Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Tâ-hâ — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

135 ayetRûpel 3 / 3
95. “Mûsâ: "Ey Sâmirî! Ya senin yaptığın nedir?" dedi.” Bu sefer Hz. Mûsâ Sâmirî’ye dönerek şöyle dedi: Ey Sâmirî, senin zorun neydi? Sen ne yapmak istedin? Ne diye bu işleri yaptın? Bunu nereden çıkardın? Sâmirî Mûsâ (a.s) ve müslümanlarla beraber özgürlüğe koşuyor. Firavun ve peygamber savaşında tercihini peygamberden yana kullananların arasında. Yâni İsrâil oğullarından, müslümanlardan birisi. Ama gelin görün ki eski yaşadığı hayatın fitne ve fesadı baskın gelmiş, Mûsâ (a.s) nın yokluğundan faydalanarak bulduğu bir boşlukta putçuluğa dönerek müslümanları saptırıvermiş. Ama bakın yaptığı işe bir kutsallık ta kazandırmaya çalışıyor. Çünkü zalimler gerçekten kendilerinin en hayırlı işler yaptıklarını zannederler. Allah’ın sevdiği bir işi yaptıklarını iddia ederler. Bakın diyor ki:
96. “Sâmirî: "Onların görmedikleri bir şey gördüm ve o sana İlâhî elçinin bastığı yerden bir avuç avuçladım. Bunu ziynet eşyasının eritildiği potaya attım. Nefsim böyle yaptırdı" dedi.” Onların görmediklerini, göremediklerini ben gördüm. Cebrail’i, vahiy Meleğini gördüğünü söylüyor hain. Resûlün izinden, elçinin eserinden bir avuç toprak parçası aldım, onu o ateşin içine attım ve nefsim bunu bana hoş gösterdi. Böylece bu işi böyle yaptım. Ben bunu kendi kafamdan yapmadım diyor. Yâni güya Cebrâil geldi, Mûsâ (a.s) ile konuştu, Onun ayak bastığı yerden bir avuç toprak aldı ve o onu altınları kaynattığı kazanın içine attı ve böylece o buzağı ses çıkaran bir canlı haline geliverdi. Ya da Mûsâ (a.s) ayaklarını toprağa bastığı yerlerden bir şeyler aldığını ve böylece buzağının kutsallaşmış olduğunu iddia etti. Yâni Allah adına, peygamber adına, onların etkisiyle bir buzağı yaptı. Bu anlayışı, bu ekolü Allah’a ve elçiye dayandırmaya çalışıyor. Zaten tüm küfür ve şirk anlayışların temelinde bu vardır. Kendi başlarına bir şey yapamayacaklarını, yapsalar bile insanlar tarafından hüsnü kabul görmeyeceğini, uzun süreli yaşayamayacağını bildikleri için yarı hak, yarı bâtıl, yarı Rahmân, yarı şeytan yapmaya çalışıyorlar. İşte Sâmirî de diyor ki ben elçinin ayak izlerinden bir şeyler aldım ve bu buzağı bu hale geldi diyor. Veya bu sözün bir başka anlamı da, ben elçiyi, Mûsâ (a.s)’ı izledim, Ona tabi oldum. Nihâyet Onun imanında, Onun teslimiye-tinde, Onun takvasında insanların görmediği bir eksiklik, bir zayıflık gördüm ve belli bir yere kadar takip ettiğim Onun izini terk ettim. Peygamberden farklı bir takva anlayışı, Ondan farklı bir din anlayışı geliştirmeye çalışanlar gibi. Peygamberin yapmadıklarını yaparak, peygamberin istemediği şeyleri yaparak bid’atlere düşenler gibi. Onun bu cevabı karşısında Mûsâ (a.s) dedi ki:
97. “Mûsâ: "Defol! Doğrusu artık hayatta, Bana dokunmayın! demenden başka yapacağın yoktur. Senin için asla kaçamayacağın bir ceza daha vardır. Durup üzerinde titrediğin tanrına bak, onu yakacağız, sonra denize dökeceğiz" dedi.” Defol! Haydi git! Bizim yanımızdan uzaklaş! Yaşadığın sürece dünyada senin şöyle demen senin için cezadır: Bana dokunmayın! Bana dokunmayın! Bu gerçekten büyük bir cezadır, Rabbim korusun. Yâni yaşadığı hayatta sürekli bir sürgün hayatı yaşadığı gibi aynı zamanda bu sürgünlüğünü herkese ilân etme azabının da tattırıldığını anlıyoruz. Yaşadığı sürece kimi görürse, bana dokunma! Bana dokunma! Benden uzak dur! diyecek ve herkesten ürkecek, kaçacak. Tıpkı cüzzamlı birinin insanları kendisine dokunmaktan uyardığı gibi veya cüzzamlı birinden insanların kaçtıkları gibi. İşte Sâmirî’nin cezası bu olacaktır. Ayrıca senin için bir de vaatleşme, randevu günü vardır ki on-dan asla kendini kurtaramayacaksın. Yeryüzünde şirke düşerek, Allah’ın koyduğu sadece kendisine kulluk düzenini bozup ifsat ettiğin için hem bu dünyada, hem de âhirette bu azaba mahkum olacaksın. Şu üzerine titrediğin, önünde eğilip kendisine kulluk yaptığın tanrına da, buzağına da bak ki onu yakacağız, sonra da onun külünü denize savuracağız. Gördün mü? Hani tanrıydı. Hani Mûsâ’nın da İs-râil oğullarının da İlâhıydı. İşte yanıp kül oldu. Hani niye koruyamadı kendisini? Hayır hayır:
98. “Sizin İlâhınız, ancak, O'ndan başka İlâh olmayan Allah'tır. İlmi her şeyi içine almıştır.” Muhakkak ki sizin İlâhınız kendisinden başka İlâh olmayan Allah’tır ve O Allah ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Kendisinden başka sözü dinlenecek, yasaları uygulanacak, kulluk edilecek İlâh yoktur. Böylece İsrâil oğullarının eski kölelik dünyalarından getirdik-leri altın, gümüş, inci mercan gibi süs eşyaları da bitmiş oldu. Bir deneyimden geçirildiler, kalplerindeki mal mülk sevgisi, altın gümüş sevgisi, buzağı sevgisi açığa çıkarıldı, bunların tanrı olamayacağı or-taya konuldu, kitabımızın başka âyetlerinde anlatıldığı gibi tevbeleri, dönüşleri gerçekten çok ağır oldu. Birbirlerini öldürdüler. Puta tapmayanlar tapanları öldürdüler, şirke düşmeyenler şirke düşenleri öldürdüler. Ve artık üzerlerinde sadece elbiselerinin dışında Mısırı hatırlatacak hiçbir şeyleri kalmadı. Böylece kalplerinde Mısır silindi, Firavunların etkisi kazındı, sevgileri bitti, tek olan İlâhın kendilerine hâkimiyeti ve O İlâhın elçisi Mûsâ (a.s) önderliğinde yepyeni özgürce bir hayata devam etme dönemi başladı.
99,100. “Ey Muhammed! Geçmiş olayları sana böylece anlatırız. Katımızdan sana da bir kitap verdik; kim ondan yüz çevirirse bilsin ki kıyâmet günü bir günâh yükü yüklenecektir.” İşte böyle. Geçmişlerin haberlerini işte böylece sana kıssa ederiz, okuruz. Muhakkak ki Biz sana katımızdan bir zikir, bir nasi-hat, bir gündem ve bir şeref vermiş oluyoruz. Evet buraya kadar pey-gamber bir haber okudu, bir haber dinledi. Biz bir haber okuduk, bir haber dinledik. Bu haberi okuyan Allah. Bu haberi dinleyen Rasûlul-lah. Allah’ın okuduğu, Rasûlullah’ın dinlediği, sonra Rasulullah’ın okuyup ashabının dinlediği, Rasûlullah ve ashabının kalbinin imanla ve cesaretle dolduğu, kâfirler karşısında direnmeyi öğrendikleri, Allah safında ve Allah desteğinde olmanın izzet ve şerefini yaşadıkları, Allah dışındaki tanrı taslaklarının hiç bir değer ifade etmediklerini öğ-rendikleri bu haberlerle bizler de şu anda beraber olduk. Gelin öyleyse bu haberlerin dışında bize hidâyet, bize özgür-lük kazandıracak haber arayışları içine girmeyelim. Gelin Allah’ın haberlerinden, Resûlünün haberlerinden haberdar olmanın yollarını arayalım. Kesinlikle bilelim ki izzet ve şeref bu haberlerle ilgilenen, hayatını bu haberler doğrultusunda yaşayanların olacaktır. Ama: Her kim ki Allah’ın bu haberlerinden yüz çevirir, bu haberlerle ilgilenmez, kim bu zikri, bu Kuranı kapatarak bir hayat yaşamaya kal-karsa, kim peygamberden yüz çevirirse kıyâmet günü günâhını yüklenerek gelecektir. Evet bu Tâ-Hâ’dan, bu âyetlerden, bu gündemlerden yüz çevirerek bir hayat yaşayan kimse kıyâmet günü günâh yükleriyle gelecektir.
99,100. “Ey Muhammed! Geçmiş olayları sana böylece anlatırız. Katımızdan sana da bir kitap verdik; kim ondan yüz çevirirse bilsin ki kıyâmet günü bir günâh yükü yüklenecektir.” İşte böyle. Geçmişlerin haberlerini işte böylece sana kıssa ederiz, okuruz. Muhakkak ki Biz sana katımızdan bir zikir, bir nasi-hat, bir gündem ve bir şeref vermiş oluyoruz. Evet buraya kadar pey-gamber bir haber okudu, bir haber dinledi. Biz bir haber okuduk, bir haber dinledik. Bu haberi okuyan Allah. Bu haberi dinleyen Rasûlul-lah. Allah’ın okuduğu, Rasûlullah’ın dinlediği, sonra Rasulullah’ın okuyup ashabının dinlediği, Rasûlullah ve ashabının kalbinin imanla ve cesaretle dolduğu, kâfirler karşısında direnmeyi öğrendikleri, Allah safında ve Allah desteğinde olmanın izzet ve şerefini yaşadıkları, Allah dışındaki tanrı taslaklarının hiç bir değer ifade etmediklerini öğ-rendikleri bu haberlerle bizler de şu anda beraber olduk. Gelin öyleyse bu haberlerin dışında bize hidâyet, bize özgür-lük kazandıracak haber arayışları içine girmeyelim. Gelin Allah’ın haberlerinden, Resûlünün haberlerinden haberdar olmanın yollarını arayalım. Kesinlikle bilelim ki izzet ve şeref bu haberlerle ilgilenen, hayatını bu haberler doğrultusunda yaşayanların olacaktır. Ama: Her kim ki Allah’ın bu haberlerinden yüz çevirir, bu haberlerle ilgilenmez, kim bu zikri, bu Kuranı kapatarak bir hayat yaşamaya kal-karsa, kim peygamberden yüz çevirirse kıyâmet günü günâhını yüklenerek gelecektir. Evet bu Tâ-Hâ’dan, bu âyetlerden, bu gündemlerden yüz çevirerek bir hayat yaşayan kimse kıyâmet günü günâh yükleriyle gelecektir.
101. “Devamlı bu günâhın azabında kalacaklar. Kıyâmet günü onlar için ne kötüdür bu yük!” Orada ebedîyen bu yüklerin altında kalacak ve doğrusu kıyâmet günü o yük ne kötü bir yüktür. Her toplum, her ülke ve her çağ insanını ilgilendiren bir uyarıdır bu. Bu yükün cezası da ebedî olacaktır. Bir insan için kendisini cehenneme, ateşe götürecek olan bir yükten daha büyük, daha kötü bir yük düşünülebilir mi?
102. “Sur'a üflendiği gün, işte o gün, suçluları gözleri korkudan göğermiş olarak toplarız.” O gün sura üfürülür. Biz o gün mücrimleri gözleri korkudan gömgök olarak, perişan bir şekilde haşr ederiz. O günün dehşetin-den, korkusundan sanki betleri benizleri atmış, vücutlarında kan kalmamış bir şekilde haşr ederiz onları. Gözlerinin feri kalmamıştır onların. Her tarafları morarmıştır korkudan.
103. “Siz dünyada sadece on gün eğleştiniz" diye, aralarında saklı, saklı konuşurlar.” Kendi aralarında gizlice konuşurlar. On gün kaldınız değil mi dünyada? Hemen o kadar değil mi? Veya ölümlerinizden sonra kabirlerinizde sadece on gün kaldınız değil mi? Ya dünyada, ya da kabirlerde. Çünkü Mü’minûn sûresinde Rabbimizin onlara şöyle sorduğu haber verilir: “ Dünyada kaç yıl kaldınız?” Onlar: Bir gün, ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor derler” Rûm sûresinde de kıyâmetin kopacağı gün günâhkârlar kabirlerinde tek bir saatin dışında kalmadıklarına dair yemin ettikleri anlatılır. Rabbimiz diyor ki:
104. “Aralarında konuştuklarını Biz daha iyi biliriz. En akıllıları: "Sadece bir gün eğleştiniz " der.” Onların dediklerini en iyi Biz biliriz. Elbette Mahşer yerinde onların gizlice birbirlerine fısıldadıklarını bilen Allah’tır. Onların kendi lerine örnek olarak aldıkları der ki, hayır hayır on değil bir gün kaldınız, bir gün. Evet geri gelmeyecek günler bin yıl olsa ne yazar? Uzun bile olsa kısa görüyorlar bugünleri. Evet dünya bir günmüş. Sadece bir gün. Eh Firavun hanedanı binlerce sene saltanat sürmedi mi? Öteki, beriki böyle olmadı mı? Ad, Semûd şu kadar yaşamadı mı? Nuh toplumu şu kadar zulmetmedi mi? Saltanatlar, sultanlar, devletler, egemenler ne kadar da mağrur değiller miydi? Ne kadar da müs-tekbir, astıkları astık, kestikleri kestik değiller miydi? Demek dünya bir gün kadarmış öyle mi? Peki o bir günlük bir dünya için zalim olmak ne anlama geliyor? Ya da o bir günlük dünya hayatı için zalimlere im-renmenin ne anlamı kalıyor? Demek ki yolun iyisini, doğrusunu bilenlerin söyledikleri çok daha doğrudur. Bakın bir gün Ömer efendimiz Rasûlullah efendimizi görür. Rasûlullah efendimiz evinde içindeki samanlar dökülmeye yüz tutmuş bir yastığın üzerine başını koymuş yatmaktadır. Gözleri dolar Ömer efendimizin ve der ki: Ey Allah’ın Resûlü Bizans’ın Kayserleri, Kisrâlar şöyle şöyle bir hayatın içindelerken biz senin başının altına bir yastık bile yaptıramadık der. Rasûlullah bir günlük dünya onların olsun ey Ömer, âhiret bizim için yetmez mi? Denize parmağını daldırsan ne kadar suyla gelir? İşte âhiretin yanında dünya bu kadardır buyurur. Bir yolculuğa çıkmışım, bir ağacın altında biraz oturup dinlenmişim, sonra kalkıp yoluma devam etmişim. İşte ey Ömer dünya bu kadardır buyurur. Eh şimdi bizler bir günlük dünya hayatı için mi çırpınıyoruz? Bir günlüğüne mi evler yapıyoruz? Bir günlük için mi bu kadar saraylar peşindeyiz? Bir günlük rızık için mi bu uğraşları veriyoruz? Yâni bir günün rızkını bulamadık ta onun için mi bu kadar gece-gündüz koşturuyoruz? Bu bir günlük dünya için mi zalimlere boyun eğiyoruz? Bir günlük dünya için mi zalim oluyoruz? Bu nasıl bir iş? Bu nasıl bir anlayış? Bu nasıl bir hayat?
105,108. “Ey Muhammed! Sana dağları sorarlar; de ki: "Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin O gün, hiç bir tarafa sapmadan bir dâvetçiye uyarlar. Sesler Rahmân'ın heybetinden kısılmıştır; ancak bir fısıltı işitirsin.” Peygamberim, sana dağlardan sorarlar. Kıyâmet günü onlar yerlerinde kalacak mı? Yoksa zeval bulacaklar mı? De ki, Rabbim onları darmadağın edip savuracak. Rabbim onları tuz buz edip savuracak. Yerlerini dümdüz edip kuru bir toprak haline getirecek. Tabii kâfirler bu dağları dağıtmaya, yerinden oynatmaya kimin gücü yeter? filan diyorlardı da Rabbimiz böyle buyuruyordu. Evet o dağların yerleri bomboş olacak, çırılçıplak kalacak. Ve yine o dağların bulunduğu dünyada ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek. Ne bir alçaklık, ne de bir yükseklik göreceksin. Yumurta gibi dümdüz bir dünya. O gün artık kendisinde hiçbir eğrilik bulunmayan bir elçinin dâvetine icabet ederler. Hiçbir kimsenin artık o gün Rahmânın emri-ne isyan etme hakkı da, yetkisi de, gücü de yoktur. Herkes Rahmâ-nın emrine boyun eğecek. Ve sesler, soluklar Rahmânın huzurunda kısılmış, boğulmuş artık hırıltıdan başka bir şey duyulmaz olmuştur. Evet Rahmânı tazimden ötürü sesler kesilmiş, fısıltıdan başka bir şey duyulmaz olmuştur artık. Herkes suspus olmuş ve artık gizli gizli, hafif, hafif dudak kıpırdamalarından başka bir şey duyulmuyor olmuştur. Ya da Mahşere giderken ayak seslerinden başka bir ses duyulmaz olmuştur. Herkesin boyunları önüne düşmüş, sessiz sedasız haklarında verilecek kararı bekliyorlar.
105,108. “Ey Muhammed! Sana dağları sorarlar; de ki: "Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin O gün, hiç bir tarafa sapmadan bir dâvetçiye uyarlar. Sesler Rahmân'ın heybetinden kısılmıştır; ancak bir fısıltı işitirsin.” Peygamberim, sana dağlardan sorarlar. Kıyâmet günü onlar yerlerinde kalacak mı? Yoksa zeval bulacaklar mı? De ki, Rabbim onları darmadağın edip savuracak. Rabbim onları tuz buz edip savuracak. Yerlerini dümdüz edip kuru bir toprak haline getirecek. Tabii kâfirler bu dağları dağıtmaya, yerinden oynatmaya kimin gücü yeter? filan diyorlardı da Rabbimiz böyle buyuruyordu. Evet o dağların yerleri bomboş olacak, çırılçıplak kalacak. Ve yine o dağların bulunduğu dünyada ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek. Ne bir alçaklık, ne de bir yükseklik göreceksin. Yumurta gibi dümdüz bir dünya. O gün artık kendisinde hiçbir eğrilik bulunmayan bir elçinin dâvetine icabet ederler. Hiçbir kimsenin artık o gün Rahmânın emri-ne isyan etme hakkı da, yetkisi de, gücü de yoktur. Herkes Rahmâ-nın emrine boyun eğecek. Ve sesler, soluklar Rahmânın huzurunda kısılmış, boğulmuş artık hırıltıdan başka bir şey duyulmaz olmuştur. Evet Rahmânı tazimden ötürü sesler kesilmiş, fısıltıdan başka bir şey duyulmaz olmuştur artık. Herkes suspus olmuş ve artık gizli gizli, hafif, hafif dudak kıpırdamalarından başka bir şey duyulmuyor olmuştur. Ya da Mahşere giderken ayak seslerinden başka bir ses duyulmaz olmuştur. Herkesin boyunları önüne düşmüş, sessiz sedasız haklarında verilecek kararı bekliyorlar.
105,108. “Ey Muhammed! Sana dağları sorarlar; de ki: "Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin O gün, hiç bir tarafa sapmadan bir dâvetçiye uyarlar. Sesler Rahmân'ın heybetinden kısılmıştır; ancak bir fısıltı işitirsin.” Peygamberim, sana dağlardan sorarlar. Kıyâmet günü onlar yerlerinde kalacak mı? Yoksa zeval bulacaklar mı? De ki, Rabbim onları darmadağın edip savuracak. Rabbim onları tuz buz edip savuracak. Yerlerini dümdüz edip kuru bir toprak haline getirecek. Tabii kâfirler bu dağları dağıtmaya, yerinden oynatmaya kimin gücü yeter? filan diyorlardı da Rabbimiz böyle buyuruyordu. Evet o dağların yerleri bomboş olacak, çırılçıplak kalacak. Ve yine o dağların bulunduğu dünyada ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek. Ne bir alçaklık, ne de bir yükseklik göreceksin. Yumurta gibi dümdüz bir dünya. O gün artık kendisinde hiçbir eğrilik bulunmayan bir elçinin dâvetine icabet ederler. Hiçbir kimsenin artık o gün Rahmânın emri-ne isyan etme hakkı da, yetkisi de, gücü de yoktur. Herkes Rahmâ-nın emrine boyun eğecek. Ve sesler, soluklar Rahmânın huzurunda kısılmış, boğulmuş artık hırıltıdan başka bir şey duyulmaz olmuştur. Evet Rahmânı tazimden ötürü sesler kesilmiş, fısıltıdan başka bir şey duyulmaz olmuştur artık. Herkes suspus olmuş ve artık gizli gizli, hafif, hafif dudak kıpırdamalarından başka bir şey duyulmuyor olmuştur. Ya da Mahşere giderken ayak seslerinden başka bir ses duyulmaz olmuştur. Herkesin boyunları önüne düşmüş, sessiz sedasız haklarında verilecek kararı bekliyorlar.
105,108. “Ey Muhammed! Sana dağları sorarlar; de ki: "Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin O gün, hiç bir tarafa sapmadan bir dâvetçiye uyarlar. Sesler Rahmân'ın heybetinden kısılmıştır; ancak bir fısıltı işitirsin.” Peygamberim, sana dağlardan sorarlar. Kıyâmet günü onlar yerlerinde kalacak mı? Yoksa zeval bulacaklar mı? De ki, Rabbim onları darmadağın edip savuracak. Rabbim onları tuz buz edip savuracak. Yerlerini dümdüz edip kuru bir toprak haline getirecek. Tabii kâfirler bu dağları dağıtmaya, yerinden oynatmaya kimin gücü yeter? filan diyorlardı da Rabbimiz böyle buyuruyordu. Evet o dağların yerleri bomboş olacak, çırılçıplak kalacak. Ve yine o dağların bulunduğu dünyada ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek. Ne bir alçaklık, ne de bir yükseklik göreceksin. Yumurta gibi dümdüz bir dünya. O gün artık kendisinde hiçbir eğrilik bulunmayan bir elçinin dâvetine icabet ederler. Hiçbir kimsenin artık o gün Rahmânın emri-ne isyan etme hakkı da, yetkisi de, gücü de yoktur. Herkes Rahmâ-nın emrine boyun eğecek. Ve sesler, soluklar Rahmânın huzurunda kısılmış, boğulmuş artık hırıltıdan başka bir şey duyulmaz olmuştur. Evet Rahmânı tazimden ötürü sesler kesilmiş, fısıltıdan başka bir şey duyulmaz olmuştur artık. Herkes suspus olmuş ve artık gizli gizli, hafif, hafif dudak kıpırdamalarından başka bir şey duyulmuyor olmuştur. Ya da Mahşere giderken ayak seslerinden başka bir ses duyulmaz olmuştur. Herkesin boyunları önüne düşmüş, sessiz sedasız haklarında verilecek kararı bekliyorlar.
109. “O gün Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.” O gün şefaat ta fayda vermez. Ancak Rahmânın izin verdik-leri müstesna. Ve kimin sözünden razı olup hoşlanmışsa ancak şefaat onlara fayda verir. Şefaat edecekleri de, şefaat edilecekleri de Rahmân belirler ve şefaatin fayda vereceği kimseler de sözünden razı olduğu kimselerdir, Amelinden, hayatından razı olduğu kimselerdir. Bunların dışında kimsenin şefaatten faydalanma imkânı yoktur. Dünyada peygamber akrabasıydım, dünyada falan zata intisaplıydım, şöyle idim, böyle idim, hocaydım, hacıydım, insanlara hizmet ediyordum, şu şu sülâlelerdendim vs. vs. hiç bunların önemi yoktur. Orda tek yetkili var Allah ve o gün Onun hükümranlığında herkes mahkumdur.
110. “Allah onların geçmişlerini de, geleceklerini de bilir. Onların hiçbirinin ilmi ise O'nu kuşatamaz.” Çünkü onların önlerini de arkalarını da, önlerinde olanı da, arkalarında bıraktıklarını da bilen Allah’tır. Evet insanların önlerini ar-kalarını, cinslerini, cibilliyetlerini, kalplerini, niyetlerini, amellerini, dosyalarını bilen yalnız Allah’tır. Hiçbir melek, hiçbir peygamber, hiçbir Azîz, hiçbir kimse bunu bilemez. Hiçbir kimse bir başkasının hesabını, amelini, amel defterini, dosyasını bilemez. ben ne bir başkasının bunu bilmesi mümkün değildir. Hiç kimsenin ilmi bunu kuşatamaz. Yâni yarın Rabbim bana şefaat etme yetkisi verse bile ben bilemem ki insanların önlerini, arkalarını. Ben bilemem ki insanların ne tür bir dosyayla Allah’ın huzuruna geldiğini. Ben bilemem ki kimin direk cennete gideceğini, kimin cehenneme uğrayacağını. Çünkü kalpleri, niyetleri, amelleri, bu amellerin önünü arkasını bilen sadece Allah’tır. Onun için ben istediklerime şefaat etmeye kalkarsam zulme-debilirim, hata edebilirim, cennete gitmesi gereken birini cehenneme, cehenneme gitmesi gereken birini cennete postalama çabası içine girebilir ve zulmetmiş olabilirim, haksızlık etmiş olabilirim. Onun için tüm insanları en iyi bilen, amellerini, o amelleri işlemeye iten niyetlerini, yâni insanların önlerini arkalarını en iyi bilen Allah’tır ve ancak Allah bunu belirleme hakkına sahiptir. Çünkü Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. İnsanların yaptıklarının tümünden haberdardır. Allah’ın ne olduğunu, Allah’ın bilgisinin ne olduğunu hiç kimse bilemez.
111. “İnsanlar, diri ve her an yaratıklarını gözetip duran Allah'a boyun eğmiştir. Yükü zulüm olan kimse ise hüsrana uğramıştır.” İnsanlar, yüzler Hayy u Kayyûm olan, diri ve diriliği kendinden olan, varlığı konusunda bir başkasına bağımlı olmayan, kullarının tamamını gözetleyen, kollayan, işlerini çekip çeviren, kontrol altında tutan Allah’ın önünde eğik durmuş, boyun bükmüş, itaat etmiş, önünde diz çöküp küçüklüğünü, horluğunu, hakirliğini itiraf etmiştir. İşte o gün zulüm yüklenen kimse de hüsrana uğramış, her şeyini kayetmiş ve Allah’tan ümit keserek yok olup gitmiştir. Evet Allah huzurunda sesler kısıldı, insanlar Rab’lerine boyun eğdiler, günâh ve zulüm taraftarları da ebedîyen kaybettiler.
112. “İnanmış olarak, yararlı işler işleyen kimse, haksızlıktan ve hakkının yeneceğinden korkmaz.” İşte orada, o atmosferde kim de mü’min olduğu halde sâlih ameller işlemişse, fıtratına, yaratılışına uygun ameller işlemişse, hayatını iman kaynaklı yaşamış, hayatıyla imanını özdeşleştirmiş, Allah’a lâyık ameller peşinde koşmuş, Allah’ı kendisinden razı etmişse artık o kimse ne zulümden korkar, ne de zerre kadar kendisine bir haksızlık yapılmasından. Ne yaptıklarının zayi edilmesinden, ne de yapmadıklarıyla kendisine ceza verilmesinden korkmaz o. Yâni yaşadığı bir dünya hayatında Allah’ın istediği sâlih amelleri gerçekleştirenler, Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşayanlar kesinlikle bilsinler ki Allah onlara zalimce karar vermeyecektir. Yaptıkları amellerinin karşılığını kat kat vereceği gibi hiçbir şeyi de onlar için ek-siltmeyecektir. Mü’minlerin durumları böyle. Ama beri tarafta zalimlerin yüzleri eğilmiş, günâhları, isyanları, küfürleri ve şirkleri bellerini bükmüş, kendilerini ezmiş ve yok olup gitmişler cehenneme. Ama bir ölümle yok olup kurtuluş değil, sadece azabın içinde yok olup gitmişler. Kurtuluş imkânları kalmamıştır. İşte Mûsâ (a.s), Onun kıssası, Kur’an, Onun okunuşu ve kı-yamet, Onun gündemi, dağlar, ölüm, ölüm ötesi hayata geçiş, mah-şer, zalimler, mü’minler, kurtulanlar, kaybedenler. İşte Tâ-Hâ sûre-sinde birlikte anlatılıyor.
113. “İşte Kur'an'ı, Arapça okunmak üzere indirdik, onda tehditleri türlü türlü açıkladık ki belki sakınırlar yahut onlara ibret verir.” İşte böylece Onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Bu kitabı Arapça bir Kur’an olarak böylece sana indirdik. Ve O Kur’an’da tehditleri de ayrıntılı bir şekilde ifade ettik. Umulur ki bu insanlar Onunla yol bulurlar, hayatlarını Ona sorarlar, Onunla düzenlerler, hayatlarını bu kitabın sahibi için yaşarlar. Yahut da onlar için bu Kur’an bir zikir, bir uyarı, bir gündem, bir pusula, bir harita, bir yol gösterici olur, bir mihmandar olur. Belki sakınırlar, korunurlar, belki ibret alırlar diye. Kur’an Arapça, Muhammed (a.s) ve çevresindeki Mekkeliler Arapça konuşmaktadırlar. Bu kitabın âyetlerini duyan herkes de Allah’ın ne dediğini anlar ve kavrar. Âyetler insanların anlayabilecekleri bir şekilde ayrıntılı olarak ifade edilir. Cennet, cehennem, sâlih amel, gayri sâlih amel, salah, ifsat, eski toplumlar, haberler her şey her şey açık ve net bir şekilde ortaya konur. Ve hiçbir kimsenin, yahu burada ne deniyor? Burada ne anlatılıyor? demeye ve itiraz etmeye hakkı da kalmıyor. O gün öyleydi, bugün de böyledir. İnsanlar kıyâmete kadar bu Kur’an’ı anlamak zorundadırlar. Türk bir ana-babadan doğanlar da, İngiliz bir ana-babadan doğanlar da, Arapça’yı da hiç bilmeyenler iman ederler. Allah’tan hidâyet isterler. Allah ta hidâyetini kitabında ve elçisinde gösterir. O hiç Arapça bilmeyen insan müslüman olduktan sonra başlar yavaş yavaş Allah’ın kitabını anlamaya. Resûlünü tanımaya, Resûlünün hadislerini öğrenmeye, anlar ve tanır. Rasûlullah ve ashabına hidâyet olan bu Arapça Kur’an o dönemin Arap olmayanlara hidâyet olan bu kitap hangi dili konuşursa konuşsun bu kitabın hidâyetiyle hidâyet bulur ve şereflenir. Ve şunu da hemen ilân eder:
114. “Gerçek Hükümdar olan Allah Yücedir. Ey Muham-med! Kur’an sana vahy edilirken, vahy bitmezden önce, unutmamak için, tekrarda acele edip durma, "Rabbim! İlmimi artır" de.” Hak olan, Melik olan Allah ne yücedir. Evet o müslüman okuduğu kitabın Tâ-Hâ sûresine gelince, bu âyetine gelince bunu da okur, bunu da öğrenir ve tüm dünyaya bunu ilân eder. Ulûhiyet ve rubûbiyetine Hak olan Allah, göklerin ve yerin mülkünün sahibi olan Allah ne yücedir. İşte görüyoruz, yeryüzünün tüm coğrafyalarında, tüm iklimlerinde müslümanlar aynı gerçeği haykırıyorlar. Dilleri farklı da olsa, coğrafyaları farklı da olsa tüm müslümanlar aynı şeye inanıyorlar, aynı şeyi haykırıyorlar. Arapça bilenler de, sonradan öğrenenler de, Arap bir babadan-anadan doğanlar da, Arap olmayan ana-babadan doğanlar da, bütün müslümanlar bilirler ki en büyük Hak Allah’tır. Allah’ın şanı, şerefi üstündür ve yücedir. Şimdi sizler de bu Kur’an ile karşı karşıya mısınız? Öyleyse dün sen ey bu kitabın muhatabı olan Muhammed (a.s) ve bugün sen ey müslüman: Sana vahiy tamamlanıncaya kadar Kur’an konusunda acele etme. Bu ilk gelen sûrelerde birkaç defa geçti. Cebrâil Rabb’inden vahiy getirecek, Rasûlullah efendimiz Onu acele öğrenmek, ezberlemek için nötr vaziyetini bozacak, dilini hareket ettirmeye çalışacak, bir çabanın, bir uğraşın içine girecek ve Rabbimiz de onu uyararak buyuracak ki sen hiç acele etme. Yavaş yavaş. Sen sadece de ki Rabbim benim ilmimi artır. Biz de böyle diyeceğiz ve Kur’an’da acele etmeyeceğiz. Kesinlikle bilelim ki Kur’an’a baskın çıkamayız. Yaşanmasında da, öğrenmesinde de, okunmasında da biz Ona baskın çıkamayız, O bize baskın çıkar. Hakkından gelemeyiz. Öyleyse acele etmeyeceğiz. Haftada on âyet programlayaca-ğız. Haftada on hadis belirleyeceğiz. Bu on âyeti ve hadisi iyice öğrenip belleğimize yerleştireceğiz. Aklımıza, kalbimize, gözümüze, ku-lağımıza iyice yerleştireceğiz. Her gün ve gece bu âyetleri ve hadisleri gündeme getireceğiz. Evimizde, çarşıda pazarda, dostumuza düş-manımıza, kadına erkeğe, gence ihtiyara, müslümana kâfire kim olursa olsun, kiminle karşılaşırsak bu on âyet ve hadisle o haftamızı değerlendireceğiz. Öteki hafta bir başka on âyet ve hadise geçelim. Böyle devam ede ede göreceksiniz ki Kur’an size hakim olmuş, siz de Kur’an ile düşünmeye, Kur’an ile konuşmaya başlamış-sınız demektir. Gece-gündüz Allah’ın sözcülüğünü yapma şerefiyle şereflenmiş olacaksınız Allah’ın izniyle. Bir ömür boyu bir tek insanın senin elinle hidayete ulaşması bilesin ki dünya ve içindekilerin tamamından daha hayırlıdır. Evet ağır ağır başla bu işe. Ve sürekli de ki ya Rabbi benim ilmimi artır. Sakın ha ben ihtiyarladım, benim işim çok, ben bunu beceremem deme. Ben bilmiyorum deme. Sen bilirsin, bilmek zorundasın. Çünkü sen sana lazım olmayan çok gereksiz şeyleri biliyorsun. Çok lüzumsuz şeyleri okuyor ve dinliyorsun. Halbuki sen de biliyorsun ki Allah’tan, Allah’ın kitabından, Allah’ın haberlerinden daha önemli, daha gerekli hiçbir şey yoktur.
115. “Andolsun ki daha önce Adem'e ahit vermiştik, fakat unuttu; onu azimli bulmadık.” Adem (a.s) in kıssası bizim kıssamızdır, insanlığın kıssasıdır. Bizim insan olarak yeryüzünde varlığımızın başlangıç noktası. Adem’in dostları ve düşmanları anlatılacak. Adem’in dostları insanlığın dostlarıdır, düşmanları da yine insanlığın düşmanlarıdır. Burada anlatılacak olan, Bakara’da, A’râf’ta, Hicr’de, Kehf’te gündeme getirilen atamızın varlık kıssası bizim kulluğumuzun bir anlatımı olacaktır. Biz Rabbimizin kuluyuz. Bizim yaratılışımızda, bu dünyaya gelişimizde yaratıcı olarak Allah vardır. Bizim geçmişimiz de, geleceğimiz de Allah kontrolü altındadır. İşte burada anlatılacak ve başka hiçbir yerden, başka hiçbir kaynaktan öğrenme imkânımız olmayan bu gaybı konuda, hayatın başlangıç noktasında Adem, Havva, melekler ve iblisi karşımızda bulacağız. Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği, bilemediği, bilmesinin mümkün olmadığı bir bilgiyle karşı karşıya geleceğiz. Adem, yâni varlığın başlangıcı, yâni sen, ben. Kur’an’da nerede bir Adem sözü görürseniz anlayın ki o sensin, sizsiniz. Nerede Nuh, Hûd, Mûsâ, İsrâil oğulları ifadesini görmüşsen kendini bilmek zorundasın. O sensin. Ya eyühennas, ya eyyühelleziyne amenu denince karşıda kendinin olduğunu bil. Değilse binlerce yıl önce olup biten bir konunun bu kitapta gündeme getirilmesinin hikmeti ne ola ki? Öyle değil mi? Hani şu anda Adem yok. cennete girip çıkan da yok. Şimdi sen varsın. Cennete girip çıkan, Şeytanla kavgasını sürdüren sensin. Şu anda cennet ve cehenneme ayağı kayan, imtihan salonunu işgal eden sensin. O zaman burada gündeme getirilen atan Adem’de kendini bulmak zorundasın.
116. “Meleklere: “Adem'e secde edin" demiştik; İblisten başka hepsi secde etmiş, o çekinmişti.” Hatırlayın, hani Biz meleklere Adem’e secde edin demiştik. Adem’in varlığını onaylayın. Adem’in misyonuna boyun eğin. İblis hariç hepsi secde etmişti, İblis secdeden çekinip geri durdu. Adem’e secdeden yüz çevirdi. İşte hayatın başlangıcı, kavganın başlangıcı, sen ve şeytan. Sen ve nefsin, sen ve karşındakiler. Bakara’da, A’râf-ta bunu anlatmıştı. Tüm melekler Rabbimizin bu secde emrini yerine getirirken İblis secde etmedi. Tabii iblis melek değildi, O farklı bir yaratılıştaydı. Nitekim ilerde gelecek Onun bu farklı yaratılışı rolünü de değiştirecektir. Rabbimizin emirlerinden, Rabbimize kulluktan yüz çevirecek, Rabbimize karşı savaş açanlardan olacaktır. Adem’e secde etmeyecek, Adem’in yaratılış gerçeğini kabul etmeyecek, Adem’in şahsında Rabbimizin imtihanını kaybedecek, kulluktan çıkacak, Allah’la bir çatışma içine girecek, Allah’a isyan bayrağını çekecek, Rabbimizin rahmetinden kovulacak ve atamız Adem’i ve kıyâmete kadar Onun çocuklarını saptırma iznini alacak, Rabbimiz kendisine kıyâmetin kopacağı zamana kadar mühlet tanıyacaktır.
117,119. “Ey Adem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşma-nıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın" dedik.” Rabbimiz buyurdu ki: Ey Adem, doğrusu Şeytan senin de, eşin Havva’nın da düşmanıdır. Her ikinize de düşmandır Şeytan. Aman size karşı amansız bir düşman olan Şeytan sizi bir vartaya düşürüp de Bana kulluktan, Beni dinlemekten ve cennetten çıkarmasın. O zaman her şeyinizi kaybeder, mutsuz olursunuz, bedbaht olursunuz, kaybedenlerden, hüsrana mahkum olanlardan olursunuz. Sakın Onun yüzünden cennetinizi kaybetmeyin. Çünkü Onun en baş hedefi budur. Sizi ne yayıp yapıp ayağınızı kaydırmak, cennetinizden etmek isteyecektir. Doğrusu cennette sizin için açlık da yoktur, çıplak kalma da yoktur, susama da yoktur, güneşin sıcağında yanmak da yoktur. Hiçbir sıkıntı, hiç bir mahrumiyet ve dert yoktur sizin için orada. Adem (a.s) da Havva anamız da cennette, Allah’ın mükemmel nimetleri içinde mükemmel bir hayat yaşamaktadırlar. İşte böyle güzel bir cennet ortamında Rabbimiz düşmanları konusunda onları uyarıyor. Tabii Rabbimizin bu uyarıları sadece Adem ve Havva için değil, şu anda aynı düşmanla karşı karşıya bulunan hepimiz içindir. Şu anda dünyada yaşayan tüm Ademleri, tüm Havvaları uyarıyor Rabbimiz. Ey kullarım iyi bilin ki Şeytan sizin düşmanınızdır. Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır. Sizler de düşmanınızı iyi tanıyın. Onun saptırmalarına, onun vesveselerine itibar etmeyin. Sakın dinlemeyin onu. Unutmayın ki o alçak saptırdıklarını, müntesiplerini cehenneme çağırır. Aman dikkat edin sizlere cennetinizi kaybettirmesin buyuruyor. Evet atamız ve anamız cennette ve Şeytan onları kaydırıp oradan uzaklaştırma çabası içinde. Şu anda bizler de cennette değiliz ama cennet yolundayız. Ve atamızı, anamızı oradan çıkarma kavgası veren aynı Şeytanın şu andaki hedefi de bizleri cennet yolundan saptırmak ve kendisinin gideceği cehennem yoluna sevk etmektir. Tüm derdi budur Şeytanın. Yâni bir taraftan cennettekileri oradan çıkarma kavgası verirken, diğer taraftan oraya doğru gidenlerin yolunu saptırmaktır. Evet İblisin görevi bitmemiştir. Dünkü Adem’i ve Havva’yı saptırma misyonu bugün de aynen devam etmektedir. Dün muhatapları Adem ve Havva’ydı, bugün de onların çocuklarıdır. Öyleyse Rabbimizin bu âyetleri, bu uyarıları, bu vahiyleri bize yöneliktir. Rabbimiz bize söylüyor bunları. Ey kullarım, akıllarınızı başlarınıza alın. Düşmanınızı iyi tanıyın. Şeytanın vesveselerine kulak vermeyip Rabb’inize razı ederek cennete gittiğiniz zaman bilesiniz ki orada ne açlık, ne susuzluk, ne çıplaklık, ne de güneş altında yanma yoktur. Mükemmel bir hayat, mükemmel nimetler sizi beklemektedir. Haydi o cennete koşun. Ama dikkat edin o yolda Şeytan vardır, Şeytanlar vardır. İzinleri kaldırmışlar sizi o yoldan saptırmak için her türlü yolu deneyen Şeytanların varlığını bilerek yürüyün diyordu. Evet Rabbimiz Şeytan dedi, Şeytanın saptırmalarına dikkat dedi, aman düşmanınıza karşı ağâh olun, uyanık olun dedi, şimdi de bakın bu Şeytan insanları işte şöylece saptırır diyerek atamızın ve anamızın hayatından bize bir örnek sunacak. Bu melun düşmanın atamıza ve anamıza nasıl yaklaşma imkânı bulduğunu, onları nasıl kandırdığını anlatarak bize bu konuda bir ibret levhası arz edecek, bir miras sunacak.
117,119. “Ey Adem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşma-nıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın" dedik.” Rabbimiz buyurdu ki: Ey Adem, doğrusu Şeytan senin de, eşin Havva’nın da düşmanıdır. Her ikinize de düşmandır Şeytan. Aman size karşı amansız bir düşman olan Şeytan sizi bir vartaya düşürüp de Bana kulluktan, Beni dinlemekten ve cennetten çıkarmasın. O zaman her şeyinizi kaybeder, mutsuz olursunuz, bedbaht olursunuz, kaybedenlerden, hüsrana mahkum olanlardan olursunuz. Sakın Onun yüzünden cennetinizi kaybetmeyin. Çünkü Onun en baş hedefi budur. Sizi ne yayıp yapıp ayağınızı kaydırmak, cennetinizden etmek isteyecektir. Doğrusu cennette sizin için açlık da yoktur, çıplak kalma da yoktur, susama da yoktur, güneşin sıcağında yanmak da yoktur. Hiçbir sıkıntı, hiç bir mahrumiyet ve dert yoktur sizin için orada. Adem (a.s) da Havva anamız da cennette, Allah’ın mükemmel nimetleri içinde mükemmel bir hayat yaşamaktadırlar. İşte böyle güzel bir cennet ortamında Rabbimiz düşmanları konusunda onları uyarıyor. Tabii Rabbimizin bu uyarıları sadece Adem ve Havva için değil, şu anda aynı düşmanla karşı karşıya bulunan hepimiz içindir. Şu anda dünyada yaşayan tüm Ademleri, tüm Havvaları uyarıyor Rabbimiz. Ey kullarım iyi bilin ki Şeytan sizin düşmanınızdır. Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır. Sizler de düşmanınızı iyi tanıyın. Onun saptırmalarına, onun vesveselerine itibar etmeyin. Sakın dinlemeyin onu. Unutmayın ki o alçak saptırdıklarını, müntesiplerini cehenneme çağırır. Aman dikkat edin sizlere cennetinizi kaybettirmesin buyuruyor. Evet atamız ve anamız cennette ve Şeytan onları kaydırıp oradan uzaklaştırma çabası içinde. Şu anda bizler de cennette değiliz ama cennet yolundayız. Ve atamızı, anamızı oradan çıkarma kavgası veren aynı Şeytanın şu andaki hedefi de bizleri cennet yolundan saptırmak ve kendisinin gideceği cehennem yoluna sevk etmektir. Tüm derdi budur Şeytanın. Yâni bir taraftan cennettekileri oradan çıkarma kavgası verirken, diğer taraftan oraya doğru gidenlerin yolunu saptırmaktır. Evet İblisin görevi bitmemiştir. Dünkü Adem’i ve Havva’yı saptırma misyonu bugün de aynen devam etmektedir. Dün muhatapları Adem ve Havva’ydı, bugün de onların çocuklarıdır. Öyleyse Rabbimizin bu âyetleri, bu uyarıları, bu vahiyleri bize yöneliktir. Rabbimiz bize söylüyor bunları. Ey kullarım, akıllarınızı başlarınıza alın. Düşmanınızı iyi tanıyın. Şeytanın vesveselerine kulak vermeyip Rabb’inize razı ederek cennete gittiğiniz zaman bilesiniz ki orada ne açlık, ne susuzluk, ne çıplaklık, ne de güneş altında yanma yoktur. Mükemmel bir hayat, mükemmel nimetler sizi beklemektedir. Haydi o cennete koşun. Ama dikkat edin o yolda Şeytan vardır, Şeytanlar vardır. İzinleri kaldırmışlar sizi o yoldan saptırmak için her türlü yolu deneyen Şeytanların varlığını bilerek yürüyün diyordu. Evet Rabbimiz Şeytan dedi, Şeytanın saptırmalarına dikkat dedi, aman düşmanınıza karşı ağâh olun, uyanık olun dedi, şimdi de bakın bu Şeytan insanları işte şöylece saptırır diyerek atamızın ve anamızın hayatından bize bir örnek sunacak. Bu melun düşmanın atamıza ve anamıza nasıl yaklaşma imkânı bulduğunu, onları nasıl kandırdığını anlatarak bize bu konuda bir ibret levhası arz edecek, bir miras sunacak.
117,119. “Ey Adem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşma-nıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın" dedik.” Rabbimiz buyurdu ki: Ey Adem, doğrusu Şeytan senin de, eşin Havva’nın da düşmanıdır. Her ikinize de düşmandır Şeytan. Aman size karşı amansız bir düşman olan Şeytan sizi bir vartaya düşürüp de Bana kulluktan, Beni dinlemekten ve cennetten çıkarmasın. O zaman her şeyinizi kaybeder, mutsuz olursunuz, bedbaht olursunuz, kaybedenlerden, hüsrana mahkum olanlardan olursunuz. Sakın Onun yüzünden cennetinizi kaybetmeyin. Çünkü Onun en baş hedefi budur. Sizi ne yayıp yapıp ayağınızı kaydırmak, cennetinizden etmek isteyecektir. Doğrusu cennette sizin için açlık da yoktur, çıplak kalma da yoktur, susama da yoktur, güneşin sıcağında yanmak da yoktur. Hiçbir sıkıntı, hiç bir mahrumiyet ve dert yoktur sizin için orada. Adem (a.s) da Havva anamız da cennette, Allah’ın mükemmel nimetleri içinde mükemmel bir hayat yaşamaktadırlar. İşte böyle güzel bir cennet ortamında Rabbimiz düşmanları konusunda onları uyarıyor. Tabii Rabbimizin bu uyarıları sadece Adem ve Havva için değil, şu anda aynı düşmanla karşı karşıya bulunan hepimiz içindir. Şu anda dünyada yaşayan tüm Ademleri, tüm Havvaları uyarıyor Rabbimiz. Ey kullarım iyi bilin ki Şeytan sizin düşmanınızdır. Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır. Sizler de düşmanınızı iyi tanıyın. Onun saptırmalarına, onun vesveselerine itibar etmeyin. Sakın dinlemeyin onu. Unutmayın ki o alçak saptırdıklarını, müntesiplerini cehenneme çağırır. Aman dikkat edin sizlere cennetinizi kaybettirmesin buyuruyor. Evet atamız ve anamız cennette ve Şeytan onları kaydırıp oradan uzaklaştırma çabası içinde. Şu anda bizler de cennette değiliz ama cennet yolundayız. Ve atamızı, anamızı oradan çıkarma kavgası veren aynı Şeytanın şu andaki hedefi de bizleri cennet yolundan saptırmak ve kendisinin gideceği cehennem yoluna sevk etmektir. Tüm derdi budur Şeytanın. Yâni bir taraftan cennettekileri oradan çıkarma kavgası verirken, diğer taraftan oraya doğru gidenlerin yolunu saptırmaktır. Evet İblisin görevi bitmemiştir. Dünkü Adem’i ve Havva’yı saptırma misyonu bugün de aynen devam etmektedir. Dün muhatapları Adem ve Havva’ydı, bugün de onların çocuklarıdır. Öyleyse Rabbimizin bu âyetleri, bu uyarıları, bu vahiyleri bize yöneliktir. Rabbimiz bize söylüyor bunları. Ey kullarım, akıllarınızı başlarınıza alın. Düşmanınızı iyi tanıyın. Şeytanın vesveselerine kulak vermeyip Rabb’inize razı ederek cennete gittiğiniz zaman bilesiniz ki orada ne açlık, ne susuzluk, ne çıplaklık, ne de güneş altında yanma yoktur. Mükemmel bir hayat, mükemmel nimetler sizi beklemektedir. Haydi o cennete koşun. Ama dikkat edin o yolda Şeytan vardır, Şeytanlar vardır. İzinleri kaldırmışlar sizi o yoldan saptırmak için her türlü yolu deneyen Şeytanların varlığını bilerek yürüyün diyordu. Evet Rabbimiz Şeytan dedi, Şeytanın saptırmalarına dikkat dedi, aman düşmanınıza karşı ağâh olun, uyanık olun dedi, şimdi de bakın bu Şeytan insanları işte şöylece saptırır diyerek atamızın ve anamızın hayatından bize bir örnek sunacak. Bu melun düşmanın atamıza ve anamıza nasıl yaklaşma imkânı bulduğunu, onları nasıl kandırdığını anlatarak bize bu konuda bir ibret levhası arz edecek, bir miras sunacak.
120. “Ama şeytan ona vesvese verip: "Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi? " dedi.” Adem (a.s) Rabbimizin bu uyarısını almıştı. Ve Şeytan gö-revine başladı. Adem’e vesvese verdi. Dedi ki, ey Adem, sana sonsuzluk ağacını göstereyim mi? Sana ebedîyet ağacına delalet edeyim mi? Sana sonsuzca yaşamaya, bitmeyecek, asla sonu olmayacak bir mülke ulaştıracak bir yola, bir usule delalet edeyim mi? Sana bunun yolunu göstereyim mi? Gel benim sözümü dinle, gel benim gösterdiğime tabi ol da şu sana göstereceğim ölümsüzlük ağacından ye ve sonunda ebedîliğe ulaş. Eğer şu ağaçtan yersen kesinlikle bilesin ki hiç bitmeyen, tükenmeyen bir ömrü, sonu gelmeyen bir hayatı yudumlamış olacaksın. asla sana ölüm gelmeyecek. Ebedîyen yaşayıp gideceksin. Ölümsüz bir saltanatın sahibi olacaksın. Kitabımızın başka âyetlerinden anlıyoruz ki Rabbimiz Cen-nette atamızla anamıza bir ağacı yasaklamıştı. Dilediğinizden yiyip için amma şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz buyurmuştu. Kimileri bu yasak Adem ile Havva’nın iradeleridir demişler. Yâni bu yasak iradeyi, Adem ile Havva’nın seçebilme özelliklerini anlatır demişler. İyi ya da kötü, haram ya da helâl, hayır ya da şer, iman ya da küfürden birini seçebilme özelliklerinin varlığını anlatır bu yasak. Esasen irade yasakla yeşerebilir. Eğer varlıkların hayatında yasak yoksa onların şahsiyetlerinin gelişmesi de mümkün değildir. Şahsiyetlerin gelişmesi için yasak lazımdır. Meselâ her istediğini yapabilen bir çocuk düşünün şahsiyeti gelişmez bu çocuğun. Bunların da şahsiyetlerinin gelişip yeşermesi için bir yasak var hayatlarında. Allah buyurmuştu ki şu ağaca yaklaşmayacaksınız. İşte böyle bir ortamda Şeytan harekete geçer. Allah’a verdiği Adem’i ve Havva’yı saptırma sözünü yerine getirmek için ilk deneyimini vermek üzere şeytan harekete geçer. Adem ve Havva’yı kandırarak hem onlara hem de kıyâmete kadar onların neslinden gelecek insanlara ilk numarasını, ilk kandırma tekniğini göstermek ister ve böylece işe başlar. Adem’e vesvese verdi. Bu vesvesenin şekli, Adem’e nasıl yaklaştığı bizim için önemli değildir. Eğer önemli olsaydı Rabbimiz burada bize anlatırdı. Ama burada esas Şeytanın Adem’e yaklaşma taktiği çok önemlidir. Bunu çok iyi bilmek zorundayız. Şeytanın bu taktiğini Rabbimiz bize anlatıyor ki ona karşı uyanık olalım. Neymiş onun yaklaşma planı? Bakın diyor ki: Ey Adem, bu ağaçtan yediğin zaman kesinlikle bilesin ki sen bir melek olacaksın ve ebedîyen yaşayacaksın. Ebedî yaşayan bir melek olarak sana hiç ölüm gelmeyecek, hayatın ve zevklerin asla son bulmayacak, ebedîlik hakkını elde etmiş olacaksın. Adem atamızı en zayıf yerinden vuruyordu hain. Onu zaaf noktalarından yakalıyor hain. İnsanın zaaf noktalarını çok iyi bilmektedir alçak. İnsanın en büyük iki zaaf noktası vardır. Birincisi ebedîleş-mek, ölümsüzleşmek, ebedîyen yaşamak arzusu, ikincisi de yaşadığı hayatta mal, mülk, makam sahibi olmak, rahat bir hayat yaşamak. Şeytan insanların bu en büyük zaaf noktalarını çok iyi bildiği için genelde onları kandırabilmek için bu noktalarından yaklaşıyor. Gerçekten insanda mal sevgisi, makam sevgisi ve yaşama sevgisi, dünyada ebedî kalma arzusu fıtratında var olan şeylerdir. Zaten insanın gözünde dünyada mal, mülk ve makam sahibi olmak ebedîleşme sebebidir. İnsan bunlara sahip olmakla dünyada ebedîleşeceğini zanneder. Malı, mülkü ve makamı dünyada ebedîlik sebebi zanneder. Bunlara sahip olduğu zaman sanki artık kendisinin kimseye ihtiyacının olmadığı zehabına kapılarak müstekbirce bir tutum sergilemeye başlar. Kur’an’ın pek çok yerinde azgınlaşan, tâğutlaşan, yeryüzünde tanrılığını iddia ederek Allah’a karşı savaş açma bedbahtlığında bulunan insanların genellikle mal, mülk sahibi, makam mevki sahibi, sulta saltanat sahibi kimseler olduğunu görüyoruz. Evet atamız Adem’e böylece yaklaşır. A’râf’ta da sözlerine inandırıp Adem’i kandırabilmek için Allah adına yeminler ettiği anlatılır: "Doğrusu ben size öğüt verenlerdenim" diye ikisine yemin etti.” (A’râf 21) Ey Adem vallahi de billahi de ben sizin kötülüğünüzü değil iyiliğinizi istiyorum. Allah şahidimdir ki ben sizin için hayırhah bir dostum. Ben sadece sizi düşünen bir dostunuzum. Benim bu işte en küçük bir menfaatim yoktur. Eğer kendim için istiyorsam, kendi menfaatimi düşünüyorsam namerdim. Bütün derdim sizin şu söylediğim nimetlere ulaşmanızdır. Benim bundan başka bir derdim yoktur diyerek onlara Allah adına yeminler etti. İşte onun bu yeminleri, bu hayırhah görünümü Adem atamızı aldatmaya sebep oldu. Ve sonunda:
121. “Bunun üzerine ikisi de o ağacın meyvesinden yedi, ayıp yerleri görünüverdi. Cennet yapraklarıyla örtünmeye koyuldular. Adem, Rabb’ine baş kaldırdı ve yolunu şaşırdı.” Ve nihâyet her ikisi de, Adem de, Havva da o ağaçtan, o yasaktan yediler. Hemen üzerlerindeki elbise soyuluverdi de ayıp yerleri, edep yerleri açığa çıkıverdi. Ya da günâhları açığa çıkıverdi. Ya da iradeleri, insan oluşları, zaafları açığa çıkıverdi. Önceleri ikisinin de avret yerleri Allah’tan bir nûrla örtülü idiydi de işledikleri bu günâhla açığa çıkıverdi. Ya da özlerinde, fıtratlarında, mayalarında bulunan günâh özelliği, günâh işleme özelliği, irade özelliği açığa çıkıverdi. Yâni insan oluşları açığa çıkıverdi. Çünkü insan oğlu iki şeyden meydana gelmiştir. Birinci yönü çamur yönüdür. Allah onu topraktan, balçıktan yaratmıştır. İkinci yönü de ruh yönüdür. Çamurdan yarattığı bu varlığa Allah bir de ruh vermiştir. İnsan ele alınıp tanınırken, değerlendirilirken bu iki yön ihmal edilmemelidir. Zira insan ne yalnızca ruh, ne de sadece çamurdur. Bu bizim babamız, anamız, karımız, kocamız, oğlumuz kızımız olabilir. Onlarla ilişkilerimizde, onlara ulaştıracağımız eğitimlerde onun bu iki yönünü ihmal etmeyecek ve dengeyi kurmaya çalışacağız. Bunu en iyi bilen elbette onun kurucusu, onun yaratıcısı olan Allah’tır. İşte onu en iyi bilen Allah ona kanun vazediyor. Allah’ın insan adına koyduğu kanunların, yasaların uygulanması bu iki yönün unutulmamasını gerektirir. Evet böylece fıtratları, iradeleri, günâh işleme özellikleri açığa çıktı ve de avret yerleri açılıverdi. Ve hemen cennet yapraklarıyla, hurma yapraklarıyla açılan yerlerini örtmeye başladılar, kapatmaya çalıştılar. Evet Adem atamız ve Havva anamız cennette açılan avret yerlerini hayalarından, edeplerinden ötürü hemen yapraklarla örtmeye çalışıyorlar. Halbuki ilk insandı bunlar. Önceden açıklık ya da örtünme nedir bilmiyorlardı da birdenbire avret yerleri açılıverince hemen yapraklarla oralarını yamamaya, örtmeye çalışıyorlar. Eğer o ikisi çıplaklıklarını devam ettirmiş olsalardı, hemen örtünme yoluna gitmemiş olsalardı belki de ebedîyen kaybedenlerden olacaklardı. Aynı şekilde şu anda Şeytanın vartalarına gelerek, moda sûretindeki, âdetler kılığındaki, yönetmelikler kisvesindeki, toplum ve çevre görünümündeki Şeytanların vesveselerine kulak vererek üzerlerindeki Allah’ın istediği elbiselerini çıkarıp Şeytanın emrine boyun eğen, Şeytana teslim olan, ilk raundu Şeytana kazandıran bir insan da, bir kadın da eğer hemen kendini toparlayıp örtünmeye çalışmaz-sa, kaybettiği elbisesini, örtüsünü terk etmekte devam ederse, örtüsüzlüğü kabullenirse kesinlikle bilelim ki o da aynen İblis gibi ebedîyen kaybedenlerden olacak, kaybedenlerin yoluna girmiş olacaktır. Ama olabilir. Bu bir savaştır ve gafleti sebebiyle, bilgisizliği sebebiyle savaşın ilk raundunu kaybedebilir insan. Bir anda Şeytanın vartasına düşebilir. Hemen kendisini toparlayıp kaybettiğini yeniden kazanma kavgası içine girerse Rabbimiz onu affedecektir unutmayalım. Örtünmeye çalışıyorlar. Ve işte savaşın ikinci raundunu kazanan onlar oluyor. Eğer o ilk yıkılışta üzerlerine elbiselerini almayı düşünmeselerdi elbette Şeytanın galibiyeti devam edecekti. Ama işte Şeytana en büyük darbe Onun vartasına düştükten sonra hemen toparlanıp, hemen aklını başına alıp, hemen ayağa kalkıp Allah’a yö-nelmektir. Hemen tevbe edip, hemen dönüş yapıp Allah’tan af dilemektir. İşte atamız ve anamız da öyle yaptılar. Elbise bulamasalar bile yapraklarla örtmeye çalışarak dönüşlerini, tevbelerini ortaya koyuyorlardı. Onlar böyle Rab’lerine dönüverince de Şeytanın burnu yere sürtülüyordu. Yâni onlar tevbe bilincine erince, dönüş şuuruna ulaşınca Şeytan yine yese düştü, yine kaybedenlerden oluverdi. Evet öyleyse unutmayalım ki bir anlık bir gaflet sonucu Şeytanın çelmesine takılıp düşen kişi hemen tevbe edip Allah’a dönerse kesinlikle bilelim ki Rabbimiz onun tevbesini kabul edecektir. Görüyoruz ki cennette avret yerleri açılan ebeveynimiz hemen örtmeye, örtünmeye çalışıyorlar. Peki, acaba O cennet ortamında kim vardı onları görecek de örtünüyorlardı? Kimden çekinip utanıyorlardı? Ve onlara bu utanma duygusunu kim vermişti? kimden öğrenmişlerdi örtünmeleri gerektiğini? Yâni hocaları kimdi onların? Kimse yoktu değil mi cennette? Sadece karı koca iki insandan başka hiç kimse yoktu. Hani kimi kâfirler öyle diyorlar değil mi? Efendim, eğer bu kadınlara, bu kızlara utanmaları, örtünmeleri gerektiği konusunda bir eğitim verilmese bunlar asla örtünmezler. Şu anda örtünenler mutlaka kendilerine ailelerinden, okullarından verilen bir telkin sonucu örtünmektedirler. Değilse hiçbir kadın örtünme gereksinimi duymaz di-yorlar. Şimdi sormak lâzım bu kâfirlere: İşte cennette iki insan örtü-nüyorlar. Kim dedi onlara örtünün diye? Kim telkinde bulundu? Ho-caları kimdi? Babaları kimdi onların? Nereden, kimden duydular örtünmek zorunda olduklarını. Hayır hayır yalan söylüyorsunuz alçaklar. Örtünmek fıtrîdir. Fıtratında vardır insanın bu. İşte bakın mayalarındaki örtünme duygusu açığa çıktı da Adem’le Havva onun için ör-tündüler. Ve bir de yine fıtratlarındaki utanmaları gereken çevrelerini bildiler de ondan örtündüler. Öyle değil mi? Kitabımızdan ve Rasûlul-lah efendimizin sünnetinden biliyoruz ki insanın iki çevresi vardır. Bi-rincisi maddî çevresi, ikincisi de manevî çevresi. Maddî çevre şu etrafımızda gördüğümüz insan, ağaç, taş her şeydir. Manevî çevremiz de Allah, melekler, cinler. Değilse materyalist kâfirlerin dedikleri gibi insan sadece maddeden ibaret değildir. Ve işte insan hem maddî çevresinden, hem de manevî çevresinden utanacaktır. Tabii asıl utanılması gereken Allah’tır. Zira utanmayı bizim fıtratlarımıza koyan, utan-mayı yaratan ve utanmanın sınırlarını belirleyen Rabbimizdir. Yâni ben önce Allah’ın utan dediklerinden utanacağım, utanma dediklerinden de utanmayacağım. Evet bir anlık bir gafletin sonucu düşen Adem ve Havva hemen doğrulup Rab’lerine yöneldiler. İnsan olmaları sebebiyle, insanî özellikleri sebebiyle, Şeytanın vesveselerine kanma özellikleriyle bir an Rab’lerine isyan ettiler ve de şaşırdılar. Ama Adem’in isyanı İblisin isyanı gibi devamlı olmadı. Şaşkınlığı devamlı olmadı. Birdenbire kendilerine gelip Rablerini tesbihe ve tevbeye yöneldiler. Tesbihlerini de A’râf sûresi şöyle anlatıyordu: “Her ikisi, “Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağış-lamaz ve bize "merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz" dediler.” (A’râf 23) Ya Rabbi biz nefislerimize zulmettik. Bulunmamamız gereken konumda bulunarak, yapmamamız gereken şeyi yaparak, dinleme-memiz gereken varlığı dinleyerek, gösterdiği yolda yürümememiz ge-reken düşmanın yoluna tabi olarak, dinlememiz gereken Senin emirlerinden bir an gaflet ederek biz kendi kendimize zulmettik. Eğer bu yaptığımızdan dolayı bizi bağışlamaz, bizi affetmezsen biz hüsrana mahkum olanlardan oluruz. Biz rahmeti kaybeden, cehenneme yuvarlanan ve ebedîyen amelleri boşa gidenlerden oluruz. Öyleyse ne olur ya Rabbi bizi affet, bizi bağışla ve bize merhametinle muamelede bulun diyorlar. Böylece suçlu olduklarını itiraf ederek Rab’lerine tevbe ediyorlar ve Allah ta onları affediyor. Bakın bundan sonraki âyet bunu şöyle ortaya koyuyor:
122. “Rabbi yine de onu seçip tevbesini kabul etti, ona doğru yolu gösterdi.” Sonra Rabbi Onu seçti. Rabbi Onun tevbesini kabul etti ve Onu peygamber seçti. Tevbesini, dönüşünü kabul etmekle beraber Onu çocuklarına peygamber de yaptı. Ve işte yeryüzünde peygamberlik yolunun ilk rehberi Hz. Adem oluyordu. Evet bu konuda ilk olan Hz. Adem aynı zamanda Şeytanın vesvesesine kulak vermede de ilk oluyordu. İnsanlığın düşmanı Şeytana ilk aldanan da yine Adem (a.s) oluyor ve Rabbimiz bu konuda Onu sorumlu tutuyordu: Buyuruyordu. Demek ki ailede ilk sorumluluk Adem’indir, erkeğindir. Demek ki bir ailede düzen varsa, bir ailede Allah’ın istediği şekilde kulluk ve teslimiyet varsa bunun başarısı erkeğe aittir. Ama ailede bir bozukluk, bir itaatsizlik, bir geçimsizlik varsa bunun sorumluluğu da yine ilk olarak erkeğe aittir. Öyleyse ilk irkilmeyi, ilk tevbeyi, ilk dönüşü, ilk düzelmeyi erkekler yapacak ve tabii onlar düzelince de kadınlar düzeleceklerdir. Evet bundan sonra Rabbimiz buyurdu ki:
123. “Onlara şöyle dedi: "Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Elbet size benden bir yol gösteren gelir; Benim yoluma uyan ne sapar ve ne de bedbaht olur.” Haydi ikiniz de inin. Ey Adem ve Havva haydi ikiniz birden dünyaya inin. Bakarada ve başka yerlerde de Rabbimiz çoğul kul-lanır. “İhbitu” Hepiniz inin şeklinde. Ama burada tesniye kullanılmış. Tabii hem o ikisi, hem de onların zürriyetleri olan insanlık da iniyordu onlarla birlikte. İşte bu andan itibaren yeryüzünde Allah’a isyanın temsilcisi olan İblis’le, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olan insan arasında kıyâmete kadar sürecek bir düşmanlık başlıyordu. Evet o andan itibaren bu düşmanların birlikte yaşamak zorunda oldukları bir savaş alanı oluyordu dünya. Adem, Havva, çocukları ve İblis. Adem ve Havva İblise, İblis de onlara düşman. Adem ve Havva’nın çocukları İblise düşman, İblis de onların amansız düşmanı. İblise düşman olan Adem ve Havva Allah’la barışık, Adem ve Havva’ya düşman olan İblis Allah’a düşman. Allah’ın düşmanı olan İblis bizim de düşmanımız. İşte bizler bu dünyada Rabbimizin düşmanını düşman bilerek, Rabbimizin dostlarını da dost bilerek bir hayat yaşayacağız ve sonunda İblise düşman ve Allah’la barışık olarak ölmeyi becereceğiz. İşte hedefimiz bu olacak. Bu savaşta safımızı iyi belirleyeceğiz. Bu savaş imanla küfür, hak ile bâtıl, hidâyetle dalâlet arasında devam edecek bir savaştır. Ve anlıyoruz ki artık hiçbir zaman İblis bizimle asla barış masasına oturmayacaktır. Hiçbir zaman bizimle sulha yanaşmayacak ve sürekli bizi yoklayacak, zayıf anımızı bulmaya çalışacaktır. Öyleyse yeryüzünde mutlaka iki cephe, iki kutup olacaktır. İman cephesi, küfür cephesi, secdeliler cephesi, secdesizler cep-hesi, Adem’in cephesi, şeytanın cephesi. Bu iki cephe arasında kı-yamete kadar düşmanlık devam edecektir. Şeytan ve taraftarlarıyla, şeytani güçlerle savaşımız kıyâmete kadar sürecektir. Bakıyoruz ki şu anda dünya siyasetine hakim olan şeytani güçler sürekli savaşı kö-rüklüyorlar. Her toplantıda barıştan söz edilir, ama bir türlü barış ger-çekleşmez. Barıştan bahsedenler hep müslüman kanı akıtmaktan ya-nadırlar. Barış sözleri bile müslümanları yok etme planlarıdır. Hayır hayır müslümanlar bu sözlere aldanmamalıdır. Rabbimiz buyuruyor ki siz silahlarınızı terk etseniz bile onlar asla sizin varlığınıza tahammül etmeyecekler ve kıyâmete kadar bu savaşı sürdüreceklerdir. Bunların sizin karşınızda barış havarisi kesilmelerine sakın aldanmayın ey müslümanlar. O halda sizler de hakkın savaşını vermeye, hak adına ve hak safında onlarla karşılaşmaya hazır olun diyor Rabbimiz. Evet bir tarafta kendi cinsinden olan İblisin taraftarları, İblisin zürriyeti düşmanımızdır, öbür taraftan da kıyâmete kadar İblise uşaklık eden iki ayaklı İblis yanlılarıyla savaşımız sürecektir. Bazen kendi başımıza, tıpkı atamız Ademle anamız Havva gibi veya Firavunun sarayında tek başına kavgasını sürdüren bir Asiye anamız gibi veya tek başına Nemrut ve toplumuyla savaşını sürdüren İbrahîm babamız gibi veya önceki âyetlerde anlatılan Şeytan ve onun dostu Firavun karşısında Mûsâ ve Harun (a.s) lar gibi Sadece Allah’a güvenerek, sadece vahye kulak vererek bu savaşımızı sürdüreceğiz ve Allah’ın izniyle bizler de onlar gibi galip geleceğimizi asla unutmayacağız. Öyleyse bu âyetlerle bizden istenen; iman cephesinde, Adem cephesinde yerimizi almak, safımızı iyi belirlemek Allah’ın düşman-larını düşman bilmek, dostlarını dost bilip hayatımızın sonuna kadar böyle bir şuurla yaşamaktır. Hayatımızın sonuna kadar şeytanla ve şeytan taraftarları Allah düşmanlarıyla savaşta olduğumuzu unutmamaktır. Bu dünyada geçici bir geçimlik için ve imtihan için bulunduğumuzu unutmamak ve sonunda hesap vermek üzere gideceğimiz âhireti bir an bile hatırımızdan çıkarmamaktır. Rabbimizin bize bu konuda, her konuda yol gösteren vahyinden, kitabından uzak kalmamaktır. Bakın Rabbimiz diyor ki: Ey Adem ve ey Havva. Ey Adem ve Havva çocukları. Ey tüm insanlık. Ey kullarım, indiğiniz o dünyada, yaşadığınız o hayatta benden size hidâyet, yol gösteri, hayat programı gelecektir. Benden size vahiy gelecektir, kitap gelecektir. Benden size elçiler, mihmandarlar, yol göstericiler gelecektir. Benden size Nuh gelecek, Hûd gelecek, Sâlih gelecek, İbrahîm gelecek, Mûsâ, Îsâ gelecek, Muhammed (a.s) gelecektir. Kim benim hidâyetime tabi olursa, kim Benim kitaplarıma, kim Benim elçilerime tabi olur, hayatını onlar kaynaklı yaşarsa onlar asla ne sapıtırlar, ne de şaki olup sıkıntı içine düşerler. Ne yollarını kaybederler, ne de bu hayatta bir sıkıntı içine düşerler. Kitabıma, vahyime, elçime tabi olanlar asla mutsuz olmazlar, asla bedbaht olmazlar. Benimle barışık bir hayat, elçilerim ve kitaplarımla tanışık bir hayat asla mutsuzluk ve huzursuzluk getirmeyecektir. Değilse siz bilirsiniz. Eğer Benim vahyimden uzak, elçilerime küskün bir hayatın insanı olursanız, Bana düşman Şeytanlara dost olursanız o zaman işte size önceki âyetlerimde anlattığım gibi tufanınızı, belânızı bekleyin. Kan gölüne dönmüş bir dünyayı bekleyin. müslüman oldunuz mu, Bana teslim oldunuz mu dünyanız da güzel olur, âhiretiniz de. Siz yeter ki Benden gelen vahye teslim olun. Varsın tüm dünya küfür içinde, şirk içinde birbirini yesin. Siz yeter ki Bana dost olun, varsın tüm dünya size düşman olsun. Siz Benimle barışıksanız dünyanız güzel olacaktır, asla size bir sıkıntı, bir mutsuzluk göstermeyeceğim. Benimle beraber olanın kalbi de huzurludur, ailesi de mutludur, hayatı da düzgün olacaktır diyor Rabbimiz. Ama:
124. “Benim Kitabımdan yüz çeviren bilsin ki onun dar bir geçimi olur ve kıyâmet günü de onu kör olarak haşr ederiz.” Kim de Benim vahyimden, Benim zikrimden, Benim kitabım-dan, Benim peygamberlerimden yüz çevirirse, Benim dinimden, Benim hayat programımdan, Benim yolumdan iraz eder, uzaklaşırsa kesinlikle bilesiniz ki onun içinde bu dünyada sıkıntılı bir hayat vardır. Dünyada bir geçim darlığının, bir mahrumiyetin, bir sıkıntının yanında âhirette de onu ama olarak huzurumuza getireceğiz. Onu kör olarak haşır edeceğiz. Dünyada sıkıntılı, bunalımlı bir hayat yaşayacaklar, âhirette de kör olarak haşır edilecekler onlar. İşte görüyoruz milyarların içinde, trilyonların arasında hâlâ fakirlik korkusu içinde kıvranıyorlar adamlar. Veya bir tek müslümanın Allahu Ekber demesinden bile sıkıntılanıyorlar. Dünyada böyle olanları âhirette daha büyük sıkıntılar beklemektedir. İki gözleri de kör olarak gelecekler Allah’ın huzuruna.
125. “O zaman: "Rabbim! Beni niçin kör olarak haşr ettin, oysa ben gören bir kimseydim" der.” O zaman diyecekler ki, zikirden yüz çeviren, kitapla diyalog-ları kesilen, peygamberle ilgilenmeyen, Allah’a, peygambere ve müs-lümanlara karşı azgın bir düşman kesilen, hayatına Allah’ı karıştırma-yan, hayatında kitabın izi bile bulunmayan, bu dünyada kitabın varlığına tahammül edemeyen, var gücüyle müslümanları yok etmenin hesabını yapan bu aşağılık mahluklar diyecekler ki Rabbim, bizi niye böyle kör haşrettin? Oysa bizler dünyada görenlerdendik. Dünyada gözlerimiz görüyordu. Şimdi niye bizi kör ettin? Rabbimiz buyuracak ki:
126. “Allah: “Böyledir, âyetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun, bugün de öylece unutulursun" der.” Kezalik. Evet öyle. Dünyada sana Benim âyetlerim gelmişti de, sen nankörce onları unutmuştun. Sizler dünyada size gelen âyetlerimi yok farz etmiştiniz. onları görmezden gelmiştiniz. Hayatınızı bu âyetlere göre düzenlememiştiniz. Hiçbir şey ifade etmemişti Benim âyetlerim sizin için. Ha var, ha yok, fark etmez demiştiniz. Âyetlerimle ilgilenmemiştiniz. Kendiniz onları okumadığınız gibi, duymadığınız gibi, onları size duyuranları da susturmaya çalışmıştınız. Dünyada gözleriniz vardı ama kullanmıyordunuz. Kulaklarınız vardı, kalpleriniz vardı, ama kullanmıyordunuz. sizler de işte aynen bunun gibi bugün burada cehennemin bir köşesinde dayanılmaz azapların kucağımda unutulacaksınız. Sizin orada azabın içinde kıvrandığınızı hiç kimse görmeyecek, hiç kimse ilgilenmeyecek buyuracak. Tıpkı dünyada si-zin Bizi unuttuğunuz gibi Biz de sizi unutacağız. Aman ya Rabbi Sen bizi unutma. Aman ya Rabbi Sen bize kendini unutturma. Sen de bizi unutma ya Rabbi. Kendini unutturma bize ya Rabbi. Âyetlerini unutturma bize, kitabını unutturma, peygamberini unutturma ne olur ya Rabbi. Bu duaya amin diyen bizler acaba nasıl bir hayat yaşıyoruz? Allah’ın zikriyle, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın kitabıyla birlikte bir hayatımız mı var? Allah’ı, Allah’ın kitabını, Allah’ın elçisini unutmadan bir hayat mı yaşıyoruz? Tâ-Hâ ile, Bakara ile, Âl-i İmrân ile birlikte, onların rehberliğinde bir hayat mı yaşıyoruz? Yoksa bunları unutarak, bunlardan habersiz bir hayat mı yaşıyoruz? Unutuyor muyuz Allah’ı? Unutuyor muyuz kitabı? Unutuyor muyuz peygamberi? Unuttuk mu İblisin düşmanlığını? Unuttuk mu Şeytanın vesveselerini? Dost mu olduk düşmanla? Düşman mı kesildik dosta? Unuttuk mu örtünmeyi? Unuttuk mu tevbeyi? Unuttuk mu hesabı? Unuttuk mu Allah’ı? Siz bilirsiniz, o zaman siz de unutulacaksınız. O zaman unutmayalım ki biz de unutulacağız. Eğer unutma-mışsak, hep hafızamızda canlıysa Allah, kitap, peygamber, âhiret, hesap, kitap o zaman korkmayın, asla unutulmayacaksınız. Allah as-la sizi unutmayacaktır. Ve Allah’ın unutmadıklarının dünya hayatları da güzel olacak, âhiret hayatları da. Bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım inşallah.
127. “İşte haddi aşanları, Rabb’inin âyetlerine inanma-yanları böylece cezalandıracağız. Hem, âhiretin azabı bu dünya azabından daha şiddetli ve daha devamlıdır.” Evet, işte böyle israf eden, hayatını israf eden, fıtratını israf edenler, hayatlarını boşa harcayanlar, ömürlerini, imkânlarını, fırsatlarını kötüye harcayanlar, ölçüsüzce bir hayat yaşayanları ve âyetlerimize inanmayanları, âyetlerimizi boşa çıkaranları böylece cezalandıracağız. Dünyada onları rezil rüsva edeceğiz. Ama âhiret azabı bu dünya azabından çok daha şedit, çok daha sürelidir. Dünya azapları ne kadar şiddetli olursa olsun bir gün ölünce biter, ama âhiret azabı sonsuzdur Allah korusun. Evet âhiret gününde kör olarak haşır olacak bir adama verilen bir cevap ama bugün hepimize bir uyarıdır, korkalım, ürkelim, aklımızı başımıza alalım Rabbimizin bu uyarısıyla. Şimdi bir soru. Bir durum değerlendirmesi. Bir tarih sorgulaması. Eğer bu kadar âyet size hidâyet etmemişse, bu kadar uyarı sizin akıllarınızı başınıza getirmemiş, sizi adam etmeye yetmemişse şu âyetlerimde mi yetmeyecek? Şu ayetlerimle de mi adam olmaya yanaşmayacaksınız? buyurarak Rabbimiz bizi bir uyarısıyla, bir âyetiyle daha karşı karşıya getirecek.
128. “Onları yerlerinde gezdikleri, kendilerinden önce yok etmiş olduğumuz bunca nesiller doğru yola sevk etmedi mi? Doğrusu bunlarda akıl sahipleri için ibretler vardır.” Onlardan önce Biz bir sürü insanı helâk etmedik mi? Şu anda onların kalıntıları üzerinde gezip dolaştığınız nice nesilleri yok etmedik mi? Gözünüzün önünde gerçekleşen bu helâkler bari sizi uyandırmadı mı? Uyanıp Rabb’inize kulluğa dönmenize yetmedi mi bunlar? Nuh kavmi, Âd kavmi, Semûd kavmi, Lût kavmi, Medyenliler, Eyke’liler, Firavun ve toplum helâk oldu. Onlardan sonra gelenler bu helâklerden ibret almalı değiller miydi? İbret almalı değil miyiz? Onlar helâk oldular da bizler olmayacak mıyız? Onlar gittiler de biz gitmeyecek miyiz? Yâni şu anda bizler onların yerlerinde, yurtlarında yaşamıyor muyuz? Onların yurtlarında oturan dünün Mekkelilerine bir hitaptı bu âyetler. Şu anda da bizler varız. Şu anda da onların mekânlarını şenlendirenler bizleriz. Onlar gittiler de biz ebedî mi kalacağız? Biz gitmeyecek miyiz? Evet akıl sahipleri için doğrusu bunda ayetler, ibretler vardır.
129. “Eğer Rabb’inin verilmiş bir sözü ve tayin ettiği bir süre olmasaydı, hemen azaba uğrarlardı.” Eğer Rabb’inin bir hükmü, verilmiş bir sözü olmasaydı, onlar için takdir edilmiş toplumsal bir ecel muhakkak ki onların yıkımı da hemen gerçekleşmiş olurdu, onların da işler bitmiş olurdu. Allah’ın bu âyetlerine inanmamaya ısrar eden Mekke müşrikleri soruyorlardı Allah’ın Resûlüne. Ey Muhammed, hani bizler niye helâk olmuyoruz? Üç senedir, beş senedir seni ve sana gelen bu âyetleri inkâr etmeye, senin Rabb’ine kafa tutmaya devam ediyoruz. Hani niye gelmiyor bu helâk? Niye yerin dibine batırmıyor bu Allah bizi? Veya işte şimdi şu anda da yirminci asrın kâfirleri, zalimleri aynı şeyi söylüyorlar. On senedir, yirmi senedir, elli senedir, yüz senedir şu bizim küfürlerimiz devam ediyor. Allah’a ve peygamberlerine karşı isyanlarımız devam ediyor. Her gün Allah’a ve müslümanlara küfrediyoruz. Hani biz niye helâk olmadık ya? Hani bu sözünü ettiğiniz helâk nerde kaldı? derlerse işte Rabbimizin cevabı budur. Rab-bimiz tüm toplumlar için, tüm devletler için bir ecel tayin etmiş, o ecelleri dolmadıkça ve de her bir kavme mühlet tanımadan, onlara uyarıcılar göndermeden onları helâk etmeyeceğine dair söz vermiştir.
130. “Ey Muhammed! Onların dediklerine sabret; güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabb’ini hamd ile tesbih et; gece saatleri ve gündüzleri de tesbih et ki; Rab-b’inin rızasına eresin.” Ey peygamberim, sen onların sözlerine sabret. Kesinlikle dinleme onları. Sen sabret. Sen dayan ve diren. Sen yoluna devam et. Sen onlar için kulluk programını bozma. Sen sakın kulluğundan vazgeçme peygamberim. Onlar ne derse desin sen aldırma ve yoluna devam et. Ve güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rab-b’ini hamd ile tesbih et, Rabb’ini yücelt, Rabb’ini noksan sıfatlardan tenzih et, Onu büyük bil, Onu Azîz bil, Onu şerefli bil, yaratan bil, öldüren bil, dirilten bil, cennetin sahibi bil, cehennemin sahibi bil. Gecenin bir bölümünde de tesbih et Onu. Gündüzün başında ve sonunda da tesbih et. Umulur ki Allah’tan razı olabilirsin, Allah’ı razı edebilirsin, sen Allah’tan razı, Allah ta senden razı olur. Evet, ey peygamberim sen böylece yoluna devam et. Onlar azgınlıklarına devam ede dursunlar. Hani niye helâk olmuyoruz ya? Diye dursunlar. Bizimle, bizim gücümüzle Allah baş edemez diye dur-sunlar. Sen boş ver onları da Rabb’ini iyi tanı. Kitabında sana haber verdiği isimleriyle, sıfatlarıyla Rabb’ini iyi tanı, bu isim ve sıfatları Ondan başkalarına verme ve Rabb’ine Onun istediği gibi kulluk yap. Hep Onunla beraber ol. Ve bir de şuna dikkat et:
131. “Kendilerini sınamak için, dünya hayatının süsü olarak bol bol geçimlik verdiğimiz kimselere sakın göz dikme. Rabb’inin rızkı daha iyi ve daha devamlıdır.” Sakın ha, bizim kendilerini imtihan için kendilerine verdikle-rimize göz dikme. Onlara verdiklerimize imrenmeye kalkma. Bu adamların ellerindeki dünyalıklar karşısında yıkılma. Onlar dünya hayatının süsü ve geçimliğidir. Rabb’inin katında olan rızıklar daha hayırlı ve daha kalıcıdır, daha süresizdir. Sakın bunu unutup ta onların elindekilere imrenme peygamberim. Evet peygamber Allah’a kulluk yapacak, müslüman Allah’a kulluk yapacak, Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşayacak, ama bakacak görecek ki, tüm nimetler kâfirlerin elinde, tüm mallar, mülkler, servetler onların elinde. Mal, mülk, saltanat, imkân, fırsat, zevk, eğlence hepsi onların elinde. Eh elbette beriki de insan. O da bu dünyada yaşamaktadır. Onun fıtratında da bunlara karşı bir arzu, bir meyil vardır. Elbette o da bunlara imrenecektir. Elbette o da isteyecektir malı mülkü olsun, atı arabası olsun, altını gümüşü olsun. Ama bakacak ki kendisinde kâfirin elindekilerden hiçbirisi yok. Sadece Allah’a imanı, Allah’a kulluğu ve Rabb’ini yüceltmesi var. Tabii bir de isyan edenlerin, kâfirlerin, zalimlerin kendisi üzerinde baskıları, zulümleri de var. Sırf müslümanlığından dolayı kâfirlerin zulümlerine de maruz kalıyor. Yâni gerçekten böyle bir durumda insanın ayağının kayması, kâfirlere meyletmesi, kulluğundan vazgeçivermesi bir an meselesidir. Öyle değil mi? Karşı tarafa geçivermesi, kâfirlerin safına geçivermesi bunların tamamının değişmesi anlamına gelecektir. Hem o kâfirlerden gelen saldırılardan, eziyetlerden, işkencelerden kurtulacak, hem de onların elindeki tüm dünya mallarına, mülklerine, dünya zevk ve eğlencelerine o da ulaşmış olacaktır. Ama Allah diyor ki bakın, ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, sakın ha sakın onların elindekilere göz dikmeyin. Dünya hayatından onlara bolca verdiğimiz süslere, ziynetlere imrenmeyin. Unutmayın ki Biz bütün bunları onlara sadece imtihan için veriyoruz. İyi bilin ki onlar çok çabuk biter. Ama bitmeyen, tükenmeyen, hayırlı olan, süresiz olan Rabb’inizin katındaki rızıklardır. cennet ölümsüzdür, cennet nimetleri sonsuzdur, cennet hayatı bâkîdir. Siz Ona yönelin, hedefiniz O olsun, sa’yiniz Ona olsun.
132. “Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz, sana rızık veren Biziz. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanındır.” Ehline namazı emret. Kendin de onda devamlı ol, kararlı ol, dirençli ol. Sen kendin namaza dayanıklı olduğun gibi onu ehline de emret. Var malın, mülkün olmasın, hiç dert değil, hiç kafanı yorma. Var saltanatın olmasın var dünyanın keyfini çıkaranlar başkaları olsun. Hiç önemli değil bunlar. Sen namaza devam et ve ehlinin de ilk problemi, tek problemi namaz olsun. Ne kendin için, ne de ehlin için dünyanın zevk-ü sefası dert olmasın, problem olmasın. Çünkü seni de aileni de, seni de oğlunu kızını da kurtaracak olan güzel bir namazdır. Hepinizi kurtaracak olan Allah’la diyalogdur. Unutmayasın ki bir vakit namaz dünya ve üzerindekilerden, dünya mülklerinden daha hayırlıdır. Bir vakit namaz oğlun, kızın için hazırladığın bir dünya geleceğinden çok daha hayırlıdır. Öyle değil mi? Şu dünya mülklerinin çok büyüklerine sahip olanlar kurtulabildiler mi? Kesinlikle bilesin ki bir tevhid, bir tekbir bir Tâ-Hâ sûresi, Tâ-Hâ sûresinin bir tek âyeti tüm dünyadan daha hayırlıdır. Eğer bir vakit namaza, bir tek âyete tüm dünyayı kurban edebilirsen kesinlikle bilesin ki tüm dünya senin peşinden gelecek, tüm dünya sana teslim olacaktır. Eğer kitabın bir sûresine dünyayı kurban edersen kesinlikle bilesin ki tüm dünya senin önünde secdeye kapanacaktır. Altınlarıyla gümüşleriyle, Marklarıyla Dolarlarıyla, devletleriyle güçleriyle tüm dünya senin önünde eğilecektir. Yeter ki sen öncelikle namaz, öncelikle Allah’la diyalog, öncelikle Allah’a kulluk diyebilmeyi bir becer mutlaka kazanacaksın. Ama şunu da kesinlikle bilesin ki bunu tercih etmediğin süre-ce asla kazanamayacaksın. Çocuğuna önce namaz bilincini ver-mediğin sürece, çocuklarına önce en üst düzeyde vahiy bilincini, Kur’an bilgisini vermediğin sürece onu dünyacı olmaktan kurtara-mayacaksın. Oğluna kızına namaz. İlk işin de, son işin de; işte bu ol-malıdır. Sen bunu düşünmelisin. Sen onların rızkını düşünmemelisin. Biz senden rızık istemiyoruz. Senin bir rızık endişen olma-malı. Biz senden onları doyurmanı, onlara rızık hazırlamanı, çalışıp çabalamanı istemiyoruz. Senin böyle bir sorumluluğun yoktur. Onların istikballerini garanti etme diye bir görevin yoktur senin. Onları doyuracağım, besleyeceğim, onlara rızık hazırlayacağım diye şaşkınlık yapma. Seni de onları doyuracak olan Benim. Bu iş bana ait. Allah bizden rızık istemiyor. Bizden namaz istiyor namaz. Bizden vahiy istiyor vahiy. Bizden kulluk istiyor kulluk. Eh efendim, yâni rızık ta bir kulluk değil mi? Rızık kazanmak için çalışıp çabalamak ta bir ibadet değil mi? Değil! Yanlış! Yanlış anlıyorsunuz! Yanlış biliyorsunuz! Yanlış bilgilendirildiniz! Yanlış yoldasınız! Sizler din gibi ticarete, din gibi rızık kazanmaya, din gibi dünyaya bağlanmışsınız. Söylesenize, sizler şu anda peygamber standartlarına göre mi rızık peşindesiniz? Peygamber gibi yaşayın, peygamberin ihtiyaç anlayışına sahip olun, eğer evinizde yiyecek yoksa o zaman rızık peşinde koşun, bir diyeceğim yoktur. Ama yedi sülâlemize yetecek kadar rızık sahibi olan, mal mülk sahibi olan sizler nasıl rızık peşindeyiz diyebilirsiniz? Aldatmayalım kendimizi. Paralarımızla beslediğimiz din adamları bizleri aldatmasın. Rızık peşinde değil köşe dönme peşindeyiz bizler, köşe dönme. Arkadaşlar, aynı konuyu anlatan bir âyet de Zâriyât sûresinde: “Onlardan bir rızık istemem; Beni doyurmalarını da istemem. Şüphesiz rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allah’tır.” (Zâriyât 57) Ben onlardan rızık istemiyorum. Onların böyle bir mükellefi-yetleri yoktur. Ben onları böyle bir şeyle sorumlu tutmuyorum? Ne-reden çıkarıyorlar bunu? Kendilerini doyurmalarını da, beni doyur-malarını da istemiyorum onlardan. Rezzak biz değiliz ya. Rezzak Al-lah’tır. Kendimizi Rezzak görmenin ne anlamı var? Allah’ın bizi sorumlu tutmadığı bir şeyle kendi kendimizi sorumlu tutarak niye sapıyoruz? Âkıbet, gelecek muttakiler içindir. Gelecek Allah’ın bu âyetle-riyle yol bulan, yolunu Allah’ın bu ayetlerine soran, Allah nasıl istiyor-sa öylece yaşayan, öylece inanan kimselere aittir. Gelecekte başarılı olanlar, kurtulacak olanlar işte bunlardır.
133. “Rabb’inden bize bir mûcize getirseydi ya" derler. Onlara, önceki Kitaplarda bulunan belgeler gelmedi mi?” Evet diyorlar ki, ey Muhammed, Rabb’inden bize bir âyet, bir mûcize getirmeli değil miydin? Halbuki gerçekler tüm kitaplarda ve sahifelerde bildirilmiştir. Bu kitap kendisinden önceki tüm kitaplarda bulunan tüm gerçekleri ihtiva etmektedir.
134. “Eğer onları Muhammed'den önce bir azaba uğratarak yok etseydik: "Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmazdan önce âyetlerine uysaydık, olmaz mıydı? " diyeceklerdi.” Evet, eğer onları peygamberden önce gelen bir azapla helâk etseydik, onlar şöyle diyeceklerdi: Ya Rabbi, keşke bize bizden istediklerini anlatacak bir elçi gönderseydin. Keşke bize bir peygamber gönderseydin de zelil olmadan, rezil rüsva olmadan ondan faydalansaydık. O peygamber sayesinde sana senin istediğin gibi kulluk yapsaydık ta helâkten kurtulanlardan olsaydık diyeceklerdi. Eh işte geldi elçimiz. Şimdi deseler ya bunu. Şimdi yönelseler ya kulluğa. Şimdi korunmaya çalışsalar ya rezillikten, zilletten. Evet ne bekliyoruz? Bir elçinin gelmesini mi bekliyoruz şu an-da bizler? İşte elçi, işte kitap, işte Kur’an. Eğer şu anda bizler de sıkıntılı bir dünya yaşıyorsak kesinlikle bilelim ki bunun ilk sorumlusu, tek sorumlusu bizleriz. Zalim de mazlum da biz kendimiziz. Kesinlikle bilelim ki bu durumdan tek kurtuluş yolumuz da Allah’a teslim olmaktır.
135. “De ki: “Herkes gözlemektedir siz de gözleyin. Şüphesiz düz yolun sahiplerini ve hidayette olanın kimler olduğunu bileceksiniz.” De ki herkes bekliyor, siz de bekleyin. Bekleyin, gözleyin, gö-zetleyin bakalım. Azap mı bekliyorsunuz? Yoksa gazap mı? Yakında göreceksiniz Allah yolunda yürüyenler kimlermiş? Yakında bileceksiniz sırat-ı müstakimde olanlar, hidâyet üzere olanlar kimlermiş? Yakında göreceksiniz, kim doğru yolda, kim de bâtıl yollardaymış? Kim galip, kim mağlup olacak bunu yakında siz de göreceksiniz biz de göreceğiz.