hoş bir gündemdir, şereftir. İşte bu size sunulan peygamber sıfatları, peygamber özellikleri, peygamberlerin örnek hayatları, kullukları, sabırları, dirençleri, teslimiyetleri, hayatı Allah için yaşamaları ve yaşadıkları böyle bir kulluk hayatının sonunda Allah’ın rahmet ve lütûflarına mazhar olmaları en güzel bir gündemdir. Bir tezkiradır, bir haritadır, bir programdır, bir pusuladır. Muhakkak ki bu örneklere tabi olan muttakîler için, Allah gündemiyle yol bulmaya çalışanlar için güzel bir gelecek vardır. Onlar için Adn cennetleri vardır ki, onların kapıları onlara baştan açıktır. Evet, bu sayılan peygamberler birer zikirdir. Öyleyse hep bunları konuşalım. Hep bunları gündemde tutalım. Çünkü böyle yapan muttakilere hüsne meab vardır. Yâni bunu gündemde tutanlara, yolunu zikirle bulanlara, hayatını yasal örneklerle yaşayanlara hüsnü meab vardır. Güzel barınak, durak, sığınak onlaradır. Daha, Adn cennetleri ki daha onlar varmadan kapıları açılmış-tır. İşte bütün bunlar hesaba kitaba inanan, âhiret endişesi taşıyan, kimselere vaad edilenlerdir. Tüm bunlar bizim bitmez tükenmez rızıklarımız. Kâfirler zümre zümre cehenneme sevk edilecekler. Onlar o cehenneme vardıklarında cehennemin kapıları açılacak. Sanki oraya gitmeyin dercesine Rabbimiz onlar oraya varıncaya kadar, kendilerini o cehenneme zorla götürüp ipotekleyinceye kadar o cehennemin kapılarını açmıyor. Ama muttakîler o cennete vardıklarında kapılar onlar için hep açıktır. Orada tahtlara yaslanmış olarak türlü meyveler ve içecekler isterler. Yanlarında, gözlerini eşlerine dikmiş yaşıt güzeller vardır. İşte bu hesap günü için, size söz verilenlerdir.