31. “Eğer Kur’an ile dağlar yürütülmüş veya yeryüzü parçalanmış yahut ölüler konuşturulmuş olsaydı, kâfirler yine de inanmazlardı. Oysa bütün işler Allah'a aittir. İnananların, “Allah dilese bütün insanları doğru yola eriştirebilir” gerçeğini akılları kesmedi mi? Allah'ın sözü yerine gelinceye kadar, yaptıkları işler sebebiyle inkâr edenlere bir belânın dokunması veya evlerinin yakınına inmesi devam eder durur. Allah verdiği sözden şüphesiz caymaz.” Evet şâyet dünya ve dünyada olanların tamamından daha de-ğerli, daha üstün olan, bize hidâyeti, bize Sırat-ı Müstakîmi, bize kulluk ve cennet yolunu gösteren, bize dayanılmaz cehennem ateşinden kurtulma yollarını gösteren bu kitap, eğer dağlar onunla yürütülmüş, yeryüzü onunla paramparça parçalanmış olsaydı, yahut ölüler konuşturulmuş olsalardı bu muannit kâfirler yine de iman etmeyeceklerdir. Hani peygamberden âyet istiyorlardı ya. Yâni kendilerine Allah’ın farklı âyetler indirilmesini istiyorlardı ya. Bize farklı âyetler gelmeli ki inanalım diyorlardı. Peygamberler melek olmalı diyorlardı. Veya Peygamberlerin yanında onları destekleyen veya kendilerinin gerçekten peygamber olduklarına şahitlik eden melekler olmalıydı. Bir melek desteklemeliydi peygamberleri. Sûrenin önceki bölümlerinde peygamberden bunu istemişlerdi. Eğer Allah’tan bize farklı âyetler, deliller, mûcizeler gelirse elbette biz de iman edeceğiz diyorlardı. Rabbimiz burada ve Kur’an’ın değişik yerlerinde diyor ki bakın: Eğer onlara melekleri de indirmiş olsaydık, gözlerinin önünde yeryüzünü parçalayıp dağları da yürütmüş olsaydık, yahut onların gözleri önünde ölmüş insanları da diriltseydik, babalarını, dedelerini diriltip onlarla konuşma imkânını da onlara lütfetseydik, veya her şeyi derdest edip onların karşılarına getirseydik, ölüleri, dirileri, dağları taşları, canlıları, cansızları, kuşları, kurtları her şeyi toplayıp onların karşılarına dizseydik yine de bu adamlar iman edecek değillerdir. İman etmezler, etmeyecekler. Tabi Allah’ın dilemesi müstesnadır. Allah dilerse ancak bu adamlar iman ederler. Allah izin vermezse asla iman edemezler. Yâni iman etmek de onların kendi ellerinde değildir. Veya âyetin bir başka mânâsı da şöyle olabilir: Yâni eğer bu sayılanlar yapılacak olsaydı mutlaka yine bu Kur’an ile yapılırdı. Yeryüzü Kur’an ile parçalanır, dağlar Onunla yürütülür, ölüler Onunla diriltilip konuşturulurdu. Çünkü Allah yasası, Allah kelâmı olan bu kitap en ulu bir kitaptır. Bakın, Haşır sûresinin sonunda da Rabbimiz bu hususu anlatırken şöyle buyuruyor: “Ey Muhammed! Eğer Biz Kur’an'ı bir dağa indirmiş olsaydık, sen onun, Allah korkusuyla baş eğerek parça parça olduğunu görürdün. Bu misalleri, insanlar düşünsünler diye veriyoruz.” (Haşr 21) Demek ki Rabbimizin bu kitabı; bu kadar azametli, bu kadar ağırlığı olan bir kitaptır. Mahlukât üzerinde bu kadar ağırlığı, bu kadar dehşeti olan, dağların bile azameti karşısında tahammül edemeyeceği, tuz buz olacağı bu kitap insanlar üzerinde de öylesine inkılaplar, öylesine değişimler gerçekleştirmiştir ki dağlar gibi toplumlar, dağlar gibi milletler bu kitap karşısında erimek zorunda kalmıştır. Bu kitap nice insanların, nice toplumların kayalar gibi katı kalplerini eritmiş, düşüncelerini değiştirmiş, alışılmış hayatlarını tezelzüle uğratmıştır. Sırtlanları, sırtlanlıkta geride bırakmış nice nesilleri meleklerin üstüne çıkarmıştır. Nice insanların ölü kalplerini diriltmiş, nicelerini hayata ve dirilişe kavuşturmuştur. Nicelerini fıtratlarına döndürmüştür bu kitap. Emir Allah’a aittir. Hâkimiyet, egemenlik tamamıyla Allah’a aittir. Tüm bunları yapan Allah’tır. O halde: Mü’minler şu gerçeği hâlâ anlayamadılar mı ki Allah dileseydi insanların tamamına hidâyet ederdi. Eğer Rabbimiz dileseydi insanların tamamını müslüman yapardı. Evet Allah dileseydi bu insanların hiç birisi kâfir olamazdı, hiç birisi müşrik olamazdı. Allah öyle dileseydi bu insanların hiç birisi Allah’a şirk koşamaz, Allah’a kafa tutamaz ve Allah’a isyan içinde bir hayat yaşayamazdı. Eğer bu insanlar yeryüzünde şu anda küfrü, şirki tercih edebiliyorlar ve Allah’a rağmen, Allah’ın âyetlerine rağmen diledikleri gibi bir hayatı yaşama imkânı bulabiliyorlarsa unutmayasınız ki bu da Allah’ın yeryüzünde koyduğu bir yasası gereğidir. Rabbimiz toplumda bir sünnetullah, bir yasa koymuş, her şey O’nun kudreti ve meşieti dahilindedir. Eğer O dilerse hepsi hidâyete gelir, dilerse iman etmeyenleri de yerin dibine batırıverir. Allah’ın bunlara verdiği bir iznin sonucudur bu. O halde unutmayacağız ki bu insanları imana bizler zorlayacak değiliz. Onların hidâyete gelmesi bizim planlarımıza, bizim programlarımıza bağlı değildir. Ne peygamber, ne de bizler şüphesiz ki dilediklerimizi hidâyete erdiremeyiz. Allah’ın muradı gereği, Allah’ın yeryüzünde koyduğu yasaları gereği özgür iradesiyle küfrü ve şirki seçen bir kimseyi Allah’tan başkası asla hidâyete ulaştıramaz. Bu iş sadece Allah’ın elindedir. Bu Allah’ın koyduğu bir yasadır. Öyleyse bizler bunu unutmadan yaşayacağız. Eğer Allah dileseydi Rabb’in o kâfirlerin tamamını melekler gibi, sema ve arz gibi, bitkiler ve hayvanlar gibi doğuştan isyan edemez biçimde yaratırdı. Yâni diğer varlıklar gibi doğuştan onların boyunlarındaki ipin ucunu eline alırdı da hiç birisi kâfirlik yapamazlardı. Yâni dileseydi bu insanların hepsini bir tek ümmet yapardı. Bunların tamamını hak din üzerinde toplar, tamamını müslüman yapar, mü'min yaratırdı. O zaman kitap ve peygamber göndermeye de gerek kalmazdı. Ama Rabb’in böyle dilememiş ve böyle olmamıştır. Çünkü, geçen haftaki dersimizde de söylediğim gibi bu din fıtrata uygun bir dindir. Bu dinin sahibi olan Allah fıtratı yaratan ve en iyi bilendir. Onun içindir ki dinde zorlama yoktur. Gerek bu dine girme konusunda, gerekse bu dinin emir ve nehiylerini yaşama konusunda her hangi bir zorlama, zorluk söz konusu olamaz. Yâni bu dinin konusu zorunlu fiiller değil, kalbe, fıtrata ve isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. "İslâm dininde zorlamanın sonucunda yapılan amellere sevap verilmez." hadisi de işte bu gerçeği anlatır. Zorlama ile iman da, itikat da caiz değildir. Zorlamanın sonucunda gerçekleşecek imana iman denmez. Zorlamanın sonucu kabul edilen bir iman Allah’ın istediği bir iman değildir. Aynen bunun gibi zoraki kılınan namaz namaz değildir, zoraki tutulan oruç, oruç değildir. Çünkü zorlanma bir kişinin hoşlanmadığı halde kalben inanmadığı halde bir şeyi tehditle ve zorla yaptırmaktır. Halbuki bu din hoşlanılmayacak bir din değildir. Bu din insanlara anlatıldığı zaman herkesin gönül rahatlığıyla kabullenebileceği bir dindir. Bu konuda insanları zorlama hakkı sadece Allah’a aittir. Yâni yaratıklarını, kullarını bu konuda zorlama hakkı sadece Allah’a aittir. Zorlamış da nitekim Allah kimi kullarını. Bakın semavat, arz, ay, güneş, yıldızlar, bitkiler, hayvanlar, melekler hepsinin boyunlarındaki ipin ucu doğuştan Allah’ın elindedir. Zoraki kulluk yapmaktadırlar, Allah’a karşı asla isyan etme imkânları yoktur. Allah’a kafa tutma imkânları yoktur bunların. Bunlar zoraki kuldurlar Allah’a. Başka şansları yoktur yâni. Ama insanlar için Allah bunu murad etmemiştir. İnsanların imanlarını zorunlu kılmamıştır. Bakınız bu hususu Rabbimiz başka bir âyetinde şöyle anlatır: "Eğer Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederdi. O halde sen mü'min olsunlar diye insanları zorlayacak mısın?" (Yunus 99) O halde din konusunda dine girme konusunda hiç kimse zorlanmamalıdır. Çünkü zorlanan bir kimsenin açığa vuracağı iman Allah katında makbul bir iman değildir. Ama şurası da unutulmamalıdır ki velev ki böyle bir zorlamanın sonucu da olsa ben iman ettim diyen kişiye: Sen bunu korktuğun için söylüyorsun! Sen aslında kâfirsin! Demek caiz değildir. Böyle bir iman iddiasında bulunan kişi için şüphe ortadan kalkacak kadar beklenir, ona kâfir muamelesi yapılmaz, o imanını açığa vurup amellerle ispatlayacak kadar beklenir. Eğer bu süre içinde amellerle imanını ispatlarsa mü'min, değilse kâfir kabul edilir. Evet anlayabildiğimiz kadarıyla bu ve benzeri âyetlerde Rab-imiz birinci olarak peygamberini ve onun yolunun yolcuları olan bizleri teselli ediyor ve bizlere yol gösteriyor. Diyor ki Ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları! Sakın bu insanlar yola gelmiyorlar, hakkı kabule yanaşmıyorlar diye kendi kendinizi yiyip bitirmeyin! Bu Allah için zor bir şey değildir. Eğer Allah dileseydi onların tamamını hak üzere toplayıverirdi. Diğer varlıklar gibi onların da boyunlarındaki ipin ucunu eline alıverirdi de hiç birisi Allah’a kafa tutamazdı. Ama Allah böyle murad etmiş, onlara irade vermiş iradelerini iyiye kullananları rahmetine sokuyor zalimleri de rahmetinden ve hidâyetinden mahrum bırakıyor. Bir de kimileri dün de bugün de bu konuda yanlış bir mantık yürüterek dini reddetme cüretinde bulunmuşlardır. Şöyle diyorlar: Efendim eğer Allah gerçekten bu kâfirlerin iman etmelerini hidâyet üzere olmalarını istemiş olsaydı, yâni bizi kendi başımıza bırakmayıp da gerçekten bizim hayatımıza, insan hayatına karışmış olsaydı, yâni gerçekten kitap göndererek vahiy göndererek, peygamberler göndererek bizim hayatımıza karışmayı murad etmiş olsaydı, bizden bir şeyler istemiş olsaydı, bize emirlerini göndermiş olsaydı o zaman Allah böyle kitaplar ve peygamberler göndererek dolambaçlı yolları seç-mezdi. Herkesi müslüman olarak yaratır, diğer mahlukât gibi bizim de boyunlarımızdaki ipin ucunu doğuştan eline alıverir veya "müslüman olun!" "Teslim olun!" derdi semavat ve arza dediği gibi işi bitirirdi. Böyle demediğine göre, böyle yapmadığına göre Allah bizden bir şey istemiyor, Allah bize vahiy göndermiyor da kendilerinin peygamber olduklarını iddia eden kimi insanlar bizi aldatıyor diyorlar. Allah vahiy göndermez Allah hayata karışmaz. Allah bizi kendi halimize bırakmış ve nasıl bilirseniz öylece yaşayın demiştir. Eğer şu anda bizim yaptıklarımızdan bizim yaşadığımız hayattan Allah razı olmasaydı şu anda bize böyle razı olmadığı bir hayatı yaşama imkânı vermezdi. Şu anda bize bu hayatı yaşama imkânı verdiğine ve bizi bu yaptıklarımızı yapma konusunda durdurmadığına göre, böyle bir hayatı yaşayan bizleri hemen cezalandırmadığına göre, bu hayatımızdan dolayı bizler helâk olmadığımıza göre demek ki Allah bu yaptıklarımızdan razıdır diyorlar ve böyle bâtıl bir mantıkla İs lâm’ı da vahyi de peygamberi de reddetmeye çalışıyorlar. Rabbimiz onların bu sapık mantıklarını reddetmek üzere buyurur ki eğer Allah dilemiş olsaydı hepsini tek bir ümmet yapardı. Yâni hepsini zoraki mü'min yapardı. Lâkin Allah öyle murad etmemiş. İnsanlara irade ver-miş ve bu iradelerini İslâm’dan yana, imandan yana kullananları rahmetine ulaştırmış aksini yapanları da dostsuz ve velîsiz bırakmış. İşte bu âyetiyle Rabbimiz bu hususu anlatır. Allah’ın sözü yerine gelinceye kadar, yaptıkları işler sebebiyle inkâr edenlere bir belânın dokunması veya evlerinin yakınına inmesi devam eder durur. Allah verdiği sözden şüphesiz caymaz. Evet kâfirlere yaptıklarından ötürü, işledikleri suçlardan ötürü kendilerine bir Kaaria, bir belâ, kapılarını çalan, akıllarını başlardan alan, kulakları sağır eden bir azap, bir belâ gelecektir. Yaptıkları kâfirlikleri, zalimlikleri yanlarına kar kalmayacaktır. Evlerinin, barklarının yakınlarına bir belâ, bir musîbet gelecektir. Zaten şu anda kâfirlerin evlerinin içinde, hayatlarında cehennemi yaşıyorlar. Allah yaşadıkları bu pis hayatla kendilerine sürekli muhtıralar gönderiyor. Sürekli uyarılar gönderiyor, ama alçaklar bu uyarıları farklı algılıyorlar, ibret alıp akıllarını başlarına almıyorlar. Allah da bu muhtıralarından ders almadıkları zaman tüm dünya nimetlerini, tüm dünya zenginliklerini önlerine açıveriyor ve hızla kendilerine vaîd ettiği cehenneme yuvarlanmalarına imkân hazırlıyor. Çünkü Allah vaadinden asla dönmeyendir.
32. “Andolsun ki, senden önce de nice peygamberler alaya alınmıştı. İnkâr edenleri önce erteledim, sonra cezalarını verdim. Cezalandırmam nasıldı?” Rabbimiz bu âyetiyle Resul-i Ekrem efendimizi ve Onun yolunun yolcuları olan bizleri teselli ediyor. Peygamberim bu adamların sana dedikleri, senden istedikleri yeni bir şey değildir. İlk defa olan ve sadece senden istenen bir şey değildir bunlar. Senden öncekilerle de aynı şekilde alay edilmiş, istihza edilmiş, onlara da aynı şeyler söylenmiş, onlardan da aynı şeyler istenmiştir. Öyleyse şu anda bizler de birilerine Allah’ın dinini götürürken onlar bizi alaya alıyorlar, istihza etmeye kalkışıyorlarsa üzülmeyeceğiz. Çünkü yeryüzünde vahiyle desteklenen Allah’ın en gözde kullarına bile bunlar yapılmışsa bize haydi haydi yapılacaktır. Moralimizi bozmayacağız, görevimize devam edeceğiz. Unutmayasınız ki ben onlara mühlet veririm, belki dönerler, adam olurlar diye, sonra da onları azabımla yakalayıp muaheze ediverdim. Onların paylarını veriverdim. Benim elçilerimi alaya alanlar sonunda hak ettikleri cezayı bulmuşlardır. Tabi bu âyet bir yandan Rasûlullah efendimizi teselli ederken, öbür taraftan da onu yalanlamaya çalışanlar için de çok ciddi bir tehdit unsuru oluşturuyordu. Sizler ey peygamber düşmanları! Seleflerinizin başına gelenleri sizler de bekleyin! Onların âkıbetlerine hazır olun! diyordu Rabbimiz. Rabbimizin tarih içinde gerçekleştirdiği helâk yasasını çok iyi anlamak, bundan ders almak ve çevremize de bu âyetleri duyurmak, anlatmak, insanları bu âyetlerle uyarmak zorundayız. Önce Kur’an sayfaları arasında, sonra da geçmişin sahnesi olan yeryüzünde gezip dolaşarak, geçmişlerin sergüzeşti hayatlarıyla karşı karşıya gelecek ve böylece geçmişi tanıma imkânını elde etmiş olacağız. Bunu elde edince de geçmişi yargılama, geçmişten ibret çıkarabilme imkânını da elde etmiş olacağız. Yâni geçmiştekiler niçin helâk olmuşlar? Bunlar ne yapmışlar? Nasıl davranmışlar da helâk olmuşlar? Nasıl bir helâk yasası gerçekleşmiş? Bunu bilecek, bundan ibret alacak ve böylece biz de onların düştükleri hataya düşmemeye çalışacağız. Ey peygamberim! Ve ey peygamber yolunun yolcuları! Geç-mişte hakkı yalanlayanların, dinin aleyhinde kıyam edenlerin âkıbeti ne oldu? Eyke’nin, Ashab-ı Uhdud’un, Ashab-ı Hûd’un, kavm-i Lût’-un, Sodam Gomerin hali nice oldu? Bizans’ın Romanın hali ne oldu? Onlar hakkı yalanlamışlar, dini reddetmişler, peygamberleri alaya almışlar, Allah’ı bırakıp kendileri rubûbiyet ve ulûhiyet iddiasında bulunmuşlar. Ya Rabbi her ne kadar da sen eğitiminiz şöyle olsun demişsen de, hukukunuz böyle olsun, ekonominiz şöyle olsun, ticaretiniz, aile hayatınız, sosyal düzeniniz, siyasal yapılanmanız şöyle olsun diyorsan da biz böyle de yaparız, diyenlerin âkıbetleri ne oldu? bir görün diyor Rabbimiz. Allah’ın dediklerini demedi diyerek, ya da Allah öyle demediği halde, Allah öyle buyurmadığı halde; Allah öyle dedi diyerek yalan söyleyenler. Allah dünyayı yarattı ve işi bitti diyerek, yâni artık Allah hayata karışmıyor, Allah hayata karışmaz diyerek yalan söyleyenler. Allah vahiy göndermez, Allah kitap göndererek, aramızdan elçiler se-çip görevlendirerek bize arzu ve isteklerini bize bildirmez diyerek yalan söyleyenler. Allah dünyanın idaresini bize bıraktı diyerek yalan söyleyenler. İnsanlık için en ideal sistem insanların tespit ettikleri sistemdir, Allah sistem konusunda bilgisizdir, Allah bu konuları bilmez diyerek yalan söyleyenler. Tüm bu yalancıların âkıbetleri nasıl olmuş bir bakın diyor Rabbimiz. Yeryüzü bunların enkazlarıyla doludur.
33. “Herkesin yaptığını gözeten Allah, bunu yapamayan putlarla bir olur mu? Onlar Allah'a ortak koştular; ey Muhammed, de ki: "Onlara bir ad bulun bakalım; yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi Allah'a haber veriyorsunuz? Yoksa kuru sözlere mi aldanıyorsunuz? Fakat inkâr edenlere, kurdukları düzenler güzel gösterildi ve doğru yoldan alıkonuldular. Zaten Allah'ın saptırdığına yol gösteren bulunmaz.” Evet tüm nefislere, tüm nefislerde olanlara, tüm kalplerde olanlara, nefislerin tüm yaptıklarına, tüm kullarına Habîr olan, haberdar olan, herkese ve her şeye egemen olan Allah’a karşı tuttular da bu özelliklere sahip olmayan bir kısım varlıkları ortak koştular. Allah sıfatlarını bir kısım âciz varlıklara vererek Allah’ın hâkimiyetine, Allah’ın egemenliğine ortaklar buldular. Allah’ın yetkilerine ortak bir kısım varlıklar tanıyarak onlara da kulluk etmeye, onları da hayatlarında söz sahibi kabul edip onların yasalarını da uygulamaya çalışıyorlar. Bir kısım putları, bir kısım tâğutları Allah’ın rubûbiyetine ve ulûhiyetine ortak etmeye çalışıyorlar. Halbuki Allah’a ortak yapmaya çalıştıkları varlıkların hiçbir güçleri ve kuvvetleri yoktur. Onlara de ki peygamberim, haydi bu tanrılarınızı isimlendirin bakalım. Tanımlayın bakalım onları. Nedir bunlar söyleyin. Sizin aklınızın, sizin atalarınızın akıllarının ortaya koyduğu, kendinizin uydurduğu, kendi eseriniz olan, sizin ve atalarınızın hevâ ve heveslerinden kaynaklanan bir takım düşüncelerin, bir takım sistemlerin, bir takım yasaların, bir takım putların arkasına saklanarak, onlara dayanarak Allah’ı diskalifiye etmek mi istiyorsunuz? Yâni sizin eseriniz olan, insan aklının eseri olan bu putlar ne böyle? Siz kendiniz dikmediniz mi bu putları? Siz koymadınız mı bu yasaları? Siz kendiniz koymadınız mı bu kanunları? Allah’ın sisteminin karşısında şu savunduğunuz, şu tutunduğunuz demokrasiyi kendiniz icad etmediniz mi? Ona tutunarak Allah sistemini dışlamaya mı çalışıyorsunuz? İnsanları bu kendi diktiğiniz puta imana mı çağırıyorsunuz? Onun kesin hak olduğunu kabullenip tartışmasını bile yasaklamaya mı çalışıyorsunuz? En güzel sistem budur, en ideal hayat tarzı budur, bunun dışında insanları mutlu edecek sistem yoktur diye ona dayanarak Allah sistemini reddetmek mi istiyorsunuz? Üstelik: Yoksa sizler Allah’ın bilmediğini ona haber vermeye mi çalışıyorsunuz? Bu konuda Allah size bir delil de indirmemiştir. Kendi akıllarınızdan kendi hevâ ve heveslerinizden kaynaklanan bu demokrasinin hak olduğuna dair Allah’tan bir delil de yok, bir âyet de yoktur. Ve yıllardır bu sistemi uygulayan ülkelerin durumları da belli. Ahlâklarıyla sosyal yapılarıyla, gençlikleriyle, sömürülüleriyle, intiharlarıyla kanları ve göz yaşlarıyla herkesin gözü önündedir. İçkileriyle, kumarlarıyla, eroinleriyle, homoseksüelleriyle, buhranları ve bunalımlarıyla insanların gözleri önündedir. İnsanların varmak istedikleri nokta bu mudur sizce? Evet insanlar kendi kafalarından, kendi hevâ ve heveslerinden bir şeyler üretiyorlar ve onlara tutunarak Allah’ı diskalifiye etmeye. Diktikleri bu putlara dokunulmazlıklar izafe ederek, onların kesin doğru olduklarını kabul ederek onların tartışılmasına bile izin vermiyorlar. Meselâ laiklik dedikleri şeyin öyle bir reklamını yapıyorlar ki, demokrasi dedikleri puta öyle bir dokunulmazlık veriyorlar ki, neredeyse onların kesin bâtıl olduklarını bilen insanlar bile onlara dokunmaktan korkuyorlar. Evet kendi elleriyle diktikleri putlara sarılarak bunlar Allah’ın-kinden daha üstün, bunlar Allah yasalarından daha doğrudur demeye çalışıyorlar. Meselâ kanun çıkarıyorlar, kendileri yasa yapıyorlar ve Allah’ın arzuları bu yasalarla çatıştığı zaman da eh ne yapalım yasalar böyle diyorlar. Ne yapalım yasalar izin vermiyor diyorlar. Peki kim yaptı bu yasaları? Kim dikti bu putları? Allah yasalarına göre örtünmek isteyen kızların karşısına kendi yasalarını çıkarıyorlar, ne yapalım yasalar engel diyorlar. Eskiden müşrik Araplar helvadan put yapıyorlar, bir süre tapınıyorlar sonra acıkınca da onu yiyiveriyorlardı. Şimdi de aynen öyledir. Yasa yapıyorlar, bir süre o yasalara saygı duyup uyguluyorlar onları, ama daha sonra işlerine gelmeyince de o yasaları yiyiveriyorlar. Hani şimdi şu anda on sene önceki yasalar var mı? Nerede onlar? Halbuki o günlerde o yasalar yüzünden ne canlar yakmışlardı değil mi? Ama aradan bir kaç sene geçince kendi yasalarını, kendi putlarını kendileri yiyorlar. Bütün bu yaptıklarınız sadece isimden ibarettir diyor Rabbi-miz. Sadece isim ve altında da hiçbir şey yoktur. Meselâ adâlet di-yorlar ama adâletin a sına bile rastlamak mümkün değil. Hürriyet di-yorlar, eşitlik diyorlar yasalar diyorlar, demokrasi diyorlar, laiklik di-yorlar, din ve vicdan özgürlüğü diyorlar ama başörtülülere kan ağlatıyorlar. İnsan hakları diyorlar, adâlet konseyi diyorlar, güvenlik konseyi diyorlar ama sadece isimden ibaret, altında bu isme lâyık hiçbir şey yok. Tüm dünyaya korkudan başka zulümden başka hiçbir şey yay-mıyorlar. Sadece isimden ibarettir bunların yaptıkları şeyler altını kazıdığınız zaman hiçbir şey çıkmaz diyor Allah. İsimlendiremezler, tanımlayamazlar, doğru dürüst tarifini bile yapamazlar bunların. Allah yeryüzünde böyle birilerine kendi yetkilerini vermediği halde, illa da verdin ya Rabbi, ama galiba sen bunu unuttun diye O’na unuttuğu bir şeyi mi hatırlatmaya çalışıyorsunuz? Allah’a akıl vermeye, O’na yol göstermeye, O’nu şartlandırmaya mı çalışıyorsunuz? Yoksa hiçbir mânâ ifade etmeyen zâhiri bir şeyler söyleyerek saç-malıyor musunuz? Laf olsun diye mi konuşuyorsunuz? Hayır hayır bunların hiçbir gerçek yönü yoktur. Sadece bu kâfirlere, müslümanlara karşı tuzaklar kurmaları, hem kendilerini hem de mü’minleri aldatıp saptırmaları onlara güzel gösterilmiş, süslü gösterilmiştir. İşte bütün sebep budur diyor Rabbimiz. Bu İslâm düşmanı kâfirler bir ömür boyu Allah’a, İslâm’a ve müslümanlara tuzak kurmaya ayarlanmışlardır. Tüm işleri, tüm hayatları ve hedefleri budur. İnsanları Allah yolundan uzaklaştırıp kendi cehennemlerine sürüklemek tek hedefleridir bunların. Kurdukları eğitim sistemlerinin temel hedefi budur. Geliştirdikleri kitle iletişim araçlarının temel hedefi budur. Kurdukları sistemlerin temel hedefi budur. Kendileri adam olup müslü-manların gittikleri cennete gidecek yerde illa da onları cehenneme ka-zandırmak için çırpınırlar. Çünkü şeytan yaptıklarını onlara güzel göstermektedir, süslü göstermektedir. Yaptıkları bu kirli işlerin mantığını da buluveriyor şeytan. Öyle değil mi? Adam ineğe tapınıyor. Peki var mı bunun bir mantığı? Bize göre yok ama gidin bir de Hintliye sorun siz onu. O da elbette kendisine göre bir mantık geliştirmiştir. Öyleyse: Allah kimi saptırmışsa artık onu hidâyet edecek yoktur. Kim kendi hür iradesiyle, kendi seçimiyle sapıklığı tercih etmiş ve Allah da onun bu tercihini onaylamışsa artık hiç kimse ona engel olamaz. Hiç kimse onu doğru yola getiremez. Allah’ın göstermediğine kim gösterebilir? O’nun duyurmadığına kim duyurabilir? Peygamber de dahil olmak üzere Allah’ın hidâyet etmediklerine hiç kimse hidâyet ede-mez. Kendi hür iradeleriyle hid3ayeti tercih etmiş, Allah’ın da onun bu tercihini onayladığı kimseyi de hidâyetten koparacak yoktur. Peki ne varmış onlar için? Dalâleti tercih edenler için:
34. “Onlara, dünya hayatında azab vardır, âhiret azabı ise daha çetindir. Allah'a karşı onları bir koruyan da yoktur.” Evet onlar için bu dünya hayatında mutlaka bir azap, bir sıkıntı bir huzursuzluk vardır. Çünkü onlar bu dünya hayatında fıtrata uygun bir hayatın içinde olmadıkları için, kendilerini yaratan Rab’lerinin kendilerine tahsis buyurduğu hayat programının dışında bir hayat yaşadıkları için dünyada asla huzur ve sükun bulamayacaklardır. Yaşadıkları hayatta devamlı bir stres, devamlı bir bunalım içinde yaşayacaklar. Gerçekten de bakıyoruz adamların hayatında huzur diye bir şey yoktur. Dünya azabının çeşitlerinden birisidir bu. Her türlü dünya zenginliğine, her türlü mal-mülk zenginliğine rağmen yine de adamların yüzleri gülmüyor. Neden? Çünkü bu adamların Allah’ın koyduğu fıtrata ters düşüyorlar. Fıtratı bilen, fıtratı yaratan Allah’ın fıtrî yasalarına göre bir hayat yaşamıyorlar. Dinden habersiz bir hayat yaşıyorlar da ondan. Bu din fıtrata uygun bir dindir. İslâm’ı yaşamak çok kolaydır. Allah’ın istediği hayatı yaşamak çok kolaydır. Çünkü İslâm fıtrat dinidir. Bu yol fıtratın sahibinin yoludur. Bu din fıtratı bilenin dinidir. Eğer bir vida bir yer için yapılmışsa oraya kolayca zorlamadan girer. Ama vida o deliğe göre değilse, altından da olsa, gümüşten de olsa zorlanacaktır değil mi? Tıpkı şu anda fıtrata uygun olmayan, fıtratı bilmeyen beşer yapımı sistemlere uymaya zorlanan insanların zorlandıkları gibi. İşte kâfirlerin hayatında böyle bir zorlanma, böyle bir sıkıntı ve huzursuzluk olacaktır. Dünyaları böyledir bu adamların ama iş sadece bununla kalsa neyse ama, âhirette daha büyük bir azap onları beklemektedir. Âhiretteki azap bundan çok saha büyük ve dayanılmazdır. Öyleyse ey müslümanlar, bu gelin bu fıtrat dinine, bu kolaya biz de talip olalım. Emin olun en kolayı İslâm’ın dediğidir. Evet İslâm en kolayıdır. Allah’ın istediği hayat en kolay hayattır.
35. “Allah'a karşı gelmekten sakınanlara vaat edilen cennetin altından ırmaklar akar; oranın yiyecekleri ve gölgeleri devamlıdır. Bu, sakınanların elde edeceği sonuçtur. İnkârcıların varacağı sonuç ise ateştir.” Evet kâfirlerin dünya ve Ukba hayatları anlatıldıktan sonra şimdi de muttakilerin âkıbetleri ortaya konuyor. Muttakiler, hayatlarını Allah için yaşayanlar, Allah’ın velâyeti altına girip, iradelerini O’na teslim edip hayatlarını O’nun yasalarıyla düzenleyenlere Rab’leri tarafından vaat edilen cennetin misali aynen şöyledir: O cennetin zemininden ırmaklar akar durur. Bal ırmakları, süt ırmakları, su ve şarap ırmakları akar durur. Ve o cennetin yiyecekleri, meyve ve sebzeleri, gölgeleri devamlıdır. Cennette muttakiler için Rabbimizin hazırladığı meyveler daimidir. Hep taze ve de devşirilmeye, yenmeye hazırdır. Yâni yenileceği şeyler daha çiçekte değil, çağlada değil, koruk, ya da solgun değil, çürük değil... Dünyadaki meyvelere benzemez onlar. Bir meyve yendi mi yerine hemen bir meyve daha bitiriyor Rabbimiz. Yok, yok orada. Yaz geldi yaz meyvesi, kış geldi yaz meyvesi bitti, kış meyvesi bulabilirsiniz yoktur orada. Orada her tür meyve hazırdır. Tabi hep bildiğimiz şeyler değildir orada bize ikram edilecek olanlar. Hiç bilmediğimiz, görmediğimiz, tatmadığımız şeyler de ikram edilecektir. İşte muttakilerin, hayatlarını Allah için yaşayanların, yollarını Allah’a sorarak bulanların âkıbetleri, neticeleri de budur. Kitapla beraber olan, kitabı okuyan, kitabı anlamaya çalışan ve hayatlarını kitaba göre yaşayanların sonuçları da budur. Bizi, bizden çok düşünen, bize, bizden çok merhametli olan Rabbimiz biz kulları cennete özensinler diye, cennete imrensinler de Onu hedef bilip, Onun için sa’y etsinler diye burada ve kitabının değişik yerlerinde sürekli cennetini tanıtmaktadır. Hani mallarının satılmasını isteyen, insanların ilgilerini çekmek isteyen nice tüccarlar nice reklam araçlarıyla, nice mübalağalı yollar ve yöntemlerle mallarını insanların taleplerine arz ederler ya, Allah da kitabında cennetini bizim talebimize sunuyor. Lâkin Allah’ın kitabında anlattığı cennetin öyle mübalağası filan yoktur. O cennet gözlerin görmediği, kulakların duy-madığı ve hiçbir insan kalbinin ihata edemeyeceği güzellikte bir cennettir. Öyleyse biz de cenneti sürekli zihnimizde canlı tutacağız. Sürekli cennet için say edeceğiz, yarışacağız. “Cennet, cennet dedikleri Üç beş ğılman, üç beş Huri, İsteyenlere ver sen anı, Bana seni gerek seni” Zırvalarına aldanmayacağız. Çünkü Allah cennette görülecektir, cehennemde, başka bir yerde değil. Onun için Allah’ı isteyen, Allah’ı görmek isteyen de cenneti istemelidir. cenneti de cehennemi de basite indirgemeye kimsenin hakkı yoktur.
36. “Kendilerine kitap verdiklerimiz, ey Muham-med, sana indirilenden memnun olurlar. Karşı gruplar içinde ise, onun bir kısmını inkâr edenler vardır. De ki: “ Ben ancak Allah'a kulluk etmekle ve O'na asla ortak koşmamakla emrolundum. Hepinizi ancak O'na çağırıyorum ve dönüşüm Onadır.” Hani önceki âyetlerinde Rabbimiz onlar zikirle, kitapla mutmain olurlar, kalpleri Allah’ın kitabıyla doyuma ulaşır buyurmuştu ya, işte burada da aynısı anlatılıyor. Ey peygamberim, o kendilerine kitap verdiğimiz ehl-i kitap sana indirdiğimiz bu kitapla sevinip övünürler. Onlar, Allah tarafından kitap gönderilen, kendilerini bir kitaba izafe eden, benim de bir kitabım var, ben de kitap sahibiyim diyen müslü-man, Yahudi, Hıristiyan herkestir. Yâni bu ehl-i kitap kavramından sadece Yahudi ve Hıristiyanları anlamayacağız. Bizler de ehl-i kitabız. Çünkü biliyoruz ki bizden önceki iki kitap ehli toplum, Yahudi ve Hıristiyanlar Allah’ın kendilerine gönderdiği kitaplarını bozup tahrif ettiler. Kitaplarının işini bitirip kendi hevâ ve heveslerine tabi oldular. Kuranda Rabbimiz ısrarla bize onları anlatarak onların durumuna düşmememiz konusunda bizi uyardığı halde maalesef şu anda müslümanlar da kitaplarına karşı aynen onlar gibi davranmaktadırlar. Tıpkı onlar gibi bugün müslümanlar kitaplarıyla bağlarını koparmışlar, kitaplarına karşı ilgisiz kalmışlar, kitaplarını arkalarına atıp kendi hevâ ve heveslerine tabi olmuşlardır. Tıpkı onlar gibi bugün müslümanlar da kitaplarından habersiz bir hayat yaşamaktadırlar. Müslümanlar da şu anda kitaplarını oku-muyorlar, kitaplarını tanımıyorlar. Kitap kaynaklı bir hayat yaşamı-yorlar, hayatlarını kitaplarıyla düzenlemiyorlar. Okumadan, anlamadan sahiplendikleri, bağırlarına basıp kendilerini izafe ettikleri kitapları başka, hayatlarını düzenledikleri kitapları farklıdır. Bu açıdan ken-dilerine kitap verildiği halde bu kitabı tanımayan kitap ehli olan Ya-hudi ve Hıristiyanlarla müslümanların bir farkı kalmamıştır. Kitaplarını tahrif edip, onun âyetlerini kendi hevâ ve heveslerine göre yorum-layan önceki ehl-i kitapla şu anda kendi yaşadıkları hayatlarına göre, kendi düşüncelerine göre kitaplarını yorumlayarak, kitaba uyacakları yerde kitabı kendilerine uydurmaya çalışan müslümanların hiçbir farkları kalmamıştır. Elbette kitabı tanımayanların bu kitapla sevinip övünmeleri mümkün olmayacaktır. Burada anlatılanlar kitaplarını okuyan, kitaplarını tanıyan, kitapla yol bulan, hayatlarını kitaba göre düzenleyen mü’minlerdir. İşte bu kitabı kabullenip kulluk için ona muhtaç olduklarının bilincine erenler, onsuz Sırat-ı Müstakîmi bulamayacaklarını, onsuz cennete ulaşamayacaklarının şuurunda olanlar bu kitapla sevinip coşarlar, içleri bu kitapla huzur bulur, kalpleri bu kitapla yatışır. Çünkü bir müslüman için bu kitap dünya ve içindekilerin tamamından daha hayırlıdır. Evet gerçek mü’minler bu kitapla huzura kavuşup, bu kitabın değerini anlayıp, onu ellerinden, dillerinden, kalplerinden, zihinlerinden, gözlerinden, kulaklarından düşürmezlerken, kimileri de bu kitabın bir kısmını örterler. Kitabın işlerine gelen bir bölümünü kabullenirler, ama işlerine gelmeyen bir kısmını örtüp, örtbas edip gündeme getirmezler. Bakıyoruz şu anda müslüman cemaatler aynı şeyleri yapıyorlar. Her bir grup Kitabın bir kısmını, bir bölümünü gündemlerine alıp, bir kısmını örtmeye çalışıyor. Veya şu anda müslüman olduklarını söyleyen kimi demokrat ve laiklerin kitabın bir kısmının mü'mini bir kısmının da kâfiri olduklarını görüyoruz. Kimi müslümanların da kitabın tehlike boyutuna varmayan bir kısmını gündeme getirip, onları eyleme dönüştürme çabası içine girerlerken, düzenle çatıştığı için tehlike boyutunda olan bir kısmını görmezlikten gelmeye çalıştıklarını görüyoruz. Allah korusun bugün bu konu hemen hemen bütün müslümanların umumî belâsı haline gelmiştir. Bakıyoruz toplumda, salonlarda, mescitlerde, kürsülerde bir bölüm âyetler gün yüzüne çıkarılırken, bir kısım âyetler de kenara çekilmeye çalışılıyor. Bir kısım âyetler hep gündemde tutulmaya çalışılırken, kimi âyetler duyulmasın diye âdeta ağıza bile alınmamaya çalışılıyor. Veya bakıyoruz müslümanlardan kimileri sadece zikir, fikir, tesbih, gece namazı âyetlerini gündeme getirirken öteki âyetleri sanki görmezden geliyorlar. Tamam bunlar da var Kur’an’da, bunlar da bilinmeli, bunlar da anlaşılmalı, ama ötekiler niye hiç ağıza alınmıyor? Bakıyoruz bir başka müslüman grup da işte vatan, devlet, nizam, intizam, Allah’ın indirdiği âyetlerle hükmeden hükmetmeyen filan, sadece o âyetleri gündeme getirmeye çalışıyorlar. Bir başka grup müs-lüman da kıssa ile başlıyor, kıssa ile bitiriyor. Sanki Kur’an’da başka âyet yokmuş gibi sadece bunları gündeme getiriyor. Allah diyor ki; onlardan kimileri kitabın bir kısmına inanır da bir kısmını inkâr ederler. Kitaba karşı böyle davranmanın sonucunun Rabbimizin Kur’an’ın değişik yerlerinde anlattığına göre dünyada rezillik, rüsvalık, horluk, hakirlik, kölelik ve Allah’ın lânetine hak kazanmadır. Öncekiler bunu tattılar zaten dünyada da, şu anda da müslümanlar tadıyorlar bu horluğu, bu alçaklığı iliklerine kadar. Kitabı parçalayıp onun bir kısmını kabul edip bir kısmını reddeden, işlerine ge-lenleri kabul edip, işlerine gelmeyenleri reddeden kimselerin cezası çok çetindir dünyada. Bakaradakileri kabul, ama Âl-i İmrân’dakilere hayır diyenler, Kur’an’ın namazını kabul ama, hukukunu reddederiz diyenlere, Kur’-andaki ibadet âyetlerine evet, ama aynı Kur’an’ın ekonomik düzenlemelerine hayır diyenler, Kur’an’ın orucunu kabul, ama kitabın siyasal bakış açısına hayır diyenler, kitabın sosyal yapılanmalarına hayır diyenler, kitabın bir kısmına inanıp da bir kısmını reddetmeye çalışanlara, kitabın tamamına iman etmeyenlere yeryüzünün en büyük belâları ve Allah’ın lâneti gelecektir. Çünkü bu suç suçların en büyüğüdür. Böyle kitaplarını parçalayanlara, hayatlarını parçalayıp bir bölümünü Allah kaynaklı, kitap kaynaklı öteki bölümlerini de başka kitaplar, başka tâğutlar kaynaklı yaşayanlara de ki peygamberim: Sizler ne yaparsanız, nasıl düşünürseniz düşünün, ne suç işlerseniz işleyin. Benim sizinle ve yaptıklarınızla bir ilgim alâkam yoktur. Bana gelince, ben sadece Allah’a kulluk etmekle, hayatımı parçalamadan her bir bölümünü sadece Onun yasalarına göre düzen-liyorum. Ben sadece Allah’a kulluk etmek ve kesinlikle Ona hiçbir şeyi ortak koşmamakla, Allah’a hiç kimseyi şirk koşmamakla emrolun-dum. Eğer sizler hem müslüman olduğunuzu iddia ediyor, hem Allah’a hem de başkalarına kulluk etmeye çalışıyorsanız, hem Allah’ı hem de başkalarını dinliyorsanız, hayatı parçalıyor ve bir bölümünü Allah kaynaklı, bir bölümünü de başkaları kaynaklı yaşamaya çalışı-yorsanız, kitabın işinize gelen âyetlerini kabul ediyor, işinize gelme-yenleri reddetmeye kalkışıyor, reddettiğiniz bölümleri tâğutların yasalarına göre düzenlemeye çalışıyorsanız o zaman bilesiniz ki ben sizin Allah’tan başka taptıklarınızın hiçbirisine tapmam. Sizin tüm küfür anlayışlarınızdan, şirk anlayışlarınızdan uzağım. Ben sizin kendi hevâ ve heveslerinizden kaynaklanan fikirlerinizden, felsefelerinizden, sizin tüm hayat anlayışlarınızdan beriyim. Ben ancak Allah’a kulluk ederim. Ben sadece Allah’a teslim olmakla em-rolundum. Sadece Allah’a iman edenlerden olmakla, hayatımın her bir anında sadece Allah’a teslim olanlardan olmakla emrolun-dum. Sizin gibi hayatın bazı alanlarında Allah’a söz hakkı verip, öteki alanlarında başka İlâhlara, başka Rab’lere kulluk etmemekle, hayatı parçalamamakla, hayatın tümünde Onun yasalarını uygulamakla emro-lundum. Çünkü sizin bu yaptıklarınız şirktir.
37. “Böylece Biz Kur’an’ı Arapça bir hüküm ve hik-met olarak indirdik. Sana ilim geldikten sonra onların heveslerine uyarsan, andolsun ki, Allah katında sana bir dost ve seni koruyan çıkmaz.” Evet bu âyetinde de Rabbimiz buyuruyor ki sana bu kitabı Arapça bir hüküm olarak indirdik. Kur’an’ın başka âyetlerinde de kitabın Arapça olarak indirilişinin hikmeti anlatılırken anlayasın diye bu-yurulmaktadır. Kitabın âyetlerini, kitabın hükümlerini anlayasınız ve niye bize, bizim anlayacağımız bir dilde indirilmedi demeyesiniz diye böyle yaptık buyurulmaktadır. Arkasından da hem peygamberimize, hem de onun şahsında hepimize müthiş bir tehdit geliyor: Ey peygamberim, sana ilim geldikten sonra, sana kitap geldikten sonra, sana kesin vahiy bilgisi ulaştıktan sonra, vahiy bilgisine muttali olduktan, kitabı tanıdıktan sonra, bu vahyi, bu Allah bilgisini bir kenara bırakır da eğer vahiyden mahrum insanların hevâ ve heveslerine uyarsan, onların istedikleri gibi hareket etmeye kalkışırsan bilesin ki Allah katında dostun da yoktur, yardımcın da. Benim dostluğum ve yardımım bittiği gibi, bana karşı sana seni koruyacak bir dost bir yardımcı da bulamazsın. Bu âyetten anlıyoruz ki ilim Kur’andır, ilim vahiydir. Çünkü bakın Allah diyor ki sana ilim geldikten sonra. Peki ne geldi peygamberimize Allah’tan? Kitap geldi, vahiy geldi. Öyleyse ilim peygamberimize gelen vahiydir. Onun içindir ki vahyin dışındaki bilgilere ilim den-mez, onlar zandan ibarettir. Eğer sen sana gelen bu vahyi bırakır da onların ilme dayanmayan, vahiyden kaynaklanmayan hevâ ve heveslerine uyacak olursan artık dostun da yoktur yardımcın da. Gerçekten çok müthiş bir tehdit. Allah’ın velâyetini, Allah’ın dostluğunu kaybettikten sonra artık peygamber ve onun yolunun yolcuları olan biz mü'-minler için dünyada ne rahat yüzü, ne saadet, ne bereket, ne de âhi-rette cennet ve devlet olması mümkün değildir. Evet eğer Allah’tan gelen bu kitaba uymayı bırakır da, hayatını bu kitabın yasalarıyla düzenlemekten vazgeçer de onların isteklerine, arzularına uyarsan, sevgilerine nefretlerine düşüncelerine, sosyal sistemlerine, ekonomi anlayışlarına, eğitimlerine, ceza kanunlarına, âhi-ret görüşlerine, yahut ahlâk siyaset anlayışlarına, kılık kıyafet anlayışlarına, düğünlerine, bayramlarına, kazanma ve harcama anlayışlarına, her şeylerine uyarsan artık senin için Allah’tan ne bir dostun vardır, ne de bir yardımcın. Allah desteğini kaybetmiş birisinin hayatının ne hale geleceğini varın siz düşünün. Öyle olmamış mı diyesim geliyor. Bizim şu andaki durumumuz bunu göstermiyor mu? Yıllardır bizler vahyi bıraktık, Allah’tan gelen ilme sırt çevirdik ve bu kâfirlerin hevâ ve heveslerine uyduk. Ey Yahudi ve Hıristiyanlar! Ey bizim efendilerimiz! Ey bizim hocalarımız! Bak biz de sizin gibi olduk! Sizin gibi giyiniyor, sizin gibi soyunuyoruz! Eskiden tepeden tırnağa giyinirdik, ama şimdi bak sizin hatırınıza kılık kıyafetimizi değiştirdik! Sizin yazınızı kullanıyor, sizin eğitiminize sahip çıkıyoruz! Sizin kanunlarınızı, sizin tatillerinizi, sizin takvimlerinizi kullanıyoruz! Sizin hatırınıza NATO’ya girdik! Birleşmiş Milletlere üye olduk! A.T.E’ la nikâhlandık, İ.M.F’ ile nişanlandık, bugüne kadar bir dediğinizi iki etmedik! diye yıllardır kapılarında yalvarıp yakardığımız halde yine de kendimizi sevdiremedik. Ama beri tarafta Allah’ın yardımı kesildiği için de gittikçe batağa battık ve bir türlü belimizi doğrultamadık. Elbette öyle olacaktık. Ne diyor bakın Allah: Eğer sizler Rabb’inizden size gelen vahyi bir kenara bırakır da onların hevâ ve heveslerine uyarsanız dostunuz ve yardımcınız olarak yokum diyor Allah. Üzerlerinden Allah’ın desteğini çektiği bir toplumun âkıbeti budur işte. Ya Allah’tan gelen ilme tabi oluruz, ya bu kitaba evet deriz, ya bu kitapla birlikte oluruz, gerek kendi hevâ ve heveslerimize, gerekse bu kâfirlerin hevâ ve heveslerine tabi olmaktan vazgeçeriz o zaman dostumuz ve yardımcımız Allah olur. Ya da bu kitabı bıraktıktan sonra yeryüzünün tüm kâfirleriyle beraber olsak da cehenneme kadar yolumuz var demektir. O zaman hiç kimse de bizi bu cehennemden kurtaramaz. Zaten kâfirlerin bütün derdi bizi kendi cehennemlerine ortak etmek. Müslümanlar var oldukları ve İslâm’ı yaşadıkları müddetçe bu kâfirlerin aleyhinde delil vardır ve bu kâfirler bu delili yok etmek, bu kıstası yok etmek ve bizi de cehenneme sürüklemek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklardır. Çünkü bunlar başka değil sadece hevâ ve heveslerine uymaktadırlar. Yâni bunlar bu halleriyle din diye sadece hevâ ve heveslerine uyduklarından, tahrif ve bid'at ehli olduklarından asla Hakka ve doğruya yanaşmayacaklardır.
38. “Andolsun ki, senden önce nice peygamberler gönderdik; onlara eşler ve çocuklar verdik. Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamber bir âyet getiremez. Her şeyin süresi yazılıdır.” Evet ey peygamberim, andolsun ki senden önce de pek çok peygamberler gönderdik ve onlara da zürriyetler, hanımlar ve çocuklar kıldık, verdik. Demek ki peygamberler, peygamberlik böyle olacakmış. Yeryüzünün en büyük makamı, peygamberlik makamı, peygamberlik müessesesi böyle takdir buyurulmuş. Peygamberlik hanımlarla beraber, hısım akrabalarla beraber yaşanan bir olgu verilen bir mücâdeledir. Demek ki ben evlenmeyeyim, benim beni meşgul edecek karım ve çocuklarım olmasın da rahat bir şekilde Allah’ın dinine hizmet edeyim mantığı yanlıştır. Demek ki başka hiç kimseye değil kendimi sadece Allah’ın dinine vakf edeyim mantığı peygamberi bir hayat anlayışına, peygamberi bir mücâdele yöntemine terstir. Bakın bunun tamamen aksine kendi dinine hizmet için seçtiği yeryüzünün en kutlu elçilerine bile Rabbimiz hanımlar, oğullar, kızlar, zürriyetler vermiş. Allah’ın elçileri toplumlarının yükünü omuzladıkları gibi bunun yanında hanımlarının ve çocuklarının sorumluluklarını da yüklenmiş ve bazıları onlarla beraber, bazıları da onlara rağmen başarıyla mücâdelelerini vermişlerdir. İşte örnek mücadeleler peygamberlerin mücâdeleleridir. Peygamberlerin dışındakiler kim olurlarsa olsunlar onların mücâdeleleri kesin örnek değildir. Bu ayetler mü’minleri evlenmeye ve çoluk çocuk sahibi olmaya teşvik eden âyetlerdir. Yine bu âyetler peygamberlerin bizim gibi birer insan olduklarını anlatan âyetlerdir. Her ne kadar Yahudi ve Hıristiyanlar peygamberlerini tanrılaştırma kavgası vermeye çalışsalar da Allah’ın elçileri bizim gibi yiyen, içen, evlenen, baba olan, koca olan, hasta olan, acıkan ve vefat eden insanlardır. Nitekim aynen Yahudi ve Hıristiyan mantığıyla hareket eden Mekke müşrikleri de peygamberimize böyle itiraz etmişlerdi. Bu ne biçim peygamber? Bizim gibi yiyip-içiyor, caddelerde yürüyor, çarşı pazarlarda dolaşıyor. Bizim gibi acıkıyor, susuyor, hasta oluyor, evleniyor. Biz şimdi bizim gibi bir beşere mi tabi olacağız? Hayır hayır biz böyle bizim gibi bir insana asla tabi olmayız. Bizim kendisini peygamber bilip tabi olacağımız kimsede olağanüstü bir takım vasıflar, bizden farklı bir takım özellikler olmalı diyorlardı da Rabbimiz işte bu ve benzeri âyetleriyle onlara cevap veriyordu. Onlara geçmiş toplumlara gönderdiği peygamberlerinden örnekler veriyordu. Sizler ey Mekkeliler, geçmiş peygamberleri bilmiyor musunuz? Onlar da aynen sizin gibi birer beşer değil miydi? Onların da hanımları, çocukları, babaları, anaları yok muydu? buyurarak buna onların akıllarını erdirmek istiyordu. Zaten Kur’an’ın hemen hemen pek çok yerinde ısrarla peygamberlerin ağzından bu konu vurgulanır. Tüm peygamberlerin ısrarla toplumlarına söylediği şey şudur: Dikkat edin ben bir beşerim. Ben sizin gibi bir insanım. Ben sadece size Rabb’imin mesajını getirdim. Bu din benden değil Allah’tandır. Sakın beni Allah’la karıştırmayın. Sakın Allah’tan istenmesi gereken şeyleri benden istemeye kalkışmayın diyerek kendilerini putlaştırmaya çalışan, kendilerini Allah’la karıştıran toplumlarını uyarmışlardır. Ama maalesef bütün bu uyarılara rağmen Yahudi ve Hıristiyanların peygamberlerini tanrılaştırmalarına karşılık, sanki onlara nazire olarak müslümanlardan kimi zavallılar da Rasûlullah efendimize, Onda olmayan bir kısın İlâhî sıfatlar yüklemeye kalkıştılar. Meselâ Rasûlullah efendimizden mervî olmadığı halde: “Levlâke levlâk lema halâktul eflâk” “Habîbim sen olmasaydın ben bu eflaki yaratmazdım” gibi uydurma sözlerle peygamberi yüceltmeye çalışıyorlar. Halbuki hem Keşful’hafa’da hem de Aliyyül Karinin mevzuatında bunun hadis olmadığı, uydurma olduğu söylenir. Allah’ın Resûlü: “Kim bana benim demediğim bir sözü uydurup izafe ederse ateşteki yerini hazırlasın” Buyurmaktadır. Meselâ yine Kur’an’ın ve sünnetin ifadesine göre Allah’ın Resûlü topraktan yaratılmış olduğu halde, sadece melekler nûrdan yaratılmış oldukları halde Onun nûr olduğunu, nûrdan yaratıldığını ve hiçbir şey yaratılmadan önce Onun yaratıldığını iddia edenlerin durumu da aynen böyledir. Ve Allah izin vermedikçe, Allah’ın izni ve yardımı olmadan peygamber için hiçbir âyet, hiçbir mûcize indirmesi, getirmesi mümkün değildir. Bir kul ve beşer olarak peygamberin böyle bir gücü ve yetkisi yoktur. Allah peygamberlerine böyle bir güç vermemiştir. Çevresindekiler önceki peygamberlerin toplumları gibi Ondan da bir kısım âyetler, bir kısım mûcizeler, harikalar istiyorlardı da Rabbimiz buyurdu ki: Hiç bir peygamber Allah’ın izni olmaksızın bir mûcize bir harika getiremez. Bunu peygamber değil, ancak Allah yapar. Kaldı ki Allah’ın bu tür inkârı mümkün olmayan mûcizeler göndermesi de o toplumun hayrınadır. Onlara merhametinden dolayı Rabbimiz bu tür âyetler göndermemektedir. Evet bu âyetiyle Rabbimiz hem peygamberine, hem de bizlere bu tür kâfirler karşısındaki tavrımızı belirliyor. Ey peygamberim sen Rabb’inden istenmesi gerekenleri senden isteyen bu cahillere de ki tüm âyetler Allah’tandır. Sizin gibi bir kul olan bizler size nasıl bir âyet gösterebileceğiz de? Yâni ey peygamberlerim! Ve ey müslümanlar! Sizler bu tür cahiller karşısında kendinizi yormayın, onlara bu tür âyetler getireceğiz de onları ikna edeceğiz diye. Tüm kâinat âyet kesilse de bunların dertleri o değildir. Bunlar yine de inanmayacaklar. Siz üzülmeyin! Siz bu konuda kendinizi sorumlu zannetmeyin. Dilerler iman ederler cennete giderler, dilerler küfrederler cehennemi boylarlar. Cennet de cehennem de açıktır onlar için. Bir müslümanın onları razı edebilmek için yeni deliller, yeni âyetler peşinde koşmasına da gerek yoktur. Allah’ın elçileri hiçbir zaman onları memnun edecek bir âyet getiremediler ki bizler getirsek. Hattâ bakın En’âm sûresinde Rasûlullah efendimizin şöyle demesi anlatılır: "De ki: Sizin acele istediğiniz şey benim elimde olsaydı, benimle aranızdaki iş bitmiş olurdu." Allah zulmedenleri en iyi bilendir." (En’âm 58) Eğer sizin acele istediğiniz şey benim elimde olsaydı, bende bir güç ve yetki bulunsaydı çoktan sizin işinizi bitirmiş olurdum. Burada Rabbimiz risâletle ulûhiyeti ayırıveriyor. Allah kendisiyle Peygam-berini ayırıyor. Peygamber sizin gibi bir beşerdir, binaenaleyh Peygamberi Allah makamında görmeye ve Allah’tan istemeniz gereken bir şeyi sakın peygamberden istemeye kalkışmayın diyor. Rabbimiz Peygamberden bile bir şey istenmemesi gerektiğini anlatıyor. Sonra da: Her ecelin bir kitabı vardır. Her ecelin bir yazgısı vardır. Her ecel için Allah tarafından tespit edilmiş bir hüküm, bir zaman, bir süre vardır. Veya her bir dönem için o dönem insanlığının uygulayacağı bir kitap gönderir Allah. Sonra da bu kitaplardan:
39. “Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır; Ana Kitap O'nun katındadır.” Evet Allah bu kitaplardan dilediğini siler, dilediğini bırakır. Yâni Allah bu kitaplardan dilediğini nesih eder, kaldırır dilediğini de bırakır. Elbette bu son kitapla, ümmü’l kitapla, ana kitapla tüm kitaplar nesih edilip kaldırılmıştır. Onun aslı da Levh-i Mahfuzdadır, Allah katındadır. Kıyâmete kadar tüm zamanlar için geçerli olacak kitap budur. Allah’a isyan içinde olan, Allah’ı ve elçilerini reddeden her toplum için önceden takdir edilmiş bir azap yasası vardır. Allah bunlardan dilediğini mahveder, silip yok eder, dilediğini de tespit eder. Yâni o toplumlara takdir buyurduğu azabın bir kısmını dilerse o toplumlar üzerine gönderir, dilediklerini de affedip siliverir. Veya insanlar iyi kötü ameller işliyorlar ya, işte Allah’ın melekleri tarafından bu amellerin tamamı kayda geçirilir, ana bilgisayara kaydedilir, Levh-i Mahfuza aksettirilir de kul sonra bu işlediklerinden ötürü tevbe eder, Cenâb-ı Hak da dilerse onu siler dilerse ceza vermek, hesabını sormak üzere onu tespit eder.
40. “Ey Muhammed! Onlara vaat ettiğimiz azabın bir kısmını sana göndersek de, senin canını alsak da, vazifen sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek Bize düşer” Ey peygamberim! Biz onlara vaat ettiğimiz azabın bir kısmını dünyada sana gösteririz, yahut da biz seni onların arasından çekip alırız. Sen bunu hiç düşünmeden, bunun hesabına girmeden tebliğ görevine devam et. Tabi her dâvâ adamı hayatındayken dâvâsının yeşerdiğini, dâvâsının galibiyetini, dâvâsının önünü kesmek isteyen düşmanlarının mağlubiyetini hayattayken gözleriyle görmek ister. Bunu dünyada görememeye dayanamaz. Mutlaka bunun için sabırsızlanır. İşte zaman zaman düşmanlarının zâhiren güçlüymüş gibi göründüğü, dâvâsının zâhiren hüsnükabul görmemiş görünmesi karşısında Rasûlullah efendimiz de sabırsızlanıyor, üzülüyor, sıkıntı çekiyordu. Allah dâvâsının bir an evvel insanlar tarafından anlaşılıp sahiplenilmesini istiyordu. İnsanların cehenneme gidişine dayanamıyordu. Rabbimiz buyuruyordu ki ey peygamberim sen bunu hiç düşünme. Dâvânın galibiyetini hiç kafana takma. Bu dâvâ benim dâvâmdır ve bu dâvâyı galip getirecek olan benim. İşte hayat budur. İşte Rabb’inin vadi budur. Allah yeryüzünde kendisini kendisinin tanıttığı gibi tanımaya, kendisinin istediği gibi kendisine kulluğa yanaşmayanlara mutlaka azap vaat etmiştir. Al-lah’ın bu konudaki azabı kesindir. Ama bu hemen olmayabilir. Dün-yada acilen olmayabilir. Bunu sen hayatında görebilirsin de görme-yebilirsin de. Öyleyse ey peygamberim! Sen sabret! Her şeye rağmen, tüm bu karşı gelmelere, tüm bu alay edişlere, tüm bu müstekbirce davranışlara karşı sen sabret, dayan, diren! Aldırış etmeden yoluna devam et! Bıkma! Usanma! Şunu kesinlikle bilesin ki Allah’ın vaadi haktır. Allah seni ve dâvânı mutlaka galip getirecektir. Allah senin düşmanlarını mutlaka mağlup edecektir, bundan en küçük bir endişen olmasın. Sen görevini yap gerisini düşünme. Şunu kesinlikle unutma ki netice sana ait değildir. Bu dâvâ senin dâvân değil Allah’ın dâvâsıdır ve de bu dâvâ seninle bağımlı değildir. Dünyada, hayatında bu dâvânın galibiyeti veya düşmanlarının kahredilişi düşüncesiyle sen kendini meşgul etme. Senin görevin sadece çalışmak ve Rabb’inin istediği biçimde yürümektir. Ama bilesin ki sana onlara, düşmanlarına vaat ettiğimiz azabın bir kısmını sana hayattayken göstereceğiz. Ya da senin hayatına son vereceğiz. Seni kendimize alacağız. Dâvânın ulaştığı yüceliklerin bir kısmını veya düşmanlarına yaptıklarımızın bir kısmını göreme-yebilirsin. Öyle de olmuş nitekim. Rabbimiz Bedir günü düşmanlarından en büyüklerinin geberişini ona göstererek Rabbimiz peygamberinin gözünü aydın etmiş, sonra hayatındayken Mekke’nin fethini ve Arap yarımadasının hemen hemen tamamının fethini göstererek peygamberini sevindirmiştir. Ama bir kısmını göremesen bile ne gam onlar sonunda benim huzuruma gelecekler ve onlara ne yapacağımı sana o zaman göstereceğim. Öyleyse sen bunu kafana takma! Sen bu konuda hiç endişe etme! Sen yoluna devam et, bizim buna gücümüz yeter! Sen hiç üzülme! öyle de böyle de olsa onlar kesinlikle Allah’ın azabından kurtulamayacaklardır onlar. Öyleyse peygamber yolunun yolcusu olarak bize düşen de bu insanlara Allah’ın dinini duyurmaktır. Bir daha, bir daha duyurmak, herkese duyurmak. Ama bunu yaparken de herhangi bir hesabın içine girmemektir. Efendim şöyle yaparsak, şöyle bir metot izlersek, önce şunlara, şunlara anlatırsak, şunları kazanırsak yığınlarla insan kazanacağız. Önce zenginleri kazanmalıyız, önce toplumun elit tabakasına anlatmalıyız, zeki insanları bulmalıyız gibi hesapların içine girmemeliyiz. Çünkü bu işin hesabı bize ait değildir. Hesabı yapan Allah’tır. Ama işte bu âyetlerin işaretinden anlıyoruz ki zaman zaman bir insan olarak dâvâsının galibiyetini tez zamanda görmek isteyen Allah’ın Resûlü de böyle hesapların içine girdi. Meselâ bu köleler varken senin yanına gelmeyiz. Onları yanından kov ki gelip bizler de seni dinleyelim diyen Mekke’nin elit tabakasını bu dine kazandırıp, bu dinin önündeki engeli kaldırmayı düşünen peygamberini Rabbimiz Abese sûresinde, En’âm da ve Kehf sûresinde uyarıverdi. Peygamberim vazgeç bu düşüncelerinden, bunun hesabını yapmak bana aittir, sen hesap yapma buyuruverdi. Bakın Allah nasıl hesap yaparmış?
41. “Görmüyorlar mı ki, Biz yeryüzünü etrafından gitgide eksiltmekteyiz. Hüküm Allah’ındır. O'nun hükmünü takip edip bozacak yoktur. O, hesabı çabuk görür.” Her geçen gün küfrün ve şirkin aleyhine İslâm’ın gönüllere nüfusu, Allah dâvâsının adım adım gönüllere yürümesi, İslâm coğrafyasının genişlemesi, küfür ve şirk coğrafyasının daralması, küçülmesi anlatılıyor. Görmüyorlar mı ki biz arzda ilerlemekteyiz. Görmüyorlar mı ki bizim dâvâmız, bizim mesajımız Arabistan yarımadasında hızla yayılıyor. Bizim mesajımızın yayılışı karşısında, mesajımızı yayanlarla birlikte bizim de yürümemiz, bizim de birlikte olmamız karşısında küfür ve şirk dünyası daralıyor. Küfrün ve şirkin etkisi azalıyor. Etki sahâlârı daralıyor. Egemenlikleri sarsılıyor. Ey peygamberim, Bu kâfirler, bu müşrikler senden senin hak bir peygamber olduğuna dair bir âyet istiyorlardı. İşte onlara bir âyet. İşte bir delil. Görmüyorlar mı bu âyetleri? Allah’ın kâfirlerin ele başlarını yok ettiğini? Kâfirlerin yok edilişi bazen müslümanların eliyle olur, bazen de Allah kendi kendilerine onların yok edilişini sağlayıverir. Daha dün bir zalim İzak Rabini kim yok etti? Müslümanlar mı yok etti? Allah kendi kendilerine yok ettiriyor zalimleri? Veya geçmiş dönemlerde ülkemizdeki din düşmanlarını birbirlerine kırdırmadı mı? Bazen bir fâsıkla da Allah düşmanlarını yok edip dinini yüceltiverir. İşte Allah kâfirler hakkında, zalimler hakkında idam kararını, yok etme hükmünü böylece verir de Onun hükmünü takibata alacak hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Allah’ın verdiği hükmü hiç kimse sorgulamaya alamaz. Bunu niye böyle yaptın? diye hiç kimse verdiği hüküm konusunda Allah’a hesap soramaz. Allah kimseye karşı hesap verme durumunda değildir. Hüküm, hâkimiyet, egemenlik sadece Allah’a aittir. O hükmünü tam verir ve Onun hükmünü bozacak, Onun hükmünün önüne geçecek de yoktur. Onun hükmünü bozacak yoktur. Allah peygamberinin dâvâsının galibiyetine hükmetmiştir. Küfrün ve şirkin yok olup gitmesine hükmetmiştir. Allah karar vermiştir ki; bu mesaj galip gelecek. Allah hükmünü vermiştir, hiç kimse buna engel olamayacaktır. Çünkü Allah hesabı çabukça görendir. Hesabı görülecek, defteri dürülecek insanlar hakkında hem bu dünyada hem de âhirette hesabı çok seri olandır Allah.
42. “Onlardan öncekiler de tuzak kurdular, oysa bütün tuzakların (cezası) Allah'ındır, herkesin yaptığını bilir. İnkarcılar da, neticenin kimin olduğunu göreceklerdir.” Ey peygamberim, eğer şu anda senin düşmanların senin dâvânın önünü kesmek için türlü türlü tuzaklar mı kuruyorlar? Üzülme sen buna. Çünkü önceki peygamberlerin toplumları da tuzak kurdular. Yâni önceki toplumlar da boylarını aşan, kendilerine yakışmayan tuzaklar kurdular. Senden önceki elçilerimin mesajının tesirini gönüllerden silebilmek için, böylece bana kulluğu unutturup insanları kendi yasalarına kul köle edebilmek için tuzaklar kurdular, hileler düşündüler. Hayatı, ekonomiyi, eğitimi, hukuku, kılık kıyafeti, vitrinleri, sokakları bana ve benin istediğim kulluğun aksine düzenleyerek tuzaklar kurdular. Kendilerine göre din kitapları oluşturarak, resmi bir din oluşturup, işte din budur diye insanlara sunarak, benin dinimi bozarak tuzaklar kurdular. Din eğitimini yasaklayarak, benin kullarımın benin dinime ulaşma imkânlarını ellerinden alarak bana ve benin dinime tuzaklar kurdular. Kendi âyetlerinin gündemde kalması adına benin âyetlerimi toplumun gündeminden düşürdüler. Kendi yasalarının ikâmesi adına benim sistemime yasaklar koyarak tuzaklar kurdular. Benin arzımda, benin mülkümde bana ve benim elçilerime hayat hakkı tanımayarak tuzaklar kurdular. Büyük imtihanı, büyük günün imtihanını unutturmak üzere dünyada kendilerince çeşitli imtihanlar düzenleyerek tuzaklar kurdular. Çocukların beyinlerini orada Kur’an ve sünnete yer kalmasın diye çok lüzumsuz bilgilerle doldurarak tuzaklar kurdular. Sana kulluğa zamanları kalmasın diye insanların hayatlarını eğlencelerle, kendi vahiyleriyle, kendi oluşturdukları gündemlerle doldurarak tuzaklar kur-dular. Ama sen o tuzak kuranlara karşı benim ne yaptığımı gördün peygamberim. Çünkü tüm düzenler bana aittir. Onların tüm düzenlerini altüst edip mahvetmek bana aittir. Çünkü herkesin ne yaptığını? Ne kazandığını bilen sadece benim. Tüm insanlara hakim olan, egemen olan benim. Ne yaparlarsa yapsınlar, ellerinden geleni geri koymasınlar. Onların bir hesapları varsa elbette benim de bir hesabım var diyor Rabbimiz. Öyle değil mi? Kâfirler Allah’ın sistemine karşı, Allah’ın âyetlerine karşı, Allah’ın elçisine karşı ne kadar tuzak kurabilecekler? Üstelik onların tuzaklarının tümünün Allah biliyorken. Allah onların tuzaklarının tümünü bilir, ama onlar Rabb’inin tuzaklarını bilmezler bilemezler. Rabb’in onların kurdukları tuzakların nereye kadar gideceğini bilmektedir, ama onlar Rab’lerinin kendilerine karşı neler hazırladığını asla bilmemektedirler. Ama onlar gözlerinin önündeki çukuru bile görememektedirler. Elbette Allah’la, Allah’ın elçileriyle, Allah’ın mü’min kullarıyla girecekleri bir savaşta mağlup olanlar onlar olacaktır, galip olanlar da Allah desteğinde olan mü’minler olacaktır. Çünkü Allah onların kendisine karşı, kendi âyetlerine ve siz müslümanlara karşı tüm niyetlerini, tüm komplolarını bildiği için unutmayın ki sizi onların komplolarından koruyacaktır. Onların kurdukları tuzaklar konusunda sizi bilgilendirecek ve korunma yollarını gösterecektir. Gerçi bundan sonra vahiy gelmeyecek ama Rabbimiz önce gönderdiği o vahiyleriyle müslümanlara öyle bir basiret, öyle bir feraset kazandırmıştır ki kendilerine nereden nasıl bir tehlike geleceğini müminler bilmektedirler. Çünkü Allah kâfirlerin tün tuzaklarını bilmektedir, yazmaktadır, yazmıştır. Şu anda irtica-mirtica hikayeleriyle müslümanları yok etmeye soyunanlar, Allah’la Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın sistemiyle savaşa tutuşanlar kiminle savaştığının farkında değildirler. Kiminle savaştığını dahi bilmeyen zavallı insanlardır bunlar. Zannediyorlar ki müslüman-lar zayıftır, zannediyorlar ki müslümanlar yalnız ve yardımcısızdırlar. Onların safında Allah’ın bulunduğunun farkında olmayan bu iman yoksunları yakında nasıl bir inkılapla sarsıldıklarını görecekler. Çok yakın bir gelecekte iyi sonucun, iyi âkıbetin, bu yurdun sonucunun kime ait olacağını, zaferin kime ait olduğunu bilip anlayacaklar o kâfirler.
43. “İnkâr edenler: “Sen peygamber değilsin” derler; de ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve Kitabı bilenler yeter.” Evet kâfirler sen Allah tarafından gönderilmiş, mürsel bir peygamber değilsin diyorlar. Allah peygamber göndermez, Allah hayata karışmaz, Allah mesaj göndermez, sen yalan söylüyorsun. Sen Allah’a iftira ediyorsun diyorlar. Sen böyle diyenlere de ki peygamberim: Allah benimle sizin aranızda şahittir. Benim peygamberliğime Allah şahittir de onlara. Evet Onun peygamberliğine en büyük şahit Allah’tır. Allah şehadetiyle peygamberliğe ulaşan Rasûlullah, tüm dünya kendisini inkâr etse bile ne gam, O yoluna devam edecektir. Evet Onun peygamberliğine Allah şahittir bir, bir de yanında kitap bilgisi olan, yanında Allah bilgisi olan herkes şahittir. Vahiy bilgisine sahip olan herkes bilir ki O Allah’ın elçisidir. Evet Allah ve mü’minler hem peygamberin gerçek peygamber olduğuna, hem de Onu reddedenlerin yalancılıklarına şahittir. Yâni Allah şahitliğindeki, Allah desteğindeki bir peygambere bizler inandıktan sonra tüm dünya bizden delil istese bile bu konuda, ne gam bizim peygamberimizin en büyük delili Allah şehadetidir. İşte bakın bizim eşhedü dediğimiz konu Allah’ın eşhedü dediği konudur. Bu ne muazzam bir şereftir bizim için ki bizim şehadet ettiğimiz konuya Allah da şehadet getiriyor. Âl-i İmrân sûresinde de Rabbimiz kendi kendine şehadet getiriyor. Burada da bakın peygamberine şehadette bulunuyor. Kendisinden başka İlâh olmadığına da peygamberinin hak peygamber olduğuna da Allah şehadet getiriyor. Allah’ın varlığına şahit, Rasûlullah’ın risâletine şahit Allah’tır. Bundan daha büyük bir şeref, bundan daha büyük bir delil olur mu? Müslümanların şehadetine Allah sahip çıkıyor. Öyle değil mi? Bundan daha büyük şahit olur mu? Düşünün şimdi Allah’a, Allah’ın Rab oluşuna, peygambere, peygamberin gerçek örnek oluşuna nasıl şahit getirirsiniz? Allah’ı ve peygamberi bilmeyenlere bu konuda nasıl delil getirilir? İslâm’ı tanımayanlara, kulluk bilincine ermeyenlere nasıl bir delil getirebilirsiniz? Meselâ bakın bir hoca efendiyi sorgulamak ve aramak üzere evine giderler. Arama tarama esnasında hocanın evinde televizyonun olmadığının farkına varırlar ve sorarlar hocaya, o da evinde televizyonun olmadığını söyler. Adamlar buna kesinlikle inanamazlar ve hayret nasıl yaşar bu adam bu devirde televizyonsuz derler. Evet İslâm bilincinde olmayan bu adamlara nasıl anlatabilirsiniz bunu? Televizyonsuz da yaşanabileceğini nasıl inandırabilirsiniz bu adamlara? Nasıl bir delil getirebilirsiniz bu konuda? Sadece diyebileceğiniz bir tek şey var, o da: Deki Allah sizinle bizim aramızda şahittir bu konuda. Meselâ deseniz ki birine soframda üç kaptan fazla yemek bulundurmuyorum, inanmaz adam buna. Veya deseniz ki ben soframda kesinlikle içki bulundurmuyorum, inanmaz buna adam. Veya meselâ bir Almana deseniz ki ben sabahtan akşama kadar hiçbir şey yemeden oruç tutuyorum, kesinlikle inanmaz buna. Adam öyle bir hayat yaşıyor ki, öyle bir hayata inanmış ki ben ona gerçek İslâmî hayatın bu olduğuna nasıl inandıracağım? Nasıl bir delil, ne tür bir şahit getireyim yâni onu buna inandırabilmek için? Adam modaya karşı gelinemeyeceğine öyle bir inanmış ki, âdetlere ters düşülmemesi gerektiğine öyle bir inanmış ki, çevrenin insan hayatına etkili olduğunu öyle bir kabullenmiş ki, şimdi ben bu adama nasıl bir delil, nasıl bir şahit getireyim ki çevrenin, modanın, âdetlerin, törelerin, ağanın, patronun, yönetmeliklerin, yasaların tanrı olmadıklarını ve tüm bunların bizim iyi bir müs-lüman olmamızı engelleyemeyeceğini ispat edeyim. Bu sûreyle alâkalı da bu kadar söz yeter. Rabbim iman edip gereğiyle amel eden kullarından eylesin. Sübhanekallahümme ve bi hamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyk.