Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Îsra — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

111 ayetRûpel 2 / 2
66. “Rabbiniz bol nimetlerden elde edesiniz diye, denizde gemileri sizin için yüzdürür. O, size merhamet eder.” Rabbiniz bol bol nimetlerine ulaşasınız diye, fazlından rızık arayasınız diye denizlerde sizin için gemileri yüzdürür. Gemileri sizin emrinize musahhar kılar. Lütuf sahibi Odur. Nimet sahibi Odur. Rah-met sahibi Odur. Allah size karşı çok merhametlidir. Rabbiniz sizi siz-den daha çok seven ve düşünendir. İşte size olan sonsuz rahmetinin gereği olarak denizleri, rüzgarları, gemileri sizin emrinize âmâde kılmıştır. Onlarla çok uzak yerlere gidip rızık arıyorsunuz, ticaret yapıyorsunuz, Allah’ın fazlına, bereketine nail oluyorsunuz.
67. “Denizde bir sıkıntıya düştüğünüz zaman, Allah'tan başka yalvardıklarınız kaybolup gider, fakat O sizi karaya çıkararak kurtarınca yüz çevirirsiniz. Zaten insan pek nankördür.” Denizde bir sıkıntıya düştüğünüz zaman, bir boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığınız zaman Allah hariç kendilerine dua ettikleriniz, kendilerine sığındıklarınız, kendilerini bu âlemde etkili, yetkili zannettikleriniz kaybolup giderler. Böyle bir tehlike anında daha önce dua edip sığındıklarınızın tümünü bir anda unutup sadece Rabbinize yalvarıp yakarmaya başlayıverirsiniz. Evet kim olursa olsun tüm insanların böyle bir durumda dua edecekleri varlık sadece Allah’tır. Ne şeytanlar, ne kendilerinde güç kuvvet görülenler hatırlanmaz o anda. Öyle değil mi? Issız Okyanusların ortasında, korkunç fırtınaların arasında, dağlar gibi dalgaların tehdidi altında batma tehlikesiyle burun buruna kalan insanlar kime yalvarırlar? Kim duyabilir o anda onların imdatlarını? Kim yetişebilir yardımlarına? Kim kurtarabilir onları bu durumdan? O anda dua edilecek, yardıma çağrılacak tek varlık Allah’tır. İşte daha önce dua edip yalvardıkları tüm putları, tüm şerikleri, tüm tanrıları gözlerinden kaybolur, kalplerinden uzaklaşıp gider. Ama O Allah sizi böyle bir tehlikeden kurtarıp karaya çıkarınca, sahil-i selâmete kavuşturunca da hemen Rabbinizden yüz çevirirsiniz. Başınız darda iken, ihtiyacınız varken dua dua yalvarıp yakardığınız Allah’ı unutuverirsiniz. Rabbinize karşı yan çizmeye başlayıverirsiniz. Doğrusu insan Rabbine karşı çok nankördür. İnsan Rabbine karşı çok inkârcıdır.
68. “Onun karada da, sizi yere batırmasından veya başınıza taş yağdırmasından güvende misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız.” Rablerine karşı böyle nankörce bir tavır takınanlar, işleri düşünce Ona yalvarıp yakarıp, kulluk edip işleri bitince de yan çizmeye kalkışanlar, söyleyin bakalım, haydi denizden Rabbiniz sizi kurtardı; fakat karada sizi yere batırmasından veya üzerinize taş yağdırmasından emin mi oldunuz? Var mı böyle bir garantiniz? Denizden kurtulduk diye karada güvende mi zannediyorsunuz kendinizi? Karada da size bir azap göndermeyeceğinden, sizi toptan helâk etmeyeceğinden emin mi oldunuz? Bir garanti mi aldınız Allah’tan? Sizi yere batırıverir veya başınıza semadan taş yağdırıverir de sizler kendiniz için hiçbir vekil, hiçbir yardımcı bulamazsınız. Ne yapabileceksiniz de Rabbinize karşı? Neye gücünüz yeter? Kimi yardıma çağırabilirsiniz? Kim yetişebilir imdadınıza?
69. “Yoksa sizi tekrar denize döndürüp, üzerinize ortalığı yıkan bir fırtına gönderip, inkârlarınızdan ötürü sizi suda boğmasından güvende misiniz? O zaman bile soru soracak bir yardımcı da bulamazsınız.” Tamam, denizdeki o fırtınayı, o belâyı savuşturup karaya çıktınız, selâmete erdiniz, ama sizi tekrar başka bir sefer denize sevk edip üzerinize ortalığı yıkan bir fırtına gönderip bu nankörlüğünüz, bu kâfirliğiniz sebebiyle sizi boğmaya güç yetiremez mi O Allah? Söyleyin bu da bir ihtimal değil midir? Yâni tamam fırtına dindi, artık yolumuza devam edelim demeyecek misiniz? Tekrar o gemilere binmeyecek misiniz? Nasıl güvende hissedebilirsiniz kendinizi? Nasıl diskalifiye edebilirsiniz Rabbinizi? Tekrar Rabbiniz sizi bir felâkete uğratırsa o zaman asla soru soracak, desteğine müracaat edecek bir yardımcı da bulamazsınız. Gücünüz, kuvvetiniz, saltanatınız, her şeyiniz bitecektir o zaman. Allah’ın azabıyla geminiz Okyanusların arasında tepetakla gelecek ve sizler ıssız suların derinliklerine gömülüp gideceksiniz.
70. “Andolsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yarattıklarımızın pek çoğundan onları üstün kıldık.” Andolsun ki Biz Ademoğullarını Kerîm kıldık, şerefli kıldık, üstün kıldık, ikrama lâyık kıldık, onlara yücelikler verdik. İşte onlara büyük ikramlarımızdan biri olarak karada ve denizde gezmelerini sağladık. Onlara tertemiz rızıklar verdik. Karanın ve denizin rızıklarını sunduk onlara. Yaratıklarımızın pek çoğundan onları üstün kıldık. Diğer varlıklarımıza vermediğimiz üstün özelliklerle donattık onları. Evet ey insanlar unutmayın ki sizler Rabbinizin ikramlarına mazhar oldunuz. Ne büyük bir lütuf, ne muazzam bir şereftir bu? Öy-leyse gelin ey insanlar, Rabbimizin ikramlarına lâyık bir kulluk hayatı yaşayalım. Bunca ikramlarına karşı Rabbimize şükre koşalım. Gelin bizi böyle çok şerefli bir konumda yaratan Rabbimize en güzel şekilde kulluk yapalım. Hayat Allah’ın ikramıyla güzeldir. Hayat Allah’a kullukla güzeldir. Hayat Allah yolunda ve Onun istediği şekilde yaşanırsa güzeldir.
71. “Bir gün bütün insanları önderleriyle beraber çağırırız. O gün kitabı sağından verilenler, işte onlar Kitaplarını okurlar. Onlara kıl kadar haksızlık edilmez.” Evet bir gün bütün insanları, herkesi imamlarıyla, önderleriyle birlikte çağırırız buyuruyor Rabbimiz. Herkesi kendi önderleriyle, imamlarıyla, peygamberleriyle, örnekleriyle, kitaplarıyla çağıracağız. Kim kimi peygamber bilmiş, kim kime tabi olmuş, kim kimin peşine düşmüş, kim kimi peygamber bilmiş, kim kimi ilâh tanımış, kim kimin kitabına, kimin yasalarına, kimin hayat programına göre bir hayat yaşamışsa onlarla birlikte çağıracağız. Herkesi dünyada kabul ettiği peygamberi, önderi, örneği, lideri, kitabı, kabul ettiği dünya görüşü ile, kendisince saygın gördüğü kimselerle çağrılacaktır. Yâni kitabımızın başka âyetleriyle birlikte anlamaya çalıştığımız zaman insanlar amellerine göre, düşüncelerine göre, önder ve örneklerine göre gruplaştırılacaklar. Bunlar Budistler, bunlar Şinktoist ler, bunlar laikler, bunlar ateistler, bunlar demokratlar, bunlar sosyalistler, bunlar şeytanı imam kabul edenler, bunlar Firavuncular, bunlar Nemrutçular, bunlar filâncılar, bunlar falancılar diye insanlar gruplaştırılacaklar ve mahşer yerine öyle geleceklerdir. Kim kime tabi olmuşsa, kim kimin yolundan gitmişse onlarla birlikte getirileceklerdir. Hadislerin beyanıyla her peygamber bir grup oluşturacak ve mahşer yerine gidecektir. Öyleyse yarın Rabbimizin huzuruna kiminle birlikte gitmek istiyorsak ona benzeyen yönlerimizi çoğaltmak zorundayız. Kimler gibi olmaya çalıştığımızı, kimlerin yolunda ve izinde olduğumuzu, hayatımızın, amellerimizin, kılık kıyafetimizin kimlere benzediğini çok iyi düşünmek zorundayız. Kim kitabını sağından alırsa artık o kazançlı bir hayatın, kazançlı bir dünyanın müjdesini almıştır. Ve işte onlar, kitaplarına sağlarından erişenler artık kitaplarını okuyacaklar ve sevindikçe sevinecekler. Yaşadıkları müslümanca bir hayatın, dünyada işledikleri güzel amellerin sevinciyle coşacaklar, kitaplarını insanlara gösterecekler ve en küçük bir haksızlığa uğramadan kendi mükâfatlarının müjdesine erişmiş olacaklardır. Cehennemden kurtuluş ve cenneti kazanma sevinci. Bundan daha büyük bir başarı, bundan daha büyük bir sevinç olamaz.
72. “Bu dünyada kalbi kör olan, âhirette de kör ve daha şaşkındır.” Ama kim de dünyada kör ise, kör kalmayı tercih etmiş ise, hakikatleri görmemişse, Allah’ın âyetlerine karşı kör kalmayı tercih etmişse, Allah’ın dinine karşı, Allah’ın elçisinin örnekliliğine karşı kör ve sağır davranmışsa bu kimse âhirette daha kör ve şaşkın olacaktır. Çünkü bu dünyada Allah kendilerini çok üstün yaratmıştı. Çok üstün özellikler vermişti. Ama onlar Allah’ın kendilerine verdiği bu özelliklerini kullanmak istemediler de kör kalmayı tercih ettiler. Vahyi tanımayan, vahiyden habersiz olan tüm gözler kördür, tüm yüzler karanlıktır. Ancak Allah’a dayalı, vahye dayalı yaşanan hayatlar nûrdur, aydınlıktır. İşte bunlar âyetlerin nûrundan, âyetlerin ışığından mahrum kalmış, karanlıkta, zulümatta kalmış kör insanlardır. Dünyadaki tüm Allah âyetlerinden habersiz yaşıyor bunlar. Halbuki Allah onlara hidâyeti, basîreti, basîret yollarını göstermiştir. Ama onlar körlüğü basîrete tercih ettiler. Körlüğü hidâyete tercih ettiler. Onlar küfrü imânâ, sapıklığı hidâyete tercih ettiler ve kör bir toplum olarak kalmayı tercih ettiler. Zaten bu kitabın âyetlerini gör-meyenler başka şeyleri de göremezler. Tüm hayata karşı kördür onlar. Allah’ın dininden, Allah’ın kitabından, Allah’ın zikrinden yüz çeviren, vahye karşı kör davranan kimse bu dünyada kör olduğu gibi, bu dünyada sıkıntılı bir hayatın mahkumu olduğu gibi âhirette de kör yaratılacaktır. Yâni dünyadaki körlüklerinin, dünyadaki sıkıntılarının yanında âhirette daha büyük körlükler ve sıkıntılar beklemektedir onları. Dünyada Allah’ı unuttukları gibi, Allah’ın kitabını unuttukları gibi, vahye karşı kör ve sağır davrandıkları gibi onlar da cehennem ateşinin içinde unutulacaklar.
73,74. “Ey Muhammed! Seni, sana vahy ettiğimizden ayırıp başka bir şeyi Bize karşı uydurman için çağrışırlar. O zaman seni dost edinirler.Sana sebat vermemiş olsaydık, andolsun ki, az da olsa onlara meyledecektin.” Burada kâfirlerin, müşriklerin bir tuzaklarına, bir komplolarına karşı Rabbimiz elçisini uyarıyor. Buyuruyor ki ey peygamberim, onlar seni sana vahy ettiğimizden koparmak istiyorlar. Seni vahyin dışına çıkarmak istiyorlar. Seni sana vahy ettiklerimizi bırakıp başka şeyleri bize karşı uydurmaya çağırıyorlar. Eğer sen, Bizim gönderdiğimiz bu âyetlerin, bu vahyin bir kısmını terk edersen, bir kısmının dışına çıkarak onların hevâ ve heveslerine tabi olursan o zaman seni seveceklerini, seni kabulleneceklerini söyleyerek seni saptırmak istiyorlar. Tamam ey peygamber, biz de kabul edeceğiz, biz de müslüman olacağız ama şunları, şunları demeyeceksin. Bize karşı şunları, şunları uygulamayacaksın. Meselâ bize cihaddan söz etmeyeceksin. Bu devirde olmaz böyle şey. Veya namaz sorumluluğundan bizi kurtaracaksın. İçkimize, kumarımıza karışmayacaksın. Zinamıza, fuhşumuza ses çıkarma-yacaksın. Ekonomimize, hukukumuza, eğitimimize ilişmeyeceksin. Düzenimize, devletimize göz yumacaksın. İlâh olarak, sözü dinlenecek varlık olarak sadece Allah demeyeceksin. Çünkü bizim Allah berisinde hayatımızda söz sahibi kabul ettiğimiz, yasalarını uygulamaya çalıştığımız tanrılarımız var, siyasîlerimiz var, egemenlerimiz var, Lât’ımız, Menat’ımız, Uzza’mız, yönetmeliklerimiz, yasalarımız, âdetlerimiz, törelerimiz var. Egemenlerden bir egemen olarak, tanrılardan bir tanrı olarak Allah’a da kulluk edelim. Hayatımızın bazı alanlarında Onun isteklerini de yerine getirelim. Ama hayatımızın öteki alanlarında öteki tanrılarımızı da dinlemek, onları da razı etmek zorundayız. Yâni biraz sen bize taviz ver biraz da biz sana taviz verelim. Sen bizim hayatımızı kabullen biz de seni sevip sayalım. Hayatımıza senin İlâhın da egemen olsun, bizim İlâhlarımız da egemen olsun diyerek haince fikirlerle, alçakça tekliflerle Allah’ın Resûlünü fitneye düşürmeye çalışıyorlardı da; Rabbimiz bu konuda çok sert bir dille elçisini uyarıyordu. Dikkat et ey peygamberim, eğer sen bu alçakların tekliflerine, hevâ ve heveslerine meylederek sana vahy ettiğimiz vahyin bir kısmını terk edecek olursan işin biter. Eğer seni sağlamlaştırmamış olsaydık, eğer bu konuda sana sabır ve sebat vermemiş, seni bu alçakların alçaklıkları konusunda uyarmamış olsaydık neredeyse sen onlara aldanıp gidecektin. Meyledip gidecektin onlara. Belki diyecekti Allah’ın Resûlü, şimdilik bu adamların dostluğunu kazanıncaya kadar şunları, şunları gündeme getirmeyivereyim, onları elime geçirinceye kadar şimdilik şu şu tavizleri vereyim de ileride bu adamları müslüman yaparım, cennete kazandırırım. Belki böyle hesapların içine girecekti, ama Rabbimiz izin vermedi ona. Sağlamlaştırdı onu. Asla taviz verdirtmedi. Çünkü bu dinin sahibi Allah’tı ve her şeyi en iyi bilen O’ydu. Ve Allah’ın dinini kimsenin yamultmaya, ezip bozmaya hakkı yoktu. Peygamber bile olsa Allah’ın vahyini, Allah’ın kitabını, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın istediği hayatı değiştirmeye yetkili değildi. Rabbimiz o gün peygamberine, bugün bize, yarın kıyâmete kadar da tüm müslü-manlara bu konuda uyarısını ulaştırıverdi.
73,74. “Ey Muhammed! Seni, sana vahy ettiğimizden ayırıp başka bir şeyi Bize karşı uydurman için çağrışırlar. O zaman seni dost edinirler.Sana sebat vermemiş olsaydık, andolsun ki, az da olsa onlara meyledecektin.” Burada kâfirlerin, müşriklerin bir tuzaklarına, bir komplolarına karşı Rabbimiz elçisini uyarıyor. Buyuruyor ki ey peygamberim, onlar seni sana vahy ettiğimizden koparmak istiyorlar. Seni vahyin dışına çıkarmak istiyorlar. Seni sana vahy ettiklerimizi bırakıp başka şeyleri bize karşı uydurmaya çağırıyorlar. Eğer sen, Bizim gönderdiğimiz bu âyetlerin, bu vahyin bir kısmını terk edersen, bir kısmının dışına çıkarak onların hevâ ve heveslerine tabi olursan o zaman seni seveceklerini, seni kabulleneceklerini söyleyerek seni saptırmak istiyorlar. Tamam ey peygamber, biz de kabul edeceğiz, biz de müslüman olacağız ama şunları, şunları demeyeceksin. Bize karşı şunları, şunları uygulamayacaksın. Meselâ bize cihaddan söz etmeyeceksin. Bu devirde olmaz böyle şey. Veya namaz sorumluluğundan bizi kurtaracaksın. İçkimize, kumarımıza karışmayacaksın. Zinamıza, fuhşumuza ses çıkarma-yacaksın. Ekonomimize, hukukumuza, eğitimimize ilişmeyeceksin. Düzenimize, devletimize göz yumacaksın. İlâh olarak, sözü dinlenecek varlık olarak sadece Allah demeyeceksin. Çünkü bizim Allah berisinde hayatımızda söz sahibi kabul ettiğimiz, yasalarını uygulamaya çalıştığımız tanrılarımız var, siyasîlerimiz var, egemenlerimiz var, Lât’ımız, Menat’ımız, Uzza’mız, yönetmeliklerimiz, yasalarımız, âdetlerimiz, törelerimiz var. Egemenlerden bir egemen olarak, tanrılardan bir tanrı olarak Allah’a da kulluk edelim. Hayatımızın bazı alanlarında Onun isteklerini de yerine getirelim. Ama hayatımızın öteki alanlarında öteki tanrılarımızı da dinlemek, onları da razı etmek zorundayız. Yâni biraz sen bize taviz ver biraz da biz sana taviz verelim. Sen bizim hayatımızı kabullen biz de seni sevip sayalım. Hayatımıza senin İlâhın da egemen olsun, bizim İlâhlarımız da egemen olsun diyerek haince fikirlerle, alçakça tekliflerle Allah’ın Resûlünü fitneye düşürmeye çalışıyorlardı da; Rabbimiz bu konuda çok sert bir dille elçisini uyarıyordu. Dikkat et ey peygamberim, eğer sen bu alçakların tekliflerine, hevâ ve heveslerine meylederek sana vahy ettiğimiz vahyin bir kısmını terk edecek olursan işin biter. Eğer seni sağlamlaştırmamış olsaydık, eğer bu konuda sana sabır ve sebat vermemiş, seni bu alçakların alçaklıkları konusunda uyarmamış olsaydık neredeyse sen onlara aldanıp gidecektin. Meyledip gidecektin onlara. Belki diyecekti Allah’ın Resûlü, şimdilik bu adamların dostluğunu kazanıncaya kadar şunları, şunları gündeme getirmeyivereyim, onları elime geçirinceye kadar şimdilik şu şu tavizleri vereyim de ileride bu adamları müslüman yaparım, cennete kazandırırım. Belki böyle hesapların içine girecekti, ama Rabbimiz izin vermedi ona. Sağlamlaştırdı onu. Asla taviz verdirtmedi. Çünkü bu dinin sahibi Allah’tı ve her şeyi en iyi bilen O’ydu. Ve Allah’ın dinini kimsenin yamultmaya, ezip bozmaya hakkı yoktu. Peygamber bile olsa Allah’ın vahyini, Allah’ın kitabını, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın istediği hayatı değiştirmeye yetkili değildi. Rabbimiz o gün peygamberine, bugün bize, yarın kıyâmete kadar da tüm müslü-manlara bu konuda uyarısını ulaştırıverdi.
75. “O takdirde sana, hayatın da ölümün de, kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bula-mazdın.” Eğer sen, Benim sana gönderdiğim vahyin dışına çıkarak birazcık onlara meyletseydin, onların hevâ ve heveslerine göre Benim dinimi ezip bozsaydın kesinlikle bilesin ki sana hayatın da ölümün de kat kat cezasını tattırırdık. Sonra da sen kendin için Bize karşı hiçbir dost ve yardımcı da bulamazdın. Allahu Ekber! Allahu Ekber! Görüyor musunuz tehdidi? Kime yapılıyor bu tehdit? Allah’ın en sevgili kuluna. Demek ki iş bu kadar ciddi ki bu konuda peygamberin bize gözünün yaşına bakılmıyor. Bir dünya hesabına kapılarak dinini menfaatlerine kurban edenlerden eyleme bizi ya Rabbi. Senin dinin senin emanındadır, onu bozmaya zaten gücümüz yetmez de yanlış bir teşebbüsümüz olursa izin verme, bizi saptırma ya Rabbi. Allah aşkına sizler de bu konuda sürekli dua edin. Dua edelim birbirimize inşallah. Evet Rabbimizin uyarılarıyla, Rabbimizin yol göstermesiyle Rasûlullah efendimiz direndi, dayandı, sabretti, taviz vermeye yanaşmadı. Bu sefer karşı taraf başka hesapların içine girdiler. Bekledikleri tavizleri alarak Rasûlullah efendimize dinini bozdurmayacaklarını anlayınca, dinin temeline dinamit koyamayacaklarını fark edince bu sefer peygamberin ayağını bulunduğu coğrafyadan, yeryüzünden kaydırmayı düşündüler. Onu yurdundan, vatanından sürüp çıkarmayı böylece ondan kurtulmayı hedeflediler.
76,77. “Memleketinden çıkarmak için seni neredeyse zorlayacaklardı. O takdirde senin ardından onlar da orada pek az kalabilirlerdi. Bu, senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize de uyguladığımız yasadır. Ey Muhammed! Sen bizim yasamız da değişiklik bulamazsın.” Seni memleketinden çıkarmak için neredeyse zorlayacaklardı. Oradan çıkarmak için neredeyse seni sallıyorlardı. Rabbimiz henüz olmamış bir hadiseyi önceden gaybi bir haber olarak peygamberine bildiriyordu. Böylece kâfirleri ve planlarını ihata etmiş olduğunu ortaya koyarak peygamberine desteğini sunuyordu. Çünkü bu sûrenin inmesinden takriben bir yıl sonra kâfirler Rasûlullah efendimizi hicrete zorlamışlardır. Ey peygamberim, eğer bu adamlar seni oradan çıkarmaya güçleri yeterse kesinlikle bilesin ki senin ardından onlar orada çok az kalabileceklerdir. Çok kısa bir süre sen oraya galip olarak girecek ve sadece Mekke değil, tüm Arabistan yarımadası müslüman olacaktır. Orada artık bir tek müşrik ve kâfir kalmayacaktır. Gerçekten de aynen Rabbimizin buyurduğu gibi ol-muştur. Peygamberim, bu senden önceki peygamberlere de uyguladığımız bir yasadır diyor Rabbimiz. Senden önceki peygamberlere de uyguladığımız sünnet budur. Hangi toplum kendilerine gönderdiğimiz elçimizi sürmeye, onunla savaşmaya tutuşmuşsa asla o topraklarda kalamamışlardır. Benim azabım kısa bir süre sonra mutlaka onları yakalamış ve helâk etmiştir. Peygambere düşman olan kavimler mutlaka belâlarını bulmuşlardır. Peygamberi hayatlarından kovmaya çalışıp ta, peygamberi hayattan uzaklaştırıp da peygamberin sünnetinden uzaklaşmaya çalışıp da helâke uğramayan bir toplum yoktur. Bu Allah’ın değişmeyen bir yasasıdır. Allah’ın sünnetinde, Allah’ın yasalarında asla bir değişiklik olmaz. Evet ey peygamberim, seni saptırmak istediler Biz koruduk sapmadın, seni vatanından çıkarmak istediler biz koruduk. Sana Biz sahip çıktık. Öyleyse tüm bu ikramlarımıza karşılık sen de sana düşeni güzel yap. Sizler ey müslümanlar, sizi de şu ana kadar koruyan Rabbinizdir. Sizi yok etmek isteyenlere karşı, sizi sürmek, sizi yok etmek, sizi kodeslere tıkmak isteyenlere, bunun için dosyalar tutanlara karşılık sizi koruyan da Rabbinizdir. Haydi öyleyse ey müslümanlar sizler de Rabbinizin şu isteğine karşı göreve koşun. Rabbinizin şu emrine boyun eğin:
76,77. “Memleketinden çıkarmak için seni neredeyse zorlayacaklardı. O takdirde senin ardından onlar da orada pek az kalabilirlerdi. Bu, senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize de uyguladığımız yasadır. Ey Muhammed! Sen bizim yasamız da değişiklik bulamazsın.” Seni memleketinden çıkarmak için neredeyse zorlayacaklardı. Oradan çıkarmak için neredeyse seni sallıyorlardı. Rabbimiz henüz olmamış bir hadiseyi önceden gaybi bir haber olarak peygamberine bildiriyordu. Böylece kâfirleri ve planlarını ihata etmiş olduğunu ortaya koyarak peygamberine desteğini sunuyordu. Çünkü bu sûrenin inmesinden takriben bir yıl sonra kâfirler Rasûlullah efendimizi hicrete zorlamışlardır. Ey peygamberim, eğer bu adamlar seni oradan çıkarmaya güçleri yeterse kesinlikle bilesin ki senin ardından onlar orada çok az kalabileceklerdir. Çok kısa bir süre sen oraya galip olarak girecek ve sadece Mekke değil, tüm Arabistan yarımadası müslüman olacaktır. Orada artık bir tek müşrik ve kâfir kalmayacaktır. Gerçekten de aynen Rabbimizin buyurduğu gibi ol-muştur. Peygamberim, bu senden önceki peygamberlere de uyguladığımız bir yasadır diyor Rabbimiz. Senden önceki peygamberlere de uyguladığımız sünnet budur. Hangi toplum kendilerine gönderdiğimiz elçimizi sürmeye, onunla savaşmaya tutuşmuşsa asla o topraklarda kalamamışlardır. Benim azabım kısa bir süre sonra mutlaka onları yakalamış ve helâk etmiştir. Peygambere düşman olan kavimler mutlaka belâlarını bulmuşlardır. Peygamberi hayatlarından kovmaya çalışıp ta, peygamberi hayattan uzaklaştırıp da peygamberin sünnetinden uzaklaşmaya çalışıp da helâke uğramayan bir toplum yoktur. Bu Allah’ın değişmeyen bir yasasıdır. Allah’ın sünnetinde, Allah’ın yasalarında asla bir değişiklik olmaz. Evet ey peygamberim, seni saptırmak istediler Biz koruduk sapmadın, seni vatanından çıkarmak istediler biz koruduk. Sana Biz sahip çıktık. Öyleyse tüm bu ikramlarımıza karşılık sen de sana düşeni güzel yap. Sizler ey müslümanlar, sizi de şu ana kadar koruyan Rabbinizdir. Sizi yok etmek isteyenlere karşı, sizi sürmek, sizi yok etmek, sizi kodeslere tıkmak isteyenlere, bunun için dosyalar tutanlara karşılık sizi koruyan da Rabbinizdir. Haydi öyleyse ey müslümanlar sizler de Rabbinizin şu isteğine karşı göreve koşun. Rabbinizin şu emrine boyun eğin:
78. “Güneşin batıya yönelmesinden gecenin kararmasına kadar namaz kıl; sabah vakti de namaz kıl, zira sabah namazına melekler şahit olur.” Güneşin batıya yönelmesinden gecenin karanlığı basıncaya kadar namazı ikâme et. Namazı ayağa kaldır. Ve sabah vakti de namaz kıl. Sabah okuyuşuna da en güzel bir şekilde riâyet et. Sabah okuyuşuna da dikkat et. Zira unutma ki sabah namazına melekler şa-hit olurlar. Aslında Allah’ın melekleri tüm namazlara, tüm güzel amellere şahittirler, ama burada özellikle sabah namazının zikri bu namazın önemine dikkat çekmek içindir. Onun içindir ki Allah’ın Resûlü ve sahâbe-i kirâm efendilerimiz sabah namazında uzunca Kur’an okurlardı. Evet güneşin tam tepeden meyletmesinden sonra öğle ve ikindi namazlarını kıl, gecenin karanlığının basması zamanından itibaren akşam ve yatsı namazlarını kıl, sonra da sabah namazını da kıl emrini alıyordu Rasûlullah efendimiz Rabbinden ve tabii bizler de. Böylece İsrâ sûresinin 78. âyetiyle beş vakit namazla emrolunduk.
79. “Ey Muhammed! Geceleyin uyanıp yalnız sana mahsus olarak fazladan namaz kıl Belki de Rabbin seni övülecek bir makama yükseltir.” Ve ey peygamberim, geceleyin uyanıp teheccüd namazını da kıl. Bu sadece sana verilmiş, sadece sana emredilmiş bir nafiledir. Bu sadece senin gerçekleştirmen gereken bir görevdir. Umulur ki Rabbin böylece senin Makam-ı Mahmud’a, övülmüş, hamd edilmiş bir makama ulaştırır. Evet Allah’ın Resûlü hepimize emredilen beş vakit namazı kılacak, sabah namazında meleklerin şehadeti şerefinden istifade edecek, sonra bir de bizden farklı olarak geceleyin uykusunu bölüp kalkacak, gecenin son üçte birinde teheccüd namazı kılacak, o ana kadar Rabbinden kendisine vahy olunmuş uzun sûrelerin tilavetiyle beraber olacak, duya, duya, hissede, hissede, anlaya, anlaya Kur’an okuyacak ve böylece sonunda Rabbinin kendisi için hazırladığı övülmüş bir makama, Makam-ı Mahmud’a ulaşmış olacak. Evet demek ki bu son namaz, teheccüd namazı peygamber efendimiz için mecburi, ama bizler içinse ihtiyarî bir namazdır. Te-heccüd: Gece uykuyu bölmek ve kalkmak demektir. Bizler de Ra-sûlullah efendimize vaad edilen o şerefli makamlara ulaşmak için be-cerebildiğimiz kadar inşallah gece uykumuzu bölüp kalkmaya ve namaz kılarak Rabbimizin kitabıyla birlikte olmaya çalışacağız. Rabbi-miz tarafından övülmek, melekler tarafından övülmek, insanlar tarafından övülmek istiyorsak o zaman bunu bizler de yapmaya gayret edeceğiz. Evet düşmanlarının zulüm ve işkencelerinin arttığı her bir döneminde Rabbimiz peygamberine namaz emrediyor. Sen namazla Bana sığın peygamberim. Namazla Benden yardım dile ve sabret. Aldırma onların sözlerine. Aldırma onların seninle alâkalı kurdukları plan ve komplolarına. Sen namazına devam et. Senin herkes tarafından övülüp saygıya mazhar olacağın günler çok yakındır.
80. “De ki: “Rabbim! Beni dahil edeceğin yere hoşnutluk ve esenlikle dahil et; çıkaracağın yerden de hoşnutluk ve esenlikle çıkar. Katından beni destekleyecek bir kuvvet ver.” De ki peygamberim, Rabbim beni girdireceğin yere esenlik ve hoşnutlukla girdir, çıkaracağın yerden de yine esenlik, güvenlik ve hoşnutlukla çıkar. Veya Rabbi bana katından destekleyici bir kuvvet ver. Katından bana bir sulta, bir destekçi ver ya Rabbi. Evet girdireceğin yere beni güzellikle idhal buyur, çıkaracağın yerden de beni doğrulukla çıkar ya Rabbi. Bana destek ol ya Rabbi. Beni yalnız bırakma ya Rabbi. Hep benim yanımda, benim desteğimde, benim yardımımda ol ya Rabbi. Bu emrin verilişinden anlıyoruz ki artık Rasûlullah efendimize hicret yaklaşmıştı. Sanki Rabbimiz bu ifadeleriyle peygamberimizi hicrete hazırlıyordu. Ey peygamberim nerede ve hangi durumda olursan ol devamlı hak üzere olmalısın, hakkı takip etmelisin. Bir yere girerken, bir yerden çıkarken hep Rabbin için girmeli, Rabbin için çık-malısın. Tüm hareketlerinde, tüm eylemlerinde hakim güç Allah olmalıdır. Hicretinde de etkili varlık Allah olmalıdır. Allah için hicret et-melisin, Allah için yaşamalısın. Rabbimiz kendisine kulluğu rahat bir şekilde icra edemediği Mekke’den çıkarıp Medine’ye girdirecekti peygamberini. Mekke’den çıkışım güzel olsun, çıkışım Senin için olsun, Medine’ye girişim de Senin için olsun dedirtiyordu peygamberine. Mekke’den kimsenin ha-beri olmadan güzel bir şekilde çıkarılacak ve Medine’ye de çok emin, çok güzel bir şekilde girdirilecekti Allah’ın Resûlü. İyi karşılanacaktı Medine’de. Medine’de Allah egemenliğinde çok güzel bir hayatı olacaktı. Allah ona orada güç ve kuvvet verecek, yoluna baş verecek sahabe lütfedecek, devlete ulaşacaktı. Ve aynen buyurduğu gibi olmuştur. Sonra yine Medine’den güzellikle çıkacak Mekke’ye güzellikle büyük bir zaferle tekrar girecekti. Sonra Mekke’nin fethiyle beraber tüm Suudi Arabistan’ın her tarafına güzellikle girecek, her tarafını güzellikle fethedecekti. Artık güç ve kuvvet peygamberin ve beraberindeki müslümanların olacaktı. Sonra büyük halîfeleri döneminde de müslümanlar dünyanın pek çok yerlerine güzellikle gireceklerdi. Evet bütün bunlar sadece Allah’tan istenmeliydi. Bütün bunları lütfetme gücüne sahip olan sadece Allah’tı. Rasûlullah efendimize ve tabii onun şahsında bizlere istenecek makamı gösteriyordu Rab-bimiz. Biz de nerede, hangi konumda olursak olalım, nereye girersek girelim, nereden çıkarsak çıkalım hep bizi rızasına uygun olarak girdirip çıkarması için Rabbimize dua edeceğiz, Rabbimizden güç ve kuv-vet isteyeceğiz. Çünkü bulunduğu ortamda, yeryüzünde Allah’ın egemenliğini, İslâm’ın otoritesini gerçekleştirmek zorunda olan müslü-manın güç ve kuvvete ihtiyacı vardır. Bir yerde Allah’ın dinini hakim kılmak için elbette sadece tebliğ ve uyarı yeterli olmayacaktır. İşte bu duayı peygamberine ve onun şahsında bizlere öğreten Rabbimiz bu gücün önemine de dikkat çekmektedir.
81. “De ki: “Hak geldi, bâtıl ortadan kalktı. Zaten bâtıl ortadan kalkmaya mahkumdur.” Şunu da deki ey peygamberim, şunu da tüm dünyaya, tüm insanlığa ilân edip duyur ki hak geldi, bâtıl ortadan kalktı, bâtıl zail oldu. Zaten hak geldiği zaman, hak ortaya konulduğu zaman bâtıl yok olmak zorundadır, hak karşısında bâtıl yok olmaya mahkumdur. Belki ilk günlerde, ilk yıllarda kimse buna inanmıyordu. Ama bir gün muzaffer bir komutan olarak Allah’ın Resûlü Mekke’ye girerken işte bu âyeti okuyordu. Evet hak geldi, bâtıl yok oldu, zaten hak karşısında tüm bâtıllar yok olmaya da mahkumdur. Mekke’de Resûlullah efendimizin ve beraberindeki müslü-manların çok sıkıntılı günler yaşadıkları bir dönemde iniyordu bu ayet. Akla hayale gelmedik işkenceler altında müslümanların inim, inim inledikleri bir ortamda geliyordu bu müjdeler. Sanki o gariban insanların yüreklerine su serpiyordu Rabbimiz. Hayır hayır ey mutsaz’aflar, ey Benim mazlum kullarım, korkmayın, dayanın, direnin, bugünler hep böyle gitmeyecek. Ben sizlere yardım edeceğim. Ben sizlerin desteğinizde olacağım. Bir gün sizler hakkın Hâkimiyetini ve hakkın karşısına dikilen tüm bâtılların yıkılıp gittiğini mutlaka göreceksiniz. Üzülmeyin, sizler çok yakın bir gelecekte savunduğunuz hakkın, sahiplendiğiniz hak nizamın galibiyetine, Hâkimiyetine de, bâtılların yıkılışlarına da şahit olacaksınız. Ve kesinlikle bilesiniz ki kıyâmete kadar hak ve bâtıl taraftarlarının savaşlarının devam ettiği, edeceği bir dünyada kazananlar, başarıya ulaşanlar hep hak taraftarları olurken, kaybedenler de hep bâtıllar ve bâtıl taraftarları olacaktır, bu konuda zerre kadar bir şüpheniz olmasın diyordu Rabbimiz. Kıyâmete kadar Allah’ın yeryüzünde koyduğu değişmeyen vaadi ve yasası işte budur. Hak gelince, hak ortaya konunca bâtıllar yok olacaktır. Çünkü hak karşısında bâtılın tutunma gücü yoktur. Çünkü hak karşısında bâtıllar yok olmaya mahkumdur. Bazen geçici bir şekilde Rabbimiz bâtıllara imkân verir. Tıpkı suyun yüzündeki köpük gibi, ya da madenin yüzündeki cüruf gibi bâtılların açığa çıktığını görürsünüz ve sanki galipmiş gibi bir havaya büründüğüne şahit olursunuz. Bu geçici ve aldatıcı bir durumdur. Bâtılın bu yalancı durumu hakkın ortaya çıkışına kadar sürer. Hak geldi mi bâtılın işi biter. Ama eğer şu anda yeryüzünde bâtıllar hâlâ varlığını sürdürebiliyorlarsa bu hakkın gücünü, varlığını ortaya koyamamasındadır.
82. “Kur’an'dan inananlara rahmet ve şifa olan şeyler indiriyoruz. O, zalimlerin ise sadece kaybını artırır.” Tüm bu bilgileri bize aktaran, tüm bu gündemlerle bizi şereflendiren, peygamberine en büyük desteğini vahyiyle ulaştıran Rabbimiz kitabının, vahyinin ne olduğunu anlatır bize. Biz bu Kur’an’ı, bu Kur’an’dan indirdiklerimizi mü’minlere bir rahmet, bir şifa yaptık. Bi-zim bu kitapta indirdiğimiz âyetler mü’minler için bir rahmet ve şifa-dır. Ve bu âyetler, bu kitap zalimlerin ise ancak kaybını, zararını, zi-yanını artırır. Kur’an aynı Kur’an, sözler aynı sözler, vahiy aynı vahiy ama bu vahiy ona inanan, onu hidâyet rehberi bilen, onunla hayatlarını düzenlemeye çalışan mü’minler için en büyük bir rahmet, en büyük bir nimet ve şifa kaynağı olurken, mü’minlerin bireysel, sosyal, ailevi, hukukî, ekonomik, bedensel, zihinsel, psikolojik, ahlâkî, kültürel her türlü hastalıklarına şifa olurken aynı Kur’an kâfirlerin sadece helâklerini, hüsranlarını, zararlarını, ziyanlarını artırıcı bir özelliğe sahip oluveriyor. Yâni Rasûlullah efendimizin beyanıyla Kur’an insanların ona karşı takındıkları tavır sebebiyle ya aleyhte ya da lehte bir delil oluveriyor. Evet mü’minler için bir rahmet ve şifadır bu kitap. Mü’minleri hidâyete ulaştırıcı, cennete götürücü bir özelliğinin yanında onların dünyalık tüm dertlerini, tüm problemlerini çözücü bir özelliği vardır bu kitabın. Eğer toplum olarak ekonominiz bozuksa, bir hukuk problemi yaşıyorsanız, ahlâk yönünden bir sükut yaşıyorsanız, evinizde ailevi bir sıkıntıdan muzdaripseniz veya bir organik hastalığınız varsa beraber olun bu kitapla, okuyun, anlamaya çalışın, uygulamaya çalışın bu kitabı mutlaka şifa bulacaksınız. Kesinlikle bilesiniz ki bu kitap kendisine inanan, hidâyetine teslim olan, gösterdiği yoldan giden kim-selere, kendisiyle yol bulmak isteyenlere doğru yolu gösteren bir kitaptır. Rabbimizin biz kullarına mahza rahmetinin eseri olarak indirdiği bir kitaptır bu. Ama bu kitaba karşı ilgisiz kalan, bu kitabın gösterdiği yola girmeyen kimseler hem dünyada hem de âhirette kaybedeceklerdir. Hayat problemlerine bu kitapla çözüm aramayan toplumlar hem dünyada hem de âhirette hüsrana mahkum olacaklardır. Dünyada Karanlıklar içinde, bunalımlar içinde, hastalıklar, çözümsüzlükler ve çaresizlikler içinde bocalamaya mahkum olacaklardır. Âhirette de cehenneme yuvarlanacaklardır. Onlar dünyalarını da âhiretlerini de mahveden kimselerdir. İşte eli boşa çıkanlar kaybedenler bunlardır. Öyleyse yediğimiz ekmekten, içtiğimiz sudan çok bize şifa verecek, bize rahmet olacak, tüm problemlerimizi çözüme kavuşturacak olan bu kitapla beraberlik kurmak zorunda olduğumuzu unutmayalım. Unutmayalım ki Kur’ansız bir hayat zarardır, Kur’ansız bir hayat hüsrandır, Kur’ansız bir hayat kayıptır. İçinde Kur’an’ın olmadığı bir aile, bir ev, bir toplum dertlidir, sıkıntılıdır, problemlidir, hüsrandadır, kayıptadır. Allah’ın rahmeti asla o topluma gelmeyecektir. Dikkat edin bugün şu toplumun problemi fakirlik değildir. Bu toplumun problemi ekmek değildir, hastalıklar değildir. Bu toplumun problemi Kur’an’sız-lıktır. Bu toplumun gündemine Kur’an’ı indirmedikçe ne fakirliği, ne hastalığı, ne dengesiz büyümeyi, ne hukuku, ne eğitimi, ne fuhşiyatı, ne hırsızlığı, ne soygunculuğu düzeltmeniz mümkün değildir.
83. “İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirerek yan çizer; başına bir kötülük gelince de ye'se düşer.” İnsana nimet verdiğimiz zaman, bol bol nimetler tattırdık mı Allah’tan, Allah’a kulluktan, Allah’ın istediği bir hayattan yüz çevirir, yan çizer. Halbuki Allah’ın nimetlerine gark oldukça Allah’a kulluğu artmalıyken, itaati, teşekkürü artmalıyken tamamen aksine Allah’ın nimetlerine bol bol ulaştıkça itaatten çıkıp isyanlara yöneliyor. Ama kendisine bir zarar dokunduğu zaman, bir hastalık, bir fakirlik, bir sıkıntı geldiği zaman da hemen ye’se düşüyor. Yâni bol bol nimetlere ulaştırıldığı zaman, sıhhate, zenginliğe, dirliğe, geçime, huzura, saadete kavuşturulduğu zaman bütün bunları kendisine lütfeden Allah’tan yan çiziyor, ama kendisine bir zarar dokunduğu zaman da hemen bir ye’se düşerek, kimseyi bulamadın da beni mi buldun? Ya Rabbi diye Allah’a kafa tutmaya, Allah’la bir çatışma içine girmeye başlayıveriyor.
84. “De ki: “Herkes yaradılışına göre davranır. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu bilir.” De ki herkes yaratılışına, huyuna, karakterine göre hareket eder. Herkesin davranışı, herkesin yaşantısı kendi mizaç ve karakterine göredir. Herkesin hayatı kendi dinine, kendi programına, kendi yoluna, kendi değer yargısına göredir. Herkes ona göre bir hayat yaşar. Herkes ona göre davranış normları geliştirir. Kimin hidâyette, kimin doğruda olduğunu da en iyi bilen Rabbindir. Kimin dininin, kimin hayat programının, kimin tavırlarının doğru olduğunu en iyi bilen Allah’tır. Kendi yolunda olanı da, yanlış yolda olanı da en iyi bilen O-dur.
85. “Ey Muhammed! Sana ruhun ne olduğunu soruyorlar, de ki: “Ruh, Rabbimin emrinden ibarettir. Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir.” Peygamberim sana ruhtan sorarlar. Evet dikkat ederseniz Rabbimiz insan karakterlerini tahlil ederken birden bire ruha intikal buyurdu. Bakın insanların problemleri varlık yokluk, fakirlik zenginlik, hastalık sıhhat problemi değildir. Eğer şu anda insanlar içinde varlıklı olanlar, zengin olanlar, sıhhatli olanlar hep kazansa da ötekiler hep kaybetseler elbette o zaman tüm hedefimiz insanları sağlıklı, zengin hale getirmek olacaktır. Yâni bütün hedefimiz insanları yoksulluktan kurtarmak ve zengin hale getirmek olacaktır. Ama bakıyoruz ki tarihin ilk dönemlerinden bu yana insanlığın değişmeyen bir özelliği şu ki; insanlar Allah vahyiyle tanışmadıkları sürece, Allah bilgisiyle hareket eder hale gelmediği sürece bakıyoruz varlıkta da, yoklukta da Allah’la barışık hale gelmiyor. Allah’la barışık hale gelmeyen toplumların, insanların kendileri ve çevreleriyle barışık hale gelip sıkıntılardan kurtulmaları da asla mümkün olmayacaktır. Evet bütün dünya bir araya gelse Kur’an’la şifa bulmayan bir topluma şifa veremez, problemlerini çözemez. Kur’ansız şifa bulmak mümkün değildir. Tüm dünya insanlığını altınlara boğsanız, tüm dünya insanlığını müreffeh bir hayata kavuştursanız o insanların dünyalarında Kur’an yoksa o insanlar hastadır, o toplumlar hastadır. Allah’ın rahmetinin ulaşmadığı her yer ve herkes hastadır. Gelin bunun hesabını güzel yapalım. Çünkü bizim dünyamızda, bizim hayatımızda bilmediğimiz bir hayat, bilmediğimiz bir dünya daha var. Bakın Rabbi-miz diyor ki burada: Peygamberim, sana ruhtan sorarlar. Sana Cibril’den, sana ruhtan sorarlar. Sana vahiyden, dirilik kaynağından, dirilik olan vahyi sana getiren Cebrâil’den sorarlar. Ey Muhammed sen bu vahyi nereden alıyorsun? Kimden alıyorsun? Kim ulaştırıyor sana bütün bunları? Sen onlara de ki Ruh Rabbimin emrindendir. Bu Ruh, bu vahiy, bu vahyi bana getiren Cibril bana Rabbimin emriyle gelmektedir. Hayat Allah’ın emrindendir. Ve sizin doğrusu ilimden çok az bir nasibiniz vardır. Size ilimden çok az bir şey verilmiştir. Eh Allah bu kadar âyet indirmiş, bu kadar kitap indirmişken nasıl az bir şey vermiştir? Nasıl anlayacağız bunu? Allah’ın ilmi sadece bu Kur’an değildir. Sadece öteki kitaplar değildir. Hani Lokman sûresinde Rabbimiz kendi bilgisini anlatırken ne buyuruyordu? “Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa ve yedi misli deniz de yedekte bulunup yazılsa yine de Allah'ın sözleri bitmezdi. Doğrusu Allah güçlüdür, Hakim'dir.” (Lokman 27) Evet Rabbimizin bilgisi sonsuzdur. Eğer yeryüzündeki tüm ağaçlar kalem olsa, denizlere de onların arkasından yedi deniz daha eklenip tamamı mürekkep olup yazsalar Allah’ın kelimeleri, Allah’ın sözleri, Allah’ın bilgisi asla bitmez, tükenmez. Evet denizler biter, ağaçlar biter, kalemler biter ama Allah’ın kelimeleri, Allah’ın kelâmı, Allah’ın bilgisi, Allah’ın yasaları bitmez. Allah’ın ilmi bitmez. Allah’ın ilmine bir nihâyet yoktur. Bu âyetin bir benzerini de Kehf sûresinde görüyoruz: “De ki: “Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi.” (Kehf 109) Rabbimizin sözleri, Rabbimizin ilmi sonsuzdur, sınırsızdır. Dağlar sınırlıdır, denizler sınırlıdır, ama Rabbimizin ilmi sınırsızdır. Peki hal böyleyken nasıl oluyor da bu insanlar Allah’ın hikmet dolu şu kitabına karşı ilgisiz kalabiliyorlar? Nasıl oluyor da bilginin kaynağı olan, bilgi kendisinden olan, bilgisine sınır olmayan böyle bir Allah’ın kitabından yüz çevirebiliyorlar? Kendilerine verilen bilgi çok çok azken nasıl oluyor da bu insanlar Allah’ın velâyeti altına, Allah’ın dini altına girmiyorlar da kendileri gibi âciz varlıkların velâyetleri altına girmeye çalışıyorlar? Nasıl oluyor da hikmeti ve bilgisi sonsuz olan Allah’ın göndermiş olduğu bu kitaptan bilgilenmeye yanaşmıyorlar da başka şeylerden bilgilenmeye çalışıyorlar? Gerçekten bunu anlamak mümkün değildir. Yâni insanlar nasıl oluyor da bu kitaba karşı kayıtsız kalabiliyorlar? Nasıl oluyor da bu kitaptan habersiz bir hayat yaşayabiliyorlar? Allah’ın kitabıyla bilgilenmekten daha şerefli ne olabilir yeryüzünde? Ama bakıyoruz ki insanlar böyle bir Allah’tan bilgilenmekten, böyle bir Allah’a güvenmekten uzaklaşıyorlar da kendi bilgilerine, kendileri gibilerin bilgilerine güveniyorlar. Ne kadar zavallı bir düşünce değil mi?
86,87.“Dileseydik andolsun ki, sana vahy ettiğimizi alıp götürürdük. Sonra bize karşı duracak bir vekil de bulamazdın. Bunu yapmayışı ancak Rabbinin sana merhamet etmesindendir. Çünkü O'nun sana olan nimeti büyüktür.” Eğer dilersek bu az bilgiyi de alırız sizden diyor Rabbimiz. Dilersek onu da alırız. Sana vahy ettiğimizin bir kısmını gideririz. Sonra sen kendin için Bize karşı hiçbir vekil, hiç bir koruyucu, savunucu da bulamazsın. Evet düşünün, şu elimizdeki az bir bilgiyi de alıverse Rabbimiz ne yaparız? Kime gideriz? O zaman Bakaranın beyanıyla yeryüzünde kan dökücülük ve bozgunculuğun dışında hiçbir şey kalmaz Allah korusun. Ne insanlık, ne adâlet, ne hak, ne iyilik, ne öz-gürlük, ne hayır, ne şifa ne rahmet hiçbir şey kalmayacaktır. Yâni şu yaşadığımız dünyada azıcık bir güzellik varsa vahyin eseridir. Tevrat’ın, İncil’in, Zebur’un, Kur’an’ın eseridir. Elbette bu güzellikler de onları isteyenlere verilecektir, onu istemeyenler de ondan uzak kalacaklardır. Evet ancak Rabbinin rahmetiyledir bu vahiy. Rabbinin rahmeti sayesinde bu vahiy size gelmektedir. Ve muhakkak ki Allah’ın fazl-u keremi senin için çok büyüktür ey peygamberim. Allah gerçekten sana çok büyük üstünlükler, faziletler vermiştir. Öyleyse ey peygamberim, haydi sen de diğer insanları sana verilen, sana lütfedilen bu üstünlüğe dâvet et.
86,87.“Dileseydik andolsun ki, sana vahy ettiğimizi alıp götürürdük. Sonra bize karşı duracak bir vekil de bulamazdın. Bunu yapmayışı ancak Rabbinin sana merhamet etmesindendir. Çünkü O'nun sana olan nimeti büyüktür.” Eğer dilersek bu az bilgiyi de alırız sizden diyor Rabbimiz. Dilersek onu da alırız. Sana vahy ettiğimizin bir kısmını gideririz. Sonra sen kendin için Bize karşı hiçbir vekil, hiç bir koruyucu, savunucu da bulamazsın. Evet düşünün, şu elimizdeki az bir bilgiyi de alıverse Rabbimiz ne yaparız? Kime gideriz? O zaman Bakaranın beyanıyla yeryüzünde kan dökücülük ve bozgunculuğun dışında hiçbir şey kalmaz Allah korusun. Ne insanlık, ne adâlet, ne hak, ne iyilik, ne öz-gürlük, ne hayır, ne şifa ne rahmet hiçbir şey kalmayacaktır. Yâni şu yaşadığımız dünyada azıcık bir güzellik varsa vahyin eseridir. Tevrat’ın, İncil’in, Zebur’un, Kur’an’ın eseridir. Elbette bu güzellikler de onları isteyenlere verilecektir, onu istemeyenler de ondan uzak kalacaklardır. Evet ancak Rabbinin rahmetiyledir bu vahiy. Rabbinin rahmeti sayesinde bu vahiy size gelmektedir. Ve muhakkak ki Allah’ın fazl-u keremi senin için çok büyüktür ey peygamberim. Allah gerçekten sana çok büyük üstünlükler, faziletler vermiştir. Öyleyse ey peygamberim, haydi sen de diğer insanları sana verilen, sana lütfedilen bu üstünlüğe dâvet et.
88. “De ki: “İnsanlar ve cinler, birbirine yardımcı olarak bu Kur’an'ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, andolsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar.” Eğer hâlâ bu üstünlüğün, bu Ruhun, bu Kur’an’ın Allah’tan geldiği konusunda şüphesi olanlar varsa sen de ki onlara peygamberim, eğer bu Kur’an’ın bir benzerini meydana getirmek için bütün insanlar ve cinler toplansa asla onun bir benzerini meydana getiremezler, onların bir kısmı bir kısmına arka çıkıp yardımcı olsalar da.
89,92. “Andolsun ki, biz Kur’an'da insanlara türlü türlü misal gösterip açıkladık. Öyleyken insanların çoğu nankör olmakta direndiler. Şöyle söylediler: “Bize, yerden kaynaklar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız veya hurmalıkların, bağların olup, aralarında ırmaklar akıtmalısın. Yahut da iddia ettiğin gibi, göğü tepemize parça parça düşürmeli, ya da Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin.” Andolsun ki Biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali, örneği gösterdik, açıkladık. Bu akılsızlar reddede dursunlar bu kitabı. Onlar çabalaya dursunlar bu kitabın bir benzerini meydana getirmeye. Onlar inkâr ede dursunlar bu kitabı. Araya dursunlar bu kitabın dışında başka bilgi kaynaklarını. Araya dursunlar bu kitabın dışında şifalar, problemlerine çareler. Onlar isyan ede dursunlar Allah ve elçisine. Kıymetini anlamasınlar bu Allah vahyinin. Ama onlara karşı sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimiz yine onlara kitabını indiriyor. Onların buna lâyık olup olmadıklarına bakmadan yine onlara rahmetini, şifasını ulaştırmaya devam ediyor. Onların akıllarını erdirecek, onları adam edecek her bir güzel misallerini, her bir güzel örneklerini onlara ulaştırıyor. Lâkin insanların pek çoğu bütün bu nimetlerin sahibi olan Allah’a, Onun kitabına, Onun elçisine karşı kâfirce, nankörce yüz çeviriyorlar. Halbuki Allah’ın vahyine, Allah’ın bilgisine teslim olup boyun eğiverselerdi, hayatlarını onunla yaşayıverselerdi elbette kendileri için, dünyaları ve âhiretleri için çok güzel olacaktı. Ve bakın bunun için bir takım şartlar ileri sürdüler. Garip bir şey değil mi? Allah vahiy göndersin, Allah merhamet edip kitap göndersin, elçi göndersin sonra da insanlar merhameti sonsuz olan Allah’ın kitabına, dinine ve peygamberine karşı böyle davransınlar. Kendilerince bir sürü eften püften gerekçeler bularak Allah’ın kitabını reddetsinler. Bakın gerekçeleri de şöyleydi. Dediler ki: Ey Muhammed, yeryüzünde bizim için bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla iman etmeyeceğiz. Sen bizim için yeryüzünde pınarlar akıtacak, kaynaklar çıkaracak, nehirler akıtacaksın, sana ancak o zaman iman ederiz. Yahut senin yeryüzünde hurma ve üzüm bahçelerin olacak, o bahçeler arasında da ırmaklar akıtmalısın. Yahut da şu bizi tehdit edip durduğun gibi, iddia ettiğin gibi gökten üzerimize parçalar düşürürsün, yâni göğü üzerimize düşürürsün, üzerimize bir azap indirirsin, yahut Allah’ı ve meleklerini karşımıza getirirsin, şahit tutarsın ancak o zaman seni kabul ederiz. Şu ukalalıklarına bakın. Şu isteklerine bakın. Kimden istiyorlar bunu? Peygamberden. Kendileri gibi bir beşerden istiyorlar bunları. Allah’tan istenmesi gereken bir şeyi peygamberden istiyorlar akılsızlar.
89,92. “Andolsun ki, biz Kur’an'da insanlara türlü türlü misal gösterip açıkladık. Öyleyken insanların çoğu nankör olmakta direndiler. Şöyle söylediler: “Bize, yerden kaynaklar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız veya hurmalıkların, bağların olup, aralarında ırmaklar akıtmalısın. Yahut da iddia ettiğin gibi, göğü tepemize parça parça düşürmeli, ya da Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin.” Andolsun ki Biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali, örneği gösterdik, açıkladık. Bu akılsızlar reddede dursunlar bu kitabı. Onlar çabalaya dursunlar bu kitabın bir benzerini meydana getirmeye. Onlar inkâr ede dursunlar bu kitabı. Araya dursunlar bu kitabın dışında başka bilgi kaynaklarını. Araya dursunlar bu kitabın dışında şifalar, problemlerine çareler. Onlar isyan ede dursunlar Allah ve elçisine. Kıymetini anlamasınlar bu Allah vahyinin. Ama onlara karşı sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimiz yine onlara kitabını indiriyor. Onların buna lâyık olup olmadıklarına bakmadan yine onlara rahmetini, şifasını ulaştırmaya devam ediyor. Onların akıllarını erdirecek, onları adam edecek her bir güzel misallerini, her bir güzel örneklerini onlara ulaştırıyor. Lâkin insanların pek çoğu bütün bu nimetlerin sahibi olan Allah’a, Onun kitabına, Onun elçisine karşı kâfirce, nankörce yüz çeviriyorlar. Halbuki Allah’ın vahyine, Allah’ın bilgisine teslim olup boyun eğiverselerdi, hayatlarını onunla yaşayıverselerdi elbette kendileri için, dünyaları ve âhiretleri için çok güzel olacaktı. Ve bakın bunun için bir takım şartlar ileri sürdüler. Garip bir şey değil mi? Allah vahiy göndersin, Allah merhamet edip kitap göndersin, elçi göndersin sonra da insanlar merhameti sonsuz olan Allah’ın kitabına, dinine ve peygamberine karşı böyle davransınlar. Kendilerince bir sürü eften püften gerekçeler bularak Allah’ın kitabını reddetsinler. Bakın gerekçeleri de şöyleydi. Dediler ki: Ey Muhammed, yeryüzünde bizim için bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla iman etmeyeceğiz. Sen bizim için yeryüzünde pınarlar akıtacak, kaynaklar çıkaracak, nehirler akıtacaksın, sana ancak o zaman iman ederiz. Yahut senin yeryüzünde hurma ve üzüm bahçelerin olacak, o bahçeler arasında da ırmaklar akıtmalısın. Yahut da şu bizi tehdit edip durduğun gibi, iddia ettiğin gibi gökten üzerimize parçalar düşürürsün, yâni göğü üzerimize düşürürsün, üzerimize bir azap indirirsin, yahut Allah’ı ve meleklerini karşımıza getirirsin, şahit tutarsın ancak o zaman seni kabul ederiz. Şu ukalalıklarına bakın. Şu isteklerine bakın. Kimden istiyorlar bunu? Peygamberden. Kendileri gibi bir beşerden istiyorlar bunları. Allah’tan istenmesi gereken bir şeyi peygamberden istiyorlar akılsızlar.
89,92. “Andolsun ki, biz Kur’an'da insanlara türlü türlü misal gösterip açıkladık. Öyleyken insanların çoğu nankör olmakta direndiler. Şöyle söylediler: “Bize, yerden kaynaklar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız veya hurmalıkların, bağların olup, aralarında ırmaklar akıtmalısın. Yahut da iddia ettiğin gibi, göğü tepemize parça parça düşürmeli, ya da Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin.” Andolsun ki Biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali, örneği gösterdik, açıkladık. Bu akılsızlar reddede dursunlar bu kitabı. Onlar çabalaya dursunlar bu kitabın bir benzerini meydana getirmeye. Onlar inkâr ede dursunlar bu kitabı. Araya dursunlar bu kitabın dışında başka bilgi kaynaklarını. Araya dursunlar bu kitabın dışında şifalar, problemlerine çareler. Onlar isyan ede dursunlar Allah ve elçisine. Kıymetini anlamasınlar bu Allah vahyinin. Ama onlara karşı sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimiz yine onlara kitabını indiriyor. Onların buna lâyık olup olmadıklarına bakmadan yine onlara rahmetini, şifasını ulaştırmaya devam ediyor. Onların akıllarını erdirecek, onları adam edecek her bir güzel misallerini, her bir güzel örneklerini onlara ulaştırıyor. Lâkin insanların pek çoğu bütün bu nimetlerin sahibi olan Allah’a, Onun kitabına, Onun elçisine karşı kâfirce, nankörce yüz çeviriyorlar. Halbuki Allah’ın vahyine, Allah’ın bilgisine teslim olup boyun eğiverselerdi, hayatlarını onunla yaşayıverselerdi elbette kendileri için, dünyaları ve âhiretleri için çok güzel olacaktı. Ve bakın bunun için bir takım şartlar ileri sürdüler. Garip bir şey değil mi? Allah vahiy göndersin, Allah merhamet edip kitap göndersin, elçi göndersin sonra da insanlar merhameti sonsuz olan Allah’ın kitabına, dinine ve peygamberine karşı böyle davransınlar. Kendilerince bir sürü eften püften gerekçeler bularak Allah’ın kitabını reddetsinler. Bakın gerekçeleri de şöyleydi. Dediler ki: Ey Muhammed, yeryüzünde bizim için bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla iman etmeyeceğiz. Sen bizim için yeryüzünde pınarlar akıtacak, kaynaklar çıkaracak, nehirler akıtacaksın, sana ancak o zaman iman ederiz. Yahut senin yeryüzünde hurma ve üzüm bahçelerin olacak, o bahçeler arasında da ırmaklar akıtmalısın. Yahut da şu bizi tehdit edip durduğun gibi, iddia ettiğin gibi gökten üzerimize parçalar düşürürsün, yâni göğü üzerimize düşürürsün, üzerimize bir azap indirirsin, yahut Allah’ı ve meleklerini karşımıza getirirsin, şahit tutarsın ancak o zaman seni kabul ederiz. Şu ukalalıklarına bakın. Şu isteklerine bakın. Kimden istiyorlar bunu? Peygamberden. Kendileri gibi bir beşerden istiyorlar bunları. Allah’tan istenmesi gereken bir şeyi peygamberden istiyorlar akılsızlar.
89,92. “Andolsun ki, biz Kur’an'da insanlara türlü türlü misal gösterip açıkladık. Öyleyken insanların çoğu nankör olmakta direndiler. Şöyle söylediler: “Bize, yerden kaynaklar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız veya hurmalıkların, bağların olup, aralarında ırmaklar akıtmalısın. Yahut da iddia ettiğin gibi, göğü tepemize parça parça düşürmeli, ya da Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin.” Andolsun ki Biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali, örneği gösterdik, açıkladık. Bu akılsızlar reddede dursunlar bu kitabı. Onlar çabalaya dursunlar bu kitabın bir benzerini meydana getirmeye. Onlar inkâr ede dursunlar bu kitabı. Araya dursunlar bu kitabın dışında başka bilgi kaynaklarını. Araya dursunlar bu kitabın dışında şifalar, problemlerine çareler. Onlar isyan ede dursunlar Allah ve elçisine. Kıymetini anlamasınlar bu Allah vahyinin. Ama onlara karşı sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimiz yine onlara kitabını indiriyor. Onların buna lâyık olup olmadıklarına bakmadan yine onlara rahmetini, şifasını ulaştırmaya devam ediyor. Onların akıllarını erdirecek, onları adam edecek her bir güzel misallerini, her bir güzel örneklerini onlara ulaştırıyor. Lâkin insanların pek çoğu bütün bu nimetlerin sahibi olan Allah’a, Onun kitabına, Onun elçisine karşı kâfirce, nankörce yüz çeviriyorlar. Halbuki Allah’ın vahyine, Allah’ın bilgisine teslim olup boyun eğiverselerdi, hayatlarını onunla yaşayıverselerdi elbette kendileri için, dünyaları ve âhiretleri için çok güzel olacaktı. Ve bakın bunun için bir takım şartlar ileri sürdüler. Garip bir şey değil mi? Allah vahiy göndersin, Allah merhamet edip kitap göndersin, elçi göndersin sonra da insanlar merhameti sonsuz olan Allah’ın kitabına, dinine ve peygamberine karşı böyle davransınlar. Kendilerince bir sürü eften püften gerekçeler bularak Allah’ın kitabını reddetsinler. Bakın gerekçeleri de şöyleydi. Dediler ki: Ey Muhammed, yeryüzünde bizim için bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla iman etmeyeceğiz. Sen bizim için yeryüzünde pınarlar akıtacak, kaynaklar çıkaracak, nehirler akıtacaksın, sana ancak o zaman iman ederiz. Yahut senin yeryüzünde hurma ve üzüm bahçelerin olacak, o bahçeler arasında da ırmaklar akıtmalısın. Yahut da şu bizi tehdit edip durduğun gibi, iddia ettiğin gibi gökten üzerimize parçalar düşürürsün, yâni göğü üzerimize düşürürsün, üzerimize bir azap indirirsin, yahut Allah’ı ve meleklerini karşımıza getirirsin, şahit tutarsın ancak o zaman seni kabul ederiz. Şu ukalalıklarına bakın. Şu isteklerine bakın. Kimden istiyorlar bunu? Peygamberden. Kendileri gibi bir beşerden istiyorlar bunları. Allah’tan istenmesi gereken bir şeyi peygamberden istiyorlar akılsızlar.
93. “Veya altın bir evin olmalı, yahut göğe yükselmelisin ama oradan okuyacağımız bir kitab indirmezsen yine o yükselmene inanmayacağız. “De ki: “Fe sübhanallah! Ben peygamber olan bir insandan başka bir şey miyim?” Yahut senin altından bir evin, bir köşkün olmalı. Yahut da gökyüzüne yükselmelisin. Göğe çıkmalısın. Gerçi senin göğe çıkmânâ da inanmayız, oradan bize okuyacağımız bir kitap getirmediğin müddetçe sana getirdiğin kitaba, getirdiğin hayat programına inanmayacağız. Sen de ki onlara peygamberim, fe sübhanallah. Ben Rabbimi tesbih ederim. Rabbimi tenzih ederim. Rabbimi yüceltirim, Onun sizin iddia ettiğiniz tüm noksan sıfatlardan arındırırım. Doğrusu ben bir insandan ve elçiden başkası da değilim deyiver onlara peygamberin. Ben sizin gibi bir beşerim, benim böyle şeylere gücüm yetmez deyiver peygamberim. Peki bu insanların iman etmeyişlerinin sebebi nedir? Niye iman etmiyorlar bu insanlar?
94. “İnsanlara doğruluk rehberi geldiği zaman, inanmalarına engel olan, sadece: “Allah peygamber olarak bir insan mı gönderdi?” demiş olmalarıdır.” Evet kendilerine hidâyet geldikten sonra bu insanların iman etmelerine engel olan şey Allah bir beşeri mi bize Rasul olarak gönderdi? demeleridir. İşte böyle demeleri, böyle düşünmeleri onların iman etmelerine engel teşkil ediyor. Bir beşer değil elçi olarak Allah’tan melek bekliyorlar. Bakın aralarında doğup büyümüş olan, çocukluğuna, gençliğine ve tüm hayatına şahit oldukları bir insandan insanüstü şeyler istiyorlar. Pınarlar, bağlar, bahçeler, ırmaklar istiyorlar. Yâni sen aynen bizim gibi bir insansın. Bizden farklı, beğenebileceğimiz, karşında eğilebileceğimiz hiçbir şeyin yok. Ne malın mülkün, ne ekonomik gücün, ne siyasal gücün, ne ordun, askerlerin var. Haydi eğer bu bizi dâvet edip durduğun peygamberliğin haksa, gücün yetiyorsa bize gökten bir parça indir. Yıllardır seni ve getirdiğin mesajı inkâr ettiğimiz halde hani niye bize bir ceza, bir azap gelmiyor? Veya haydi o sözünü ettiğin Allah’ı ve meleklerini getir dik karşımıza da görelim bakalım. Bir dokunalım onlara. Veya onlar gerçekten senin elçi olduğunu söylesinler. Veya altından bir evin olsun. Halbuki Allah’ın Resûlü hiç bunlardan söz etmemiştir onlara. Yâni beni kabul edip müslüman olursanız size şunları, şunları vereceğim dememiştir. Allah elçisine sübhanallah dedirtiyor bu iddiaları karşısında. Sübhanallah nereden çıkarıyorsunuz bunları? Ben size böyle bir şey dedim mi ki benden bunları istiyorsunuz? Ben size İlâh olduğumu mu söyledim ki benden böyle Rabbimden beklenecek şeyler bekliyorsu-nuz? Evet tarih boyunca insanların inanmayışlarının altında yatan sebep hep budur. Sebep bu. Yâni sebep Allah’ın kendilerine kendi cinslerinden, kendi içlerinden bir Rasul göndermesidir. Niye yadırgıyorlar bunu? Halbuki Rabbimizin yaptığı iş en güzelidir. Rabbimiz bize bizim kendisiyle konuşabileceğimiz, kendisine sorular sorabilece-ğimiz, cevaplar alabileceğimiz, kendisini örnek alabileceğimiz bir beşeri elçi göndermesi bizim için en büyük bir rahmettir. Çünkü biz de aynen bizim gibi bir beşer olan o elçiyi örnek alıp, onun gibi bir hayat yaşayıp Rabbimizin rızasını kazanıp cennete gidebileceğiz. Bundan daha güzel ne olabilir de? Bakın devam eden âyetinde Rabbimiz o hususu şöyle açıklıyor:
95,96. “De ki: “Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik. De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Doğrusu O, kullarını görür, haberdardır.” De ki, eğer yeryüzünde insanlar değil de melekler yerleşmiş olsalardı, melekler yeryüzünde gezip dolaşıyor olsalardı elbette Biz de onlara gökten bir meleği Resul olarak gönderirdik. Evet insana, insan cinsine bir insanın elçi olarak gönderilmesi en güzelidir. İnsana insan, meleğe de melek. İnsana melek, meleğe de insan olmaz. Yâni Allah’ın yaptığı en doğrusu ve en güzelidir. Eğer şu anda yeryüzünde yerleşmiş olanlar, yeryüzünde dolaşanlar insan değil de melekler olmuş olsaydı, elbette onlara Rasul olarak melekleri gönderirdik. Çünkü eğer bize bizim cinsimizden insanlar değil de melekler elçi olarak gönderilmiş olsaydı o zaman insanların itirazları daha çok olacaktı. Diyeceklerdi ki o zaman; ya Rabbi bu nasıl bir iştir? Biz melek miyiz ki bize melek elçi gönderdin? Şimdi biz bu melek gibi nasıl olacağız? Bunu nasıl örnek alacağız? Bizden farklı bir varlığın hayatı bize nasıl örnek olacak? Bu Meleğin cinsel hayatı yok, yemesi yok, içmesi yok, iradesi yok, günah işleme özelliği, uykusu yok, gafleti yok. Bizim gibi isyan özellikleri yok. Biz kesinlikle bunun gibi olamayız diyecekti insanlar. Öyleyse gerçekten böyle bir şey bizim insan olarak fıtratımıza ters olurdu. Rabbimiz öyle yapmamış da tam bize uygun, bizim fıtratımıza uygun, bizim gibi özellikleri olan yemesi içmesi olan, uykusu olan, gafleti olan bir kulu örnek olarak göndermiş. Ve haydi ey kullarım, sizler de aynen bu kulum gibi olun dediği zaman artık hiç kimsenin bir itiraz hakkı da kalmamış oluyordu. Ama adamlar zaten bunun için itiraz ediyorlar, reddediyorlardı. Çünkü kulluk dertleri yoktu onların. Tıpkı yahudi ve hıristiyanlar gibi. Onlar da peygamberlerine insan üstü bir takım özellikler izâfe ederek, onların kullukta örnekliklerini bitirmeye çalıştılar. O yarı Allah, yarı insan, insanla Allah karışımı bir varlıktır. Biz ise insanız, onun gibi olamayız ki. Onu örnek alamayız, onun gibi bir hayat yaşayamayız ki diyerek küfür ve şirk yolunu tuttular. İşte bu adamların derdi de budur. Kendilerine elçi olarak bir melek geldiği zaman diyeceklerdi ki; efendim, bu bir melek, yemez, içmez, günah işlemez, biz bunu nasıl örnek alalım, bunun gibi nasıl yaşayalım? Diyecekler ve kendilerini kulluk sorumluluğundan kurtarmaya çalışacaklar alçaklar. O zaman bize gönderilen bir peygamberin insan olmasından daha doğal hiçbir şey yoktur. Rabbimizin bu ifadelerinden anlıyoruz ki peygamber öyle kimi sapıkların iddia etmeye çalıştıkları gibi sadece Allah’ın kitabını, Allah’ın vahyini bize ulaştırıveren ve onun ötesinde başka hiçbir fonksiyonu olmayan bir posta memuru değildir. İşte Rabbimiz beyan ediyor ki o sadece vahyi bize ulaştırmakla kalmayıp aynı zamanda vahyin, Allah’ın istediği hayatın bize örnek olarak pratikte uygulanışını göstermek üzere gelmiş bir elçidir. Zaten onu reddetmeye çalışanlar onun örnekliliğini bitirip kendi keyiflerince, kendi mantıklarınca bir din yaşamaya çalışan insanlardır. Eğer bizim cinsimizden bir beşer değil de bir melek elçi olarak gönderilmiş olsaydı işte o zaman onun görevi sadece vahyi bize ulaştırmak olacaktı. Nitekim Cebrâil’in görevi de sadece işte buydu.
95,96. “De ki: “Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik. De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Doğrusu O, kullarını görür, haberdardır.” De ki, eğer yeryüzünde insanlar değil de melekler yerleşmiş olsalardı, melekler yeryüzünde gezip dolaşıyor olsalardı elbette Biz de onlara gökten bir meleği Resul olarak gönderirdik. Evet insana, insan cinsine bir insanın elçi olarak gönderilmesi en güzelidir. İnsana insan, meleğe de melek. İnsana melek, meleğe de insan olmaz. Yâni Allah’ın yaptığı en doğrusu ve en güzelidir. Eğer şu anda yeryüzünde yerleşmiş olanlar, yeryüzünde dolaşanlar insan değil de melekler olmuş olsaydı, elbette onlara Rasul olarak melekleri gönderirdik. Çünkü eğer bize bizim cinsimizden insanlar değil de melekler elçi olarak gönderilmiş olsaydı o zaman insanların itirazları daha çok olacaktı. Diyeceklerdi ki o zaman; ya Rabbi bu nasıl bir iştir? Biz melek miyiz ki bize melek elçi gönderdin? Şimdi biz bu melek gibi nasıl olacağız? Bunu nasıl örnek alacağız? Bizden farklı bir varlığın hayatı bize nasıl örnek olacak? Bu Meleğin cinsel hayatı yok, yemesi yok, içmesi yok, iradesi yok, günah işleme özelliği, uykusu yok, gafleti yok. Bizim gibi isyan özellikleri yok. Biz kesinlikle bunun gibi olamayız diyecekti insanlar. Öyleyse gerçekten böyle bir şey bizim insan olarak fıtratımıza ters olurdu. Rabbimiz öyle yapmamış da tam bize uygun, bizim fıtratımıza uygun, bizim gibi özellikleri olan yemesi içmesi olan, uykusu olan, gafleti olan bir kulu örnek olarak göndermiş. Ve haydi ey kullarım, sizler de aynen bu kulum gibi olun dediği zaman artık hiç kimsenin bir itiraz hakkı da kalmamış oluyordu. Ama adamlar zaten bunun için itiraz ediyorlar, reddediyorlardı. Çünkü kulluk dertleri yoktu onların. Tıpkı yahudi ve hıristiyanlar gibi. Onlar da peygamberlerine insan üstü bir takım özellikler izâfe ederek, onların kullukta örnekliklerini bitirmeye çalıştılar. O yarı Allah, yarı insan, insanla Allah karışımı bir varlıktır. Biz ise insanız, onun gibi olamayız ki. Onu örnek alamayız, onun gibi bir hayat yaşayamayız ki diyerek küfür ve şirk yolunu tuttular. İşte bu adamların derdi de budur. Kendilerine elçi olarak bir melek geldiği zaman diyeceklerdi ki; efendim, bu bir melek, yemez, içmez, günah işlemez, biz bunu nasıl örnek alalım, bunun gibi nasıl yaşayalım? Diyecekler ve kendilerini kulluk sorumluluğundan kurtarmaya çalışacaklar alçaklar. O zaman bize gönderilen bir peygamberin insan olmasından daha doğal hiçbir şey yoktur. Rabbimizin bu ifadelerinden anlıyoruz ki peygamber öyle kimi sapıkların iddia etmeye çalıştıkları gibi sadece Allah’ın kitabını, Allah’ın vahyini bize ulaştırıveren ve onun ötesinde başka hiçbir fonksiyonu olmayan bir posta memuru değildir. İşte Rabbimiz beyan ediyor ki o sadece vahyi bize ulaştırmakla kalmayıp aynı zamanda vahyin, Allah’ın istediği hayatın bize örnek olarak pratikte uygulanışını göstermek üzere gelmiş bir elçidir. Zaten onu reddetmeye çalışanlar onun örnekliliğini bitirip kendi keyiflerince, kendi mantıklarınca bir din yaşamaya çalışan insanlardır. Eğer bizim cinsimizden bir beşer değil de bir melek elçi olarak gönderilmiş olsaydı işte o zaman onun görevi sadece vahyi bize ulaştırmak olacaktı. Nitekim Cebrâil’in görevi de sadece işte buydu.
97. “Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimleri de saptırırsa, artık onlar için Allah'tan başka dostlar bulamazsın. Biz onları kıyâmet günü yüzükoyun, körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşr ederiz. Varacakları yer cehennemdir. Onun ateşi ne zaman sönmeye yüz tutsa hemen alevini artırırız.” Evet kendi hür iradesiyle hidâyeti tercih edip de Allah’ın da tercihini onayladığı kimse hidâyette, hak yoldadır. Kim de tercihini dalâletten, sapıklıktan yana kullanmış da Allah da onun bu tercihini onaylamışsa, böylece onu saptırmışsa artık onun için de Allah’tan başka dostlar bulamazsın. İşte Rabbimizin lütfu. Demek ki kim Rabbimizin aramızdan seçtiği bir beşerin, güvenilir, emin bir elçinin peygamberliğini kabul edenler, böylece onun getirdiği hidâyeti kabul edenler kendi lehlerine hidâyete ulaşmışlar, kabul edemeyenler de kendi aleyhlerine dalâleti tercih etmiş oluyorlar. Rabbimiz her iki tarafın da tercihlerini onaylı-yor. Kim dalâleti tercih eder de Allah da onu saptırmışsa, onun tercihini onaylamışsa artık onu hidâyete ulaştıracak kimse bulamazsın. Allah’ın saptırdığına kim hidâyet edebilir? Allah’ın duyurmadığına kim duyurabilir? Allah’ın göstermediğine kim gösterebilir? Allah’ın diriltmediğini kim diriltebilir? Allah korusun, onları kıyâmet günü bu tercihlerinin karşılığı olarak yüzleri üzerinde körler, tatlar, sağırlar olarak haşr edeceğiz buyuruyor Rabbimiz. Yüzüstü tepetaklak gelmiş bir şekilde haşr edeceğiz buyuruyor. Çünkü onlar dünyada da Allah’a karşı, Allah’ın kitabına, Al-lah’ın elçisine karşı kör, sağır ve tat olarak davranmışlardı. Allah’ın kendilerine lütfettiği azalarını kullanmamayı tercih etmişlerdi. İşte bu yüzden onların akıp dolacakları yer cehennemdir. O cehennemin ateşi ne zaman biraz sönmeye yüz tutmuşsa Biz onun alevini, ateşini, hararetini biraz daha artıracağız buyuruyor Rabbimiz. Dünyada Allah’ın uyarılarına, Allah’ın âyetlerine karşı kör ve sağır davranan kimselerin akıbeti işte budur.
98. “Bu, âyetlerimizi inkâr etmelerinin ve: “Kemik ve ufalanmış toprak olduğunuzda mı yeniden dirileceğiz?” demelerinin cezasıdır.” İşte bu onların Bizim âyetlerimize karşı kâfirce bir tavır takınmalarının karşılığıdır. Ve bir de onların “ demek şimdi bizler çürümüş kemikler olduktan sonra yenibaştan, yeni bir dirilişle dirileceğiz öyle mi? Tekrar dirilecek ve hesaba çekileceğiz öyle mi? Buna asla inanmayız” demelerinden ötürü, hayatlarında dirilişi, âhireti, hesabı, kitabı silmelerinden ötürü, keyiflerine göre bir hayat yaşamalarından ötürü Biz onları yüzün koyu, tepetaklak cehenneme yuvarlayacağız buyuruyor Rabbimiz. Gidilir mi böyle bir cehenneme? Dayanılır mı böyle bir ateşe? Allah’a karşı, Allah’ın kitabına karşı, Allah’ın peygamberine karşı ilgisiz kalalım, kör ve sağır davranalım, örtelim, örtbas edelim, keyfimize göre bir hayat yaşayalım, Rabbimizin dinini diskalifiye edelim, günümüzü gün edelim ve sonunda böyle bir cehenneme gidelim mi? Akıl işi mi bu? Bu dünyada Allah’la, Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetiyle birlikte bir hayat yaşayarak, hidâyeti tercih ederek cennete gitmek varken yapılacak şey mi bu?
99. “Gökleri ve yeri yaratan Allah'ın, onların benzerlerini de tekrar yaratmaya Kâdir olduğunu görmezler mi? Onlar için şüphe götürmeyen bir süre tayin etmiştir. Öyleyken, zalimler, inkârcılıkta hâlâ direnirler.” Görmüyorlar mı bu adamlar? Gökleri ve yeri yaratan Allah, buna güç yetiren Allah o gökleri, yeri ve kendilerini tekrar yaratmaya güç yetiremez mi? Eğer yaratmak zorsa sizden çok daha büyük olan şu semanın ve arzın yaratılması zordur. Eğer zorsa bütün bu varlıkları ilk defa yaratmak zordur. Ama Allah için zor bir şey yoktur. Rabbiniz semavat ve arzı, semavat ve arzdakileri yarattı ve onlar için şüphe götürmeyen bir ecel tayin buyurdu. Gökler için, göktekiler için, yerler ve yerdekiler için mutlak bir ecel takdir etti. Hal böyleyken kâfirler, zalimler haktan yüz çevirip inkârcılıklarında direniyorlar. Kendilerini yaratan, kendileri üzerinde mutlak egemen olan Allah’a isyan içinde bir hayatı sürdürüyorlar. Halbuki şu gökleri ve yeri yaratan, biz insanları yaratan Allah’ın hepimizi bir gün öldürüp yeniden dirilteceğine, yaşadığımız bu hayatın hesabını soracağına hiç mi hiç şüphe etmeden inanmamız gerekiyordu. Bundan daha güzel ve daha kolay bir inanç da olmazdı zaten. Öyle değil mi? Şu anda 30 yaşında olanlarımız 40 sene önce var mıydı bu dünyada? Nasıl dünyaya geldik bizler? Örneğimiz var mıydı? Filân yerden kopya mı yaptı Allah bizi? Yoksa bizler kendi kendimizi mi var ettik? Yoksa bu hayat bizim de ölmemeyi mi becerdik? Kimseye hesap vermeyecek miyiz? Keyfimize göre burada bir hayat yaşayıp gideceğiz öyle mi? Niye inkâr ediyorlar bu insanlar âhireti? Niye gündemlerine almıyorlar hesabı, kitabı? Yoksa zalimce bir hayata engel olacak diye mi? Hesap kitap gündeme gelince zul-medemeyeceğiz, kan ememeyeceğiz, keyfimize göre bir hayat ya-şayamayacağız diye mi? Herhalde en büyük sebep bu gibi. Çünkü bir adamın hem âhirete inanması hem de kâfir olması mümkün değildir. Hem âhiret, diriliş, hesap, kitap var demesi hem de zulmetmesi mümkün değildir. Böyle birinin hayatında rahat edebilmesi için önce âhiret inancını silmesi gerekecektir.
100. “De ki: “Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Zaten insanlar pek cimridir.” De ki eğer Rabbimin rahmet hazinelerine sizler sahip olsaydınız, o zaman tükenir korkusuyla hemen kısar, cimrilik ederdiniz. Zaten insan pek cimridir. Evet az önce buyurulduğu gibi yoktan var eden Allah bu hayatın sahibidir. Hayatın sahibi de Odur, ölümün sahibi de Odur, rızkın sahibi de Odur, sizi doyuran, size lâzım olan her türlü nimetlerini size cömertçe sunan da Odur. Eğer aptalca bir mantıkla Onun yaratıcılığını reddederek diyorsanız ki biz kendi kendimize var olduk, peki o zaman şu hayatınızın devamını sağlayan rızıklarınız kimden? Eğer bu rızıklar sizin elinizde, sizin mülkünüzde olsaydı kim-seye onlardan zırnık koklatmazdınız. Eğer sizler Allah’ın şu hazinelerinin sahibi olmuş olsaydınız kimseye bir şey vermezdiniz. Eğer şu güneşin sahibi sizler olsaydınız bu kadar cömertçe sunmazdınız insanlara onu. Karşılığını almadan kimsenin ısınmasına, aydınlanmasına izin vermezdiniz. Şu havanın, suyun sahibi sizler olsaydınız sıkboğaz ederdiniz insanları. Vergiler alırdınız insanlardan. Şu bulutların yağdırdığı yağmurların karşılığında büyük bedeller ödetirdiniz insanlara. Dağlardan, ormanlardan sömürürdünüz insanları... Elhamdülillah ki bütün bu nimetler Allah’ın elindedir. Elhamdülillah ki insanların gerçek melikliği, gerçek sultanlığı yoktur bu konularda. Madem ki sizi ve sahip olduklarınızın tümünü yaratan Allah’tır, madem ki mülk Onundur öyleyse Ona kul olmak, Onun istediği gibi bir hayat yaşamak zorundasınız. Böyle cömert bir Allah’a teşekkür etmek zorundasınız. Hem öyle cömert bir Allah ki kendisine isyan içinde bir hayat yaşayanlardan bile bu nimetlerini esirgemiyor. Biz olsak öyle mi yapardık? Allah etmesin birimizin eline geçmiş olsaydı bu dünya tüm dünyayı aç bırakırdı, tüm dünyayı sefil bırakırdı. Biter korkusuyla insanlardan kıskanırdı. Gerçekten insan çok cimridir, ama Allah ahlâkıyla ahlâklanır, Allah âyetlerinin eğitiminden geçerse o zaman Allah’ın istediği şekilde cömert oluverir.
101. “Andolsun ki, Mûsâ'ya dokuz tane apaçık mûcize verdik. Ey Muhammed! İsrâil oğullarına sor, Mûsâ onlara geldiğinde, Firavun kendisine: “Ey Mûsâ! Ben seni büyülenmiş sanıyorum” demişti.” Andolsun ki Biz Mûsâ’ya dokuz tane apaçık âyet, mûcize verdik. Sûrenin ilk âyetlerinde Rabbimiz Mûsâ (a.s)’ı gündeme getirmişti. Ve işte sûrenin sonlarına doğru kulluk örneğimiz Mûsâ (a.s)’ın tekrar gündeme alındığına şahit oluyoruz. Evet Mûsâ (a.s)’ı dokuz Beyyinât âyetle Firavuna gönderdik diyor Rabbimiz. Ey peygamberim, dilersen sor İsrâil oğullarına. Onlar da biliyorlar bu işi. Rabbimizin burada sözünü ettiği dokuz âyet kitabımızın bu bölümünde, ya da başka yerlerinde açıkça ifade buyurulmadığı için bunların neler olduğu konusunda müfessirler güçlük çekmişlerdir. Ya bu dokuz âyet sûrenin önceki bölümlerinde Rabbimizin zikrettiği âyetlerdir. Neydi onlar? İşte Rabbin hüküm verdi ki Allah’tan başka kimseye kulluk etmeyin, ana babaya ihsanda bulunun, yetimlerin mallarına karşı tavrınız güzel olsun, cimrilik yapmayın, saçıp savurmayın, adam öldürmeyin, zinaya yaklaşmayın gibi emirler, âyetlerdi. Yahut da Araf sûresinde beyan edilen âyetlerdi. Bakın Rabbimiz orada da şöyle diyordu: “Bunun üzerine su baskınını, çekirgeyi, haşaratı, kurbağaları ve kanı birbirinden ayrı mûcizeler olarak onlara musallat kıldık; yine de büyüklük taslayıp suçlu bir millet oldular.” (A’râf 133) Bu âyette 5 mûcizeden, âyetten söz ediliyor. Tufan, çekirge, tahıl haşaratı, kurbağa ve kan. Bir de bunun dışında kitabımızın başka sûrelerinde anlatılan yedi beyza âyeti, yâni Mûsâ (a.s)’ın elini koynundan çıkarınca elinin bembeyaz olması âyeti, asanın bir ejderha olması âyeti, kıtlıkla Firavun oğullarının denenmesi âyetidir. Evet bunlardan hangisi olursa olsun Mûsâ (a.s) bu dokuz âyetle onlara gidince Firavun dedi ki, ey Mûsâ ben seni bir sihrin mahkumu görüyorum. Sen bir sihre kapılmışsın. Sen sihirlenmiş, büyülenmişsin. Bunun üzerine Allah’ın elçisi Mûsâ (a.s) dedi ki:
102,103. Mûsâ da: “Andolsun ki, bunları göklerin ve yerin Rabbinin açık belgeler olarak indirdiğini biliyorsun. Ey Firavun! Doğrusu senin mahvolacağını sanıyorum” demişti. Firavun bunun üzerine onları memleketten sürmek istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk.” Andolsun ki ey Firavun sen de biliyorsun ki bunlar göklerin ve yerin Rabbi olan Allah tarafından insanlar için basiretler, göz aydınlığı, yol gösterici olsun diye indirilmiş âyetlerdir. İnsanların gözleri, gönülleri bu âyetlerle açılsın, insanlar bu âyetlerle yol bulsunlar, bu âyetler onlara mihmandar olsun ve hayatlarını bu âyetlerle düzenlesinler diye göklerin ve yerin Rabbi tarafından gönderilmiş âyetlerdir bunlar. Bir büyü mahsulü, ya da bir beşer mahsulü şeyler değildir. Ne ben ne de bir başkasının söylemesi mümkün olmayan Allah âyetleridir bunlar. Ve ben biliyorum ki ey Firavun sen gerçekten helâk olacaksın. Sen beni bir sihrin mahkumu olarak görüyorsan ben de seni bir helâkin mahkumu olarak görüyorum. Ben kesin biliyorum ki bu Allah âyetlerini reddeden bir zalim olarak sen mahvolacaksın. Evet bu konular kitabımızın önceki sûrelerinde uzun uzun anlatıldı. Zalim Firavun Allah elçisine hayat hakkı tanımadı. Allah âyetlerine inanmadı. Rabbim Allah diyenlere zalimce bir tavır takındı. Müslümanları arzdan çıkarmak istedi. Müslümanları yeryüzünden silmek istedi. Tıpkı o gün Mekke kâfirlerinin peygamberi ve beraberindeki bir avuç müslümanı Mekke’den sürmek istedikleri, ya da şu anda yirminci asrın zalim Firavunlarının müslümanlara bu ülkede hayat hakkı tanımayıp yok etmeyi planladıkları gibi. Rabbim geçici olarak Firavuna imkân tanıdı. Firavun kendisini bir şey zannedip müslümanların peşine takıldı ve Rabbimiz Onu da avenelerini de suda, denizde boğuverdi. Bundan sonra kurtardığı İsrâil oğullarına sesleniyor Rabbimiz:
102,103. Mûsâ da: “Andolsun ki, bunları göklerin ve yerin Rabbinin açık belgeler olarak indirdiğini biliyorsun. Ey Firavun! Doğrusu senin mahvolacağını sanıyorum” demişti. Firavun bunun üzerine onları memleketten sürmek istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk.” Andolsun ki ey Firavun sen de biliyorsun ki bunlar göklerin ve yerin Rabbi olan Allah tarafından insanlar için basiretler, göz aydınlığı, yol gösterici olsun diye indirilmiş âyetlerdir. İnsanların gözleri, gönülleri bu âyetlerle açılsın, insanlar bu âyetlerle yol bulsunlar, bu âyetler onlara mihmandar olsun ve hayatlarını bu âyetlerle düzenlesinler diye göklerin ve yerin Rabbi tarafından gönderilmiş âyetlerdir bunlar. Bir büyü mahsulü, ya da bir beşer mahsulü şeyler değildir. Ne ben ne de bir başkasının söylemesi mümkün olmayan Allah âyetleridir bunlar. Ve ben biliyorum ki ey Firavun sen gerçekten helâk olacaksın. Sen beni bir sihrin mahkumu olarak görüyorsan ben de seni bir helâkin mahkumu olarak görüyorum. Ben kesin biliyorum ki bu Allah âyetlerini reddeden bir zalim olarak sen mahvolacaksın. Evet bu konular kitabımızın önceki sûrelerinde uzun uzun anlatıldı. Zalim Firavun Allah elçisine hayat hakkı tanımadı. Allah âyetlerine inanmadı. Rabbim Allah diyenlere zalimce bir tavır takındı. Müslümanları arzdan çıkarmak istedi. Müslümanları yeryüzünden silmek istedi. Tıpkı o gün Mekke kâfirlerinin peygamberi ve beraberindeki bir avuç müslümanı Mekke’den sürmek istedikleri, ya da şu anda yirminci asrın zalim Firavunlarının müslümanlara bu ülkede hayat hakkı tanımayıp yok etmeyi planladıkları gibi. Rabbim geçici olarak Firavuna imkân tanıdı. Firavun kendisini bir şey zannedip müslümanların peşine takıldı ve Rabbimiz Onu da avenelerini de suda, denizde boğuverdi. Bundan sonra kurtardığı İsrâil oğullarına sesleniyor Rabbimiz:
104. “Sonra İsrâil oğullarına: “Bu memlekette siz oturun, kıyâmet koptuğunda hepinizi bir araya getiririz.” dedik.” Evet ey İsrâiloğulları, buyurun artık yeryüzünde siz hakim olun, siz egemen olun. Yeryüzünde siz yaşayın artık. Mısır ve Firavunlar saltanatı bitmiştir artık. Yeryüzü sizindir. Şu andan itibaren dünyada güç, kuvvet ve saltanat sahipleri olarak sizler imtihan olunacaksınız. Ama unutmayın ki bir gün sizin hayatınız da bitecek. Bir gün bu dünyada herkesin hayatı, herkesin saltanatı bitecek. Dünyadaki hayatın sonunu bildiren anons çalınca, kıyâmet kopunca unutmayın ki hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz. Hepinizden bu dünyada yapıp ettiklerinizin hesabını soracağız bir gün buyurarak hepimize uyarısını ulaştırıverdi Rabbimiz. Evet kıyâmete kadar kim bu kitapla beraber olursa, kim bu kitabın uyarısıyla karşı karşıya gelirse o gün İsrâil oğullarına yaptığı uyarıyla karşı karşıya bulacaktır kendisini. Hangimiz kaçabileceğiz bu sorgulamadan? Hepimiz, hepimiz yaşadığımız bu hayatın hesabını vermek üzerine zinhar Rabbimizin huzurunda toplanacağız yarın. Firavunlar da öldüler, İsrâil oğulları da öldü, peygamber (a.s) da, ona geçit vermemeye kalkışanlar da öldüler, bizler de öleceğiz. Peygamber de vefat etti peygamber karşıtları da geberdiler. Ölmeyen tek diri Allah’tır. Tek Melik, tek hükümdar Odur.
105. “Kur’an'ı ancak hak olarak indirdik ve o da indirdiği gibi hak olarak kaldı. Senin de, ey Muhammed yalnız müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” Biz Onu, O Kur’an’ı hakla indirdik, O da hak olarak indi. Hak olarak kaldı. Kur’an’ı hak olarak, haklı olarak, hak yasalara istinat ederek indirdik, O da hak olarak indi. Biz yarattığımız kullarımızın hayatına karışmak üzere, yarattığımız kullarımıza hayat programı yapmak üzere onların arasından elçiyi hak olarak seçtik, ona hak olarak yetki verdik, hak olarak ona vahyimizi, kitabımızı indirdik. Ve seni de ey peygamberim, sadece bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. İşte kitabın misyonu ve elçinin misyonu budur. Evet böyle hak bir kitabın kendisine gönderildiği Hz. Muham-med (a.s) yeryüzünün geçmiş ve gelecek en hayırlısı olarak insanları cennetle müjdelemek ve cehennemle, azapla uyarmaktır. Rabbimiz önceki âyetlerinde müşriklerin taleplerine, ya da itirazlarına böylece cevabını vermiş oluyor. Ne diyorlardı Allah’ın Resûlüne? Sen bizim için kaynaklar fışkırtmadıkça, göğü parça parça bizim üzerimize indirmedikçe, bağların bahçelerin sahibi olmadıkça sana asla inanmayacağız. Bakın Rabbimiz buyuruyor ki peygamberin böyle bir özelliği, böyle bir gücü ve yetkisi yoktur, böyle bir sorumluluğu yoktur. O ne göklerin ve yerin sahibi, ne bağların bahçelerin sahibi, ne de gökten sizin üzerinize istediğiniz azabı indirme gücüne sahip birisidir. O sadece kendisine gönderilen hak bir kitapla sizi müjdeleme ve uyarma göreviyle görevlidir o kadar. Öyleyse ey peygamberim, sen bu hak kitabı insanlara duyur. Bu hak kitapla insanları uyar. İnanan kendi lehine inansın, inanmayan da kendi aleyhine dilediğini tercih etsin.
106. “Kur’an'ı, insanlara ağır ağır okuman için, bölüm, bölüm indirdik ve onu gerektikçe indirdik.” Biz bu Kur’an’ı insanlara dura, dura okuman için bölüm, bölüm ayırdık. Onu safha, safha bir indirme ile indirdik. Evet insanlara anlaya, anlaya, kavraya, kavraya, anlata, anlata okuyasın diye Biz O Kur’an’ı peyderpey, ara, ara indirdik. Hepsini bir çırpıda, bir anda değil âyet âyet, sûre sûre indirdik diyor Rabbimiz. Yâni Rasûlullah efendimiz O Kur’an’ı insanlara okuyacak, insanları Onunla uyaracak ama hem kendisi hem de insanlar Onu daha iyi anlasınlar, kavrasınlar diye Onu âyet âyet, sûre sûre okuyacak. Akıllarını erdire, erdire, kalplerine ve kafalarına sindire, sindire bu işi yapacak. O halde bizler de şu anda tıpkı Rasûlullah efendimizin yaptığı gibi âyet âyet, sûre sûre, anlaya anlaya, hazmede hazmede okuyacak, anlayacak ve insanları Onunla uyarmaya çalışacağız, bu kitapla hem kendimizi hem de insanları şereflendirmeye çalışacağız.
107,109. “De ki: “Kur’an'a ister inanın, ister inanmayın, O'ndan önceki bilginlere o okunduğu zaman, yüzleri üzerine secdeye varırlar” ve “Rabbimiz münezzehtir. Rabbi-mizin sözü şüphesiz yerine gelecektir” derler. Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar; bu, onların gönüllerindeki saygıyı artırır.” Peygamberim, sen de ki onlara ister inanın, ister inanmayın. Evet elbette böyle bir kitapla, böyle hak bir kitapla karşı karşıya kalan insanlara denilebilecek en güzel söz işte budur. Hak olan Allah’tan hak olan bir elçiye, hak olan bir kitap gelmiştir. Artık böyle bir kitaba iman edip etmemekte serbestsiniz. Allahu Ekber, Allahu ekber. Yâni göklerin ve yerlerin, göktekilerin ve yerdekilerin sahibi böyle hak olan bir Allah, böyle hak olan bir kitap göndersin. Kullarına sonsuz merhametinden dolayı onları muhatap kabul edip onlara kendi bilgisini, kendi rahmetini indirsin, onlara en büyük rahmet kapılarını açsın, sonra da tüm kullarının sahibi olarak onlara bu kitabı kabul ya da ret olarak bir özgürlük tanısın ve “ister iman edin, ister inanmayın” desin. Bu konuda serbestsiniz buyursun. Ne büyüksün ya Rabbi! Evet ister inanın ister inanmayın serbestsiniz, ama unutmayın ki ondan önce kendilerine ilim verilenlere vahiy okunduğu zaman, Benim âyetlerimle karşı karşıya kaldıkları zaman hemen yüzleri üzerine secdeye varırlar ve şöyle derlerdi: Ey Rabbimiz Seni tenzih ederiz, Seni yüceltiriz, Seni tüm noksan sıfatlardan arındırırız, muhakkak ki Rabbimizin vaadi gerçekleşecektir. Rabbimiz ey kullarım, siz bilirsiniz, dileyen iman eder, dileyen de inkâr eder buyurduktan sonra iman edenlerin çok hayırlı olduklarını, iman etmekle kendileri için çok hayırlı bir yola girdiklerini vurgu-luyor. Burada kast edilen müslümanlar önceki peygamberler dönemi müslümanları olabileceği gibi son dönem bu kitaba iman eden ehl-i kitabın müslüman olanları da kast edilmiş olabilir. Öyleyse bizler de tıpkı onlar gibi Rabbimizin âyetleriyle karşı karşıya kaldığımız anda, bu âyeti okur okumaz Rabbimizi yücelterek secdeye kapanacağız. Rabbimize saygının zirvedeki şerefini yaşayacağız.
107,109. “De ki: “Kur’an'a ister inanın, ister inanmayın, O'ndan önceki bilginlere o okunduğu zaman, yüzleri üzerine secdeye varırlar” ve “Rabbimiz münezzehtir. Rabbi-mizin sözü şüphesiz yerine gelecektir” derler. Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar; bu, onların gönüllerindeki saygıyı artırır.” Peygamberim, sen de ki onlara ister inanın, ister inanmayın. Evet elbette böyle bir kitapla, böyle hak bir kitapla karşı karşıya kalan insanlara denilebilecek en güzel söz işte budur. Hak olan Allah’tan hak olan bir elçiye, hak olan bir kitap gelmiştir. Artık böyle bir kitaba iman edip etmemekte serbestsiniz. Allahu Ekber, Allahu ekber. Yâni göklerin ve yerlerin, göktekilerin ve yerdekilerin sahibi böyle hak olan bir Allah, böyle hak olan bir kitap göndersin. Kullarına sonsuz merhametinden dolayı onları muhatap kabul edip onlara kendi bilgisini, kendi rahmetini indirsin, onlara en büyük rahmet kapılarını açsın, sonra da tüm kullarının sahibi olarak onlara bu kitabı kabul ya da ret olarak bir özgürlük tanısın ve “ister iman edin, ister inanmayın” desin. Bu konuda serbestsiniz buyursun. Ne büyüksün ya Rabbi! Evet ister inanın ister inanmayın serbestsiniz, ama unutmayın ki ondan önce kendilerine ilim verilenlere vahiy okunduğu zaman, Benim âyetlerimle karşı karşıya kaldıkları zaman hemen yüzleri üzerine secdeye varırlar ve şöyle derlerdi: Ey Rabbimiz Seni tenzih ederiz, Seni yüceltiriz, Seni tüm noksan sıfatlardan arındırırız, muhakkak ki Rabbimizin vaadi gerçekleşecektir. Rabbimiz ey kullarım, siz bilirsiniz, dileyen iman eder, dileyen de inkâr eder buyurduktan sonra iman edenlerin çok hayırlı olduklarını, iman etmekle kendileri için çok hayırlı bir yola girdiklerini vurgu-luyor. Burada kast edilen müslümanlar önceki peygamberler dönemi müslümanları olabileceği gibi son dönem bu kitaba iman eden ehl-i kitabın müslüman olanları da kast edilmiş olabilir. Öyleyse bizler de tıpkı onlar gibi Rabbimizin âyetleriyle karşı karşıya kaldığımız anda, bu âyeti okur okumaz Rabbimizi yücelterek secdeye kapanacağız. Rabbimize saygının zirvedeki şerefini yaşayacağız.
107,109. “De ki: “Kur’an'a ister inanın, ister inanmayın, O'ndan önceki bilginlere o okunduğu zaman, yüzleri üzerine secdeye varırlar” ve “Rabbimiz münezzehtir. Rabbi-mizin sözü şüphesiz yerine gelecektir” derler. Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar; bu, onların gönüllerindeki saygıyı artırır.” Peygamberim, sen de ki onlara ister inanın, ister inanmayın. Evet elbette böyle bir kitapla, böyle hak bir kitapla karşı karşıya kalan insanlara denilebilecek en güzel söz işte budur. Hak olan Allah’tan hak olan bir elçiye, hak olan bir kitap gelmiştir. Artık böyle bir kitaba iman edip etmemekte serbestsiniz. Allahu Ekber, Allahu ekber. Yâni göklerin ve yerlerin, göktekilerin ve yerdekilerin sahibi böyle hak olan bir Allah, böyle hak olan bir kitap göndersin. Kullarına sonsuz merhametinden dolayı onları muhatap kabul edip onlara kendi bilgisini, kendi rahmetini indirsin, onlara en büyük rahmet kapılarını açsın, sonra da tüm kullarının sahibi olarak onlara bu kitabı kabul ya da ret olarak bir özgürlük tanısın ve “ister iman edin, ister inanmayın” desin. Bu konuda serbestsiniz buyursun. Ne büyüksün ya Rabbi! Evet ister inanın ister inanmayın serbestsiniz, ama unutmayın ki ondan önce kendilerine ilim verilenlere vahiy okunduğu zaman, Benim âyetlerimle karşı karşıya kaldıkları zaman hemen yüzleri üzerine secdeye varırlar ve şöyle derlerdi: Ey Rabbimiz Seni tenzih ederiz, Seni yüceltiriz, Seni tüm noksan sıfatlardan arındırırız, muhakkak ki Rabbimizin vaadi gerçekleşecektir. Rabbimiz ey kullarım, siz bilirsiniz, dileyen iman eder, dileyen de inkâr eder buyurduktan sonra iman edenlerin çok hayırlı olduklarını, iman etmekle kendileri için çok hayırlı bir yola girdiklerini vurgu-luyor. Burada kast edilen müslümanlar önceki peygamberler dönemi müslümanları olabileceği gibi son dönem bu kitaba iman eden ehl-i kitabın müslüman olanları da kast edilmiş olabilir. Öyleyse bizler de tıpkı onlar gibi Rabbimizin âyetleriyle karşı karşıya kaldığımız anda, bu âyeti okur okumaz Rabbimizi yücelterek secdeye kapanacağız. Rabbimize saygının zirvedeki şerefini yaşayacağız.
110. “De ki: “Gerek Allah deyin, gerek Rahmân deyin, hangisini derseniz deyin, en güzel isimler O'nundur. “Ey Muhammed! Namaz kılarken sesini yükseltme, gizli de okuma, ikisi ortasında bir yol tut.” De ki ister Allah diye dua edin, isterse Rahmân diye dua edin. Hangisiyle çağırıp dua ederseniz edin, bütün güzel isimler Onundur. Bütün güzel isimler Ona aittir. Allah, Rahmân, Rahim, Ğaffâr, Settâr Rabbimizin isimleridir. Ama Rabbimizin Allah ve Rahmân isimlerinin Onun iki özel ismi olduğunu biliyoruz. Allah isminin çoğulu olmadığı gibi bir başka dilde de karşılığı yoktur. Sadece Rabbimize mahsus bir isimdir. Ve bu ismin Rabbimizden başka birisine verilmesi de caiz değildir. Rahmân ismi de öyledir. Abdurrahman konabilir, ama Rahmân konursa o şeytandandır buyurur Allah’ın Resûlü bir hadislerinde. Rahmândır Allah. Öyle Rahmândır ki Rabbimiz kendisine kafa tutan, kendisine isyan içinde bir hayat yaşayanlara bile bol bol rızık verendir. Kendisini inkâr edenlere bile özgürlük verendir. Rahmetinin sınırı olmayandır. Kur’an’da bazen Rabbimizin bazen Allah, bazen de Rahmân ismi zikredilince müşrikler kendi mantıklarınca peygambere itirazda bulundular. Dediler ki bu nasıl bir iştir? Muhammed tek bir İlâhtan söz ediyor, bizi tek bir İlâha kulluğa çığırıyor, hem de karşımıza iki İlâh çıkarıyor. Bazen Allah diyor, bazen Rahmân diyor dediler de işte bunun üzerine Rabbimiz böyle buyurdu. İster Allah diye dua edin, ister Rahmân diye çağırın bilesiniz ki zaten en güzel isimler Allah’a aittir. En güzel isimler, Esmâ-i Hüsnâ Allah’ındır. Rabbinize bu güzel isimleriyle kulluk edin, ibadet edin, dua edin. Rabbinizin en güzel isimleriyle ilgi ve iletişim kurun. Rabbinizi o en güzel isimleriyle hafızanızda canlı tutun. O isimlerin muhtevalarını kafanızda canlandırın. Rabbinizi o en güzel isimleriyle başkalarından ayırın. Onu başkalarıyla karıştırmayın. Onun o en güzel isimlerini, sıfatlarını başkalarına vermeyin. Rabbimizin bu en güzel isimlerini Rabbimizin kitabından ve elçisinin sünnetinden öğreneceğiz. Rabbimiz kendisini bize nasıl tanıtmışsa, hangi isimleriyle tanıtmışsa öylece iman edecek, Onu öylece tanıyacak ve bu isimlerin çağrıştırdığı şekilde kendisine karşı tavır takınacağız. Hangi kulluk ortamındaysak, hangi problemle karşı karşıya isek Rabbimizin o ismini çağrıştırarak O’na dua edeceğiz. Ve bir de ey peygamberim, namaz kılarken sesini çok yükseltme. Namazında öyle fazla açıktan açığa bağırıp çağırma. Fazlaca da sesini kısma, sesini gizleme. İkisinin arasında orta bir yol tut. İbni Abbas efendimizin beyanına göre Mekke’de Rasûlullah ve müslü-manların yüksek sesle namazda Kur’an okumalarına bozulan müşriklerin küfürler etmeye kalkışmaları sebebiyle Rasûlullah efendimize bu emir verilmiştir. Evet ey peygamberim namazlarında böyle bir yol izle ve de ki:
111. “De ki: “Hamd, çocuk edinmemiş olan, hükümranlığında ortağı bulunmayan, düşkün olmayıp yardımcıya da ihtiyaç göstermeyen Allah'a mahsustur. “ O'nu gereği gibi büyükle.” Elhamdülillah. De ki hamd Allah’a aittir. Övgüler, yücelikler, üstünlükler Allah’a aittir. O Allah ki; oğul edinmemiştir. Evlâdı yoktur Onun. Yetkilileri, yardımcıları yoktur. Mülkünde ortağı da yoktur. Kimseye yetki devrinde bulunmamıştır. Zilletten, ihtiyaçtan dolayı da bir velîye, bir yardımcıya, bir dosta ihtiyacı olmamıştır. Onu gereği gibi büyükle, gereği gibi yücelt Onu. O nasıl yüceltilecekse, nasıl yüceltilmesini istiyorsa öylece yücelt Onu. Allahu Ekber de. Allah en büyüktür de. Tüm hayatında en büyük olarak Onu kabul et. Ondan başkalarına büyüklük verme. Rasûlullah efendimiz ashabına ve tüm müslümanlara şunu emrederdi. Çocuklarınız yeni konuşmaya, yeni dillenmeye başladıkları zaman onlara bu âyeti öğretin. Evet bizde Rabbimizi böylece tanıyacağız, böylece yücelteceğiz ve çocuklarımıza ilk defa bu âyeti öğreteceğiz. Ve âhiru dâ’vana enilhamdü lillâhi Rabbil âlemîn.