1,3. “Elif, Lâm, Ra. Bu kitap, hakim ve haberdar olan Allah tarafından, Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye âyetleri kesin kılınmış, sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir Kitaptır. Ben size, O'nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim. Rabbinizden mağfiret dileyin ve O'na tevbe edin ki, belli bir süreye kadar sizi güzelce geçindirsin ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz o zaman ben doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkarım.” Huruf-ı mukatta âyetinden sonra Rabbimiz buyurur ki, Hakîm ve Habîr olan, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah’tan gelme bir kitap ki, bir yasa ki, bir ferman ki, bir hayat programı ki, bir yazgı ki onun âyetleri tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmıştır. Bu Allah âyetleri bir yasa olarak, bir kader olarak tüm zamanları, tüm mekânları ve tüm insanlığı kapsamaktadır. Bu Allah âyetlerinin karşısına hiçbir gücün çıkabilmesi, hiç kimsenin onları nakzetmesi, ilga etmesi, değiştirmesi mümkün değildir. Kıyâmete kadar kimsenin o âyetlerle savaşması ve galip gelmesi mümkün değildir. Kıyâmete kadar hiçbir gücün bu âyetlere karşı galip gelmesi mümkün değildir. Kıyâmete kadar hiç kimsenin, hiç bir gücün bu kitabın âyetlerinden daha güzelini ortaya koyması mümkün değildir. Evet muhkem bir kitabın âyetleridir bu âyetler. Semavat gibi, yıldızlar gibi tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmış, bozulmaktan, tahrifattan korunmuş, insanlar tarafından yıkılamayacak muhkem varlıklar gibi tahkim edilmiş sağlamlaştırılmıştır. Hiç kimse ona müdahale ede-mez. Hiç kimse onu iptal edemez. Hiç kimse onun âyetlerini kaldıra-maz. Hiç kimse onun yasalarını iptal edecek, ondan daha muhkem, ondan daha güzel bir yasa koyamaz. Böyle Allah tarafından tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmış, kalpte olan kabulde olan, Levh-i Mahfuz’dan dünyaya yansıyan bir kitabın âyetleridir bunlar. Hayata hakim olan, hayata hükmeden, hayatın tümünde söz sahibi olan bir kitabın âyetleridir bunlar. Zira Kur’an hangi konuda ne diyorsa bu değişmeyen bir yasadır. İyi kötü konusunda, hayır şer konusunda, hak bâtıl konusunda, adâlet zulüm konusunda, iman küfür konusunda, cennet cehennem konusunda, hayat ölüm konusunda tek hakim, tek kıstas bu kitaptır. Sonra, bu tahkiminden sonra da âyetleri tafsıyl edilmiş, açık-lanmış, herkesin anlayabileceği, herkesin uygulayabileceği, her kesin kendisiyle yol bulabileceği, herkesin kendisiyle hayatını düzenleyebileceği açık bir hale getirilmiştir Hakîm ve Habîr olan Allah tarafından. Veya fâsılalı fâsılalı bir şekilde, bölüm-bölüm, sûre-sûre, âyet-âyet hükümleri beyan edilmiştir. Hükümler, kıssalar, âyetler detaylı olarak anlatılmış, her şey ne eksiği ne de fazlalığı olmadan tastamam ortaya konmuştur. Gerçekten Hakîm olan, hikmet sahibi olan, hayata hakim olan, hayata hükmeden, her şeyi bilen, en iyi hüküm veren, her şeyin sahibi olan Allah tarafından gönderilmiştir bu kitap. Peki niye gelmiş bu kitap? Niye göndermiş Rabbimiz bu ki-tabını? Ne istiyor bu kitabın sahibi kullarından? Bakın âyetin devamında bu kitabın geliş sebebi şöylece gündeme getirilir: Sadece Allah’a kulluk edin. Kulluğunuz, ubûdiyetiniz sadece Allah’a olsun. Sadece Allah’ı dinleyin. Sadece Allah’a boyun bükün. Sadece Allah için yaşayın. Hayatınızın tümünde tek hakim varlık Allah olsun. Hayatı parçalamayın. Kulluğu parçalamayın. Gece hayatınızda, gündüz hayatınızda, aile hayatınızda, bireysel hayatınızda, toplumsal hayatınızda, evlenmenizde, boşanmanızda, hukukunuzda, eği-timinizde, savaşınızda, barışınızda, kazanmanızda harcamanızda söz sahibi sadece Allah olsun. Sadece O’nu razı etmeye çalışın. Kendinizi sadece O’na beğendirmeye çalışın. Evet işte kitabın tebliğcisinin kimliği. İşte bu kitabın pratiği, bu kitapta istenen kulluğun örneği olan peygamberin özelliği ve şerefi. Elbette böyle bir Allah’ın yeryüzündeki sözcüsü olan, böyle değişmez ve değiştirilemez bir kitabın tahkim edilmiş âyetlerini okuyan, o âyetlerin bilincine eren bir tebliğci bu kitabın diliyle konuşacaktı. Kendinden emin, yolundan emin, çağırdığından emin, Allah karşısında boynu bükük, ama Allah’tan başkaları karşısında başı dimdik olarak şöyle diyor: İşte ey insanlar, ben size Allah tarafından gönderilmiş, görevlendirilmiş bir müjdeci ve uyarıcıyım. Allah’ın bu kitabında istediği kulluğu size gösterecek, size örnekleyecek yasal bir örnek olarak beni izlerseniz, benim gibi bir hayat yaşarsanız sizi Cennetle müjdeler, aksini yaparsanız da cehennemle uyarırım. Sizler bu misyonumla Allah’a kulluğu bende göreceksiniz. Rabbinizin istediği örneği bende bulacaksınız. Evet işte bu kitap bunun için gelmiştir. Allah sizden kulluk istiyor. Allah sizden sadece kendisini dinlemenizi, sadece kendisine ibadet etmenizi istiyor ve bu konuda örneğiniz de benim dedikten sonra Rasulullah efendimiz bu kitabın ve kendisinin geliş gayesini anlatmaya devam ediyor: Rabbinize istiğfar edin. Rabbinizden bağışlanma dileyin. Çün-kü ne siz, ne ben, hiçbirimiz Rabbimizin bu kitabında bizden istediği kulluğu lâyıkıyla yapamayız. Kusurlarımız, hatalarımız, falsolarımız olacaktır. Öyleyse gelin Rabbimize istiğfar edelim. Hatalarımızı, kusurlarımızı görmemesini, eksiklerimizi tam kabul etmesini, günahlarımızı kale almamasını dileyelim O’ndan. Becerebildiğimiz kadar kulluğa koşalım, beceremediklerimiz konusunda da O’nun affını isteyelim. Sonra O’na tevbe edin. O’na yönelin. Yönünüzü O’na dönün. O’nun yörüngesine girin. O’nun kulluk programına yönelin. İyiliklerinizle güzel amellerinizle Rabbinize yönelin. Günahlarınızdan, isyanlarınızdan, O’ndan habersiz, O’nun kitabından, O’nun kulluk progra-mından habersiz hayatlarınızdan vazgeçip Rabbinize kulluğa yönelin. Rabbinizin kitabına yönelin. Rabbinizi hoşnut etmeye, Rabbinizin rızasını kazanmaya koşun. Sadece ve sadece O’nun onayladığı bir hayatı yaşamaya koşun. Eğer böyle yaparsanız kesinlikle bilesiniz ki Allah belli bir ecele kadar, yâni ölümlerinize kadar size çok hoş nîmetler verecek. Bu dünyada bol bol nîmetler, bol bol rızklar verecek, bu dünyada güzel bir hayat yaşatacak, sizi güven ve emniyete kavuşturacaktır. Ve O Allah her fazilet sahibine faziletini de verir. Yâni sorumlu olduğu mükellefiyetinden fazlasını yapan, farzların ötesinde nafilelerle Allah’a yaklaşmaya çalışan kullarına hem dünyada, hem de âhirette fazla fazla verir Allah. Dünyada Müslümanca bir hayat yaşadığınız sürece Rabbinizin güzel nîmetleriyle nîmetlenir asla bir darlık çekmezsiniz. Dünyada bereketli bir hayatınız olur, huzur içinde bir hayat sürersiniz. Ölümlerinize kadar huzur içinde olursunuz. Aksi takdirde dünyada ebedîyen bu nîmetler içinde olmayacaksınız. Öbür tarafta Müslümanca bir hayat yaşayanlar gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, kalplerinizden bile geçiremeyeceğiniz, hayal bile edemeyeceğiniz envai çeşit nîmetler sizi beklemektedir. Ama eğer Allah’ın istediği kulluktan yüz çevirirseniz, Allah’ın istediği gibi yaşamaktan yüz çevirirseniz, O’na istiğfardan, O’na yönelmekten, Onun için bir hayat yaşamaktan uzaklaşırsanız, o zaman ben büyük bir günün azabının size geleceği günden korkuyorum. Korkarım ki o kıyâmet gününün azabı size gelecek ve o zaman hiçbir şey yapamayacaksınız. O gün rezil ve perişan olacaksınız. Öyleyse gelin ey insanlar, sadece Allah’a kulluk yapın. Gelin sadece O’nu dinleyin, sadece O’na yönelin. Çünkü:
1,3. “Elif, Lâm, Ra. Bu kitap, hakim ve haberdar olan Allah tarafından, Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye âyetleri kesin kılınmış, sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir Kitaptır. Ben size, O'nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim. Rabbinizden mağfiret dileyin ve O'na tevbe edin ki, belli bir süreye kadar sizi güzelce geçindirsin ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz o zaman ben doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkarım.” Huruf-ı mukatta âyetinden sonra Rabbimiz buyurur ki, Hakîm ve Habîr olan, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah’tan gelme bir kitap ki, bir yasa ki, bir ferman ki, bir hayat programı ki, bir yazgı ki onun âyetleri tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmıştır. Bu Allah âyetleri bir yasa olarak, bir kader olarak tüm zamanları, tüm mekânları ve tüm insanlığı kapsamaktadır. Bu Allah âyetlerinin karşısına hiçbir gücün çıkabilmesi, hiç kimsenin onları nakzetmesi, ilga etmesi, değiştirmesi mümkün değildir. Kıyâmete kadar kimsenin o âyetlerle savaşması ve galip gelmesi mümkün değildir. Kıyâmete kadar hiçbir gücün bu âyetlere karşı galip gelmesi mümkün değildir. Kıyâmete kadar hiç kimsenin, hiç bir gücün bu kitabın âyetlerinden daha güzelini ortaya koyması mümkün değildir. Evet muhkem bir kitabın âyetleridir bu âyetler. Semavat gibi, yıldızlar gibi tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmış, bozulmaktan, tahrifattan korunmuş, insanlar tarafından yıkılamayacak muhkem varlıklar gibi tahkim edilmiş sağlamlaştırılmıştır. Hiç kimse ona müdahale ede-mez. Hiç kimse onu iptal edemez. Hiç kimse onun âyetlerini kaldıra-maz. Hiç kimse onun yasalarını iptal edecek, ondan daha muhkem, ondan daha güzel bir yasa koyamaz. Böyle Allah tarafından tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmış, kalpte olan kabulde olan, Levh-i Mahfuz’dan dünyaya yansıyan bir kitabın âyetleridir bunlar. Hayata hakim olan, hayata hükmeden, hayatın tümünde söz sahibi olan bir kitabın âyetleridir bunlar. Zira Kur’an hangi konuda ne diyorsa bu değişmeyen bir yasadır. İyi kötü konusunda, hayır şer konusunda, hak bâtıl konusunda, adâlet zulüm konusunda, iman küfür konusunda, cennet cehennem konusunda, hayat ölüm konusunda tek hakim, tek kıstas bu kitaptır. Sonra, bu tahkiminden sonra da âyetleri tafsıyl edilmiş, açık-lanmış, herkesin anlayabileceği, herkesin uygulayabileceği, her kesin kendisiyle yol bulabileceği, herkesin kendisiyle hayatını düzenleyebileceği açık bir hale getirilmiştir Hakîm ve Habîr olan Allah tarafından. Veya fâsılalı fâsılalı bir şekilde, bölüm-bölüm, sûre-sûre, âyet-âyet hükümleri beyan edilmiştir. Hükümler, kıssalar, âyetler detaylı olarak anlatılmış, her şey ne eksiği ne de fazlalığı olmadan tastamam ortaya konmuştur. Gerçekten Hakîm olan, hikmet sahibi olan, hayata hakim olan, hayata hükmeden, her şeyi bilen, en iyi hüküm veren, her şeyin sahibi olan Allah tarafından gönderilmiştir bu kitap. Peki niye gelmiş bu kitap? Niye göndermiş Rabbimiz bu ki-tabını? Ne istiyor bu kitabın sahibi kullarından? Bakın âyetin devamında bu kitabın geliş sebebi şöylece gündeme getirilir: Sadece Allah’a kulluk edin. Kulluğunuz, ubûdiyetiniz sadece Allah’a olsun. Sadece Allah’ı dinleyin. Sadece Allah’a boyun bükün. Sadece Allah için yaşayın. Hayatınızın tümünde tek hakim varlık Allah olsun. Hayatı parçalamayın. Kulluğu parçalamayın. Gece hayatınızda, gündüz hayatınızda, aile hayatınızda, bireysel hayatınızda, toplumsal hayatınızda, evlenmenizde, boşanmanızda, hukukunuzda, eği-timinizde, savaşınızda, barışınızda, kazanmanızda harcamanızda söz sahibi sadece Allah olsun. Sadece O’nu razı etmeye çalışın. Kendinizi sadece O’na beğendirmeye çalışın. Evet işte kitabın tebliğcisinin kimliği. İşte bu kitabın pratiği, bu kitapta istenen kulluğun örneği olan peygamberin özelliği ve şerefi. Elbette böyle bir Allah’ın yeryüzündeki sözcüsü olan, böyle değişmez ve değiştirilemez bir kitabın tahkim edilmiş âyetlerini okuyan, o âyetlerin bilincine eren bir tebliğci bu kitabın diliyle konuşacaktı. Kendinden emin, yolundan emin, çağırdığından emin, Allah karşısında boynu bükük, ama Allah’tan başkaları karşısında başı dimdik olarak şöyle diyor: İşte ey insanlar, ben size Allah tarafından gönderilmiş, görevlendirilmiş bir müjdeci ve uyarıcıyım. Allah’ın bu kitabında istediği kulluğu size gösterecek, size örnekleyecek yasal bir örnek olarak beni izlerseniz, benim gibi bir hayat yaşarsanız sizi Cennetle müjdeler, aksini yaparsanız da cehennemle uyarırım. Sizler bu misyonumla Allah’a kulluğu bende göreceksiniz. Rabbinizin istediği örneği bende bulacaksınız. Evet işte bu kitap bunun için gelmiştir. Allah sizden kulluk istiyor. Allah sizden sadece kendisini dinlemenizi, sadece kendisine ibadet etmenizi istiyor ve bu konuda örneğiniz de benim dedikten sonra Rasulullah efendimiz bu kitabın ve kendisinin geliş gayesini anlatmaya devam ediyor: Rabbinize istiğfar edin. Rabbinizden bağışlanma dileyin. Çün-kü ne siz, ne ben, hiçbirimiz Rabbimizin bu kitabında bizden istediği kulluğu lâyıkıyla yapamayız. Kusurlarımız, hatalarımız, falsolarımız olacaktır. Öyleyse gelin Rabbimize istiğfar edelim. Hatalarımızı, kusurlarımızı görmemesini, eksiklerimizi tam kabul etmesini, günahlarımızı kale almamasını dileyelim O’ndan. Becerebildiğimiz kadar kulluğa koşalım, beceremediklerimiz konusunda da O’nun affını isteyelim. Sonra O’na tevbe edin. O’na yönelin. Yönünüzü O’na dönün. O’nun yörüngesine girin. O’nun kulluk programına yönelin. İyiliklerinizle güzel amellerinizle Rabbinize yönelin. Günahlarınızdan, isyanlarınızdan, O’ndan habersiz, O’nun kitabından, O’nun kulluk progra-mından habersiz hayatlarınızdan vazgeçip Rabbinize kulluğa yönelin. Rabbinizin kitabına yönelin. Rabbinizi hoşnut etmeye, Rabbinizin rızasını kazanmaya koşun. Sadece ve sadece O’nun onayladığı bir hayatı yaşamaya koşun. Eğer böyle yaparsanız kesinlikle bilesiniz ki Allah belli bir ecele kadar, yâni ölümlerinize kadar size çok hoş nîmetler verecek. Bu dünyada bol bol nîmetler, bol bol rızklar verecek, bu dünyada güzel bir hayat yaşatacak, sizi güven ve emniyete kavuşturacaktır. Ve O Allah her fazilet sahibine faziletini de verir. Yâni sorumlu olduğu mükellefiyetinden fazlasını yapan, farzların ötesinde nafilelerle Allah’a yaklaşmaya çalışan kullarına hem dünyada, hem de âhirette fazla fazla verir Allah. Dünyada Müslümanca bir hayat yaşadığınız sürece Rabbinizin güzel nîmetleriyle nîmetlenir asla bir darlık çekmezsiniz. Dünyada bereketli bir hayatınız olur, huzur içinde bir hayat sürersiniz. Ölümlerinize kadar huzur içinde olursunuz. Aksi takdirde dünyada ebedîyen bu nîmetler içinde olmayacaksınız. Öbür tarafta Müslümanca bir hayat yaşayanlar gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, kalplerinizden bile geçiremeyeceğiniz, hayal bile edemeyeceğiniz envai çeşit nîmetler sizi beklemektedir. Ama eğer Allah’ın istediği kulluktan yüz çevirirseniz, Allah’ın istediği gibi yaşamaktan yüz çevirirseniz, O’na istiğfardan, O’na yönelmekten, Onun için bir hayat yaşamaktan uzaklaşırsanız, o zaman ben büyük bir günün azabının size geleceği günden korkuyorum. Korkarım ki o kıyâmet gününün azabı size gelecek ve o zaman hiçbir şey yapamayacaksınız. O gün rezil ve perişan olacaksınız. Öyleyse gelin ey insanlar, sadece Allah’a kulluk yapın. Gelin sadece O’nu dinleyin, sadece O’na yönelin. Çünkü:
1,3. “Elif, Lâm, Ra. Bu kitap, hakim ve haberdar olan Allah tarafından, Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye âyetleri kesin kılınmış, sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir Kitaptır. Ben size, O'nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim. Rabbinizden mağfiret dileyin ve O'na tevbe edin ki, belli bir süreye kadar sizi güzelce geçindirsin ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz o zaman ben doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkarım.” Huruf-ı mukatta âyetinden sonra Rabbimiz buyurur ki, Hakîm ve Habîr olan, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah’tan gelme bir kitap ki, bir yasa ki, bir ferman ki, bir hayat programı ki, bir yazgı ki onun âyetleri tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmıştır. Bu Allah âyetleri bir yasa olarak, bir kader olarak tüm zamanları, tüm mekânları ve tüm insanlığı kapsamaktadır. Bu Allah âyetlerinin karşısına hiçbir gücün çıkabilmesi, hiç kimsenin onları nakzetmesi, ilga etmesi, değiştirmesi mümkün değildir. Kıyâmete kadar kimsenin o âyetlerle savaşması ve galip gelmesi mümkün değildir. Kıyâmete kadar hiçbir gücün bu âyetlere karşı galip gelmesi mümkün değildir. Kıyâmete kadar hiç kimsenin, hiç bir gücün bu kitabın âyetlerinden daha güzelini ortaya koyması mümkün değildir. Evet muhkem bir kitabın âyetleridir bu âyetler. Semavat gibi, yıldızlar gibi tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmış, bozulmaktan, tahrifattan korunmuş, insanlar tarafından yıkılamayacak muhkem varlıklar gibi tahkim edilmiş sağlamlaştırılmıştır. Hiç kimse ona müdahale ede-mez. Hiç kimse onu iptal edemez. Hiç kimse onun âyetlerini kaldıra-maz. Hiç kimse onun yasalarını iptal edecek, ondan daha muhkem, ondan daha güzel bir yasa koyamaz. Böyle Allah tarafından tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmış, kalpte olan kabulde olan, Levh-i Mahfuz’dan dünyaya yansıyan bir kitabın âyetleridir bunlar. Hayata hakim olan, hayata hükmeden, hayatın tümünde söz sahibi olan bir kitabın âyetleridir bunlar. Zira Kur’an hangi konuda ne diyorsa bu değişmeyen bir yasadır. İyi kötü konusunda, hayır şer konusunda, hak bâtıl konusunda, adâlet zulüm konusunda, iman küfür konusunda, cennet cehennem konusunda, hayat ölüm konusunda tek hakim, tek kıstas bu kitaptır. Sonra, bu tahkiminden sonra da âyetleri tafsıyl edilmiş, açık-lanmış, herkesin anlayabileceği, herkesin uygulayabileceği, her kesin kendisiyle yol bulabileceği, herkesin kendisiyle hayatını düzenleyebileceği açık bir hale getirilmiştir Hakîm ve Habîr olan Allah tarafından. Veya fâsılalı fâsılalı bir şekilde, bölüm-bölüm, sûre-sûre, âyet-âyet hükümleri beyan edilmiştir. Hükümler, kıssalar, âyetler detaylı olarak anlatılmış, her şey ne eksiği ne de fazlalığı olmadan tastamam ortaya konmuştur. Gerçekten Hakîm olan, hikmet sahibi olan, hayata hakim olan, hayata hükmeden, her şeyi bilen, en iyi hüküm veren, her şeyin sahibi olan Allah tarafından gönderilmiştir bu kitap. Peki niye gelmiş bu kitap? Niye göndermiş Rabbimiz bu ki-tabını? Ne istiyor bu kitabın sahibi kullarından? Bakın âyetin devamında bu kitabın geliş sebebi şöylece gündeme getirilir: Sadece Allah’a kulluk edin. Kulluğunuz, ubûdiyetiniz sadece Allah’a olsun. Sadece Allah’ı dinleyin. Sadece Allah’a boyun bükün. Sadece Allah için yaşayın. Hayatınızın tümünde tek hakim varlık Allah olsun. Hayatı parçalamayın. Kulluğu parçalamayın. Gece hayatınızda, gündüz hayatınızda, aile hayatınızda, bireysel hayatınızda, toplumsal hayatınızda, evlenmenizde, boşanmanızda, hukukunuzda, eği-timinizde, savaşınızda, barışınızda, kazanmanızda harcamanızda söz sahibi sadece Allah olsun. Sadece O’nu razı etmeye çalışın. Kendinizi sadece O’na beğendirmeye çalışın. Evet işte kitabın tebliğcisinin kimliği. İşte bu kitabın pratiği, bu kitapta istenen kulluğun örneği olan peygamberin özelliği ve şerefi. Elbette böyle bir Allah’ın yeryüzündeki sözcüsü olan, böyle değişmez ve değiştirilemez bir kitabın tahkim edilmiş âyetlerini okuyan, o âyetlerin bilincine eren bir tebliğci bu kitabın diliyle konuşacaktı. Kendinden emin, yolundan emin, çağırdığından emin, Allah karşısında boynu bükük, ama Allah’tan başkaları karşısında başı dimdik olarak şöyle diyor: İşte ey insanlar, ben size Allah tarafından gönderilmiş, görevlendirilmiş bir müjdeci ve uyarıcıyım. Allah’ın bu kitabında istediği kulluğu size gösterecek, size örnekleyecek yasal bir örnek olarak beni izlerseniz, benim gibi bir hayat yaşarsanız sizi Cennetle müjdeler, aksini yaparsanız da cehennemle uyarırım. Sizler bu misyonumla Allah’a kulluğu bende göreceksiniz. Rabbinizin istediği örneği bende bulacaksınız. Evet işte bu kitap bunun için gelmiştir. Allah sizden kulluk istiyor. Allah sizden sadece kendisini dinlemenizi, sadece kendisine ibadet etmenizi istiyor ve bu konuda örneğiniz de benim dedikten sonra Rasulullah efendimiz bu kitabın ve kendisinin geliş gayesini anlatmaya devam ediyor: Rabbinize istiğfar edin. Rabbinizden bağışlanma dileyin. Çün-kü ne siz, ne ben, hiçbirimiz Rabbimizin bu kitabında bizden istediği kulluğu lâyıkıyla yapamayız. Kusurlarımız, hatalarımız, falsolarımız olacaktır. Öyleyse gelin Rabbimize istiğfar edelim. Hatalarımızı, kusurlarımızı görmemesini, eksiklerimizi tam kabul etmesini, günahlarımızı kale almamasını dileyelim O’ndan. Becerebildiğimiz kadar kulluğa koşalım, beceremediklerimiz konusunda da O’nun affını isteyelim. Sonra O’na tevbe edin. O’na yönelin. Yönünüzü O’na dönün. O’nun yörüngesine girin. O’nun kulluk programına yönelin. İyiliklerinizle güzel amellerinizle Rabbinize yönelin. Günahlarınızdan, isyanlarınızdan, O’ndan habersiz, O’nun kitabından, O’nun kulluk progra-mından habersiz hayatlarınızdan vazgeçip Rabbinize kulluğa yönelin. Rabbinizin kitabına yönelin. Rabbinizi hoşnut etmeye, Rabbinizin rızasını kazanmaya koşun. Sadece ve sadece O’nun onayladığı bir hayatı yaşamaya koşun. Eğer böyle yaparsanız kesinlikle bilesiniz ki Allah belli bir ecele kadar, yâni ölümlerinize kadar size çok hoş nîmetler verecek. Bu dünyada bol bol nîmetler, bol bol rızklar verecek, bu dünyada güzel bir hayat yaşatacak, sizi güven ve emniyete kavuşturacaktır. Ve O Allah her fazilet sahibine faziletini de verir. Yâni sorumlu olduğu mükellefiyetinden fazlasını yapan, farzların ötesinde nafilelerle Allah’a yaklaşmaya çalışan kullarına hem dünyada, hem de âhirette fazla fazla verir Allah. Dünyada Müslümanca bir hayat yaşadığınız sürece Rabbinizin güzel nîmetleriyle nîmetlenir asla bir darlık çekmezsiniz. Dünyada bereketli bir hayatınız olur, huzur içinde bir hayat sürersiniz. Ölümlerinize kadar huzur içinde olursunuz. Aksi takdirde dünyada ebedîyen bu nîmetler içinde olmayacaksınız. Öbür tarafta Müslümanca bir hayat yaşayanlar gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, kalplerinizden bile geçiremeyeceğiniz, hayal bile edemeyeceğiniz envai çeşit nîmetler sizi beklemektedir. Ama eğer Allah’ın istediği kulluktan yüz çevirirseniz, Allah’ın istediği gibi yaşamaktan yüz çevirirseniz, O’na istiğfardan, O’na yönelmekten, Onun için bir hayat yaşamaktan uzaklaşırsanız, o zaman ben büyük bir günün azabının size geleceği günden korkuyorum. Korkarım ki o kıyâmet gününün azabı size gelecek ve o zaman hiçbir şey yapamayacaksınız. O gün rezil ve perişan olacaksınız. Öyleyse gelin ey insanlar, sadece Allah’a kulluk yapın. Gelin sadece O’nu dinleyin, sadece O’na yönelin. Çünkü:
4. “Dönüşünüz ancak Allah'adır. O her şeye Kâdirdir.” Unutmayın ki dönüşünüz Allah’adır. Hesabı O’na ödeyecek-siniz. Yaşadığınız bu hayatın sonunda O’nun kararıyla, O’nun yar-gılamasıyla ve O’nun hükmüyle karşı karşıya kalacaksınız. Bilesiniz ki attığınız her adım, aldığınız her nefes sizi Rabbinize doğru götü-rüyor. Tüm çabalamalarınız O’na doğrudur. Her an ölüme doğru, her an kıyâmete doğru koşuyorsunuz. İnsan ölmek üzere doğuyor. Güneş batmak üzere doğuyor. Gündüz geceye doğru koşuyor, gece gündüze doğru hareket ediyor. Her şey fânidir bu âlemde. Herkes ve her şey yok olmaya mahkumdur. Bir gün gelecek siz de yok olacaksınız, dünyanız da, ayınız, güneşiniz de yok olacak. Bir gün O’nun huzurunda toplanacak ve saniye saniye bu hayatta yaptıklarımızın hesabı sorulacak. Öyleyse sonunda hesabı kime ödeyecekseniz, kime karşı sorumlu olacaksanız, kimin hükmüne boyun eğmek zorunda kalacaksanız kulluğunuz da sadece O’na olsun. Sadece O’nu razı etmeye çalışın. Gecenizi gündüzünüzü sadece O’nun belirlediği yasalar istikâmetinde düzenleyin. Allah’ın size gönderdiği bu kitabın bilincine erin. Allah’ın şu muhkem âyetlerinin doğrultusunda bir hayat yaşayın. Bu kitabın âyetlerini kendinize gündem yapın. Aklınızda, fikrinizde, ağzınızda, kulaklarınızda bu kitabın âyetleri olsun. Daha güzel Müslümanlık hesabı içinde olun. Unutmayın ki Rabbiniz her şeye Kâdirdir. Her şeye güç ye-tirendir. Sakın şüpheniz olmasın. Allah ölümlerinizden sonra sizi tekrar diriltip hesap kitap için huzuruna getirmeye Kâdirdir. Yaşadığınız bu hayatın, yaptıklarınızın hesabını size sormaya Kâdirdir. Güzel amellerinizin mükafatını, kötü amellerinizin de cezasını vermeye Kâdirdir. Gelin bunu unutmadan yaşayın. Gelin büyük bir mükafat, büyük bir cezaya doğru adım attığımızı unutmayın. Gelin sırt dönmeyin Allah’a. Gelin kulaklarınızı tıkamayın Kur’an’a. İlgisiz kalmayın Peygamber’e. Tapınmayın dünyaya. Tapınmayın eşyaya. Sadece bu dünya için yaşamayın. Hesabınızı bu dünya için yapmayın. Allah’ın bu uyarılarına karşı kör ve sağır kesilmeyin. Beni dinlemeyebilirsiniz. Ben zaten bana kulak verin demiyo-rum. Beni örnek alın, benim gibi olun demiyorum. Ama gelin Allah’ın âyetlerini okuyun, Allah’ın âyetlerine kulak verin, Allah’ın âyetleriyle gözleriniz, kulaklarınız açılsın diyorum. Allah’ın âyetleriyle dirilin diyo-rum. Dünyaya ayırdığınız zamanın onda birini, yüzde birini şu kitabı okumaya, anlamaya ayırın. Bu kitabın âyetlerinin bilincine ermeye çalışın diyorum. Allah için bir düşünün. Hayatı ne kadar biliyorsunuz? Şu ki-tabı ne kadar biliyorsunuz? Kafalarınızdaki ekonomik bilgilerinizle şu kitaptan bilgilerinizi bir kıyaslayın. Siyasal hayat bilgilerinizle kitaptan bilgilerinizi bir kıyaslayın. Bildiğiniz, tanıdığınız önderlerinizle, şeyhlerinizle, siyasal liderlerinizle peygamber konusundaki bilgilerinizi bir kıyaslayın. Televizyon dinlediğiniz zamanla Kur’an okumaya, dinlemeye ayırdığınız zamanı bir kıyaslayın. Gazeteye, dergiye ayırdığınız zamanla bu kitaba ayırdığınız zamanlarınızı bir kıyaslayın. Hangisi daha çok? Hangisini daha çok tanıyorsunuz? Hangisiyle daha yakından tanışıyorsunuz? Hangisinin bilgisi daha çok kafanızda canlanıyor? Kimin bilgileriyle kafanızı dolduruyorsunuz? Allah için bir düşünün. Her gece kimin vahyiyle berabersiniz? Allah vahyiyle mi? Yok-sa şeytan vahiyleriyle mi? Allah için bir bakın durumunuza? Bir bakın ki nereye doğru gidiyorsunuz? Bu gidişiniz sizi nereye doğru götürüyor?
5. “Bilin ki, onlar Kur’an okurlarken gizlenmek için iki büklüm olurlar. Bilin ki, elbiselerine büründüklerinde bile Allah onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilir. Çünkü O, kalplerde olanı bilendir.” Dikkat! Dikkat! Aman dikkat edin. Senden gizlenmek üzere, senden saklanmak üzere sadırlarını eğip büküyorlar. Senden bürünüyorlar, örtünüyorlar onlar. Sanki çalıntı bir malı gizlemek için, kimse görmesin diye vücudunu ona perde etmeye çalışan bir hırsız gibi kendilerini senden kaçırıyorlar onlar. Seni görmek istemiyorlar. Seni dinlemek istemiyorlar. Seninle karşı karşıya gelmek istemiyorlar. Bu âyetlerin nâzil olduğu dönemde Mekkeliler bu âyetleri de, bu âyetlerin tebliğcisini de dinlemek istemiyorlardı. Köşe-bucak kaçıyorlar, onun mesajını duymamak için ondan uzaklaşmaya çalışıyorlardı. Peygamber kendilerini tanımasın diye, kendilerine bu âyetleri duyurmasın diye elbiseleriyle yüzlerini kapatıyorlar, bir şeylerle bürünüyorlar ve kendilerini bu âyetlerden saklamaya çalışıyorlardı. Hakikat karşısında tıpkı deve kuşu gibi yüzlerini, başlarını kumlara gömüyorlardı. Evet âyet-i kerîmedeki sadırlarını eğip büküyorlar ifadesi yan çiziyorlar, sırt dönüyorlar, yüz çeviriyorlar, ilgilenmiyorlar gibi anlamlara gelmektedir. Dün onlar bu işi yapıyorlardı, bugün de günümüz Müslümanları aynı şeyi yapıyorlar. Dün onlar dinlemiyorlardı, bugün Müslümanlar dinlemiyorlar. Acaba neden bu insanlar bu Kur’an’ı din-lemiyorlar? Neden Kur’an’a kulak vermiyorlar? Neyle bürünüyorlar bu insanlar kitaba ve peygambere karşı? Yâni kitabın ve peygamberin önüne neyi kalkan yapıyorlar? Neyi dikiyorlar? Arkadaşlar günümüz Müslümanları da kimileri cemaatini dikiyor kitabın karşısına, ondan dolayı dinlemiyor Kur’an’ı. Kimileri partisini putlaştırıyor, onun için ge-rek duymuyor bu kitabı dinlemeye, kimi efendisinden, şeyhinden dolayı, kimi siyasal liderinden dolayı, kimi ekonomik kaygısından, mal mülk derdinden dolayı dinlemiyor, dinlemiyor, dinlemiyor. Yapmayın ey Müslümanlar. Bir şeyleri geçirmeyin bu kitabın önüne. Doktoralarınızı, doçentliklerinizi, mesleklerinizi, makamlarınızı, evlerinizi, çoluk çocuklarınızı, işinizi, aşınızı perde yapıp, onların arkasına saklanıp bu kitapla ilginizi kesmeyin. Tamam, ben de okuyacağım, ben de anlayacak ve anlatacağım, ben de yaşayacağım, ama işte şu şu konumum, şu şu işim bana imkân vermiyor diyerek bu kitaba karşı kalkanlar bulmayın. O kalkanların arkasına saklanıp, onlarla bürünüp kitapla ilginizi kesmeyin. Gelin Allah aşkına şu kutsallaştırdığımız önderlerimizi, şu ken-di oluşturduğumuz kitaplarımızı bir kenara bırakalım. Gelin göğsümüzü eğip bükmeden, bir şeylerin arkasına saklanmadan, tüm varlığımızla, kalbimizi, gözümüzü, kulağımızı, düşüncemizi, amelimizi ki-taba ve peygambere çevirelim. Tüm varlığımızla Allah’a ve Resûlüne yönelelim. Her şeyimizi kitaba ve peygambere endeksli yapalım. Kitapla düşünelim, peygamberle yürüyelim. Tüm hayat problemlerimizi vahiyle çözümleyelim. Vahiy kaynaklı bir hayat yaşayalım. Hayat fel-sefemizi bir yerlerde oluşturup sonra da bunu vahye onaylattırmaktan vazgeçelim. Tüm öncelikli bilgilerimizi atıp vahye yönelelim. O ne dediyse, nasıl dediyse öylece kabul edelim. Hayat felsefemizi bir kenara bırakalım. Cemaat felsefemizi bir tarafa bırakalım. Grupçuluğumuzu, hi-zipçiliğimizi bir kenara bırakalım. Sadece Rabbim bana ne dedi? diye, Rabbim benden nasıl bir hayat istedi? diye vahye kulak verelim. Şimdiye kadar elimizden düşürmediğimiz kitapları elimizden bir atalım. İşte bu kitaplar bizi adam etmedi. Bizi bir noktaya götürmedi. Peygamberin önüne geçirdiğimiz şu kutsal şahsiyetleri de bir kenara bırakalım. Bu kitabı ve peygamberin sünnetini elimize alalım. Göğüslerimizi eğip bükmeden Allah nasıl istiyorsa öyle bir hayat yaşamaya çalışalım. Evet o gün insanlar karşısına çıkamıyorlardı peygamberin. Hakkından gelemiyorlardı peygamberin. Durduramıyorlardı onu. Karşısına hiçbir şeyle çıkamıyorlardı. Şair dediler, tutmadı. Kâhin dediler, sökmedi. Sihirbaz dediler, olmadı. Şu anda da peygamber yolunun yolcularına aynı şeyleri söylüyorlar. Olmadık iftiralarla kitap ve sünnete yönelmiş, vahye yönelmiş, Allah ve peygamber diyen Müslümanları suçluyorlar, ama tutmuyor. Kıyâmete kadar da tutmayacak. Kıyâmete kadar peygamber yolunun yolcuları bu kitap ve peygamberle insanların karşılarına çıkmaya devam edecekler. Dinlemek istemeyecekler. Eğip bükecekler kendilerini. Bir şeylerin arkasına saklanacaklar. Bir şeylerle bürünecekler, ama bu Allah vahyinden asla kaçamayacaklar. Allah âyetleri onların gönüllerine işleyecek, kalplerine bir ok gibi saplanacak. Onlar bu kitaptan kaçtıkça batacaklar, kaçtıkça çözümsüzlüğe gömülecekler ve kurtuluşun bu kitapta olduğunu, bu kitabın dışında asla çözüme ulaşamayacaklarını anlayacaklar. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar, ister kaçsınlar, ister kapatsınlar, ister yasaklasınlar, ister kulaklarını tıkasınlar, unutmasınlar ki: Allah her şeyi biliyor. Gizlediklerini de biliyor, aleni yapıp ettiklerini de biliyor. Çünkü O Allah kalplerde olanları da bilir, niyetleri de bilir, iç dünyalarınızı da bilir. Şimdi böyle her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan, bilgisi tam olan, bilgi kendisinden olan bir Allah’tan gelme bir kitap dururken sizler kimlere gidiyorsunuz? Kimlere baş vuruyor? Kimlerin bilgisiyle bilgilenmeye, kimlerden çözüm istemeye gidiyorsunuz? Kimlerin kitaplarını okumadan yanasınız? Efendim bu kitap da Allah’ın kitabını anlatıyor. Bu liderim de, bu efendim de kitabı ve peygamberi anlatıyor. Bunlar başka şey anlatmıyorlar ki? Hayır hayır. Aracıları bırakıp direk bu kitapla diyalog kuralım. Allah ne di-yor? Peygamber ne istiyor? Bunu direk kitaptan ve peygamberden öğrenmeye çalışalım. Çünkü herkes yanılabilir, herkes hata edebilir, ama hata etmeyen, yanılmayan sadece Allah ve Resûlüdür. Her kitapta yanılgı olabilir, ama içinde yanılgı olmayan tek kitap Kur’an ve sünnettir, bunu asla unutmayalım.
6. “Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkı ancak Allah'a aittir. O, canlıları babalarının sulbünde kararlaşmış ve anaların rahminde kararlaşmakta iken de bilir. Her şey apaçık bir Kitaptadır.” Evet yeryüzünde debelenen, hareket eden hiç bir varlık yoktur ki Allah onların rızklarını kendi üzerine almış, rızklarına kefil olmuş olmasın. Şu anda yeryüzünde debelenen kaç çeşit varlık var? Kaç miktar varlık var? Bu varlıklar nerede ve nasıl bir hayat içindedirler? Nasıl bir şart altındadırlar? Hayatlarını sürdürebilmek için neye ihtiyaçları var? Nasıl bir hayat yaşamalıdırlar? Bunların hepsini bilen bir Allah’tır O. Allah’tan başka bunu kimsenin bilmesi de mümkün değildir. Onların isimlerini, sayılarını, yerlerini, yurtlarını, yaşam biçimlerini, rızklarını ve ihtiyaçlarını, hayatlarını nasıl sürdürmeleri gerektiğini, rollerini bilen ve düzenleyen Allah’tır. Hiç bir varlık O’nun ilminin dışında kalamaz. En küçüğünden en büyüğüne kadar, karadakilerden, denizin içindekilere kadar bu varlıkların beden yapıları hayat tarzlarına ne kadar uygun düşüyor değil mi? En küçük bir sineğin bile bakımını, beslenmesini, korunmasını, nerede olursa olsun yolunu bulmasını Allah’tan başka kimse öğretmemiştir ona. Evet tüm varlıkların, tüm kullarının rızkı Allah’ın elindedir. Hiç kimsenin elinin değmediği, değemeyeceği, elinin erişemeyeceği yâni kimsenin müdahale edemeyeceği tüm rızıklar, tüm servetler onun elindedir. Rızık konusunda yetki sadece O’na aittir. Dilediklerine rızkı genişletir bol bol verir, dilediklerine de kısıverir. Çünkü O her şeyi bi-lendir. Kimin neye muhtaç olduğunu, kime ne kadar vereceğini, kime ne kadar kısacağını bilendir. Rızkı takdir eden Odur. Hikmet sahibidir o. Hikmeti gereği yapar bu taksimi. Onun ilmi her şeyi kuşattığı için bir kulu için zenginliğin mi hayırlı, yoksa fakirliğin mi, onu en iyi bilen odur. Bol vermesinde de az vermesinde de mutlaka bir hikmet ve ha-yır vardır. Öyleyse bu konuda ona akıl vermeye, ona yol göstermeye gerek yoktur. Ya Rabbi bana şu kadar vermeliydin! Beni şununla im-tihan etmeliydin! Ben buna lâyıktım! Beni şununla imtihan etseydin ben mutlaka imtihanı kazanırdım! Diyerek ona karşı gelmenin anlamı yoktur. Çünkü kime ne kadar vereceğini çok iyi bilendir Rabbimiz. Bir de bu konuda endişeye de gerek yoktur. Rabbimiz tüm varlıkların rızkını veren ve bunu teminat altına alandır. Bana ayırdığını yanlışlıkla hiç bir zaman başkalarına vermeyecek kadar bilgi ve hikmet sahibi, başkalarına ayırdığını da çatlasam patlasam da, sadece gündüz değil geceleri de çalışıp çabalasam da asla bana vermeyecek kadar âdil bir Allah’tır o. Evet madem ki tüm rızıklar onun elindedir, madem ki herke-sin rızkını veren ve teminat altına alan odur, madem ki rızık konu-sunda tüm insanlar ona muhtaçtır o halde bu insanlar neden Rablerini bırakır da Onun berisinde kendilerine velîler bulmaya çalışrlar? Neden Rablerinin kendileri adına gönderdiği hayat programından yüz çevirirler de kendileri gibi rızka muhtaç insanların kanunlarına itaatten yana olmaya çalışırlar? Neden ihtilâf ettikleri konularda Rablerinin hükmüne müracaat etmezler? Neden Rablerinin kitabına baş vur-mazlar da başkalarının hükümlerine baş vururlar. Rızık konusunda ona yönelen, onun arzında yaşayan, onun havasını tüketen, onun suyundan istifade eden, onun arzında yaşayan, onun verdiği azaları kullanan bu insanlar hayat programı konusunda neden onunkinden yana olmuyorlar? Neden onun kitabından habersiz yaşamaya çalışıyorlar? Neden onun peygamberiyle diyaloga yanaşmıyorlar? Rabbimiz hayata karışıcı tek Rab ve İlâh olarak kendi rubûbi-yet ve ulûhiyetini tanıtmaya devam ediyor.
7. “Arş'ı su üzerinde iken, hanginizin daha güzel iş işlediğini ortaya koymak için, gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur. Ey Muhammed! Andolsun ki, “Siz gerçekten, ölümden sonra dirileceksiniz” desen, inkâr edenler: “Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir" derler.” Evet O Allah ki gökleri ve yeri 6 günde yaratmıştır. Onun arşı su üzerindeydi. Rabbimiz bu âyetinde bize yaratılışı anlatıyor. Esasen bu 6 gün meselesi de, arş’ı su üzerinde bulunuyordu ifadesi de gaybî konulardır. Bu gaybî konularda hiç kimsenin bir şey demeye hakları olmadığı gibi, yine hiç kimsenin bu konularda söz söyleyenlere itibar etme hakları da yoktur. Çünkü Rabbimiz bu kadar söylemiş, bir açıklamada bulunmamış. Kur’an’ın beyan edicisi olan Rasulullah efendimizden de bu konuda bir açıklama, bir beyan olmadığına göre aynen böylece iman eder ve susarız. Çünkü hiç kimse, hiçbirimiz göklerin ve yerin yaratılışına şahit olmadık ki bu konuda söz söyleme yetkisine sahip olalım. İşte şu anda vahiysiz konuşanlar yaratılışla alâkalı bir şeyler söylüyorlar, ama söylediklerinin tamamı yalandan ibarettir. Tamamı gaybı taşlamadan ibarettir. Tahmin ve zandan öteye bu söyledikleri şeyler hiçbir değer ifade etmeyen şeylerdir. Zaten bu adamların çıkış noktaları baştan yanlıştır. Yaratıcıyı hesaba katmadan, Allah’ı diskalifiye ederek işe başlıyorlar. Gökler ve yer onlara göre bir yaratıcı olmaksızın, tesadüfen, kendi kendine var olmuştur. Onun içindir ki bu Allahsızların sözlerinin hiçbirisine itibar edemeyiz. Söylediklerinin hepsi tahminden, zandan ve yalandan ibarettir. Bu konuda bileceği-miz, inanacağımız ve diyeceğimiz sadece şudur: Gökleri ve yeri ya-ratan Allah’tır, 6 günde yaratmıştır ve arşı da su üzerinde idi o kadar. Bunun üzerinde değil de şunun üzerinde düşüncelerinizi, tefekkür-lerinizi yoğunlaştırın. Size lâzım olan, anlamanız gereken şudur diyor Rabbimiz. Niye yaratılmış bu gökler ? Niye yaratılmış bu insanlar? Sizler niye varsınız bu dünyada? Varlığın var oluş sebebi nedir? İşte üzerinde kafa yormanız gereken mesele budur. Bunu anlamaya çalışın. Niye yaratmış Allah bu gökleri ve yeri? Niye ya-ratmış Allah sizi? Hanginiz daha güzel ameller işleyecek? Hanginiz daha güzel kulluklar yapacak? Bu konuda sizi deneyelim diye. Evet işte yaratmanın sebebi budur. Göklerin ve yerin yaratılışı bizim imtihanımız içinmiş. Demek ki bizim için yaratılmış gökler ve yer. Bizim imtihanımız için yaratılmış. Yâni bu gök niye var? Benim imtihanım için. Bu arzın varlık sebebi ne? Benim imtihanıma konu. Öyleyse ben imtihan olacağım. Biz imtihan olacağız bu yerde? Kulluk imtihanı, ibadet imtihanı, sabır imtihanı, şükür imtihanı, namaz imtihanı, oruç imtihanı... İşte bu imtihanın salonu bu âlemdir. Rabbimiz bizim imtihanımız için her şeyi hazır hale getirmiş. Arz hazır, sema hazır, hayat hazır, rızık hazır, akıl hazır, göz-kulak hazır, irade hazır, bilgi hazır, hidâyet hazır ve Allah bizden kulluk istiyor. Bu imkânlarını Allah’ın istediği gibi kullananlar, Allah’ın istediği fıtratlarına uygun sâlih ameller işleyenler, Müslümanca bir hayat yaşayanlar sonunda cennete, kâfirler de cehenneme gideceklerdir. İşte bu imtihanın neticesi de budur. Eğer sen desen ki ölümden sonra dirileceksiniz. Kâfirler, a-kıllarını, duyularını, fıtratlarını, iradelerini örtenler derler ki, diyecekler ki bu bir büyüden, bu bir sihirden başka bir şey değildir. Yâni bu sizin diriliş dediğiniz şey, hesaba çekilme dediğiniz şey bu dünyada cahil halkın gözlerini boyamaktan, onları aldatmaktan başka bir şey değildir. Cahillerin dünya zevklerini kaçırmaktan ve onlar üzerinde baskı kurmaktan başka bir şey değildir. Evet, bu hiç değişmemiştir. Dün de, bugün de kâfirler aynı şe-yi söylüyorlar. Zavallı insanlar kendi zanlarıyla, varsayımlarıyla, vahiyden uzak bilimsel dünyalarıyla, tahminleriyle kendilerine bir felsefe uyduruyorlar. Vahyi tanımadıkları için, Allah bilgisinden uzak oldukları için gözlerinin önünü bile göremiyorlar. Kendi ruhlarından, kendi bedenlerinden, kendi dünyalarından habersiz kendi kendilerine zanlarda, tahminlerde bulunuyorlar. Hayat bu hayattır. Bu hayatın dışında başka bir hayat yoktur diyerek, dirilişin bir sihir olduğunu iddia ederek Müslümanın doğrusunu Müslümana kullanmaya çalışıyorlar. Aslında kendisi de inanmıyor bu dediğine. Kendisi de biliyor ki mutlaka yaptıklarının hesabı bir gün kendisinden sorulacak. Kendisi de bunun farkındadır ama hayat programının bozulacağından korktuğu için böyle diyor. Yâni âhiret gündeme geldiği zaman, tekrar diriliş, hesap kitap gündeme geldiği zaman iştahı kaçacak ve şu anda yaptığı işleri rahat yapamayacak da onun için reddediyor. Allahsız, vahiysiz, cennetsiz, cehennemsiz bir dünya kurduğu için inkar etmesin de ne yapsın? Elbette böyle bir dünya, ona bunu inkâr ettirecektir Allah korusun.
8. “Andolsun ki, onların azabını sayılı bir süreye kadar ertelesek, “Onu alıkoyan nedir? “derler. Bilin ki, onlara azap geldiği gün, artık geri çevrilmez; alaya aldıkları şey onları mahvedecektir.” Onlardan, onların hak ettiği azabı belli bir süre, belli bir müddet tehir etsek bu sefer de derler ki hani o azabı tutan nedir ya? Hani o sözünü ettiğiniz azabı alıkoyan ne? Hani niye gelmiyor bu azap? Hani yıllardır sizin sözünü ettiğiniz O Allah’ı, o dirilişi, o azabı inkâr edip durduğumuz halde nerede kaldı bu azap? Niye gelmiyor? Bu bir taraftan bir inkârın, bir alayın ifadesiyken, diğer taraftan da içten içe bir korkunun, bir şüphenin ifadesidir. Yâni kâfir hiçbir zaman inkârında samimi değildir. Biliyor ki bu reddettiği bir gün başına gelecek. Biliyor ki bir gün ölüm gelecek. İşte yeryüzünde küfrün zirvesini sergileyen Firavun. Kendisini insanlara rab ve ilâh olarak takdim ediyor. Benden başka ilâh yoktur diyor. İlâhlığı adına Mûsâ (a.s)’a ve Müslümanlara yapmadığını bırak-mıyor. Ama geberip giderken iman ediyor. Şehadet kelimesini söylü-yor. Anlıyoruz ki dünya üzerinde hangi kâfir olursa olsun öldükten sonra dirilişle alâkalı mutlaka içinde bir bilgi var, bir duygu var. Bu dünyada rahatlayabilmek için vicdanının sesini, kalbinin sesini susturmaya çalışıyor. Duyularına baskı uygulamaya çalışıyor. Evet insan yaptığı suçların karşılığı olan ceza hemen gelmediği takdirde onun hiç gelmeyeceğini zannediyor. Halbuki o suçun cezası vakti gelince çekilir. Bu bazen bu dünyada, bazen da öbür ta-rafta gerçekleşir. Allah’ın acelesi yoktur. İnsanın ilâhî cezayı acele is-temesi onun cehaletinin eseridir. Çünkü Rabbimiz sonsuz merhamet sahibidir. Kullarının tevbesine imkân tanımaktadır. Belki bir gün dönerler de kurtulurlar diye onlara mühlet veriyor. Dikkat edin, o azap onlara geldiği gün, o azap onlara çattığı zaman onu onlardan uzaklaştıracak, onlarla o azabın arasına girip onları kurtaracak hiç bir güç ve kuvvet yoktur. Alay ettikleri, reddet-tikleri azap da onları kuşatıverecek. Dünyada işledikleri tüm kötülükleri, yaptıkları tüm pislikleri, küfürleri, şirkleri, Allah’tan habersiz yaşadıkları hayatlarının kötü sonucu kendilerini kuşatıverecek. İnkâr ettikleri, reddettikleri, alay edip durdukları azap, kıyâmet gerçeği kendilerini çepeçevre kuşatıverecek. Allah’ın azabını alay konusu yapıyorlardı, hafife alıyorlardı. Cenneti ve cehennemi gündeme almıyorlar, Allah’ın haberleriyle alay ediyorlardı. İşte alay ettiği şeyler yarın onları çepeçevre kuşatacaktır. Ve artık ondan kaçıp kurtulmaları da mümkün olmayacaktır. Hani Nuh kavmi kurtulabildi mi? Âd kavmi kaçabildi mi? Semûd kavmi bir şey yapabildi mi? Firavunlar, Karunlar bir şey yapabildiler mi? Kim ne yapabilmiş? Ey zavallı kâfirler siz kaçıp kurtulabilecek misiniz? Neyinize güveniyorsunuz? Hiç aklınız, izanınız yok mu sizin?
9. “Andolsun ki, insana nîmetlerimizi tattırır sonra onu ondan çekip alırsak, o şüphesiz umutsuz bir nanköre döner.” İnsana katımızdan bir rahmet tattırsak, ona katımızdan bir nî-met ulaştırsak, sonra da o nîmetleri ondan alıversek, hemen o ümit inkisârına uğrar da nankörlüğe dönüverir, kâfir oluverir. Tüm ümitlerini kaybeder de Allah’la çatışma içine giriverir. Geçmişini unutur. Dünü unutur. Bugün vermediyse, bugün aldıysa dün vermişti Rabbim de-mez. Halbuki aynı insan:
10. “Başına gelen sıkıntıdan sonra, ona bir nîmet tattırırsak “Musîbetler başımdan gitti” der; doğrusu o, şımarıp böbürlenen biridir.” Kendisine dokunan zararlardan sonra nîmetlerimizi kendisine tattırdığımız zaman der ki artık tüm olumsuzluklar, tüm kötülükler benden gitti. Tüm kötülükleri başımdan uzaklaştırdım. Ben becerdim bunu. Ben akıllı davrandım da bu kötülükleri kendimden uzaklaştırdım. Hiç kimsenin yapamadığını ben başardım demeye başlar. Peki ey zavallı insan, madem ki bu kötülükleri defeden, uzaklaştıran olarak kendini görüyor ve biliyorsun da acaba niye elindeki iyilikleri kaybettiğin ortamı da kendinden bilmiyorsun? Yâni madem ki üzerindeki kötülükleri aklınla, bilginle, tedbirinle, gücünle kuvvetinle defettiğini iddia ediyorsun, Allah’ı diskalifiye ediyorsun, o zaman neden elindeki iyilikleri kaybetmeye gücün, aklın fikrin yetmiyor? Madem ki başarı kendinden, başarısızlığa düşmekten neden engelleyemiyorsun kendini? Madem ki bu sıhhat senden, onu kaybedip hasta olmamaya niye gücün yetmiyor? Madem ki hayat senden, onu kaybedip ölmemeye niye gücün yetmiyor? Orada bitiyor hain. Yâni elindekileri kaybettiği zaman suçlu başkalarıdır, ama kaybettiklerini tekrar ele geçirince de tüm mârifet kendisindedir. Zararları, kötülükleri, olumsuzlukları hep başkaları yapmıştır ama iyilikler, başarılar, karlar kendisindendir. İyi notu kendisi almıştır ama kötü notu öğretmen vermiştir. Halbuki bunların hepsi Allah’tan-dır. Rabbimiz kendisine başarı verdiği zaman, sıhhat verdiği zaman, zenginlik verdiği zaman hemen bunu Allah’tan değil de kendisinden bilerek şımarmaya başlıyor. Ben bunlara kendim ulaştım diyor. Kafasını çalıştıran bunlara ulaşır diyor. Sonra bütün bunları veren Allah bir imtihan sebebiyle geri alıverince, tepetakla getiriverince, ekonomik gücü, siyasal nüfusu sıfıra doğru inmeye başlayınca da bu sefer bunun bir imtihan olduğunu unutuyor da tüm ümitlerini kaybedip dövünmeye başlıyor. Halbuki bir Müslüman bilir ki veren de Allah’tır, alan da. Vermesi ayrı bir imtihandır, alması ayrı bir imtihan. Müslüman bilir ve inanır ki bu hayatının da, bu ekonomik gücünün de, bu siyasal gücünün de, bu malının mülkünün de, bu sıhhatinin de vericisi ve alıcısı Allah’tır ve bunlar dünyanın birer imtihanıdır. Allah bunlarla kendisini imtihan etmektedir. Bunlar ilk defa bize veriliyor ve ebedîyen bizde kalacak da değildir. İşte bizden öncekiler bunlarla imtihan edildiler, şu anda da bizler imtihandayız. Öyleyse zannetmeyelim ki bütün bu verilenler bizler imtihanı kazandık da onun için veriliyor. Zannetmeyelim ki bizler Allah’ın sevgili kullarıyız da bu zenginlik, bu sıhhat, bu siyasal güç onun için bize veriliyor. Verilmeyenler de zannetmesinler ki onlar kötü oldukları için bunlardan mahrum bırakılıyorlar. Hayır hayır, verilenler verilenlerle, verilmeyenler de verilmeyenlerle imtihandadır. Kimin kazandığı, kimin kaybettiği de bugün değil yarın belli olacaktır. Öyleyse hangi durumda imtihan edilirsek edilelim Allah’a kul-luk programımızı bozmamalıyız. Zenginken de, fakirken de, hastalık anında da, sağlık içinde de Rabbimize kul olmak zorundayız. Verdiği zaman da şükrederek Allah’a yöneleceğiz, aldığı zaman da sabrederek Rabbimize yöneleceğiz. Verilince şımarıp, alınınca da isyana yö-nelmeyeceğiz. Sürekli bir imtihanda olduğumuzu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayacağız. Kâfir ve müşrik dünyanın yanılgılarına, de-ğer yargılarına düşmeyeceğiz. Hayatı Allah’ın değer yargılarıyla değerlendireceğiz. Mal mülk gibi, siyasal güç gibi cahili güç anlayışlarına kapılmayacağız. Müslümanca düşüneceğiz. Gerçek başarıyı, gerçek gücü, gerçek büyümeyi takvada göreceğiz, teslimiyette göreceğiz, kullukta ve sâlih amellerde göreceğiz. İzzet ve şerefi kâfir dünyanın gördüğü şeylerde görmeyeceğiz.
11. “Bunların dışında, sabredip iyi işler işleyen kimselere, işte onlara mağfiret ve büyük ecir vardır.” Lâkin sabredenler, kendilerine imtihan konusu olarak Allah tarafından bir şeyler verilince de, alınınca da bunu Allah’tan bir im-tihan bilip şımarmayanlar, ümitsizliğe düşmeyenler, Allah’ın imtihan soruları karşısında kulluk programlarını bozmayanlar, her halükârda Müslümanca bir direnç gösterip Müslüman kalabilmenin kavgasını verenler, planlarını programlarını bunun için yapanlar, bunun için ya-tırım yapanlar, Allah’ın istemediği şeylerde büyümenin değil, Allah’ın razı olacağı şeylerde büyümenin hesabını yapanlar, Allah’ın vahyine, Allah’ın değer yargılarına sahip çıkanlar var ya, bunun için sâlih ameller işleyenler, hayatlarını iman kaynaklı yaşayanlar var ya işte onlar için bağışlanma var ve büyük ecirler onları beklemektedir.
12. “Putperestlerin: “Ona bir hazine indirilmeli veya yanında bir melek gelmeli değil miydi?” demelerinden senin Ey Muhammed! Kalbin daralır ve belki de sana vahy olunanın bir kısmını terk edecek olursun. Sen ancak bir uyarıcısın, Allah her şeye vekildir.” Şu sözü söylediler diye senin göğsün daralıyor. Daralıyor, sı-kılıyor ve bu yüzden de sana vahy edilenlerin bir kısmından vazgeçmeyi bile düşünüyorsun. Çevresindekiler onun getirdiği vahye karşı çıkıp ona ve getirdiği mesaja sihir, şiir, mecnun gibi iftiralarda, saldırılarda bulunmaya başlayınca, bunlar dönemi geçmiş şeylerdir filân demeye başlayınca, onunla ve getirdiği şeylerle ilgilenmemeye devam edince, boykota maruz kalınca, alay konusu edilince Rasu-lullah efendimiz sıkılıyor, bunalıyordu. İnsan elbette kendi bildiği doğrular uzun bir süre insanlar tarafından reddedilince gerçekten büyük sıkıntılara düşer, hayal kırıklığına uğrar, umutsuzluğa kapılır. Bunun böyle gidişi yılları alıverince peygamber için değil ama insan dâvâsının doğruluğundan bile şüpheye düşer. Böyle bir durumda insan ola-rak onun desteğe, teselliye ihtiyacı vardır. İşte böyle yıllar süren bir uğraşta Rabbimiz elçisini teselli ediyor. Mekkeliler Rasulullah efendimizi dinlemiyorlar, onun dediklerini kale almıyorlar, alay üstüne alayla mukabelede bulunuyorlardı. Hattâ şöyle diyorlardı: Ona bir hazine gelmeli değil miydi? Onun hazineleri olmalı değil miydi? Ne bilelim biz onun gerçekten bir peygamber olduğunu? Bu konuda bizi temin edecek bir hazine verilmeli değil miydi? Şu dağları onun için altın, gümüş yapmalı değil miydi Allah? Orduları, askerleri olsaydı ya? Yahut bir melek onun elçiliğine şehadet etmeli değil miydi? Bir melek gelmeli ve o melek bu peygamberdir, buna inanın demeli, değil miydi? Şimdi bu durumda böyle bir insanın peygamberliğini biz nasıl kabul edelim? Parası yok, pulu yok, ekonomik gücü yok, holdingi yok, siyasal gücü yok, orduları, askerleri yok, atı yok, arabası yok, melekleri, ruhani gücü yok, gaybı bilmiyor, Levh-i Mahfuzu okuyamıyor, bir bakışıyla insanları hidâyete ulaştıramıyor, bir anda âyetler getiremiyor, azaplar indiremiyor, gazaplar çağıramıyor. Bunun bizden bir farkı yok dediler. İşte insanların bu itirazları, bu değer yargıları karşısında Ra-sulullah efendimiz kendi kendine düşünmeye başladı. Acaba şimdilik şu şu konuları anlatmasam mı? Acaba şunları şunları şimdilik bu adamlara demesem mi? Bir tarafta ekonominin patronları var ki adamlar malları mülkleriyle topluma egemen olmuşlar, kendilerini kabul ettirmişler. Bir tarafta ruhban sınıfı var ki adamlar gaybı biliyorlar, geçmişten haber veriyorlar, gelecekten konuşuyorlar, uçuyorlar, kaçıyorlar, cennet parselliyorlar. Hocalar var, hacılar var, yöneticiler var... Ve insanlar bunlara yönelip peygamber (a.s)’ı dinlemeyince Rasulullah efendimiz üzülüyor, sıkılıyor, ruhu daralıyordu da Rabbi-miz buyurdu ki: Sakın ha, sakın! peygamberim, sen onların bu abuk sabuk sözlerine aldırış etme. Onlar seni ve Rabbini şartlandırmak istiyorlar. Kendilerine kendilerinin istedikleri cinsten şeyler indirilme-sini istiyorlar. Onlar kendilerine, kendi arzularına, kendi şehvetlerine, kendi hevâ ve heveslerine tapınmak istiyorlar. Sakın insanlar ne der? El âlem ne düşünür? diye bir hesabın içine girerek şunları şunları du-yurmayayım deme. Çünkü bu din, bu âyetler senden değildir. Bu din Rabbindendir ve sen sadece Rabbinden gelenleri tebliğle görevlisin. Eğer sana gelenler senden mal mülk istemek için geliyorlarsa, hazine için geliyorlarsa, gaybı bilmen için geliyorlarsa hiç gelmesinler. Senin işin bunlar değil, senin görevin bunlar değil. Sen sadece cennet ve cehennemle uyarıcısın. İşte Yusuf’la, Yunusla, Hut’la uyarıcısın. Sen yoluna devam et çünkü: Allah her şeye vekildir. Vekaletini Allah’a ver, O’na güven, O’na dayan, O’na tevekkül et, işini O’na havale et ve görevine devam et, uyarına devam et. O dilerse melek de gönderir, hazine de gönderir, ya da göndermez. Dün peygamberine bunu söyleyen Rabbimiz bugün bize de aynı şeyi söylüyor. Bizler de insanların tutumlarından dolayı tavrımızı değiştirmeyeceğiz, sadece Rabbimize güvenecek, işimizi O’na havale edecek ve uyarımızı sürdüreceğiz. Bize de aynı şeyleri söyleyecekler. Bunların ne paraları var, ne pulları var, ne büyük şirketleri var, ne ruhani güçleri var, ne gaybı biliyorlar diyecekler. İşte peygambere de dendi bunlar. Bu tür zırvalar karşısında ne kalplerimiz sıkılacak, ne morallerimiz bozulacak, ne de Allah’ın âyetlerinden kimilerini okumaktan, duyurmaktan vazgeçeceğiz.
13. “Senin için: “Onu uydurdu” diyorlar, öyle mi? De ki: “Öyleyse onun sûrelerine benzer on sûre meydana getirin, iddianızda samimi iseniz, Allah'tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın.” Yoksa bu Kur’an’ı peygamber uydurdu mu diyorlar? Bu kitabı peygamber kendi kafasından uyduruyor ve Allah’a izâfe ederek iftira ediyor mu diyorlar? Evet dediler ki ey Muhammed bu kitabı sen uyduruyorsun ve utanmadan bir de Allah gönderiyor onu diye iftira ediyorsun. Halbuki bunu diyenler Rasulullah efendimizi çok iyi tanıyorlardı. Allah’ın Resûlü bu sözleri söylemeye başlamadan önce kırk yıl aralarında kalmıştı. Çocukluğu, gençliği aralarında, gözlerinin önünde geçmişti ve daha önce kendisinden böyle şeyler duymamışlardı. Yâni bu tür sözleri bir beşerin, bir insanın söyleyemeyeceğini kendileri de pek âlâ biliyorlardı. Bir delinin, bir şairin, bir kâhinin asla bunları söyleyemeyeceğini çok iyi biliyorlardı. Biliyorlardı ama yine de insanları şartlandırabilmek için böyle diyorlardı. Onların bu iddialarına karşılık Rabbimiz de buyurdu ki: Haydi o zaman bu Kur’an’a benzer uydurulmuş on sûre ge-tirin bakalım. Haydi buyurun bu kitabın sûrelerinin benzeri on sûre getirin. Madem ki bir beşerin uydurabileceğini söylüyorsunuz, haydi öteki beşerleriniz bir on sûre uydursunlar. Haydi Allah dûnunda, Allah berisinde ne kadar yardımcılarınız varsa, ne kadar şairleriniz, edipleriniz, hukukçularınız, ekonomistleriniz, siyasileriniz, proflarınız, putlarınız, ilâhlarınız varsa onları da yardıma çağırın. Eğer yapabilecekseniz, eğer sadıksanız, eğer iddianızı eyleme geçirebilecekseniz haydi buyurun. Diyorsanız ki bunu peygamber kendisi uydurdu, o zaman haydi siz de benzer bir on sûre uydurun. Mümkün müdür ki bunu Allah’tan başka birileri söyleyebilsin? Yaratılışı gündeme getiren bir sûre. Göklerin ve yerin yaratılışından bahseden, Âdem (a.s)dan söz eden, arştan, kürsiden bahseden bir sûre, insanı anlatan, hayatı anlatan, Allah’ı anlatan, âhireti, cenneti, cehennemi anlatan, ekonomik hayatın, hukukun, sosyal yapının yasalarını ortaya koyan bir sûreyi kim getirebilecek ki Allah’tan başka? Yâni muhtevayı getirmeleri mümkün olmadığı gibi, edebi yönden, belâgat ve fesahat yönünden de böyle bir sözü söylemeleri mümkün değildir.
14. “Söylediğinizi yapamazlarsa, bilin ki o, ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir. O'ndan başka ilâh yoktur, artık Müslümansınız değil mi?” Evet tekrar tekrar bu kitabın bir benzerini meydana getirmeleri konusunda kendilerine yapılan bu dâvete icâbet edememeleri, bu meydan okuma karşısında âciz kalmaları bu kitabın Allah’tan oluşunun bir ispatıdır. İşte böylece ne sizlerin, ne de tapındığınız tanrılarınızın, yasa tanrılarınızın, hukuk tanrılarınızın, eğitim tanrılarınızın, ekonomi tanrılarınızın, siyasal tanrılarınızın bu konuda imdadınıza yetişemeyişleri onların ilâh olmadıklarını da açığa çıkarmıştır. Öyleyse kesinlikle bilin ki, iman etmek ve bu imanla hayatı düzenlemek üzere bilin ki bu kitap başka değil Allah’ın ilmiyle indirilmiştir. Bu kitap asla bir beşerin söyleyebileceği bir kitap değildir. Bu kitabın yasaları asla bir beşerin koyamayacağı yasalardır. Bu kitabı Allah indirmiştir. Allah’ın söylediği bu sözleri kimse söyleyemez. Allah’ın koyduğu bu yasaları kimse koyamaz. Çünkü Allah’tan başka İlâh yoktur. Allah’ın yetkilerine ortak yoktur. Artık Müslüman olur musunuz? Artık Allah’ın ilmiyle Cebrâil’in getirdiği bu kitaba, bu kitabın getirdiği yasalara, bu kitabın istediği hayat programına teslim olur musunuz? Evet insanlar ya bu Allah kitabına teslim olurlar, iradelerini Allah’a teslim ederler, bu kitabın emir ve yasalarına uyarak Müslü-manca bir hayat yaşarlar, ya da bu kitabı reddederek başka rablerin, başka ilâhların kitaplarına, yasalarına göre bir hayat yaşayarak sonunda cehenneme giderler. Dünyada da âhirette rezil ve perişan bir hayatın mahkumu olurlar. Vahyin karşıtları onları dünyada da âhiret-te mutsuzluğa götürür. Bakın vahyin karşısında duran bir dünya hesabını en güzel değerlendiren âyetlerden birisi geliyor. Dünya hesabına düşerek vahye kulak vermeyenlerin anlatıldığı bir âyet:
15. “Dünya hayatını ve güzelliklerini isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını tastamam, veririz; onlar orada bir eksikliğe de uğratılmazlar.” Kim dünya hayatını ve onun süsünü, ziynetini isterse. Dünya hayatının malını, mülkünü, saltanatını, şöhretini, altınını, gümüşünü, Markını, Dolarını isterse orada onların sa’y lerinin, çabalarının karşılığını tamı tamına onlara veririz ve onlar orada asla bir zarara uğratılmazlar, eksiltilmezler. Planlarının, programlarının, hedeflerinin, düşüncelerinin, eylemlerinin karşılığını tastamam onlara öderiz. Yâni bir adam dünyaya ne kadar değer verirse, dünyayı ne kadar kıble edinir, ne kadar hedefler, kalbini, kafasını ne kadar yorarsa, dünyayı kazanmak için ne kadar çalışır, çabalarsa, ne kadarına ulaşmayı dert edinirse Rabbimiz ona o dünyadan o kadarını veririz diyor. Hani diyorlar ya adamlar: Efendim büyük düşünmek lâzım. Büyük hedefler çizmek lâzım. Hedefimize ulaştık. Düşündüğümüz noktaya geldik. Siyasal, ekonomik planlarımızı gerçekleştirdik. İşte böyle dünya hayatı hesabı içine girenlere girdikleri hesap ve hesaba ulaşmak için gerçekleştirdikleri eylem kadar Allah onlara veririm di-yor. Tabii şu anda çok zenginlerin nasıl zengin olduklarını da anlıyo-ruz buradan. Adamlar kafaya onu takmışlar, onu hedeflemişler, onun hesabını yapmışlar, Allah da vermiş. Sonunda büyük makamlara, mevkilere, müesseselere, fabrikalara, mallara, mülklere, herkesin im-rendiği şeylere ulaşıyor adamlar. Fakat:
16. “İşte âhirette onlara ateşten başka bir şey yoktur. İşledikleri şeyler orada boşa gitmiştir. Zaten yapmakta oldukları da bâtıldır.” Bu dünyacıların, bu dünyayı kıble edinenlerin, hesaplarını dünya adına yapanların, dünyada güç ve kuvvet sahiplerinin, eğe-menlerin himayesi altına girerek onlar sayesinde daha büyük dünya güçlerine, daha büyük dünya menfaatlerine sahip olma hesabı içine girenlerin âhirette nasipleri ancak ateştir. Dünyada onların tüm yaptıkları, tüm planladıkları, tüm kazandıkları boşa gitmiştir. Tüm amelleri de bâtıl olmuştur. Evet kim Allah’ın bu kitabını bir kenara bırakarak dünya hesabı içine girerse, kitap ve peygamberin istediklerini görmezden gelerek kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde kendisine bir düzen, bir hedef oluşturur, bir dünya saltanatı peşine takılırsa işte bu adam dünyanın malına, mülküne, saltanatına ulaşır, ama öbür tarafta onun nasibi ancak ateştir, gideceği yer cehennemdir. Bu dünyada yaptıklarının tamamı da boşa gitmiştir. Bu kitabı reddedenler, peygamberi reddedenler, kitabın ve peygamberin istediği hayatı reddedenler genelde dünyacılardır. Dünyayı kıble edinenlerdir. Dünyayı hedefleyenler, dünyaya tapınanlar, dünya zevklerinden istifade konusunda hiçbir sınır kabul etmeyenler bu kitabı örtenlerdir. Kitabı ve peygamberi yok farz ederek kendi he-vâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamak isteyenlerin tüm yaptıkları, tüm kazandıkları boşa gitmiştir. Tüm amelleri bâtıl olmuştur. Hiçbir şeyleri öbür tarafa intikal etmeyecektir. Zaten onlar hesaplarını bu dünya için yapmışlardı. Âhiret adına hiçbir yatırımları yoktu. Onun içindir ki kitabı kapatma, kitabı reddetme pahasına, peygamberi diskalifiye etme pahasına bu dünyada kazandıklarının hiçbirisi değerlendirilmeye tâbi tutulmayacaktır.
17. “Rabbinin katından bir belgesi ve onun arkasından da bir şahidi olanlar, önlerinde de Mûsâ'nın Kitabı önder ve rahmet olarak bulunanlardır ki, işte onlar Kur’an'a inanırlar. Hangi topluluk onu inkâr ederse yeri ateştir; senin de bundan şüphen olmasın. Doğrusu o, Rabbinden bir gerçektir, fakat insanların çoğu inanmazlar.” Şimdi bir kimse düşünün ki Rabbinden bir beyyine üzeredir. Bir peygamber ki, ya da o peygamberin yolunun yolcusu bir Müslüman düşünün ki Rabbinden bir delil üzeredir. Bir şahit onun Allah’tan gelme bir beyyine üzere olduğuna şahitlik ediyor. Bir şahit onu izliyor. Yâni Kur’an onu doğruluyor, Cebrâil, melekler onun beyyine üzere ol-duğuna şehadet ediyor. Önceki peygamberlerin metbuları, İsrâil oğullarından gerçeği bilen ve inananlar onun doğruluğuna şehadet ediyor. Ondan önce de zaten bir imâm ve önder olan Mûsâ (a.s) nın kitabı Tevrat da onun doğruluğuna, onun beyyine üzere oluşuna şehadet ediyor. Evet Allah’ın Resûlü Rabbinden bir beyyine üzeredir. Allah’tan kendisine apaçık âyetler geliyor, vahiy geliyor. Bu vahyi kendisine Allah’ın Meleği Cebrâil getiriyor. Allah onun peygamberliğini tasdik ediyor, kitap onun doğruluğunu tasdik ediyor. Daha önce aynı kaynaktan gelmiş Mûsâ ve Îsâ (a.s) lar ve onlara gönderilmiş kitaplar da onun peygamberliğini tasdik ediyorlar, kendi toplumlarından ona iman etmeleri konusunda ahit alıyorlar. Müslümanlar ona iman ediyorlar, onun peygamberliğini kabul ediyorlar. Ama kim de, hiziplerden, gruplardan o gün Mekke’de, bugün de dünya üzerinde kim ki Allah’ı, melekleri, kitabı, peygamberi kabul etmezse kesinlikle bilsin ki ateş onun gideceği yerdir. Onun vaadleş-me yeri ateştir, cehennemdir. Sakın ey peygamberim ve ey Müslü-manlar bundan şüpheniz olmasın. Bu kitap Rabbinden bir haktır. Hak olan Rabbinden gelme bir haktır bu kitap. Lâkin insanların pek çoğu buna iman etmiyorlar. Peygamber, Allah’tan gelme bir beyyine ile, bir hidâyetle, bir kitapla hareket ediyor. Hareket noktası vahiydir. İnsanları vahye çağırıyor ve kendisi de vahiy doğrultusunda hareket ediyor. Allah’ın istediği hayatı yaşıyor. O Allah’ın hak peygamberidir. Onun hak elçi olduğuna, Allah şahit, melek şahit, kitap şahit, enfüs ve âfaktaki âyetler şahit, Mûsâ, Îsâ (a.s) lar şahit, Tevrat, İncil şahit. Ve daha önce bu hak kitaplara inanmış ve o kitaplar rehberliğinde bir hayat yaşamış Müslümanlar şahit. Şimdi böyle şahitlerin şehadetiyle Allah’tan gelme bir beyyine ile hareket eden, Allah’ın değer yargılarına sahip olan bir kimse hiç Beyyine’den habersiz, kitap bilgisinden mahrum dünyacılar gibi olur mu? Böyle bir mü’min hiç dünya perestler gibi hareket eder mi? Birisi dünya peşinde koşarken öbürleri Allah rızasını hedeflemektedir. Birisi cehenneme giderken ötekisi elbette cennete gidecektir. Bir de buradaki peygamberin doğruluğuna bu Kur’an’ın şahit olmasını şöyle anlamaya çalışıyoruz: Rasulullah efendimizin her sözüne, her uygulamasına, yâni sünnetine muhakkak Kur’an şehadet etmektedir. Said Bin Cübeyr der ki: “Peygamber (a.s)dan bana hangi hadis ulaşmışsa mutlaka onun Kur’an-ı Kerîmde tasdik edildiğini gördüm. Bana peygamber (a.s) dan ulaşan haberlerden birisi şöyleydi: “Bu ümmetten ister Yahudi olsun, ister Hıristiyan olsun kim benim peygamberliğimi işitip de bana iman et-mezse mutlaka cehenneme girer.” Ben kendi kendime acaba Rasulullah efendimizin bu sözünü tasdik eden hangi âyettir? diye düşünmeye başladım. Çünkü ben Rasulul-lah’tan işittiğim her sözün mutlaka Kur’an tarafından tasdik edildiğini görmüştüm. İşte bu sözünü tasdik eden âyetin de bu âyet olduğunu gördüm” “Bu güruhlardan kim onu inkâr ederse bilsin ki ona vaadedilen ateştir” âyeti onun bu sözünün şahididir der”
18. “Yalan söyleyerek Allah'a iftira edenden daha zâlim kim vardır? İşte bunlar Rablerine götürülürler ve şahitler: “Rablerine yalan söyleyenler bunlardır” derler. Bilin ki Allah'ın lâneti haksızlık yapanlaradır.” Allah üzerine yalan iftira eden kimseden daha zâlim kim var-dır? Kim Allah’a yalan bir iftirada bulunursa o zâlimlerin en büyüğü-dür. Allah’ın zâtıyla, sıfatlarıyla, yetkileriyle alâkalı yalan söyleyenler. Allah hayata karışmaz, Allah vahiy göndermez, bu kitabı sen uy-duruyorsun ey Muhammed diyerek yalan söyleyenler. Allah bizden kulluk istemez şeklinde yalan iftirada bulunanlar. Allah’ın sıfatlarını, Allah’ın yetkilerini Allah’tan başkalarına vererek Allah’a yalan iftira edenler. Yeryüzünde Allah’tan başka rablerin, ilâhların, tanrıların varlığını kabul ederek Allah’a iftira edenler. Allah’ın haram dediğine helâl, helâl dediğine haram diyerek Allah’a iftira edenler. Gerek yiyecek ve içecekler konusunda, gerek giyim kuşam konusunda, gerek sosyal ve ekonomik hayatta Allah’ın haram ve helâllerini değiştirmeye kalkışanlar. Allah demediği halde şunlar şunlar haramdır, bunlar bunlar helâldir diyenlerden daha zâlim kim vardır? Allah’ın zâtıyla alâkalı Allah’ın yeryüzünde yetkilileri, oğulları, evlâtları vardır diyenler. Allah âyetlerini yalanlayanlar. Allah âyetlerini hayatlarında boşa çıkaranlar, işlemez hale getirenler. Allah’tan gelen bu doğruları gündemlerinden düşürmeye çalışanlar. Bunlardan daha zâlim kim vardır? diyor Rabbimiz. Allah da, melekler de, kitap da, peygamber de, Bakara da, Âl-i İmrân da, Nisâ da, Hûd da oyun eğlence bilinecek sözler değildir. Allah hakkında, Allah’ın dini hakkında, Allah’ın kitabı ve peygamberi hakkında konuşacak kişi kitabın ve peygamberin söylediklerinin dışında hiçbir şey söyleyemez. Kendi hevâ ve hevesiyle kimsenin olur olmaz söz söylemeye hakkı yoktur. Bilmediği bir din konusunda, kitap, peygamber, cennet cehennem konusunda söz söyleyip Allah’a ve dinine iftira edenden daha zâlim yoktur. Onlar, o dünya hesabıyla, mal mülk hesabıyla Allah’a iftira edenler bir gün gelecek Allah’ın huzuruna getirilecekler. Rablerine arz olunacaklar, şahitler de diyecekler ki işte Rableri üzerine yalan söyleyenler bunlardır. Allah şahit, melekler şahit, Kur’an şahit, peygamberler şahit, azalar şahit, arz şahit, kendileri şahit... İşte bu şahitler diyecekler ki: Ya Rabbi senin üzerine yalan söyleyenler bunlardır. Sana iftira edenler, senin istemediğin bir hayatı yaşayanlar bunlardır. Kendi hevâ ve heveslerine göre oluşturdukları bir hayatı yaşarken bu hayatı sana izâfe edenler, işte Allah da böyle bir hayatı istemektedir diyerek, pis hayatlarına Seni şahit tutarak insanları kandıranlar bunlardır. Hayatlarını, hayat anlayışlarını, mala bakışlarını, ekonomik anlayışlarını Sana onaylattırmaya çalışanlar bunlardır. Ve işte Allah’ın lâneti böyle zâlimler üzerinedir.
19. “Bunlar Allah'ın yolundan ala korlar ve o yolu eğriltmeğe çalışırlar; işte onlar âhireti inkâr edenlerdir.” İnsanları Allah yolundan engelleyenler, uzaklaştırmaya çalışanlardır. İşte zâlimlerin birinci özelliği buymuş. Geceli gündüzlü koşturarak insanları Allah’ın dininden, Allah’a kulluktan uzaklaştırmaya sa’y ederler. İnsanları kendi kontrolleri altında tutabilmek için onların dinleriyle, kitaplarıyla, peygamberleriyle ilgilerini kesmeye çalışırlar. Aman bu insanlar dinleriyle tanışmasınlar, kitaplarıyla buluşmasınlar diye insanlarla dinleri arasına barikatlar koyarlar, yasaklar koyarlar. Ekonomi diyerek, seçim diyerek, geçim diyerek, diploma, okul diyerek, iş, aş diyerek insanların gündemlerini değiştirmeye çalışırlar. İn-sanların önüne farklı hedefler, farklı kitaplar, farklı önderler çıkararak onları Allah’ın kitabından ve Resûlünden uzaklaştırmaya çalışırlar. Bunun için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Bütün propaganda imkânlarını kullanıyorlar. Bütün bu aleyhte şartlara rağmen Allah yolundan uzaklaştıramadıkları insanların da dinlerini eğip bükmeye, dinlerini bozmaya çalışırlar. Dinde eğrilik ararlar. Müslümanlar bu alçakların numaralarını anlayıp da İslâm’ın istediği bir izzet ve şerefe sahip çıkınca İslâmi-zasyon adı altında, yahut Amerikan İslâm’ı adı altında, yahut resmî din adı altında bir din ihdas ediyorlar ve insanların karşısına bu dini çıkarmaya çalışıyorlar. Yâni insanların önüne öyle bozuk bir din sunmaya çalışıyorlar ki bu dinin Allah’ın diniyle, İslâm’la uzak ve yakından bir ilgisi yoktur. Kiliseye hapsedilmiş, camiye hapsedilmiş, vicdanlara gömülmüş, hayata karışmayan, ya da hayatın bazı bölümlerine karışan, ama öteki bölümlerine karışmayan bir din. Sadece törenlerde hatırlanan onun dışında hayatta hiç bir geçerliliği olmayan bir din. Ders kitaplarına koyup işte din budur diye insanlara bunu sunuyorlar. Alçaklar tıpkı dün insanların grup grup, fevç fevç Îsâ (a.s) nın İslâm’ına koştuklarını görünce Onun İslâm’ına bir numara çekip, o dini bozup Pavlos’un Hıristiyanlığını insanların önüne sundukları gibi şimdi de son dine aynı numarayı çekerek, Allah’ın Kur’an’da istediği, Rasulullah (a.s) ın da sünnetinde uygulayarak gösterdiği İslâm’ı tamamen bozup, tamamen tersyüz edip kendi hevâ ve heveslerine göre bir din oluşturup insanların önlerine sunmaya çalışıyorlar. Bir yandan insanların önüne böyle resmi bir din sunmaya çalışırlarken öte yandan da din masaldır diyerek insanları dinden uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Alçaklar sanki Allah’la verdikleri savaşta galip geleceklerini zannediyorlar. Dünyada da Allah’ın lâneti onlar üzerinedir, âhirette de kaybedenler onlar olacaktır.
20. “Bunlar yeryüzünde Allah'ı âciz bırakamazlar. Allah'tan başka kendilerini kurtaracak dostları da yoktur. Azap onlara kat kat verilir; işitemezler ve göremezlerdi.” Onlar, o Allah’a yalan iftirada bulunanlar, Allah’ın dinini bo-zanlar, insanların karşısına bozuk dinler çıkararak insanları Allah yo-lundan uzaklaştırmaya, insanları irtitada sevk edenler, dünya karşılığında dinlerini satanlar, Allah’ın dinini, Allah’ın ayetlerini tahrif edenler, daha önce Mûsâ (a.s) nın dinini, kitabını bozup Yahudiliği ihdas edenler, Îsâ (a.s) nın dinini ve kitabını bozup Hıristiyanlığı ortaya atanlar, daha sonraları da Muhammed (a.s) in dinini kendi hevâ ve he-vesleriyle yorumlayıp yepyeni bir din ortaya çıkararak Allah’a, Allah’ın kitabına, Allah’ın Resûlüne iftira edenler var ya, Şeytanlar desteğinde Allah’la verdikleri savaşta galip geleceklerini zannedenler var ya: Onlar asla yeryüzünde Allah’ı âciz bırakamayacaklardır. Alçaklar ekonomik, siyasal ve askeri güçlerine güvenerek, mallarına, mülklerine, devletlerine, saltanatlarına, kavimlerine, kabi-lelerine güvenerek yeryüzünde Allah’ı âciz bırakacaklarını, Allah’ı yeryüzünde silebileceklerini, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın sistemini yok edeceklerini zannediyorlar. Kendilerini bir şey zannederek Allah’a kafa tutmaya kalkışıyorlar. Allah’ın âyetlerini örtbas etmeye çalışıyorlar. Allah’ın âyetlerini gündemden düşürüp hem kendi gözlerinden gönüllerinden, hem de insanların dikkatlerinden kaçırmak için çalışıyorlar. Allah’ın gücünü, kudretini, egemenliğini yok etmeye çalışıyorlar. Yeryüzünde Allah’a hayat hakkı tanımamaya, kendi yasalarının uygulanması adına Allah yasalarını ilga etmeye çalışarak Allah’la savaşa tutuşuyorlar. Rabbimiz buyuruyor ki onlar asla Beni âciz bırakamayacaklar. Onların Allah berisinde yardımcıları, dostları da olmayacak. Gerçekten Allah’ın dostluğunu, Allah’ın velâyetini bir kenara bırakıp dünya üzerindeki şeytan taraftarlarını kendilerine velî bilip, dost kabul edip egemen güç bunlardadır diyerek onların yörüngelerine giren zâlimler, Allah’ın dinini bozarak bu zâlim güçlerin gözlerine girmeye çalışan zâlimler, müfteriler Allah’tan başka hiçbir veli, hiçbir yardımcı bulamayacaklardır kendilerine. Tüm dünya birleşse Allah’la tutuştukları bu savaşın sonunda mutlaka mağlup olacaklardır. Ve artık görmeye de işitmeye de güç yetiremeyecekler. Allah onların bu kullanmadıkları, kullanmak istemedikleri fıtrî özelliklerini de geri alacaktır. İşte görmüyorlar, işitmiyorlar. Güya bir kitabımız var diyorlar, biz de kitap ehliyiz diyorlar, ama bakıyoruz ki Allah’ın kitabı Allah’ın dostlarını dost bilin, düşmanlarını düşman bilin dediği halde, Allah’ın kitabı Allah’ın dostlarını ve düşmanlarını açık ve net bir biçimde ortaya koyduğu halde kâfirlerle, müşriklerle dostluk kurmaya çalışıyorlar. Velî Allah iken, Allah’tan başkalarına velâyetlerini teslim ediyorlar. Geçici dünya menfaatleri sebebiyle Allah’tan başkalarına kulluk eden insanların gözleri de görmemektedir, kulakları da duymamaktadır. Kör ve sağırlar olarak şaşkın şaşkın dolaşmaktadırlar. Evet işte Allah’ı bırakarak Allah düşmanlarına bel bağlayanların âkıbeti budur. Allah’a inandığını iddia ettiği halde Allah’la çatışma içine girme pahasına bir takım güçlülere sığınanların sonu:
21. “İşte bunlar kendilerine yazık edenlerdir. Uydurdukları putlar da onlardan uzaklaşıp kaybolmuştur.” Onlar nefislerini ziyana götürenlerdir. Onlar kendi kendilerine yazık eden, kendi kendilerini boşa harcayan insanlardır. Onlar dünya ve âhirette kaybedenlerdir. Kendi kendilerini ziyan edenler, kendi kendilerini bozuk para gibi harcayanlar, sıfırı tüketenler, kendi kendilerine zarar verenlerdir bunlar. Kendi kendilerini ateşe götürenlerdir bunlar. Uydurdukları tanrılar, uydurdukları sistemler, güvenip bel bağladıkları güçler de kaybolup gitmiştir. Hiçbir yardımcıları, dostları da kalmamıştır.
22. “Âhirette en çok kayba uğrayacaklar şüphesiz bunlardır.” Çaresiz âhirette de en büyük kayba uğrayacak, en büyük za-rarı kucaklayanlar da bunlar olacaktır. Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın kitabına, Allah’ın elçisine, Allah’ın hayat programına iftira edenler, dünya üzerinde geçici güç ve kuvvet sahiplerine güvenerek tercihlerini Allah ve Resûlüne düşmanlıktan yana kullananlar âhirette de kaybedenlerden olacaklardır.
23. “Doğrusu inanan ve yararlı iş yapanlar ve Rablerine boyun eğenler, işte onlar cennetliklerdir; orada temellidirler.” İman edenler, Allah’a, Allah’ın kitabına, Allah’ın elçisine Al-lah’ın istediği gibi iman edenler ve Rablerine boyun bükenler, Rablerine teslim olanlar, Rableri karşısında mütevazı olanlar, gönülden Rablerinin arzularını yerine getirenler, Rablerini aldatmadan yana ol-madan samimiyetle Allah’a kulluk edenler, bu samimiyetlerinin bir göstergesi olarak Rablerinin âyetleriyle birlikte olanlar, Rablerinin ki-tabıyla bilgilenmelerini sürdürenler de cennet ashabıdırlar. Ve onlar orada ebedîyen kalacaklar. Evet işte bir tarafta hem dünyalarını hem de âhiretleri kaybedenler, diğer tarafta da dünyalarını da âhiretlerini de kazananlar. İşte kâfirlerin, müşrikleri âkıbetleri ve işte mü’minlerin mutlu sonları. Hangisini tercih edeceksek edelim. Eğer dünya ve âhiretlerini kaybedip cehenneme gideceklerle dostluklarımızı sürdürürsek unutmayalım ki biz de onların gittiği yere gideceğiz demektir. Yok eğer dostluğumuz sadece Allah’a olursa, Allah dostlarını dost, düşmanlarını da düşman bilerek, velî olarak sadece Müslümanları kabul ederek bir hayat yaşarsak o zaman bizler de ölümsüz bir cenneti elde edeceğiz. Bundan sonra Rabbimiz bu iki grubun bir misâlini sunacak:
24. “Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır kimse ile gören ve işten kimsenin durumuna benzer. Durumları hiç eşit olabilir mi? İbret almıyor musunuz?” Evet bu iki grubun örneği kör ve sağır bir kimse ile gören ve işiten bir kimsenin durumuna benzer. Allah’a, Allah’ın âyetlerine, Allah’ın elçisine kulak veren Allah’ın âyetlerini gören bir kimseyle gözlerini ve kulaklarını yol göstericinin âyetlerine kapatmış kimse bir olur mu? Görenle görmeyen, işitenle işitmeyen hiç bir olur mu? Kur’an ve peygamberle gören, Kur’an ve peygamberle işitenler Müslümanlardır. Kitabın ve sünnetin gözlüğüyle bakanlar, basiret sahipleri Müslümanlardır. Kitabı ve peygamberi bir tarafa bırakıp kendi hevâ ve hevesleriyle hareket edenler de kâfirlerdir. Hakkı bâtılı ayırt edecek vahiy bil-gisine sahip olanla vahiy nûrundan mahrum olan kimse bir olur mu? Allah’ın âyetleriyle görüşü keskinleşen kimse, âyetlerden habersiz olarak körleşen kimse gibi olur mu? Hiç düşünmez misiniz? Bundan sonraki âyetinde Allah ve Resûlüne kulak veren mü’-minlerle kâfirlerin bir olmadıklarını tarihten bir örnekle Rabbimiz şöylece görüntülüyor:
25,26. “Andolsun ki biz Nuh'u kendi milletine gönderdik; “Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım; Allah'tan başkasına kulluk etmeyin; doğrusu ben hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum.” dedi.” Muhakkak ki Biz Nuh’u kavmine gönderdik. Önceki sûrelerde Nuh (a.s) un kavmini tanımaya çalışmıştık. Allah’ı bırakıp insanları putlaştırmaya başlamış olan kavmine gönderilince Nuh (a.s) dedi ki ben size apaçık bir uyarıcıyım. Allah’tan başka kimseye kulluk yapmayın. Allah’tan başka hiç kimseyi dinlemeyin. Hayatınızda Allah’tan başka etkili, yetkili varlık kabul etmeyin. Eğer böyle yapmazsanız muhakkak ki ben sizin için can yakıcı bir günün azabından korkuyorum. Ben sizin için, sizin adınıza korkuyorum. Böyle bir günde ne yaparsınız? Allah’ın azabının karşısında nasıl dayanırsınız? Gelin şu hayatınızı bir düzene koyun. Sizler Allah’ı biliyordunuz. Allah’a kulluğun ne demek olduğunu biliyordunuz. Daha evvel yalnız Allah’a kulluk ediyordunuz. Ama şeytan içinizden bir kısım sâlihleri putlaştırdı ve Allah’a kulluğu terk ettiniz. Hem Allah’a hem de yeryüzünde oluşturduğunuz putlara tapınmaya başladınız di-yerek Allah’ın elçisi o gün toplumunu böylece uyardı. Kıyâmete kadar kendi toplumunun yanlışının aynısını sürdüren, hayatlarında Allah’a kulluğu bırakıp bir takım sâlih kişileri, melekleri tanrılaştıran tüm toplumları da böylece uyardı Nuh (a.s). Yalnız Allah’a kulluk edin, O’nun dışında hiç kimseye kulluk etmeyin dedi. Sadece Allah’ın hayat programını uygulayın. Eğitiminizi Allah’ın istediği biçimde düzenleyin. Hukukunuzu Allah’ın istediği biçimde ayarlayın. Ticaretinizi Allah yasalarına göre belirleyin. Evinizi, eşyanızı, kazanmanızı, harcamanızı, hayata bakışınızı, insanlarla ilişkilerinizi, gecenizi gündüzünüzü Allah’ın istediği biçimde ayarlayın. Çünkü sizin için Allah’tan başka sözünü dinleyeceğiniz ilâhınız yoktur. Allah’tan başka hayat programı kabul edilmeye lâyık rab ve ilâh yoktur. Değilse ben sizin için azîm bir günün azabından endişe ediyorum. Ya sizin için tufan gününden korkuyorum, ya da kıyâmet günü şirklerinize karşılık sizi bekleyen azaptan korkuyorum. Allah’ın tüm mübârek elçileri gibi Nuh aleyhisselâm toplumunu uyardı. Onları sadece Allah’a, tek Allah’a kulluğa çağırdı. Sizin O’ndan başka hayatınıza karışacak, sözü dinlenecek, arzuları yerine getirilecek rabbiniz ve ilahınız yoktur dedi. Allah elçisinin bu ısrarlı uyarı karşısında bakın onlardan Mele’ denen bir grup ona şöyle dediler:
25,26. “Andolsun ki biz Nuh'u kendi milletine gönderdik; “Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım; Allah'tan başkasına kulluk etmeyin; doğrusu ben hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum.” dedi.” Muhakkak ki Biz Nuh’u kavmine gönderdik. Önceki sûrelerde Nuh (a.s) un kavmini tanımaya çalışmıştık. Allah’ı bırakıp insanları putlaştırmaya başlamış olan kavmine gönderilince Nuh (a.s) dedi ki ben size apaçık bir uyarıcıyım. Allah’tan başka kimseye kulluk yapmayın. Allah’tan başka hiç kimseyi dinlemeyin. Hayatınızda Allah’tan başka etkili, yetkili varlık kabul etmeyin. Eğer böyle yapmazsanız muhakkak ki ben sizin için can yakıcı bir günün azabından korkuyorum. Ben sizin için, sizin adınıza korkuyorum. Böyle bir günde ne yaparsınız? Allah’ın azabının karşısında nasıl dayanırsınız? Gelin şu hayatınızı bir düzene koyun. Sizler Allah’ı biliyordunuz. Allah’a kulluğun ne demek olduğunu biliyordunuz. Daha evvel yalnız Allah’a kulluk ediyordunuz. Ama şeytan içinizden bir kısım sâlihleri putlaştırdı ve Allah’a kulluğu terk ettiniz. Hem Allah’a hem de yeryüzünde oluşturduğunuz putlara tapınmaya başladınız di-yerek Allah’ın elçisi o gün toplumunu böylece uyardı. Kıyâmete kadar kendi toplumunun yanlışının aynısını sürdüren, hayatlarında Allah’a kulluğu bırakıp bir takım sâlih kişileri, melekleri tanrılaştıran tüm toplumları da böylece uyardı Nuh (a.s). Yalnız Allah’a kulluk edin, O’nun dışında hiç kimseye kulluk etmeyin dedi. Sadece Allah’ın hayat programını uygulayın. Eğitiminizi Allah’ın istediği biçimde düzenleyin. Hukukunuzu Allah’ın istediği biçimde ayarlayın. Ticaretinizi Allah yasalarına göre belirleyin. Evinizi, eşyanızı, kazanmanızı, harcamanızı, hayata bakışınızı, insanlarla ilişkilerinizi, gecenizi gündüzünüzü Allah’ın istediği biçimde ayarlayın. Çünkü sizin için Allah’tan başka sözünü dinleyeceğiniz ilâhınız yoktur. Allah’tan başka hayat programı kabul edilmeye lâyık rab ve ilâh yoktur. Değilse ben sizin için azîm bir günün azabından endişe ediyorum. Ya sizin için tufan gününden korkuyorum, ya da kıyâmet günü şirklerinize karşılık sizi bekleyen azaptan korkuyorum. Allah’ın tüm mübârek elçileri gibi Nuh aleyhisselâm toplumunu uyardı. Onları sadece Allah’a, tek Allah’a kulluğa çağırdı. Sizin O’ndan başka hayatınıza karışacak, sözü dinlenecek, arzuları yerine getirilecek rabbiniz ve ilahınız yoktur dedi. Allah elçisinin bu ısrarlı uyarı karşısında bakın onlardan Mele’ denen bir grup ona şöyle dediler:
27. “Milletinin inkârcı ileri gelenleri: “Senin ancak kendimiz gibi bir insan olduğunu görüyoruz. Daha başlangıçta, sana bizim ayak takımı dışında kimsenin uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizden bir üstünlüğünüz de yoktur; biz sizi yalancı sanıyoruz" dediler.” Evet Nuh (a.s) un sadece Allah’a kulluğa dâveti karşısında Mele’ grubu, kavmin ileri gelenleri, kâfirlerin ele başları, statükocular, kurulu düzenin savunucuları, mevcut hayatın devamından yana olanlar, toplumun şımarık zenginleri, egemen güçleri dediler ki: Biz seni aynen bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Senin bizden hiçbir farkın yoktur. Aynı zamanda bizler sana iman edenlerin, senin arkana düşenlerin de geri zekalı, kısır görüşlü, toplumumuzun en fakir kimseleri olduğunu görüyoruz. Senin de, sana inanan Müslümanların da bizden bir üstünlüğünüz yoktur. Allah’ın elçilerine ilk karşı gelenler, ilk savaş açanlar kavmin ileri gelen Mele’ takımıdır. Yâni toplumun zengin, şımarık servet sahipleri, toplum içinde egemen, sınırsız bir hayat yaşayan, zenginliklerinin, arsızlıklarının, servetlerinin kendilerini azdırdığı kimselerdir. Servetlerinin, zevk ve eğlencelerinin, lüks içinde sınırsızca yaşadıkları hayatlarının hakkı kabullerine engel olduğu varlıklı kimseler. Bunlar her dönemde ve her toplumda gönderilmiş hak elçilerine karşı ilk sa-vaşı açan kimselerdir. Hemen hemen her dönemde topluma egemen olan bu zenginler grubu peygamberlere karşı ilk tavır alıp, peygamberlerin yolunu kesmeye çalışıp, halkı Allah elçilerine karşı kışkırtmışlardır. Bunun sebebi de bunlar her toplumda mevcut statükonun de-vamından yanadırlar. Yâni mevcut düzeni savunmaktadırlar. Çünkü kendilerini servet sahibi yapan, kendilerini diğer insanlara egemen kılan, garibanların kanlarını emmeye izin veren, toplumun fakir kesimi üzerinde kendilerini Rableştiren o düzenin kendisidir. Mevcut sistem sayesinde palazlanıp servet sahibi oldukları için sistemin yıkılmasını asla istemezler. Peygamber toplumda ezen ve ezilenlerin, zâlimlerin ve mazlumların, sahte Rablerin rubûbiyetlerine ve köleleştirilmiş Allah kullarının zoraki onlara kulluklarına son verip toplumda Allah hâkimiyetini gerçekleştirmek için gelmektedir. Peygamber adâleti tesis etmek için gelmektedir. Peygamberin mesajı gönüllerde yer edip o mesajın hayata hakim olması bu adamların elde ettikleri tüm gayri meşru servetlerinin ve toplum içinde bu servetleri sayesinde sağladıkları tüm statülerinin ellerinden uçup gitmesi demektir. İşte bunu çok iyi bilen bu servet sahipleri düzenlerinin bozulacağı korkusuyla Allah elçilerine ilk savaşı açmaktadırlar. Halkın cahil kalmasını istemektedirler. Halkın bilinçlenmesini, halkın peygamberle tanışmasını istememektedirler. Evet bakın bu insanların peygamberi ve peygamber yanında yer alan Müslümanları suçlama yöntemleri de şöyledir: İlk suçlamaları Allah elçisine karşı sen bizim gibi bir beşersin diyorlar. Elçinin suçu bir insan olması. Gerçi o ana kadar itaat ettikleri, sözünü dinledikleri kimseler de birer beşerdi. Yâni aralarında kutsadıkları varlıklar da birer sâlih kimselerdi. Ama küfrün mantığı olmuyor işte. Çünkü adamlar aralarında kutsadıkları varlıklara insan üstü sıfatlar veriyorlar ve peygamberin de öyle olmasını istiyorlar. Uçmalı, kaçmalı, denizde yürümeli, gaybı bilmeli peygamber diyorlar. Sonra ikinci suçlamaları da Nuh (a.s)’a iman edenler böyle toplumda saygınlığı olmayan garibanlardır. Parasız, pulsuz, büyük ekonomik güçleri, büyük sosyal, askeri güçleri olmayan üç beş çulsuz insan Ona iman ediyor. Aklı paraya pula ermeyen üç beş erazil, yalınayak kimse Ona iman ediyor. Tabii ekonomiyi temel kabul eden, parayı değer yargısı kabul eden materyalist toplumlarda fakirler geri zekalı insanlardır. İşte tarih boyunca küfrün ve şirkin egemen olduğu toplumlarda daima haklılar, üstünler, başarılılar, akıllılar ekonomik ve siyasal güce sahip olanlardır. Bunlara sahip olmayanlar da geri zekalı, zavallı insanlardır. Tarihin hiçbir döneminde değişmiyor bu anlayış. Rasulullah efendimiz döneminde de Mekkeliler aynı şeyleri söylüyor-lardı. Bugün de dünya üzerinde materyalist toplumların değer yargıları böyledir. Halbuki Allah’ın değer yargısı böyle değildir. Kâfir ve müşrik dünyanın değerli gördükleri şeylerin Allah katında zerre kadar bir değeri yoktur. Allah katında değerli olan sadece iman ve teslimiyettir. Müslüman olanlar, Müslümanca bir hayatı kabullenmiş olanlar Allah katında üstündür. Bunun dışındakilerin hiçbir üstülüğü yoktur. Dünyanın en üstün ekonomik gücüne de sahip olsalar, dünyanın en büyük siyasal gücüne de sahip olsalar mü’min olmayanların Allah katında zerre kadar bir değerleri yoktur. Evet Mele’ grubu tercihini Allah ve elçisinden yana kullananlara hakaret ettiler. Bunlar akılları hayra şerre ermeyen kimselerdir dediler. Sizin bizim üzerimize bir üstünlüğünüz yoktur dediler. Tabii üstünlüğü iman ve teslimiyet olarak görmez de sadece ekonomik güç olarak görürseniz elbette Nuh (a.s) un bunları yoktur. Patron değil, şirketleri yok, prof değil, siyasi bir gücü yok, askeri bir gücü yok. Ama Allah’a imanı olan, takvası ve teslimiyeti olan bir kul ve elçi. Zaten peygamberlerin geliş sebebi de budur. Onlar toplumdaki sınıf farklılıklarını yok etmek için gelirler. Onlar ezenlerin egemenliklerini kırmak için gelirler. Onlar insanların egemenlere, zâlimlere kulluğunu bitirip sadece Allah’a kul olmalarını sağlamak için gelirler. Yeryüzünde insanların inanç özgürlüklerini sağlamak için gelirler. Yöneticilerin, zen-ginlerin, ruhban sınıfının toplum içinde ayrıcalıklarını yok etmek için gelirler. Ama kâfir mantığı bunu anlamadığı için kendi felsefelerince senin bizden bir üstünlüğün yoktur diyorlar. Onların bu karşı çıkışları karşısında bakın Allah’ın elçisi diyor ki:
28. “Nuh: “Ey milletim! Rabbimin katından bir delilim bulunsa ve bana yine katından bir rahmet vermiş de bunlar sizden gizlenmiş olsa, söyleyin bana, hoşlanmadığınız halde zorla sizi bunlara mecbur mu edeceğiz? “ dedi.” Ey milletim, ey kavmim görüyorsunuz ki ben Rabbimden bir beyyine üzerineyim. Ben Rabbimden bir delil üzereyim. Rabbim beni elçi seçti ve bana vahiy gönderdi. Ben vahiyle hareket ediyorum. Size söylediklerim kendimden değil, Allah’tandır. Ben Allah adına konu-şuyorum. Şimdi ben Rabbimin istediği gibi hareket etmesem, Rab-bimden gelen bu gerçeği gizleyip size duyurmasam benim halim nice olur? Evet Allah’ın elçisi önce konumunu belirtiyor. Ben elçiyim di-yor. Beni Allah görevlendirdi diyor. Sizin bekledikleriniz bende yoktur. Ben bir insanım. Ekonomik gücüm yok, siyasal gücüm yok, askeri gücüm yok, harikulade bir özelliğim de yok, uçan, kaçan, gaybı bilen bir özelliğim de yok. Ben bir beşerim ve Allah’ın elçisiyim. Sadece Al-lah’tan gelenlerle hareket ediyorum. Rabbim ne göndermişse ona tâbi olan, onu size duyuran bir uyarıcıyım. Sizlerin değer yargılarınıza gö-re size bir üstünlüğüm yok ama; ben asla bir yalancı değilim. Ben bunları kendi kendime uydurmuş birisi değilim. Ben Rabbimden bir delil üzereyim. Rabbim beni elçi seçip bana rahmetini indirmiştir. İşte benim görevim de, sizden farklı yanım da budur diyor Allah’ın elçisi. Evet bugün bizler de aynı sözü söylemek zorundayız kâfir ve müşrik dünyaya karşı. Bizim farklı yanımız Allah’a imanımızdır. Bizim farklı yanımız Allah’ın vahyine teslim oluşumuzdur. Bizim farklı yanımız Beyyine ile hareket etmemizdir diyeceğiz ve böyle bir anlayışla ortaya çıkacağız ve tüm dünya beklediği gerçek insanlığı, gerçek Müslümanlığı bizde görecek ve tüm dünyanın dirilişine sebep olacağız. Ama maalesef Müslümanlar kâfir ve müşriklerin istedikleri bir anlayışla, onların değer yargılarıyla ortaya çıkmaya çalışıyorlar. Onlar ekonomik güce değer verdiklerine göre biz de daha büyük bir ekonomik güce sahip olmalıyız. Onlar siyasal gücü ön plana çıkardıklarına göre bizler de daha büyük bir siyasal ve askeri güçle ortaya çıkalım, daha büyük bir bilimsel güçle ortaya çıkalım dedikleri sürece onları hiçbir zaman geçemeyecekler ve işin acısı da kendilerini de mahvedecekler, karşılarındakileri de mahvedecekler. Bırakalım bu kâfirlerin hayat anlayışlarına sahip çıkmayı da Müslümanca bir görüntüyle onların karşısına çıkalım ve diyelim ki ey insanlar işte biz buyuz. Biz Müslümanız ve Allah’ın istediği hayatı yaşıyoruz. Biz beyyine üzereyiz. Biz hayatımızı Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetiyle düzenliyo-ruz ve yeryüzünde Allah’ın istediği kulluk işte budur diyelim. Onlar kör oldular, körleştiler, körlüğü tercih ettiler. Gözlerini kapattılar Allah’ın âyetlerine karşı. Görmek istemediler. Siz kerih gördüğünüz sürece, istemediğiniz, reddettiğiniz sürece biz de onu size zorla kabul ettirecek değiliz. Sizler görmek istemezken bizler zorla hakikati sizin gözlerinize sokacak değiliz. Siz bilirsiniz. İster görün, is-ter görmeyin, ister kabul edin ister etmeyin biz sizleri imana zorlayacak değiliz. Bu bizim görevimiz değildir ve buna gücümüz de yetmez zaten. Bu iş Allah’ın işidir. Göstermek ve duyurmak Allah’a aittir.
29. “Ey milletim! Buna karşılık ben sizden bir mal da istemiyorum. Benim ücretim Allah'a aittir; inananları da kovacak değilim; çünkü onlar Rableriyle karşılaşacaklar; fakat ben sizi cahil bir millet olarak görüyorum.” Ey kavmim, şu yaptığım uyarımın karşılığında ben sizden bir mal-mülk de istemiyorum. Sizden bir ücret de istemiyorum. Sizler gibi dünyacı değilim ben. Sizin gözünüzde çok değerli olan şeyler benim gözümde beş para etmez. Benim hedefim sizler gibi dünya servetlerine ulaşmak da değildir. Benim ücretim, benim mükafatım Allah’a aittir. Sizler kendi mallarınızın, kendi mülklerinizin, kendi hayatlarınızın hesabını Allah’a vereceksiniz. Sizin değer yargılarınıza göre değersiz olan ama Rabbim yanında çok değerli olan bu şerefli Müslümanları siz istemediniz diye kovacak değilim. Onlar yeryüzünde Allah’ın en makbul kullarıdır, ben onlarla değer buluyorum. Ben şerefi onların yanında görüyorum ve onlar Rablerine kavuşacaklar. Onların hesapları Allah’a aittir. Lâkin ben sizi zır cahil bir toplum görüyorum. Allah kıstaslarına göre yanılgıda olan, yanlışta olan sizlersiniz. Çünkü değerlendirmeniz yanlış ve cahilcedir. Onlar fakir fukaraymış ne ifade eder bu? Sizler de dün fakirdiniz. Analarınızdan doğ-duğunuz gün şu sahip olduklarınızı hiçbirisine sahip değildiniz. Onları fakir sizi zengin kılan Rabbimdir. Güç ve kuvvet sahiplerine bu dünyada güç ve kuvvet veren de Allah’tır, zayıfları zayıf kılan da Allah’tır. Sizler cahilce düşünüyorsunuz. Mal-mülk sahibi oluş üstünlük sebebi değildir. Mal-mülk sahibi olmasalar da iman edenler yeryüzünün en üstün insanlarıdır. Allah’a kulluktan kaçanlar, Allah’la savaşa tutuşanlar yeryüzünün en zenginleri de olsalar yeryüzünün en alçak, en bayağı insanlarıdır. Ben yeryüzünün en şereflilerini en alçaklarına asla değişmem. Sizi bu Müslümanlara asla tercih etmem. Ben bir beşerim ve sizin paranızda pulunuzda da hiç bir gözüm yoktur.
30. “ Ey milletim! Onları kovarsam, Allah'a karşı beni kim savunur? Düşünmez misiniz?” Ey kavmim, size göre düşük olan ama Allah’a göre en yüksek izzet ve şerefe sahip olan bu Müslümanları sizin hatırınıza yanımdan kovduğum zaman, sizi onlara tercih ettiğim zaman Rabbimden gelecek bir azaba karşı beni kim savunabilir? Allah’a karşı, Allah’ın gazabına karşı beni kim kurtarabilir? Aklınız yok mu sizin? Hiç düşünmez misiniz? Allah’ın istemediği bir şeyi nasıl yapabilirim ben? Bir düşünsenize. Benim geliş sebebim zaten bu değil midir? Rabbim beni insanlar arasındaki sınıf farklılıklarını kaldırmak için göndermemiş midir? Güçlülerin güçsüzleri ezmesini engellemek için gelmedim mi ben? Nasıl isteyebilirsiniz bunu benden? Onları Allah muhafazası altına almış. Kul olarak, insan olarak onları Allah yaratmış. Benimle beraber onları Rabbim kardeş ilân et-miş. Haydi gücünüz yetiyorsa o beğenmediğiniz insanlardan bir tanesini yaratın. Bırakın onlardan birisini yaratmayı, haydi saçlarının bir telini yaratın. Tırnağını yaratın. Nasıl oluyor da Allah’ın yarattığı insanı hor görebiliyorsunuz? Nereden alıyorsunuz bu yetkiyi? Sizin gönlünüzü hoş edeyim diye ben onları asla kovamam diyordu Allah’ın elçisi. Kâfirler hiç değişmiyorlar değil mi? Mekke’de Rasulullah e-fendimizden de aynı şeyleri istiyorlardı. Ey Muhammed, şu garibanları yanından kov ki bizler de senin yanına girebilelim. Bizler onlarla birlikte asla oturmayız. Onları yanından kov, ya da bizi başka bir yerde, başka bir ortamda kabul et diyorlardı. Halbuki Allah’ın elçileri bu yetimlerin, bu garibanların hayatlarını korumak için gelmiştir. Öyleyse gelin kâfirlerin anlayışlarını bir kenara bırakalım da Allah elçilerinin dâvetlerine kulak verelim. Gelin içimizdeki tüm sınıf farklılıklarını reddedelim, hepimizin Allah önünde eşit olduğumuz bir anlayışı gerçekleştirelim. İnsanları ekonomik güçlerine göre, siyasal güçlerine göre değerlendirmeyelim, Allah’ın değer yargılarına sahip çıkan bir toplum oluşturalım. Böylece dünyamız da güzel olsun, âhi-retimiz de güzel olsun. Evet Nuh (a.s) un dâveti devam ediyor:
31. “Size, Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum; gaybı da bilmem; doğrusu melek olduğumu da söylemi-yorum; küçük gördüklerinize Allah iyilik vermeyecektir diyemem; içlerinde olanı Allah daha iyi bilir. Yoksa şüphesiz haksızlık edenlerden olurum.” Yine ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır. Ben Allah’ın hazinelerine mâlikim. Ben böyle bir şey de demedim. Benimle beraber olursanız, benim dâvetime iman ederseniz sizi mala mülke boğarım da demedim. Ben gaybı bildiğimi de iddia etmedim.. Gelin ben sizin için Levh-i Mahfuz’u okuyuvereyim. Size gele-ceğinizi gösterivereyim. Gelecekte başınıza gelecekler konusunda sizi aydınlatıvereyim demedim. Ben bir Meleğim de demedim. Ben zaten bir beşer olduğumu, sizin gibi bir insan olduğumu söylüyorum. Doğrusu sizin şu gözlerinizde basit gördüğünüz, küçük gördüğünüz kimseler için Allah onlara hayır vermeyecek de diyemem. Onların hayırsız insanlar olduklarını da söyleyemem. Mal-mülk verilmeyenlerin, yönetim, başkanlık, reislik verilmeyenlerin hayırsız, verilenlerin de hayırlı olduklarını söylemiyo-rum. Bu sizin malları mülkleri olmadığı için hayırsız gördüğünüz insanların nefislerinde olanı en iyi bilen Allah’tır. Kalplerin hâsılasını, kalplerin takvasını en iyi bilen Allah’tır. Kim muttaki, kim değil? bunu ben değil Allah bilir. Eğer ben kovarsam onları zâlimlerden olurum. Evet tarih içinde peygamberlerle alâkalı bu yanlış inanış hep olagelmiştir. Cahiller peygamberlerden hep böyle şeyler istemişler, böyle şeyler beklemişler. Hazineler istemişler, gökten sofra indirmesini istemişler, gaybı bilmesini, kaybolan şeyleri bulmasını, hastaları iyileştirmesini istemişler. Hz. Âdem’den beri bakıyoruz peygamberlere hep aynı teklifler ileri sürülmüş. Ey Peygamber! Sen bizim gibi bir be-şersin! Tıpkı bizim gibi yiyip içiyor, bizim gibi çarşı pazarda dolaşıyor, bizim gibi hasta oluyor, bizim gibi baba oluyor, koca oluyorsun. Bizden farklı altınların mücevherlerin, Markların Dolarların, bağların bahçelerin yoktur. Askerlerin, orduların, yardımcıların, muhafızların yoktur. Bu durumda bizler kesinlikle sana inanmayız. Bizim sana inanmamız için bizden farklı olman lâzım. Bize harikalar göstermen lâzım. Acıkmaman, susamaman, hasta olmaman, evlenmemen, koca olmaman, baba olmaman lâzım. Zaman zaman borç alan, geçimini temin için pazara çıkan birisi olmaman lâzım di-yorlardı. Kafalarında böyle bir Peygamber imajı vardı. Bu imajın dı-şında bir Peygamber düşünemiyorlardı. Daha doğrusu Allah’la Peygamberi karıştırıyorlardı. Allah’tan istenmesi gereken şeyleri bir beşerden istiyorlardı. Allah’ın sıfatlarını Peygamberle karıştırıyorlardı. Evet peygamber bir insandı ve onun için hazine gerekmiyor-du. Hazine, mal mülk, servet saman, saltanat Peygamberlik için ge-rekmez. Bu tür şeyler belki sulta için, sultanlık için gereklidir. Ama bu-nu anlayamayanlar, sultanlıkla peygamberliği karıştıran kimi akılsızlar peygamberden bunu bekliyorlardı. Yine peygamber için, peygamberlik için gaybı bilmek de gerekmez. Çünkü bu gaybı bilme işi Allâm’ul ğuyûb olan Allah’ın işidir. Allah’ın sıfatlarıyla Peygamberin konumu kesinlikle karıştırılmamalıdır. Bir beşer olarak Peygamber kesinlikle Allah makamına oturtul-mamalıdır. Peygamber bir melek de değildir. Peygamber Rabbinin kendisine vahy ettiklerine tâbi olan bir beşerdir. Hz. Nuh böylece kendisini ortaya koyunca dediler ki:
32. “Ey Nuh! Bizimle cidden tartıştın; hem de çok tartıştın. Doğru sözlülerden isen tehdit ettiğin azabı başımıza getir” dediler.” Ey Nuh, gerçekten bizimle çok tartışın, çok mücâdele ettin. Yeteri kadar karşılıklı mücâdele ettik. Artık şu bize vaadedip durduğun, bizi kendisiyle tehdit edip durduğun şu azabı getirsen ya. Hani bak bu kadar zamandır sana ve getirdiğin mesaja sırt döndük. Yıllardır seni ve Rabbini reddettik. Haydi artık ne getireceksen getir de görelim. Hani seni ve Rabbini reddettiğimiz takdirde bizim hakkımızda bir azaptan korktuğunu filân söylüyordun? Hani nerede kaldı o azap? Eğer gerçekten sadıklardansan, iddianı eyleme geçirebileceksen haydi getir o azabı da görelim dediler. Evet gelmiş geçmiş tüm Allah elçilerine söylenen budur. Bakın cahiller Allah’tan beklenmesi gerekeni peygamberden bekliyorlar. Halbuki azabı peygamber değil Allah getirecektir. Azap peygamberin elinde değil ki istediği zaman onu getirsin ve düşmanlarının defterini dürüversin. Hani Rasulullah efendimize de aynı şeyleri söylüyorlar da o şöyle diyordu: "De ki: Sizin acele istediğiniz şey benim elimde olsaydı, benimle aranızdaki iş bitmiş olurdu." Allah zulmedenleri en iyi bilendir." (En’âm 58) Evet sizin acele ettiğiniz, acele istediğiniz azap benim elimde değildir. Eğer o azap benim elimde olsaydı, o azaba benim gücüm yetseydi çoktan sizin işinizi bitirmiş olurdum. Ben Allah değilim, ben Allah’ın bir kuluyum. Ben sizin gibi bir beşerim. Beni Allah makamında görmeyin. Allah’tan istenmesi gereken bir şeyi benden istemeyin. Buna benim gücüm yetmez. Bu benim işim değil, onu ancak Allah gönderir. Eğer benim buna gücüm yetseydi o zaman benimle sizin aranızdaki işi hemen bitirirdim, sizin defterinizi dürerdim diyordu. Şimdi böyle bir durumda, böyle cahili bir toplum karşısında ne yapsın Nuh (a.s)? Ne yapsın Muhammed (a.s)? Ne yapsın Müslüman? Uyaracaksınız bir toplumu, Allah’a kul olun, değilse sizin için Allah’ın azabından korkuyorum diyeceksiniz, aradan yıllar geçecek ama Allah’ın azabı gelmeyecek. Kâfirler kâfirliklerine devam edecek, zâlimler zâlimliklerini sürdürecek, ama adına uyarıda bulunduğunuz Rabbinizden onlara vaadettiğiniz bir azap gelmeyecek. Ve Allah’ın bir uyarıcısı olarak size dönüp diyecekler ki, hani ne haber? Hani bir Allah’tan, bir azaptan dem vuruyordun? Nerde kaldı o? diyerek seninle alaya başlayacaklar. Yâni gerçekten çok zor. Hiçbir beşerin, hiçbir peygamberin, hiçbir Müslümanın elinde böyle bir yetki yoktur. Helâki hak Allah düş-manlarını, İslâm düşmanlarını helâk yetkisi peygamberin ve müslü-manların elinde değil, Allah’ın elindedir. Allah bu gücü, bu yetkiyi kul-larından hiçbirisine vermemiştir. Allah düşmanlarına karşı peygamberin bile yapabileceği bir şey yoktur. Bakın elinde böyle bir güç, böyle bir yetki olmayan Allah’ın elçisi kendisiyle azap konusunda, helâk konusunda alay eden kâfirlere şöyle diyor:
33,34. “Ancak Allah dilerse onu başınıza getirir, siz O'nu âciz bırakamazsınız. Allah sizi azdırmak isterse, ben size öğüt vermek istesem de faydası olmaz. O, sizin Rabbi-nizdir, O'na döndürüleceksiniz” dedi.” Muhakkak ki onu size getirecek olan Allah’tır. O azabı size Allah getirir. Eğer dilerse Rabbim onu size getirir, o zaman da asla O’nu âciz bırakamazsınız. Rabbim o azabı getirdiği zaman sizin işiniz de bitmiştir. Ve doğrusu bir nasihatçi olarak, sizler için iyilikten başka bir şey düşünmeyen bir elçi olarak benim size yaptığım nasihatlerim hiçbir fayda vermiyor. Bana düşmanlığınıza rağmen sizin hakkınızda iyilik düşünüyorum, ama Allah da sizin azmanızı istiyor. Sizin bu azgınlaşmanız karşısında benim nasihatlerim hiçbir değer ifade etmi-yor. Evet toplum azdıkça azıyor. Güçlerine, kuvvetlerine güvenerek karşılarındaki güçsüz, kuvvetsiz gördükleri Allah’ın elçisi karşısında azgınlıkları, şımarıklıkları arttıkça artıyor. Dile kolay. 950 yıllık bir kavga sanki yavaş yavaş sona doğru yaklaşıyor. 950 yıl Nuh (a.s) bıkmadan, usanmadan, büyük bir sabır abidesi olarak nasihatini, dâvetini sürdürürken, karşısındakiler de aynı tavırlarını artırarak sürdürürler. Ve artık küfürde, şirkte ısrarları, Allah elçisi karşısındaki dirençleri iyice belirginleşmeye başlayınca, Müslümanlığa yanaşmamaları kesinlikle açığa çıkınca Allah’ın azabının ucu da görünmeye başlıyor. Burada bir ara cümle geliyor. Bakın Rabbimiz buyuruyor ki:
33,34. “Ancak Allah dilerse onu başınıza getirir, siz O'nu âciz bırakamazsınız. Allah sizi azdırmak isterse, ben size öğüt vermek istesem de faydası olmaz. O, sizin Rabbi-nizdir, O'na döndürüleceksiniz” dedi.” Muhakkak ki onu size getirecek olan Allah’tır. O azabı size Allah getirir. Eğer dilerse Rabbim onu size getirir, o zaman da asla O’nu âciz bırakamazsınız. Rabbim o azabı getirdiği zaman sizin işiniz de bitmiştir. Ve doğrusu bir nasihatçi olarak, sizler için iyilikten başka bir şey düşünmeyen bir elçi olarak benim size yaptığım nasihatlerim hiçbir fayda vermiyor. Bana düşmanlığınıza rağmen sizin hakkınızda iyilik düşünüyorum, ama Allah da sizin azmanızı istiyor. Sizin bu azgınlaşmanız karşısında benim nasihatlerim hiçbir değer ifade etmi-yor. Evet toplum azdıkça azıyor. Güçlerine, kuvvetlerine güvenerek karşılarındaki güçsüz, kuvvetsiz gördükleri Allah’ın elçisi karşısında azgınlıkları, şımarıklıkları arttıkça artıyor. Dile kolay. 950 yıllık bir kavga sanki yavaş yavaş sona doğru yaklaşıyor. 950 yıl Nuh (a.s) bıkmadan, usanmadan, büyük bir sabır abidesi olarak nasihatini, dâvetini sürdürürken, karşısındakiler de aynı tavırlarını artırarak sürdürürler. Ve artık küfürde, şirkte ısrarları, Allah elçisi karşısındaki dirençleri iyice belirginleşmeye başlayınca, Müslümanlığa yanaşmamaları kesinlikle açığa çıkınca Allah’ın azabının ucu da görünmeye başlıyor. Burada bir ara cümle geliyor. Bakın Rabbimiz buyuruyor ki:
35. “Ey Muhammed, sana “Kur’an’ı kendiliğinden uydurdu” derler, de ki: “Uydurdumsa suçu bana aittir; oysa ben sizin işlediğiniz günahlardan uzağım.” Ey peygamberim, şu anda senin karşındakiler de tıpkı Nuh (a.s) un toplumu gibi, onların bu tavırlarını duyduktan sonra bu kitabı peygamber uydurdu mu diyorlar? Bu kitabı senin uydurduğunu mu demeye çalışıyorlar? Kur’an’ın bu tarihî bilgisini, Kur’an’ın haber verdiği bu haberleri senin uydurduğunu mu söylemeye çalışıyorlar? Sen Nuh’u nerden bileceksin? Nuh (a.s) la toplumu arasında geçen bu konuşmaları, bu mücâdeleleri sen nereden bilebileceksin? Senin böyle bir şeyi uydurman mümkün mü? Nasıl da diyebiliyorlar bunu? Peygamberim, sen onlara de ki, eğer bütün bunları ben uydurmuşsam cürümüm, günahım bana aittir. Bunun vebali bana aittir, de. Uzun zaman aranızda yaşamış, emin dediğiniz, kullara karşı, sizlere karşı bile bir tek yalanı görülmemiş, duyulmamış bir peygamber kalkacak bir şeyler uyduracak sonra da işte bunlar Allah’tandır diye Rabbine iftira edecek. Düşünülecek şey mi bu? Buyrulduktan sonra, böyle bir ara cümlesinden sonra Nuh aleyhisselâmın bize örnekliği, Onun Kur’an’daki dosdoğru dâveti ve kavmiyle mücadelesi devam ediyor:
36,37. “Nuh'a, “Senin milletinden, inanmış olanlardan başkası inanmayacaktır; onların yapa geldiklerine üzülme; nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap. Haksızlık yapanlar için Bana baş vurma, çünkü onlar suda boğulacaklardır" diye Allah tarafında vahy olundu.” Ey Nuh, şu ana kadar toplumundan iman etmiş olanların dışında artık hiçbir kimse iman etmeyecek. Şu ana kadar inananlar inanmış, artık bundan sonra kimse Müslüman olmayacak. Artık bundan sonra o kâfirlerin yaptıklarına üzülme. Artık bundan sonra onlar Müslüman olacaklar diye de bir beklentin, bir ümidin olmasın. Bu iş bitmiştir. Ne müthiş bir şey değil mi? 950 yıllık dayanılmaz bir dâvet, dayanılmaz acılar, ıstıraplar, alaylar, hakaretler. Bütün bunların sonunda iman edenlerin sayısı 10,15,20 en çok rakamla 40 ya da 80 kişi. Hepsi bu. Ve artık dâvet bitmiş, çırpınış bitmiş, hüküm verilecekti. “Nuh dedi ki: “Rabbim! Yeryüzünde hiçbir inkârcı bırakma. Doğrusu sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; sadece ahlâksız ve çok inkârcıdan başkasını doğurup yetiştirmezler.” (Nuh 26,27) Evet akıl almaz bir sabırla, Allah’tan aldığı emri savsaklamadan, işi oluruna bırakmadan, sabır sembolü olarak görevini sürdüren, 950 yıl her türlü fırsatı değerlendirerek çevresindekileri uyarmaya çalışan, bıkmadan, usanmadan bu işi sürdüren Hz. Nuh bakın en sonunda bunları söylüyordu. İşi Allah’a havale ediyordu. Ya Rabbi yeryüzünde bir tek kâfir bırakma. Yeryüzündeki tüm kâfirlerin kökünü kes! Çünkü eğer yeryüzünde onlardan bir tek fert, bir tek aile bırakırsan onlar kâfirden başkasını doğurmazlar. Doğurduklarını kâfir yetiştirirler. Kâfirler, kâfir doğururlar. Kâfirlerin eğitimi insanların kâfirleşmesini sağlar. Kâfirlerin egemen olduğu yerde ancak kâfir yetişir. Bunlara fırsat verirsen yeryüzünde kâfir yetiştirirler ya Rabbi. Binaenaleyh yeryüzündeki tüm kâfirleri yok et, diyordu. Ama tâbi o ana kadar, Rabbinden onların iman etmeyeceklerine dair bilgiyi alana kadar, dâvetini sabırla sürdürdü. Öyleyse bizler de böyle yapalım. Şu anda Allah bize bunu demediğine göre, karşımızdaki insanların adam olmayacakları bilgisi bize ulaşmadığına göre bizler asla yılgınlık göstermeden, bu insanların helâkini istemeden anlatmaya devam etmek zorundayız. Evet işte bu noktadan sonra Rabbimiz buyurdu ki: Bizim gözetimimiz ve vahyimiz altında bir gemi yap. Yeryüzünde ilk gemi yapımı da Allah’tandı. Allah emriyle, Allah vahyiyle, Allah gözetimi altında yapılacaktı gemi. Gemi yapımı konusunda bil-gilendirme de Allah’tandı. Evet artık vakit gelmişti. Bir gemi yapılacak Allah’ın emri ve yol gösterisiyle, iman edenler o gemide kurtarılacak ve geri kalanlar da boğulacaklardı. Ve tarihte yeryüzünde ilk helâk hükmü böylece gerçekleşmiş olacaktı. Mü’minlerle kâfirler arasında ilk ayrışma böylece gerçekleşmiş olacaktı. Allah’ın elçisi Rabbinden aldığı bu emirle hemen gemi yapımına başlıyor.
36,37. “Nuh'a, “Senin milletinden, inanmış olanlardan başkası inanmayacaktır; onların yapa geldiklerine üzülme; nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap. Haksızlık yapanlar için Bana baş vurma, çünkü onlar suda boğulacaklardır" diye Allah tarafında vahy olundu.” Ey Nuh, şu ana kadar toplumundan iman etmiş olanların dışında artık hiçbir kimse iman etmeyecek. Şu ana kadar inananlar inanmış, artık bundan sonra kimse Müslüman olmayacak. Artık bundan sonra o kâfirlerin yaptıklarına üzülme. Artık bundan sonra onlar Müslüman olacaklar diye de bir beklentin, bir ümidin olmasın. Bu iş bitmiştir. Ne müthiş bir şey değil mi? 950 yıllık dayanılmaz bir dâvet, dayanılmaz acılar, ıstıraplar, alaylar, hakaretler. Bütün bunların sonunda iman edenlerin sayısı 10,15,20 en çok rakamla 40 ya da 80 kişi. Hepsi bu. Ve artık dâvet bitmiş, çırpınış bitmiş, hüküm verilecekti. “Nuh dedi ki: “Rabbim! Yeryüzünde hiçbir inkârcı bırakma. Doğrusu sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; sadece ahlâksız ve çok inkârcıdan başkasını doğurup yetiştirmezler.” (Nuh 26,27) Evet akıl almaz bir sabırla, Allah’tan aldığı emri savsaklamadan, işi oluruna bırakmadan, sabır sembolü olarak görevini sürdüren, 950 yıl her türlü fırsatı değerlendirerek çevresindekileri uyarmaya çalışan, bıkmadan, usanmadan bu işi sürdüren Hz. Nuh bakın en sonunda bunları söylüyordu. İşi Allah’a havale ediyordu. Ya Rabbi yeryüzünde bir tek kâfir bırakma. Yeryüzündeki tüm kâfirlerin kökünü kes! Çünkü eğer yeryüzünde onlardan bir tek fert, bir tek aile bırakırsan onlar kâfirden başkasını doğurmazlar. Doğurduklarını kâfir yetiştirirler. Kâfirler, kâfir doğururlar. Kâfirlerin eğitimi insanların kâfirleşmesini sağlar. Kâfirlerin egemen olduğu yerde ancak kâfir yetişir. Bunlara fırsat verirsen yeryüzünde kâfir yetiştirirler ya Rabbi. Binaenaleyh yeryüzündeki tüm kâfirleri yok et, diyordu. Ama tâbi o ana kadar, Rabbinden onların iman etmeyeceklerine dair bilgiyi alana kadar, dâvetini sabırla sürdürdü. Öyleyse bizler de böyle yapalım. Şu anda Allah bize bunu demediğine göre, karşımızdaki insanların adam olmayacakları bilgisi bize ulaşmadığına göre bizler asla yılgınlık göstermeden, bu insanların helâkini istemeden anlatmaya devam etmek zorundayız. Evet işte bu noktadan sonra Rabbimiz buyurdu ki: Bizim gözetimimiz ve vahyimiz altında bir gemi yap. Yeryüzünde ilk gemi yapımı da Allah’tandı. Allah emriyle, Allah vahyiyle, Allah gözetimi altında yapılacaktı gemi. Gemi yapımı konusunda bil-gilendirme de Allah’tandı. Evet artık vakit gelmişti. Bir gemi yapılacak Allah’ın emri ve yol gösterisiyle, iman edenler o gemide kurtarılacak ve geri kalanlar da boğulacaklardı. Ve tarihte yeryüzünde ilk helâk hükmü böylece gerçekleşmiş olacaktı. Mü’minlerle kâfirler arasında ilk ayrışma böylece gerçekleşmiş olacaktı. Allah’ın elçisi Rabbinden aldığı bu emirle hemen gemi yapımına başlıyor.
38,39. “Gemiyi yaparken milletinin inkârcı ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ederlerdi. O da: “Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz; rezil edecek azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz” dedi.” Nuh (a.s) gemiyi yapmaya başlayınca kavmin ileri gelenleri Nuh (a.s) un yanına uğradıkça Onunla alay ediyorlar. Bu nedir ey Nuh? Bu da peygamberliğinin bir gereği midir? Yoksa meslek mi değiştirdin? Peygamberlik işini bıraktın da bu işe mi başladın? Diyorlar. Nuh (a.s) dedi ki haydi şimdi alay edin bakalım bizimle, yakın da biz de sizinle alay ederiz. Peygamberin tehdidiyle karşı karşıya alaycılar. Alay edin bakalım, biz de sizinle alay edeceğiz. Yakında azabın kime geleceğini? Kimi rezil rüsva edeceğini göreceksiniz. Sürekli bir azap karşısında kim alaya lâyıkmış onu yakında görecek ve bileceksiniz. Kim kaybedecekmiş? Kim kazanacakmış çok yakında anlayacaksınız.
38,39. “Gemiyi yaparken milletinin inkârcı ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ederlerdi. O da: “Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz; rezil edecek azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz” dedi.” Nuh (a.s) gemiyi yapmaya başlayınca kavmin ileri gelenleri Nuh (a.s) un yanına uğradıkça Onunla alay ediyorlar. Bu nedir ey Nuh? Bu da peygamberliğinin bir gereği midir? Yoksa meslek mi değiştirdin? Peygamberlik işini bıraktın da bu işe mi başladın? Diyorlar. Nuh (a.s) dedi ki haydi şimdi alay edin bakalım bizimle, yakın da biz de sizinle alay ederiz. Peygamberin tehdidiyle karşı karşıya alaycılar. Alay edin bakalım, biz de sizinle alay edeceğiz. Yakında azabın kime geleceğini? Kimi rezil rüsva edeceğini göreceksiniz. Sürekli bir azap karşısında kim alaya lâyıkmış onu yakında görecek ve bileceksiniz. Kim kaybedecekmiş? Kim kazanacakmış çok yakında anlayacaksınız.
40. “Buyruğumuz gelip tandırdan sular kaynamağa başlayınca, “Her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir" dedik. Pek az kimse onunla beraber inanmıştı.” Ne zaman ki emrimiz geldi, sular kaynamaya, denizler yük-selmeye başladı. Gemi çalışmaya başladı ve Biz dedik ki ey Nuh her bir varlıktan birer çift al ve üzerine azap hükmü, gazap hükmü, tufan, boğulma, helâk hükmü gerçekleşenler hariç ehlinden çoluk çocuğunu ve toplumundan iman edenleri, tercihini senden yana kullananları al dedik. Zaten Onunla birlikte pek az insan iman etmişti. Çok insan inanmıştı Nuh aleyhisselâma ve onun getirdiği hidâyet hediyesine. İşte tercihini senden yana kullanmış, senin rehberliğini, senin kaptanlığını kabullenmiş o azları al yanına ve:
41. “Allah “Oraya binin; yürümesi ve durması Allah'ın ismiyledir, Rabbin bağışlar ve merhamet eder" dedi.” Rabbimiz buyurdu ki o gemiye bismillah diyerek, Allah adını anarak, Allah izniyle binin. Çünkü gemiyi yaptıran Allah, geminin sa-hibi Allah, suyun sahibi Allah, tufanın sahibi Allah, geminin de, tufa-nın da, kurtuluşun da, helâkin de yasasını koyan Allah’tır. O geminin akışı da duruşu da Allah’ın adıyladır. Onu yürüten de, hareket ettiren de, su üzerinde yüzdüren de, durduran da Allah’tır.
42. “Gemi, dağlar gibi dalgalar içinde onları götürürken, Nuh, bir kenarda ayrı kalmış oğluna “Ey oğulcuğum! Bizimle beraber gel, kâfirlerle birlik olma diye seslendi.” O gemi dağlar gibi dalgaların arasında yürümeye başlar. Yerlerden sular fışkırır, göklerden sular iner ve sular tüm dünyayı kaplar. Gemiye binenler, peygamberle birlik olanlar, tercihlerini Allah’tan ve peygamberden yana kullananlar hariç tüm dünya insanlığı helâk olacaklar. Ve artık biraz sonra yeryüzünde gemiye binenlerin dışında hiç kimse kalmayacak. Nuh gemiden oğluna nida etti. O şöyle gemiden bir kenarda, kıyıda duruyordu. Gemiye binmemişti. İnananların içinde yerini almamıştı. Ey oğlum, gel bizimle beraber bin gemiye. Gel mü’minlerle beraber sen de bin. Gel şu kurtuluş gemisine sen de bin. Gel sen de kurtulanlardan, felaha erenlerden ol. Sakın gemiye binmeyen, kurtuluşu değil de helâki seçen kâfirlerle beraber olma. Gel beni dinle, de-ğilse helâk olacaksın. Dünyanı da âhiretini kaybedeceksin. Babası-nın merhametle yalvarışlarına karşılık oğlu dedi ki:
43. “Oğlu: “Dağa sığınırım, beni sudan kurtarır" deyince, Nuh: "Bugün Allah'ın buyruğundan O'nun acıdıkları dışında kurtulacak yoktur" dedi. Aralarına dalga girdi, oğlu da boğulanlara karıştı.” Ben dağlara sığınırım, dağlara çıkarım, onlar beni sudan ko-rur. Dağlara güvendi, gücüne kuvvetine güvendi, teknolojisine gü-vendi. Nuh (a.s) dedi ki, ey oğlum, bugün Allah’ın emrinden kendisini kurtaracak yoktur. Bugün Allah’ın emrinden hiç kimse kendisini kurtaramayacak. Ancak Allah’ın rahmet edip acıdıkları müstesna. Bugün Allah’ın azabı, Allah’ın gazabı, Allah’ın helâk emri herkesi boğacak, herkesi kapsayacak. Gel inat etme de Allah’ın rahmetine hak kazananların içine gir. Gel mü’minlere katıl. Gel Müslüman ol. Gel kurtulanlardan ol. Tam onlar konuşurlarken babayla oğulun arasına bir dalga girdi ve o da boğulanlardan oldu. Onun işi de bitti. Tüm diğer zâlimler gibi Nuh (a.s) un oğlu da boğuldu sular altında. Ebedîyen yok oluşun, ebedîyen kahroluşun ve kaybedişin derinliklerine gömülüp gitti o da. Dünya üzerinde Allah’ın helâk yasası gerçekleşti ve artık yeryüzünde hiç kimse kalmadı. Tabii tüm yeryüzü mü? Yoksa yeryüzünün o gün için insan yaşayan bölümü mü? Bunu bilmiyoruz. Ama artık yeryüzünde gemiye binenlerin dışında hiçbir insanın kalmadığı ve insanlığın tekrar bu gemiye binenlerden ürediğini biliyoruz. Evet Allah’ın hükmü gerçekleşti, tufan uygulandı, zâlimler, kâfirler helâk oldu.
44. “Yere, “Suyunu çek!” göğe, “Ey gök sen de tut!” denildi. Su çekildi, iş de bitti; gemi Cûdiye oturdu. "Haksızlık yapan millet Allah'ın rahmetinden uzak olsun" denildi.” Sonra denildi ki: Ey arz suyunu yut! Ve ey sema sen de suyunu tut! İki emir, iki ferman. Göklere ve yere egemen olan, göklere ve yere söz geçiren, göklerin ve yerin boynundaki ipin ucu elinde olan Allah’tan iki kuluna iki emir. Ey yer suyunu yut! Ey sema suyunu tut! İş böylece tamamlandı, emir yerine getirildi, hüküm gerçekleşti. Yer suyunu yuttu, sema suyunu tuttu, gemi de Cûdi dağının üzerine yerleşti, oturdu. Ve denildi ki zâlimler güruhu Allah’ın rahmetinden uzak olsun. Hani sûrenin önceki bölümlerinde Rabbimiz tüm insanlığa bir meydan okumuştu. Eğer ciddiyseniz Allah’ın berisinde Allah’tan başka ne kadar şahidiniz, ne kadar şühedanız ne kadar yardımcınız varsa, yâni inandığı dâvâya canını verecek kadar bağlı ne kadar şehidiniz varsa onların hepsini de toplayın. Allah’tan başka güvendiğiniz ne kadar yardımcınız ne kadar putlarınız ne kadar edipleriniz, şairleriniz, bilginleriniz, filozoflarınız, müdürleriniz, genel müdürleriniz varsa veya size baş olacak, ayak olabilecek ne kadar yardımcınız yardakçınız varsa hepsini çağırın da haydi örnek bir sûre getirin bakalım buyurmuştu. Yâni madem ki bu kitabı Peygamber uyduruyor diyorsunuz. Bir insanın kendi başına kendiliğinden yapabildiği bir şeyi diğer insanlardan, milyarlarca insanlar içinden herhalde yapabilen bir insan çıkacaktır elbette. Abdullah İbni Mukaffa diye bir adam var. Arap edebiyatının dahilerinden kabul edilir. Gerçekten bu işi bilen bir adam. “Kelile ve Dimneyi” Arapça’ya kazandıran bir adam. Günün birinde Kur’an’a benzer bir nazire yapmak çıkmış kafasından. Sen bunu becerirsin, bu işi ancak içimizden sen kıvırırsın demişler. Tamam! Demiş, herhalde bu işi ben kıvıracağım. Şöyle hazırlığını yapmış, enine boyuna bakmış, kendini toplamış ve Kur’an’ı bu gözle bir daha okumuş. Benzerini yapmak adına dikkatlice Kur’an’ı okurken Hud sûresine geliyor. Hud sûresinde Rabbimizin anlattığı bu bölüme gelir. Tufandan önce Allah göğe emretti: Ey gök su indir! buyurdu, gök de bu emre imtisâlen suyunu indirdi. Sonra yere emretti Allah, yer de suyunu fışkırttı, tamam her taraf su. Helâk olacaklar helâk olmuşlar, cezasını çekmesi gerekenler çekmişler cezalarını, artık iş bitmiş ve tufan da bitecekti. Allah birisi semaya, ötekisi de arza olmak üzere iki emir verdi. "Ey sema artık suyunu tut! Ve ey arz sen de suyunu yut!" Allah dedi ki göğe: Ey gök artık suyunu tut! Ve ey yer sen de suyunu yut! İki emir veriliyordu: Birisi göğe, ötekisi yeryüzüne. Birisi tut! Diğeri yut! Tamam hepsi bu kadar. Birisi tutmuş, ötekisi de yut-muştu suyunu ve artık yeryüzü kupkuruydu. Kur’an’ın bu bölümüne gelince adam kara kara düşünmeye başlıyor. Sanki beynini ellerinin arasına alıyor, sıktıkça sıkıyor, kafatasını eritiyor, beynini cıvık cıvık alıyor eline ve sonra diyor ki: Eyvah! Bunu diyebilmek için semaya ve arza söz geçirmek gücünde olmak gerekiyor. Bunu diyebilmek için, böyle bir sözü söyleyebilmek, Kur’an gibisini meydana getirebilmek için ancak Allah olmak gerekiyor. Ben Allah olmadığıma göre ne mümkün öyleyse? Diyor ve sonunda vazgeçiyor bu delilikten. Öyleyse Kur’an’a benzer yapmanın bu mantığını kaybetmememiz gerekiyor. Değilse yapılır yâni. Bir yığın herze çıkabilir karşımıza. Böyle değil, aya laf edecek adam, güneşe söz geçirecek, arza emredecek, semaya ferman edecek. Bunu Allah’tan başka kimse gerçekleştiremez. Kim diyebilir bunu semaya ve arza? Kim söz geçirebilir bunlara Allah’tan başka? İnsanlar da bir şeyler söylüyorlar ama bunların hiç birisinin onların fermanından haberleri bile yoksa, bu herzeden başka bir şey değildir de nedir? Evet olan olur ve gemi Cudi dağına yerleşir. Cudi dağı Me-zopotomya bölgesindedir ve işte tarihin ikinci başlangıcı burasıdır. Âdem (a.s) in inip hayatın başladığı ilk nokta yine burasıdır. Cennet-ten indirildikten sonra atamızla, anamızın birleştikleri yer Arafat dağıdır. Hayat bir zamanlar buradan başlar. Nuh kavmi de belli yerlerde yaşar, nihâyet tufan sonunda insanlık hayatı yine Dicle nehri kenarında Cudi dağı çevresinde başlar.
45. “Nuh Rabbine seslendi: “Rabbim! Oğlum benim ailemdendi. Doğrusu Senin vaadin haktır. Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin” dedi.” Ya Rabbi, oğlum! O benim ehlimdendir ya Rabbi! diye bağırır. O benim oğlumdur, senin vaadin de haktır. Senin vaadettiğin şekilde suda boğulanlar cehenneme gidecek. Ama ben inanıyorum ki Sen Ahkem’ül Hakiminsin. Hüküm verenlerin en iyisisin. En doğru, en gü-zel hükmü Sen verirsin. Ama ne gelir elden? Kolay değil. En sevdiği evlâdı cehenneme gidecek.
46. “Allah: “Ey Nuh! O senin ailenden sayılmaz; çünkü kötü bir iş işlemiştir; öyleyse bilmediğin şeyi Benden isteme. İşte sana öğüt, bilgisizlerden olma" dedi.” Ey Nuh, o senin ehlin değildir. Çünkü o gayr-i sâlih bir amel işlemiştir. O gayr-i sâlih bir amelin sahibidir. Nuh (a.s) un ehli Müslüman olanlardır. Oğlu bile olsa bir Müslümanın eğer Müslüman değilse ehli sayılmayacaktır. Peygamber çocuğu bile olsa sâlih bir amelin sahibi olmadıkça babasıyla bir ilgisi olmayacaktır. İbrahim (a.s) in babası da böyleydi. Rabbimizin dünyada en çok sevdiği insanlar peygamberlerdir. En çok değer verdiği insanlar da onlardır, en büyük imtihana tâbi tut-tukları da yine onlardır. İşte görüyoruz birisinin oğlu Müslüman olmu-yor, birisinin babası, birisinin karısı, birisinin baba yerindeki amcası Müslüman olmuyor. Yâni dereceleri yükselsin diye mi? Sabırları artsın diye mi? Yoksa kıyâmete kadar bu elçilerinin hayatında örneklemeler bulunsun diye mi? bilmiyoruz. Bakın Rabbimiz ya Rabbi oğlum diyen Nuh (a.s)’a şöyle buyuruyor: Ey peygamberim, sakın hakkında bir bilgin olmayan, sana hakkında bilgi verilmeyen bir konuda benden bir şey isteme. Cahil-lerden olmaman için sana vaaz ediyorum. Seninle hiç bir ilgisi olma-yan, imanla, sâlih amelle bir ilgisi olmayan o oğlun hakkında sakın benden af dileyerek cahillerden olma. Eğer o da Müslüman olsaydı, senin imanını ve amelini paylaşsaydı elbette seninle birlikte cennete gidecekti. Ama imanı ve ameli olmayan birisini nesebi kurtaramaz. Bir kimse peygamber oğlu, peygamber babası, peygamber hanımı da olsa iman etmediği, ve bu imana bağlı Müslümanca bir hayat yaşamadığı sürece kurtulması mümkün olmayacaktır. İşte görüyoruz bir peygamber çocuğu kurtulamıyor. Artık nesep olarak peygamberden daha üstün bir nesep düşünülebilir mi? Peygamber neslinden daha şerefli bir nesil düşünülebilir mi? Öyleyse hiçbir kimse babası sebebiyle, oğlu sebebiyle, hanımı, kocası sebebiyle kurtulamayacaktır. İşte Rabbimizin uyarısını alan Nuh (a.s) dedi ki:
47. “Rabbim! Bilmediğim şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Beni bağışlamaz ve merhamet etmezsen kaybedenlerden olurum" dedi.” Bilmediğim bir konuda, hakkında bilgim olmayan bir konuda Senden bir şey istemekten Sana sığınırım ya Rabbi. Sen beni bağışlamazsan, hatalarımı örtmezsen, kusurumu görmezden gelmezsen ben ne yaparım ya Rabbi? Bana merhamet etmezsen, rahmetinle be-ni bağışlamazsan ben zarara uğrayanlardan olurum. Dünyada ve âhirette kaybedenlerden olurum ya Rabbi.
48. “Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan topluluklarla bizden bir selâmet ve bereketle gemiden in. Ama bir çok toplulukları da geçindireceğiz, sonra onlara can yakıcı bir azap vereceğiz" denildi.” Denildi ki ey Nuh, Bizden bir selâmla in. Haydi buyurun Bizden bir selâmetle, Bizden bir esenlikle yeniden dünyaya inin. Hatırlarsanız ilk defa bu söz Âdem atamıza denilmişti. Cennette dünyaya inerlerken Âdem ve Havva anamıza inin deniliyordu. Şimdi insanlığın ikinci atasına söyleniyor. Selâm ve bereketler, inişin üzerine seninle beraber olsun. Seninle beraber olan, tercihini senden yana kullanan ümmetler üzerine de olsun bereketler, selâmetler, esenlikler. O ümmetleri faydalandıracağız, onlara hayat vereceğiz, nîmetler vereceğiz. Ama onlar da sonradan kendilerine verdiklerimizle tuğyan ederler, başkaldırırlar, kulluktan çıkarlarsa, Bizden onlara da dayanılmaz bir azap dokunacak, onlar da tıpkı öncekiler gibi cezalarını çekeceklerdir. Müslümanca bir hayatı devam ettirenler de hem dünyada hem de âhirette kazananlardan olacaklardır.
49. “Ey Muhammed! Bunlar sana vahy ettiğimiz bilinmeyen olaylardır. Sen de milletin de daha önce bunları bilmezdiniz. Sabret, sonuç Allah'tan sakınanlarındır.” İşte bir peygamberin, bir beşerin asla bilemeyeceği haberler hadiseler. Rabbimiz elçisine bu bilgileri, bu haberleri ulaştırıyor ve elçisi de Allah’tan gelen bu bilgileri insanlığa duyuruyor. Peygamber bu Allah bilgileriyle izzet ve şeref buluyor, Müslümanlar vahiyle izzet ve şeref buluyorlar. Kâfirler, müşrikler yok edilirken peygamber ve onun safında yer alanlar kurtuluyor. Tüm dünyayı tufan kaplasa da, tüm dünyayı küfür ve zulüm kaplasa da peygamber safında olanlar kurtulacaktır. İşte Rabbimiz bunu anlatıyordu burada peygamberine. Bunu öğrendi Rasulullah efendimiz, bunu öğrendi sahâbe-i kirâm efendi-lerimiz, bunu öğreniyoruz şu anda bizler ve kıyâmete kadar Rabbi-mizin bu sûresini okuyan Müslümanlar. Bizler şu anda Rabbimizin bu yasasını öğrendik ve bu âyetleri kuşandık. Tüm dünya felâketlerin içine düşebilir. Tüm dünyayı tufanlar sarabilir. Ama ne olursa olsun kaptanı peygamber olanlar kesinlikle kurtulacaktır. Evet şu anda da dünya üzerinde korkunç bir tufan var. İn-sanlığının Allah’a kafa tutma, Allah’ı hayatlarına karıştırmama, Al-lah’tan gelen hayat programına değer vermeme ve Allah’ın elçisiyle ilgilenmeme isyanlarından ötürü tüm dünyada tufan vardır. Tüm dünyada Rabbimizin korkunç bir tufanı vardır şu anda. Ama sünnetullah gereği şu anda gemi de vardır. Bu tufandan sığınmak isteyenlerin sı-ğınabilecekleri gemi de mevcuttur. Bu gemi Son elçinin bina ettiği İs-lâm gemisi, geminin kaptanı da Hz. Muhammed (a.s)’dır. Şu anda bu gemiye binenler, bu geminin kaptanının safında yer alanlar, bu geminin kaptanına evet diyenler, tercihlerini bu istikâmette kullananlar hep kurtuluyor, diğerleri ise helâk olup gidiyor. Eğer batanların, cehenneme gidenlerin içinde değil de kur-tulanlardan olmak istiyorsanız, helâkin ve helâk yasasının dışında kalmak istiyorsanız o günkü kurtulanların rolünü oynamak zorundasınız. Kurtulanlar safında, peygamber safında yer almak zorundasınız. Safınızı belirlemek zorundasınız. Yâni eğer sizler de Tâğutlaşan, azgınlaşan, Allah’la ve elçi-siyle savaşa tutuşan, Allah’ın kitabını, Resûlünün örnek hayatını red-deden bu toplumda dalgalar halinde sizi yok etmeye yönelen toplu-mun küfründen, inkârından, ilhadından kurtulmak istiyorsanız, bu kü-für dalgalarının boğucu etkisi altında boğulmamak istiyorsanız o zaman sizler de gemiye binenlerden olmak zorundasınız. Sizler de pey-gamber safında yer almak zorundasınız. Allah düşmanlarından ayrılmak zorundasınız. Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yapanlar-dan olmak zorundasınız... İşte bunlar gayb haberleridir, gaybî bilgilerimizi size ulaştırıyoruz ki bundan önce ne kavmin ne de sen bunları bilmiyordun. Öy-leyse sabret ey peygamberim. Dayan, diren Müslümanca bir hayata. Gelecekte başarı, gelecekte özgürlük, gelecekte devlet, iktidar, izzet ve şeref hayatlarını Allah için yaşayanların olacaktır. 950 yıl sıkıntı çeken Müslümanların sanki hiç kazanma şansları yok gibiydi değil mi? Kazanalar sanki hep kâfirler ve müşriklerdi. Ezilenler, horlananlar Müslümanlardı. Ama işte göklere ve yere egemen olan büyük irade Müslümanların kazanmasına, kâfirlerin helâkine hükmetti ve sonunda o bir avuç insan kazanan taraf olurken, kâfirler geberip gittiler. Ebedîyen kaybettiler. Allah, düşmanlarının defterini dürüverdi de sonra peygamber safında yer alanları onların yerlerine yurtlarına yerleştirip halifeler kılıverdi. O helâk edilenlerin peşlerinden yeni yeni nesiller getirmiş, onlardan sonra onların yerlerine başkaları vâris olmuş. Öncekiler yok olmuş kayıplara karışmış, yoklukları bile hissedilememiştir. Ama ne yazık ki bu gerçeği insanlar unutuverirler. Allah kendilerine yeryüzünde yerleşme imkânı verince, yerlerini sağlamlaştırınca hemen bunu unutuverirler de sanki kendilerini yaratan Allah değil de kendileriymiş gibi, sanki kendilerine bu imkânları veren Allah değil de başkalarıymış gibi, sanki kendilerinden önce nicelerini gözlerinin önünde Allah helâk etmemiş gibi Allah’a kafa tutmaya kalkıverirler. Allah’a karşı da Allah’ın âyetlerine karşı da müstekbirce bir tutumun içine giriverirler. Bakın bir toplum daha gündeme geliyor:
50. “Âd milletine kardeşleri Hud’u gönderdik. Şöyle dedi: "Ey milletim! Allah'a kulluk edin. O'ndan başka ilâhınız yoktur; yoksa sadece yalan uyduran kimseler olursunuz.” Evet Nuh (a.s) un kavmiyle kavgasından sonra şimdi de Hud as’ın toplumuyla kavgasına şahit oluyoruz. Bir gayb bilgisine, bir gayb haberine de Rabbimizin anlatımıyla muttali oluyoruz. Yeryüzünün en süper gücüne sahip olan, Fecr sûresinin beyanıyla: “Ki ülkeler içinde onun benzeri yaratılmamıştı.” (Fecr 8) 30,40 metre uzunluğunda dev gibi adamlardı. Bu toplum İbni İshak’ın rivâyetine göre Umman’dan Yemen’e kadar uzanan geniş bir bölgede, Ahkâf denen bölgede yaşıyordu. Yemen, Yemame, Cidde, Hadramut arasında yaşamış bir kavimdir. Bu bölgede meskun olan Âd toplumu tüm civar ülkelere de hakim bir durumdaydı. Hâlâ şu anda bile Hadramut taraflarında bunların evlerinin barklarının kalıntılarına rastlanmaktadır. Kur’an’ın bize anlattığına göre Arapların yakından tanıdıkları, bildikleri, şiirlerine konu ettikleri bir toplum. Görkemli şehirleri, üstün teknolojileri, pazıları, güçleri kuvvetleri, medeniyetleriyle hayatlarında Allah’ı diskalifiye etmiş, Allah’ın insan hayatını düzenlemek üzere gönderdiği hayat programını terk etmiş, keyiflerince bir hayat yaşayarak Allah’a karşı bir savaş ilân etme cüretini göstermiş bir kavim. Kendilerine Hud (a.s) elçi olarak gönderildi. Kendilerini yer-yüzünün en süper gücü olarak gören bu topluma Hud (a.s) Allah’ın dâvetini ulaştırdı, onları Allah’ın âyetleriyle uyardı. Onları sadece Allah’a kulluğa, sadece Allah’ı dinlemeye çağırdı. Bir gün gelip kendilerine verilen bu güç ve kuvvetlerinin biteceğini, kıyâmetin kopacağını, hayatlarının ve saltanatlarının yok olacağını hatırlattı. Allah’ın desteğiyle Allah’ın kendisinden istediği Müslümanca bir dâveti uzunca bir süre devam ettirdi. Anlattı, uyardı, didindi, çabaladı ama kavmin içinde çok az bir Müslüman grup hariç toplum Onun dâvetine hüsnükabul göstermedi. Âd toplumuna da kardeşleri Hud (a.s)’ı gönderdik, görevlendirdik. Kendi içlerinden, kendi nefislerinden, kendi akrabalarından, kendi topraklarından bir elçi olarak görevlendirdik. Nuh kavminden sonra yeryüzünde Allah’ın kendilerine egemenlik verdiği Âd kavmine kardeşleri Hud (a.s) gönderiliyordu. Bakın Hud (a.s) diyor ki: Ey kavmim! Ey benden olanlar! Ey benden bir parça olanlar! Ey anam! Ey babam! Allah’a kul olun! Sadece Rabbinize kul olun! Sadece O’nu dinleyin! Sadece O’nun istediği hayatı yaşayın! Ben si-zin için Allah’tan başka bir İlâh, Allah’tan başka bir Rab tanımıyorum. Allah’tan başka sizin için sözünü dinleyeceğiniz, çektiği yere gideceğiniz, yasalarını uygulayıp kendisini hoşnut edeceğiniz bir ilâh ve rab bilmiyorum. Gelin sadece O’nu dinleyin. Sadece O’nun istediği gibi yaşayın. Sadece O’na kulluk edin. Tek Rab, tek İlâh olan Allah’ı bırakıp başkalarına kulluk ederek, başkalarının istediği hayatı yaşayarak, başkalarının yasalarını uygulayarak sizler şu anda Allah’a iftira ediyorsunuz. Bu halinizle müfteri durumundasınız. Gelin vazgeçin bu yaşantılarınızdan da sadece Allah’a kulluğa yönelin.
51. “Ey milletim! Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak beni yaratana aittir. Aklet-mez misiniz?” Ey kavmim, ben yaptığım bu tebliğimin, bu dâvetimin karşılığında sizden bir ücret, bir mükafat istemiyorum. Benim ücretim, benim mükafatım beni yoktan var eden Rabbime aittir. Benim ecrim beni yaratıp size elçi olarak görevlendiren Rabbime aittir. Yaptığım bu dâvetin karşılığında ne mal, mülk vermenizi, ne bal baklava yedirmenizi, ne çay kahve ikram etmenizi, ne arabalarınıza bindirmenizi, ne bana bir teşekkür etmenizi istemiyorum. Akl etmez misiniz? Düşün-mez misiniz? Akıllarınızı kullanmaz mısınız? Zannetmeyin ki ben bu çalışmalarımın sonunda bir dünya menfaatine ulaşacağım. Zannetmeyin ki bu tebliğimi bir dünya gücüne, bir dünya menfaatine tahvil edeceğim. Ben yokken beni var eden ve beni size elçi gönderen Rabbimden beklerin ben beklediğimi. O bana vaadettiğini verecektir. Benim görevim sizi yalnızca Allah’a kulluğa dâvettir. Ne güzel bir ifade değil mi? Tüm peygamberler toplumlarına bunu söylediler. Öyleyse bizler de insanlara ulaştırdığımız din karşılığında, du-yurduğumuz âyet ve hadis karşılığında kesinlikle insanlardan hiç bir şey istemeyeceğiz. Eğer böyle insanların elindekilerden müstağni davranırsak o zaman insanlara karşı güvenli olur ve mesajımız insanlar tarafından hüsnü kabul görür. Eğer dünya üzerinde köpeklerin üşüştükleri leşe benzer leşlerden uzak durursak, onun peşinde olan köpeklerden emin oluruz. Eğer bizler de o leşten almaya çalışırsak o zaman köpekler de bizim üzerimize hücum edeceklerdir. Özellikle dâvetçilerin kendilerini halkın elindekilerden uzak tut-maları gerekmektedir. Şurasını hiçbir zaman unutmayalım ki halkın elindekilere göz diken, halktan bir şeyler istemeye alışmış bir dâvetçi sonunda halkın istediğine göre, halkın hoşnut olduğuna göre dini eğip bükmek ve onların isteyip hoşnut oldukları bir dini anlatmak zorunda kalacaktır. Böyle birisi zenginler karşısında, mal mülk sahipleri karşısında eğilip bükülmekten, dini onların arzularına göre eğip bükmekten kurtulamayacaktır. Halbuki bu Allah korusun nifak alâmetidir. Allah’ın Resûlü malından, zenginliğinden dolayı bir kişiye saygı duymanın münâfıklık alâmeti olduğunu haber veriyor. Öyleyse insanların mallarında mülklerinde hiçbir zaman gözümüz olmamalı. Bizim vazifemiz sadece onların mallarını fakirlere vermelerini sağlayarak toplumun fakirlerini rahatlatmaya ve onları da dini vazifelerini yapmaya, sorumluluklarını bizzat kendilerinin yerine getirmelerine yönlendirmeliyiz. Bizim görevimiz sadece onları bu hayra yönlendirmek olmalıdır. Ama yanlış anlamayalım zenginlerin paralarını fakirlere dağıtmak üzere onlardan biz almamalıyız. Onların paralarına elimizi bile sürmeden kendilerinin bu işi yapmalarını sağlamalıyız. Değilse biz onların paralarını aldık mı onlar rahatlayacaklar ve fakirlerin durumlarına muttali olamayacaklar ve lüks içindeki hayatlarına devam edeceklerdir. Bırakalım kendileri gitsinler fakirlerin evlerine de kendi hayatlarıyla o fakirlerin hayatlarını mukayese imkanları olsun. Hz. Ali efendimiz buyurur ki: Özellikle mü’minlerin imamlarının, önderlerinin hayatlarının dünyaya karşı zühd içinde olmaları gerekir ki halkın hayatlarından, sorunlarından haberdar olsunlar. Âlimlerin, imamların, önderlerin zâhid olmadıkları, doyumsuzca dünyaya meylettikleri bir toplumun öteki fertlerinin zâhid olmaları elbette beklene-mez. Öyleyse becerebildiğimiz kadar dünya konusunda zâhid olacak, kendimize yetecek kadar rızkın ötesinde dünyayı kucaklayacakmış gibi bir doyumsuzluğun içine girmeyeceğiz inşallah. Allah Resûlü hadislerinde bir de: “insanların elinde bulu-nanlara karşı zâhid ol ki insanlar seni sevsin.” İnsanların elinde olandan ümidi kes ki sen de zengin olasın ve Allah da seni sevsin buyurur. Öyleyse insanlar nezdinde sevilip sayılan, değer ve-rilen bir kimse olmak istiyorsak insanların ellerindekilerden ümit keselim, onlardan zühd içinde olalım. Sehl Bin Sâd’den rivâyet edilen başka bir hadislerinde: "Mü'minin şerefi gece ibâdetidir. Onun izzeti de insanlardan müstağni olmasıdır" Evet gece kalkıp Allah’a ibâdet eden ve insanlardan müstağni olan, insanların eline bakmaktan uzak duran, insanlardan hiçbir şey istemeyen mü’min en şerefli mü’mindir. Çünkü bir şeye aşırı düşkünlük, bir şeye aşırı tamah o konuda fakirliktir. Ama ona ve dünyaya önem vermemek ise o konuda zenginliktir. Yani bir insan bir şeye de-ğer vermediği zaman o konuda zengin olur. Kab'ul Ahbar der ki: Âlimin ilmini ve vakarını üç şey giderir. Bi-rincisi tamah, ikincisi nefsinin mağlubu olması, üçüncüsü de hacetini halktan istemesidir. Demek ki tamah içinde olan, sürekli ihtiyaç içinde kıvranan, nefsinin arzularına mağlup olarak doyumsuzca onun isteklerinin peşine takılan, günah peşinde koşan ve de başkalarının sırtından geçinmeye çalışan, sürekli insanlardan bir şeyler bekleyen âlim vakarını kaybedecektir. İnsanların gözünde silik şahsiyet sahibi bir insan durumuna düşecektir. İnsanlar tarafından sevilmeyen bir insan durumuna düşecektir. Çünkü biliyoruz ki insanlar kendi ellerindekine göz dikenlerden hoşlanmazlar. Çünkü insan oğlu mala mülke düşkündür. Rasûlullah efendimizin beyanıyla bir vadi altını olsa ikinci bir vadinin olmasını ister. Onun içindir ki insan oğlu fıtraten kendi elindekileri istemeyenleri sever. İnsanlar genellikle kendilerine muhtaç olmayan insanları, kendilerine yük olmayan insanları severler. Sevdiklerine ortak olmaya çalışanlara da düşman olurlar. Mal mülk de pek çok insanın uğrunda ömür tükettiği en büyük sevgilidir. İşte görüyoruz insanlar kendilerinden borç isteyen insanlardan bile köşe bucak kaçmaktadırlar. Halk arasındaki para isteme benden buz gibi soğurum senden gibi sözler bunun en güzel delilidir. Öyleyse bizler de kesinlikle insanların ellerindekilere göz dikmeyecek onlardan zühd içinde olacağız. Biliyoruz ki Allah’ın Resûlü bu konunun önemine binaen ashabından insanlardan bir şey istememe konusunda biat almıştır. Bakın bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Kim ki insanlardan bir şey istememe hususunda bana garanti verirse ben de ona cenneti garanti ederim” Hattâ bu tavsiyenin kendisine yapıldığı sahâbe Ebu Zer efendimiz der ki: Vallahi Rasûlullah efendimizden bu tavsiyeyi işittikten sonra atımın üzerindeyken kamçım yere düştü de onu bana alıverecek aşağıda pek çok arkadaşım varken kimseden yardım istemeyip atımdan inip kamçımı kendim aldım buyurur. Evet insanlardan bir şeyler istemek kişinin kalbindeki ilmi söküp çıkarır. O ilmin sahibinin vakarını yok eder.
52. “Ey milletim! Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin ki, size gökten bol bol yağmur göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın; suçlular olarak yüz çevirmeyin.” Ey kavmim, Rabbinize istiğfar edin. Rabbinizden af dileyin. Rabbinizden kusurlarınızın örtülmesini, hatalarınızın kale alınmama-sını dileyin. Estağfurullah deyin. Ya Rab biz Sana bu kadar kulluk yapabildik. Sen bu yaptıklarımızdan daha iyisine, daha güzeline lâyıksın, ama biz bu kadar becerebildik, bizi bağışla, kusurumuza bak-ma deyin. Kötülüklerden, günahlardan, isyanlardan vaz geçip Allah’ın rahmetine yönelin. Rabbinize tevbe edin. Yüzünüzü O’na doğru çevirin. Günah programlarınızdan vazgeçip O’na itaate yönelin ki semadan size O Allah bol bol yağmurlar göndersin. Size bol bol rızklar yağdırsın. Sizin gücünüze güç katsın. Kuvvetinizi artırsın. Daha güçlü, daha kuvvetli bir hale getirsin sizi. Böylece Müslümanca bir hayatın nîmetlerine ulaşarak kulluğunuzu çok daha güzel yapma imkânına ulaşmış olasınız. Ve zinhar mücrimler olarak, günahkârlar olarak Rabbinize isyan içine girmeyin. O’nun bu uyarılarına karşılık kavmi dediler ki:
53. “Ey Hud! Sen bize bir belge getirmeden, senin sözünden ötürü ilâhlarımızı terk etmeyiz ve sana inanmayız.” Ey Hud, sen bize bir beyyine, bir delil getirmedin. İyi güzel konuşuyorsun da, ama hani bir delil göstersene. Yâni şimdi bizler senin elçiliğine, senin bu dediklerinin doğruluğuna nasıl inanacağız? Nasıl güveneceğiz sana? Yıllardır kulluk yaptığımız şu ilâhlarımız ne olacak? Biz alıştığımız bu tanrılarımızı nasıl terk ederiz? Biz senin bu sözlerinle onları asla terk edecek değiliz. Ve biz sana teslim olanlardan, mü’minlerden de olamayız. Bize bir mûcize göster ki inanalım. İlâhlarını terk etmeye yanaşmadılar. İnanışlarını, anlayışlarını, kulluk programlarını, yaşadıkları hayat programlarını terk etmek istemediler. Güçlerine kuvvetlerine güvendiler. Biz güçlüyüz dediler. Bizden daha güçlü kim var dediler. Kimse bize galip gelemez dediler. Kimse bizimle baş edemez dediler. Güç, kuvvet, saltanat bizdedir dediler. Biz kimseye boyun eğmeyiz dediler. Yaratıcılarını unutup Al-lah’ın elçisine kafa tuttular. Güçlerini kuvvetlerini kendilerinden bildiler. Biz senin bu sözlerinle asla tanrılarımızı bırakmayız dediler. Biz alışılmış hayatımızdan, geleneklerimizden, âdetlerimizden, kültürümüzden, sosyal ve siyasal yapılanmalarımızdan asla senin hatırına vazgeçmeyiz dediler. Bizim şu anda hayatımızı düzenleyen siyasal tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, hukuk tanrılarımız, şifa tanrılarımız, oyun eğlence tanrılarımız var. Biz onları asla terk etmeyiz dediler.
54,57. “Bir kısım tanrımız seni çarpmıştır, demekten başka bir şey demeyiz” dediler. Hud: “Doğrusu ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki, ben O'nu bırakıp koştuğunuz ortaklardan uzağım. Hepiniz bana tuzak kurun sonra da ertelemeyin. Ben, ancak benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a güvenirim. Hiç bir canlı yoktur ki Allah ona el koymamış bulunsun. Rabbim elbette doğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz ben size, benimle gönderileni bildirdim. Rabbim sizden başka bir milleti yerinize getirebilir, O'na bir şey de yapamazsınız. Doğrusu Rabbim her şeyi koruyandır" dedi.” Herhalde bizim ilâhlarımız seni çarpmış olmalı ki sen saçmalıyor, ne dediğini bilmiyorsun. Biz sana ancak bunu söyleriz. Halbuki Allah’ı bırakıp da tapındıkları İlâhlar ya daha önceki sâlih kişilerin putlaştırılmış isimleri, ya hayatta olan egemen güçler, liderler, önder-ler, siyasiler, ya da kendi elleriyle yontup oluşturdukları taştan tunç-tan putlardı. Tabii bunlar Nuh (a.s)’la birlikte gemiye binen Müslü-manların çocuklarıdır. Yâni böyle aradan çok fazla bir zaman da geç-memiş. Ama insanoğlu işte böyle kısa bir zaman sonra hak yoldan sapabiliyor. Ey Hud! Seni bizim İlâhlarımızın çarptığını görüyoruz şeklindeki sözlerine karşılık Allah’ın elçisi diyor ki: Ben Allah’ı şahit tutuyorum, sizler de şahit olun ki ben Allah berisinde Allah’a ortaklar koştuğunuz tüm şeriklerinizden, tüm ortaklarınızdan teberrî ediyorum, reddediyorum, hiçbirini kabul etmiyorum. Haydi hepiniz toplanın, güç birliği yapın ve bana kuracağınız tuzaklarınızı kurun. Ne yapacaksanız yapın da göreyim. Bana da mühlet vermeyin, fırsat vermeyin, göz açtırmayın. Bu bir tehditti. Allah’ın elçisi açıkça toplumunu tehdit ediyordu. Zirvede bir güç kuvvet sahibi olan, yeryüzünün en süper bir toplumu olan Âd toplumuna bir insanın böyle bir tehditte bulunması mümkün değildi. Ama Allah’a güvenen, güç kaynağını bilen, Allah desteğindeki bir peygamberin tüm dünyaya meydan okuyabilecek gücü nasıl kendisinde görebildiğini anlıyoruz. Ve işte bu âyetlerle Mekke’de Rasulullah efendimize aynı desteğin devam ettiğini ve şu anda da, kıyâmete kadar da Allah desteğinin devam ettiğini anlıyoruz. Evet anlıyoruz ki Allah’a iman etmiş, Allah desteğini almış bir Müslüman dünyada tek başına kalsa bile tüm dünyaya meydan okuyacak güçtedir. Karşısında kim olursa olsun en büyük güç ve kuvvet sahibi Müslümandır, Müslümanlardır. Ben, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Ona dayandım, işimi O’na havale ettim. Haydi elinizden geleni arkanıza koymayın. Benim Rabbim, ama sizin de Rabbinizdir O Allah diyor. Bir taraftan onlara merhamet ettiğini gündeme getirirken, diğer taraftan da yine onları Allah’a imana dâvetini sürdürdüğüne şahit oluyoruz. Onlara acıyarak kurtuluşları için her fırsatta doğruyu göstermeye çalışıyor, akıllarını erdirmeye gayret ediyor. O Rab sadece benim değil aynı zaman da sizin de Rabbiniz diyor ve onları dışlamadığını ihsas ettiriyor. Sizler kendi kendinize uydurduğunuz şu sahte tanrılarınızı bırakın gerçek Rabbiniz olan Allah’a kulluğa yönelin diyor. Yeryüzünde debelenen, hareket eden hiç bir canlı yoktur ki onun nasiyesinden, perçeminden Allah tutmuş olmasın. Onu yakalamak Allah’a ait olmasın. Yeryüzünde hiç bir varlık yoktur ki ona egemen olan, ona hükmeden, onu kontrol eden Allah olmasın. Sizler ey gücüne kuvvetine güvenen ve Allah’a kafa tutmaya çalışan kavmim, bilesiniz ki sizlere de Allah egemendir. Sizin sahibiniz de Allah’tır. Muhakkak ki benim Rabbim sırat-ı müstakîm üzeredir. Benim Rabbim dosdoğru bir yol üzeredir. Anlıyoruz ki bizim şu anda üzerinde olduğumuz yol, sırat-ı müstakîm Allah’ın yoludur. Öncelikle bu yol Allah’ın yoludur, sonra peygamberlerin, sâlihlerin, müminlerin yoludur. Allah’ın kendilerine nîmet verdiği şerefli kulların yoludur. Gazaba uğrayanların, sapanların, sapıtanların yolu değildir. Yâni benim şu anda sizleri dâvet ettiğim bu yol Rabbimin yoludur. Benim üzerinde yürüdüğüm ve sizi çağırdığım bu hayat programı benden değil, Allah’tandır. Ben bunu kendi kendime uydurmuş, ihdas etmiş değilim. Allah’ın istediği, Allah’ın kabul ettiği ve razı olduğu yol işte budur. Şu anda bizlerin de üzerinde yürümek zorunda olduğumuz, insanları çağırmak zorunda olduğumuz yol bu yoldur. En’âm sûresinde de aynı ifade kullanılıyor. Rabbimiz bu dinin kendi yolu olduğunu ifade edi-yor. Ben bu yolu, bu dini size tebliğ ettim. Size gönderildiğim sırat-ı müstakimi ben size duyurdum. Ben görevimi yaptım. Eğer sizler yüz çevirirseniz, kabul etmezseniz şunu kesinlikle bilesiniz ki: Eğer Müslüman olmazsanız Rabbim sizi giderip yok eder de sizin yerinize bir başka toplumu getirir. O’na zarar veremezsiniz, bunun önüne de geçemezsiniz. Şüphesiz ki Rabbim her şeyin muhafızıdır, her şeyin koruyucusudur, hiçbir şey Onunla başedemez. Hiç birinizin gücü ve kuvveti O’nunla savaşmaya yetmez. Ne boyunuz posunuz, ne gücünüz kuvvetiniz, ne teknolojiniz, ne de medeniyetiniz asla sizi O’nun yakalamasından kurtaramaz. Evet her şeyi ortaya koyarak Allah’ın elçisi onları uyarıyor. Onları açık açık Allah’la, Allah’ın gücü ve kudretiyle, Allah’ın âyetleriyle karşı karşıya getiriyor. Vazgeçin Allah’la savaşmaktan. Eğer Müslüman olursanız Allah size daha çok güç ve kudret verecek. Eğer teslim olursanız Allah size nî-metlerini artıracak. Eğer Müslüman olursanız Allah’ın cennetine gideceksiniz. Yok eğer Müslüman olmazsanız kesinlikle bilesiniz ki Allah sizi yakalayacak ve işinizi bitirecek. Gücünüz kuvvetiniz O’na karşı hiçbir işe yaramayacaktır. Benim Rabbim güçlüdür, egemendir der. Ama dünyaya tapınan, gücüne kuvvetine mağrur olan toplumun durup dinleyecek zamanı kalmamış. âdeta sarhoş olmuşlar. Dünyayı kıble edinmişler. Allah’ı da Allah’ın elçisini de dinleyecek durumları kalmamış. Siyasal ve teknolojik güçleri kendilerini sarhoş etmiş. Bu sefer Rabbimiz onlara da bir başka ceza takdir eder: