48. “Ey Muhammed! Kur’an'ı, önce gelen Kitabı tasdik ederek ve ona şahit olarak gerçekle sana indirdik. Allah'ın indirdiği ile aralarında hükmet; gerçek olan sana gelmiş bulunduğuna göre, onların heveslerine uyma! Her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık; eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı, fakat bu, verdikleriyle sizi denemesi içindir; o halde iyiliklere koşuşun, hepimizin dönüşü Allah’adır. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirir.” Evet ey peygamberim, sana da önündekileri, geçmişteki ki-tapları doğrulayıcı ve sana bir şahit, bir gözetleyici olarak Kur’an’ı indirdik. Senin Allah tarafından hak bir peygamber olarak görevlen-dirilmiş olduğuna şahit bir kitap indirdik. Yâni bir Kur’an ki sürekli seni izliyor. Bir kitap ki seni doğruluyor. Senin beyyine üzere olduğuna, se-nin hareket noktanın vahiy olduğuna, senin Allah’ın istediği bir hayatı yaşadığına kitap şahitlik ediyor. Kitap onun doğruluğunu tasdik edi-yor. Evet anlıyoruz ki bu Kur’an Rasulullah Efendimizin her sözüne, her uygulamasına, her sünnetine muhakkak şehâdet etmektedir. Ya da ikinci bir anlamıyla buradaki kitabın, Kur’an’ın şahit ve Müheymin oluşu önceki kitaplarla ilgilidir. Ey peygamberim, sana önceki kitapları tasdik eden ve onlara müheymin olan, gözetleyici olan, onların doğrularını yanlışlarından ayırt etme özelliğine sahip olan bir kitap indirdik. Kur’an Müheymin’dir. Kur’an sağlamacıdır. Kendinden önceki kitapların sağlamasıdır, ayıklanmasıdır Kur’an. Hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan, bozulmuşu sağlam kalmışından ayırıcıdır, ayıklayıcıdır Kur’an. Eğer önceki kitaplarda geçenler Kur’anda da geçiyor-sa, ya da oradakiler Kur’an tarafından da kabul edilmiş, reddedilme-mişse bunlar doğrudur, değilse yanlıştır, tahrif edilmiş, sonradan onlara konulmuştur. Bu anlamıyla Kur’an diğer kitaplar için mihenk taşıdır, bilirkişidir. Öyleyse Rabbimizin bu beyanı gereği önceki kitaplarda olanlar Kur’an mihengine vurulacak uygun olanlar kabul edilecek, uygun olmayanlar da reddedilecektir. Önceki âyetlerde demeye çalıştığım gibi aslında yahudi ve hıristiyanların da bu kitaptan gocunmamaları, aksine sevinmeleri gerekmektedir. Çünkü tarih içinde atalarının bozdukları, tahrif ettikleri kitaplarının bir sağlamasını onlara sunarak bu kitap onları bozulmuş bir kitapla cehenneme doru gidişten uyarmaktadır. Öyleyse ey peygamberim artık sen de onların arasında bu kitapla hükmet. Onlardan kasıt bu kitabın mü’minleri olabileceği gibi, yahudi ve hıristiyanlar da olabilecektir. Çünkü tüm insanlığa elçi olarak gönderilmiş Allah’ın Resûlü onlar için de hükmetme yetkisine sahiptir. Ve sakın peygamberim, onların, insanların haktan kopuk hevâ ve heveslerine tabi olma. Onlar hatırına sakın bu kitabın hükmünden başka bir şeye meyletme. Sakın sen onlar gibi hevâ ve heveslerini kitabın önüne geçirenlerden olma. Sizden her bireriniz için bir şeriat ve bir yol, yöntem kıldık. Her ümmete bir şeriat ve kendilerine mahsus onu uygulama yöntemi, yaşama usulü, kendilerine mahsus apaçık bir yol verdik. Şeriat kaynağa götürücü yol, minhac da o yolda yürüme şeklidir. Tabiri caiz ise şir’a otoban, minhac da ondaki şeritlerdir. Her ümmete farklı şeriatler verilmiştir. Kaynak tektir ama o kaynağa götürücü yollar, yöntemler, usuller farklıdır. Her ümmet o kaynağa yürüyüş yöntemini şartlara göre kendisi belirlemiştir. Bu fıtratın bir gereğidir. İnsanlığı tek çizgiye sok-mak, tek tipe büründürmek fıtrat dışıdır. Eğer Allah öyle murad buyurmuş olsaydı sizi tek bir ümmet kılardı. İsteseydi sizi tek bir din üzerinde ve tek bir şeriat üzerinde toplardı. Dileseydi tıpkı melekler gibi, ya da bitkiler ve hayvanlar gibi, dağlar taşlar gibi hepinizin kulluk iplerinizi doğuştan eline alıverirdi de hepiniz mü’min olurdunuz. Kâfir, müşrik, hak taraftarı, bâtıl taraftarı olmazdı. Ama Rabbiniz öyle dilememiş. Fakat Rabbiniz sizleri imtihan etmek için sizlere ayrı ayrı şeriatler, ayrı ayrı yollar gönderdi ki kazananla kaybeden açığa çıksın. Bizim Allah’tan gelme bir kitabımız vardı, Allah’tan gelme bir şeriatımız vardı, biz ona sarılmış bir hayat yaşıyorduk. Hayrola bu yeni kitap, bu yeni şeriat de nereden çıktı? Biz asla buna inanmayız mı diyeceksiniz, bağnazlık mı yapacaksınız, yoksa bu da Allahtan mı diyeceksiniz? Bizler dün Allah’tan gelen bir şeriate inanıyorken de Allah hatırına inanıyorduk, şimdi bu yeni kitaba, bu yeni şeriate inanırken de yine Rabbimiz hatırına inanıyoruz diye teslimiyet mi gösterecek-siniz? Allah’ın bir sonraki şeriatine önyargılı mı davranacaksınız? Irkçı bir tavır mı takınacaksınız? Yoksa kaynak tek olduktan sonra ne gelmişse kabulümdür mü diyeceksiniz? bunu denemek için böyle yaptık, diyor Rabbimiz. Öyleyse haydi hayırlarda yarışın. Haydi şeriat ve yol farklılıklarınızdan dolayı, usul farklılıklarınızdan ötürü birbirinizi yemeye değil hayırlara koşun. Allah’a itaat ve kulluğa koşun diyor Rabbimiz.
49. “O halde, Allah'ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet, Alah'ın sana indirdiği Kur’an'ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın, heveslerine uyma; eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah bir kısım günahları yüzünden onları cezalandırmak istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsık-tırlar.” Onlar arasında, gerek ehl-i kitap arasında, gerekse tüm insanlar arasında bu kitapla hükmet. Tüm hükümlerinde, tüm kararlarında dayanağın bu kitap olsun. Sakın insanların hevâ ve heveslerine tabi olma. Böylece insanların seni Allah’ın sana indirdiği Kur’anın bir kısmından vazgeçirmelerinden, gündem değiştirmelerinden, seni yamult-malarından emin olursun. Eğer illa da seni saptırmaya, seni bu kitaptan vazgeçirmeye ısrarlı davranırlarsa, bilesin ki Allah ısrarlı davranmalarından ötürü onları cezalandırmak istiyor. Onların pek çoğu gerçekten itaatten çıkmış fâsıklardır. Allah belki de onları böylece fısk u fücurlarıyla baş başa bırakıvermekle cezalandırıyor. Elbette kendi hevâ ve heveslerine sarılarak Allah’a sırt dönenler cezasız bırakılmaz. Yâni aslında kendi kendilerini cezalandıranlar bu adamların kendileridir. Rasulullah Efendimiz ehl-i kitabın hevâ ve heveslerine uyma-ma konusunda uyarılıyor. Tabii onun şahsında hepimiz uyarılıyoruz. Eğer onların hevâ ve heveslerine uyarsanız dinin hükümlerinden, kitabın âyetlerinden bir kısmını terk etmek zorunda kalırsınız. Onlar sizi şartlandırırlar, yolunuzdan koparırlar. Onlar kendilerine kendilerinin istedikleri cinsten şeyler indirilmesini isterler. Onlar kendilerine, kendi arzularına, kendi şehvetlerine, kendi hevâ ve heveslerine tapınmak isterler. “Sakın insanlar ne der? El âlem ne düşünür?” diye bir hesabın içine girerek şunları şunları duyurmayayım demeyin. Eğer insanlar hevâ ve heveslerine uyuyorlar, vahye dayanmıyorlarsa, istinat noktaları vahiy değilse, kitap ve sünnetten habersiz bir hayat yaşıyorlarsa kesinlikle onlara tabi olmayın, onları dinlemeyin, onlarla birlikte hareket etmeyin, diyor Rabbimiz. Eğer bu tür zavallıların hevâ ve heveslerine tabi olursak o zaman kesinlikle bilelim ki Rabbimizi ve O’nun âyetlerini terk etmek zorunda kalırız. Allah korusun o zaman hayatımızda Rabbimizin âyetlerine gündemimizde yer kalmaz. Onlara tabi olduğumuz zaman onların gündemlerine tabi olmak zorunda kalırız. İşte görüyoruz her gün yeni bir gündemle insanları meşgul ediyorlar. Ne zaman bunların vahiylerinden vakit bulup da insanlar vah-ye dönebilecekler? Bugün şu konu, öbür gün şu konu, derken gündemi tamamen dolduruyorlar ve insanların vahiyle meşgul olmasına fırsat vermiyorlar. Allah korusun öyle olunca da âhiret gündemlerimizden düşüverir. O zaman yine Rabbim muhafaza buyursun tıpkı onlar gibi sırf dünya ve dünyalık düşünen birer materyalist olup çıkıveririz. Tıpkı bu müşrik kafalar gibi Allah yetkilerini alıp birilerine veren birer demokrat, birer laik olur çıkarız. Ve korkuyorum farkında olmadan hızla Müslümanlar buna doğru gidiyorlar.
50. “Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?” Yoksa onlar cahiliye hükmünü, cahiliye kanununu, cahiliye ha-yatını, cahiliye yasalarını mı arıyorlar? Yâni bu beyinsizler Rableri kendilerini adam yerine koyup, muhatap kabul edip vahyiyle şereflendirdiği halde onu bırakıp da cahiliye yasalarını mı istiyorlar? Cahiliyenin hükümlerini, değer yargılarını Allah hükümlerine, Allah yasalarına tercih mi ediyorlar? Hevâ ve heveslerini, menfaatlerini Allah bilgilerinden üstün mü tutuyorlar? Çünkü cahiliye yasaları hevâ ve hevesler üzerine bina edilir. Cahiliye yasaları menfaatler üzerine oturtulur. Yoksa bu adamlar hem dünyalarını, hem âhiretlerini mamur edecek, kendilerini hem dünya hem de âhiret mutluluğuna ulaştıracak Allah yasalarını bir kenara bırakıp ta basit dünya menfaatlerini ön plana çıkaracak cahiliye sistemini mi arzu ediyorlar? Yakîn bilgisine sahip olan akıllı bir toplum için Allah’tan daha iyi hüküm veren, Allah’tan daha güzel yasa koyan kim vardır? Allah’tan daha Âlim kim vardır? İnsan cahildir, Allah Âlimdir. Öyleyse insan yasa yaparken hep menfaatlerinin etkisi altın-dadır, menfaatleriyle hareket eder, ama Allah’ın yaptığı yasalarında hiçbir menfaati yoktur. Kimseye bir ihtiyacı, bir müdahanesi yoktur Allah’ın. Ama yasa yapma yetkisini, kanun koyma yetkisini Allah’a değil de insanlara verirseniz elbette yasa yapanlar kendi menfaatlerini ön planda tutacaklar, yasaları hep kendi çıkarları doğrultusunda yapacaklardır. Yaptıklarıyla mutlaka kendileri için bir çıkar sağlamayı hedefleyeceklerdir. Yasayı yapanlar hırsızlarsa, elbette hırsızlığı ve hırsızları kayırıcı; içkicilerse, içkiyi ve içkicileri kayırıcı yasalar yapacaklardır. Toplumda hiçbir zaman eşitlik olmayacaktır. Toplumda tanrılar, kullar, yasa yapıcılar, o yasayı uygulayanlar, yönetenler, yönetilenler, ezenler, ezilenler, zâlimler, mazlumlar hep var olacaktır. Ama yasayı Allah yaparsa herkes O’nun yasalarının uygulayıcısı olarak, kul olarak eşit bir konumda olacaktır.
51. “Ey İnananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost olarak benimsemeyin, onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onlara dost olursa o da onlardandır. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez.” Evet ey îman edenler sakın yahudi ve hıristiyanları evliyâ edinmeyin. Onları velîler kabul etmeyin. Onları velâyet mevkiine oturtmayın. Onları karar mercii yapmayın. Hayatı ilgilendiren konularda onları dinlemeyin, onlarla birlikte hareket etmeyin. Kendileri saptıkları gibi sizleri de ne yapıp yapıp saptırmak isteyen, sizleri de kendi cehennemlerine çağıran bu insanların düşüncelerine, anlayışlarına, girdaplara kapılıp dininizi, kitabınızı kaybetmeyin. Onların gittikleri cehenneme gitmeyin. Onların aldıkları kararları uygulamadan yana bir tavır sergilemeyin. Sizin Velîniz Allah’tır, mü’minlerdir. Velâyetinizi Allah’a ve Allah dostlarına verin. Dünya işlerinizde, bireysel, sosyal, ailevi, toplumsal, ekonomik, siyasal tüm problemlerinizin çözümünde, âhire-te müteallik işlerinizde, yâni hayatın tüm alanlarında eğer bir velâ ilişkisi içine girecekseniz, birileriyle birlikte hareket edecekseniz, birileriyle istişare edecek, birilerinin kararına başvuracaksanız, birilerinden akıl danışacaksanız bunlar kâfirler değil ancak ve ancak Allah dostluğuna ehil müminler olmalıdır. Mü’minleri sevmeli, mü’minleri dost bilmeli, mü’minleri velî bilmeli, mü’minlere bağımlı olmalı, mü’minlerin derdini, tasasını kendi tasanız, onların sevincini kendi sevinciniz, başarılarını kendi başarınız bilmelisiniz. Tüm işlerinizi, tüm hayatınızı, siyasetinizi, ekonominizi, eğitiminizi, sosyal ve bireysel hayatınızı, aile hayatınızı mü’minlere göre düzenleyecek, hesabınızda mü’minler olacaktır. İzzet ve şerefi Müslümanlarda ve Müslümanlarla birliktelikte göreceksiniz. Değilse Allah korusun birtakım basit dünyevî hesaplarla, birtakım basit menfaat kaygılarıyla mü’minleri bırakır da kâfirleri dost edinirseniz, onların velâyeti altına girer, onların kararlarını uygular, hayatınızı onlar kaynaklı yaşamaya başlarsanız sonunda onlar gibi inanmaya, onlar gibi düşünmeye başlayıverirsiniz ve onların gittiği cehenneme gitmek zorunda kalırsınız. Unutmayın ki sizler birbirinizin velîsi olduğunuz gibi onlar da birbirlerinin velîsi ve dostudurlar. Onlar arasında da karşılıklı velâyet ilişkileri vardır. Birbirleri adına karar alırlar ve birbirlerinin kararlarını, yasalarını uygularlar. Kâfirlerin mü’minlerle, mü’minlerin de kâfirlerle asla bir velâyet ilişkileri olamaz. Akraba bile olsalar mü’minle kâfir arasında bir dostluk, bir velâyet ilişkisi yoktur. Mü’minlerin velîleri, valileri, idarecileri, karar mercileri ancak kendileridirler, kendilerinden olanlardır. Hal böyleyken:
52. “Kalplerinde hastalık olanların, “Bize bir felâket gelmesinden korkuyoruz.” diyerek onlara koştuğunu görürsün. Olur ki Allah bir zafer verir veya katından bir emir getirir de kalplerinde gizlediklerine içleri yananlara dönerler.” Kalplerinde şüphe ve nifak hastalığı bulunan bir kısım zavallıları görürsün ki onlarla dost olma ve yardımlaşma konusunda yarış yapmaktadırlar. Kalbinde hastalık bulunan münâfıklar yahudi ve hıris-tiyanlarla dostluk kuracağız, onların gönüllerini kazanıp gözlerine gireceğiz diye koşturup duruyorlar. Başımıza bir iş gelmesinden korktuğumuz için onların işlerine yarayacak tavırlarda bulunmak zorunda-yız, diyorlar. Ne olur ne olmaz, zaman değişir, devran döner de bu kâfirler Müslümanlara karşı galip bir konuma gelebilirler. Müslümanlara yapacakları zararlar bize de dokunabilir. İyisi mi onlarla da iyi ilişkiler kuralım. Onların gözüne girecek tavırlar sergileyelim, diyorlar. Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde, Müslüman görüntüsü sergiledik-leri halde, Müslümanlarla beraber olduklarını iddia ettikleri halde geleceklerini garantiye alabilmek için Müslüman olmayanlarla, düşman-larla işbirliği içine girerek çıkarlarını ön planda tutuyorlar. Sanki bu tavırlarıyla şunu söylüyorlar: Bizler aslında Müslüman değiliz. Biz aslında sizlerdeniz. Biz bir menfaat maksadıyla Müslüman görünüyoruz. Kâr elde ederiz, diye buradayız biz. Menfaatlerimiz icabı Müslümanların arasındayız. Ama ne olur, ne olmaz, belki bir zaman felâketiyle karşı karşıya kalırız da Müslümanların arasında bulunuşumuzdan ötürü zarar ederiz diye bir korkumuz var. Onun için İslâm karşıtı güçlerle de iyi geçinmek zorundayız. Bunlar kazandığında da biz kazanmış olalım, onlar kazandığında da biz kâr etmiş olalım istiyoruz, diyorlar. Yâni İslâm mutlak haktır, Allah’ın dini, Allah’ın dedikleri mutlak doğrudur diye biz buradayız demiyorlar da ne olur ne olmaz diyerek tereddüt içinde hareket eden, menfaatlerini kıble edinen münâfıklar anlatılıyor. İşte şu anda da Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde, Müslümanların arasında göründükleri halde ehl-i kitabın, kâfirlerin gözüne girebilmek için, onlardan gelebilecek tehlikelere karşı kendilerini sağlama alabilmek ve onlarla velâ ilişkileri kurabilmek, onlarla bir olup irticayla mücâdelede ortak tavırlar geliştirmek için koşturanları görüyoruz. Bu tür münâfıklar için buyuruyor ki Rabbimiz: Umulur ki Allah katından mü’minlere bir fetih, bir zafer getirir de, desteklediği mü’minleri kâfirler karşısında üstün bir konuma çıkarır da bu münâfıklar Allah düşmanlarına karşı içlerinde besledikleri şeylerden dolayı pişmanlık duyarlar. Belki böylece Allah hakkında, Allah’ın dini hakkında, Allah’ın güç ve kuvveti hakkında girdikleri bu yanlış düşüncelerinden ötürü vicdanları sızlar hale gelirler.
53. “İnananlar, “Sizinle beraber olduklarına bütün güçleriyle Allah'a yemin edenler bunlar mıdır? “derler. Onların amelleri boşa gitmiş ve kaybeden kimseler olmuşlardır.” İşte bu ve benzeri âyetleriyle Rabbimiz o münâfıkların içyüzlerini, ikiyüzlülüklerini ortaya seriverince gerçekten îman eden, tam îman eden mü’minler de dediler ki: Ey yahudiler, bunlar mı sizin dostlarınız? Bunlar mı sizinle beraber olduklarını iddia edenler? Bunlar mı size yardım sözü verenler? Bunlar mı sizinle anlaşma yapanlar? Bizimle aranızda çıkacak bir savaşta sizin safınızda yer olacaklarına dair olanca yeminleriyle söz verenler bunlar mı? Sizler Müslümanlar tarafından Medine’den çıkarılırsanız biz de sizinle birlikte geleceğiz, sizi yalnız bırakmayacağız, size karşı asla peygambere itaat etmeyeceğiz, size karşı olan hiç kimseyle birlikte hareket etmeyeceğiz, Müslüman-lara karşı sizin yanınızda olacağız diyenler bunlar mı? Bunlar yalan söylüyorlar. Bunlar çıkarlarını önceleyen, çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmeyen insanlardır. Bu adamların sabit bir inançları yoktur. Gündelik çıkarlarına göre hareket eden değişken, bukâlemun insanlardır bunlar. O gün çıkarları neredeyse oradadırlar, ertesi gün değişen çıkarları sebebiyle başka yerdedirler. Evet, münâfıklar böyledir. Bunlar ne kâfirdir, ne de Müslümandır. Kâfir görünürken de, mü’min görünürken de samimi değillerdir. Bunlar sadece menfaatlerinin kullarıdırlar. Menfaatleri neyi gerektirirse, hangi tarafta bulunmak işlerine gelirse o tarafta yer alırlar. Genellikle Müslümanların güçlü olduğu toplumlarda görülür bu adamlar. Müslümanların güçsüz olduğu ortamlarda küfürlerini açıkça ortaya koyabildikleri için böyle münâfıkça tavırlara ihtiyaç duymazlar. Müslümanların güçlü oldukları ortamlarda bu tür insanlar inanmadıkları halde inanmış gibi görünürler ve için için kâfirlerle işbirliği içine girerek Müslümanları arkadan hançerlemeye çalışırlar. Kâfir güç odaklarıyla gizli gizli anlaşmalar yaparak Müslümanları yok etmenin hesabına girerler. Kâfirlerle birlikte hareket ederler, ama aslında bu adamlar kâfirlerle de beraber değillerdir. Yâni bu münâfıkların asıl amacı küfür de değildir. Yâni bir kâfir gibi ideolojik bir küfür taraftarı da değillerdir bu adamlar. Müslüman da değillerdir. Bunlar kimliksiz insanlardır, davasız insanlardır. Onların dinleri de, davaları da sadece menfaatleridir. Menfaatleri gereği bir sarkaç gibi bazen küfre ve kâfirlere, bazen de îmana ve Müslümanlara meylederler. İşte böyle tercihsizlikleri sebebiyle, ahlaksızlıkları sebebiyle, amelleri îmanları sebebiyle değil de çıkarları sebebiyle olduğu için bu adamların tüm amelleri boşa gitmiştir diyor Rabbimiz. Müslüman olmadıkları halde Müslümanları aldatabilmek için Müslümanlık gösterisinde bulunarak namaz da kılmış olsalar, oruç da tutmuş olsalar hepsi boşa gitmiştir. Hem dünyada, hem de âhirette hüsrana uğramış, kaybetmiş insanlardır onlar.
54. “Ey inananlar! Aranızda dininden kim dönerse bilsin ki, Allah, sevdiği ve onların O'nu sevdiği, inananlara karşı alçak gönüllü, inkârcılara karşı güçlü, Allah yolunda cihad eden, yerenin yermesinden korkmayan bir millet getirir. Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bol nîmetidir. Allah her şeyi kaplar ve bilir.” Ey mü’minler, sizden kim dininden çıkar, dinini başka bir dinle değiştirir, dinine sırt dönerse, Allah’la sözleşmelerine ihanet ederse, Allah’a Allah’ın istediği gibi îmanı bırakıp nifaka dönerse, şu münâfıkların durumuna düşerse, iyice bilsin ki Allah onları giderir, onların defterini dürer de onların yerine onlardan daha iyi kullar getirir. Neymiş bunların özellikleri? Onlar Allah’ı sever, Allah da onları sever. Sevgileri Allah için olur onların. Mallarından, canlarından, nefislerinden, çocuklarından, ailelerinden, vatanlarından, bayraklarından, milletlerinden ve değer verdiği her şeylerinden daha fazla severler Allah’ı. Sevdiklerini severler Allah’ın, sevmediklerini sevmezler. Dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilirler, buğz ettiklerine buğz ederler. Gazabıyla gazaplanırlar, Rızası sebebiyle razı olurlar, gazabı sebebiyle gazap ederler. Emrettiklerini emrederler, nehy ettiklerinden nehy ederler. Allah da onları sever. Allah da onların sevdiklerini sever. Allah da onların razı olduklarından razı olur, gazap ettiklerine de gazap eder. Tabii sevgi itaati gerektirir. Sevginin ölçüsü itaattir. Sevginin ispatı sevgiliye tabi olmaktır. Tüm hayatı sevgilinin istediği şekilde yaşamaktır. Evet eğer sizler böyle olmazsanız kesinlikle bilesiniz ki Allah sizleri giderir de sizin yerinize öyle mü’minler getirir ki: Onlar mü’minlere karşı alabildiğine merhametli, alabildiğine alçak gönüllü, alabildiğine boyunları yerde ama kâfirlere karşı da alabildiğine izzetli, alabildiğine başı dik ve onurludurlar. Kâfirlere karşı çok şedit, çok şiddetli ve serttirler ama kendi aralarında ise birbirlerine karşı çok merhametlidirler. Birbirlerine karşı, Müslüman kardeşlerine karşı boyunları kıldan incedir onların. Îmanın önünde eğilirler, mü’-minlerin önünde mutevazidirler, ama küfrün önünde, kâfirlerin önünde dik dururlar onlar. Çünkü îmanın önünde eğilmeyenler küfrün önünde eğilmek zorunda kalacaklardır. Mü’minlere karşı erkeklik taslayarak kâfirlerin önünde eğilenler, mü’minlere karşı dik başlı davranıp kâfir-lerin önünde yerlere yatanlar, kâfirler karşısında el ovuşturanlar Al-lah’ın istediği sevdiği kimseler değildir. Başka ne özellikleri varmış on-ların? Allah yolunda cihad ederler. Allah dininin yücelmesi uğrunda cihad ederler. İnançlarını yaşayabilecekleri bir ortamı hazırlamak adına, Müslümanca kalabilmek adına cehd ü gayret gösterirler. Bu uğurda tüm çabalarını seferber ederler. Bu uğurda her şeylerini, tüm varlıklarını harcarlar. Tüm hedefleri Rablerinin hatırını kazanmak, Rablerinin rızasına ermek ve Allah’ın fazlına ve lütuflarına ulaşmaktır. Allah için hareket ederlerken kınayanların kınamalarına da aldırış etmezler. “Halk ne der?” demezler, Cenab-ı Hak ne der?” derler. Hakkın hatırını halkın hatırına tercih ederler. Halkın gözünde kötü bir konuma düşmekten değil hakkın katında kötü bir konuma düşmekten çekinirler. Tüm dünya kendilerine düşman kesilse de, tüm dünya alkışlasa da fark etmez, bize Rabbimiz dost olsun, Rabbimiz beğensin yeter derler. Yaptıklarını, hayatlarını Allah’ın beğenisine sunarlar. Allah için yaşarlar hayatlarını. İnsanların eleştirileri, tenkitleri, alayları vız gelir onlar için. İşte bu güzel vasıflar, bu güzel sıfatlar Allah’ın bir lütfu keremi-dir ki Rabbimiz onu dilediklerine lütfeder. Hiçbir toplumda görülmeyen, hiçbir dinde görülmeyen bu kulluk özellikleriyle Rabbimiz onları şereflendirir. İşte Müslümana yakışan tavır budur. Allah’ın biz kullarında görmek istediği tavır budur. Allah lütfu keremi bol olandır ve onu kime vereceğini, kimin ona lâyık olduğunu çok iyi bilendir. Evet, ey Müslümanlar, eğer sizler Allah ve Resûlüne îmandan, Allah ve Resûlüne itaatten, Allah ve Resûlünün gösterdiği bir dini, bir hayat programını yaşamaktan vazgeçerseniz, şu münâfıklar ve kâfirler gibi sizler de işe yaramaz hale gelirseniz kesinlikle bilesiniz ki Allah sizi giderir, sizin yerinize böyle mü’minler, böyle kullar getirir. Ya sizin elinizden bu şerefi alıverir, îman izzetini, İslâm ve şerefini sizin elinizden alıp onlara veriverir, yahut da sizin topunuzu yeryüzünden siliverir de yepyeni bir yaratık türü getirir ki onlar Müslümanlıklarının izzet ve şerefini asla kimseye çiğnetmeyen yiğitler olarak bu dünyayı şereflendirirler. Öyleyse şu anda dünya üzerinde yaşayan hiçbir Müslüman topluluk bu din bizim tekelimizdedir, bu din bize muhtaçtır, biz olma-saydık bu din yok olup giderdi demeye hakkının olmadığını iyi bilme-lidir. Hiçbir grup, hiçbir topluluk bu hayat bizim üzerimize bina edil-miştir, eğer biz gidersek bu dünya, bu hayat perişan olacak filan de-mesin. Veya eğer biz bu dünyadan gidersek Rabbimize kulluk edecek başka varlık kalmayacak filan da demesin. Allah Ganî’dir, Allah zengindir, Allah Hamîd’dir, kimsenin hamdine, kimsenin kulluğuna ihtiyacı yoktur Rabbimizin.
55,56. “Sizin dostunuz ancak Allah, O'nun peygamberi ve namaz kılan, zekât veren ve rüku eden mü'minlerdir. Kim Allah'ı, Peygamberini ve inananları dost edinirse bilsin ki, şüphesiz Allah'tan yana olanlar üstün gelirler.” Sizin velîniz, sizin velâyetinizi kendisine teslim ettiğiniz, boynunuzdaki kulluk iplerinin ucunu eline verdiğiniz, adınıza kulluk programı yapmaya yetkili gördüğünüz, arzularına teslim olduğunuz varlık Allah’tır. Sizin adınıza size danışmadan tek taraflı Allah kararlarını almaya, duyurmaya, emretmeye, nehy etmeye yetkili olarak velîniz pey-gamberdir ve namazı ikame eden, namazı ayağa kaldıran, namazla Allah’tan mesaj alan, namazla aldığı bu mesajla hayatını düzenleyen, yani namaza endeksli bir hayat yaşayan, yani bedeninde Allah’ı söz sahibi bilen, zekât veren, malında da Allah’ın söz sahipliğine evet diyen mü’minlerdir. İşte sizin velîniz, sizin karar mercileriniz, dostlarınız bunlardır. Velî olarak, hayatınızda yetkili olarak Allah, Resûlü ve Müslümanlar yetmedi mi ki başka velîler, başka yasa belirleyiciler, başka program yapıcılar arıyorsunuz? Kim Allah’ı, O’nun peygamberini ve mü’minleri velî edinir, onları hayatında karar verme makamında görür, onların hayat programı istikâmetinde bir hayat yaşamaya yönelirse bilsin ki işte Allah taraftarları, Allah hizbi onlardır ve yeryüzünde galip gelecek, üstün gelecek ve başarıya ulaşanlar onlar olacaktır. Bunu kesinlikle bilesiniz ki Allah’ın grubunda olanlar, Allah’ın tarafında olanlar, Allah’ın taraftarı olanlar, Allah safında yer alanlar, tercihlerini Allah’tan yana kullananlar, Allah’la aynı cephede olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridirler. Bunlar Ensârullah’tır, Allah’ın yardımcılarıdır, Allah’ın dininin koruyucuları ve yardımcılarıdırlar. Bunlar Evliyaullah’tırlar, Allah’ın dostlarıdırlar. Ve işte hem dünyada, hem de Ukba’da başarıya, kurtuluşa erecek olanlar, karşılarındaki güçlere karşı galip gelecek olanlar bunlardır. Rabbim bizi böyle yiğitlerden eylesin, inşallah. Öyleyse ey mü’minler:
55,56. “Sizin dostunuz ancak Allah, O'nun peygamberi ve namaz kılan, zekât veren ve rüku eden mü'minlerdir. Kim Allah'ı, Peygamberini ve inananları dost edinirse bilsin ki, şüphesiz Allah'tan yana olanlar üstün gelirler.” Sizin velîniz, sizin velâyetinizi kendisine teslim ettiğiniz, boynunuzdaki kulluk iplerinin ucunu eline verdiğiniz, adınıza kulluk programı yapmaya yetkili gördüğünüz, arzularına teslim olduğunuz varlık Allah’tır. Sizin adınıza size danışmadan tek taraflı Allah kararlarını almaya, duyurmaya, emretmeye, nehy etmeye yetkili olarak velîniz pey-gamberdir ve namazı ikame eden, namazı ayağa kaldıran, namazla Allah’tan mesaj alan, namazla aldığı bu mesajla hayatını düzenleyen, yani namaza endeksli bir hayat yaşayan, yani bedeninde Allah’ı söz sahibi bilen, zekât veren, malında da Allah’ın söz sahipliğine evet diyen mü’minlerdir. İşte sizin velîniz, sizin karar mercileriniz, dostlarınız bunlardır. Velî olarak, hayatınızda yetkili olarak Allah, Resûlü ve Müslümanlar yetmedi mi ki başka velîler, başka yasa belirleyiciler, başka program yapıcılar arıyorsunuz? Kim Allah’ı, O’nun peygamberini ve mü’minleri velî edinir, onları hayatında karar verme makamında görür, onların hayat programı istikâmetinde bir hayat yaşamaya yönelirse bilsin ki işte Allah taraftarları, Allah hizbi onlardır ve yeryüzünde galip gelecek, üstün gelecek ve başarıya ulaşanlar onlar olacaktır. Bunu kesinlikle bilesiniz ki Allah’ın grubunda olanlar, Allah’ın tarafında olanlar, Allah’ın taraftarı olanlar, Allah safında yer alanlar, tercihlerini Allah’tan yana kullananlar, Allah’la aynı cephede olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridirler. Bunlar Ensârullah’tır, Allah’ın yardımcılarıdır, Allah’ın dininin koruyucuları ve yardımcılarıdırlar. Bunlar Evliyaullah’tırlar, Allah’ın dostlarıdırlar. Ve işte hem dünyada, hem de Ukba’da başarıya, kurtuluşa erecek olanlar, karşılarındaki güçlere karşı galip gelecek olanlar bunlardır. Rabbim bizi böyle yiğitlerden eylesin, inşallah. Öyleyse ey mü’minler:
57. “Ey İnananlar! Kendilerine sizden önce kitab verilenlerden, dininizi alaya ve eğlenceye alanlar ve inkârcıları dost olarak benimsemeyin. İnanıyorsanız Allah'tan sakının.” Ey îman edenler, gerek ehl-i kitaptan, gerekse kâfirlerden dininizi oyun ve eğlence yerine koyanları velîler edinmeyin. Eğer mü'min iseniz bu konuda Allah’tan korkun. Allah’tan ittika edin de şu dininizi oyun ve eğlence haline getiren ehl-i kitabı, yahudi ve hıristiyanları dost bilmeyin. Onları velîler edinmeyin. Yâni onları karar verme makamında görmeyin. Hayat programınız konusunda onlara müracaat etmeyin. Sizin hayat programınızı onlar yapmasınlar. Hayat programınızı onlardan almaya kalkmayın. Onlar tandanslı, onlar kaynaklı bir hayat yaşamaya kalkışmayın. Onlar hem kendi dinlerini, hem de sizin dininizi hafife alıp oyun ve oyuncak tutan insanlardır. Onlar oyunu ve oyuncağı din zanneden, din diye oyun ve eğlenceye sarılan, ya da dinlerini hafife alıp oyun eğlence yerine koyan kimselerdir. Bunlar dinlerini oyun ve eğlence yerine koymuşlar. Dünyaya verdikleri değeri dinlerine vermemişler. Paraya, makama, işlerine, aş-larına, dükkanlarına, tezgahlarına, arabalarına, evlerine gösterdikleri titizliği dinlerine göstermemişler. Dinlerini oyun ve eğlence yerine koy-muşlar veya oyun ve eğlenceyi din edinmişlerdir. Dünyaya kul köle oldukları için, dünyayı kıble edinip ona tapındıkları için, gece gündüz dünyalıklar peşinde koşmaları sebebiyle dinlerinin temel kaynaklarıyla tanışacak vakit bulamadıkları için takvim yaprağından, televizyon ekranından duyduklarını din zannedip ona sarılmış insanlardır onlar. Ey mü’minler sakın ha sizler onları velî kabul etmeyin. Onların velâyetleri altına girmeyin. Onların egemenliği altında bir hayattan razı olmayın. Ya ne yapın? Allah konusunda takvalı olun. Allah’la beraber olun. Allah’ın koruması altına girin. Yolunuzu Allah’la bulun. Hayatınızı Allah kaynaklı yaşayın. Hayat programınızı Allah’a sorun ve O’nun de-diği gibi hareket edin. Eğer mü'min iseniz. Yaptığınızı Allah dedi diye yapın, yapmadıklarınızı da yine Allah adına yapmayın. Yaptıklarınız ve yapmadıklarınız konusunda kendi kendinize şu soruyu sorun: “Neden?” sorusunu sorun. Böyle bir elbise giymişsin, neden? Böyle bir ayakkabı almışsın, neden? Böyle bir mesleği seçmişsin, neden? Böyle bir okulda okuyorsun, neden? Böyle bir hukuktan yanasın, neden? Filanla tanışmışsın, neden? Falana küsmüşsün, neden? O kötülüğü engellemedin, neden? Bu iyiliği teşvik etmedin, neden? Annene böyle davrandın, neden? Çocuklarınla bugün hiç ilgilenmedin, neden? Üstündekilerle bugüne kadar hiç tanışmadın, neden? Bakara ile bugün hiç ilgi kurmadın, neden? Peygamberin yanına bugün hiç gitmedin, neden? Eğer bütün bu nedenlere vereceğin cevaplar vahiy kaynaklıy-sa, ya da kaçta kaçı vahiy kaynaklıysa işte o kadar Müslümansın demektir. Bu tür insanları, yâni dost kabul etmeyeceğimiz, velî bilmeye-ceğimiz, hayat programımızı kendilerine sormayacağımız insanları tanıtmak için Allah bize bir tanıtma daha yapıyor bakın:
58. “Namaza çağırdığınızda onu alay ve eğlenceye alırlar. Bu onların akletmeyen bir topluluk olmasındandır.” Onları namaza çağırdığınız zaman, namaza çağrıldıkları zaman, yâni ezan okuduğunuz zaman, bu işi, yâni o ezanı, o dâveti veya o namazı oyun ve eğlence yerine tutarlar, alay ederler. Ezerler, bo-zarlar ve alay konusu yaparlar. Hangi işi? Ya namaz işini, ya da namaza çağırma işini. Ya namazla alâkalı alaylı laflar ederler, ya da namaza çağrıyla alâkalı, ezanla alâkalı densizlik ederler. Yâni dinin dire-ğini alaya alırlar, hafife alırlar. Onlar, o yahudiler ve yahudileşenler dua ediyorlar güya ama namazı kabul etmiyorlar. Bu onların akıllarını kullanmayan bir toplum olduklarını gösterir. Çünkü namaz duayı en güzel sembolize eden bir ibâdettir. Arkadaşlar, anlıyoruz ki bu âyet önce ezanın meşru olduğuna, ikinci olarak da onunla alay etmenin ve hafife almanın küfür olduğuna delâlet etmektedir. Bunun içindir ki ezana icabet etmek vaciptir. Bu konuda şöyle bir rivâyet var: Ezan okununca, Müslümanlar namaza davrandıkları zaman yahudiler alay ederek şöyle derlermiş: “Kalktılar, kalkmaz olsunlar. Kıldılar, kılmaz olsunlar. Rükû ettiler, etmez olasılar, diyerek mü’minlerle alay ederlermiş. İşte meselâ bugün de üç beş genç bulundukları yerde Allah’ı büyükleyerek tekbir getirseler buna tahammül edemeyen yahudileşmiş insanların varlığını biliyoruz. Buna tahammül edemezler de aynı insanlar binlerce ezan sesi duyarlar da hiç de rahatsız olmazlar. Neden diye düşünüyoruz. Galiba yaptırıcısı önemlidir de ondan. Bugünkü ezanların yaptırıcısı kendileri olduğundandır ki galiba onun için rahatsız olmuyorlar. Meselâ namaz kılıyor adam veya televizyonda, camide Kur’an okuyor adam, ama yaptırıcıları kendileri olduğu için bundan pek fazla rahatsız olmuyorlar. Ezanın, çağrının da nereye ve neden olduğu önemlidir. Kimin kontrolün-de, kimin izniyle olduğu önemlidir. Bu, gerçekten onların akılsız insanlar oluşlarındandır. Akılsız, ya da akıllarını çalıştırmayan insanlar. Değil mi? Aslında akıl var ama onu kullanmıyorlar. Türkçe’de akılsız veya ruhsuz, cansız, vicdansız veya namussuz, îmansız derken onda istenilen bir îman modeli yoktur demektir. Namussuz demek, namus anlayışı yoktur demek değil, istenilen namus modeline sahip değildir anlamınadır. Akılsız demek de öyledir. Aslında akıl var da, istenilen biçimde akıl kullanımı yoktur demektir. Değilse göz, kulak, akıl kendi başına hiçbir değeri yoktur bunların. Göz görürse, bakarsa, istenilene bakarsa, istenilen sonucu çıkarırsa baktığından o zaman göz var demektir. Akıl istenilen biçimde kullanılır, istenileni çıkarabilirse o zaman akıl var demektir. Buna İslâm literatüründe şükür diyorlardı. Azaları istenilen yerde kullanmanın adıdır şükür.
59. “Ey Muhammed! De ki, Ey kitap ehli! Allah'a, bize indirilene ve daha önce indirilene inanmamızdan ve çoğunuzun fâsık olmasından ötürü mü bizden hoşlanmıyor-sunuz?” Peygamberim, sen şöyle söyle onlara; her halde konuyu an-ladılar. Ey ehl-i kitap, bize niye düşmansınız? Siz bizden niye intikam almaya kalkıyorsunuz? Bize niye düşman oluyorsunuz? Allah’a inandık diye mi? Şimdi biz Allah’a Allah’ın istediği gibi inandık diye kusur mu işledik? Sizin bize düşmanlığınızın, kininizin kaynağı ne? Biz Allah’a inanıyoruz diye mi? Bir de biz bize indirilene inanıyoruz diye mi? Daha önce indirilenlerle beraber, biz bize indirilene inanıyoruz diye mi bize düşman oluyorsunuz? Değil tabii, şöyle diyebilirler: Eh biz de Allah’a inanıyoruz, niye düşman olalım da size? diyebilirler. Konuyla ilgili hatırlayacağımız bir âyet grubu var değil mi? Bü-rûc sûresi. Ashab-ı Uhdud’un suçu neydi? Diri diri yahudiler tarafından ateşlere atılarak cezalandırılanların günahı neydi? Allah’a inanmışlardı. Ama onların inandıkları gibi değil, hayata karışan bir Allah’a inanmışlardı da onun için suçlu görülmüşlerdi. İşte burada da aynısı ifade ediliyor. Biz bize indirilene inanıyoruz. Ne demek? Hayatımıza karışan, hayatımızı düzenlemek üzere kitap indiren bir Allah’a inanıyoruz demektir bu. İşte bizim suçumuz budur. Biz hem bize indirilen kitaba inanıyoruz, hem de bizden öncekilere indirilen kitaplara îman ediyoruz ve işte kâfirin gözünde en büyük suç budur. Kâfirin gözünde en büyük suç Allah’a Allah’ın istediği şekilde inanmaktır. Hayata karışan bir Allah’a inanmak ve hayatı O Allah’ın vahyiyle düzenleme kararlılığı içinde olmak. Fâsıkların, Allah’a Allah’ın istediği gibi inanmayan ve Allah’a itaatten çıkmış, kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya yönelmiş kimselerin gözünde işte en büyük suç budur. Eh Allah güçlüymüş, Allah istediğini yaptırırmış, Allah azamet sahibiymiş, Allah her şeyi bilirmiş, peki bütün bunlar beni ilgilendirir mi? Evet bana kitap göndermiştir çünkü. Sen benim için şunları şunları yap demiştir çünkü. Buna göre, bu gönderdiği kitaba göre herkesi hesaba çekecek olandır çünkü. Ya Rabbi sen kitabı Peygambere göndermiştin, Peygamber de o kitabı bilenlere vermişti. Âlimlere, hocalara, hacılara, şeyhlere, efendilere vermişti. İmam Ebu Hanife’ye, İmam Şâfiî’ye vermişti. Ben ki bir amele parçası, ben ki bir işçi, ben ki bir talebe, ben ki bir marangoz, ben ki kitabın bana indiğini, onunla ilgi kurmam gerektiğini anlamamıştım demek ancak delile bağlı olacaktır. Varsa buna bir delil, o zaman ben de bir dilekçeyle Rabbime şikâyette bulunurum. Ya Rabbi bu kadar zaman ben niye kitabı öğrenmeye çalıştım? Niye kendimi heder ettim? Ne gerek vardı da uğraştım? Ben de tüccar olurdum, ben de para kazanırdım, birilerini de paramla desteklerdim, olur biterdi. Yâni böyle düşünüyorsanız bu delile bağlı. Varsa bir delil söyleyin de biz de bu kadar uğraşıp durmayalım yâni. Ayrıca bu işin sadece bizim dönemimize ait olmadığına inanmak da dindir. Yâni geçmiş tarihte de Allah kitaplar göndermiş ve insan hayatına karışmıştır. Daha önce gönderilen kitaplara da inandığımızdan dolayı mı bize düşmansınız? Ama ne oluyor size? Çoğunuz fâsıksınız. Vicdansızsınız yâni. Yâni biz hem bize gelene inanıyoruz, hem de sizin kitabımız diye sahiplenmeye çalıştıklarınıza da inanıyoruz. Tevrat’a, İncil’e de inanıyoruz. Buna rağmen bize düşman kesilmeniz sizin sapık, fâsık ve de vicdansız olduğunuzun delilidir yâni. Gerçekten de dar kafalılar geniş kafalıları, vicdansızlar vicdan-lıları, günahkârlar temizleri, kâfirler mü’minleri asla sevmezler, sevemezler. Bu bir kuraldır yeryüzünde. Çünkü bunlar birbirlerinin zıddıdırlar. Herkes zıddına düşmandır.
60. “Allah katında bundan daha kötü bir karşılığın bulunduğunu size haber vereyim mi?" de, Allah kime lânet ve gazap ederse, kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytana kullar kılarsa, işte onlar, yeri en kötü ve doğru yoldan en çok sapmış olanlardır.” Açın gözünüzü de dinleyin. Dinlemeye hazır mısınız? Dinlemeye var mısınız? Size bunlardan daha kötüsünü haber vereyim mi? Daha şerlisini söyleyeyim mi? Yâni sizin durumunuzun bundan daha kötü olduğunun beyanını size ulaştırayım mı? Yâni şu özellikleri taşıyan insanlar da yaşamıştır tarihte. Bunlar konumları itibariyle çok şer-run mekânen insanlardır. Durumu daha kötü insanlardır. Kimmiş bun-lar? Allah’ın lânetine uğrayanlar. Yukarıda geçmişti, Allah’ın lânetine kimler uğruyordu? Allah’la anlaşmalarını bozanlar. Allah’la sözleşme-lerine ihanet edenler. Neydi anlaşma? Ya Rabbi Sen benim Rabbimsin, Sen benim hayat programımı belirleyensin, ben Senin kulunum, ben hayatımı Senin istediğin şekilde yaşayacağım deyip de bu sözlerini nakzedenler, bozanlar. Ya Rabbi Sen beni muhatap kabul edip bana bir din göndermişsin, ben onu kabul ediyorum deyip de sözünde durmayanlar. Ya Rabbi sen bana hayatımı düzenlemek üzere bir kitap ve bir kulluk örneği göndermişsin, ben onları aynen kabul ediyorum, ben onlara göre bir hayat yaşayacağım deyip de bir türlü kitap ve peygam-berle diyaloga geçmeyerek sözlerinden dönenler. Allah’a kul köle olacaklarına dair söz verdikten sonra bu sözlerini bozanlar. Kendilerini Rablerine kulluk ortamında tutmaları gerekirken, ya kendilerine, ya da kendisi gibilere kul köle olanlar. Ya Rabbi sen beni evlenmeye lâyık görmüşsün, yâni herhangi bir kadının sorumluluğunu yüklenecek kapasitede kabul etmişsin, ben de bu işe lâyık olduğuma sana söz veriyorum diye söz verip de evlenenler eğer hanımlarının cennet yolunda olmalarına gayret etmiyorlar, onları eğitmiyorlarsa Allah’la anlaşmalarını bozuyorlar demektir. Allah o çocukları kendisine lâyık gördüğü halde, onu o kapasitede görüp o kadar çocuğu bilerek ona verdiği halde çocuklarını eğitmeyenler, aman benim çocuklarımı birileri eğitiversin demeden yana olanlar, eti senin kemiği benim demeden yana olanlar Allah’la anlaşmayı bozuyorlar demektir. Veya Allah sana mal vererek, mülk vererek, imkân vererek, çevre vererek, fırsat vererek, akıl vererek, fikir vererek imtihan edeceğini beyan ederken tamam ben inandım, ben Müslüman oldum ya Rabbi, inandım, teslim oldum ya Rabbi diyerek anlaşma imzaladıktan sonra, bunların gereğini yapma cesaretinde bulunamayan insanlar Allah’la yaptıkları anlaşmayı bozuyorlar demektir. Ve Rableriyle yaptıkları anlaşmalarını bozdukları için Allah’ın lânet ve gazabına uğrayan kimselerdir onlar. Allah kime lânet ve gazap ederse, kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytana kullar kılarsa, işte onlar yeri en kötü ve doğru yoldan en çok sapmış olanlardır. Bunlar Bakara sûresinin 65. âyetinde Rabbimizin anlattığı maymunlaşmış, insanlıktan çıkmış, akıllarını kullanarak, insan oluş özelliklerine müracaat ederek dinlerinin temel kaynaklarını tanıyıp bilinçli bir şekilde onlarla amel etmek yerine kör bir taklidin peşine takılmış insanlardır. Rablerinden kendilerine gelen sözleşme metinleri olan kitaplarıyla ilgileri kesildiği için tâğutların kulu olmuş, tâğutların yasalarını uygulamak zorunda kalmış kimseler. Ellerinde amel edecek kitapları olmadığı için, kitaplarını tanımadıkları için, kitaplarını tahrif ettikleri için Allah’tan başkalarına kul köle olmak zorunda kalmış zavallı insanlar. Bunlar, bu domuzlaşan ve maymunlaşanlar ilerde anlatılacak. Bunlar cumartesi ashabı veya Allah’tan olmadık şeyler isteyen yahu-dilerdir. Neydi bunların derdi? Allah bunlardan kulluk istiyordu. Allah kendilerine yardım ediyor, şöyle yapın diyor itiraz ediyorlar, böyle yapın diyor, karşı geliyorlar, şunu yapın diyor, reddediyorlar, hile yapıyorlar, değiştiriyorlar, yol buluyorlar, yapmamaya çalışıyorlardı. Cumartesi günü iş yapmayacaklar, Allah’a ibâdet yapacaklardı. Ama yorumladılar, yol buldular, kafayı çalıştırdılar, Allah’tan gelen uyarılara rağmen yasağı çiğnediler. Hem nîmet istediler Allah’tan, hem Allah’ın nîmetleri içinde yüzdükleri halde Ona kulluğu terk ettiler. Hem Allah’tan nîmetlendiler, hem de Allah’ı bırakıp tâğutlara kulluk yaptılar. Allah’ın nîmetlerinden istifade ettikleri halde işte böyle tâğutların kılıcını sallayanlar maymunlaşmak ve domuzlaşmak zorunda kalacaklardır.
61. “Size geldiklerinde "İnandık" derler, oysa yanınıza inkârcı olarak girmiş ve yine inkârcı olarak çıkmışlardır. Gizlemekte olduklarını Allah daha iyi bilir.” Münâfıklık yapan yahudiler size, sizin yanınıza geldikleri zaman biz de inandık derler. Halbuki onlar îman etmemişlerdir. Yanınıza kâfir olarak girmişler, kâfir olarak da çıkmışlardır. Senden dinledikleri vahiy onların kulaklarına gitmemiştir. Uyarılar onlara bir fayda vermemiştir. Evet size geldiklerinde biz de sizin inandığınıza inanıyoruz diyorlar. Ben de Müslümanım. Bak benim kızım üniversitenin dini musiki bölümünde okuyor. Ben de cami derneğinde üyeyim. Benim evde de dini kitaplar var. Pekiyi, anladık, anladık da senin dininin sahibi olan Allah senin hayatının kaçta kaçına karışıyor? Rabbimiz buyuruyor ki bu sözleriyle onlar çıktıkları küfürlerine tekrar dönüyorlar. Onların gizleyip durduklarını Allah çok iyi biliyor.
62,63. “Olardan çoğunun günaha, haksızlığa ve haram yemeye koşuştuklarını görürsün. Yaptıkları ne kötüdür! Rabbe kul olanlar ve bilginlerin onlara günah söz söylemeyi ve haram yemeyi yasak etmeleri gerekmez miydi? Yapmakta oldukları ne kötüdür!” Onlardan pek çoğunu görürsün ki yaptıkları işler günah ve düşmanlıkta koşturmaktır. İşleri günaha ve saldırganlığa sây etmektir. Bir bakın çevrenize, bir çokları günah için, düşmanlık için, haram yemek için koşturup duruyorlar. Haram yemek ne demektir? Allah’ın haram dediklerini, yemeyin dediklerini yemek, Allah’ın yemeyin dediği ortamlarda bulunmak. Eğer yeme modelini Allah belirlememişse, Allah’tan başkalarının yeme modelleriyle yemek de haramdır. Meselâ bir fahişenin gönlünü hoş etmek için yemek haramdır. Acaba toplum böyle belirledi diye yemek helâl mi? Günlük şu kadar kalori, bu kadar karbonhidrat, şu kadar protein almak zorundasın dedikleri gibi mi yiyeceğiz? Pekiyi günaha koşturmayı, udvana, düşmanlığa sây etmeyi nasıl anlayacağız? Yâni bizzat günahların peşine düşmek, günah işlemek anlamına olduğu gibi, bir de günahlara aldırışsız bir hayat programının peşine düşmek anlamına da gelecektir. Günahlardan habersiz bir hayat yaşamak. Mayın tarlasında geziyormuş gibi bir hassasiyetten uzak günahların üstüne üstüne gitmek. Yahudilerin ve yahu-dileşmiş insanların bu yaptıkları ne kadar kötüdür? Şimdi bu adamlar, bu din bilmez, bu kitaptan habersizce günahlardan, haramlardan habersiz bir hayat yaşayan bu yığınları onların Ruhbanları, Hahamları, din bilenleri bu işten engellemeli değiller miydi? Onları uyarıp günahlardan alıkoymalı değiller miydi? Toplumun âlimleri onları kendilerine ve Rablerine karşı yabancılaşmaktan korumalı değiller miydi? Onların sözlerini günahtan, yiyip içmelerini haramdan koruyacak bir tebliğin, bir çabanın içine girmeli değiller miydi? Din bilenler, Rabbani davrananlar, ilim ehli olanlar, hocalar, hacılar, tefsirciler, fıkıhçılar, imamlar, vaizler, müftüler, camiye gidenler, namaz kılanlar, kaset dinleyenler Allah için bir gayrete gelip onları uyarsalardı ya. Hiç olmazsa kendilerinden bir alt konumda olanları bu işten engelleselerdi ya. Evet bakın bu anlamda herkes sorumludur. Herkes kendisinden bir üst kademedeki gibi olmaya gayret ederken, kendisinden bir kademe aşağıdakileri de en az kendisi seviyesine getirmek için bir çabanın içinde olmak zorundadır. Evet, onlar toplumlarının çözülüşlerine engel olmalı değiller miydi, diyor Rabbimiz. Elbette önderler, örnekler, din bilenler bozul-maya başladılar mı onları örnek alan toplumları da onları takip ederler. Onlar düzgünse toplum da düzgündür, onlar bozulmuşsa toplum da bozulmuştur. Rasulullah Efendimiz toplumun bozukluğunu ve düzgünlüğünü iki zümreye bağımlı kılar: Ümera ve ulemâ. Keşke onlar görevlerini ihmal etmemiş olsalardı. Ama çevrelerinde günah işleyen yığınlarla insanların çözülüşlerini gördükleri halde onları uyarmayanlar ne kötü yapıyorlardı. Rasulullah Efendimizin biz başka hadislerinin beyanıyla bu ehl-i kitap âlimleri önceleri çarşı pazar dolaşırlar ve gördükleri insanları uyarırlarmış. Senin alışveriş anlayışın bozuk, senin kızının kıyafeti bozuk, senin oğlunun namaza bakışı bozuk, sen israf peşindesin, sen dükkana nikâhlanmışsın, sen dünyayı kıble edinmişsin, sen paranın kölesi olmuşsun, sen karını niye sokağa salıyorsun? Yapmayın, etmeyin ey insanlar, yanlış içindesiniz, bu din sizin de dininiz, bu kitap sizin de kitabınız diye onları uyarırlardı. Ama dönüşlerinde aynı günahı işlemeye devam eden insanlara ses çıkarmaz oldular. Onlarla ilişkilerini kesmez oldular. Onlara karşı ciddi bir tavır almayıp onlarla kol kola bir hayatı yaşamaya başladılar da Allah onların kalplerini günahkârların kalplerine benzetiverdi. Artık onlar da günahlardan ve günahkârlardan rahatsız olmaz hale geliverdiler diyor, Rasulullah Efendimiz. Rabbim bu hale düşmekten bizi korusun, inşallah.
62,63. “Olardan çoğunun günaha, haksızlığa ve haram yemeye koşuştuklarını görürsün. Yaptıkları ne kötüdür! Rabbe kul olanlar ve bilginlerin onlara günah söz söylemeyi ve haram yemeyi yasak etmeleri gerekmez miydi? Yapmakta oldukları ne kötüdür!” Onlardan pek çoğunu görürsün ki yaptıkları işler günah ve düşmanlıkta koşturmaktır. İşleri günaha ve saldırganlığa sây etmektir. Bir bakın çevrenize, bir çokları günah için, düşmanlık için, haram yemek için koşturup duruyorlar. Haram yemek ne demektir? Allah’ın haram dediklerini, yemeyin dediklerini yemek, Allah’ın yemeyin dediği ortamlarda bulunmak. Eğer yeme modelini Allah belirlememişse, Allah’tan başkalarının yeme modelleriyle yemek de haramdır. Meselâ bir fahişenin gönlünü hoş etmek için yemek haramdır. Acaba toplum böyle belirledi diye yemek helâl mi? Günlük şu kadar kalori, bu kadar karbonhidrat, şu kadar protein almak zorundasın dedikleri gibi mi yiyeceğiz? Pekiyi günaha koşturmayı, udvana, düşmanlığa sây etmeyi nasıl anlayacağız? Yâni bizzat günahların peşine düşmek, günah işlemek anlamına olduğu gibi, bir de günahlara aldırışsız bir hayat programının peşine düşmek anlamına da gelecektir. Günahlardan habersiz bir hayat yaşamak. Mayın tarlasında geziyormuş gibi bir hassasiyetten uzak günahların üstüne üstüne gitmek. Yahudilerin ve yahu-dileşmiş insanların bu yaptıkları ne kadar kötüdür? Şimdi bu adamlar, bu din bilmez, bu kitaptan habersizce günahlardan, haramlardan habersiz bir hayat yaşayan bu yığınları onların Ruhbanları, Hahamları, din bilenleri bu işten engellemeli değiller miydi? Onları uyarıp günahlardan alıkoymalı değiller miydi? Toplumun âlimleri onları kendilerine ve Rablerine karşı yabancılaşmaktan korumalı değiller miydi? Onların sözlerini günahtan, yiyip içmelerini haramdan koruyacak bir tebliğin, bir çabanın içine girmeli değiller miydi? Din bilenler, Rabbani davrananlar, ilim ehli olanlar, hocalar, hacılar, tefsirciler, fıkıhçılar, imamlar, vaizler, müftüler, camiye gidenler, namaz kılanlar, kaset dinleyenler Allah için bir gayrete gelip onları uyarsalardı ya. Hiç olmazsa kendilerinden bir alt konumda olanları bu işten engelleselerdi ya. Evet bakın bu anlamda herkes sorumludur. Herkes kendisinden bir üst kademedeki gibi olmaya gayret ederken, kendisinden bir kademe aşağıdakileri de en az kendisi seviyesine getirmek için bir çabanın içinde olmak zorundadır. Evet, onlar toplumlarının çözülüşlerine engel olmalı değiller miydi, diyor Rabbimiz. Elbette önderler, örnekler, din bilenler bozul-maya başladılar mı onları örnek alan toplumları da onları takip ederler. Onlar düzgünse toplum da düzgündür, onlar bozulmuşsa toplum da bozulmuştur. Rasulullah Efendimiz toplumun bozukluğunu ve düzgünlüğünü iki zümreye bağımlı kılar: Ümera ve ulemâ. Keşke onlar görevlerini ihmal etmemiş olsalardı. Ama çevrelerinde günah işleyen yığınlarla insanların çözülüşlerini gördükleri halde onları uyarmayanlar ne kötü yapıyorlardı. Rasulullah Efendimizin biz başka hadislerinin beyanıyla bu ehl-i kitap âlimleri önceleri çarşı pazar dolaşırlar ve gördükleri insanları uyarırlarmış. Senin alışveriş anlayışın bozuk, senin kızının kıyafeti bozuk, senin oğlunun namaza bakışı bozuk, sen israf peşindesin, sen dükkana nikâhlanmışsın, sen dünyayı kıble edinmişsin, sen paranın kölesi olmuşsun, sen karını niye sokağa salıyorsun? Yapmayın, etmeyin ey insanlar, yanlış içindesiniz, bu din sizin de dininiz, bu kitap sizin de kitabınız diye onları uyarırlardı. Ama dönüşlerinde aynı günahı işlemeye devam eden insanlara ses çıkarmaz oldular. Onlarla ilişkilerini kesmez oldular. Onlara karşı ciddi bir tavır almayıp onlarla kol kola bir hayatı yaşamaya başladılar da Allah onların kalplerini günahkârların kalplerine benzetiverdi. Artık onlar da günahlardan ve günahkârlardan rahatsız olmaz hale geliverdiler diyor, Rasulullah Efendimiz. Rabbim bu hale düşmekten bizi korusun, inşallah.
64. “Yahudiler, “Allah'ın eli sıkıdır” dediler; dediklerinden ötürü elleri bağlansın, lânet olsun. Hayır, O'nun iki eli de açıktır, nasıl dilerse sarf eder. Andolsun ki, sana Rabbinden indirilen sözler onların çoğunun azgınlığını ve inkârını artıracaktır. Onların arasına kıyamete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Savaş ateşini ne zaman körükleseler Allah onu söndürür. Yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah bozguncuları sevmez.” Sapmış, sapıtmış, vahiyle ilgisi kesilmiş, vahyi unutmuş ve bunun tabii neticesi olarak kendilerini tanrılaştırmış olan yahudiler dediler ki Allah’ın eli kapalı, Allah’ın eli sıkı, Allah çok cimridir. Allah çok sıkılaştı, çok cimrileşti de bizden rahmetini esirgeyiverdi dediler. Bize rahmet etmez oluverdi dediler. Tabii burada kast ettikleri bize ekmek, su vermez oldu demek değildir. Vahyi onlardan aldı, peygamberliği, risâleti onlardan aldı ya, liderliği onlardan aldı ya işte buna bozuluyorlar. Veya hainliklerinden dolayı, Allah’a verdikleri sözlerine ihanetlerinden dolayı Rabbimiz onların başlarına sıkıntılar, belâlar gönderince Allah’ı cimrilikle itham etmeye başladılar. Veya burada Allah’ı cimrilikle, sıkılıkla itham eden bu hainler bu sözlerini Müslümanlardan ötürü söylüyorlardı. Sizin Rabbiniz çok cimridir, eğer öyle olmasaydı sizler şu anda böylesine fakirlik ve yoksulluk içinde olmazdınız. Allah’ın eli sıkı ki siz kullarına ikramda bulunmuyor. Medine’de Allah ve Resûlü egemenliğinde müstakil bir hayat yaşamaya başlamış Medineli Müslümanların fakr u zaruret içinde olduklarını gören yahudiler böyle diyorlardı. Müslümanların ilk dönem fakirliklerini bahane ederek Allah’a karşı böyle bir saldırıda, böyle bir iftirada bulunuyorlardı. Üstün olmakla, nîmetler içinde yüzmekle haklılığı karıştırıp materyalistçe bir anlayışı savunmaya başladılar. Zengin olanlar, varlıklı olanlar üstündür, haklıdır, hak yoldadır, fakir olanlar ise bâtıl yoldadır dediler. Hakla, haklılıkla gücü özdeşleştiren bir mantığı savundular. Eğer inandığınız, kulluk ettiğiniz, bizi kendisine çağırdığınız Allah gerçekten sizi beğenmiş olsaydı, sizi haklı görmüş olsaydı, sizden ve yolunuzdan razı olmuş olsaydı elbette sizi destekler, size yardım ederdi, sizi zengin kılardı diyerek materyalistçe bir anlayışı savunu-yorlar. Pekiyi Firavun karşısında Mûsâ (a.s) nın durumu neydi? Nem-rut karşısında İbrahim (a.s) öyle miydi? Yâni güçlü kimse haklı odur demekle sahiplendiğiniz o peygamberleri reddetmiş olmuyor musu-nuz? Hayır hayır, Allah cimrileşmedi, Allah’ın eli her zaman açıktır, asıl onların eli cimrileşti, asıl onlar işi bozdular. Onlar Allah’la, vahiyle, peygamberle ilgiyi kestiler, Allah’ın diniyle ilgi kurmaktan el çektiler. Ve bu sözleri de onların lânetlenmelerine, Allah’ın lânetine maruz kalmalarına sebep oldu. Allah çok cömerttir. Allah neler neler vermedi ki onlara? Çekemedikleri, kıskançlıklarından kudurdukları İsmail oğullarına bir tek Muhammed (a.s)’ı vermişse İsrâil oğullarına, kendilerine nice peygamberler göndermiştir Allah. Yakub’u verdi, Yusuf’u verdi, Mûsâ’yı, Harun’u, Zekeriya’yı, Yahya’yı, Dâvûd’u, Süleyman’ı, Mûsâ’yı, Îsâ’yı verdi Rabbimiz onlara. Ne yapıyor bu adamlar? Ne demeye çalışıyorlar? Ne vermedi Allah onlara? Göz mü vermedi? Kulak mı vermedi? Hava, su mu vermedi? Akıl, fikir mi vermedi? Arz-ı Mev’ûd’u mu vermedi bu hainlere? Hayır hayır Allah dilediğine dilediğini lütfeder. Kime neyi vereceğini kimseye sormaz O. Kimse O’na yol gösteremez, kimse O’na akıl veremez, kimse şartlandıramaz O’nu. Andolsun ki peygamberim, sana verdiklerimiz, Rabbinden sana indirilenler onların tuğyanlarını, azgınlıklarını daha da artıracaktır. Sana verilen nîmetler onların küstahlıklarını artırdıkça artıracaktır. Sana az verirken Allah’ı cimrilikle suçlayan bu insanlar, çok verirken de küstahlaşacaklar. Yâni sana az verilirken Allah’ı cimrilikle suçlayan bu insanlar seni düşündüklerinden değildir. Çünkü eğer öyle olsaydı sana çok verilince buna sevinmeleri gerekecekti. Yâni zayıflık döneminde sana inanmayan bu insanlar güçlülük döneminde de inanmayacaklardır. Zayıflık döneminde zayıflığından dolayı senin haksızlığına hükmeden bu adamlar güçlülük döneminde haklı kabul etmeyecekler. Öyleyse mesele hakkın, haklılığın güçlülük ya da zayıflıkla ilgisi yoktur. Mesele insanların bakışının bozukluğundadır diyor Rab-bimiz. Bunlar başka değil Allah’ın lânetine uğramış kimselerdir. Al-lah’ın lâneti bir kulun Allah’a karşı istenmeyen bir konumda olmasıdır. Bir kişi Allah’ın lânetine maruz kaldı mı o istenmeyen bir konumdadır. Allah’ın istemediği bir konumda olan kişi de sıfırı değil kendisini bile bitirmiştir, tüketmiştir. Öyleyse ey peygamberim, sen bırak bu sıfırı tüketmişleri, sen boş ver onların bu bozuk düzen tavırlarını da Rabbine teslim ol. Sen takma onları kafana da Allah’ın istediği gibi yoluna devam et. Biz onların arasına kıyamete kadar sürecek bir kin, bir nefret, bir düşmanlık koymuşuzdur. Onlar bu halleriyle hep hakikate kin duyacaklar, hakka düşmanlık duyacaklardır. Kinlerini din edinmiştir o hainler. Allah da onların bu tercihlerini onaylayıvermiştir.
65. “Şâyet kitap ehli inanıp karşı gelmekten sakınsalardı, kötülüklerini örterdik ve onları nîmet cennetlerine koyardık.” Evet Rabbimiz kitap ehlinin yanlışlarını anlatıyor, sapaklarını ortaya koyuyor, arkasından da rahmeti ve merhameti gereği onları tekrar tekrar uyarıyor. Ne olurdu şu ehl-i kitap îman ediverselerdi. Ne olurdu bu adamlar Allah’a Allah’ın istediği gibi îman ediverseler ve de muttaki davranıverselerdi. Allah’ın koruması altına girip hayatlarını Onun için yaşayıverselerdi. Keşke yollarını Allah’la buluverselerdi. Sadece inandım demekle işi bitirmeyip, inanmakla beraber inandıkları Allah’ın istediği bir hayata yöneliverselerdi. Keşke onlar kendi kitaplarına Allah’ın istediği gibi îman etmiş olsalardı. Keşke kendi kitaplarına îman iddialarında samimi olsalardı elbette bu îman onları aynı kaynaktan gelen şu kitaba da îmana götürecekti. Çünkü işte kendi kitaplarına samimiyetle inananlar bu son kitaba da îman ettiler.Eğer böyle yapsalardı Biz kesinlikle onların seyyiatlerini örtüverir, kusurlarını siliverir, geçmişte işledikleri günahlarını sıfırlayıverirdik. Sonra da onları naîm cennetlerine, nîmet cennetlerine katıverirdik. Görüyor musunuz? Geçmişte ne yaparlarsa yapsınlar, nasıl bir hayat yaşamış olurlarsa olsunlar îman edip Allah için bir hayat yaşamaya yöneldikleri andan itibaren insanlar için tevbe kapılarının açık olduğunu beyan ediyor, genel bir af ilân ediyor Rabbimiz. Bu bizim için de geçerlidir tabii. Farz edin ki bugüne kadar Allah’tan, kitabından, vahyinden, elçisinden habersiz bir hayat yaşadık. Tevbe edip, böyle vahiysiz bir hayattan vazgeçip Rabbimize kulluğa dönüverdiğimiz andan itibaren kesinlikle bilelim ki bu bizim suçlu kabul edilmemiz değil ödüllendirilmemize vesile olacaktır. Yâni niye bir vakitler şöyle şöyle yaptınız diye cezalandırmak yerine mükafatlandırıyor Rabbimiz. Ne kadar merhametlidir Rabbimiz değil mi?
66. “Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirilen Kur’an'ı gereğince uygulasalardı, her yönden nîmete ermiş olurlardı. İçlerinde orta yolu tutan bir zümre vardır, çoğunun işledikleri ise kötü idi.” Eğer bu adamlar Tevrat’ı ve İncil’i ve Rablerinden kendilerine indirilen bu son kitabı, Kur’an’ı ayağa kaldırsalardı, uygulamış olsalardı, Allah’ın hayatlarını düzenlemek üzere indirdiği kitaplarını yerlerde sürünmekten kurtarmış olsalardı. Bir ara bir yerde bir yazı okumuştum Türkiye’de saygınlıkla alâkalı. En saygısız muamele gören şeyin kitap olduğunu yazıyordu adamın birisi. Yâni yere seriliyordu kitap. Halbuki yerleri süpüren süpürge bile süpürdükten sonra, kullanıldıktan sonra şöyle kaldırılıp dik bir vaziyette bir kenara konuyor diyordu. Arkadaşlar, kitabın ayağa kaldırılması göz önünde tutulması, el altında, el üstünde tutulması, ele alınması, ilgilenilmesi, dikkatle ihtimam gösterilmesi demektir. Kitabın ayağa kaldırılması onun fonksiyonunun icra edilmesi, geliş gâyesine uygun bir şekilde onunla diyalog kurulması demektir. Kitap insanların hayatında ne için var idiyse onun oraya konulması demektir. Yaşanmayan, uygulanmayan, hayatta geçerliliği olmayan bir kitabın muhafazasının da mümkün olmadığını önceki âyetlerde demeye çalışmıştım. Evet keşke onlar kitaplarını uygulayarak ayağa kaldırmış olsalardı diyor, Rabbimiz. Peki hani hangi İncil ve Tevrat var ki ellerinde bu adamlar onu uygulayacaklar? Arkadaşlar bu ifade öncekilere ait bir ifadedir. Yâni keşke daha önceleri bu kitapları uygulamış olsalardı böyle olmazlardı. Öyle bir gün geldi ki bozdular o kitapları ve onlarla hükmetmez oldular. Keşke onlar Tevrat ve İncil’le amel etmiş olsalardı, bir de Rab-lerinden kendilerine indirilmiş olanlarla amel etmiş olsalardı. Az evvel bununla bu son kitabı anladığımı söylemiştim. Şimdi bir başka manaya da gelebileceğini, bir başka şekilde de anlaşılabileceğini söyleyeyim. Bu ifade bir de Tevrat’tan ve İncil’den işlerine gelmediği için çıkarıp attıkları Allah’ın indirdiği bölümler, âyetler, hükümler anlamına gelebilecektir. Eğer onlarla birlikte, kitaplarının tüm hükümlerini uygulamış olsalardı, o hükümlere sarılmış olsalardı elbette kitapları tahriften, unutulup gitmekten korunmuş olacaktı. Çünkü uygulanmayan bir kitap, hayatın içinde yaşar olmayan, bilinmeyen hükümler kaybolup gidecek, tahriften kurtulamayacaktır. Bir kitabı, bir hükmü, bir yasayı tahriften, unutulmaktan korumanın yolu onu uygulayarak hayatta canlı tutmaktan geçer. Unutmayın ki ey Müslümanlar sizler kitabınızın bir tek âyetini, bir tek hükmünü bile uygulamadan kaldırırsanız kesinlikle bilesiniz ki o unutulmaya, tahrif olmaya, çürüyüp gitmeye, kaybolup gitmeye, demode olup gitmeye mahkum olacaktır. İşte bakın bu yahudiler, bu hıristiyanlar eğer kitaplarını uygu-lasalardı, hayatlarını kitap kaynaklı düzenleme çabası içine girmiş olsalardı o zaman elbette atalarının bozdukları bölümlerde zorlanacaklar ve çareler arayacaklardı, araştırıp soruşturacaklardı. Ve bu sa-mimi arayış onları Allah’ın son kitabı Kur’an’a götürecekti. Yâni şu anda bile gerçekten böyle bir yola girseler aynı şey gerçekleşecektir. Eğer böyle yapmış olsalardı üstlerinden, altlarından, yanlarından, önlerinden her yandan nîmetlere boğacaktık onları, buyuruyor Rabbimiz. Ama Rabbimiz buyuruyor ki onlardan muktesit bir grup vardır. Yâni bu horlanmalarına, bu lânetlenmelerine rağmen yine de onların içinde orta halli bir ümmet, bir grup vardır buyuruyor Rabbimiz. Dengeyi kuran, dengeli düşünen inananlar vardır. Bunlar bir vakitler Tevrat’a inanmışlar, İncil’e inanmışlar, samimiyetle kitaplarına bağlanmışlar, bu kitaplarının delâletiyle yeni bir kitap bekleyişi içine girmişler, yeni bir dini gözlemişler, o dinle, o kitap ve peygamberle karşı karşıya gelince de hemen îman etmişler ona. Ama bu azınlık grubun yanında pek çoğu da kitaba inandık dedikleri halde onun içindekilerden habersiz yaşamışlar, kötü şeyler yapmışlar. Çoğunluğun bu anlayışı topluma yansırken azınlığın anlayışı hep cılız kalmış, etkisini göstereme-miştir.
67. “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kâfirlere yol göstermez.” Şimdi de söz peygamber efendimize döndürülerek şereflendirilmek isteniyor. Rabbimiz peygamberine şereflerin en yücesi olan Resullük ifadesiyle hitap buyuruyor. Ey peygamberim, sen onlar inanıyorlar diye değil, onlar kabul edecekler, kabule hazırlar diye değil, onlar muktesit bir ümmet olsunlar diye değil, senin görevin bu olduğu için vahyi onlara ulaştır. Rabbinden sana indirilenleri eksiksiz bir şekilde onlara ulaştır. Eğer eksiksiz yapmazsan bilesin ki hiç yapmamış, hiç tebliğ etmemiş olursun. Kesinlikle bilesin ki ey peygamberim, Allah seni insanlardan koruyacaktır. Sen hiç kimseden çekinmeden görevini yerine getir. Şunu da iyi bilesin ki Allah nîmetlerini inkâr edenleri asla hidâyet edip doğru yola ulaştırmaz. Garip bir ifade değil mi? Rabbimiz elçisini insanlardan koruyacağını söyledi, sonra da Allah asla kâfirlere yol göstermez buyurdu. Arkadaşlar, burada şöyle bir soru akla geliyor: Acaba Allah’ın Resûlünün böyle bir derdi mi vardı ki Rabbimiz onu uyardı? Yâni acaba Rasulullah Efendimiz Rabbimizin kendisine gönderdiği bu âyetlerden bir kısmını gizlemek, bir kısmını insanlara duyurmamak niyetinde miydi ki bu uyarı geliyordu? Böyle bir şeyi düşünemeyiz. Zaten Rab-bimiz önceki âyetlerinde uyardı onu ve Müslümanları. Kitabın âyetlerinden, hükümlerinden bir tanesinin bile uygulanmaması, yürürlükten kaldırılması sonucunda kitabın tamamının kaybedildiğini anlattı. Öncekilerin hayatından kesitler sundu. Peygamber Efendimize ve onun şahsında bizlere kitabın hiçbir âyetinin, hiçbir hükmünün gizlenme-mesi, uygulanmadan kaldırılmaması gerektiğini anlattı. Sonra da buyurdu ki ey peygamberim sen sana indirdiklerimizi tümüyle insanlara duyur, eğer tam yapmamışsan hiç yapmamış olursun buyurdu. Sonra da buyurdu ki Allah küfredenlere doğru yolu göstermez. Anlıyoruz ki peygamberin fonksiyonunu belirleyen Allah’tır. Yeryüzünde onu dinleyen olsa da olmasa da, kabullenen olsa da olmasa da o yine kendisine gönderileni insanlara ulaştırmak zorundadır. Hareketlerini insanlara göre ayarlamamalıdır peygamber. Sanki şöyle anlıyoruz: Eğer küfredersen sözü, eğer örtersen bunu, gündeme getirmezsen Allah vahyini ifadesi peygambere ait değildir. Çünkü o görevini tam yapacaktı. Öyleyse anlıyoruz ki bu söz bizedir. Eğer şu anda bizler bu görevi yerine getirmezsek, küfredersek, nankörlük edersek, örter, örtbas edersek, Allah’ın gönderdiği âyetlerini içimize gömersek, kafamızda saklarsak kesinlikle yol bulamayacağız, Allah bize yol göstermeyecek, doğruya iletmeyecek, başarıya ulaştırmayacaktır.
68. “Ey Kitap ehli! "Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni gereğince uygulamadıkça bir temeliniz olmaz" de. Andolsun ki Rabbinden sana indirilen, Kur’an onlardan çoğunun azgınlık ve küfrünü artırır. Öyleyse kâfirler için tasalanma.” Ey ehl-i kitap diyerek bakın Rabbimiz sözü yine onlara çevirdi. Demek ki anlıyoruz ki onların durumları, tavırları anlatılarak peygambere ve onun yolunun yolcusu olan bizlere ders veriliyor. Ey peygamberim ve ey Müslümanlar, onlara bakın da ibret alın. Onlara bakın da sizler de onların düştükleri yanlışlara düşmeyin deniliyor. Tevrat’ı uygulamayanların, İncil’i yürürlükten kaldırıp onunla ilişkilerini kesenlerin nasıl ki iraptan mahalleri yoksa, nasıl ki bu halleriyle onlar boş ise, hiçbir değer ifade etmiyorlarsa, eğer sizler de elinizdeki kitabınızı uygulamaktan vazgeçer, kitapsız bir hayattan yana olursanız kesinlikle bilesiniz ki sizler de hiçbir şey değilsiniz. Yâni uygulamadığınız, hayatınızı onunla düzenlemediğiniz, amel etmediğiniz sürece elinizde okuduğunuz, sarıldığınız bir kitabınızın olması hiçbir mânâ ifade etmeyecektir. Kitaplarından habersiz bir hayat yaşayanların bizim de bir kitabımız var diye övünüp sevinmelerinin hiçbir değeri yoktur.
69. “Doğrusu inananlar, yahudiler, sabiîler ve hıristiyan-lardan Allah'a ve âhiret gününe inanan, yararlı iş yapan kimselere korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.” İnananlar, bu kitaba inandıklarını iddia edenler, amenu yapan-lar, inancını beyan edenler, bu kitabın, Kur’an’ın mü’mini olduklarını savunanlar, yâni Müslümanlık iddiasında bulunanlar, sonra Hâdû yapanlar, yahudilik iddiasında bulunanlar, bizler yahudi’yiz diyenler, sonra sabiler, yâni ben Allah’ın diniyle ilgisizim diyenler, Allah dinini reddedip kendilerini, ya da kendilerinden başkalarını putlaştırıp onlara tapınanlar, sonra biz hıristiyanız diyenler var ya işte bunlardan ancak Allah’a ve âhirete îman edenler ve bu îmanlarının gereği olan salih ameller işleyenler, îman kaynaklı bir hayattan yana olanlar kurtulacaklardır. Ben bu konuyu Bakara sûresinin 62. âyetinde etraflıca anlattım. Ancak şu kadarını söyleyip geçiyorum: Öyleyse ister Müslü-manım diyenler, ister ötekiler kim olursa olsun insanların kendi iddialarıyla kurtulmaları mümkün olmayacaktır. İşte bu âyetinde Rabbi-mizin özelliklerini saydığı ve onlar kurtuldu dedikleri ancak kurtuluşa ereceklerdir. Kurtuluş yolunu Allah belirlemektedir. Birileri inancını iddia edebilir. Birileri kurtulduklarını savunabilir. Bunun hiçbir önemi yoktur. Öyleyse kurtulanlar ne Müslümanım diyenler, ne yahudi’yim diyenler, ne hıristiyanlık iddiasında bulunanlar, ne şunlar ne bunlardır. Allah’a Allah’ın istediği gibi îman edenler, Allah’tan gelenlere Allah’ın istediği gibi inananlar ve Allah’ın istediği salih amelleri işleyenlerdir. Allah’ın istediği gibi inanıp O’nun istediği gibi bir hayat yaşayanlardır. İşte cennete gidecek olanlar bunlardır.
70. “Andolsun ki İsrâil oğullarından söz aldık ve onlara peygamber gönderdik. Nefislerinin hoşlanmadığı bir şeyle onlara her peygamber gelişte, bir kısmını yalanlarlar ve bir kısmını da öldürürlerdi.” Doğrusu biz yahudilerden Allah’a ve elçisine îman edeceklerine dair söz almıştık, mîsak almıştık. Sonra da peş peşe onlara elçilerimizi göndermiştik. Onlara her ne zaman nefislerinin hoşuna gitmeyen bir emirle, bir yasayla peygamber gelmişse onlardan bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler. Her ne zaman ki Allah’tan bir elçi sizin hoşlanmadığınız emirlerle, alışık olduğunuz hayatın aksine, kurumlaştırdığınız, yasallaştırdığınız günahlarınızın zıddına bir emirle, bir yasakla gelmişse, sizi vahyi bırakıp ta içine düştüğünüz bozuk düzen hayattan kurtarıp, geleneklere kulluk etmekten vazgeçirip yeniden Allah’a kulluğa, yeniden vahiy istikâmetinde yaşamaya çağırınca, yalanladınız, dinlemediniz, öldürdünüz onları. Gerçekten de peygamberlerden yüzlercesini yalanlarken, yüzlercesini de öldürdüler. Yahya (a.s), Zekeriya (a.s) bunlardandır. Düşünüyorum da acaba şimdi bizim şu topluma peygamber gelse bu insanlar ne yaparlar? Kimileri hiç ilgilenmeyeceklerdir değil mi? Programları olanlar, yollarını belirlemiş olanlar aynen kendi programlarına devam ederler. Peygamber mi gelmiş? Haber mi getirmiş? Vahiyle mi gelmiş? Yeni bir hayat programı mı getirmiş? Hiç tınmayacaklardır adamlar. Zira ihtiyaçları yoktur peygambere. Yollarının, programlarının kesin doğruluğuna inanan ve peygamberle bunun sağlamasına bile gerek duymayan ve kendilerini kesin cennetlik gören, mutmain bir hayat yaşayan bu insanların ne ihtiyaçları olacak da peygambere? Hiç tınmayacaklar ve aynen yollarına devam edeceklerdir bunlar. Kimileri de gelecekler peygamberin yanına ve ona akıl vermeye kalkışacaklardır. Ya Rasulallah, bak bu bizim cemaat cemaatların en iyisidir, bizim hizip en haklı hiziptir, gel sen de bize katıl, bu devirde bunun dışında bir çalışma kesinlikle mümkün değildir. Bu programın dışında kesinlikle hiçbir program bizi sonuca götürmeyecektir diyerek onu kendi gruplarına çağıranlar olacaktır. Kimileri de, neye geldin ya Ra-sulallah? Huzurumuzu kaçırdın, şöyle keyfimize göre ne güzel yaşa-yıp gidiyorduk. Sen geldin, şimdi bizler seni mi dinleyeceğiz? Yoksa efendilerimizi mi? İşleri birbirine karıştırıp, huzurumuzu kaçırmaya mı geldin? diyenler de çıkabilecektir değil mi? Hz. Îsâ (a.s) karşısında diğer peygamberler karşısında böyle davranan bu insanlara şimdi de Hz. Muhammed (a.s) geliyordu. Şimdi de Resul-i Ekrem karşısındaydı bu Allah’ın lânetine uğramış toplum, İsrâil oğulları. Ve işte Rabbimiz son elçisini bu âyetleriyle teselli ediyordu. Ey peygamberim, bu adamların yaptıklarına sakın üzülme. Çünkü bunlar bu davranışlarını ilk defa senin karşında sergilemiyorlar. Bunlar önceki elçilerimize de aynı tavrı takınmışlardı. Ve bu adamlar Bizim elçilerimiz karşısında bu tavrı takınırlarken de:
71. “Bir fitne kopmayacağını sandılar, körleştiler, sağırlaştılar; sonra Allah tevbelerini kabul etti, yine de çoğu körleştiler ve sağırlaştılar. Allah, işlediklerini görür.” Bu adamlar Allah’ın kendilerine böyle mühlet tanımasına aldanarak kendilerine hiçbir belâ gelmeyeceğini zannettiler. Allah’ın kendilerini bu yaptıklarından ötürü cezalandırmayacağı zannına kapılarak Allah’tan gelen elçilere ve onların getirdikleri mesajlara, uyarılara böyle kör ve sağır davrandılar. Allah bize hiçbir şey yapmaz, biz O’nun sevgili kullarıyız dediler. Bu mutmain halleri vahye karşı kör ve sağır kalmaya itti onları. Kitaplarına karşı kör ve sağır kesildiler. Kitaplarına karşı ilgisiz davrandılar. Ortada kitap varken onunla hiç ilgilenmeden, ona sormadan, ondan izin almadan bir hayat yaşadılar. Şimdi ey peygamberim, kendi kitaplarına karşı bile böyle kör ve sağır kesilen adamların sana ve getirdiğin mesaja karşı başka nasıl davranmalarını bekliyorsun? Kendilerini mutlak doğru gören, kendilerinin dışında doğrunun olabileceğine asla ihtimal vermeyen, bunun için de hakikate inat kibriyle gözlerini kapamış bu adamlardan bir şey beklemene gerek yoktur.
72. “Andolsun ki, “Allah ancak Meryem oğlu Mesih'tir.” diyenler kâfir oldular. Oysa Mesih, “Ey İsrâil oğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin; kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir, zulmedenlerin yardımcıları yoktur" dedi.” Muhakkak ki Allah Meryem oğlu Mesih’tir diyenler kâfir olmuş-tur. Bundan önceki âyetlerinde yahudilerin durumlarını anlatan Rabbi-miz şimdi de sözü hıristiyanlara çevirdi. Evet böyle diyenler, Meryem oğlu Îsâ’yı tanrılaştıranlar kâfir olmuştur. Halbuki O Mesih onlara şöyle demişti: Ey İsrâil oğulları, Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kul olun. Sadece sizin de benim de Rabbimiz olan Allah’a kulluk edin. Kim O Allah’a ortak koşarsa, sadece Allah’a yapılması gereken kulluğa O’n-dan başkalarını da ortak ederse, O’na yetki sınırlaması getirerek O’na ait olan sıfatları O’ndan başkalarına yüklerse muhakkak bilesiniz ki Allah ona cenneti haram eder. Onun varacağı yer ateştir. Allah’a karşı böyle zâlimce tavır takınanların, Allah’ın haklarını gasp edenlerin yardımcıları da yoktur dedi. Müşriklere cennet haramdır. Evet Meryem oğlu Îsâ gerçek Allah’tır diyenler, Meryem oğlu Îsâ’ya uluhiyet izafesinde bulunanlar kâfir olmuşlardır. Halbuki Îsâ (a.s) hayattayken onlara şöyle demişti: “Ben şüphesiz Allah'ın kuluyum. (Meryem 30) İşte böyle demişti Îsâ (a.s) onlara. Ben Allah’ın kuluyum. İnnî Abdullah. İşte bu Hz. Îsâ’nın insanlara söylediği ilk sözüydü. Ben Allah’ın kuluyum. Ben Rab değilim, ben İlâh değilim, ben Rabbin oğlu değilim, ben Rabbin yetkilerine sahip birisi değilim. Ben başka değil, sadece Allah’ın kuluyum. Îsâ (a.s) ilk sözünde yüce Rabbini evlât edinmekten tenzih ederek kendisinin O’nun bir kulu olduğunu ilân ederken sanki daha sonra biz Îsâ (a.s)’ın yoluna tabiiyiz dedikleri halde, Onu insanlıktan, kulluktan çıkarıp tanrılık, ya da tanrının evlâtlığı makamına oturtanlar küfre sapmışlardır. Bakın işte burada da Îsâ (a.s)öyle diyordu. Allah benim de, sizin de Rabbinizdir. Muhakkak ki kulluk edilmeye lâyık, kulluk programını bilen, sizden nasıl bir kulluk isteyeceğini bilen ve size bir hayat programı belirleyen benim de sizin de Rabbiniz Allah’tır. Sizin için de, benim için de kulluk edilecek, programı uygulanacak O’ndan başka Rab yoktur. Bu konuda benim sizden bir farkım yoktur. Ben de sizin gibi Allah’ın bir kuluyum. Benim boynumdaki ipin ucu da Rabbimin elindedir. O ne tarafa çekerse ben o tarafa gitmek zorundayım. Ben her zaman O’na muhtacım. Beni yaratan, beni besleyen, beni yaşatan ve bana yol gösteren O’dur. Ben nasıl O’nu yegâne Rab bilmiş ve irademi O’na teslim et-mişsem gelin siz de sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin ve O’ndan başkalarını Rab bilmeyin. Allah yolundan başka yol yoktur. Allah’a kulluk yolundan başka yol yoktur. Yahudilik, hıristiyanlık, İslâm’ın dışındaki tüm dinler, tüm yollar Allah’ın razı olmadığı dinler ve yollardır diyerek Îsâ (a.s)aynen kendisinden önceki peygamberlerin dâvetini tekrar ediyordu. Ve artık bu konuda zerre kadar bir şüpheye mahal bırakmıyordu. O böyle diyordu ama O’nun yolunda olduklarını iddia edenler O’na en büyük iftirayı yapıyorlardı dünküler olarak ve şu andakiler olarak. Ve işte Rabbimiz çok açık ve net bir şekilde böyle kendisine şirk koşanların, iftira edenleri kesin kâfir olduklarını beyan buyuruyor.
73. “Andolsun ki, “Allah üçten biridir.” diyenler kâfir olmuştur; oysa İlâh ancak bir tek İlâhdır. Dediklerinden vazgeçmezlerse, andolsun onlardan inkâr edenler elem verici bir azaba uğrayacaktır.” Andolsun ki Allah üçten biridir, üçün üçüncüsüdür. Allah üç ilâhın üçüncüsüdür diyenler kâfir olmuştur. Teslis akidesine inananlar, bunu savunanlar da kâfir olmuşlardır. İlâhlığı Allah, Îsâ ve Meryem arasında ortaklığa indirgeyenler, bunların müşterek ilâhlıklarını savunanlar da kâfir olmuşlardır. Çünkü Allah tek İlâhtır. O, ilâhlardan bir ilâh değildir. Baba, oğul, Ruhu’l Kudüs anlayışı sapıklıktır. Arkadaşlar, ilk defa “Nasturiye” ve “Melkaniyye” denilen hıristi-yan grupların ortaya attıkları, sonradan da bir çok hıristiyan toplumların kabul ettikleri teslis inancı gerçekten kendilerinin bile içinden çıkamadıkları, izahta güçlük çektikleri, kendilerinin bile akıl erdiremedikleri bir problemidir hıristiyanlığın. Bunu kendilerine soranlara şöyle diyorlar: Önce inan sonra anlamaya çalış. Ama gariptir ki önce inananlar da ikna olabilmiş değillerdir. Hattâ anlatılır. Papazlar kilisede toplanmış bu konuyu tartışırlarken, üç müdür? Üçün üçüncüsü müdür? Bir, nasıl üç olur? Tartışırlarken o esnada dönemin en büyük matematikçisi içeriye girer. Sadra şifa bir cevap alabilecekleri zannıyla ona yönelip sorarlar: Efendi, Allah için söyle bize; “üç nasıl bir olur? Bir nasıl üç olur?” Adam der ki; “vallahi ben buraya girerken şapkamı, paltomu nasıl dışarıda bırakıp girmişsem, aklımı da, matematik bilgimi de onlarla birlikte dışarıda bırakıp girdim. Buradan çıkarken de onları alıp buradakileri burada bırakıp çıkacağım. Dışarıdakiler, hayattakiler burada bir şey ifade etme-diği gibi, buradakiler de dışarıda bir değer ifade etmez” der. Gerçekten çok hoş söylemiş adam. Bu teslis inancını hıristiyanlığa sokan adam Pavlos’tur. Adam kendilerinden önceki putperestliğe ait bir düşünceyi getirip hıristiyan-lığa sokuvermiş ve işi içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Üçlü bir tanrı inancı. Bir ve üç, üç ve bir, biri üçte birleştirmek, üçü bir anlamak. Garip bir şey. Daha önceki putperestlikte bu tür anlayışlar vardı. Vücutta vahdet denen, vahdet-i vücut denen Allah’la insanın birleşimi teorisini daha önce bir kısım kâfir filozoflar savunuyorlardı. İşte Pav-los’un ve şu anda da hıristiyanların bu iddiaları bu sapık felsefi akıma dayanmaktadır. Veya panteizm adı altında daha önceleri ortaya atılmış sapık bir felsefi akımın etkisi altında kalarak bunları söylemişlerdir. Panteistler varlıkla Allah’ın aynı olduğunu iddia etmişlerdir. Tüm varlıkların başlangıçta bir bütün iken sonradan Allah’tan koparak meydana geldiklerini iddia etmişlerdir. Evet işte böyle daha önceleri Mısır’da, Hindistan’da, Yunanistan’da, Roma’da Allah bilgisinden uzak birtakım filozofların ortaya attıkları Taoizm, Budizm, Brahmânizm gibi felsefi dinlerin temelini teşkil eden sapık düşüncelerinden etkilenerek hıristi-yanlar bu tür sapıklıklara düşmüşlerdir. Îsâ Allah’tır diyorlar, Allah Îsâ’ya hulul etmiştir diyorlar, Allah Îsâ’da tecelli etmiştir diyorlar, Allah Îsâ’nın bedenine girmiştir diyorlar. Peki bu nasıl olur? Îsâ bir kadından doğmamış mıdır? Yiyip içmemiş midir? Hasta olup ölmemiş midir? gibi sorularla karşılaştıkları zaman da duruyorlar, sarsılıyorlar ve hiçbir makul cevap veremiyorlar. Yâni kendileri de ikna olmuş değiller bu konuda. Tabii bunu bize anlatırken de Rabbimiz bizleri bu konuda uyarıyor. Sakın ey Müslümanlar sizler onların düştükleri bu yanlışlara düşmeyin. Sakın sizler de onlar gibi peygamberinizi, azizlerinizi, âlimlerinizi, idarecilerinizi, siyasilerinizi, velîlerinizi putlaştırıp Allah makamına çıkarmayın. Allah’ın sıfatlarını Allah’tan başkalarına vermeyin. Onların arzularını, isteklerini, yasalarını, haram helâl sınırlamalarını Allah’ınki gibi kabul etmeye kalkışmayın. Yaratılmışları yaratıcıyla denk tutmaya kalkışmayın. Eşyayı, insanları Allah’ın kitabından, peygamberin sünnetinden bağımsız değerlendirmeye kalkışmayın. Sizden öncekilerin yaptığı gibi insanları uçurup kaçırmaya, göklere çıkarmaya kalkışmayın buyuruyor. Ve en sonunda da hıristiyanlara bir uyarısını ulaştırıyor: Eğer onlar bu yalan yanlış iddialarından, bu bozuk düzen inançlarından, bu iftiralarından vazgeçmezlerse andolsun ki onlara elem verici bir azap dokunduracağım buyurarak onları bu sapıklıklarından vazgeçmeye dâvet ediyor.
74. “Allah'a tevbe etmezler, O'ndan mağfiret dilemezler mi? Oysa Allah Bağışlayandır, merhamet edendir.” Hâlâ bu adamlar bu sapıklıklarından vazgeçip, Allah’a, Allah’ın tertemiz dinine, tertemiz kitabına, tertemiz elçisine yönelip Rablerinden af dilemeyecekler mi? Oysa Allah her zaman bağışlayandır, merhamet edendir. İnsanlar ne yaparlarsa yapsınlar onlara karşı hep tev-be kapısını açık tutandır Rabbimiz. Dönüverseler Rablerine, sapıklık-larından vazgeçip istiğfar ediverseler tüm geçmişlerini örtüverecek, siliverecek Rabbimiz.
75. “Meryem oğlu Mesih sadece peygamberdir, ondan önce de peygamberler geçmiştir, onun annesi dosdoğrudur, her ikisi de yemek yerlerdi. Onlara âyetleri nasıl açıkladığımıza bir bak, sonra da bak ki nasıl yüz çeviriyorlar!” Halbuki işin hakikati şudur: Onların haksız yere tanrılaştırdıkları Meryem oğlu Îsâ başka değil sadece bir peygamberdir. Eğer bu konuda samimiyseniz, gerçekten Pavlos gibi kâfirlerin birtakım ipe sa-pa gelmez felsefi yorumlarından kafanız karıştı da işin doğrusunu öğrenmek istiyorsanız bilesiniz ki Îsâ (a.s) tıpkı Allah’ın öteki elçileri gibi bir elçisidir. Nasıl ki Allah Ondan önceki elçilerine peygamberliklerini ispat için bir kısım mûcizeler vermişse Ona da birtakım mûcizeler ver-miştir. O da tıpkı diğer elçilerimiz gibi bir anadan doğmuş, bir beden sahibiydi. Anası da tertemiz bir beşerdi. Her ikisi de yiyip içen birer insandı. O ne yahudilerin dedikleri gibi iffetsiz bir kadından doğmuş bir veled-i zina, ne de sizin tanrılaştırdığınız gibi bir tanrı değildi. Kendisinin bir Allah yasası olarak mûcizevi yaratılışı sizi yanıltıp Onu Allah yerine koyma yanılgısına götürmesin. Yapmayın, Benim elçilerimi tanrılaştırıp örneklikten çıkarmayın buyurarak Rabbimiz Hz. Îsâ (a.s) hak-kında hem yahudi’lerin iftiralarına hem de hıristiyanların yanılgılarına cevap veriyor.
76. “Size zarar da fayda da veremeyecek, Allah'tan başka birine mi kulluk ediyorsunuz?” de. Allah hem işitir, hem bilir.” Onlara de ki peygamberim, sizler Allah’ı bırakıp da O’nun berisinde gerek size gerek kendilerine hiçbir fayda sağlama, hiçbir zararı defetme gücüne sahip olmayan birine mi kulluk ediyorsunuz? Bir beşere mi kulluk etmeye çalışıyorsunuz? Evet Rabbimiz kutlu bir elçisi için bunu demişse, Hz. Îsâ (a.s) için bu geçerliyse ötekiler için haydi haydi geçerli olacaktır. İşte görüyoruz insanlar ölmüşlerden, şeyhlerinden, efendilerinden fayda ve zarar bekliyorlar. Bu tür sapık inanışlar içinde olanların bu âyetleri çok iyi anlamaları gerekecektir. Sözlerinizi, dualarınızı, çağrılarınızı hakkıyla işiten, icabet eden ve bilen sadece Allah’tır. Peki ne demektir hakkıyla işitmek? Hak-kıyla işitmek işittiğine icabet edebilmek demektir. Hakkıyla işitmek işittiğinin derdine derman olabilmek, onun imdadına yetişmek demektir. Allah işittiklerine icabet etmek üzere işitir. Çağıranın elinden tutup onun derdine derman olmak üzere işitir. Başka şeyler de işitir, başka-ları da işitir belki ama hiçbirisi icabet edemezler. Allah’tan başka hiç kimse İşittiklerinin imdadına yetişemezler. Hani çağırın bakalım imdadınıza yetişen birilerini bulabilecek misiniz? Ama bu zavallılar Allah’ı bırakıp da kendilerine asla cevap veremeyecek, dualarına ve çağrılarına ebedîyen icabet edemeyecek ve üstelik bu zavallıların kendisine yaptıkları kulluktan da, dualarından da habersiz, yarın bunların tama-mını reddedecek aciz bir varlığa kulluk yapmaktadırlar.
77. “Ey Kitap ehli! Haksız olarak dininizde taşkınlık etmeyin. Daha önce sapıtan, çoğunu saptıran ve doğru yoldan ayrılan bir milletin heveslerine uymayın" de.” De ki; Ey ehl-i kitap, dininiz konusunda haddi aşmayın. Dininizin inançları konusunda, akideniz konusunda Allah’ın sınırlarını aşmayın. Din konusunda aşırılıklara, bidatlere düşmeyin. Dinin sınırlarını zorlamayın. Kendinizce peygamberlerinize çok yüce makamlar vereceğiz diye, onlara saygı ve ihtiramlarda bulunacağız diye, peygamberinize, kitabınıza herkesin saygı duyacağı bir mevki takdir edeceğiz diye aşırılıklara gitmeyin. Îsâ (a.s) nın tanrılığını iddia etmeyin. Yâni hakkın ötesine aşmayın. Allah hakkında da, kitaplar hakkında da, peygamberler hakkında da bidatlere gitmeyin. Peygamberi tanrılaştırmaya kalkmayın. Azizlerinizi, velîlerinizi peygamberleştirmeyin. Doğru neyse, hak neyse onu söyleyin. Allah, din, kitap ve peygamberler hakkında doğru sözleri, hak sözleri ihtiva eden elinizdeki İncil’i bozdunuz, Tevrat’ı tahrif ettiniz. Bütün bu konularda doğruyu öğrenebilecek kaynaklarınızı kendi ellerinizle kuruttunuz. Sap gibi ortada kaldınız. Şimdi Rabbiniz size tek doğru sözü, tek doğru bilgiyi öğrete-cek, sizin tarih içinde sapıklıklarınızı, sapma noktalarınızı gösterecek son bir kitap gönderdi. Gelin bu son kitaba karşı da eski davranışlarınızı sergilemeyin. Gelin bu son hakkınızı da kaybetmeyin. Gelin Rab-binizden gelen bu son kitapla kendilerinizi bir sorgulayın da daha önce yoldan çıkmış, bir çoğunu yoldan çıkarmış bir topluluğun hevâ ve heveslerine de tabi olmayın. Çünkü daha öncekilerden Pavlos gibi sapmış, yanlış yorumlarını dine sokarak insanlardan pek çoğunu saptırmış zâlimlerin yoluna gitmeyin. Veya daha önceleri teslis anlayışını yasallaştırmış Yunan putperestlerin anlayışlarına tabi olmayın. Dininizi putperestlerin felsefelerine bağımlı kılmayın.
78,79. “İsrâil oğullarından inkâr edenler, Dâvûd'un ve Meryem oğlu Îsâ’nın diliyle lânetlenmişlerdi. Bu, baş kaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi. Birbirlerinin yaptıkları fenalıklara mâni olmuyorlardı. Yapmakta oldukları ne kötü idi!” İsrâil oğullarından küfredenler Dâvûd ve Meryem oğlu Îsâ’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Allah onları Zebur ve İncil’de lânetlemiştir. Yaptıklarından ötürü her dilde, her dönemde Allah’ın lânetine uğramışlardır bu adamlar. Mûsâ (a.s) döneminde Tevrat’ta, Dâvûd (a.s) döneminde Zebur’da, Îsâ (a.s) döneminde İncil’de ve en son elçi Mu-hammed (a.s) döneminde de Kur’an’da lânetlenmişlerdir. Her dönem-de Allah’ın lânetine uğramaları sebebiyle domuzlaşmış ve maymun-laşmışlardır. Bunun sebebi de Allah’a, Allah’ın elçilerine, kitaplarına karşı haddi aşmaları, kendi hevâ ve heveslerini Allah’ın dininin önüne ge-çirmeleridir. Kendilerini Allah’ın dinine uyduracakları yerde dini kendi-lerine uydurmaları sebebiyledir. Ve de onlar içlerinde kötülük yapan-lara mâni olmuyorlardı. Emr-i bil’maruf ve nehy-i anil’münker görevini ihmal ediyorlardı. Ne kötü şey yapıyorlardı? Peki niye uyarmıyorlarmış birbirlerini? Niye işletmiyorlarmış kendi aralarında emri bil’maruf ve nehyi anil’münker müessesesini? Bakın bunun sebebi de şuymuş:
78,79. “İsrâil oğullarından inkâr edenler, Dâvûd'un ve Meryem oğlu Îsâ’nın diliyle lânetlenmişlerdi. Bu, baş kaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi. Birbirlerinin yaptıkları fenalıklara mâni olmuyorlardı. Yapmakta oldukları ne kötü idi!” İsrâil oğullarından küfredenler Dâvûd ve Meryem oğlu Îsâ’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Allah onları Zebur ve İncil’de lânetlemiştir. Yaptıklarından ötürü her dilde, her dönemde Allah’ın lânetine uğramışlardır bu adamlar. Mûsâ (a.s) döneminde Tevrat’ta, Dâvûd (a.s) döneminde Zebur’da, Îsâ (a.s) döneminde İncil’de ve en son elçi Mu-hammed (a.s) döneminde de Kur’an’da lânetlenmişlerdir. Her dönem-de Allah’ın lânetine uğramaları sebebiyle domuzlaşmış ve maymun-laşmışlardır. Bunun sebebi de Allah’a, Allah’ın elçilerine, kitaplarına karşı haddi aşmaları, kendi hevâ ve heveslerini Allah’ın dininin önüne ge-çirmeleridir. Kendilerini Allah’ın dinine uyduracakları yerde dini kendi-lerine uydurmaları sebebiyledir. Ve de onlar içlerinde kötülük yapan-lara mâni olmuyorlardı. Emr-i bil’maruf ve nehy-i anil’münker görevini ihmal ediyorlardı. Ne kötü şey yapıyorlardı? Peki niye uyarmıyorlarmış birbirlerini? Niye işletmiyorlarmış kendi aralarında emri bil’maruf ve nehyi anil’münker müessesesini? Bakın bunun sebebi de şuymuş:
80. “Çoğunun inkâr edenleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin önlerine sürdüğü ne kötüdür! Allah onlara gazap etmiştir, onlar gazapta temellidirler.” Onlardan birçoğunu kâfirleri dost edinmiş görürsün. Ey pey-gamberim ve ey Müslümanlar, bu adamlar Allah’a îman ettiklerini söyledikleri halde size olan gazaplarından, kıskançlıklarından ötürü kâfirler ve müşriklerle dostluk kurmaya yöneliyorlar. Onların bir çoğunu kâfirlerle sarmaş dolaş görürüsünüz. Güya Allah’a inandığını, Tevrat’a inandığını, Mûsâ (a.s)’ın, Îsâ (a.s)’ın yolunda olduğunu iddia eden adamlar kâfirleri Müslümanlardan hayırlı ve üstün kabul ediyorlar. İşte bunun için uyarmıyorlar birbirlerini. Kötülere ve kötülüklere karşı tavır koymuyorlar. Kötülerle iç içe bir hayattan yana tavır alıyorlar. Kötülerle iyiler yan yana, kol kola yaşıyorlar. İyilerin kötülerden, kötülerin iyilerden bir farkı yok. İyiler kötülere, kötüler de iyilere alışmış oluyorlar. Birbirlerini hazmediyorlar. Kalpleri birbirlerine benzeşiyor. Aynı şeyleri seviyorlar, aynı şeyleri seyrediyorlar, aynı şeyleri kabul edip aynı şeyleri reddediyorlar. Nefislerinin kendilerine telkin ettiği şeyler ne kötü şeylerdir? Bu hallerinden ötürü Allah onlara gazap etmiştir ve Allah’ın gazabı hiç eksilmeksizin onların üzerinde olacaktır. İşte şu anda görüyoruz bizim ehl-i kitaptan pek çokları da aynı şeyi yapıyorlar. Kâfirlerle, müşriklerle dostluk kurmaya çalışıyorlar. Kâfirleri, müşrikleri Müslümanlara tercih edip üstün tutuyorlar. Yâni öyle bir insan tiplemesi çıkıyor ki karşımıza, benim kitabım var diyor, Tevra-t’ım, İncil’im, Kur’an’ım var diyor, peygamberim var diyor, ama öyle bir düşüncenin sahibi oluyor, öyle bir hayat yaşıyor ki yaşadığı hayat mahza kâfirlere, müşriklere endeksli. Kâfir ve müşrik dünyadan kaynaklanan bir inancın, bir yaşantının içinde. Allah’a inanıyorum dediği halde kendisine kendisi gibi îman eden mü’minler daha yakın olması gerekirken yaşadığı pislik içindeki hayatından dolayı, kâfir ve müşrik dünyadan devşireceği menfaatlerinden dolayı Müslümanları kötü, kâfirleri daha hayırlı görüyor. Gerçekten şu anda bunun örneklerini çok görüyoruz. Müslü-manlara olmadık iftiralarda bulunan, olmadık isimler takarak, onları terörist, kan dökücü ilân eden yahudi ve hıristiyan dünyanın, kâfir ve müşrik dünyanın güdümünde hareket eden, güya adı Müslüman olan kimi zavallıların Müslümanları haksız, karşılarındaki kâfirleri haklı gör-düklerini, kâfirlerin daha doğru yolda olduklarını söyleyebiliyorlar, yazıp çizebiliyorlar. Kâfirler daha doğru yoldadırlar ve zaten dünyada onlarsız bir hayat yaşamak mümkün değildir diyebiliyorlar zavallılığın zirvesinde olabiliyorlar. İşte böyleleri Allah’ın lânet ve gazabını hak et-miş kimselerdir ve azapta ebedî kalacak kimselerdir onlar.
81. “Eğer Allah'a, Peygambere ve ona indirilen Kur’an'a inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi, fakat onların çoğu fâsıktır.” Eğer bu adamlar böyle yapmasalardı, inanmadıkları halde îman gösterisinde bulunmasalardı da gerçekten Allah’ın istediği gibi Allah’a, Allah’ın istediği gibi peygamberine ve Kur’an’a îman etmiş olsalardı, Allah’ın gönderdiği kitapları ve elçileri vasıtasıyla hayatlarına karıştığını kabul etmiş olsalardı, tercihlerini Allah’tan yana, Allah’a inanmış mü’minlerden yana kullanmış olsalardı, Allah’ı ve dostlarını dost bilmiş olsalardı asla Allah düşmanlarını dost edinmezlerdi. Mü’-minlere karşı asla kâfirlerin ve müşriklerin safında yer almazlardı. Hem kâfirlerle birlik oluyorlar, hem Allah düşmanlarıyla dostluk kuruyorlar hem de Allah’a inandıklarını, kitaba ve peygambere inandıklarını iddia ediyorlar. Bu, gerçekten çok garip bir durumdur. Bu durum onların ne Allah’a, ne peygamberlerine, ne de kitaplarına inanmadıklarının açık delilidir, buyuruyor Rabbimiz.
82. “Ey Muhammed! İnananlara en şiddetli düşman olarak, insanlardan yahudileri ve Allah'a eş koşanları bulursun. Onlardan, inananlara sevgice en yakın “Biz hıris-tiyanız” diyenleri bulursun. Bu, onların içinde bilginler ve rahipler bulunmasından ve büyüklük taslamamaların-dandır.” Rabbimiz burada yeminle teyit buyurarak bir gerçeği ortaya koyuyor. Ey peygamberim, yemin olsun ki, kesinlikle bilesin ki insanlar içinde mü’minlere karşı en şedit düşman olarak, mü’minlere en şiddetli düşmanlık besler olarak yahudileri ve müşrikleri bulursun. İslâm’a ve Müslümanlara en büyük düşman bunlardır. Dikkat ederseniz mü’-minlere düşman olanları sıralarken Rabbimiz yahudileri müşriklerden önce zikrediyor. Bundan anlaşılıyor ki yahudilerin mü’minlere karşı düşmanlığı müşriklerden de fazladır. Yine insanlar içinde Müslümanlara karşı sevgi bakımından en yakın olanlar, bu mesaja îman eden mü’minlere en yakın dost olanlar da biz hıristiyanız diyenleri görürsün. Bunun sebebi de, hıristiyanların Müslümanlara karşı sempati duymalarının sebebi de şuymuş bakın: Onların içinde ağırbaşlı âlim kişilerin, Rahiplerin bulunmasıdır. Yâni o hıristiyanların içinde kibirlenmeyen, müstekbir olmayan Rahipler vardır. Her ne kadar itikadî bir şirkin içinde olsalar da ahlâkî şirke batma-mış kimseler vardır onların içinde. Alçak gönüllü insanlar vardır onların içinde. Demek ki bu hıristiyanların şirki öteki müşriklerin şirkinden biraz farklıdır. Hıristiyanların şirki yahudilerin şirkinden de farklıdır. Ya-hudilerde bilgi var ama îman ve amel yok, hıristiyanlar da ise amel var ama bilgi yok. Önce yahudiler, sonra ataları dinlerini, kitaplarını bozdukları için hıristiyanlar cahilce amel etmeye çalışıyorlar. Veya hıristi-yanların şirki bilinçli bir şirk değildir. Onların şirki felsefi bir şirktir. İşte okuduğumuz bu sûrede ve başka sûrelerinde Rabbimiz hıristiyanları diğerlerinden farklı tutuyor. Dinde aşırı gidenler, bidatlere düşenler olarak nitelendiriyor. Bakın bunların içinde dinde müstekbir olmayan, dinde kendilerini temel kabul edip, kendilerini putlaştırıp kendilerinin dışında doğrunun olmayacağını iddia eden yahudiler gibi değillermiş bunlar. Bunlara merhametle yaklaşılıp doğrular anlatıldığı zaman, hakla yüz yüze getirildikleri zaman kabul edebilecek bir özelliklerinin olduğunu haber veriyor Rabbimiz.
83,84. “Peygambere indirilen Kur’an'ı işittiklerinde, gerçeği öğrenmelerinden gözlerinin dolarak, “Rabbimiz! İnandık, bizi de şahitlerinden yaz. Rabbimizin bizi iyi milletle birlikte bulundurmasını umarken niçin Allah'a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım? "dediklerini görürsün.” Peygambere indirilen âyetleri işittikleri zaman gerçeği öğren-melerinden, Allah’ın âyetlerinden etkilenmelerinden, kalplerinin yumuşamasından ve yatışmasından dolayı, kalplerinin Allah doğrularıyla itminana ulaşmasından dolayı Allah korkusundan gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün. Çünkü onlar bu Kur’an’ın Rableri tarafından gönderildiğinin şuurundadırlar. Çünkü onlar din konusunda müstekbir, muannit değildirler. Çünkü onlar din konusunda ben merkezli, tekelci değildir. Çünkü kendilerini, kendi bilgilerini putlaştırıp kendilerinin dışında doğrunun olmadığına inananlar değildir onlar. Kendilerinin dışında da doğruların olabileceğine inanan ve o doğruları kimde ve nerede görmüşlerse hemen almadan yana olan hakperest kimselerdir onlar. Yâni din olarak kendilerine, kendi hevâ ve heveslerine değil de hakka boyun eğen kimselerdir onlar. Ellerindeki kitabın gönderildiği aynı kaynaktan gelen bu son kitabın âyetleri kendilerine okunduğu zaman, zaten îman ettikleri, saygı duydukları Rablerinin son seslenişine şahit oldukları zaman Rablerinin hitabına muhatap olmanın sevinci ve heyecanıyla gözlerinin yaşlarla dolduğunu görürsün onların. Sürekli hakkı arama peşinde oluşlarından ötürü, aradıkları hakkı tahrif edilmiş kitaplarında bulamamanın üzüntüsüyle yanıp tutuşurlarken çölde su arayan bir susuzun suya kavuşması gibi onda kendilerine sunulan Allah bilgileriyle karşı karşıya geliverince sevinçlerinden ağladıklarını görürsün onların. Çünkü aramayan bulmanın sevincini bile-mez. Ayrı düşmeyen kavuşmanın ne demek olduğunu anlayamaz. Beklenti içinde olmayan bulmanın ne anlama geldiğini bilemez. Hakkı arayan, hak peşinde olan, kalplerini sürekli hakka açık tutan bu insanlar bu son kitapta onu bulur bulmaz hemen tanıyorlar ve îman ediyorlar. Hakkı kabul ediyorlar ve şöyle diyorlar: Ey Rabbimiz, biz hak peşindeydik, biz hak arayışı içindeydik ve işte senden gelen hakkı bulduk ve hemen ona İnandık, bizi de şahitlerinden yazıver ya Rabbi. Bizi de bu hakka, bu kitaba, bu peygambere şahit olan mü’minlerle birlikte yazıver ya Rabbi. Bizi de o mü’minlerden kılıver ya Rabbi. Bizi kıyamet günü tüm ümmetlere şahitlik yapacak Muhammed ümmetiyle birlikte yazıver ya Rabbi. Çünkü hak yolu, Allah yolunu, Allah kitabını, Allah elçisini gördükten, tanıdıktan, duyduktan sonra bize ne oluyor ki îman etmeyelim? Beklediğimiz Allah doğruları bize geldikten sonra niye hemen onlara îman etmeyelim? Rabbimizin bizi iyi milletle birlikte bulundurmasını umarken niçin Allah'a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım dediklerini görürsün onların. Arkadaşlar, burada anlatılan hıristiyanlar Allahu âlem Habeş kıralı hıristiyan Necaşi’nin son elçiye gelen dinin ve o dinin kitabındaki Îsâ gerçeğinin ne olduğunu araştırmak üzere Medine’ye gönderdiği hıristiyan din adamları topluluğunun söyledikleri sözlerdir bunlar. Ya da Rasulullah Efendimizin Habeşistan’a gönderdiği muhacir sahâbenin sözcüsü olarak Cafer Bin Ebi Talibin okuduğu Kur’an âyetlerini dinleyen, hakikatleri dinledikçe gözleri yaşlarla dolan Necaşi ve etrafındaki hıristiyan papazlarının sözleridir. Diyorlar ki bakın: Bize ne oluyor da beklediğimiz hak bilgisine inanmayalım? Kim engelleyebilir bizi buna îmandan? Çünkü bizim hakperestlikten başka bir derdimiz yoktu ki. Kaybedecek bir şeyimiz yok ki. Biz dün hıristiyan olurken de hak burada diye îman etmiştik, Allah bilgisi burada diye inanmıştık. Ama eğer şimdi hak buradaysa o zaman şimdi niye Müslüman olmayalım? Hak neredeyse, doğru neredeyse biz oradayız. Biz kendimiz hak değiliz. Biz hakkı temsil ediyor değiliz. Biz hakkı kendimize uyduracak değiliz, hakka uymak zorundayız. Hak bizim tekelimizde değil, biz hakka teslim olanlarız diyorlar ve hemen muttali oldukları hakka teslim oluyorlar. Peki bu Pazarlıksız teslimiyetlerinin karşılığında ne varmış onlara:
83,84. “Peygambere indirilen Kur’an'ı işittiklerinde, gerçeği öğrenmelerinden gözlerinin dolarak, “Rabbimiz! İnandık, bizi de şahitlerinden yaz. Rabbimizin bizi iyi milletle birlikte bulundurmasını umarken niçin Allah'a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım? "dediklerini görürsün.” Peygambere indirilen âyetleri işittikleri zaman gerçeği öğren-melerinden, Allah’ın âyetlerinden etkilenmelerinden, kalplerinin yumuşamasından ve yatışmasından dolayı, kalplerinin Allah doğrularıyla itminana ulaşmasından dolayı Allah korkusundan gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün. Çünkü onlar bu Kur’an’ın Rableri tarafından gönderildiğinin şuurundadırlar. Çünkü onlar din konusunda müstekbir, muannit değildirler. Çünkü onlar din konusunda ben merkezli, tekelci değildir. Çünkü kendilerini, kendi bilgilerini putlaştırıp kendilerinin dışında doğrunun olmadığına inananlar değildir onlar. Kendilerinin dışında da doğruların olabileceğine inanan ve o doğruları kimde ve nerede görmüşlerse hemen almadan yana olan hakperest kimselerdir onlar. Yâni din olarak kendilerine, kendi hevâ ve heveslerine değil de hakka boyun eğen kimselerdir onlar. Ellerindeki kitabın gönderildiği aynı kaynaktan gelen bu son kitabın âyetleri kendilerine okunduğu zaman, zaten îman ettikleri, saygı duydukları Rablerinin son seslenişine şahit oldukları zaman Rablerinin hitabına muhatap olmanın sevinci ve heyecanıyla gözlerinin yaşlarla dolduğunu görürsün onların. Sürekli hakkı arama peşinde oluşlarından ötürü, aradıkları hakkı tahrif edilmiş kitaplarında bulamamanın üzüntüsüyle yanıp tutuşurlarken çölde su arayan bir susuzun suya kavuşması gibi onda kendilerine sunulan Allah bilgileriyle karşı karşıya geliverince sevinçlerinden ağladıklarını görürsün onların. Çünkü aramayan bulmanın sevincini bile-mez. Ayrı düşmeyen kavuşmanın ne demek olduğunu anlayamaz. Beklenti içinde olmayan bulmanın ne anlama geldiğini bilemez. Hakkı arayan, hak peşinde olan, kalplerini sürekli hakka açık tutan bu insanlar bu son kitapta onu bulur bulmaz hemen tanıyorlar ve îman ediyorlar. Hakkı kabul ediyorlar ve şöyle diyorlar: Ey Rabbimiz, biz hak peşindeydik, biz hak arayışı içindeydik ve işte senden gelen hakkı bulduk ve hemen ona İnandık, bizi de şahitlerinden yazıver ya Rabbi. Bizi de bu hakka, bu kitaba, bu peygambere şahit olan mü’minlerle birlikte yazıver ya Rabbi. Bizi de o mü’minlerden kılıver ya Rabbi. Bizi kıyamet günü tüm ümmetlere şahitlik yapacak Muhammed ümmetiyle birlikte yazıver ya Rabbi. Çünkü hak yolu, Allah yolunu, Allah kitabını, Allah elçisini gördükten, tanıdıktan, duyduktan sonra bize ne oluyor ki îman etmeyelim? Beklediğimiz Allah doğruları bize geldikten sonra niye hemen onlara îman etmeyelim? Rabbimizin bizi iyi milletle birlikte bulundurmasını umarken niçin Allah'a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım dediklerini görürsün onların. Arkadaşlar, burada anlatılan hıristiyanlar Allahu âlem Habeş kıralı hıristiyan Necaşi’nin son elçiye gelen dinin ve o dinin kitabındaki Îsâ gerçeğinin ne olduğunu araştırmak üzere Medine’ye gönderdiği hıristiyan din adamları topluluğunun söyledikleri sözlerdir bunlar. Ya da Rasulullah Efendimizin Habeşistan’a gönderdiği muhacir sahâbenin sözcüsü olarak Cafer Bin Ebi Talibin okuduğu Kur’an âyetlerini dinleyen, hakikatleri dinledikçe gözleri yaşlarla dolan Necaşi ve etrafındaki hıristiyan papazlarının sözleridir. Diyorlar ki bakın: Bize ne oluyor da beklediğimiz hak bilgisine inanmayalım? Kim engelleyebilir bizi buna îmandan? Çünkü bizim hakperestlikten başka bir derdimiz yoktu ki. Kaybedecek bir şeyimiz yok ki. Biz dün hıristiyan olurken de hak burada diye îman etmiştik, Allah bilgisi burada diye inanmıştık. Ama eğer şimdi hak buradaysa o zaman şimdi niye Müslüman olmayalım? Hak neredeyse, doğru neredeyse biz oradayız. Biz kendimiz hak değiliz. Biz hakkı temsil ediyor değiliz. Biz hakkı kendimize uyduracak değiliz, hakka uymak zorundayız. Hak bizim tekelimizde değil, biz hakka teslim olanlarız diyorlar ve hemen muttali oldukları hakka teslim oluyorlar. Peki bu Pazarlıksız teslimiyetlerinin karşılığında ne varmış onlara:
85,86. “Allah onlara, dediklerine karşılık, temelli kala-cakları, altından ırmaklar akan cennetler verdi. Bu, iyi davrananların mükafatıdır. İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar cehennemliklerdir.” Allah onlara, samimiyetle teslimiyet gösteren o mü’minlere söyledikleri bu güzel sözlerinden ötürü, hoşuna giden bu güzel tavırla-rından ötürü, hakkı kabul etmelerinden, mü’min olmalarından ötürü mükafat olarak içinde ebedîyen kalacakları, zemininden ırmaklar akan, ya da ırmakların tahtı tasarruflarında akıp gittiği, çağlayıp durduğu cennetler verdi. Onların bu hakperestliklerini cennetleriyle ödüllendiriverdi Rabbimiz. Onlar asla orayı kaybetmeyecekler, asla oradan çıkarılmayacaklar. İşte bu cennet muhsinlerin, Allah’ı görüyormuşçasına O’na inanan ve O’nun istediği bir hayatı yaşayan, sürekli Allah kontrolünde olduğunu unutmayan, Allah’a lâyık kulluklar işleyenlerin ödülüdür. Ama beri tarafta âyetlerimizi, elçimizi yalanlayanlara, yalan sayanlara, yok farz edenlere, gelmemiş kabul edenlere, ilgisiz davrananlara, onlara rağmen onlardan bağımsız bir hayat yaşayanlara gelince onlar da cehennemliktir.
85,86. “Allah onlara, dediklerine karşılık, temelli kala-cakları, altından ırmaklar akan cennetler verdi. Bu, iyi davrananların mükafatıdır. İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar cehennemliklerdir.” Allah onlara, samimiyetle teslimiyet gösteren o mü’minlere söyledikleri bu güzel sözlerinden ötürü, hoşuna giden bu güzel tavırla-rından ötürü, hakkı kabul etmelerinden, mü’min olmalarından ötürü mükafat olarak içinde ebedîyen kalacakları, zemininden ırmaklar akan, ya da ırmakların tahtı tasarruflarında akıp gittiği, çağlayıp durduğu cennetler verdi. Onların bu hakperestliklerini cennetleriyle ödüllendiriverdi Rabbimiz. Onlar asla orayı kaybetmeyecekler, asla oradan çıkarılmayacaklar. İşte bu cennet muhsinlerin, Allah’ı görüyormuşçasına O’na inanan ve O’nun istediği bir hayatı yaşayan, sürekli Allah kontrolünde olduğunu unutmayan, Allah’a lâyık kulluklar işleyenlerin ödülüdür. Ama beri tarafta âyetlerimizi, elçimizi yalanlayanlara, yalan sayanlara, yok farz edenlere, gelmemiş kabul edenlere, ilgisiz davrananlara, onlara rağmen onlardan bağımsız bir hayat yaşayanlara gelince onlar da cehennemliktir.
87. “Ey İnananlar! Allah'ın size helâl ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.” Ey mü’minler, ey inandığını iddia edenler, Allah’ın size helâl kıldığı tertemiz nîmetlerini haram kılmayın. Kendi kendinize, Allah’ın kitabından ve elçisinin uygulamalarından bağımsız haram helâl sınırları belirlemeye kalkışarak Allah’ın helâl kıldığı tertemiz nîmetlerden kendinizi mahrum etmeyin. Bunu yapmadığınız gibi Allah’ın sınırlarını da aşmayın. Unutmayın ki hayatınızın yasaları konusunda söz sahibi olan Rabbiniz böyle aşırılıklar içine düşenleri asla sevmez. Arkadaşlar, az evvel kendilerinden söz edilen gerek ehl-i kitabın Allah kendilerine emretmediği halde çileciliği, münzeviciliği, ruhbanlığı, riyazet anlayışlarını ya da işrakî mutasavvıfların, Hint fakirlerinin, Budistlerin kendi hevâ ve heveslerinin mahsulü olarak ortaya atıp din gibi sarıldıkları din dışı yolları benimseyerek güya Allah’a yaklaşabilmek, Allah’ın rızasını kazanabilmek için kendinizi iğdişleştirmeyi, hadımlaştırmayı, et yememeyi, hanımlarınıza yaklaşmamayı din haline getirmeyin. Allah’ın haram kılmadığı kimi mübahları kendinize haram kılarak, kendinizi onlardan mahrum ederek onların düştükleri yanlışlara düşmeyin. Allah öyle bir şeyi istemediği halde nefse eziyet vermek din değildir, kulluk değildir. Dinin istediğinden çok dindar kesilmek Müslümanlık değildir. Züht hayatı yaşayacağım diye dünyadan el etek çekmek dindarlık değildir. Böyle davranan sahâbeden bazılarını Allah’ın Resûlü şiddetle uyarmış ve menetmiştir. Dindarlık dinin emirlerine olduğu gibi, onda fazlalık ve eksiklik görmeden riâyet etmektir. Ne oluyor size? Allah’ın dinini yeterli bulmadınız da, dini beğenmediniz de yeni bir din mi ihdas ediyorsunuz? Böyle yapmayın. Allah’ın helâllerini haram kılarak bidatlere düşmediğiniz gibi haramlarını da helâl kılarak haddi aşmayın. Unutmayın ki bu konuda söz sahibi Allah’tır ve O Allah yasalarını çiğneyip haddi aşanları sevmez. Eğer derdiniz O’nun sevgisine mazhar olmaksa, O’nun rızasını kazanmaksa O’nun helâl haram yasalarını olduğu gibi kabul edin. Ve:
88. “Allah'ın size verdiği rızktan temiz ve helâl olarak yiyin. İnandığınız Allah'tan sakının.” En doğruyu, en güzeli size emreden, size beyan eden Rab-binizin size verdiği tertemiz rızklardan helâl olarak yiyin. Allah’ın haram helâl yasalarına riâyet edin, saygılı olun. Rabbinize karşı muttaki davranın. O’nunla yol bulun. Yolunuzu O’na sorun. Programınızı O’na belirletin. O ne buyurmuşsa, nasıl bir program vaz etmişse teslim olun. Allah’a karşı sorumluluklarınızın, kulluklarınızın bilincinde olun. Rabbinizin yasalarını çiğneyerek O’na olan itaatinizi, îmanınızı, bağlılığınızı, teslimiyetinizi zedelemeyin buyurduktan sonra Rabbimiz yine bu konuda kimi helâlleri yeminle kendilerine haram kılmış kimselere şöyle yol gösteriyor:
89. “Allah size rasgele yeminlerinizden dolayı değil, bile bile ettiğiniz yeminlerden ötürü hesap sorar. Yeminin kefareti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on düşkünü yedirmek yahut giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Bulamayan üç gün oruç tutmalıdır; yeminlerinizin kefareti budur. Yemin ettiğinizde yeminlerinizi tutun. Şükredesiniz diye Allah size böylece âyetlerini açıklıyor.” Sahâbeden Osman bin Mazunun bir takva gösterisi olarak, Allah’a daha iyi kulluk yapabilme adına vallahi ben bundan böyle Rab-bime kulluk için hanımıma yaklaşmayacağım diyerek yemin etmesi üzerine ona ve onun şahsında kıyamete kadar böyle yapan kullarına bir uyarı olarak gelmiş, yeminle alâkalı bir âyet. Allah sizleri kasıtsız, gerisinde bir niyet taşımaksızın yaptığınız yeminlerden dolayı hesaba çekmez. Ancak yeminlerinizde bağladığınız, maksatlı, niyetli olarak yemin edip de onu bozmuşsanız ondan dolayı sizi sorumlu tutar. Unutmayın ki Allah adına verdiğiniz her sözün, her yeminin bir sorum-luluğu vardır. Bu yeminleri bozmanın elbette bir kefareti vardır. Arkadaşlar, bu yeminler ve kefareti konusunu Bakara sûresin-de uzunca anlattım. Burada kısa bir özet yapıp geçelim inşallah. İslâm yeminleri üçe ayırır: 1- Birincisi yemin-i lağv’dır. Kişinin herhangi bir niyete bağlı olmaksızın ağzına geldiği gibi dil alışkanlığıyla yaptığı yeminlerdir. Ra-sulullah Efendimizin beyanıyla dil alışkanlığıyla “evet vallahi, hayır vallahi” şeklinde yaptığı yeminlerdir ki Rabbimiz kişiyi bundan dolayı hesaba çekmeyecektir. Çünkü niyetsiz amelin Allah katında bir değeri yoktur. Bu tür yeminlerin herhangi bir kefareti yoktur. Ama tabii Allah’ın adını lağviyyata, boş şeylere alet ederek hafife almanın, O’nun- la ilişkiyi bozmanın, O’nunla oyun oynamanın hesabı sorulacaktır. Onun için olur olmaz yerlerde Allah’ın adını kullanarak yeminden sakınmalıyız. 2- İkincisi kamus yeminidir. Geçmişe ilişkin öyle olduğunu zannederek Allah adına yemin etmektir. Hakikatin hilafına yemin etmek. Bu yeminin kefareti de yoktur, ama gerçeğin aksine yemin edildiği için hemen tevbe edilmelidir. 3- Üçüncüsü de işte burada anlatılan mün’akide yeminidir. Bağlayarak, kalpten niyet ederek geleceğe dair yapılan yeminler. Eğer yapılan bu yeminlerin konusu meşru ise mutlak sûrette yerine getirilmelidir. Aksi takdirde kefareti verilecektir. Eğer yeminin konusu gayri meşru ise bu yeminden dönülür ve kimilerine göre kefareti verilir, kimilerine göre de zaten böyle bir yeminden dönmek bir kefaret anlamı taşıdığı için kefareti de verilmez. Yeminin kefaretini de Rabbimiz şöylece anlatıyor: Bozulduğu zaman yeminin kefareti ehlinize, ev halkınıza yedirdiğiniz orta halli yemekten on fakire yedirmenizdir. Kendi hayat standardınıza uygun olarak sabahlı akşamlı iki övün olmak üzere on fakiri doyurmanızdır. Yahut on fakiri giydirmenizdir. On fakirin bedenini örtecek kadar giydirmenizdir. Veya Allah rızası için bir köleyi özgürlüğüne kavuşturup âzât etmektir. Bunlardan herhangi birini yaparsınız. Ama kim de bu sayılanlardan hiçbirisini bulamazsa yâni bunlardan hiçbirisini yapacak güçte değilse onun kefareti de üç gün oruç tutmaktır. İşte yeminlerinizi bozduğunuz zaman şer’i kefareti budur. Öyleyse ey mü’minler, yeminlerinizi koruyunuz. Yeminlerinizin sorumluluğunun farkında olunuz. Ne için Allah adını kullanarak yemin ettiğinize dikkat ediniz. Yemin ederken ciddiyetinizi takınınız. Allah adına bir yemin etmişseniz onun arkasında durunuz. Bozacaksanız mutlaka bir Allah yasası olarak kefaretini veriniz. Rabbinizle ilişkilerinizi zedelemeyiniz. Bakın ki Allah işte böylece size hükümlerini açıklıyor. Size böylece yol gösterdiği için, yolunuzu açtığı için, neyi nasıl yapacağınızı açık açık size beyan ettiği için siz de O’na şükredin, teşekkür edin, O’nun yolunda olun, hayatınızı O’na sunun.
90,91. “Ey İnananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saâdete eresiniz. Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?” Ey îman edenler, şarap, sarhoşluk veren her tür içki, meysir, her tür şans oyunu, kumar, ensab tapınılmak üzere dikilmiş, huzurlarında, üzerlerinde kurban kesilen taşlar, putlar, fal okları, kendileri vasıtasıyla kısmet çekilen kehanet okları bütün bunlar insan aklının, insan fıtratının hoşlanmadığı birer şeytan işi pisliktir. Şeytanın süsleyip püslediği birer necasettir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa, saâdete eresiniz. Arkadaşlar, Bakara sûresinin 219 ve Nisâ sûresinin 43 âyetinde şarap konusunda bir şeyler demeye çalışmıştık. Şarapla alâkalı önce bu âyetler gelmiş, Müslümanlar buna hazırlanmış ve en son olarak işte Mâide sûresinin bu âyeti nâzil olmuştur. Ve işte kesin olarak şarabın haramlığını bildiren bu âyetin gelişiyle birlikte mü’minler içki küplerini yerlere boşaltmışlar, ağızlarındaki kadehleri atmışlar ve bu işten vazgeçmişlerdir. Evet “Hamr” örten demektir. Aklı örttüğü için içkiye bu isim verilmiştir. Böylece Rabbimizin bu yasasıyla anladık ki sarhoşluk verici, aklı giderici, şuuru örtücü olan her şeyin azı da çoğu da haramdır. Meysir, kolaylık anlamına gelen yüsür veya yesar kelimesinden gelir. Meysir zahmetsiz ve kolayca mal elde etmek demektir. Veya zar gibi ne olacağı belli olmayan tehlikeli bir şeye bağlanarak mal vermek, mal almak demektir. Rabbimiz bunlardan sakının ki kurtuluşa eresiniz buyuruyor. Ve: Şunu da bilesiniz ki muhakkak şeytan bu pislikler vasıtasıyla sizin aranıza düşmanlık ve kin atmak ister. Bunlar aracılığıyla sizleri birbirinize düşürmek, aranıza düşmanlık tohumları ekmek ister şeytan. Ve sizi Allah’ı anmaktan, Allah’ı zikretmekten ve namazdan alıkoymak ister. Hangi oyun ki insanlar arasına, kardeşler arasına kin ve düşmanlık atıyor o haramdır. Hangi oyun ki Müslümanları kamplaştırıp birbirlerine karşı sevgi ve kardeşlik bağlarını koparıyor o haramdır. Hangi oyun ki insanları Allah’ın zikrinden ve namazdan alıkoyuyor o haramdır. Her şeyi bilen, mutlak bilen, bilgi kendisinden olan Rab-bimiz burada bizim için haram kıldığı şeylerin hikmetlerini de beyan buyuruyor. Sanki böylece buyuruyor ki Rabbimiz: Ey kullarım, kesinlikle bilesiniz ki Ben sizin adınıza aldığım kararlarımda size karşı merhametliyim. Size olan sonsuz merhametimden ötürü bu yasakları koyuyorum. Tüm yasaklarımda ve emirlerimde Ben sizi düşünüyorum, sizin menfaatinizi düşünüyorum. Bu kararlarımın menfaati Benim için değil sizin içindir, buyurarak bizim akıllarımıza hitap ediyor. Eğer sizler de bilgi sahibi olsaydınız, hayrınızı şerrinizi, menfaatinizi zararınızı Benim kadar bilmiş olsaydınız elbette bu Benim haram kıldıklarımın tümünü siz de kendinize haram kılardınız. O halde sizi sizden çok düşünen, sizi sizden çok bilen Rabbinizin bu uyarılarını duyduktan sonra artık bu pisliklerden vazgeçmez misiniz? Rablerinin bu ifadesini duyan Müslümanlar hep bir ağızdan: “Vazgeçtik ya Rabbi! Vazgeçtik ya Rabbi!” dediler ve bu pislikleri terk ediverdiler. Ağızlarına götürmek üzere oldukları kadehleri attılar, küpleri kırdılar, içkileri döküverdiler.
90,91. “Ey İnananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saâdete eresiniz. Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?” Ey îman edenler, şarap, sarhoşluk veren her tür içki, meysir, her tür şans oyunu, kumar, ensab tapınılmak üzere dikilmiş, huzurlarında, üzerlerinde kurban kesilen taşlar, putlar, fal okları, kendileri vasıtasıyla kısmet çekilen kehanet okları bütün bunlar insan aklının, insan fıtratının hoşlanmadığı birer şeytan işi pisliktir. Şeytanın süsleyip püslediği birer necasettir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa, saâdete eresiniz. Arkadaşlar, Bakara sûresinin 219 ve Nisâ sûresinin 43 âyetinde şarap konusunda bir şeyler demeye çalışmıştık. Şarapla alâkalı önce bu âyetler gelmiş, Müslümanlar buna hazırlanmış ve en son olarak işte Mâide sûresinin bu âyeti nâzil olmuştur. Ve işte kesin olarak şarabın haramlığını bildiren bu âyetin gelişiyle birlikte mü’minler içki küplerini yerlere boşaltmışlar, ağızlarındaki kadehleri atmışlar ve bu işten vazgeçmişlerdir. Evet “Hamr” örten demektir. Aklı örttüğü için içkiye bu isim verilmiştir. Böylece Rabbimizin bu yasasıyla anladık ki sarhoşluk verici, aklı giderici, şuuru örtücü olan her şeyin azı da çoğu da haramdır. Meysir, kolaylık anlamına gelen yüsür veya yesar kelimesinden gelir. Meysir zahmetsiz ve kolayca mal elde etmek demektir. Veya zar gibi ne olacağı belli olmayan tehlikeli bir şeye bağlanarak mal vermek, mal almak demektir. Rabbimiz bunlardan sakının ki kurtuluşa eresiniz buyuruyor. Ve: Şunu da bilesiniz ki muhakkak şeytan bu pislikler vasıtasıyla sizin aranıza düşmanlık ve kin atmak ister. Bunlar aracılığıyla sizleri birbirinize düşürmek, aranıza düşmanlık tohumları ekmek ister şeytan. Ve sizi Allah’ı anmaktan, Allah’ı zikretmekten ve namazdan alıkoymak ister. Hangi oyun ki insanlar arasına, kardeşler arasına kin ve düşmanlık atıyor o haramdır. Hangi oyun ki Müslümanları kamplaştırıp birbirlerine karşı sevgi ve kardeşlik bağlarını koparıyor o haramdır. Hangi oyun ki insanları Allah’ın zikrinden ve namazdan alıkoyuyor o haramdır. Her şeyi bilen, mutlak bilen, bilgi kendisinden olan Rab-bimiz burada bizim için haram kıldığı şeylerin hikmetlerini de beyan buyuruyor. Sanki böylece buyuruyor ki Rabbimiz: Ey kullarım, kesinlikle bilesiniz ki Ben sizin adınıza aldığım kararlarımda size karşı merhametliyim. Size olan sonsuz merhametimden ötürü bu yasakları koyuyorum. Tüm yasaklarımda ve emirlerimde Ben sizi düşünüyorum, sizin menfaatinizi düşünüyorum. Bu kararlarımın menfaati Benim için değil sizin içindir, buyurarak bizim akıllarımıza hitap ediyor. Eğer sizler de bilgi sahibi olsaydınız, hayrınızı şerrinizi, menfaatinizi zararınızı Benim kadar bilmiş olsaydınız elbette bu Benim haram kıldıklarımın tümünü siz de kendinize haram kılardınız. O halde sizi sizden çok düşünen, sizi sizden çok bilen Rabbinizin bu uyarılarını duyduktan sonra artık bu pisliklerden vazgeçmez misiniz? Rablerinin bu ifadesini duyan Müslümanlar hep bir ağızdan: “Vazgeçtik ya Rabbi! Vazgeçtik ya Rabbi!” dediler ve bu pislikleri terk ediverdiler. Ağızlarına götürmek üzere oldukları kadehleri attılar, küpleri kırdılar, içkileri döküverdiler.
92. “Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin, karşı gel-mekten çekinin; eğer yüz çevirirseniz bilin ki, peygamberimize düşen sadece açıkça tebliğ etmektir.” Haram helâl konusunda, hayatınızın programları konusunda Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin. Allah ve Resûlünün emirlerine muhalefetten, karşı gelmekten sakının. Eğer itaatten yüz çevirirseniz kesinlikle bileseniz ki peygambere düşen sadece apaçık bir tebliğdir. Onun fonksiyonu, yetkileri, sorumlulukları sizleri zorla hakka, hidâyete ulaştırmak değil sadece Allah’tan gelenleri tebliğ edip duyurmaktır. Sizi hidâyete ulaştırmak, size hakkı kabul ettirmek ve yaptıklarınızın karşılığını size vermek Bize aittir. Yâni eğer sizler itaat etmeniz gereken Allah ve elçisine itaatten çıkarsanız Benim azabımı bekleyin buyuruyor, Rabbimiz. Dikkat ederseniz içkiden, kumardan söz ederken Rabbimiz birden bire kendisine ve elçisine itaate geçiverdi. Elbette Allah ve Resûlü tanınmadıkça, Allah ve elçisine itaat şuuru kazanılmadıkça ne emirlerine itaat ne de nehylerinden kaçınmak mümkün olmayacaktır. Allah’a itaat edin. Size dediklerini yapmak üzere, yasakladık-larından kaçınmak üzere itaat edin. Size gönderdiği kitabında ne de-mişse mutlak itaat edin. O’nu şartlandırmaya, O’na akıl vermeye kal-kışmayın. Tamam ya Rabbi, anladım yapacağım da, ama şunları şun-ları da düşündün mü? Yaşadığım ortamı, içinde bulunduğum şartları da biliyor musun demeye, O’na yol göstermeye kalkışmayın. Ne de-mişse mutlak itaat edin. Peygambere de itaat edin. Yâni Allah sizden ne istemişse, nasıl bir kulluk emretmişse peygamber örnekliliğinde onu uygulayın. Çünkü peygamber Rabbinizin sizin için seçip yetiş-tirdiği model insandır, form dilekçedir. Ona bakarak Allah’ın sizden istediklerini anlayın. Demek ki Allah ve Resûlüne mutlak itaat edilecek. Allah bir konuda bir şey dedi mi o konuda önceki bildiklerimizin tümünü bir kenara atıp Allah’ın dediğini yapacağız. Peygamber bir konuda bir şey dedi mi, unutmayalım ki bizim dünkü bildiklerimiz, bileceklerimiz tamamen geçersizdir, bitmiştir artık. Peygamber (a.s) ne demişse o doğrudur, mutlak doğrudur ve ona itaat etmemiz gerekecektir. Çünkü ona itaat da mutlak itaattir. Allah ve Resûlünün arasını ayırmaya, biz Allah’ın buyruklarına itaat ederiz, ama peygamberin buyrukları bizi bağlamaz demeye hiç kimsenin hakkı yoktur. İşte bakın Rabbimiz kendisine itaat istediği kitabının her bir yerinde peygamberine de itaat istiyor. Elçisine itaatin bizzat kendisine itaat olduğunu haber veriyor. Bana itaatin modelini elçimin hayatıyla örnekledim buyuruyor. İşte âyet çok açık. Kendisine itaatle birlikte peygambere itaati da farz kılıyor Rabbimiz. Ben, başka değil, sadece bana itaat edilsin diye elçi gönderiyorum, diyor. Öyleyse eğer resule itaat olmayan, peygamberin örnekliliğini reddeden bir din anlayışını yasallaştıracak olursak acaba bu âyetleri nereye koyacağız? Eğer bu âyetlerde anlatılan peygambere itaatten kasıt ona indirilen Kur’an’a itaat anlamına geliyorsa o zaman zaten kitabının her bir bölümünde kendisine ve kitabına itaati vurgulayan Rabbimizin bir de ayrıca Resûlüne itaati gündeme getirmesinin ne anlamı olacaktı?
93. “İnananlara ve yararlı iş işleyenler, sakınırlar, inanırlar, yararlı işler işlerler, sonra haramdan sakınıp inanırlar ve sonra isyandan sakınıp iyilik yaparlarsa daha önceleri tatmış olduklarından dolayı bir sorumluluk yoktur. Allah iyi davrananları sever.” Bir dönem insanlar içki içtiler, sonra Rabbimiz onu ve benzeri pislikleri yasaklayınca Müslümanlar hemen vazgeçtiler. Rableri hatırına tüm pisliklerle ilişkilerini kestiler. Bu arada şöyle bir soru soruldu: Pekiyi acaba içkinin haram kılınmasından önce içki içtikleri halde ölüp gidenlerin durumları ne olacak? İşte Rabbimiz bu âyetinde onu da açıklayıverdi. Önceden inanılması gerekenlere îman edip salih ameller işleyenlere haram kılınmadan önce yaptıklarından dolayı bir günah, bir sorumluluk yoktur. İçki ve kumarın yasaklığından önce takva, salih amel ve Allah’a itaatte saygı ve kararlılık içinde ölenler asla asi ve günahkâr sayılmayacaktır. Geçmiş geçmiştir ve Allah muhsinleri, kendisini görüyormuşçasına kendisine kulluk şuuru içinde olanları sever. Allah kendisini haram ve helâl kılma konusunda yetkili görenleri, o gün haram kıldıklarını haram bilip, yarın haram kılacaklarını da haram bilmek üzere yaşayan kullarını sever. Bugün bildiklerine samimi olarak îman eden, bildikleriyle amel eden ve yarın öğrendikleriyle de îman ve amel derdi taşıyan kullarını sever Allah. Dikkat ederseniz âyet-i kerîmede îman ve ona bağlı olarak gerçekleştirilen salih amel iki kere, takva da üç kere zikrediliyor ve son merhalede de ihsandan söz ediliyor. Anlıyoruz ki takvanın üç defa zikredilişi hem maziyi yâni geçmişi, hem hali yâni şimdiyi, hem de istikbali yâni geleceği içine alması içindir. Ya da insanın kendisi ile, kendi nefsi ile alâkalı takvasını, diğer insanlarla alâkalı takvasını ve Rabbiyle alâkalı takvasını gündeme getiriyor. Onun içindir ki bu üçüncüsünde takva Rabbine karşı ihsana dönüşüyor. Veya buradaki takvalar Bakara sûresinin evvelînde işaret edildiği gibi insanın mebde, mead ve müntehasına bir dikkat çekmedir. Ya da bir başka anlayışla sakınılacak, takvalı olunacak şeylerin mertebelerine bir dikkat çekmedir. Nasıl? Şöyle: Azaptan, ikapdan kurtulmak için evvela haramı terk, sonra haramlara düşmemek için şüpheli şeylerden sarfı nazar, daha sonra nefsi alışkanlıklardan korumak ve terbiye etmek için bazı mubahları terk etmek anlatılmıştır diyoruz Allahu âlem.
94. “Ey İnananlar! Gıyabında kendisinden, kimin korktuğunu ortaya koymak için, (ihramlıyken) elinizin ve mızraklarınızın ulaştığı avdan bir şeyle Allah, andolsun ki sizi dener. Bundan sonra kim haddi aşarsa ona elem verici azap vardır.” Ey mü’minler, gıyabında kim Allah’tan korkuyor, kim korkmu-yor bunu denemek, bunu açığa çıkarmak üzere Rabbiniz hac ve umre için ihrama girdiğiniz bir ortamda ellerinizin ve mızraklarınızın menziline girecek kadar yaklaştırılmış bir avla sizi deneyecektir. Rabbiniz sizi bir av yasağıyla imtihana çekecek. Tab’an, fıtraten necis olan, pis olan, pisliğini kendi akıllarınız ve fıtratınızla da anlayabileceğiniz bir içki yasağından sonra şimdi de fıtraten temiz olan bir şeyi geçici bir süre için teabbüdî olarak yasaklayarak sizi imtihan edecektir. Ya Rabbi sen bu konuda tam yetkilisin, mutlak yetkilisin, neyi yasaklarsan ben senin yasaklarını yasak bilirim, ben senin sevdiklerini sever, sevmediklerini sevmem mi diyeceksiniz? Yoksa karşı mı geleceksiniz, bunu açığa çıkarmak için böyle bir şeyle sizi deneyeceğim, diyor Rabbimiz. Rivâyetlere göre Hudeybiye günü Rabbimiz sahâbe-i kiram efendilerimizi böyle bir imtihana tabi tuttu. sahâbe ihramlıydı ve kendilerine avlanmak yasaktı. Rabbimiz onları denemek için bolca bir av hayvanı göndermişti. Elleriyle yakalayabilecekleri, kılıçlarıyla, mızraklarıyla vurabilecekleri kadar av hayvanları onlara yaklaştırılmıştı. Sebep neydi? Gıyabında kim Allah’tan korkuyor? Kim Allah’ın haram-larına karşı saygılıdır? Kim değildir? Bunu açığa çıkarmak istiyordu. Rablerinin bir yasağına karşı kim ne kadar dayanabilecekti? İçki gibi fıtraten necis olan bir yasağa karşı belki insanların dayanmaları müm-kündür ama helâl olan bir şeye karşı dayanmalarının sınırını ölçmek istiyordu Rabbimiz. Rablerine karşı ne kadar saygılılar? İştahlarını çe-ken arzularını kamçılayan bir helâl karşısında, bir dünya nîmeti karşısında ne derece saygı göstereceklerdi? İşte Allah’ın temizle pisi, korkanla korkmayanı ayırt edeceği bir imtihandı bu. Allah için mütedeyyin olanla dünya ve nefisleri için dindar olanların açığa çıkarılması için bir imtihandı bu. Allah’a tapınanlarla kendi menfaatlerine, kendi nefislerine tapınanları açığa çıkaran bir imtihan. Çünkü Allah madununda hayır düşünen kişi hayır düşünmemiş sayılır. Allah’a kulluk adına, teabbüd adına değil de birtakım faydalarından, menfaatlerinden ötürü emirleri yerine getirip nehyler-den sakınan kimsenin kulluğu Allah’a değildir. Tabii elde olmayan bir nîmetten sarf-ı nazar etmekle nîmetin karşısındayken ondan sarf-ı nazar etmek çok farklıdır. Birincisi çok kolaydır. İkincisi ise gerçekten zordur. Meselâ dağ başında kalmış bir adamın açlığa sabrederek Allah’a ibâdet etmesiyle kurulmuş bir sofranın başında sabrederek Allah’a kulluk yapması farklıdır. Birinci durumda muvaffak olan insanların pek çoğu ikincisinde muvaffak olamamışlardır. Ruhbaniyet terbiyesiyle İslâmiyet terbiyesinin farkı işte burada anlaşılacaktır. Birisi toplumdan kaçarak mağara ve manastırlara kapanarak Allah’a yönelme yollarını arama öbürüyse toplumun içinde kalarak toplumun yanlışlarını düzeltme ve de toplumdan etkilenmeme şartıyla Allah’a yönelme usulü. Evet, Müslümanlar o gün o imtihanı başardılar. Rablerinin bu yasağını delmediler. Bugün de aynı imtihanlarla Rabbimiz bizi de imtihan eder. Meselâ bir para kasasının başına getiriverir bazen Rab-bimiz bizi, elimizi uzatıverince alıverecek kadar paraların başına ge-tirir ve dener Allah bizi. Bazen bizi öyle bir konuma öyle bir makama getirir ki Rabbimiz, orada binlerce insanın namusu bizim elimizin al-tındadır. İfta makamındasınız farz edin, öğretici konumundasınız farz edin, sizden din öğrenmeye gelen pek çoğunu size yaklaştırıverir Allah da sizin o konudaki ağırlığınızı, takvanızı ölçüverir. Gıyabında kendisinden korkup korkmadığınızı ortaya çıkarıverir. Veya bazen size küçük küçük imkânlar verir. Meselâ belediyeler verir, muhtarlıklar verir ve sizi dener Allah. Buradaki ciddiyetinize, samimiyetinize bakar da daha sonra size devlet idaresini teslim eder. Oralarda başarama-mışsanız daha büyüklerini nasip etmez size.
95. “Ey İnananlar! İhramlı iken avı öldürmeyin. Sizden bile bile onu öldürene, ehli hayvanlardan öldürdüğü kadar olduğuna içinizden iki âdil kimsenin hükmedeceği, Kâbe’ye ulaşacak bir kurbanı ödeme, yahut düşkünlere yemek yedirme şeklinde kefaret ya da yaptığının ağırlığını tatmak üzere bunlara denk oruç tutma vardır. Allah geçmiştekileri affetmiştir, kim tekrar yaparsa Allah ondan öç alır. Allah güçlüdür, öç alıcıdır.” Ey îman edenler, ihramlıyken avlanmayın, av hayvanlarını öldürmeyin. İşte yasağın içeriği burada anlaşıldı. Harem bölgesinde o bölgeye hürmeten av hayvanını avlamak, öldürmek yasaktır. O bölge öyle mübârek, öyle muhterem bir bölgedir ki ne hayvanlarını öldürmek, ne bitki örtüsünü bozmak caizdir. Sizden kim bile bile ihramlıyken bir hayvanı öldürürse o öldürdüğü hayvana denk gelecek deve, sığır, koyun cinsinden bir hayvanı tazmin etsin. Öldürdüğüne eş değerde bir hayvanı kurban ederek, Kâbe’nin fakirlerine sadaka olarak dağıtsın. Öldürdüğü hayvana hangi cins hayvanın denk olacağı konusunda içinizden iki âdil hakem karar versin. Böylece Allah’ın bir yasağını çiğneyen kişi yaptığı işin vebalini yüreğinde hissetmiş ve Rabbine tevbesini gerçekleştirmiş olsun. Eğer öldürdüğü hayvanın dengini bulamazsa öldürdüğü hayvanın değerini takdir ederek o miktar yiyecek satın alıp fakirlere dağıtsın. Ve ihramın hürmetini ihlâl etmesinin karşılığı olarak bir gün de oruç tutması gerekmektedir. Âlimlerimizden kimilerine göre böyle yapan kimse bu sa-yılan cezaların tamamını yerine getirmek zorundayken, kimilerine göre bu sayılanlardan sadece bir tanesini yerine getirmesi yeterlidir. Ve Allah bu haram yasasının belirlenmesinden önce öldürdüğünüz hay-vanlardan dolayı meydana gelen günahlarınızı affetmiştir.
96. “Deniz avı ve onu yemek size de, yolculara da, geçimlik olarak helâl kılınmıştır. İhramlı bulunduğunuz sürece kara avı size haram kılınmıştır. Huzuruna toplanacağınız Allah'tan sakının.” Deniz avı, sularda yapılan avlanmalar ve onlarla beslenme sizin için helâl kılınmıştır. Deniz avı size de, yolculara da geçimlik olarak helâl kılınmıştır. İster ihramlı olun isterse ihramsız olun balık ve benzeri yenilebilen deniz hayvanlarını avlamak ve yemek size helâl kılınmıştır. Ama ihramlı olduğunuz sürece kara avı size yasak kılındı. Kıyamet günü huzuruna toplanacağınız, yargılarına boyun bükeceğiniz, hayatınızın hesabını kendisine ödeyeceğiniz Allah’tan takvalı olunuz. Hayatınızı Allah için yaşayınız. O’nun yasalarına riâyet ediniz.
97,98. “Allah, hürmetli ev Kâbe’yi, hürmetli ayı, kurbanı, boynu tasmalı kurbanlıkları insanların faydası için ortaya koydu. Bu, Allah'ın göklerde ve yerde olanları bildiğini ve Allah'ın şüphesiz her şeyi bilen olduğunu bilmeniz içindir. Allah'ın azabının şiddetli olduğunu ve Allah'ın bağışlayan, merhamet eden olduğunu bilin.” Allah Kâbe’yi tüm insanlık için kıyam mahalli, kıyam sembolü kılmıştır. Kâbe yeryüzünün en eski ve en sade binasıdır. Kâbe ilk insan Hz. Adem’den beri vardır yeryüzünde. Beyt’ül’ Mamur’a muâdil olarak yeryüzünde inşa edilmiş ilk ev. Tüm insanlık için hidâyet olan, tüm insanlığa yol gösterici olan, izzet ve şeref kazandırıcı olan özgürlük evidir, istikrar yeridir, emniyet makamıdır, Allah’a kulluk nişanesidir, kıyam sembolüdür Kâbe. Bir mahşer provası, bir kıyam maketidir Kâbe. Arkadaşlar, Kâbe’nin kıyam mahalli oluşunu, kıyam sembolü oluşunu nasıl anlayacağız? İslâm literatüründe kıyam bugünkülerin anladığı manada ihtilal değildir. Kıyam aslında böyle dar bir kelimeyle ifade edilemez. Çünkü kıyam kelimesi tüm ihtilalleri, tüm inkılapları içinde barındıran çok daha kapsamlı bir ifadedir. Hani namazın kıyamını biliyoruz. Kıyam namaza doğrulmak, namaza ilk kalkıştır. Pekiyi namazdaki kıyamın hedefi nedir? Kıraati gerçekleştirmek içindir, sonra rüku ve secdeyi gerçekleştirmek içindir. Yâni namazdaki kıyam Allah’ın tüm emirlerini gerçekleştirmeye hazır oluştur. Bu işin başlangıcı olarak ta “Allahu Ekber”i gerçekleştirmektir. Allah en büyüktür. Hayatın tümünde sözü dinlenecek, arzuları gerçekleştirilecek, yasaları uygulanacak, hayata egemen olacak en büyük Allah’tır. Bunu diyerek ayağa doğrulan kişi emret ya Rabbi, tüm emirlerini, tüm arzularını yerine getireceğim, ben şu anda buna hazırım diyor. İşte Rabbimiz Müslümanlar için hayatın düzenleme merkezi, kıyam merkezi olarak Kâbe’yi belirlediğini haber veriyor. Bundan başka haram ayları, kurban'ı, boynu tasmalı kurbanlıkları insanların faydası için ortaya koydu. Bu, Allah'ın göklerde ve yerde olanları bildiğini ve Allah'ın şüphesiz her şeyi bilen olduğunu bilmeniz içindir. Öyleyse Allah'ın azabının şiddetli olduğunu ve Allah'ın bağışlayan, merhamet eden olduğunu bilin.
97,98. “Allah, hürmetli ev Kâbe’yi, hürmetli ayı, kurbanı, boynu tasmalı kurbanlıkları insanların faydası için ortaya koydu. Bu, Allah'ın göklerde ve yerde olanları bildiğini ve Allah'ın şüphesiz her şeyi bilen olduğunu bilmeniz içindir. Allah'ın azabının şiddetli olduğunu ve Allah'ın bağışlayan, merhamet eden olduğunu bilin.” Allah Kâbe’yi tüm insanlık için kıyam mahalli, kıyam sembolü kılmıştır. Kâbe yeryüzünün en eski ve en sade binasıdır. Kâbe ilk insan Hz. Adem’den beri vardır yeryüzünde. Beyt’ül’ Mamur’a muâdil olarak yeryüzünde inşa edilmiş ilk ev. Tüm insanlık için hidâyet olan, tüm insanlığa yol gösterici olan, izzet ve şeref kazandırıcı olan özgürlük evidir, istikrar yeridir, emniyet makamıdır, Allah’a kulluk nişanesidir, kıyam sembolüdür Kâbe. Bir mahşer provası, bir kıyam maketidir Kâbe. Arkadaşlar, Kâbe’nin kıyam mahalli oluşunu, kıyam sembolü oluşunu nasıl anlayacağız? İslâm literatüründe kıyam bugünkülerin anladığı manada ihtilal değildir. Kıyam aslında böyle dar bir kelimeyle ifade edilemez. Çünkü kıyam kelimesi tüm ihtilalleri, tüm inkılapları içinde barındıran çok daha kapsamlı bir ifadedir. Hani namazın kıyamını biliyoruz. Kıyam namaza doğrulmak, namaza ilk kalkıştır. Pekiyi namazdaki kıyamın hedefi nedir? Kıraati gerçekleştirmek içindir, sonra rüku ve secdeyi gerçekleştirmek içindir. Yâni namazdaki kıyam Allah’ın tüm emirlerini gerçekleştirmeye hazır oluştur. Bu işin başlangıcı olarak ta “Allahu Ekber”i gerçekleştirmektir. Allah en büyüktür. Hayatın tümünde sözü dinlenecek, arzuları gerçekleştirilecek, yasaları uygulanacak, hayata egemen olacak en büyük Allah’tır. Bunu diyerek ayağa doğrulan kişi emret ya Rabbi, tüm emirlerini, tüm arzularını yerine getireceğim, ben şu anda buna hazırım diyor. İşte Rabbimiz Müslümanlar için hayatın düzenleme merkezi, kıyam merkezi olarak Kâbe’yi belirlediğini haber veriyor. Bundan başka haram ayları, kurban'ı, boynu tasmalı kurbanlıkları insanların faydası için ortaya koydu. Bu, Allah'ın göklerde ve yerde olanları bildiğini ve Allah'ın şüphesiz her şeyi bilen olduğunu bilmeniz içindir. Öyleyse Allah'ın azabının şiddetli olduğunu ve Allah'ın bağışlayan, merhamet eden olduğunu bilin.
99. “Peygamberin görevi sadece tebliğ etmektir. Allah sizin açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de bilir.” Bilesiniz ki peygamberin görevi sadece risâleti size tebliğ edip ulaştırmaktır. Ve o gerçekten bu görevini eksiksiz olarak yapmış, Rabbinin mesajını size tebliğ etmiş, Rabbinin sizden istediği kulluğu şahsında örneklemiştir. Artık hiç kimsenin ne yapalım kulluk yapacağız ama bunun usulünü bilmiyoruz, Rabbimizi razı edeceğiz ama O’nun bizden neleri istediğini bilemiyoruz, önümüzde bir kulluk örneğimiz yoktur diyerek mâzeretlerin arkasına saklanmaya hakkı kalmamıştır. Kitap ortada, kulluk örneği ortadadır ve Allah sizin gizlediklerinizi de, açığa çıkardıklarınızı da bilmektedir. Hiçbir şeyimiz asla O’na gizli kalmaz. Kim ne yapmışsa, nasıl bir hayat yaşamışsa Allah ona eksiksiz olarak yaptıklarının karşılığını verecektir.
100. “Ey Muhammed! De ki: "Helâl ile haram, haram şeylerin çokluğundan hoşlansan bile, eşit değildir. " Ey akıl sahipleri, Allah'tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.” Ey peygamberim, de ki pisle temiz asla bir olmaz. Tayyib olanla habis olan hiçbir zaman bir olmaz. İtaatle isyan asla bir olmaz. Îmanla küfür, mü’minle kâfir, iyi kimseyle kötü kimse, iyi bir amelle kötü bir amel, haramla helâl asla bir olmaz. Haramın, habisin, kötünün, pisin çokluğu hoşunuza gitse de helâlle haram, pisle temiz hiçbir zaman bir değildir. Yeryüzünde haramlar helâllerden, kötüler iyilerden, habisler tayyiplerden daha çok olabilir. Boncuk elmastan daha çoktur. Bakır altından daha çoktur. Isırgan dikeni gülden daha çok, hayvan insandan daha çok, cahil âlimden daha çok, fâsık salihten daha çok, kötü iyiden daha çok, kâfir mü’minden daha çok olabilir. Haram helâlden daha çok olabilir. Haramın çokluğuna aldanıp helâle tercih edilmemelidir. Pisin çokluğuna aldanıp temize tercih edilmemelidir. Allah diyor ki sakın haramın çokluğu hoşunuza gidip harama yönelmeyin. Bir kilo temiz et bin kilo kokmuş etten daha iyidir. Haramın çokluğu hoşunuza gitse de siz yine helâlleri tercih edin. Bir tek mü’min milyarlarca kâfirden daha iyidir. Bir tek salih amel milyonlarca salih olmayan amelden daha hayırlıdır. Yapılan ameller habisse, bidatse onlardan zerre kadar bir hayır beklemeyin. Fâiz alayım da şu şu hayırlı hizmetleri ifa edeyim demeyin. İslâm dininde ona para da denmez, o hizmete hizmet de denmez. Dünyanın, fâniliğin, sonluluğun, bedbahtlığın çokluğu hoşunuza gitse de değer vermeyin onlara. Bir vakit namazın tüm dünya ve içindekilerden Allah katında daha değerli olduğunu unutmayın.
101,102. “Ey İnananlar! Size açıklanınca hoşunuza git-meyecek şeyleri sormayın. Kur’an indirilirken onları sorarsanız size açıklanır, (ama üzülürsünüz). Allah sorduğunuz şeyleri affetmiştir. Allah, bağışlayandır, Hâlimdir. Sizden önce bir millet onları sormuştu, sonra da onları inkâr etmişlerdi.” Ey mü’minler, açıklandığı zaman sizi zarara sokacak, sizi üzecek, size ağır yükümlülükler getirecek yersiz, gereksiz ne dininizi ne dünyanızı ilgilendirmeyen konularda peygambere soru sormayın. Ben size bu sûrenin 99. âyetinde peygamberin fonksiyonunu, görevini anlattım. Ona göre hareket edin diyor Rabbimiz. Yâni böyle olur olmaz her şeyi sorup durmayın peygambere. Açıklanınca bıkıp usanacağınız şeyleri niye soruşturup duruyorsunuz? Meselâ âyetin sebebi nüzûlüyle alâkalı anlatılır ki Allah’ın Resûlü size haç farz kılındı buyurunca: Sahâbeden birisi: “Her yıl mı haccedeceğiz ey Allah’ın Resûlü?” diye ısrar etmeye başlamış. Allah’ın Resûlü: “Şâyet evet deyiverseydim her sene sizin üzerinize haccetmek farz olacaktı ve siz de buna güç yetiremeyecektiniz. Ben sizi kendi halinize bıraktığım ve tafsilat vermediğim müddetçe sizler de beni kendi hâlime bırakın. Açıklama yapmamı istemeyin, sual sormayın. Çünkü sizden evvelkileri peygamberlerine çok soru sormaları ve bunun neticesi olarak da peygamberlerine muhalefette bulunmaları helâk etmiştir.” Buyurdu. Çünkü biliyoruz ki cumartesi yasağını yahudiler kendileri istediler ama gereğini de yerine getiremediler. Kendi istekleriyle gelen bir sorumluluğun altından kalkamadılar. Arkadaşlar, Rasulullah Efendimizin kendisine soru soran sahâbeye karşı ben evet deyiversem her yıl size hac farz olacak ifadesinden anlıyoruz ki Rasulullah’ın emretme ve yasaklama yetkisinin olduğunu göstermektedir. Zaten peygamberin peygamber oluşunun hikmeti de buradadır. Ve bizim peygambere îmanımızın anlamı da işte budur. Peygamber söyledikleriyle yaptıklarıyla Allah’ın istediği kulluğun yasal örneğidir. Rabbimiz buyurur ki ey mü'minler, size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın. Kur’an indirilirken onları sorarsanız zaten onlar size açıklanır. Yâni anlıyoruz ki bu soru sorma yasağı o dönem için geçerlidir. Kur’an’ın nâzil olduğu dönem için böyle bir şey geçerlidir. Tabii lüzumlu sorular için söyledim bunu. Değilse lüzumsuz sorular o dönem için de bu dönem için de geçerlidir. Çünkü Rasu-lullah döneminde vahiy geliyordu ve sorulacak sorulara Rabbimiz zaten vahiyle cevap verecekti. Onun içindir ki Kur’an nâzil olup dururken soru sormayın deniliyordu. Yâni fazla soru sormayın, ben bir şey derim ya da Allah bu ko-nuda yeni bir hüküm indiriri de size ağır gelir diye yasaklıyordu. Ama şimdi, şu devirde artık bu böyle değildir. Kur’an nâzil olup bittiğine göre bizi ilgilendiren şeyler anlatılmıştır onda. Biz bizi ilgilendiren, kulluğumuzu ilgilendiren konuları soracağız, araştıracağız. O konuda bir âyet ve ya bir hadis bulmuşsak daha başka âyet ve hadisleri de bulmaya çalışacağız. O konuyu sahâbe nasıl anlamışsa, o konuda selef ne demişse bunları öğrenmeye çalışacağız ama kulluğumuzu ilgilendirmeyen şeyleri kurcalamak abestir artık. Meselâ bir defasında çevresindekiler çok lüzumsuz sorular sorarak Allah’ın Resûlünü öfkelendirirler. Onların bu densizlikleri karşısında Allah’ın Resûlü son derece gazaplanır ve; “Haydi sorun! Ne soracaksanız sorun! Vallahi kıyamete kadar ne olacaksa sorun söyleyeceğim!” der. Oradakilerden birisi; “Ey Allah’ın Resûlü, benim babam kimdir?” diye sorar, Allah’ın Resûlü; “Baban falandır” der. Baba bildiğinin dışında bir isim söyler. Bir başkası başka bir şey sorar nihâyet Hz. Ömer Efendimiz durumun çok kötüye gittiğini ve Rasulullah’ın çok gazaplandığını görünce ileri atılır ve: “Ey Allah’ın Resûlü, anamız babamız sana kurban olsun, biz fitneden yeni çıkmış bir toplumuz, kusurumuza bakma, bizi affet” diyerek Rasulullah’ı teskin eder. Evet, Rabbimiz buyuruyor ki Allah bundan önce sorduğunuz şeyleri affetmiştir. Allah Bağışlayandır, Hâlimdir. Sizden önce bir millet onları sormuştu, sonra da onları inkâr etmişlerdi. Sizden öncekiler de peygamberlerinden bu tür sorular sormuşlardı, peygamberlerinden bu tür şeyler istemişlerdi de sonra da sorduklarının, istediklerinin altından kalkamayarak bu yüzden hakkı inkâra kadar gitmişlerdi. Unutmayın ki siz usanmadıkça Allah asla usanmaz buyuran Rasulullah Efendimiz bu konunun önemine şöyle dikkat çeker: “Müslümanlar karşısında en büyük suçlu bir şey haram değilken sorusu sebebiyle bir şeyin haram kılınmasına sebep olan kimsedir. Bazı şeyler konusunda Allah susmuştur. Ama bu susuşu unuttuğundan değildir. O halde Allah’ın sustuğu şeyleri kurcalamayın.”
101,102. “Ey İnananlar! Size açıklanınca hoşunuza git-meyecek şeyleri sormayın. Kur’an indirilirken onları sorarsanız size açıklanır, (ama üzülürsünüz). Allah sorduğunuz şeyleri affetmiştir. Allah, bağışlayandır, Hâlimdir. Sizden önce bir millet onları sormuştu, sonra da onları inkâr etmişlerdi.” Ey mü’minler, açıklandığı zaman sizi zarara sokacak, sizi üzecek, size ağır yükümlülükler getirecek yersiz, gereksiz ne dininizi ne dünyanızı ilgilendirmeyen konularda peygambere soru sormayın. Ben size bu sûrenin 99. âyetinde peygamberin fonksiyonunu, görevini anlattım. Ona göre hareket edin diyor Rabbimiz. Yâni böyle olur olmaz her şeyi sorup durmayın peygambere. Açıklanınca bıkıp usanacağınız şeyleri niye soruşturup duruyorsunuz? Meselâ âyetin sebebi nüzûlüyle alâkalı anlatılır ki Allah’ın Resûlü size haç farz kılındı buyurunca: Sahâbeden birisi: “Her yıl mı haccedeceğiz ey Allah’ın Resûlü?” diye ısrar etmeye başlamış. Allah’ın Resûlü: “Şâyet evet deyiverseydim her sene sizin üzerinize haccetmek farz olacaktı ve siz de buna güç yetiremeyecektiniz. Ben sizi kendi halinize bıraktığım ve tafsilat vermediğim müddetçe sizler de beni kendi hâlime bırakın. Açıklama yapmamı istemeyin, sual sormayın. Çünkü sizden evvelkileri peygamberlerine çok soru sormaları ve bunun neticesi olarak da peygamberlerine muhalefette bulunmaları helâk etmiştir.” Buyurdu. Çünkü biliyoruz ki cumartesi yasağını yahudiler kendileri istediler ama gereğini de yerine getiremediler. Kendi istekleriyle gelen bir sorumluluğun altından kalkamadılar. Arkadaşlar, Rasulullah Efendimizin kendisine soru soran sahâbeye karşı ben evet deyiversem her yıl size hac farz olacak ifadesinden anlıyoruz ki Rasulullah’ın emretme ve yasaklama yetkisinin olduğunu göstermektedir. Zaten peygamberin peygamber oluşunun hikmeti de buradadır. Ve bizim peygambere îmanımızın anlamı da işte budur. Peygamber söyledikleriyle yaptıklarıyla Allah’ın istediği kulluğun yasal örneğidir. Rabbimiz buyurur ki ey mü'minler, size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın. Kur’an indirilirken onları sorarsanız zaten onlar size açıklanır. Yâni anlıyoruz ki bu soru sorma yasağı o dönem için geçerlidir. Kur’an’ın nâzil olduğu dönem için böyle bir şey geçerlidir. Tabii lüzumlu sorular için söyledim bunu. Değilse lüzumsuz sorular o dönem için de bu dönem için de geçerlidir. Çünkü Rasu-lullah döneminde vahiy geliyordu ve sorulacak sorulara Rabbimiz zaten vahiyle cevap verecekti. Onun içindir ki Kur’an nâzil olup dururken soru sormayın deniliyordu. Yâni fazla soru sormayın, ben bir şey derim ya da Allah bu ko-nuda yeni bir hüküm indiriri de size ağır gelir diye yasaklıyordu. Ama şimdi, şu devirde artık bu böyle değildir. Kur’an nâzil olup bittiğine göre bizi ilgilendiren şeyler anlatılmıştır onda. Biz bizi ilgilendiren, kulluğumuzu ilgilendiren konuları soracağız, araştıracağız. O konuda bir âyet ve ya bir hadis bulmuşsak daha başka âyet ve hadisleri de bulmaya çalışacağız. O konuyu sahâbe nasıl anlamışsa, o konuda selef ne demişse bunları öğrenmeye çalışacağız ama kulluğumuzu ilgilendirmeyen şeyleri kurcalamak abestir artık. Meselâ bir defasında çevresindekiler çok lüzumsuz sorular sorarak Allah’ın Resûlünü öfkelendirirler. Onların bu densizlikleri karşısında Allah’ın Resûlü son derece gazaplanır ve; “Haydi sorun! Ne soracaksanız sorun! Vallahi kıyamete kadar ne olacaksa sorun söyleyeceğim!” der. Oradakilerden birisi; “Ey Allah’ın Resûlü, benim babam kimdir?” diye sorar, Allah’ın Resûlü; “Baban falandır” der. Baba bildiğinin dışında bir isim söyler. Bir başkası başka bir şey sorar nihâyet Hz. Ömer Efendimiz durumun çok kötüye gittiğini ve Rasulullah’ın çok gazaplandığını görünce ileri atılır ve: “Ey Allah’ın Resûlü, anamız babamız sana kurban olsun, biz fitneden yeni çıkmış bir toplumuz, kusurumuza bakma, bizi affet” diyerek Rasulullah’ı teskin eder. Evet, Rabbimiz buyuruyor ki Allah bundan önce sorduğunuz şeyleri affetmiştir. Allah Bağışlayandır, Hâlimdir. Sizden önce bir millet onları sormuştu, sonra da onları inkâr etmişlerdi. Sizden öncekiler de peygamberlerinden bu tür sorular sormuşlardı, peygamberlerinden bu tür şeyler istemişlerdi de sonra da sorduklarının, istediklerinin altından kalkamayarak bu yüzden hakkı inkâra kadar gitmişlerdi. Unutmayın ki siz usanmadıkça Allah asla usanmaz buyuran Rasulullah Efendimiz bu konunun önemine şöyle dikkat çeker: “Müslümanlar karşısında en büyük suçlu bir şey haram değilken sorusu sebebiyle bir şeyin haram kılınmasına sebep olan kimsedir. Bazı şeyler konusunda Allah susmuştur. Ama bu susuşu unuttuğundan değildir. O halde Allah’ın sustuğu şeyleri kurcalamayın.”
103.” Allah, kulağı çentilen, salıverilen, erkek dişi ikizler doğuran, on defa yavrulamasından ötürü yük vurulmayan hayvanların adanmasını emretmemiştir; fakat inkâr edenler Allah'a karşı yalan uydururlar ve çoğu da akletmez-ler.” Allah, bahiyra, sâibe, vasile ve ham diye bir şeyi meşru kılma-mıştır. Haram helâl yasalarını, hayatın programını belirlemeye yönelik bir cahiliye yanlışını daha düzeltmek üzere gelmiş bir âyet. Cahiliye âdetine göre eğer bir deve beş defa doğurur ve beşincisinde de erkek yavru doğurmuşsa bu deveye Bahira adını verirler ve onu serbest bırakırlar, üzerine özel bir işaret vererek, kulaklarını yarıp en yaparak salıverirlerdi. Ona binmeyi, sütünü sağmayı, bir işte kullanmayı ve kesip etini yemeyi yasak ederlerdi. Bir bakıma ona bir dokunulmazlık, bir kutsiyet izafe ederlerdi. İşte bahire budur. Saibe de yolculuğa çıkan bir kimse eğer şu yolculuğumdan sağ sâlim dönersem veya hastalanan bir kimse eğer şu hastalığımdan kurtulursam şu devem saibe olsun, serbest olsun der ve o deveden yararlanmayı kendisine haram kılardı. Bir şükür ifadesi olarak onu serbest bırakıverirdi. Vasile de bir koyun eğer dişi doğurursa o kendilerinin, erkek doğurursa da o ilâhlarının olurdu. Eğer bu koyun bir erkek ve bir de dişi olarak ikiz doğurursa o zaman da bu koyun kardeşini kurtardı diyerek erkeği ilâhları adına kesmekten vazgeçerlerdi. Bir bâtıl inanış olarak dişiye olan bakışlarının bozukluğu sebebiyle erkeği de değersiz görüyorlardı. Ham da bir erkek devenin sulbünden on deve meydana gelmişse o deve de kutsallaştırılırdı. Yâni kendi hevâ ve hevesleriyle eşyaya kutsiyet izafe etme bâtılı içine düşüyorlardı. Eşyaya kutsiyet izafesi, eşyada uğursuzluk gör-me yanılgısı ve eşyanın misyonuna müdahale bâtılı. Bunların tamamı bâtıldır ve İslâm gelişiyle insanlar arasındaki tüm bu bâtılları kaldırmıştır. Çünkü ne kutsaldır, ne değildir? Bunu belirleme yetkisi sadece Allah’a aittir. Allah’ın kutsal kılmadıklarını kutsallaştırmak, eşyayı Allah’ın istemediği şekilde değerlendirmek, Allah demediği halde onlarda uğursuzluk görmek, eşyayı Allah’ın istemediği yerde kullanmak Allah’a karşı işlenmiş bir zulümdür. Allah kulları adına aldığı kararlarıyla hep kullarının menfaatini murad ettiği halde kullar akılsızca Allah’ın değer yargılarını bir kenara bırakıp kendi kendilerine değer yargıları geliştirmeye çalışıyorlar. Kâfirler Allah’a demediği konularda yalan iftira ediyorlar. Bize bunları Allah emretti diyerek Allah’a iftira ederlerken akıllarını kullanmıyorlar. Böylece bilgisizce düştükleri yanılgılarla kendi kendilerini zora sokuyorlar, sıkıntılara sokuyorlar. Kutsal olmayana, istifadelerine sunulana kutsiyet atfederek, uğursuz olmayana uğursuzluk izafe ederek eşyayla ilişkilerini menfi bir şekilde bozuyorlar. Kimi kutsiyet atfettikleri eşyaya karşı, uğursuzluk atfettikleri şeylere karşı gereksiz korkular içine düşüyorlar.
104. “Onlara, “Gelin Allah'ın indirdiği Kitaba ve peygambere uyun.” dendiğinde, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter” derler; ya ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?” Bu sapıklara gelin helâl haram sınırlarını belirleme konusunda, kutsal, kutsal olmayanı tespit konusunda, hak bâtıl belirleme konusunda, hayatın programını tespit konusunda Allah’ın kitabına ve o kitabın pratik örneği olan Resûlünün sünnetine müracaat edelim, Allah tüm hayat konusunda ne buyurmuşsa peygamber örnekliğinde anlayalım, kabul edelim ve uygulayalım dendiği zaman o akılsızlar derler ki biz atalarımızı neyin üzerinde bulmuşsak o bize yeter. Atalarımızın dini, yolu, hayat programı bize yeter, derler. İşte yukarda anlatılan davranış bozukluklarının sebebi budur. Allah dini karşısında atalar dinini, Allah yolunun karşısında atalar yolunu savunuyorlar. Rabbimiz buyuruyor ki, ya onların ataları hiçbir şey bilmeyen, doğru yolda olmayan kimselerse? Halbuki hakkın, doğrunun, hidâyetin kaynağı atalar değil vahiydir. Doğrunun ölçüsü kitap ve sünnettir. Ama işte Allah’ı tanımayan, Allah’ın gönderdiği dinden habersiz bir hayat yaşayanlar hiçbir delile dayanmaksızın, akıllarını hiç kullanmaksızın sadece bir atalar izi takip ederek körü körüne bir taklidin peşine takılıyorlar. Uydukları şeylerde araştırma, inceleme, düşünme yapmadan ataların, dedelerinin kutsal mirasını kendileri için yeterli görmektedirler. Atalarının mirası onlar nazarında o kadar kutsal ki onu araştırma gereği bile duymadan kabulleniyorlar. Körü körüne bir taklit yolunu takip ediyorlar. Bakın Rabbimiz böyle akılsızları uyararak buyuruyor ki sizler ey akılsızlar körü körüne takip ettiğiniz atalarınızın kimlikleri, kişilikleri, aklî düzeyleri ve gidişatları üzerinde hiç ciddi ciddi düşündünüz mü? Atalarınız doğru yoldalar ise tamam onlara uymanız caizdir. Ama ya onlar hiçbir şey bilmeyen, Kur’an ve sünnetten habersiz bir hayat yaşayan insanlarsa? İşte bunu Kitap ve sünnet ışığında değerlendirmelerini istemektedir. Çünkü kıstas vahiydir. Vahye uyanlar doğrudur, vahye mutabakat etmeyenler kimden intikal ederse etsin bâtıldır. Öyleyse bir şeye tabi olma konusunda eskilik, yenilik, veya atalar yolu olup olmaması önemli değildir. Önemli olan onun Allah’ın hükmüne uygun olup olmamasıdır.