36,39. “Allah: "Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi" dedi, "Zaten sana başka bir defa da iyilikte bulunmuş ve annene vahiy edilmesi gerekeni vahy etmiştik: Mûsâ'yı bir sandığa koy da suya bırak; su onu kıyıya atar, Bana da, ona da düşman olan biri onu alır. Ey Mûsâ! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım.” Rabbimiz buyurdu ki ey Mûsâ muhakkak ki istediğin sana ve-rilmiştir. Ne istemişti? İnşirâh-ı sadır istemişti Rabbimizden. Sadrının, göğsünün şerhini, cesaret, şecaat, metanet ve sabırla, dayanıklılıkla doldurulmasını istemişti. Rabbimiz buyurdu ki evet ey Mûsâ, sana şerhu‘s sadır verilecek. Sana bir kalp itminanı, bir gönül ferahlığı verilecek. Ölüme hazır olacaksın. Cennet ve âhiret gözünde, gönlünde büyüyecek, dünya önünde küçüldükçe küçülecek. İşini kolaylaştıracağım, önünü açacağım. Dilindeki o bağı çözeceğim. Seni o suçluluk psikozundan kurtaracağım. Güzel ve rahat konuşacaksın, konuşmanı anlaşılır kılacağım. Ve kardeşin Harun’u da sana vezir, yardımcı, peygamber kılacağım. Onu bu risâlet işinde sana ortak ve destek yapacağım, O da bir peygamber olacak. Artık işini Onunla paylaşacaksın. Rabbinizi çok çok zikredecek, Beni gündeminize alacak, Benimle, Benim zikrimle şereflenecek, yüceldikçe yüceleceksiniz. Baksana başka kereler de, başka zamanlar da biz sana yardımda bulunmamış mıydık? Başka ortamlarda da sana lütuflarda bu-lunmuştuk, sana iyilikte bulunmuş, yardımımızı üzerinden eksik etmemiştik. O gün seni yalnız ve yardımcısız bırakmayan biz şimdi mi bırakacağız? Hayır hayır, sen bu konuda hiç tasalanma. Biz hep senin yanında ve yardımızda olduk, burada da seni yalnız bırakmayacağız. Sen bize güven ve bizim senden istediğimiz kulluğu yerine ge-tirmeye yönel, gerisini merak etme diyor Rabbimiz. Tabi arkasında böyle bir Allah desteği olan bir kişi kimden ve neden korkacak da? Kimden çekinip ürkecek de? Keşke müslümanlar güç kaynaklarının bir farkına varmış olsalardı. Kimin safında olduklarının, kimin desteğinde olduklarının bir bilincine ermiş olsalardı, elbette onlar şu içinde bulundukları durumdan çok farklı olacaklardı. Ve tabi eğer bu silahı karşılarındaki kâfirlere karşı bir kullanabilmiş olsalardı. Onlar da kiminle savaştıklarının, kime kafa tuttuklarının bir farkına varabilmiş olsalkardı. Hani hatırlasana ey Mûsâ, Biz senin annene bir vahiyle vahy etmiştik. Demiştik ki annene onun için, çocuğun için bir tabut yap. Mûsâ’yı o tabutun içine koy ve içindekini denize bırak. Deniz de onu sahile taşısın. Bana da, ona da düşman olan biri onu alır diye annene vahy etmiştik. Ey Mûsâ! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kılmıştım. Düşünsene, hatırlasana. Yâni bilesin ki ey Mûsâ, Bizim sana olan lütfumuz, rahmetimiz, nimetlerimiz sadece şimdi değil çok önceleri de Biz sana nimetimizi ulaştırıyorduk, şu anda da Bizim rahmetimiz altındasın, bilesin ki yarın da bu rahmetimizi senden esirgeyip uzak etmeyeceğiz. Ezilen, köleleştirilen İsrâil oğullarının arasında uzun zamandan beri, ta İbrahîm (a.s)'dan bu yana bir söz dolaşıyordu. İsrâil oğullarının içinden İbrahîm (a.s) in torunlarından bir çocuk çıkacak, bir Mûsâ dünyaya gelecek bu Mûsâ onları kölelikten kurtaracak, Firavununun mülkünü yıkacak, saltanatını yerle bir edecek. Zulüm üzerine bina edilen o sitemin defterini dürecek. İşte İsrâil oğullarının arasında yaygın olan bu söz zalim Firavunların uykusunu kaçırıyor, aklını başından alıyordu. Alçak Firavun da Mûsâ’nın gelmemesi ve sistemlerinin yıkılmaması için tedbirler alıyordu. Bunun için de İsrâil oğullarından doğan bütün erkek çocuklarını öldürüyorlardı. Bunlardan birisi mutlaka Mûsâ’dır diye, bir Mûsâ gelmesin diye binlerce Mûsâ can veriyordu. Sosyolojik bir tahlille diyoruz ki aslında tüm egemen güçler, yeryüzündeki tüm hakim güçler, tüm müstekbirler, tüm sömürgeci ve zalim güçler, yâni dünya üzerinde küfrü, şirki ayakta tutmaya devam eden tüm tâğutî güçler ezdikleri, sömürdükleri, kanını emdikleri toplulukların bir gün akıllarını başlarını alıp, tüm kelepçeleri ve prangaları çözüp kendilerinden hesap sormak üzere karşılarına dikileceklerini biliyorlar. Kesinlikle biliyorlar ki bir gün bu mazlumlar uyanacak ve kendilerinde hesap soracaklar. İşte bunun bilincinde olan bu zalimler bunun korkusuyla hafakanlı geceler ve korkulu rüyalarla bir ömür sürerler. Ha uyandılar ha uyanacaklar. Zincirleri ha kırdılar ha kıracaklar, silahlarına ha davrandılar ha davranacaklar diye ödleri kopmaktadır. Kesin bilirler ki bu köleler bir gün uyanacak ve bir gün tüm bu zulümlerinin hesabını vermekle karşı karşıya geleceklerdir. Bu sosyolojik kuralı bildikleri için aman bu İsrâil oğulları bize kafa tutacak sayısal güce ulaşmasınlar, bu nüfuza ulaşmasınlar diye onların doğan erkek çocuklarını öldürüyorlardı. Ama bunu yaparken de şunu unutuyorlardı zalim Firavun oğulları. Bu yasa Allah’ın yasasıydı. Yasayı koyan Allah’tı. Onları bu akıllara durgunluk veren tedbirleri takdiri bozamayacaktı. Zulüm ilelebet yaşamayacaktı. Ve daima mazlumlar, ezilenler, zulme uğrayanlar bir gün Allah’ın yardımıyla zalimlerin hakkından geleceklerdi. Ve nitekim bakın Mûsâ gelmesin diye binlerce Mûsâ’nın kanına giren Firavun bir gün Mûsâ’yı kendi kucağında, kendi sarayında buluverecekti. Evet öldürdüler Mûsâları, öldürdüler İsrâil oğullu müslümanların erkek çocuklarını. O kadar çok kıyım yapıldı ki, doğan bütün er-kekleri öldürünce de bu defa işlerinde çalıştıracak insan kalmayıverdi. Kendilerine hizmet edecek, en kötü işlerde çalıştıracak bu kölelerin sayısı azalınca, böyle bir korku gündeme gelince şöyle bir karara vardılar. Dediler ki bunları bir yıl öldürelim ertesi da canlı bırakalım. Böylece hiç olmazsa biraz biraz işlerimizi gördürecek köle bulabilelim. Evet böyle yapıyorlar sağ bıraktıklarını da köleleştiriyorlardı. Onları en ağır işlerde çalışmaya mecbur bırakıyorlardı. Ehram yapımı, inşaat işleri, tarla tapan işlerinde hizmetçilik işlerinde çalıştırıyorlardı. Var-lıklarının tek sebebi de işte buydu. Erkeklerinin kimileri öldürülüp kimileri de böyle ezilmeye mahkum edilince de bu İsrâil oğullarının kadınları Firavun oğullarının elinde oyuncak durumuna düşüyordu. Elbette erkekleri olmayan kadınlar toplum içinde tamamen iffetsiz ve hayasız hale geliyordu. Ve işte bu uygulama devam ederken Mûsâ (a.s) nın annesi çocuğunu dünyaya getirir. Tabii ölüm senesi, kıyım senesi dünyaya getirdiği için de Mûsâ’nın annesi sıkıntılıdır. Cellatlar ha geldiler, ha gelecekler korkusu içinde kıvranmaktadır. Çünkü mahallede kapı, kapı dolaşıyorlar ve haber aldıklarını hemen öldürüyorlar. Düşünün bir kadın için, bir anne için daha yeni dünyaya getirdiği bir çocuğunun gözleri önünde öldürülmesi, canciğer yavrusunun öldürülmesine şahit olması onun için nasıl bir azaptır değil mi? Ama yeryüzünde Allah’la savaşa tutuşmuş, yeryüzünde Al-lah’a hayat hakkı tanımayan, Allah’ı silmeye çalışan tüm zalimlerin, tüm tâğutların özelliği işte budur. Ölsün Mûsâlar, ölsün müslümanlar ve onların sistemleri, onların egemenlikleri devam etsin. Ne önemi var ki bu ölenlerin? İsterse milyonlarcası ölsün, yeter ki onların hege-monyaları devam etsin. Yeter ki bu çocuklara harcanacak paralar on-ların kursaklarına gitsin. İşte şu anda da öldürüyorlar. Daha ana Rahîmlerine düşmeden propagandalarla öldürüyorlar. Ana rahmine düşenleri öldürüyorlar. Doğanları dinsiz bıraka-rak, din eğitiminden mahrum bırakarak, materyalist bir eğitim sisteminin kucağında öldürüyorlar, öldürüyorlar, öldürüyorlar. Niye? Ama bu mar günün birinde sayısal çoğunluğa ulaşıp ta bize kafa tutabilecek bir konuma gelmesinler diye. Firavunlar hiç değişmiyor. Tüm Fira-vunlar, tüm zalimler böyle isterler. Önemli olan onların zulüm ve sömürü düzenlerinin devamıdır. Onlar istedikleri kadar öldürsünler, onların bu tedbirleri Al-lah’ın takdirinin önüne geçemeyecektir. İşte o çocuk dünyaya gelecek ve bu Mûsâ kendisinin gelmemesi adına öldürülmüş binlerce Mûsâ’ların kanları kendi vücudunda timsalleşmiş olarak bir gün Firavunun karşısına çıkıp hesap soracaktır. Ve sonunda yeryüzünün en güçlü devleti yerle bir olacaktır. Çünkü Allah desteğindeki bir mü'min karşısında duran tüm dünya bile olsa ne ifade edebildi ki? İşte bunu hatırlatır Rabbimiz Mekke’nin bir avuç garibanlarına. Bunu hatırlatır Rabbimiz yirminci asrın mus’tazaf’larına. Ey müslümanlar! En kötü şartlar altında bile olsanız üzülmeyin! İşte bu Allah sizinle beraberdir! Siz ona lâyık kullar olduktan sonra korkmayın Allah size yardım edecektir! müjdesi verilir hepimize. Hem de bugün siyah dünyasıyla, Afrika ve Asya dünyasıyla müslümanların bulunduğu bölgelerde aynen dünkü Firavun oğullarının İsrâil oğullarının üzerinde uyguladıkları bir yöntemle müslüman-ların çocuklarının öldürüldüğü, yeryüzünde oluk oluk müslüman kanının akıtıldığı, müslümanların köleleştirilip efendilerinin ülkelerinde en kötü şartlar altında çalıştırıldığı, müslüman ülkelerin servetlerinin efendi ülkelere aktarıldığı bir dönemde bu âyetiyle Allah müslümanlara bu mesajı veriyordu. Ey müslümanlar üzülmeyin bakın İsrâil oğulları içinden çıkan bir Mûsâ tek başına Allah’ın yardımıyla Firavunlar sitemini yerle bir edip toplumunu kölelikten kurtarmışsa sizin içinizden çıkacak bir kurtarıcı da size izzet ve şerefinizi yeniden iade edecektir. Çünkü mülkün sahibi sadece Allah’tır. Onu kime vereceğini çok iyi bilmektedir. Elverir ki Rabb’inizi Rab olarak tanıyın, Rabb’inizin kitabını yegâne çözüm bilip ona yönelin. Evet Mûsâ’nın annesi çocuğunu doğurur ve şaşkınlık içinde ne yapacağını bilmez bir vaziyette kıvranırken Rabbimiz ona vahy eder. Tehlikeyi sezdiğin an onu bir sandığa, bir sepetin içine koy ve Nil’e terk et ve Rabb’ine tevekkül et. Tıpkı atan İbrahîm’in kucağında küçücük İsmail’le birlikte ıssız bir çölün ortasında bırakıp giderken tevekkül ettiği gibi. Hacer’in o çölün ortasında Allah’a güvendiği gibi. İşte Mûsâ (a.s) nın annesi de Rabb’ine tevekkülünü gösteriyor ve ço-cuğunu bir sepetin içine koyup Nil nehrine terk ediyor. İşte Rabbimiz Mûsâ’nın hiç haberinin olmadığı bu hadiseyi Ona anlatıyor. Ve buyuruyor ki ey Mûsâ, kendimden bir sevgiyi Ben senin üzerine atıverdim. Gerçekten Benim sana sevgim var. Ve unut-ma ki sen hep Benim gözetimim altında olacaksın. Sürekli gözümün önünde, korumam altında olacaksın. Ben seni seviyorum ve başkalarına da sevdireceğim. Evet anası bıraktı onu nehre. Gitti, götürdü onu nehir sahile. Sahilin kenarında da Firavunun sarayı vardır. Firavunu ve hanımını gezintiye çıkarır Allah. Çünkü senâryoyu yazan, her şeyi takdir eden Allah’tır. Bakıyorlar ki ilerden bir sepet geliyor kendilerine doğru. Yaklaştı, yaklaştı baktılar ki içinde nûr topu gibi güzel mi güzel bir çocuk. Bunu gören Firavunun karısı hemen çocuğu kucağına alır, çocuğu olmayan bir kadın şefkati ve sevinciyle onu elinde hoplatmaya başlar ve al sana bir çocuk! Onunla gözün aydın olsun! Diyerek çığlıklar atan Firavunun karısının sevinci gündemdedir. Mûsâ’yla sevinip coşan, Allah tarafından sevgisi o çocuk üzerine düşürülen bir kadının sevinç çığlıkları. Zalim Firavunun zalimliği üzerindedir o an. Senin gözün aydın olsun kadın! O asla benim göz aydınlığım olamaz der. Ben böyle bir çocuktan göz aydınlığı filan istemem diyen bir zalimin, bir bedbahtın, bir şakinin karısı çocuğu kucağında sıkıca tutar ve ona sahiplenir. Hani Rabbimiz ey Mûsâ, Ben seni seviyorum ve seni sevdireceğim buyurmuştu ya, işte sevdiriverdi o kadına. Evet kadının ısrarıyla çocuk alınır. Gerçekten de ilerde o kadının gözü o çocukla aydın olacaktır. Ama bedbaht, zalim Firavunun gözü onunla asla aydın ol-mayacak, o çocuk onun yıkılışına, kâfir ve zalim olarak bu dünyadan göçüp gitmesine sebep olacaktır. Evet bir tarafta bu tablo, diğer tarafta da çocuğunun âkıbeti konusunda merak içinde olan Mûsâ’nın annesi ve kız kardeşinin tablosu var. Bakın Rabbimiz buyuruyor ki:
40. “Kız kardeşin Firavunun sarayına giderek: "Ona bakacak birini size göstereyim mi? diyordu. Böylece, annen üzülmesin, sevinsin diye, seni ona iade etmiştik. Sen bir cana kıymıştın, seni üzüntüden kurtarmış ve seni birçok musîbetlerle denemiştik. Bunun için Medyen halkı arasında yıllarca kalmıştın. Sonra, ey Mûsâ, peygamberlik görevini yüklenecek bir yaşa gelince dönüp geldin.” Hani hatırlasana, sen nehre bırakıldığın zaman kız kardeşin yürüyor, seni takip ediyor, seni araştırıyordu. Annen senin arkandan kız kardeşini yollamıştı da o seni takip ediyordu. Ve sen Firavunun sarayına girince orada hiçbir kadının göğsünü almıyordun, kimsenin göğsünden süt emmiyordun da, çünkü biz başka kadınların sütünü sana haram etmiştik de böylece seni annene döndürmek istiyorduk. Seni senin için yanıp tutuşan öz annenle buluşturacaktık. Biz böyle takdir etmiştik. Bu işi Biz ayarladık. Seni takip eden kız kardeşin saraya girerek dedi ki bu çocuğu emzirecek, bu çocuğa tekeffül edecek bir aile tanıyorum, onu size haber vereyim mi? Bu konuda size delalet edeyim mi? Böylece annen üzülmesin, sevinsin istedik. Haydi şimdi ananın gözü aydın olsun. Annen üzülmesin diye seni ona döndürdük. Seni annenin sütüyle besleyip Bizim gücümüzü, kudretimizi, her şeye kadir olduğumuzu, her şeye egemen olduğumuzu Firavuna ve tüm dünyaya gösterelim diye işte böyle yaptık. Varsın zalim Firavun tedbirler alsın. Varsın yasa çıkarsın tüm müslüman çocuklar ölecek diye. Allah da yasa koyuyor Mûsâ doğacak diye. Allah da yasa koyuyor Mûsâlar galip gelecek diye. Fira-vunlar, zalimler, despotlar, Allah düşmanları yok olacak diye. Bakın bakalım kimin gücü geçerli? Bakın bakalım kimin yasası geçerli? Fi-ravun mu? Firavunlar mı? Allah düşmanları mı? Yoksa Allah mı? Kim egemen? Kim güçlü? Kimin elindedir hâkimiyet? İşte yeryüzünün en güçlü ordusuna, en güçlü askerine sahip bir Firavun ve kendisini yı-kacak çocuk kucağında büyüyor. Kendisini yıkacak çocuktan habersiz. Tüm zalimlerin bir gün kendi açtıkları okullarda yetişenlerin kendilerini yıkacaklarından hiç şüpheleri olmasın. Bu bir Allah yasasıdır ve hiç kimse ne tedbir alırsa alsın, bunun önüne geçemeyecektir. Tur’un eteğindeki konuşma devam ediyor. Rabbimiz buyuruyor ki, ey Mûsâ sen orada, Firavunun sarayında büyümüştün de gençlik yıllarında Firavunun adamlarından bir adam öldürmüştün bundan dolayı Firavundan korkarak keder ve sıkıntı içine düşmüştün de seni bu gam ve kederden kurtarmıştık. Seni bu sıkıntılı dönemlerden geçirmiş ve hepsinden kurtarmıştık. Onun için yıllarca Medyen ehli içinde kalmıştın. Orada Şuayb peygamberin yanında on yıl çobanlık yapmıştın. Saraydan, Firavunun yanından çobanlığa döndürdük seni. Bunu biz yaptık. Çobanlıkla seni eğittik. İlerde mazlumları, köleleri eğitme deneyiminden geçirdik seni. Çölde açlığa, susuzluğa, mahrumiyete katlanmaya alıştırdık seni. Eğer sarayda peygamber olsaydın o zaman asla yoksul, gariban insanların dünyalarını bilemeyecektin. Onlarla birlikte böyle bir özgürlük kavgasının içine giremeyecektin. Böyle bir kavgayı götüremeyecektin. İşte bunun için seni sarayda büyüttük ama çöle getirdik. Ve şimdi bu olgunluğu kazandırdıktan sonra seni oraya gönderiyoruz. Ve işte ey Mûsâ, peygamberlik görevini yüklenecek bir yaşa gelince dönüp oraya gidiyorsun. İşte bir kader, bir yasa ile, bizim emrimizle tekrar ayrıldığın ülkeye dönü-yorsun.
41. “Seni kendim için ayırdım.” Bilesin ki seni nefsim için, kendim için seçtim. Seni seçtikle-rimden kıldım. Seni peygamber yaptım. Seni elçiliğime kabul ettim.
42. “Sen ve kardeşin, âyetlerimle gidin; Beni anmakta gevşek davranmayın.” Sen ve kardeşin âyetlerimle git. Benim zikrimden de asla gafil olma. Sakın Beni unutma. Sakın Benim âyetlerimden, Benim kulluk programımdan gaflet içinde olma. Sürekli beni yücelt ve benimle yücelmeyi hedef bil. Sakın Ben konusunda, Benim arzularım konusunda gevşek davranma. Hep Beni hatırla, hep Bana güven, hep Benim desteğimi yanında bil, hep Bana kul ol, hep Beni dinle, hep Bana yalvar yakar, haydi yolun açık olsun. Tur’daki zirve, Tur’daki konuşma burada sona eriyor. Eğer Rabbimizin âyetleri arasındaki boşlukları kitabımızın başka âyetleri aracılığıyla dolduracak olursak, tabii en doğrusunu Allah bilir, şöyle diyeceğiz: Mûsâ (a.s) Tur’un ilerisinde bıraktığı eşine ve çocuklarına döner. Onları oradan alıp Mısıra doğru hareket eder. Mısırda kardeşi Harun’u bulur. Ona başından geçenleri bir bir anlatır. Harun’un da Allah tarafından bir peygamber olarak görevlendirildiğini kendisine müjdeler. Ve işte bundan sonra Rabbimiz artık ikisine birden tekrar görevlerini hatırlatmak üzere şöyle seslenir:
43,44. “Firavuna gidin, doğrusu o azmıştır. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar.” Ey Mûsâ ve ey Harun, ikiniz birlikte Firavuna gidin, çünkü az-mış, tâğutluk yoluna girmiştir. Evet her ikisine birden bir emir verilir. Gidin, o azgınlaşmış, haddi aşar olmuştur. Ona gidin ve yumuşak söz söyleyin. Hak söz söyleyin. Doğru söz söyleyin ama bunu yumuşak bir tarzla söyleyin. Çünkü o zaman belki O nasihatten faydalanır, belki aklını başına alır da kurtulanlardan olur. Evet iki şerefli Allah elçisi bir şerefsizin ayağına gönderiliyor. Öyleyse bizler de şu anda böyle şerefsizlerin ayağına gitmek zorundayız. Gideceğiz bizler de çağdaş Firavunlara. Ama şu iki şeyi unutmayacağız. 1: Allah adına gideceğiz, Allah’ın âyetleriyle gideceğiz. 2: Onlara kavl-i leyyin söz söyleyeceğiz. Hak söz söyleye-ceğiz, İslâm sözü söyleyeceğiz ama yumuşak söyleyeceğiz. Onları kırıp dökmeyeceğiz. Birinciye bir daha dikkat çekeyim. Gittiğimiz yere Allah’ın âyetleriyle gideceğiz. Elimizde kitapla gideceğiz. Konuşacaklarımız kitaptan olacak. Konuşmalarımızı kitapla destekleyeceğiz. Kendi plan ve projelerimizle, kendi fikirlerimizle gitmeyeceğiz. Böyle yaparsak, onları Allah’la, Allah’ın âyetleriyle karşı karşıya getirebilirsek kesinlikle bilelim ki karşımızdaki Firavun bile olsa erimek zorunda kalacaktır. Allah’tan bu emri alan Mûsâ ve Harun dediler ki:
43,44. “Firavuna gidin, doğrusu o azmıştır. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar.” Ey Mûsâ ve ey Harun, ikiniz birlikte Firavuna gidin, çünkü az-mış, tâğutluk yoluna girmiştir. Evet her ikisine birden bir emir verilir. Gidin, o azgınlaşmış, haddi aşar olmuştur. Ona gidin ve yumuşak söz söyleyin. Hak söz söyleyin. Doğru söz söyleyin ama bunu yumuşak bir tarzla söyleyin. Çünkü o zaman belki O nasihatten faydalanır, belki aklını başına alır da kurtulanlardan olur. Evet iki şerefli Allah elçisi bir şerefsizin ayağına gönderiliyor. Öyleyse bizler de şu anda böyle şerefsizlerin ayağına gitmek zorundayız. Gideceğiz bizler de çağdaş Firavunlara. Ama şu iki şeyi unutmayacağız. 1: Allah adına gideceğiz, Allah’ın âyetleriyle gideceğiz. 2: Onlara kavl-i leyyin söz söyleyeceğiz. Hak söz söyleye-ceğiz, İslâm sözü söyleyeceğiz ama yumuşak söyleyeceğiz. Onları kırıp dökmeyeceğiz. Birinciye bir daha dikkat çekeyim. Gittiğimiz yere Allah’ın âyetleriyle gideceğiz. Elimizde kitapla gideceğiz. Konuşacaklarımız kitaptan olacak. Konuşmalarımızı kitapla destekleyeceğiz. Kendi plan ve projelerimizle, kendi fikirlerimizle gitmeyeceğiz. Böyle yaparsak, onları Allah’la, Allah’ın âyetleriyle karşı karşıya getirebilirsek kesinlikle bilelim ki karşımızdaki Firavun bile olsa erimek zorunda kalacaktır. Allah’tan bu emri alan Mûsâ ve Harun dediler ki:
45. “Mûsâ ve kardeşi: "Rabbimiz! Onun bize kötülük etmesinden veya azgınlığının artmasından korkarız" dediler.” İkisi dediler ki, Rabbim Onun bize azgınlık yapmasından, kö-tülük yapmasından, zulmetmesinden korkuyoruz. Zaten bu Firavun bizim neslimizi yok etmiş, bizim ailemize olmadık zulümleri, işken-celeri reva görmüş, toplumumuzu köleleştirmiş, ailemize dünyasını zindan etmiş yeryüzünde eşi benzeri görülmemiş bir zalimdir O. Onun için biz korkuyoruz Ondan. Bizi dinlemeyeceğinden, bizi kale almayacağından, bize değer vermeyeceğinden korkuyoruz. Bu durumda biz ne yapalım ya Rabbi? Elimizden ne gelir? diyerek her ikisi de korkmaya, korkularını izhâr etmeye başladılar. Tabii korkmaya da hakları vardı. İkisi de köle bir toplumun, yıllar yılı ezilmiş, her şeylerini kaybetmiş bir toplumun üyesiydiler. Ve şimdi böyle hiç bir yardımcıları, hiçbir güçleri ve destekleri olmayan iki garip insanın O zalimin sarayına girmeleri bile imkânsız. Düşünebiliyor musunuz? O kadar askeri, o kadar muhafızı atlatıp saraya gi-recekler ve onları İslâm’a, Allah’a kulluğa dâvet edecekler. Bunun zorluğunu bildikleri için Allah’a iltica ediyorlar. Rabbimiz buyuruyor ki bakın:
46,48. “Allah: "Korkmayın, Ben sizinle beraberim; görür ve işitirim. Ona gidin şöyle söyleyin: "Doğrusu biz senin Rabb’inin elçileriyiz. İsrâil oğullarını bizimle beraber gönder, onlara azap etme; Rabb’inden sana bir mûcize getirdik; selâm, doğru yolda gidene olsun! Doğrusu bize, yalanlayıp sırt çevirene azap edileceği vahiy olundu.” Evet işte Allah desteği. Korkmayın, çekinmeyin Ben sizinle beraberim. Ben sizi görüyorum, sizi işitiyorum, siz yolunuza devam edin Ben sizin desteğinizdeyim, arkanızdayım. Allahu Ekber! Allahu Ekber! Bunu duyan bir insan artık korkar mı? Allah desteğinde olan bir insan artık neden? Kimden çekinecek de? Korkmayacaklar, ürkmeyecekler, emin bir şekilde saraya girecekler, Firavunun karşısına dikilecekler ve her şeyin, herkesin sahibinin yardımıyla yeryüzünün en güçlü, en zalim insanını devirecekler. Gidin Ona ve deyin ki: Firavun, biz senin Rabb’inin elçileriyiz. Biz senin Rabb’in adına geliyoruz. Bizi sana görevlendiren, bizi sana ve toplumuna gönderen Rabb’indir. Biz kendi kendimize gelmedik, söyleyeceklerimiz kendimizden değildir. Kendi fikirlerimizle, kendi planlarımızla gelmedik sana. Biz Allah’ın elçileriyiz. Şu köleleştirdiğin, şu ırzlarını, namuslarını kullandığın, şu alın terlerini istismar ettiğin, şu kanlarını emdiğin İsrâil oğullarını bize ver, artık onlar kölelikten, sömürülmekten kurtulup özgür olsunlar. Çek artık şu gariban müslümanlardan elini. İn artık onların sırtından. Bitsin artık onlara yaptığın zulümler. Yeter artık kanlarını emdiğin. Yeter artık onları soyup soğana çevirdiğin. Eğer sen kendin müslüman olmazsan bile, zalimliğine, azgın-lığına, kan içiciliğine, tâğutluğuna, Allah’la savaşına devam edeceksen bile, şu müslümanları serbest bırak ta onlar kendi hayatlarını yaşasınlar. Bırak onları kendi inandıkları gibi yaşasınlar. Vazgeç bu garibanları kullanmaktan. Vazgeç bu garibanları Allah’a kulluktan ko-parıp kendi yasalarına kulluğa zorlamaktan. Bırakıver yakalarını da istedikleri gibi inansınlar, istedikleri gibi giyinsinler, istedikleri gibi davransınlar. Onlara azap etmekten elini çek deyin. Bizler Allah’ın elçileri olarak sana Rabb’inden bir âyetle geldik. Sana Rabb’inin âyetlerini getirdik. Selâm, selâmetlik, esenlik, kurtuluş hidâyete tabi olanların üzerine olsun deyin. Yine Ona deyin ki, bize Rabbimizden vahiy olundu ki azap yalanlayan, yalan sayan, yok farz eden, kaale almayan ve tevella yapan, Allah’tan yüz çeviren, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın elçileriyle ilgilenmeyen kimselerdir. Böyle davrananlar Allah’ın azabını beklesin diye vahiy olundu bize. Gidin ve böylece söyleyin Ona. Siz Benim dediğim gibi yapın, benim dediğim gibi söyleyin, gerisini düşünmeyin, gerisini siz Bana bırakın. Gerçekten de büyük bir cesaret isteyen bir göreve sevk ediyordu Rabbimiz onları. Yâni herkesin, her babayiğidin harcı değildi bu iş. Firavun çok güçlüydü, ama Allah Ondan daha güçlüydü. Firavunun askerleri, orduları vardı ama onlar da Allah desteğini almışlardı. Gidecekler ve ülkesinde Rab’lik iddiasında bulunan, İlâhlık iddiasında bulunan, herkesi önünde secde ettiren, herkesi kendi yasalarına itaat ettiren, herkesi kendisi gibi inanmaya, kendisi gibi düşünmeye, kendisi gibi yaşamaya boyun büktürmüş bir zalime biz senin Rabb’inin elçileriyiz, biz Ondan ve Onun adına geliyoruz diyecekler, Onu İslâm’a çağıracaklar, tâğutluğundan vazgeç diyecekler, değilse sen bilirsin, eğer iman etmezsen Allah’ın azabını bekle diyecekler. Selâm hidâyete tabi olanlara, azap ta zalimlere diyecekler. Yaşasın senin gibi zalimlere, despotlara azap diyecekler. Evet diyecekler ki ona, ey Firavun, şu müslümanların yaka-sından elini çek diyecekler. Yeter onlara kan kusturduğun diyecekler. Yeter onları yakın takibe alıp sorguladığın, fişlediğin diyecekler. Çekil kenara ve vazgeç bu garibanlara tasalluttan diyecekler. Çekil kenara ve kendi hayatını yaşa diyecekler. Bırak bu beyazıyla, siyahıyla üzerlerine egemenlik kurup yok ettiğin müslümanları diyecekler. Allah’ın kutu elçilerinin Allah desteğinde ellerini kollarını sallaya sallaya saraya girişleri, Firavunla karşılaşmaları, Firavunun karşına dikilmeleri kitabımızın başka sûrelerinde anlatılır. Bakın konuşmaları başladı bile. Onların bu tekliflerini duyan Firavun onlara diyor ki bakın:
46,48. “Allah: "Korkmayın, Ben sizinle beraberim; görür ve işitirim. Ona gidin şöyle söyleyin: "Doğrusu biz senin Rabb’inin elçileriyiz. İsrâil oğullarını bizimle beraber gönder, onlara azap etme; Rabb’inden sana bir mûcize getirdik; selâm, doğru yolda gidene olsun! Doğrusu bize, yalanlayıp sırt çevirene azap edileceği vahiy olundu.” Evet işte Allah desteği. Korkmayın, çekinmeyin Ben sizinle beraberim. Ben sizi görüyorum, sizi işitiyorum, siz yolunuza devam edin Ben sizin desteğinizdeyim, arkanızdayım. Allahu Ekber! Allahu Ekber! Bunu duyan bir insan artık korkar mı? Allah desteğinde olan bir insan artık neden? Kimden çekinecek de? Korkmayacaklar, ürkmeyecekler, emin bir şekilde saraya girecekler, Firavunun karşısına dikilecekler ve her şeyin, herkesin sahibinin yardımıyla yeryüzünün en güçlü, en zalim insanını devirecekler. Gidin Ona ve deyin ki: Firavun, biz senin Rabb’inin elçileriyiz. Biz senin Rabb’in adına geliyoruz. Bizi sana görevlendiren, bizi sana ve toplumuna gönderen Rabb’indir. Biz kendi kendimize gelmedik, söyleyeceklerimiz kendimizden değildir. Kendi fikirlerimizle, kendi planlarımızla gelmedik sana. Biz Allah’ın elçileriyiz. Şu köleleştirdiğin, şu ırzlarını, namuslarını kullandığın, şu alın terlerini istismar ettiğin, şu kanlarını emdiğin İsrâil oğullarını bize ver, artık onlar kölelikten, sömürülmekten kurtulup özgür olsunlar. Çek artık şu gariban müslümanlardan elini. İn artık onların sırtından. Bitsin artık onlara yaptığın zulümler. Yeter artık kanlarını emdiğin. Yeter artık onları soyup soğana çevirdiğin. Eğer sen kendin müslüman olmazsan bile, zalimliğine, azgın-lığına, kan içiciliğine, tâğutluğuna, Allah’la savaşına devam edeceksen bile, şu müslümanları serbest bırak ta onlar kendi hayatlarını yaşasınlar. Bırak onları kendi inandıkları gibi yaşasınlar. Vazgeç bu garibanları kullanmaktan. Vazgeç bu garibanları Allah’a kulluktan ko-parıp kendi yasalarına kulluğa zorlamaktan. Bırakıver yakalarını da istedikleri gibi inansınlar, istedikleri gibi giyinsinler, istedikleri gibi davransınlar. Onlara azap etmekten elini çek deyin. Bizler Allah’ın elçileri olarak sana Rabb’inden bir âyetle geldik. Sana Rabb’inin âyetlerini getirdik. Selâm, selâmetlik, esenlik, kurtuluş hidâyete tabi olanların üzerine olsun deyin. Yine Ona deyin ki, bize Rabbimizden vahiy olundu ki azap yalanlayan, yalan sayan, yok farz eden, kaale almayan ve tevella yapan, Allah’tan yüz çeviren, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın elçileriyle ilgilenmeyen kimselerdir. Böyle davrananlar Allah’ın azabını beklesin diye vahiy olundu bize. Gidin ve böylece söyleyin Ona. Siz Benim dediğim gibi yapın, benim dediğim gibi söyleyin, gerisini düşünmeyin, gerisini siz Bana bırakın. Gerçekten de büyük bir cesaret isteyen bir göreve sevk ediyordu Rabbimiz onları. Yâni herkesin, her babayiğidin harcı değildi bu iş. Firavun çok güçlüydü, ama Allah Ondan daha güçlüydü. Firavunun askerleri, orduları vardı ama onlar da Allah desteğini almışlardı. Gidecekler ve ülkesinde Rab’lik iddiasında bulunan, İlâhlık iddiasında bulunan, herkesi önünde secde ettiren, herkesi kendi yasalarına itaat ettiren, herkesi kendisi gibi inanmaya, kendisi gibi düşünmeye, kendisi gibi yaşamaya boyun büktürmüş bir zalime biz senin Rabb’inin elçileriyiz, biz Ondan ve Onun adına geliyoruz diyecekler, Onu İslâm’a çağıracaklar, tâğutluğundan vazgeç diyecekler, değilse sen bilirsin, eğer iman etmezsen Allah’ın azabını bekle diyecekler. Selâm hidâyete tabi olanlara, azap ta zalimlere diyecekler. Yaşasın senin gibi zalimlere, despotlara azap diyecekler. Evet diyecekler ki ona, ey Firavun, şu müslümanların yaka-sından elini çek diyecekler. Yeter onlara kan kusturduğun diyecekler. Yeter onları yakın takibe alıp sorguladığın, fişlediğin diyecekler. Çekil kenara ve vazgeç bu garibanlara tasalluttan diyecekler. Çekil kenara ve kendi hayatını yaşa diyecekler. Bırak bu beyazıyla, siyahıyla üzerlerine egemenlik kurup yok ettiğin müslümanları diyecekler. Allah’ın kutu elçilerinin Allah desteğinde ellerini kollarını sallaya sallaya saraya girişleri, Firavunla karşılaşmaları, Firavunun karşına dikilmeleri kitabımızın başka sûrelerinde anlatılır. Bakın konuşmaları başladı bile. Onların bu tekliflerini duyan Firavun onlara diyor ki bakın:
46,48. “Allah: "Korkmayın, Ben sizinle beraberim; görür ve işitirim. Ona gidin şöyle söyleyin: "Doğrusu biz senin Rabb’inin elçileriyiz. İsrâil oğullarını bizimle beraber gönder, onlara azap etme; Rabb’inden sana bir mûcize getirdik; selâm, doğru yolda gidene olsun! Doğrusu bize, yalanlayıp sırt çevirene azap edileceği vahiy olundu.” Evet işte Allah desteği. Korkmayın, çekinmeyin Ben sizinle beraberim. Ben sizi görüyorum, sizi işitiyorum, siz yolunuza devam edin Ben sizin desteğinizdeyim, arkanızdayım. Allahu Ekber! Allahu Ekber! Bunu duyan bir insan artık korkar mı? Allah desteğinde olan bir insan artık neden? Kimden çekinecek de? Korkmayacaklar, ürkmeyecekler, emin bir şekilde saraya girecekler, Firavunun karşısına dikilecekler ve her şeyin, herkesin sahibinin yardımıyla yeryüzünün en güçlü, en zalim insanını devirecekler. Gidin Ona ve deyin ki: Firavun, biz senin Rabb’inin elçileriyiz. Biz senin Rabb’in adına geliyoruz. Bizi sana görevlendiren, bizi sana ve toplumuna gönderen Rabb’indir. Biz kendi kendimize gelmedik, söyleyeceklerimiz kendimizden değildir. Kendi fikirlerimizle, kendi planlarımızla gelmedik sana. Biz Allah’ın elçileriyiz. Şu köleleştirdiğin, şu ırzlarını, namuslarını kullandığın, şu alın terlerini istismar ettiğin, şu kanlarını emdiğin İsrâil oğullarını bize ver, artık onlar kölelikten, sömürülmekten kurtulup özgür olsunlar. Çek artık şu gariban müslümanlardan elini. İn artık onların sırtından. Bitsin artık onlara yaptığın zulümler. Yeter artık kanlarını emdiğin. Yeter artık onları soyup soğana çevirdiğin. Eğer sen kendin müslüman olmazsan bile, zalimliğine, azgın-lığına, kan içiciliğine, tâğutluğuna, Allah’la savaşına devam edeceksen bile, şu müslümanları serbest bırak ta onlar kendi hayatlarını yaşasınlar. Bırak onları kendi inandıkları gibi yaşasınlar. Vazgeç bu garibanları kullanmaktan. Vazgeç bu garibanları Allah’a kulluktan ko-parıp kendi yasalarına kulluğa zorlamaktan. Bırakıver yakalarını da istedikleri gibi inansınlar, istedikleri gibi giyinsinler, istedikleri gibi davransınlar. Onlara azap etmekten elini çek deyin. Bizler Allah’ın elçileri olarak sana Rabb’inden bir âyetle geldik. Sana Rabb’inin âyetlerini getirdik. Selâm, selâmetlik, esenlik, kurtuluş hidâyete tabi olanların üzerine olsun deyin. Yine Ona deyin ki, bize Rabbimizden vahiy olundu ki azap yalanlayan, yalan sayan, yok farz eden, kaale almayan ve tevella yapan, Allah’tan yüz çeviren, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın elçileriyle ilgilenmeyen kimselerdir. Böyle davrananlar Allah’ın azabını beklesin diye vahiy olundu bize. Gidin ve böylece söyleyin Ona. Siz Benim dediğim gibi yapın, benim dediğim gibi söyleyin, gerisini düşünmeyin, gerisini siz Bana bırakın. Gerçekten de büyük bir cesaret isteyen bir göreve sevk ediyordu Rabbimiz onları. Yâni herkesin, her babayiğidin harcı değildi bu iş. Firavun çok güçlüydü, ama Allah Ondan daha güçlüydü. Firavunun askerleri, orduları vardı ama onlar da Allah desteğini almışlardı. Gidecekler ve ülkesinde Rab’lik iddiasında bulunan, İlâhlık iddiasında bulunan, herkesi önünde secde ettiren, herkesi kendi yasalarına itaat ettiren, herkesi kendisi gibi inanmaya, kendisi gibi düşünmeye, kendisi gibi yaşamaya boyun büktürmüş bir zalime biz senin Rabb’inin elçileriyiz, biz Ondan ve Onun adına geliyoruz diyecekler, Onu İslâm’a çağıracaklar, tâğutluğundan vazgeç diyecekler, değilse sen bilirsin, eğer iman etmezsen Allah’ın azabını bekle diyecekler. Selâm hidâyete tabi olanlara, azap ta zalimlere diyecekler. Yaşasın senin gibi zalimlere, despotlara azap diyecekler. Evet diyecekler ki ona, ey Firavun, şu müslümanların yaka-sından elini çek diyecekler. Yeter onlara kan kusturduğun diyecekler. Yeter onları yakın takibe alıp sorguladığın, fişlediğin diyecekler. Çekil kenara ve vazgeç bu garibanlara tasalluttan diyecekler. Çekil kenara ve kendi hayatını yaşa diyecekler. Bırak bu beyazıyla, siyahıyla üzerlerine egemenlik kurup yok ettiğin müslümanları diyecekler. Allah’ın kutu elçilerinin Allah desteğinde ellerini kollarını sallaya sallaya saraya girişleri, Firavunla karşılaşmaları, Firavunun karşına dikilmeleri kitabımızın başka sûrelerinde anlatılır. Bakın konuşmaları başladı bile. Onların bu tekliflerini duyan Firavun onlara diyor ki bakın:
49. “Firavun: "Mûsâ! Rabb’iniz kimdir? " dedi.” Şu sizin Rabb’iniz kim? Ey Mûsâ bir Rabb’ten filan söz ettin. Biz Onun elçileriyiz filan dedin. Sahi kim bu Rab? Sizin benden başka kanun koyacak, yasa belirleyecek, hayat programı tespit edecek, insanların ne yapacaklarını, nasıl bir hayat yaşayacaklarını, nasıl gi-yineceklerini, nasıl düşüneceklerini, nasıl inanacaklarını belirleyecek benden başka bir İlâh, benden başka bir Rab mi var? Bu ülkede bütün bu konularda yasa yapacak benden başka kim var? Sizin benden başka bir Rabb’iniz mi var? Bu ülkede yasa koyacak, kendisine itaat edilecek, yasalarına teslim olunacak, sözü dinlenecek benden başka kim var? deyince bakın Mûsâ (a.s) dedi ki:
50. “Mûsâ: "Rabbimiz her şeye ayrı bir özellik veren, sonra doğru yola eriştirendir" dedi.” Dedi ki Rabbimiz. O her şeyin sahibi ve mâlikidir. Her şeyi ya-ratan, her şeyi var eden, her varlığa her şeyi verendir. Herkesi yaratan ve onlara yol gösteren Odur. Yarattığı varlıkların hiçbirisini yolsuz, yordamsız, kanunsuz, programsız bırakmayandır O Allah.
51. “Firavun: "Öyleyse önceki nesillerin durumu ne olur? " dedi.” Firavun dedi ki, ey Mûsâ, o zaman öncekilerin durumundan ne haber? Yâni senin bu dâvetin önceki toplumlarda, önceki dönem-lerde yoktu. Söylesene önceki asırların durumu ne olacak o zaman? Önceki toplumların durumu neydi? Onlardan haber ver bakalım sen diyor. Çünkü Firavunların tarif felsefelerinde peygamberler yoktur, peygamberlere yer yoktur. Firavunların tarih perspektiflerinde ne Adem var, ne Nuh var, ne İbrahîm var. Onların yazdıkları, okudukları, bildikleri tarih peygambersiz bir tarihtir. Onların tarihlerinde ne Allah var ne de peygamber. Onların oluşturdukları tarihlerinde ne vahiy var, ne de din var. İşte gö-rüyoruz Firavunların okuttukları tarih kitaplarını. Meselâ Mısır tarihinden söz edilir, ama hiçbir an, bir satır bile olsa, bir sayfa, bir cümle bi-le olsa Mısırı Mısır yapan Hz. Yusuf’tan, Hz. Mûsâ’dan söz edilmez. Veya genel tarihten, insanlık tarihinden söz edilir, ama bu tarihin baş imamları, baş mimarları olan peygamberlerden bir satır bile söz edilmez. Peygambersiz, vahiysiz, kitapsız bir insanlık tarihi gündeme getirilir. Materyalist tarih felsefesinde tarihten söz edilir, ama hep saraylardan, köşklerden, yapılardan, yapıtlardan söz edilir. Veya tarihten söz edilirken sadece savaşlardan, vuruşmalar-dan söz edilir, ama insanların inanışlarından, dinlerinden, yaşayışla-rından söz edilmez. Veya tarihten söz edilirken sadece idarecilerden, ezenlerden, önde gidenlerden, zalimlerden, despotlardan söz edilir, onların tarihlerinden söz edilir, ama mazlumların, mustaz’afların, garibanların, ezi-lenlerin tarihinden söz edilmez. İşte böyle bir tarih felsefesine sahip olan Firavun Mûsâ (a.s)’ı tarihle sorgulamak istiyor. Çünkü Firavunlar kendi tarihlerini kendi mantıklarına göre yazıyorlar. Kendi materyalist anlayışlarına göre yazdırıyorlar. Evet işte Firavun bu materyalist tarih felsefesine dayanarak, ey Mûsâ sen nereden çıktın? Tarihte senin gibilerden hiç bahis yok. Sen bütün bunları kendi kendine uyduruyorsun diyerek Mûsâ (a.s)’ı susturmayı deniyor. Onun bu sözleri karşısında Mûsâ (a.s) diyor ki:
52,53. “”Mûsâ: "Onların bilgisi Rabb’imin katında yazılıdır. Rabbim şaşırmaz ve unutmaz. Sizin için yeryüzünü döşeyen, yollar açan, gökten su indiren O'dur. "Biz o su ile türlü türlü, çift çift bitkiler yetiştirdik.” Onu Rabbim bilir. Onun bilgisi her şeyi bilen Rabb’imin yanın-dadır. Şüphesiz ki Rabbim şaşırmaz, yanılmaz. Bilgi Ondandır, bilginin kaynağı Odur. Mûsâ (a.s) Firavuna şöyle diyerek cevap vermez: Ey Firavun sen yanılıyorsun, sen bunu bilmiyorsun. Bak ilk çağlarda Adem, Nuh, Hûd, Sâlih vardı. Allah onları kendi toplumlarına peygamber olarak göndermişti. Onların toplumları peygamberlerine karşı şöyle şöyle davrandılar, Allah’ın elçilerini dinlemediler, Allah’la ve elçileriyle savaşa tutuştular da Allah da onların tümünü helâk etti demiyor da onu Allah bilir diye cevap veriyor. Çünkü öyle deseydi o zaman Firavun di-yecekti ki hayır bunları sen kendin uyduruyorsun. Bunu çok iyi bilen peygamber anlatacağını Allah’a râci olarak ortaya koyuyordu. Öyle bir cevap veriyor ki Allah’ın elçisi, karşısındaki ne diyeceğini şaşırıyor. Bakın dedi ki, o sözünü ettiğin ilk çağların bilgisi, tarihin bilgisi ve yorumu Allah’a aittir. O bilgi Rabb’imin yanında bir kitaptadır. O Rabbim ki ne yanılır, ne de unutur diyerek karşısındakini direk Allah-la, Allah bilgisiyle karşı karşıya getiriyor. Taa ki reddedecekse Allah’ı reddetsin, kabul edecekse Allah’ı kabul etsin. Evet o ilk çağların bilgisi Rabb’imin yanındadır. Bu sualin cevabı Kasas’da şöyle veriliyor: Gerçekten biz o ilk çağlarda senin gibi küfürde direnenleri helâk ettik deniyor. O, sizin için yeryüzünü döşeyen, yollar açan, gökten su indirendir. Biz o su ile türlü türlü, çift çift bitkiler yetiştirdik. İşte tarihin bilgisi tarihin sahibi olan, zamanın sahibi olan böyle bir Allah yanındadır.
52,53. “”Mûsâ: "Onların bilgisi Rabb’imin katında yazılıdır. Rabbim şaşırmaz ve unutmaz. Sizin için yeryüzünü döşeyen, yollar açan, gökten su indiren O'dur. "Biz o su ile türlü türlü, çift çift bitkiler yetiştirdik.” Onu Rabbim bilir. Onun bilgisi her şeyi bilen Rabb’imin yanın-dadır. Şüphesiz ki Rabbim şaşırmaz, yanılmaz. Bilgi Ondandır, bilginin kaynağı Odur. Mûsâ (a.s) Firavuna şöyle diyerek cevap vermez: Ey Firavun sen yanılıyorsun, sen bunu bilmiyorsun. Bak ilk çağlarda Adem, Nuh, Hûd, Sâlih vardı. Allah onları kendi toplumlarına peygamber olarak göndermişti. Onların toplumları peygamberlerine karşı şöyle şöyle davrandılar, Allah’ın elçilerini dinlemediler, Allah’la ve elçileriyle savaşa tutuştular da Allah da onların tümünü helâk etti demiyor da onu Allah bilir diye cevap veriyor. Çünkü öyle deseydi o zaman Firavun di-yecekti ki hayır bunları sen kendin uyduruyorsun. Bunu çok iyi bilen peygamber anlatacağını Allah’a râci olarak ortaya koyuyordu. Öyle bir cevap veriyor ki Allah’ın elçisi, karşısındaki ne diyeceğini şaşırıyor. Bakın dedi ki, o sözünü ettiğin ilk çağların bilgisi, tarihin bilgisi ve yorumu Allah’a aittir. O bilgi Rabb’imin yanında bir kitaptadır. O Rabbim ki ne yanılır, ne de unutur diyerek karşısındakini direk Allah-la, Allah bilgisiyle karşı karşıya getiriyor. Taa ki reddedecekse Allah’ı reddetsin, kabul edecekse Allah’ı kabul etsin. Evet o ilk çağların bilgisi Rabb’imin yanındadır. Bu sualin cevabı Kasas’da şöyle veriliyor: Gerçekten biz o ilk çağlarda senin gibi küfürde direnenleri helâk ettik deniyor. O, sizin için yeryüzünü döşeyen, yollar açan, gökten su indirendir. Biz o su ile türlü türlü, çift çift bitkiler yetiştirdik. İşte tarihin bilgisi tarihin sahibi olan, zamanın sahibi olan böyle bir Allah yanındadır.
54. “İster yiyin, ister hayvanlarınızı otlatın, onlarda akıl sahipleri için şüphesiz dersler vardır.” Yiyin için. İster kendiniz yiyin, ister hayvanlarınızı otlatın. Biz bunları sizin için yarattık, sizin hizmetinize sunduk. Muhakkak ki bunda akıl sahibi, aklını kullanan, düşünen insanlar için dersler, ibretler vardır.
55. “Sizi yerden yarattık, oraya döndüreceğiz, sizi tekrar oradan çıkaracağız.” Sizi yarattık, sizi o yerden yarattık, yeryüzünde yarattık ve sizi oraya döndüreceğiz. Sizi topraktan yarattık tekrar öldürüp toprağa döndüreceğiz. Sonra oradan sizi bir daha diriltip çıkaracağız. Evet sizi dünyada topraktan yarattık. Yaratıldınız, var edildiniz, yaşayacaksınız bir süre, dünya sizin olacak, sonra öleceksiniz, öldüreceğim sizi, sonra tekrar diriltilip hesaba çekileceksiniz. Yaşadığınız hayatın hesabını ödemek ve yaptıklarınızın karşılığını görmek üzere huzuruma getirileceksiniz.
56,58. “Andolsun ki Firavuna bütün delillerimizi gösterdik de yalan sayıp kabulden çekindi ve: "Ey Mûsâ! Sihirbazlığınla bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin? Şimdi biz de seninkinin benzeri bir sihri sana göstereceğiz. Bizimle senin aranda bir vakit tayin et ki sen de biz de düz bir yerde bulunalım da caymayalım" dedi.” Biz Ona bütün âyetlerimizi gösterdik, ama O tüm âyetlerimizi yalan saydı, yok farz etti, kabul etmedi, inanmak istemedi, boşa çıkardı âyetlerimizi. Rabbimizin anlattığı asa âyeti, yed-i beyza âyeti ve bunların dışında daha pek çok âyet sundu Rabbimiz onlara, ta ki akılları başlarına gelsin de iman etsinler diye. Meselâ Allah o topluma tufan gönderdi. Mahvoldular, kahroldular ve Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’ya gelip: Ey Mûsâ! Allah’la aranızdaki ahit hatırına, ya da seninle bizim aramız-daki ilişki hatırına Rabb’ine bir dua ediver de Rabb’in şu belâyı üzerimizden kaldırsın biz de o zaman senin getirdiğin hidâyet hediyesini kabul edelim dediler. Hz. Mûsâ dua etti, Rabbimiz o tufan belâsını üzerlerinden kaldırdı, ama yine iman etmediler. Sonra Allah onların üzerine kurbağa yağdırdı. Evlerinin içi, yiyecekleri ve tüm hayatları kurbağa ile doldu. Hemen gelip Hz. Mûsâ’dan Rabb’ine dua etmesini isterler. Hz. Mûsâ dua etti, Allah bu belâyı da kaldırdı ama onlar yine iman etmediler. Sonra Rabbimiz onların üzerlerine çekirgeler sürüsünü gönderdi. Tarlalarındaki mahsulleri çekirgeler sürüsünün istilasına uğrayınca yine Hz. Mûsâ’nın dua etmesini istediler. Hz. Mûsâ yine dua etti Allah onu da kaldırdı. Sonra Rabbimiz onlara bit gönderdi. Öyle ki tüm vücutları, tüm yatak ve yorganları, tüm ambarları ürünün defterini düren bitlerle doluverdi. Mûsâ (a.s) yine dua etti ve Allah onu da kaldırır. Arkasından onlara kan gönderdi Rabbimiz. Her şeyleri kan olur. Ekmeğe el atarlar kan, suya el atarlar kan, tüm yiyecek ve içecekleri kan haline geliverdi. Fakat işin garibi bütün bu gelenler Mısırda yaşayan Firavun oğullarına geliyordu. Aynı şehirde yaşayan İsrâil oğullarına hiç bir şey olmuyordu. İsrâil oğulları bunların hiç birisinden etkilenmiyorlardı. Evet bütün bu âyetleriyle uyardı Rabbimiz Firavun ve toplu-munu ama onlar bu âyetlere iman etmediler. Bütün bunların bir si-hirden ibaret olduğunu söylediler. Ey Mûsâ, bu sihirlerinle bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı gel-din? Bizi buradan çıkarıp ta sen mi sahipleneceksin? Senin bizim ül-kemizde, bizim iktidarımızda gözün mü var? Devletimize, vatanımıza göz mü diktin? Sen bizim devletimizi yıkmaya çalışıyorsun dediler. Şimdi biz de seninkine benzer bir sihir getireceğiz. Sana karşı senin sihrine benzer bir sihirle karşı çıkacağız dediler. Böylece senin sihrini yok edecek, sana üstün geleceğiz dediler. Haydi bizimle kendin aran-da bir gün belirle. Bir gün seç. O güne ne biz ne sen muhalefet etmeyelim. O günde duralım, o herkesin görebileceği geniş bir meydan ol-sun.
56,58. “Andolsun ki Firavuna bütün delillerimizi gösterdik de yalan sayıp kabulden çekindi ve: "Ey Mûsâ! Sihirbazlığınla bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin? Şimdi biz de seninkinin benzeri bir sihri sana göstereceğiz. Bizimle senin aranda bir vakit tayin et ki sen de biz de düz bir yerde bulunalım da caymayalım" dedi.” Biz Ona bütün âyetlerimizi gösterdik, ama O tüm âyetlerimizi yalan saydı, yok farz etti, kabul etmedi, inanmak istemedi, boşa çıkardı âyetlerimizi. Rabbimizin anlattığı asa âyeti, yed-i beyza âyeti ve bunların dışında daha pek çok âyet sundu Rabbimiz onlara, ta ki akılları başlarına gelsin de iman etsinler diye. Meselâ Allah o topluma tufan gönderdi. Mahvoldular, kahroldular ve Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’ya gelip: Ey Mûsâ! Allah’la aranızdaki ahit hatırına, ya da seninle bizim aramız-daki ilişki hatırına Rabb’ine bir dua ediver de Rabb’in şu belâyı üzerimizden kaldırsın biz de o zaman senin getirdiğin hidâyet hediyesini kabul edelim dediler. Hz. Mûsâ dua etti, Rabbimiz o tufan belâsını üzerlerinden kaldırdı, ama yine iman etmediler. Sonra Allah onların üzerine kurbağa yağdırdı. Evlerinin içi, yiyecekleri ve tüm hayatları kurbağa ile doldu. Hemen gelip Hz. Mûsâ’dan Rabb’ine dua etmesini isterler. Hz. Mûsâ dua etti, Allah bu belâyı da kaldırdı ama onlar yine iman etmediler. Sonra Rabbimiz onların üzerlerine çekirgeler sürüsünü gönderdi. Tarlalarındaki mahsulleri çekirgeler sürüsünün istilasına uğrayınca yine Hz. Mûsâ’nın dua etmesini istediler. Hz. Mûsâ yine dua etti Allah onu da kaldırdı. Sonra Rabbimiz onlara bit gönderdi. Öyle ki tüm vücutları, tüm yatak ve yorganları, tüm ambarları ürünün defterini düren bitlerle doluverdi. Mûsâ (a.s) yine dua etti ve Allah onu da kaldırır. Arkasından onlara kan gönderdi Rabbimiz. Her şeyleri kan olur. Ekmeğe el atarlar kan, suya el atarlar kan, tüm yiyecek ve içecekleri kan haline geliverdi. Fakat işin garibi bütün bu gelenler Mısırda yaşayan Firavun oğullarına geliyordu. Aynı şehirde yaşayan İsrâil oğullarına hiç bir şey olmuyordu. İsrâil oğulları bunların hiç birisinden etkilenmiyorlardı. Evet bütün bu âyetleriyle uyardı Rabbimiz Firavun ve toplu-munu ama onlar bu âyetlere iman etmediler. Bütün bunların bir si-hirden ibaret olduğunu söylediler. Ey Mûsâ, bu sihirlerinle bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı gel-din? Bizi buradan çıkarıp ta sen mi sahipleneceksin? Senin bizim ül-kemizde, bizim iktidarımızda gözün mü var? Devletimize, vatanımıza göz mü diktin? Sen bizim devletimizi yıkmaya çalışıyorsun dediler. Şimdi biz de seninkine benzer bir sihir getireceğiz. Sana karşı senin sihrine benzer bir sihirle karşı çıkacağız dediler. Böylece senin sihrini yok edecek, sana üstün geleceğiz dediler. Haydi bizimle kendin aran-da bir gün belirle. Bir gün seç. O güne ne biz ne sen muhalefet etmeyelim. O günde duralım, o herkesin görebileceği geniş bir meydan ol-sun.
56,58. “Andolsun ki Firavuna bütün delillerimizi gösterdik de yalan sayıp kabulden çekindi ve: "Ey Mûsâ! Sihirbazlığınla bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin? Şimdi biz de seninkinin benzeri bir sihri sana göstereceğiz. Bizimle senin aranda bir vakit tayin et ki sen de biz de düz bir yerde bulunalım da caymayalım" dedi.” Biz Ona bütün âyetlerimizi gösterdik, ama O tüm âyetlerimizi yalan saydı, yok farz etti, kabul etmedi, inanmak istemedi, boşa çıkardı âyetlerimizi. Rabbimizin anlattığı asa âyeti, yed-i beyza âyeti ve bunların dışında daha pek çok âyet sundu Rabbimiz onlara, ta ki akılları başlarına gelsin de iman etsinler diye. Meselâ Allah o topluma tufan gönderdi. Mahvoldular, kahroldular ve Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’ya gelip: Ey Mûsâ! Allah’la aranızdaki ahit hatırına, ya da seninle bizim aramız-daki ilişki hatırına Rabb’ine bir dua ediver de Rabb’in şu belâyı üzerimizden kaldırsın biz de o zaman senin getirdiğin hidâyet hediyesini kabul edelim dediler. Hz. Mûsâ dua etti, Rabbimiz o tufan belâsını üzerlerinden kaldırdı, ama yine iman etmediler. Sonra Allah onların üzerine kurbağa yağdırdı. Evlerinin içi, yiyecekleri ve tüm hayatları kurbağa ile doldu. Hemen gelip Hz. Mûsâ’dan Rabb’ine dua etmesini isterler. Hz. Mûsâ dua etti, Allah bu belâyı da kaldırdı ama onlar yine iman etmediler. Sonra Rabbimiz onların üzerlerine çekirgeler sürüsünü gönderdi. Tarlalarındaki mahsulleri çekirgeler sürüsünün istilasına uğrayınca yine Hz. Mûsâ’nın dua etmesini istediler. Hz. Mûsâ yine dua etti Allah onu da kaldırdı. Sonra Rabbimiz onlara bit gönderdi. Öyle ki tüm vücutları, tüm yatak ve yorganları, tüm ambarları ürünün defterini düren bitlerle doluverdi. Mûsâ (a.s) yine dua etti ve Allah onu da kaldırır. Arkasından onlara kan gönderdi Rabbimiz. Her şeyleri kan olur. Ekmeğe el atarlar kan, suya el atarlar kan, tüm yiyecek ve içecekleri kan haline geliverdi. Fakat işin garibi bütün bu gelenler Mısırda yaşayan Firavun oğullarına geliyordu. Aynı şehirde yaşayan İsrâil oğullarına hiç bir şey olmuyordu. İsrâil oğulları bunların hiç birisinden etkilenmiyorlardı. Evet bütün bu âyetleriyle uyardı Rabbimiz Firavun ve toplu-munu ama onlar bu âyetlere iman etmediler. Bütün bunların bir si-hirden ibaret olduğunu söylediler. Ey Mûsâ, bu sihirlerinle bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı gel-din? Bizi buradan çıkarıp ta sen mi sahipleneceksin? Senin bizim ül-kemizde, bizim iktidarımızda gözün mü var? Devletimize, vatanımıza göz mü diktin? Sen bizim devletimizi yıkmaya çalışıyorsun dediler. Şimdi biz de seninkine benzer bir sihir getireceğiz. Sana karşı senin sihrine benzer bir sihirle karşı çıkacağız dediler. Böylece senin sihrini yok edecek, sana üstün geleceğiz dediler. Haydi bizimle kendin aran-da bir gün belirle. Bir gün seç. O güne ne biz ne sen muhalefet etmeyelim. O günde duralım, o herkesin görebileceği geniş bir meydan ol-sun.
59,60. “Mûsâ: "Buluşma zamanımız sizin bayram günü-nüzde, insanların toplandığı kuşluk vaktidir" dedi. Firavun döndü, tuzaklarını toplayıp o gün geldi.” Mûsâ (a.s) dedi ki buluşma yerimiz, karşılaşma alanımız, savaş meydanımız, vaatleşme vaktimiz sizin bir bayram gününüz olsun. İnsanların tamamının toplandığı bir kuşluk vakti olsun. Kuşluk vakti, herkesin gözünün kulağının açık olduğu, zihinlerinin dinlengin olduğu bir vakitti. Toplanacakları vakit o vakitti. Firavun hesapların içine girdi. Şehirlerine toplayıcılar gönderdi. Ülkesinin en ücra köşesine kadar sisteminin en iyi savunucularına haberciler gönderdi. Gelin ey sihirbazlar, toplanın, eğer galip gelirsek hem sizler kurtulacaksınız, hem ülke kurtulacak, hem ben kurtulacağım. Hem de sizin ülkenize, sizin vatanınıza, sizin devletinize göz diken Mûsâ’nın işini böylece bitirmiş olacağız diyordu. Evet o gün geldi. Sihirbazlar toplandı. Bunlar Firavun sisteminin yetiştirdiği, kendilerine paye verdiği, başı daraldığı zaman sistemi korumak, müdafaa etmek üzere çağırdığı proflar, ekonomistler, hukuk uzmanları, sanatkarlar ve her sahada uzman kimselerdi. Sihir, si-hirbaz Mûsâ karşısında Firavunu, Mûsâ’nın getirdiği vahiy karşısında, Allah’ın gönderdiği hayat programı karşısında Firavun sistemleri savunan, yâni hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme kavgası veren, Allah ve peygamber karşıtı anlayışları ayakta tutmak üzere sahip oldukları ilim dallarını ustaca kullanan kimselere sihirbaz, bunların yaptıkları bu işe de sihir denir. Allah’ın dinine karşı Firavunî sistemleri ayakta tutmak için çırpınan kimselere sihirbaz denir. Bunlar Allah dini karşısında ellerindeki tüm bilgileri, tüm imkânlarını Firavunî sistemi haklı çıkarmak ve ya-şatmak üzere kullanırlar. Meselâ adam şairdir, edebiyatçıdır. Eğer bu adam sahip olduğu edebiyat bilgisini İslâm dâvâsı karşısında Firavunu ve Firavunî sistemi ayakta tutma adına kullanıyorsa işte bu adam sihirbazdır. Meselâ adam sanatkardır ve bu sanatını Firavunun hizmetinde kullanıyorsa bu adam da sihirbazdır. Veya adam bir dalda doçenttir, prof’tur, hukuk bilgisine sahiptir, teknik bilgilere sahiptir ve bu bilim dalıyla Firavun sistemini des-tekliyorsa, Mûsâ’yı ve Mûsâ gibileri, müslümanları yalancı çıkarma kavgası veriyorsa, halkın gözünü boyama kavgası veriyorsa bunlar da sihirbazdır. Şarkıcılar böyledir, tiyatrocular böyledir, para babaları böy-ledir, medya böyledir. Zaten sihir; beyazı siyah, siyahı beyaz, hakkı bâtıl bâtılı hak gösterme el çabukluğudur ve bunu yapan herkes sihirbazdır. Mûsâ’yı Firavun, Firavunu Mûsâ gösteren herkes sihirbazdır. Kendi hevâ ve heveslerinden kaynaklanan bir sistemi hak, Allah’ın yasalarına bağlı İslâm sistemini de bâtıl göstermeye çalışan bu uğurda sa’y eden herkes sihirbazdır. Karıyla kocanın arasını ayıran, kardeşi kardeşe düşman yapan, farklı farklı hiziplere ayırarak müslü-manları birbirleriyle vuruşturan demokrasiyi hak İslâm’ı da bâtıl gös-termeye çalışan herkes sihirbazdır. İnsanın insana kulluğu anlamına gelen demokrasiyi savunan, bu sistemin en güzel bir sistem oldu-ğunu, insanların saadetini temin eden bir sistem olduğunu savunan herkes sihirbazdır. Evet topladı Firavun sihirbazlarını. Bunlar hep birlikte birbir-lerine destek vererek sistemi tehdit eden Allah elçisiyle mücâdele verecekler. Tabii ya, ne için yetiştirmişti sistem bu adamları? Ne gü-ne besliyordu sistem bunları? Böyle bir zamanda da gelmeyeceklerdi de ne zaman geleceklerdi bu adamlar? Evet hepsi toplanıp Firavun sisteminin devamı için mücâdele vereceklerdi Allah’la ve Allah elçisiyle. Toplandılar bir bayram günü. Herkes oradaydı. Firavun ve saray erkanı, Firavun oğulları, hakim güç ve Mûsâ (a.s) nın toplumu köle İs-râil oğulları, köleler de oradaydı. Ve Firavunun destekçisi tüm sihirbazlar orada. Hepsi de Allah elçisine karşı fikir birliği, güç birliği oluşturdular. Karşılarında Mûsâ ve Harun. Allah’ın elçisi Mûsâ (a.s) sihirbazlara dedi ki:
59,60. “Mûsâ: "Buluşma zamanımız sizin bayram günü-nüzde, insanların toplandığı kuşluk vaktidir" dedi. Firavun döndü, tuzaklarını toplayıp o gün geldi.” Mûsâ (a.s) dedi ki buluşma yerimiz, karşılaşma alanımız, savaş meydanımız, vaatleşme vaktimiz sizin bir bayram gününüz olsun. İnsanların tamamının toplandığı bir kuşluk vakti olsun. Kuşluk vakti, herkesin gözünün kulağının açık olduğu, zihinlerinin dinlengin olduğu bir vakitti. Toplanacakları vakit o vakitti. Firavun hesapların içine girdi. Şehirlerine toplayıcılar gönderdi. Ülkesinin en ücra köşesine kadar sisteminin en iyi savunucularına haberciler gönderdi. Gelin ey sihirbazlar, toplanın, eğer galip gelirsek hem sizler kurtulacaksınız, hem ülke kurtulacak, hem ben kurtulacağım. Hem de sizin ülkenize, sizin vatanınıza, sizin devletinize göz diken Mûsâ’nın işini böylece bitirmiş olacağız diyordu. Evet o gün geldi. Sihirbazlar toplandı. Bunlar Firavun sisteminin yetiştirdiği, kendilerine paye verdiği, başı daraldığı zaman sistemi korumak, müdafaa etmek üzere çağırdığı proflar, ekonomistler, hukuk uzmanları, sanatkarlar ve her sahada uzman kimselerdi. Sihir, si-hirbaz Mûsâ karşısında Firavunu, Mûsâ’nın getirdiği vahiy karşısında, Allah’ın gönderdiği hayat programı karşısında Firavun sistemleri savunan, yâni hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme kavgası veren, Allah ve peygamber karşıtı anlayışları ayakta tutmak üzere sahip oldukları ilim dallarını ustaca kullanan kimselere sihirbaz, bunların yaptıkları bu işe de sihir denir. Allah’ın dinine karşı Firavunî sistemleri ayakta tutmak için çırpınan kimselere sihirbaz denir. Bunlar Allah dini karşısında ellerindeki tüm bilgileri, tüm imkânlarını Firavunî sistemi haklı çıkarmak ve ya-şatmak üzere kullanırlar. Meselâ adam şairdir, edebiyatçıdır. Eğer bu adam sahip olduğu edebiyat bilgisini İslâm dâvâsı karşısında Firavunu ve Firavunî sistemi ayakta tutma adına kullanıyorsa işte bu adam sihirbazdır. Meselâ adam sanatkardır ve bu sanatını Firavunun hizmetinde kullanıyorsa bu adam da sihirbazdır. Veya adam bir dalda doçenttir, prof’tur, hukuk bilgisine sahiptir, teknik bilgilere sahiptir ve bu bilim dalıyla Firavun sistemini des-tekliyorsa, Mûsâ’yı ve Mûsâ gibileri, müslümanları yalancı çıkarma kavgası veriyorsa, halkın gözünü boyama kavgası veriyorsa bunlar da sihirbazdır. Şarkıcılar böyledir, tiyatrocular böyledir, para babaları böy-ledir, medya böyledir. Zaten sihir; beyazı siyah, siyahı beyaz, hakkı bâtıl bâtılı hak gösterme el çabukluğudur ve bunu yapan herkes sihirbazdır. Mûsâ’yı Firavun, Firavunu Mûsâ gösteren herkes sihirbazdır. Kendi hevâ ve heveslerinden kaynaklanan bir sistemi hak, Allah’ın yasalarına bağlı İslâm sistemini de bâtıl göstermeye çalışan bu uğurda sa’y eden herkes sihirbazdır. Karıyla kocanın arasını ayıran, kardeşi kardeşe düşman yapan, farklı farklı hiziplere ayırarak müslü-manları birbirleriyle vuruşturan demokrasiyi hak İslâm’ı da bâtıl gös-termeye çalışan herkes sihirbazdır. İnsanın insana kulluğu anlamına gelen demokrasiyi savunan, bu sistemin en güzel bir sistem oldu-ğunu, insanların saadetini temin eden bir sistem olduğunu savunan herkes sihirbazdır. Evet topladı Firavun sihirbazlarını. Bunlar hep birlikte birbir-lerine destek vererek sistemi tehdit eden Allah elçisiyle mücâdele verecekler. Tabii ya, ne için yetiştirmişti sistem bu adamları? Ne gü-ne besliyordu sistem bunları? Böyle bir zamanda da gelmeyeceklerdi de ne zaman geleceklerdi bu adamlar? Evet hepsi toplanıp Firavun sisteminin devamı için mücâdele vereceklerdi Allah’la ve Allah elçisiyle. Toplandılar bir bayram günü. Herkes oradaydı. Firavun ve saray erkanı, Firavun oğulları, hakim güç ve Mûsâ (a.s) nın toplumu köle İs-râil oğulları, köleler de oradaydı. Ve Firavunun destekçisi tüm sihirbazlar orada. Hepsi de Allah elçisine karşı fikir birliği, güç birliği oluşturdular. Karşılarında Mûsâ ve Harun. Allah’ın elçisi Mûsâ (a.s) sihirbazlara dedi ki:
61. “Mûsâ onlara: "Size yazıklar olsun! Allah'a karşı yalan uydurmayın, yoksa sizi azapla yok eder. Allah'a iftira eden hüsrana uğrar" dedi.” Yazıklar olsun size ey sihirbazlar. Allah’a karşı yalan uydur-mayın. Allah’a iftira etmeyin. Allah hakkında yalan söylemeyin. Al-lah-a ait olan yetkileri şu adama vermeyin. Değilse bilesiniz ki Allah göndereceği bir azapla sizin kökünüzü kurutur. Allah’a iftira edenlerin so-nu mutlak felâkettir. Bunu bile bile Allah’a karşı şu zalimi savunma-yın. Sizler de biliyorsunuz ki şu Firavun Allah kullarından bir kuldur. Kulu Allah yerine koymayın dedi. Mûsâ (a.s) nın bu son derece açık ve net sözleri karşısında si-hirbazlar etkilenip temellerinden sarsıldılar. Karşılarındaki insanın ne olduğunu? Neye çağırdığını? Kendilerinin ne olduklarını? Kime hizmet ettiklerini? Ne adına orada bulunduklarını? çok iyi biliyorlardı. Tüm çabaları, tüm kaygıları bir Allah düşmanından aparacakları üç beş kuruşluk bir dünya menfaatinden başka bir şey değildi. İşte bunun için Allah elçisinin karşısındaydılar. İşte bunun için Firavunun yanındaydılar. İşte bunun için Allah kullarını Firavuna ve Firavun sistemine itaate çağırıyorlardı. İşte bunun için Allah’la ve elçileriyle savaşa tutuşuyorlardı. Tüm dertleri buydu. Kendi konumlarını çok iyi bil-dikleri için Allah elçisi Hz. Mûsâ’nın bu hak uyarısı karşısında sarsıldılar, irkildiler. Ve hemen kendi aralarında bir durum değerlendirmesi yaptılar.
62,64. “Sihirbazlar işi aralarında tartıştılar ve konuşmalarını gizli tuttular. “Mûsâ ile Harun'u göstererek: “Bu iki sihirbaz, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak, sizin en üstün dininizi ortadan kaldırmak istiyorlar; onun için tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra sırasıyla gelin. Bugün üstün gelen başarıya erecektir" dediler.” Gizlice bir toplantı yapıp durum değerlendirmesinde bulundu-lar. Sonra okuduğumuz bu sûrede anlatılmayan, kitabımızın başka sûrelerinde anlatılan bir talepleri oldu Firavundan. Dediler ki ey Firavun, şimdi bu Mûsâ’ya karşı biz galip gelirsek, Mûsâ karşısında seni ve sistemini galip getirirsek, insanların gözünde Allah’ı, Allah’ın elçisini, Allah’ın sistemini küçük düşürüp seni ve sistemini kurtarırsak karşılığında bize ne var? Bize nasıl bir mükâfat vaat edeceksin? dediler. Tek endişeleri ceplerini doldurmaktı. Başı darda olan Firavun, Allah elçileri karşısında sistemi tehlikede olan Firavun dedi ki, sizler Mukarrabundansınız. Size her şey var, yeter ki sizler Mûsâ karşısın-da beni bir temize çıkarın. Yeter ki sizler Allah dini karşısında, Allah sistemi karşısında benim sistemimi yıkılmaktan bir koruyun. Ne isterseniz sizindir. Banka kredileri, teşvik primleri, fabrikalar, müdürlükler, genel müdürlükler, bakanlıklar, dekanlıklar, hepsi hepsi sizindir. Yeter ki sizi ülkenizden çıkarmak isteyen, sizin örnek dininizi, örnek sisteminizi yıkmak isteyen şu iki sihirbazı bir yenin, bir mat edin, bir susturun, bir mağlup edin, gerisini hiç düşünmeyin dedi. Artık tüm dünyanın sahiplendiği, tüm dünyaya ihraç ettiğimiz, tüm dünyaya kabul ettirdiğimiz, tüm dünyaya mal olmuş şu sistemimizi reddeden bizi Allah’a kulluğa çağıran şu iki insanın işini bitirin dedi. Sonra sihirbazlarını da uyarmayı ihmal etmedi hain. Dedi ki, aman dikkat edin. Hepiniz tek bir kalp halinde, tek bir vücut halinde, tek bir saf halinde onlara saldırın, sakın parçalanmayın dedi. Onun bu uyarısıyla sihirbazlar tek bir saf haline geldiler. Az evvel ifade ettiğim aralarındaki ihtilâfları bitirerek fikir birliği, hedef birliği içinde Mûsâ (a.s)ın karşısına dikildiler. Ve dediler ki hep birlikte, gerçekten bugün galip gelecek olanlar bizleriz. Bugün üstün gelen taraf kurtulmuştur dediler. Evet bu söz doğruydu. Çok doğru söylemişlerdi sihirbazlar. O gün galip gelen taraf, o gün üstün gelen taraf kurtulacak, başarıya ulaşacak, mağlup olan taraf da kendisini azapların en büyüğüne mahkum edecekti. Gerçekten çok çetin, çok büyük bir savaştı bu. Ama büyük-lüğü yanında çok ta dengesiz bir savaştı. Belki o güne kadar gerçek-leşmiş, belki de kıyâmete kadar gerçekleşecek savaşların en dengesiziydi bu savaş. Neden? Çünkü bir tarafta iki insan, Mûsâ ve Harun öbür tarafta tüm dünya. Yeryüzünün en büyük gücü, en süper gücü iki insanın karşısında duruyordu. Bir tarafta ordularıyla, askerleriyle, Firavunuyla, sihirbazlarıyla, bilim adamlarıyla, sanatçılarıyla, medyasıyla bir dünya, diğer tarafta iki tane insan. Ama Allah desteğinde iki insan, iki Allah dostu. Bu yönüyle tabii Allah açısından da çok dengesiz bir karşı-laşmaydı bu. Çünkü Allah safında, Allah desteğinde bulunan o iki in-san karşısında kim durabilecekti de? Allah desteğindeki iki Allah elçisi karşısında tüm dünya ne ifade eder de? Allah’a göre mutlak galip gelecek olanlar onlardır. Ama meseleye materyalist açıdan baktığımız zaman, Firavunların gözüyle meseleyi tahlil ettiğimiz zaman da tüm dünya karşısında o silahsız, güçsüz, kuvvetsiz zavallı iki insanın hiç şansı yok. Firavun ve askerleri karşısında ne mümkün onlar kazanan taraf olsunlar? Tanklarıyla ezip geçerler onları? Evet her iki zaviyeden de bu kadar dengesiz bir savaş ortamı. İnsanların heyecanları doruk noktasında. Herkes nefesini tutmuş bu savaşın neticesini merak ediyor. Allah mı güçlü? Yoksa Firavun mu? Allah mı galip gelecek? Yoksa dünya devleti mi? Allah mı egemen yoksa Firavunlar mı? Allah’ın hesabı mı tutacak? Yoksa Firavunların hesabı mı? Herkes bunun merakı içindeydi. Çünkü o güne kadar Firavun gerçekten insanları çok korkutmuştu. O güne kadar insanlara tanrılığını, egemenliğini kabul ettirmişti. Bu ülkede söz benim, benim yasalarım geçerlidir, herkes bana ve yasalarıma itaat etmek zorundadır di-yerek herkesi önünde secde ettirmişti. Ülke insanlarını gruplara, partilere bölerek, halkı birbirlerine düşman ederek, birlerine kırdırarak e-gemenliğini koruyordu. Böylece insanlara zulmedecek, insanları ezecek gücü kendisinde buluyordu. Ama onun bir hesabı varsa elbette Allah’ın da bir hesabı vardı. Göklere ve yere, göktekilere ve yerdekilerin tümüne egemen olan Allah’ın iradesi yeryüzünde ezilenleri, mazlumları ezenlere karşı galip getirmek, zayıfları, mus’taz’afları üstün getirmek ve zalimlerin boyunlarını kırmaktı. Büyük iradenin kararı, yasası buydu. İşte şu anda bu savaşın yapılacağı, bu Allah iradesinin gerçekleşeceği, bunu gözlerimizle görebileceğimiz bir meydandayız. Tâ-Hânın basiretiyle, Tâ-Hânın yardımı ve delaletiyle şu anda bizler de seyrediyoruz tüm dünyaya karşı Allah desteğindeki iki insanın savaşını. Rabbimizin yardımı ve inâyetiyle sanki şu anda bizler de oradayız. Evet sıkı durun savaş başlıyor:
62,64. “Sihirbazlar işi aralarında tartıştılar ve konuşmalarını gizli tuttular. “Mûsâ ile Harun'u göstererek: “Bu iki sihirbaz, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak, sizin en üstün dininizi ortadan kaldırmak istiyorlar; onun için tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra sırasıyla gelin. Bugün üstün gelen başarıya erecektir" dediler.” Gizlice bir toplantı yapıp durum değerlendirmesinde bulundu-lar. Sonra okuduğumuz bu sûrede anlatılmayan, kitabımızın başka sûrelerinde anlatılan bir talepleri oldu Firavundan. Dediler ki ey Firavun, şimdi bu Mûsâ’ya karşı biz galip gelirsek, Mûsâ karşısında seni ve sistemini galip getirirsek, insanların gözünde Allah’ı, Allah’ın elçisini, Allah’ın sistemini küçük düşürüp seni ve sistemini kurtarırsak karşılığında bize ne var? Bize nasıl bir mükâfat vaat edeceksin? dediler. Tek endişeleri ceplerini doldurmaktı. Başı darda olan Firavun, Allah elçileri karşısında sistemi tehlikede olan Firavun dedi ki, sizler Mukarrabundansınız. Size her şey var, yeter ki sizler Mûsâ karşısın-da beni bir temize çıkarın. Yeter ki sizler Allah dini karşısında, Allah sistemi karşısında benim sistemimi yıkılmaktan bir koruyun. Ne isterseniz sizindir. Banka kredileri, teşvik primleri, fabrikalar, müdürlükler, genel müdürlükler, bakanlıklar, dekanlıklar, hepsi hepsi sizindir. Yeter ki sizi ülkenizden çıkarmak isteyen, sizin örnek dininizi, örnek sisteminizi yıkmak isteyen şu iki sihirbazı bir yenin, bir mat edin, bir susturun, bir mağlup edin, gerisini hiç düşünmeyin dedi. Artık tüm dünyanın sahiplendiği, tüm dünyaya ihraç ettiğimiz, tüm dünyaya kabul ettirdiğimiz, tüm dünyaya mal olmuş şu sistemimizi reddeden bizi Allah’a kulluğa çağıran şu iki insanın işini bitirin dedi. Sonra sihirbazlarını da uyarmayı ihmal etmedi hain. Dedi ki, aman dikkat edin. Hepiniz tek bir kalp halinde, tek bir vücut halinde, tek bir saf halinde onlara saldırın, sakın parçalanmayın dedi. Onun bu uyarısıyla sihirbazlar tek bir saf haline geldiler. Az evvel ifade ettiğim aralarındaki ihtilâfları bitirerek fikir birliği, hedef birliği içinde Mûsâ (a.s)ın karşısına dikildiler. Ve dediler ki hep birlikte, gerçekten bugün galip gelecek olanlar bizleriz. Bugün üstün gelen taraf kurtulmuştur dediler. Evet bu söz doğruydu. Çok doğru söylemişlerdi sihirbazlar. O gün galip gelen taraf, o gün üstün gelen taraf kurtulacak, başarıya ulaşacak, mağlup olan taraf da kendisini azapların en büyüğüne mahkum edecekti. Gerçekten çok çetin, çok büyük bir savaştı bu. Ama büyük-lüğü yanında çok ta dengesiz bir savaştı. Belki o güne kadar gerçek-leşmiş, belki de kıyâmete kadar gerçekleşecek savaşların en dengesiziydi bu savaş. Neden? Çünkü bir tarafta iki insan, Mûsâ ve Harun öbür tarafta tüm dünya. Yeryüzünün en büyük gücü, en süper gücü iki insanın karşısında duruyordu. Bir tarafta ordularıyla, askerleriyle, Firavunuyla, sihirbazlarıyla, bilim adamlarıyla, sanatçılarıyla, medyasıyla bir dünya, diğer tarafta iki tane insan. Ama Allah desteğinde iki insan, iki Allah dostu. Bu yönüyle tabii Allah açısından da çok dengesiz bir karşı-laşmaydı bu. Çünkü Allah safında, Allah desteğinde bulunan o iki in-san karşısında kim durabilecekti de? Allah desteğindeki iki Allah elçisi karşısında tüm dünya ne ifade eder de? Allah’a göre mutlak galip gelecek olanlar onlardır. Ama meseleye materyalist açıdan baktığımız zaman, Firavunların gözüyle meseleyi tahlil ettiğimiz zaman da tüm dünya karşısında o silahsız, güçsüz, kuvvetsiz zavallı iki insanın hiç şansı yok. Firavun ve askerleri karşısında ne mümkün onlar kazanan taraf olsunlar? Tanklarıyla ezip geçerler onları? Evet her iki zaviyeden de bu kadar dengesiz bir savaş ortamı. İnsanların heyecanları doruk noktasında. Herkes nefesini tutmuş bu savaşın neticesini merak ediyor. Allah mı güçlü? Yoksa Firavun mu? Allah mı galip gelecek? Yoksa dünya devleti mi? Allah mı egemen yoksa Firavunlar mı? Allah’ın hesabı mı tutacak? Yoksa Firavunların hesabı mı? Herkes bunun merakı içindeydi. Çünkü o güne kadar Firavun gerçekten insanları çok korkutmuştu. O güne kadar insanlara tanrılığını, egemenliğini kabul ettirmişti. Bu ülkede söz benim, benim yasalarım geçerlidir, herkes bana ve yasalarıma itaat etmek zorundadır di-yerek herkesi önünde secde ettirmişti. Ülke insanlarını gruplara, partilere bölerek, halkı birbirlerine düşman ederek, birlerine kırdırarak e-gemenliğini koruyordu. Böylece insanlara zulmedecek, insanları ezecek gücü kendisinde buluyordu. Ama onun bir hesabı varsa elbette Allah’ın da bir hesabı vardı. Göklere ve yere, göktekilere ve yerdekilerin tümüne egemen olan Allah’ın iradesi yeryüzünde ezilenleri, mazlumları ezenlere karşı galip getirmek, zayıfları, mus’taz’afları üstün getirmek ve zalimlerin boyunlarını kırmaktı. Büyük iradenin kararı, yasası buydu. İşte şu anda bu savaşın yapılacağı, bu Allah iradesinin gerçekleşeceği, bunu gözlerimizle görebileceğimiz bir meydandayız. Tâ-Hânın basiretiyle, Tâ-Hânın yardımı ve delaletiyle şu anda bizler de seyrediyoruz tüm dünyaya karşı Allah desteğindeki iki insanın savaşını. Rabbimizin yardımı ve inâyetiyle sanki şu anda bizler de oradayız. Evet sıkı durun savaş başlıyor:
62,64. “Sihirbazlar işi aralarında tartıştılar ve konuşmalarını gizli tuttular. “Mûsâ ile Harun'u göstererek: “Bu iki sihirbaz, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak, sizin en üstün dininizi ortadan kaldırmak istiyorlar; onun için tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra sırasıyla gelin. Bugün üstün gelen başarıya erecektir" dediler.” Gizlice bir toplantı yapıp durum değerlendirmesinde bulundu-lar. Sonra okuduğumuz bu sûrede anlatılmayan, kitabımızın başka sûrelerinde anlatılan bir talepleri oldu Firavundan. Dediler ki ey Firavun, şimdi bu Mûsâ’ya karşı biz galip gelirsek, Mûsâ karşısında seni ve sistemini galip getirirsek, insanların gözünde Allah’ı, Allah’ın elçisini, Allah’ın sistemini küçük düşürüp seni ve sistemini kurtarırsak karşılığında bize ne var? Bize nasıl bir mükâfat vaat edeceksin? dediler. Tek endişeleri ceplerini doldurmaktı. Başı darda olan Firavun, Allah elçileri karşısında sistemi tehlikede olan Firavun dedi ki, sizler Mukarrabundansınız. Size her şey var, yeter ki sizler Mûsâ karşısın-da beni bir temize çıkarın. Yeter ki sizler Allah dini karşısında, Allah sistemi karşısında benim sistemimi yıkılmaktan bir koruyun. Ne isterseniz sizindir. Banka kredileri, teşvik primleri, fabrikalar, müdürlükler, genel müdürlükler, bakanlıklar, dekanlıklar, hepsi hepsi sizindir. Yeter ki sizi ülkenizden çıkarmak isteyen, sizin örnek dininizi, örnek sisteminizi yıkmak isteyen şu iki sihirbazı bir yenin, bir mat edin, bir susturun, bir mağlup edin, gerisini hiç düşünmeyin dedi. Artık tüm dünyanın sahiplendiği, tüm dünyaya ihraç ettiğimiz, tüm dünyaya kabul ettirdiğimiz, tüm dünyaya mal olmuş şu sistemimizi reddeden bizi Allah’a kulluğa çağıran şu iki insanın işini bitirin dedi. Sonra sihirbazlarını da uyarmayı ihmal etmedi hain. Dedi ki, aman dikkat edin. Hepiniz tek bir kalp halinde, tek bir vücut halinde, tek bir saf halinde onlara saldırın, sakın parçalanmayın dedi. Onun bu uyarısıyla sihirbazlar tek bir saf haline geldiler. Az evvel ifade ettiğim aralarındaki ihtilâfları bitirerek fikir birliği, hedef birliği içinde Mûsâ (a.s)ın karşısına dikildiler. Ve dediler ki hep birlikte, gerçekten bugün galip gelecek olanlar bizleriz. Bugün üstün gelen taraf kurtulmuştur dediler. Evet bu söz doğruydu. Çok doğru söylemişlerdi sihirbazlar. O gün galip gelen taraf, o gün üstün gelen taraf kurtulacak, başarıya ulaşacak, mağlup olan taraf da kendisini azapların en büyüğüne mahkum edecekti. Gerçekten çok çetin, çok büyük bir savaştı bu. Ama büyük-lüğü yanında çok ta dengesiz bir savaştı. Belki o güne kadar gerçek-leşmiş, belki de kıyâmete kadar gerçekleşecek savaşların en dengesiziydi bu savaş. Neden? Çünkü bir tarafta iki insan, Mûsâ ve Harun öbür tarafta tüm dünya. Yeryüzünün en büyük gücü, en süper gücü iki insanın karşısında duruyordu. Bir tarafta ordularıyla, askerleriyle, Firavunuyla, sihirbazlarıyla, bilim adamlarıyla, sanatçılarıyla, medyasıyla bir dünya, diğer tarafta iki tane insan. Ama Allah desteğinde iki insan, iki Allah dostu. Bu yönüyle tabii Allah açısından da çok dengesiz bir karşı-laşmaydı bu. Çünkü Allah safında, Allah desteğinde bulunan o iki in-san karşısında kim durabilecekti de? Allah desteğindeki iki Allah elçisi karşısında tüm dünya ne ifade eder de? Allah’a göre mutlak galip gelecek olanlar onlardır. Ama meseleye materyalist açıdan baktığımız zaman, Firavunların gözüyle meseleyi tahlil ettiğimiz zaman da tüm dünya karşısında o silahsız, güçsüz, kuvvetsiz zavallı iki insanın hiç şansı yok. Firavun ve askerleri karşısında ne mümkün onlar kazanan taraf olsunlar? Tanklarıyla ezip geçerler onları? Evet her iki zaviyeden de bu kadar dengesiz bir savaş ortamı. İnsanların heyecanları doruk noktasında. Herkes nefesini tutmuş bu savaşın neticesini merak ediyor. Allah mı güçlü? Yoksa Firavun mu? Allah mı galip gelecek? Yoksa dünya devleti mi? Allah mı egemen yoksa Firavunlar mı? Allah’ın hesabı mı tutacak? Yoksa Firavunların hesabı mı? Herkes bunun merakı içindeydi. Çünkü o güne kadar Firavun gerçekten insanları çok korkutmuştu. O güne kadar insanlara tanrılığını, egemenliğini kabul ettirmişti. Bu ülkede söz benim, benim yasalarım geçerlidir, herkes bana ve yasalarıma itaat etmek zorundadır di-yerek herkesi önünde secde ettirmişti. Ülke insanlarını gruplara, partilere bölerek, halkı birbirlerine düşman ederek, birlerine kırdırarak e-gemenliğini koruyordu. Böylece insanlara zulmedecek, insanları ezecek gücü kendisinde buluyordu. Ama onun bir hesabı varsa elbette Allah’ın da bir hesabı vardı. Göklere ve yere, göktekilere ve yerdekilerin tümüne egemen olan Allah’ın iradesi yeryüzünde ezilenleri, mazlumları ezenlere karşı galip getirmek, zayıfları, mus’taz’afları üstün getirmek ve zalimlerin boyunlarını kırmaktı. Büyük iradenin kararı, yasası buydu. İşte şu anda bu savaşın yapılacağı, bu Allah iradesinin gerçekleşeceği, bunu gözlerimizle görebileceğimiz bir meydandayız. Tâ-Hânın basiretiyle, Tâ-Hânın yardımı ve delaletiyle şu anda bizler de seyrediyoruz tüm dünyaya karşı Allah desteğindeki iki insanın savaşını. Rabbimizin yardımı ve inâyetiyle sanki şu anda bizler de oradayız. Evet sıkı durun savaş başlıyor:
65. “Ey Mûsâ! Mârifetini ya sen ortaya koy, ya da önce biz koyalım" dediler.” Sihirbazlar bir centilmenlik örneği sergileyerek dediler ki, ey Mûsâ! Mârifetini önce sen mi ortaya koyacaksın? Yoksa biz mi? Numaralarımızı önce biz mi ortaya atalım? Yoksa sen mi başlayacaksın? Tabii güveniyorlar adamlar kendilerine. Güveniyorlar sanatlarına, bilim dallarına. Güveniyorlar hukukçuluklarına, eğitimciliklerine, ekonomisyenliklerine. Güveniyorlar profluklarına, doçentliklerine. Gü-veniyorlar siyasîliklerine, askerlerine, ordularına, tanklarına, uçaklarına. Kendilerinden emin bir eda ile Hz. Mûsâ’ya meydan okumaya ça-lışıyorlar. Önce sen mi başlayacaksın? Yoksa biz mi başlayalım? Di-ye hava atıyorlar. Hz. Mûsâ dedi ki:
66. “Mûsâ: "Siz koyun" dedi. Hemen, değnekleri ve ipleri, sihirleri yüzünden, Mûsâ' ya sanki yürüyorlarmış gibi geldi.” Haydi ne atacaksanız atın bakalım. Buyurun bir numaranız varsa ortaya atın da görelim. Sonra da ne yapacaksak biz de yaparız dedi. Çünkü Allah’ın elçisinin onlardan korkacak bir şeyi yoktu. Çünkü onlar ne atarlarsa atsınlar hakkın karşısında dayanma güçleri yoktu. Hakkın karşısında bâtılların asla dayanma gücünün olmadığını Allah’ın elçisi çok iyi biliyordu. Ne atarlarsa atsınlar, ne numara çekerlerse çeksinler, ister teknolojiyi kullansınlar, ister sanatlarını kullansınlar, ister edebiyatlarını gündeme getirsinler, ister falanca bilim dalını, filanca silahlarını kullansınlar fark etmez, hakkın karşısında hiç birisinin dayanma gücü yoktur. Hakkın karşısında bâtıllar yok olmak zorundadır. Hakkın karşısında her şey yerle bir olmak zorundadır. İman karşısında hiçbir bâtılın dayanma gücü yoktur. Evet Hz. Mûsâ dedi ki neyiniz varsa atın. Neyiniz varsa, hangi fikriniz, hangi usulünüz, hangi tekniğiniz, hangi nazariyeniz varsa atın ortaya. Hz. Mûsâ’nın hiçbir endişesi yoktu. Çünkü Allah âyetleriyle, vahiyle beraber olan, Allah âyetlerine sahip olan bir müslüman, karşısında kim olursa olsun asla korkmayacaktır. Ama Allah âyetlerine sa-hip olursa tabii. Çünkü onların ortaya attıklarının tümünü kaldıracak olan, iptal edecek, susturacak olan Allah âyetleridir. Bizim planımız, bizin fikrimiz, bizim metodumuz, bizim zekamız değil. O halde eğer bizler de Allah âyetlerinin bilgisine sahipsek o zaman hiç kimseden korkmayacağız. Hiçbir güç, hiçbir fikir, hiçbir ide-oloji vahyi bilen mü’min karşısında dayanamaz. Ama eğer bizler Allah âyetlerinde mahrumsak, Allah âyetlerinden habersizsek o zaman da her şeyden korkarız, korkacağız, korkuyoruz da işte. Evet atın bakalım ne atacaksanız dedi Hz. Mûsâ: Onlar attılar atacaklarını ortaya, bir de ne görsün Mûsâ, onların ortaya attıkları ipleri, sapları hayal olarak sanki koşuyorlar. Yâni Mûsâ (a.s) nın gözüne hareketli bir görünümde görünüverdi onlar. Gerçekten çok korkunç, çok acayip bir manzara. Koşan korkunç varlıklar tüm meydanı kaplayıverdiler. Hayaletler tüm meydanı, tüm mey-danları kaplayıverdi. Tüm sahâlârda, tüm meydanlarda, tüm ül-keler-de, tüm mahallelerde, tüm evlerde bu sihirbazların teknolojik ge-liş-meleri, ekonomik büyümeleri, siyasal ve askeri güçleri, eğitim seferberlikleri, oyun eğlence vasıtaları, şarkıcıları, türkücüleri, futbolcuları etkisini gösteriverdi. Her biri ayrı bir hesapla, her biri ayrı bir etkiyle meydanları dolduruverdi ve hayaller gerçekmiş gibi görünüverdi. Bunların etkisinde kalan, gözleri boyanan tüm halk çılgınlar gibi çığlıklar atmaya başlayıverdi. Tabii Mûsâ (a.s) da bir insandı.
67. “Bu yüzden Mûsâ içinde bir korku hissetti.” Mûsâ (a.s) nın nefsinde de onların bu sihirleri karşısında bir korku belirdi. Onların bu sihirlerinden O da etkilendi, çünkü O da bir insandı. İşte şu anda bizler de görüyoruz bu sihirleri ve etkileniyoruz onlardan. Eğitim, siyaset, teknoloji, bilim, sanat, felsefe, savaş, uçaklar, avakslar, bombalar, tanklar, ordular, askerler... Tüm dünyaya güçlerini gösteriyorlar, meydanlarda, medya-larda egemenliklerini, saltanatlarını ortaya koymuşlar. Şu anda bizim bu hayalleri gerçek zannedip korktuğumuz gibi peygamber de korkmuş. Ama Mûsâ ve Harun (a.s) lar bizim gibi değiller. Onlar sürekli Allah desteğinde, Allah kontrolündedirler. Rabbimizin o ortama, o ha-diseye hâkimiyeti devam ediyor. Bakın:
68. “Korkma, sen muhakkak daha üstünsün" dedik.” Korkma ey Mûsâ, muhakkak sen üstünsün. Korkma, sen Be-nim desteğimdesin. Korkma, sen Benim safımdasın. Korkma arkan-da Ben varım.
69. “Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yutsun, yaptıkları sadece sihirbaz düzenidir. Sihirbaz nereden gelirse gelsin başarı kazanamaz.” Sağ elindekini atıver. Sağ elindeki asanı at da onların ortaya attıkları sihirlerini yalayıp yutsun. At asanı da onların sihirlerinin defterini dürsün. Çünkü onların yaptıklarının gerçekle bir ilgisi yoktur. Onların yaptıkları bir sihirbaz düzeninden başka bir şey değildir. Bu hayallerle sadece göz boyamadan başka bir şey yapmıyorlar onlar. Sihirbaz nereden gelirse gelsin, ne yaparsa yapsın asla başarıya ulaşa-maz. Allah yolunun yolcusuna hemen Allah desteği, Allah yol gösterisi, Allah vahyi ulaşıyor. Mûsâ (a.s) nın imdadına Allah vahyi yetişiyor. Onlar sihirbazdı. Siyahı beyaz, beyazı siyah gösteren, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösteren, Mûsâ’yı Firavun, Firavunu Mûsâ gösteren, hakikati yalan, yalanı hakikat gösteren, adâleti zulüm, zulmü adâlet gösteren, özgürlüğü kölelik, köleliği özgürlük gösteren, Allah’ın sistemi, Allah’ın hayat programı olan İslâm’ı kötü, kulların sistemlerini iyi, Allah’ı bilgisiz, Firavunları âlim gösteren bir sistemin paralı aktörleridir onlar. Ve anlıyoruz ki sihirleriyle, medyalarıyla, basın ve yayın or-ganlarıyla herkesin gözünü korkutan, hayalleri gerçekmiş gibi insan-lara yutturmaya çalışan bu sihirbazlar karşısında da sadece vahiyle durulabilecektir. Ve yine şunu da anladık ki bu sihirbazların kurduğu, desteklediği bu hayali sistemlerini de sadece vahiy çökertecektir. Ve yine şunu da anladık ki insanlığı hayvanlığı, hürriyeti köleliği, adâleti zulmü insanlık ancak Allah vahyiyle tanıyabilecek, ayırt edebilecektir. Vahiy tanınmadan, vahiy bilinmeden bunların tanınması mümkün değildir. Ekonominin, hukukun, eğitimin, siyasetin, dinin, dünyanın, ha-yatın, ruhun, bedenin, felsefenin, tarihin yorumunu ancak vahiyle ya-parsanız doğruya ulaşabilirsiniz. Bu yerli ve yabancı sihirbazlar tüm dünyayı kaplayabilirler, tüm meydanları, tüm evleri etkileri altına alabilirler, tüm dünyayı etkileyecek araçları, müesseseleri olabilir. Çok bü-yük teknolojik güce, çok etkili siyasete de sahip olabilirler. Tüm dünyanın siyasetinde biz varız, eğitiminde biz varız, tüm dünyada biz söz sahibiyiz, tüm dünyaya egemen biziz diyebilirler. Bu sihirbazlık numaralarıyla tüm dünya insanlığını etkileri altına alabilirler. Akla ha-yale gelmedik medyatik görüntüleriyle tüm dünya insanlığını kendilerinin İlâhlığına, kendilerinin doğruluğuna inandırmış olabilirler. Unutmayın ki eğer sizler onların karşısına Allah bilgisiyle, vahiy bilgisiyle donanmış olarak değil de onların geliştirdikleri sihirle çık-maya çalışırsanız, onların metotlarıyla çıkmaya çalışırsanız kesinlikle bilesiniz ki onların karşısında baş edemeyeceksiniz. Çünkü sihir onların işitir, onların mesleğidir. Çünkü sihirde onlar uzun bir dönemin biri-kimiyle sizin karşınızdadır. Çünkü onlar senin gözlerinle gördüğün, kulaklarınla duyduğun, kalbinle hissettiğin bir olayı ellerindeki sihir ay-gıtlarıyla, sihir imkânlarıyla tamamen tersyüz edip sana farklı gösterebilmektedirler. İşte görüyoruz. Gözlerimizle gördüğümüz bir zulmü, bir zulüm sistemini adâletmiş gibi kabul ettiriyorlar. Gözlerimizle gördüğümüz bir efeliği, bir terörizmi mi erdemlilik olarak takdim edebiliyorlar. Bir erdemliliği terörizm olarak lanse edebiliyorlar. Öyleyse onların karşısına her şeyi en doğru değerlendiren, her şeyi yerli yerince oturtan vahiyle çıkmak zorundayız. Onların bu sihirleri karşısında vahye sarılmak zorundayız. Tıpkı örneğimiz, önderimiz Mûsâ (a.s) gibi vahye tutunmak zorundayız, değilse yutuluruz Allah korusun. İşte şu anda vahyi tanımayanların, kitap ve peygamberden ha-bersiz bir hayat yaşayan müslümanların hepsinin yutulmuşluğunu acı acı seyrediyoruz. Hepsi yutulmuştur Allah korusun. İşte Hz. Mûsâ Allah vahyine teslim oldu, Allah vahyine kulak verdi. Rabbimiz ey Mûsâ, hiç korkma ve at asanı yere dedi, onlar si-hirbazdır ve asla başarıya ulaşamayacaklar dedi. Ve gerçekten de öyle oldu. Mûsâ (a.s) Rabb’ini dinledi, Rabb’ine teslim oldu ve asasını yere attı. Ve sihirbazların tüm sihirlerini eritip, tüm numaralarını yalayıp yutuverdi. Siyaset sihirbazlarının, ekonomi sihirbazlarının, hukuk sihirbazlarının, sanat, tarih, oyun, eğlence sihirbazlarının sihirlerini, fi-kirlerini bitirip bu yol yanlış yol, bu sokak çıkmaz sokak deyiverdi. Siz-ler yanlış yoldasınız, sizler bâtıl yoldasınız, doğrusu Allah’tır, doğrusu Allah’ın yoludur, doğrusu Allah’ın dediklerine teslimdir, doğrusu Allah’a kulluktur, doğrusu benim dediğimdir, doğrusu benim örneklediğimdir deyiverdi. Doğrusu bana itaat etmeniz, benim elçiliğime teslim olmanızdır diyerek hakkı ortaya koyuverdi. Asa, vahiy birer birer onların ortaya attıkları fikirleri, sistemleri, yasaları yuttu, iptal etti, ilga etti, temizledi. Asa onların tümünü yedi bitirdi, geçersiz hale getirdi. Sonra Mûsâ (a.s) asasını eline aldı, kupkuru bir değnek, ortada hiçbir şey kalmamıştı. Hani materyalist felsefeye göre de, determinizme göre de sığındıkları bir düşünce, geliştirdikleri bir mantık vardı değil mi? Bir şey var iken yok olmayacaktı, yok iken de var olmayacaktı değil mi? Ama işte görüyoruz bir şey varken yok oldu. Si-hirbazların tüm numaralarını asa bitirdi. Tüm hayali varlıklarını, düzenlerini vahiy bitirdi. Vahiy sihre galip geldi. Vahiy insan mahsulü tüm sistemlere galebe çaldı. Bir Allah elçisi Firavuna karşı üstün geldi. Böylece alçak Firavun ve taraftarları Allah elçisi karşısında ilk yenilgisini tatmış oldu. İlk raunt Allah desteğindeki bir peygamberin oldu. Bundan sonra yenilgiler, hezimetler devam edecek Firavun için; zaferler, galibiyetler devam edecek peygamber için.
70. “Sonunda sihirbazlar: “Biz Mûsâ ve Harun'un Rab-b’ine inandık" deyip secdeye kapandılar.” Sihirbazlar hemen secdeye kapandılar. Dediler ki biz Mûsâ ve Harun’un Rabb’ine inandık. Evet o günün kuşluk vaktine kadar Firavunu tanrılaştıran, Firavun sistemini savunan, Firavunu galip getirip ondan bir şeyler almanın kavgasını veren, dünyalık peşinde koşan bu insanlar gerçeği görür görmez hemen iman ettiler. Var güçleriyle imanlarını haykırmaya başladılar. Firavuna verdikleri söz üzerinden daha iki saat bile geçmemişti ki onu reddedip Rab’lerine iman ediverdiler. Öyleyse yıllarca tâğutlara kul köle olmuş insanları sakın bunlar adam olmaz diye ihmal etmeyin. Duyurun hakkı, duyurun Allah’ın âyetlerini, anlatın İslâm’ı, kesinlikle bilesiniz ki hakkı anladıkları andan itibaren onlar da Firavunların hizmetçisi olmaktan vazgeçecekler, Rab’lerine imana ve kulluğa yöneleceklerdir. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Evet hemen oracıkta iman ediverdiler ve korkusuzca bu imanlarını da çevreye haykırdılar. Heyecan doruk noktada. Firavun bu yenilgiyle aptallaşmış, halk şaşırmış, yıllar yılı Firavunun köleleştirdiği İsrâil oğulları, müslümanlar şaşkın. Çünkü onlar da kendilerini Firavunun zulmünden kurtarmaya gelmiş iki Allah elçisine çok kızıyorlardı. Şimdi zamanımıydı ey Mûsâ? Şimdi sırası mıydı ey Harun? Bizi sıkıntıya sokacaksınız. Bizim başımızı belâya sokacaksınız. Zaten bu Firavunun bize yapmadığı kalmadı. Şimdi bir de sizin yüzünüzden başımız belâya girecek diyorlardı. Peygamberliğin, müslümanlığın zamanı mıydı şimdi? diyorlardı. Şöyle durumu idare ediyorduk, siz geldiniz ne yapacağımızı şaşırdık diyorlardı. Evet onlar şaşırıp kalmışlar, Firavun oğulları aptallaşıp kal-mışlardı. Çünkü gerçekten çok garip bir manzarayla karşı karşıya idi-ler. Yıllar yılı köleleştirdikleri, ezdikleri, horladıkları bir toplumun içinden çıkan iki kişi onları yerle bir ediyordu. İki insan koskoca bir devletin saltanatını çatır çayır sallıyordu. İki insan karşısında, hem de kölelerinden iki insan karşısında bir dünya gücü yıkılıyordu. Gerçekten kabullenilecek, hazmedilecek bir şey değildi bu. Herkes şaşkındı. Ama Firavun hemen kedini toparlayıp zalimliğini ortaya koymakta ge-cikmedi.
71. “Firavun “Ben size izin vermeden mi O'na inandınız? Doğrusu size sihri öğreten, büyüğünüz odur. Andolsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sizi hurma kütüklerine asacağım. Hangimizin azabının daha çetin ve daha devamlı olduğunu bileceksiniz" dedi.” Firavun hemen zalimliğini hatırlayıp tehditler yağdırmaya başladı. Tüm zalimlerin karakteristik özelliğidir bu. Evet bundan sonra artık kendisine kulluğu terk edip Rab’lerine kulluğa yönelen, kendisini dinlemeyerek Rabb’ini dinlemeye karar veren mü’minlere karşı zalimlerin zulüm mekânizmaları çalışmaya başlayacaktı. Tarihin her devrinde bu böyle olmuştu. Tarihin her devrinde tâğutlar, zalimler, despotlar kendilerine kulluktan çıkan, kendi yasalarına itaatten çıkıp Allah’a kulluğa yönelen mü’minlere kan kusturmuşlar, dünyalarını zindan etmişlerdir. Bakın bu mü’minlere karşı Firavun şöyle diyordu: Ben size izin vermeden inandınız ha! Benim onayımı almadan secde ettiniz ha! Bana danışmadan, benim onayımı almadan Mûsâ’ya ve onun Rabb’ine secde ettiniz ha! Benden izin almadan beni ve benin yasalarımı terk edip, bana kulluğu terk edip Allah’ın kulu oldunuz ha! Allah’ın yasalarını benimkilere tercih ettiniz ha! Bana karşı baş kaldırıp Allah karşısında secdeye vardınız ha! Halbuki sizi ben çağırmıştım. Sizler benim memurlarımdınız. Sizler benim kullarımdınız. Ben tayin etmiştim sizleri. Mükâfatınızı, maaşınızı ben verecektim. Sizler benim ülkemde yaşıyor benim nimetlerimden istifade ediyordunuz. Sizleri ben yetiştirmiştim. Size sanatkâr, size şarkıcı, size prof, size bakan, dekan payelerinizi ben vermiştim. Dikkat ediyor musunuz? Bana danışmadan, benim onayımı almadan mı iman ettiniz? diyor. İlâhtı ya O. Tanrıydı ya. Allah’a inan-mak için bile onlardan izin almak gerekiyordu. Onların izin verdiği ka-dar inanabilirsiniz. Onların izin verdiği kadar mallarınıza sahip olabilirsiniz. Onların izin verdiği kadar hanımlarınıza sahip olabilirsiniz. Onların izin verdiği kadar çocuk yapabilirsiniz. Onların izin verdiği kadar giydirebilir, onların izin verdiği kadar eğitebilirsiniz. Kararı onlar verirler. Çünkü tanrıdır onlar. İnanan birisi olsanız bile imanınızı sergileme konusunda, imanlarınızı yaşama konusunda, inandığınız Allah’ın emirlerini yerine getirme konusunda Firavunlara danışmak zorundasınız. Müslümanca bir hayat yaşayabilir miyiz yaşayamaz mıyız? Allah’ın istediği biçimde örtünebilir miyiz örtünemez miyiz? Allah’ın istediği biçimde nikâhlanabilir miyiz nikâhlanamaz mıyız? Allah’ın istediği biçimde mirasımızı paylaşabilir miyiz paylaşamaz mıyız? Allah ve Resûlünün istediği biçimde çocuklarımızı eğitebilir miyiz eğitemez miyiz? Allah’ın istediği biçimde yaşayabilir miyiz, yaşayamaz mıyız? Tüm bu konuları Firavunlara sormak zorundasınız. Adım atarken bile onların iznine muhtaçsınız. Onların izin vermediklerini kesinlikle yapamazsınız. Onlar ne kadar istiyorsa, nasıl istiyorsa. Onların anladıkları ve istedikleri gibi bir namaz, onların anladıkları gibi bir oruç, bir kılık-kıyafet, bir kitap, bir din, bir peygamber, bir hayat olsun. Ama onların anlayışlarını aşarsanız, Allah’a Allah’ın istediği şekilde, peygambere Allah’ın istediği şekilde inanmaya kalkışırsanız bu zalimlerin, bu tanrıların işkencelerine hazır olmak zorundasınız. Şimdi de çağdaş Firavunlar aynı şeyi demiyorlar mı? Sizler bi-zim kullarımız, bizim vatandaşlarımızsınız. Nasıl giyineceğinize, nasıl yaşayacağınıza, nerede ve nasıl okuyacağınıza, ne kadar örtüneceğinize, dininizi hangi sınıra kadar yaşayacağınıza, ne kadarını anlatabileceğinize, nasıl bir kisveye bürüneceğinize, nasıl bir hukuk uygulayacağınıza, ekonominizin nasıl olacağına, bayramlarınızın tatillerinizin neler olacağına biz karar veririz. Tüm hayatınız konusunda bize danışmak, bizim yasalarımıza karşı gelmemek zorundasınız diyorlar. Meselâ müslüman bir kızcağız Rabb’inin istediği biçimde örtünüverdi mi hemen Firavunlar harekete geçerler. Bizden izin almadan örtündün ha! Bizden izin almadan bizim yasalarımızı çiğnedin ha! Rabb’ini bize tercih ettin ha! Rabb’inin yasalarını bizimkilere tercih ettin ha! diyerek onu bundan vazgeçirebilmek için ellerinden ne geliyorsa yaparlar. Veya meselâ bir öğretmen okulda talebelerine biraz fazlaca İslâm duyursa, bir vaiz kürsüden cemaatine biraz açık anlatsa hemen sorguya çekerler. Bizden izin almadan bunları, bunları konuştun ha! Halbuki neleri anlatacağını, ne kadarını anlatacağını biz belirleyecektik. Halbuki seni biz tayin etmiştik. Sen bizim memurumuzdun. Senin maaşını biz veriyorduk. Seni özellikle bize kulluk etsin diye Mûsâ’nın karşısında, Mûsâların karşısında bizi savunasın diye okullarımızda eğitmiştik diyerek onların hemen Firavunlar tarafından sorgulandıklarını görürsünüz. Evet Firavun müslümanlığı tercih eden sihirbazlara yöneliyor ve diyor ki benden izin almadan iman ettiniz ha! Ya da bunu bir de şöyle anlıyoruz: Yâni eğer sizler bana danışıp benden izin alsaydınız elbette ben size bu konuda izin verirdim diyor. Yâni hain Firavun bu durumda yavaş yavaş egemenliğinin sar-sıldığının, inisiyatifin yavaş yavaş elinden çıktığının, insanların Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’ya meylettiklerinin farkına varıyordu da güya bunu nasıl olsa insanlar yapacak, insanlar nasıl olsa müslümanlaşmaya karar vermişler hiç olmazsa ben izin vereyim de rezil olmayayım diye politika değiştiriyor hain. Toplum imana yönelince yapabileceği bir şey kalmadığı için kendisini izin verme makamında görüyor, yine bir taraftan kendisini büyük görerek kuyruğu dik tutmaya çalışırken diğer taraftan da tavizini gündeme getiriyor. Tabi toplum imana yönelince aslında Firavunların yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Dine izin verdikleri gibi, din dersi programları bile hazırlarlar. Ama dine yönelmiş insanların karşılarına din budur diye yanlış bir din sunarak, hayata karışmayan bir din sunarak yine onların imanlarını bozmaya çalışırlar. Demek ki bu Mûsâ size sihri öğreten, büyüğünüzmüş. Demek ki sizin reisiniz Oymuş. Demek ki sizler daha önce Onunla anlaşıp bana karşı düzen kurmuşsunuz. Andolsun ki bunu sizin yanınıza bırakmayacağım. Yemin olsun ki sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Sonra da sizi sallandıracağım. Topunuzu çivilerle ağaçlara çivileyeceğim diyor. Alçak baktı ki iş kötüye gidiyor. Hz. Mûsâ’nın mûcizesi karşı-sında kendi adamları bile toptan iman edince rezil rüsva oldu. Durumunu kurtarabilmek için, kaybettiği itibarını yeniden kazanabilmek için tüm zalimlerin yaptığı gibi son çare olarak mü’minlere işkence etmeye, baskı yaparak insanları caydırmaya, döndürmeye çalışacaktı. Ve de esasen bununla onları kaybettim ama en azından onların arkasından halkın toptan iman etmelerini önleyeyim diye bu tedbiri alıyordu. Çünkü ülkenin en bilgiçleri Mûsâ’ya iman etmişti. Tüm şehirlerden toplayıp getirdiği en bilgili insanlar, en güvendiği adamlar, bakanlar, dekanlar, ekonomistler, sanatkarlar, bilimciler Mûsâ’ya ve Onun Rabb’ine iman edince elbette halk ta onların peşinden imana yönelecekti. İşte bundan korkan Firavun bu iman edenleri cezalandırmalıydı ki peşlerinden birileri de imana heveslenmemeliydi. Evet size ne yapacağımı göreceksiniz. Ve bileceksiniz hangimiz? Allah mı, yoksa ben mi daha büyük azap yaparım? Allah’ın azabı mı daha şedit, yoksa benim azabım mı? bunu yakında anlayacaksınız. Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma ağaçlarına çivileyeceğim. Siz de dünyanın kaç bucak olduğunu bilecek ve anlayacaksınız diyordu. İnanan insanları kendisi gibi zanneden hain bu tehditler karşısında onların dinlerinden dönüvereceklerini zannediyordu. Onun bu tehditlerine karşılık sihirbazların, müslüman-ların tarihe geçecek şu cevaplarını görüyoruz:
72,73. İman eden sihirbazlar: "Seni, gelen apaçık mûcizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz, yanılmalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah'ın vereceği mükâfat daha iyi ve daha devamlıdır" dediler. Diyorlar ki; biz seni bize Rabbimizden gelen şu Beyyine’lere, şu apaçık âyetlere, şu gün kadar ayan beyan mûcizelere tercih mi edeceğiz? Allah’ın bu apaçık âyetlerini bırakıp ta seni mi dinleyeceğiz? Allah’ın yasalarını bırakıp ta senin arzularına, senin yasalarına mı kul olacağız? Senin gibi âciz birisini bizi yaratan Rabbimizden üs-tün mü tutacağız? Seni Rabbimizin, Rabbimizin âyetlerinin, Rabbimi-zin elçilerinin önüne mi geçireceğiz? Rabbimizi darıltma pahasına sa-na itaat mı edeceğiz? Bunu mu bekliyorsun bizden? Bize gelen delillerden, bize gelen bunca âyetlerden, bize gelen İslâm’dan, bize gelen hidâyetten sonra bütün bunları bırakıp ta seni tercih etmemizi mi istiyorsun bizden? Halbuki bizi yaratan Rabbimizden geldi bu deliller bize. Sen keyfine bak ey alçak Firavun. İstediğini yap. İstediğin hükmü ver. İs-tediğin gibi hükmet. Şu anda hüküm verici sensin tamam. Bu ülkede hakim sensin. Geçici olarak bu mülk senindir. Şu anda hakim sensin, savcı sensin, yargıç sensin. Karar verecek de, o kararı uygulayacak ta sensin. Ama unutma ki sen ancak bu dünyada hüküm verebilirsin. Senin kararın sadece bu dünyada geçerli. Senin kararların öbür âlemde asla geçerli değildir. Yâni sen ancak bizim bedenlerimize hükmedebilirsin. Ancak canlarımızı alabilirsin. Ancak öldürene kadar bize hükmedebilirsin. Ama ölüm ötesine ne sen, ne de biz karışamayız. Bu konuda sadece Allah’a teslim olmak zorundayız. Doğrusu bizler Rabbimize iman ettik. Şu ana kadar bizi kullanma, bizi seni ve sistemini destekleme günâhına ortak etme günâhlarımızı bağışlaması için Rabbimize yalvarıyoruz. Gerçekten bizi çok kötü kullandın. Bize pek çok günâh işlettin. Bizi Allah elçilerinin karşısına diktin. Bizi Allah’la savaşa sürükledin. Bugüne kadar bizler hep seni kutsadık. Sana ve senin zalim düzenine kulluk ettik. İnsanları hep senin doğruluğuna çağırdık. Elimizdeki bilim dallarını hep senin tanrılığına hizmette kullandık. Senin zalim düzenini insanlara hep şirin göstermeye çalıştık. Ama artık bitti. Çok şükür Rabbimizi tanıdık. Rabbimizin âyetleriyle, Rabbimizin elçileriyle tanıştık. Ümit ediyoruz ki bu imanlarımız, bu dönüşlerimize karşılık Rab-bimiz bizi bağışlar. Doğrusu hayırlı olan da Rabbimizdir, biz Ona inandık, Ona yöneldik, artık senin yapacakların, senin tehditlerin bizim için vız gelir diyorlar. Firavunun azap olarak hangimiz güçlüyüz onu göreceksiniz sözüne cevapları da işte böylece geliyordu. Ne güzel iman, ne güzel ifadeler değil mi? Bu yiğit mü’minle-rin bu aslanca ifadelerinden anlıyoruz ki zaten bunlar önceden de sihri zorla yapıyorlardı. Bunlar Firavunlara zoraki kulluk ediyorlardı. O ana kadar istemeyerek Firavuna kulluk yapan ama Mûsâ’nın getirdiği vahiyle tanışır tanışmaz hemen iman eden bu insanlar işte böyle diyorlardı. Yâni az evvel Firavunun eline bakan dilencilerin ağzından dökülen sözlere bir bakın Allah aşkına. İslâm’la tanışır tanışmaz in-sanlardaki şu değişikliğe bir bakın Allah aşkına. Biz iman ettik diyor-lar. Biz değiştik diyorlar. Biz önceki pis halimizi, necis halimizi terk et-tik diyorlar. Küfürlerimizden, şirklerimizden arınarak Rabbimize döndük diyorlar. Meğer bizler sana kulluk ederken ne kötü bir hayatın ada-mıymışız da farkında değilmişiz. Meğer bizler seni razı edeceğiz derken Rabbimizi gazaplandıran insanlarmışız. Meğer senin yasalarına sahip çıkarken Rabbimizin yasalarını çiğniyormuşuz. Meğer bizler kendimiz gibi bir beşeri, kendimiz gibi bir âcizi razı edeceğiz diye ce-henneme doğru koşuyormuşuz. Biz önceki pisliklerimizden arınmış olarak Rabbimize döndük. Yâni ey Firavun senin tehditlerin vız gelir artık bize. Değil mi cennet yolunu bulmuşuz, üç gün önce ölmüşüz, beş gün sonra ölmüşüz ne fark eder? dediler. Ölmeden önce cehennemden kurtulduk ya. Ölmeden önce Rabbim bize hidâyet edip sana kulluktan kurtardı ya, artık bizim için ölüm oğul balıdır, senin tehditlerinden zerre kadar korkmuyoruz buyur yapacağını arkana koyma dediler. Evet bir saat öncesine kadar Firavundan devşirecekleri paraların, mükâfatların hesabını yapan adamlar bir anda o kadar değişmişlerdi ki artık tüm dünya da, dünyanın malı mülkü de gözlerinde küçülüvermişti. Bir saat öncesine kadar Firavun sisteminin destekçisiydiler ama şimdi Rab’lerinin dininin Rab’lerinin yasalarının savunucusu olarak Firavunun karşısındaydılar. Öyleyse bizler de insanlara Allah’ın dinini götürürken bu bakandır, bu dekandır, bu müdürdür, bu genel müdürdür. Bunların Hakka yönelmeleri mümkün değildir. Bunlar bizi dinlemezler demeyelim onlarında hakkı tanıdıktan sonra hemen döneceklerini, tâğutlara hizmet yerine Rablerine hizmete yöneleceklerini hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım.
72,73. İman eden sihirbazlar: "Seni, gelen apaçık mûcizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz, yanılmalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah'ın vereceği mükâfat daha iyi ve daha devamlıdır" dediler. Diyorlar ki; biz seni bize Rabbimizden gelen şu Beyyine’lere, şu apaçık âyetlere, şu gün kadar ayan beyan mûcizelere tercih mi edeceğiz? Allah’ın bu apaçık âyetlerini bırakıp ta seni mi dinleyeceğiz? Allah’ın yasalarını bırakıp ta senin arzularına, senin yasalarına mı kul olacağız? Senin gibi âciz birisini bizi yaratan Rabbimizden üs-tün mü tutacağız? Seni Rabbimizin, Rabbimizin âyetlerinin, Rabbimi-zin elçilerinin önüne mi geçireceğiz? Rabbimizi darıltma pahasına sa-na itaat mı edeceğiz? Bunu mu bekliyorsun bizden? Bize gelen delillerden, bize gelen bunca âyetlerden, bize gelen İslâm’dan, bize gelen hidâyetten sonra bütün bunları bırakıp ta seni tercih etmemizi mi istiyorsun bizden? Halbuki bizi yaratan Rabbimizden geldi bu deliller bize. Sen keyfine bak ey alçak Firavun. İstediğini yap. İstediğin hükmü ver. İs-tediğin gibi hükmet. Şu anda hüküm verici sensin tamam. Bu ülkede hakim sensin. Geçici olarak bu mülk senindir. Şu anda hakim sensin, savcı sensin, yargıç sensin. Karar verecek de, o kararı uygulayacak ta sensin. Ama unutma ki sen ancak bu dünyada hüküm verebilirsin. Senin kararın sadece bu dünyada geçerli. Senin kararların öbür âlemde asla geçerli değildir. Yâni sen ancak bizim bedenlerimize hükmedebilirsin. Ancak canlarımızı alabilirsin. Ancak öldürene kadar bize hükmedebilirsin. Ama ölüm ötesine ne sen, ne de biz karışamayız. Bu konuda sadece Allah’a teslim olmak zorundayız. Doğrusu bizler Rabbimize iman ettik. Şu ana kadar bizi kullanma, bizi seni ve sistemini destekleme günâhına ortak etme günâhlarımızı bağışlaması için Rabbimize yalvarıyoruz. Gerçekten bizi çok kötü kullandın. Bize pek çok günâh işlettin. Bizi Allah elçilerinin karşısına diktin. Bizi Allah’la savaşa sürükledin. Bugüne kadar bizler hep seni kutsadık. Sana ve senin zalim düzenine kulluk ettik. İnsanları hep senin doğruluğuna çağırdık. Elimizdeki bilim dallarını hep senin tanrılığına hizmette kullandık. Senin zalim düzenini insanlara hep şirin göstermeye çalıştık. Ama artık bitti. Çok şükür Rabbimizi tanıdık. Rabbimizin âyetleriyle, Rabbimizin elçileriyle tanıştık. Ümit ediyoruz ki bu imanlarımız, bu dönüşlerimize karşılık Rab-bimiz bizi bağışlar. Doğrusu hayırlı olan da Rabbimizdir, biz Ona inandık, Ona yöneldik, artık senin yapacakların, senin tehditlerin bizim için vız gelir diyorlar. Firavunun azap olarak hangimiz güçlüyüz onu göreceksiniz sözüne cevapları da işte böylece geliyordu. Ne güzel iman, ne güzel ifadeler değil mi? Bu yiğit mü’minle-rin bu aslanca ifadelerinden anlıyoruz ki zaten bunlar önceden de sihri zorla yapıyorlardı. Bunlar Firavunlara zoraki kulluk ediyorlardı. O ana kadar istemeyerek Firavuna kulluk yapan ama Mûsâ’nın getirdiği vahiyle tanışır tanışmaz hemen iman eden bu insanlar işte böyle diyorlardı. Yâni az evvel Firavunun eline bakan dilencilerin ağzından dökülen sözlere bir bakın Allah aşkına. İslâm’la tanışır tanışmaz in-sanlardaki şu değişikliğe bir bakın Allah aşkına. Biz iman ettik diyor-lar. Biz değiştik diyorlar. Biz önceki pis halimizi, necis halimizi terk et-tik diyorlar. Küfürlerimizden, şirklerimizden arınarak Rabbimize döndük diyorlar. Meğer bizler sana kulluk ederken ne kötü bir hayatın ada-mıymışız da farkında değilmişiz. Meğer bizler seni razı edeceğiz derken Rabbimizi gazaplandıran insanlarmışız. Meğer senin yasalarına sahip çıkarken Rabbimizin yasalarını çiğniyormuşuz. Meğer bizler kendimiz gibi bir beşeri, kendimiz gibi bir âcizi razı edeceğiz diye ce-henneme doğru koşuyormuşuz. Biz önceki pisliklerimizden arınmış olarak Rabbimize döndük. Yâni ey Firavun senin tehditlerin vız gelir artık bize. Değil mi cennet yolunu bulmuşuz, üç gün önce ölmüşüz, beş gün sonra ölmüşüz ne fark eder? dediler. Ölmeden önce cehennemden kurtulduk ya. Ölmeden önce Rabbim bize hidâyet edip sana kulluktan kurtardı ya, artık bizim için ölüm oğul balıdır, senin tehditlerinden zerre kadar korkmuyoruz buyur yapacağını arkana koyma dediler. Evet bir saat öncesine kadar Firavundan devşirecekleri paraların, mükâfatların hesabını yapan adamlar bir anda o kadar değişmişlerdi ki artık tüm dünya da, dünyanın malı mülkü de gözlerinde küçülüvermişti. Bir saat öncesine kadar Firavun sisteminin destekçisiydiler ama şimdi Rab’lerinin dininin Rab’lerinin yasalarının savunucusu olarak Firavunun karşısındaydılar. Öyleyse bizler de insanlara Allah’ın dinini götürürken bu bakandır, bu dekandır, bu müdürdür, bu genel müdürdür. Bunların Hakka yönelmeleri mümkün değildir. Bunlar bizi dinlemezler demeyelim onlarında hakkı tanıdıktan sonra hemen döneceklerini, tâğutlara hizmet yerine Rablerine hizmete yöneleceklerini hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım.
74. “Rab’lerine suçlu olarak gelen bilsin ki, cehennem onun içindir. Orada ne ölür, ne yaşar.” Unutma ki ey Firavun, kim ki Rabb’ine günâhkâr olarak gelir-se onun gideceği yer muhakkak cehennemdir. Orada ne ölüm var, ne de hayat. Oraya gidenler ne ölüp kurtulacaklar, ne de insan gibi bir hayatı görebilecekler. Buna yaşamak da denmez, ölüm de denmez.
75,76. “Rab’lerine inanmış ve yararlı iş yaparak gelenlere, işte onlara, en üstün dereceler, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları Adn cennetleri vardır. Bu, arınanların mükâfatıdır.” Ama kim de küfrünü, şirkini, tâğutluğunu, Rabb’lığını, İlâhlı-ğını bitirir de iman ederse, Rabb’inin huzuruna mü’min olarak gelirse, imanının gereği olan sâlih ameller işleyerek, hayatını iman kaynaklı yaşayarak gelirse işte onlar için de en üstün dereceler, taht-ı tasarruflarında akıp giden, içinde ebedîyen kalacakları Adn cennetleri vardır. Bal, süt, şarap ırmaklarının arasında sonsuza dek yaşamak vardır. Orada onlar için ölüm yok, hastalanma yok, sıkıntı yok, mahrumiyet yok, zulüm yok, keyiflerinin istediği gibi ilelebet yaşayıp gideceklerdir. İşte temizlenen, arınan, tâğutluğu, küfrü, şirki, Allah’a, Allah’ın elçilerine, Allah’ın dinine kafa tutmaktan vazgeçip Allah’a iman eden, hayatını Allah için yaşayanların mükâfatları da budur. Firavun istediği kadar zulmetsin, istediği kadar gururlanıp tan-rılık taslasın, istediği kadar hüküm versin, bakın müslüman olan, özgürlüğü bilen sihirbazlar Onu uyarmaya devam ediyorlar. Onu kendi imanlarına, kendi teslimiyetlerine, kendi kurtuluşlarına, kendi cennetlerine çağırmaya devam ediyorlar. Şu merhamete, şu cesarete bakın. Adam onları ölümle tehdit ediyor, onlarsa Ona merhametlerinden ötürü Onu imana ve cennete çağırıyorlar. Onun cehenneme gidişine, ateşe gidişine engel olmaya çalışıyorlar. Elbette, o günün kuşluk vaktine kadar onların durumu da öyle değil miydi? Lütfuyla kendilerine cennete gidiş yolunu gösteren Allah hatırına onlar da Onu Hakka dâvet etmeliydiler. Onlar Onu Hakka çağırıyor, berikisi de onlara karşı ateş püs-kürüyordu. Asacağım, keseceğim, öldüreceğim diye naralar atıyordu. Suçu neydi bu insanların? Suçları sadece Allah’a iman etmek. Başka hiçbir suçları yoktu bu insanların. Zaten kâfirin gözünde en büyük suç Allah’a imandır. İşte şu anda da onun yolunun yolcusu zalimlerin müslümanlardan intikam almaya soyunduklarını görüyoruz. Sebep ne? Suçları ne bu müslümanların? Zina mı etmişler? Hırsızlık mı yapmışlar? Ça-lıp çırpmışlar mı ülkenin hazinesini? Rüşvete, suiistimalleri mi bulaş-mışlar? Vergilerini mi vermemişler? Veya bombalar imal edip insanlar için katliamlar mı gerçekleştirmişler? İnsanların can ve mallarına mı kast etmişler? Hayır hayır bu insanların bir tek suçları var o da müslüman olmak. Kendileri gibi âciz insanların egemenliklerini reddedip Rab-lerinin egemenliğini savunmak, işte hepsi bu. İmanları sebebiyle zulmediyorlar zalimler müslümanlara. Eğer şu anda devlet dairelerinde üçüncü sınıf vatandaş oluyorsanız imanınız sebebiyle değil mi? Askerde dışlanıp dayak yemeye götürülüyorsanız müslümanlığınız sebebiyle değil mi? Birileri kendilerinden olmadığınız için, kendileri gibi sizler de içemediğiniz için, kendileri gibi namazsız bir hayatı kabul edemediğiniz için, kendileri gibi rüşveti kabul edemediğiniz için, kendileri gibi çıplak gezmeyi sineye çekemediğiniz için, kendileri gibi balolara gidemediğiniz için horlanıyor ve hakaretlere maruz kalıyorsunuz. Evet işte böyle bir devri devrimleriyle silmeye çalıştılar, ama bir Mûsâ geliverdi de kül altında kalmış közler yeniden canlanıp açığa çıkıverdi. İnsanlar imana yöneliverdiler. Beyyine’yle tanışıp küfürlerini şirklerini anlayıverdiler. Demek ki insanların ve toplumların dirilişi için Beyyine’nin gelmesi şarttır. Beyyine gelmeli ki insanlar değişsinler. Beyyine ortaya konmalı ki insanlar sapıklık noktalarını onda anlasınlar. Beyyine anlaşılmalı ki insanlar kimlere kulluk ettiklerini anlayıversinler. Kur’an insanların hayatına girmeden bunun gerçekleşmesi asla mümkün olmayacaktır. Evet Mûsâ (a.s) nın ortaya koyduğu bu Beyyine’yle bakın insanlar ne kadar değiştiler. Firavunların ölüm tehditleri bile artık vız geliyordu onlar için. Haydi ey Firavun ne yapacaksan yap da görelim diyorlardı. Onların bu tavırları karşısında Firavun da diyordu ki; sizin çaprazlama el ve ayaklarınızı keseceğim ve sizi yirmilik çivilerle ağaçlara asacağım. Rabbimiz Tâ-Hâ sûresinde konuyu burada bitirir. Artık o yaman dönen insanları öldürdü mü? Öldüremedi mi? Bu konuda bilgi vermiyor Rabbimiz. Ama ne fark eder? Ölseler de galip o müslüman-lar, sağ kalsalar da. Rasûlullah efendimizden de bu konuda açıklayıcı bir bilgi intikal etmediği için bir şey diyemiyoruz. Ama başka sûrelerden anlıyoruz ki bu hadiseden sonra Firavun âdeta kudurdu, çılgına döndü bu yenilgisini kapatmak için İsrâil oğullarının erkek çocuklarını tekrar öldürmeye yöneldi. Mûsâ (a.s)’a iman etmiş çok az sayıda insan vardı. Rabbimiz Firavunun zulümlerine karşılık o müslümanlara evlerini mescit yapıp orada kendisine kulluk etmelerini emretti. Namaz kılın ve Bana güvenin, kesinlikle bilesiniz ki sizi Onun zulmünde Ben kurtaracağım buyurdu. Mûsâ (a.s) Rabbine dua etti. Ya Rabbi, sen bu zalimlere mal mülk verdin. Egemenlik, saltanat verdin. Sen Ona bunları bu kullarını saptırsın diye mi verdin ya Rabbi? Sana ve dinine düşmanlık yapsın diye mi verdin ya Rabbi? Ya Rabbi seninle savaşa tutuşan bu zalimin tüm malını mülkünü, tüm saltanatını bitir ya Rabbi! Kalbinin üzerine baskı kur ya Rabbi! Onu sıkıştır ya Rabbi! Sıkıştır ki kullarına zulmedemesin. Sıkıştır ki kullarını ezemesin diye dua ediyordu Mûsâ (a.s). Nihâyet uzun bir mücâdeleden sonra Rabbimiz elçisinin duasını kabul ediyordu. İlk önce Firavun ve avenelerine bir kıtlık belâsı gönderdi. Firavun şaşırdı, dengesini kaybetti. Çünkü tanrıydı ya. Rezzak’tı ya. Rızık veren de oydu, doyuran da oydu, bilgi veren de oydu, idare eden de, egemen de oydu? Onun üzerinde hiçbir güç yoktu. Ama şu anda rızık veremiyordu. Tanrılığı bitmiş probleme çare bu-lamıyordu. Ne yapacağını şaşırdı ve Mûsâ (a.s)’a geldi, dedi ki, ey Mûsâ Rabb’ine bir dua et, şu belâyı üzerimizden bir savuştursun, sana ve Rabb’ine iman edeceğiz ve İsrâil oğullarını sana vereceğiz dediler. Rabbimiz Mûsâ (a.s)’a şöyle buyurdu:
75,76. “Rab’lerine inanmış ve yararlı iş yaparak gelenlere, işte onlara, en üstün dereceler, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları Adn cennetleri vardır. Bu, arınanların mükâfatıdır.” Ama kim de küfrünü, şirkini, tâğutluğunu, Rabb’lığını, İlâhlı-ğını bitirir de iman ederse, Rabb’inin huzuruna mü’min olarak gelirse, imanının gereği olan sâlih ameller işleyerek, hayatını iman kaynaklı yaşayarak gelirse işte onlar için de en üstün dereceler, taht-ı tasarruflarında akıp giden, içinde ebedîyen kalacakları Adn cennetleri vardır. Bal, süt, şarap ırmaklarının arasında sonsuza dek yaşamak vardır. Orada onlar için ölüm yok, hastalanma yok, sıkıntı yok, mahrumiyet yok, zulüm yok, keyiflerinin istediği gibi ilelebet yaşayıp gideceklerdir. İşte temizlenen, arınan, tâğutluğu, küfrü, şirki, Allah’a, Allah’ın elçilerine, Allah’ın dinine kafa tutmaktan vazgeçip Allah’a iman eden, hayatını Allah için yaşayanların mükâfatları da budur. Firavun istediği kadar zulmetsin, istediği kadar gururlanıp tan-rılık taslasın, istediği kadar hüküm versin, bakın müslüman olan, özgürlüğü bilen sihirbazlar Onu uyarmaya devam ediyorlar. Onu kendi imanlarına, kendi teslimiyetlerine, kendi kurtuluşlarına, kendi cennetlerine çağırmaya devam ediyorlar. Şu merhamete, şu cesarete bakın. Adam onları ölümle tehdit ediyor, onlarsa Ona merhametlerinden ötürü Onu imana ve cennete çağırıyorlar. Onun cehenneme gidişine, ateşe gidişine engel olmaya çalışıyorlar. Elbette, o günün kuşluk vaktine kadar onların durumu da öyle değil miydi? Lütfuyla kendilerine cennete gidiş yolunu gösteren Allah hatırına onlar da Onu Hakka dâvet etmeliydiler. Onlar Onu Hakka çağırıyor, berikisi de onlara karşı ateş püs-kürüyordu. Asacağım, keseceğim, öldüreceğim diye naralar atıyordu. Suçu neydi bu insanların? Suçları sadece Allah’a iman etmek. Başka hiçbir suçları yoktu bu insanların. Zaten kâfirin gözünde en büyük suç Allah’a imandır. İşte şu anda da onun yolunun yolcusu zalimlerin müslümanlardan intikam almaya soyunduklarını görüyoruz. Sebep ne? Suçları ne bu müslümanların? Zina mı etmişler? Hırsızlık mı yapmışlar? Ça-lıp çırpmışlar mı ülkenin hazinesini? Rüşvete, suiistimalleri mi bulaş-mışlar? Vergilerini mi vermemişler? Veya bombalar imal edip insanlar için katliamlar mı gerçekleştirmişler? İnsanların can ve mallarına mı kast etmişler? Hayır hayır bu insanların bir tek suçları var o da müslüman olmak. Kendileri gibi âciz insanların egemenliklerini reddedip Rab-lerinin egemenliğini savunmak, işte hepsi bu. İmanları sebebiyle zulmediyorlar zalimler müslümanlara. Eğer şu anda devlet dairelerinde üçüncü sınıf vatandaş oluyorsanız imanınız sebebiyle değil mi? Askerde dışlanıp dayak yemeye götürülüyorsanız müslümanlığınız sebebiyle değil mi? Birileri kendilerinden olmadığınız için, kendileri gibi sizler de içemediğiniz için, kendileri gibi namazsız bir hayatı kabul edemediğiniz için, kendileri gibi rüşveti kabul edemediğiniz için, kendileri gibi çıplak gezmeyi sineye çekemediğiniz için, kendileri gibi balolara gidemediğiniz için horlanıyor ve hakaretlere maruz kalıyorsunuz. Evet işte böyle bir devri devrimleriyle silmeye çalıştılar, ama bir Mûsâ geliverdi de kül altında kalmış közler yeniden canlanıp açığa çıkıverdi. İnsanlar imana yöneliverdiler. Beyyine’yle tanışıp küfürlerini şirklerini anlayıverdiler. Demek ki insanların ve toplumların dirilişi için Beyyine’nin gelmesi şarttır. Beyyine gelmeli ki insanlar değişsinler. Beyyine ortaya konmalı ki insanlar sapıklık noktalarını onda anlasınlar. Beyyine anlaşılmalı ki insanlar kimlere kulluk ettiklerini anlayıversinler. Kur’an insanların hayatına girmeden bunun gerçekleşmesi asla mümkün olmayacaktır. Evet Mûsâ (a.s) nın ortaya koyduğu bu Beyyine’yle bakın insanlar ne kadar değiştiler. Firavunların ölüm tehditleri bile artık vız geliyordu onlar için. Haydi ey Firavun ne yapacaksan yap da görelim diyorlardı. Onların bu tavırları karşısında Firavun da diyordu ki; sizin çaprazlama el ve ayaklarınızı keseceğim ve sizi yirmilik çivilerle ağaçlara asacağım. Rabbimiz Tâ-Hâ sûresinde konuyu burada bitirir. Artık o yaman dönen insanları öldürdü mü? Öldüremedi mi? Bu konuda bilgi vermiyor Rabbimiz. Ama ne fark eder? Ölseler de galip o müslüman-lar, sağ kalsalar da. Rasûlullah efendimizden de bu konuda açıklayıcı bir bilgi intikal etmediği için bir şey diyemiyoruz. Ama başka sûrelerden anlıyoruz ki bu hadiseden sonra Firavun âdeta kudurdu, çılgına döndü bu yenilgisini kapatmak için İsrâil oğullarının erkek çocuklarını tekrar öldürmeye yöneldi. Mûsâ (a.s)’a iman etmiş çok az sayıda insan vardı. Rabbimiz Firavunun zulümlerine karşılık o müslümanlara evlerini mescit yapıp orada kendisine kulluk etmelerini emretti. Namaz kılın ve Bana güvenin, kesinlikle bilesiniz ki sizi Onun zulmünde Ben kurtaracağım buyurdu. Mûsâ (a.s) Rabbine dua etti. Ya Rabbi, sen bu zalimlere mal mülk verdin. Egemenlik, saltanat verdin. Sen Ona bunları bu kullarını saptırsın diye mi verdin ya Rabbi? Sana ve dinine düşmanlık yapsın diye mi verdin ya Rabbi? Ya Rabbi seninle savaşa tutuşan bu zalimin tüm malını mülkünü, tüm saltanatını bitir ya Rabbi! Kalbinin üzerine baskı kur ya Rabbi! Onu sıkıştır ya Rabbi! Sıkıştır ki kullarına zulmedemesin. Sıkıştır ki kullarını ezemesin diye dua ediyordu Mûsâ (a.s). Nihâyet uzun bir mücâdeleden sonra Rabbimiz elçisinin duasını kabul ediyordu. İlk önce Firavun ve avenelerine bir kıtlık belâsı gönderdi. Firavun şaşırdı, dengesini kaybetti. Çünkü tanrıydı ya. Rezzak’tı ya. Rızık veren de oydu, doyuran da oydu, bilgi veren de oydu, idare eden de, egemen de oydu? Onun üzerinde hiçbir güç yoktu. Ama şu anda rızık veremiyordu. Tanrılığı bitmiş probleme çare bu-lamıyordu. Ne yapacağını şaşırdı ve Mûsâ (a.s)’a geldi, dedi ki, ey Mûsâ Rabb’ine bir dua et, şu belâyı üzerimizden bir savuştursun, sana ve Rabb’ine iman edeceğiz ve İsrâil oğullarını sana vereceğiz dediler. Rabbimiz Mûsâ (a.s)’a şöyle buyurdu:
77. “Andolsun ki Mûsâ'ya: “Kullarımı geceleyin yürüt, denizde onlara kuru bir yol aç, batmaktan ve düşmanların yetişmesinden korkma, endişe etme" diye vahy ettik.” Ey Mûsâ, kullarımı geceleyin al, yürüt. Kullarımdan iman edenleri alıp geceleyin şehri terk et. Evet Mûsâ (a.s) la birlikte yıllar yılı Firavunun köleleştirdiği, Firavun hâkimiyetindeki müslümanlar ülkeyi terk etme emrini alıyorlardı Rabbimizden. Ezilmişler, horlanmışlar, Firavun ve sistemini omuzlarında taşıyanlar artık direnişe geçiyorlardı. Köleler, Firavuna karşı tavır alıyorlardı. Artık kendisini tanrı ilân eden Firavuna kulluğa, onun sistemine hizmete hayır deyip başkaldırıyorlardı. Ve işte köleler dirilip de efendilerine, kullar silkinip de tanrılarına karşı bir direnişe geçer geçmez tanrı Firavun bitecekti. Firavunun sonu gelecekti. Öyle ya, Firavunu omuzlarında taşıyan insanlar bir gün Onu indirmeye yöneldikleri anda Onun işi bitecek değil miydi? Firavunu Firavun yapan onlar değil miydi. Firavunu güçleriyle, itaatleriyle, vergileriyle ayakta tutan onlar değil miydi? Ülkenin tüm işleri onların omuzlarında değil miydi? Ekonomik köleler, siyasal köleler, bilim köleleri, sağlık köleleri, temizlik köleleri, din köleleri onlar değil miydi? Onlar ayakta tutmuyorlar mıydı Firavunun ülkesini? Üretenler, çalışanlar, boğaz tokluğuna efendilerine hizmet verenler onlar değil miydi? Böylece ülke onların sırtında, dünya onların sırtında yürümüyor muydu? Piramitleri, anıtkabirleri, sarayları, okulları, mescitleri onlar yapmıyor muydu? Vergiyi onlar vermiyor mıydı? Hayatın yükünü onlar çekmiyor mıydı? Şimdi bu gönüllü köleler bir tavır koyacaklar, hayır diyecekler, kölelik bitti diyecekler, yüklerini indirip kendi dünyalarına çekilecekler, efendilerini terk edip çöle gidecekler de Firavunun düzeni allak bullak olmayacak öyle mi? Firavunun zulüm düzeni olduğu gibi çökecekti. Rabbimiz vahy etti peygamberine. Ey Mûsâ iman eden kul-larımı geceleyin al ve Mısır’ı terk edip çöle doğru yürü. Mûsâ (a.s) aynen Allah’ın istediği gibi yaptı, müslümanları alıp şehri terk etti. Ki-tabımızın başka sûrelerinde beyan edildiğine göre ertesi gün durumu öğrenen Firavun çıldırdı, deliye döndü. Nasıl olurdu? Nasıl yapabilirlerdi böyle bir şeyi? Nasıl indirirlerdi bu adamlar beni omuzlarından? Nasıl yüz üstü bırakıp giderlerdi beni bu köleler? Nasıl benim düzenimi çökertirlerdi bu adamlar? Nasıl bütün işleri yüzüstü bırakıp kaçardı bu adamlar? Yıllarca ben bu adamların sırtına binmemiş miy-dim? Yıllarca ben bunların alın terleriyle palazlanmamış mıydım? Yıl-larca bunların kanıyla beslenmemiş miydim? Ne oldu? Beni niye böyle indirdiler? Beni yüzüstü bırakıp nereye kaçtılar bu adamlar? diyerek deliye döndü:
78. “Firavun, ordusuyla onları takip etti, deniz de onları içine alıverdi, hem de ne alış!” Ordusuyla onları takip etmek için genel bir seferberlik ilân etti Firavun. Kitabımızın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki, bunlar derme çatma insanlar, bizimse düzenli ordularımız vardır. Biz onları ayaklarımızın altında ezer geçeriz diyerek müslümanların peşine takıldı. Ülkesinin her tarafından ordular toplayarak müslümanları yakın takibe aldı. Her şeyden habersiz müslümanlar ata yurtları olan Filistin’e doğru kaçıyorlardı. Firavun da onları yakın takibe alıyor. Elbette efendiler, kölelerini asla kaybetmek istemezler. Bu adamlar giderlerse bizim işlerimizi kim görecek? Bu köleleri kaybe-dersek bizi kim destekleyecek? Onlarsız biz ne yaparız? Nasıl yaşarız? Bize kim hizmet eder? Alın terleriyle, vergileriyle bizi kim ayakta tutar? Bizi kim sırtında taşır? Bunları kaybedersek bize kim alkış tutacak? Bize kim oy verecek? Tüm dünyada süper güç olduğumuzu bize kim sağlayacak? diyerek onları yakalamayı hedefler. Firavunun bu endişesinin yanında bir büyük endişesi daha vardı. Diyordu ki, şimdi bizim eğitimimizde yetişmiş, kölelik psikozu içinde büyümüş bu insanlar eğer bizim kontrolümüzden bir çıkar-larsa, kendi başlarına bir kalırlarsa ne olur ne olmaz belki hürleşive-rirler, belki özgürlüğü anlayıverirler diye ödü kopuyordu. Veya bu adamlar kaçarlarken tekrar dönerler de Firavunun zaten çökmekte olan sistemine bir hücum ederlerse Mûsâ ile beraber, işimizi bitirirler diye korkudan deliye dönüyordu hain. Çünkü Firavun hayatı seven birisiydi, ölümü göze alamayacak kadar da korkaktı. Ve İsrâil oğulları kendi kontrolü altında oldukları sürece ona hizmet edecekler ve ona karşı gelme cesaretini kesinlikle kendilerinde bulamayacaklardı. Zira Firavunun sistemi onları bu şekilde eğitiyordu. Ne olur ne olmaz, bu köleler Mûsâ ile bir süre baş başa kalırlar, vahyi tanırlar ve bilinçleşirlerse, geriye dönüp kendisinin işini bitirebilirlerdi. İşte bu yüzden onları yakın takibe alması gerekiyordu. Bir hesabı vardı Firavunun, ama Allah’ın da bir hesabı vardı ve o bunun farkında değildi. Tıpkı bugün dünya üzerindeki tüm Firavunî güçlerin müslümanları yakın takibe aldıkları gibi. Müslümanlar bugün tüm dünyada kendilerine en yakın Firavunların yakın takibi altında bir hayat sürmektedirler. Müslümanlara egemen olan güçler müslümanları sürekli kontrolleri altında tutup, onların birlikte hareket ederek kendilerine karşı bir çıkış eyleminde bulunmamaları için, birleşmemeleri için tüm imkânlarını kullanmaktadırlar. Aynen o gün İsrâil oğullarının Firavun oğulları tarafından yakın takibe alındıkları gibi. Ama Allah’ın da bir hesabı vardır. İsrâiloğulları kaçıyordu. Bıktıkları usandıkları kölelikten kaçıyorlardı. Özgürlük aramak için kaçıyorlardı. Mısır’da kölelik içinde bir hayat yaşamaktansa çölde seve seve açlığı ve ölümü yudumlamak için kaçıyorlardı. Kölelerini kaybetmenin çılgınlığı içinde gözü dönmüş Firavun da onları takip ediyordu. Yeryüzünün en büyük olayı cereyan ediyordu. Öyle bir an geldi ki akıllara durgunluk veren bir olay yaşandı. Firavun arkalarında yetişmişti. Önlerinde alabildiğine haşin bir deniz, arkalarında da az-gın Firavunun orduları. İsrâil oğulları işe böyle bir kaos içindeydiler. Ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Mûsâ (a.s) onları teskin etmeye çalışıyordu. Korkmayın Allah bizimle beraberdir! Diyordu. Mûsâ (a.s) nın asası tekrar gündemdeydi. Rabbimiz buyurdu ki: Ey Mûsâ asanı denize vur! Vurdu asasını denize ve o asa denizde kupkuru yollar oluşturuverdi. Ya bir yol ya da on iki yol açıverdi. Bir med cezir olayı filan değildi bu. Allah’ın müslümanlara bir desteği olarak deniz kupkuru açılıyordu. İsrâil oğulları sağ salim karşıya geçtiler. Arkalarından yeryüzünün en büyük gücü, yeryüzünün en büyük devleti komutanlarıyla, askerleriyle onlar da arkalarından o yola girdiler. Mûsâ (a.s) asasıyla denizde açılan o yolu kapatmak istedi, ama Allah dedi ki, bırak kapatma ey Mûsâ. Çünkü Mûsâ (a.s) geleceği bilmiyordu, gaybı bilmiyordu. O istiyordu ki deniz kapansın da Firavunun orduları arkalarından yetişemesinler. Onun bilmediği Allah’ın bir hesabı vardı. Onların tümünü denizde boğacağım, helâk edeceğim diyordu Rabbimiz. Büyük iradenin kararı böyleydi. Mûsâ (a.s) asasını vurmadı denize ve deniz açık kaldı. Ve denizi açık gören Firavun ordusuyla birlikte yürüyor, tam denizin ortalarına geldiklerinde denizin gemini, zimamını salıverdi Allah. Deniz eski haline geldi ve Firavun oğulları tümüyle denizin altına gömülüp hayata veda ettiler. Nice bağları bahçeleri, nice sarayları köşkleri, nice mülkleri saltanatları geride bırakarak denizin derinliklerinde yokluğa doğru yol alıyorlardı. İşte yeryüzünde Allah’a kafa tutmanın sonucu budur. İşte yeryüzünde Allah’la, Allah’ın elçileriyle, Allah’ın diniyle sa-vaşa tutuşmanın âkıbeti budur. Bakın yeryüzünün en güçlü adamı, en müstekbir insanı Firavun suda boğulurken şu sözü söylemekten kendini alamıyordu: "İnandım ki İsrâil oğullarının iman ettiği Allah’tan başka İlâh yok muş. Ben de müslümanlardanım!" (Yunus: 90) Gerçekten bugün bu sözü tüm dünya müstekbirlerine duyurmamız gerekmektedir. Tüm dünya Firavunlarına duyurmalıyız bu sö-zü. Ey müstekbirler! Ey kendilerinde güç kuvvet olduğunu zanneden zalimler! Firavunun söylediği bu sözü sizler ne zaman söyleyeceksiniz? Size hiç bir şey hatırlatmıyor mu bu söz? Ölürken mi söyleyeceksiniz bunu? Ama Firavuna fayda vermediği gibi o zaman söyleyeceğiniz bu sözün size de hiçbir faydası olmayacaktır. Bakın diyor ki Firavun: İsrâil oğullarının inandığı İlâhtan başka İlâh yoktur. Ama bunu ölürken söylüyordu hain. Halbuki şimdi inandım dediği İlâhın gönderdiği Mûsâ’yı dün öldürmeye çalışıyordu. Yıllarca O İlâhın dinini reddetmiş, O İlâhın gönderdiği peygamberi reddetmiş, O İlâha inanan İsrâil oğullarına kan kusturmuş, kendinin ülkesinin yegâne İlâhı olduğunu ilân etmişti. İşte kıyâmete kadar gelecek nesiller içinde kendisine özenen, kendi yoluna imrenen, yeryüzünde Rabliğini iddia ederek Allah’a ve Allah’ın dinine savaş açan tüm Firavun taslaklarına bu sözleriyle şu mesajı veriyordu: Gelin ey beni taklit edenler benim düştüğüm yanlışa düşmeyin! Ben imanı son dönemime tehir etmiştim. Ama gördünüz ki o iman benden kabul edilmedi. Siz bunu önceden anlayın da benim durumuma düşmeyin. Şimdiden hatalarınızdan dönüp müslümanlığınızı ilân edin diyordu. Mûsâ (a.s) ve Firavun arasındaki son raunt da böylece bitiyordu. Bir iman küfür savaşında, bir hak bâtıl kavgasında Allah destekli Mûsâ (a.s) galip geliyor, Allah’ın iradesi galip geliyordu. Hani raun-dun ilk başlarında ne diyordu Rabbimiz? Rabbimiz diyordu ki Firavunlar asla galip gelemez, asla başarıya ulaşamaz. İşte ulaşamadı Firavun. Zalimler asla kurtulamaz diyordu Rabbimiz. Ve işte zalimler geberip, yok olup giderlerken, müslümanlığa doğru koşanlar, özgürlüğe doğru koşanlar dimdik ayaktaydılar.
79. “Firavun milletini saptırdı, onlara doğru yolu göstermedi.” Firavun kavmini saptırdı. Onlara doğru yolu göstermedi. Halbuki alçak Firavun bunu önceden biliyordu. Mûsâ (a.s) Medyen’den dönüp ilk karşısına çıktığı anda gerçeği anlamıştı. Mûsâ dünyaya gel-mesin diye öldürdüğü binlerce çocuğun kanıyla gerçeği biliyordu. Zalimliğiyle biliyordu, despotluğuyla biliyordu, öldürdüğü, kanlarını emdiği insanların acı bakışlarıyla, ırzına geçtiği kadınların ölümcül feryatlarıyla, baş örtülere uzanan ellerinin karalığıyla biliyordu. Ülkesinde yükselen mazlum feryatlarıyla biliyordu. Biliyordu hain zalim olduğunu. Mûsâ (a.s) sarayına bir bebek olarak ilk geldiği günde biliyordu. Kendisinin asla tanrı olmadığını, olamayacağını, Allah’ı diskalifiye ederek Onun yasaları yerine kendi yasalarını ikâme edemeyeceğini biliyordu. İnsanları Allah’a kulluktan koparıp kendisine kul köle etmesinin imkânsız olduğunu biliyordu. Her şeyi biliyordu ama saltanatına güveni, gücüne kuvvetine güveni bildiği haktan uzaklaştırdı Onu. Ve işte böylece tüm dünyanın gözleri önünde Allah’la savaşa tutuşan bir dünya devleti bitti. Onun karşısında müslümanlığa koşan, özgürlüğe koşan insanlara Rabbi-miz bakın ne buyurdu:
80. “Ey İsrâil oğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık, Tur'un sağ yanını size vaat ettik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.” Ey İsrâil oğulları, ey peygamber çocukları, muhakkak ki sizi düşmanlarınızdan kurtardık. Tur’un sağ tarafını, daha önce Rabbimi-zin Medyen’den dönerken Mûsâ (a.s) ile konuştuğu Tur dağının sağ tarafları olan mukaddes bölgeyi size vaat ettik, lütfettik. Ve o bölgede iken sizin üzerinize nimet olarak kudret helvası ve bıldırcın eti indirip onlarla sizi doyurduk. Evet Rabbimiz onları Firavunun zulmünden, kölelikten kur-tardı. Tabii sadece onları değil şu anda bizleri de bizim çağdaşımız Firavunlardan kurtaran Rabbimizdir. Öyle değil mi? Eğer şu anda Firavunlara rağmen, Firavunî sistemlere rağmen bizler, çocuklarımız müslüman kalabilmişsek, Firavunların bizim önümüze kazdıkları eğitim barikatlarını yararak sağ salim, imanlarımızı yitirmeden bugünlere ulaşabilmişsek unutmayalım ki bizi de onlardan kurtaran Rabbimizdir. Bizler de Rabbimize hamd etmek, şükretmek ve Ona Onun istediği kulluğa yönelmek zorundayız. Men ve Selva Cenâb-ı Hakkın onları doyurmak için verdiği iki ayrı nimetti. Satın almak için paraya gerek yoktu, elde etmek için zahmete ihtiyaç yoktu. Firavunun sarayında yağlı ballı bir köle hayatı yaşamaktansa çölde hür bir şekilde Allah’a kul olmayı tercih eden Hz. Mûsâ’yı ve beraberindeki müslümanları Rabbimiz bu nimetlerle doyuruverdi.
81,82. “Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin, bunda aşırı gitmeyin ki gazabımı hak etmeyesiniz. Gaza-bımı hak eden kimse muhakkak mahvolur. Doğrusu Ben, tevbe edeni, inanıp yararlı iş işleyerek doğru yola gireni bağışlarım.” Evet size verdiklerimizin temizlerinden, helâllerinden yiyin ve sakın azgınlaşmayın. Haddi aşmayın. Yiyecekler konusunda, haram helâl konusunda benim belirlediğim sınırları aşmayın. Kim benim belirlediğim yasalarımı çiğneyerek yasakların ötesine, berisine uzanırsa bilesiniz ki benim gazabımı celp eder. Benin gazabımı hak eden kimse de muhakkak helâke uğrayıp mahvolur. Ama tevbe edenleri, yürüdükleri yanlış yolları terk ederek Benim yoluma dönenleri, Benim yolumda durumunu düzelterek sâlih ameller işleyenleri affederim, geçmişlerini silerim diyor Rabbimiz. Evet İsrâil oğulları Mısırdan, Firavunların zulmünden kurtul-muş, Sina çölünde, Tur dağının yanı başında, mukaddes bir bölge-de, özgürlük yurdunda, özgürlük ortamında bulunuyorlar. Hiç bir sı-kıntıları yok. Rabbimiz her türlü temel ihtiyaçlarını sağlayıvermiş. Başka sûrelerin anlattığına göre üzerlerine serinlik veren, güneşten koruyan bir bulut gönderip gölgelendirmiş, barınma ihtiyaçlarını gidermiş. Sonra bıldırcın eti ve kudret helvası indirerek yiyecek gereksinimlerini karşılamış. Özgür bir ortamda, başlarında Allah’ın elçisi Mûsâ (a.s), ellerinde Tevrat, çok rahat bir hayatın içindeler. Kimsenin ırzına geçilmiyor, kimse öldürülmüyor, kimse ekonomik yönden sö-mürülmüyor, kimsenin sırtına binilmiyor, kimsenin kanı emilmiyor, kimsenin evine girilmiyor, kimsenin elindekiler, cebindekiler alınmıyor, kimsenin karısı ve çocukları zorla evlerinden götürülmüyor, kimse materyalist bir eğitime zorlanmıyordu. Herkes hür, herkes özgür, herkes peygamber rehberliğinde, herkes Tevrat’ın hükmü altında bir hayat yaşıyordu. Rabbimiz artık Mûsâ (a.s)’a nimetlerinden en büyüğünü lütfetmek üzere Tur’a çağırdı. Daha önce de Rabbimiz Onu Mısıra gönderirken de Tur’da Onunla konuşmuştu. Rabbimiz bu ayetiyle Mûsâ (a.s)’a Tevrat verecekti. Bundan sonra müslümanlar Tevrat rehberliğinde Filistin topraklarına girecekler ve devletlerini kuracaklar ve düşmanlarıyla farklı bir hesaplaşmanın içine girecekler. Evet Rabb’inden bir dâvetiye alan Mûsâ (a.s) acele bir şekil-de kavminden ayrılarak Tur’a geldi. Rabb’iyle buluşmanın heyeca-nıyla kavminden önce koşup geldi. Rabbimiz buyurdu ki:
81,82. “Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin, bunda aşırı gitmeyin ki gazabımı hak etmeyesiniz. Gaza-bımı hak eden kimse muhakkak mahvolur. Doğrusu Ben, tevbe edeni, inanıp yararlı iş işleyerek doğru yola gireni bağışlarım.” Evet size verdiklerimizin temizlerinden, helâllerinden yiyin ve sakın azgınlaşmayın. Haddi aşmayın. Yiyecekler konusunda, haram helâl konusunda benim belirlediğim sınırları aşmayın. Kim benim belirlediğim yasalarımı çiğneyerek yasakların ötesine, berisine uzanırsa bilesiniz ki benim gazabımı celp eder. Benin gazabımı hak eden kimse de muhakkak helâke uğrayıp mahvolur. Ama tevbe edenleri, yürüdükleri yanlış yolları terk ederek Benim yoluma dönenleri, Benim yolumda durumunu düzelterek sâlih ameller işleyenleri affederim, geçmişlerini silerim diyor Rabbimiz. Evet İsrâil oğulları Mısırdan, Firavunların zulmünden kurtul-muş, Sina çölünde, Tur dağının yanı başında, mukaddes bir bölge-de, özgürlük yurdunda, özgürlük ortamında bulunuyorlar. Hiç bir sı-kıntıları yok. Rabbimiz her türlü temel ihtiyaçlarını sağlayıvermiş. Başka sûrelerin anlattığına göre üzerlerine serinlik veren, güneşten koruyan bir bulut gönderip gölgelendirmiş, barınma ihtiyaçlarını gidermiş. Sonra bıldırcın eti ve kudret helvası indirerek yiyecek gereksinimlerini karşılamış. Özgür bir ortamda, başlarında Allah’ın elçisi Mûsâ (a.s), ellerinde Tevrat, çok rahat bir hayatın içindeler. Kimsenin ırzına geçilmiyor, kimse öldürülmüyor, kimse ekonomik yönden sö-mürülmüyor, kimsenin sırtına binilmiyor, kimsenin kanı emilmiyor, kimsenin evine girilmiyor, kimsenin elindekiler, cebindekiler alınmıyor, kimsenin karısı ve çocukları zorla evlerinden götürülmüyor, kimse materyalist bir eğitime zorlanmıyordu. Herkes hür, herkes özgür, herkes peygamber rehberliğinde, herkes Tevrat’ın hükmü altında bir hayat yaşıyordu. Rabbimiz artık Mûsâ (a.s)’a nimetlerinden en büyüğünü lütfetmek üzere Tur’a çağırdı. Daha önce de Rabbimiz Onu Mısıra gönderirken de Tur’da Onunla konuşmuştu. Rabbimiz bu ayetiyle Mûsâ (a.s)’a Tevrat verecekti. Bundan sonra müslümanlar Tevrat rehberliğinde Filistin topraklarına girecekler ve devletlerini kuracaklar ve düşmanlarıyla farklı bir hesaplaşmanın içine girecekler. Evet Rabb’inden bir dâvetiye alan Mûsâ (a.s) acele bir şekil-de kavminden ayrılarak Tur’a geldi. Rabb’iyle buluşmanın heyeca-nıyla kavminden önce koşup geldi. Rabbimiz buyurdu ki:
83. “Mûsâ! Seni milletinden daha çabuk gelmeye sevk eden nedir?” dedik.” Ey Mûsâ, kavminden acele seni buraya getiren sebep nedir? Bu inkâr için bir sorudur. Yâni Rabbimiz Onun bu acelesini tasvip etmediğini haber vermek istiyor. Çünkü ümmetin işleriyle ilgilenmek, toplumunu Allah’ın istediği noktada tutmak, sıkıntılı da olsa toplumun içinde bulunup onları gözetmek, onları bozulmaktan korumak, onları terk etmekten, tek başına hareket etmekten daha güzel bir harekettir. Allah’ın istediği de budur. İşte bu konuda Rabbimiz elçisini uyarıyor. Rabbimizin bu ifadesine cevap olarak Mûsâ (a.s) buyurdu ki:
84. “Mûsâ: "Onlar ardımdadır, Rabbim! Hoşnut olman için Sana acele geldim" dedi.” Ya Rabbi onlar arkamda izin üzerindedirler. Onlar beni takip ediyorlar. Ya Rabbi ben Senin için, Seni hoşnut etmek, Senin rızanı kazanmak için acele ettim. Senin sevgin için sana acele geldim. Ben-den daha çok razı olasın diye randevuma acele geldim. Senin konuşma şerefinle şereflenmek için böyle bir içtihatta bulundum ya Rabbi diyerek Mûsâ (a.s) mâzeretini beyan etti. Rabbimizin acele gelme uyarısı bu aceledeki hatanın tamamı ile toplumuna yansıdığını Rabbimiz elçisine hissettirmiş oluyordu.
85. “Allah: “Doğrusu Biz, senden sonra milletini sınadık; Sâmirî onları saptırdı" dedi.” Ey Mûsâ: Biz senden sonra, senin onların arasından ayrılmandan sonra senin kavmini fitneye düşürdük. Onları bir imtihandan geçirdik. Onları Samirî saptırdı. Onları Buzağıya tapınmaya dâvet ederek azdırdı. Bu, Allah’ın elçisi Mûsâ (a.s) için çok zor bir hadise, çok büyük bir imtihan, çok müthiş bir haberdir. Nasıl olabilirdi böyle bir şey? Çok kısa bir süre önce Allah onları Firavun’un elinden kurtarsın. Karşılarında gözlerinin önünde deniz yarılıp sağ salim karşı tarafa geçsinler. Allah gözlerinin önünde düşmanlarını denizde boğsun. Çölde onları bulutla gölgelendirsin, bıldırcın eti, kudret helvasıyla beslesin. Tüm nimetlerini üzerlerine yağdırsın. Allah’ı tanısınlar, peygamberi tanısınlar, sonra da yanı başlarındaki elçisi Mûsâ (a.s)’ı kendilerine hayatlarını düzenleyecekleri bir kitap vermek üzere Tur’a çağırsın, peygamberlerinin kısa bir dönem aralarından ayrılmasını fırsat bilsinler ve içlerinden birisi onları azdırsın ve Allah’a isyana, put tapıcılığına sürüklesin. Gerçekten de olacak bir şey değildi bu.
86. “Mûsâ, milletine kızgın ve üzgün olarak döndü. “Ey milletim! Rabb’iniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı? Uzun bir zaman mı geçti, yoksa Rabb’inizin gazabına uğramak istediniz de mi bana verdiğiniz sözden caydınız? " dedi.” Mûsâ (a.s) üzgün ve gazaplı bir şekilde kavmine döndü. Ve dedi ki, ey kavmim! Rabb’iniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı? Rabb’iniz benim vasıtamla size hem dünyada, hem de âhirette her türlü güzel âkıbetleri vaat etmedi mi? Rabb’iniz size bu dünyada özgürlük, zafer, kurtuluş, hidâyet sözü vermedi mi? Âhirette de cennet vaadinde bulunmadı mı? Rabb’inizin bu dünyada size açık desteğini gözlerinizle görmediniz mi? Size Rabb’inizin yağdırdığı nimetlerin üzerinden çok bir zaman mı geçti ki hemen unuttunuz? Dün Firavunun elinde inim, inim inleyen sizler değil miydiniz? Malları mülkleri, ırzları namusları yok edilenler sizler değil miydiniz? Köleler olarak en kötü işlerde çalıştırılanlar sizler değil miydiniz? Ne oldu? Allah’ın size öteki vaatlerini bekleme konusunda sabırsızlandınız mı? Allah’ın vaadini beklemeniz uzun mu sürdü? Yoksa size Rabb’inizden bir gazabın inmesini mi istediniz? Rabbinizin gazabını celp edecek bir yola mı girmek istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız? Hani bir ahitleşmede bulunmuştuk. Hani benim getirdiğim hidayete tabi olacaktınız. Hani Allah’a kul olacaktınız. Hani sadece Allah’ı dinleyecektiniz. Hani benim örnekliğimde Allah’ın istediği bir hayatı yaşayacaktınız. Hani putlara tapınmayacaktınız. Hani Mısırdaki tüm pis alışkanlıklarınızı terk edecektiniz. Hani size egemen olan, size zulmeden güçlerin tanrılarını, yollarını bırakıp sadece Allah’a kul olacaktınız. Ne oldu? Nereye gitti o vaatler, o sözler? Dediler ki:
87. “Onlar: “ Sana verdiğimiz sözden kendi başımıza caymadık. O milletinin ziynet eşyasından bize yükler dolusu taşıtıldı. Biz onları ateşe attık, aynı şekilde Sâmirî de attı" dediler.” Dediler ki, ey Mûsâ, biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimiz-den caymadık. O vaatten kendi isteğimizle dönmedik. Lâkin biz kavmin yüklerinden, kavmin ziynet eşyalarından bize yükler taşıtılmıştı. Bir takım yükler taşımıştık Mısırdan çıkarken. Altın, gümüş, inci, mercan neyse erkeklerimizin ve kadınlarımızın takındığı o süs eşyalarını taşımamız bize zor ve ağır geldi. Ve biz de onları attık. Onları eritmek ve çubuklar haline getirmek üzere ateşe attık. Böylece Sâmirî de attı. Sonra:
88. “Bunun üzerine Sâmirî onlara böğüren bir buzağı heykeli ortaya koydu. O ve adamları: "Bu sizin de Mûsâ'nın da İlâhıdır, ama o unuttu" dediler.” Sonra Sâmirî ateşe atılan, eritilen o süs eşyalarından, ziynet eşyalarından onlar için böğürmesi, acayip ses çıkarması olan bir Buzağı heykeli çıkardı. Evet diyorlar ki bizler Samirî’nin ne yapacağını bilmeden altınlarımızı getirip onun önüne attık. O da sığır gibi böğüren bir Buzağı yapıp adamlarıyla birlikte şöyle dediler: İşte bu sizin de Mûsâ’nın da tanrısıdır. Yâni bu Mûsâ’nın tanrısıdır ama Mûsâ onu unutup onu başka yerlerde aramaya gitti dediler. Eğer bu hu zamiri ile Sâmirî kast edilmişse o zaman mânâ şöyle olacaktır: Sâmirî bu eylemiyle Allah’ı unuttu da Ona olan imanını terk etti dediler. Veya Sâmirî alçağı bir putun İlâh olamayacağını unuttu da onu Allah yerine koydu dediler. Bundan sonra gelen âyetin ifadesi de buna münasip gibi geliyor.
89. “Görmüyorlar mıydı ki, o heykel onlara ne söz söyleyebilir, ne zarar ve ne de fayda verebilir?” Görmüyorlar mıydı bu adamlar? Bu tapındıkları buzağı onlara bir söz söyleyemiyordu. Ne konuşabiliyor, ne de kendilerine bir fayda ve zarar sağlayabiliyordu. Yâni nasıl oluyordu da böyle duymayan, konuşmayan, fayda ve zarar sağlama gücüne sahip olmayan bir buzağıyı tanrı edinip ona tapınabiliyorlardı? Nasıl yapabiliyorlardı insanlar bunu? Ama işte İsrâil oğulları böyle bir puta tapınmaya başlamışlardı bile. Altın, gümüş, inci, mercan gibi ziynet eşyaları ve dünya gözlerinde putlaşıvermişti. Evet dikkat ederseniz buzağı ziynet eşyasından yapılıyor. Bu-gün de bakıyoruz ziynet eşyalarının, altının, gümüşün, paranın putlaştırıldığını görüyoruz. İnsanlar bugün de bunlara tapınıyorlar âdeta. Ziynet esasen süs demektir. Dünyanın süsü ve ziyneti. Bugün de insanlar âdeta bunlara tapınıyorlar. Öyleyse bizler de buna çok dikkat etmeliyiz. Dünya ve dünyanın süsü ve ziyneti olan şeyler hayatımızda putlaşmasın. Adamlarda Mısırdan taşıyıp getirdikleri put sevgisi vardı. Mısırda yaşadıkları köleliğin getirdiği aşağılık duygusu vardı. Nitekim A’râf’ta anlatılır denizi sağ salim karşıya geçtikten sonra puta tapan bir kavme rastladılar da peygamberleri Mûsâ’ya şöyle demişlerdi: “Ey Mûsâ! Onların tanrıları gibi bize de bir tanrı yap” dediler. Mûsâ: “Doğrusu siz bilgisiz bir milletsiniz, bunlar yok olacaklar ve işledikleri boşa gidecektir” dedi.” (A’râf 139) Evet denizden karşıya geçtiklerinde bir kavme uğradılar ki, onlar puta tapınıyorlardı. Onları gören İsrâil oğulları dediler ki: Ey Mûsâ bak bu adamların putları var ama bizim putumuz yok. Bize de onlarınki gibi bir put yapsan olmaz mı? Mısırda put sevgisi âdeta kalplerine içirilmişti adamların. Çünkü yıllar yılı insanı insanlıktan çıkaran, fıtratı bozan işkenceler altında yaşamışlar, âdeta hafızalarını bile kaybedecek noktaya gelmiş insanlardı bunlar. Zaten genelde köle toplumların akılları çalışmaz. Çalışacak durumda olsa bile onu asla kullanmaz köleler. Çünkü efendilerinden onun aksi istikâmetinde bir emir geldiği zaman bir çatışma yaşamaktansa akıllarını hiç kullanmamayı yeğlerler köleler. Çünkü onlar efendilerine mutlak itaat etmek zorundadırlar. Firavunun zulmü altında o kadar ezilmişler, Firavunun materyalist eğitimi altında o kadar kendilerini kaybetmişler ki kendilerine hakim olan gücün tapındığı tanrısına bile, ineğine bile tapınma cesaretini kendilerinde göremiyorlardı onun küçüğüne, yâni buzağıya tapınma gücünü kendilerinde bulabiliyorlardı. Köleler efendiler gibi olamazlardı. Köleler efendilerinin yaptıklarını asla yapamazlardı. Efendileri gibi dünya siyasetinde asla bulunamazlar. Dünya ekonomisinde asla efendileri kadar söz sahibi olamazlar. Bu işler efendilere aittir. Onlar sadece efendilerinin bir gülüşüne, bir okşayışına lâyık olsunlar onlar için yeter bu. Şu anda da az gelişmiş, gelişmekte olan yaftalarıyla uyutulmuş köle ülke insanlarda da aynı psikolojik kompleksi görüyoruz. Tüm baskıcı rejimlerin, tüm zalim idarelerin insanların kalplerini bu hale getirdiğini görüyoruz. İnsanların gönüllerine hegemonya kurduklarını, onların neyi sevip neyi sevmeyeceklerine, neyi giyinip neyi giyinmeyeceklerine bile ipotekler koyduklarını görüyoruz. Böyle zalim sistemlerin ezdiği insanlar tanrılarından çok uzaklarda olsalar bile, tanrılarının gözlerinin önünde boğulduklarını görmüş olsalar bile, özgürlük ortamına ulaşmış olsalar bile hâlâ kalplerindeki kölelik hastalığını atamıyorlar.
90. Andolsun ki, Harun da onlara önceden: “Ey milletim! Siz bu buzağı ile sınanıyorsunuz. Sizin gerçek Rabb’iniz Rahmândır. Bana uyun, emrime itaat edin" demişti.” Halbuki daha önce Harun onlara şöyle demişti: Ey kavmim, onunla sizler deneniyorsunuz. Yâni bu buzağıyla sizler imtihan olunuyorsunuz. Rabb’iniz o buzağı değil Rahmân olan Allah’tır. Bana tabi olun, benim emrime itaat edin. O buzağıyı bırakıp bana uyun, benim hak olan dinime tabi olun. Buzağı terk etme emrime tabi olun dedi. Onlarda bunun üzerine dediler ki:
91. “Mûsâ bize dönene kadar buna sarılmaktan vazgeçmeyeceğiz" demişlerdi.” Mûsâ aramıza dönünceye kadar ona karşı, o puta karşı samimiyetle ibadet etmekte, ona karşı kulluk etmekte, dua etmekte, secde etmekte kararlıyız bundan asla ayrılmıyoruz dediler. Yâni gerçekten çok garip değil mi? Peygamberi tanıyorlar, peygamberin hayatlarında varlık misyonunu biliyorlar, peygamberin ne için ve nereye gittiğini biliyorlar ama yine de zalimliklerini ortaya koyuyorlardı. Diyor-lar ki yahu nereye gitti bu Mûsâ? Eğer bir Allah aramaya gitmişse bir-likte arasaydık! İşte İlâh yanımızda. Onun da bizim de İlâhımız şu puttur. Bizler onun yokluğuna dayanamayız! Onsuz biz kime sığınacağız? Onsuz hayatımızı neyle dolduracağız? Olmaz, biz onsuz yapamayız edemeyiz diyerek o putla Peygamberden boşalan hayatlarını doldurmaya kalktılar. Peygamberi yok farz eden, peygamberi ölmüş bilen bir toplum, peygamberi tanımayan, peygamberin uygulamalarını tanımayan, bilmeyen insanlar elbette peygambersiz hayatlarını başka şeylerle doldurmak zorunda kalacaklardır. Bakın İsrâil oğulları Peygamberleri Mûsâ (a.s) kısa bir dönem aralarından ayrılıp vahiy almak için Tur’a gidince hemen putlarına, putçuluklarına dönüverdiler. Elbette peygamberi yok farz eden bir toplumun bundan başka yapabileceği bir şey de yoktu. Mesela bakın Hıristiyanlar da Allah’ın peygamberi Hz. Îsâ’yı hayatlarından kovup o hale getirince rahat bir nefes alabildiler. Îsâ için Allah dediler, Allah’ın oğlu dediler, yarı Allah, yarı insan karışımı bir varlık dediler, peygamberi insanlıktan, örneklikten çıkarıp gökyüzüne gönderince sonunda rahat bir nefes alma imkânını elde ettiler. Allah, insan, yarı Allah yarı insan karışımı bir varlık, bu bize örnek olamaz! Biz onun gibi olamayız! dediler ve ondan kurtuluverdiler. Evet peygamber azıcık yanlarından ayrıldı diye İsrâil oğulları Allah’ı, Allah’ın elçisini unutup Buzağıya tapmaya başlayıverdiler. Şimdiki insanlar da eğer peygamberi yok farz eder, peygamberi öl-müş kabul eder, peygamberin sünnetini, peygamberin uygulamalarını tanımazsa, eğer bizler onlara peygamber modelini, peygamber an-layışını tanıtamazsak elbette bu insanlar da peygambersiz, örneksiz, modelsiz hayatlarını kendi keyifleriyle dolduracaklar ve kendi putlarına tapınmaya devam edeceklerdir. Peygambersiz hayatlarını bir şeylerle doldurmaya devam edeceklerdir. Meselâ eğer yemek yemede sünnet modelini öğrenmemişse adam elbette bir başkasının yemek yeme modelini onun yerine ikâme edecektir. Veya meselâ giyim kuşamda peygamber modelini bil-miyorsa kişi onun yerine bir başkasının giyim kuşam modelini benimseyecektir. Peygamberimizin böyle bir hadisini hatırlıyorum: "Her sünnet ortadan kalkınca yerine bir bidat yerleşir." Yâni eşyanın tabiatı bunu gerektirir. Eğer bir konuda sünnet uygulamaya konulamıyorsa elbette onun yerine başka bir şey uygulamaya konulacaktır. Kaçınılmazdır bu. Çünkü o hayatın vazgeçilmez bir unsurudur. İşte şu anda görüyoruz, peygamberi tanıma zahmetinden kaçan insanlar kendilerine yaşayan örnekler aramaktadırlar. Mûsâ aralarından ayrıldı diye hemen buzağıya tapınmaya başlarlar. Harun (a.s) onları uyarır, yapmayın etmeyin der. Ama Harun (a.s)’ı dinlemezler ve Mûsâ (a.s) onlara döner, ilk sözü Harun (a.s)’a dır. Çünkü kitabımızın A’râf sûresinden öğreniyoruz ki Mûsâ (a.s) Tur’a vahiy almaya giderken kardeşi Harun’u kendi yerine vekil olarak bırakmıştı. Onun için ilk muhatabı Harun (a.s) idi:
92,93. “Mûsâ gelince: "Harun! Onların sapıttığını görünce seni benim yolumdan gitmekten alıkoyan nedir? Benim emrime karşı mı geldin? " dedi.” Ey Harun, onların sapıklıklarını gördüğün zaman, bunların Al-lah’ı bırakarak bu buzağıya tapınma sapıklığına şahit olduğun zaman seni alıkoyan neydi? Niye müdahale etmedin? Niye bunların sapıklıklarına engel olmadın? Seni benim ardımdan gelmekten engelleyen neydi? Onlar böyle seni dinlemeyip buzağıya tapınma sapıklığına düşünce niye arkamdan gelip bana haber vermedin? Niçin iman edenlerle birlik olup bu sapıklarla savaşmadın? Niye engel olmadın bunlara? Niye ben varken yapacaklarımı sen yapmadın? Yoksa bana uymuyor musun? Bana tabi olmuyor musun? Benim emrime isyan mı ettin? Bana ve dinime baş mı kaldırdın? Bu arada Mûsâ (a.s) kardeşinin sakalından tutar. Şiddetle silkeler. Harun (a.s):
92,93. “Mûsâ gelince: "Harun! Onların sapıttığını görünce seni benim yolumdan gitmekten alıkoyan nedir? Benim emrime karşı mı geldin? " dedi.” Ey Harun, onların sapıklıklarını gördüğün zaman, bunların Al-lah’ı bırakarak bu buzağıya tapınma sapıklığına şahit olduğun zaman seni alıkoyan neydi? Niye müdahale etmedin? Niye bunların sapıklıklarına engel olmadın? Seni benim ardımdan gelmekten engelleyen neydi? Onlar böyle seni dinlemeyip buzağıya tapınma sapıklığına düşünce niye arkamdan gelip bana haber vermedin? Niçin iman edenlerle birlik olup bu sapıklarla savaşmadın? Niye engel olmadın bunlara? Niye ben varken yapacaklarımı sen yapmadın? Yoksa bana uymuyor musun? Bana tabi olmuyor musun? Benim emrime isyan mı ettin? Bana ve dinime baş mı kaldırdın? Bu arada Mûsâ (a.s) kardeşinin sakalından tutar. Şiddetle silkeler. Harun (a.s):
94. “Harun: "Ey Annem oğlu! Saçımdan sakalımdan tutma; doğrusu İsrâil oğulları arasına ayrılık koydun, sözüme bakmadın demenden korktum" dedi.” Ey anamın oğlu. Ana baba bir kardeş oldukları halde Onun şefkatini celp etmek için böyle sesleniyordu Harun (a.s). Ey şefkatin, merhametin doğurduğu diyerek kendisine merhamet etmesini diliyordu. Ey anamın oğlu, saçımdan, sakalımdan, başımdan tutma. Bu ifade Hz. Mûsâ’nın hamiyet-i diniyesi sebebiyle çok gazaplandığını göstermektedir. Harun (a.s) sözlerine devam ediyor. Ben senin şöyle demenden korkmuştum: Demek ki sen İsrâil oğulları arasında ayrılık çıkardın. Ve benim sözümü önemsemedin, gözetmedin. Benim emrime boyun eğmedin demenden korktum. Ama ben yapmadım bu işi. Hz. Harun’un bu sözlerinden ben İsrâil oğulları arasında tefrika çıkmasından korktuğum için böyle yapıp sessiz kalmayı tercih ettim şeklinde anlamaya çalışmışlardır ki bu son derece sapık bir an-layıştır. Çünkü toplumda tefrika çıkmasın diye küfrü, şirki sineye çek-mek asla doğru bir iş değildir. Küfürle birlikte ümmetin birliğini korumak hiçbir zaman ıslah değildir. Öyleyse Harun (a.s) ın bu sözlerini A’râf sûresiyle birlikte anlamaya çalışırsak hiç de böyle demiş olmadığını anlayacağız. Bakın A’râf ta şöyle diyordu: "Ey annem oğlu! Bu millet beni küçümsedi; az kalsın öldürüyorlardı. Bana düşmanları sevindirecek şekilde davranma beni bu zalim milletle bir sayma" dedi.” (A’râf 150) Harun (a.s) diyor ki, bu millet beni küçümsedi. Kavmim beni zayıflattı. Az kalsın neredeyse beni öldürüyorlardı. Düşmanlarımın gözleri önünde beni rezil etme. Bana düşmanları sevindirecek şekilde davranma. Ve sakın beni bu zalim milletle bir sayma, beni bu zalimlerle aynı kefeye koyma, benin bunlarla da yaptıkları bu şirkleriyle de uzaktan ve yakından bir ilgim alâkam yoktur. Benim bu adamlara gücüm yetmedi. Benim üzerime galip geldiler. Kendilerini uyardığım zaman benim üzerime o kadar saldırdılar, o kadar yüklendiler ki az kalsın beni öldürüyorlardı diyordu. Evet bundan şunu anlıyoruz: Eğer bir toplumda bir zulüm var-sa, eğer bir toplumda şirk varsa, küfür varsa, ahlâksızlık ve haksızlık varsa ve eğer o toplumun üyeleri olan bizler toplumdan bu küfrün, şirkin ve zulümlerin kalkması kaldırılması adına ciddi bir çalışmanın bir mücâdelenin içine girmiyorsak, eğer karşı çıkmıyor, tavır almıyor-sak, susmayı tercih ediyor, sineye çekiyorsak bilelim ki onların küfürlerinin şirklerinin ve zulümlerinin tümüne bizler de ortağız demektir.