22-28. “Ancak namaz kılıp namazlarında devamlı olanlar, mallarında yoksul ve yoksuna belirli bir hak tanıyanlar, ceza gününü doğrulayanlar, Rabblerinin azabından korkanlar böyle değildir. Çünkü Rabblerinin azabından emin olunmaz.” Biraz önce anlatılanlardan namazcılar müstesnadır. “Namazcılar bunun dışındadır” buyurarak Rabbimiz namazın şartlarını, namazcıların sıfatlarını anlatmaya başlıyor. Peki neymiş namazın şartları? Ya da namazcı olmanın şartları neymiş? Yani hangi namaza namaz denir? Ya da kimlere namazcı denir? Bugüne kadar öğrendiğimiz na-mazda temel rükünler, temel şartlar vardı değil mi? Çocukluğumuzdan bu yana namaz için belli şartlardan bahsediyorlardı. Meselâ bunlardan birisi abdestti. Yani abdesti yoksa adamın, namazı da yoktu. Veya yine namazın şartlarından birisi de rükû idi. Adam rüku etmemişse namaz denmezdi ona. Veya kıbleye dönmemişse namaz değildi o. Setr’ul avret yapmamışsa namaz kılıyor denmezdi ona. Yani namazın içinden ve dışından olmak üzere bazı şartlarından söz ediliyordu ve bu şartları yerine getirmeyen bir adamın kıldığı namaza namaz gözüyle bakılmıyordu. Ama bakın bu sûreye göre namaz kılan adamın taşıması gereken bunlardan başka özellikler, bunlardan başka şartlar da olacaktır. Meselâ nasıl ki şortla, külotla namaz kılan bir adama, bu adam ne yapıyor ya? Şortla namaz mı kılınır? diyebiliyorduk ya, işte bu sûrede de namaz kılan insanların taşıması gereken bazı özellikler var ki, onlar olmadan sanki onlar namaz kılmıyorlar. Onların kıldıkları namaza namaz denmeyeceği gibi, o insanlara namazcı da denmeyecektir. Meselâ abdestsiz bir adam bütün ta’dil-i erkanına riâyet ederek namaz kılmış olsa da, sonunda bu namaza namaz denmiyorsa, veya kıbleye dönmemişse, veya setr’ul avret yoksa, onun bu hareketleri nasıl ki namazının namazlığına yetmiyorsa, bu sûrede de anlatılan namazcıda bulunması gereken özellikler yoksa, o namazcıya namazcı demek de, o namaza namaz demek de mümkün olmayacaktır Allah korusun. Biraz önce mü'minlerin vasıfları sayıldı. Ne dedi Rabbimiz? Dedi ki: “Onlar emanete riâyet ederler.” Peki şimdi bir adam emanete riâyet etmeden olur mu? Bu özelliği üzerinde taşımadan mü’min olunur mu? Mü'minliği eksiktir bu adamın değil mi? İşte bakın burada da namazcıların özellikleri sayılacak. Bu özellikleri bulunmayan insanların namazlarına da namaz denmeyecek ve bu adamlara da namaz kı-lıyor, namazcı denemeyecektir. Ama namaz kılan kişi şu vasıfları taşı-yorsa namazı namaz olacaktır, kendisine de namazcı denebilecektir. Peki nedir bunlar? Önce burada olmayan, önceden bildiklerimizi bir sayalım. Kişi namazda kıraat etmelidir ve bu kıraatini kıyamda gerçekleştirmelidir. Hadesten ve necasetten taharet yapmalıdır. Yani maddî ve manevî pisliklerden kendini ve ortamı temiz tutmalıdır, çünkü kıyam alanını, hareket alanını temizlemelidir. Kıbleyi, hedefi iyi belirlemeli, rasgele kıyama kalkmamalı, kıbleyi tespit edilmelidir. Setr’ul av-ret yapılmalı, teçhizatlı olunmalı, plan-program olmalı, hazırlıklı olunmalıdır. Zira çırılçıplak, eli boş kıyama kalkılmamalıdır. Bunları biliyoruz. Bunun dışında neler varmış? Namazcının namazına namaz di-yebilmek için başka nelere sahip olması gerekirmiş? İşte bakın Rab-bimiz onları saymaya başlıyor. “Namaza devamlıdır bunlar.” Namaza daimûndurlar. Sürekli namaz kılarlar. Sabah, akşam, öğle, ikindi, yatsı sürekli namaz kılarlar. Yani günün her saati, zamanın her birimi namaz kılarlar değil, da-imûndan kasıt hep namaz, ama hayatın tümünde namaz değil. Dai-mûnun iki manası vardır: 1- Hayatın yapı taşlarını, zamanın odak noktalarını namaz be-lirleyecektir ki, işte o zaman namaz konusunda daimûn gerçekleşmiş olacaktır. Yani hayatın, programın, hayat programının değişmez birimleri namaz olacaktır. Hayat namaza göre ayarlanacak, namaza göre hayat programı ayarlanacak, böyle olunca kişi zaten sürekli namaz kılmış olacak, sürekli namazla beraber olacaktır. Peki acaba şu anda bizim hayatımız öyle mi? Yani şu anda bizim namazlarımız hayata etkin bir namaz mı? Programı belirleyen namaz mı? Hayatın o-dak noktası, programın mihveri namaz mı? Yoksa hayatımızda aslında namaza yer yok da, biz onu hayat programının arasına sıkıştırılmış bir namaz olarak mı kılıyoruz? Yani programın boşluklarından is-tifadeyle mi namazı kılmaya çalışıyoruz? Sanki şöyle gibi: “Kardeş çarşıya mı gideceksin?” Adam, “evet” diyor. “Madem ki gidiyorsun, o zaman şu paketi de bir zahmet fi-lan dükkana bırakıver veya posta haneden atıver!” diyoruz. Adam gi-diyor, o dükkan bu dükkan derken, şu iş bu iş derken aklına bizim pa-ket geliyor, rahatsız oluyor ve: “Dur yahu, şunu da atıvereyim” diyor ve posta haneden atıveriyor. Yani onu alıyor, atıyor, onunla ilgisi kalkıyor. Adamın tüm işi o paketi atmak değil. Bunun için çarşıya da çık-mıyor, çıkmışken atıveriyor o kadar. Namazı da sanki biz böyle araya sıkıştırıyor, sokuşturuyoruz. Aslında hayat programımız da ona yer yok. Hayat programının içinde namaza yer yok da, programın arasına sıkıştırıveriyoruz namazı. Bakın hayatınıza? Gerçekten namaza yer var mı, yok mu? Hayatımız namaza göre şekillenmiyor bizim. Hayat programımız namaza göre ayarlanmıyor. Öyle değil mi? Ne randevularımız namaza göredir, ne programımız, planımız, ne dersimiz, ne teneffüsümüz, ne işimiz, aşımız namaza göredir. Bir bakın hayatımıza. Tam namaz vak-tinde ders koymuştur adam. Tam namaz vaktinde mesai başlamakta-dır, tam namaz vaktinde ders zili çalmakta, tam Cuma selâları verilirken eğitim içtiması başlamaktadır. Yani hayat programının tespitinde namaz etkili değildir. Programın odak noktası namaz değildir. Halbuki Nasıl olacaktı? Namaz hayatın mihveri, hayatın merkezi olacaktı. Yani namaz programın odak noktası olacaktı. Namaz hayat programına göre değil de, hayat programı namaza göre ayarlanacaktı. Namaz hayat programının boşluklarına sıkıştırılmayacaktı da program namaz vakitlerinin boşluklarına göre ayarlanacaktı. Yani namaz hayata etkili olacaktı ve işte böylece mü’minlerin hayatında namaza daimun gerçekleşecek, devamlı namazla bir birliktelik olacaktı. Öyle bir namaz ki hayata hakim, öyle bir hayat ki namaza özdeş… Hayatla namaz özdeşleşmiş. Hayat namazdan ayrı değil, namaz da hayattan kopuk değil. Eğer bir kimsenin namazıyla hayatı doğru orantılıysa, namazı düzeldikçe hayatı düzeliyor, hayatı düzeldikçe de namazı güzelleşiyorsa, işte o kişinin hayatında namaza daimun gerçekleşmiş demektir. Yani o kimse namazı ayağa kaldırmış, ya da o kimse dininin direğini dikmiş demektir. O kimsenin namazı kendisi için nûr olan, ışık o-lan, yolunu aydınlatan bir namaz demektir. Onun namazı rükulu ve secdeli bir namaz demektir. Namazın onun ekonomisine, ticaretine, kılık-kıyafetine, alışverişine, işine, aşına, karısına, kızına, mesleğine, meşrebine karışabiliyorsa, yani kişinin tüm hayatına namaz imzasını atıyorsa, işte o kimse rükulu ve secdeli bir namaz kılıyor demektir. O kişinin namazı tüm bu saydığım konuların düzenlenmesi konusunda ona yol gösteriyor demektir. Değilse hayatına karışamayan bir namaz, kılık-kıyafetine, hukukuna, eğitimine, kazanmasına, harcamasına, okumasına-yazmasına karışmayan bir namaz, rükusuz ve secdesiz, ışıksız, işte ehl-i kitabın namazı gibi bir namaz olacaktır, Allah ko-rusun. Allah için düşünelim, acaba bizim namazlarımız Rasulullah Efendimizin ve onun mübârek ashabının namazlarının onların hayatında gerçekleştirdiği fonksiyonu icra ediyor mu? Acaba gerçekten bizde bu fonksiyonu icra ediyor mu namaz? Sahabenin hayatını onların namazları ikame ediyordu, bizim hayatımızı da bizim namazımız ikame ediyor. İşte onların hayatı, işte bizim hayatımız. Bizim hayatımızla onların hayatı ne kadar farklıysa, o halde bizim namazlarımızla onların namazları da o kadar farklıdır. Çünkü onlar namazda Allah’tan mesaj alıyor, ışık, nûr, işaret, program alıyor ve hayatlarını bu mesajla, bu programla düzenliyorlardı. Şimdi namazdan da, o namazda aldıkları mesajdan da gafil adamlar da, namaz kıldık zannediyorlar veya namazı bir hareket zannediyorlar. Namazı kılınca tamam zannediyorlar. Namaz bitti, namazı kıldık, Müslümanlık tamam zannediyorlar. Namazla din kurtarma çabasına giriyorlar. Halbuki Kur’an’da, dinde, İslâm’da böyle hiçbir şeye karışmayan, mücerret kendi başına bir namaz yok. Hiçbir şeye karış-mayan, hiçbir fonksiyonu olmayan bir namazdan söz edilmez İslâm’-da. Yani Allah korusun da şu kıldığımız namazların, görünüşte hiçbir fonksiyonu yok gibi değil mi? Bu kıldığımız namazların hayatımıza hiç etkisi, yol gösterisi, ışık tutması yok gibi değil mi? Sanki bizim hayatı-mızda namaz öncemizle namaz sonramız hiç değişmiyor değil mi? Burada bizden istenen namaza devamı, namaz konusunda daimundan olmayı şöyle anlamaya çalışıyoruz. Namazı zaman içine yayarak kılmak şeklinde anlıyoruz. Meselâ öğle namazını ele alalım. Adamın iş kargaşası, müşterisi, alması, vermesi gibi sıkıntılarının ara-sında öğle vakti oluverdiği dönem, güneş tepeye yükseldiği dönem, kişi hemen vaktin girmek üzere olduğunu anlar anlamaz gidip bir ab-dest alacak. İşte namaz için abdest almaya yöneldiği o andan itibaren, o kişinin hayatında namaz başlamış demektir. Abdestini alacak, ama henüz ezan okunmadığından, vakit girmediğinden belki yine işi-ne, aşına, dükkanına devam edecek. Ama sonra bir sünnet kılacak, yine işine aşına, konuşmasına devam edecek. Eğer talebeleriyle karşı karşıya bulunuyorsa iki âyet, iki hadis daha anlatacak. Sonra farzı kılacak. Ondan sonra yine bir hayata dönme, yine bir talebelerle ilgilenme, yine bir müşterilere yönelme, ticarete koyulma, yine bir tesbi-hat, yine bir dua, yine bir yemek yapma, yine bir çocuk bakımı olacak. Sonra aradan bir süre geçtikten sonra bir son sünnet kılınacak, veya Allah için bir başka namaz kılınacak. Yani böylece ne oldu? Böylece öğle ile ikindi arası aralıklarla namazla doldurulmuş oldu değil mi? Böylece hayat hep namazla birlik devam etti değil mi? Namaz yemek, namaz alışveriş, namaz ders, namaz ticaret, namaz giyinmek, namaz dinlemek, namaz öğrenmek, namaz yürümek, namaz o-turmak, namaz kalkmak. Böylece namazla birlik bir hayat gerçekleştirilmiş olacak. İşte burada da böyle bir namaza daimun isteniyor bizden. Böyle bir namazla devam söz konusu. Ama maalesef biz böyle yapmıyoruz. Biz onu seccadeye hapsetmişiz. Seccadeyi elimize bir geçirdik mi, farzı, sünneti evvel Allah beş dakikada bitiriyoruz. Bu şekilde kılmayanların namazına namaz denmeyeceği gibi, o namaz sahiplerine de namazcı denmeyecektir. Başka ne özellikleri varmış o namazcıların? Onlar, o namazcılar öyle kimseler ki, kendi mallarının içinde isteyenin ve isteyemeyenin hakkı olduğuna inanan ve bu hakkı hak sahiplerine ulaştırma kavgası verenlerdir. Demek ki namazcının bir ö-zelliği de buymuş. Onlar kendi mallarında sail ve mahrum için hak bu-lunduğunu kabullenen ve bu kabulün gereğini yerine getiren insanlardır, diyor Rabbimiz. Anladınız değil mi? Yani isteyen ve isteyemeyecek durumda olanlar için mallarında hak bulunanlar, bu hakkın bulunduğuna îman edenlerdir. Dilenebilen, dilenemeyen, isteyebilen, isteyemeyen, soran, soramayacak olan insanların kendi malında belli bir hakkının olduğuna inanan kişi namazcı kişidir. İşte böyle birisinin kıldığı namaza namaz denir ve işte böyle kimseye namazcı denir. Eğer bunu yapmazsa onun namazı eksiktir, onun kıldığı namaz değildir. Yani cebindeki, kasasındaki, kesesindeki, dükkanındakilerin tamamının kendisine ait olduğuna, onda kendisinden başka hiç kimsenin hakkı olmadığına inanıyor ve Allah kullarına harcamada bulun-muyorsa ona namazcı denmeyecektir. Yani kılınan namaz kişiyi bu anlayışa götürmüyor, onu bu tür fuhşiyyat ve münkerden nehy etmi-yorsa, o namaz o kişiye yüktür, ya da o namaz o kişiyi ancak Allah-tan uzaklaştırır, diyor Rasulullah. Bizi Allah’a yaklaştıracak, bizim dinimizin direği olacak, bizim hayatımıza program çizecek olan namaz için işte bu şartların da taşınması gerekecektir. Namaz kılanlar kimlermiş? Başka ne özellikleri varmış namazcıların? Bir de namaz kılanlar yevmi’d dini tasdik ederlermiş. Yevmi’d din, din günü, âhiret günü demektir. Kıyamet günü, hesap-kitap, ceza ve mükafat günüdür. Bunun tasdik edilmesi demek, bunun eylem ha-line, şuur haline getirilmesi demektir. Çünkü tasdik, îmandan daha şümullüdür. Tasdik, îmanın eylemi, îmanın sadâkati, îmanın ispatıdır. Tasdik, îmanın amele dönüşerek ortaya konulmasıdır. Çünkü Ebu Bekir efendimiz mü’min olmanın da ötesinde, aynı zamanda sıddîk idi. Yani îmanının sadâkatini ortaya koymuş, ispat etmişti. Sadaka da aslında buradan gelmektedir. Sadaka, kişinin mala ilişkin, malın mülkün Allah’a ait oluşuna ilişkin îmanının ortaya konmasıdır. Benim cebimdeki paranın Allah’a ait olduğunu, mülkün sahibinin Allah olduğunu kabul etmem îmandır. Ama bu îmanımın ispatı, bu îmanımın eylemi, sadâkati adına bu paramı ona muhtaç birilerine ulaştırma çabasına giriyorsam, yani sadaka veriyorsam işte bu da be-nim o konudaki îmanımın sadakası, tasdikidir. İşte o namazcı mü'minler, din gününün îmanının eylemcisidirler. Âhiret gününe îmanın eylemini gündeme getirirler, îmanı amele dönüştürürler. Buna göre amel eder, buna göre hayatlarını sürdürürler. Ölümü, hesabı, kitabı hayatlarında canlı tutar ve buna göre, bu îmana göre program yaparlar. Hayatlarını bu îmana bina ederler. Her hareketlerinde, her adımlarında, her eylemlerinde “ben bundan hesaba çekileceğim, ben bunun hesabını vereceğim, yarın bu konuda benim karşıma bir dosya açılacak, ben bunun hesabını vereceğim, bu konuda benden hesap sorulacak” der, sürekli âhireti gündemlerinde tutarlar. Hayatlarının her bir saniyesine bu îmanın mührünü vururlar. Yine o namazcılar Allah’ın azabından korkarlar, sakınırlar, tir tir titrerler. Çükü Allah’ın azabından emin olunmaz. Allah’ın azabından hiç kimse emin değildir. Hiç kimse azaptan emin olamaz. Yani namazcı kişi azabı da hep gözünün önünde tutar. “Ya bana azap olunursa? Ya affetmezse Rabbim? Ya günahlarım yüzüme vurulur da cehenneme yuvarlanırsam? Ya şu ceza olan ateş beni yutar, yok e-der, mahvederse? Ya az evvel özellikleri anlatılan ateşin müşterilerinden birisi de bensem? Ya edbera yapan bensem? Ya kitaba ve peygambere sırt dönen bensem?” diye azap konusunda tir tir titrer onlar ve sürekli kendilerine çeki düzen verirler. Elektrikle oynayan adamın, “ya sigorta çekilmemişse?” demesi gibi mi? Yok. Dersine çalışmamış çocuğun “ya sınıfta kalırsam? Ya hoca bu soruyu da sorarsa? Ya buradan da soru çıkarsa?” demesi gi-bi mi? Sadece öyle de değil. Dükkanında ticaretle uğraşan tacirin, “maliyeci ya burayı da kontrol ederse?” demesi gibi mi? değil. Veya evini, dükkanını kilitleyen bir adamın “ya hırsız şuradan da girerse?” demesi gibi mi? Değil. “Ya îmanımı çalarsa şeytan?” İşte öyle gibi. “Ya dünyanın beni Allah’tan uzaklaştırması, dünyanın ve dünyalıkların beni kulluktan koparması sonucu cenneti kaybedersem?” İşte öyle gi-bi. “Ya zevklerim beni cehenneme götürürse?” İşte öyle gibi. “Ya dün-yada sırat-ı müstakimi kaybedersem? Ya îmanımı kaybedersem? Ya kendimi cehennemde bulursam?” demek gibidir bu. İşte böyle âhiret, ölüm ötesi hayatın hesabı, kitabı konusunda müşfik olan, tir tir titreyen kişidir namazcı. Böyle bir derdi, böyle ciddi bir endişesi olmayan kişiye namazcı demek mümkün değildir. Allah korusun bu adam sanki abdestsiz namaz kılan bir adam gibi veya kıbleye dönmeden namaz kılan bir adam gibidir. Onun kıldığı namaza namaz denmeyeceği gibi, ona namazcı da denmeyecektir.
29-30. “Eşleri ve câriyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten koruyanlar, doğrusu bunlar yerilmezler.” Onlar ferçlerine muhafızdırlar. Namuslarını korurlar onlar. Onlar ferçlerinin, ırzlarının, namuslarının muhafızıdırlar. Muhafaza konusunda şöyle ikili, üçlü bir anlayış var Müslümanlarda. Meselâ bir torba altın koysam ve birine, “aman buna göz kulak ol, aman bunu muhafaza et” desem, bu durumda birkaç türlü muhafızlık anlayışı karşımıza çıkacaktır. 1- Birisi şöyle muhafız oluyor, şöyle göz kulak oluyor bu işe: Adam bakıyor, çok ciddi. Gözünü kırpmadan, gözünü ayırmadan o çuvala bakıyor. Hattâ ekranlar getiriyor, fotoğraf makineleri getiriyor, kameralar hazır, pür dikkat ona muhafız olmaya, onu korumaya çalışıyor. Adamın biri geliyor, bu çok ciddi bakıyor, gözünü ayırmıyor çuvaldan. Bir adam geliyor ve o çuvalın içinden elli altın alıyor, teker te-ker altınları sayıp gidiyor. Adam, muhafız hemen bunu not ediyor, fo-toğrafını filan da çekiyor. “İşte orta boylu, 40-45 yaşlarında, kır saçlı, pos bıyıklı, bond çantalı bir adam elli tane altın saydı ve alıp gitti. Sonra aynı adam kapıdan döndü, bir tane daha aldı elli bir oldu” diye not ediyor adam. Pür dikkat adam zaptediyor. İşte böyle bir muhafızlık, böyle bir muhafaza şekli var. O kadar dikkatli ki, her şeyi tek tek, nokta nokta yazıp tespit ediyor. 2- İkinci bir muhafız da şöyle: “Aman şuna bir göz kulak oluver. Kendisine bir şeyler teslim edip şunu bir koruyup muhafaza ediver” diyorsunuz. Adam öyle bir bloke ediyor ki onu, öyle bir göz kulak oluyor ki tamam, verene de vermiyor artık onu. Yani sahibine de ver-miyor artık. Hiç kimse onu elinden alamıyor artık. Çünkü hıfz-u ema-nına almıştır, kimse onu elinden almaya cesaret edemiyor. Bir de böyle cins bir muhafızlık anlayışı var. 3- Bir üçüncü muhafaza, muhafızlık anlayışı var ki, görevi ne tür bir şeyse o tür bir muhafızlıktır. Yani nasıl isteniyorsa öylece kendisine teslim edileni muhafaza etmektir ki, işte kendisinden istenen de odur zaten. Biraz evvel zikrettiğimiz muhafızlık anlayışlarını namaza intibak ettirecek olursak birinci adamın durumu şöyledir. Adam namaza muhafızdır. Çok dikkatlidir bu konuda. Nasıl? Kendisine teslim edilen bir çuval altına muhafız olan adam gibi. Adam çok dikkatlidir, gözünü dört açmıştır. Tamam her şeyi yazıyor, her şeyi tespit ediyor. Kaç re-kat kaçırdığını, kaç gün kılmadığını, ne kadar namaz geçirdiğini yazıyor, ne kadar namazının kazaya kaldığını da biliyor, kılmadığını da bi-liyor, kılınması gerektiğini de biliyor, namazsız din olmayacağını da biliyor, her şeyi, her şeyi biliyor. Yani o kadar gözetlemiş ki bu işi, o kadar göz kulak olmuş ki bu işe, o kadar ciddi muhafız olmuş ki, “kılmamız lâzım efendim! Namazsız Müslümanlık olmaz ki! Namazsız dinin direği dikilmez ki! Müslüman mutlaka namazını kılmalıdır!” diyerek bu işe o kadar kendisini vermiş, o kadar hıfz-u emanına almış ki sorma! “Peki haydi öyleyse! Niye kılmıyorsun?” denilince de dönüp bir daha anlatmaya başlıyor adam. “Efendim kılmak lâzım, yapmak lâzım” diye. Bir böyle, bir de a-dam öyle bir tutmuş, öyle bir yakalamış ki, tamam, ne kendisine ne de bir başkasına kılmak, kıldırmak şöyle dursun konuşturmuyor bile sanki. Namazın gündeme gelmesine bile imkân vermiyor. Maiyetindekilerin tümüne yasaklıyor namazı. O da öyle bir muhafız. Veya hanımına muhafız olacaktı ya adam, hanımı kendinin bi-liyor güya, onu koruması gerektiğini anlıyor ama öyle serbest ki hanımı, şu çarşı senin, bu pazar benim, şu dükkan senin, bu tezgahtar benim, istediği yerde gâyet rahat geziyor hanım. Yularını boynuna do-lamış adam, güya ona muhafızlık yapıyor. Birde şöyle muhafız oluyor adam hanımına. Ona öyle bir sahip oluyor, öyle bir göz kulak oluyor, öyle bir muhafaza ediyor ki, onu blo-ke ediyor, kadının hakkını da ödemiyor. Yani yatak hakkı değil sadece, göz hakkı da değil sadece, kadının bir hakkı vardı ya, kalbinin hakkı, kafasının, midesinin hakkı, sosyal hakkı, ekonomik hakkı, sevgi hakkı vardı ya, kimileri bunların hiçbirisini ödemiyor. Ya da üçüncü bir muhafız var ki, işte Rasulullah’ın örnekliğindeki muhafızlık. O kadınlarına nasıl muhafız olmuş? Onların namuslarını nasıl korumuş? Onların haklarını, hukuklarını nasıl muhafaza et-mişse, biz de aynen öyle yapmak zorundayız. Çünkü bu konuda, her konuda bizim örneğimiz, önderimiz odur. O namazcılar namuslarını muhafaza ederler. Ama tabii namusunu kime karşı koruyacağı konusunu da kişi kendisi belirlememelidir. Bu konuda da söz sahibi Allah ve Resûlü olmalıdır. Meselâ kayınbiradere karşı karının namusunu koruyacaksın, enişteye karşı koruyacaksın, dayıya, amcaya karşı koruyacaksın, ama dolmuş şoförüne karşı korumayacaksın, olmaz bu. Öyle değil mi? Adam evdeki akrabaya karşı çok hassas, çok kıskanç davranıyor, karısını kıskanıyor ama sarrafa, seyyara, manifaturacıya karşı aynı hassasiyeti göster-miyor, olmaz öyle şey. Karısını kimlere karşı koruyacağını da kendisi değil Allah ve Resûlü diyecektir. Kişi bu konuda Allah ve Resûlü’nü dinleyecek, onların koru dediklerine karşı koruyacaktır. Eğer kişi bunu yapmıyorsa, yani koruması gerekenlere karşı karısını korumuyor, ka-rısını el âlemin ayakları altında süründürüyorsa, karısının namusuna Allah’ın istediği biçimde sahip çıkmıyorsa, bu konuda cömert ve geniş mezhepli ise ona namazcı denmeyecektir. Böyle bir kişiye namazcı denmeyeceği gibi, bu adamın kıldığı namaza da namaz denmeyecektir. Peki kimin namusunu kullanabilirmiş insan? “Ancak kadınları ve sağ ellerinin sahip oldukları câriyeleri bundan müstesnadır.” Yani onların namuslarını kullanabilir, onlardan istifade edebilir namazcılar. Vah Müslümanlara vah! Vay Müslümanların haline vay! Zavallı Müslümanlar! Bir tane bile yok çoğunda değil mi? Allah diyor ki zevceleri ve câriyeleri müstesna diyor, zevceleri diye çoğul kullanıyor ama Müslümanların çoğunda bir tane bile yok. Bir taneyle bile evli de-ğil pek çok Müslüman. Bununla kastım şudur: Benim inancıma göre, benim anlayışıma göre kimileri şeklen evli oldukları halde evli bile değildir. Adam güya evli ama evli değil. Çünkü arkadaşlar unutmayalım ki Rasulullah’ın beyanıyla kadın ezvac olandır. Kadın, erkeğinin dinini tamamlayan, ona sükûnet bahşedendir. Yani onun hayatında dininin yarısını ona bahşedendir. Söyleyin şimdi kendini kaybetmiş kadınlar kocalarına ne sükûnet verebilecek? Kendisi dinini kaybetmiş, kendisi Allah’ı, peygamberi izine göndermiş kadınlar kocalarına ne dini verecekler? Kendileri dinden habersiz kadınlar kocalarının dinlerinin yarısını nereden verecekler? Kendileri huzuru kaybetmiş, evlerinin dışında huzur arayan kadınlar kocalarına ne huzuru verecekler? Aslında kocaları önce onlara din vermeliydiler, onlara huzur vermeliydiler de onlar kocalarına bunları sunmalıydı değil mi? Yani önce kocaları onları Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün sünnetiyle tanıştırmalı, ezvac hale getirmeliydi. “Zevceleri ve sağ ellerinin sahip oldukları konusunda Müslümanlar serbesttir.” Zevcelerinin namuslarını da, câriyelerinin namuslarını da kullanma konusunda kınanmazlar. Allah diyor ki, “mü’minler bu konuda kınanmazlar. Yani dörde kadar hanımlarının ve sayısız câriyelerinin ırzlarını kullanma konusunda mü’minler kınanmaz,” diyor Rabbimiz. Bir adamın dört tane ha-nımı olsa, dört bin tane de câriyesi olsa, bu yüzden bu Müslüman kı-nanmaz. Allah böyle diyor, ama biz başka diyoruz. Allah kınanmazlar diyor, ama biz çok rahat kınıyoruz. Allah ne derse desin, Kur’an ne derse desin, Peygamber bu konuda nasıl bir uygulama tarif ederse etsin fark etmez, biz bu işi birle sınırlandırır, içimizden kim ikiye aşarsa, o haddi aşmıştır der geçer gideriz. Hele hele Allah korusun adam üçüncü evliliğe filan adımını atmışsa, vay hain vay! Demek öyle mi yapmış? Demek o da mı yapmış? diyerek kınar, azarlar, reddeder ge-çer gideriz. Allah’la yarışırız sanki bu konuda. Bu konuda Allah’a akıl verme, Allah’a yol gösterme küstahlığına kalkışırız. Halbuki Allah di-yor ki, “onlar bu konuda kesinlikle kınanmazlar, yadırganmazlar.” Yani şartları oluşmuşsa ikincide de kınanmazlar, üçüncüde de, dördüncüde de kınanmazlarken, biz ikinciyi kınamaya kalkıyoruz. Her halde Allah’tan daha iyi biliyoruz bu işi (!). Hele hele câriye konusunu asla kabullenemiyoruz. Câriye ke-limesini ağzımıza bile almaktan korkuyoruz. Câriye diye bir ortamı, yani savaş ortamını düşünmekten bile ürküyoruz. Çünkü câriye konusu gündeme geldi mi, savaş gündeme gelecektir, cihad, şehadet gün-deme gelecektir. Böylece rahatımız kaçacak, iştahımız gırtlağımızda düğümlenecek diye câriye kelimesini ağzımıza bile almaktan korkuyoruz. Allah’ın apaçık âyetlerini sanki örtbas ediyor, küfretmeye çalışıyoruz. Tabii böyle bir toplum pek çok nîmetlerden mahrum olmayı yu-dumlamak zorunda kalacaktır. İşte hayatımız belli, uzun lafa ne hacet? Halbuki Ebu Zerr efendimiz der ki: “Karnı aç olup da, ya da câriyeleri olmayıp ta kılıcı eline almayana şaşarım” der. Câriyeyi bilmem. Nedir? Kimdir? Nasıldır? Bugüne kadar hiç görmedim. Ama câriye konusunda şöyle bir genelleme yapalım: Bir kadına soracakmışsınız. Teyze, yenge, bacım, hanım, namusuna hiç helâl gelmeyecek. Boşandın diye, kocandan ayrıldın diye hiç ayıplanmayacaksın. Kimse sana tek kelime bile bir şey demeyecek. Malın-mülkün, evin-barkın, paran-pulun, ekmeğin, suyun verilecek. Bütün ihtiyaçların giderilecek. İstersen istediğin birisiyle evlenme imkânın da sağlanacak. Bütün bunlara rağmen yine de kocanla beraberliğe devam mı? Yoksa tamam mı? Bitti mi? denilse. Eğer o kadın: “Aman! Ah!! Ah öyle bir şey olsa! Ah öyle bir fırsatım olsa bir gün bile bu adamla kalmazdım! Bir gün bile bu adama tahammül etmezdim!” di-yorsa, işte bu kadın köledir, câriyedir. Değilse, hayır hayır, her şeye rağmen kocamla beraberliğe devam diyorsa o zaman da işte o kadın hürdür, hürredir, evliliğine devam edilecektir deniyor.
29-30. “Eşleri ve câriyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten koruyanlar, doğrusu bunlar yerilmezler.” Onlar ferçlerine muhafızdırlar. Namuslarını korurlar onlar. Onlar ferçlerinin, ırzlarının, namuslarının muhafızıdırlar. Muhafaza konusunda şöyle ikili, üçlü bir anlayış var Müslümanlarda. Meselâ bir torba altın koysam ve birine, “aman buna göz kulak ol, aman bunu muhafaza et” desem, bu durumda birkaç türlü muhafızlık anlayışı karşımıza çıkacaktır. 1- Birisi şöyle muhafız oluyor, şöyle göz kulak oluyor bu işe: Adam bakıyor, çok ciddi. Gözünü kırpmadan, gözünü ayırmadan o çuvala bakıyor. Hattâ ekranlar getiriyor, fotoğraf makineleri getiriyor, kameralar hazır, pür dikkat ona muhafız olmaya, onu korumaya çalışıyor. Adamın biri geliyor, bu çok ciddi bakıyor, gözünü ayırmıyor çuvaldan. Bir adam geliyor ve o çuvalın içinden elli altın alıyor, teker te-ker altınları sayıp gidiyor. Adam, muhafız hemen bunu not ediyor, fo-toğrafını filan da çekiyor. “İşte orta boylu, 40-45 yaşlarında, kır saçlı, pos bıyıklı, bond çantalı bir adam elli tane altın saydı ve alıp gitti. Sonra aynı adam kapıdan döndü, bir tane daha aldı elli bir oldu” diye not ediyor adam. Pür dikkat adam zaptediyor. İşte böyle bir muhafızlık, böyle bir muhafaza şekli var. O kadar dikkatli ki, her şeyi tek tek, nokta nokta yazıp tespit ediyor. 2- İkinci bir muhafız da şöyle: “Aman şuna bir göz kulak oluver. Kendisine bir şeyler teslim edip şunu bir koruyup muhafaza ediver” diyorsunuz. Adam öyle bir bloke ediyor ki onu, öyle bir göz kulak oluyor ki tamam, verene de vermiyor artık onu. Yani sahibine de ver-miyor artık. Hiç kimse onu elinden alamıyor artık. Çünkü hıfz-u ema-nına almıştır, kimse onu elinden almaya cesaret edemiyor. Bir de böyle cins bir muhafızlık anlayışı var. 3- Bir üçüncü muhafaza, muhafızlık anlayışı var ki, görevi ne tür bir şeyse o tür bir muhafızlıktır. Yani nasıl isteniyorsa öylece kendisine teslim edileni muhafaza etmektir ki, işte kendisinden istenen de odur zaten. Biraz evvel zikrettiğimiz muhafızlık anlayışlarını namaza intibak ettirecek olursak birinci adamın durumu şöyledir. Adam namaza muhafızdır. Çok dikkatlidir bu konuda. Nasıl? Kendisine teslim edilen bir çuval altına muhafız olan adam gibi. Adam çok dikkatlidir, gözünü dört açmıştır. Tamam her şeyi yazıyor, her şeyi tespit ediyor. Kaç re-kat kaçırdığını, kaç gün kılmadığını, ne kadar namaz geçirdiğini yazıyor, ne kadar namazının kazaya kaldığını da biliyor, kılmadığını da bi-liyor, kılınması gerektiğini de biliyor, namazsız din olmayacağını da biliyor, her şeyi, her şeyi biliyor. Yani o kadar gözetlemiş ki bu işi, o kadar göz kulak olmuş ki bu işe, o kadar ciddi muhafız olmuş ki, “kılmamız lâzım efendim! Namazsız Müslümanlık olmaz ki! Namazsız dinin direği dikilmez ki! Müslüman mutlaka namazını kılmalıdır!” diyerek bu işe o kadar kendisini vermiş, o kadar hıfz-u emanına almış ki sorma! “Peki haydi öyleyse! Niye kılmıyorsun?” denilince de dönüp bir daha anlatmaya başlıyor adam. “Efendim kılmak lâzım, yapmak lâzım” diye. Bir böyle, bir de a-dam öyle bir tutmuş, öyle bir yakalamış ki, tamam, ne kendisine ne de bir başkasına kılmak, kıldırmak şöyle dursun konuşturmuyor bile sanki. Namazın gündeme gelmesine bile imkân vermiyor. Maiyetindekilerin tümüne yasaklıyor namazı. O da öyle bir muhafız. Veya hanımına muhafız olacaktı ya adam, hanımı kendinin bi-liyor güya, onu koruması gerektiğini anlıyor ama öyle serbest ki hanımı, şu çarşı senin, bu pazar benim, şu dükkan senin, bu tezgahtar benim, istediği yerde gâyet rahat geziyor hanım. Yularını boynuna do-lamış adam, güya ona muhafızlık yapıyor. Birde şöyle muhafız oluyor adam hanımına. Ona öyle bir sahip oluyor, öyle bir göz kulak oluyor, öyle bir muhafaza ediyor ki, onu blo-ke ediyor, kadının hakkını da ödemiyor. Yani yatak hakkı değil sadece, göz hakkı da değil sadece, kadının bir hakkı vardı ya, kalbinin hakkı, kafasının, midesinin hakkı, sosyal hakkı, ekonomik hakkı, sevgi hakkı vardı ya, kimileri bunların hiçbirisini ödemiyor. Ya da üçüncü bir muhafız var ki, işte Rasulullah’ın örnekliğindeki muhafızlık. O kadınlarına nasıl muhafız olmuş? Onların namuslarını nasıl korumuş? Onların haklarını, hukuklarını nasıl muhafaza et-mişse, biz de aynen öyle yapmak zorundayız. Çünkü bu konuda, her konuda bizim örneğimiz, önderimiz odur. O namazcılar namuslarını muhafaza ederler. Ama tabii namusunu kime karşı koruyacağı konusunu da kişi kendisi belirlememelidir. Bu konuda da söz sahibi Allah ve Resûlü olmalıdır. Meselâ kayınbiradere karşı karının namusunu koruyacaksın, enişteye karşı koruyacaksın, dayıya, amcaya karşı koruyacaksın, ama dolmuş şoförüne karşı korumayacaksın, olmaz bu. Öyle değil mi? Adam evdeki akrabaya karşı çok hassas, çok kıskanç davranıyor, karısını kıskanıyor ama sarrafa, seyyara, manifaturacıya karşı aynı hassasiyeti göster-miyor, olmaz öyle şey. Karısını kimlere karşı koruyacağını da kendisi değil Allah ve Resûlü diyecektir. Kişi bu konuda Allah ve Resûlü’nü dinleyecek, onların koru dediklerine karşı koruyacaktır. Eğer kişi bunu yapmıyorsa, yani koruması gerekenlere karşı karısını korumuyor, ka-rısını el âlemin ayakları altında süründürüyorsa, karısının namusuna Allah’ın istediği biçimde sahip çıkmıyorsa, bu konuda cömert ve geniş mezhepli ise ona namazcı denmeyecektir. Böyle bir kişiye namazcı denmeyeceği gibi, bu adamın kıldığı namaza da namaz denmeyecektir. Peki kimin namusunu kullanabilirmiş insan? “Ancak kadınları ve sağ ellerinin sahip oldukları câriyeleri bundan müstesnadır.” Yani onların namuslarını kullanabilir, onlardan istifade edebilir namazcılar. Vah Müslümanlara vah! Vay Müslümanların haline vay! Zavallı Müslümanlar! Bir tane bile yok çoğunda değil mi? Allah diyor ki zevceleri ve câriyeleri müstesna diyor, zevceleri diye çoğul kullanıyor ama Müslümanların çoğunda bir tane bile yok. Bir taneyle bile evli de-ğil pek çok Müslüman. Bununla kastım şudur: Benim inancıma göre, benim anlayışıma göre kimileri şeklen evli oldukları halde evli bile değildir. Adam güya evli ama evli değil. Çünkü arkadaşlar unutmayalım ki Rasulullah’ın beyanıyla kadın ezvac olandır. Kadın, erkeğinin dinini tamamlayan, ona sükûnet bahşedendir. Yani onun hayatında dininin yarısını ona bahşedendir. Söyleyin şimdi kendini kaybetmiş kadınlar kocalarına ne sükûnet verebilecek? Kendisi dinini kaybetmiş, kendisi Allah’ı, peygamberi izine göndermiş kadınlar kocalarına ne dini verecekler? Kendileri dinden habersiz kadınlar kocalarının dinlerinin yarısını nereden verecekler? Kendileri huzuru kaybetmiş, evlerinin dışında huzur arayan kadınlar kocalarına ne huzuru verecekler? Aslında kocaları önce onlara din vermeliydiler, onlara huzur vermeliydiler de onlar kocalarına bunları sunmalıydı değil mi? Yani önce kocaları onları Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün sünnetiyle tanıştırmalı, ezvac hale getirmeliydi. “Zevceleri ve sağ ellerinin sahip oldukları konusunda Müslümanlar serbesttir.” Zevcelerinin namuslarını da, câriyelerinin namuslarını da kullanma konusunda kınanmazlar. Allah diyor ki, “mü’minler bu konuda kınanmazlar. Yani dörde kadar hanımlarının ve sayısız câriyelerinin ırzlarını kullanma konusunda mü’minler kınanmaz,” diyor Rabbimiz. Bir adamın dört tane ha-nımı olsa, dört bin tane de câriyesi olsa, bu yüzden bu Müslüman kı-nanmaz. Allah böyle diyor, ama biz başka diyoruz. Allah kınanmazlar diyor, ama biz çok rahat kınıyoruz. Allah ne derse desin, Kur’an ne derse desin, Peygamber bu konuda nasıl bir uygulama tarif ederse etsin fark etmez, biz bu işi birle sınırlandırır, içimizden kim ikiye aşarsa, o haddi aşmıştır der geçer gideriz. Hele hele Allah korusun adam üçüncü evliliğe filan adımını atmışsa, vay hain vay! Demek öyle mi yapmış? Demek o da mı yapmış? diyerek kınar, azarlar, reddeder ge-çer gideriz. Allah’la yarışırız sanki bu konuda. Bu konuda Allah’a akıl verme, Allah’a yol gösterme küstahlığına kalkışırız. Halbuki Allah di-yor ki, “onlar bu konuda kesinlikle kınanmazlar, yadırganmazlar.” Yani şartları oluşmuşsa ikincide de kınanmazlar, üçüncüde de, dördüncüde de kınanmazlarken, biz ikinciyi kınamaya kalkıyoruz. Her halde Allah’tan daha iyi biliyoruz bu işi (!). Hele hele câriye konusunu asla kabullenemiyoruz. Câriye ke-limesini ağzımıza bile almaktan korkuyoruz. Câriye diye bir ortamı, yani savaş ortamını düşünmekten bile ürküyoruz. Çünkü câriye konusu gündeme geldi mi, savaş gündeme gelecektir, cihad, şehadet gün-deme gelecektir. Böylece rahatımız kaçacak, iştahımız gırtlağımızda düğümlenecek diye câriye kelimesini ağzımıza bile almaktan korkuyoruz. Allah’ın apaçık âyetlerini sanki örtbas ediyor, küfretmeye çalışıyoruz. Tabii böyle bir toplum pek çok nîmetlerden mahrum olmayı yu-dumlamak zorunda kalacaktır. İşte hayatımız belli, uzun lafa ne hacet? Halbuki Ebu Zerr efendimiz der ki: “Karnı aç olup da, ya da câriyeleri olmayıp ta kılıcı eline almayana şaşarım” der. Câriyeyi bilmem. Nedir? Kimdir? Nasıldır? Bugüne kadar hiç görmedim. Ama câriye konusunda şöyle bir genelleme yapalım: Bir kadına soracakmışsınız. Teyze, yenge, bacım, hanım, namusuna hiç helâl gelmeyecek. Boşandın diye, kocandan ayrıldın diye hiç ayıplanmayacaksın. Kimse sana tek kelime bile bir şey demeyecek. Malın-mülkün, evin-barkın, paran-pulun, ekmeğin, suyun verilecek. Bütün ihtiyaçların giderilecek. İstersen istediğin birisiyle evlenme imkânın da sağlanacak. Bütün bunlara rağmen yine de kocanla beraberliğe devam mı? Yoksa tamam mı? Bitti mi? denilse. Eğer o kadın: “Aman! Ah!! Ah öyle bir şey olsa! Ah öyle bir fırsatım olsa bir gün bile bu adamla kalmazdım! Bir gün bile bu adama tahammül etmezdim!” di-yorsa, işte bu kadın köledir, câriyedir. Değilse, hayır hayır, her şeye rağmen kocamla beraberliğe devam diyorsa o zaman da işte o kadın hürdür, hürredir, evliliğine devam edilecektir deniyor.
31. “Bu sınırları aşmak isteyenler, işte onlar, aşırı gidenlerdir.” Kim bu konuda sınırı aşarsa, haddi tecavüz etmiştir. Kim ki zevceleri varken, câriyeleri varken, Allah’ın kendisine helâl kıldığı, na-muslarını kullanma hakkı verdiği bu yasal hakkının ötesine uzanırsa, hanımlarının ve câriyelerinin ötesine taşarak başkalarının namuslarına uzanmaya kalkışırsa, işte onlar sınırı çiğnemiş, haddi tecavüz etmiş kimselerdir. Burada tarif edilen haddi aşmak şu anda bizde yoktur. Biz haddi geriye aşıyoruz. Burada anlatılan haddi aşmak şudur: Yani dör-de kadar evleneceksin, sonra bu dört hanıma ilâveten câriyelerin olacak, sonra bunlarla da yetinmeyip başkalarına uzanacaksın, işte sınırı aşmak, haddi tecavüz etmek budur. İşte bu sınırı aşmaktır. Şu anda bizde böyle bir sınır aşma derdi yoktur. Biz sınırı geriye doğru aşıyoruz. Adamın dört tane hanımı olacak, sonra câriyeleri olacak, sonra da bu adam bunlarla iktifa etmeyerek başkalarına uzanarak, haddi aşacak, sınırı aşacak. Çoğumuzun birle bile evli olmadığı şu bizim toplumda bu mümkün değildir. Yani biz bu konuda geriye doğru sınırı aşıyoruz. Ama Allah korusun bizler tatminde haddi aşıyoruz. Neden başkalarına gösteriliyor bu kadınlar? Neden başkalarına gösteriyoruz kadınlarımızı? Sofraya oturunca birilerini niye çağırıyoruz? Ya da ekran olarak neye çağırıyoruz birilerini? Niye birileri ko-nuşturuluyor evimizde? Niye gösteriliyor, seyrettiriliyor birileri? El âle-min ayyaşlarının, namussuzlarının ne işi var bizim evimizin içinde? Tamam, belki “o televizyondaki ayyaşlar bizim karılarımızı görmüyor ki!” diyeceksiniz. İyi de sizin kadınlarınız görmüyorlar mı onları? Gös-termiyor musunuz o namussuzları kadınlarınıza? Hani âmâ bir sahâbe olan Abdullah Ümmü Mektum evine gelirken Allah’ın Resûlü hanımlarına: “İhteceba! İhteceba!” demiyor muydu? “Örtünün! Örtünün! Abdullah geliyor.” Hanımları: “Ey Allah’ın Resûlü o âmâdır, bizi görmez ki örtünelim?” deyince: “O sizi görmüyorsa da siz onu görmü-yor musunuz?” buyurmuyor muydu Allah’ın Resûlü? Tamam belki evi-mizin içine çağırdığımız o ayyaşlar bizim kadınlarımızı görmüyorlar ama bizimkiler onları görmüyorlar mı? Böylece haddi aşmıyor muyuz? Hakkımız var mı buna? Evet:
32. “Emanetlerini ve sözlerini yerine getirenler,” Namazcıların bir başka sıfatlarını da böyle anlatıyor Rabbimiz. Onlar emanetlerine, ahitlerine, sözlerine, randevularına riâyet eden kimselerdir. Emaneti emanet bilirler. Emaneti emanetin sahibinin istediği gibi kullanırlar. Emanetle ilişkilerini emanetin sahibinin istediği şekilde ayarlarlar. Allah emanet olarak kendilerine ne vermişse. Akıl mı verdi Allah emanet olarak? Sıhhat mı verdi? Zaman mı verdi? Mal, mülk, fırsat, imkân mı verdi? Ev, araba, arsa mı verdi? Evlât mı verdi? Hanım mı verdi? Veya din mi gönderdi? Kitap, peygamber mi gönder-di? İrade mi verdi emanet olarak? Bunların tümünü emanetin sahibinin razı olduğu yerlerde kullanarak emanetlerini yerine getirirler onlar. Emaneti iki türlü anlıyoruz: a. Emanet, Ahzâb sûresindeki emanettir. “Doğrusu Biz, emaneti (sorumluluğu) göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekin-mişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zâlim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir.” (Ahzâb 72) Emanet işte bu âyette anlatılan emanettir. Yani âyetin ifade et-tiğine göre emanet, tekâlüf-i ilâhîyedir. Dindir, îmandır, hidâyettir, Kur’an’dır, sünnettir, candır, bedendir, iradedir. Allah’ın bize emanet ettiği şeylerdir. İşte o namazcılar bu emanetlere riâyet ederler. Bu emanetlere sahip çıkarlar. Bu emanetlerle ilişkilerini Allah’ın istediği biçimde ayarlarlar. Bu emanetlere asla hıyanette bulunmazlar. Bunları zayî etmezler. b. Bir de emanet, insanların kendi aralarında birbirlerine emanet ettiği, emanet verdiği şeylerdir. Hattâ bu manada kâfirin emanetidir de. İşte buna karşı da o namazcılar riâyetkar davranırlar. Nezih davranırlar. Emanet sahiplerine karşı sahtekârlık yapmazlar. Rabbimize ezelde verdiğimiz bir ahdimiz vardı ya işte önce o ahitlerine riâyet ederler, ona sadık kalırlar namazcılar. Sonra da insanlara verdikleri ahitlerine, taahhütlerine sadık davranırlar. Ahitleri, sözleri İslâm’a zıtsa hemen vazgeçerler, değilse ne pahasına olursa olsun verdikleri sözlerinden dönmezler.
33. “Şahitliklerini gereği gibi yapanlar,” Bir de o namazcı mü’minler şehadetlerini kaimdirler. Şehadet-lerini yerine getirirler, şehadetlerini ayağa kaldırırlar. Kelime-i şeha-detlerini ayağa kaldırırlar onlar. Yani şehadetlerini sadece dillerinde bırakmayıp, sadece söz ve iddia planında bırakmayarak ayağa kaldırırlar. Hayatlarına hakim kılarlar. Hayatlarını onunla düzenlerler. Hayatlarında bu şehadetlerini görüntülerler. Dilleriyle ikrar ettikleri “Allah’tan başka ilâh yoktur” tevhidini hayatlarının mihveri yaparlar. Yaşadıkları hayatla inançlarına şahitlik yaparlar. Hayatlarıyla İslâm’a, Al-lah’a şahitlik ederler. Onları görenler Allah’ı hatırlarlar, kulluğu anlarlar. Bu şahitlik görevi Bakara sûresinde anlatıldığı gibi tıpkı peygamberin ashabına ve diğer insanlara, kendisine vahy olunan dini an-latma ve yaşama konusunda şahitlik etmesi gibi bir görevdir. Çok şe-refli ama o nispette de sorumluluğu olan bir görevdir. Ümmeti içinde peygamberin görevi, sorumluluğu ve şerefi neyse, diğer toplumlara karşı bizim de sorumluluğumuz ve şerefimiz odur. Bizler Müslümanlar olarak şu anda tıpkı peygamber gibi tüm insanlık önünde İslâm’ın ya-şanırlılığını, pratiğini göstermek zorundayız. Bu konuda peygamberin ümmetine karşı şahit olduğu gibi, biz de tüm insanlara şahitler olmak zorundayız. Peki nasıl şahit olunur insanlara? Bunun yolu, bütün insanlara bu dini götürür, Kur’an âyetlerini bütün insanlara ulaştırır, dünya üzerinde Allah’tan ve O’nun yeryüzünü düzenlemek üzere gönderdiği â-yetlerinden, cennetten, cehennemden haberdar edilmedik bir tek insan kalmayacak biçimde herkesi haberdar ederiz, işte o zaman insanlara şahitlik görevimizi yapmış oluruz. Tıpkı Rasulullah’ın bu ümmete, ümmetine şahitlik yaptığı gibi. Bir de îmanları uğruna şehadeti ikame ederek, şehadet şerbetini içerek, inandıkları dâvâya baş koyarak şehadetlerini ikâme ederler o namazcılar. Tabi şehitlik için şehadet ortamının hazırlanması gerek-mektedir. İşte o namazcılar şehadet ortamını hazırlarlar ve dinleri, Rableri adına seve seve canlarını fedâ ederler. Varsa bu özellikleriniz size namazcı denilecek ve sizin kıldığınız namaza namaz denecektir. Yine o namazcılar:
34. “Namazlarına riâyet edenler,” Namazlarını muhafazacıdırlar onlar. Namazlarını muhafaza ederler onlar. Peki acaba namazın muhafazasını nasıl anlayacağız? Namazı muhafaza demek, namaz hayatımızda ne için var idiyse namazı onun için ikame etmek demektir. Yani namazın manasını, namazın fonksiyonunu, varlık sebebini yitirmemek demektir. Rasulullah Efendimizin şöyle bir hadisi vardır: “Allah’ın 99 esmâsı vardır. Kim ki bunları hafiza yaparsa felâh bulur.” Peki ne demektir bunları hafiza yapmak? Bunları hafiza yapmak, bunları ezberlemek demek değildir. Bunları iyice öğrenmek, ma-nalarını, muhtevalarını hıfzetmek, muhafaza etmek demektir. Rabbi-mizin bu isimlerinin muhtevalarını kafada canlı tutmak ve onları hayata hakim kılmak demektir. Meselâ Allah’ın Rezzak ismi vardır. İnsa-nın bu ismi muhafaza etmesi demek sadece Allah’ın Rezzak olduğunu, rızık konusunda Allah’tan başka kimseye muhtaç olmadığını, sadece O’na yönelmesi, sadece O’na minnet duyması ve sadece O’na kulluk etmesi gerektiğini, hiçbir zaman bu ismin fonksiyonunu yitirmemesi gerektiğini bilmesidir. Ama hem Allah’a Rezzak diyecek bir a-dam, ya da hem Allah’ın bu ismini zikredecek, hem de kalkacak müşteri Rezzak diyecek, âmir, müdür, devlet, ağa, patron Rezzak diyecek ve bu Rezzaklarının gazabına uğramamak için Allah’a yapması gereken kulluğunu terk edecek, olmaz bu değil mi? Kur’an’ın hıfzı da bu anlamdadır. Hafız’ul Kur’andır bu adam deniyor ya. Gerçi ilk dönemlerde hafız denmezdi de Kurra denirdi. Hafız’ul Kur’an, bilgisayar değildir. Manayı, muhtevayı tanımadan onu ezberleyenler değildir. Âyetlerin manalarını, muhtevalarını bilen ve onları hayata yansıtabilen, hayata aksettirebilen kimseye hafız denir. İşte kitabın muhafazası da aynen böyledir. Kitap ancak hükümlerinin uygulanmasıyla muhafaza edilip korunur. Hayatta yaşanmasıyla korunur. Anlaşılmayan, uygulanmayan, hayatta yaşanmayan bir kitap, hayata etkinliği olmayan bir kitap ta asla muhafaza edile-mez. Peki acaba bugün insanlar Kur’an’ı nasıl korumaya çalışıyorlar? Nasıl muhafaza etmeye çalışıyorlar? İşte düğünlerde gelinlere, damatlara hediye ederek, kimileri yazısını güzel yazarak, kûfi olsun, sü-lüs olsun diye çırpınarak, lafzatullahlar alt alta gelsin, üst üste gelsin diyerek, lüks kılıflar, güzel ciltler içinde muhafaza edelim diyerek Kur’-an’ı muhafaza etmeye çalışıyorlar. Halbuki bunların hiçbirisi Kur’an’ı muhafaza değildir. Kur’an’ı muhafaza, onu anlayıp ona tabi olmak ve onu hayata hakim kılmaktır. Bugün kimileri kitaplarına öyle bir muhafız oluyorlar ki, insanlar bozuk para gibi her gün onun âyetlerini, onun ahkâmını harcarlarken, berikisi güya muhafızlık yapıyor kitabına. Veya kimileri de “benim kitabım” diyor, öyle bir yakalamış ki onu, öyle bir bloke etmiş ki, evinin en üst yerlerine kaldırmış, ne kendisi okuyor ne de insanların, evindekilerin ona ulaşmasına izin veriyor. İstiyor ki kimsenin onunla ilgisi olmasın. Şimdi buradan hareketle âyette istenen namazın muhafazasını açıklayalım. Namazı muhafaza demek, namazla Allah’tan alınan mesajı muhafaza etmek ve namaz sonrası hayatı onunla düzenlemek demektir. İşte gerçek namazcı mü’minler namazla Allah’tan mesaj a-lan ve bu mesajı seccadede unutmayan, namaz sonrası hayatlarında da sürdüren, muhafaza eden ve hayatlarını bu namazla, bu mesajla dengede tutmayı beceren kimselerdir. Dikkat ederseniz sabah namazında uzun sûreler okunur. Neden? Çünkü sabah namazıyla öğle na-mazının arası çok uzun bir zamandır. Ama meselâ akşamla yatsının arası çok kısa olduğu için ancak o dönemi doldurabilecek kısa sûreler okunur. İşte okuduğu bu sûrelerle Allah’tan mesajlar alan ve namaz sonrası hayatlarında bu mesajı unutmayıp, muhafaza edip, vermelerinde, almalarında, küsmelerinde, barışmalarında, giyimlerinde, kuşamlarında, evlenmelerinde, boşanmalarında, okumalarında, yazmalarında, hukuklarında, eğitimlerinde uygulamaya koyan kimselerdir o namazcılar. Namazda aldıkları mesajla hayatlarını düzenleyen kimselere namazcı deniliyor. Namazda ne dediklerinin, ne okuduklarının farkında bile olmadan sarhoşça bir namaz kılanlara, yani namazlarında Allah’tan hiç mesaj almayanlara, yahut da aldıkları mesajı seccadenin üzerinde unutanlara, hayatlarını o mesajla düzenleme kavgası vermeyenlere nasıl namazcı diyeceğiz, bilemiyorum. Bir de namaz, namaz öncesi hayatın tekmilidir. Sabah namazında Allah’tan mesaj aldık. Öğleye kadar ki zamanı o mesajla yaşadık. Şimdi öğle namazında bu defa da bir yandan öğleyle ikindi arasını dolduracak yeni bir mesaj almanın yanında, bir yandan da sabahla öğle arasında yaptıklarımızın tekmilini vereceğiz Rabbimize. Yani öğ-le namazıyla ne yapacakmışız? Yeni bir mesaj almak yanında bir de tekmil vereceğiz Allah’a. Tekmil; şunları şunları yapmaya muvaffak oldum ya Rabbi, elhamdülillah. Ama şunları şunları beceremedim, in-şallah onları da bu namaz sonrası gerçekleştireceğim diye Allah’a tekmil vereceğiz. Tabi bu iki namaz arasında hiçbir şey yapmamışsak neyin tek-milini vereceğiz? İbrahim’i hiç hatırlamadın mı? Câsiye’yi hiç hatıra getirmedin mi? Bakara ile hiç ilgi kurmadın mı? İmran ailesi ile görüş-meden mi? Sofralarına oturmadan mı? Mâide’yi, Meâric’i diskalifiye e-derek mi? Kur’an’ı edbera yaparak mı? Peygambere arka dönerek mi? Yani neyin tekmilini vereceğiz Allah’a? Ne yüzle yapacağız bunu? Ne yüzle çıkacağız huzura? Öyleyse namazda ne dediğimizin, ne okuduğumuzun farkına varalım, Allah’tan mesaj alalım ve hayatımızı onunla düzenlemeye çalışalım ki, bize namazcı densin ve kıldığımız namaza da namaz densin inşallah.
35. “İşte onlar, cennetlerde ikram olunacak kimselerdir.” İşte bunlar mükramundurlar. Cennette kendilerine ikram olunacak, ikrama boğulacak, mükramundurlar bunlar. Tamam bunlar böyle, bunu anladık ta peki:
36-37. “Ey Muhammed! İnkâr edenlere ne oluyor, sana doğru sağdan soldan topluluklar halinde koşuşuyorlar?” Şu kâfirlere ne oluyor? Bunlara da ne oluyor ki, sağdan soldan sana doğru koşuşturup duruyorlar? Hayrola! Bir durum mu var? Ne oluyor bunlara? Dertleri ne bunların? Yoksa dertleri şu mu?
36-37. “Ey Muhammed! İnkâr edenlere ne oluyor, sana doğru sağdan soldan topluluklar halinde koşuşuyorlar?” Şu kâfirlere ne oluyor? Bunlara da ne oluyor ki, sağdan soldan sana doğru koşuşturup duruyorlar? Hayrola! Bir durum mu var? Ne oluyor bunlara? Dertleri ne bunların? Yoksa dertleri şu mu?
38. “Her biri nîmet cennetine konulacağını mı umuyor?” Bunların hepsi Naîm cennetine girmek mi istiyor? Yani, bu na-mazcı mü’minlere mahsus olan Naîm cennetine doğru mu koşuşuyor bunlar? Onu mu istiyorlar? Onu umuyorlar öyle mi? Nereden çıkıyor bu iş? Nasıl becerecekler bunu? Hayır hayır! Boşuna ümitlenip ona doğru koşmasınlar! Hiç mümkün değil!
39. “Hayır; doğrusu onları kendilerinin de bildikleri şeyden yaratmışızdır.” Hayır hayır! Onlar biliyorlar zaten. Şu bildikleri, tanıdıkları şeyden yaratmadık mı biz onları? Yani basit bir meniden, değersiz bir spermadan yaratmadık mı biz onları? Bunu bilmiyorlar mı? Sadece bununla, sadece insan oluşlarıyla cennet mi umuyorlar? Eğer cennet fıtrat yönüyle, yaratılış yönüyle kazanılacak bir şey olsaydı, yaratıldıkları şey belli, hepsi bir damla su. Ya da insanın pisliğinden yaratıldı onlar. Bununla mı cennet kazanacaklarını umuyorlar? İmam Gazâlî şöyle diyor: “Bu insan ne garip bir varlıktır! Neyine gururlanır da bilmem! İki pislik deliğinden çıkma bir şey!” Babanın ve ananın pislik deliklerinden çıkan bu insan neyine güveniyor ki? Eğer insanoğlu yaratılıştan dolayı cenneti hak etseydi bu yönüyle in-sanların hepsi birbirlerine denk olurdu. Ama Allah yaratılıştan dolayı cennet vermiyor. Çünkü yaratılışımızın bir meziyeti yok. Nihâyet bir pislik, sonunda yine pisliğe dönüşeceksiniz. Öyleyse ne oluyor size? Nerden bu ümit böyle cennete girmeye? Hayrola cennete doğru bu koşturmanız niye? Durun bakalım! Nereden bu tanışıklık? Bu şeref nereden? Yani siz kendinize şerefi asıldan değil, yaratılışınızdan değil, itaatten kabul edin, kulluktan kabul edin. Çünkü asıl şeref değil, itaat şereftir. Sizler insan oluşunuzla değil îmanınızla, kulluğunuzla ancak cennet kazanacaksınız! Varsa bunlar sizde buyurun, değilse şöyle bir kenara geçin bakalım, denilecek onlara.
40-41. “Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, onların yerine daha iyilerini getirmeğe bizim gücümüz yeter ve kimse de önümüze geçemez.” Bakın böyle bir dönemden sonra çok büyük bir yeminle yemin ediyor Rabbimiz. Büyük bir yeminle yemin olsun ki! Neye? Doğuların ve batıların Rabbine yemin olsun ki! Doğular ve batılar şöyle anlaşılır: Yeryüzünün doğusu-batısı veya bulunduğunuz yerin doğusu-batısı ya da dünyanın güneşe göre doğusu-batısı. Birinciye göre Mekke merkezdir ve Mekke’nin doğusu doğu, batısı da batıdır. Ümmü’l-Kurâ yani şehirlerin anası olan Mekke merkezdir. Buna göre aslında tüm atlaslar değişmelidir değil mi? Çünkü kâfirlerin yaptıkları yanlıştır. İkinciye göre de şöyle diyeceğiz: Sen neredesin? Sana göre doğu doğudur, batı da batıdır. Çünkü mesaj sanadır. Tabi seni bulabilirse Allah sana söylüyor bunu. Üçüncü mânâ ile her yer doğu, her yer batıdır. Yani güneşe göre doğu ve batı. Güneşin doğduğu her yer doğu, battığı her yer de batıdır diyor, doğuların ve batıların Rabbi ifadesini böylece anlamaya çalışıyoruz. Peki ne anlatır bu âyet bize? Bu âyet bize şunu anlatır: Zaman Allah’ın elindedir, mekân da Allah’ın elindedir. Burada esasen anlatılan budur. “Sakın ha benim mesajımı zamanla mukayyet zannetmeyin! Mekânla da mukayyet zannetmeyin! Onu burada boğacağınızı, bitireceğimizi zannetmeyin! Bu devirde onun defterini düreceğinizi sanmayın! Bu mesaj zamanlar ve mekânlar üstü bir mesajdır. Burada, bu memlekette sahip çıkmazsanız başka yerlerde yeşertirim onu! Bugün sahiplenmezseniz yarın sahipler veririm ona! Buna gücümüz yetmez!” diyor Allah. Yemin olsun ki Biz sizden başka ve sizden daha hayırlılarını da yaratabiliriz, yaratmaya muktediriz. Siz gibilerini, ya da sizden farklı tam kulluk edenleri de yaratırız. Bu konuda hiç kimse bizi geçemez. Hiç kimse bizi aciz bırakıp mağlup edemez. Sizi gebertir, sizin yerinize daha iyilerini getiririz biz!
40-41. “Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, onların yerine daha iyilerini getirmeğe bizim gücümüz yeter ve kimse de önümüze geçemez.” Bakın böyle bir dönemden sonra çok büyük bir yeminle yemin ediyor Rabbimiz. Büyük bir yeminle yemin olsun ki! Neye? Doğuların ve batıların Rabbine yemin olsun ki! Doğular ve batılar şöyle anlaşılır: Yeryüzünün doğusu-batısı veya bulunduğunuz yerin doğusu-batısı ya da dünyanın güneşe göre doğusu-batısı. Birinciye göre Mekke merkezdir ve Mekke’nin doğusu doğu, batısı da batıdır. Ümmü’l-Kurâ yani şehirlerin anası olan Mekke merkezdir. Buna göre aslında tüm atlaslar değişmelidir değil mi? Çünkü kâfirlerin yaptıkları yanlıştır. İkinciye göre de şöyle diyeceğiz: Sen neredesin? Sana göre doğu doğudur, batı da batıdır. Çünkü mesaj sanadır. Tabi seni bulabilirse Allah sana söylüyor bunu. Üçüncü mânâ ile her yer doğu, her yer batıdır. Yani güneşe göre doğu ve batı. Güneşin doğduğu her yer doğu, battığı her yer de batıdır diyor, doğuların ve batıların Rabbi ifadesini böylece anlamaya çalışıyoruz. Peki ne anlatır bu âyet bize? Bu âyet bize şunu anlatır: Zaman Allah’ın elindedir, mekân da Allah’ın elindedir. Burada esasen anlatılan budur. “Sakın ha benim mesajımı zamanla mukayyet zannetmeyin! Mekânla da mukayyet zannetmeyin! Onu burada boğacağınızı, bitireceğimizi zannetmeyin! Bu devirde onun defterini düreceğinizi sanmayın! Bu mesaj zamanlar ve mekânlar üstü bir mesajdır. Burada, bu memlekette sahip çıkmazsanız başka yerlerde yeşertirim onu! Bugün sahiplenmezseniz yarın sahipler veririm ona! Buna gücümüz yetmez!” diyor Allah. Yemin olsun ki Biz sizden başka ve sizden daha hayırlılarını da yaratabiliriz, yaratmaya muktediriz. Siz gibilerini, ya da sizden farklı tam kulluk edenleri de yaratırız. Bu konuda hiç kimse bizi geçemez. Hiç kimse bizi aciz bırakıp mağlup edemez. Sizi gebertir, sizin yerinize daha iyilerini getiririz biz!
42. “Ey Muhammed! Onları bırak; kendilerine söz verilen güne kavuşmalarına kadar dalıp oynasınlar.” Hakikat bu olunca ey peygamberim, bırak sen şu adamları! Şu oyunda oynaşta olanları bırakıver! Hadi yüzsünler, dalsınlar, oyalansınlar bakalım! Mallarıyla, çocuklarıyla, hanımlarıyla, arabaları, dükkanları, parkları, plajları, paraları, pulları, çekleri, senetleriyle vakit tü-ketsinler, ömür tüketsinler bakalım. Salıver onları biraz peygamberim! Takma kafana! Ne zamana kadar?
43-44. “Kabirlerinden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini zillet bürümüş olarak sanki dikili taşlara doğru koşarlar. İşte bu onlara söz verilmiş olan gündür.” Dünyada taptıkları, sığındıkları, dua ettikleri, medet umdukları, kendilerine kulluk sadâkatinde bulundukları, daraldıkları zaman, bunaldıkları zaman soluğu huzurunda aldıkları o heykellerine, o putlarına doğru koşacaklar, kulluk ettikleri varlıklara koşacaklar. “O güne kadar koyuver onların iplerini peygamberim! Üzme kendini bu adam olmadıklar için! Değmez!”
43-44. “Kabirlerinden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini zillet bürümüş olarak sanki dikili taşlara doğru koşarlar. İşte bu onlara söz verilmiş olan gündür.” Dünyada taptıkları, sığındıkları, dua ettikleri, medet umdukları, kendilerine kulluk sadâkatinde bulundukları, daraldıkları zaman, bunaldıkları zaman soluğu huzurunda aldıkları o heykellerine, o putlarına doğru koşacaklar, kulluk ettikleri varlıklara koşacaklar. “O güne kadar koyuver onların iplerini peygamberim! Üzme kendini bu adam olmadıklar için! Değmez!”