54,59. “Doğrusu, verdiğimiz bu rızıklar tükenecek değildir. Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır. Cehenneme girerler; ne kötü bir konaktır! İşte bu kaynar su ve irindir, artık onu tatsınlar. Bunlara benzer daha başkaları da vardır. İnkârcıların ileri gelenlerine: “İşte bu topluluk sizinle beraber gerçeğe karşı direnenlerdir. Onlar rahat yüzü görmesin. Behemehal ateşe gireceklerdir” denir.” Allah’ın cennette muttakî kullarına vaat ettiği mükâfatların bitmesi, tükenmesi yoktur, sınırı yoktur. Allah’a böylece Allah’ın istediği kul olanların durumları işte böyledir. Ama beri tarafta azgınlara, Allah’a kafa tutup isyan içinde bir hayat yaşayanlara gelince, onlar için gerçekten çok kötü bir gelecek vardır. Onların yeri yurdu, barınağı cehennemdir ve o ne kötü bir varış yeridir! Onlara orada kaynar su ve irin ikram edilecektir. Kan ve irin içecekler onlar. Haydi bakalım yaptıklarının ettiklerinin karşılığı olarak tatsınlar bunları. Bunlara benzer daha başkaları da vardır orada. O inkârcıların saptırıp azdırdıkları da vardır orada. Onların azdırdıkları o kâfirlere diyecekler ki, merhaba olmasın size. Size merhaba yok, size rahat yok, huzur yok, rahat yüzü görmeyesiceler diyecekler. Çaresiz ateşe gireceklerdir onlar. Kendini bir şey zannedip hayatının programını Allah’a sormadan kendisi çizmeye kalkışanlara da şerrun meab vardır. Barınakların, sığınakların en kötüsü olan cehennem de onlar içindir. Adamın birisi Allah’ın helâl haram sınırlarını gözetmeden, Allah’a kulluğa ayıracak zaman bırakmadan gece gündüz çırpınmış ve para kazanmış. Süt satıyormuş, ama sütün içine süt miktarı kadar da su katıp öyle satıyormuş. Toplamış, çarpmış, biriktirmiş, yığmış ve sonunda aldığı bir yat ile denize açılmış. Denizin ortasında kimsenin göremeyeceği bir ortamda biriktirdiği altıncıklarını şöyle bir saymak istemiş. Keseyi çıkarıp saymaya başlayınca, maymunu fırlayıp keseyi elinden kaptığı gibi direğin tepesine çıkmış ve keseyi açıp altınların birini suya, ötekisini de adamın üstüne atmaya başlamış. Böylece maymun altınların ayırımını yapıvermiş, yarısı suya, yarısı da adama. Ne olacaktı da başka? Adam süte yarı yarıya su karıştırmamış mıydı? İşte haydan gelen huya gider, sudan gelen de suya gider. İşte bizim Avrupalı garibanların holdinglerle durumları da aynen bunun gibi olmuştur. Topladılar, biriktirdiler, yığdılar sonra da birileri, holdin-gciler onları ayırıverdi. Yarısı suya gitti, yarısı da size kaldı, işte yüzde şu kadar zarar ettiniz deyiverdi. Ama bu sözlerimden onların bu paraları süte su katarak kazandıklarını, haramdan çalıp çırparak kazandıklarını demek istediğim anlaşılmasın. Böyle bir şey demiyorum, ama Allah için söyleyin; onlardan pek çoğunun kazandıkları bu paralar, Allah’a kulluğa ayrılacak zamanlarda kazanılan paralar değil mi? Rablerine kulluktan çaldıkları zamanlarda kazanılan paralar değil mi? Kur’an sünnet tanımaya ayrılacak zamanları hep para kazanmaya ayırmıyorlar mı? Çocuklarının dinî hayatlarıyla ilgilenecek zamanların, komşularına âyet hadis duyurulacak zamanların, hanımlarıyla ilgilenecek zamanların birikimi değil mi o paralar? Elbette birileri de onu ayrıştırıverecekti. Ayrıştıran maymunların suçsuz olduklarını demek istemiyorum tabii, o ayrı konu. Dinleyicilerden bir soru soruldu: Hocam, öyle diyorsunuz ama peygamber efendimizin; “Kuvvetli mü’min Allah’a zayıf mü’minden da-ha hayırlı ve daha makbuldür” hadisi gereği ekonomik yönden daha güçlü olmalı değil miyiz? Evet, ben o hadisi biliyorum, ama sizin anladığınız gibi anla-mıyorum. Ben o hadisi çok farklı anlıyorum. Müslim, Ebu Hureyre efendimizden nakleder. Ebu Hureyre efendimiz demiştir ki; Resûl-i Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kuvvetli mü’min Allah’a zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha makbuldür. Ama her birinde de hayır vardır. Sen sana fayda verecek şeye çaba göster; Allah’tan yardım dile ve âciz olma. Başına bir şey geldiği zaman; eğer şöyle yapsaydım şöyle olurdu, deme. Lâkin bu Allah’ın kaderidir, O, ne dilerse yapar de. Çünkü “eğer” cümlesi şeytanın amelini açar.” (Müslim, Kitabu’l Kader cilt 10, sayfa 649) İşte arkadaşımızın sözünü ettiği hadis budur. Peki nasıl anlayacağız bu hadisi? Ne anlatıyor burada peygamber efendimiz? Belki hepimizin çocukluğumuzdan bu yana duyduğumuz, okuduğumuz ve söylediğimiz bir hadis. Allah katında kuvvetli mü’min zayıf mü’minden daha hayırlıdır. Hattâ adam hayırlılardan olabilmek için her gün bir kuzu ve üç etli ekmek yemeyi bile hedefliyor. Lâkin İmam Müslim efendimizin kitabında bu hadisi de içinde naklettiği baba verdiği isim hadisi böyle anlamamıza engeldir. Hadisin yer aldığı bap şöyledir: “Kuvvetli olmak ve âcizliği terk etmek, Allah’tan yardım dilemek ve ka-dere teslimiyet göstermek babı.” Şimdi o konuda detaya girmek istemiyorum, sizler Müslim’e bakarsınız. Ben şunu söyleyeyim: Bir kişinin güçlülüğü, kuvvetliliği dört noktada, ya da dört şeyiyle olur. 1- Bedenen, fiziksel yönden, bileği, pazusu yönüyledir. 2- Mal mülk, servet, ekonomik güç yönüyledir. 3- Veya sosyal statüsü, makamı, koltuğu, çevresi, kredisi yönüyledir. 4- Ya da iman gücü yönüyledir. Unutmayalım ki şu son zikrettiğim iman gücünün dışında sayılan yönlerden güçlü olan niceleri vardır ki, âcizlik gösterdiklerinden, güç kaynakları olan Allah’tan habersiz olduklarından çok güçsüzdürler. Meselâ bir at düşünün. Sürücüsüne göre bedenen çok daha güçlüdür, ama âcizlik gösterdiği için sürücüsü ona hükmedebilmektedir. Veya meselâ Çin seddini, Piramitleri yapanlar yaptıranlardan çok daha güçlüdür bedenen, ama güçlerinin, güç kaynaklarının farkında olmayıp âcizlik gösterdikleri için berikiler onlara hükmetmektedirler. Öyle değil mi? Kolay değil değil mi o kocaman taşları oraya taşımak, koymak. Bunlar bedenen güçlüdürler, ama âcizdirler, köledirler, köle ruhludurlar. Tüm köleler böyledir. Meselâ bir hain, bir kâfir Allah’ın dinine küfrediyor, Allah’ın kitabıyla alay ediyor, peygambere hakaret ediyor. Yanı başındaki bir müslüman köle buna ses çıkarıp cevap bile veremiyor. Neden? Bedenen ondan daha mı zayıf? Hayır, ama âcizlik psikozu içinde, gücünün farkında değil, güç kaynağı ile irtibatı yok, Allah’ın gücünden ve yardımından gafildir. Halbuki Allah’a dayanıp, güvenip bir yumruk vursa, inanın yarısı boşa gidecek, karşısındaki bu kadar iman güçsüzü. Evet, Allah’ın Resûlü buyuruyor ki; kuvvetli mü’min Allah’a za-yıf mü’minden daha sevimli ve hayırlıdır. Sonra buyurur ki; ey müs-lüman, sen sana hayırlı olan şeye haris ol. Sana faydalı olan şeyin peşine düş. Her konuda Allah’tan yardım iste ve asla âciz olma, âcizlik gösterme. Allah varken kendini hiçbir zaman âciz görme. Sana bir şey geldiğinde deme ki; keşke şöyle yapsaydım, keşke böyle yap-saydım. De ki; bu Allah’ın takdiridir. Rabbim böyle takdir buyurduğu için bunlar başıma gelmiştir. Çünkü O ne murad ederse onu yapar. Unutma ki keşke, keşke sözü şeytana kapı aralamaktır. Bu söz şeytana kapı açar, ya da şeytanın sözünü başlatır, şeytana fırsat verir. Dikkat ederseniz bu hadiste zayıflıkla güçlülük mukayese edilmektedir. Ve kuvvetliliğin zayıflıktan daha üstün ve hayırlı olduğu ortaya konuyor. Fakat biz kitap ve sünnette zayıfların da terviç edilip övüldüklerine, makbul kabul edildiklerine şahit oluyoruz. Meselâ Bakara sûresinin 282. âyetinde, Nisâ sûresinin 28 ve 75. âyetlerinde, Rum sûresinin 54. âyetinde, Tevbe sûresinin 71. âyetinde, A’râf sû-resinin 75 ve 137. âyetlerinde, Enfâl sûresinin 26. âyetinde hep zayıflar övülmektedir. Ben şimdi tek tek bu âyetleri okumuyorum, sizler evlerinize varınca inşallah bakarsınız. Bu âyetlerde zayıf bir konumda olan borçlunun bir suç olmadığı, güçlünün ona yardım etmeye teşvik edildiği, zayıfların cihattan muaf tutulduğu, o zayıflar adına insanların savaşmak zorunda oldukları, zayıfların yeryüzüne varis kılınacakları, Allah’ın zayıflara yardım edeceğini vaad etmesi, kavmi karşısında zayıf düşen Harun’un güçlülerden daha hayırlı olduğu, zayıf bir konumda olan Şuayb aleyhis-selâmın kendisini zayıf gören toplumundan çok daha hayırlı olduğu, Bedir’de Allah’ın bizzat zayıf durumdaydılar dediği müslümanların karşılarındaki güçlülerden çok daha hayırlı oldukları anlatılmaktadır. Yine bakıyoruz, hadislerde de zayıfların güçlülerden hayırlı olduklarının beyanı vardır. Meselâ Buhârî’de Resûlullah Efendimizin şöyle buyurduğunu biliyoruz: “Namazı hafif tutun, zira arkanızda zayıflar, ihtiyarlar ve ihtiyacı olanlar vardır.” (Buhârî, ilim 29, ezan 61) “Eğer zayıf ve hasta olmasaydım, yatsı namazını ge-ce yarısına tehir edecektim.” (İbni Mâce, Salât 8) Bu ve benzeri hadislerden anlıyoruz ki, İslâm zayıfın varlığını kabul etmekle birlikte ona yardımı emretmektedir. Şimdi diyebilir misiniz ki sıhhatli mü’min hasta ve zayıf mü’minden daha hayırlıdır. Buna kim cesaret edebilir? Onu öyle imtihan eden, berikisini de öyle imtihan eden Allah değil mi? Resûlullah efendimizin şu hadislerine ne diyeceğiz? “Bilesiniz ki toplumun zayıf gördüğü kimseler cennete girecektir.” (Müslim, cennet 34) “Zayıf, savaşta kendisiyle dua edilip yardım iste-nenlerdir.” (Buhârî cihat 75) Evet, hattâ bu hadislerde zayıfların övüldüklerine şahit oluyoruz. Nitekim Habeş kıralı Herakliyus Ebu Sufyan’a soruyordu: Ey Ebu Sufyan, söyler misin bana; Mekke’de yeni zuhur eden bu dine kimler iman ediyor? Bu peygamberin peşine ilk defa kimler düşüyor? Zayıflar mı, yoksa güçlüler mi? Fakirler mi, yoksa zenginler mi? Ebu Süfyan diyordu ki; ey emir, bu dine ilk girenler, bu dâvete ilk koşanlar içimizdeki zayıflar ve fakirlerdir. Peki şimdi acaba Ebu Süfyan bu sözleriyle, onlar bizim en hayırsızlarımızdır mı demek istiyordu? Öyle di-yebilir miyiz? O zayıflar toplumun en hayırlıları değil miydi? Resûlullah Efendimiz; “Ümmetimin en hayırlıları benim dönemimde o-lanlardır.” Buyurmuyor mu? Bakın bu hadislerde zayıfların hayırlı oldukları anlatılıyor. Yine bir hadis daha hatırlıyorum; “Sizin adınıza artık fakirlikten korkmuyorum, lâkin zenginlik sebebiyle helâkinizden endişeleniyorum.” (Buhârî, megazi 12) Şimdi eğer sadece bu hadis olsaydı, diğer hadisler ve âyetler olmasaydı buradaki güç bedenî ve ekonomik güçtür, o halda bedenen ve mâlen güçlü olanlar Allah katında bedenen zayıf ve mâlen fakir olanlardan daha hayırlıdır deyip geçip gidecektik. Ama bakın hiç de öyle değildir mânâ. Öyleyse burada anlatılan güç nedir, kuvvet nedir, zayıflık nedir, nasıl bir zayıflıktır, bunu tanımaya çalışalım. Bütün bu âyet ve hadislerden anlıyoruz ki, buradaki güçlülük ve zayıflık mal yönünden, beden yönünden güçlülük ve zayıflık değildir. Çünkü bedenî güçlülük ve zayıflık da, mâli güçlülük ve zayıflık da fıtrîdir, Allah’ın takdiridir. Çünkü zayıflık ve fakirlik dönemindeki bir çocuktan, güçlülük ve zenginlik dönemindeki bir genç daha hayırlıdır diyemeyiz. Veya kuvvetlilik dönemindeki bir genç güçsüzlük ve zayıflık dönemini yaşayan bir ihtiyardan daha hayırlıdır diyemeyiz. Çünkü Resûlullah Efendimiz Ebu Zer efendimize; “ey Ebu Zer, sen zayıfsın, onun için benden imaret, yöneticilik isteme” derken, her halde onun mal yönünden ve beden yönünden zayıf olduğunu kas-tetmiyordu. O halde nedir burada anlatılan zayıflık, güçlülük? Burada anlatılan zayıflılık ve güçlülük bedenen ve mâlen değildir. Burada kastedilen güçlülük ve zayıflık imanen güçlülük ve zayıflıktır. İman yönünden bir güçlülük ve zayıflıktır. Çünkü Allah’ın Resûlü; “iri, şişman bir adam, eğer imandan yoksunsa Allah katında sineğin kanadı kadar bir değer ifade etmeyecektir” buyurur. (Müslim, Münâfikûn 18) Öyleyse iman yönünden güçlü olan, güç kaynağının bilincinde olan, Allah’tan yardım isteyip âcizlik göstermeyen bir mü’min Allah katında bu noktalarda zayıf olan mü’minden daha hayırlıdır. Öyle değil mi? İşte görüyoruz, nice bedenen güçlü, sıhhatli, çaksan yere geçebilecek yirmilik genç vardır ki mideleri oruca müsaitken oruç tuta-mıyorlar. Ama nice güçsüz, hasta yetmişlik ihtiyar var ki çok rahat oruç tutabiliyor. Öyleyse güçlü, iman güçlüsüdür, zayıf da iman yö-nünden zayıftır. Ne beden yönünden, ne de mal mülk yönünden de-ğildir. Nitekim Kâb Bin Malik mâlen en güçlü olduğu dönemindeyken Tebuk seferinden geri kalıyordu. Demek ki mü’min imanıyla, ameliyle, düşüncesiyle güçlüdür. Demek ki ameliyle, yaptıklarıyla, yapmak istedikleriyle terazide kendisini ortaya konup bir değer, bir ağırlık ifade eden kişi Allah katında daha hayırlı ve üstündür. Benim bildiğim budur, herhalde bu kadar söz yeter bu konuda. Ayrıca soruyu soran arkadaşımız ikna olmadıysa dersten sonra tekrar konuşabiliriz.
54,59. “Doğrusu, verdiğimiz bu rızıklar tükenecek değildir. Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır. Cehenneme girerler; ne kötü bir konaktır! İşte bu kaynar su ve irindir, artık onu tatsınlar. Bunlara benzer daha başkaları da vardır. İnkârcıların ileri gelenlerine: “İşte bu topluluk sizinle beraber gerçeğe karşı direnenlerdir. Onlar rahat yüzü görmesin. Behemehal ateşe gireceklerdir” denir.” Allah’ın cennette muttakî kullarına vaat ettiği mükâfatların bitmesi, tükenmesi yoktur, sınırı yoktur. Allah’a böylece Allah’ın istediği kul olanların durumları işte böyledir. Ama beri tarafta azgınlara, Allah’a kafa tutup isyan içinde bir hayat yaşayanlara gelince, onlar için gerçekten çok kötü bir gelecek vardır. Onların yeri yurdu, barınağı cehennemdir ve o ne kötü bir varış yeridir! Onlara orada kaynar su ve irin ikram edilecektir. Kan ve irin içecekler onlar. Haydi bakalım yaptıklarının ettiklerinin karşılığı olarak tatsınlar bunları. Bunlara benzer daha başkaları da vardır orada. O inkârcıların saptırıp azdırdıkları da vardır orada. Onların azdırdıkları o kâfirlere diyecekler ki, merhaba olmasın size. Size merhaba yok, size rahat yok, huzur yok, rahat yüzü görmeyesiceler diyecekler. Çaresiz ateşe gireceklerdir onlar. Kendini bir şey zannedip hayatının programını Allah’a sormadan kendisi çizmeye kalkışanlara da şerrun meab vardır. Barınakların, sığınakların en kötüsü olan cehennem de onlar içindir. Adamın birisi Allah’ın helâl haram sınırlarını gözetmeden, Allah’a kulluğa ayıracak zaman bırakmadan gece gündüz çırpınmış ve para kazanmış. Süt satıyormuş, ama sütün içine süt miktarı kadar da su katıp öyle satıyormuş. Toplamış, çarpmış, biriktirmiş, yığmış ve sonunda aldığı bir yat ile denize açılmış. Denizin ortasında kimsenin göremeyeceği bir ortamda biriktirdiği altıncıklarını şöyle bir saymak istemiş. Keseyi çıkarıp saymaya başlayınca, maymunu fırlayıp keseyi elinden kaptığı gibi direğin tepesine çıkmış ve keseyi açıp altınların birini suya, ötekisini de adamın üstüne atmaya başlamış. Böylece maymun altınların ayırımını yapıvermiş, yarısı suya, yarısı da adama. Ne olacaktı da başka? Adam süte yarı yarıya su karıştırmamış mıydı? İşte haydan gelen huya gider, sudan gelen de suya gider. İşte bizim Avrupalı garibanların holdinglerle durumları da aynen bunun gibi olmuştur. Topladılar, biriktirdiler, yığdılar sonra da birileri, holdin-gciler onları ayırıverdi. Yarısı suya gitti, yarısı da size kaldı, işte yüzde şu kadar zarar ettiniz deyiverdi. Ama bu sözlerimden onların bu paraları süte su katarak kazandıklarını, haramdan çalıp çırparak kazandıklarını demek istediğim anlaşılmasın. Böyle bir şey demiyorum, ama Allah için söyleyin; onlardan pek çoğunun kazandıkları bu paralar, Allah’a kulluğa ayrılacak zamanlarda kazanılan paralar değil mi? Rablerine kulluktan çaldıkları zamanlarda kazanılan paralar değil mi? Kur’an sünnet tanımaya ayrılacak zamanları hep para kazanmaya ayırmıyorlar mı? Çocuklarının dinî hayatlarıyla ilgilenecek zamanların, komşularına âyet hadis duyurulacak zamanların, hanımlarıyla ilgilenecek zamanların birikimi değil mi o paralar? Elbette birileri de onu ayrıştırıverecekti. Ayrıştıran maymunların suçsuz olduklarını demek istemiyorum tabii, o ayrı konu. Dinleyicilerden bir soru soruldu: Hocam, öyle diyorsunuz ama peygamber efendimizin; “Kuvvetli mü’min Allah’a zayıf mü’minden da-ha hayırlı ve daha makbuldür” hadisi gereği ekonomik yönden daha güçlü olmalı değil miyiz? Evet, ben o hadisi biliyorum, ama sizin anladığınız gibi anla-mıyorum. Ben o hadisi çok farklı anlıyorum. Müslim, Ebu Hureyre efendimizden nakleder. Ebu Hureyre efendimiz demiştir ki; Resûl-i Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kuvvetli mü’min Allah’a zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha makbuldür. Ama her birinde de hayır vardır. Sen sana fayda verecek şeye çaba göster; Allah’tan yardım dile ve âciz olma. Başına bir şey geldiği zaman; eğer şöyle yapsaydım şöyle olurdu, deme. Lâkin bu Allah’ın kaderidir, O, ne dilerse yapar de. Çünkü “eğer” cümlesi şeytanın amelini açar.” (Müslim, Kitabu’l Kader cilt 10, sayfa 649) İşte arkadaşımızın sözünü ettiği hadis budur. Peki nasıl anlayacağız bu hadisi? Ne anlatıyor burada peygamber efendimiz? Belki hepimizin çocukluğumuzdan bu yana duyduğumuz, okuduğumuz ve söylediğimiz bir hadis. Allah katında kuvvetli mü’min zayıf mü’minden daha hayırlıdır. Hattâ adam hayırlılardan olabilmek için her gün bir kuzu ve üç etli ekmek yemeyi bile hedefliyor. Lâkin İmam Müslim efendimizin kitabında bu hadisi de içinde naklettiği baba verdiği isim hadisi böyle anlamamıza engeldir. Hadisin yer aldığı bap şöyledir: “Kuvvetli olmak ve âcizliği terk etmek, Allah’tan yardım dilemek ve ka-dere teslimiyet göstermek babı.” Şimdi o konuda detaya girmek istemiyorum, sizler Müslim’e bakarsınız. Ben şunu söyleyeyim: Bir kişinin güçlülüğü, kuvvetliliği dört noktada, ya da dört şeyiyle olur. 1- Bedenen, fiziksel yönden, bileği, pazusu yönüyledir. 2- Mal mülk, servet, ekonomik güç yönüyledir. 3- Veya sosyal statüsü, makamı, koltuğu, çevresi, kredisi yönüyledir. 4- Ya da iman gücü yönüyledir. Unutmayalım ki şu son zikrettiğim iman gücünün dışında sayılan yönlerden güçlü olan niceleri vardır ki, âcizlik gösterdiklerinden, güç kaynakları olan Allah’tan habersiz olduklarından çok güçsüzdürler. Meselâ bir at düşünün. Sürücüsüne göre bedenen çok daha güçlüdür, ama âcizlik gösterdiği için sürücüsü ona hükmedebilmektedir. Veya meselâ Çin seddini, Piramitleri yapanlar yaptıranlardan çok daha güçlüdür bedenen, ama güçlerinin, güç kaynaklarının farkında olmayıp âcizlik gösterdikleri için berikiler onlara hükmetmektedirler. Öyle değil mi? Kolay değil değil mi o kocaman taşları oraya taşımak, koymak. Bunlar bedenen güçlüdürler, ama âcizdirler, köledirler, köle ruhludurlar. Tüm köleler böyledir. Meselâ bir hain, bir kâfir Allah’ın dinine küfrediyor, Allah’ın kitabıyla alay ediyor, peygambere hakaret ediyor. Yanı başındaki bir müslüman köle buna ses çıkarıp cevap bile veremiyor. Neden? Bedenen ondan daha mı zayıf? Hayır, ama âcizlik psikozu içinde, gücünün farkında değil, güç kaynağı ile irtibatı yok, Allah’ın gücünden ve yardımından gafildir. Halbuki Allah’a dayanıp, güvenip bir yumruk vursa, inanın yarısı boşa gidecek, karşısındaki bu kadar iman güçsüzü. Evet, Allah’ın Resûlü buyuruyor ki; kuvvetli mü’min Allah’a za-yıf mü’minden daha sevimli ve hayırlıdır. Sonra buyurur ki; ey müs-lüman, sen sana hayırlı olan şeye haris ol. Sana faydalı olan şeyin peşine düş. Her konuda Allah’tan yardım iste ve asla âciz olma, âcizlik gösterme. Allah varken kendini hiçbir zaman âciz görme. Sana bir şey geldiğinde deme ki; keşke şöyle yapsaydım, keşke böyle yap-saydım. De ki; bu Allah’ın takdiridir. Rabbim böyle takdir buyurduğu için bunlar başıma gelmiştir. Çünkü O ne murad ederse onu yapar. Unutma ki keşke, keşke sözü şeytana kapı aralamaktır. Bu söz şeytana kapı açar, ya da şeytanın sözünü başlatır, şeytana fırsat verir. Dikkat ederseniz bu hadiste zayıflıkla güçlülük mukayese edilmektedir. Ve kuvvetliliğin zayıflıktan daha üstün ve hayırlı olduğu ortaya konuyor. Fakat biz kitap ve sünnette zayıfların da terviç edilip övüldüklerine, makbul kabul edildiklerine şahit oluyoruz. Meselâ Bakara sûresinin 282. âyetinde, Nisâ sûresinin 28 ve 75. âyetlerinde, Rum sûresinin 54. âyetinde, Tevbe sûresinin 71. âyetinde, A’râf sû-resinin 75 ve 137. âyetlerinde, Enfâl sûresinin 26. âyetinde hep zayıflar övülmektedir. Ben şimdi tek tek bu âyetleri okumuyorum, sizler evlerinize varınca inşallah bakarsınız. Bu âyetlerde zayıf bir konumda olan borçlunun bir suç olmadığı, güçlünün ona yardım etmeye teşvik edildiği, zayıfların cihattan muaf tutulduğu, o zayıflar adına insanların savaşmak zorunda oldukları, zayıfların yeryüzüne varis kılınacakları, Allah’ın zayıflara yardım edeceğini vaad etmesi, kavmi karşısında zayıf düşen Harun’un güçlülerden daha hayırlı olduğu, zayıf bir konumda olan Şuayb aleyhis-selâmın kendisini zayıf gören toplumundan çok daha hayırlı olduğu, Bedir’de Allah’ın bizzat zayıf durumdaydılar dediği müslümanların karşılarındaki güçlülerden çok daha hayırlı oldukları anlatılmaktadır. Yine bakıyoruz, hadislerde de zayıfların güçlülerden hayırlı olduklarının beyanı vardır. Meselâ Buhârî’de Resûlullah Efendimizin şöyle buyurduğunu biliyoruz: “Namazı hafif tutun, zira arkanızda zayıflar, ihtiyarlar ve ihtiyacı olanlar vardır.” (Buhârî, ilim 29, ezan 61) “Eğer zayıf ve hasta olmasaydım, yatsı namazını ge-ce yarısına tehir edecektim.” (İbni Mâce, Salât 8) Bu ve benzeri hadislerden anlıyoruz ki, İslâm zayıfın varlığını kabul etmekle birlikte ona yardımı emretmektedir. Şimdi diyebilir misiniz ki sıhhatli mü’min hasta ve zayıf mü’minden daha hayırlıdır. Buna kim cesaret edebilir? Onu öyle imtihan eden, berikisini de öyle imtihan eden Allah değil mi? Resûlullah efendimizin şu hadislerine ne diyeceğiz? “Bilesiniz ki toplumun zayıf gördüğü kimseler cennete girecektir.” (Müslim, cennet 34) “Zayıf, savaşta kendisiyle dua edilip yardım iste-nenlerdir.” (Buhârî cihat 75) Evet, hattâ bu hadislerde zayıfların övüldüklerine şahit oluyoruz. Nitekim Habeş kıralı Herakliyus Ebu Sufyan’a soruyordu: Ey Ebu Sufyan, söyler misin bana; Mekke’de yeni zuhur eden bu dine kimler iman ediyor? Bu peygamberin peşine ilk defa kimler düşüyor? Zayıflar mı, yoksa güçlüler mi? Fakirler mi, yoksa zenginler mi? Ebu Süfyan diyordu ki; ey emir, bu dine ilk girenler, bu dâvete ilk koşanlar içimizdeki zayıflar ve fakirlerdir. Peki şimdi acaba Ebu Süfyan bu sözleriyle, onlar bizim en hayırsızlarımızdır mı demek istiyordu? Öyle di-yebilir miyiz? O zayıflar toplumun en hayırlıları değil miydi? Resûlullah Efendimiz; “Ümmetimin en hayırlıları benim dönemimde o-lanlardır.” Buyurmuyor mu? Bakın bu hadislerde zayıfların hayırlı oldukları anlatılıyor. Yine bir hadis daha hatırlıyorum; “Sizin adınıza artık fakirlikten korkmuyorum, lâkin zenginlik sebebiyle helâkinizden endişeleniyorum.” (Buhârî, megazi 12) Şimdi eğer sadece bu hadis olsaydı, diğer hadisler ve âyetler olmasaydı buradaki güç bedenî ve ekonomik güçtür, o halda bedenen ve mâlen güçlü olanlar Allah katında bedenen zayıf ve mâlen fakir olanlardan daha hayırlıdır deyip geçip gidecektik. Ama bakın hiç de öyle değildir mânâ. Öyleyse burada anlatılan güç nedir, kuvvet nedir, zayıflık nedir, nasıl bir zayıflıktır, bunu tanımaya çalışalım. Bütün bu âyet ve hadislerden anlıyoruz ki, buradaki güçlülük ve zayıflık mal yönünden, beden yönünden güçlülük ve zayıflık değildir. Çünkü bedenî güçlülük ve zayıflık da, mâli güçlülük ve zayıflık da fıtrîdir, Allah’ın takdiridir. Çünkü zayıflık ve fakirlik dönemindeki bir çocuktan, güçlülük ve zenginlik dönemindeki bir genç daha hayırlıdır diyemeyiz. Veya kuvvetlilik dönemindeki bir genç güçsüzlük ve zayıflık dönemini yaşayan bir ihtiyardan daha hayırlıdır diyemeyiz. Çünkü Resûlullah Efendimiz Ebu Zer efendimize; “ey Ebu Zer, sen zayıfsın, onun için benden imaret, yöneticilik isteme” derken, her halde onun mal yönünden ve beden yönünden zayıf olduğunu kas-tetmiyordu. O halde nedir burada anlatılan zayıflık, güçlülük? Burada anlatılan zayıflılık ve güçlülük bedenen ve mâlen değildir. Burada kastedilen güçlülük ve zayıflık imanen güçlülük ve zayıflıktır. İman yönünden bir güçlülük ve zayıflıktır. Çünkü Allah’ın Resûlü; “iri, şişman bir adam, eğer imandan yoksunsa Allah katında sineğin kanadı kadar bir değer ifade etmeyecektir” buyurur. (Müslim, Münâfikûn 18) Öyleyse iman yönünden güçlü olan, güç kaynağının bilincinde olan, Allah’tan yardım isteyip âcizlik göstermeyen bir mü’min Allah katında bu noktalarda zayıf olan mü’minden daha hayırlıdır. Öyle değil mi? İşte görüyoruz, nice bedenen güçlü, sıhhatli, çaksan yere geçebilecek yirmilik genç vardır ki mideleri oruca müsaitken oruç tuta-mıyorlar. Ama nice güçsüz, hasta yetmişlik ihtiyar var ki çok rahat oruç tutabiliyor. Öyleyse güçlü, iman güçlüsüdür, zayıf da iman yö-nünden zayıftır. Ne beden yönünden, ne de mal mülk yönünden de-ğildir. Nitekim Kâb Bin Malik mâlen en güçlü olduğu dönemindeyken Tebuk seferinden geri kalıyordu. Demek ki mü’min imanıyla, ameliyle, düşüncesiyle güçlüdür. Demek ki ameliyle, yaptıklarıyla, yapmak istedikleriyle terazide kendisini ortaya konup bir değer, bir ağırlık ifade eden kişi Allah katında daha hayırlı ve üstündür. Benim bildiğim budur, herhalde bu kadar söz yeter bu konuda. Ayrıca soruyu soran arkadaşımız ikna olmadıysa dersten sonra tekrar konuşabiliriz.
54,59. “Doğrusu, verdiğimiz bu rızıklar tükenecek değildir. Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır. Cehenneme girerler; ne kötü bir konaktır! İşte bu kaynar su ve irindir, artık onu tatsınlar. Bunlara benzer daha başkaları da vardır. İnkârcıların ileri gelenlerine: “İşte bu topluluk sizinle beraber gerçeğe karşı direnenlerdir. Onlar rahat yüzü görmesin. Behemehal ateşe gireceklerdir” denir.” Allah’ın cennette muttakî kullarına vaat ettiği mükâfatların bitmesi, tükenmesi yoktur, sınırı yoktur. Allah’a böylece Allah’ın istediği kul olanların durumları işte böyledir. Ama beri tarafta azgınlara, Allah’a kafa tutup isyan içinde bir hayat yaşayanlara gelince, onlar için gerçekten çok kötü bir gelecek vardır. Onların yeri yurdu, barınağı cehennemdir ve o ne kötü bir varış yeridir! Onlara orada kaynar su ve irin ikram edilecektir. Kan ve irin içecekler onlar. Haydi bakalım yaptıklarının ettiklerinin karşılığı olarak tatsınlar bunları. Bunlara benzer daha başkaları da vardır orada. O inkârcıların saptırıp azdırdıkları da vardır orada. Onların azdırdıkları o kâfirlere diyecekler ki, merhaba olmasın size. Size merhaba yok, size rahat yok, huzur yok, rahat yüzü görmeyesiceler diyecekler. Çaresiz ateşe gireceklerdir onlar. Kendini bir şey zannedip hayatının programını Allah’a sormadan kendisi çizmeye kalkışanlara da şerrun meab vardır. Barınakların, sığınakların en kötüsü olan cehennem de onlar içindir. Adamın birisi Allah’ın helâl haram sınırlarını gözetmeden, Allah’a kulluğa ayıracak zaman bırakmadan gece gündüz çırpınmış ve para kazanmış. Süt satıyormuş, ama sütün içine süt miktarı kadar da su katıp öyle satıyormuş. Toplamış, çarpmış, biriktirmiş, yığmış ve sonunda aldığı bir yat ile denize açılmış. Denizin ortasında kimsenin göremeyeceği bir ortamda biriktirdiği altıncıklarını şöyle bir saymak istemiş. Keseyi çıkarıp saymaya başlayınca, maymunu fırlayıp keseyi elinden kaptığı gibi direğin tepesine çıkmış ve keseyi açıp altınların birini suya, ötekisini de adamın üstüne atmaya başlamış. Böylece maymun altınların ayırımını yapıvermiş, yarısı suya, yarısı da adama. Ne olacaktı da başka? Adam süte yarı yarıya su karıştırmamış mıydı? İşte haydan gelen huya gider, sudan gelen de suya gider. İşte bizim Avrupalı garibanların holdinglerle durumları da aynen bunun gibi olmuştur. Topladılar, biriktirdiler, yığdılar sonra da birileri, holdin-gciler onları ayırıverdi. Yarısı suya gitti, yarısı da size kaldı, işte yüzde şu kadar zarar ettiniz deyiverdi. Ama bu sözlerimden onların bu paraları süte su katarak kazandıklarını, haramdan çalıp çırparak kazandıklarını demek istediğim anlaşılmasın. Böyle bir şey demiyorum, ama Allah için söyleyin; onlardan pek çoğunun kazandıkları bu paralar, Allah’a kulluğa ayrılacak zamanlarda kazanılan paralar değil mi? Rablerine kulluktan çaldıkları zamanlarda kazanılan paralar değil mi? Kur’an sünnet tanımaya ayrılacak zamanları hep para kazanmaya ayırmıyorlar mı? Çocuklarının dinî hayatlarıyla ilgilenecek zamanların, komşularına âyet hadis duyurulacak zamanların, hanımlarıyla ilgilenecek zamanların birikimi değil mi o paralar? Elbette birileri de onu ayrıştırıverecekti. Ayrıştıran maymunların suçsuz olduklarını demek istemiyorum tabii, o ayrı konu. Dinleyicilerden bir soru soruldu: Hocam, öyle diyorsunuz ama peygamber efendimizin; “Kuvvetli mü’min Allah’a zayıf mü’minden da-ha hayırlı ve daha makbuldür” hadisi gereği ekonomik yönden daha güçlü olmalı değil miyiz? Evet, ben o hadisi biliyorum, ama sizin anladığınız gibi anla-mıyorum. Ben o hadisi çok farklı anlıyorum. Müslim, Ebu Hureyre efendimizden nakleder. Ebu Hureyre efendimiz demiştir ki; Resûl-i Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kuvvetli mü’min Allah’a zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha makbuldür. Ama her birinde de hayır vardır. Sen sana fayda verecek şeye çaba göster; Allah’tan yardım dile ve âciz olma. Başına bir şey geldiği zaman; eğer şöyle yapsaydım şöyle olurdu, deme. Lâkin bu Allah’ın kaderidir, O, ne dilerse yapar de. Çünkü “eğer” cümlesi şeytanın amelini açar.” (Müslim, Kitabu’l Kader cilt 10, sayfa 649) İşte arkadaşımızın sözünü ettiği hadis budur. Peki nasıl anlayacağız bu hadisi? Ne anlatıyor burada peygamber efendimiz? Belki hepimizin çocukluğumuzdan bu yana duyduğumuz, okuduğumuz ve söylediğimiz bir hadis. Allah katında kuvvetli mü’min zayıf mü’minden daha hayırlıdır. Hattâ adam hayırlılardan olabilmek için her gün bir kuzu ve üç etli ekmek yemeyi bile hedefliyor. Lâkin İmam Müslim efendimizin kitabında bu hadisi de içinde naklettiği baba verdiği isim hadisi böyle anlamamıza engeldir. Hadisin yer aldığı bap şöyledir: “Kuvvetli olmak ve âcizliği terk etmek, Allah’tan yardım dilemek ve ka-dere teslimiyet göstermek babı.” Şimdi o konuda detaya girmek istemiyorum, sizler Müslim’e bakarsınız. Ben şunu söyleyeyim: Bir kişinin güçlülüğü, kuvvetliliği dört noktada, ya da dört şeyiyle olur. 1- Bedenen, fiziksel yönden, bileği, pazusu yönüyledir. 2- Mal mülk, servet, ekonomik güç yönüyledir. 3- Veya sosyal statüsü, makamı, koltuğu, çevresi, kredisi yönüyledir. 4- Ya da iman gücü yönüyledir. Unutmayalım ki şu son zikrettiğim iman gücünün dışında sayılan yönlerden güçlü olan niceleri vardır ki, âcizlik gösterdiklerinden, güç kaynakları olan Allah’tan habersiz olduklarından çok güçsüzdürler. Meselâ bir at düşünün. Sürücüsüne göre bedenen çok daha güçlüdür, ama âcizlik gösterdiği için sürücüsü ona hükmedebilmektedir. Veya meselâ Çin seddini, Piramitleri yapanlar yaptıranlardan çok daha güçlüdür bedenen, ama güçlerinin, güç kaynaklarının farkında olmayıp âcizlik gösterdikleri için berikiler onlara hükmetmektedirler. Öyle değil mi? Kolay değil değil mi o kocaman taşları oraya taşımak, koymak. Bunlar bedenen güçlüdürler, ama âcizdirler, köledirler, köle ruhludurlar. Tüm köleler böyledir. Meselâ bir hain, bir kâfir Allah’ın dinine küfrediyor, Allah’ın kitabıyla alay ediyor, peygambere hakaret ediyor. Yanı başındaki bir müslüman köle buna ses çıkarıp cevap bile veremiyor. Neden? Bedenen ondan daha mı zayıf? Hayır, ama âcizlik psikozu içinde, gücünün farkında değil, güç kaynağı ile irtibatı yok, Allah’ın gücünden ve yardımından gafildir. Halbuki Allah’a dayanıp, güvenip bir yumruk vursa, inanın yarısı boşa gidecek, karşısındaki bu kadar iman güçsüzü. Evet, Allah’ın Resûlü buyuruyor ki; kuvvetli mü’min Allah’a za-yıf mü’minden daha sevimli ve hayırlıdır. Sonra buyurur ki; ey müs-lüman, sen sana hayırlı olan şeye haris ol. Sana faydalı olan şeyin peşine düş. Her konuda Allah’tan yardım iste ve asla âciz olma, âcizlik gösterme. Allah varken kendini hiçbir zaman âciz görme. Sana bir şey geldiğinde deme ki; keşke şöyle yapsaydım, keşke böyle yap-saydım. De ki; bu Allah’ın takdiridir. Rabbim böyle takdir buyurduğu için bunlar başıma gelmiştir. Çünkü O ne murad ederse onu yapar. Unutma ki keşke, keşke sözü şeytana kapı aralamaktır. Bu söz şeytana kapı açar, ya da şeytanın sözünü başlatır, şeytana fırsat verir. Dikkat ederseniz bu hadiste zayıflıkla güçlülük mukayese edilmektedir. Ve kuvvetliliğin zayıflıktan daha üstün ve hayırlı olduğu ortaya konuyor. Fakat biz kitap ve sünnette zayıfların da terviç edilip övüldüklerine, makbul kabul edildiklerine şahit oluyoruz. Meselâ Bakara sûresinin 282. âyetinde, Nisâ sûresinin 28 ve 75. âyetlerinde, Rum sûresinin 54. âyetinde, Tevbe sûresinin 71. âyetinde, A’râf sû-resinin 75 ve 137. âyetlerinde, Enfâl sûresinin 26. âyetinde hep zayıflar övülmektedir. Ben şimdi tek tek bu âyetleri okumuyorum, sizler evlerinize varınca inşallah bakarsınız. Bu âyetlerde zayıf bir konumda olan borçlunun bir suç olmadığı, güçlünün ona yardım etmeye teşvik edildiği, zayıfların cihattan muaf tutulduğu, o zayıflar adına insanların savaşmak zorunda oldukları, zayıfların yeryüzüne varis kılınacakları, Allah’ın zayıflara yardım edeceğini vaad etmesi, kavmi karşısında zayıf düşen Harun’un güçlülerden daha hayırlı olduğu, zayıf bir konumda olan Şuayb aleyhis-selâmın kendisini zayıf gören toplumundan çok daha hayırlı olduğu, Bedir’de Allah’ın bizzat zayıf durumdaydılar dediği müslümanların karşılarındaki güçlülerden çok daha hayırlı oldukları anlatılmaktadır. Yine bakıyoruz, hadislerde de zayıfların güçlülerden hayırlı olduklarının beyanı vardır. Meselâ Buhârî’de Resûlullah Efendimizin şöyle buyurduğunu biliyoruz: “Namazı hafif tutun, zira arkanızda zayıflar, ihtiyarlar ve ihtiyacı olanlar vardır.” (Buhârî, ilim 29, ezan 61) “Eğer zayıf ve hasta olmasaydım, yatsı namazını ge-ce yarısına tehir edecektim.” (İbni Mâce, Salât 8) Bu ve benzeri hadislerden anlıyoruz ki, İslâm zayıfın varlığını kabul etmekle birlikte ona yardımı emretmektedir. Şimdi diyebilir misiniz ki sıhhatli mü’min hasta ve zayıf mü’minden daha hayırlıdır. Buna kim cesaret edebilir? Onu öyle imtihan eden, berikisini de öyle imtihan eden Allah değil mi? Resûlullah efendimizin şu hadislerine ne diyeceğiz? “Bilesiniz ki toplumun zayıf gördüğü kimseler cennete girecektir.” (Müslim, cennet 34) “Zayıf, savaşta kendisiyle dua edilip yardım iste-nenlerdir.” (Buhârî cihat 75) Evet, hattâ bu hadislerde zayıfların övüldüklerine şahit oluyoruz. Nitekim Habeş kıralı Herakliyus Ebu Sufyan’a soruyordu: Ey Ebu Sufyan, söyler misin bana; Mekke’de yeni zuhur eden bu dine kimler iman ediyor? Bu peygamberin peşine ilk defa kimler düşüyor? Zayıflar mı, yoksa güçlüler mi? Fakirler mi, yoksa zenginler mi? Ebu Süfyan diyordu ki; ey emir, bu dine ilk girenler, bu dâvete ilk koşanlar içimizdeki zayıflar ve fakirlerdir. Peki şimdi acaba Ebu Süfyan bu sözleriyle, onlar bizim en hayırsızlarımızdır mı demek istiyordu? Öyle di-yebilir miyiz? O zayıflar toplumun en hayırlıları değil miydi? Resûlullah Efendimiz; “Ümmetimin en hayırlıları benim dönemimde o-lanlardır.” Buyurmuyor mu? Bakın bu hadislerde zayıfların hayırlı oldukları anlatılıyor. Yine bir hadis daha hatırlıyorum; “Sizin adınıza artık fakirlikten korkmuyorum, lâkin zenginlik sebebiyle helâkinizden endişeleniyorum.” (Buhârî, megazi 12) Şimdi eğer sadece bu hadis olsaydı, diğer hadisler ve âyetler olmasaydı buradaki güç bedenî ve ekonomik güçtür, o halda bedenen ve mâlen güçlü olanlar Allah katında bedenen zayıf ve mâlen fakir olanlardan daha hayırlıdır deyip geçip gidecektik. Ama bakın hiç de öyle değildir mânâ. Öyleyse burada anlatılan güç nedir, kuvvet nedir, zayıflık nedir, nasıl bir zayıflıktır, bunu tanımaya çalışalım. Bütün bu âyet ve hadislerden anlıyoruz ki, buradaki güçlülük ve zayıflık mal yönünden, beden yönünden güçlülük ve zayıflık değildir. Çünkü bedenî güçlülük ve zayıflık da, mâli güçlülük ve zayıflık da fıtrîdir, Allah’ın takdiridir. Çünkü zayıflık ve fakirlik dönemindeki bir çocuktan, güçlülük ve zenginlik dönemindeki bir genç daha hayırlıdır diyemeyiz. Veya kuvvetlilik dönemindeki bir genç güçsüzlük ve zayıflık dönemini yaşayan bir ihtiyardan daha hayırlıdır diyemeyiz. Çünkü Resûlullah Efendimiz Ebu Zer efendimize; “ey Ebu Zer, sen zayıfsın, onun için benden imaret, yöneticilik isteme” derken, her halde onun mal yönünden ve beden yönünden zayıf olduğunu kas-tetmiyordu. O halde nedir burada anlatılan zayıflık, güçlülük? Burada anlatılan zayıflılık ve güçlülük bedenen ve mâlen değildir. Burada kastedilen güçlülük ve zayıflık imanen güçlülük ve zayıflıktır. İman yönünden bir güçlülük ve zayıflıktır. Çünkü Allah’ın Resûlü; “iri, şişman bir adam, eğer imandan yoksunsa Allah katında sineğin kanadı kadar bir değer ifade etmeyecektir” buyurur. (Müslim, Münâfikûn 18) Öyleyse iman yönünden güçlü olan, güç kaynağının bilincinde olan, Allah’tan yardım isteyip âcizlik göstermeyen bir mü’min Allah katında bu noktalarda zayıf olan mü’minden daha hayırlıdır. Öyle değil mi? İşte görüyoruz, nice bedenen güçlü, sıhhatli, çaksan yere geçebilecek yirmilik genç vardır ki mideleri oruca müsaitken oruç tuta-mıyorlar. Ama nice güçsüz, hasta yetmişlik ihtiyar var ki çok rahat oruç tutabiliyor. Öyleyse güçlü, iman güçlüsüdür, zayıf da iman yö-nünden zayıftır. Ne beden yönünden, ne de mal mülk yönünden de-ğildir. Nitekim Kâb Bin Malik mâlen en güçlü olduğu dönemindeyken Tebuk seferinden geri kalıyordu. Demek ki mü’min imanıyla, ameliyle, düşüncesiyle güçlüdür. Demek ki ameliyle, yaptıklarıyla, yapmak istedikleriyle terazide kendisini ortaya konup bir değer, bir ağırlık ifade eden kişi Allah katında daha hayırlı ve üstündür. Benim bildiğim budur, herhalde bu kadar söz yeter bu konuda. Ayrıca soruyu soran arkadaşımız ikna olmadıysa dersten sonra tekrar konuşabiliriz.
54,59. “Doğrusu, verdiğimiz bu rızıklar tükenecek değildir. Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır. Cehenneme girerler; ne kötü bir konaktır! İşte bu kaynar su ve irindir, artık onu tatsınlar. Bunlara benzer daha başkaları da vardır. İnkârcıların ileri gelenlerine: “İşte bu topluluk sizinle beraber gerçeğe karşı direnenlerdir. Onlar rahat yüzü görmesin. Behemehal ateşe gireceklerdir” denir.” Allah’ın cennette muttakî kullarına vaat ettiği mükâfatların bitmesi, tükenmesi yoktur, sınırı yoktur. Allah’a böylece Allah’ın istediği kul olanların durumları işte böyledir. Ama beri tarafta azgınlara, Allah’a kafa tutup isyan içinde bir hayat yaşayanlara gelince, onlar için gerçekten çok kötü bir gelecek vardır. Onların yeri yurdu, barınağı cehennemdir ve o ne kötü bir varış yeridir! Onlara orada kaynar su ve irin ikram edilecektir. Kan ve irin içecekler onlar. Haydi bakalım yaptıklarının ettiklerinin karşılığı olarak tatsınlar bunları. Bunlara benzer daha başkaları da vardır orada. O inkârcıların saptırıp azdırdıkları da vardır orada. Onların azdırdıkları o kâfirlere diyecekler ki, merhaba olmasın size. Size merhaba yok, size rahat yok, huzur yok, rahat yüzü görmeyesiceler diyecekler. Çaresiz ateşe gireceklerdir onlar. Kendini bir şey zannedip hayatının programını Allah’a sormadan kendisi çizmeye kalkışanlara da şerrun meab vardır. Barınakların, sığınakların en kötüsü olan cehennem de onlar içindir. Adamın birisi Allah’ın helâl haram sınırlarını gözetmeden, Allah’a kulluğa ayıracak zaman bırakmadan gece gündüz çırpınmış ve para kazanmış. Süt satıyormuş, ama sütün içine süt miktarı kadar da su katıp öyle satıyormuş. Toplamış, çarpmış, biriktirmiş, yığmış ve sonunda aldığı bir yat ile denize açılmış. Denizin ortasında kimsenin göremeyeceği bir ortamda biriktirdiği altıncıklarını şöyle bir saymak istemiş. Keseyi çıkarıp saymaya başlayınca, maymunu fırlayıp keseyi elinden kaptığı gibi direğin tepesine çıkmış ve keseyi açıp altınların birini suya, ötekisini de adamın üstüne atmaya başlamış. Böylece maymun altınların ayırımını yapıvermiş, yarısı suya, yarısı da adama. Ne olacaktı da başka? Adam süte yarı yarıya su karıştırmamış mıydı? İşte haydan gelen huya gider, sudan gelen de suya gider. İşte bizim Avrupalı garibanların holdinglerle durumları da aynen bunun gibi olmuştur. Topladılar, biriktirdiler, yığdılar sonra da birileri, holdin-gciler onları ayırıverdi. Yarısı suya gitti, yarısı da size kaldı, işte yüzde şu kadar zarar ettiniz deyiverdi. Ama bu sözlerimden onların bu paraları süte su katarak kazandıklarını, haramdan çalıp çırparak kazandıklarını demek istediğim anlaşılmasın. Böyle bir şey demiyorum, ama Allah için söyleyin; onlardan pek çoğunun kazandıkları bu paralar, Allah’a kulluğa ayrılacak zamanlarda kazanılan paralar değil mi? Rablerine kulluktan çaldıkları zamanlarda kazanılan paralar değil mi? Kur’an sünnet tanımaya ayrılacak zamanları hep para kazanmaya ayırmıyorlar mı? Çocuklarının dinî hayatlarıyla ilgilenecek zamanların, komşularına âyet hadis duyurulacak zamanların, hanımlarıyla ilgilenecek zamanların birikimi değil mi o paralar? Elbette birileri de onu ayrıştırıverecekti. Ayrıştıran maymunların suçsuz olduklarını demek istemiyorum tabii, o ayrı konu. Dinleyicilerden bir soru soruldu: Hocam, öyle diyorsunuz ama peygamber efendimizin; “Kuvvetli mü’min Allah’a zayıf mü’minden da-ha hayırlı ve daha makbuldür” hadisi gereği ekonomik yönden daha güçlü olmalı değil miyiz? Evet, ben o hadisi biliyorum, ama sizin anladığınız gibi anla-mıyorum. Ben o hadisi çok farklı anlıyorum. Müslim, Ebu Hureyre efendimizden nakleder. Ebu Hureyre efendimiz demiştir ki; Resûl-i Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kuvvetli mü’min Allah’a zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha makbuldür. Ama her birinde de hayır vardır. Sen sana fayda verecek şeye çaba göster; Allah’tan yardım dile ve âciz olma. Başına bir şey geldiği zaman; eğer şöyle yapsaydım şöyle olurdu, deme. Lâkin bu Allah’ın kaderidir, O, ne dilerse yapar de. Çünkü “eğer” cümlesi şeytanın amelini açar.” (Müslim, Kitabu’l Kader cilt 10, sayfa 649) İşte arkadaşımızın sözünü ettiği hadis budur. Peki nasıl anlayacağız bu hadisi? Ne anlatıyor burada peygamber efendimiz? Belki hepimizin çocukluğumuzdan bu yana duyduğumuz, okuduğumuz ve söylediğimiz bir hadis. Allah katında kuvvetli mü’min zayıf mü’minden daha hayırlıdır. Hattâ adam hayırlılardan olabilmek için her gün bir kuzu ve üç etli ekmek yemeyi bile hedefliyor. Lâkin İmam Müslim efendimizin kitabında bu hadisi de içinde naklettiği baba verdiği isim hadisi böyle anlamamıza engeldir. Hadisin yer aldığı bap şöyledir: “Kuvvetli olmak ve âcizliği terk etmek, Allah’tan yardım dilemek ve ka-dere teslimiyet göstermek babı.” Şimdi o konuda detaya girmek istemiyorum, sizler Müslim’e bakarsınız. Ben şunu söyleyeyim: Bir kişinin güçlülüğü, kuvvetliliği dört noktada, ya da dört şeyiyle olur. 1- Bedenen, fiziksel yönden, bileği, pazusu yönüyledir. 2- Mal mülk, servet, ekonomik güç yönüyledir. 3- Veya sosyal statüsü, makamı, koltuğu, çevresi, kredisi yönüyledir. 4- Ya da iman gücü yönüyledir. Unutmayalım ki şu son zikrettiğim iman gücünün dışında sayılan yönlerden güçlü olan niceleri vardır ki, âcizlik gösterdiklerinden, güç kaynakları olan Allah’tan habersiz olduklarından çok güçsüzdürler. Meselâ bir at düşünün. Sürücüsüne göre bedenen çok daha güçlüdür, ama âcizlik gösterdiği için sürücüsü ona hükmedebilmektedir. Veya meselâ Çin seddini, Piramitleri yapanlar yaptıranlardan çok daha güçlüdür bedenen, ama güçlerinin, güç kaynaklarının farkında olmayıp âcizlik gösterdikleri için berikiler onlara hükmetmektedirler. Öyle değil mi? Kolay değil değil mi o kocaman taşları oraya taşımak, koymak. Bunlar bedenen güçlüdürler, ama âcizdirler, köledirler, köle ruhludurlar. Tüm köleler böyledir. Meselâ bir hain, bir kâfir Allah’ın dinine küfrediyor, Allah’ın kitabıyla alay ediyor, peygambere hakaret ediyor. Yanı başındaki bir müslüman köle buna ses çıkarıp cevap bile veremiyor. Neden? Bedenen ondan daha mı zayıf? Hayır, ama âcizlik psikozu içinde, gücünün farkında değil, güç kaynağı ile irtibatı yok, Allah’ın gücünden ve yardımından gafildir. Halbuki Allah’a dayanıp, güvenip bir yumruk vursa, inanın yarısı boşa gidecek, karşısındaki bu kadar iman güçsüzü. Evet, Allah’ın Resûlü buyuruyor ki; kuvvetli mü’min Allah’a za-yıf mü’minden daha sevimli ve hayırlıdır. Sonra buyurur ki; ey müs-lüman, sen sana hayırlı olan şeye haris ol. Sana faydalı olan şeyin peşine düş. Her konuda Allah’tan yardım iste ve asla âciz olma, âcizlik gösterme. Allah varken kendini hiçbir zaman âciz görme. Sana bir şey geldiğinde deme ki; keşke şöyle yapsaydım, keşke böyle yap-saydım. De ki; bu Allah’ın takdiridir. Rabbim böyle takdir buyurduğu için bunlar başıma gelmiştir. Çünkü O ne murad ederse onu yapar. Unutma ki keşke, keşke sözü şeytana kapı aralamaktır. Bu söz şeytana kapı açar, ya da şeytanın sözünü başlatır, şeytana fırsat verir. Dikkat ederseniz bu hadiste zayıflıkla güçlülük mukayese edilmektedir. Ve kuvvetliliğin zayıflıktan daha üstün ve hayırlı olduğu ortaya konuyor. Fakat biz kitap ve sünnette zayıfların da terviç edilip övüldüklerine, makbul kabul edildiklerine şahit oluyoruz. Meselâ Bakara sûresinin 282. âyetinde, Nisâ sûresinin 28 ve 75. âyetlerinde, Rum sûresinin 54. âyetinde, Tevbe sûresinin 71. âyetinde, A’râf sû-resinin 75 ve 137. âyetlerinde, Enfâl sûresinin 26. âyetinde hep zayıflar övülmektedir. Ben şimdi tek tek bu âyetleri okumuyorum, sizler evlerinize varınca inşallah bakarsınız. Bu âyetlerde zayıf bir konumda olan borçlunun bir suç olmadığı, güçlünün ona yardım etmeye teşvik edildiği, zayıfların cihattan muaf tutulduğu, o zayıflar adına insanların savaşmak zorunda oldukları, zayıfların yeryüzüne varis kılınacakları, Allah’ın zayıflara yardım edeceğini vaad etmesi, kavmi karşısında zayıf düşen Harun’un güçlülerden daha hayırlı olduğu, zayıf bir konumda olan Şuayb aleyhis-selâmın kendisini zayıf gören toplumundan çok daha hayırlı olduğu, Bedir’de Allah’ın bizzat zayıf durumdaydılar dediği müslümanların karşılarındaki güçlülerden çok daha hayırlı oldukları anlatılmaktadır. Yine bakıyoruz, hadislerde de zayıfların güçlülerden hayırlı olduklarının beyanı vardır. Meselâ Buhârî’de Resûlullah Efendimizin şöyle buyurduğunu biliyoruz: “Namazı hafif tutun, zira arkanızda zayıflar, ihtiyarlar ve ihtiyacı olanlar vardır.” (Buhârî, ilim 29, ezan 61) “Eğer zayıf ve hasta olmasaydım, yatsı namazını ge-ce yarısına tehir edecektim.” (İbni Mâce, Salât 8) Bu ve benzeri hadislerden anlıyoruz ki, İslâm zayıfın varlığını kabul etmekle birlikte ona yardımı emretmektedir. Şimdi diyebilir misiniz ki sıhhatli mü’min hasta ve zayıf mü’minden daha hayırlıdır. Buna kim cesaret edebilir? Onu öyle imtihan eden, berikisini de öyle imtihan eden Allah değil mi? Resûlullah efendimizin şu hadislerine ne diyeceğiz? “Bilesiniz ki toplumun zayıf gördüğü kimseler cennete girecektir.” (Müslim, cennet 34) “Zayıf, savaşta kendisiyle dua edilip yardım iste-nenlerdir.” (Buhârî cihat 75) Evet, hattâ bu hadislerde zayıfların övüldüklerine şahit oluyoruz. Nitekim Habeş kıralı Herakliyus Ebu Sufyan’a soruyordu: Ey Ebu Sufyan, söyler misin bana; Mekke’de yeni zuhur eden bu dine kimler iman ediyor? Bu peygamberin peşine ilk defa kimler düşüyor? Zayıflar mı, yoksa güçlüler mi? Fakirler mi, yoksa zenginler mi? Ebu Süfyan diyordu ki; ey emir, bu dine ilk girenler, bu dâvete ilk koşanlar içimizdeki zayıflar ve fakirlerdir. Peki şimdi acaba Ebu Süfyan bu sözleriyle, onlar bizim en hayırsızlarımızdır mı demek istiyordu? Öyle di-yebilir miyiz? O zayıflar toplumun en hayırlıları değil miydi? Resûlullah Efendimiz; “Ümmetimin en hayırlıları benim dönemimde o-lanlardır.” Buyurmuyor mu? Bakın bu hadislerde zayıfların hayırlı oldukları anlatılıyor. Yine bir hadis daha hatırlıyorum; “Sizin adınıza artık fakirlikten korkmuyorum, lâkin zenginlik sebebiyle helâkinizden endişeleniyorum.” (Buhârî, megazi 12) Şimdi eğer sadece bu hadis olsaydı, diğer hadisler ve âyetler olmasaydı buradaki güç bedenî ve ekonomik güçtür, o halda bedenen ve mâlen güçlü olanlar Allah katında bedenen zayıf ve mâlen fakir olanlardan daha hayırlıdır deyip geçip gidecektik. Ama bakın hiç de öyle değildir mânâ. Öyleyse burada anlatılan güç nedir, kuvvet nedir, zayıflık nedir, nasıl bir zayıflıktır, bunu tanımaya çalışalım. Bütün bu âyet ve hadislerden anlıyoruz ki, buradaki güçlülük ve zayıflık mal yönünden, beden yönünden güçlülük ve zayıflık değildir. Çünkü bedenî güçlülük ve zayıflık da, mâli güçlülük ve zayıflık da fıtrîdir, Allah’ın takdiridir. Çünkü zayıflık ve fakirlik dönemindeki bir çocuktan, güçlülük ve zenginlik dönemindeki bir genç daha hayırlıdır diyemeyiz. Veya kuvvetlilik dönemindeki bir genç güçsüzlük ve zayıflık dönemini yaşayan bir ihtiyardan daha hayırlıdır diyemeyiz. Çünkü Resûlullah Efendimiz Ebu Zer efendimize; “ey Ebu Zer, sen zayıfsın, onun için benden imaret, yöneticilik isteme” derken, her halde onun mal yönünden ve beden yönünden zayıf olduğunu kas-tetmiyordu. O halde nedir burada anlatılan zayıflık, güçlülük? Burada anlatılan zayıflılık ve güçlülük bedenen ve mâlen değildir. Burada kastedilen güçlülük ve zayıflık imanen güçlülük ve zayıflıktır. İman yönünden bir güçlülük ve zayıflıktır. Çünkü Allah’ın Resûlü; “iri, şişman bir adam, eğer imandan yoksunsa Allah katında sineğin kanadı kadar bir değer ifade etmeyecektir” buyurur. (Müslim, Münâfikûn 18) Öyleyse iman yönünden güçlü olan, güç kaynağının bilincinde olan, Allah’tan yardım isteyip âcizlik göstermeyen bir mü’min Allah katında bu noktalarda zayıf olan mü’minden daha hayırlıdır. Öyle değil mi? İşte görüyoruz, nice bedenen güçlü, sıhhatli, çaksan yere geçebilecek yirmilik genç vardır ki mideleri oruca müsaitken oruç tuta-mıyorlar. Ama nice güçsüz, hasta yetmişlik ihtiyar var ki çok rahat oruç tutabiliyor. Öyleyse güçlü, iman güçlüsüdür, zayıf da iman yö-nünden zayıftır. Ne beden yönünden, ne de mal mülk yönünden de-ğildir. Nitekim Kâb Bin Malik mâlen en güçlü olduğu dönemindeyken Tebuk seferinden geri kalıyordu. Demek ki mü’min imanıyla, ameliyle, düşüncesiyle güçlüdür. Demek ki ameliyle, yaptıklarıyla, yapmak istedikleriyle terazide kendisini ortaya konup bir değer, bir ağırlık ifade eden kişi Allah katında daha hayırlı ve üstündür. Benim bildiğim budur, herhalde bu kadar söz yeter bu konuda. Ayrıca soruyu soran arkadaşımız ikna olmadıysa dersten sonra tekrar konuşabiliriz.
54,59. “Doğrusu, verdiğimiz bu rızıklar tükenecek değildir. Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır. Cehenneme girerler; ne kötü bir konaktır! İşte bu kaynar su ve irindir, artık onu tatsınlar. Bunlara benzer daha başkaları da vardır. İnkârcıların ileri gelenlerine: “İşte bu topluluk sizinle beraber gerçeğe karşı direnenlerdir. Onlar rahat yüzü görmesin. Behemehal ateşe gireceklerdir” denir.” Allah’ın cennette muttakî kullarına vaat ettiği mükâfatların bitmesi, tükenmesi yoktur, sınırı yoktur. Allah’a böylece Allah’ın istediği kul olanların durumları işte böyledir. Ama beri tarafta azgınlara, Allah’a kafa tutup isyan içinde bir hayat yaşayanlara gelince, onlar için gerçekten çok kötü bir gelecek vardır. Onların yeri yurdu, barınağı cehennemdir ve o ne kötü bir varış yeridir! Onlara orada kaynar su ve irin ikram edilecektir. Kan ve irin içecekler onlar. Haydi bakalım yaptıklarının ettiklerinin karşılığı olarak tatsınlar bunları. Bunlara benzer daha başkaları da vardır orada. O inkârcıların saptırıp azdırdıkları da vardır orada. Onların azdırdıkları o kâfirlere diyecekler ki, merhaba olmasın size. Size merhaba yok, size rahat yok, huzur yok, rahat yüzü görmeyesiceler diyecekler. Çaresiz ateşe gireceklerdir onlar. Kendini bir şey zannedip hayatının programını Allah’a sormadan kendisi çizmeye kalkışanlara da şerrun meab vardır. Barınakların, sığınakların en kötüsü olan cehennem de onlar içindir. Adamın birisi Allah’ın helâl haram sınırlarını gözetmeden, Allah’a kulluğa ayıracak zaman bırakmadan gece gündüz çırpınmış ve para kazanmış. Süt satıyormuş, ama sütün içine süt miktarı kadar da su katıp öyle satıyormuş. Toplamış, çarpmış, biriktirmiş, yığmış ve sonunda aldığı bir yat ile denize açılmış. Denizin ortasında kimsenin göremeyeceği bir ortamda biriktirdiği altıncıklarını şöyle bir saymak istemiş. Keseyi çıkarıp saymaya başlayınca, maymunu fırlayıp keseyi elinden kaptığı gibi direğin tepesine çıkmış ve keseyi açıp altınların birini suya, ötekisini de adamın üstüne atmaya başlamış. Böylece maymun altınların ayırımını yapıvermiş, yarısı suya, yarısı da adama. Ne olacaktı da başka? Adam süte yarı yarıya su karıştırmamış mıydı? İşte haydan gelen huya gider, sudan gelen de suya gider. İşte bizim Avrupalı garibanların holdinglerle durumları da aynen bunun gibi olmuştur. Topladılar, biriktirdiler, yığdılar sonra da birileri, holdin-gciler onları ayırıverdi. Yarısı suya gitti, yarısı da size kaldı, işte yüzde şu kadar zarar ettiniz deyiverdi. Ama bu sözlerimden onların bu paraları süte su katarak kazandıklarını, haramdan çalıp çırparak kazandıklarını demek istediğim anlaşılmasın. Böyle bir şey demiyorum, ama Allah için söyleyin; onlardan pek çoğunun kazandıkları bu paralar, Allah’a kulluğa ayrılacak zamanlarda kazanılan paralar değil mi? Rablerine kulluktan çaldıkları zamanlarda kazanılan paralar değil mi? Kur’an sünnet tanımaya ayrılacak zamanları hep para kazanmaya ayırmıyorlar mı? Çocuklarının dinî hayatlarıyla ilgilenecek zamanların, komşularına âyet hadis duyurulacak zamanların, hanımlarıyla ilgilenecek zamanların birikimi değil mi o paralar? Elbette birileri de onu ayrıştırıverecekti. Ayrıştıran maymunların suçsuz olduklarını demek istemiyorum tabii, o ayrı konu. Dinleyicilerden bir soru soruldu: Hocam, öyle diyorsunuz ama peygamber efendimizin; “Kuvvetli mü’min Allah’a zayıf mü’minden da-ha hayırlı ve daha makbuldür” hadisi gereği ekonomik yönden daha güçlü olmalı değil miyiz? Evet, ben o hadisi biliyorum, ama sizin anladığınız gibi anla-mıyorum. Ben o hadisi çok farklı anlıyorum. Müslim, Ebu Hureyre efendimizden nakleder. Ebu Hureyre efendimiz demiştir ki; Resûl-i Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kuvvetli mü’min Allah’a zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha makbuldür. Ama her birinde de hayır vardır. Sen sana fayda verecek şeye çaba göster; Allah’tan yardım dile ve âciz olma. Başına bir şey geldiği zaman; eğer şöyle yapsaydım şöyle olurdu, deme. Lâkin bu Allah’ın kaderidir, O, ne dilerse yapar de. Çünkü “eğer” cümlesi şeytanın amelini açar.” (Müslim, Kitabu’l Kader cilt 10, sayfa 649) İşte arkadaşımızın sözünü ettiği hadis budur. Peki nasıl anlayacağız bu hadisi? Ne anlatıyor burada peygamber efendimiz? Belki hepimizin çocukluğumuzdan bu yana duyduğumuz, okuduğumuz ve söylediğimiz bir hadis. Allah katında kuvvetli mü’min zayıf mü’minden daha hayırlıdır. Hattâ adam hayırlılardan olabilmek için her gün bir kuzu ve üç etli ekmek yemeyi bile hedefliyor. Lâkin İmam Müslim efendimizin kitabında bu hadisi de içinde naklettiği baba verdiği isim hadisi böyle anlamamıza engeldir. Hadisin yer aldığı bap şöyledir: “Kuvvetli olmak ve âcizliği terk etmek, Allah’tan yardım dilemek ve ka-dere teslimiyet göstermek babı.” Şimdi o konuda detaya girmek istemiyorum, sizler Müslim’e bakarsınız. Ben şunu söyleyeyim: Bir kişinin güçlülüğü, kuvvetliliği dört noktada, ya da dört şeyiyle olur. 1- Bedenen, fiziksel yönden, bileği, pazusu yönüyledir. 2- Mal mülk, servet, ekonomik güç yönüyledir. 3- Veya sosyal statüsü, makamı, koltuğu, çevresi, kredisi yönüyledir. 4- Ya da iman gücü yönüyledir. Unutmayalım ki şu son zikrettiğim iman gücünün dışında sayılan yönlerden güçlü olan niceleri vardır ki, âcizlik gösterdiklerinden, güç kaynakları olan Allah’tan habersiz olduklarından çok güçsüzdürler. Meselâ bir at düşünün. Sürücüsüne göre bedenen çok daha güçlüdür, ama âcizlik gösterdiği için sürücüsü ona hükmedebilmektedir. Veya meselâ Çin seddini, Piramitleri yapanlar yaptıranlardan çok daha güçlüdür bedenen, ama güçlerinin, güç kaynaklarının farkında olmayıp âcizlik gösterdikleri için berikiler onlara hükmetmektedirler. Öyle değil mi? Kolay değil değil mi o kocaman taşları oraya taşımak, koymak. Bunlar bedenen güçlüdürler, ama âcizdirler, köledirler, köle ruhludurlar. Tüm köleler böyledir. Meselâ bir hain, bir kâfir Allah’ın dinine küfrediyor, Allah’ın kitabıyla alay ediyor, peygambere hakaret ediyor. Yanı başındaki bir müslüman köle buna ses çıkarıp cevap bile veremiyor. Neden? Bedenen ondan daha mı zayıf? Hayır, ama âcizlik psikozu içinde, gücünün farkında değil, güç kaynağı ile irtibatı yok, Allah’ın gücünden ve yardımından gafildir. Halbuki Allah’a dayanıp, güvenip bir yumruk vursa, inanın yarısı boşa gidecek, karşısındaki bu kadar iman güçsüzü. Evet, Allah’ın Resûlü buyuruyor ki; kuvvetli mü’min Allah’a za-yıf mü’minden daha sevimli ve hayırlıdır. Sonra buyurur ki; ey müs-lüman, sen sana hayırlı olan şeye haris ol. Sana faydalı olan şeyin peşine düş. Her konuda Allah’tan yardım iste ve asla âciz olma, âcizlik gösterme. Allah varken kendini hiçbir zaman âciz görme. Sana bir şey geldiğinde deme ki; keşke şöyle yapsaydım, keşke böyle yap-saydım. De ki; bu Allah’ın takdiridir. Rabbim böyle takdir buyurduğu için bunlar başıma gelmiştir. Çünkü O ne murad ederse onu yapar. Unutma ki keşke, keşke sözü şeytana kapı aralamaktır. Bu söz şeytana kapı açar, ya da şeytanın sözünü başlatır, şeytana fırsat verir. Dikkat ederseniz bu hadiste zayıflıkla güçlülük mukayese edilmektedir. Ve kuvvetliliğin zayıflıktan daha üstün ve hayırlı olduğu ortaya konuyor. Fakat biz kitap ve sünnette zayıfların da terviç edilip övüldüklerine, makbul kabul edildiklerine şahit oluyoruz. Meselâ Bakara sûresinin 282. âyetinde, Nisâ sûresinin 28 ve 75. âyetlerinde, Rum sûresinin 54. âyetinde, Tevbe sûresinin 71. âyetinde, A’râf sû-resinin 75 ve 137. âyetlerinde, Enfâl sûresinin 26. âyetinde hep zayıflar övülmektedir. Ben şimdi tek tek bu âyetleri okumuyorum, sizler evlerinize varınca inşallah bakarsınız. Bu âyetlerde zayıf bir konumda olan borçlunun bir suç olmadığı, güçlünün ona yardım etmeye teşvik edildiği, zayıfların cihattan muaf tutulduğu, o zayıflar adına insanların savaşmak zorunda oldukları, zayıfların yeryüzüne varis kılınacakları, Allah’ın zayıflara yardım edeceğini vaad etmesi, kavmi karşısında zayıf düşen Harun’un güçlülerden daha hayırlı olduğu, zayıf bir konumda olan Şuayb aleyhis-selâmın kendisini zayıf gören toplumundan çok daha hayırlı olduğu, Bedir’de Allah’ın bizzat zayıf durumdaydılar dediği müslümanların karşılarındaki güçlülerden çok daha hayırlı oldukları anlatılmaktadır. Yine bakıyoruz, hadislerde de zayıfların güçlülerden hayırlı olduklarının beyanı vardır. Meselâ Buhârî’de Resûlullah Efendimizin şöyle buyurduğunu biliyoruz: “Namazı hafif tutun, zira arkanızda zayıflar, ihtiyarlar ve ihtiyacı olanlar vardır.” (Buhârî, ilim 29, ezan 61) “Eğer zayıf ve hasta olmasaydım, yatsı namazını ge-ce yarısına tehir edecektim.” (İbni Mâce, Salât 8) Bu ve benzeri hadislerden anlıyoruz ki, İslâm zayıfın varlığını kabul etmekle birlikte ona yardımı emretmektedir. Şimdi diyebilir misiniz ki sıhhatli mü’min hasta ve zayıf mü’minden daha hayırlıdır. Buna kim cesaret edebilir? Onu öyle imtihan eden, berikisini de öyle imtihan eden Allah değil mi? Resûlullah efendimizin şu hadislerine ne diyeceğiz? “Bilesiniz ki toplumun zayıf gördüğü kimseler cennete girecektir.” (Müslim, cennet 34) “Zayıf, savaşta kendisiyle dua edilip yardım iste-nenlerdir.” (Buhârî cihat 75) Evet, hattâ bu hadislerde zayıfların övüldüklerine şahit oluyoruz. Nitekim Habeş kıralı Herakliyus Ebu Sufyan’a soruyordu: Ey Ebu Sufyan, söyler misin bana; Mekke’de yeni zuhur eden bu dine kimler iman ediyor? Bu peygamberin peşine ilk defa kimler düşüyor? Zayıflar mı, yoksa güçlüler mi? Fakirler mi, yoksa zenginler mi? Ebu Süfyan diyordu ki; ey emir, bu dine ilk girenler, bu dâvete ilk koşanlar içimizdeki zayıflar ve fakirlerdir. Peki şimdi acaba Ebu Süfyan bu sözleriyle, onlar bizim en hayırsızlarımızdır mı demek istiyordu? Öyle di-yebilir miyiz? O zayıflar toplumun en hayırlıları değil miydi? Resûlullah Efendimiz; “Ümmetimin en hayırlıları benim dönemimde o-lanlardır.” Buyurmuyor mu? Bakın bu hadislerde zayıfların hayırlı oldukları anlatılıyor. Yine bir hadis daha hatırlıyorum; “Sizin adınıza artık fakirlikten korkmuyorum, lâkin zenginlik sebebiyle helâkinizden endişeleniyorum.” (Buhârî, megazi 12) Şimdi eğer sadece bu hadis olsaydı, diğer hadisler ve âyetler olmasaydı buradaki güç bedenî ve ekonomik güçtür, o halda bedenen ve mâlen güçlü olanlar Allah katında bedenen zayıf ve mâlen fakir olanlardan daha hayırlıdır deyip geçip gidecektik. Ama bakın hiç de öyle değildir mânâ. Öyleyse burada anlatılan güç nedir, kuvvet nedir, zayıflık nedir, nasıl bir zayıflıktır, bunu tanımaya çalışalım. Bütün bu âyet ve hadislerden anlıyoruz ki, buradaki güçlülük ve zayıflık mal yönünden, beden yönünden güçlülük ve zayıflık değildir. Çünkü bedenî güçlülük ve zayıflık da, mâli güçlülük ve zayıflık da fıtrîdir, Allah’ın takdiridir. Çünkü zayıflık ve fakirlik dönemindeki bir çocuktan, güçlülük ve zenginlik dönemindeki bir genç daha hayırlıdır diyemeyiz. Veya kuvvetlilik dönemindeki bir genç güçsüzlük ve zayıflık dönemini yaşayan bir ihtiyardan daha hayırlıdır diyemeyiz. Çünkü Resûlullah Efendimiz Ebu Zer efendimize; “ey Ebu Zer, sen zayıfsın, onun için benden imaret, yöneticilik isteme” derken, her halde onun mal yönünden ve beden yönünden zayıf olduğunu kas-tetmiyordu. O halde nedir burada anlatılan zayıflık, güçlülük? Burada anlatılan zayıflılık ve güçlülük bedenen ve mâlen değildir. Burada kastedilen güçlülük ve zayıflık imanen güçlülük ve zayıflıktır. İman yönünden bir güçlülük ve zayıflıktır. Çünkü Allah’ın Resûlü; “iri, şişman bir adam, eğer imandan yoksunsa Allah katında sineğin kanadı kadar bir değer ifade etmeyecektir” buyurur. (Müslim, Münâfikûn 18) Öyleyse iman yönünden güçlü olan, güç kaynağının bilincinde olan, Allah’tan yardım isteyip âcizlik göstermeyen bir mü’min Allah katında bu noktalarda zayıf olan mü’minden daha hayırlıdır. Öyle değil mi? İşte görüyoruz, nice bedenen güçlü, sıhhatli, çaksan yere geçebilecek yirmilik genç vardır ki mideleri oruca müsaitken oruç tuta-mıyorlar. Ama nice güçsüz, hasta yetmişlik ihtiyar var ki çok rahat oruç tutabiliyor. Öyleyse güçlü, iman güçlüsüdür, zayıf da iman yö-nünden zayıftır. Ne beden yönünden, ne de mal mülk yönünden de-ğildir. Nitekim Kâb Bin Malik mâlen en güçlü olduğu dönemindeyken Tebuk seferinden geri kalıyordu. Demek ki mü’min imanıyla, ameliyle, düşüncesiyle güçlüdür. Demek ki ameliyle, yaptıklarıyla, yapmak istedikleriyle terazide kendisini ortaya konup bir değer, bir ağırlık ifade eden kişi Allah katında daha hayırlı ve üstündür. Benim bildiğim budur, herhalde bu kadar söz yeter bu konuda. Ayrıca soruyu soran arkadaşımız ikna olmadıysa dersten sonra tekrar konuşabiliriz.
54,59. “Doğrusu, verdiğimiz bu rızıklar tükenecek değildir. Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır. Cehenneme girerler; ne kötü bir konaktır! İşte bu kaynar su ve irindir, artık onu tatsınlar. Bunlara benzer daha başkaları da vardır. İnkârcıların ileri gelenlerine: “İşte bu topluluk sizinle beraber gerçeğe karşı direnenlerdir. Onlar rahat yüzü görmesin. Behemehal ateşe gireceklerdir” denir.” Allah’ın cennette muttakî kullarına vaat ettiği mükâfatların bitmesi, tükenmesi yoktur, sınırı yoktur. Allah’a böylece Allah’ın istediği kul olanların durumları işte böyledir. Ama beri tarafta azgınlara, Allah’a kafa tutup isyan içinde bir hayat yaşayanlara gelince, onlar için gerçekten çok kötü bir gelecek vardır. Onların yeri yurdu, barınağı cehennemdir ve o ne kötü bir varış yeridir! Onlara orada kaynar su ve irin ikram edilecektir. Kan ve irin içecekler onlar. Haydi bakalım yaptıklarının ettiklerinin karşılığı olarak tatsınlar bunları. Bunlara benzer daha başkaları da vardır orada. O inkârcıların saptırıp azdırdıkları da vardır orada. Onların azdırdıkları o kâfirlere diyecekler ki, merhaba olmasın size. Size merhaba yok, size rahat yok, huzur yok, rahat yüzü görmeyesiceler diyecekler. Çaresiz ateşe gireceklerdir onlar. Kendini bir şey zannedip hayatının programını Allah’a sormadan kendisi çizmeye kalkışanlara da şerrun meab vardır. Barınakların, sığınakların en kötüsü olan cehennem de onlar içindir. Adamın birisi Allah’ın helâl haram sınırlarını gözetmeden, Allah’a kulluğa ayıracak zaman bırakmadan gece gündüz çırpınmış ve para kazanmış. Süt satıyormuş, ama sütün içine süt miktarı kadar da su katıp öyle satıyormuş. Toplamış, çarpmış, biriktirmiş, yığmış ve sonunda aldığı bir yat ile denize açılmış. Denizin ortasında kimsenin göremeyeceği bir ortamda biriktirdiği altıncıklarını şöyle bir saymak istemiş. Keseyi çıkarıp saymaya başlayınca, maymunu fırlayıp keseyi elinden kaptığı gibi direğin tepesine çıkmış ve keseyi açıp altınların birini suya, ötekisini de adamın üstüne atmaya başlamış. Böylece maymun altınların ayırımını yapıvermiş, yarısı suya, yarısı da adama. Ne olacaktı da başka? Adam süte yarı yarıya su karıştırmamış mıydı? İşte haydan gelen huya gider, sudan gelen de suya gider. İşte bizim Avrupalı garibanların holdinglerle durumları da aynen bunun gibi olmuştur. Topladılar, biriktirdiler, yığdılar sonra da birileri, holdin-gciler onları ayırıverdi. Yarısı suya gitti, yarısı da size kaldı, işte yüzde şu kadar zarar ettiniz deyiverdi. Ama bu sözlerimden onların bu paraları süte su katarak kazandıklarını, haramdan çalıp çırparak kazandıklarını demek istediğim anlaşılmasın. Böyle bir şey demiyorum, ama Allah için söyleyin; onlardan pek çoğunun kazandıkları bu paralar, Allah’a kulluğa ayrılacak zamanlarda kazanılan paralar değil mi? Rablerine kulluktan çaldıkları zamanlarda kazanılan paralar değil mi? Kur’an sünnet tanımaya ayrılacak zamanları hep para kazanmaya ayırmıyorlar mı? Çocuklarının dinî hayatlarıyla ilgilenecek zamanların, komşularına âyet hadis duyurulacak zamanların, hanımlarıyla ilgilenecek zamanların birikimi değil mi o paralar? Elbette birileri de onu ayrıştırıverecekti. Ayrıştıran maymunların suçsuz olduklarını demek istemiyorum tabii, o ayrı konu. Dinleyicilerden bir soru soruldu: Hocam, öyle diyorsunuz ama peygamber efendimizin; “Kuvvetli mü’min Allah’a zayıf mü’minden da-ha hayırlı ve daha makbuldür” hadisi gereği ekonomik yönden daha güçlü olmalı değil miyiz? Evet, ben o hadisi biliyorum, ama sizin anladığınız gibi anla-mıyorum. Ben o hadisi çok farklı anlıyorum. Müslim, Ebu Hureyre efendimizden nakleder. Ebu Hureyre efendimiz demiştir ki; Resûl-i Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kuvvetli mü’min Allah’a zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha makbuldür. Ama her birinde de hayır vardır. Sen sana fayda verecek şeye çaba göster; Allah’tan yardım dile ve âciz olma. Başına bir şey geldiği zaman; eğer şöyle yapsaydım şöyle olurdu, deme. Lâkin bu Allah’ın kaderidir, O, ne dilerse yapar de. Çünkü “eğer” cümlesi şeytanın amelini açar.” (Müslim, Kitabu’l Kader cilt 10, sayfa 649) İşte arkadaşımızın sözünü ettiği hadis budur. Peki nasıl anlayacağız bu hadisi? Ne anlatıyor burada peygamber efendimiz? Belki hepimizin çocukluğumuzdan bu yana duyduğumuz, okuduğumuz ve söylediğimiz bir hadis. Allah katında kuvvetli mü’min zayıf mü’minden daha hayırlıdır. Hattâ adam hayırlılardan olabilmek için her gün bir kuzu ve üç etli ekmek yemeyi bile hedefliyor. Lâkin İmam Müslim efendimizin kitabında bu hadisi de içinde naklettiği baba verdiği isim hadisi böyle anlamamıza engeldir. Hadisin yer aldığı bap şöyledir: “Kuvvetli olmak ve âcizliği terk etmek, Allah’tan yardım dilemek ve ka-dere teslimiyet göstermek babı.” Şimdi o konuda detaya girmek istemiyorum, sizler Müslim’e bakarsınız. Ben şunu söyleyeyim: Bir kişinin güçlülüğü, kuvvetliliği dört noktada, ya da dört şeyiyle olur. 1- Bedenen, fiziksel yönden, bileği, pazusu yönüyledir. 2- Mal mülk, servet, ekonomik güç yönüyledir. 3- Veya sosyal statüsü, makamı, koltuğu, çevresi, kredisi yönüyledir. 4- Ya da iman gücü yönüyledir. Unutmayalım ki şu son zikrettiğim iman gücünün dışında sayılan yönlerden güçlü olan niceleri vardır ki, âcizlik gösterdiklerinden, güç kaynakları olan Allah’tan habersiz olduklarından çok güçsüzdürler. Meselâ bir at düşünün. Sürücüsüne göre bedenen çok daha güçlüdür, ama âcizlik gösterdiği için sürücüsü ona hükmedebilmektedir. Veya meselâ Çin seddini, Piramitleri yapanlar yaptıranlardan çok daha güçlüdür bedenen, ama güçlerinin, güç kaynaklarının farkında olmayıp âcizlik gösterdikleri için berikiler onlara hükmetmektedirler. Öyle değil mi? Kolay değil değil mi o kocaman taşları oraya taşımak, koymak. Bunlar bedenen güçlüdürler, ama âcizdirler, köledirler, köle ruhludurlar. Tüm köleler böyledir. Meselâ bir hain, bir kâfir Allah’ın dinine küfrediyor, Allah’ın kitabıyla alay ediyor, peygambere hakaret ediyor. Yanı başındaki bir müslüman köle buna ses çıkarıp cevap bile veremiyor. Neden? Bedenen ondan daha mı zayıf? Hayır, ama âcizlik psikozu içinde, gücünün farkında değil, güç kaynağı ile irtibatı yok, Allah’ın gücünden ve yardımından gafildir. Halbuki Allah’a dayanıp, güvenip bir yumruk vursa, inanın yarısı boşa gidecek, karşısındaki bu kadar iman güçsüzü. Evet, Allah’ın Resûlü buyuruyor ki; kuvvetli mü’min Allah’a za-yıf mü’minden daha sevimli ve hayırlıdır. Sonra buyurur ki; ey müs-lüman, sen sana hayırlı olan şeye haris ol. Sana faydalı olan şeyin peşine düş. Her konuda Allah’tan yardım iste ve asla âciz olma, âcizlik gösterme. Allah varken kendini hiçbir zaman âciz görme. Sana bir şey geldiğinde deme ki; keşke şöyle yapsaydım, keşke böyle yap-saydım. De ki; bu Allah’ın takdiridir. Rabbim böyle takdir buyurduğu için bunlar başıma gelmiştir. Çünkü O ne murad ederse onu yapar. Unutma ki keşke, keşke sözü şeytana kapı aralamaktır. Bu söz şeytana kapı açar, ya da şeytanın sözünü başlatır, şeytana fırsat verir. Dikkat ederseniz bu hadiste zayıflıkla güçlülük mukayese edilmektedir. Ve kuvvetliliğin zayıflıktan daha üstün ve hayırlı olduğu ortaya konuyor. Fakat biz kitap ve sünnette zayıfların da terviç edilip övüldüklerine, makbul kabul edildiklerine şahit oluyoruz. Meselâ Bakara sûresinin 282. âyetinde, Nisâ sûresinin 28 ve 75. âyetlerinde, Rum sûresinin 54. âyetinde, Tevbe sûresinin 71. âyetinde, A’râf sû-resinin 75 ve 137. âyetlerinde, Enfâl sûresinin 26. âyetinde hep zayıflar övülmektedir. Ben şimdi tek tek bu âyetleri okumuyorum, sizler evlerinize varınca inşallah bakarsınız. Bu âyetlerde zayıf bir konumda olan borçlunun bir suç olmadığı, güçlünün ona yardım etmeye teşvik edildiği, zayıfların cihattan muaf tutulduğu, o zayıflar adına insanların savaşmak zorunda oldukları, zayıfların yeryüzüne varis kılınacakları, Allah’ın zayıflara yardım edeceğini vaad etmesi, kavmi karşısında zayıf düşen Harun’un güçlülerden daha hayırlı olduğu, zayıf bir konumda olan Şuayb aleyhis-selâmın kendisini zayıf gören toplumundan çok daha hayırlı olduğu, Bedir’de Allah’ın bizzat zayıf durumdaydılar dediği müslümanların karşılarındaki güçlülerden çok daha hayırlı oldukları anlatılmaktadır. Yine bakıyoruz, hadislerde de zayıfların güçlülerden hayırlı olduklarının beyanı vardır. Meselâ Buhârî’de Resûlullah Efendimizin şöyle buyurduğunu biliyoruz: “Namazı hafif tutun, zira arkanızda zayıflar, ihtiyarlar ve ihtiyacı olanlar vardır.” (Buhârî, ilim 29, ezan 61) “Eğer zayıf ve hasta olmasaydım, yatsı namazını ge-ce yarısına tehir edecektim.” (İbni Mâce, Salât 8) Bu ve benzeri hadislerden anlıyoruz ki, İslâm zayıfın varlığını kabul etmekle birlikte ona yardımı emretmektedir. Şimdi diyebilir misiniz ki sıhhatli mü’min hasta ve zayıf mü’minden daha hayırlıdır. Buna kim cesaret edebilir? Onu öyle imtihan eden, berikisini de öyle imtihan eden Allah değil mi? Resûlullah efendimizin şu hadislerine ne diyeceğiz? “Bilesiniz ki toplumun zayıf gördüğü kimseler cennete girecektir.” (Müslim, cennet 34) “Zayıf, savaşta kendisiyle dua edilip yardım iste-nenlerdir.” (Buhârî cihat 75) Evet, hattâ bu hadislerde zayıfların övüldüklerine şahit oluyoruz. Nitekim Habeş kıralı Herakliyus Ebu Sufyan’a soruyordu: Ey Ebu Sufyan, söyler misin bana; Mekke’de yeni zuhur eden bu dine kimler iman ediyor? Bu peygamberin peşine ilk defa kimler düşüyor? Zayıflar mı, yoksa güçlüler mi? Fakirler mi, yoksa zenginler mi? Ebu Süfyan diyordu ki; ey emir, bu dine ilk girenler, bu dâvete ilk koşanlar içimizdeki zayıflar ve fakirlerdir. Peki şimdi acaba Ebu Süfyan bu sözleriyle, onlar bizim en hayırsızlarımızdır mı demek istiyordu? Öyle di-yebilir miyiz? O zayıflar toplumun en hayırlıları değil miydi? Resûlullah Efendimiz; “Ümmetimin en hayırlıları benim dönemimde o-lanlardır.” Buyurmuyor mu? Bakın bu hadislerde zayıfların hayırlı oldukları anlatılıyor. Yine bir hadis daha hatırlıyorum; “Sizin adınıza artık fakirlikten korkmuyorum, lâkin zenginlik sebebiyle helâkinizden endişeleniyorum.” (Buhârî, megazi 12) Şimdi eğer sadece bu hadis olsaydı, diğer hadisler ve âyetler olmasaydı buradaki güç bedenî ve ekonomik güçtür, o halda bedenen ve mâlen güçlü olanlar Allah katında bedenen zayıf ve mâlen fakir olanlardan daha hayırlıdır deyip geçip gidecektik. Ama bakın hiç de öyle değildir mânâ. Öyleyse burada anlatılan güç nedir, kuvvet nedir, zayıflık nedir, nasıl bir zayıflıktır, bunu tanımaya çalışalım. Bütün bu âyet ve hadislerden anlıyoruz ki, buradaki güçlülük ve zayıflık mal yönünden, beden yönünden güçlülük ve zayıflık değildir. Çünkü bedenî güçlülük ve zayıflık da, mâli güçlülük ve zayıflık da fıtrîdir, Allah’ın takdiridir. Çünkü zayıflık ve fakirlik dönemindeki bir çocuktan, güçlülük ve zenginlik dönemindeki bir genç daha hayırlıdır diyemeyiz. Veya kuvvetlilik dönemindeki bir genç güçsüzlük ve zayıflık dönemini yaşayan bir ihtiyardan daha hayırlıdır diyemeyiz. Çünkü Resûlullah Efendimiz Ebu Zer efendimize; “ey Ebu Zer, sen zayıfsın, onun için benden imaret, yöneticilik isteme” derken, her halde onun mal yönünden ve beden yönünden zayıf olduğunu kas-tetmiyordu. O halde nedir burada anlatılan zayıflık, güçlülük? Burada anlatılan zayıflılık ve güçlülük bedenen ve mâlen değildir. Burada kastedilen güçlülük ve zayıflık imanen güçlülük ve zayıflıktır. İman yönünden bir güçlülük ve zayıflıktır. Çünkü Allah’ın Resûlü; “iri, şişman bir adam, eğer imandan yoksunsa Allah katında sineğin kanadı kadar bir değer ifade etmeyecektir” buyurur. (Müslim, Münâfikûn 18) Öyleyse iman yönünden güçlü olan, güç kaynağının bilincinde olan, Allah’tan yardım isteyip âcizlik göstermeyen bir mü’min Allah katında bu noktalarda zayıf olan mü’minden daha hayırlıdır. Öyle değil mi? İşte görüyoruz, nice bedenen güçlü, sıhhatli, çaksan yere geçebilecek yirmilik genç vardır ki mideleri oruca müsaitken oruç tuta-mıyorlar. Ama nice güçsüz, hasta yetmişlik ihtiyar var ki çok rahat oruç tutabiliyor. Öyleyse güçlü, iman güçlüsüdür, zayıf da iman yö-nünden zayıftır. Ne beden yönünden, ne de mal mülk yönünden de-ğildir. Nitekim Kâb Bin Malik mâlen en güçlü olduğu dönemindeyken Tebuk seferinden geri kalıyordu. Demek ki mü’min imanıyla, ameliyle, düşüncesiyle güçlüdür. Demek ki ameliyle, yaptıklarıyla, yapmak istedikleriyle terazide kendisini ortaya konup bir değer, bir ağırlık ifade eden kişi Allah katında daha hayırlı ve üstündür. Benim bildiğim budur, herhalde bu kadar söz yeter bu konuda. Ayrıca soruyu soran arkadaşımız ikna olmadıysa dersten sonra tekrar konuşabiliriz.
60,64. “Toplulukta bulunanlar ise: “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin; bunu başımıza getiren sizsiniz; ne kötü bir duraktır!” derler. “Rabbimiz! Bunu kim başımıza getirdiyse, ateşte onun azabını kat kat artır” derler. Şöyle derler: “Kendilerini dünyada iken kötü saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz? Onları alaya alırdık; yoksa şimdi gözlere görünmezler mi? İşte cehennemliklerin bu şekilde tartışması gerçektir.” Berikiler, saptıranlar, ele başları da diyecek ki onlara, “sizi kahrolasıcalar, sizi akılsızlar, asıl siz bize yol açtınız. Asıl siz bize imkân verdiniz. Asıl siz bizi tanrılaştırdınız. Siz bizi saptırdınız. Siz bize itaat edip tanrılaştırmasaydınız, biz kendimizde o cesareti bulamaz-dık. Siz vicdanlarınızı bize satmasaydınız, biz sizin üzerinizde tanrı-laşamazdık. Rabbimiz bunu kim başımıza getirdiyse, bizim sapmamıza kim sebep olmuşsa, onlara azabını kat kat ver,” diyecekler. Müs-tekbir ve mustaz’afların oradaki, cehennemdeki atışmalarını önceki sûrelerde uzun uzun anlatmıştı Rabbimiz. Sonra yine diyecekler ki o cehennemlikler, “hani o dünyada kötü saydığımız kimseleri burada göremiyoruz? Nerede onlar? Nereye gitti onlar? Dünyada sanki en şerlilerdi onlar bizim gözümüzde. Basit, bayağı, ağzının tadını bilmeyen, yaşamayı bilmeyen insanlardı onlar. Ne oldu? Nereye gitti onlar? Yoksa gözlerimiz mi kayboldu? Gözden mi kayboldu onlar? Halbuki biz dünyada onlarla alay ediyorduk, maskaraya alıyorduk onları. Yoksa şimdi gözlere görünmez mi oldular onlar?” Bununla kast ettikleri zikir ehli olan mü’minlerdir. Onlar cennete gittikleri için, orada göremeyince böyle diyecek kâfirler. İşte bu şekilde kâfirlerin cehennemde tartışmaları, atışmaları bir gerçektir, diyor Rabbimiz.
60,64. “Toplulukta bulunanlar ise: “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin; bunu başımıza getiren sizsiniz; ne kötü bir duraktır!” derler. “Rabbimiz! Bunu kim başımıza getirdiyse, ateşte onun azabını kat kat artır” derler. Şöyle derler: “Kendilerini dünyada iken kötü saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz? Onları alaya alırdık; yoksa şimdi gözlere görünmezler mi? İşte cehennemliklerin bu şekilde tartışması gerçektir.” Berikiler, saptıranlar, ele başları da diyecek ki onlara, “sizi kahrolasıcalar, sizi akılsızlar, asıl siz bize yol açtınız. Asıl siz bize imkân verdiniz. Asıl siz bizi tanrılaştırdınız. Siz bizi saptırdınız. Siz bize itaat edip tanrılaştırmasaydınız, biz kendimizde o cesareti bulamaz-dık. Siz vicdanlarınızı bize satmasaydınız, biz sizin üzerinizde tanrı-laşamazdık. Rabbimiz bunu kim başımıza getirdiyse, bizim sapmamıza kim sebep olmuşsa, onlara azabını kat kat ver,” diyecekler. Müs-tekbir ve mustaz’afların oradaki, cehennemdeki atışmalarını önceki sûrelerde uzun uzun anlatmıştı Rabbimiz. Sonra yine diyecekler ki o cehennemlikler, “hani o dünyada kötü saydığımız kimseleri burada göremiyoruz? Nerede onlar? Nereye gitti onlar? Dünyada sanki en şerlilerdi onlar bizim gözümüzde. Basit, bayağı, ağzının tadını bilmeyen, yaşamayı bilmeyen insanlardı onlar. Ne oldu? Nereye gitti onlar? Yoksa gözlerimiz mi kayboldu? Gözden mi kayboldu onlar? Halbuki biz dünyada onlarla alay ediyorduk, maskaraya alıyorduk onları. Yoksa şimdi gözlere görünmez mi oldular onlar?” Bununla kast ettikleri zikir ehli olan mü’minlerdir. Onlar cennete gittikleri için, orada göremeyince böyle diyecek kâfirler. İşte bu şekilde kâfirlerin cehennemde tartışmaları, atışmaları bir gerçektir, diyor Rabbimiz.
60,64. “Toplulukta bulunanlar ise: “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin; bunu başımıza getiren sizsiniz; ne kötü bir duraktır!” derler. “Rabbimiz! Bunu kim başımıza getirdiyse, ateşte onun azabını kat kat artır” derler. Şöyle derler: “Kendilerini dünyada iken kötü saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz? Onları alaya alırdık; yoksa şimdi gözlere görünmezler mi? İşte cehennemliklerin bu şekilde tartışması gerçektir.” Berikiler, saptıranlar, ele başları da diyecek ki onlara, “sizi kahrolasıcalar, sizi akılsızlar, asıl siz bize yol açtınız. Asıl siz bize imkân verdiniz. Asıl siz bizi tanrılaştırdınız. Siz bizi saptırdınız. Siz bize itaat edip tanrılaştırmasaydınız, biz kendimizde o cesareti bulamaz-dık. Siz vicdanlarınızı bize satmasaydınız, biz sizin üzerinizde tanrı-laşamazdık. Rabbimiz bunu kim başımıza getirdiyse, bizim sapmamıza kim sebep olmuşsa, onlara azabını kat kat ver,” diyecekler. Müs-tekbir ve mustaz’afların oradaki, cehennemdeki atışmalarını önceki sûrelerde uzun uzun anlatmıştı Rabbimiz. Sonra yine diyecekler ki o cehennemlikler, “hani o dünyada kötü saydığımız kimseleri burada göremiyoruz? Nerede onlar? Nereye gitti onlar? Dünyada sanki en şerlilerdi onlar bizim gözümüzde. Basit, bayağı, ağzının tadını bilmeyen, yaşamayı bilmeyen insanlardı onlar. Ne oldu? Nereye gitti onlar? Yoksa gözlerimiz mi kayboldu? Gözden mi kayboldu onlar? Halbuki biz dünyada onlarla alay ediyorduk, maskaraya alıyorduk onları. Yoksa şimdi gözlere görünmez mi oldular onlar?” Bununla kast ettikleri zikir ehli olan mü’minlerdir. Onlar cennete gittikleri için, orada göremeyince böyle diyecek kâfirler. İşte bu şekilde kâfirlerin cehennemde tartışmaları, atışmaları bir gerçektir, diyor Rabbimiz.
60,64. “Toplulukta bulunanlar ise: “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin; bunu başımıza getiren sizsiniz; ne kötü bir duraktır!” derler. “Rabbimiz! Bunu kim başımıza getirdiyse, ateşte onun azabını kat kat artır” derler. Şöyle derler: “Kendilerini dünyada iken kötü saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz? Onları alaya alırdık; yoksa şimdi gözlere görünmezler mi? İşte cehennemliklerin bu şekilde tartışması gerçektir.” Berikiler, saptıranlar, ele başları da diyecek ki onlara, “sizi kahrolasıcalar, sizi akılsızlar, asıl siz bize yol açtınız. Asıl siz bize imkân verdiniz. Asıl siz bizi tanrılaştırdınız. Siz bizi saptırdınız. Siz bize itaat edip tanrılaştırmasaydınız, biz kendimizde o cesareti bulamaz-dık. Siz vicdanlarınızı bize satmasaydınız, biz sizin üzerinizde tanrı-laşamazdık. Rabbimiz bunu kim başımıza getirdiyse, bizim sapmamıza kim sebep olmuşsa, onlara azabını kat kat ver,” diyecekler. Müs-tekbir ve mustaz’afların oradaki, cehennemdeki atışmalarını önceki sûrelerde uzun uzun anlatmıştı Rabbimiz. Sonra yine diyecekler ki o cehennemlikler, “hani o dünyada kötü saydığımız kimseleri burada göremiyoruz? Nerede onlar? Nereye gitti onlar? Dünyada sanki en şerlilerdi onlar bizim gözümüzde. Basit, bayağı, ağzının tadını bilmeyen, yaşamayı bilmeyen insanlardı onlar. Ne oldu? Nereye gitti onlar? Yoksa gözlerimiz mi kayboldu? Gözden mi kayboldu onlar? Halbuki biz dünyada onlarla alay ediyorduk, maskaraya alıyorduk onları. Yoksa şimdi gözlere görünmez mi oldular onlar?” Bununla kast ettikleri zikir ehli olan mü’minlerdir. Onlar cennete gittikleri için, orada göremeyince böyle diyecek kâfirler. İşte bu şekilde kâfirlerin cehennemde tartışmaları, atışmaları bir gerçektir, diyor Rabbimiz.
60,64. “Toplulukta bulunanlar ise: “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin; bunu başımıza getiren sizsiniz; ne kötü bir duraktır!” derler. “Rabbimiz! Bunu kim başımıza getirdiyse, ateşte onun azabını kat kat artır” derler. Şöyle derler: “Kendilerini dünyada iken kötü saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz? Onları alaya alırdık; yoksa şimdi gözlere görünmezler mi? İşte cehennemliklerin bu şekilde tartışması gerçektir.” Berikiler, saptıranlar, ele başları da diyecek ki onlara, “sizi kahrolasıcalar, sizi akılsızlar, asıl siz bize yol açtınız. Asıl siz bize imkân verdiniz. Asıl siz bizi tanrılaştırdınız. Siz bizi saptırdınız. Siz bize itaat edip tanrılaştırmasaydınız, biz kendimizde o cesareti bulamaz-dık. Siz vicdanlarınızı bize satmasaydınız, biz sizin üzerinizde tanrı-laşamazdık. Rabbimiz bunu kim başımıza getirdiyse, bizim sapmamıza kim sebep olmuşsa, onlara azabını kat kat ver,” diyecekler. Müs-tekbir ve mustaz’afların oradaki, cehennemdeki atışmalarını önceki sûrelerde uzun uzun anlatmıştı Rabbimiz. Sonra yine diyecekler ki o cehennemlikler, “hani o dünyada kötü saydığımız kimseleri burada göremiyoruz? Nerede onlar? Nereye gitti onlar? Dünyada sanki en şerlilerdi onlar bizim gözümüzde. Basit, bayağı, ağzının tadını bilmeyen, yaşamayı bilmeyen insanlardı onlar. Ne oldu? Nereye gitti onlar? Yoksa gözlerimiz mi kayboldu? Gözden mi kayboldu onlar? Halbuki biz dünyada onlarla alay ediyorduk, maskaraya alıyorduk onları. Yoksa şimdi gözlere görünmez mi oldular onlar?” Bununla kast ettikleri zikir ehli olan mü’minlerdir. Onlar cennete gittikleri için, orada göremeyince böyle diyecek kâfirler. İşte bu şekilde kâfirlerin cehennemde tartışmaları, atışmaları bir gerçektir, diyor Rabbimiz.
65,66. “Ey Muhammed! De ki: “Ben sadece bir uyarıcıyım. Gücü her şeye yeten tek Allah’tan başka tanrı yoktur. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi, güçlüdür, çok bağışlayandır.” Ey peygamberim, sen de ki, ben sizi azapla, cehennemle uyarıyorum. Tek olan, her şeye gücü yeten Allah’tan başka sözü dinlenecek, hatırı kazanılacak, kulu-kölesi olunacak, çektiği yere gidilecek İlâh yoktur. O göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. Hepsinin boyunlarındaki kulluk ipinin ucu elinde olandır. O Azîzdir, Gaffardır.
65,66. “Ey Muhammed! De ki: “Ben sadece bir uyarıcıyım. Gücü her şeye yeten tek Allah’tan başka tanrı yoktur. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi, güçlüdür, çok bağışlayandır.” Ey peygamberim, sen de ki, ben sizi azapla, cehennemle uyarıyorum. Tek olan, her şeye gücü yeten Allah’tan başka sözü dinlenecek, hatırı kazanılacak, kulu-kölesi olunacak, çektiği yere gidilecek İlâh yoktur. O göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. Hepsinin boyunlarındaki kulluk ipinin ucu elinde olandır. O Azîzdir, Gaffardır.
67,70. “De ki: “Bu Kur’an büyük bir haberdir, ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz. Onlar tartışırlarken Mele-i A’lâdaki bu olanlar hakkında bir bilgim yoktu. Bana sadece vahy olunuyor; doğrusu ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Yine onlara de ki peygamberim, bu Kur’an en büyük haberdir. Biz de söyleyelim ki ondan daha büyük haber yoktur. Zamanları, mekânları, çağları, insanları, büyükleri, küçükleri, erkekleri, kadınları, yaşlıları, gençleri, zenginleri, fakirleri bütün zaman ve mekânda ilgilendiren en büyük haber, pörsümeyen, eskimeyen, değerini kaybetmeyen haber işte “Nebeu’l azîm” olan Kur’an’dır. Önünde saygıyla eğilinmesi, durup dinlenilmesi gereken, insanların tümünü ilgilendiren, zamanın tümünü kapsayan, mekânın tümünü ilgilendiren bir haberdir Kur’an. Bizi ilgilendiren, hem bugünümüzü, hem yarınımızı, hem dünyamızı hem de âhiretimizi ilgilendiren Kur’an’dan başka bir haber yoktur. Söyleyin Allah aşkına, kıyametten daha büyük, daha önemli bir haber olabilir mi? Bundan daha önemli, bundan daha büyük bir haber olur mu? Olmaz değil mi? Yâni en büyük haber, azamet sahibi, önünde saygıyla eğilinmesi gereken, dehşeti, büyüklüğü kabul edilmesi gereken bir haber ancak Kur’an’dır, Kur’an haberleridir. Bugün herhangi bir haber programı değil, dünyanın bütün haber şebekelerini meşgul edecek bir haber yayınlansa kaç gün sürer? Ya da bu haber kaç kişiyi ciddi biçimde ilgilendirir? En büyük haberler kaç kişiyi ilgilendirir? Veya ilgilenseler bile ne kadar süreyle ilgilendirir insanları? Kaç gün? Kaç ay? Kaç yıl ilgilendirir insanları? Bir yıl, elli yıl, yüz yıl… Öyle olmuş, nitekim sonunda unutulup gitmiş. Ama bakıyoruz, Kur’an kıyamete kadar bütün insanları, bütün zamanları, bütün mekânları kapsayacak gerçekten azamet sahibi bir haber. Kur’an’ın bize verdiği haberler öyle azîm, öyle büyük ve önemli haberlerdir ki, tüm insanları, tüm zamanları ilgilendiren haberlerdir. Ah! Keşke insanlar kendilerine lazım olmayan haberler peşinde koşacaklarına gerçekten kendilerine lazım olan haberlere yönelebilselerdi! İnsanlar keşke şu şeytan vahiyleriyle, şeytan vahiylerinin haber programlarıyla ilgilendikleri kadar Rabblerinin haberleriyle ilgilenebilselerdi… Hacınızı da hocanızı da bu şeytan vahiylerinden engelleyemi-yoruz. Herkesin evinde şeytan vahiylerini alma aygıtları vardır. Ama şunu söyleyeyim: Kur’an’ın dışındaki haberlere ne kadar zaman ayırırsanız ayırın, ama mutlaka Kur’an’a zaman ayırın! Beş saat televizyon, üç saat gazete, bir saat tabelâları, levhâlârı, dükkan reklamlarını okuyoruz da, Allah için biraz da Kur’an levhâlârını, Kur’an tabelâlarını okumalı değil miyiz? Ama maâlesef insanlar bu habere karşı müstekbirce bir tavır takınıyorlar. Kendilerinin mukadderâtını tayin edecek olan bu kitabın haberlerine karşı eyvallahsız davranıyorlar. Kendi hayat programlarına karşı ilgisiz kalıyorlar. Halbuki gerek indiği dönemde, gerekse kıyamete kadar ki her bir zaman diliminde bu haberi reddedenler, ilgilenmeyenler açısından hiçbir fark yoktur. Kitap açısından da insanlar onunla ister ilgilensinler, isterse ilgilenmesinler bu onun en büyük haber oluşu gerçeğini hiçbir zaman değiştirmeyecektir. Başka değil, bununla ilgilenmeyenler sadece kendi şereflerini alçaltmaktadırlar. En büyük haber bu kitabın haberleri iken, insanlar ondan yüz çeviriyorlar. Halbuki ey peygamberim, sen de ki, “onlar mele-i a’lâda tartışırlarken bu olaylardan benim bilgim yoktur. Ben onların yanında değildim. Ben ancak bana vahye dilen bir nezir-i mübînim. Ben ancak bana vahy edilenleri bilen ve duyuran bir uyarıcıyım,” deyiver. Bakın işte size büyük bir haber:
67,70. “De ki: “Bu Kur’an büyük bir haberdir, ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz. Onlar tartışırlarken Mele-i A’lâdaki bu olanlar hakkında bir bilgim yoktu. Bana sadece vahy olunuyor; doğrusu ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Yine onlara de ki peygamberim, bu Kur’an en büyük haberdir. Biz de söyleyelim ki ondan daha büyük haber yoktur. Zamanları, mekânları, çağları, insanları, büyükleri, küçükleri, erkekleri, kadınları, yaşlıları, gençleri, zenginleri, fakirleri bütün zaman ve mekânda ilgilendiren en büyük haber, pörsümeyen, eskimeyen, değerini kaybetmeyen haber işte “Nebeu’l azîm” olan Kur’an’dır. Önünde saygıyla eğilinmesi, durup dinlenilmesi gereken, insanların tümünü ilgilendiren, zamanın tümünü kapsayan, mekânın tümünü ilgilendiren bir haberdir Kur’an. Bizi ilgilendiren, hem bugünümüzü, hem yarınımızı, hem dünyamızı hem de âhiretimizi ilgilendiren Kur’an’dan başka bir haber yoktur. Söyleyin Allah aşkına, kıyametten daha büyük, daha önemli bir haber olabilir mi? Bundan daha önemli, bundan daha büyük bir haber olur mu? Olmaz değil mi? Yâni en büyük haber, azamet sahibi, önünde saygıyla eğilinmesi gereken, dehşeti, büyüklüğü kabul edilmesi gereken bir haber ancak Kur’an’dır, Kur’an haberleridir. Bugün herhangi bir haber programı değil, dünyanın bütün haber şebekelerini meşgul edecek bir haber yayınlansa kaç gün sürer? Ya da bu haber kaç kişiyi ciddi biçimde ilgilendirir? En büyük haberler kaç kişiyi ilgilendirir? Veya ilgilenseler bile ne kadar süreyle ilgilendirir insanları? Kaç gün? Kaç ay? Kaç yıl ilgilendirir insanları? Bir yıl, elli yıl, yüz yıl… Öyle olmuş, nitekim sonunda unutulup gitmiş. Ama bakıyoruz, Kur’an kıyamete kadar bütün insanları, bütün zamanları, bütün mekânları kapsayacak gerçekten azamet sahibi bir haber. Kur’an’ın bize verdiği haberler öyle azîm, öyle büyük ve önemli haberlerdir ki, tüm insanları, tüm zamanları ilgilendiren haberlerdir. Ah! Keşke insanlar kendilerine lazım olmayan haberler peşinde koşacaklarına gerçekten kendilerine lazım olan haberlere yönelebilselerdi! İnsanlar keşke şu şeytan vahiyleriyle, şeytan vahiylerinin haber programlarıyla ilgilendikleri kadar Rabblerinin haberleriyle ilgilenebilselerdi… Hacınızı da hocanızı da bu şeytan vahiylerinden engelleyemi-yoruz. Herkesin evinde şeytan vahiylerini alma aygıtları vardır. Ama şunu söyleyeyim: Kur’an’ın dışındaki haberlere ne kadar zaman ayırırsanız ayırın, ama mutlaka Kur’an’a zaman ayırın! Beş saat televizyon, üç saat gazete, bir saat tabelâları, levhâlârı, dükkan reklamlarını okuyoruz da, Allah için biraz da Kur’an levhâlârını, Kur’an tabelâlarını okumalı değil miyiz? Ama maâlesef insanlar bu habere karşı müstekbirce bir tavır takınıyorlar. Kendilerinin mukadderâtını tayin edecek olan bu kitabın haberlerine karşı eyvallahsız davranıyorlar. Kendi hayat programlarına karşı ilgisiz kalıyorlar. Halbuki gerek indiği dönemde, gerekse kıyamete kadar ki her bir zaman diliminde bu haberi reddedenler, ilgilenmeyenler açısından hiçbir fark yoktur. Kitap açısından da insanlar onunla ister ilgilensinler, isterse ilgilenmesinler bu onun en büyük haber oluşu gerçeğini hiçbir zaman değiştirmeyecektir. Başka değil, bununla ilgilenmeyenler sadece kendi şereflerini alçaltmaktadırlar. En büyük haber bu kitabın haberleri iken, insanlar ondan yüz çeviriyorlar. Halbuki ey peygamberim, sen de ki, “onlar mele-i a’lâda tartışırlarken bu olaylardan benim bilgim yoktur. Ben onların yanında değildim. Ben ancak bana vahye dilen bir nezir-i mübînim. Ben ancak bana vahy edilenleri bilen ve duyuran bir uyarıcıyım,” deyiver. Bakın işte size büyük bir haber:
67,70. “De ki: “Bu Kur’an büyük bir haberdir, ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz. Onlar tartışırlarken Mele-i A’lâdaki bu olanlar hakkında bir bilgim yoktu. Bana sadece vahy olunuyor; doğrusu ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Yine onlara de ki peygamberim, bu Kur’an en büyük haberdir. Biz de söyleyelim ki ondan daha büyük haber yoktur. Zamanları, mekânları, çağları, insanları, büyükleri, küçükleri, erkekleri, kadınları, yaşlıları, gençleri, zenginleri, fakirleri bütün zaman ve mekânda ilgilendiren en büyük haber, pörsümeyen, eskimeyen, değerini kaybetmeyen haber işte “Nebeu’l azîm” olan Kur’an’dır. Önünde saygıyla eğilinmesi, durup dinlenilmesi gereken, insanların tümünü ilgilendiren, zamanın tümünü kapsayan, mekânın tümünü ilgilendiren bir haberdir Kur’an. Bizi ilgilendiren, hem bugünümüzü, hem yarınımızı, hem dünyamızı hem de âhiretimizi ilgilendiren Kur’an’dan başka bir haber yoktur. Söyleyin Allah aşkına, kıyametten daha büyük, daha önemli bir haber olabilir mi? Bundan daha önemli, bundan daha büyük bir haber olur mu? Olmaz değil mi? Yâni en büyük haber, azamet sahibi, önünde saygıyla eğilinmesi gereken, dehşeti, büyüklüğü kabul edilmesi gereken bir haber ancak Kur’an’dır, Kur’an haberleridir. Bugün herhangi bir haber programı değil, dünyanın bütün haber şebekelerini meşgul edecek bir haber yayınlansa kaç gün sürer? Ya da bu haber kaç kişiyi ciddi biçimde ilgilendirir? En büyük haberler kaç kişiyi ilgilendirir? Veya ilgilenseler bile ne kadar süreyle ilgilendirir insanları? Kaç gün? Kaç ay? Kaç yıl ilgilendirir insanları? Bir yıl, elli yıl, yüz yıl… Öyle olmuş, nitekim sonunda unutulup gitmiş. Ama bakıyoruz, Kur’an kıyamete kadar bütün insanları, bütün zamanları, bütün mekânları kapsayacak gerçekten azamet sahibi bir haber. Kur’an’ın bize verdiği haberler öyle azîm, öyle büyük ve önemli haberlerdir ki, tüm insanları, tüm zamanları ilgilendiren haberlerdir. Ah! Keşke insanlar kendilerine lazım olmayan haberler peşinde koşacaklarına gerçekten kendilerine lazım olan haberlere yönelebilselerdi! İnsanlar keşke şu şeytan vahiyleriyle, şeytan vahiylerinin haber programlarıyla ilgilendikleri kadar Rabblerinin haberleriyle ilgilenebilselerdi… Hacınızı da hocanızı da bu şeytan vahiylerinden engelleyemi-yoruz. Herkesin evinde şeytan vahiylerini alma aygıtları vardır. Ama şunu söyleyeyim: Kur’an’ın dışındaki haberlere ne kadar zaman ayırırsanız ayırın, ama mutlaka Kur’an’a zaman ayırın! Beş saat televizyon, üç saat gazete, bir saat tabelâları, levhâlârı, dükkan reklamlarını okuyoruz da, Allah için biraz da Kur’an levhâlârını, Kur’an tabelâlarını okumalı değil miyiz? Ama maâlesef insanlar bu habere karşı müstekbirce bir tavır takınıyorlar. Kendilerinin mukadderâtını tayin edecek olan bu kitabın haberlerine karşı eyvallahsız davranıyorlar. Kendi hayat programlarına karşı ilgisiz kalıyorlar. Halbuki gerek indiği dönemde, gerekse kıyamete kadar ki her bir zaman diliminde bu haberi reddedenler, ilgilenmeyenler açısından hiçbir fark yoktur. Kitap açısından da insanlar onunla ister ilgilensinler, isterse ilgilenmesinler bu onun en büyük haber oluşu gerçeğini hiçbir zaman değiştirmeyecektir. Başka değil, bununla ilgilenmeyenler sadece kendi şereflerini alçaltmaktadırlar. En büyük haber bu kitabın haberleri iken, insanlar ondan yüz çeviriyorlar. Halbuki ey peygamberim, sen de ki, “onlar mele-i a’lâda tartışırlarken bu olaylardan benim bilgim yoktur. Ben onların yanında değildim. Ben ancak bana vahye dilen bir nezir-i mübînim. Ben ancak bana vahy edilenleri bilen ve duyuran bir uyarıcıyım,” deyiver. Bakın işte size büyük bir haber:
67,70. “De ki: “Bu Kur’an büyük bir haberdir, ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz. Onlar tartışırlarken Mele-i A’lâdaki bu olanlar hakkında bir bilgim yoktu. Bana sadece vahy olunuyor; doğrusu ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Yine onlara de ki peygamberim, bu Kur’an en büyük haberdir. Biz de söyleyelim ki ondan daha büyük haber yoktur. Zamanları, mekânları, çağları, insanları, büyükleri, küçükleri, erkekleri, kadınları, yaşlıları, gençleri, zenginleri, fakirleri bütün zaman ve mekânda ilgilendiren en büyük haber, pörsümeyen, eskimeyen, değerini kaybetmeyen haber işte “Nebeu’l azîm” olan Kur’an’dır. Önünde saygıyla eğilinmesi, durup dinlenilmesi gereken, insanların tümünü ilgilendiren, zamanın tümünü kapsayan, mekânın tümünü ilgilendiren bir haberdir Kur’an. Bizi ilgilendiren, hem bugünümüzü, hem yarınımızı, hem dünyamızı hem de âhiretimizi ilgilendiren Kur’an’dan başka bir haber yoktur. Söyleyin Allah aşkına, kıyametten daha büyük, daha önemli bir haber olabilir mi? Bundan daha önemli, bundan daha büyük bir haber olur mu? Olmaz değil mi? Yâni en büyük haber, azamet sahibi, önünde saygıyla eğilinmesi gereken, dehşeti, büyüklüğü kabul edilmesi gereken bir haber ancak Kur’an’dır, Kur’an haberleridir. Bugün herhangi bir haber programı değil, dünyanın bütün haber şebekelerini meşgul edecek bir haber yayınlansa kaç gün sürer? Ya da bu haber kaç kişiyi ciddi biçimde ilgilendirir? En büyük haberler kaç kişiyi ilgilendirir? Veya ilgilenseler bile ne kadar süreyle ilgilendirir insanları? Kaç gün? Kaç ay? Kaç yıl ilgilendirir insanları? Bir yıl, elli yıl, yüz yıl… Öyle olmuş, nitekim sonunda unutulup gitmiş. Ama bakıyoruz, Kur’an kıyamete kadar bütün insanları, bütün zamanları, bütün mekânları kapsayacak gerçekten azamet sahibi bir haber. Kur’an’ın bize verdiği haberler öyle azîm, öyle büyük ve önemli haberlerdir ki, tüm insanları, tüm zamanları ilgilendiren haberlerdir. Ah! Keşke insanlar kendilerine lazım olmayan haberler peşinde koşacaklarına gerçekten kendilerine lazım olan haberlere yönelebilselerdi! İnsanlar keşke şu şeytan vahiyleriyle, şeytan vahiylerinin haber programlarıyla ilgilendikleri kadar Rabblerinin haberleriyle ilgilenebilselerdi… Hacınızı da hocanızı da bu şeytan vahiylerinden engelleyemi-yoruz. Herkesin evinde şeytan vahiylerini alma aygıtları vardır. Ama şunu söyleyeyim: Kur’an’ın dışındaki haberlere ne kadar zaman ayırırsanız ayırın, ama mutlaka Kur’an’a zaman ayırın! Beş saat televizyon, üç saat gazete, bir saat tabelâları, levhâlârı, dükkan reklamlarını okuyoruz da, Allah için biraz da Kur’an levhâlârını, Kur’an tabelâlarını okumalı değil miyiz? Ama maâlesef insanlar bu habere karşı müstekbirce bir tavır takınıyorlar. Kendilerinin mukadderâtını tayin edecek olan bu kitabın haberlerine karşı eyvallahsız davranıyorlar. Kendi hayat programlarına karşı ilgisiz kalıyorlar. Halbuki gerek indiği dönemde, gerekse kıyamete kadar ki her bir zaman diliminde bu haberi reddedenler, ilgilenmeyenler açısından hiçbir fark yoktur. Kitap açısından da insanlar onunla ister ilgilensinler, isterse ilgilenmesinler bu onun en büyük haber oluşu gerçeğini hiçbir zaman değiştirmeyecektir. Başka değil, bununla ilgilenmeyenler sadece kendi şereflerini alçaltmaktadırlar. En büyük haber bu kitabın haberleri iken, insanlar ondan yüz çeviriyorlar. Halbuki ey peygamberim, sen de ki, “onlar mele-i a’lâda tartışırlarken bu olaylardan benim bilgim yoktur. Ben onların yanında değildim. Ben ancak bana vahye dilen bir nezir-i mübînim. Ben ancak bana vahy edilenleri bilen ve duyuran bir uyarıcıyım,” deyiver. Bakın işte size büyük bir haber:
71,76. “Rabbin meleklere şöyle demişti: “Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın. İblisten başka bütün melekler secde etmişlerdi. O, büyüklük taslamış ve inkârcılardan olmuştu. Allah: “Ey İblis, kudretimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlananlardan mısın?” dedi. İblis: “Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın” dedi.” Adem’in (a.s) yaratılışı, halifelik özelliğinin kazandırılması, yâni kendisine ruh üfürülmesi, ilim, akıl ve irade verilmesi, Allah’ın bu kararını kabul adına tüm meleklerin ona secdeyle emredilmesi, İblisin sec-de etmeyişi konusu Bakara’da, A’râf’ta, Hicr’de, İsrâ’da, Kâf ve Tâhâ sûrelerinde uzun uzun anlatıldı. Burada bu konunun son durağı olarak bir özet görüyoruz. Önceki sûrelerde detaylı bir biçimde üzerinde durduğumuz için, burada sadece Rabbimizin, “ona ruhumdan üfürdüğüm ve kendi elimle yarattığım halde niçin secde etmedin,” ifadesi üzerinde bir iki söz söyleyip geçeceğim: Rabbimiz buyuruyor ki, “niye? Ne oldu sana ey İblis? Ben Adem’i iki elimle yarattım. Ona ruhumdan üfürdüm. Niye ona secde etmedin? Ona ruhumdan üfürdüm ve iki elimle yarattım onu.” Bunu nasıl anlayacağız? Yâni Allah Adem’e kendi ruhunu üfürdü de kendisi ruhsuz kaldı diye mi anlayacağız? Hâşâ, böyle bir anlayış bâtıldır. Bu, Rabbimizin mülkiyetini anlatıyor. Ruh denilince ayrı, el denilince de ayrı bir mülkiyet kavramı anlayacağız. Allah en iyisini bilir. Hadislerde geçen Allah’ın gölgesi, Allah’ın arşı’nın gölgesi ifadesini de böyle anlıyoruz. Meselâ şu anda bir arkadaşımızın dükkanında olduğumuzu düşünelim. Bulunduğumuz bu yer, arkadaşımızın gölgesidir. Arkadaşımızın gölgesi demek, yâni güneş vurdu da arkadaşımızın gölgesi şuraya düştü filan değildir. Arkadaşımızın mülkiyetini anlatır bu. Allah’ın beyti, evi ifadesi de böyledir. Allah’ın mülkiyetini anlatır bütün bunlar. Öyleyse Rabbimizin Adem’e (a.s) verdiği ruhla bize, hepimize verdiği ruh arasında bir fark yoktur. Bunların hepsi Allah’tandır. Biz aynen bize denildiği gibi imandan yanayız. Evet Allah böyle dedi, şeytan böyle dedi gibi bir diyalog ortaya konuyor.
71,76. “Rabbin meleklere şöyle demişti: “Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın. İblisten başka bütün melekler secde etmişlerdi. O, büyüklük taslamış ve inkârcılardan olmuştu. Allah: “Ey İblis, kudretimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlananlardan mısın?” dedi. İblis: “Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın” dedi.” Adem’in (a.s) yaratılışı, halifelik özelliğinin kazandırılması, yâni kendisine ruh üfürülmesi, ilim, akıl ve irade verilmesi, Allah’ın bu kararını kabul adına tüm meleklerin ona secdeyle emredilmesi, İblisin sec-de etmeyişi konusu Bakara’da, A’râf’ta, Hicr’de, İsrâ’da, Kâf ve Tâhâ sûrelerinde uzun uzun anlatıldı. Burada bu konunun son durağı olarak bir özet görüyoruz. Önceki sûrelerde detaylı bir biçimde üzerinde durduğumuz için, burada sadece Rabbimizin, “ona ruhumdan üfürdüğüm ve kendi elimle yarattığım halde niçin secde etmedin,” ifadesi üzerinde bir iki söz söyleyip geçeceğim: Rabbimiz buyuruyor ki, “niye? Ne oldu sana ey İblis? Ben Adem’i iki elimle yarattım. Ona ruhumdan üfürdüm. Niye ona secde etmedin? Ona ruhumdan üfürdüm ve iki elimle yarattım onu.” Bunu nasıl anlayacağız? Yâni Allah Adem’e kendi ruhunu üfürdü de kendisi ruhsuz kaldı diye mi anlayacağız? Hâşâ, böyle bir anlayış bâtıldır. Bu, Rabbimizin mülkiyetini anlatıyor. Ruh denilince ayrı, el denilince de ayrı bir mülkiyet kavramı anlayacağız. Allah en iyisini bilir. Hadislerde geçen Allah’ın gölgesi, Allah’ın arşı’nın gölgesi ifadesini de böyle anlıyoruz. Meselâ şu anda bir arkadaşımızın dükkanında olduğumuzu düşünelim. Bulunduğumuz bu yer, arkadaşımızın gölgesidir. Arkadaşımızın gölgesi demek, yâni güneş vurdu da arkadaşımızın gölgesi şuraya düştü filan değildir. Arkadaşımızın mülkiyetini anlatır bu. Allah’ın beyti, evi ifadesi de böyledir. Allah’ın mülkiyetini anlatır bütün bunlar. Öyleyse Rabbimizin Adem’e (a.s) verdiği ruhla bize, hepimize verdiği ruh arasında bir fark yoktur. Bunların hepsi Allah’tandır. Biz aynen bize denildiği gibi imandan yanayız. Evet Allah böyle dedi, şeytan böyle dedi gibi bir diyalog ortaya konuyor.
71,76. “Rabbin meleklere şöyle demişti: “Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın. İblisten başka bütün melekler secde etmişlerdi. O, büyüklük taslamış ve inkârcılardan olmuştu. Allah: “Ey İblis, kudretimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlananlardan mısın?” dedi. İblis: “Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın” dedi.” Adem’in (a.s) yaratılışı, halifelik özelliğinin kazandırılması, yâni kendisine ruh üfürülmesi, ilim, akıl ve irade verilmesi, Allah’ın bu kararını kabul adına tüm meleklerin ona secdeyle emredilmesi, İblisin sec-de etmeyişi konusu Bakara’da, A’râf’ta, Hicr’de, İsrâ’da, Kâf ve Tâhâ sûrelerinde uzun uzun anlatıldı. Burada bu konunun son durağı olarak bir özet görüyoruz. Önceki sûrelerde detaylı bir biçimde üzerinde durduğumuz için, burada sadece Rabbimizin, “ona ruhumdan üfürdüğüm ve kendi elimle yarattığım halde niçin secde etmedin,” ifadesi üzerinde bir iki söz söyleyip geçeceğim: Rabbimiz buyuruyor ki, “niye? Ne oldu sana ey İblis? Ben Adem’i iki elimle yarattım. Ona ruhumdan üfürdüm. Niye ona secde etmedin? Ona ruhumdan üfürdüm ve iki elimle yarattım onu.” Bunu nasıl anlayacağız? Yâni Allah Adem’e kendi ruhunu üfürdü de kendisi ruhsuz kaldı diye mi anlayacağız? Hâşâ, böyle bir anlayış bâtıldır. Bu, Rabbimizin mülkiyetini anlatıyor. Ruh denilince ayrı, el denilince de ayrı bir mülkiyet kavramı anlayacağız. Allah en iyisini bilir. Hadislerde geçen Allah’ın gölgesi, Allah’ın arşı’nın gölgesi ifadesini de böyle anlıyoruz. Meselâ şu anda bir arkadaşımızın dükkanında olduğumuzu düşünelim. Bulunduğumuz bu yer, arkadaşımızın gölgesidir. Arkadaşımızın gölgesi demek, yâni güneş vurdu da arkadaşımızın gölgesi şuraya düştü filan değildir. Arkadaşımızın mülkiyetini anlatır bu. Allah’ın beyti, evi ifadesi de böyledir. Allah’ın mülkiyetini anlatır bütün bunlar. Öyleyse Rabbimizin Adem’e (a.s) verdiği ruhla bize, hepimize verdiği ruh arasında bir fark yoktur. Bunların hepsi Allah’tandır. Biz aynen bize denildiği gibi imandan yanayız. Evet Allah böyle dedi, şeytan böyle dedi gibi bir diyalog ortaya konuyor.
71,76. “Rabbin meleklere şöyle demişti: “Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın. İblisten başka bütün melekler secde etmişlerdi. O, büyüklük taslamış ve inkârcılardan olmuştu. Allah: “Ey İblis, kudretimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlananlardan mısın?” dedi. İblis: “Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın” dedi.” Adem’in (a.s) yaratılışı, halifelik özelliğinin kazandırılması, yâni kendisine ruh üfürülmesi, ilim, akıl ve irade verilmesi, Allah’ın bu kararını kabul adına tüm meleklerin ona secdeyle emredilmesi, İblisin sec-de etmeyişi konusu Bakara’da, A’râf’ta, Hicr’de, İsrâ’da, Kâf ve Tâhâ sûrelerinde uzun uzun anlatıldı. Burada bu konunun son durağı olarak bir özet görüyoruz. Önceki sûrelerde detaylı bir biçimde üzerinde durduğumuz için, burada sadece Rabbimizin, “ona ruhumdan üfürdüğüm ve kendi elimle yarattığım halde niçin secde etmedin,” ifadesi üzerinde bir iki söz söyleyip geçeceğim: Rabbimiz buyuruyor ki, “niye? Ne oldu sana ey İblis? Ben Adem’i iki elimle yarattım. Ona ruhumdan üfürdüm. Niye ona secde etmedin? Ona ruhumdan üfürdüm ve iki elimle yarattım onu.” Bunu nasıl anlayacağız? Yâni Allah Adem’e kendi ruhunu üfürdü de kendisi ruhsuz kaldı diye mi anlayacağız? Hâşâ, böyle bir anlayış bâtıldır. Bu, Rabbimizin mülkiyetini anlatıyor. Ruh denilince ayrı, el denilince de ayrı bir mülkiyet kavramı anlayacağız. Allah en iyisini bilir. Hadislerde geçen Allah’ın gölgesi, Allah’ın arşı’nın gölgesi ifadesini de böyle anlıyoruz. Meselâ şu anda bir arkadaşımızın dükkanında olduğumuzu düşünelim. Bulunduğumuz bu yer, arkadaşımızın gölgesidir. Arkadaşımızın gölgesi demek, yâni güneş vurdu da arkadaşımızın gölgesi şuraya düştü filan değildir. Arkadaşımızın mülkiyetini anlatır bu. Allah’ın beyti, evi ifadesi de böyledir. Allah’ın mülkiyetini anlatır bütün bunlar. Öyleyse Rabbimizin Adem’e (a.s) verdiği ruhla bize, hepimize verdiği ruh arasında bir fark yoktur. Bunların hepsi Allah’tandır. Biz aynen bize denildiği gibi imandan yanayız. Evet Allah böyle dedi, şeytan böyle dedi gibi bir diyalog ortaya konuyor.
71,76. “Rabbin meleklere şöyle demişti: “Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın. İblisten başka bütün melekler secde etmişlerdi. O, büyüklük taslamış ve inkârcılardan olmuştu. Allah: “Ey İblis, kudretimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlananlardan mısın?” dedi. İblis: “Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın” dedi.” Adem’in (a.s) yaratılışı, halifelik özelliğinin kazandırılması, yâni kendisine ruh üfürülmesi, ilim, akıl ve irade verilmesi, Allah’ın bu kararını kabul adına tüm meleklerin ona secdeyle emredilmesi, İblisin sec-de etmeyişi konusu Bakara’da, A’râf’ta, Hicr’de, İsrâ’da, Kâf ve Tâhâ sûrelerinde uzun uzun anlatıldı. Burada bu konunun son durağı olarak bir özet görüyoruz. Önceki sûrelerde detaylı bir biçimde üzerinde durduğumuz için, burada sadece Rabbimizin, “ona ruhumdan üfürdüğüm ve kendi elimle yarattığım halde niçin secde etmedin,” ifadesi üzerinde bir iki söz söyleyip geçeceğim: Rabbimiz buyuruyor ki, “niye? Ne oldu sana ey İblis? Ben Adem’i iki elimle yarattım. Ona ruhumdan üfürdüm. Niye ona secde etmedin? Ona ruhumdan üfürdüm ve iki elimle yarattım onu.” Bunu nasıl anlayacağız? Yâni Allah Adem’e kendi ruhunu üfürdü de kendisi ruhsuz kaldı diye mi anlayacağız? Hâşâ, böyle bir anlayış bâtıldır. Bu, Rabbimizin mülkiyetini anlatıyor. Ruh denilince ayrı, el denilince de ayrı bir mülkiyet kavramı anlayacağız. Allah en iyisini bilir. Hadislerde geçen Allah’ın gölgesi, Allah’ın arşı’nın gölgesi ifadesini de böyle anlıyoruz. Meselâ şu anda bir arkadaşımızın dükkanında olduğumuzu düşünelim. Bulunduğumuz bu yer, arkadaşımızın gölgesidir. Arkadaşımızın gölgesi demek, yâni güneş vurdu da arkadaşımızın gölgesi şuraya düştü filan değildir. Arkadaşımızın mülkiyetini anlatır bu. Allah’ın beyti, evi ifadesi de böyledir. Allah’ın mülkiyetini anlatır bütün bunlar. Öyleyse Rabbimizin Adem’e (a.s) verdiği ruhla bize, hepimize verdiği ruh arasında bir fark yoktur. Bunların hepsi Allah’tandır. Biz aynen bize denildiği gibi imandan yanayız. Evet Allah böyle dedi, şeytan böyle dedi gibi bir diyalog ortaya konuyor.
71,76. “Rabbin meleklere şöyle demişti: “Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın. İblisten başka bütün melekler secde etmişlerdi. O, büyüklük taslamış ve inkârcılardan olmuştu. Allah: “Ey İblis, kudretimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlananlardan mısın?” dedi. İblis: “Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın” dedi.” Adem’in (a.s) yaratılışı, halifelik özelliğinin kazandırılması, yâni kendisine ruh üfürülmesi, ilim, akıl ve irade verilmesi, Allah’ın bu kararını kabul adına tüm meleklerin ona secdeyle emredilmesi, İblisin sec-de etmeyişi konusu Bakara’da, A’râf’ta, Hicr’de, İsrâ’da, Kâf ve Tâhâ sûrelerinde uzun uzun anlatıldı. Burada bu konunun son durağı olarak bir özet görüyoruz. Önceki sûrelerde detaylı bir biçimde üzerinde durduğumuz için, burada sadece Rabbimizin, “ona ruhumdan üfürdüğüm ve kendi elimle yarattığım halde niçin secde etmedin,” ifadesi üzerinde bir iki söz söyleyip geçeceğim: Rabbimiz buyuruyor ki, “niye? Ne oldu sana ey İblis? Ben Adem’i iki elimle yarattım. Ona ruhumdan üfürdüm. Niye ona secde etmedin? Ona ruhumdan üfürdüm ve iki elimle yarattım onu.” Bunu nasıl anlayacağız? Yâni Allah Adem’e kendi ruhunu üfürdü de kendisi ruhsuz kaldı diye mi anlayacağız? Hâşâ, böyle bir anlayış bâtıldır. Bu, Rabbimizin mülkiyetini anlatıyor. Ruh denilince ayrı, el denilince de ayrı bir mülkiyet kavramı anlayacağız. Allah en iyisini bilir. Hadislerde geçen Allah’ın gölgesi, Allah’ın arşı’nın gölgesi ifadesini de böyle anlıyoruz. Meselâ şu anda bir arkadaşımızın dükkanında olduğumuzu düşünelim. Bulunduğumuz bu yer, arkadaşımızın gölgesidir. Arkadaşımızın gölgesi demek, yâni güneş vurdu da arkadaşımızın gölgesi şuraya düştü filan değildir. Arkadaşımızın mülkiyetini anlatır bu. Allah’ın beyti, evi ifadesi de böyledir. Allah’ın mülkiyetini anlatır bütün bunlar. Öyleyse Rabbimizin Adem’e (a.s) verdiği ruhla bize, hepimize verdiği ruh arasında bir fark yoktur. Bunların hepsi Allah’tandır. Biz aynen bize denildiği gibi imandan yanayız. Evet Allah böyle dedi, şeytan böyle dedi gibi bir diyalog ortaya konuyor.
77,83. “Allah: “Defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir” dedi. “Rabbim! Dirilecekleri güne kadar beni ertele” dedi. Allah: “Sen bilinen güne kadar erteye bırakılanlardansın” dedi. İblis: “Senin kudretine andolsun ki, onlardan, sana içten bağlı kulların bir yana, hepsini azdıracağım” dedi. Nerede ve ne zaman olduğunu bilmediğimiz bu diyalogdan sonra şeytan rahmetten kovuldu. Sonra Allah’tan bir imkân istedi. Rabbimiz ona bu imkânı verdi. O da dedi ki, “izzetin üzerine yemin ederim ki!” Bakın şeytan Allah’ı çok iyi biliyor. İzzeti üzerine yemin edilecek varlığı, izzet ve şeref sahibini biliyor, tanıyor. Ama demek ki bilmekle iman etmek ayrı ayrı şeylermiş, buradan bunu anlıyoruz. Yine Rabbimizin haber vermesiyle anlıyoruz ki, biz iyi bir Müslüman olursak şeytan bize hiçbir şey yapamayacakmış. İşte şeytanın böyle dediğini, bize Rabbimiz haber veriyor. Bu haberle ilgilenirsek Rabbi-miz bizi onun şerrinden koruyacaktır.
77,83. “Allah: “Defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir” dedi. “Rabbim! Dirilecekleri güne kadar beni ertele” dedi. Allah: “Sen bilinen güne kadar erteye bırakılanlardansın” dedi. İblis: “Senin kudretine andolsun ki, onlardan, sana içten bağlı kulların bir yana, hepsini azdıracağım” dedi. Nerede ve ne zaman olduğunu bilmediğimiz bu diyalogdan sonra şeytan rahmetten kovuldu. Sonra Allah’tan bir imkân istedi. Rabbimiz ona bu imkânı verdi. O da dedi ki, “izzetin üzerine yemin ederim ki!” Bakın şeytan Allah’ı çok iyi biliyor. İzzeti üzerine yemin edilecek varlığı, izzet ve şeref sahibini biliyor, tanıyor. Ama demek ki bilmekle iman etmek ayrı ayrı şeylermiş, buradan bunu anlıyoruz. Yine Rabbimizin haber vermesiyle anlıyoruz ki, biz iyi bir Müslüman olursak şeytan bize hiçbir şey yapamayacakmış. İşte şeytanın böyle dediğini, bize Rabbimiz haber veriyor. Bu haberle ilgilenirsek Rabbi-miz bizi onun şerrinden koruyacaktır.
77,83. “Allah: “Defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir” dedi. “Rabbim! Dirilecekleri güne kadar beni ertele” dedi. Allah: “Sen bilinen güne kadar erteye bırakılanlardansın” dedi. İblis: “Senin kudretine andolsun ki, onlardan, sana içten bağlı kulların bir yana, hepsini azdıracağım” dedi. Nerede ve ne zaman olduğunu bilmediğimiz bu diyalogdan sonra şeytan rahmetten kovuldu. Sonra Allah’tan bir imkân istedi. Rabbimiz ona bu imkânı verdi. O da dedi ki, “izzetin üzerine yemin ederim ki!” Bakın şeytan Allah’ı çok iyi biliyor. İzzeti üzerine yemin edilecek varlığı, izzet ve şeref sahibini biliyor, tanıyor. Ama demek ki bilmekle iman etmek ayrı ayrı şeylermiş, buradan bunu anlıyoruz. Yine Rabbimizin haber vermesiyle anlıyoruz ki, biz iyi bir Müslüman olursak şeytan bize hiçbir şey yapamayacakmış. İşte şeytanın böyle dediğini, bize Rabbimiz haber veriyor. Bu haberle ilgilenirsek Rabbi-miz bizi onun şerrinden koruyacaktır.
77,83. “Allah: “Defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir” dedi. “Rabbim! Dirilecekleri güne kadar beni ertele” dedi. Allah: “Sen bilinen güne kadar erteye bırakılanlardansın” dedi. İblis: “Senin kudretine andolsun ki, onlardan, sana içten bağlı kulların bir yana, hepsini azdıracağım” dedi. Nerede ve ne zaman olduğunu bilmediğimiz bu diyalogdan sonra şeytan rahmetten kovuldu. Sonra Allah’tan bir imkân istedi. Rabbimiz ona bu imkânı verdi. O da dedi ki, “izzetin üzerine yemin ederim ki!” Bakın şeytan Allah’ı çok iyi biliyor. İzzeti üzerine yemin edilecek varlığı, izzet ve şeref sahibini biliyor, tanıyor. Ama demek ki bilmekle iman etmek ayrı ayrı şeylermiş, buradan bunu anlıyoruz. Yine Rabbimizin haber vermesiyle anlıyoruz ki, biz iyi bir Müslüman olursak şeytan bize hiçbir şey yapamayacakmış. İşte şeytanın böyle dediğini, bize Rabbimiz haber veriyor. Bu haberle ilgilenirsek Rabbi-miz bizi onun şerrinden koruyacaktır.
77,83. “Allah: “Defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir” dedi. “Rabbim! Dirilecekleri güne kadar beni ertele” dedi. Allah: “Sen bilinen güne kadar erteye bırakılanlardansın” dedi. İblis: “Senin kudretine andolsun ki, onlardan, sana içten bağlı kulların bir yana, hepsini azdıracağım” dedi. Nerede ve ne zaman olduğunu bilmediğimiz bu diyalogdan sonra şeytan rahmetten kovuldu. Sonra Allah’tan bir imkân istedi. Rabbimiz ona bu imkânı verdi. O da dedi ki, “izzetin üzerine yemin ederim ki!” Bakın şeytan Allah’ı çok iyi biliyor. İzzeti üzerine yemin edilecek varlığı, izzet ve şeref sahibini biliyor, tanıyor. Ama demek ki bilmekle iman etmek ayrı ayrı şeylermiş, buradan bunu anlıyoruz. Yine Rabbimizin haber vermesiyle anlıyoruz ki, biz iyi bir Müslüman olursak şeytan bize hiçbir şey yapamayacakmış. İşte şeytanın böyle dediğini, bize Rabbimiz haber veriyor. Bu haberle ilgilenirsek Rabbi-miz bizi onun şerrinden koruyacaktır.
77,83. “Allah: “Defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir” dedi. “Rabbim! Dirilecekleri güne kadar beni ertele” dedi. Allah: “Sen bilinen güne kadar erteye bırakılanlardansın” dedi. İblis: “Senin kudretine andolsun ki, onlardan, sana içten bağlı kulların bir yana, hepsini azdıracağım” dedi. Nerede ve ne zaman olduğunu bilmediğimiz bu diyalogdan sonra şeytan rahmetten kovuldu. Sonra Allah’tan bir imkân istedi. Rabbimiz ona bu imkânı verdi. O da dedi ki, “izzetin üzerine yemin ederim ki!” Bakın şeytan Allah’ı çok iyi biliyor. İzzeti üzerine yemin edilecek varlığı, izzet ve şeref sahibini biliyor, tanıyor. Ama demek ki bilmekle iman etmek ayrı ayrı şeylermiş, buradan bunu anlıyoruz. Yine Rabbimizin haber vermesiyle anlıyoruz ki, biz iyi bir Müslüman olursak şeytan bize hiçbir şey yapamayacakmış. İşte şeytanın böyle dediğini, bize Rabbimiz haber veriyor. Bu haberle ilgilenirsek Rabbi-miz bizi onun şerrinden koruyacaktır.
77,83. “Allah: “Defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir” dedi. “Rabbim! Dirilecekleri güne kadar beni ertele” dedi. Allah: “Sen bilinen güne kadar erteye bırakılanlardansın” dedi. İblis: “Senin kudretine andolsun ki, onlardan, sana içten bağlı kulların bir yana, hepsini azdıracağım” dedi. Nerede ve ne zaman olduğunu bilmediğimiz bu diyalogdan sonra şeytan rahmetten kovuldu. Sonra Allah’tan bir imkân istedi. Rabbimiz ona bu imkânı verdi. O da dedi ki, “izzetin üzerine yemin ederim ki!” Bakın şeytan Allah’ı çok iyi biliyor. İzzeti üzerine yemin edilecek varlığı, izzet ve şeref sahibini biliyor, tanıyor. Ama demek ki bilmekle iman etmek ayrı ayrı şeylermiş, buradan bunu anlıyoruz. Yine Rabbimizin haber vermesiyle anlıyoruz ki, biz iyi bir Müslüman olursak şeytan bize hiçbir şey yapamayacakmış. İşte şeytanın böyle dediğini, bize Rabbimiz haber veriyor. Bu haberle ilgilenirsek Rabbi-miz bizi onun şerrinden koruyacaktır.
84,88. “Allah: “Doğrudur; işte Ben hakikati söylüyorum, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım” dedi. Ey Muhammed! De ki: “Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Kendiliğimden bir şey iddia eden kimselerden de değilim. Bu Kur’an, ancak dünyalar için bir öğüttür. Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra öğreneceksiniz.” Allah doğrudur, Allah hakkı söyler. Kim ki Allah’ı, Allah’ın zikrini, Allah’ın bu en büyük haber olan kitabını bırakır da şeytana tâbi olursa, şeytan peşinden giderse, onlar da o şeytanın gittiği, gideceği yere, cehenneme gitmek zorunda kalacaktır. Ey peygamberim sen de ki onlara: “Ey insanlar, ey dünyalılar, kesinlikle bilesiniz ki ben sizden bir ücret istemiyorum.” Bizler de diyelim bunu. Biz yaptığımız bu tebliğimizin karşılığında sizden bir ücret, bir mükâfat, bir karşılık beklemiyoruz. Biz kendiliğimizden bir şeyler söyleyenler de değiliz. Biz size Rabbinizin haberlerini duyuruyoruz. Ben tekellüf sahibi de değilim. Yâni sizleri zorlayıcı, size baskı kurucu, size meşakkat verici de değilim. Sizin altından kalkamayacağınız yükler yükleyen değilim ben. Siz bilirsiniz ben sizi Rabbinizin mesajıyla karşı karşıya getirdim. Eğer bu mesaja inanmaz, bu zikirle ilgilenemezseniz, kesinlikle bilesiniz ki bu zikir, bu kitap tüm âlemlere gönderilmiştir. Sizinle sınırlı değildir. Mekke ile, Türkiye ile sınırlı değildir bu zikir. Siz ilgilenmezseniz bile bununla ilgilenenler, buna sahip çıkanlar çıkacaktır elbette. Ama unutmayın ki, reddetseniz de bu kitabın haberlerinin doğruluğunu zamanla öğreneceksiniz. Yaşarken, ölürken, kabirle, di-rilişle, haşir-neşirle öğrenecek, cennet ve cehennemle öğreneceksiniz. Rabbim gereğiyle iman ve amel eden kullarından eylesin. Rabbim zikriyle bir hayat yaşayanlardan eylesin. Velhamdü lillahi Rabbi’l-Âlemin.
84,88. “Allah: “Doğrudur; işte Ben hakikati söylüyorum, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım” dedi. Ey Muhammed! De ki: “Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Kendiliğimden bir şey iddia eden kimselerden de değilim. Bu Kur’an, ancak dünyalar için bir öğüttür. Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra öğreneceksiniz.” Allah doğrudur, Allah hakkı söyler. Kim ki Allah’ı, Allah’ın zikrini, Allah’ın bu en büyük haber olan kitabını bırakır da şeytana tâbi olursa, şeytan peşinden giderse, onlar da o şeytanın gittiği, gideceği yere, cehenneme gitmek zorunda kalacaktır. Ey peygamberim sen de ki onlara: “Ey insanlar, ey dünyalılar, kesinlikle bilesiniz ki ben sizden bir ücret istemiyorum.” Bizler de diyelim bunu. Biz yaptığımız bu tebliğimizin karşılığında sizden bir ücret, bir mükâfat, bir karşılık beklemiyoruz. Biz kendiliğimizden bir şeyler söyleyenler de değiliz. Biz size Rabbinizin haberlerini duyuruyoruz. Ben tekellüf sahibi de değilim. Yâni sizleri zorlayıcı, size baskı kurucu, size meşakkat verici de değilim. Sizin altından kalkamayacağınız yükler yükleyen değilim ben. Siz bilirsiniz ben sizi Rabbinizin mesajıyla karşı karşıya getirdim. Eğer bu mesaja inanmaz, bu zikirle ilgilenemezseniz, kesinlikle bilesiniz ki bu zikir, bu kitap tüm âlemlere gönderilmiştir. Sizinle sınırlı değildir. Mekke ile, Türkiye ile sınırlı değildir bu zikir. Siz ilgilenmezseniz bile bununla ilgilenenler, buna sahip çıkanlar çıkacaktır elbette. Ama unutmayın ki, reddetseniz de bu kitabın haberlerinin doğruluğunu zamanla öğreneceksiniz. Yaşarken, ölürken, kabirle, di-rilişle, haşir-neşirle öğrenecek, cennet ve cehennemle öğreneceksiniz. Rabbim gereğiyle iman ve amel eden kullarından eylesin. Rabbim zikriyle bir hayat yaşayanlardan eylesin. Velhamdü lillahi Rabbi’l-Âlemin.
84,88. “Allah: “Doğrudur; işte Ben hakikati söylüyorum, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım” dedi. Ey Muhammed! De ki: “Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Kendiliğimden bir şey iddia eden kimselerden de değilim. Bu Kur’an, ancak dünyalar için bir öğüttür. Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra öğreneceksiniz.” Allah doğrudur, Allah hakkı söyler. Kim ki Allah’ı, Allah’ın zikrini, Allah’ın bu en büyük haber olan kitabını bırakır da şeytana tâbi olursa, şeytan peşinden giderse, onlar da o şeytanın gittiği, gideceği yere, cehenneme gitmek zorunda kalacaktır. Ey peygamberim sen de ki onlara: “Ey insanlar, ey dünyalılar, kesinlikle bilesiniz ki ben sizden bir ücret istemiyorum.” Bizler de diyelim bunu. Biz yaptığımız bu tebliğimizin karşılığında sizden bir ücret, bir mükâfat, bir karşılık beklemiyoruz. Biz kendiliğimizden bir şeyler söyleyenler de değiliz. Biz size Rabbinizin haberlerini duyuruyoruz. Ben tekellüf sahibi de değilim. Yâni sizleri zorlayıcı, size baskı kurucu, size meşakkat verici de değilim. Sizin altından kalkamayacağınız yükler yükleyen değilim ben. Siz bilirsiniz ben sizi Rabbinizin mesajıyla karşı karşıya getirdim. Eğer bu mesaja inanmaz, bu zikirle ilgilenemezseniz, kesinlikle bilesiniz ki bu zikir, bu kitap tüm âlemlere gönderilmiştir. Sizinle sınırlı değildir. Mekke ile, Türkiye ile sınırlı değildir bu zikir. Siz ilgilenmezseniz bile bununla ilgilenenler, buna sahip çıkanlar çıkacaktır elbette. Ama unutmayın ki, reddetseniz de bu kitabın haberlerinin doğruluğunu zamanla öğreneceksiniz. Yaşarken, ölürken, kabirle, di-rilişle, haşir-neşirle öğrenecek, cennet ve cehennemle öğreneceksiniz. Rabbim gereğiyle iman ve amel eden kullarından eylesin. Rabbim zikriyle bir hayat yaşayanlardan eylesin. Velhamdü lillahi Rabbi’l-Âlemin.
84,88. “Allah: “Doğrudur; işte Ben hakikati söylüyorum, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım” dedi. Ey Muhammed! De ki: “Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Kendiliğimden bir şey iddia eden kimselerden de değilim. Bu Kur’an, ancak dünyalar için bir öğüttür. Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra öğreneceksiniz.” Allah doğrudur, Allah hakkı söyler. Kim ki Allah’ı, Allah’ın zikrini, Allah’ın bu en büyük haber olan kitabını bırakır da şeytana tâbi olursa, şeytan peşinden giderse, onlar da o şeytanın gittiği, gideceği yere, cehenneme gitmek zorunda kalacaktır. Ey peygamberim sen de ki onlara: “Ey insanlar, ey dünyalılar, kesinlikle bilesiniz ki ben sizden bir ücret istemiyorum.” Bizler de diyelim bunu. Biz yaptığımız bu tebliğimizin karşılığında sizden bir ücret, bir mükâfat, bir karşılık beklemiyoruz. Biz kendiliğimizden bir şeyler söyleyenler de değiliz. Biz size Rabbinizin haberlerini duyuruyoruz. Ben tekellüf sahibi de değilim. Yâni sizleri zorlayıcı, size baskı kurucu, size meşakkat verici de değilim. Sizin altından kalkamayacağınız yükler yükleyen değilim ben. Siz bilirsiniz ben sizi Rabbinizin mesajıyla karşı karşıya getirdim. Eğer bu mesaja inanmaz, bu zikirle ilgilenemezseniz, kesinlikle bilesiniz ki bu zikir, bu kitap tüm âlemlere gönderilmiştir. Sizinle sınırlı değildir. Mekke ile, Türkiye ile sınırlı değildir bu zikir. Siz ilgilenmezseniz bile bununla ilgilenenler, buna sahip çıkanlar çıkacaktır elbette. Ama unutmayın ki, reddetseniz de bu kitabın haberlerinin doğruluğunu zamanla öğreneceksiniz. Yaşarken, ölürken, kabirle, di-rilişle, haşir-neşirle öğrenecek, cennet ve cehennemle öğreneceksiniz. Rabbim gereğiyle iman ve amel eden kullarından eylesin. Rabbim zikriyle bir hayat yaşayanlardan eylesin. Velhamdü lillahi Rabbi’l-Âlemin.
84,88. “Allah: “Doğrudur; işte Ben hakikati söylüyorum, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım” dedi. Ey Muhammed! De ki: “Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Kendiliğimden bir şey iddia eden kimselerden de değilim. Bu Kur’an, ancak dünyalar için bir öğüttür. Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra öğreneceksiniz.” Allah doğrudur, Allah hakkı söyler. Kim ki Allah’ı, Allah’ın zikrini, Allah’ın bu en büyük haber olan kitabını bırakır da şeytana tâbi olursa, şeytan peşinden giderse, onlar da o şeytanın gittiği, gideceği yere, cehenneme gitmek zorunda kalacaktır. Ey peygamberim sen de ki onlara: “Ey insanlar, ey dünyalılar, kesinlikle bilesiniz ki ben sizden bir ücret istemiyorum.” Bizler de diyelim bunu. Biz yaptığımız bu tebliğimizin karşılığında sizden bir ücret, bir mükâfat, bir karşılık beklemiyoruz. Biz kendiliğimizden bir şeyler söyleyenler de değiliz. Biz size Rabbinizin haberlerini duyuruyoruz. Ben tekellüf sahibi de değilim. Yâni sizleri zorlayıcı, size baskı kurucu, size meşakkat verici de değilim. Sizin altından kalkamayacağınız yükler yükleyen değilim ben. Siz bilirsiniz ben sizi Rabbinizin mesajıyla karşı karşıya getirdim. Eğer bu mesaja inanmaz, bu zikirle ilgilenemezseniz, kesinlikle bilesiniz ki bu zikir, bu kitap tüm âlemlere gönderilmiştir. Sizinle sınırlı değildir. Mekke ile, Türkiye ile sınırlı değildir bu zikir. Siz ilgilenmezseniz bile bununla ilgilenenler, buna sahip çıkanlar çıkacaktır elbette. Ama unutmayın ki, reddetseniz de bu kitabın haberlerinin doğruluğunu zamanla öğreneceksiniz. Yaşarken, ölürken, kabirle, di-rilişle, haşir-neşirle öğrenecek, cennet ve cehennemle öğreneceksiniz. Rabbim gereğiyle iman ve amel eden kullarından eylesin. Rabbim zikriyle bir hayat yaşayanlardan eylesin. Velhamdü lillahi Rabbi’l-Âlemin.