Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Mearic — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

44 ayetRûpel 1 / 3
1-3. “Birisi, yüksek derecelere sahip olan Allah katından, inkârcılara gelecek ve savunulması imkânsız olacak azabı soruyor.” Bir adam, bir sorucu tutmuş Allah’ın azabını sorguluyor, Allah’ın azabını yargılıyor. Bir azaptan söz ediyorlar. “Bir azap var” di-yorlar. “Hani nerde kaldı bu azap? Niye gelmiyor ya?” diye alay ederek, dalga geçerek azaptan dem vuruyor. Bu soru soranın kim olduğu konusunda tefsir kitaplarında uzun uzun bilgiler verilmiştir. Ama kıyamete kadar gelecek tüm insanların hayatını düzenleme mekânizması olarak gelen bu âyet-i kerîmede elbette sadece o insan anlatılmadığından onu geçiyoruz. Yani dün bu insan birileriyse, yarın başka birileri olabilecektir. Dün bu kişi Ebu Cehil ya da yandaşlarından biriydi belki. Hangisi olursa olsun, istenilen kıyametin elbette başlarına düşmesi, beyinlerinde patlaması söz konusudur. Rivâyet ediliyor ki burada bu soruyu soran, Allah’ın azabını sorgulamaya çalışan Nadir bin Haris’tir. Enfâl sûresinde anlatıldığı gi-bi o şöyle demişti: “Allah’ımız! Eğer bu Kitap, gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır veya can yakıcı bir azap ver” demişlerdi.” (Enfâl 32) Nadir bin Haris’in bu sözlerinin akabinden bu âyet gelmiştir deniyor. “Ey Allah’ım! Eğer bu kitap senin tarafından gelmiş hak bir kitapsa, eğer bu Muhammed doğru söylüyorsa hemen üzerimize gökten toz veya acıklı bir azap gönder” demişti de, bu âyet nâzil oldu deniyor. Ama tabi Enfâl’ın Medineli bir sûre olduğu hatırlanırsa, bu işin biraz da muhteva yakınlaştırılmasından kaynaklandığı anlaşılacaktır. Yani Mekke’de gelen bu sûrenin Medine de gelen bir âyetten sonra gelmesi düşünülemez. Ama konu aynen böyle. Bir başka grup da diyordu ki Hud’a (a.s): “Üzerimize semadan parçalar indir ey peygamber!” “Bize, bizi tanrılarımızdan alıkoymak için mi geldin? Doğru sözlülerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir” dediler. (Ahkâf 22) “Ey Hud, sen bizi ilâhlarımızdan ayırmak, ilâhlarımızdan koparmak, ilâhlarımızdan soğutmak için mi geldin? Derdin ne senin? Bizim hayatımızda söz sahibi kabul ettiğimiz pek çok tanrılarımız var. Sen bizi onlardan koparıp bir tek İlâha kulluğa çağırmak için mi geldin? Eğer doğru söylüyorsan, hayatımıza karışacak tek İlâh olduğunu, başka ilâhların olamayacağını söylerken bu konuda sadıklardansan, haydi bize vaadettiğini getir. Eğer sadıksan haydi ne getireceksen getir,” diyorlar. Allah’ın elçisini peşinen reddediyorlar bu sözleriyle. Hud’un (a.s) getirdiklerinin Allah’tan olmadığını, kendisinin uydurduğunu söylemeye çalışıyorlardı. Anlıyoruz ki bu söz sadece Medine’de Rasulullah Efendimize karşı denilen bir söz değil, ondan önce de insanların Allah elçilerine söyleyegeldikleri sözlerdir. Yani her dönemde kâfirin karakteristik bir özelliğidir bu. Eğer kıyamet varsa, eğer öldükten sonra dirilmek varsa, eğer bir azap, bir ikab, bir hesap-kitap varsa, “hadi ne gelecekse geliversin bakalım” diyorlar. İşte böyle bir tavrı, böyle bir kâfir tavrını Cenâb-ı Hakk bu sûrede baştan sona sorguluyor. Ama öyle çarpıcı, öyle kahredici, susturucu, ilzam edip mat edici değil, aksine rahmâni-yetin eseri olarak, akılları başlara dâvet edici, akılları erdirici olarak, “gelin ey kullarım inattan vazgeçin! Gelin bu tavırlarınızı terk edin! Ba-na ve benim elçilerime karşı gelmekten, benim azabımı sorgulayıp dalga geçmekten vazgeçin! Ben sizi düşünerek bunları anlatıyorum! Sizi yarın sizin başınıza gelecek azaplar konusunda bugünden uyarıyorum!” biçiminde âyetler olarak karşımıza çıkıyor. Evet: Tutmuş bir adam, bir duacı, bir dâvetçi, bir çağırıcı kendisine vâki olacak, kendisinin başında patlayacak bir azaptan söz ediyor. “Hani azap gelecekti yahu! Nerede kaldı o? Niye gelmiyor ya?” demeye çalışıyor. Bir adam sanki kendine gelecek azaptan yana, sanki bunu çağırıp duruyor. Sanki buna dua ediyor, bu azabı bekliyor ve hemen bu azabın kendisine gelivermesini istiyor. İkinci bir anlayış da şöyledir: “Azap varmış, Kim verecekmiş bunu? Kim becerebilecekmiş böyle bir azabı? Kimin gücü yetecekmiş böyle bir azaba? Veya kime gelecekmiş bu azap? Kimler içinmiş bu azap? Bir de ne zaman olacakmış bu iş? Ne zaman gerçekleşecekmiş bu azap? Nasıl bir şey bu? Gerçekten öyle bir şey var mı?” diye dalga geçmek, alay etmek durumunda sorular soruyorlardı. Ama kimileri de: °u¬=³@«, «”Ï@«, yerine “Seele sailün” okumuşlar. Yani böylece cehennemde kâfirler için hazırlanmış bir vadiden söz ediliyor demişlerdir. İster öyle, ister böyle, birisi çıkmış mutlak gerçekleşecek olan azaptan söz ediyor. Allah’ın kesin olan azabı, ateşini, cehennemini yargılamaya çalışıyor. Bunun hemen sonunda diyor ki Rabbimiz: İki manası var bunun: 1- Bilsin ki o azap kâfirler içindir. Hani soran kişi, “kimin için bu azap? Kimlere gelecekmiş bu azap? Kimler için hazırlanmıştır bu azap?” diyerek alay ediyordu ya, Allah da buyuruyor ki: “O azap kâfirler içindir.” 2- Ya da bu ifadenin ikinci bir tevcihi de şöyledir: w: şeklindedir. Yani bir adam çıkmış kâfirlerin başına gelecek bir azaptan söz ediyor. Kesinlikle kâfirlerin beyinlerinde patlayacak bir azabı sorgulamaya çalışıyor. Sanki bu ifadeleriyle Rabbimiz: “Ey kâfir! Onu mu soruyorsun? Azabı mı soruyorsunuz ey kâfirler? Eğer Allah’ın azabını soruyorsan al sana!” diyor sanki. Sanki adamların sözlerini, sorularını boğazlarına tıkarcasına, “eğer o azabı sorup soruşturuyorsanız bilesiniz ki o azap kâfirler içindir! O azap sizin içindir!” buyuruyor. Kâfir, örten demektir. Öyleyse bilesiniz ki o azap hakkı, hakikati örtenler için, hakikati gizleyenler için, hakikatin insanlara ulaşmasına engel olmaya çalışan insanlar içindir. Bir özelliği daha var o azabın. Neymiş o? Engelleyicisi de yoktur onun. O azabın engelleyicisi yoktur. Kimse onun önüne geçemeyecek, kimse onu engelleyip def edemeyecektir. Ya da onunla buluşacak insanların o azapla buluşmasını kimse önleyemeyecektir. Allah o azabını kimlere ulaştırmayı murad buyurmuşsa, o azabın müşterileri ile azabın arasına kimse giremeyecektir. Peki, kim kaynaklı olacak bu azap? Kim verecek bunu? Kimin gücü yeter bu azaba? Kim gönderebilir böyle bir azabı? Allah. Allah’tandır bu azap. Allah kaynaklıdır bu azap. Böyle bir azaba ancak Allah kâdirdir. Ancak Allah böyle bir azapla azap edebilir. Ama öyle bir Allah ki, mi’râclar sahibi, meâric sahibi bir Allah. Bu Meâric ifadesini şöyle anlıyoruz: 1- Ya semavat sahibi, yücelme sahibi, yücelikler sahibi bir Allah. 2- Ya da fazl ve kerem sahibi, nîmet ve ihsan sahibi bir Allah. Allah’ın kâfirlere ulaştıracağı ve hiç kimsenin engel olamayacağı bir azaptan söz ediyor sûre. Bu sûrenin, bu âyetlerin muhatabı olan bizler, bu âyetler çerçevesinde kendi kendimizi sorgulamak zorundayız. Her birimiz kendi durumlarımızı yargılamak, gözden geçirmek zorundayız. Eğer bizler de kâfirlerden, kâfirler gurubundan olur, onları destekler, onlardan hayat programı alır, hayatımızı onlara danışır, giyim kuşamımızdan tuvalet âdâbımıza, ev teşrifimizden soframıza, saç tıraşımızdan evlenmemize kadar, hedeflerimizi, sevgilerimizi, nefretlerimizi, hayata, mala bakışımızı hep onlar kaynaklı yapmaya çalışırsak, unutmayalım ki onlara ulaşacak azap bize de ulaşacaktır. Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz bizi ondan gocundurmak ve sakındırmak için buyurur ki: “Ben Mearic sahibiyim! Ben yücelme, yükseklikler sahibiyim! Gökyüzüne söz geçiren ben, her şeye söz geçiren ben, bu işe kudreti yeten ben, dikkat edin size de azabı ulaştırabilirim!” buyuruyor. Ya da, “benim fazlım var, keremim var. Ben ki size nîmetler ulaştırmışım. Ben ki şu anda sahip olduklarınızın tümünü size verenim. Benim bu ihsanlarıma karşı siz nankörlük etmeye, küfran-ı nîmette bulunmaya, benim nîmet vericiliğimi, benim güçlü oluşumu, Rabb, Melik ve İlâh oluşumu örter, örtbas ederseniz, Rabbiniz olarak size gönderdiğim hayat programımı, kitabımı örtüp örtbas edip bir hayat yaşarsanız, o zaman kesinlikle bilesiniz ki karşılığında cezam vardır. Bunu böylece bilesiniz ve unutmayasınız,” demektedir Allah. Bundan sonra Rabbimiz mi’râcı tanıtıyor:
1-3. “Birisi, yüksek derecelere sahip olan Allah katından, inkârcılara gelecek ve savunulması imkânsız olacak azabı soruyor.” Bir adam, bir sorucu tutmuş Allah’ın azabını sorguluyor, Allah’ın azabını yargılıyor. Bir azaptan söz ediyorlar. “Bir azap var” di-yorlar. “Hani nerde kaldı bu azap? Niye gelmiyor ya?” diye alay ederek, dalga geçerek azaptan dem vuruyor. Bu soru soranın kim olduğu konusunda tefsir kitaplarında uzun uzun bilgiler verilmiştir. Ama kıyamete kadar gelecek tüm insanların hayatını düzenleme mekânizması olarak gelen bu âyet-i kerîmede elbette sadece o insan anlatılmadığından onu geçiyoruz. Yani dün bu insan birileriyse, yarın başka birileri olabilecektir. Dün bu kişi Ebu Cehil ya da yandaşlarından biriydi belki. Hangisi olursa olsun, istenilen kıyametin elbette başlarına düşmesi, beyinlerinde patlaması söz konusudur. Rivâyet ediliyor ki burada bu soruyu soran, Allah’ın azabını sorgulamaya çalışan Nadir bin Haris’tir. Enfâl sûresinde anlatıldığı gi-bi o şöyle demişti: “Allah’ımız! Eğer bu Kitap, gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır veya can yakıcı bir azap ver” demişlerdi.” (Enfâl 32) Nadir bin Haris’in bu sözlerinin akabinden bu âyet gelmiştir deniyor. “Ey Allah’ım! Eğer bu kitap senin tarafından gelmiş hak bir kitapsa, eğer bu Muhammed doğru söylüyorsa hemen üzerimize gökten toz veya acıklı bir azap gönder” demişti de, bu âyet nâzil oldu deniyor. Ama tabi Enfâl’ın Medineli bir sûre olduğu hatırlanırsa, bu işin biraz da muhteva yakınlaştırılmasından kaynaklandığı anlaşılacaktır. Yani Mekke’de gelen bu sûrenin Medine de gelen bir âyetten sonra gelmesi düşünülemez. Ama konu aynen böyle. Bir başka grup da diyordu ki Hud’a (a.s): “Üzerimize semadan parçalar indir ey peygamber!” “Bize, bizi tanrılarımızdan alıkoymak için mi geldin? Doğru sözlülerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir” dediler. (Ahkâf 22) “Ey Hud, sen bizi ilâhlarımızdan ayırmak, ilâhlarımızdan koparmak, ilâhlarımızdan soğutmak için mi geldin? Derdin ne senin? Bizim hayatımızda söz sahibi kabul ettiğimiz pek çok tanrılarımız var. Sen bizi onlardan koparıp bir tek İlâha kulluğa çağırmak için mi geldin? Eğer doğru söylüyorsan, hayatımıza karışacak tek İlâh olduğunu, başka ilâhların olamayacağını söylerken bu konuda sadıklardansan, haydi bize vaadettiğini getir. Eğer sadıksan haydi ne getireceksen getir,” diyorlar. Allah’ın elçisini peşinen reddediyorlar bu sözleriyle. Hud’un (a.s) getirdiklerinin Allah’tan olmadığını, kendisinin uydurduğunu söylemeye çalışıyorlardı. Anlıyoruz ki bu söz sadece Medine’de Rasulullah Efendimize karşı denilen bir söz değil, ondan önce de insanların Allah elçilerine söyleyegeldikleri sözlerdir. Yani her dönemde kâfirin karakteristik bir özelliğidir bu. Eğer kıyamet varsa, eğer öldükten sonra dirilmek varsa, eğer bir azap, bir ikab, bir hesap-kitap varsa, “hadi ne gelecekse geliversin bakalım” diyorlar. İşte böyle bir tavrı, böyle bir kâfir tavrını Cenâb-ı Hakk bu sûrede baştan sona sorguluyor. Ama öyle çarpıcı, öyle kahredici, susturucu, ilzam edip mat edici değil, aksine rahmâni-yetin eseri olarak, akılları başlara dâvet edici, akılları erdirici olarak, “gelin ey kullarım inattan vazgeçin! Gelin bu tavırlarınızı terk edin! Ba-na ve benim elçilerime karşı gelmekten, benim azabımı sorgulayıp dalga geçmekten vazgeçin! Ben sizi düşünerek bunları anlatıyorum! Sizi yarın sizin başınıza gelecek azaplar konusunda bugünden uyarıyorum!” biçiminde âyetler olarak karşımıza çıkıyor. Evet: Tutmuş bir adam, bir duacı, bir dâvetçi, bir çağırıcı kendisine vâki olacak, kendisinin başında patlayacak bir azaptan söz ediyor. “Hani azap gelecekti yahu! Nerede kaldı o? Niye gelmiyor ya?” demeye çalışıyor. Bir adam sanki kendine gelecek azaptan yana, sanki bunu çağırıp duruyor. Sanki buna dua ediyor, bu azabı bekliyor ve hemen bu azabın kendisine gelivermesini istiyor. İkinci bir anlayış da şöyledir: “Azap varmış, Kim verecekmiş bunu? Kim becerebilecekmiş böyle bir azabı? Kimin gücü yetecekmiş böyle bir azaba? Veya kime gelecekmiş bu azap? Kimler içinmiş bu azap? Bir de ne zaman olacakmış bu iş? Ne zaman gerçekleşecekmiş bu azap? Nasıl bir şey bu? Gerçekten öyle bir şey var mı?” diye dalga geçmek, alay etmek durumunda sorular soruyorlardı. Ama kimileri de: °u¬=³@«, «”Ï@«, yerine “Seele sailün” okumuşlar. Yani böylece cehennemde kâfirler için hazırlanmış bir vadiden söz ediliyor demişlerdir. İster öyle, ister böyle, birisi çıkmış mutlak gerçekleşecek olan azaptan söz ediyor. Allah’ın kesin olan azabı, ateşini, cehennemini yargılamaya çalışıyor. Bunun hemen sonunda diyor ki Rabbimiz: İki manası var bunun: 1- Bilsin ki o azap kâfirler içindir. Hani soran kişi, “kimin için bu azap? Kimlere gelecekmiş bu azap? Kimler için hazırlanmıştır bu azap?” diyerek alay ediyordu ya, Allah da buyuruyor ki: “O azap kâfirler içindir.” 2- Ya da bu ifadenin ikinci bir tevcihi de şöyledir: w: şeklindedir. Yani bir adam çıkmış kâfirlerin başına gelecek bir azaptan söz ediyor. Kesinlikle kâfirlerin beyinlerinde patlayacak bir azabı sorgulamaya çalışıyor. Sanki bu ifadeleriyle Rabbimiz: “Ey kâfir! Onu mu soruyorsun? Azabı mı soruyorsunuz ey kâfirler? Eğer Allah’ın azabını soruyorsan al sana!” diyor sanki. Sanki adamların sözlerini, sorularını boğazlarına tıkarcasına, “eğer o azabı sorup soruşturuyorsanız bilesiniz ki o azap kâfirler içindir! O azap sizin içindir!” buyuruyor. Kâfir, örten demektir. Öyleyse bilesiniz ki o azap hakkı, hakikati örtenler için, hakikati gizleyenler için, hakikatin insanlara ulaşmasına engel olmaya çalışan insanlar içindir. Bir özelliği daha var o azabın. Neymiş o? Engelleyicisi de yoktur onun. O azabın engelleyicisi yoktur. Kimse onun önüne geçemeyecek, kimse onu engelleyip def edemeyecektir. Ya da onunla buluşacak insanların o azapla buluşmasını kimse önleyemeyecektir. Allah o azabını kimlere ulaştırmayı murad buyurmuşsa, o azabın müşterileri ile azabın arasına kimse giremeyecektir. Peki, kim kaynaklı olacak bu azap? Kim verecek bunu? Kimin gücü yeter bu azaba? Kim gönderebilir böyle bir azabı? Allah. Allah’tandır bu azap. Allah kaynaklıdır bu azap. Böyle bir azaba ancak Allah kâdirdir. Ancak Allah böyle bir azapla azap edebilir. Ama öyle bir Allah ki, mi’râclar sahibi, meâric sahibi bir Allah. Bu Meâric ifadesini şöyle anlıyoruz: 1- Ya semavat sahibi, yücelme sahibi, yücelikler sahibi bir Allah. 2- Ya da fazl ve kerem sahibi, nîmet ve ihsan sahibi bir Allah. Allah’ın kâfirlere ulaştıracağı ve hiç kimsenin engel olamayacağı bir azaptan söz ediyor sûre. Bu sûrenin, bu âyetlerin muhatabı olan bizler, bu âyetler çerçevesinde kendi kendimizi sorgulamak zorundayız. Her birimiz kendi durumlarımızı yargılamak, gözden geçirmek zorundayız. Eğer bizler de kâfirlerden, kâfirler gurubundan olur, onları destekler, onlardan hayat programı alır, hayatımızı onlara danışır, giyim kuşamımızdan tuvalet âdâbımıza, ev teşrifimizden soframıza, saç tıraşımızdan evlenmemize kadar, hedeflerimizi, sevgilerimizi, nefretlerimizi, hayata, mala bakışımızı hep onlar kaynaklı yapmaya çalışırsak, unutmayalım ki onlara ulaşacak azap bize de ulaşacaktır. Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz bizi ondan gocundurmak ve sakındırmak için buyurur ki: “Ben Mearic sahibiyim! Ben yücelme, yükseklikler sahibiyim! Gökyüzüne söz geçiren ben, her şeye söz geçiren ben, bu işe kudreti yeten ben, dikkat edin size de azabı ulaştırabilirim!” buyuruyor. Ya da, “benim fazlım var, keremim var. Ben ki size nîmetler ulaştırmışım. Ben ki şu anda sahip olduklarınızın tümünü size verenim. Benim bu ihsanlarıma karşı siz nankörlük etmeye, küfran-ı nîmette bulunmaya, benim nîmet vericiliğimi, benim güçlü oluşumu, Rabb, Melik ve İlâh oluşumu örter, örtbas ederseniz, Rabbiniz olarak size gönderdiğim hayat programımı, kitabımı örtüp örtbas edip bir hayat yaşarsanız, o zaman kesinlikle bilesiniz ki karşılığında cezam vardır. Bunu böylece bilesiniz ve unutmayasınız,” demektedir Allah. Bundan sonra Rabbimiz mi’râcı tanıtıyor:
1-3. “Birisi, yüksek derecelere sahip olan Allah katından, inkârcılara gelecek ve savunulması imkânsız olacak azabı soruyor.” Bir adam, bir sorucu tutmuş Allah’ın azabını sorguluyor, Allah’ın azabını yargılıyor. Bir azaptan söz ediyorlar. “Bir azap var” di-yorlar. “Hani nerde kaldı bu azap? Niye gelmiyor ya?” diye alay ederek, dalga geçerek azaptan dem vuruyor. Bu soru soranın kim olduğu konusunda tefsir kitaplarında uzun uzun bilgiler verilmiştir. Ama kıyamete kadar gelecek tüm insanların hayatını düzenleme mekânizması olarak gelen bu âyet-i kerîmede elbette sadece o insan anlatılmadığından onu geçiyoruz. Yani dün bu insan birileriyse, yarın başka birileri olabilecektir. Dün bu kişi Ebu Cehil ya da yandaşlarından biriydi belki. Hangisi olursa olsun, istenilen kıyametin elbette başlarına düşmesi, beyinlerinde patlaması söz konusudur. Rivâyet ediliyor ki burada bu soruyu soran, Allah’ın azabını sorgulamaya çalışan Nadir bin Haris’tir. Enfâl sûresinde anlatıldığı gi-bi o şöyle demişti: “Allah’ımız! Eğer bu Kitap, gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır veya can yakıcı bir azap ver” demişlerdi.” (Enfâl 32) Nadir bin Haris’in bu sözlerinin akabinden bu âyet gelmiştir deniyor. “Ey Allah’ım! Eğer bu kitap senin tarafından gelmiş hak bir kitapsa, eğer bu Muhammed doğru söylüyorsa hemen üzerimize gökten toz veya acıklı bir azap gönder” demişti de, bu âyet nâzil oldu deniyor. Ama tabi Enfâl’ın Medineli bir sûre olduğu hatırlanırsa, bu işin biraz da muhteva yakınlaştırılmasından kaynaklandığı anlaşılacaktır. Yani Mekke’de gelen bu sûrenin Medine de gelen bir âyetten sonra gelmesi düşünülemez. Ama konu aynen böyle. Bir başka grup da diyordu ki Hud’a (a.s): “Üzerimize semadan parçalar indir ey peygamber!” “Bize, bizi tanrılarımızdan alıkoymak için mi geldin? Doğru sözlülerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir” dediler. (Ahkâf 22) “Ey Hud, sen bizi ilâhlarımızdan ayırmak, ilâhlarımızdan koparmak, ilâhlarımızdan soğutmak için mi geldin? Derdin ne senin? Bizim hayatımızda söz sahibi kabul ettiğimiz pek çok tanrılarımız var. Sen bizi onlardan koparıp bir tek İlâha kulluğa çağırmak için mi geldin? Eğer doğru söylüyorsan, hayatımıza karışacak tek İlâh olduğunu, başka ilâhların olamayacağını söylerken bu konuda sadıklardansan, haydi bize vaadettiğini getir. Eğer sadıksan haydi ne getireceksen getir,” diyorlar. Allah’ın elçisini peşinen reddediyorlar bu sözleriyle. Hud’un (a.s) getirdiklerinin Allah’tan olmadığını, kendisinin uydurduğunu söylemeye çalışıyorlardı. Anlıyoruz ki bu söz sadece Medine’de Rasulullah Efendimize karşı denilen bir söz değil, ondan önce de insanların Allah elçilerine söyleyegeldikleri sözlerdir. Yani her dönemde kâfirin karakteristik bir özelliğidir bu. Eğer kıyamet varsa, eğer öldükten sonra dirilmek varsa, eğer bir azap, bir ikab, bir hesap-kitap varsa, “hadi ne gelecekse geliversin bakalım” diyorlar. İşte böyle bir tavrı, böyle bir kâfir tavrını Cenâb-ı Hakk bu sûrede baştan sona sorguluyor. Ama öyle çarpıcı, öyle kahredici, susturucu, ilzam edip mat edici değil, aksine rahmâni-yetin eseri olarak, akılları başlara dâvet edici, akılları erdirici olarak, “gelin ey kullarım inattan vazgeçin! Gelin bu tavırlarınızı terk edin! Ba-na ve benim elçilerime karşı gelmekten, benim azabımı sorgulayıp dalga geçmekten vazgeçin! Ben sizi düşünerek bunları anlatıyorum! Sizi yarın sizin başınıza gelecek azaplar konusunda bugünden uyarıyorum!” biçiminde âyetler olarak karşımıza çıkıyor. Evet: Tutmuş bir adam, bir duacı, bir dâvetçi, bir çağırıcı kendisine vâki olacak, kendisinin başında patlayacak bir azaptan söz ediyor. “Hani azap gelecekti yahu! Nerede kaldı o? Niye gelmiyor ya?” demeye çalışıyor. Bir adam sanki kendine gelecek azaptan yana, sanki bunu çağırıp duruyor. Sanki buna dua ediyor, bu azabı bekliyor ve hemen bu azabın kendisine gelivermesini istiyor. İkinci bir anlayış da şöyledir: “Azap varmış, Kim verecekmiş bunu? Kim becerebilecekmiş böyle bir azabı? Kimin gücü yetecekmiş böyle bir azaba? Veya kime gelecekmiş bu azap? Kimler içinmiş bu azap? Bir de ne zaman olacakmış bu iş? Ne zaman gerçekleşecekmiş bu azap? Nasıl bir şey bu? Gerçekten öyle bir şey var mı?” diye dalga geçmek, alay etmek durumunda sorular soruyorlardı. Ama kimileri de: °u¬=³@«, «”Ï@«, yerine “Seele sailün” okumuşlar. Yani böylece cehennemde kâfirler için hazırlanmış bir vadiden söz ediliyor demişlerdir. İster öyle, ister böyle, birisi çıkmış mutlak gerçekleşecek olan azaptan söz ediyor. Allah’ın kesin olan azabı, ateşini, cehennemini yargılamaya çalışıyor. Bunun hemen sonunda diyor ki Rabbimiz: İki manası var bunun: 1- Bilsin ki o azap kâfirler içindir. Hani soran kişi, “kimin için bu azap? Kimlere gelecekmiş bu azap? Kimler için hazırlanmıştır bu azap?” diyerek alay ediyordu ya, Allah da buyuruyor ki: “O azap kâfirler içindir.” 2- Ya da bu ifadenin ikinci bir tevcihi de şöyledir: w: şeklindedir. Yani bir adam çıkmış kâfirlerin başına gelecek bir azaptan söz ediyor. Kesinlikle kâfirlerin beyinlerinde patlayacak bir azabı sorgulamaya çalışıyor. Sanki bu ifadeleriyle Rabbimiz: “Ey kâfir! Onu mu soruyorsun? Azabı mı soruyorsunuz ey kâfirler? Eğer Allah’ın azabını soruyorsan al sana!” diyor sanki. Sanki adamların sözlerini, sorularını boğazlarına tıkarcasına, “eğer o azabı sorup soruşturuyorsanız bilesiniz ki o azap kâfirler içindir! O azap sizin içindir!” buyuruyor. Kâfir, örten demektir. Öyleyse bilesiniz ki o azap hakkı, hakikati örtenler için, hakikati gizleyenler için, hakikatin insanlara ulaşmasına engel olmaya çalışan insanlar içindir. Bir özelliği daha var o azabın. Neymiş o? Engelleyicisi de yoktur onun. O azabın engelleyicisi yoktur. Kimse onun önüne geçemeyecek, kimse onu engelleyip def edemeyecektir. Ya da onunla buluşacak insanların o azapla buluşmasını kimse önleyemeyecektir. Allah o azabını kimlere ulaştırmayı murad buyurmuşsa, o azabın müşterileri ile azabın arasına kimse giremeyecektir. Peki, kim kaynaklı olacak bu azap? Kim verecek bunu? Kimin gücü yeter bu azaba? Kim gönderebilir böyle bir azabı? Allah. Allah’tandır bu azap. Allah kaynaklıdır bu azap. Böyle bir azaba ancak Allah kâdirdir. Ancak Allah böyle bir azapla azap edebilir. Ama öyle bir Allah ki, mi’râclar sahibi, meâric sahibi bir Allah. Bu Meâric ifadesini şöyle anlıyoruz: 1- Ya semavat sahibi, yücelme sahibi, yücelikler sahibi bir Allah. 2- Ya da fazl ve kerem sahibi, nîmet ve ihsan sahibi bir Allah. Allah’ın kâfirlere ulaştıracağı ve hiç kimsenin engel olamayacağı bir azaptan söz ediyor sûre. Bu sûrenin, bu âyetlerin muhatabı olan bizler, bu âyetler çerçevesinde kendi kendimizi sorgulamak zorundayız. Her birimiz kendi durumlarımızı yargılamak, gözden geçirmek zorundayız. Eğer bizler de kâfirlerden, kâfirler gurubundan olur, onları destekler, onlardan hayat programı alır, hayatımızı onlara danışır, giyim kuşamımızdan tuvalet âdâbımıza, ev teşrifimizden soframıza, saç tıraşımızdan evlenmemize kadar, hedeflerimizi, sevgilerimizi, nefretlerimizi, hayata, mala bakışımızı hep onlar kaynaklı yapmaya çalışırsak, unutmayalım ki onlara ulaşacak azap bize de ulaşacaktır. Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz bizi ondan gocundurmak ve sakındırmak için buyurur ki: “Ben Mearic sahibiyim! Ben yücelme, yükseklikler sahibiyim! Gökyüzüne söz geçiren ben, her şeye söz geçiren ben, bu işe kudreti yeten ben, dikkat edin size de azabı ulaştırabilirim!” buyuruyor. Ya da, “benim fazlım var, keremim var. Ben ki size nîmetler ulaştırmışım. Ben ki şu anda sahip olduklarınızın tümünü size verenim. Benim bu ihsanlarıma karşı siz nankörlük etmeye, küfran-ı nîmette bulunmaya, benim nîmet vericiliğimi, benim güçlü oluşumu, Rabb, Melik ve İlâh oluşumu örter, örtbas ederseniz, Rabbiniz olarak size gönderdiğim hayat programımı, kitabımı örtüp örtbas edip bir hayat yaşarsanız, o zaman kesinlikle bilesiniz ki karşılığında cezam vardır. Bunu böylece bilesiniz ve unutmayasınız,” demektedir Allah. Bundan sonra Rabbimiz mi’râcı tanıtıyor:
4. “Melekler ve Cebrâil, miktarı elli bin yıl olan o derecelere bir günde yükselirler.” Melekler ve Ruh, Allah-u Zü’l-Celâl’e öyle bir günde ulaşırlar ki bu sizin bildiğiniz, saydığınız elli bin yıla bedeldir. Yani eğer bu işi siz yapmaya kalksaydınız, elli bin yıl uğraşırdınız da beceremezdiniz. Bu âyetin manasını şu iki şekilde anlamaya çalışacağız: 1- Buradaki Ruh’tan kasıt Cebrâil’dir. Çünkü Kur’an’da Cebrâil’in (a.s) bir adı da Ruh’tur. Öyleyse şöyle diyeceğiz: Melekler ve Ruh, melekler ve Cebrâil Allah katına öyle bir günde çıkarlar ki, bu sizin bildiğiniz saydığınız elli bin yıla bedeldir. 2- Buradaki ruhtan kasıt ölmüş insanların ruhlarıdır. Buna göre de şöyle diyeceğiz: Melekler sizden ölmüş birinin ruhunu Allah katına öyle bir günde çıkarıp ulaştırırlar ki, bu sizin bildiğiniz elli bin yıldır. Secde sûresinde de şöyle deniyordu: “Gökten yere kadar olan bütün işleri Allah düzenler, sonra, işler sizin hesabınıza göre bin yıl kadar tutan bir gün içinde O’na yükselir.” Secde 5) Yani şu sizin şu anda saydığınız elli, elli bin yıl demektedir. Peki ne anladık bundan? Anladık ki, meleğin bir günü bizim elli bin yılımızmış. Bir melek günü eşittir elli bin yıl. Halbuki bizim dünyadaki tarihimiz bir 8, 10 bin yıl filan ediyor. Hz. Adem’den bu yana tarihimiz, insanlığın tarihi işte topu topu bu kadar. Yani bizim dünyadaki tarihimiz, meleğin bir gününün beşte biri kadardır. Bir melek gününün beşte biri. Bir de bunun içinde kendi yerimizi, kendi ömrümüzü bulmaya kalkışsak, bir hiç olduğumuzu anlayacağız. İnsan kendini bir şey zanneder de Allah’a kafa tutmaya kalkışır. İşte bizim çabalamamız, bizim kavgamız bu. Peki değer mi buna? Dünyada kalacağımız bu kadarcık bir zaman için değer mi bu kavgaya? Ne için çabaladığınızı, ne için koşturduğunuzu bir düşünün! Neyin kavgasını verdiğinizi bir düşünün! Yani topu topu bir melek gününün beşte birinin on bin de birini bir yıl diye yaşıyorsunuz. İşte hepsi bu. Değer mi çabalamaya? “Aman malım olsaydı! Aman mülküm olsaydı! Evim, barkım olsaydı! Kavgam olsaydı! Oğlum içindi! Kızım içindi! Gelecek içindi! İstikbal içindi!” demenin ne manası var ki? Yaşadığımız, yaşayacağımız zaman belli. Zaten biraz sonra bunların, bu uğrunda kavga vererek sahip olduklarımızın hepsini fedâ edeceğimizi anlatacak Allah. Sizin elli bin yılda beceremeyeceğiniz bir işi Allah bir günde meleklere becertiveriyor. Göklere ve yere, göktekilere ve yerdekilere egemen olan Rabbinizin yerde olan sizlere semâdan emirlerinin, âyetlerinin, yasalarının inmesi, gerekse yerdekilere ilişkin emrin tekrar semaya yükselmesinin bir günde olduğunu anlatır Allah. Rabbimizin kurduğu şu âlemler yanında, şu yedi kat semâ, onu çevreleyip kuşatan kürsi, onu da kuşatan arş yanında, bizim dünyamız, kendi varlığı milyarlarca kere daha büyütülmüş de olsa bir mikrobun milyar da biri kadar bile bir değer ifade etmiyor. İşte bu ve benzeri âyetlerinde Rabbimiz kendi gücünü, kudretini gündeme getirerek bizlere buyuruyor ki: “Kullarım! Ne kadar küçüksünüz, ne kadar basitsiniz, ne kadar acizsiniz ki farkında değilsiniz. Rabbinizin kudretinden de gafil bir şekilde ne yaptığınızın farkında değilsiniz” buyuruyor. Öyleyse ey Peygamber ve Peygamber yolunun yolcuları:
5-7. “Ey Muhammed! Güzel güzel sabret; Doğrusu inkârcılar azabı uzak görüyorlar. Ama Biz onu yakın gör-mekteyiz.” “Peygamberim sen sabr-ı cemille sabret! Çok güzel sabırla, güzel bir biçimde sabret. Hakkı gündeme getiren bir sabırla sabret! Sabret ki sabrın güzel olsun!” Rabbimiz burada Peygamberimizden ve onun şahsında hepimizden sabr-ı cemil istiyor. Bu ifadeyi, sabr-ı cemili Yusuf sûresinden öğrenmek lâzım. Hani oğulları Yusuf’u kuyuya atıp “babacığım onu kurt yedi” diyerek geldiklerinde, oğlu Yusuf’un üzüntüsüyle yüreği ağ-zına gelmiş Hz. Yakub’un şöyle dediğini anlatıyordu Yusuf sûresi: “Üzerine başka bir kan bulaşmış olarak Yusuf’un gömleğini de getirmişlerdi. Babaları: “Sizi nefsiniz bir iş yapmaya sürükledi; artık bana güzelce sabır gerekir. Anlattıklarınıza ancak Allah’tan yardım istenir” dedi. (Yusuf 18) Bakın Yakub (a.s) diyor ki: Bu durumda bana düşen de sabr-ı cemildir. Güzel bir sabırdır. İşte onun yaptığı sabır, sabr-ı cemildir. Yusuf’u elinden alınan Yakub’un ilk sadmede gösterdiği sabra sabr-ı cemil denir. Rasulullah Efendimizin bir hadisiyle söylersek: “Gerçek sabır, sadme-i ûlâdadır.” Yani imtihan maksadıyla Rabbimizin kullarına gönderdiği herhangi bir musîbet, belâ haberi kişiye ilk verildiği anda, o sadmeyle, o haberin darbesiyle ilk defa karşı karşıya kaldığı anda, sabretmesi gerçek sabırdır, sabr-ı cemildir. Meselâ “baban öldü” haberi kişiye ilk verildiği anda, o ilk sadmeyle karşı karşıya kaldığı anda sabretmesi, veya “dükkanın yandı” haberi kişiye ilk verildiği anda, çocuğunu kaybettiği haberi kendisine ilk verildiği anda, bu haberin darbesiyle karşı karşıya geldiği ilk anda kişinin sabretmesi sabr-ı cemildir, gerçek sabırdır. Değilse bu hadiseden on gün sonra, bir ay sonra, bir yıl sonra artık ona sabret demenin anlamı kalmamıştır, zira artık alışmıştır. O anda sabretmek sabr-ı cemildir. Sabr-ı cemil’in ikinci manası, özellikle Cenab-ı Hakk’ın bizi na-sıl isterse öyle imtihan ettiğine inanarak sabretmektir. Allah’ın imtihan sorularına hoş bakmak, karşı gelmemek isyan etmemektir. Yani Rab-bim en güzel imtihan edendir, Allah beni en güzel biçimde imtihan eder, gönderdiği sorular bana lâyık sorulardır, zira en münasibini, en mütenasibini bilen Rabbimdir diyerek imtihan sorularına teslimiyettir. Şu anda koskoca bir dünya imtihan salonu ve milyarlarca insan da bu salonda imtihandadır. Rabbimizin herkese gönderdiği sorular farklıdır. Kimisini bir evle imtihan ediyor, kimisini evsiz imtihan ediyor, kimisine beş tane kız çocuğu vermiş hiç erkek evlâdı vermemiş, ona öyle bir soruyu münasip görmüş, kimilerine sadece erkek evlâtları vermiş kız çocukları vermemiş, onlara böyle bir soruyu münasip görmüş; kimilerine bol mal vermiş, kimilerini malsız imtihan ediyor; ki-milerini elli, kimilerini çolak imtihan ediyor; kimilerini dilli, kimilerini de dilsiz, tat imtihan ediyor. Herkesin imtihan soruları farklıdır. İşte Rab-bimiz en güzelini bilir. Rabbimiz en münasip soruları gönderir. Rab-bimiz hikmet sahibidir, eğer bana bunları münasip görmüşse, beni bunlarla imtihan etmeyi murad buyurmuşsa, kabulümdür demek sabr-ı cemildir. Sabr-ı cemil’in bir üçüncü manası da, Allah’ın kutlu elçilerinin sabırlarıdır. Yani kendilerini tüm dünya alkışlasa da, ya da tüm dünya kendilerine düşman kesilse de, hareketlerinde, tavırlarında değişiklik yapmamak, Allah’a kulluklarında asla değişiklik yapmamaktır sabr-ı cemil. Kınayanın kınamasına aldırış etmeden her şart altında Allah’a, Allah’ın istediği kulluğu icraya devamdır. Hâsılı sabır sembollerini, sabır örneklerini gözümüzün önüne getirerek sabr-ı cemili anlayalım ve sabredelim. Meselâ Hz. Nuh gözümüzün önünde dursun. 950 yıllık bir dâvet sabrında bulunmuş Allah’ın elçisi. Toplumunun küfürde ısrarlı davranması, onu dinlememek için parmaklarıyla kulaklarını tıkamaları, Nuh (a.s) bizi tanıyamasın diye elbiselerini üzerlerine alarak ondan saklanmaya çalışmaları, yalanlamaları, hakaret etmeleri karşısında bile bıkıp usanmaması, tavrında bir değişiklik yapmamasını kendimize örnek alalım. Veya meselâ bir Dâvûd (a.s) örneğini alın. Tâğutlara karşı ver-diği savaşını, etrafındakilerin dağılıp gidişine, yanında azıcık bir grup kalışına karşı nasıl sabrettiğini düşünün ve sabr-ı cemili anlamaya ça-lışın. Bir Mûsâ (a.s) örneğini alın. Firavun karşısında nasıl sabredebilmiş? Kendilerini kurtarmaya geldiği Ben-i İsrâil’in inatlarına nasıl sabırla mukâbelede bulunduğunu düşünün. Veya kavminin azgınlıklarına, sapıklıklarına karşı sabreden Hz. Lût’u (a.s) bir düşünün. Cinsel sapıklık içindeki insanlara kızlarını teklif edebilecek kadar dünya başına dar geldiği halde, yine de yapması gerekenleri yapması, Allah’ın kendisine yüklediği kulluk görevini icra etmesi noktasındaki sabrını gözünüzün önünden geçirin. Ya da testere ile kesilenleri bir düşünün. Belinden ya da boynundan kesilirken bile sabredip Allah’a kulluktan vazgeçmeyenleri düşünün de, “Sabran cemilayı” anlayın. Başka türlü bunu anlamak ta, anlatmak ta mümkün değildir. Sen sabret peygamberim! Sizler de sabredin ey peygamber yolunun yolcuları. Çünkü: “Onlar çok uzak görüyorlar bu işi.” Neyi uzak görüyorlar? Öleceklerini, dirileceklerini, kıyametin kopacağı, kıyamet sonrası hesabını-kitabını, cenneti, cehennemi çok uzak görüyorlar. Hesaba çekileceklerini çok uzak görüyorlar. “Olmaz, gelmez, mümkün değil öldükten sonra dirilmeyeceğiz” diyorlar. Bu işin olmayacağını, gelmeyeceğini zannediyorlar. Onlar bu işin çok uzak, ihtimalsiz olduğunu zannediyorlar ama: Ama biz onu çok yakın görüyoruz. Çünkü genel bir kural var ki, her gelecek yakındır. Her gelecek yakındır ve bu da gelecektir. Ta-bii buradaki uzaklık-yakınlık, mesafe uzaklığı, yakınlığı değildir. Onlar bunu uzak görüyorlar denirken, gayr-i kain görüyorlar, yani mümkün değil, gerçekleşmeyecek görüyorlar, biz de onu kain görüyoruz, mutlak gelecek ve gerçekleşecek görüyoruz, demektir. Bundan sonra Cenab-ı Hakk kesinlikle gelecek olan, çok yakın olan bu kıyameti ve kıyamet sonrası hesabını-kitabını ispatlamak, gözler önüne sermek için birkaç enstantane, birkaç tablo, birkaç çekim getiriyor gözlerimizin önüne. Ama tabii kıyametle alâkalı, kıyamet sonrası hesap-kitapla alâkalı her şeyi anlatmıyor. Sadece birkaç tablo ortaya koyuyor. Neymiş onlar? Ne olacakmış o gün?
5-7. “Ey Muhammed! Güzel güzel sabret; Doğrusu inkârcılar azabı uzak görüyorlar. Ama Biz onu yakın gör-mekteyiz.” “Peygamberim sen sabr-ı cemille sabret! Çok güzel sabırla, güzel bir biçimde sabret. Hakkı gündeme getiren bir sabırla sabret! Sabret ki sabrın güzel olsun!” Rabbimiz burada Peygamberimizden ve onun şahsında hepimizden sabr-ı cemil istiyor. Bu ifadeyi, sabr-ı cemili Yusuf sûresinden öğrenmek lâzım. Hani oğulları Yusuf’u kuyuya atıp “babacığım onu kurt yedi” diyerek geldiklerinde, oğlu Yusuf’un üzüntüsüyle yüreği ağ-zına gelmiş Hz. Yakub’un şöyle dediğini anlatıyordu Yusuf sûresi: “Üzerine başka bir kan bulaşmış olarak Yusuf’un gömleğini de getirmişlerdi. Babaları: “Sizi nefsiniz bir iş yapmaya sürükledi; artık bana güzelce sabır gerekir. Anlattıklarınıza ancak Allah’tan yardım istenir” dedi. (Yusuf 18) Bakın Yakub (a.s) diyor ki: Bu durumda bana düşen de sabr-ı cemildir. Güzel bir sabırdır. İşte onun yaptığı sabır, sabr-ı cemildir. Yusuf’u elinden alınan Yakub’un ilk sadmede gösterdiği sabra sabr-ı cemil denir. Rasulullah Efendimizin bir hadisiyle söylersek: “Gerçek sabır, sadme-i ûlâdadır.” Yani imtihan maksadıyla Rabbimizin kullarına gönderdiği herhangi bir musîbet, belâ haberi kişiye ilk verildiği anda, o sadmeyle, o haberin darbesiyle ilk defa karşı karşıya kaldığı anda, sabretmesi gerçek sabırdır, sabr-ı cemildir. Meselâ “baban öldü” haberi kişiye ilk verildiği anda, o ilk sadmeyle karşı karşıya kaldığı anda sabretmesi, veya “dükkanın yandı” haberi kişiye ilk verildiği anda, çocuğunu kaybettiği haberi kendisine ilk verildiği anda, bu haberin darbesiyle karşı karşıya geldiği ilk anda kişinin sabretmesi sabr-ı cemildir, gerçek sabırdır. Değilse bu hadiseden on gün sonra, bir ay sonra, bir yıl sonra artık ona sabret demenin anlamı kalmamıştır, zira artık alışmıştır. O anda sabretmek sabr-ı cemildir. Sabr-ı cemil’in ikinci manası, özellikle Cenab-ı Hakk’ın bizi na-sıl isterse öyle imtihan ettiğine inanarak sabretmektir. Allah’ın imtihan sorularına hoş bakmak, karşı gelmemek isyan etmemektir. Yani Rab-bim en güzel imtihan edendir, Allah beni en güzel biçimde imtihan eder, gönderdiği sorular bana lâyık sorulardır, zira en münasibini, en mütenasibini bilen Rabbimdir diyerek imtihan sorularına teslimiyettir. Şu anda koskoca bir dünya imtihan salonu ve milyarlarca insan da bu salonda imtihandadır. Rabbimizin herkese gönderdiği sorular farklıdır. Kimisini bir evle imtihan ediyor, kimisini evsiz imtihan ediyor, kimisine beş tane kız çocuğu vermiş hiç erkek evlâdı vermemiş, ona öyle bir soruyu münasip görmüş, kimilerine sadece erkek evlâtları vermiş kız çocukları vermemiş, onlara böyle bir soruyu münasip görmüş; kimilerine bol mal vermiş, kimilerini malsız imtihan ediyor; ki-milerini elli, kimilerini çolak imtihan ediyor; kimilerini dilli, kimilerini de dilsiz, tat imtihan ediyor. Herkesin imtihan soruları farklıdır. İşte Rab-bimiz en güzelini bilir. Rabbimiz en münasip soruları gönderir. Rab-bimiz hikmet sahibidir, eğer bana bunları münasip görmüşse, beni bunlarla imtihan etmeyi murad buyurmuşsa, kabulümdür demek sabr-ı cemildir. Sabr-ı cemil’in bir üçüncü manası da, Allah’ın kutlu elçilerinin sabırlarıdır. Yani kendilerini tüm dünya alkışlasa da, ya da tüm dünya kendilerine düşman kesilse de, hareketlerinde, tavırlarında değişiklik yapmamak, Allah’a kulluklarında asla değişiklik yapmamaktır sabr-ı cemil. Kınayanın kınamasına aldırış etmeden her şart altında Allah’a, Allah’ın istediği kulluğu icraya devamdır. Hâsılı sabır sembollerini, sabır örneklerini gözümüzün önüne getirerek sabr-ı cemili anlayalım ve sabredelim. Meselâ Hz. Nuh gözümüzün önünde dursun. 950 yıllık bir dâvet sabrında bulunmuş Allah’ın elçisi. Toplumunun küfürde ısrarlı davranması, onu dinlememek için parmaklarıyla kulaklarını tıkamaları, Nuh (a.s) bizi tanıyamasın diye elbiselerini üzerlerine alarak ondan saklanmaya çalışmaları, yalanlamaları, hakaret etmeleri karşısında bile bıkıp usanmaması, tavrında bir değişiklik yapmamasını kendimize örnek alalım. Veya meselâ bir Dâvûd (a.s) örneğini alın. Tâğutlara karşı ver-diği savaşını, etrafındakilerin dağılıp gidişine, yanında azıcık bir grup kalışına karşı nasıl sabrettiğini düşünün ve sabr-ı cemili anlamaya ça-lışın. Bir Mûsâ (a.s) örneğini alın. Firavun karşısında nasıl sabredebilmiş? Kendilerini kurtarmaya geldiği Ben-i İsrâil’in inatlarına nasıl sabırla mukâbelede bulunduğunu düşünün. Veya kavminin azgınlıklarına, sapıklıklarına karşı sabreden Hz. Lût’u (a.s) bir düşünün. Cinsel sapıklık içindeki insanlara kızlarını teklif edebilecek kadar dünya başına dar geldiği halde, yine de yapması gerekenleri yapması, Allah’ın kendisine yüklediği kulluk görevini icra etmesi noktasındaki sabrını gözünüzün önünden geçirin. Ya da testere ile kesilenleri bir düşünün. Belinden ya da boynundan kesilirken bile sabredip Allah’a kulluktan vazgeçmeyenleri düşünün de, “Sabran cemilayı” anlayın. Başka türlü bunu anlamak ta, anlatmak ta mümkün değildir. Sen sabret peygamberim! Sizler de sabredin ey peygamber yolunun yolcuları. Çünkü: “Onlar çok uzak görüyorlar bu işi.” Neyi uzak görüyorlar? Öleceklerini, dirileceklerini, kıyametin kopacağı, kıyamet sonrası hesabını-kitabını, cenneti, cehennemi çok uzak görüyorlar. Hesaba çekileceklerini çok uzak görüyorlar. “Olmaz, gelmez, mümkün değil öldükten sonra dirilmeyeceğiz” diyorlar. Bu işin olmayacağını, gelmeyeceğini zannediyorlar. Onlar bu işin çok uzak, ihtimalsiz olduğunu zannediyorlar ama: Ama biz onu çok yakın görüyoruz. Çünkü genel bir kural var ki, her gelecek yakındır. Her gelecek yakındır ve bu da gelecektir. Ta-bii buradaki uzaklık-yakınlık, mesafe uzaklığı, yakınlığı değildir. Onlar bunu uzak görüyorlar denirken, gayr-i kain görüyorlar, yani mümkün değil, gerçekleşmeyecek görüyorlar, biz de onu kain görüyoruz, mutlak gelecek ve gerçekleşecek görüyoruz, demektir. Bundan sonra Cenab-ı Hakk kesinlikle gelecek olan, çok yakın olan bu kıyameti ve kıyamet sonrası hesabını-kitabını ispatlamak, gözler önüne sermek için birkaç enstantane, birkaç tablo, birkaç çekim getiriyor gözlerimizin önüne. Ama tabii kıyametle alâkalı, kıyamet sonrası hesap-kitapla alâkalı her şeyi anlatmıyor. Sadece birkaç tablo ortaya koyuyor. Neymiş onlar? Ne olacakmış o gün?
5-7. “Ey Muhammed! Güzel güzel sabret; Doğrusu inkârcılar azabı uzak görüyorlar. Ama Biz onu yakın gör-mekteyiz.” “Peygamberim sen sabr-ı cemille sabret! Çok güzel sabırla, güzel bir biçimde sabret. Hakkı gündeme getiren bir sabırla sabret! Sabret ki sabrın güzel olsun!” Rabbimiz burada Peygamberimizden ve onun şahsında hepimizden sabr-ı cemil istiyor. Bu ifadeyi, sabr-ı cemili Yusuf sûresinden öğrenmek lâzım. Hani oğulları Yusuf’u kuyuya atıp “babacığım onu kurt yedi” diyerek geldiklerinde, oğlu Yusuf’un üzüntüsüyle yüreği ağ-zına gelmiş Hz. Yakub’un şöyle dediğini anlatıyordu Yusuf sûresi: “Üzerine başka bir kan bulaşmış olarak Yusuf’un gömleğini de getirmişlerdi. Babaları: “Sizi nefsiniz bir iş yapmaya sürükledi; artık bana güzelce sabır gerekir. Anlattıklarınıza ancak Allah’tan yardım istenir” dedi. (Yusuf 18) Bakın Yakub (a.s) diyor ki: Bu durumda bana düşen de sabr-ı cemildir. Güzel bir sabırdır. İşte onun yaptığı sabır, sabr-ı cemildir. Yusuf’u elinden alınan Yakub’un ilk sadmede gösterdiği sabra sabr-ı cemil denir. Rasulullah Efendimizin bir hadisiyle söylersek: “Gerçek sabır, sadme-i ûlâdadır.” Yani imtihan maksadıyla Rabbimizin kullarına gönderdiği herhangi bir musîbet, belâ haberi kişiye ilk verildiği anda, o sadmeyle, o haberin darbesiyle ilk defa karşı karşıya kaldığı anda, sabretmesi gerçek sabırdır, sabr-ı cemildir. Meselâ “baban öldü” haberi kişiye ilk verildiği anda, o ilk sadmeyle karşı karşıya kaldığı anda sabretmesi, veya “dükkanın yandı” haberi kişiye ilk verildiği anda, çocuğunu kaybettiği haberi kendisine ilk verildiği anda, bu haberin darbesiyle karşı karşıya geldiği ilk anda kişinin sabretmesi sabr-ı cemildir, gerçek sabırdır. Değilse bu hadiseden on gün sonra, bir ay sonra, bir yıl sonra artık ona sabret demenin anlamı kalmamıştır, zira artık alışmıştır. O anda sabretmek sabr-ı cemildir. Sabr-ı cemil’in ikinci manası, özellikle Cenab-ı Hakk’ın bizi na-sıl isterse öyle imtihan ettiğine inanarak sabretmektir. Allah’ın imtihan sorularına hoş bakmak, karşı gelmemek isyan etmemektir. Yani Rab-bim en güzel imtihan edendir, Allah beni en güzel biçimde imtihan eder, gönderdiği sorular bana lâyık sorulardır, zira en münasibini, en mütenasibini bilen Rabbimdir diyerek imtihan sorularına teslimiyettir. Şu anda koskoca bir dünya imtihan salonu ve milyarlarca insan da bu salonda imtihandadır. Rabbimizin herkese gönderdiği sorular farklıdır. Kimisini bir evle imtihan ediyor, kimisini evsiz imtihan ediyor, kimisine beş tane kız çocuğu vermiş hiç erkek evlâdı vermemiş, ona öyle bir soruyu münasip görmüş, kimilerine sadece erkek evlâtları vermiş kız çocukları vermemiş, onlara böyle bir soruyu münasip görmüş; kimilerine bol mal vermiş, kimilerini malsız imtihan ediyor; ki-milerini elli, kimilerini çolak imtihan ediyor; kimilerini dilli, kimilerini de dilsiz, tat imtihan ediyor. Herkesin imtihan soruları farklıdır. İşte Rab-bimiz en güzelini bilir. Rabbimiz en münasip soruları gönderir. Rab-bimiz hikmet sahibidir, eğer bana bunları münasip görmüşse, beni bunlarla imtihan etmeyi murad buyurmuşsa, kabulümdür demek sabr-ı cemildir. Sabr-ı cemil’in bir üçüncü manası da, Allah’ın kutlu elçilerinin sabırlarıdır. Yani kendilerini tüm dünya alkışlasa da, ya da tüm dünya kendilerine düşman kesilse de, hareketlerinde, tavırlarında değişiklik yapmamak, Allah’a kulluklarında asla değişiklik yapmamaktır sabr-ı cemil. Kınayanın kınamasına aldırış etmeden her şart altında Allah’a, Allah’ın istediği kulluğu icraya devamdır. Hâsılı sabır sembollerini, sabır örneklerini gözümüzün önüne getirerek sabr-ı cemili anlayalım ve sabredelim. Meselâ Hz. Nuh gözümüzün önünde dursun. 950 yıllık bir dâvet sabrında bulunmuş Allah’ın elçisi. Toplumunun küfürde ısrarlı davranması, onu dinlememek için parmaklarıyla kulaklarını tıkamaları, Nuh (a.s) bizi tanıyamasın diye elbiselerini üzerlerine alarak ondan saklanmaya çalışmaları, yalanlamaları, hakaret etmeleri karşısında bile bıkıp usanmaması, tavrında bir değişiklik yapmamasını kendimize örnek alalım. Veya meselâ bir Dâvûd (a.s) örneğini alın. Tâğutlara karşı ver-diği savaşını, etrafındakilerin dağılıp gidişine, yanında azıcık bir grup kalışına karşı nasıl sabrettiğini düşünün ve sabr-ı cemili anlamaya ça-lışın. Bir Mûsâ (a.s) örneğini alın. Firavun karşısında nasıl sabredebilmiş? Kendilerini kurtarmaya geldiği Ben-i İsrâil’in inatlarına nasıl sabırla mukâbelede bulunduğunu düşünün. Veya kavminin azgınlıklarına, sapıklıklarına karşı sabreden Hz. Lût’u (a.s) bir düşünün. Cinsel sapıklık içindeki insanlara kızlarını teklif edebilecek kadar dünya başına dar geldiği halde, yine de yapması gerekenleri yapması, Allah’ın kendisine yüklediği kulluk görevini icra etmesi noktasındaki sabrını gözünüzün önünden geçirin. Ya da testere ile kesilenleri bir düşünün. Belinden ya da boynundan kesilirken bile sabredip Allah’a kulluktan vazgeçmeyenleri düşünün de, “Sabran cemilayı” anlayın. Başka türlü bunu anlamak ta, anlatmak ta mümkün değildir. Sen sabret peygamberim! Sizler de sabredin ey peygamber yolunun yolcuları. Çünkü: “Onlar çok uzak görüyorlar bu işi.” Neyi uzak görüyorlar? Öleceklerini, dirileceklerini, kıyametin kopacağı, kıyamet sonrası hesabını-kitabını, cenneti, cehennemi çok uzak görüyorlar. Hesaba çekileceklerini çok uzak görüyorlar. “Olmaz, gelmez, mümkün değil öldükten sonra dirilmeyeceğiz” diyorlar. Bu işin olmayacağını, gelmeyeceğini zannediyorlar. Onlar bu işin çok uzak, ihtimalsiz olduğunu zannediyorlar ama: Ama biz onu çok yakın görüyoruz. Çünkü genel bir kural var ki, her gelecek yakındır. Her gelecek yakındır ve bu da gelecektir. Ta-bii buradaki uzaklık-yakınlık, mesafe uzaklığı, yakınlığı değildir. Onlar bunu uzak görüyorlar denirken, gayr-i kain görüyorlar, yani mümkün değil, gerçekleşmeyecek görüyorlar, biz de onu kain görüyoruz, mutlak gelecek ve gerçekleşecek görüyoruz, demektir. Bundan sonra Cenab-ı Hakk kesinlikle gelecek olan, çok yakın olan bu kıyameti ve kıyamet sonrası hesabını-kitabını ispatlamak, gözler önüne sermek için birkaç enstantane, birkaç tablo, birkaç çekim getiriyor gözlerimizin önüne. Ama tabii kıyametle alâkalı, kıyamet sonrası hesap-kitapla alâkalı her şeyi anlatmıyor. Sadece birkaç tablo ortaya koyuyor. Neymiş onlar? Ne olacakmış o gün?
8-9. “Gök o gün erimiş maden gibi olur. Dağlar da a-tılmış pamuğa döner.” O gün semâ sanki erimiş maden gibidir. Gökyüzü maden gibi erimiştir o gün. Bakır eriyiği gibi mi, demir eriyiği gibi mi, yoksa alüminyum eriyiği gibi mi, orasını bilmiyoruz ama işte erimiş bir maden gibi olacak gökyüzü. Zaten semâ değişik bir şekil alacak sonra. Çünkü o gün artık semânın semâlığı da bitmiştir, arzın arzlığı da bitmiştir. Artık semâ başka bir semâ, arz da başka bir arzdır o gün. Yine o gün dağlarda sanki atılmış rengârenk yünler gibi olacaktır. Dağlar atılmış rengarenk yünler, didilmiş pamuk parçaları gibi olacak. Yani hem paramparça olacak, hem de kazıklığı bitmiş o-lacak dağların. O gün düzen bitmiş, dünyanın düzeni bitmiş olacak. Yeni bir düzene, yeni bir konuma geçilecek. Yani imtihan konumundan hesap konumuna, ya da imtihan sonuçlarının okunması konumuna geçilecek o gün. Sonra?
10. “Hiçbir dost diğer bir dostunu sormaz.” O gün hiçbir sıcak dost, hiçbir sıcak dosta kucak açmayacak, açamayacak. Kimse kimsenin hal ve hatırını sormayacak, soramayacak veya kimse kimsenin durumunu muhasebe edemeyecek. Kimse kimseye: “Yahu! Ne var, ne yok? Ne âlemdesiniz? Ne haldesiniz? Bir derdiniz var mı? Bir ihtiyacınız mı var?” diyemeyecek. Kimse kimseyle ilgilenemeyecek, kimse kimseyle ilgi kuramayacaktır o gün. Belki insanlar, dostlar, akrabalar, arkadaşlar, kadınlar, kocalar, evlâtlar, babalar birbirlerini görüp geçecekler veya görmezden gelecekler, hiç kimse kimsenin yakınlığını bile inceleyemeyecek. Anlayabildiğimiz kadarıyla bunun iki manası vardır. 1- İnsanlar, yakınlığı olanlar birbirlerini görecekler ama gör-mezden gelecekler, görmemiş, tanımıyormuş, tanışmıyorlarmış gibi davranacaklar. Neden? Aman bunun derdi de beni bulmasın diye. Aman bunun sebebiyle de karşıma bir hesap gelmesin diye. Aman bunun yüzünden de bana bir dosya açılmasın diye en yakınlarını ta-nımazdan gelecektir insanlar. Gerçekten çok müthiş bir manzara değil mi? Düşünebiliyor musunuz? Adam can-ciğer karısını görecek ama tanımazlıktan gelecek, kadın kocasını, evlât babasını, baba evlâ-dını, kardeş kardeşini, arkadaş arkadaşını görecek ama tanımazlık-tan gelecek, hiç tanımıyormuş gibi davranacak, geçip gidecek. 2- Adam akrabalarını, dostlarını, yakınlarını görecek ama ken-di derdinden, kendi sıkıntısından ötürü sanki görmemiş gibi olacaktır. Görecekler ama telaşlarından sanki görmemiş olacaklar. Kendisiyle uğraşmaktan kendi başının çaresini düşünmekten başka hiçbir hali kalmayacak. Abese sûresinde şöyle denir: “O gün, kişi kardeşinden, annesinden babasından, karısından ve oğullarından kaçar. O gün, herkesin kendine yeter derdi vardır.” (Abese 36,37) O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, karısından, oğlundan, kızından kaçacak. Neden? Çünkü o gün herkesin başını aşkın derdi vardır. Herkesin kendine yetecek meşguliyeti vardır. Herkes kendi başının derdine düşmüştür. Kimsenin kimseyi düşünecek mecali de yoktur, zamanı da yoktur. O gün kimse kimsenin hatırını soramayacak, kimse kimseyle ilgilenemeyecektir. Herkes kendi başının derdine düşecektir. Hattâ Rasulullah Efendimizin, “o gün herkes üryan haşr olacak” beyanına karşılık Ayşe annemizin: “Anam babam sana fedâ ol-sun ey Allah’ın Resûlü! Öyle de, biz o gün vücutlarımızı yabancı erkeklerden nasıl koruyacağız?” şeklindeki sorusuna Allah’ın Resûlü’-nün verdiği cevap gerçekten çok enteresandır: “Üzülme ey Hatice, o gün herkesin başını aşkın bir derdi olacak ve kimse kimsenin vücuduyla ilgilenemeyecektir,” buyurur. O gün kimse kimseyi göremeyecek. Kimse kimseyle ilgilenemeyecek. Çünkü o gün herkesin başından aşkın bir işi ve derdi olacak. İnsanın sevdikleri bile ona yabancı olmuştur o gün. Hani bazen çok üzgün, çok dertli, çok karmaşa, çok karışık bir ruh hali yaşadığınız dönemler sokakta yürürken en samimi bir arkadaşınızı, en candan bir dostunuzu görmeden geçtiğiniz olur değil mi? Belinizi büken, kalbinizi yakan, beyninizi sarmış bir üzüntü atmosferinde gezerken, tanıdığınız nice simâlara rastlarsınız da sanki hiç görmemiş gibi yanından geçip gittiğiniz olmuştur değil mi? Görürsünüz, ama sanki görmemiş gibi olursunuz. Bilirsiniz, ama sanki bilmemiş gibi olursunuz. Veya görürsünüz sanki görmezsiniz. Meselâ bir miting alanındasınız ve çok acil birini aramakla meşgulsünüz. Gözünüz onu aramakla meşgul. Böyle bir durumda bildiğiniz tanıdığınız nice simalar görürsünüz de, onların üzerinde hiç durmazsınız bile de-ğil mi? Hatta onları görmezsiniz bile. Niye? Birini aramaktasınız çünkü o anda. Onunla meşgulsünüz. İşte o gün de böyle olacak. O gün insanlar böyle olacaklar. Peki görmeyecekler mi? Görecekler ama görmezden gelecekler, ya da görecekler ama sanki gör-memiş gibi olacaklar. Çünkü âyetin devamında diyor ki Rabbimiz: Görecekler, görüşecekler, karşılaşacaklar, karşı karşıya gelecekler, birbirlerini görecekler, görüşecekler ama sanki karşılaşmamış olacaklar. O kadar meşguller ki, o kadar kendi kendilerine dönmüşler ki, sanki tanımazlıktan gelecekler. Çünkü gördükleri halde tanımayanlar, gördükleri halde tanımazlıktan gelenlerin elbette birbirlerine sıcak bir kucak açmaları, birbirleriyle sıcak bir ilgi kurmaları da mümkün olmayacaktır. Zaten dünyada birbirleriyle sıcak ilişki içinde bulunanlar, birbirleriyle dost olanlar, akraba olanlar, eğer orada böyle bir ilişkiyi kaybetmişlerse artık ha görmüş, ha görmemiş, ha tanımış ha tanımamış fark etmez olacaktır. Araya böyle bir soğukluk girmişse tanısa ne olur, tanımasa ne olur? Dünyada da öyle olur bazen değil mi? Bir vakitler insanlar birbirleriyle o kadar sıcacık dost ki, birbirlerini o kadar seviyorlar ki, sanki bir saat bile görüşmeden edemiyorlardır. O kadar düşkündürler ki, birbirlerine sanki “Fe cismahüma cismani ve’r-ruhu vahid” olmuşlardı. Yani ikisi iki ayrı beden ama ruhları tek ruh olmuştur. Tek ruh tarafından yönetilen iki bedendirler. Sanki öyle yaşıyorlar. Gece beraberler, gündüz beraberler, evden çıkarlar beraber, eve dönerler beraber, sanki ruh dünyaları beraber, sevgileri beraber, nefretleri beraber, her şeyleri beraber. Ama mesâibu’d-dünya dediğimiz dünyanın hadiseleri ve şeytan aralarına öyle bir girer ki, dünyada da: oluverir. Öyle bir küserler, öyle bir ayrılırlar, öyle bir sırt dönerler ki birbirlerine, sanki daha önce birbirlerini hiç tanımamışlar, hiç görüşmemişler gibi, uzaktan birbirlerini görürler ama sanki hiç görmemiş gibi geçip giderler. Dünyada da bazen bunu görürüz. Öyleyse yapılacak şey sadece ve sadece Allah’la beraber olmak, Allah’la bütünleşmek, Allah’la dostluğu pekiştirmek, Allah’a bel bağlamak, Allah-la yakın diyalog içinde olmaya çalışmaktır. Değilse dünya bu, işte dünyanın değeri, dünyanın kuralı budur işte. Allah’tan başkalarını aşı-rı derecede sevmeye, Allah’tan başkalarına bel bağlamaya gelmez. Arkadaşın olabilir, can-ciğer kardeşin olabilir, gözbebeği hanımın olabilir, oğlun, kızın olabilir veya tanıdığın, bildiğin olabilir ki, biraz sonra sayılacak onlar zaten, işte hepsinden ayrılmak zorunda olacağız. Hepsinden kaçmak zorunda kalacağız. Öyleyse burada beraberliğimiz Allah için olsun, ayrılığımız da Allah için olsun. Yani karşımızdakinin bizim dünyamızda oluşu bizim İslâm’ımıza aykırı ise hemen ayrılalım ondan. Terk edelim onu. Sevmememiz gerektiğinde sevmeyelim. Küsmemiz gerektiğinde küselim. Ama onun bizim hayatımızdaki varlığı İslâm’ımız açısından güzelse o zaman da sevelim, beraber olalım onunla. Yani sevmemiz de küsmemiz de Allah için olsun. Dün İslâm için sevdiğimiz, Allah için sevdiğimiz, Allah sev dediği için sevdiklerimizi her zaman sevmeye devam edelim. Dün Allah sev dedi diye onu seviyorsak, bugün de aynı Allah aynı İslâm sev diyorsa, sevmeye devam edelim, onlarla küsmeyelim. Rasulullah’la beraber sahâbeden biri oturuyorken birisi oradan geçer. Rasulullah’la oturan sahâbe der ki: “Ya Rasulullah ben şu giden kişiyi Allah için seviyorum.” Allah’ın Resûlü der ki: “Peki sen ona bu sevgini açtın mı? Ona sevdiğini söyledin mi?” “Hayır ya Rasulal-lah.” “Ama açman gerekirdi, ya da git ona kendisini sevdiğini söyle!” buyurur. Hemen adam onun peşinden gider, az ileride yakalar ve ona der ki: “Kardeşim! Ben seni Allah için seviyorum!” Karşıdaki de der ki: “Kardeşim beni kendisi için sevdiğin, kendi hatırına sevdiğin Allah da seni sevsin” der. Sevdiğimiz kişiye bu sevgimiz ihsas etmemiz gerekiyormuş, hadisten bunu anlıyoruz. Dünyada birbirlerini sevenler, birbirlerini görmek için can atanlar, sevenler, sevilenler ya da sevdiğini iddia edenler orada eğer birbirlerinden kaçacaklarsa, sevgilerinde bir bozuk düzenlik vardır. Sevgilerinde bir terslik vardır ki, onu dünyada düzeltmemizi istiyor Rab-bimiz bu âyetinde. Rabbimiz bu âyetiyle: “Ey Müslümanlar! Dünyada çevrenizdekilerle ilişkilerinizi Allah’ın istediği biçimde ayarlayın ki, yarın onlardan köşe bucak kaçma pozisyonuyla karşı karşıya kalmayın. Hanımlarınızla ilişkilerinizi Allah’ın istediği gibi ayarlayın ki, yarın onlardan kaçmak zorunda kalmayın. Onlara karşı sorumluluklarınızı şimdiden yerine getirin ki, onlar karşısında rezil bir duruma düşmeyin. Tüm insanlara karşı Allah’ın istediği biçimde davranın ki, yarın onlara bakabilecek yüzünüz olsun. Sevdiklerinizi Allah için sevin, Allah’ın sev dediklerini sevin, Allah’ın sevmeyin dedikleriyle ilişkilerinizi sürdürmeyin” diyor. Zuhruf sûresinde Rabbimiz şöyle buyuruyor: “O gün Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar birbirine düşman olurlar.” (Zuhruf 67) O gün aralarında su sızmayan dostlar, birbirlerini candan-ci-ğerden seven nice dostlar ve ahbaplar birbirlerine düşman olacaklar. Dostlukları, arkadaşlıkları düşmanlığa dönüşecektir. Ancak dostlukları Allah için olanlar müstesna. Ancak takva için olanlar, Allah hatırına Allah dininin ikamesi adına olanlar müstesnadır. Allah rızasına matuf olmayan tüm dostluklar, tüm bağlar, tüm arkadaşlıklar o gün düşmanlığa ve pişmanlığa dönüşecektir. Dünyada para, menfaat, makam-mansıp, protokol ve statü, ırkî özellikler için kurulan dostluklar, birliktelikler bitecektir. Bitmenin de ötesinde ayrıca düşmanlığa dönüşecektir. Önderler, önde gidenler, liderler ve kendilerine uyanlar birbirlerine diş bileyecekler. Aralarındaki tüm protokol bağları kopacak. Aslında bu dostların düşmanlıkları, dostluklarının kaynağından gelmektedir. Yani onları dost kılan kaynaktan gelmektedir. Çünkü on-ların dünya hayatındaki dostlukları birbirlerini günaha teşvik etmek içindi. Günah konusunda birleşiyor ve birbirlerine yardımcı oluyorlardı. Böyle bir dostluğun orada devam etmesi mümkün değildir. Çünkü orada artık işledikleri bu günahların neticesini ayan beyan görmüşlerdir. İşte bunun için birbirlerine düşman kesiliyorlar. “Sen yaptın! Sen ettin! Sen demiştin! Sen istemiştin! Sen yol göstermiş, sen zorlamıştın!” diyerek birbirlerine diş bileyecekler. Ama muttakîler hayatlarını Allah’ın istediği gibi yaşayanların dostlukları böyle değildir. Onlar sevapta birleştikleri, birbirlerini hayra teşvik ettikleri için onlar da yaptıklarının neticesinin ne kadar hayırlı olduğunu görünce birbirlerinden memnun olacak ve birbirlerini tebrik edecekler. Öyleyse arkadaşlarımıza ve arkadaşlıklarımıza dikkat edelim. Arkadaşlarımızın cehennemine sebep olmadığımız gibi, cehennemimize sebep olacak kimselerle de arkadaşlık yapmamaya çalışalım inşallah. Bakın bu konuda Resûlullah Efendimizin bir hadisini hatırlıyo-rum: Kişi arkadaşının dini üzeredir. Öyleyse sizden biriniz kiminle arkadaşlık kurduğuna bir baksın” Bir adam dost ve düşmanlarıyla hayatını yaşar. Hattâ cenaze namazı kılınacağı zaman sonunda değil de başında sorulur. “Bu adamı nasıl bilirsiniz” diye. Ama nereden çıkmış, nasıl gelişmiş bilmiyo-rum, şimdilerde namaz kılınıp bittikten sonra soruluyor. Önce ne idiği, nasıl olduğu bilinmeden kendisine rahmet okunuyor, namazı kılınıyor, sonra da deniliyor ki; “ey cemaat bu adamı nasıl bilirsiniz?” Bir ara bir cenaze için demişler ki iyi biliriz. O arada onun cenaze namazını kıl-dıran imam o kalabalığın arasından geçerken birisi demiş ki; ya bu adam o kadar iyi, o kadar hoş bir insandı ki hiç kimseyle küs değil di, herkesle barışıktı deyince, eyvah diyor hoca efendi. Ne var, ne oldu diyorlar. Eğer ben bu adamın böyle olduğunu önceden bilmiş olsaydım vallahi cenaze namazını kıldırmazdım diyor. Çünkü bir insanın dostu da olmalı elbette düşmanı da. Bir adamın herkesle arası iyi ola-maz. Aslında sünnete göre o adamın cenaze namazı kılınmadan önce o adam hakkında cemaate sorular sorulmalıdır. Bu adamı nasıl bilirsiniz ey cemaat? Müslüman mıydı? Namaz kılar mıydı? Müslümanlarla beraber miydi? Şehadet eder misiniz bu adamın Müslümanlığına? Borcu var mı? Alacağı var mı? İnsanlarla bir hukuku var mı? Yâni buradaki insanların bu adamla bir sıkıntısı var mı? Küfrüne, şirkine, nifakına bir delil, bir şehadet var mı? Bir diyeceğiniz var mı? Bu-nu baştan sormalıyız. Hattâ Borçlu olan birinin cenaze namazını kılmayan Resûl-i Ekrem efendimizi hatırlayalım da bunu baştan sormayı âdet edinelim elbette. Ya öyle borçlu çıkarsa? O zaman oradakilerden birisi tekeffül eder ve iş biter. Evet, demek ki insanların dostları da, düşmanları da olacak. Bakın hadislerinde Resûl aleyhisselâm buyurur ki; “Kişi dostunun di-nindedir. Öyleyse sizden biriniz dost edineceği kimseye dikkat etsin” Kiminle dost olduğunuza, kiminle dostluk kurduğunuza bir bakıverin, bir nezaret ediverin. Bu “Halil” kelimesinden dolayı İbrahim aleyhisselâmı hatırlamamak mümkün değildir. Halil mi önce İbrahim aleyhisselâm akla ge-lir. Kim halîl ittihaz edinmiş onu? Allah. Allah’ın Halil ittihaz edindiği İb-rahim aleyhisselâmı düşüneceksiniz. O zaman söyleyin, kendi kendinize söyleyin, hiç kimse yokken aynada kendi kendinize bakarak söyleyin, utanmadan, başınıza önünüze eğmeyerek söyleyin, mertçe söyleyin, hatanızı, yanlışınızı bilerek söyleyin, siz kimin dini üzeresiniz? En çok sevdiğiniz, darıltmaya kıyamadığınız, ayrılığına dayanamadığınız, üzerim diye titrediğiniz, tüm gayretinizi kendisini memnun etmeye teksif ettiğiniz halîliniz, dostunuz kim sizin? Yâni Allah’ın peygamberi bu manada size halil olmaya, dost olmaya yeterli değil miydi de başka dostlar edindiniz? Bacanağınız, enişteniz, damadınız, amca oğlunuz, müşteriniz, satıcınız, dost adam, can adam, baba adam dediğiniz insanlar mı? Dikkat edin, bilesiniz ki siz onların dini üzeresiniz. Söyleyin, sizin dininizle onlarınki aynı şeyler mi? Kim sizin halîliniz? Kimin dini üzeresiniz? Hakaret etmek için din anlatılmayacağını biliyorum. Ama siz o dostunuz gibi namaz kılıyorsunuz değil mi? O cami meraklısı olmadığı için siz de gitmemeye başladınız değil mi? Yâni namazda bile öyle değil mi? Sadece namaz, abdest değil, biliyorsunuz din, bir hayat programıdır. Peki siz giyim kuşam konusunda kime benziyorsunuz? Kim gibi davranıyorsunuz? Kiminle berabersiniz? Ye-me içme konusunda kimi dost edinmişsiniz? Veya kendinizin, çocuklarınızın, hanımlarınızın eğitimi konusunda kimin peşi sıra gitmeye ça-lışıyorsunuz? Yâni eğer insanlar dostlarının, dost bildiklerinin dini üzereyse, eşya anlayışları, kazanma harcama anlayışları, ihtiyaç anlayışı, dert ve sıkıntı anlayışı, şifa ve arama anlayışı hepsi o dostunun mantığına göre olacaksa, peki o zaman siz kimi, kimleri dost edindiniz? Kime benzemeye, kimi örnek almaya çalışıyorsunuz? Bir bakıverin bakalım diyor efendimiz. Çünkü yarın bu konuda hesaba çekileceksiniz. Hani; “arkadaşını söyle, sana senin kim olduğunu söyleyeyim” diye bir söz vardır. Ben bu sözü buradan kaynaklanır anlamıyla kabul ediyorum. Öyle değil mi? Yâni insanlar arkadaşları gibi değiller mi? Peki ama benzemiyorlarsa? O namazsız, o ibadetsiz, o içkiden, o kumardan, o zinadan yanaysa o zaman neden senin arkadaşındır o? Ha, dini duyurmaya müşteri kabul ettiğin, bu anlamda dost bilip eğitmeye çalıştığın, kurtuluşunu kendine dert edindiğin birisiyse o zaman ona diyeceğim yoktur. Elbette o güzel olacaktır. İşte bu konuyu İbrahim aleyhisselâm şahsında düşünüyoruz. İbrahim Allah’ın halîlidir. İşte bizler de kendimize halîl ittihaz ettiklerimize dikkat etmek zorundayız. Kimler çıktı dost olarak karşımıza? Ye-mekte cömert olanlar. Peki onlar bir gün bu konuda cömertlikten vaz geçseler, siz de onları dost edinmekten vaz mı geçeceksiniz? Yoksa ikramlarını mı seviyordunuz? Adamın çevresi çok geniş, ne zaman işim düşse anında hallediveriyor diye mi seviyordunuz? O zaman de-mek adamın kendini sevmiyorsunuz, çevresini seviyorsunuz. Hani öyle bir hikâye anlatılır. Bir beldede bir hapis hane müdürü varmış. Çarşıda, pazarda dolaşırken, aman ağam, lütfen paşam, lütfen buyurmaz mıydınız, bir yemek yeseydik? Acaba şunu hediye kabul buyurur muydunuz? Sen başkasın be müdürüm, aslın da seninle iş ortağı olmaya, seninle iş kurmaya, seninle yola gitmeye, seninle şunu şunu yapmaya can atardım gibi adama neler neler söylerlermiş. Adam bıkmış usanmış, onlara bu durumu en güzel anlatmanın yolu diye kafa yormuş, yöntem geliştirmiş. Bir gün kafası Allah bullak bir edayla, iki yanına bakmaz bir tavırla dalgın ve üzgün yürüyormuş. Görenler sormuşlar; “aman efendim, aman müdürüm ne bu hal?” O da; “sormayın be dostlar, işten attılar, çok kötü bir durumdayım, ne yapacağımı bilmiyorum!” Ah, eyvah, tuh diyenler olmuş. Ama arkasın-dan gelen cümleler daha enteresan. “Ah efendim, dün olsaydı, ah ne kadar güzel olurdu? Bir adam arıyordum, ama daha dün buldum! Yâni iki gün önce olsaydı tam size ihtiyacımız vardı, ama maalesef o şubeyi kapattım, imkân kalmadı” diye insanlar ona ihtiyaçlarının olmadığını, zaten müdür değilsen bize yaramazsın demeyi alnının ortasına vurmuşlar, ama o da; “peki siz bilirsiniz demiş ve hayatına devam etmiş. Sakın bizim arkadaşlıklarımız da böyle olmasın.
10. “Hiçbir dost diğer bir dostunu sormaz.” O gün hiçbir sıcak dost, hiçbir sıcak dosta kucak açmayacak, açamayacak. Kimse kimsenin hal ve hatırını sormayacak, soramayacak veya kimse kimsenin durumunu muhasebe edemeyecek. Kimse kimseye: “Yahu! Ne var, ne yok? Ne âlemdesiniz? Ne haldesiniz? Bir derdiniz var mı? Bir ihtiyacınız mı var?” diyemeyecek. Kimse kimseyle ilgilenemeyecek, kimse kimseyle ilgi kuramayacaktır o gün. Belki insanlar, dostlar, akrabalar, arkadaşlar, kadınlar, kocalar, evlâtlar, babalar birbirlerini görüp geçecekler veya görmezden gelecekler, hiç kimse kimsenin yakınlığını bile inceleyemeyecek. Anlayabildiğimiz kadarıyla bunun iki manası vardır. 1- İnsanlar, yakınlığı olanlar birbirlerini görecekler ama gör-mezden gelecekler, görmemiş, tanımıyormuş, tanışmıyorlarmış gibi davranacaklar. Neden? Aman bunun derdi de beni bulmasın diye. Aman bunun sebebiyle de karşıma bir hesap gelmesin diye. Aman bunun yüzünden de bana bir dosya açılmasın diye en yakınlarını ta-nımazdan gelecektir insanlar. Gerçekten çok müthiş bir manzara değil mi? Düşünebiliyor musunuz? Adam can-ciğer karısını görecek ama tanımazlıktan gelecek, kadın kocasını, evlât babasını, baba evlâ-dını, kardeş kardeşini, arkadaş arkadaşını görecek ama tanımazlık-tan gelecek, hiç tanımıyormuş gibi davranacak, geçip gidecek. 2- Adam akrabalarını, dostlarını, yakınlarını görecek ama ken-di derdinden, kendi sıkıntısından ötürü sanki görmemiş gibi olacaktır. Görecekler ama telaşlarından sanki görmemiş olacaklar. Kendisiyle uğraşmaktan kendi başının çaresini düşünmekten başka hiçbir hali kalmayacak. Abese sûresinde şöyle denir: “O gün, kişi kardeşinden, annesinden babasından, karısından ve oğullarından kaçar. O gün, herkesin kendine yeter derdi vardır.” (Abese 36,37) O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, karısından, oğlundan, kızından kaçacak. Neden? Çünkü o gün herkesin başını aşkın derdi vardır. Herkesin kendine yetecek meşguliyeti vardır. Herkes kendi başının derdine düşmüştür. Kimsenin kimseyi düşünecek mecali de yoktur, zamanı da yoktur. O gün kimse kimsenin hatırını soramayacak, kimse kimseyle ilgilenemeyecektir. Herkes kendi başının derdine düşecektir. Hattâ Rasulullah Efendimizin, “o gün herkes üryan haşr olacak” beyanına karşılık Ayşe annemizin: “Anam babam sana fedâ ol-sun ey Allah’ın Resûlü! Öyle de, biz o gün vücutlarımızı yabancı erkeklerden nasıl koruyacağız?” şeklindeki sorusuna Allah’ın Resûlü’-nün verdiği cevap gerçekten çok enteresandır: “Üzülme ey Hatice, o gün herkesin başını aşkın bir derdi olacak ve kimse kimsenin vücuduyla ilgilenemeyecektir,” buyurur. O gün kimse kimseyi göremeyecek. Kimse kimseyle ilgilenemeyecek. Çünkü o gün herkesin başından aşkın bir işi ve derdi olacak. İnsanın sevdikleri bile ona yabancı olmuştur o gün. Hani bazen çok üzgün, çok dertli, çok karmaşa, çok karışık bir ruh hali yaşadığınız dönemler sokakta yürürken en samimi bir arkadaşınızı, en candan bir dostunuzu görmeden geçtiğiniz olur değil mi? Belinizi büken, kalbinizi yakan, beyninizi sarmış bir üzüntü atmosferinde gezerken, tanıdığınız nice simâlara rastlarsınız da sanki hiç görmemiş gibi yanından geçip gittiğiniz olmuştur değil mi? Görürsünüz, ama sanki görmemiş gibi olursunuz. Bilirsiniz, ama sanki bilmemiş gibi olursunuz. Veya görürsünüz sanki görmezsiniz. Meselâ bir miting alanındasınız ve çok acil birini aramakla meşgulsünüz. Gözünüz onu aramakla meşgul. Böyle bir durumda bildiğiniz tanıdığınız nice simalar görürsünüz de, onların üzerinde hiç durmazsınız bile de-ğil mi? Hatta onları görmezsiniz bile. Niye? Birini aramaktasınız çünkü o anda. Onunla meşgulsünüz. İşte o gün de böyle olacak. O gün insanlar böyle olacaklar. Peki görmeyecekler mi? Görecekler ama görmezden gelecekler, ya da görecekler ama sanki gör-memiş gibi olacaklar. Çünkü âyetin devamında diyor ki Rabbimiz: Görecekler, görüşecekler, karşılaşacaklar, karşı karşıya gelecekler, birbirlerini görecekler, görüşecekler ama sanki karşılaşmamış olacaklar. O kadar meşguller ki, o kadar kendi kendilerine dönmüşler ki, sanki tanımazlıktan gelecekler. Çünkü gördükleri halde tanımayanlar, gördükleri halde tanımazlıktan gelenlerin elbette birbirlerine sıcak bir kucak açmaları, birbirleriyle sıcak bir ilgi kurmaları da mümkün olmayacaktır. Zaten dünyada birbirleriyle sıcak ilişki içinde bulunanlar, birbirleriyle dost olanlar, akraba olanlar, eğer orada böyle bir ilişkiyi kaybetmişlerse artık ha görmüş, ha görmemiş, ha tanımış ha tanımamış fark etmez olacaktır. Araya böyle bir soğukluk girmişse tanısa ne olur, tanımasa ne olur? Dünyada da öyle olur bazen değil mi? Bir vakitler insanlar birbirleriyle o kadar sıcacık dost ki, birbirlerini o kadar seviyorlar ki, sanki bir saat bile görüşmeden edemiyorlardır. O kadar düşkündürler ki, birbirlerine sanki “Fe cismahüma cismani ve’r-ruhu vahid” olmuşlardı. Yani ikisi iki ayrı beden ama ruhları tek ruh olmuştur. Tek ruh tarafından yönetilen iki bedendirler. Sanki öyle yaşıyorlar. Gece beraberler, gündüz beraberler, evden çıkarlar beraber, eve dönerler beraber, sanki ruh dünyaları beraber, sevgileri beraber, nefretleri beraber, her şeyleri beraber. Ama mesâibu’d-dünya dediğimiz dünyanın hadiseleri ve şeytan aralarına öyle bir girer ki, dünyada da: oluverir. Öyle bir küserler, öyle bir ayrılırlar, öyle bir sırt dönerler ki birbirlerine, sanki daha önce birbirlerini hiç tanımamışlar, hiç görüşmemişler gibi, uzaktan birbirlerini görürler ama sanki hiç görmemiş gibi geçip giderler. Dünyada da bazen bunu görürüz. Öyleyse yapılacak şey sadece ve sadece Allah’la beraber olmak, Allah’la bütünleşmek, Allah’la dostluğu pekiştirmek, Allah’a bel bağlamak, Allah-la yakın diyalog içinde olmaya çalışmaktır. Değilse dünya bu, işte dünyanın değeri, dünyanın kuralı budur işte. Allah’tan başkalarını aşı-rı derecede sevmeye, Allah’tan başkalarına bel bağlamaya gelmez. Arkadaşın olabilir, can-ciğer kardeşin olabilir, gözbebeği hanımın olabilir, oğlun, kızın olabilir veya tanıdığın, bildiğin olabilir ki, biraz sonra sayılacak onlar zaten, işte hepsinden ayrılmak zorunda olacağız. Hepsinden kaçmak zorunda kalacağız. Öyleyse burada beraberliğimiz Allah için olsun, ayrılığımız da Allah için olsun. Yani karşımızdakinin bizim dünyamızda oluşu bizim İslâm’ımıza aykırı ise hemen ayrılalım ondan. Terk edelim onu. Sevmememiz gerektiğinde sevmeyelim. Küsmemiz gerektiğinde küselim. Ama onun bizim hayatımızdaki varlığı İslâm’ımız açısından güzelse o zaman da sevelim, beraber olalım onunla. Yani sevmemiz de küsmemiz de Allah için olsun. Dün İslâm için sevdiğimiz, Allah için sevdiğimiz, Allah sev dediği için sevdiklerimizi her zaman sevmeye devam edelim. Dün Allah sev dedi diye onu seviyorsak, bugün de aynı Allah aynı İslâm sev diyorsa, sevmeye devam edelim, onlarla küsmeyelim. Rasulullah’la beraber sahâbeden biri oturuyorken birisi oradan geçer. Rasulullah’la oturan sahâbe der ki: “Ya Rasulullah ben şu giden kişiyi Allah için seviyorum.” Allah’ın Resûlü der ki: “Peki sen ona bu sevgini açtın mı? Ona sevdiğini söyledin mi?” “Hayır ya Rasulal-lah.” “Ama açman gerekirdi, ya da git ona kendisini sevdiğini söyle!” buyurur. Hemen adam onun peşinden gider, az ileride yakalar ve ona der ki: “Kardeşim! Ben seni Allah için seviyorum!” Karşıdaki de der ki: “Kardeşim beni kendisi için sevdiğin, kendi hatırına sevdiğin Allah da seni sevsin” der. Sevdiğimiz kişiye bu sevgimiz ihsas etmemiz gerekiyormuş, hadisten bunu anlıyoruz. Dünyada birbirlerini sevenler, birbirlerini görmek için can atanlar, sevenler, sevilenler ya da sevdiğini iddia edenler orada eğer birbirlerinden kaçacaklarsa, sevgilerinde bir bozuk düzenlik vardır. Sevgilerinde bir terslik vardır ki, onu dünyada düzeltmemizi istiyor Rab-bimiz bu âyetinde. Rabbimiz bu âyetiyle: “Ey Müslümanlar! Dünyada çevrenizdekilerle ilişkilerinizi Allah’ın istediği biçimde ayarlayın ki, yarın onlardan köşe bucak kaçma pozisyonuyla karşı karşıya kalmayın. Hanımlarınızla ilişkilerinizi Allah’ın istediği gibi ayarlayın ki, yarın onlardan kaçmak zorunda kalmayın. Onlara karşı sorumluluklarınızı şimdiden yerine getirin ki, onlar karşısında rezil bir duruma düşmeyin. Tüm insanlara karşı Allah’ın istediği biçimde davranın ki, yarın onlara bakabilecek yüzünüz olsun. Sevdiklerinizi Allah için sevin, Allah’ın sev dediklerini sevin, Allah’ın sevmeyin dedikleriyle ilişkilerinizi sürdürmeyin” diyor. Zuhruf sûresinde Rabbimiz şöyle buyuruyor: “O gün Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar birbirine düşman olurlar.” (Zuhruf 67) O gün aralarında su sızmayan dostlar, birbirlerini candan-ci-ğerden seven nice dostlar ve ahbaplar birbirlerine düşman olacaklar. Dostlukları, arkadaşlıkları düşmanlığa dönüşecektir. Ancak dostlukları Allah için olanlar müstesna. Ancak takva için olanlar, Allah hatırına Allah dininin ikamesi adına olanlar müstesnadır. Allah rızasına matuf olmayan tüm dostluklar, tüm bağlar, tüm arkadaşlıklar o gün düşmanlığa ve pişmanlığa dönüşecektir. Dünyada para, menfaat, makam-mansıp, protokol ve statü, ırkî özellikler için kurulan dostluklar, birliktelikler bitecektir. Bitmenin de ötesinde ayrıca düşmanlığa dönüşecektir. Önderler, önde gidenler, liderler ve kendilerine uyanlar birbirlerine diş bileyecekler. Aralarındaki tüm protokol bağları kopacak. Aslında bu dostların düşmanlıkları, dostluklarının kaynağından gelmektedir. Yani onları dost kılan kaynaktan gelmektedir. Çünkü on-ların dünya hayatındaki dostlukları birbirlerini günaha teşvik etmek içindi. Günah konusunda birleşiyor ve birbirlerine yardımcı oluyorlardı. Böyle bir dostluğun orada devam etmesi mümkün değildir. Çünkü orada artık işledikleri bu günahların neticesini ayan beyan görmüşlerdir. İşte bunun için birbirlerine düşman kesiliyorlar. “Sen yaptın! Sen ettin! Sen demiştin! Sen istemiştin! Sen yol göstermiş, sen zorlamıştın!” diyerek birbirlerine diş bileyecekler. Ama muttakîler hayatlarını Allah’ın istediği gibi yaşayanların dostlukları böyle değildir. Onlar sevapta birleştikleri, birbirlerini hayra teşvik ettikleri için onlar da yaptıklarının neticesinin ne kadar hayırlı olduğunu görünce birbirlerinden memnun olacak ve birbirlerini tebrik edecekler. Öyleyse arkadaşlarımıza ve arkadaşlıklarımıza dikkat edelim. Arkadaşlarımızın cehennemine sebep olmadığımız gibi, cehennemimize sebep olacak kimselerle de arkadaşlık yapmamaya çalışalım inşallah. Bakın bu konuda Resûlullah Efendimizin bir hadisini hatırlıyo-rum: Kişi arkadaşının dini üzeredir. Öyleyse sizden biriniz kiminle arkadaşlık kurduğuna bir baksın” Bir adam dost ve düşmanlarıyla hayatını yaşar. Hattâ cenaze namazı kılınacağı zaman sonunda değil de başında sorulur. “Bu adamı nasıl bilirsiniz” diye. Ama nereden çıkmış, nasıl gelişmiş bilmiyo-rum, şimdilerde namaz kılınıp bittikten sonra soruluyor. Önce ne idiği, nasıl olduğu bilinmeden kendisine rahmet okunuyor, namazı kılınıyor, sonra da deniliyor ki; “ey cemaat bu adamı nasıl bilirsiniz?” Bir ara bir cenaze için demişler ki iyi biliriz. O arada onun cenaze namazını kıl-dıran imam o kalabalığın arasından geçerken birisi demiş ki; ya bu adam o kadar iyi, o kadar hoş bir insandı ki hiç kimseyle küs değil di, herkesle barışıktı deyince, eyvah diyor hoca efendi. Ne var, ne oldu diyorlar. Eğer ben bu adamın böyle olduğunu önceden bilmiş olsaydım vallahi cenaze namazını kıldırmazdım diyor. Çünkü bir insanın dostu da olmalı elbette düşmanı da. Bir adamın herkesle arası iyi ola-maz. Aslında sünnete göre o adamın cenaze namazı kılınmadan önce o adam hakkında cemaate sorular sorulmalıdır. Bu adamı nasıl bilirsiniz ey cemaat? Müslüman mıydı? Namaz kılar mıydı? Müslümanlarla beraber miydi? Şehadet eder misiniz bu adamın Müslümanlığına? Borcu var mı? Alacağı var mı? İnsanlarla bir hukuku var mı? Yâni buradaki insanların bu adamla bir sıkıntısı var mı? Küfrüne, şirkine, nifakına bir delil, bir şehadet var mı? Bir diyeceğiniz var mı? Bu-nu baştan sormalıyız. Hattâ Borçlu olan birinin cenaze namazını kılmayan Resûl-i Ekrem efendimizi hatırlayalım da bunu baştan sormayı âdet edinelim elbette. Ya öyle borçlu çıkarsa? O zaman oradakilerden birisi tekeffül eder ve iş biter. Evet, demek ki insanların dostları da, düşmanları da olacak. Bakın hadislerinde Resûl aleyhisselâm buyurur ki; “Kişi dostunun di-nindedir. Öyleyse sizden biriniz dost edineceği kimseye dikkat etsin” Kiminle dost olduğunuza, kiminle dostluk kurduğunuza bir bakıverin, bir nezaret ediverin. Bu “Halil” kelimesinden dolayı İbrahim aleyhisselâmı hatırlamamak mümkün değildir. Halil mi önce İbrahim aleyhisselâm akla ge-lir. Kim halîl ittihaz edinmiş onu? Allah. Allah’ın Halil ittihaz edindiği İb-rahim aleyhisselâmı düşüneceksiniz. O zaman söyleyin, kendi kendinize söyleyin, hiç kimse yokken aynada kendi kendinize bakarak söyleyin, utanmadan, başınıza önünüze eğmeyerek söyleyin, mertçe söyleyin, hatanızı, yanlışınızı bilerek söyleyin, siz kimin dini üzeresiniz? En çok sevdiğiniz, darıltmaya kıyamadığınız, ayrılığına dayanamadığınız, üzerim diye titrediğiniz, tüm gayretinizi kendisini memnun etmeye teksif ettiğiniz halîliniz, dostunuz kim sizin? Yâni Allah’ın peygamberi bu manada size halil olmaya, dost olmaya yeterli değil miydi de başka dostlar edindiniz? Bacanağınız, enişteniz, damadınız, amca oğlunuz, müşteriniz, satıcınız, dost adam, can adam, baba adam dediğiniz insanlar mı? Dikkat edin, bilesiniz ki siz onların dini üzeresiniz. Söyleyin, sizin dininizle onlarınki aynı şeyler mi? Kim sizin halîliniz? Kimin dini üzeresiniz? Hakaret etmek için din anlatılmayacağını biliyorum. Ama siz o dostunuz gibi namaz kılıyorsunuz değil mi? O cami meraklısı olmadığı için siz de gitmemeye başladınız değil mi? Yâni namazda bile öyle değil mi? Sadece namaz, abdest değil, biliyorsunuz din, bir hayat programıdır. Peki siz giyim kuşam konusunda kime benziyorsunuz? Kim gibi davranıyorsunuz? Kiminle berabersiniz? Ye-me içme konusunda kimi dost edinmişsiniz? Veya kendinizin, çocuklarınızın, hanımlarınızın eğitimi konusunda kimin peşi sıra gitmeye ça-lışıyorsunuz? Yâni eğer insanlar dostlarının, dost bildiklerinin dini üzereyse, eşya anlayışları, kazanma harcama anlayışları, ihtiyaç anlayışı, dert ve sıkıntı anlayışı, şifa ve arama anlayışı hepsi o dostunun mantığına göre olacaksa, peki o zaman siz kimi, kimleri dost edindiniz? Kime benzemeye, kimi örnek almaya çalışıyorsunuz? Bir bakıverin bakalım diyor efendimiz. Çünkü yarın bu konuda hesaba çekileceksiniz. Hani; “arkadaşını söyle, sana senin kim olduğunu söyleyeyim” diye bir söz vardır. Ben bu sözü buradan kaynaklanır anlamıyla kabul ediyorum. Öyle değil mi? Yâni insanlar arkadaşları gibi değiller mi? Peki ama benzemiyorlarsa? O namazsız, o ibadetsiz, o içkiden, o kumardan, o zinadan yanaysa o zaman neden senin arkadaşındır o? Ha, dini duyurmaya müşteri kabul ettiğin, bu anlamda dost bilip eğitmeye çalıştığın, kurtuluşunu kendine dert edindiğin birisiyse o zaman ona diyeceğim yoktur. Elbette o güzel olacaktır. İşte bu konuyu İbrahim aleyhisselâm şahsında düşünüyoruz. İbrahim Allah’ın halîlidir. İşte bizler de kendimize halîl ittihaz ettiklerimize dikkat etmek zorundayız. Kimler çıktı dost olarak karşımıza? Ye-mekte cömert olanlar. Peki onlar bir gün bu konuda cömertlikten vaz geçseler, siz de onları dost edinmekten vaz mı geçeceksiniz? Yoksa ikramlarını mı seviyordunuz? Adamın çevresi çok geniş, ne zaman işim düşse anında hallediveriyor diye mi seviyordunuz? O zaman de-mek adamın kendini sevmiyorsunuz, çevresini seviyorsunuz. Hani öyle bir hikâye anlatılır. Bir beldede bir hapis hane müdürü varmış. Çarşıda, pazarda dolaşırken, aman ağam, lütfen paşam, lütfen buyurmaz mıydınız, bir yemek yeseydik? Acaba şunu hediye kabul buyurur muydunuz? Sen başkasın be müdürüm, aslın da seninle iş ortağı olmaya, seninle iş kurmaya, seninle yola gitmeye, seninle şunu şunu yapmaya can atardım gibi adama neler neler söylerlermiş. Adam bıkmış usanmış, onlara bu durumu en güzel anlatmanın yolu diye kafa yormuş, yöntem geliştirmiş. Bir gün kafası Allah bullak bir edayla, iki yanına bakmaz bir tavırla dalgın ve üzgün yürüyormuş. Görenler sormuşlar; “aman efendim, aman müdürüm ne bu hal?” O da; “sormayın be dostlar, işten attılar, çok kötü bir durumdayım, ne yapacağımı bilmiyorum!” Ah, eyvah, tuh diyenler olmuş. Ama arkasın-dan gelen cümleler daha enteresan. “Ah efendim, dün olsaydı, ah ne kadar güzel olurdu? Bir adam arıyordum, ama daha dün buldum! Yâni iki gün önce olsaydı tam size ihtiyacımız vardı, ama maalesef o şubeyi kapattım, imkân kalmadı” diye insanlar ona ihtiyaçlarının olmadığını, zaten müdür değilsen bize yaramazsın demeyi alnının ortasına vurmuşlar, ama o da; “peki siz bilirsiniz demiş ve hayatına devam etmiş. Sakın bizim arkadaşlıklarımız da böyle olmasın.
11-14. “Onlar birbirlerine yalnız gösterilirler. Suçlu kimse o günün azabından kurtulmak için oğullarını, ailesini, kardeşini, kendisini barındırmış olan sülâlesini ve yeryüzünde bulunan herkesi fedâ etmek ve böylece kendisini kurtarmak ister.” O gün mücrim, âsi, günahkâr kişi, yani cehennemi hak eden kişi isteyecek, temenni edecek. Ama dikkat ederseniz burada “yeved-dü’l mücrimi” deniliyor. Yani bunu isteyen kişinin günahkâr olduğu anlatılıyor. Mücrim… Acaba biz miyiz ki? Acaba biz mi anlatılıyoruz? İçimizde günahkâr olmayan var mı? Bakın burada kâfir denmiyor da, günahkâr deniyor. Günahkârın cehennemden kurtulabilmek için nelerini fedâ edeceği, nelerini fidye olarak vereceği anlatılıyor. Kur’an’ın başka yerlerinde kâfir ve zâlimlerin de kendilerini cehennemden kurtarabilmek için fidye verecekleri ama onların bu fidyelerinin kabul edilmeyeceği anlatılır: “Doğrusu inkâr edip, inkârcı olarak ölenlerin hiç-birinden, yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye vermiş olsa bile, bu kabul edilmeyecektir. İşte elem verici azap onlaradır, onların hiç yardımcıları da yoktur.” (Âl-i İmrân 91) “Yeryüzünde onların hepsi ve bir misli daha zâlimlerin olsa, kıyamet günündeki kötü azap için fidye verseler kabul edilemez. Allah katından olanlara, hiç hesaplamadıkları şeyler beliriverir.” (Zümer 47 ) Yani insanlardan kâfir ve zâlimler tüm mallarını ve mülklerini, ekonomik güçlerini fedâya hazır olacaklar, ya da sosyal çevrelerini, eşlerini dostlarını fidye olarak verecekler ve diyecekler ki: “Aman ya Rabbi! Dünya dolusu altınım da olsa fedâ olsun! Fidye olarak sana vereyim de bu cehennemden beni kurtar!” Kendilerine “hayır!” denilecek. Dünya ve bir misli daha kendilerinin olsa onu da verecekler ama bu fidyeleri kendilerinden kabul edilmeyecek. Zaten öbür tarafta mal-mülk kimin ki? Neye sahip olabilecek ki bu insanlar? O günün, o kıyamet gününün dehşetinden kurtulmak için mücrim, günahkâr kişi fedâ etmek isteyecek, fidye olarak vermek isteyecek. “Fedâ olsun, yeter ki kurtulsun” diyecek. Neyi? Neyi feda edecek? Neyini fidye olarak verecek? Oğlunu, kızını. Oğul bildiklerini, kız kabul ettiklerini fedâ edecek, fidye olarak verecek. “Aman kızım, tatlım, aman oğlum, tontonum” dediklerini. Bağrına bastıklarını, yâni bütün oğul ve kızlarını fidye olarak verecek. “Al ya Rabbi, bunlar fedâ olsun, fidye olsun da beni cehennemden kurtar” diyecek. Başka? Sahibesini, karısını. Kocaysa karısını, kadınsa kocasını fidye olarak verecek, fedâ edecek. Başka? ¬ Kardeşini, erkek ve kız kardeşini ya da tüm kardeşlerini, tüm kardeş bildiklerini, Roteryan kardeşliği mi, yoksa mason kardeşliği mi neyse işte tüm kardeşlerini de fedâ edecek, fidye olarak verecek. Başka? ¬ Kavmini, ırkını, milletini, cemaatını, hizbini, kliğini, grubunu. Yani içinde doğup büyüdüğü, içinde hayatını kazandığı, içinde yürümesini, konuşmasını öğrendiği fasilesini, kavmini, kabilesini, toplumunu fedâ edecek. Hattâ: Bütün insanlığı, bütün insanları fedâya hazır olacak. Yeryüzünde ne kadar insan varsa hepsi cehenneme gitsin, hepsi fedâ olsun, hepsi fidye olsun, yeter ki kendisi kurtulsun isteyecek. Herkes cehenneme gitsin kendisi cennete gitsin isteyecek. Gerçekten çok büyük bir gaddarlık ya! Biz buna mücrim mantığı diyoruz. Hz. Ebu Bekir efendimize isnat edilen bir yalan vardır ya, buradaki onun tam tersi. Ebu Bekir efendimiz “aman ya Rabbi, beni o kadar büyüt, o kadar büyüt ki, benim vücudumu o kadar büyük yarat ki, cehennemi sadece benim vücudum doldursun ve oraya gidecek başka insan olmasın. Beni cehenneme koy ki, kimse cehenneme gel-mesin. Cehennemi yalnız ben doldurayım da herkes cennete gitsin” demiş (!). Der mi böyle bir şeyi Ebu Bekir efendimiz? Kesinlikle de-mez değil mi? Hz. Ebu Bekir efendimizin onu demediğine delil çokta, birkaç tanesini söyleyeyim: Yani hâşâ Ebu Bekir efendimiz şöyle mi diyecekti: “Ya Rabbi ben Ebu Cehil’i çok seviyorum. Ben Hz. Mûsâ’ya kan kusturan Firavunları çok seviyorum. Ben İbrahim’e (a.s) dünyasını zindan eden Nemrut’u çok seviyorum. Veya ben Müslümanları bir kaşık suda boğ-mak isteyen, Seninle, Senin dininle, Senin kitabınla, Senin sisteminle savaşa tutuşan yirminci asrın kâfirlerini, ateistlerini, dinsizlerini çok seviyorum. Onların cehenneme gitmesine vicdanım dayanmaz. Binaenaleyh sen cehennemini benimle doldur da onların tamamı cennete gitsin” mi diyecekti Ebu Bekir efendimiz? Bunu mu diyecekti hâşâ? Kitap-sünnet bilgisine sahip olan bir sahabenin böyle bir şey söylemesi kesinlikle mümkün değildir. Ama vahdet-i vücutçular, Hümanistler, kâfir de olsa, mü’min de olsa insanlara değer verenler, insanın Al-lah’la birleşme teorisine îman edenler, ona bunu dedirtivermişler. Halbuki yaşasın kâfirler için cehennem! Rabbimiz Kur’an-ı Ke-rîm’inde bu kadar âyetiyle “Allah’a inanmayan, Allah’ın istediği biçimde bir hayat yaşamayanlar cehenneme gidecekler, ben cehennemi boşuna yaratmadım” buyurduğu halde, nasıl olurda “ya Rabbi ben kullarına karşı senden daha merhametliyim, hadi madem ki yaratmışsın, yakacaksan beni yak da tatmin ol” mu diyecekti hâşâ? Yani Ebu Bekir efendimiz şunu mu diyecekti: “Ya Rabbi, sen cehennem yaratmışsın, gereksizdi ama neyse boşa gitmesin! Hadi orada ben yanayım da sen tatmin ol!” Hâşâ ve kellâ. Veya “sen benim kadar merhametli değilsin, affedemezsin ben affedeyim onları” mı diyecekti? Veya Kur’an’da cehennemden sığınmamızı emreden bu kadar âyeti gör-mezden gelerek kendisi için cehennem mi isteyecekti Allah’tan? Bunlar çok saçma şeyler… Kâfirler için, kâfir olarak öldüğü kesin olanlar için cennet istemek de saçmalık, kendisi için cehennem istemek de saçmalıktır. Yani Firavunlar, Nemrutlar, Ebu Cehiller, Lût kavminin helâk olanları, Nuh'un karşısına dikilenler, İbrahim’i ateşe atmaya çalışanlar, Kur’an’ı yok etmeye soyunanlar, şeriatın köküne dinamit koymaya say edenler gitsinler cennete, ben onları seviyorum ve yanmalarına vicdanım razı olmuyor, onların yerine cehennemi ben doldurayım. Bu-nu bir Müslüman asla söylemez, mümkün değil düşünemez bile. Sadece bunu Müslüman dünya planında düşünür, yaşarken düşünür, hayatın içinde düşünür. Yani en hain, en zâlim, en kâfir bir adamın dirilmesi için gerekirse dünyada kendini fedâ eder mü'min. Zaten şehit odur. Birilerinin dirilişi için kendini fedâ eden şehittir. Yani hayattayken Ebu Cehil bile olsa, Nemrut bile olsa cehenneme gitmesine razı olmaz mü'min. Gider ona uyarır, anlatır, uğraşır, didinir, çalışır, o-na İslâm’ı, hakkı tebliğ eder. Peygamberler öyle değil miydi? Mûsâ’-nın (a.s) çabası neydi? İbrahim’in (a.s) çırpınışı neydi? Rasulullah’ın titreyişi neydi sanki? Adam dünyadayken onu cennete götürmek için çırpınır mü’min, ama adam kâfir olarak geberip gitmişse artık yaşasın kâfirler için cehennem demek düşer, başkası caiz değildir. Buradaki mücriminki bundan çok farklıdır. Bari böyle olsaydı ama adamın gaddarlığına bakın ki adam tek kendini cehennemden kurtarıp cennete gidebilmek için fidye olarak oğlunu, kızını gönderdi cehenneme, yetmedi karısını gönderdi, yetmedi kardeşlerini gönderdi, sonra kavmini, kabilesini, cemaatini, grubunu, hizbini gönderdi, yetmedi, “yeryüzündeki bütün insanlar cehenneme gitsin, herkes fedâ olsun da yeter ki ben kurtulayım” diyor. “Herkes cehenneme gitsin ye-ter ki ben cennete gideyim.” Mücrim mantığıdır bu. Dünyada da bunun, bu mücrim mantığının örneklerini görüyoruz. Bakın ekonomik anlayışlara, herkes batsın ben kalayım! Herkes iflas etsin, ben ayakta kalayım! Herkes kaybetsin ben kazanayım! Herkes aç kalsın ben doyayım! Herkes, bütün insanlar batsın, bir tek ben kalayım! Aynı mantık değil mi? Veya trafiğe bakın, herkes dursun ben geçeyim! Herkes kalsın ben yol alayım! Meselâ adam duyuyor ki, şekere zam gelecek, adamın iki tır şekeri varken, veya iki tır daha şeker alabilecek imkânı varken, garibanın iki kilo şeker alabilme imkânına göz dikiyor onu da elinden almak için iki kamyon daha alıyor. Ya! Bırak ucuz alsın adam! Sen zaten alabilecek durumdasın! Yoo! Öyle değil, herkes dursun ben yürüyeyim! Herkes ölsün ben yaşayayım! Herkes kaybetsin ben kazanayım! Herkes bitsin ben devam edeyim! Herkes ölsün ben yaşayayım! Herkes cehenneme gitsin ben kurtulayım! Dünyada da öyle diyordu adam. Ama ne dünyada faydasını görecek bu anlayışın, ne de âhirette faydasını görecek. Bakın böyle gaddarca bir mantıkla bütün insanlık fedâ olsun da yeter ki o azaptan kurtulsam diyen ve her şeyini fedâ etmek isteyen kişinin bu tavrını reddederek Rabbimiz buyurur ki:
11-14. “Onlar birbirlerine yalnız gösterilirler. Suçlu kimse o günün azabından kurtulmak için oğullarını, ailesini, kardeşini, kendisini barındırmış olan sülâlesini ve yeryüzünde bulunan herkesi fedâ etmek ve böylece kendisini kurtarmak ister.” O gün mücrim, âsi, günahkâr kişi, yani cehennemi hak eden kişi isteyecek, temenni edecek. Ama dikkat ederseniz burada “yeved-dü’l mücrimi” deniliyor. Yani bunu isteyen kişinin günahkâr olduğu anlatılıyor. Mücrim… Acaba biz miyiz ki? Acaba biz mi anlatılıyoruz? İçimizde günahkâr olmayan var mı? Bakın burada kâfir denmiyor da, günahkâr deniyor. Günahkârın cehennemden kurtulabilmek için nelerini fedâ edeceği, nelerini fidye olarak vereceği anlatılıyor. Kur’an’ın başka yerlerinde kâfir ve zâlimlerin de kendilerini cehennemden kurtarabilmek için fidye verecekleri ama onların bu fidyelerinin kabul edilmeyeceği anlatılır: “Doğrusu inkâr edip, inkârcı olarak ölenlerin hiç-birinden, yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye vermiş olsa bile, bu kabul edilmeyecektir. İşte elem verici azap onlaradır, onların hiç yardımcıları da yoktur.” (Âl-i İmrân 91) “Yeryüzünde onların hepsi ve bir misli daha zâlimlerin olsa, kıyamet günündeki kötü azap için fidye verseler kabul edilemez. Allah katından olanlara, hiç hesaplamadıkları şeyler beliriverir.” (Zümer 47 ) Yani insanlardan kâfir ve zâlimler tüm mallarını ve mülklerini, ekonomik güçlerini fedâya hazır olacaklar, ya da sosyal çevrelerini, eşlerini dostlarını fidye olarak verecekler ve diyecekler ki: “Aman ya Rabbi! Dünya dolusu altınım da olsa fedâ olsun! Fidye olarak sana vereyim de bu cehennemden beni kurtar!” Kendilerine “hayır!” denilecek. Dünya ve bir misli daha kendilerinin olsa onu da verecekler ama bu fidyeleri kendilerinden kabul edilmeyecek. Zaten öbür tarafta mal-mülk kimin ki? Neye sahip olabilecek ki bu insanlar? O günün, o kıyamet gününün dehşetinden kurtulmak için mücrim, günahkâr kişi fedâ etmek isteyecek, fidye olarak vermek isteyecek. “Fedâ olsun, yeter ki kurtulsun” diyecek. Neyi? Neyi feda edecek? Neyini fidye olarak verecek? Oğlunu, kızını. Oğul bildiklerini, kız kabul ettiklerini fedâ edecek, fidye olarak verecek. “Aman kızım, tatlım, aman oğlum, tontonum” dediklerini. Bağrına bastıklarını, yâni bütün oğul ve kızlarını fidye olarak verecek. “Al ya Rabbi, bunlar fedâ olsun, fidye olsun da beni cehennemden kurtar” diyecek. Başka? Sahibesini, karısını. Kocaysa karısını, kadınsa kocasını fidye olarak verecek, fedâ edecek. Başka? ¬ Kardeşini, erkek ve kız kardeşini ya da tüm kardeşlerini, tüm kardeş bildiklerini, Roteryan kardeşliği mi, yoksa mason kardeşliği mi neyse işte tüm kardeşlerini de fedâ edecek, fidye olarak verecek. Başka? ¬ Kavmini, ırkını, milletini, cemaatını, hizbini, kliğini, grubunu. Yani içinde doğup büyüdüğü, içinde hayatını kazandığı, içinde yürümesini, konuşmasını öğrendiği fasilesini, kavmini, kabilesini, toplumunu fedâ edecek. Hattâ: Bütün insanlığı, bütün insanları fedâya hazır olacak. Yeryüzünde ne kadar insan varsa hepsi cehenneme gitsin, hepsi fedâ olsun, hepsi fidye olsun, yeter ki kendisi kurtulsun isteyecek. Herkes cehenneme gitsin kendisi cennete gitsin isteyecek. Gerçekten çok büyük bir gaddarlık ya! Biz buna mücrim mantığı diyoruz. Hz. Ebu Bekir efendimize isnat edilen bir yalan vardır ya, buradaki onun tam tersi. Ebu Bekir efendimiz “aman ya Rabbi, beni o kadar büyüt, o kadar büyüt ki, benim vücudumu o kadar büyük yarat ki, cehennemi sadece benim vücudum doldursun ve oraya gidecek başka insan olmasın. Beni cehenneme koy ki, kimse cehenneme gel-mesin. Cehennemi yalnız ben doldurayım da herkes cennete gitsin” demiş (!). Der mi böyle bir şeyi Ebu Bekir efendimiz? Kesinlikle de-mez değil mi? Hz. Ebu Bekir efendimizin onu demediğine delil çokta, birkaç tanesini söyleyeyim: Yani hâşâ Ebu Bekir efendimiz şöyle mi diyecekti: “Ya Rabbi ben Ebu Cehil’i çok seviyorum. Ben Hz. Mûsâ’ya kan kusturan Firavunları çok seviyorum. Ben İbrahim’e (a.s) dünyasını zindan eden Nemrut’u çok seviyorum. Veya ben Müslümanları bir kaşık suda boğ-mak isteyen, Seninle, Senin dininle, Senin kitabınla, Senin sisteminle savaşa tutuşan yirminci asrın kâfirlerini, ateistlerini, dinsizlerini çok seviyorum. Onların cehenneme gitmesine vicdanım dayanmaz. Binaenaleyh sen cehennemini benimle doldur da onların tamamı cennete gitsin” mi diyecekti Ebu Bekir efendimiz? Bunu mu diyecekti hâşâ? Kitap-sünnet bilgisine sahip olan bir sahabenin böyle bir şey söylemesi kesinlikle mümkün değildir. Ama vahdet-i vücutçular, Hümanistler, kâfir de olsa, mü’min de olsa insanlara değer verenler, insanın Al-lah’la birleşme teorisine îman edenler, ona bunu dedirtivermişler. Halbuki yaşasın kâfirler için cehennem! Rabbimiz Kur’an-ı Ke-rîm’inde bu kadar âyetiyle “Allah’a inanmayan, Allah’ın istediği biçimde bir hayat yaşamayanlar cehenneme gidecekler, ben cehennemi boşuna yaratmadım” buyurduğu halde, nasıl olurda “ya Rabbi ben kullarına karşı senden daha merhametliyim, hadi madem ki yaratmışsın, yakacaksan beni yak da tatmin ol” mu diyecekti hâşâ? Yani Ebu Bekir efendimiz şunu mu diyecekti: “Ya Rabbi, sen cehennem yaratmışsın, gereksizdi ama neyse boşa gitmesin! Hadi orada ben yanayım da sen tatmin ol!” Hâşâ ve kellâ. Veya “sen benim kadar merhametli değilsin, affedemezsin ben affedeyim onları” mı diyecekti? Veya Kur’an’da cehennemden sığınmamızı emreden bu kadar âyeti gör-mezden gelerek kendisi için cehennem mi isteyecekti Allah’tan? Bunlar çok saçma şeyler… Kâfirler için, kâfir olarak öldüğü kesin olanlar için cennet istemek de saçmalık, kendisi için cehennem istemek de saçmalıktır. Yani Firavunlar, Nemrutlar, Ebu Cehiller, Lût kavminin helâk olanları, Nuh'un karşısına dikilenler, İbrahim’i ateşe atmaya çalışanlar, Kur’an’ı yok etmeye soyunanlar, şeriatın köküne dinamit koymaya say edenler gitsinler cennete, ben onları seviyorum ve yanmalarına vicdanım razı olmuyor, onların yerine cehennemi ben doldurayım. Bu-nu bir Müslüman asla söylemez, mümkün değil düşünemez bile. Sadece bunu Müslüman dünya planında düşünür, yaşarken düşünür, hayatın içinde düşünür. Yani en hain, en zâlim, en kâfir bir adamın dirilmesi için gerekirse dünyada kendini fedâ eder mü'min. Zaten şehit odur. Birilerinin dirilişi için kendini fedâ eden şehittir. Yani hayattayken Ebu Cehil bile olsa, Nemrut bile olsa cehenneme gitmesine razı olmaz mü'min. Gider ona uyarır, anlatır, uğraşır, didinir, çalışır, o-na İslâm’ı, hakkı tebliğ eder. Peygamberler öyle değil miydi? Mûsâ’-nın (a.s) çabası neydi? İbrahim’in (a.s) çırpınışı neydi? Rasulullah’ın titreyişi neydi sanki? Adam dünyadayken onu cennete götürmek için çırpınır mü’min, ama adam kâfir olarak geberip gitmişse artık yaşasın kâfirler için cehennem demek düşer, başkası caiz değildir. Buradaki mücriminki bundan çok farklıdır. Bari böyle olsaydı ama adamın gaddarlığına bakın ki adam tek kendini cehennemden kurtarıp cennete gidebilmek için fidye olarak oğlunu, kızını gönderdi cehenneme, yetmedi karısını gönderdi, yetmedi kardeşlerini gönderdi, sonra kavmini, kabilesini, cemaatini, grubunu, hizbini gönderdi, yetmedi, “yeryüzündeki bütün insanlar cehenneme gitsin, herkes fedâ olsun da yeter ki ben kurtulayım” diyor. “Herkes cehenneme gitsin ye-ter ki ben cennete gideyim.” Mücrim mantığıdır bu. Dünyada da bunun, bu mücrim mantığının örneklerini görüyoruz. Bakın ekonomik anlayışlara, herkes batsın ben kalayım! Herkes iflas etsin, ben ayakta kalayım! Herkes kaybetsin ben kazanayım! Herkes aç kalsın ben doyayım! Herkes, bütün insanlar batsın, bir tek ben kalayım! Aynı mantık değil mi? Veya trafiğe bakın, herkes dursun ben geçeyim! Herkes kalsın ben yol alayım! Meselâ adam duyuyor ki, şekere zam gelecek, adamın iki tır şekeri varken, veya iki tır daha şeker alabilecek imkânı varken, garibanın iki kilo şeker alabilme imkânına göz dikiyor onu da elinden almak için iki kamyon daha alıyor. Ya! Bırak ucuz alsın adam! Sen zaten alabilecek durumdasın! Yoo! Öyle değil, herkes dursun ben yürüyeyim! Herkes ölsün ben yaşayayım! Herkes kaybetsin ben kazanayım! Herkes bitsin ben devam edeyim! Herkes ölsün ben yaşayayım! Herkes cehenneme gitsin ben kurtulayım! Dünyada da öyle diyordu adam. Ama ne dünyada faydasını görecek bu anlayışın, ne de âhirette faydasını görecek. Bakın böyle gaddarca bir mantıkla bütün insanlık fedâ olsun da yeter ki o azaptan kurtulsam diyen ve her şeyini fedâ etmek isteyen kişinin bu tavrını reddederek Rabbimiz buyurur ki:
11-14. “Onlar birbirlerine yalnız gösterilirler. Suçlu kimse o günün azabından kurtulmak için oğullarını, ailesini, kardeşini, kendisini barındırmış olan sülâlesini ve yeryüzünde bulunan herkesi fedâ etmek ve böylece kendisini kurtarmak ister.” O gün mücrim, âsi, günahkâr kişi, yani cehennemi hak eden kişi isteyecek, temenni edecek. Ama dikkat ederseniz burada “yeved-dü’l mücrimi” deniliyor. Yani bunu isteyen kişinin günahkâr olduğu anlatılıyor. Mücrim… Acaba biz miyiz ki? Acaba biz mi anlatılıyoruz? İçimizde günahkâr olmayan var mı? Bakın burada kâfir denmiyor da, günahkâr deniyor. Günahkârın cehennemden kurtulabilmek için nelerini fedâ edeceği, nelerini fidye olarak vereceği anlatılıyor. Kur’an’ın başka yerlerinde kâfir ve zâlimlerin de kendilerini cehennemden kurtarabilmek için fidye verecekleri ama onların bu fidyelerinin kabul edilmeyeceği anlatılır: “Doğrusu inkâr edip, inkârcı olarak ölenlerin hiç-birinden, yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye vermiş olsa bile, bu kabul edilmeyecektir. İşte elem verici azap onlaradır, onların hiç yardımcıları da yoktur.” (Âl-i İmrân 91) “Yeryüzünde onların hepsi ve bir misli daha zâlimlerin olsa, kıyamet günündeki kötü azap için fidye verseler kabul edilemez. Allah katından olanlara, hiç hesaplamadıkları şeyler beliriverir.” (Zümer 47 ) Yani insanlardan kâfir ve zâlimler tüm mallarını ve mülklerini, ekonomik güçlerini fedâya hazır olacaklar, ya da sosyal çevrelerini, eşlerini dostlarını fidye olarak verecekler ve diyecekler ki: “Aman ya Rabbi! Dünya dolusu altınım da olsa fedâ olsun! Fidye olarak sana vereyim de bu cehennemden beni kurtar!” Kendilerine “hayır!” denilecek. Dünya ve bir misli daha kendilerinin olsa onu da verecekler ama bu fidyeleri kendilerinden kabul edilmeyecek. Zaten öbür tarafta mal-mülk kimin ki? Neye sahip olabilecek ki bu insanlar? O günün, o kıyamet gününün dehşetinden kurtulmak için mücrim, günahkâr kişi fedâ etmek isteyecek, fidye olarak vermek isteyecek. “Fedâ olsun, yeter ki kurtulsun” diyecek. Neyi? Neyi feda edecek? Neyini fidye olarak verecek? Oğlunu, kızını. Oğul bildiklerini, kız kabul ettiklerini fedâ edecek, fidye olarak verecek. “Aman kızım, tatlım, aman oğlum, tontonum” dediklerini. Bağrına bastıklarını, yâni bütün oğul ve kızlarını fidye olarak verecek. “Al ya Rabbi, bunlar fedâ olsun, fidye olsun da beni cehennemden kurtar” diyecek. Başka? Sahibesini, karısını. Kocaysa karısını, kadınsa kocasını fidye olarak verecek, fedâ edecek. Başka? ¬ Kardeşini, erkek ve kız kardeşini ya da tüm kardeşlerini, tüm kardeş bildiklerini, Roteryan kardeşliği mi, yoksa mason kardeşliği mi neyse işte tüm kardeşlerini de fedâ edecek, fidye olarak verecek. Başka? ¬ Kavmini, ırkını, milletini, cemaatını, hizbini, kliğini, grubunu. Yani içinde doğup büyüdüğü, içinde hayatını kazandığı, içinde yürümesini, konuşmasını öğrendiği fasilesini, kavmini, kabilesini, toplumunu fedâ edecek. Hattâ: Bütün insanlığı, bütün insanları fedâya hazır olacak. Yeryüzünde ne kadar insan varsa hepsi cehenneme gitsin, hepsi fedâ olsun, hepsi fidye olsun, yeter ki kendisi kurtulsun isteyecek. Herkes cehenneme gitsin kendisi cennete gitsin isteyecek. Gerçekten çok büyük bir gaddarlık ya! Biz buna mücrim mantığı diyoruz. Hz. Ebu Bekir efendimize isnat edilen bir yalan vardır ya, buradaki onun tam tersi. Ebu Bekir efendimiz “aman ya Rabbi, beni o kadar büyüt, o kadar büyüt ki, benim vücudumu o kadar büyük yarat ki, cehennemi sadece benim vücudum doldursun ve oraya gidecek başka insan olmasın. Beni cehenneme koy ki, kimse cehenneme gel-mesin. Cehennemi yalnız ben doldurayım da herkes cennete gitsin” demiş (!). Der mi böyle bir şeyi Ebu Bekir efendimiz? Kesinlikle de-mez değil mi? Hz. Ebu Bekir efendimizin onu demediğine delil çokta, birkaç tanesini söyleyeyim: Yani hâşâ Ebu Bekir efendimiz şöyle mi diyecekti: “Ya Rabbi ben Ebu Cehil’i çok seviyorum. Ben Hz. Mûsâ’ya kan kusturan Firavunları çok seviyorum. Ben İbrahim’e (a.s) dünyasını zindan eden Nemrut’u çok seviyorum. Veya ben Müslümanları bir kaşık suda boğ-mak isteyen, Seninle, Senin dininle, Senin kitabınla, Senin sisteminle savaşa tutuşan yirminci asrın kâfirlerini, ateistlerini, dinsizlerini çok seviyorum. Onların cehenneme gitmesine vicdanım dayanmaz. Binaenaleyh sen cehennemini benimle doldur da onların tamamı cennete gitsin” mi diyecekti Ebu Bekir efendimiz? Bunu mu diyecekti hâşâ? Kitap-sünnet bilgisine sahip olan bir sahabenin böyle bir şey söylemesi kesinlikle mümkün değildir. Ama vahdet-i vücutçular, Hümanistler, kâfir de olsa, mü’min de olsa insanlara değer verenler, insanın Al-lah’la birleşme teorisine îman edenler, ona bunu dedirtivermişler. Halbuki yaşasın kâfirler için cehennem! Rabbimiz Kur’an-ı Ke-rîm’inde bu kadar âyetiyle “Allah’a inanmayan, Allah’ın istediği biçimde bir hayat yaşamayanlar cehenneme gidecekler, ben cehennemi boşuna yaratmadım” buyurduğu halde, nasıl olurda “ya Rabbi ben kullarına karşı senden daha merhametliyim, hadi madem ki yaratmışsın, yakacaksan beni yak da tatmin ol” mu diyecekti hâşâ? Yani Ebu Bekir efendimiz şunu mu diyecekti: “Ya Rabbi, sen cehennem yaratmışsın, gereksizdi ama neyse boşa gitmesin! Hadi orada ben yanayım da sen tatmin ol!” Hâşâ ve kellâ. Veya “sen benim kadar merhametli değilsin, affedemezsin ben affedeyim onları” mı diyecekti? Veya Kur’an’da cehennemden sığınmamızı emreden bu kadar âyeti gör-mezden gelerek kendisi için cehennem mi isteyecekti Allah’tan? Bunlar çok saçma şeyler… Kâfirler için, kâfir olarak öldüğü kesin olanlar için cennet istemek de saçmalık, kendisi için cehennem istemek de saçmalıktır. Yani Firavunlar, Nemrutlar, Ebu Cehiller, Lût kavminin helâk olanları, Nuh'un karşısına dikilenler, İbrahim’i ateşe atmaya çalışanlar, Kur’an’ı yok etmeye soyunanlar, şeriatın köküne dinamit koymaya say edenler gitsinler cennete, ben onları seviyorum ve yanmalarına vicdanım razı olmuyor, onların yerine cehennemi ben doldurayım. Bu-nu bir Müslüman asla söylemez, mümkün değil düşünemez bile. Sadece bunu Müslüman dünya planında düşünür, yaşarken düşünür, hayatın içinde düşünür. Yani en hain, en zâlim, en kâfir bir adamın dirilmesi için gerekirse dünyada kendini fedâ eder mü'min. Zaten şehit odur. Birilerinin dirilişi için kendini fedâ eden şehittir. Yani hayattayken Ebu Cehil bile olsa, Nemrut bile olsa cehenneme gitmesine razı olmaz mü'min. Gider ona uyarır, anlatır, uğraşır, didinir, çalışır, o-na İslâm’ı, hakkı tebliğ eder. Peygamberler öyle değil miydi? Mûsâ’-nın (a.s) çabası neydi? İbrahim’in (a.s) çırpınışı neydi? Rasulullah’ın titreyişi neydi sanki? Adam dünyadayken onu cennete götürmek için çırpınır mü’min, ama adam kâfir olarak geberip gitmişse artık yaşasın kâfirler için cehennem demek düşer, başkası caiz değildir. Buradaki mücriminki bundan çok farklıdır. Bari böyle olsaydı ama adamın gaddarlığına bakın ki adam tek kendini cehennemden kurtarıp cennete gidebilmek için fidye olarak oğlunu, kızını gönderdi cehenneme, yetmedi karısını gönderdi, yetmedi kardeşlerini gönderdi, sonra kavmini, kabilesini, cemaatini, grubunu, hizbini gönderdi, yetmedi, “yeryüzündeki bütün insanlar cehenneme gitsin, herkes fedâ olsun da yeter ki ben kurtulayım” diyor. “Herkes cehenneme gitsin ye-ter ki ben cennete gideyim.” Mücrim mantığıdır bu. Dünyada da bunun, bu mücrim mantığının örneklerini görüyoruz. Bakın ekonomik anlayışlara, herkes batsın ben kalayım! Herkes iflas etsin, ben ayakta kalayım! Herkes kaybetsin ben kazanayım! Herkes aç kalsın ben doyayım! Herkes, bütün insanlar batsın, bir tek ben kalayım! Aynı mantık değil mi? Veya trafiğe bakın, herkes dursun ben geçeyim! Herkes kalsın ben yol alayım! Meselâ adam duyuyor ki, şekere zam gelecek, adamın iki tır şekeri varken, veya iki tır daha şeker alabilecek imkânı varken, garibanın iki kilo şeker alabilme imkânına göz dikiyor onu da elinden almak için iki kamyon daha alıyor. Ya! Bırak ucuz alsın adam! Sen zaten alabilecek durumdasın! Yoo! Öyle değil, herkes dursun ben yürüyeyim! Herkes ölsün ben yaşayayım! Herkes kaybetsin ben kazanayım! Herkes bitsin ben devam edeyim! Herkes ölsün ben yaşayayım! Herkes cehenneme gitsin ben kurtulayım! Dünyada da öyle diyordu adam. Ama ne dünyada faydasını görecek bu anlayışın, ne de âhirette faydasını görecek. Bakın böyle gaddarca bir mantıkla bütün insanlık fedâ olsun da yeter ki o azaptan kurtulsam diyen ve her şeyini fedâ etmek isteyen kişinin bu tavrını reddederek Rabbimiz buyurur ki:
11-14. “Onlar birbirlerine yalnız gösterilirler. Suçlu kimse o günün azabından kurtulmak için oğullarını, ailesini, kardeşini, kendisini barındırmış olan sülâlesini ve yeryüzünde bulunan herkesi fedâ etmek ve böylece kendisini kurtarmak ister.” O gün mücrim, âsi, günahkâr kişi, yani cehennemi hak eden kişi isteyecek, temenni edecek. Ama dikkat ederseniz burada “yeved-dü’l mücrimi” deniliyor. Yani bunu isteyen kişinin günahkâr olduğu anlatılıyor. Mücrim… Acaba biz miyiz ki? Acaba biz mi anlatılıyoruz? İçimizde günahkâr olmayan var mı? Bakın burada kâfir denmiyor da, günahkâr deniyor. Günahkârın cehennemden kurtulabilmek için nelerini fedâ edeceği, nelerini fidye olarak vereceği anlatılıyor. Kur’an’ın başka yerlerinde kâfir ve zâlimlerin de kendilerini cehennemden kurtarabilmek için fidye verecekleri ama onların bu fidyelerinin kabul edilmeyeceği anlatılır: “Doğrusu inkâr edip, inkârcı olarak ölenlerin hiç-birinden, yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye vermiş olsa bile, bu kabul edilmeyecektir. İşte elem verici azap onlaradır, onların hiç yardımcıları da yoktur.” (Âl-i İmrân 91) “Yeryüzünde onların hepsi ve bir misli daha zâlimlerin olsa, kıyamet günündeki kötü azap için fidye verseler kabul edilemez. Allah katından olanlara, hiç hesaplamadıkları şeyler beliriverir.” (Zümer 47 ) Yani insanlardan kâfir ve zâlimler tüm mallarını ve mülklerini, ekonomik güçlerini fedâya hazır olacaklar, ya da sosyal çevrelerini, eşlerini dostlarını fidye olarak verecekler ve diyecekler ki: “Aman ya Rabbi! Dünya dolusu altınım da olsa fedâ olsun! Fidye olarak sana vereyim de bu cehennemden beni kurtar!” Kendilerine “hayır!” denilecek. Dünya ve bir misli daha kendilerinin olsa onu da verecekler ama bu fidyeleri kendilerinden kabul edilmeyecek. Zaten öbür tarafta mal-mülk kimin ki? Neye sahip olabilecek ki bu insanlar? O günün, o kıyamet gününün dehşetinden kurtulmak için mücrim, günahkâr kişi fedâ etmek isteyecek, fidye olarak vermek isteyecek. “Fedâ olsun, yeter ki kurtulsun” diyecek. Neyi? Neyi feda edecek? Neyini fidye olarak verecek? Oğlunu, kızını. Oğul bildiklerini, kız kabul ettiklerini fedâ edecek, fidye olarak verecek. “Aman kızım, tatlım, aman oğlum, tontonum” dediklerini. Bağrına bastıklarını, yâni bütün oğul ve kızlarını fidye olarak verecek. “Al ya Rabbi, bunlar fedâ olsun, fidye olsun da beni cehennemden kurtar” diyecek. Başka? Sahibesini, karısını. Kocaysa karısını, kadınsa kocasını fidye olarak verecek, fedâ edecek. Başka? ¬ Kardeşini, erkek ve kız kardeşini ya da tüm kardeşlerini, tüm kardeş bildiklerini, Roteryan kardeşliği mi, yoksa mason kardeşliği mi neyse işte tüm kardeşlerini de fedâ edecek, fidye olarak verecek. Başka? ¬ Kavmini, ırkını, milletini, cemaatını, hizbini, kliğini, grubunu. Yani içinde doğup büyüdüğü, içinde hayatını kazandığı, içinde yürümesini, konuşmasını öğrendiği fasilesini, kavmini, kabilesini, toplumunu fedâ edecek. Hattâ: Bütün insanlığı, bütün insanları fedâya hazır olacak. Yeryüzünde ne kadar insan varsa hepsi cehenneme gitsin, hepsi fedâ olsun, hepsi fidye olsun, yeter ki kendisi kurtulsun isteyecek. Herkes cehenneme gitsin kendisi cennete gitsin isteyecek. Gerçekten çok büyük bir gaddarlık ya! Biz buna mücrim mantığı diyoruz. Hz. Ebu Bekir efendimize isnat edilen bir yalan vardır ya, buradaki onun tam tersi. Ebu Bekir efendimiz “aman ya Rabbi, beni o kadar büyüt, o kadar büyüt ki, benim vücudumu o kadar büyük yarat ki, cehennemi sadece benim vücudum doldursun ve oraya gidecek başka insan olmasın. Beni cehenneme koy ki, kimse cehenneme gel-mesin. Cehennemi yalnız ben doldurayım da herkes cennete gitsin” demiş (!). Der mi böyle bir şeyi Ebu Bekir efendimiz? Kesinlikle de-mez değil mi? Hz. Ebu Bekir efendimizin onu demediğine delil çokta, birkaç tanesini söyleyeyim: Yani hâşâ Ebu Bekir efendimiz şöyle mi diyecekti: “Ya Rabbi ben Ebu Cehil’i çok seviyorum. Ben Hz. Mûsâ’ya kan kusturan Firavunları çok seviyorum. Ben İbrahim’e (a.s) dünyasını zindan eden Nemrut’u çok seviyorum. Veya ben Müslümanları bir kaşık suda boğ-mak isteyen, Seninle, Senin dininle, Senin kitabınla, Senin sisteminle savaşa tutuşan yirminci asrın kâfirlerini, ateistlerini, dinsizlerini çok seviyorum. Onların cehenneme gitmesine vicdanım dayanmaz. Binaenaleyh sen cehennemini benimle doldur da onların tamamı cennete gitsin” mi diyecekti Ebu Bekir efendimiz? Bunu mu diyecekti hâşâ? Kitap-sünnet bilgisine sahip olan bir sahabenin böyle bir şey söylemesi kesinlikle mümkün değildir. Ama vahdet-i vücutçular, Hümanistler, kâfir de olsa, mü’min de olsa insanlara değer verenler, insanın Al-lah’la birleşme teorisine îman edenler, ona bunu dedirtivermişler. Halbuki yaşasın kâfirler için cehennem! Rabbimiz Kur’an-ı Ke-rîm’inde bu kadar âyetiyle “Allah’a inanmayan, Allah’ın istediği biçimde bir hayat yaşamayanlar cehenneme gidecekler, ben cehennemi boşuna yaratmadım” buyurduğu halde, nasıl olurda “ya Rabbi ben kullarına karşı senden daha merhametliyim, hadi madem ki yaratmışsın, yakacaksan beni yak da tatmin ol” mu diyecekti hâşâ? Yani Ebu Bekir efendimiz şunu mu diyecekti: “Ya Rabbi, sen cehennem yaratmışsın, gereksizdi ama neyse boşa gitmesin! Hadi orada ben yanayım da sen tatmin ol!” Hâşâ ve kellâ. Veya “sen benim kadar merhametli değilsin, affedemezsin ben affedeyim onları” mı diyecekti? Veya Kur’an’da cehennemden sığınmamızı emreden bu kadar âyeti gör-mezden gelerek kendisi için cehennem mi isteyecekti Allah’tan? Bunlar çok saçma şeyler… Kâfirler için, kâfir olarak öldüğü kesin olanlar için cennet istemek de saçmalık, kendisi için cehennem istemek de saçmalıktır. Yani Firavunlar, Nemrutlar, Ebu Cehiller, Lût kavminin helâk olanları, Nuh'un karşısına dikilenler, İbrahim’i ateşe atmaya çalışanlar, Kur’an’ı yok etmeye soyunanlar, şeriatın köküne dinamit koymaya say edenler gitsinler cennete, ben onları seviyorum ve yanmalarına vicdanım razı olmuyor, onların yerine cehennemi ben doldurayım. Bu-nu bir Müslüman asla söylemez, mümkün değil düşünemez bile. Sadece bunu Müslüman dünya planında düşünür, yaşarken düşünür, hayatın içinde düşünür. Yani en hain, en zâlim, en kâfir bir adamın dirilmesi için gerekirse dünyada kendini fedâ eder mü'min. Zaten şehit odur. Birilerinin dirilişi için kendini fedâ eden şehittir. Yani hayattayken Ebu Cehil bile olsa, Nemrut bile olsa cehenneme gitmesine razı olmaz mü'min. Gider ona uyarır, anlatır, uğraşır, didinir, çalışır, o-na İslâm’ı, hakkı tebliğ eder. Peygamberler öyle değil miydi? Mûsâ’-nın (a.s) çabası neydi? İbrahim’in (a.s) çırpınışı neydi? Rasulullah’ın titreyişi neydi sanki? Adam dünyadayken onu cennete götürmek için çırpınır mü’min, ama adam kâfir olarak geberip gitmişse artık yaşasın kâfirler için cehennem demek düşer, başkası caiz değildir. Buradaki mücriminki bundan çok farklıdır. Bari böyle olsaydı ama adamın gaddarlığına bakın ki adam tek kendini cehennemden kurtarıp cennete gidebilmek için fidye olarak oğlunu, kızını gönderdi cehenneme, yetmedi karısını gönderdi, yetmedi kardeşlerini gönderdi, sonra kavmini, kabilesini, cemaatini, grubunu, hizbini gönderdi, yetmedi, “yeryüzündeki bütün insanlar cehenneme gitsin, herkes fedâ olsun da yeter ki ben kurtulayım” diyor. “Herkes cehenneme gitsin ye-ter ki ben cennete gideyim.” Mücrim mantığıdır bu. Dünyada da bunun, bu mücrim mantığının örneklerini görüyoruz. Bakın ekonomik anlayışlara, herkes batsın ben kalayım! Herkes iflas etsin, ben ayakta kalayım! Herkes kaybetsin ben kazanayım! Herkes aç kalsın ben doyayım! Herkes, bütün insanlar batsın, bir tek ben kalayım! Aynı mantık değil mi? Veya trafiğe bakın, herkes dursun ben geçeyim! Herkes kalsın ben yol alayım! Meselâ adam duyuyor ki, şekere zam gelecek, adamın iki tır şekeri varken, veya iki tır daha şeker alabilecek imkânı varken, garibanın iki kilo şeker alabilme imkânına göz dikiyor onu da elinden almak için iki kamyon daha alıyor. Ya! Bırak ucuz alsın adam! Sen zaten alabilecek durumdasın! Yoo! Öyle değil, herkes dursun ben yürüyeyim! Herkes ölsün ben yaşayayım! Herkes kaybetsin ben kazanayım! Herkes bitsin ben devam edeyim! Herkes ölsün ben yaşayayım! Herkes cehenneme gitsin ben kurtulayım! Dünyada da öyle diyordu adam. Ama ne dünyada faydasını görecek bu anlayışın, ne de âhirette faydasını görecek. Bakın böyle gaddarca bir mantıkla bütün insanlık fedâ olsun da yeter ki o azaptan kurtulsam diyen ve her şeyini fedâ etmek isteyen kişinin bu tavrını reddederek Rabbimiz buyurur ki:
15-18. “Hayır, olamaz. Orada sırtını çevirip yüz geri edeni, malını toplayıp kimseye hakkını vermeyene saklayanı çağıran, deriyi soyup kavuran, alevli ateş vardır.” “Geç oradan! Mümkün değil! Durum sizin bildiğiniz gibi, dü-şündüğünüz gibi değil!” Yani lafı o kadar ağızlarına tıkıyor ki Rabbi-miz, sanki hiç de onların dediklerinden yana bir şey söylemiyor. Yani be adam, nasıl fedâ edeceksin oğlunu, kızını? Zaten oğlun, kızın ken-di derdine düşmüşler, zaten seni kurtaramayacaklardır onlar. Karın kendi başının çaresiyle meşgul, zaten sana bir faydası olmayacak. İn-sanların cehenneme gitmesini istemek bir cinâyettir. Yapma bu işi, vazgeç bu tavırlarından falan demiyor. Bu sözün üzerinde hiç durmu-yor Allah. Ama korkunç bir cevap, müthiş bir cevap, her şeyi bitiren, sesi soluğu kesen bir cevap. Hayır hayır, o azgın bir ateş, azgın bir ceza, her tarafı kaplayan, her tarafa ateşler gönderen şaşaalı, debdebeli bir ateştir. Bir kı-raatte de “Nezzaaten li’ş-şeva” deniliyor. Yani etrafı soyan, insanın etrafını, başın derisini soyan, insanı insanlıktan çıkaran bir ateş. Ya da insansamış, insana susamış, insan yedikçe, insana azap ettikçe çılgınlaşan, bir türlü doymayan bir ateş. İnsanı insanlıktan çıkaran bir ateş. Bir de sinirleri yakan bir ateş denmiş. Etrafı yakan ne varsa, etrafında yakalayıp yutan, kavuran bir ateş. Veya çok uzaktan müşterilerine alevlerini göndererek hortumuna alan bir ateş. Zaten gözetleyip duruyor konuklarını, üstelik aklı başında da. Kur’an’ın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki, ne yaptığını ne yapacağını, nereye gideceğini, nereye uzanacağını bilen bir ateş. Bakın burada da anlatıldığına göre müşterilerini tanıyan bir ateş: Peki kimmiş bu ateşin müşterileri? Kimi yalayıp yakacakmış bu ateş? Yani kimler gidecekmiş bu ateşe? Kimleri çağıracakmış bu ateş? Ted’u, o ateş çağıracak, dâvet edecek. Kimi? Edbera yapanı. Dübür, ense, sırt demektir. Edbera yapmak da sırt dönmek, ense dönmek demektir. Öyleyse o ateş sırt döneni, yüz çevireni çağıracak, dâvet edecektir. Demek ki cehennemin ilk müşterileri sırt dönenler, yüz çevirenlermiş. Îmandan, İslâm’dan, dinden, haktan, Kur’an’dan yüz çeviren, hakka karşı sırt dönen, İslâm’dan kaçıp giden, Kur’an’a ensesini dönerek onunla ilgilenmeyen, peygambere karşı sırt dönen, onunla ve sünnetiyle ilgilenmeyen kimseyi çağıracaktır o ateş. Bir de: Ayrıca bir de cem eden, toplayan, yığan, biriktiren ve yığıp biriktirdiği şeylerin kendisini kurtaracağına inanan, onlarla müstağnî olup onların kendisini kurtaracağını zanneden kişileri çağıracaktır o ateş. Hümeze sûresinde de şöyle denir: “Ki o mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır.” (Hümeze 2) Evet bakın burada da deniliyor ki adam mal toplayıp saymıştır. Buradaki toplama, biriktirme ve sayma işini şöyle anlamaya çalışıyoruz. Adam toplama adına, yığma adına mal toplamış onu saymış ve Allah yolunda harcamamıştır. Veya işi gücü mal toplamak olduğu için, gece gündüz toplamayı düşündüğü için, bu mal toplama düşüncesi onu meşgul ettiği için, Allah’ın kendisinden istediği diğer kulluk birimlerini düşünecek zamanı kalmamıştır. Malı-mülkü, mal toplama işini zikir haline getirdiği için başka şeyler yapmaya imkânı kalmamıştır. Yani mal toplamak, yığmak ve saymak onun zikri, fikri ve virdi olmuştur. Aklını fikrini bu işe öyle bir takmış ki, ölümü, âhireti, hesabı, kitabı onun kadar düşünemez hale gelmiştir. Veya gündüz mal toplamış, gece de onu saymıştır. Gecesini de, gündüzünü de bu işe tahsis etmiştir. Veya gelecek için, istikbal endişesiyle sürekli mal peşinde koşmuş ama istikbalini garanti altına alma adına, Allah için onu Allah yolunda harcamayıp tutmuştur. Yani malın hakkı ve hukukuyla değil de, adediyle meşgul olmuştur. Malının sayısını, miktarını muhafaza etmiştir ama ona ilişkin Allah’ın emirlerini zayî etmiştir. Veya malıyla insanların gündemlerine girmeyi planlamıştır. Servet yönünden şehrin bir numaralı adamı olayım da insanlar sofralarında hep beni konuşsunlar, beni ve malımı sayıp döksünler istemiştir. Veya malıyla sayılmak istemiştir. Yani ölümünden sonra da malıyla, mülküyle namının şöhretinin sürmesini istemiştir. Hümeze sûresi de böyle diyordu. Bakın burada da deniyor ki mal toplayıp yığan kişi. Yani cem eden, toplayan, biriktiren, yığan, ke-nara koyan, üst üste yığan, bina diye yığan, para diye yığan, araba, apolet, diploma, derece diye yığan, yığdıkça yığan kişi. Bu yığma işini bir de şöyle anlıyoruz: Yani hayatını, enerjisini, sa’yini mala dönüştüren, mal olarak temerküz ettiren, sonra onu, o malı devrederek paraya dönüştüren, onu tekrar mala dönüştüren ve bir araya yığan. Dükkanında mı, yoksa çömleklerinin içinde mi, yastıklarında mı, yatağının altında mı, kasasında, kesesinde mi, yoksa bankasında mı? İşte böyle yığdıkça yığıp onu Allah yolunda harcamayan kimseleri cehennem çağıracakmış. Allah korusun cehennemin, ateşin ilk müşterileri işte bunlarmış. Eyvah! Halbuki bizler bugüne kadar zannediyorduk ki sadece Allah’ı inkâr edenleri çağıracak o ateş. Veya melek yok diyenleri, insan maymundan geldi diyenleri, “insan kardeşiyle evlenmez miymiş? Ne varmış bunda?” diyenleri, gece-gündüz içki içenleri, zina edenleri çağıracak zannediyorduk. Bugüne kadar bize anlatılan din öyleydi. Ama maalesef Meâric’siz bir dinmiş bize anlatılanlar. Meğer Meâric’-siz bir din tanımışız bugüne kadar. Bakın Meâric hiç de öyle demiyor. Meâric’e göre, Allah’ın âyetine göre kimi çağıracakmış cehennem ateşi? İlk müşterisi kimmiş cehennemin? ´|Å7«Y«#«: «h«"²(Ï! ²w«8 ~Y­2²G«# Edbera yapanları, sırt çevirenleri, ilgi kurmayanları, Kur’an’la, vahiyle ilgisizleri, Allah ve Resûlü’ne küsmüşleri, Allah ve Resûlü’yle dübürleşmişleri. Rabbimiz Kur’an’da, Nâziat sûresinde bu edbera kelimesini, böyle yan çizme, sırt çevirme, ilgisiz kalma ifadesini Firavun için de kullanır: 20-23. “Bunun üzerine Mûsâ ona en büyük mûcizeyi gösterdi. Ama Firavun yalanladı ve başkaldırdı. Sonra edbera yapıp yürüdü.” Burada da, “Allah’ın elçisinin gösterdiği yüce âyetler karşısında edbera yaptı” deniliyor. Yani Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ Firavun’a bü-yük büyük mûcizeler, büyük büyük âyetler gösterdi. Yani ona Allah’ın yüce âyetlerini gösterdi. Mûsâ (a.s) ona Allah’ın âyetlerini gösterdi de Firavun yalanladı, karşı geldi. Sonra Edbera yaptı, sırtını, ensesini, arkasını döndü, peygamberle ve peygamberin getirdiği mesajla ilgilenmedi. İlgisini çekmedi peygamber. İlgisini çekmedi peygamberin getirdiği mesaj. Beğenmedi, sırtını döndü ve sa’ye başladı. Hz. Mûsâ-nın getirdiklerini iptal edebilmek, durdurabilmek, yok edebilmek için var gücüyle, yoğun bir çalışma içine girdi. Sa’ye başladı. Sonra da tüm avenesini, tüm adamlarını, danışmanlarını, müdürlerini, genel müdürlerini, basın mensuplarını topladı ve onlara şöyle bağırdı: “Sizin en yüce Rabbiniz benim!” Dikkat ediyor musunuz ifadeye? Firavun edbera yaptı diyor Al-lah. Öyleyse edbera yapmak, kendisine sunulan vahiyle ilgi kurmamak, vahye ve vahyin sunucusuna kulak vermemek, dinlememek, il-gilenmemek, yani onun icabını yapmamak, gereğiyle amel etmemek demektir. Kendisine Allah’ın âyetlerini gösteren Hz. Mûsâ’ya karşı sır-tını dönüverdi, onunla ilgilenmedi, ona ve getirdiklerine değer vermedi. Peki şu anda vahye karşı bizim yaptığımız ne? Allah için bir düşünüp anlamaya çalışalım. Şu anda biz ne yapıyoruz peygambere? Acaba şu anda bizler de vahye karşı edbera yapmıyor muyuz? Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün sünnetine karşı sırt çevirmiyor muyuz? Âkıl-bâliğ olduğumuz günden beri Allah’ın Resûlü hadis kitaplarının arasında bizi bekliyor. “Acaba gelip bir de benim hatırımı soracaklar mı? Acaba problemlerini bir kere de gelip bana arz edecekler mi? Başkalarına sordukları kadar, basına sordukları kadar, şeytan vahyi televizyonlara sordukları kadar acaba bir kerecik te gelip bana soracaklar mı? İnsanlara yöneldikleri kadar, siyasi liderlerine, efendilerine, şeyhlerine, yazarlara, çizerlere yöneldikleri kadar acaba bir kerecik de bana yönelecekler mi?” diye Allah’ın Resûlü bizi bekleyip dururken, acaba şu anda tıpkı Firavun gibi Allah’ın elçisiyle ilgilenmeyenlerden, ona sırt çevirenlerden miyiz? Allah için bunu ciddi ciddi bir düşünelim. Acaba Kur’an’a sırtını dönen, onunla gece gündüz ilgilenmeyenlerden miyiz? Allah için bir düşünelim. Acaba şu anda bizler de Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün hayatına Firavunluk mu yapıyoruz? Unutmayalım ki, “ben Firavun değilim” demek kolay bir iş. Ama yaptığımız iş Firavun’un işi değil, demek gerçekten çok zor bir iştir değil mi? Ben Firavun değilim demek kolaydır ama benim amelim, benim eylemim, benim tavrım, benim vahiyle diyalogum Firavununki gibi değildir demek çok zordur. Biz Firavun değiliz, biz Mûsâ’yı inkâr etmiyoruz, biz Muhammed’i (a.s) inkâr etmiyoruz ama, yaptığımız iş Firavun’un işine benziyorsa, o zaman çok ciddi düşünmek ve titremek zorundayız. Demek ki cehennemin ateşi kimi çağıracakmış? Yüz çevirip ilgisiz olanı. Sırt dönüp alâka kurmayanı. Casiye ile mi? Ahkâf’la mı? Meâric’le mi? Bakara’ya, Âl-i İmrân’a, Nisâya mı? Kitabı, Rasûlullah’ı mı daha çok gündeminize alıyorsunuz, yoksa başkalarını mı? Veya yemeğe ilginiz kadar, çaya meyliniz kadar, cadde isimleri kadar, artist isimleri kadar, siyasal liderler, plaka numaraları kadar da mı ilgilenmi-yoruz vahiyle? Öyleyse Allah aşkına bu âyetler çerçevesinde kendimizi bir sorgulayalım. Ya burada anlatılan bensem? Ya bu edbera ya-pan bensem? Ya burada Rabbinizin anlattığı ateşin ilk müşterisi bensem? Ya kendi kendimi kandırmaya çalışıyorsam? Ya beni de çağırır-sa o ateş? Ya bizi de çağırırsa? demek ve ciddi ciddi düşünmek ve çareler aramak zorundayız. Bir de tevella yapanlar yani kendilerine Allah’tan başka veliler arayanlar, Allah’tan başka velîler aramaya çıkanlar. Velâyetlerini Allah’tan başkalarına verenler. Vahyi terk edip, vahiyle ilgisini, alâkasını keserek kendi dünyasına dönenler. İslâm’dan, kulluktan, vahiyden sırt dönüp kendi bildiğince bir hayat yaşayanlar. Allah’ın hayat programına arkasını dönüp kendi keyiflerince bir hayat yaşamaya yönelenler. Kitap ve sünneti terk edip kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya yönelenler. İşte cehennem ateşinin çağıracağı ikinci müşteriler de bunlardır. Bunlar da öyle ama ikinci bölüm, Allah korusun bizi biraz daha yakından ilgilendiriyor değil mi? Toplayanlar, biriktirenler. İp toplayanlar, çöp toplayanlar, sap toplayanlar, adres koleksiyonu yapanlar, telefon koleksiyonu, eşya koleksiyonu yapanlar. Araf’ta Rabbimiz şöyle buyurur: “Topluluğunuz, topladığınız mal ve büyüklük taslamalarınız size fayda vermedi.” (Araf 48) Kıyamet günü mü’minler o topladıkça toplayanlara, biriktiren-lere diyecekler ki: “Hani ne haber? Ne oldu size? Topladıklarınız, kibirlendikleriniz, müstekbirleştikleriniz size bir fayda sağlamadı. Gururlarınız, kibirleriniz bir işe yaramadı. Topladıklarınız sizi kurtaramadı. Sahip olduklarınız sizi müstağnî kılmadı.” Ne toplamışlardı bunlar dünyada? Makam toplamışlardı, koltuk toplamışlardı, rütbe, dost, avene toplamışlardı. Ev, araba, arsa toplamışlardı. Mark, dolar, riyal toplamışlardı. Altın, gümüş toplamışlardı. Sevgiler, saygılar toplamışlardı. A.B.D seviyordu onları, A.E.T seviyordu onları, I.M.F seviyordu. Nefretler, buğzlar, kinler toplamışlardı. Sanatkar resimleri, maç skorları, film starları toplamışlardı. Sanat eserlerinin fotoğraflarını toplamışlardı. Bu Edirne Selimiye’nin el misâli göğe açılan minareleri, bu Aksaray’daki filan caminin eşsiz kubbesi, bu Denizli’deki Ak Han’ın abanoz mihrabı... Topladınız, biriktirdiniz, koleksiyonlar yaptınız. Kafaya yığınlarla bilgiler topladınız. İşte A kare, B kare, C kare, kurbağanın barsağı, Fujiyama yanardağı, Everest tepesinin yüksekliği, filan ülkenin nehirleri, filan nehrin debisi, rejimi, filan ülkenin iklimi veya işte filan şehrin plaka numarası, falan sanatçının öz geçmişi, daha neler neler topladınız… Ama hani bu topladıklarınız bir işe yaramadı ve sizi kurtarmadı diyecekler. Hani dünyada mallarınız, makamlarınız vardı ve bu mallarınız, makamlarınız sayesinde dünyada beceremeyeceğiniz, elde edemeyeceğiniz hiçbir şey yoktu. İmkânlarınız güçleriniz sayesinde dünyada olmazı oldurabileceğizini zannediyordunuz. Herkes sizin önünüzde diz çöküyor, boyun büküyordu. En açılmaz kapılar sizin önünüzde açılıyor, en zor işler bile sizin önünüzde kolaylaşıyordu. Mallarınız, makamlarınız sayesinde ulaşamayacağınız hiçbir şey yoktu. İşte sizler dünyadaki bu konumlarınıza aldandınız da bu güçlerinizin öbür tarafta da sizi kurtaracağını zannettiniz. Bu dünyada her şeyi halleden bizler, öbür tarafta da elbette bir çaresine bakarız, dediniz. Hani o mallarınız, makamlarınız, güçleriniz, saltanatlarınız ne işe yaradı? Cehennem azabından en küçük bir şey defedebildi mi? Kur’an’ın başka yerlerinden biliyoruz ki, bu adamlar itiraf edecekler. Hayır hayır, paralarımız ve mülklerimiz bize hiçbir şey sağlamadı, diyecekler. Gücümüz, kuvvetimiz de yok oldu. Eşimiz dostumuz da bizi terk etti, hiçbirisinden en ufak bir yardım göremedik, diyecekler. Allah korusun da, ya yarın bu topladıklarınız bir şey sağlamadığı gibi üstelik bir de cehennem ateşine paratoner olacaksa. Yani bizim bu toplayıp yığdıklarımızdan dolayı cehennem ateşi bizi görecek, tanıyacaksa. “Haa! Burada da bir yığıntı var, burada da bir kalabalık var, bu da benim müşterim!” diyecek ve yığdıklarımız yüzünden ateş bizi tanıyacaksa, o zaman çok ciddi düşünmek zorundayız. Toplasa ama bari bu topladıklarını hakka harcasa neyse. Ama adamlar yığmak adına, biriktirmek, hava atmak, övülmek, evini, arabasını artırmak, sofrasını biraz daha zenginleştirmek, arabasının modelini biraz daha yenilemek, evinin tefrişini, ihtiyaç maddelerini değiştirmek adına topluyor ve seviyor. Hani birinin mezar taşına yazmışlar: “Zavallı! Hayatı boyunca hep toplar ve çarpardı. Bölmeyi ve çı-karmayı hiç bilmezdi. Ölünce vereseleri onu da hallediverdiler” diye. Bundan sonra gerek mal konusunda gerekse başka konularda insanın karakteristik bir özelliğinden söz edecek Rabbimiz. Bakın şöy-le buyuruyor:
15-18. “Hayır, olamaz. Orada sırtını çevirip yüz geri edeni, malını toplayıp kimseye hakkını vermeyene saklayanı çağıran, deriyi soyup kavuran, alevli ateş vardır.” “Geç oradan! Mümkün değil! Durum sizin bildiğiniz gibi, dü-şündüğünüz gibi değil!” Yani lafı o kadar ağızlarına tıkıyor ki Rabbi-miz, sanki hiç de onların dediklerinden yana bir şey söylemiyor. Yani be adam, nasıl fedâ edeceksin oğlunu, kızını? Zaten oğlun, kızın ken-di derdine düşmüşler, zaten seni kurtaramayacaklardır onlar. Karın kendi başının çaresiyle meşgul, zaten sana bir faydası olmayacak. İn-sanların cehenneme gitmesini istemek bir cinâyettir. Yapma bu işi, vazgeç bu tavırlarından falan demiyor. Bu sözün üzerinde hiç durmu-yor Allah. Ama korkunç bir cevap, müthiş bir cevap, her şeyi bitiren, sesi soluğu kesen bir cevap. Hayır hayır, o azgın bir ateş, azgın bir ceza, her tarafı kaplayan, her tarafa ateşler gönderen şaşaalı, debdebeli bir ateştir. Bir kı-raatte de “Nezzaaten li’ş-şeva” deniliyor. Yani etrafı soyan, insanın etrafını, başın derisini soyan, insanı insanlıktan çıkaran bir ateş. Ya da insansamış, insana susamış, insan yedikçe, insana azap ettikçe çılgınlaşan, bir türlü doymayan bir ateş. İnsanı insanlıktan çıkaran bir ateş. Bir de sinirleri yakan bir ateş denmiş. Etrafı yakan ne varsa, etrafında yakalayıp yutan, kavuran bir ateş. Veya çok uzaktan müşterilerine alevlerini göndererek hortumuna alan bir ateş. Zaten gözetleyip duruyor konuklarını, üstelik aklı başında da. Kur’an’ın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki, ne yaptığını ne yapacağını, nereye gideceğini, nereye uzanacağını bilen bir ateş. Bakın burada da anlatıldığına göre müşterilerini tanıyan bir ateş: Peki kimmiş bu ateşin müşterileri? Kimi yalayıp yakacakmış bu ateş? Yani kimler gidecekmiş bu ateşe? Kimleri çağıracakmış bu ateş? Ted’u, o ateş çağıracak, dâvet edecek. Kimi? Edbera yapanı. Dübür, ense, sırt demektir. Edbera yapmak da sırt dönmek, ense dönmek demektir. Öyleyse o ateş sırt döneni, yüz çevireni çağıracak, dâvet edecektir. Demek ki cehennemin ilk müşterileri sırt dönenler, yüz çevirenlermiş. Îmandan, İslâm’dan, dinden, haktan, Kur’an’dan yüz çeviren, hakka karşı sırt dönen, İslâm’dan kaçıp giden, Kur’an’a ensesini dönerek onunla ilgilenmeyen, peygambere karşı sırt dönen, onunla ve sünnetiyle ilgilenmeyen kimseyi çağıracaktır o ateş. Bir de: Ayrıca bir de cem eden, toplayan, yığan, biriktiren ve yığıp biriktirdiği şeylerin kendisini kurtaracağına inanan, onlarla müstağnî olup onların kendisini kurtaracağını zanneden kişileri çağıracaktır o ateş. Hümeze sûresinde de şöyle denir: “Ki o mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır.” (Hümeze 2) Evet bakın burada da deniliyor ki adam mal toplayıp saymıştır. Buradaki toplama, biriktirme ve sayma işini şöyle anlamaya çalışıyoruz. Adam toplama adına, yığma adına mal toplamış onu saymış ve Allah yolunda harcamamıştır. Veya işi gücü mal toplamak olduğu için, gece gündüz toplamayı düşündüğü için, bu mal toplama düşüncesi onu meşgul ettiği için, Allah’ın kendisinden istediği diğer kulluk birimlerini düşünecek zamanı kalmamıştır. Malı-mülkü, mal toplama işini zikir haline getirdiği için başka şeyler yapmaya imkânı kalmamıştır. Yani mal toplamak, yığmak ve saymak onun zikri, fikri ve virdi olmuştur. Aklını fikrini bu işe öyle bir takmış ki, ölümü, âhireti, hesabı, kitabı onun kadar düşünemez hale gelmiştir. Veya gündüz mal toplamış, gece de onu saymıştır. Gecesini de, gündüzünü de bu işe tahsis etmiştir. Veya gelecek için, istikbal endişesiyle sürekli mal peşinde koşmuş ama istikbalini garanti altına alma adına, Allah için onu Allah yolunda harcamayıp tutmuştur. Yani malın hakkı ve hukukuyla değil de, adediyle meşgul olmuştur. Malının sayısını, miktarını muhafaza etmiştir ama ona ilişkin Allah’ın emirlerini zayî etmiştir. Veya malıyla insanların gündemlerine girmeyi planlamıştır. Servet yönünden şehrin bir numaralı adamı olayım da insanlar sofralarında hep beni konuşsunlar, beni ve malımı sayıp döksünler istemiştir. Veya malıyla sayılmak istemiştir. Yani ölümünden sonra da malıyla, mülküyle namının şöhretinin sürmesini istemiştir. Hümeze sûresi de böyle diyordu. Bakın burada da deniyor ki mal toplayıp yığan kişi. Yani cem eden, toplayan, biriktiren, yığan, ke-nara koyan, üst üste yığan, bina diye yığan, para diye yığan, araba, apolet, diploma, derece diye yığan, yığdıkça yığan kişi. Bu yığma işini bir de şöyle anlıyoruz: Yani hayatını, enerjisini, sa’yini mala dönüştüren, mal olarak temerküz ettiren, sonra onu, o malı devrederek paraya dönüştüren, onu tekrar mala dönüştüren ve bir araya yığan. Dükkanında mı, yoksa çömleklerinin içinde mi, yastıklarında mı, yatağının altında mı, kasasında, kesesinde mi, yoksa bankasında mı? İşte böyle yığdıkça yığıp onu Allah yolunda harcamayan kimseleri cehennem çağıracakmış. Allah korusun cehennemin, ateşin ilk müşterileri işte bunlarmış. Eyvah! Halbuki bizler bugüne kadar zannediyorduk ki sadece Allah’ı inkâr edenleri çağıracak o ateş. Veya melek yok diyenleri, insan maymundan geldi diyenleri, “insan kardeşiyle evlenmez miymiş? Ne varmış bunda?” diyenleri, gece-gündüz içki içenleri, zina edenleri çağıracak zannediyorduk. Bugüne kadar bize anlatılan din öyleydi. Ama maalesef Meâric’siz bir dinmiş bize anlatılanlar. Meğer Meâric’-siz bir din tanımışız bugüne kadar. Bakın Meâric hiç de öyle demiyor. Meâric’e göre, Allah’ın âyetine göre kimi çağıracakmış cehennem ateşi? İlk müşterisi kimmiş cehennemin? ´|Å7«Y«#«: «h«"²(Ï! ²w«8 ~Y­2²G«# Edbera yapanları, sırt çevirenleri, ilgi kurmayanları, Kur’an’la, vahiyle ilgisizleri, Allah ve Resûlü’ne küsmüşleri, Allah ve Resûlü’yle dübürleşmişleri. Rabbimiz Kur’an’da, Nâziat sûresinde bu edbera kelimesini, böyle yan çizme, sırt çevirme, ilgisiz kalma ifadesini Firavun için de kullanır: 20-23. “Bunun üzerine Mûsâ ona en büyük mûcizeyi gösterdi. Ama Firavun yalanladı ve başkaldırdı. Sonra edbera yapıp yürüdü.” Burada da, “Allah’ın elçisinin gösterdiği yüce âyetler karşısında edbera yaptı” deniliyor. Yani Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ Firavun’a bü-yük büyük mûcizeler, büyük büyük âyetler gösterdi. Yani ona Allah’ın yüce âyetlerini gösterdi. Mûsâ (a.s) ona Allah’ın âyetlerini gösterdi de Firavun yalanladı, karşı geldi. Sonra Edbera yaptı, sırtını, ensesini, arkasını döndü, peygamberle ve peygamberin getirdiği mesajla ilgilenmedi. İlgisini çekmedi peygamber. İlgisini çekmedi peygamberin getirdiği mesaj. Beğenmedi, sırtını döndü ve sa’ye başladı. Hz. Mûsâ-nın getirdiklerini iptal edebilmek, durdurabilmek, yok edebilmek için var gücüyle, yoğun bir çalışma içine girdi. Sa’ye başladı. Sonra da tüm avenesini, tüm adamlarını, danışmanlarını, müdürlerini, genel müdürlerini, basın mensuplarını topladı ve onlara şöyle bağırdı: “Sizin en yüce Rabbiniz benim!” Dikkat ediyor musunuz ifadeye? Firavun edbera yaptı diyor Al-lah. Öyleyse edbera yapmak, kendisine sunulan vahiyle ilgi kurmamak, vahye ve vahyin sunucusuna kulak vermemek, dinlememek, il-gilenmemek, yani onun icabını yapmamak, gereğiyle amel etmemek demektir. Kendisine Allah’ın âyetlerini gösteren Hz. Mûsâ’ya karşı sır-tını dönüverdi, onunla ilgilenmedi, ona ve getirdiklerine değer vermedi. Peki şu anda vahye karşı bizim yaptığımız ne? Allah için bir düşünüp anlamaya çalışalım. Şu anda biz ne yapıyoruz peygambere? Acaba şu anda bizler de vahye karşı edbera yapmıyor muyuz? Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün sünnetine karşı sırt çevirmiyor muyuz? Âkıl-bâliğ olduğumuz günden beri Allah’ın Resûlü hadis kitaplarının arasında bizi bekliyor. “Acaba gelip bir de benim hatırımı soracaklar mı? Acaba problemlerini bir kere de gelip bana arz edecekler mi? Başkalarına sordukları kadar, basına sordukları kadar, şeytan vahyi televizyonlara sordukları kadar acaba bir kerecik te gelip bana soracaklar mı? İnsanlara yöneldikleri kadar, siyasi liderlerine, efendilerine, şeyhlerine, yazarlara, çizerlere yöneldikleri kadar acaba bir kerecik de bana yönelecekler mi?” diye Allah’ın Resûlü bizi bekleyip dururken, acaba şu anda tıpkı Firavun gibi Allah’ın elçisiyle ilgilenmeyenlerden, ona sırt çevirenlerden miyiz? Allah için bunu ciddi ciddi bir düşünelim. Acaba Kur’an’a sırtını dönen, onunla gece gündüz ilgilenmeyenlerden miyiz? Allah için bir düşünelim. Acaba şu anda bizler de Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün hayatına Firavunluk mu yapıyoruz? Unutmayalım ki, “ben Firavun değilim” demek kolay bir iş. Ama yaptığımız iş Firavun’un işi değil, demek gerçekten çok zor bir iştir değil mi? Ben Firavun değilim demek kolaydır ama benim amelim, benim eylemim, benim tavrım, benim vahiyle diyalogum Firavununki gibi değildir demek çok zordur. Biz Firavun değiliz, biz Mûsâ’yı inkâr etmiyoruz, biz Muhammed’i (a.s) inkâr etmiyoruz ama, yaptığımız iş Firavun’un işine benziyorsa, o zaman çok ciddi düşünmek ve titremek zorundayız. Demek ki cehennemin ateşi kimi çağıracakmış? Yüz çevirip ilgisiz olanı. Sırt dönüp alâka kurmayanı. Casiye ile mi? Ahkâf’la mı? Meâric’le mi? Bakara’ya, Âl-i İmrân’a, Nisâya mı? Kitabı, Rasûlullah’ı mı daha çok gündeminize alıyorsunuz, yoksa başkalarını mı? Veya yemeğe ilginiz kadar, çaya meyliniz kadar, cadde isimleri kadar, artist isimleri kadar, siyasal liderler, plaka numaraları kadar da mı ilgilenmi-yoruz vahiyle? Öyleyse Allah aşkına bu âyetler çerçevesinde kendimizi bir sorgulayalım. Ya burada anlatılan bensem? Ya bu edbera ya-pan bensem? Ya burada Rabbinizin anlattığı ateşin ilk müşterisi bensem? Ya kendi kendimi kandırmaya çalışıyorsam? Ya beni de çağırır-sa o ateş? Ya bizi de çağırırsa? demek ve ciddi ciddi düşünmek ve çareler aramak zorundayız. Bir de tevella yapanlar yani kendilerine Allah’tan başka veliler arayanlar, Allah’tan başka velîler aramaya çıkanlar. Velâyetlerini Allah’tan başkalarına verenler. Vahyi terk edip, vahiyle ilgisini, alâkasını keserek kendi dünyasına dönenler. İslâm’dan, kulluktan, vahiyden sırt dönüp kendi bildiğince bir hayat yaşayanlar. Allah’ın hayat programına arkasını dönüp kendi keyiflerince bir hayat yaşamaya yönelenler. Kitap ve sünneti terk edip kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya yönelenler. İşte cehennem ateşinin çağıracağı ikinci müşteriler de bunlardır. Bunlar da öyle ama ikinci bölüm, Allah korusun bizi biraz daha yakından ilgilendiriyor değil mi? Toplayanlar, biriktirenler. İp toplayanlar, çöp toplayanlar, sap toplayanlar, adres koleksiyonu yapanlar, telefon koleksiyonu, eşya koleksiyonu yapanlar. Araf’ta Rabbimiz şöyle buyurur: “Topluluğunuz, topladığınız mal ve büyüklük taslamalarınız size fayda vermedi.” (Araf 48) Kıyamet günü mü’minler o topladıkça toplayanlara, biriktiren-lere diyecekler ki: “Hani ne haber? Ne oldu size? Topladıklarınız, kibirlendikleriniz, müstekbirleştikleriniz size bir fayda sağlamadı. Gururlarınız, kibirleriniz bir işe yaramadı. Topladıklarınız sizi kurtaramadı. Sahip olduklarınız sizi müstağnî kılmadı.” Ne toplamışlardı bunlar dünyada? Makam toplamışlardı, koltuk toplamışlardı, rütbe, dost, avene toplamışlardı. Ev, araba, arsa toplamışlardı. Mark, dolar, riyal toplamışlardı. Altın, gümüş toplamışlardı. Sevgiler, saygılar toplamışlardı. A.B.D seviyordu onları, A.E.T seviyordu onları, I.M.F seviyordu. Nefretler, buğzlar, kinler toplamışlardı. Sanatkar resimleri, maç skorları, film starları toplamışlardı. Sanat eserlerinin fotoğraflarını toplamışlardı. Bu Edirne Selimiye’nin el misâli göğe açılan minareleri, bu Aksaray’daki filan caminin eşsiz kubbesi, bu Denizli’deki Ak Han’ın abanoz mihrabı... Topladınız, biriktirdiniz, koleksiyonlar yaptınız. Kafaya yığınlarla bilgiler topladınız. İşte A kare, B kare, C kare, kurbağanın barsağı, Fujiyama yanardağı, Everest tepesinin yüksekliği, filan ülkenin nehirleri, filan nehrin debisi, rejimi, filan ülkenin iklimi veya işte filan şehrin plaka numarası, falan sanatçının öz geçmişi, daha neler neler topladınız… Ama hani bu topladıklarınız bir işe yaramadı ve sizi kurtarmadı diyecekler. Hani dünyada mallarınız, makamlarınız vardı ve bu mallarınız, makamlarınız sayesinde dünyada beceremeyeceğiniz, elde edemeyeceğiniz hiçbir şey yoktu. İmkânlarınız güçleriniz sayesinde dünyada olmazı oldurabileceğizini zannediyordunuz. Herkes sizin önünüzde diz çöküyor, boyun büküyordu. En açılmaz kapılar sizin önünüzde açılıyor, en zor işler bile sizin önünüzde kolaylaşıyordu. Mallarınız, makamlarınız sayesinde ulaşamayacağınız hiçbir şey yoktu. İşte sizler dünyadaki bu konumlarınıza aldandınız da bu güçlerinizin öbür tarafta da sizi kurtaracağını zannettiniz. Bu dünyada her şeyi halleden bizler, öbür tarafta da elbette bir çaresine bakarız, dediniz. Hani o mallarınız, makamlarınız, güçleriniz, saltanatlarınız ne işe yaradı? Cehennem azabından en küçük bir şey defedebildi mi? Kur’an’ın başka yerlerinden biliyoruz ki, bu adamlar itiraf edecekler. Hayır hayır, paralarımız ve mülklerimiz bize hiçbir şey sağlamadı, diyecekler. Gücümüz, kuvvetimiz de yok oldu. Eşimiz dostumuz da bizi terk etti, hiçbirisinden en ufak bir yardım göremedik, diyecekler. Allah korusun da, ya yarın bu topladıklarınız bir şey sağlamadığı gibi üstelik bir de cehennem ateşine paratoner olacaksa. Yani bizim bu toplayıp yığdıklarımızdan dolayı cehennem ateşi bizi görecek, tanıyacaksa. “Haa! Burada da bir yığıntı var, burada da bir kalabalık var, bu da benim müşterim!” diyecek ve yığdıklarımız yüzünden ateş bizi tanıyacaksa, o zaman çok ciddi düşünmek zorundayız. Toplasa ama bari bu topladıklarını hakka harcasa neyse. Ama adamlar yığmak adına, biriktirmek, hava atmak, övülmek, evini, arabasını artırmak, sofrasını biraz daha zenginleştirmek, arabasının modelini biraz daha yenilemek, evinin tefrişini, ihtiyaç maddelerini değiştirmek adına topluyor ve seviyor. Hani birinin mezar taşına yazmışlar: “Zavallı! Hayatı boyunca hep toplar ve çarpardı. Bölmeyi ve çı-karmayı hiç bilmezdi. Ölünce vereseleri onu da hallediverdiler” diye. Bundan sonra gerek mal konusunda gerekse başka konularda insanın karakteristik bir özelliğinden söz edecek Rabbimiz. Bakın şöy-le buyuruyor: