52. “De ki: “Bize iki iyilikten, gazilik ve şehitlikten başka bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz? Oysa biz Allah'ın kendi katından veya elimizle, sizi bir azaba uğratmasını bekliyoruz. Bekleyiniz, doğrusu biz de sizinle birlikte beklemekteyiz.” Bu zavallılara de ki ey peygamberim, ey münâfıklar sizler bizim hakkımızda iki iyilikten başka bir şey mi bekliyorsunuz? Gazilik ya da şehadetin dışında başka bir şey mi bekliyorsunuz? Başka değil bizler Allah için çıktığımız bir savaştan ya gazi olarak, ya da şehit olarak döneriz. Allah yolunda olduğumuz sürece bizim için bunların her ikisi de hayırlıdır. Bizim için kayıp diye bir şey yoktur. Biz şehit ol-sak da galibiz, mağlup olsak da, muzaffer olsak da. Çünkü bizim ha-reket noktamız Allah’ın rızasıdır. Biz yaşasak da Allah’ın kullarıyız ölsek de. Allah yolunda olduğumuz sürece cennet bizimdir. Bekleyin, sizinle beraber ben de bekliyorum. Bekleyelim ve âkıbeti görelim. Hep beraber göreceğiz sonucu. Siz mi haktasınız, yoksa bizler mi haklıyız. Allah yolunda savaşanlar, Allah yasalarıyla hareket edenler mi kazanacak yoksa sizler mi? Allah yasaları mı hak mış, yoksa sizin sarıldığınız küfür yasaları mı?Yakında göreceğiz. Bakın Allah’ın elçisi ne kadar rahat ve kendisinden emin bir tavır ser-giliyor münâfıklar ve kâfirler karşısında. Müslüman gerçekten Müslüman’sa o yolundan emindir. Yolunun doğruluğundan kesin emindir ve huzur içindedir. Evet dün olduğu gibi şu anda da bir bekleyiş var. Kâfirler de bekliyorlar, Müslümanlar da bekliyorlar, münâfıklar da bekliyorlar. Onlar da bir bekleyiş içindeler, bizler de. Bakalım görelim Allah ne yapacak? Yakında onlar da görecekler, bizler de göreceğiz. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Meselâ bir Nuh (a.s) kendisine iman eden beş on Müslüman’la birlikte kâfirlere karşı 950 yıl beklemiş. Hûd (a.s) süper bir güç karşısında bir avuç garibanlarla bekledi. Sâlih (a.s) Semûd’un güçlü kuvvetli zâlimlerine, kâfirlerine karşı bir avuç Müslüman’la bekledi. Lut (a.s) sadece kendisine inanmış iki kızıyla bekledi. İbrahim (a.s) büyük zâlim Nemrut tarafından ateşe atılana kadar bekledi. Musâ (a.s) azgın Firavunun denizde gebertilişine kadar bekledi. Muhammed (a.s) Allah’ın yardımı gelene kadar bekledi. Şu anda biz de bekliyoruz bizim karşımızdaki kâfirler de bek-liyorlar. Bekleyelim bakalım Rabbimiz ne edecek? Ne gösterecek?. Onlar bizim için sadece şehâdet veya gazi olmayı bekliyorlar, ama biz onlar için, ya bizim ellerimizle ya da bizzat Rabbimiz tarafından kesin bir helâk bekliyoruz.
53,54. “Ey Muhammed! De ki: “İstekli yahut isteksiz olarak verin, nasıl olsa kabul edilmeyecektir. Siz şüphesiz fâsık bir topluluksunuz. Verdiklerinin kabul olunmasına engel olan, Allah'ı ve peygamberini inkâr etmeleri, namaza tembel, tembel gelmeleri, istemeye, istemeye vermeleridir.” Evet de ki peygamberim onlara, ister gönüllü, ister gönülsüz, ister isteyerek ister istemeyerek infakta bulunun. Kesinlikle bilesiniz ki bu infaklarınız sizden kabul edilmeyecek. Allah onu sizden kabul etmeyecektir. Çünkü sizler fâsıklar topluluğusunuz. Allah’a imandan, itaatten, kulluktan çıkmış bir topluluksunuz. Adamlar hem türlü türlü mâzeretlerin arkasına saklanarak Allah için çıkılacak bir cihaddan kaçmak istiyorlar hem de bu niyetlerini gizleyebilmek için mücahitlere maddî katkıda bulunmak, infakta bulunmak istiyorlardı. Siz yürüyün ey Müslümanlar, arkanızda biz varız diyorlardı. Sizi desteklemeye hazırız diyorlardı. Her ne kadar bizler sizlerle birlikte gelemiyorsak da paralarımızla yanınızdayız diyorlardı. Ama hainler Allah rızası değil de sadece insanlara gösteriş için hareket ediyorlardı. Bunun bir başka sebebi de: Allah'ı ve peygamberini inkâr etmeleri, namaza tembel, tembel gelmeleri, istemeye, istemeye vermeleridir. Evet onlar namaza tembel ve isteksiz davranırlar. Namaza inanmadıklarından, namazla sevap beklemediklerinden zoraki kılarlar. İdama gidiyorlarmış gibi namaza giderler. Namazla çevrelerine karşı din kurtarma derdindedirler. Yâni adamlar Müslüman olmadıkları halde bir kısım menfaatler devşirmek ve de kendilerini Müslümanların elinden kurtarabilmek için çırpınan kimseler. Bunun için bu adamlar her gün Müslümanların mescidinde Müslümanlarla beraber olmak, Müslümanlarla beraber görünmek, Müslümanlarla beraber namaz kılmak zorunda kalıyorlardı. Aksi taktirde İslâm toplumunun bir üyesi olmaktan çıkmaları söz konusuydu. Onun için münâfıklar kendilerini ele vermemek için istemeye, istemeye namaz kılmak zorunda kalıyorlardı. İstemeye, istemeye infakta bulunmak zorunda kalıyorlardı. İnanmadıkları bir şeyi yapma azabına katlanmak zorunda kalıyorlardı. Onun içindir ki Rabbimiz ne namazlarının, ne de infaklarının onlardan asla kabul edilmeyeceğini söylüyor. Öyleyse:
53,54. “Ey Muhammed! De ki: “İstekli yahut isteksiz olarak verin, nasıl olsa kabul edilmeyecektir. Siz şüphesiz fâsık bir topluluksunuz. Verdiklerinin kabul olunmasına engel olan, Allah'ı ve peygamberini inkâr etmeleri, namaza tembel, tembel gelmeleri, istemeye, istemeye vermeleridir.” Evet de ki peygamberim onlara, ister gönüllü, ister gönülsüz, ister isteyerek ister istemeyerek infakta bulunun. Kesinlikle bilesiniz ki bu infaklarınız sizden kabul edilmeyecek. Allah onu sizden kabul etmeyecektir. Çünkü sizler fâsıklar topluluğusunuz. Allah’a imandan, itaatten, kulluktan çıkmış bir topluluksunuz. Adamlar hem türlü türlü mâzeretlerin arkasına saklanarak Allah için çıkılacak bir cihaddan kaçmak istiyorlar hem de bu niyetlerini gizleyebilmek için mücahitlere maddî katkıda bulunmak, infakta bulunmak istiyorlardı. Siz yürüyün ey Müslümanlar, arkanızda biz varız diyorlardı. Sizi desteklemeye hazırız diyorlardı. Her ne kadar bizler sizlerle birlikte gelemiyorsak da paralarımızla yanınızdayız diyorlardı. Ama hainler Allah rızası değil de sadece insanlara gösteriş için hareket ediyorlardı. Bunun bir başka sebebi de: Allah'ı ve peygamberini inkâr etmeleri, namaza tembel, tembel gelmeleri, istemeye, istemeye vermeleridir. Evet onlar namaza tembel ve isteksiz davranırlar. Namaza inanmadıklarından, namazla sevap beklemediklerinden zoraki kılarlar. İdama gidiyorlarmış gibi namaza giderler. Namazla çevrelerine karşı din kurtarma derdindedirler. Yâni adamlar Müslüman olmadıkları halde bir kısım menfaatler devşirmek ve de kendilerini Müslümanların elinden kurtarabilmek için çırpınan kimseler. Bunun için bu adamlar her gün Müslümanların mescidinde Müslümanlarla beraber olmak, Müslümanlarla beraber görünmek, Müslümanlarla beraber namaz kılmak zorunda kalıyorlardı. Aksi taktirde İslâm toplumunun bir üyesi olmaktan çıkmaları söz konusuydu. Onun için münâfıklar kendilerini ele vermemek için istemeye, istemeye namaz kılmak zorunda kalıyorlardı. İstemeye, istemeye infakta bulunmak zorunda kalıyorlardı. İnanmadıkları bir şeyi yapma azabına katlanmak zorunda kalıyorlardı. Onun içindir ki Rabbimiz ne namazlarının, ne de infaklarının onlardan asla kabul edilmeyeceğini söylüyor. Öyleyse:
55. “Artık onların malları ve çocukları seni imrendir-mesin. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azap etmek ve canlarının inkârcı olarak çıkmasını ister.” Ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, sakın onların malları ve çocukları seni imrendirmesin, sizi imrendirmesin. Sakın o münâfıkların ellerindekilere imrenmeyin. Malları, mülkleri, ev-lâtları, ekonomik ve siyasal güçleri karşısında sakın içinizde onlara karşı bir eziklik duymayın. Onlara verilenlerin hiç birisi onların hayrına değildir. Allah bu dünya hayatında onlar sebebiyle onlara azap etmek istiyor. Kâfirler olarak canlarının çıkmasını istiyor. Onların hiç birisi bu dünyada kalıcı değildir, âhirete de intikal edici şeyler değildir. Sakın ha ey Müslümanlar bunlar niye bize verilmemiş de bu kâfirlere verilmiş diye mahzun olmayın. Bu kâfirlerin sahip oldukları şeyler karşısında sakın ha bir aşağılık duygusuna kapılmayın, bir şahsiyet bozukluğu yaşamayın. Unutmayın ki onlar bu sahip olduklarıyla Allah’ı ve âhireti unutuyorlar. İşte onun için vermiştir Allah onlara bunları. İşte görüyorsunuz ki münâfıklar ve kâfirler Allah’la, Allah safında yer almış Müslümanlarla giriştikleri savaşta mallarına, evlât-larına güvenmektedirler. Mal ekonomik gücü, evlât da askeri ve siyasal gücü anlatır. İşte kâfirler ve münâfıklar mallarına, evlâtlarına, ma-kamlarına, konumlarına güvenerek Allah’a ve Allah yolunun yolcularına savaş açmaktadırlar. Allah o verdikleriyle onların azaplarını artırmaktadır. Onlar o sahip olduklarına tutkularından ötürü münâfıklık yapmaktadırlar. İşte görüyoruz ki adamlar onlara bekçilik yapacağız diye bir cihaddan geri kalmaktadırlar. Onlara tutkularından dolayı Allah’ın is-tediği kulluğa yönelemiyorlar. Böylece Allah onlara bu dünyada azap etmektedir. Bundan daha büyük bir azap olabilir mi?
56,57. “Sizden olmadıkları halde, sizinle beraber olduklarına Allah’a yemin ederler. Oysa onlar korkak bir topluluktur. Bir sığınak veya mağara yahut girecek bir yer bulmuş olsalardı, çarçabuk oraya yönelirlerdi.” Evet o münâfıklar, o inanmadıkları halde iman gösterisinde bulananlar, sizden olmadıkları halde sizden olduklarına, sizinle birlik olduklarına dair Allah adına yemin ederler. Vallahi de billahi de biz de Müslümanız, biz de sizdeniz diye yemin ederler. Halbuki onlar sizden değildirler. Kalpleri, duyguları, düşünceleriyle onlar kâfirlerdendirler. Kâfirlerden yanadırlar. Ancak sizden gelebilecek bir takım tehlikelerden korktukları için küfürlerini gizlemek ve sizden görünmek istiyor-lar. Müslümanların güçsüz olduğu ortamlarda bunlar küfürlerini açıkça ortaya koyarlar. Böyle münâfıkça tavırlara ihtiyaç duymazlar. Ama Müslümanların güçlü oldukları ortamlarda bu tür insanlar inanmadıkları halde inanmış gibi görünürler ve için için kâfirlerle işbirliği içine girerek Müslümanları arkadan hançerlemeye çalışırlar. Kâfir güç odaklarıyla gizli gizli anlaşmalar yaparak Müslümanları yok etmenin hesabına girerler. Kâfirlerle birlikte hareket ederler ama aslında bu adamlar kâfirlerle de beraber değillerdir. Yâni bu münâfıkların asıl amacı küfür de değildir. Yâni bir kâfir gibi ideolojik bir küfür taraftarı da değillerdir. Müslüman da değillerdir. Bunlar kimliksiz insanlardır, dâvâsız insanlardır. Onların dinleri de, davaları da sadece menfaatleridir. Menfaatleri gereği bir sarkaç gibi bazen küfre ve kâfirlere bazen da imana ve Müslümanlara meylederler. Yâni hem iman safının, hem de küfür safının bu tür insanlardan ciddi bir fedâkarlık beklemeleri mümkün değildir. Eğer onlar sizden sığınabilecek, sizden kurtulabilecek bir mağara, bir sığınak, bir barınak, bir kale veya dar da olsa girebilecekleri bir delik bulmuş olsalardı mutlaka oraya girecekler, o tarafa dönecekler, oraya sığınacaklardı. Serkeş atlar gibi mutlaka o tarafa doğru ko-şarlardı. Yâni sizden o kadar nefret ediyorlar ki, size karşı o kadar büyük düşmanlık besliyorlar ki sizden kurtulmak için en kötü bir sığınak bulsalar bile kaçıp oraya sığınacaklar. Ama tabii böyle rol yaparak bir görüntü sergilemeleri de onları çok sıkıyor. Kâfirliklerinin açığa çıkmaması için vâki olan Allah için bir savaşta mallarını ve canlarını ortaya koymak zorunda kalmış olmaları aslında onları kahrediyor. Evet canlarını, mallarını, mevkîlerini, ticaretlerini koruyabil-mek için dışarıdan Müslüman görünmeleri çok zor geliyordu kendilerine. Küfre bile samimi bağlılıkları olmayan böyle menfaatperestler eğer sığınabilecekleri bir ağaç kovuğu, başlarını sokabilecekleri bir tünel, bir delik bulmuş olsalardı elbette sizden kaçıp oraya sığınırlar, orada kâfirce bir hayatı rahat yaşarlardı. Ama artık her taraf Müslüman’la dolduğu için böyle bir tenha bulamadıkları için Müslümanların arasında yaşamak zorunda kalıyorlardı. Aslında bu kendi tercihlerinin bir cezasıydı onlara. Çünkü Rabbimiz münâfıklıktan razı değildir. İn-sanları serbest bırakmış, sonucuna katlanmak şartıyla dileyen mü’-min, dileyen de kâfir olsun, ama münâfık olmayın buyurmuştur. Yâni kâfire bir hürriyet tanımıştır. Onun zorlanmasını yasaklamıştır. Çünkü zorlandığı zaman kâfir münâfık olacaktır ve Allah’ın buna rızası yoktur. Allah’ın hukuku böyledir, ama şu anda Allah yasalarından habersiz yaşayan dünyanın her yerinde uygulanan baskı sistemleri ancak kendi sistemlerine karşı münâfıklar yetiştirmektedir. İşte şu anda ben Allah dinine göre bir hayat yaşamak istiyorum diyen insanları münâfıklaştırıyor bu sistem. İnancına ters bir hayat yaşamak, insana bu dünya hayatında en büyük bir ceza, en büyük bir azaptır. İnsanlar hür iradeleriyle tercihini yapabilmelidirler. Allah böyle istiyor.
56,57. “Sizden olmadıkları halde, sizinle beraber olduklarına Allah’a yemin ederler. Oysa onlar korkak bir topluluktur. Bir sığınak veya mağara yahut girecek bir yer bulmuş olsalardı, çarçabuk oraya yönelirlerdi.” Evet o münâfıklar, o inanmadıkları halde iman gösterisinde bulananlar, sizden olmadıkları halde sizden olduklarına, sizinle birlik olduklarına dair Allah adına yemin ederler. Vallahi de billahi de biz de Müslümanız, biz de sizdeniz diye yemin ederler. Halbuki onlar sizden değildirler. Kalpleri, duyguları, düşünceleriyle onlar kâfirlerdendirler. Kâfirlerden yanadırlar. Ancak sizden gelebilecek bir takım tehlikelerden korktukları için küfürlerini gizlemek ve sizden görünmek istiyor-lar. Müslümanların güçsüz olduğu ortamlarda bunlar küfürlerini açıkça ortaya koyarlar. Böyle münâfıkça tavırlara ihtiyaç duymazlar. Ama Müslümanların güçlü oldukları ortamlarda bu tür insanlar inanmadıkları halde inanmış gibi görünürler ve için için kâfirlerle işbirliği içine girerek Müslümanları arkadan hançerlemeye çalışırlar. Kâfir güç odaklarıyla gizli gizli anlaşmalar yaparak Müslümanları yok etmenin hesabına girerler. Kâfirlerle birlikte hareket ederler ama aslında bu adamlar kâfirlerle de beraber değillerdir. Yâni bu münâfıkların asıl amacı küfür de değildir. Yâni bir kâfir gibi ideolojik bir küfür taraftarı da değillerdir. Müslüman da değillerdir. Bunlar kimliksiz insanlardır, dâvâsız insanlardır. Onların dinleri de, davaları da sadece menfaatleridir. Menfaatleri gereği bir sarkaç gibi bazen küfre ve kâfirlere bazen da imana ve Müslümanlara meylederler. Yâni hem iman safının, hem de küfür safının bu tür insanlardan ciddi bir fedâkarlık beklemeleri mümkün değildir. Eğer onlar sizden sığınabilecek, sizden kurtulabilecek bir mağara, bir sığınak, bir barınak, bir kale veya dar da olsa girebilecekleri bir delik bulmuş olsalardı mutlaka oraya girecekler, o tarafa dönecekler, oraya sığınacaklardı. Serkeş atlar gibi mutlaka o tarafa doğru ko-şarlardı. Yâni sizden o kadar nefret ediyorlar ki, size karşı o kadar büyük düşmanlık besliyorlar ki sizden kurtulmak için en kötü bir sığınak bulsalar bile kaçıp oraya sığınacaklar. Ama tabii böyle rol yaparak bir görüntü sergilemeleri de onları çok sıkıyor. Kâfirliklerinin açığa çıkmaması için vâki olan Allah için bir savaşta mallarını ve canlarını ortaya koymak zorunda kalmış olmaları aslında onları kahrediyor. Evet canlarını, mallarını, mevkîlerini, ticaretlerini koruyabil-mek için dışarıdan Müslüman görünmeleri çok zor geliyordu kendilerine. Küfre bile samimi bağlılıkları olmayan böyle menfaatperestler eğer sığınabilecekleri bir ağaç kovuğu, başlarını sokabilecekleri bir tünel, bir delik bulmuş olsalardı elbette sizden kaçıp oraya sığınırlar, orada kâfirce bir hayatı rahat yaşarlardı. Ama artık her taraf Müslüman’la dolduğu için böyle bir tenha bulamadıkları için Müslümanların arasında yaşamak zorunda kalıyorlardı. Aslında bu kendi tercihlerinin bir cezasıydı onlara. Çünkü Rabbimiz münâfıklıktan razı değildir. İn-sanları serbest bırakmış, sonucuna katlanmak şartıyla dileyen mü’-min, dileyen de kâfir olsun, ama münâfık olmayın buyurmuştur. Yâni kâfire bir hürriyet tanımıştır. Onun zorlanmasını yasaklamıştır. Çünkü zorlandığı zaman kâfir münâfık olacaktır ve Allah’ın buna rızası yoktur. Allah’ın hukuku böyledir, ama şu anda Allah yasalarından habersiz yaşayan dünyanın her yerinde uygulanan baskı sistemleri ancak kendi sistemlerine karşı münâfıklar yetiştirmektedir. İşte şu anda ben Allah dinine göre bir hayat yaşamak istiyorum diyen insanları münâfıklaştırıyor bu sistem. İnancına ters bir hayat yaşamak, insana bu dünya hayatında en büyük bir ceza, en büyük bir azaptır. İnsanlar hür iradeleriyle tercihini yapabilmelidirler. Allah böyle istiyor.
58,59. “Sadakalar hakkında sana dil uzatanlar vardır. Onlara verilirse hoşnut olurlar, verilmezse, hemen öfkeleniverirler. “Eğer onlar, Allah ve Peygamberinin kendilerine vermiş oldukları şeylere razı olsalar ve “Allah bize yeter, O ve peygamberi bol nîmetinden bize verecektir; doğrusu biz Allah'a gönül bağlayanlardanız” deselerdi daha hayırlı olurdu.” O münâfıklar içinde sadakalar konusunda sana ve Müslümanlara dil uzatanlar da vardır. Kendilerine uğrunda hareket ettikleri dünya mallarından verildiği zaman hoşnut olurlar, verilmediği zaman da gazaplanırlar. Evet sadakaların taksimi konusunda, zekatların tevzii konusunda onlar sana dil uzatırlar. O zekat mallarından kendilerine bol bol verirsen seni takdir ederler, senin yaptığını beğenirler. Ama razı olacakları kadar vermezsen seni ayıplamaya kalkışırlar. Kitabımızın çeşitli yerlerinde münâfıkların bu tutumları anlatılır. Savaşlardan elde edilen ganîmetlerin taksimi konusunda Rasulullah efendimizi âdil olmamakla suçlamaya çalıştıklarını gördük. Adamlar materyalist olduklarından her şeyin kendilerine verilmesini istiyorlar. Hak etmedikleri şeylere ulaşmak istiyorlar. Halbuki eğer onlar Allah ve Resulünün verdiklerinden hoşnut olsalar, kendilerine verileni yeterli bulmuş olsalardı, bize Allah yeter, Allah nasıl olsa pek yakında bize fazlından, kereminden bolca verecektir demiş olsalardı, biz gerçekten Allah’a rağbet edenlerdeniz de-miş olsalardı onlar hakkında daha hayırlı olurdu buyuruyor Rabbimiz. Biz ganîmet için Müslüman olmadık, biz Rabbimizin rızasını ve cennetini isteriz deyiverselerdi haklarında çok daha iyi olurdu. Kendileri ölçüp biçeceklerine Allah ve Resulünün takdirine, ölçüp biçmesine razı olsalardı çok daha hayırlı olurdu. Çünkü hayatın programını, hayatın yasalarını belirleme yetkisi Allah ve Resulüne aitti. Öyleyse bizler onlar gibi olmayacak Allah ve Resulü bizim için ne ölçüp biçmişler, nasıl bir hayattan razı olmuşlarsa biz de onlardan razı olacağız. Allah bize yeter, Allah’ın razı oldukları bize yeter diyeceğiz. Biz sadece Allah’a rağbet edenleriz diyeceğiz. Bu dünya hayatında bizim için bir fakirlik yazmış olsa bile öbür tarafta bize bolca verecek diyeceğiz ve ondan razı olacağız. Çünkü bizler mü’min kimseler olarak inanıyoruz ki mallarımız konusunda tek yetkili Allah’tır. Evet sadakalar konusunda, zekatlar ve ganîmetlerin taksimi konusunda Allah’ın yasalarından memnun olmayanlar, Allah ve Resulünün takdirine başkaldıranlar, Allah ve Resulünün yasakladığı yollardan mal ve mülke ulaşmak isteyenler münâfıklardır.
58,59. “Sadakalar hakkında sana dil uzatanlar vardır. Onlara verilirse hoşnut olurlar, verilmezse, hemen öfkeleniverirler. “Eğer onlar, Allah ve Peygamberinin kendilerine vermiş oldukları şeylere razı olsalar ve “Allah bize yeter, O ve peygamberi bol nîmetinden bize verecektir; doğrusu biz Allah'a gönül bağlayanlardanız” deselerdi daha hayırlı olurdu.” O münâfıklar içinde sadakalar konusunda sana ve Müslümanlara dil uzatanlar da vardır. Kendilerine uğrunda hareket ettikleri dünya mallarından verildiği zaman hoşnut olurlar, verilmediği zaman da gazaplanırlar. Evet sadakaların taksimi konusunda, zekatların tevzii konusunda onlar sana dil uzatırlar. O zekat mallarından kendilerine bol bol verirsen seni takdir ederler, senin yaptığını beğenirler. Ama razı olacakları kadar vermezsen seni ayıplamaya kalkışırlar. Kitabımızın çeşitli yerlerinde münâfıkların bu tutumları anlatılır. Savaşlardan elde edilen ganîmetlerin taksimi konusunda Rasulullah efendimizi âdil olmamakla suçlamaya çalıştıklarını gördük. Adamlar materyalist olduklarından her şeyin kendilerine verilmesini istiyorlar. Hak etmedikleri şeylere ulaşmak istiyorlar. Halbuki eğer onlar Allah ve Resulünün verdiklerinden hoşnut olsalar, kendilerine verileni yeterli bulmuş olsalardı, bize Allah yeter, Allah nasıl olsa pek yakında bize fazlından, kereminden bolca verecektir demiş olsalardı, biz gerçekten Allah’a rağbet edenlerdeniz de-miş olsalardı onlar hakkında daha hayırlı olurdu buyuruyor Rabbimiz. Biz ganîmet için Müslüman olmadık, biz Rabbimizin rızasını ve cennetini isteriz deyiverselerdi haklarında çok daha iyi olurdu. Kendileri ölçüp biçeceklerine Allah ve Resulünün takdirine, ölçüp biçmesine razı olsalardı çok daha hayırlı olurdu. Çünkü hayatın programını, hayatın yasalarını belirleme yetkisi Allah ve Resulüne aitti. Öyleyse bizler onlar gibi olmayacak Allah ve Resulü bizim için ne ölçüp biçmişler, nasıl bir hayattan razı olmuşlarsa biz de onlardan razı olacağız. Allah bize yeter, Allah’ın razı oldukları bize yeter diyeceğiz. Biz sadece Allah’a rağbet edenleriz diyeceğiz. Bu dünya hayatında bizim için bir fakirlik yazmış olsa bile öbür tarafta bize bolca verecek diyeceğiz ve ondan razı olacağız. Çünkü bizler mü’min kimseler olarak inanıyoruz ki mallarımız konusunda tek yetkili Allah’tır. Evet sadakalar konusunda, zekatlar ve ganîmetlerin taksimi konusunda Allah’ın yasalarından memnun olmayanlar, Allah ve Resulünün takdirine başkaldıranlar, Allah ve Resulünün yasakladığı yollardan mal ve mülke ulaşmak isteyenler münâfıklardır.
60. “Zekatlar: Allah’tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, onu toplayan memurlara, kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarf edilir. Allah bilendir, Hakîmdir.” Sadakaların, zekatların kimlere verilmesi gerektiğini anlatıyor bu âyetinde Rabbimiz. Evet zekatlar burada anlatılan sekiz yere harcanacaktır. Bu sekiz sınıfın dışında başka yerlere zekatın verilmesi caiz değildir. Kimmiş bunlar? 1: Fakirler. Zarûrî ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda olan, bu konuda başkalarına muhtaç olan kimseler. Çalışıp çabalayıp da kazandıkları aslî ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyen kimseler fakirdir. İşte böyle ihtiyaç sahiplerine verilecektir zekat. 2: Miskinler. Hiç bir şeyi olmayan kimseler. Ya bedensel bir özründen, bir sakatlığından ötürü veya başka sebepler yüzünden ça-lışıp rızkını, geçimini sağlayamayan miskinlere de zekat verilecektir. Bir başka anlayışla miskin fakir olduğu halde dilenmeyen, fakirliğini ortaya koyamayan kimsedir. Yâni dışarıdan bakıldığı zaman ihtiyaç sahibi olduğu bilinemeyen iffetli fakirlerdir. Bunlar araştırılacak, bulunacak ve zekat fonundan ihtiyaçları karşılanacaktır. 3: Zekat toplayıcıları, zekat memurları. İster zengin ister fakir olsunlar zekat toplamakla görevli olan memurlar. Toplamak ve dağıtmakla görevli olan kimselerin ücretleri de zekat fonundan karşılanır. 4: Müellefe-i gulûb, kalpleri İslâm’a ısındırılacaklar. İslâm’a ka-zandırılacak, yahut da kâfirlerin safına geçip de Müslümanlara zarar verebileceklerinden korkulan kimseler. İşte böyle kimselere İslâm’a kazandırılsın diye, zararlarından emin olunsun diye zekat verilebilir. Fıkıh kitaplarında detaylarını görebilirsiniz. Ancak bu kimselere verilecek zekat uygulamasının bugün de devam edip etmediği konusunda ihtilâf vardır. Hanefîler bu uygulamanın İslam’ın güçlendiği Hz. Ömer efendimiz döneminde kaldırıldığını ve artık böylelerine zekatın verilmesine gerek kalmadığını söylerlerken diğer fakihler bunun bugün de geçerli olduğunu söylemektedirler. 5: Mükâtep köleler. Kölelikten kurtulmak için efendisiyle anlaşma yapmış ama hürriyetinin bedelini ödemekte güçlük çeken kölelere antlaştıkları meblağı ödeyebilmeleri için zekat verilir. Veya köleleri hürriyetlerine kavuşturmak üzere tüm kölelere zekat verilecektir. 6: Borçlular. Borç altında ezilen borçlulara da zekat verilir. Yâni borçlu olup da tüm malı borçlularına dağıtıldığı zaman fakir düşebilecek kimselere de zekat verilir. Tabii bir haram yolunda, bir İsrâf yolunda borçlanmamış olmalıdır bu kimseler. 7: Allah yolunda olanlar. Allah yolunda Allah’ın dininin yücel-tilmesi, Allah’ın dininin, Allah’ın yasalarının yeryüzünde egemen ol-ması için savaşan mücahitlere silah, mühimmat vs. alımı için zekat verilir. Ordunun komutanına verilir. Veya Allah yolunda çalışan, ilimle uğraşan kimseler de bunun içine girer. 8: Yolda kalmışlar. Yolda kalıp da ihtiyacı olanlara da zekat verilir. İşte bu Allah’ın farz kılıp sınırlarını belirlediği, yasalaştırdığı bir farizadır. Allah bilendir, bilgisi tam olandır ve her yasasını hikmetle koyandır, hayata hakim olandır.
61. “İkiyüzlülerin içinde “O her şeye kulak kesiliyor” diyerek peygamberi incitenler vardır. De ki: “O kulak, Allah'a ve mü'minlere inanan, sizin için hayırlı olan, içinizden inanan kimselere rahmet olan bir kulaktır. “Allah'ın peygamberlerini incitenlere can yakıcı azabı vardır.” Yine o münâfıklar içinde dilleriyle, söz ve davranışlarıyla peygamberi incitenler vardır. O her şeye kulak kesiliyor diyorlar. O bir ku-laktır diyorlar. O her şeye kulak veren, duyduğu her şeyi doğrulayan bir kulaktır diyorlar. De ki, o sizin için bir hayır kulağıdır. Şer kulağı değildir. O sadece hayrı dinler, hayra kulak verir ve sadece onunla amel eder. Sadece hayırla hareket eder. Allah ne indirmişse, ne buyurmuşsa ona kulak verir, onu dinler, onu tasdik eder ve onun eylemini gerçekleştirir. Haber verdikleri konularda mü’minleri tasdik eder. Onlara güveninden dolayı onları doğru çıkarır. Evet o peygamber iman etmelerinden ötürü, imanlarına se-bep olması sebebiyle mü’minler için bir rahmet sebebi, rahmet ka-pısı, rahmet kulağıdır. Çünkü mü’minler tüm hayırlara kendileri için açılmış o rahmet kapısından, o rahmet kulağından ulaşırlar. Çünkü vahiy o mübârek kulağa aktarılmaktadır. Rasulullah efendimize hakaret etmeye çalışıyorlardı. O bir ku-laktır. O her şeyi dinleyen bir kulaktır. Herkesi dinleyen, herkese kulak veren, huzurunda herkese konuşma fırsatı tanıyan, her duyduğuna inanan saf bir kulaktır diyorlardı. O efendi köle ayırımı yapmadan herkesi dinliyor. Herkes onun yanına girebiliyor. Kapısında nöbetçi, kapıcı yoktur onun. Çevresinde korumaları yoktur onun. Hainler is-tiyorlardı ki herkes onun yanına yaklaşamasın. Köleler, garibanlar peygamberin yanına rahat giremesinler ki kendilerinin pis ağızlarından dökülen küfür ve nifak dolu sözleri peygambere anlatamasınlar, duyuramasınlar. Duyursalar bile peygamber bu kölelerin, bu aşağılık insanların sözlerine kulak verip onlara inanmasın da kendileri gibi asil, soylu, efendi kimselere inansın. Onlara güvenmeyip kendileri gi-bi saygın kimselere güvensin. Evet Rasulullah’a ulaşmada aracıların olmasını istiyorlar. Herkesin peygambere ulaşmasını istemiyorlar. Bugün de insanların direk peygambere ulaşmasının mümkün olmadığını, bir takım aracılarla ancak ulaşılabileceğini iddia edenler vardır. Birilerine bağlanmadan, birilerinin el eteğine yapışmadan ona ulaşmanın mümkün olmadığını söyleyenler de öyle mi düşünüyorlar bilemiyorum. Hayır hayır, o peygamberin kulak vermesi sizden iman eden-ler için hayırlıdır. Rahatça kendisine ulaşmanız, rahatça derdinizi an-latabilmeniz, problemlerinizi sorabilmeniz için bir rahmettir o peygam-ber. Herkesi dinler, ama herkesin dediğini yapmaz. O Allah’ı inanır ve Ondan gelen vahye tâbi tutar o dinlediklerini, vahiy süzgecinden geçirir ona uygun olanları yapar. Sizi de dinler ama sizin dediklerinizi yapmaz o peygamber. Veya bizler onun yanında kalplerimizdekini gizleyerek ağız-larımızla Müslüman olduğumuzu söyledik mi, bir de bunun üzerine Allah adına yemini bastık mı o bize inanır; çünkü nasıl olsa her şeyi dinleyen, her söze kulak veren, her söze inanan bir kulaktır demeye çalışıyorlar. Allah da buyuruyor ki ey münâfıklar, unutmayın ki böyle Allah sevgilisini incitenlere dayanılmaz bir azap vardır. Bu yaptıklarınızdan ötürü hazırlanın böyle bir azaba.
62,63. “Sizi hoşnut etmek için Allah'a emin ederler. Eğer inanıyorlarsa Allah'ı ve peygamberini hoşnut etmeleri daha gereklidir. Allah'a ve peygamberine karşı koymağa kalkışana, ebedî kalacağı cehennem ateşi bulunduğunu bilmezler mi? Büyük rezillik budur.” Evet o münâfıklar sizi hoşnut etmek için Allah adına yemin ederler. Biz de sizdeniz, biz de Müslümanız diye yemin üstüne yemin ederler. Halbuki eğer onlar iman ediyorlarsa hoşnut edilmeye Allah ve Resulü daha lâyıktı. Allah ve Resulü insanları razı etmekten daha önceliklidir. İnsanlardan önce Allah ve Resulünü razı etmeyi düşünmeleri gerekiyordu. Allah ve peygamberine düşmanlık edenler içinde ebedî kalacakları bir cehenneme hazırlanmalıdır. İşte en büyük rüsvalık budur. Öyleyse bizler de buna çok dikkat edeceğiz. Münâfıklar gibi olmamaya çalışacağız. Tüm dünya bizden razı olmasa bile Allah ve Resulü razı olsun yeter diyeceğiz. Kendimizi insanların beğenisine değil Allah ve Resulünün beğenisine sunacağız. Hayatımızı Allah ve Resulünün beğenisine adayacağız. Yeryüzünde hiç kimse bizi beğenip sevmese ne gam? Allah ve Resulü seviyor ya diyeceğiz. Çünkü işte Rabbimiz anlatıyor Allah ve Resulünü bırakıp da insanları razı et-meye çalışanlar başka değil münâfıklardır. Allah ve Resulünün beğenisiyle değil de insanların alkışlarıyla hareket edenler münâfıklardır. Allah ve Resulünü hesaba katmayıp da insanları hesaba katarak onlar için, onların beğenisi için bir hayat yaşayanlar münâfıklardır. Allah karşısında kötü bir konuma düşmekten korkmayıp insanlar karşısında kötü bir konuma düşmekten korkanlar münâfıklardır. Allah’ın azabından, Allah’ın sorgulamasından korkmayıp, insanların sorgulamasından korkanlar münâfıklardır. Allah’a karşı görevlerini yerine getirmeyip insanlara karşı titiz davranmaya çalışanlar münâfıklardır. Çünkü sevilmeye de, korkulmaya da, hatırı kazanılmaya da, beğenisine hayat fedâ edilmeye de en lâyık olan Allah ve Resulüdür.
62,63. “Sizi hoşnut etmek için Allah'a emin ederler. Eğer inanıyorlarsa Allah'ı ve peygamberini hoşnut etmeleri daha gereklidir. Allah'a ve peygamberine karşı koymağa kalkışana, ebedî kalacağı cehennem ateşi bulunduğunu bilmezler mi? Büyük rezillik budur.” Evet o münâfıklar sizi hoşnut etmek için Allah adına yemin ederler. Biz de sizdeniz, biz de Müslümanız diye yemin üstüne yemin ederler. Halbuki eğer onlar iman ediyorlarsa hoşnut edilmeye Allah ve Resulü daha lâyıktı. Allah ve Resulü insanları razı etmekten daha önceliklidir. İnsanlardan önce Allah ve Resulünü razı etmeyi düşünmeleri gerekiyordu. Allah ve peygamberine düşmanlık edenler içinde ebedî kalacakları bir cehenneme hazırlanmalıdır. İşte en büyük rüsvalık budur. Öyleyse bizler de buna çok dikkat edeceğiz. Münâfıklar gibi olmamaya çalışacağız. Tüm dünya bizden razı olmasa bile Allah ve Resulü razı olsun yeter diyeceğiz. Kendimizi insanların beğenisine değil Allah ve Resulünün beğenisine sunacağız. Hayatımızı Allah ve Resulünün beğenisine adayacağız. Yeryüzünde hiç kimse bizi beğenip sevmese ne gam? Allah ve Resulü seviyor ya diyeceğiz. Çünkü işte Rabbimiz anlatıyor Allah ve Resulünü bırakıp da insanları razı et-meye çalışanlar başka değil münâfıklardır. Allah ve Resulünün beğenisiyle değil de insanların alkışlarıyla hareket edenler münâfıklardır. Allah ve Resulünü hesaba katmayıp da insanları hesaba katarak onlar için, onların beğenisi için bir hayat yaşayanlar münâfıklardır. Allah karşısında kötü bir konuma düşmekten korkmayıp insanlar karşısında kötü bir konuma düşmekten korkanlar münâfıklardır. Allah’ın azabından, Allah’ın sorgulamasından korkmayıp, insanların sorgulamasından korkanlar münâfıklardır. Allah’a karşı görevlerini yerine getirmeyip insanlara karşı titiz davranmaya çalışanlar münâfıklardır. Çünkü sevilmeye de, korkulmaya da, hatırı kazanılmaya da, beğenisine hayat fedâ edilmeye de en lâyık olan Allah ve Resulüdür.
64. “İki yüzlüler, kalplerinde olanı haber verecek bir sûrenin inmesinden çekiniyorlar. De ki: “Alay edin bakalım, Allah çekindiğiniz şeyi ortaya koyacaktır.” Evet münâfıkların sürekli kalplerinde yaşattıkları bir korkuları var. Sürekli bir korkunun içindedir onlar. Neden? Kalplerinde gizledikleri küfürlerini, nifaklarını açığa vuracak, maskelerini düşürecek bir sûrenin inmesinden korkarlar. Allah bir sûre gönderecek de bizleri deşifre edecek diye ödleri kopmaktadır hainlerin. De ki, haydi alay ede durun bakalım, şüphesiz ki Allah sizin gizlediklerinizi elbette elçisine bildirecektir. Çekinip durduğunuz şeyi Allah açığa çıkaracak, sizi rezil ve rüsva edecektir. Allah elbette mü-minlerle münâfıkları birbirinden ayırt edecektir. Onları karmakarışık bir durumda bırakmayacaktır. İşte böyle cihad gibi, Allah yolunda bir takım sıkıntıları göze almak gibi, açtığı imtihanlarla kimin gerçek mü’-min kimin münâfık olduğunu ortaya çıkaracaktır. Bu çetin imtihanlarla eleyecek Allah sizi. İşte şu anda da Rabbimizin açtığı imtihanlarla kimin ne olduğu açığa çıkmaktadır. Evet onlar devamlı böyle bir korku içinde bulunmaktadırlar. Sürekli bir suçluluk psikolojisi içindedirler hainler.
65. “Onlara soracak olursan, “Biz andolsun ki, eğlenip oynuyorduk” diyecekler; De ki: “Allah'la, âyetleriyle, peygamberiyle mi alay ediyorsunuz?” Onlara Allah hakkında, Allah’ın dini, Allah’ın âyetleri hakkında, peygamber hakkında niye böyle lakırdılarda bulunuyorsunuz? Niye böyle alaylarda bulunuyorsunuz diye sorsan, derler ki yemin olsun ki biz bu konularda ciddi değildik. Vallahi biz ciddi konuşmuyorduk, kasıtlı konuşmuyorduk. Sadece yol yorgunluğunu gidermek için oturup aramızda şakalaşıyorduk. Bir oyun ve eğlencenin içine giriyorduk derler. Peygamberim sen onlara de ki, ey hainler sizler Allah ile, Onun âyetleriyle ve elçisiyle mi oyalanıyorsunuz? Allah’ın diniyle, Allah’ın kitabı ve şeriatiyle mi eğleniyorsunuz? Eğlence konularınız bunlar mı? Bunları mı dilinize doladınız? Allah’ı, Allah’ın elçisini mi hafife alıyorsunuz? Allah’ın elçisinin seferini hafife mi alıyorsunuz? Müslümanların gücünü küçük mü görüyorsunuz? Allah’ı ve elçisini oyun eğlenceye mi alıyorsunuz? Tebûk seferine Rasulullah ve Müslümanlarla birlikte çıkmış bir kaç münâfık vardı. Bunlar her zaman olduğu gibi bu seferde de Müslümanların morallerini bozmak, cihad azimlerini kırmak, ordu içinde fitne ve fesat tohumları ekmek üzere bir kısım lakırdılarda bulundular. Rasulullah efendimiz hakkında dediler ki, şu adama bir bakın, boyuna posuna bakmadan, gücüne kuvvetine bakmadan Rumlarla savaşa gidiyor. Şam saraylarını ve kalelerini fethe gidiyor. Güçlü Bizans’a galip gelme rüyaları görüyor. Olacak şey mi bu? Yâni şimdi sizler bu Romalıları Araplar gibi mi zannediyorsunuz? Kiminle savaşa gittiğinizin ve başınıza nelerin geleceğinin farkında mısınız? Biz çok yakında hepinizin Romalı askerler tarafından boğazlarınıza ipler takılıp pazarda köleler olarak satıldığınızı görür gibi oluyoruz. Aklınız yok mu sizin? gibi lakırdılar ettiler de Rabbimiz onların bu haince sözlerini Rasulullah efendimize haber verdi. Veya başka bir rivâyette de bu münâfıklar bir konaklama yerinde kendi aralarında şöyle demişlerdi: Vallahi biz şu Kur’an’ın hafızları kadar, Kur’an’ı en iyi bilenler kadar aç gözlü, karnı doymaz, obur, yalan sözlü ve düşman karşısındaki bir savaşta korkak davranan kimse görmedik dediler. Orada bulunan bir Müslüman da: Hayır, vallahi yalan söylüyorsunuz ey Allah düşmanları! Biz de Kur’an’ın hafızları kadar savaşta cesur ve ileri atılanları görmedik dedi ve gelip bunu Rasulullah efendimize haber verdi. Ve işte bunun üzerine Rabbimiz bu âyetini inzal buyurdu. Ra-sulullah efendimiz onlara bu sözlerinin hesabını sorunca da: Vallahi ey Allah’ın Resulü bizler ciddi değildik, şaka yapıyorduk dediler. Ağızları kalplerindeki pisliklerini dışarıya sızdırınca hemen özür dilemeye başladılar. Vallahi bizim kalbimiz temizdi, kalbimizde bir şey yoktu demeye başladılar. Rabbimiz de buyurdu ki, ey alçaklar, ne oluyor? Yoksa sizler Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın diniyle, Allah’ın peygamberiyle mi alay ediyorsunuz? Bunları mı alay konusu yapıyorsunuz?
66. “Özür beyan etmeyin, inandıktan sonra inkâr ettiniz. İçinizden bir topluluğu affetsek bile, suçlarından ötürü bir topluluğa da azap ederiz.” Boşuna özür dilemeyin alçaklar. Bir takım sudan mâzeretlerin arkasına saklanarak türlü türlü günahlar işleyip durmayın hainler. Maskeniz düşmüş, gerçek yüzünüz açığa çıkmıştır. Ağızlarınızdan dökülen bu küfürlerinizle münâfıklığınız sırıtıp durmaktadır. Artık hiç bir özrünüz, hiç bir mâzeretiniz kabul edilmeyecektir. Ağızlarınızdan dökülen bu herzelerden sonra küfrünüz tescil edilmiştir. Çünkü sizler inandıktan sonra inkâr ettiniz. İçinizden bazılarınızı affetsek bile suçlarından ötürü mücrimlerinize azap edeceğiz. İşte şu anda da ağızlarıyla, kâlemleriyle Allah’a, Allah’ın di-nine, Allah’ın peygamberine, Allah’ın şeriatına saldıranları görüyoruz. Allah’ın mukaddesleriyle alay edenleri görüyoruz. Şu hocalar kadar, şu Kur’an’ın hafızları kadar midesi büyük görmedik diyorlar. Aman öküz dursun da şu hocayı bir çıkarın diyorlar. Oyunlarında, sinemalarında, tiyatrolarında, gazetelerinde, kitaplarında hep Allah’ın dinini alay konusu yapıyorlar. Sıkıştıkları zaman da kalbimizde bir şey yok diyorlar. Şakalaşıyorduk diyorlar. Kalbimiz temizdir diyorlar. Be alçaklar Allah bu dini sizin oyun ve eğlencelerinize konu olsun diye mi göndermiştir? Bu alçakların hiç bir mâzeretlerine inanmayacağız çün-kü onların ağızları kalplerini haber vermektedir. Ağızlarından dökülenler niyetlerini ve kâfirliklerini açığa çıkarmaktadır. Allah’la, Allah’ın diniyle, dinin her hangi bir hükmüyle, peygamberin sünnetiyle alay apaçık bir küfürdür. Herkim bunu yaparsa kâfir olur. Allah’ın dinini, Allah’ın şiarlarını, şeriatını, hocaları, sarığı, cübbeyi, namazı, orucu, tesettürü küçük düşürmek üzere alay eden de kâfir olur. Orada bulunup da ses çıkarmayan, onun bu tavrına gülenlerin tamamı da kâfir olurlar. Açın bakın, elfaz-ı küfür kitaplarda yazılıdır.
67. “İkiyüzlü erkek ve kadınlar da birbirlerindendir: Kötülüğü emreder, iyiliğe engel olurlar; elleri de sıkıdır; Allah'ı unuttular, bu yüzden Allah da onları unuttu. Doğrusu ikiyüzlüler fâsıktırlar.” Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar birbirlerindendirler. Münâfık erkekler ve kadınlar küfür ve nifakta birbirlerine benzerler. Birbirlerinin velîsi ve dostudurlar onlar. Kötülüğü, münkeri emrederler ve iyiliği, marufu men ederler. İyiliklerin engellenmesi, kötülüklerin yayılması için çırpınırlar. Kötülük taraftarıdır onlar. Kötülük onların vazgeçilmez özellikleridir. İyiye düşmandırlar, iyilikten nefret ederler. İyileri iyilikten vazgeçirmek için çırpınırlar. İyilerin ve iyiliklerin önüne bari-katlar koymaya say ederlerken, kötülüklerin işlenmesine elbirliği ya-parlar. Elleri de sıkıdır onların. Hayırlı hiç bir işe zerre kadar bir har-cama yapmazlar. Mallarını kötülük ve fuhşiyyat yollarında tüketirler. Münâfıklığın belki en belirgin alâmetleri işte bunlardır. İyiliği menet-mek, kötülükleri yaymaya çalışmak ve de cimrilik yapmak. Bu özel-likler önünde sonunda insanı münâfıklığa götürür Allah korusun. Elini sımsıkı tutup Allah yolunda harcamada bulunamayanlar elbette iyilikleri men edip kötülükleri emredeceklerdir. Çünkü toplumda iyiliğin yayılması demek münâfıkların ellerindekilerin azalması de-mektir. Çünkü artık toplumda sömürü tuzakları boşa çıkacaktır. Ama toplumda iyilik yerine kötülük, fedâkarlık yerine bencillik hakîm olursa elbette zayıflar kendilerine teslim olmak zorunda kalacaklardır. Evet münâfık erkek ve kadınlar birbirleriyle tek can gibidirler. Birbirlerinin velîsi ve dostudurlar. Onlar arasında karşılıklı bir velâyet, bir dostluk ilişkisi vardır. Birbirleri adına karar alırlar ve birbirlerinin kararlarını, yasalarını uygularlar. Onlar birbirlerinin velîsidirler. Tabii mü’minler olarak sizler de birbirlerinizin velîsisiniz. Münâfıkların sizlerle, sizlerin de onlarla asla bir velâyet, bir dostluk ilişkiniz olamaz. Akraba bile olsalar mü’minle münâfık arasında bir dostluk, bir velâyet ilişkisi yoktur. Allah mü’minlerin velîsidir, mü’minler de birbirlerinin ve-lîsidirler. Mü’minler hiç bir zaman kendileri gibi inanmış mü’minleri bırakarak münâfıkları kendilerine velî seçemezler. Hiç bir zaman mü’min-leri bırakıp münâfıklarla dost olamazlar, onlarla dostluk kuramazlar. Çünkü mü’minlerin velîleri, mü’minlerin dostları Allah’tır. Allah mü’mi-nin dostudur, mü’min de mü’minin dostudur. Allah mü’minlerin velîsidir, mü’minler de Allah’ın evliyasıdır. Öyleyse mü’minler mü’minlerin dostudur, velîsidir, sırdaşıdır, birbirlerini cehennemden koruyup cennete kazandırıcısıdır. Öyleyse bir mü’min dünya işlerinde, bireysel, sosyal, ailevi, toplumsal, ekonomik, siyasal hayatında, âhirete müteallik işlerinde, yâni hayatının tüm alanlarında kendisiyle ilgili tüm problemlerinde bir dostluk, bir velâ ilişkisi içine girecekse, birileriyle birlikte hareket edecekse, birileriyle istişare edecek, birilerinin kararına başvuracaksa, birilerinden akıl danışacaksa kendisine velî olarak, dost olarak ancak ve ancak Allah dostluğuna ehil mü’minleri seçecektir. Mü’minleri sevecek, mü’minleri dost bilecek, mü’minleri velî bilecek, mü’minlere bağımlı olacak, mü’minlerin derdini, tasasını kendi tasası, sevincini kendi sevinci, başarısını kendi başarısı bilecektir. Tüm işlerini, tüm hayatını, siyasetini, ekonomisini, eğitimini, sosyal ve bireysel hayatını, aile hayatını mü’minlere göre düzenle-yecek, hesabında mü’minler olacaktır. Müslüman izzet ve şerefi Müslümanlarda ve Müslümanlarla birliktelikte görecektir. Değilse Allah korusun bir takım basit dünyevî hesaplarla, bir takım basit menfaat kaygılarıyla bir Müslümanın mü’minleri bırakarak kâfirleri ve münâfıkları dost edinmesi, hayatını onlar kaynaklı yaşaması asla düşünülemez. Onlar Allah’ı unutmuşlar, Allah da onları unutmuştur. Onlar Allah’ın dinini unuttular, Allah’ın dinini kendi haline bıraktılar, ilgilenmediler, ilgi kurmadılar, Allah da onları unutmuştur. Onlar Allah için bir hayat yaşamayı unuttular, Allah da onları korumayı, başarıya ulaştırmayı, merhamet etmeyi unutmuştur. Elbette kendisine kulluğu unutanları Allah da unutacaktır. Ne müthiş bir şey değil mi? Allah tara-fından unutulmak, hesaba katılmamak, yüzüne bakılmamak, sözü dinlenmemek ve ebedîyen azaba mahkum edilmek. Bundan daha kö-tü bir âkıbet olur mu? Evet bu dünyada bu dünyanın sahibini unutarak, bu hayatın sahibinin vahyinden yüz çevirerek, kitabı ve peygamberiyle ilgilenmeyerek, hayatı vahye göre düzenlemeyerek, Kur’an ve sünnete karşı nötr davranarak bir hayat yaşayanlar unutulacaklar. Allah’ın rahmet ve merhametinden mahrum kaldıkları için mutlu olamayacaklar, huzur bulamayacaklar, hayatın tadını alamayacaklar. Bugün burada unutuldukları gibi, yarın da cehennemin bir köşesinde dayanılmaz azapların kucağında unutulacaklar. Öyleyse gelin ey Müslümanlar, Allah’ı unutanlar gibi olmayın. Allah’ı unutup Allah’ın da kendilerini unuttuğu münâfıklar gibi olmayın. Onlar Rab’lerini unutmuşlar, Rab’lerini unutarak bir hayat yaşamışlar, Allah da onlara kendilerini unutturuvermiş. Kendilerini unutmuşlar adamlar. Kendilerini düşünmez olmuşlar. Kendi hayırlarını, kendi mutluluklarını, kendi cennetlerini düşünmez olmuşlar. Cenneti unutup, âhireti unutup hep dünyayı düşünür olmuşlar. Hep parayı düşünür olmuşlar, hayatı düşünür olmuşlar, arabayı düşünür olmuşlar, arabanın modelini, elbisenin güzelini, evlerinin dükkanlarının dizaynını düşünür olmuşlar. Arabalarının üzerinde meydana gelen küçücük bir çiziği düşünür olmuşlar da, kendi ruh dünyalarında, ailelerinin, çocuklarının ruh dünyalarında oluşan nerdeyse araba girecek büyüklükteki küfür ve şirk çiziklerini hiç düşünmez olmuşlar. Evlerinin boyasını, cilasını düşünmüşler de kendilerinin, çocuklarının Allah boyasıyla boyanmasını hiç düşünmez olmuşlar. Çocuklarının boğazlarının doyurulmasını düşünmüşler de kalplerinin kafalarının Allah’ın istediği bilgi ve imanla doyurulmasını hiç düşünmez olmuşlar. Markı, Doları düşünmüşler de Bakara’yı, Âl-i İmrân’ı hiç dü-şünmez olmuşlar. Dışlarını düşünmüşler de içlerini, kalplerini düşün-mez olmuşlar. Bedenlerinin ihtiyaçlarını düşünmüşler de kalplerinin ihtiyacını hiç düşünmez olmuşlar. Her şeyi düşünüyor adamlar, ama kendilerini unutuyorlar. Kendi geleceklerini unutuyorlar. Halbuki bu dünyadan insanın gidecek tek şeyi kendisidir. Malı mülkü, atı arabası, dükkanı tezgahı, evi barkı, toprağı tapusu, vatanı ülkesi her şeyi burada kalacaktır. Yaptığımız, ektiğimiz, diktiğimiz, bina ettiğimiz her şey bu dünyada kalacaktır. Bunlardan sadece Allah için yaptıklarımızın kazancı bizimle birlikte öbür tarafa gidecektir. Eğer bizler bu dünyada bizi bu dünyaya getiren, bizi yaratıp bu dünyada imtihana çeken Rabbimizi unutursak, Rabbimizin dinini, Rabbimizin kitabını, Rabbimizin elçisini, Rabbimizin bizden istediklerini unutarak bir hayat yaşarsak, İslâm’dan uzak bir dünya yaşayacak olursak o zaman kesinlikle bilelim ki biz kendi kendimizi unutacak ve hayatımızı dünyada kalacak, bizimle birlikte yarına intikal etmeyecek boş şeylerin peşinde bir ömür tüketerek eli boş olarak Rabb’ımızın huzuruna gideriz. İşte görüyoruz, insanlar kendilerini, kendi geleceklerini unutuyorlar da nice boş şeylerin peşine takılıyorlar değil mi? Allah’ın kendilerini kendisini hatırlatmak üzere, kendilerine kendilerini, kendi kulluklarını, kendi kurtuluşlarını öğretmek üzere gönderdiği kitabını unutuyorlar da başka nice kitapların peşine düşüyorlar. Kur’an’ı unutuyorlar da nice gazetelerin, nice dergilerin, nice kitapların peşine takılıyorlar. Allah’ın kendilerine örnek olarak, model olarak gönderdiği peygamberini bırakıyorlar da nicelerinin arkasına düşüyorlar. Nicelerini kendilerine örnek biliyorlar. İşte kim böyle Allah’ı unutursa Allah da ona kendisini unutturacaktır. Allah onu kendi haline bırakıverir de o insan dünyanın peşinde, dünyada kalacak şeylerin peşinde yuvarlanır gider Allah korusun. Tamamen küfrün, şirkin, isyanın ve günâhların içinde boğulur gider. İşte bunlar münâfıklardır. Kalbi, düşüncesi, ameli, hayatı bozuk olanlardır bunlar.
68. “Allah, ikiyüzlü erkek ve kadınlara ve inkârcılara, ebedî kalacakları cehennem ateşini hazırlamıştır. O, onlara yeter. Allah lânet etsin! Onlara devamlı azap vardır.” Evet işte böyle münâfıkça birbirlerine destek olup kötülüklerin yayılması ve iyiliklerin kökünün kazınması adına sa’yedenler için Allah bu yaptıklarının karşılığı olarak içinde ebedî kalacakları bir cehennem hazırlamıştır. Onlar Allah’ın lânetine uğramışlardır. Onlara kesintisiz bir azap vardır orada.
69. “Ey ikiyüzlüler! Siz, sizden önce daha kuvvetli, malları ve çocukları daha çok olup, hisselerince bunlardan faydalanan kimseler gibisiniz. Sizden öncekiler, hisselerince faydalandıkları gibi siz de hissenizce faydalandınız ve onların bâtıla daldıkları gibi siz de daldınız. İşte bunlar dünyada ve âhirette işleri boşa çıkanlardır, işte bunlar mahvolanlardır.” Ey münâfıklar sizin durumunuz tıpkı sizden önceki münâfıkların durumlarına benziyor. Onlar vücutça sizden daha güçlü, siyasal ve ekonomik yönden sizden daha önde, mal ve evlât yönünden sizden daha ilerdeydiler. Ama Allah’ın helâk yasaları, sünnetullah onları yakalayıverdi. Onlar Allah’la başedememişlerken sizler mi baş edeceksiniz? Onlar Allah’ın helâkinden kurtulamamışlarken sizler mi kurtulacaksınız? Onların düştükleri yanlışlara düşerek onların başlarına gelenlerin sizlerin de başınıza geleceğinden sakınmıyor musunuz? Haydi bir süre bu dünyada onların faydalandıkları gibi sizler de faydalanın bakalım. Onlar Allah’ın takdir ettiği kadar dünya nimetlerinden tattılar. Sizler de dünyadan payınızı almaktasınız. Onlar nasıl Rab’lerinin bu dünyada koyduğu yasası gereği kendilerine dokunmayışına aldanarak bâtıllara daldıkları gibi sizler de şu anda bâtıllara dalıyorsunuz. Sizler de onların yoluna giriyorsunuz. Elinizde hiç bir ölçü olmadan, hiç bir Allah bilgisine, Allah programına sahip olmadan bir dünya yaşıyorsunuz. Kendi hevâ ve heveslerinizle hareket ediyorsunuz. Onlar nasıl böyle bilgisizce dünyaya dalarak mahvolmuşlar, helâk olmuşlarsa unutmayın ki sizler de helâkten kurtulamayacaksınız. Sizlerin yaptıklarınız dünyada da âhirette de boşa gidecektir. Tüm amelleriniz, tüm planlarınız, mü’minlere karşı, Allah’ın dinine karşı geliştirdiğiniz tüm komplolarınız boşa çıkarılacak, hiç bir konuda başarıya ulaşamayacaksınız. Eğer böyle olmamış olsaydı, onların tüm plan ve programları Allah tarafından boşa çıkarılmamış olsaydı şu anda dünyada bir tek Müslümanın kalmaması gerekecekti. Şu anda Allah’la savaşa tutuşan, Allah ve onun Müslüman kullarıyla çatışma içine giren tüm dünya münâfıkları Allah’ın bu sünneti karısında ezilmek zorunda kalacaklardır. Geçici bir müddet sanki hedeflerine yaklaşmış gibi görünürler, ama unutmayın ki şimdiye kadar hiç bir kâfir güç, hiçbir münâfık güruh Allah karşısında başarıya ulaşamamıştır. İşte bakın öncekilerin durumları:
70. “Kendilerinden önce olan Nuh, Ad, Semûd milletlerinin, İbrahim milletinin, Medyen ve altüst olmuş şehirler halkının haberleri onlara gelmedi mi? Peygamberleri onlara belgeler getirmişlerdi. Allah onlara zulmetmemiş, onlar kendilerine yazık etmişlerdir.” Evet onlara kendilerinden önceki toplumların başlarına ge-lenlerin haberi gelmedi mi? Kendilerinden öncekilere uygulanan ya-salarımızı bilmiyorlar mı bu adamlar? Rab’lerine isyanlarından ötürü bir tûfanla helâk edilen Nuh toplumunun haberi, Rab’leriyle savaşa tutuşmalarından ötürü bir rüzgârla helâk edilen Âd toplumunun, Al-lah’ın dinini, Allah’ın elçisini reddetmelerinden ötürü bir sayhayla he-lâk edilen Semûd toplumunun, nîmetlerinin ellerinden alınması şek-linde Allah azabına mahkum olan İbrahim toplumunun, altüst olmuş Medyen toplumunun haberi ulaşmadı mı onlara? Bu kitapta açık açık anlatmadık mı bunları? Allah asla onlara zulmetmemiştir, onlar yaptıklarıyla, yaşadıkları hayatlarıyla kendi kendilerine zulmetmişlerdir. Bu sonucu in-sanlar kendileri kendi hür iradeleriyle seçmişlerdir. Bu seçim kendilerine aittir. Çünkü Allah kullarına asla zulmetmez. Lâkin insanlar kendi kendilerine zulmetmektedirler. Allah asla zâlim değildir. Zâlim olanlar insanlardır. Zulmeden de kendileri zulmettikleri de kendileridir. Yâni bu insanlar kendilerinin hem zâlimi hem de mazlumudurlar. Çünkü Allah asla zulmen insanlara ceza vermez, haksız yere insanları cehenneme göndermez. Allah insanlara onların hidâyeti anlayıp kabullenebilecekleri kapasiteler vermedikçe onları hidâyetiyle sorumlu tutarak onlara zul-metmez. Hidâyet yollarını kapatarak onlara zulmetmez. Hattâ bunun da ötesinde elçiler ve kitaplar göndererek onlara kendisini ve istediği kulluğu açık açık anlatmadan, onları elçileri ve kitaplarıyla uyarmadan onların yaptıkları yanlışlarından ötürü cehennemine gön-dermez. Her bir dönem uyarıcılar göndererek insanları azapla, cehennemle, cennetle uyardıktan sonra yine de uyarılmak istemeyen ve kendileri için ateşi tercih edenler için sizler cehennemi boylayacaksınız tehdidinde bulunmaktadır Rabbimiz. Ve sonunda bu akılsızlar hâlâ bu tehdidin zıddına davranışlarda bulunmaya, duymamaya, görmemeye, akl etmemeye ısrarlı bir tavır takınmışlarsa elbette bu insanlar dünyada helâki hak edecekler, âhirette de cehennemi boylayacaklardır. Bu ko-nuda hiç kimsenin her hangi bir itiraz hakkı da kalmamaktadır.
71,72. “Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velîleridir; iyiyi emreder kötülükten alı korlar; namaz kılarlar, zekat verirler, Allah'a ve peygamberine itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, Hakîmdir. Allah mümin erkeklere ve mü'min kadınlara, temelli kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler, Adn cennetlerinde hoş meskenler vaadetmiştir. Allah'ın hoşnut olması en büyük şeydir. İşte büyük kurtuluş budur.” Az evvel münâfıkları anlatmıştı Rabbimiz. Münâfıklar birbirlerindendirler. Onlar birbirlerinin velîsi, dostudurlar buyurmuştu. Onlar kötülükleri emrederler, iyilikleri men ederler buyurmuştu. Şimdi burada da mü’minlerin özelliklerini, değişmez vasıflarını ortaya koyuyor. Orada dediğimiz gibi mü’minler de birbirlerinin velîleri, dostları, karar mercileridirler. Birbirlerini cennete ulaştırmak üzere onlar da birbirlerine iyiliği emrederler, kötülükten de nehyederler. İyiliklerin toplumda yayılması, kötülüklerin de kökünün kazınması adına say ederler. Herkesin iyi olmasını, herkesin cennete gitmesini arzu ederler. Namazlarını ikâme ederler. Toplumlarında namazı ayağa kaldırırlar. Namazın önündeki engelleri kaldırmaya, toplumda namaz eğitimi vermeye say ederler. Zekatı da verirler. Bedenlerinde Allah’ı egemen bildikleri gibi malları konusunda da Allah’ın egemen olduğunu bilirler. İşte Allah bunlara merhamet edecek, bunlara yardım edecek, bunları dünya ve ukba’da muvaffak edecektir. Muhakkak Allah Azîz ve Hakîmdir. Evet İşte böyle inanan, böyle yaşayan mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara, temelli kalacakları, içlerinden ırmaklar akan, zeminlerinden ırmaklar akan, ya da taht-ı tasarruflarında ırmakların akıp durduğu cennetler, Adn cennetlerinde hoş meskenler vaadetmiştir. Bütün bunların üzerinde Allah'ın hoşnut olması en büyük nîmettir. Allah onlardan razı olacak orada. Çünkü dünyada onlar Rablerini razı etmişlerdi. Dünyada Rab’lerinden razı olmuşlardı. Rab’lerinin kitabından, Rab’lerinin dininden, Rab’lerinin hayat programından razı olmuşlardı. Rab’lerinin istediği hayattan razı olmuşlardı, işte Rab’leri de onlardan razı oluyor ve kendilerinin de razı olacakları akla hayale gel-medik nîmetlerle donatılmış bir cennet hayatını onlara lütfediyor. İşte en büyük kurtuluş budur. İşte en büyük başarı budur. Bundan daha büyük bir başarı, bundan daha büyük bir şeref düşünülemez.
71,72. “Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velîleridir; iyiyi emreder kötülükten alı korlar; namaz kılarlar, zekat verirler, Allah'a ve peygamberine itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, Hakîmdir. Allah mümin erkeklere ve mü'min kadınlara, temelli kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler, Adn cennetlerinde hoş meskenler vaadetmiştir. Allah'ın hoşnut olması en büyük şeydir. İşte büyük kurtuluş budur.” Az evvel münâfıkları anlatmıştı Rabbimiz. Münâfıklar birbirlerindendirler. Onlar birbirlerinin velîsi, dostudurlar buyurmuştu. Onlar kötülükleri emrederler, iyilikleri men ederler buyurmuştu. Şimdi burada da mü’minlerin özelliklerini, değişmez vasıflarını ortaya koyuyor. Orada dediğimiz gibi mü’minler de birbirlerinin velîleri, dostları, karar mercileridirler. Birbirlerini cennete ulaştırmak üzere onlar da birbirlerine iyiliği emrederler, kötülükten de nehyederler. İyiliklerin toplumda yayılması, kötülüklerin de kökünün kazınması adına say ederler. Herkesin iyi olmasını, herkesin cennete gitmesini arzu ederler. Namazlarını ikâme ederler. Toplumlarında namazı ayağa kaldırırlar. Namazın önündeki engelleri kaldırmaya, toplumda namaz eğitimi vermeye say ederler. Zekatı da verirler. Bedenlerinde Allah’ı egemen bildikleri gibi malları konusunda da Allah’ın egemen olduğunu bilirler. İşte Allah bunlara merhamet edecek, bunlara yardım edecek, bunları dünya ve ukba’da muvaffak edecektir. Muhakkak Allah Azîz ve Hakîmdir. Evet İşte böyle inanan, böyle yaşayan mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara, temelli kalacakları, içlerinden ırmaklar akan, zeminlerinden ırmaklar akan, ya da taht-ı tasarruflarında ırmakların akıp durduğu cennetler, Adn cennetlerinde hoş meskenler vaadetmiştir. Bütün bunların üzerinde Allah'ın hoşnut olması en büyük nîmettir. Allah onlardan razı olacak orada. Çünkü dünyada onlar Rablerini razı etmişlerdi. Dünyada Rab’lerinden razı olmuşlardı. Rab’lerinin kitabından, Rab’lerinin dininden, Rab’lerinin hayat programından razı olmuşlardı. Rab’lerinin istediği hayattan razı olmuşlardı, işte Rab’leri de onlardan razı oluyor ve kendilerinin de razı olacakları akla hayale gel-medik nîmetlerle donatılmış bir cennet hayatını onlara lütfediyor. İşte en büyük kurtuluş budur. İşte en büyük başarı budur. Bundan daha büyük bir başarı, bundan daha büyük bir şeref düşünülemez.
73. “Ey Peygamber! İnkârcılarla, ikiyüzlülerle savaş; onlara karşı sert davran. Varacakları yer cehennem-dir, ne kötü dönüştür.” Ey peygamberim, ve ey peygamber yoluna baş koymuş Müslümanlar, kâfirler ve münâfıklarla savaşın. Onlara karşı sert ve izzetli davranın. Onların varacakları yer cehennemdir ve o gerçekten ne kö-tü bir varış yeridir. Kâfirler ve münâfıklarla savaş, peygamber ve onun yolunun yolcusu Müslümanlar için kaçınılmazdır. Allah’ı, Allah’ın dinini, Allah’ın hayat programını reddeden, Ona ve Onun istediği hayata savaş açan, biz kendi hayatımızı kendimiz belirleriz, kendi kitabımızı kendimiz yazarız, kendi ilâhımızı kendimiz belirleriz, kendi peygamberimizi kendimiz oluştururuz, kendi hukukumuzu kendimiz yaparız diyenlerle tamamen bunun aksini iddia edip, tamamen aksine inanan mü’minler için savaş kaçınılmazdır. Çünkü yeryüzünde kâfirler, sırf Allah’a iman ettikleri için Müslümanlardan nefret etmektedir. Öyleyse bilelim ki küfürle iman ehli arasındaki savaş kıyâmete kadar sürecektir. Yeryüzünde küfür ve iman taraftarı olduğu sürece bu savaş asla bitmeyecektir. Müslümanlar bu savaştan çekilseler bile kâfirler onları tamamen yeryüzünden silip yok edinceye kadar bu savaşı sürdürecektir. Çünkü imanla küfür tıpkı geceyle gündüz gibidir. Birinin varlığı diğerinin yokluğuna bağlıdır. Öyleyse Müslümanlar onlarla savaşmak zorundadırlar. Evet kâfir ve münâfıklara karşı sert davranılması emrediliyor. Bundan önceki âyetlerde yumuşak davranma emri burada sertleşmeye çevriliyor. Kâfirlere ve münâfıklara karşı caydırıcı olsun diye sert davranacağız. Onlara karşı alabildiğine sert davranın ki böylece belki o kâfirlerin ve münâfıkların iman ehline karşı uyguladıkları baskıları, zulümleri son bulur. Belki onlar da küfür ve nifaklarından, Allah’la ver-dikleri savaşımlarından vazgeçip iman yolunu, cennet yolunu tercih ederler. Yeryüzünde işledikleri zulümlerinden, cinâyetlerinden vazgeçerler. Tabii bunun gerçekleşmesi için onlara sert davranması gereken Müslümanların güçlü olmaları gerekecektir. Onları korkutacak bir güce sahip olmaları gerekecektir. İşte şu anda görüyoruz ki Müslümanlar kâfirler ve münâfıklar için onları korkutacak, caydıracak bir güce sahip değiller. Maalesef şu anda Çeçenistan’da, Filistin’de, Tür-kistan’da Müslüman kardeşlerimizi öldürenlerin bizlerden hiç bir çe-kincemeleri yok değil mi? Bırakalım çok uzaktakileri, şu anda bu ülkede birileri bir grup Müslümanı yok etmeye çalışırken öteki Müslümanlardan zerre kadar bir çekincemesi yoktur. Halbuki Medine’de bir Müslüman kadının örtüsüne el uzatan bir Yahudi karşısında öteki kar-deşlerinin nasıl davrandıklarını biliyoruz. Evet bir Müslüman kardeşleri için savaşa karar veren Müslümanların bu kardeşlik bağını gören Yahudi korkmaz mı Müslümanlardan? Çekinmez mi bir Müslümana ilişmekten? Ama işte şu anda kâfirler tarafından Müslümanların kanları dökülürken, ırzları, namusları kirletilirken diğer Müslümanların seyirci kalmaları, kıllarının bile kıpırdamayışı, hattâ kimilerinin oh olmuş, onlar şunlardandı, onlar bizden değildi gibi İslâm dışı tavırlar sergilemeleri kâfirleri cesaretlendiriyor ve Müslümanların onlar üzerinde en ufak bir etkilerinin kalmadığını gösteriyor. Böyle bir durumda ne fert olarak ne de toplum olarak zerre kadar bir Müslüman şahsiyetimiz kalmayacaktır. Kâfirler ve münâfıklarla Allah’ın istediği gibi savaşacak ve on-lara karşı sert davranacağız. Bu konuda sadece Allah’a güveneceğiz. Allah’ın yardımı ve zafer konusunda zerre kadar bir şüphemiz olmayacak. Kesinlikle bileceğiz ki Allah bizimle beraber olacaktır. Bu Allah’ın vaadidir, bu Allah’ın bir yasasıdır ve Allah yasalarında asla bir değişiklik olmaz. Allah yasalarının işlememesi diye bir şey kesinlikle söz konusu değildir.
74. “Andolsun ki, Müslüman olduktan sonra inkâr edip küfür sözünü söylemişler iken, söylemedik diye Allah'a yemin ettiler, başaramayacakları bir şeye giriştiler; Allah ve peygamberi bol nîmetinden olanları zenginleştirdi ve öç almaya kalktılar. Eğer tevbe ederlerse iyiliklerine olur; şâyet yüz çevirirlerse, Allah onları dünya ve âhirette can yakıcı azaba uğratır. Yeryüzünde bir dost ve yardımcıları yoktur.” Münâfıklar kendilerinden sana ulaşan o küfür sözü söylemediklerine dair Allah adına yemin ederler. Halbuki onlar o küfür sözü, kendilerini kâfir yapıp İslâm’dan çıkaran sözü söylediler, o işleri yaptılar da Müslümanlıklarından sonra küfre döndüler. Ve de asla ulaşamayacakları, erişemeyecekleri bir şeye yeltenmişlerdir. Allah ve elçisiyle savaşmaya yöneldiler, İslâm’ın kökünü kazımaya yeltendiler. Sûreta Müslüman görünerek kaleyi içten yıkmaya azmettiler. Halbuki Allah dinini, kitabını korumayı bizzat kendi üzerine almıştır. Din ve kitap korunduğu müddetçe elbette o dinin ve o kitabın müntesipleri de korunmuş olacaktı. Allah mü’minlerin desteğinde olacaktı. Münâfıklar mü’minlerle giriştikleri bir savaşta karşılarında onlardan önce Allah’ı bulacaklardı. Müslümanları yenmek için önce Allah’ı yenmeleri gerekecekti. Alçaklar bunun farkında olmadan büyük büyük hedeflerin peşine takıldılar. Hiç bir zaman ulaşamayacakları, erişemeyecekleri hülyalara kapıldılar. Bu münâfıkların Allah ve elçisiyle, Allah ve Müslümanlarla sa-vaşmalarının, intikam almaya çalışmalarının sebebini de Rabbimiz şöyle açıklıyor bakın: Allah kendi fazl-ı kereminden onları zengin kıldı ve Resulü de onları zenginleştirdi. Yâni hak etmedikleri şeyleri bol bol onlara verdi de, nîmetlerle şımarıp Allah ve elçisine düşman kesildiler. Allah bu mülkü, bu nîmetleri kendilerine vermeseydi, belki azmaya-caklar, sapıtmayacaklardı. Hani sûrenin önceki âyetlerinde de söylemişti Rabbimiz biz onlara bu verdiklerimizi başka değil sadece onları saptırmak ve canlarını kâfirler olarak almak için verdik buyurmuştu. İşte burada da aynısını görüyoruz. İşte onlara Rabbimizin sıhhat vermesinin, zenginlik vermesinin, mülk ve saltanat vermesinin sebebi budur. Eğer tevbe ederlerse kendi iyiliklerine, kendi menfaatlerine olur. Yok şâyet yüz çevirirlerse, Allah onları dünya ve âhirette can yakıcı azaba uğratır. Yeryüzünde bir dost ve yardımcıları da olmaz onların. Dünyadaki azapları inanmadıkları bir dinin hükümlerini uygulamaları, âhiretteki azapları da dayanılmaz bir cehennem ateşidir. Hainler dünyada inanmadıkları bir dininin namazını kılmak, zekatını vermek azabıyla karşı karşıya kalırlarken, öbür tarafta da cehennem azabını boylayacaklardır. Ensâr’dan bir Müslüman Cüheni kabilesinden birisiyle kavga eder. Ve bu olay üzerine münâfıkların reisi Übey Bin Selül der ki: Vallahi bizimle Muhammed’in durumu aynen şuna benzer: Besle kar-gayı oysun gözünü. Bunu duyan oradaki bir Müslüman o alçağın bu sözünü Rasulullah’a getirir. Rasulullah onu sorgulayınca Übey de: Vallahi ben böyle bir şey söylemedim diye Allah adına yemin eder. Veya yine Übey Bin Selül’ün savaş dönüşünde: “Ant olsun, eğer Medine’ye dönersek, daha azîz (daha üstün) olan, daha zelil (daha alçak) olanı mutlaka oradan çıkaracaktır.” Sözüdür. Bu sözün sonunda da sorgulandıkları zaman zerre kadar bir izzet ve şerefleri olmayan, mertçe sözlerinin arkasında duramayan hainler yeminler ederek biz böyle bir şey demedik demeye başlıyorlar. Tebuk seferinden dönüşte münâfıklar Rasulullah efendimize bir komplo hazırladılar. Gece Rasulullah efendimizi karanlıkta bir tepeden itekleyerek öldürmeyi hedeflediler. Rabbimiz onların bu menfur komplolarını Rasulullah efendimize haber verdi. Rasulullah Ammar Bin Yasir’i ve Huzeyfe Bin Yemâni’yi yanına aldı ve yolda yüzleri kapalı bir takım kimselerin kendisini takip ettiklerini gördü. Huzeyfe onların üzerlerine doğru yürüyüp, ey Allah düşmanları kendinize gelin! diye bağırmaya başlayınca hainler tanınmamak için süratlice oradan kaçıp uzaklaştılar. Böylece ulaşamayacakları bir işe giriştiler buyurdu Rabbimiz.
75,76. “Aralarında: “Allah bize bol nîmetinden verecek olursa, andolsun ki sadaka vereceğiz ve iyilerden olacağız” diye O'na and verenler vardır. Allah onlara bol nîmetinden verince, cimrilik ettiler, yüz çevirdiler. Zaten dönektirler.” Onların içinden eğer Allah bize bolca verirse yemin olsun ki biz de vereceğiz. O bize verirse biz de Onun yolunda bol bol infak edeceğiz ve sâlihlerden olacağız diyenler vardır. Ama ne zaman ki Allah onlara bol nîmet ulaştırınca Rab’lerine verdikleri bu sözlerini, bu taahhütlerini unuttular da cimrilik ediverdiler. Allah’ın lütfundan verdiklerini Allah kullarından men ediverdiler. Zaten hep dönektirler bu münâfıklar. Hiç bir sözleri, hiç bir ahitleri yoktur onların. Evet Allah bize verirse elbette bizler de verip sâlihlerden o-lacağız diyorlar. Allah bana bir imkân verirse, bir fırsat verirse ben de bol bol infakta bulunacağım, açları doyuracak, çıplakları giydirecek, muhtaçları sevindireceğim diyorlar. Bugüne kadar imkânım yoktu, fırsatım yoktu, zamanım yoktu da ondan yapamadım. Vallahi aslında benim ne malda ne mülkte gözüm yok. Ben kendim için istemiyorum, sırf fakir fukaraya dağıtmak için istiyorum. Başımı sokacak kadar bir yerin, bir evin dışında, karnımı doyuracak kadar bir malın dışında hepsini elden çıkaracağım. Allah bilmez mi onların ne yapıp ne yapmayacaklarını? Allah bilmez mi onların neye sahip olduklarını? Azı çoğu olmaz ki bir şeyin. Allah herkese bir şeyler vermiştir. Eğer insanlar Allah’ın kendilerine vermiş olduğu imkânlar ve fırsatlar nispetinde bir şeyler yapabiliyorlarsa bu şu demektir: Eğer Allah çokça verseydi o kadar verecekti. Meselâ şu anda yüz milyonu var ve onun yirmi milyonunu Allah için harcayabiliyorsa, yüz milyar olduğu zaman da yirmi milyarını harcayabilecek demektir. Elindeki on milyonun iki milyonunu Allah için harcayamayan adam, on milyarın iki milyarını hiç bir zaman harcaya-mayacak demektir. Allah verdikçe cimrilik ettiler. Bir ev verdi, bir araba verdi, da-ha neler neler verdi de onlar cimrilik yapıverdiler. Rab’lerine verdik-leri sözlerinden dönüverdiler. Onlar zaten dönek insanlardır. İşleri dönmektir zaten onların. Elimizdeki imkânları gücümüz nisbetinde Allah yolunda kullanacağız ve ya Rabbi işte gücüm buraya kadardı, eğer daha çok verirsen onları da Senin yolunda kullanmaya hazırım diyeceğiz ve doğru söylemiş olacağız. Değilse yalancı münâfıklardan oluruz Allah korusun. Efendim ben de bu kitabı öğrenmeye başlayacağım da ama ne yapayım zamanım yok. Biraz zamanım olsa bak ben ne yaparım. Allah bana bir araba verse, Allah bana bir dükkan verse, Allah bana bir evlât verse, Allah bana bir hanım verse, Allah bana anlayışlı bir müdür verse, anlayışlı bir ortam verse diyen herkese imkân verecek Rabbimiz, fırsat verecek ve samimi olup olmadığını mutlaka açığa çıkaracaktır.
75,76. “Aralarında: “Allah bize bol nîmetinden verecek olursa, andolsun ki sadaka vereceğiz ve iyilerden olacağız” diye O'na and verenler vardır. Allah onlara bol nîmetinden verince, cimrilik ettiler, yüz çevirdiler. Zaten dönektirler.” Onların içinden eğer Allah bize bolca verirse yemin olsun ki biz de vereceğiz. O bize verirse biz de Onun yolunda bol bol infak edeceğiz ve sâlihlerden olacağız diyenler vardır. Ama ne zaman ki Allah onlara bol nîmet ulaştırınca Rab’lerine verdikleri bu sözlerini, bu taahhütlerini unuttular da cimrilik ediverdiler. Allah’ın lütfundan verdiklerini Allah kullarından men ediverdiler. Zaten hep dönektirler bu münâfıklar. Hiç bir sözleri, hiç bir ahitleri yoktur onların. Evet Allah bize verirse elbette bizler de verip sâlihlerden o-lacağız diyorlar. Allah bana bir imkân verirse, bir fırsat verirse ben de bol bol infakta bulunacağım, açları doyuracak, çıplakları giydirecek, muhtaçları sevindireceğim diyorlar. Bugüne kadar imkânım yoktu, fırsatım yoktu, zamanım yoktu da ondan yapamadım. Vallahi aslında benim ne malda ne mülkte gözüm yok. Ben kendim için istemiyorum, sırf fakir fukaraya dağıtmak için istiyorum. Başımı sokacak kadar bir yerin, bir evin dışında, karnımı doyuracak kadar bir malın dışında hepsini elden çıkaracağım. Allah bilmez mi onların ne yapıp ne yapmayacaklarını? Allah bilmez mi onların neye sahip olduklarını? Azı çoğu olmaz ki bir şeyin. Allah herkese bir şeyler vermiştir. Eğer insanlar Allah’ın kendilerine vermiş olduğu imkânlar ve fırsatlar nispetinde bir şeyler yapabiliyorlarsa bu şu demektir: Eğer Allah çokça verseydi o kadar verecekti. Meselâ şu anda yüz milyonu var ve onun yirmi milyonunu Allah için harcayabiliyorsa, yüz milyar olduğu zaman da yirmi milyarını harcayabilecek demektir. Elindeki on milyonun iki milyonunu Allah için harcayamayan adam, on milyarın iki milyarını hiç bir zaman harcaya-mayacak demektir. Allah verdikçe cimrilik ettiler. Bir ev verdi, bir araba verdi, da-ha neler neler verdi de onlar cimrilik yapıverdiler. Rab’lerine verdik-leri sözlerinden dönüverdiler. Onlar zaten dönek insanlardır. İşleri dönmektir zaten onların. Elimizdeki imkânları gücümüz nisbetinde Allah yolunda kullanacağız ve ya Rabbi işte gücüm buraya kadardı, eğer daha çok verirsen onları da Senin yolunda kullanmaya hazırım diyeceğiz ve doğru söylemiş olacağız. Değilse yalancı münâfıklardan oluruz Allah korusun. Efendim ben de bu kitabı öğrenmeye başlayacağım da ama ne yapayım zamanım yok. Biraz zamanım olsa bak ben ne yaparım. Allah bana bir araba verse, Allah bana bir dükkan verse, Allah bana bir evlât verse, Allah bana bir hanım verse, Allah bana anlayışlı bir müdür verse, anlayışlı bir ortam verse diyen herkese imkân verecek Rabbimiz, fırsat verecek ve samimi olup olmadığını mutlaka açığa çıkaracaktır.
77,78. “Allah'a verdikleri sözden caydıkları ve yalancı oldukları için Onunla karşılaşacakları güne kadar Allah kalplerine nifak soktu. İkiyüzlüler, Allah'ın onların sırlarını ve gizli toplantılarını bildiğini, Allah'ın görünmeyenleri bilen olduğunu bilmiyorlar mıydı?” Evet Allah da kendilerine verdikleri sözlerini tutmamaları se-bebiyle kıyâmet gününe kadar onların kalplerine münâfıklığı yazıvermiş, yerleştirivermiştir. Köklü bir duygu olarak kalplerine nifakı yer-leştiriverdi. Rab’lerine söz verdikleri konularda Allah kendilerine imkân ve fırsat verdiği halde bunları Allah yolunda kullanmadıkları için kalplerine münâfıklık yerleştiriliverdi. Öyleyse buna dikkat edeceğiz. Sözü vermeden önce iyi dü-şünmeliyiz. Yapamayacaklarımız şeyleri Allah’a da insanlara da vaad etmeyeceğiz. Allah bizim gücümüzü, takatimizi bilip dururken Rabbi-mizin bize yüklemediği bir yükü kendi kendimize yüklemeye kalkışmayacağız. Hani önceki sûrelerde anlatıldı. Allah kendilerine yük yüklemediği halde Allah’tan kendilerine yükler yüklemesini, imtihan alanları açmasını isteyen İsrâil oğullarının başına gelenleri biliyoruz. Kendilerinin talep ettikleri bir cumartesi yasağını nasıl deldiklerini biliyoruz. Onlar bilmiyorlar mı ki Allah onların sırlarını da gizli toplantılarını da bilmektedir. Gizlediklerini de, açıkladıklarını da, fısıldaştıklarını da bilmektedir Allah. Tüm gaypları da bilendir Allah. Bunu bilmiyorlar mı bu adamlar? Herhalde Allah’ı böyle bilselerdi, böyle iman etselerdi Rab’lerine karşı bu tür tavırlarda bulunmayacaklardı. İnsanlar bilmeyebilirler, peygamber bilemeyebilir onların iç hallerini, ama Allah’a göre bilinmeyen yoktur.
77,78. “Allah'a verdikleri sözden caydıkları ve yalancı oldukları için Onunla karşılaşacakları güne kadar Allah kalplerine nifak soktu. İkiyüzlüler, Allah'ın onların sırlarını ve gizli toplantılarını bildiğini, Allah'ın görünmeyenleri bilen olduğunu bilmiyorlar mıydı?” Evet Allah da kendilerine verdikleri sözlerini tutmamaları se-bebiyle kıyâmet gününe kadar onların kalplerine münâfıklığı yazıvermiş, yerleştirivermiştir. Köklü bir duygu olarak kalplerine nifakı yer-leştiriverdi. Rab’lerine söz verdikleri konularda Allah kendilerine imkân ve fırsat verdiği halde bunları Allah yolunda kullanmadıkları için kalplerine münâfıklık yerleştiriliverdi. Öyleyse buna dikkat edeceğiz. Sözü vermeden önce iyi dü-şünmeliyiz. Yapamayacaklarımız şeyleri Allah’a da insanlara da vaad etmeyeceğiz. Allah bizim gücümüzü, takatimizi bilip dururken Rabbi-mizin bize yüklemediği bir yükü kendi kendimize yüklemeye kalkışmayacağız. Hani önceki sûrelerde anlatıldı. Allah kendilerine yük yüklemediği halde Allah’tan kendilerine yükler yüklemesini, imtihan alanları açmasını isteyen İsrâil oğullarının başına gelenleri biliyoruz. Kendilerinin talep ettikleri bir cumartesi yasağını nasıl deldiklerini biliyoruz. Onlar bilmiyorlar mı ki Allah onların sırlarını da gizli toplantılarını da bilmektedir. Gizlediklerini de, açıkladıklarını da, fısıldaştıklarını da bilmektedir Allah. Tüm gaypları da bilendir Allah. Bunu bilmiyorlar mı bu adamlar? Herhalde Allah’ı böyle bilselerdi, böyle iman etselerdi Rab’lerine karşı bu tür tavırlarda bulunmayacaklardı. İnsanlar bilmeyebilirler, peygamber bilemeyebilir onların iç hallerini, ama Allah’a göre bilinmeyen yoktur.
79. “Sadaka vermekte gönülden davranan mü'-minlere dil uzatan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimselere bu davranışlarının cezasını Allah verir; onlara yakıcı azap vardır.” Evet sadaka verme konusunda samimi davranan mü’minlere dil uzatıyorlar münâfıklar. Gönülden davrananlara, imkânlarını zorlayarak bol bol sadaka verenlere dil uzatıyorlar. Fakir olup da imkân-larını zorlayarak az verenlerle de alay ediyorlar. İbni Abbas efendimiz der ki: Tebûk seferine karar verince Allah’ın Resulü mü’minleri infaka dâvet etti. Rasulullah’ın bu dâvetini alan Müslümanlardan, sahâbe-den bazıları malının tamamını, bazıları yarısını, bazıları da ellerinde avuçlarında olan çok az bir şeyi getirebildiler. Sahâbeden hali vakti yerinde olan Abdurrahman Bin Avf sadaka olarak Rasulullah efendimize 40 ukıyye altın getirdi. Ensâr’dan fakir bir Müslüman da bir say kadar hurma getirdi. Bunu gören münâfıklar Abdurrahman Bin Avf gösteriş için bunu yaptı. Ensâr’ın getirdiği o bir say hurmaya da Allah ve Resulünün ihtiyacı yoktur dediler. Tebûk seferi için getirilen bu sadakalar sebebiyle münâfıklar böyle söylediler. Bir sefer için Rasulullah efendimizin yaptığı cihad çağrısı ve infak talebi karşısında çok vereni gösterişle, az vereni de cimrilikle suçlamaya kalkıştılar. Kendileri son derece cimri davrandıkları gibi kendileri gibi davranmayan Müslümanlara da böyle şeyler yakıştırdılar. Allah için dişinden tırnağından artırarak bir şeyler getiren samimi Müslümanları alay konusu yaptılar. Rabbimiz de buyurdu ki, ey peygamberim böyle davranan münâfıklara bu yaptıklarının cezasını Allah mutlaka verecektir. Onlar için can yakıcı, dayanılmaz bir azap vardır buyurdu.
80. “Ey Muhammed! Onların ister bağışlanmasını dile, ister dileme, birdir. Onlara yetmiş defa bağışlama dilesen Allah onları bağışlamayacaktır. Bu, Allah'ı ve peygamberini inkâr etmelerinden ötürüdür. Allah fâsık topluluğu doğru yola eriştirmez.” Evet ey peygamberim, bu yaptıklarından sonra, bu hainliklerinden sonra artık onlar için istiğfar etsen de etmesen de birdir, denktir. Ha istiğfar etmişsin onlar için, ha etmemişsin fark etmez. Onlar için af dilesen de dilemesen de fark etmez çünkü Allah onları kesinlikle affetmeyecektir. Yetmiş kere onlar için istiğfar edip bağışlanma dilesen de Allah onları bağışlamayacaktır. Çünkü onlar Allah ve elçisini inkâr etmişler, Allah ve Resulüne itaatten çıkıp fıska düşmüş-lerdir. Yâni bu adamlar Allah’la dalga geçecekler, peygamberle dalga geçecekler, Müslümanlarla dalga geçecekler, sonra da Allah onları affedecek öyle mi? Niye? Mecbur mu Allah böyle hainleri affetmeye? Ya bu münâfıklar bu huylarından ciddi ciddi vazgeçecekler, ya da Allah kesinlikle onları affetmeyecektir. Çünkü Allah fâsık bir kavmi, fıskı fücur ehlini hidâyete erdirmez. Çünkü bu adamların bir kâfir kadar bile İslâm’a dönme ihtimalleri yoktur. Yâni İslâm’ı, Allah’ı, peygamberi tanımayan bir kâfir bunları tanıyınca Müslüman olabiliyor da, ama bunları tanıyan bir münâfık İslâm’a girmiyor. Çünkü o ben Müslümanım diye kendi kendini aldatıyor. Evet Rabbimiz bu âyetinde vazgeç bunlar hakkında istiğfardan ey peygamberim diye peygamberini uyarıyor. Ama insanların cehennemine razı olmayan Allah’ın Resulü eğer seksen kere de istiğfar etsen Allah onları bağışlamayacak ifadesine karşılık, onların da cennetine olan iştiyakından ötürü öyleyse ben de seksenden fazla istiğfar ederim buyurdu. Yâni insanların cehenneme gitmesine asla tahammülü olmayan Rasulullah efendimiz bir konuda bir ruhsat bulduğu zaman onu o konuda kesin bir nehiy oluncaya kadar kullanırdı. Hele hele bu konu insanların, ümmetinin affı ve cennetiyle alâkalıysa. Çünkü o onlara karşı çok merhametlidir. Sonra Münâfikûn sûresin-deki bu konuda bir nehiy gelince Rasulullah artık onlar hakkındaki istiğfarını bitiriverdi. O halde bu âyetlerden anlıyoruz ki dua ve istiğfar ancak mü'-minler için fayda sağlayacaktır. Kâfir ve münâfıklar için ne duanın ne de istiğfarın en küçük bir faydası olmayacaktır ve bu caiz de değildir. Burada şunu da ifade edelim ki kâfir veya münâfık birisi için değil, sı-radan bir kimse için Allah’ın en sevdiği peygamberi Hz. Muhammed (a.s) onun hidâyeti için dua etse bile, o kişi kendi hidâyetini istemedikçe, Allah da onun hidâyetini dilemedikçe yine de bunun hiçbir mânâsı olmayacaktır. Yine âyetten anlıyoruz ki hidâyete talip olmayan kişiye hidâyet vermek sünnetullaha aykırıdır. Biz biliyor ve inanıyoruz ki peygamberler Allah’ın yeryüzünde en değerli ve en şerefli kullarıdır. Ama unutmayalım ki bunlar da kuldurlar. Tüm peygamberler Allah’ın Ona en mûtî kullarıdır. Elbette ki peygamberler yeryüzünde dualarına icâbet edilme yönünden en önde olan kullardır. Allah’ın bu sevgili kulları Allah’a dua ettiklerinde ya istedikleri şeyler dünyada kendilerine verilir, yahut da burada verilmeyip öbür tarafta kendilerine verilir. Ama bakın ki Allah’ın Resulü Allah katında yeryüzünün en hayırlısı olduğu halde Allah’ın sevmediği insanlar hakkında ne kadar da istiğfar ederse etsin Allah onlara mağfiret etmeyecektir. Öyleyse şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki Allah’ın razı olmadığı kişiler için yapılacak şefaat asla kabul edilmeyecektir.
81. “Allah'ın peygamberinin hilafına geri kalanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad hoşlarına gitmedi. “Sıcakta savaşa çıkmayın” dediler. De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır.” Keşke bilseydiler!” Muhalifler, Allah ve Resulünün cihad çağrısına muhalefet edenler, Rasulullah ve beraberinde savaşa çıkan mü’minleri yalnız bırakarak geride kalanlar oturup kalmalarına sevindiler. Münâfıklar kadınlar gibi oturup kalmayı hoş gördüler. Kalplerindeki küfür ve nifak hastalığından dolayı Allah yolunda cihada gidip canlarını ve mallarını tehlikeye atmayışlarına memnun oldular. Allah yolunda malları ve canlarıyla cihaddan hoşlanmadılar. Kendileri Allah yolunda bir cihadı göze alamadıkları gibi birbirlerine, arkadaşlarına, eşlerine dostlarına da: Sakın bu sıcakta savaşa çıkmayın dediler. Kendileri geri kalışlarına üzülmediler de üstelik başkalarını da engellemeye çalıştılar. Sen onlara de ki peygamberim, unutmayın ki sizin gibi cihad-dan kaçanlar için cehennem ateşi daha sıcaktır. Ama keşke onlar bunu bir anlayabilselerdi. Keşke cehennem ateşinin hararetini bir an-layabilselerdi. İşte böyle Allah için bir cihaddan kaçan, mallarını ve canlarını Allah yolunda bir cihaddan saklayanlar cehenneme gideceklerdir. Allah için bir fedâkarlığı angarya görenler cehenneme gideceklerdir. Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad etmeyi kerih görenler cehenneme gideceklerdir. Kendileri Allah için bir sefere çıkmadıkları gibi Müslümanları cihaddan engellemeye çalışanlar cehenneme gideceklerdir. Bu dünyadaki rahatımızı düşünerek Allah yolunda bir cihaddan kaçmayalım. Diğer mü’minleri engellemek şöyle dursun, cihada teşvik edeceğiz. Çünkü kıyâmet gününün sıkıntıları buradakilerden çok daha büyük olacaktır. Kıyâmet gününün sıkıntılarına düşmemek için dünya sıkıntılarına razı olacağız. Şedit olan cehennem ateşine düşmemek için buradaki dünya ateşlerinde yanmaya razı olacağız. Orada malsız, mülksüz, serma-yesiz kalmamak için Allah yolunda bir mücâdele uğrunda gerekirse burada malsız, mülksüz bir hayata razı olacağız. Allah yolunda her şeyimizi fedâ etmemiz gerekse bile bunu göze alabilmeliyiz. Bunu anlayanlardan, fıkıh edenlerden olmalıyız. Cehennem ateşini anlaya-bilen bir insan elbette tüm dünya ateşlerine razı olacaktır. Ama onu bilmeyen, fıkıh etmeyenler elbette hiç bir dünya ateşine katlanama-yacaktır.
82. “Yaptıklarının cezası olarak, bundan böyle az gülsünler, çok ağlasınlar.” Ve işte böyleleri bu yaptıklarının karşılığı olarak bundan böyle çok ağlasınlar, az gülsünler. Kendilerini, canlarını, mallarını böyle bir cihaddan koruduk, kurtulduk diye bu dünyada az biraz gülsünler, az biraz sevinsinler bakalım. Gülebildikleri kadar gülsünler, eğlenebildikleri kadar eğlensinler bu dünyada. Unutmayın ki onlar öbür tarafta çok ağlayacaklardır. Çünkü bu dünya hayatı çok azdır, çok kısadır, ama âhiret hayatı sonsuzdur. Sonsuz bir âhiret hayatının ağlaması yanında çok kısa süren dünya sevinçleri ne olabilir ki? Ne kadar olabilir ki? Ama bu dünyada bu yaptıklarına pişmanlık duyarak tevbe ederler, çok çok ağlarlarsa işte o zaman Allah’ın bağışlamasına ulaşırlar.
83. “Allah seni ileri döndürüp, onlardan bir toplulukla karşılaştırdığı zaman, senden savaşa çıkmak için izin isterlerse de ki: “Benimle asla çıkamayacaksınız, benim yanımda hiç bir düşmanla savaşmayacaksınız; çünkü baştan, oturup kalmaya razı oldunuz. Artık geri kalanlarla beraber oturun.” Allah seni bu seferden zaferle, galibiyetle, sağ salim döndürdüğü ve onlarla karşı karşıya getirdiği zaman, senden seninle birlikte tekrar bir savaşa çıkma talebinde bulunacaklar. Rabbimiz ileride olacakları da anlatıyordu burada peygamberine. Yâni daha sefere çıkmadan savaşın sonucunu bildiriyordu. Sen sağ salim savaştan döneceksin. Sen onlara dönünce diyecekler ki ey Muhammed, seninle birlikte bir başa sefere çıkmak istiyoruz diyecekler. Alçaklar Bizans ordusunun Müslümanların karşısına çıkma cesaretini bile gösteremediklerini haber alınca peygamberle birlikte çıkmadıklarına çok pişman oldular. Ve dediler ki, diyecekler ki ey Muhammed, her ne kadar Te-bûk’da bulunamamışsak ta, her ne kadar mâzeretlerimiz seninle birlikte çıkmamıza engel olmuşsa da bizim kalbimiz sizinledir. Biz senin yanındayız. Emret nereye istersen gideceğiz diyecekler. Sen de ki o hainlere, hayır artık sizler benim yanımda hiç bir düşmanla savaşmayacaksınız. Benimle birlikte hiç bir savaşa çıkmayacaksınız, çıkmazsınız. Benimle birlikte hiç bir cihada çıkma şerefine nail olmayacaksınız. Sizler böyle bir şerefe lâyık değilsiniz. Bu şeref sizler için değil şerefli Müslümanlar içindir. Çünkü sizler evlerinizde oturmayı benimle birlikte çıkmaya tercih ettiniz. Sizler artık bundan sonra erkekler gibi savaşmayı düşünmeyin de kadınlar gibi evlerinizde oturmaya devam edin. Evet Allah için bir fedâkarlık, bir sıkıntı söz konusu. Zorlu bir savaş söz konusu. Ortada bir kâr garantisi de yok. Ölüm, candan geçme, maldan olma tehlikesi var. Bu işe bir dâvetiye çıkarıldığı za-man bunları göze alarak ilk defa dâvete icâbet edenlerin imanından, teslimiyetinden şüphe edilmeyecektir. Ama İslâm izzete kavuştuktan sonra, ya da Allah adına başlamış olan o hareket başarıya ulaştıktan sonra, hedef belli olduktan sonra o harekete katılanların samimi-yetinden şüphe edilebilir. Samimi olup olmadıkları araştırılabilir. Çünkü artık fedâkarlıktan çok menfaatlenme vardır.
84. “Onlardan ölen kimsenin namazını sakın kılma, mezarı başında durma! Çünkü onlar Allah'ı ve peygamberini inkâr ettiler, fâsık olarak öldüler.” Onlardan ölen hiç kimsenin sakın namazını kılma. Onlara dua etme, salavat etme. Çünkü senin duan, senin salavatın, senin namazın onlar için bir rahmettir ve onlar asla buna lâyık değillerdir. Onların cenazelerinin başında, kabirlerinin başında da durma. Onları gömmek, defnetmek, teçhiz etmek, dua etmek, ziyaret etmek maksadıyla onların cenazelerinde bulunma. Çünkü onlar Allah ve Resulünü inkâr etmişler ve fâsıklar olarak, dinden, yoldan, itaatten çıkmışlar olarak ölmüşlerdir. Evet fâsık olarak, İslâm’dan çıkmış olarak geberen birisinin cenazesini kılmak ta, defninde bulunmak ta, arkalarından onlar için dua etmek de yasaktır. Rivâyetlere göre Allah’ın Resulü samimi bir Müslüman olan Abdullah’ın isteği üzerine babası münâfıklardan Abdullah bin Übey’in cenaze namazını kıldırmayı kabul edip hazırlıklara başladı. Tam namazı kıldırmak üzere yerini aldığı sırada işte Tevbe sûresinin bu âyetiyle Rabbimiz onu uyarıverdi ve bu davranışını onaylamadığını ortaya koyuverdi. Ve Rabbimizin bu uyarısından sonra Rasulullah efendimiz onların namazlarında bulunmayı da, onlar adına istiğfar etmeyi de, dua etmeyi de bırakıverdi. Kâfir olarak geberip gidenler hakkında dua etmek de, istiğfar etmek de caiz değildir. Mü’minlere karşı mü’mince bir tavır, münâ-fıklara karşı da onlara yakışır şekilde sertçe bir tavır belirlemek zorundayız ki bu davranışımız onlar için bir uyarıcılık, bir caydırıcılık özelliği taşımış olsun. Eğer Rasulullah efendimiz bu adamların namazlarını kıldırmış olsaydı, hattâ diğer tüm peygamberleri de cemaat olarak arkasına çağırmış olsaydı bile zerre kadar o münâfığa bir faydası olmayacaktır. İnsana değer kazandıran onun imanı, teslimiyeti, takvası ve bu imana bağımlı olarak işlediği sâlih amellerdir. Bunlar olmadığı müddetçe cenazesini kim kıldırırsa kıldırsın hiç bir anlamı olmayacaktır. Öyleyse peygamber ve Müslümanlar tarafından kendilerine uygulanacak böyle bir tavır onların kendi durumlarını tekrar gözden geçirip Allah yoluna girmelerini sağlayacaktır. Kâfir olarak, münâfık olarak ölüp giden bir kimsenin iradesi bitmiş olduğu için arkasından yapılanların hiç birisinin ona bir faydası dokunmayacaktır. İşte onlar için iş işten geçmeden böyle bir tavırla akıllarını başlarına getirmeyi murat ediyordu Rabbimiz.
85. “Malları ve çocukları seni hayrete düşürmesin; Allah onlarla onlara dünyada azap etmek ve canlarının inkârcı olarak çıkmasını ister.” Öyleyse ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, sakın ha sakın onların ne malları mülkleri, ne çoluk çocukları, ne ekonomik ne de siyasal güçleri sizi imrendirmesin. Onlara verilenler başka değil sadece onlara bu dünya hayatında azap etmek için ve canlarının kâfirler olarak çıkması için verilmiştir. İnsanları kâfir ve münâfık yapan şey demek ki öncelikle onların malları ve evlâtlarıdır. İnsanları Allah’a kulluktan, Allah yolunda cihaddan alıkoyan ilk planda onların ekonomik ve siyasal güçleridir. Bir ömür bunlara bekçilik yapacağım diye, bunları çoğaltacağım diye âhireti unutuyorlar.
86,87. “Allah'a inanın ve peygamberinin yanında savaşın” diye bir sûre inmiş olsa, onların gücü yetenleri sizden izin isterler ve “Bizi bırak oturanlarla beraber kalalım” derler. Geri kalan kadınlarla beraber bulunmaya razı oldular. Kalpleri kapanmıştır, bu yüzden anlamazlar.” Eğer onlara Allah’a Allah’ın istediği gibi iman edin, Allah’a, Allah’ın kitabının ve Resulünün tarif ettiği şekilde iman edin ve bu imanlarınızın gereği olarak, bu imanlarınızın görüntülenmesi olarak Allah elçisinin yanı başında savaşın diye bir sûre indirilse onlardan imkân sahipleri, servet sahipleri, ekonomik güç sahipleri sizden izin isterler. Bizi bırak ey peygamber de şu evlerinde oturanlarla birlikte bizler de oturalım derler. Evlerinden, barklarından, bağlarından, bahçelerinden, fabrikalarından, bürolarından, zevklerinden, eğlencelerinden ayrılmak onlara zor geliyor. Geri kalan kadınlarla beraber bulunmaya razı oluyorlar. Kendilerine göre bir takım bahaneler uyduruyorlar. Bir takım mâzeretlerin arkasına saklanıp Allah yolunda bir savaştan geri kalmak, muaf tutulmak istiyorlar. Tabii o anda yaptıklarına da meşru kı-lıflar uydurmaktan da geri durmuyorlar. Efendim, bizler şu anda üm-met için çok faydalı işlerle uğraşıyoruz. Eğer şu bizim fabrikamız ol-masa, bizim paralarımız olmasa siz ne yapardınız? Hep bizim pa-ralarımızla, bizim desteklerimizle yürümüyor mu bu hizmetler? Eğer bizler de bu fabrikalarımızı, bu iş yerlerimizi bırakıp sizinle gidersek, bizim bu para kazanma imkânlarımız bitiverirse haliniz perişan olur sizin. O halde bizi bize bırakın. Biz işimize aşımıza, para kazanmamıza bakalım, siz gidin savaşa da, biz arkanızdan sizi destekleyelim diyorlar. Savaştan kalıp işlerinin başında oldukları zaman hattâ daha büyük sevaplar kazanacaklarına inananlar vardır. Evet varlık sahipleri böyle yapıyorlar. Varlıklı yaşamaya alı-şanlar mahrumiyetleri göze alamıyorlar. Tarih boyunca hep böyle olmuştur. Tüm peygamberlerin dâvetine ilk karşı çıkanlar hep halkın gelirlerinin kaymağını yiyen varlıklı, şımarık Mele’ ve mütraf grubu, egemenlik sahipleri olmuştur. Halk üzerinde haksız hak sahibi olanlar olmuştur. Rahatlarından fedâkarlığa yanaşmayanlar olmuştur. Onlar savaştan geri kalanlarla birlikte olmayı seçtiler. Onların kalpleri mühürlendiği için de peygamberin kendilerini çağırdığı gerçekleri anla-yamaz olmuşlardır. Dünyayı yeterli gördükleri için, dünyayla cennetin mukayesesini yapma ince kavrayışından mahrum olmuşlardır. Onlar böyle isteyince de Rabbimiz tercihlerini onaylayıp onların kalplerini mühürleyivermiştir de anlamaz bir kavim olmuşlardır.
86,87. “Allah'a inanın ve peygamberinin yanında savaşın” diye bir sûre inmiş olsa, onların gücü yetenleri sizden izin isterler ve “Bizi bırak oturanlarla beraber kalalım” derler. Geri kalan kadınlarla beraber bulunmaya razı oldular. Kalpleri kapanmıştır, bu yüzden anlamazlar.” Eğer onlara Allah’a Allah’ın istediği gibi iman edin, Allah’a, Allah’ın kitabının ve Resulünün tarif ettiği şekilde iman edin ve bu imanlarınızın gereği olarak, bu imanlarınızın görüntülenmesi olarak Allah elçisinin yanı başında savaşın diye bir sûre indirilse onlardan imkân sahipleri, servet sahipleri, ekonomik güç sahipleri sizden izin isterler. Bizi bırak ey peygamber de şu evlerinde oturanlarla birlikte bizler de oturalım derler. Evlerinden, barklarından, bağlarından, bahçelerinden, fabrikalarından, bürolarından, zevklerinden, eğlencelerinden ayrılmak onlara zor geliyor. Geri kalan kadınlarla beraber bulunmaya razı oluyorlar. Kendilerine göre bir takım bahaneler uyduruyorlar. Bir takım mâzeretlerin arkasına saklanıp Allah yolunda bir savaştan geri kalmak, muaf tutulmak istiyorlar. Tabii o anda yaptıklarına da meşru kı-lıflar uydurmaktan da geri durmuyorlar. Efendim, bizler şu anda üm-met için çok faydalı işlerle uğraşıyoruz. Eğer şu bizim fabrikamız ol-masa, bizim paralarımız olmasa siz ne yapardınız? Hep bizim pa-ralarımızla, bizim desteklerimizle yürümüyor mu bu hizmetler? Eğer bizler de bu fabrikalarımızı, bu iş yerlerimizi bırakıp sizinle gidersek, bizim bu para kazanma imkânlarımız bitiverirse haliniz perişan olur sizin. O halde bizi bize bırakın. Biz işimize aşımıza, para kazanmamıza bakalım, siz gidin savaşa da, biz arkanızdan sizi destekleyelim diyorlar. Savaştan kalıp işlerinin başında oldukları zaman hattâ daha büyük sevaplar kazanacaklarına inananlar vardır. Evet varlık sahipleri böyle yapıyorlar. Varlıklı yaşamaya alı-şanlar mahrumiyetleri göze alamıyorlar. Tarih boyunca hep böyle olmuştur. Tüm peygamberlerin dâvetine ilk karşı çıkanlar hep halkın gelirlerinin kaymağını yiyen varlıklı, şımarık Mele’ ve mütraf grubu, egemenlik sahipleri olmuştur. Halk üzerinde haksız hak sahibi olanlar olmuştur. Rahatlarından fedâkarlığa yanaşmayanlar olmuştur. Onlar savaştan geri kalanlarla birlikte olmayı seçtiler. Onların kalpleri mühürlendiği için de peygamberin kendilerini çağırdığı gerçekleri anla-yamaz olmuşlardır. Dünyayı yeterli gördükleri için, dünyayla cennetin mukayesesini yapma ince kavrayışından mahrum olmuşlardır. Onlar böyle isteyince de Rabbimiz tercihlerini onaylayıp onların kalplerini mühürleyivermiştir de anlamaz bir kavim olmuşlardır.
88. “Ama peygamber ve onunla beraber bulunan mü'minler, mallarıyla ve canlarıyla savaştılar. İşte iyilikler onlaradır, saadete erişenler de onlardır.” Lâkin Allah’ın Resulü Muhammed (a.s) ve onunla birlikte iman edenler, onun inandığı gibi inananlar, onun düşündüğü gibi düşünenler, onun yolunu yol edinenler, onun gibi olmanın güvencesine erenler, malları ve canlarını ortaya koyarak Allah yolunda cihad edenler var ya, işte hayırlar onlar içindir ve kurtuluşa erenler de onlardır. Bu dünyada istedikleri kadar varlıklı kâfirler ve münâfıklar onları küçük görsünler, istedikleri kadar onlarla alay etsinler, hem dünyada hem de Ukba’da kazananlar, başarıya ulaşanlar onlardır. Peki onların ka-zandıkları bu hayır neymiş? Bakın Rabbimiz onu şöyle anlatıyor:
89. “Allah onlara temelli kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Büyük kurtuluş budur.” Allah onlar için içinde ebedîyen kalacakları, ebedîyen bir mutluluğa ulaşacakları zeminlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte en büyük kar, en büyük kazanç budur. Çünkü bu âlemde cennetten daha büyük bir mükâfat yoktur. Düşünün tüm dünyaya sahip olsanız ne yazar? Ne kadar sahip olabileceksiniz? Ölünceye kadar değil mi? Fânî değil mi bu dünya? Ama cennet ölünceye kadar değil, sonsuza dek sürecek bir zevk, bir hayat... İşte en büyük mükâfat budur. Ne olur bu insanlar günde bir kerecik bunu düşünüverse. Ama heyhat ki bunu düşünmeyenler, fıkhedemeyenler bunu anlayamazlar.
90. “Bedevilerden, izin almak üzere, özür beyan eden kimseler geldiler. Allah ve peygamberine yalan söyleyenler ise, özür bile beyan etmeksizin geri kaldılar. Onlardan kâfir olanlar can yakıcı azaba uğrayacaktır.” Rabb’imiz Medineli münâfıkları anlattı, şimdi burada da bedevi münâfıkların durumlarını açıklığa kavuşturacak. Bedevilerden de sizden savaşa çıkmamak için izin isteyenler gelecekler. Allah ve pey-gamberine karşı yalan söyleyenler ise özür bile beyan etmeksizin savaştan kaçtılar, geri kaldılar. Onlardan kâfir olanlar dayanılmaz bir azabın mahkumu olacaklardır. Medine’li münâfıkların dışında anlatılan bu münâfıklar Esed ve Gatafan kabilesi münâfıklarıdır. Fakirliklerini, güçsüzlüklerini, imkânsızlıklarını mâzeret olarak ileri sürerek bu savaştan geri kalmak için izin istediler. Bir kısmı böyle yaparken bir kısmı da iman teslimiyet iddialarında Allah ve Resulüne karşı yalan söyleyenler de hiç bir mâzeret ileri sürmeden cihaddan geri kaldılar. Bunlar Medine’nin ya-kınında çölde yaşayan bedevilerdi. Rabbimiz buyurdu ki o inkâr edenlere yakında acı bir azap isabet edecektir. İnandıklarını iddia ettikleri halde inandıkları Allah hatırına bir savaşı göze alamayanlara, inandıkları Allah’ı uğrunda savaşmaya değmez görenlere, kendi rahatlarını, kendi zevklerini düşündükleri kadar Allah’ın dininin izzet ve şerefe ulaşmasını düşünmeyenlere elbette bir azap gelecektir. Şimdi Rasulullah efendimizin bir savaş çağrısı karşısında buraya kadar üç sınıf ortaya konuldu: 1: Özürlü olarak, mâzeretli olarak geri kalanlar. 2: Hiç bir özürleri yokken geri kalanlar. Hiç bir mâzeret beyanında bulunmayanlar. 3: Rasulullah efendimizden bu savaşa katılmamak için, muaf tutulmak için izin isteyenler. Peki acaba bunlardan hangisi bu savaştan muafmış? Yâni kim gerçek özür sahibiymiş? Bakın bunu da Rab-bimiz şöylece ortaya koyuyor:
91. “Güçsüzlere, hastalara ve sarf edecek bir şeyi bulunmayanlara, Allah ve peygamberlerine bağlı kaldık-ları müddetçe sorumluluk yoktur. İyi davrananlara sorumluluk olmaz. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.” Güçsüzlere, zayıflara, hasta olanlara, infak edecek bir şey bulamayanlara ki bunlar Allah ve Resulüne bağlılıklarını sürdükleri müddetçe bir sorumluluk yoktur. Peki bunlar Allah ve Resulüne bağlı olduklarını nasıl gösterecekler? Bunu nasıl ispat edecekler? Kendileri zayıf, hasta, yatalak, kör, topal oldukları için istedikleri halde cihada gidemiyorlar ama etrafındakileri cihada teşvik ediyorlar. Ne duruyorsunuz? Haydi, Rasulullah’ın dâvetine koşun oğlum, torunum, amcam, babam. Vallahi eğer Rabb’ım bana da bir imkân vermiş olsaydı bir saniye bile beklemezdim diyerek samimiyetle çevrelerine nasihat ederler onlar. Meselâ iki adam düşünün ki hastalar. Ama bunlardan biri o anda hasta oluşuna, cihaddan geri kalışına seviniyor. İyi ki hasta oldum ve savaştan kurtuldum diyor. Bunu kendisi için bir kurtuluş vesilesi sayıyor ve kendisi gitmemekle beraber çevresindekileri de engellemeye, onların da cihad şevklerini kırmaya çalışıyor. Ötekisi de hastalığını bir talihsizlik görüyor ve üzülüyor. Keşke Rabbim bana da imkân verseydi de Resul ve Müslümanları yalnız bırakmasaydım diyor ve bir yandan da çevresindekileri savaşa teşvik ediyor haydi dur-mayın gidin diyor. Bu ikisi elbette bir tutulmayacaktır. Evet mâzeretlerinden dolayı savaşa çıkamayanlar Allah ve Resulü için nasihat ettikleri müddetçe onlara bir vebal yoktur. Çünkü ihsan sahipleri aleyhine bir yol olamaz. Kimse onlara bir söz söyle-yemez, kimse onları bu konuda kınayamaz. Cepheye gidemeyenler ama geride irşada devam edenler, geride insanların Allah’a kul olmaları, Resulüne ümmet olmaları yolunda onları eğitmeye çalışanlar bu-nun dışındadır diyor Rabbimiz. Onlar savaştan geri kalmışlardır ama gönülleri orada mü’minlerle beraberdir onların. Çünkü Allah bunlar için Gafur ve Rahîm olandır.
92. “Binek vermen için sana geldiklerinde, "Size binek bulamıyorum” dediğin zaman, sarf edecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de bir sorumluluk yoktur.” Allah’ın kendilerini bağışladığı o gerçek mâzeret sahiplerinden kimileri de sana her geldiklerinde ey Allah’ın Resulü bize binebileceğimiz bir binek ver de biz de seninle bu savaşta bulunalım dediler de; sen de onlara size binek bulamıyorum dediğin zaman sarf edecek bir şey bulamadıkları için üzüntülerinden gözyaşı dökerek geri dönenler var ya, işte onlar için de bir sorumluluk yoktur. Sürekli her gün geliyorlardı bunlar Rasulullah’ın yanına. Belki bugün birileri Rasulullah’a bize verebileceği bir binit vermiştir diye her gün gelip soruyorlardı. Her defasında da Allah’ın Resulü yok buyuruyordu. Onlar da gidememelerine ağlaya, ağlaya dönenlere de kınama yoktur diyor Rabbi-miz. Hattâ bunlar için Rasulullah efendimiz şöyle buyuruyordu: “Gelmek istedikleri halde şu anda sizinle birlikte gelemeyip arkanızda kalan nice mü’minler vardır ki bu niyetlerinden ötürü attığınız her adımda, konakladığınız her vadide onlar sizinle birlikte olmasınlar. Onlar sizin aldığınız ecirlerinize ortak olmasınlar” Sahâbe-i kirâm efendilerimizin: “Ey Allah’ın Resulü, onlar Medine’de evlerinde oturup bizimle sefere çıkmadıkları halde mi onlar bizimle beraberler?” sorusuna da Allah’ın Resulü diyordu ki: “ Evet, çünkü onları mâzeretleri, çaresizlikleri geri bıraktı.” Evet işte bunlar gerçek mâzeret sahipleridir, onlar kınanmazlar, onlar üzerine bir yol yoktur buyurduktan sonra Rabbimiz şimdi de kimler üzerine yol var? kimler üzerine kınama ve ceza var? onu şöylece ortaya koyuyor:
93. “Sorumluluk ancak, zengin oldukları halde senden izin isteyen, geri kalan kadınlarla bulunmaya razı olanlara ve Allah kalplerini mühürlemiş olduğu için bilmeyenleredir.” Sorumluluk, vebal, günâh ancak Allah yolunda bir savaşa ve bu uğurda mal harcamaya güçleri yettiği halde savaştan kaçmak için senden izin isteyen, mâzeretsiz geri kalan, kadınlarla birlikte oturmaya razı olanlara ve Allah kalplerini mühürlediği için bilmeyenlere aittir.
94. “Savaştan döndüğünüzde size özür beyan ederler. Ey Muhammed, onlara de ki: “Özür beyan etmeyin, size inanmayacağız, Allah haberlerinizi bize bildirmiştir. Allah da, peygamberi de işlediklerinizi görecektir. Sonunda, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah'a çevrileceksiniz. O, işlediklerinizi size haber verecektir.” Sizler sağ salim savaştan geri döndüğünüzde onlar size karşı mâzeretler ileri sürüyorlar. Savaşa katılmamalarının özürlerini beyan ediyorlar. Ey peygamberim, onlara de ki: Boşuna özürle beyan etmeyin, size asla inanmayacağız. Size ebedîyen güvenmeyeceğiz. Sizi asla tasdik etmeyeceğiz. Onun içindir ki Özür dilemenizin hiç bir anlamı yoktur. Çünkü sizin haberlerinizi Allah bize bildirmiştir. Allah bilgisiyle bizler sizleri tanıyoruz. Ne halde olduğunuzu, niçin bu savaşa katılmadığınızı çok iyi biliyoruz. Elbette ilerde Allah ve Resulü sizin ne yapacağınızı görecektir. Sonunda sizler hepiniz görüneni ve görünmeyeni, bilineni bilinmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz de o ne yapıp ettiğinizi size haber verecektir. Evet bugün de Allah’ın dininin yücelmesi adına bir savaştan geri kalanlar istedikleri kadar mâzeretler ileri sürsünler biz onlara diyeceğiz ki kesinlikle biz size inanmayacağız, çünkü Allah sizin durumunuzu bize ulaştırmıştır. Sizin sıfatlarınızı Rabbimiz kitabında bize haber vermiştir. Allah için bir fedâkarlığı göze alamayan siz münâfıkların sıfatları bizim için malumdur. Biz de böyle diyeceğiz onlara. Ama Rabbimiz yine de bir açık kapı bırakmış. Ne o? Âyette buyuruluyor ki: Allah ve Resulü sizin amellerinizi görecektir. Elbette bundan sonra yapacaklarınız da görülecektir, takip edilecektir. Eğer gerçekten bir mâzeret sebebiyle bu savaştan geri kalmışsanız elbette bundan sonraki hareketlerinize bakılacaktır. Bundan sonra sâlih ameller mi işleyeceksiniz? Münâfıklıktan vazgeçip Allah’ın dinini kendi nefislerinize, kendi menfaatlerinize tercih mi edeceksiniz? Yoksa yine aksini yapmaya mı devam edeceksiniz? bakacağız diyeceğiz. Sonra da hesap vermek için Allah’ın huzuruna çıkacaksınız. Bizim gördüklerimizi de görmediklerimizi de, bildiklerimizi de bilmediklerimizi de bilen bir Allah huzuruna çıkacaksınız. Ve O Allah ne yapıp ettiğinizi size haber verecektir. Şimdi şu anda bizi kandırsanız bile Onu asla kandıramayacaksınız.
95. “Döndüğünüzde kendilerine çıkışmamanız için, Allah'a yemin edeceklerdir. Siz onlardan yüz çevirin; çünkü pistirler. Yaptıklarının karşılığı olarak varacakları yer cehennemdir.” Siz onlara döndüğünüz zaman kendilerinden vazgeçmeniz için, kendilerine ilişmemeniz için, kendilerini azarlayıp cezalandırmamanız için, kabahatlerini görmemeniz için Allah adına yemin edecekler. Yüz çevirin onlardan. Kesin onlarla ilişkilerinizi. Adam yerine koy-mayın onları. Muhatap bile almayın. Çünkü birer pisliktir onlar. Birer murdardır onlar. Yaptıklarının karşılığı olarak varacakları yer cehennemdir onların. Onları kabullenecek, pakleyecek olan sadece cehennemdir. Onlarla nasıl arkadaşlık edeceksiniz? Nasıl onlarla hâlâ dostluk ilişkilerini sürdüreceksiniz? Sadece cehennemin kabul edeceği, sadece cehennemin temizleyeceği böyle pisliklerle nasıl ilişki sürdürülebilir? Bırakıverin o alçakları. Düşüncede, imanda, harekette asla onlarla beraber olmayın.
96. “Kendilerinden hoşnut olasınız diye, size and verirler. Siz onlardan hoşnut olsanız bile, Allah, yoldan çıkmış kimselerden razı olmaz.” Kendilerinden hoşnut olasınız diye, razı olasınız diye yemin eder onlar. Siz onlardan hoşnut olsanız bile, özürlerini kabul edip affetseniz bile bilesiniz ki Allah böyle yolundan çıkmış kimselerden asla hoşnut olmayacak, razı olmayacaktır. Allah kendini tanımayan, kendi dinini, kendi yolunu tanımayan, rızası uğruna bir takım fedâkarlıkları göze alamayan, rızası için cihad etmeyen, rızası için infakta bulunmayan kimselerden asla razı olmaz. Gelin öyleyse ey mü’minler, Allah ahlâkıyla ahlâklanın da Onun razı olmadıklarından sizler de razı olmayın. Allah’ın gazap ettiklerine sizler de gazap edin. Gelin tüm hayatınızda insanların rızasını değil de, insanların hoşnutluğunu değil de Allah’ın rızasını ve hoşnutluğunu ön planda tutun. Tüm insanlar razı olup sizi alkışlasalar bile siz Allah’ın razı olduklarından yana olun.
97. “Bedevilerin küfür ve nifakları her yönden, daha ileridir. Allah'ın, peygamberine indirdiğinin sınırlarını bilmemek, onlara daha lâyıktır. Allah bilendir, Hakîmdir.” Bedeviler, çölde yaşayan Araplar, göçebe hayatı yaşayan Araplar şehirdekilerden, yerleşik hayat sahiplerinden inkâr ve nifak bakımından, nankörlük ve münâfıklık bakımından çok daha şedittirler. Çünkü onlar kaba, saba, kalpleri daha katı insanlardır. Ve onlar Allah’ın peygamberine indirdiği hükümleri, yasaları tanımamaya, sınırları tanımamaya daha yatkın ve elverişlidirler. Kendi başlarına buyruk, yönetici tanımaz, otorite kabul etmez oldukları için daha kaba ve inkârcıdırlar onlar. Din bilen, kitap sünnet tanıyan âlimlerle tanışmadıkları için dini az bilen kimselerdir onlar. Allah kullarını elbette en iyi bilendir ve söylediği her şeyi hikmetle söyleyen, yasalarını hikmetle koyandır. Medine’de, şehirde Rasulullah ve sahâbenin arasında bulunanlar okumak için kitap bulabilirler. Sormak için merci bulabilirler. Allah’ın dinini öğrenme imkânı bulabilirler. Ama Rasulullah’ın sohbetinden, Rasulullah efendimize inen âyetlerin eğitiminden mahrum kalmış kimseler elbette bunlardan uzaktırlar. Dinin anlaşılış ve uygulanış tarzından mahrumdurlar. Onun içindir ki onlar, o bedeviler küfür ve nifak yönünden, Allah’ın sınırlarını tanımama yönünden daha yatkındırlar.
98. “Bedevilerden, Allah yolunda sarf ettiklerini angarya sayanlar ve sizin başınıza belâlar gelmesini bekleyenler vardır. Belâlar onlara olsun; Allah işitir ve bilir.” Yine bu bedevilerden Allah yolunda, Allah’ın dininin ihyası, ikâmesi uğrunda infak ettikleri şeyleri zoraki ödenmesi gereken bir borç, bir angarya sayanlar da vardır. Allah yolunda yapacakları harcamaları bir cereme, bir yük, boşa giden bir sarf görenler vardır. Sizin için zamanın musîbetlerini gözetlerler. Gelecek günlerin, dönen devranın size belâlar, musîbetler getirmesini, sizi yok etmesini intizar ederler. Beklerler ki gelecek günler sizin gücünüzü, kuvvetinizi bitirsin de böylece sizin zorunuzla zekat vermekten, Allah yolunda bir takım fedâkarlıklarda bulunmaktan kurtulmuş olsunlar. İsterler ki Müslümanların başına belâlar gelsin, Müslümanlar alaşağı olsunlar da kendileri de onların korkusuyla zoraki bir takım kulluklar altında bunalmaktan kurtulsunlar. İnsanlar inanmadan, ikna olmadan gönülsüz olarak yaptıklarının tamamını böyle bir cereme, zoraki bir borç sayarlar. İnanmayanlar hep böyledir. Meselâ işte şu anda öyle insanları görüyoruz ki kendi zevk-ü sefaları için falanca şarkıcılara, filanca sanatkârlara milyarlarını harcarlarken hiç gam çekmez içinden. Evine, bahçesine, arabasına, havuzuna, akvaryumuna milyarları harcamıştır zerre kadar bir sıkıntı duymaz bunlardan. Çünkü inanarak, isteyerek harcamıştır. Ama Allah için, Allah’ın dininin ikâmesi için üç kuruş çıksa cebinden ömrü billah unutamaz onu. Çünkü istemeyerek vermiştir onu. İnan-mıyor adam. Allah yolunda bu verdiklerinin boşa gittiğini zannediyor. Allah’a Allah’ın istediği gibi iman edememiş insanların Onun yolundaki harcamalarının tamamı böyledir. Mecbur kalmadıkça veremezler zaten. Ama bir otorite onları zorlarsa mecburen verirler ve verirken de bunu bir angarya sayarlar. İşte bunlar münâfıklardır. İşte Müslümanların otoritesinden bıkıp usandıkları için bu tür münâfıklar ne yapacaklar? Müslümanlar için belâlar bekleyecekler, felâketler bekleyecekler. Bir gün şu adamların gücü bir bitse de, otoriteleri, iktidarları bir son bulsa da bizler de onların korkusundan istemeyerek yapmak zorunda kaldığımız şu işlerden bir kurtulsak diyecekler. Tabii Müslümanlar için bu duyguyu içlerinde besleyenler, Müslümanların silinip gitmesini bekleyenler elbette oturdukları yerden beklemeyeceklerdir. Bunun için takım yollara başvuracaklar. O gücü, o otoriteyi yıkabilmek için ellerinden gelen her türlü komployu deneyeceklerdir. İlerde gelecek gerekirse mescid inşa edecekler, Müslümanları içten çökertmeye çalışacaklardır. Bunlar için Rabbimiz buyuruyor ki: Onların istedikleri belâlar kendi başları geçsin, kendi başlarına geçecektir. Allah onların her sözlerini, her planlarını işiten ve onlara ne yapacağını, nasıl bir karşılık vereceğini en iyi bilendir Allah.
99. “Bedevilerden, Allah'a ve âhiret gününe inanan, sarf ettiğini, Allah katında ibadet ve peygamberin dualarına nail olmağa vesile sayanlar da vardır. Bilin ki, verdikleri onlar için ibadettir. Allah, onlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz bağışlar ve merhamet eder.” O bedevilerden öyleleri de vardır ki onlar Allah’a ve âhiret gününe iman ederler ve infaklarını, Allah yolundaki harcamalarını Allah katında bir kurbaya sebep, bir yakınlığa vesile bilirler. Evet onlar o harcamalarını Allah katında bir ibadet ve Resulünün kendilerine dua ve istiğfarına vesile kabul ederler. Allah ve Resulünün yakınlığına sebep bilirler. Dikkat edin Allah yolunda yapılan bu harcamalar onları Rab’lerinin hoşnutluğuna, yakınlığına ve Resulünün salavatına, dua ve istiğfarına ulaştıracak güzel bir ibadettir. Kim Allah yolunda ne veriyorsa bu onun için onu Allah’a yaklaştıran bir kulluktur. Muhakkak ki Allah onlara rahmet edecek, onları muttakiler için hazırladığı cennetlerine koyacaktır. Allah’a yakınlık için, Allah’ın hoşnutluğuna ulaşabilmek için ve peygamberin duasına, istiğfarına ehil hale gelebilmek için infaklarını vesile bilirler. İnfaka tevessül ederler. Allah’ın rızasını kazabilmek ve Resulünün şefaatine ehil hale gelebilmek için cihad gibi, infak gibi önlerine çıkan her fırsatı değerlendirmeye çalışırlar. Allah yolunda ci-hada koşuyorlar, Allah yolunda mallarını seferber ediyorlar. Yâni sa-lih amellere koşuyorlar. Yâni amellerini vesile yapıp öne sürüyorlar. Rabbimiz de buyuruyor ki dikkat edin, gerçekten bu yaptıkları cihad-lar, bu infaklar, bu ameller Allah katında bir yakınlık vesilesidir. Elbette bu yaptıklarından ötürü Allah onları rahmetine katacak, lütuflarına ulaştıracaktır. İşte Rahmete ulaşmanın formülü. İşte Allah’a yaklaşmanın yolu. İşte Rasulullah efendimizin şefaatine lâyık olmanın yolu budur. Haydi buyurun sizler de o yolda olun ve kurtulun. Haydi cihada ve Allah yolunda harcama yapmaya. Muhakkak ki Allah bağışlayandır merhamet edendir.
100. “İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve ensâr ile, onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnutturlar. Allah onlara, içinde temelli ve ebedî kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır; işte büyük kurtuluş budur.” İyilik yarışında, takva yarışında önceliği kazanan bu ümmetin ilkleri olan, ilk sahâbeler olan muhacirler ve ensâr ve bir de güzellikle onlara uyanlar, onları takip edenler, onların yolundan gidenler var ya işte Allah onlardan hoşnut olmuştur. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı ve hoşnut olmuşlardır. Allah onlar için, içinde ebedî kalacakları zeminlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte en büyük kurtuluş budur. Evet iyilik yarışında takva yarışında, Allah’a kulluk ve Resulüne ittiba konusunda en önde giden bu ümmetin en bereketli dönemini, kuşluk vaktini idrak eden sahâbe-i kirâm efendilerimizden ve güzellikle onların yolunu takip eden, onların yollarına, sünnetlerine uyanlardan razı olduğunu ve onların kurtulduklarını haber veriyor Rabbi-miz. Bunlar, bu ilkler bu ümmetin en hayırlılarıdırlar. Allah’ın dinini ka-bullenmede, Allah’ın elçisini bağırlarına basmada, Allah ve Resulü yolunda mal ve canlarını ortaya koymada başı çekenlerdir. Allah için muhacirlerin, mücahitlerin öncüleridir onlar. Küfür ve şirke karşı, babalarına analarına, kavimlerine kabilelerine karşı Allah adına baş kaldıranların ilkidir onlar. Tüm dünyanın saldırılarına karşılık, tüm dünyanın ayıplamalarına karşılık Allah ve Resulü Resulünü tercih eden ve bu tercihlerini tüm dünyaya haykıran insanlardır onlar. Her şeye rağmen Allah’ı ve Resulünü dinlemiş insanlardır onlar. Rasulullah efendimiz bir hadislerinde onların üstünlüğünü anlatırken şöyle buyurur: “Ümmetimin en hayırlıları benim aralarında peygamber olarak gönderildiğim bu nesildir. Sonra onlardan sonra gelecek olanlar, sonra onlardan sonra gelecek olanlar.. Ravi diyor ki, çüncü nesil zikredildi mi edilmedi mi? bunu en iyi bilen Allah’tır. Sonra şöyle buyurdu: “Sonra onların yerine şişmanlığı seven ve şahitlik etmeleri istenmeden önce şahitliğe koşan bir topluluk gelecektir.” ( Müslim, Fezail’üs-Sahâbe 214) Abdullah Bin Ömer efendimiz de Allah onlardan razı olsun der ki: “Her kim birilerine uymak isterse Muhammed (a.s)’ın ashabına uymaya baksın. Çünkü onlar bu ümmetin en hayırlıları idi. Kalpleri en iyi, ilimleri en derin, buna karşılık kendilerini gereksiz külfete sokmaktan en uzak kimselerdi. Rabbimizin peygamberinin sohbetine seçtiği bir topluluktu onlar. Kâbe’nin Rabbi olan Allah hakkı için onlar dosdoğru bir hidâyet üzere yürüyorlardı.” Evet sahâbenin sünneti, sahâbenin anlayışı ve uygulamaları da bizim için örnektir. Çünkü sahâbe-i kirâm efendilerimiz peygamberle birlik düşünülmesi gereken bir gerçektir. Biz biliyoruz ki sahâbesiz bir peygamber düşünülemez. Zira bu din tek başına yaşanılacak bir din değildir. Sünnetullah gereği Allah bu dini ferde gönderme-miştir. Bu Hz. Adem’den bu yana hep böyle olagelmiştir. Peygamber vasıtasıyla topluma gönderilen din, toplumun içinden odak nokta olarak seçilen peygamber tarafından topluma ulaştırılmış ve peygamberle birlik o toplum tarafından anlaşılmış ve yaşanmıştır. Allah’ın Resulü din olarak kendisine gönderilen mesajı fert olarak kendisine yansıyan yönüyle aynen uygulamış ve aynen ashabına da uygulatmıştır. Böylece sürekli Allah kontrolünde bir beşer olarak peygamberin uyguladığı ve uygulattığı dinin sahâbe neslinde kıyâmete kadar tüm insanlığa örnek olacak bir biçimde tezahür ettiğini, yaşanır, yapılabilir hale geldiğini görüyoruz. Öyleyse sahâbe dinde bizim için en büyük örnektir. Dini an-layabilmek ve yaşayabilmek için sahâbe kirâm efendilerimizi takip etmek zorundayız. Zira sahâbe dönemi sorularına binaen, problem-lerine binaen vahiy gelen bir topluluktur. Din onların hayatında tekemmül etti. Dinin anlaşılması, âyetlerin anlaşılması ve din adına or-taya çıkan ihtilâfların çözüme ulaştırılması o dönemin sosyal haya-tının bilinmesini gerektirir. Bu bilinmeden âyetin tamamen anlaşılması mümkün değildir. O âyet kim hakkında geldi? Ne yaptı da geldi? Sonunda ne oldu? Bütün bunlar bilinmeden âyetin anlaşılması mümkün değildir. İşte sahâbenin bizim hayatımızdaki, bizim dinimizdeki önemi burada ortaya çıkmaktadır. Zira sahâbe rey ve içtihadın temel unsuru olan lügatin esasını, vazıını, Arap adetlerini, Kur’an indiği dönemdeki Yahudi ve Hıristiyanların sosyal durumlarını, nüzûl sebeplerini çok iyi biliyordu. Onun içindir ki sahâbenin âlimlerinden Abdullah İbni Mes’-ud efendimiz der ki: “Vallahi Kur’an’da inen her hangi bir âyetin ne-rede, ne zaman, kimin hakkında ve hangi konuda indiğini ben biliyorum.” Eğer varsa içinizde ben bunu ondan daha iyi bilirim diyen bir babayiğit o zaman ona bir sözüm yoktur. O halde sahâbe din konusunda kendilerine müracaat edilen ikinci kaynaktır. İhtilâf konularında da sahâbenin sünnetine müracaat etmek zorundayız. Çünkü işte Rabbimiz son derece açık ne net olarak bildiriyor ki onlardan da, on-lara güzellikle tâbi olanlardan da Allah razı olmuştur.
101. “Çevrenizdeki bedeviler içinde ikiyüzlüler ve Medineliler içinde de ikiyüzlülükte direnenler vardır. Onları siz değil, ancak Biz biliriz. Kendilerine iki defa azap edeceğiz; onlar sonra da büyük bir azaba uğratılırlar.” Bir de sizin çevrenizdeki bedeviler arasında evleri size yakın münâfıklar vardır. Medineliler içinde de, sizin içinizde de ikiyüzlülükte, münâfıklıkta direnenler vardır. Onlar sizler gibi Allah ve Resulünün emirlerine gönül huzuruyla itaat ve teslimiyet yerine münâfıklığı tercih edip, inanmadıkları halde iman gösterisinde bulunup nifak çukurlarına dalmada inat ettiler. Bu yolda sebat edip bayağı bayağı yol kat’ ettiler. Münâfıklığı meslek edindiler. Ey Resulüm onları siz değil ancak Ben bilirim. Ey peygamberim sen onların münâfıklıktaki becerilerini, maharetlerini bilemezsin. Münâfıklıkta, kendilerini kamufle etmede, maskelerin arkasına saklanıp ikiyüzlülük yapmada, takiyyede öyle ustalaştılar, öyle ileri gittiler ki sen onları bilemezsin. Biz biliriz onları ve size Biz haber veririz. Bilesin ki Biz onlara iki defa azap edeceğiz. İki kere ceza vereceğiz onlara. Dünyada bir azap, âhirette bir azap. Dünyada bu mü-nâfıklıklarının gereği olarak, inanmadıkları halde inanmış görünmelerinin gereği olarak inanmadıkları bir dinin emirlerini zorla uygulama, zorla namaz kılma, zorla oruç tutma azabı veya sizin için bekledikleri bir felâketin, bir helâkin tamamen aksine size vereceğimiz bir başarı ve galibiyet azabı tattıracağız onlara. Size karşı kurdukları tüm komplolarını boşa çıkararak, tüm harcamalarını mahvederek dünyada azap edeceğiz onlara. Size karşı münâfıklığı seçerek elde etmeyi umdukları tüm dünya menfaatlerini suya düşürerek, yok ederek dünyada azap edeceğiz onlara. Ama iş bununla da bitmeyecek esas âhirette dayanılmaz bir azapla azap edeceğiz onlara.
102. “Savaştan geri kalanların bir kısmı da, suçlarını itiraf ettiler. Onlar iyi işi kötüyle karıştırmışlardı. Allah'ın onların tevbesini kabul etmesi umulur; çünkü O bağışlayandır, merhamet edendir.” Savaştan geri kalanların kimileri de suçlarını, günâhlarını itiraf ettiler. Bunlar ötekiler gibi sudan mâzeretler uydurup, bir kısım mas- kelerin arakasına saklanıp yalan söylemediler. Hiç bir geçerli mâzeretleri olmadığı halde nefislerine uyarak cihaddan kaçmayı tercih ettiklerini, ama sonradan bu yaptıklarına pişman olduklarını itiraf ettiler. Onlar iyi bir işi kötü bir işe karıştırmışlardı. Kötü amellerle iyi amelleri birbirine karıştırdılar. Kötülük de yaptılar iyilik de işlediler. Cihaddan geri kalma günâhını da işlediler, tevbe ederek bu yaptıklarından pişmanlık duyma eylemini de gerçekleştirdiler. Ama dikkat ederseniz itikatlarını, inançlarını karıştırmış değiller bunlar. İmanlarını kaybetmiş değiller, amellerini karıştırmış kimselerdir bunlar. Daha önce iman etmişler, imanlarının gereği olarak Allah ve Resulünün emrinde savaşlara katılmışlar, sâlih ameller işlemişler, ama daha sonra böyle kötü bir amel de işlemiş kimselerdir. Umulur ki Allah onların tevbelerini kabul eder, muhakkak ki Allah bu tür insanlara karşı Gafur ve Rahîmdir. Çünkü bunlar imanlarını yitirmemişlerdir. Hep kötülük işlememişlerdir. Sâlih ameller de işlemişlerdir. Bedir’de, Uhut’ta, Hendek’te bulunmuşlar. Allah yolunda canlarını ve mallarını ortaya koymuşlar. Ama işte bu seferde nefislerine uyup Rasulullah’la birlikte çıkamamışlar ve bundan dolayı da pişman olmuşlar. Bazen böyle sürçmeler olabilir mü’minin hayatında. Rivâyetlere göre bu mü’minlerin adedi yedi kişi kadardır. Hattâ bunlar bu yaptıkları cihaddan kaçma eyleminden, suçundan dolayı henüz Allah’ın Resulü Medine’ye teşrif buyurmazdan önce kendilerini mescide bağlayarak cezalandırmışlardır. Allah’ın Resulü gelip kendilerini affettiğini bildirmedikçe kendilerini çözmeyeceklerine yemin etmişlerdir. Bunlar aslında samimi Müslümanlardır. Dediler ki ey Allah’ın Resulü vallahi bu cihaddan geri kalmak için hiç bir mâzeretimiz yoktu. Biz hata ettik. İşte bizi seninle beraber cihada çıkmaktan engelleyen şu mallarımızdır. Al onları elimizden de bizi bu günâhlarımızdan, bu kötülüklerimizden temizle dediler. Allah’ın Resulü ben sizin mallarınızdan almakla emrolunmadım buyurunca hemen arkasından işte aşağıdaki âyet nâzil oldu.
103. Ey Muhammed! Mallarının bir kısmını, kendilerini temizleyip arıtacak sadaka olarak al, onlara dua et; senin duan onlar için bir güvendir. Allah işitir ve bilir. Ey peygamberim onların mallarından sadaka al ki işledikleri günâhlarına kefaret olsun. Mallarından sadaka al ki o sadakalarla on-ları temizleyip arındırasın. O sadakalarla onların iyilikleri çoğalsın. Ya da buradaki tezkiye malın temizlenip çoğalması anlamınadır. Onların mallarından sadaka al ki malları çoğalsın, bereketlensin. Veya onların mallarından sadaka al ki nefislerinin mala bakışları temizlensin. Nefisleri cimrilikten arınmış olsun. Ve bir de onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için bir sekînet, bir huzur sebebidir. Senin duan onların kalplerine huzur ve güven verecektir. Allah işitendir bilendir. Evet ey peygamberim, sen yaptıklarına karşılık onların mallarından sadaka alıp kendileri hakkında dua ettiğin zaman onlar bunu tevbelerinin kabul olduğuna bir alâmet sayarlar ve huzura kavuşurlar. Rivâyetlere göre bu Müslümanlar mallarının tümünü Rasulullah efendimize vermek istediler. Günâhlarımıza kefaret olarak tüm malımızı al demişlerdi. Ama Rasulullah mallarınızın ancak üçte birini verin buyurmuştu. Münâfıklardan gelip mâzeret beyanında, özür beyanında bulunanlar olsa bile böyle bir mal infakında bulunan hiç kimse çıkmadı onlardan.
104. “Allah'ın kullarının tevbesini kabul ettiğini, sadakalar aldığını, Allah'ın tevbeleri kabul ve merhamet eden olduğunu bilmiyorlar mı?” Onlar bilmiyorlar mı ki Allah kullarının tevbelerini, dönüşlerini kabul edendir. Allah’ın tevbeleri kabul eden merhametliler merhametlisi olduğunu bilmiyorlar mı bu adamlar? Evet demek ki tevbe sadece Allah’a yapılmalıdır ve tevbeleri kabul eden sadece Allah’tır. Allah’tan başka kimseden tevbe alınmaz ve yapılmaz. İlla da filanların, falanların huzurunda tevbenin yapılması şart değildir. Sadakalar da sadece Allah için verilecek tevbeler de sadece Allah’a ve Allah için yapılacak. Evet bunu her Müslüman bilecek ve uygulayacak. Günâh işleyen her Müslüman hemen tevbe etmeli ve malından Rabbinin affına mazhar olabilmek için sadaka vermelidir.
105. “De ki: “İstediğinizi işleyin; Allah, peygamberi ve mü'minler işlediklerinizi görecektir. Hepiniz, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O size, işlediklerinizi bildirecektir.” De ki, haydi yapacağınızı yapın, işleyeceğinizi işleyin; Allah, peygamberi ve Müslümanlar amellerinizi görecektir. Hiç bir ameliniz, hiç bir eyleminiz asla Allah’a gizli kalmaz. Tevbe mi edeceksiniz? Yanlışlarınızdan mı döneceksiniz? İnfak mı edeceksiniz? Allah yolun-da cihad mı yapacaksınız? Yoksa tekrar nifaka mı döneceksiniz? Haydi ne yapacaksanız yapın. Sizin ne yaptığınızı Allah, peygamberi ve mü’minler görecektir. Şu anda zaten Allah o yaptıklarınızın, yapacaklarınızın tamamını görmektedir, tamamından haberdardır ve yarın kıyâmet günü tüm amellerin ortaya döküldüğü, kalplerin hâsılalarının ortaya döküldüğü gün Allah onları peygamberine ve mü’minlere de gösterecektir. Samimi olup olmadığınız gözler önüne serilecektir. Hiç bir gizlilik kapalılık kalmayacaktır. Evet bu hitaptan sonra samimi olanlar hemen tevbe ettiler, yaptıkları bu yanlışlarından döndüler, mallarını infak ettiler, sâlih ameller işleyerek Allah ve Resûlünün rızasını almaya çalıştılar. Ama münâfıklar, samimi olmayanlar yine eski nifaklarını sürdürdüler hem bu dünyada hem de âhirette kaybettiler. Ve yarın görülmeyeni ve görüleni bilen Allah'a döndürüldükleri zaman Allah ne halde olduklarını tek tek onlara haber verecektir.
106. “Savaştan geri kalanların bir kısmının işi de Allah'ın buyruğuna kalmıştır. Allah onlara ya azap eder, ya da tevbelerini kabul eder. O bilendir, Hakîmdir.” O savaştan geri kalanlardan bir kısmının durumu da Allah’a kalmıştır, ertelenmiştir. Haklarında Allah’ın emri, Allah’ın hükmü gelinceye kadar bekleyeceklerdir. Dilerse Allah onlara azap edecek, cezalandıracak, dilerse de tevbelerini, dönüşlerini kabul buyuracak, affedecektir. Elbette Allah her şeyi en iyi bilen ve yaptığı her şeyi bir hikmetle yapandır. Evet bu işi Allah’a kalmış olanlar Kâb Bin Mâlik, Mirare Bin Rebii ve Hilal Bin Ümeyye’dir. Bu Müslümanlar da cihaddan geri kalmışlar ama ötekiler gibi gelip bir mâzeret beyanında bulunmamışlar, tevbelerini açıkça ilân etmemişlerdi. Elbette onların durumlarını en iyi bilen Alîm ve Hakîm olan Allah’tı. Onların durumlarını Allah’tan daha iyi bilen yoktu. Bunlar daha önce Bedir’de bulunmuş yiğitlerdendi. Bunlarla alâkalı hüküm daha sonra gelecek. Rasulullah efendimiz savaştan geri kalmış olmaları sebebiyle onlarla konuşmayı ve onlara selâm vermeyi yasakladı. Onlar böylece kendileri hakkında Rab’leri-nin hükmünü beklemeye başladılar.
107. “Zarar vermek, inkâr etmek, mü'minlerin arasını ayırmak, Allah ve Peygamberine karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescid kurup: “Biz sadece iyilik yapmak istedik” diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şahittir.” Bir de Dırar mescidini ittihaz edenler, Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın elçisine ve mü’minlere zarar vermek, mü’minlerin arasını ayırmak, mü’minlerin arasına tefrika ve fitne sokmak, mü’minleri birbirine düşürmek, küfre hizmet etmek, münâfıkça şer planlarını gerçekleştirmek ve Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara gözcülük etmek için bir mescid inşa edenler vardır. Allah ve Resûlüne karşı daha önce harp ilân etmiş olan kimseyi gözetmek, kollamak, ona destek ver-mek, ona bir üst oluşturmak, bir karargah oluşturmak üzere mescid inşa edenler vardır. Onlar yemin ederler: Vallahi de billahi de biz bu mescidi yaparken sadece iyilik düşündük, iyiliğin dışında başka hiç bir kötü niyetimiz yoktu. Halbuki onların bu yeminlerinde yalancı olduklarını Allah bilmektedir. Evet Rabbimiz münâfıkların Medine’de inşa ettikleri bir mescitten söz ediyor. Bu mescid; Dırar mescididir. Münâfıklar Medine’de Rasulullah ve Müslümanlara zarar vermek, komplo kurmak üzere böyle bir mescid inşa ettiler. Ebu Amir adında daha önce Hıristiyan olmuş, Hıristiyanlıkta çok ilerlemiş, ilim sahibi, yetki sahibi olmuş, Rahip olmuş bir Allah düşmanı vardı. Allah ve Resûlüne karşı her tür düşmanlıkların, her tür komploların içinde bulunmuş bir kâfir. Bedir-de, Uhut’ta, Hendekte ve diğer savaşlarda hep müşriklerin safında yer almış, müşriklere destek sağlayıp onları peygambere karşı kışkırtmış bir adam. Ama Hendek’te Rabbimizin yardımıyla mü’minlerin Mekkeli müşriklere ve onların safında yer alan tüm birleşik ordulara karşı galip gelmelerinden ve daha sonra gerçekleşen kesin fetihten, Mekke’nin fethinden sonra Rasulullah’ın karşısına hiç bir güçle çıkamayacağını anlamıştır. Zâhiren artık Müslümanların karşısına çıkamayacaklarını anlayan bu münâfıklar yeni bir taktik geliştirdiler. Dediler ki bir mescid inşa edelim Medine’de ve bu mescid perdesi arkasında Müslüman-lara karşı sinsi faaliyetlerimizi sürdürelim. Faaliyet alanımız mescid olduğu için de Müslümanlar bizim komplolarımızın farkına varamazlar dediler. Tüm plan ve programlarımızı bu mescid perdesi arkasında uygulayabiliriz, kimse de bizden şüphelenmez, kendimizi kamufle edebiliriz dediler. Böylece Müslümanları içten yıkma imkânı buluruz dediler. Ama alçaklar hesap edemediler ki gaybın da, şehadetin de Alîmi, bir Allah’la savaşa tutuşuyorlardı. Bilmiyorlardı ki savaş verdikleri peygamber Allah’ın elçisiydi. Bilmiyorlardı ki haklarında komplo tasarladıkları o Müslümanlar Allah desteğindeydiler. Bilmiyorlardı ki onların içlerine dışlarına muttali olan Allah elçisini ve beraberindeki mü’min-leri her an onlar konusunda bilgilendirmektedir. Bilmiyorlar ki Allah uğrunda savaş verdikleri dinini onlar istemese de yeryüzünde egemen kılacak ve tüm dinlere üstün getirecektir. Bilmiyorlar ki Allah, hakkı bâtılların beynine vuracak ve onunla tüm bâtılları yerle bir edecekti. Bunu unutuyorlardı hainler. Kiminle savaştıklarının farkında değillerdi. Kendilerini her an gören, her hallerine muttali olan ve tüm tuzaklarını boşa çıkaracak olan Âlemlerin Rabbi Allah’tan habersizlerdi. Rasulullah efendimiz Tebûk seferi hazırlıkları içine girdiği günlerde bu mescidi inşa etmeye koyuldular ve gelip Rasulullah efendimize ricada bulundular. Güya meşru bir sebep de bularak dediler ki, ey Allah’ın Resûlü bu bölgedeki mü’minlerin yaşlıları mescide sabah namazına gitmekte zorluk çekiyorlar, soğuk günlerde, yağmurlu günlerde sizin mescidinize gelemeyenler burada rahat namazlarını kılsınlar için bir mescid inşa ettik. Gel bu mescidin açılışını yaparak bu mescidimizi şereflendir dediler. İlk namazı sen kıldır dediler. Rasulul-lah efendimiz aldığı haberler sonucunda onların bu teklifine pek sıcak bakmadı. Buyurdu ki şu anda sefer hazırlığı içindeyim, dönüşte bu konuyu görüşürüz. İşte Rasulullah efendimiz bu seferinin dönüşünde yolda Rab-bimiz ona bu âyetlerini indirerek durumdan onu haberdar etti. Onların bu mescidi hangi menfur maksatlarla inşa ettiklerini, ne tür entrikalar çevirmeye çalıştıklarını Resûlüne bildirdi. Ve Rabbinden aldığı bu bilgiyle Allah’ın Resûlü de daha Medine’ye teşrif buyurmadan ashabından bazılarını göndererek o mescidi yıktırdı, yaktırdı ve yerle bir ettirdi. Böylece artık o münâfıklar tüm umutlarını yitirip Allah’ın elçisine karşı hiç bir şey yapamayacakları anlamış olarak kendi içlerinde nifaklarını sürdürmeye başladılar. Başka yollar ve yöntemler denemeye devam ettiler. Evet bu mescidin özelliği sadece Allah’a, Allah’ın dinine, Al-lah’ın peygamberine ve mü’minlere zarar vermek, İslâm’ı içten yık-mak, mü’minleri parçalamak, mü’minlerin birliklerini, güçlerini zaafa uğratmak, küfür ve şirki, nifakı yaymaktı. Allah ve Resûlüne harp aç-mış bir kâfiri koruyup kollamak, ona üs yapmak, onun emir ve talimatlarını uygulamak için yapılmış bir mescitti. Allah düşmanlarını ör-gütlemek üzere kurulmuş bir mescitti. İşte bu mescidin özellikleri bunlardır. Kimi Müslümanlar şu mescitlere de mescid-i dırar demeye çalışıyorlar. Bir mescide mescid-i dırar diyebilmek için evvela orada Mescid-i Nebînin olması gerekecektir. Hani şu anda Nebevi mescid fonksiyonlarını icra edecek mescitlerimiz varsa bunları onlarla mukayese edelim ve ey Müslümanlar gelin bu mescitlere gitmeyin de şu mescitlere gidin diyelim. Var mı mescid-i Nebevi şu anda? Kurabildik mi o mescitlerimizi? Yok değil mi? Öyleyse bu mescitler mescid-i dı-rar değil, mescid-i Türkîlerdir ve bizler de Türkî Müslümanlarız. Biz bu kadarız, bizim mescitlerimiz de işte bu kadardır. Biz biraz Müslümanlaşırsak bu mescitlerimiz de güzelleşecek. Elbette bu mescitler bizimse onlara sahip çıkmak zorundayız. Böylece o mescitleri, peygamber mescidi fonksiyonunu icra eder hale getirmek zorundayız. Eğer illa da bu memlekette Müslümanlar dırar mescidleri arı-yorlarsa Müslümanların arasında onları bölüp parçalamak için kurulan müesseselere, kulüplere, kurumlara baksınlar.
108. “Ey Muhammed! O mescide hiç girme! İlk gününden beri Allah'a karşı gelmekten sakınmak için kurulan mescitte bulunman daha uygundur. Orada, arınmak isteyen insanlar vardır. Allah, arınmak isteyenleri sever.” Sakın ha ey peygamberim o mescide girme, o mescitte ebedîyen namaz kılma, orada kıyam etme. Elbette başlangıcından itibaren takva üzerine, Allah’a kulluk üzerine kurulan mescid kıyam etmen, namaz kılman, Allah’a dua etmen, Allah’ın dinini ikâme etmen için daha uygundur. Temeli ilk gününden itibaren takva üzerine inşa edilen bu mescid, Mescid-i Nebevidir veya Kuba Mescididir. Bunun ikisi de Rasulullah (a.s)’ın bizzat kendisi çalışarak takva üzerine, Allah’a kulluk üzere inşa edilmiş mescitlerdir. Evet temeli takva üzerine kurulmuş müesseseler diğerlerine tercih edilecektir. İlk gününden temeli takva üzerine kurulmamış olan, temeli Allah’ın dinine düşmanlık olan, Allah düşmanlarını desteklemek üzere kurulmuş olan müesseseler terk edilmelidir. Oralarda Müslümanların boy göstermesi oraların meşrulaşmasına sebebiyet verecektir. İslâm’a ve Müslümanlara zarar veren müesseselerle Müslümanların ilgileri olamaz. Ey peygamberim! Böyle temelli takva üzerine kurulmuş mescitte namaz kıl. Çünkü orada temizlenmeyi, temizliği seven Allah erleri vardır. Allah da zaten tertemiz temizlenenleri sever. Orada sadece Allah rızasını düşünen, imanlarıyla, düşünceleriyle, amelleriyle, niyetleriyle, metotlarıyla sadece Allah için bir hayat yaşamayı düşünen temiz mü’minler vardır. Küfür ve şirk pisliklerinden, günâh kirlerinden, ahlâksızlık ve iffetsizlik unsurlarından uzaklaşmayı, Allah’ın kitabıyla, peygamberin yol gösterisiyle maddî ve manevî her şeyleriyle tertemiz kalmayı, düşünen mü’minler vardır orada. Kalbi, kafası, düşüncesi, itikadı, metodu pis olan kâfirler, müşrikler ve münâfıklar gibi değillerdir onlar. İşte Allah’ın sevdikleri de bunlardır. Temizlikte kıstas vahiydir. Allah’ın temiz dedikleri temiz, pis dedikleri de pistir. Kur’an’ın tarif ettiği ve Rasulullah efendimizin örneklediği şekilde bir hayat yaşayanlar temizdirler. Allah’ın istemediği bir hayatı yaşayanlar necistirler. Yâni hayat programını Allah’a sormadan yaşayanlar, Allah’ın kitabına peygamberin sünnetine karşı ilgisiz yaşayanlar pistirler. Çünkü Nâziât sûresinde bunun çok hoş anlatımına şahit oluyoruz. Musâ (a.s) Firavuna ey Firavun gel seni temizleyelim buyurmuştu. Gel seni Allah’la, Allah’ın kitabıyla, Allah’ın istediği hayatla tanıştırayım ve temizleyeyim buyurmuştu. İşte temizlik Allah’a imanla birlikte, küfürden, şirkten, nifaktan, isyandan, tâğutluktan kurtulmak demektir. Müslümanlar böyle temizlerin bulunduğu mescitlerde bulunmalı, onlarla birlik olmalıdır.
109. “Yapısını, Allah'tan sakınmak ve O'nun hoşnutluğuna ermek için yapan kimse mi daha hayırlıdır; yoksa, yapısını kayacak bir yar kıyısına yapıp da onunla beraber cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden kimselere doğru yolu göstermez.” Binasının temelini Allah rızası, Allah hoşnutluğu üzerine ku-ran kimse mi daha hayırlıdır? Yoksa binasının temelini hemen gö-çüverecek bir yarın kenarına kurup kendisi de onunla birlikte göçüp sonunda cehenneme yuvarlanıp giden bir kimse mi hayırlıdır? Allah asla zâlimleri hidâyetine eriştirmez, zâlimleri başarıya ulaştırmaz. Evet çok hoş bir misalle konuyu gözlerimizin önüne seriyor Rabbimiz. Binasının temelini takva üzerine, Allah’a kulluk, Allah’a teslimiyet esasları üzerine bina eden bir adam, hayatını Allah için ya-şamaya karar veren, Allah’a kulluğunun bilinciyle Allah koruması altı-na giren bir adam var. Bir de Allah’tan, Allah’ın âyetlerinden, Allah’ın gönderdiği hayat programından habersiz kendi kendine program yaparak, kendi hevâ ve hevesleriyle bir dünya kurmaya çalışan bir adam var. Şimdi bu iki adamdan hangisi daha hayırlıdır? Elbette hayatını Allah bilgisine, Allah dinine, Allah yasalarına, Allah rızası ve hoşnutluğuna bina eden adam daha hayırlıdır. Çünkü Allah bilgisi, Allah yasaları, Allah rızası ve hoşnutluğu son derece sağlam ve güvenilir bir zemindir. Zemin sağlam olunca, temel sağlam olunca bu bina asla yıkılmayacaktır. Takva ve Allah’a kulluk esasına istinat eden bütün işler sağlamdır. Amel Allah’a kulluk esasına, takva esasına bağlı yapılmışsa hayırlıdır, boşa gitmeyecektir. Konuşma Allah için, Allah’ın hoşnutluğu için yapılmışsa hayırlıdır, boşa gitmeyecektir. Ticaret, siyaset, hukuk, ekonomi, evlenme, boşanma, kazanma, harcama takva ve Allah’ın hoşnutluğu esasına bağlıysa hayırlıdır, boşa gitmeyecektir. Allah’a dayanılarak yapılan hiç bir şey boşa gitmez. Çünkü Allah sağlamdır, Allah bâkîdir, Allah uyumaz, Allah uyuklamaz, Allah gaflet etmez, Allah unutmaz, Allah hiç bir ameli zâyi etmez. Ama hayat, ameller, işler, eylemler takvaya ve Allah’a kulluk esasına bağlı değilse, Allah’ın hoşnutluğuna müstenit değilse onların tamamı bir dere kenarında, bir yar kenarında sular tarafından altı oyulmuş göçmek üzere olan bir toprak uzantısı üzerinde kurulmuş binalara benzer. Normal sağlam bir zemin değildir orası, altı oyulmuştur, yıkılmak üzeredir. Böyle bir yere bina kuran ve içinde oturan bir adamın durumu nedir? Çok kısa bir sürede bu bina yıkılacak ve içindekiyle birlikte cehenneme yuvarlanıp gidecektir. İşte Rabbimiz buyurur ki Allah’a kulluğa dayanmayan, takvadan kaynaklanmayan tüm ameller, tüm eylemler, tüm hayat altı oyulmuş bir yarığın üzerine bina edilen binaya benzer. Öyleyse yapacağımızı sadece Allah için yapalım. Hayatımızı Allah için yaşayalım. Hayatımızı Allah rızasına, Allah bilgisine bina edelim. Hayatımızı Allah beğenisine sunalım. Allah’ın hoşnutluğunu her şeyin üstünde tutalım. Hayatımızı Allah’ın gösterdiği zemin üzerine bina edelim. Allah’a takvaya ve Allah’ın rızasına temellendirelim. O zemin sağlamdır. O zemin yıkılmayacaktır. Ama unutmayalım ki Allah’tan başka herkes ve her şey ölecektir, fânî olacaktır, yıkılacaktır bir gün. Allah’tan başkaları için, Allah’tan başkalarının hatırı için bir şey yapmayalım. Allah’tan korkar gibi Allah’tan başkalarından korkmayalım. Hayatımızı Allah’tan başkalarının arzularına bina etmeyelim. Unutmayalım ki böyle Allah kendisinden başkaları için bir hayat yaşayarak zulmeden topluluğa asla hidâyet etmez. Unutmayalım ki Allah kendilerini Allah’a takva ve kulluk ortamından uzaklaştırıp başkalarına kulluk ortamında bulunduranları asla başarıya ulaştırmaz. Çıkış bulamaz böyleleri. Hayatları, amelleri, binaları asla öbür tarafa intikal etmez. Binalarıyla birlikte, yaşadıkları hayatlarıyla birlikte cehenneme yuvarlanıp gidecekler bu insanlar.
110. “Yaptıkları bina, kalplerinde bir şüphe ve ıstırap kaynağı olmakta kalpleri paralanana kadar devam edecektir. Allah bilendir, Hakîmdir.” Onların Allah’a kulluk ve takvadan uzak olarak yaptıkları binaları, yaşadıkları hayatları sürekli kalplerinde bir şüphe ve ıstırap kaynağı olarak kalacaktır. Bu durum onların kalpleri parçalanıncaya kadar, kalpleri paramparça oluncaya kadar devam edecektir. Allah her şeyi en iyi bilen ve yaptığı her şeyi bir hikmetle yapandır. Evet bu münâfıkların takvaya istinat etmeyen binaları yıkılıp gitmiştir ama hâlâ onların kalplerinde müslümanları bölüp parçalama arzusu devam edip gidecektir. Fırsat buldukları takdirde başka mescitler, başka müesseseler kurarak yine Allah’la savaşımlarını sürdürmeye devam edeceklerdir. Tabii bunların karşısında müslümanlar da sürekli uyanık kalmak zorunda olacaklardır. Allah’ın hükmünün geçerli olmadığı, Allah’ın ve dininin açıkça ortaya konamadığı isimleri dırar mescidi olmasa bile bu mescitleri takvaya çevirmek, içinde sadece Allah’ın adının yüceltildiği, sadece Allah talimatlarının gündeme getirildiği, sadece Allah’a kulluğun icra edildiği, peygamber dönemi fonksiyonlarının icra edildiği mescitlere çevirmek zorundadırlar. Âyetin bir başka mânâsı da şöyle olacaktır: Gerçekten kâfirler, münâfıklar ve müşrikler binalarından, yaşadıkları bu dünya hayatında sürekli bir kuşku içindedirler. Yaşadıkları hayattan, inançlarından, yollarından, âkıbetlerinden hep bir şüphe içindedirler. Allah’ın yokluğuna, dinin yokluğuna bina ettikleri hayatlarından hiç bir zaman emin değildirler. Kur’an konusunda, vahiy konusunda, bu vahyin Al-lah’tan gelişi konusunda, peygamberin hak olup olmadığı konusun-da, öldükten sonra tekrar dirilme konusunda şüphe içindedirler. Allah berisinde tapındıkları varlıkların ilâhlığı konusunda kuşku içindedirler. Hayatlarından ve tapındıklarından emin değildirler. Acaba mı diye bir tereddüt içinde kıvranmaktadırlar. Kalpleri parça parçadır. Evet hiç bir kâfir Allah yok derken bundan emin değildir. Hiç bir kâfir diriliş yok derken bu konuda emin değildir. Çünkü bu konuda itminan ancak bilgiyledir. Hiç kimse Allah’ın olmadığı, âhiretin olmadığı konusunda açık bir bilgiye sahip değildir. Hiç kimse Allah’ı diskalifiye edip Ondan başkalarına da kulluk yapılacağı konusunda, şirk konusunda bir bilgiye, bir delile sahip değildir. Onun içindir ki bu adamlar tüm hayatlarını şüpheler, zanlar üzerine bina etmişlerdir, şüpheye dayalı bir hayat manzumesi geliştirmişlerdir. Şüpheyi inançlarının te-meli yapmışlar, bir yarın kenarına ev kurmuşlar ve böylece hayatlarını ziyan etmişlerdir. Evet Allah’tan gelen hak olan bir kitaba inanmayan, Allah bil-isine güvenmeyen, vahy e karşı gözlerini ve kulaklarını kapatarak kendilerine göre bir dünya Kur’an insanlar elbette her şeyden şüphelenmek zorundadırlar. Bir şüpheden öteki şüpheye böyle bocalayıp duracaklardır bunlar. İşte görüyoruz, kitaba inanmayan, peygamberi reddeden insanlar bu kararlarında, bu tavırlarında hiç bir zaman emin gözükmü-yorlar. Allah’ı, kitabı, peygamberi inkâr ediyorlar ama içleri rahat değil. Kitaba ve peygambere karşı takındıkları bu tavır karşısında sürekli ra-hatsızlık duyuyorlar, sürekli bir tedirginlik yaşıyorlar, bunalımlar içine düşüyorlar. Hem reddediyorlar Allah’ı ve dinini hem de içlerini kemiriyor bu gerçek. Peygambere yalancı diyorlar ama kalpleri bunun tamamen tersini söylüyor. Ona mecnun diyorlar ama vicdanları bunun aksini söylüyor. Âdeta hastalığa tutulmuş insanlar gibi çok tuhaf tavırlar sergilemekten geri kalmıyorlar. Kâfirlerin durumlarını böylece ortaya koyduktan sonra Rab-bimiz, bundan sonraki âyetinde de mü’minlerin durumlarını anlatacak. Sadece mü’minlerle yapmaya razı olduğu bir alışverişten söz edecek:
111. “Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldü-ren ve öldürülen mü'minlerin canlarını ve mallarını Tevrat, İncil ve Kur’an da söz verilmiş bir hak olarak cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alışverişe sevinin; bu büyük başarıdır.” Allah kendi yolunda savaşarak ölen, öldüren mü’minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır. Bu alışveriş Tevrat, İncil ve son kitap Kur’an’da da söz verilmiş bir haktır. Rabbimiz önceki kitaplarında da, son kitabı Kur’an’da da bu konuda vaatte bu-lunmuştur. Söyleyin verdiği vaadini, sözünü Allah’tan çok tutan kim vardır? Öyleyse ey mü’minler sevinin Rabbinizle yaptığınız bu alışverişle. Coşun bu alışverişle. İşte en büyük başarı budur. Allah yolunda malları ve canlarını ortaya koyarak savaşan mü’minlerle bir alışveriş yapmak istiyor Rabbimiz. Ama herkesle gir-miyor bu alışverişe. Sadece mü’minlerle girmek istiyor Rabbimiz. Mü’-minlerden de malları ve canlarıyla Allah yolunda savaşı göze alabilenlerle. Bir alışveriş söz konusu mü’minlerle Allah arasında. Satan Allah, satın alan mü’minler, satılan şey cennet, bedel de can ve mal. Mü’minler mallarını ve canlarını Allah’a vererek karşılığında Cenneti satın alıyorlar. Mallarımızı ve canlarımızı bize veren zaten Odur. Bakın zaten kendisine ait olan bu mallarımızı ve canlarımızı bizden çok kıymetli bir bedelle, cennet bedeliyle bir daha satın almak istiyor. Bu ne müthiş bir alışveriş? Ama unutmayalım ki Rabbimizle böyle bir alışverişe girebilmenin iki şartı vardır. Bunlardan birincisi Rabbimizi tanımak, ikincisi de cenneti tanımak. Bu ikisi tanınmadıkça insanlar böyle bir alışverişe giremezler İşte bakın Rabbimiz bir vaatte bulunuyor. Kullarım, eğer mallarınızı ve canlarınızı bana verirseniz, benim yoluma korsanız karşılığında size cennet vereceğim. Şimdi Allah’la böyle bir alışverişe girmenin iki şartı vardır. Birincisi Allah’ı tanımak, ikincisi de cenneti tanımaktır. Böyle bir alışverişe girebilmek için kişinin önce Allah’ı tanıması şarttır. Yapar mı bu Allah dediğini? Var mı Allah’ın böyle herkese verebileceği cennetleri? Bu kadar güçlü mü bu Allah? Güvenilir mi bu Allah’a? Allah tanınmalı. İkincisi de karşılığında vaad edilen cennet tanınmalıdır. Nedir bu cennet? Nasıl bir şeydir bu cennet? Yâni değer mi böyle bir cennet için böyle bir alışverişe girmeye? Değer mi karşılığında mal ve can vermeye? Eğer Allah’ı kitabından ve elçisinin sünnetinden tanıyor ve gü-veniyorsanız, yine Onun kitabından ve elçisinin beyanlarından cenneti tanıyor ve ona arzu duyuyorsanız hemen hiç beklemeden bu alış verişe girersiniz. Ama Allah’ı tanımıyorsanız, Ona güvenmiyorsanız ve de cenneti tanımıyorsanız, Onu değerli görmüyor, Ona içinizde bir arzu duymuyorsanız böyle bir alışverişe girmezsiniz. İşte şu anda Allah’ın bu vaadini duydukları halde, Allah’ın bu alışveriş isteğine muttali oldukları halde buna yanaşmayan, yan çizen yığınlarla insanlar görüyoruz. Evet unutmayalım ki bizler mü’min olduğumuz gün, kelime i tevhidi söylediğimiz gün mallarımızı da canlarımızı da Allah’a sattık. Böyle bir alışverişin içine girdik. Öyleyse Rabbimizle yaptığımız bu anlaşmanın bilincinde olmak, şartlarına riâyet etmek zorundayız. Mallarımız ve canlarımız konusunda Allah’ı söz sahibi bilmek ve Allah yolunda, Allah’ın dininin ikâmesi uğrunda mallarımızı ve canlarımızı ortaya koymak zorundayız. Yâni cihad etmek zorundayız. Yâni mallarımızı ve canlarımızı cihad meydanlarında Rabb’ımıza sunmak zorundayız. Dilerse alır onları bizden Rabbimiz. Yetkili Odur. Diler malımızı alır canımızı geri verir karşılığında cennet verir. Diler canımızı alır malımızı verir karşılığında cennet verir. Diler ikisini de alır, diler ikisini de geri verir ve cennet verir. Üstelik nice zaferler ve ganîmetler nasip eder. Allah yolunda bir savaşta biz mallarımızı ve canlarımızı ortaya koyarsak, canımız ve malımız konusunda Rabbimizi söz sahibi bilirsek O bize cennetini verecektir. Bundan zerre kadar bir şüphemiz olmasın. Öyleyse asla bu dünyada cennetten çok daha basit dünya menfaatleri uğruna canlarımızı ve mallarımızı satmayalım. Ebedî bir cenneti satıp da bu dünyanın basit ve geçici menfaatlerine talip olmayalım. Hesabımızı güzel yapalım. Nasıl olsa günün birinde bu malın ve canın elimizden alınacağını unutmayalım da onları değerlendirmesini bilelim. Malımızı, canımızı, bilgimizi, zamanımızı, gecemizi, gündüzümüzü, imkânlarımızı, hayatımızı, oğlumuzu, kızımızı cennet yolunda yatırım yapalım. Bunlar uğrunda Allah yolunda bir cihaddan kaçarak cenneti verip dünyayı satın alanlardan olmayalım. Sahip ol-duğumuz dünyalıklar bizi Allah’ın bizim için hazırladığı cennetten alı-koymasın. Bâkîyi verip de fâniye talip olanlardan olmayalım. Sûrenin bundan sonraki bölümünü tanımak için 8. ciltte buluşmak üzere Allah’a emanet olun. Sübhanekallahümme vebiham-dik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyke. Vel hamdü lillahi Rabil âlemîn.
112. “Ey Muhammed! Allah'a tevbe eden, kullukta bulunan, O'nu öven, O'nun uğrunda gezen, rüku ve secde eden, uygun olanı buyurup fenalığı yasak eden ve Allah'ın yasaklarını koruyan mü'minlere de müjdele.” Taibûn ve Abidûndur onlar. Çokça tevbe ederler. Mallarını ve canlarını ortaya koyarak, malları ve canları konusunda Allah’ı söz sahibi bilerek Allah yolunda yaptıklarını yetersiz görürler. Acaba güzel yapamadık mı? Acaba gücendirdik mi Rabbimizi? Acaba Rabbimizin rızasına uygun yapamadık mı? diye sürekli kendilerini kontrol ederler. Sürekli Rab’lerine yönelirler, Rab’lerinin hayat programına yönelirler. Yönleri, yörüngeleri hep Allah’adır onların. Bir kulluktan başka bir kulluğa koşarlar. Tüm zamanları, tüm ömürleri Allah yolunda, Allah’ı hoşnut etme yolundadır onların. Tüm hareketleri ibadettir. Tüm hayatlarında gönül hoşnutluğu ile Rab’lerine kulluktadırlar onlar. Ötekiler gibi, önceki âyetlerde anlatılan münâfıklar gibi cereme ve angarya olarak zoraki kulluk yapmazlar onlar. Hamidûndur onlar. Hamd ederler Allah’a. Yüceltirler Rab’lerini. Darlıkta ve bollukta, hastalıkta ve sağlıkta, savaşta ve barışta hep Rab’lerini gündemde tutarlar, överler. Sadece Rab’lerini eksiksiz ve mükemmel görürler. Sadece Onun dinini, sadece Onun programını, sadece Onun yolunu, sadece Onun istediği hayatı kabullenirler. Sa-dece Onun rızasını gözetirler. Sadece Onun için bir hayat yaşarlar. Sadece Onu ve Ondan gelenleri hamd edip sahiplenirler. Sâihûndur onlar. Seyahat edenler, oruç tutanlardır. Allah yo-lunda sürekli cihad için seyahat ederler. Yeryüzünün her yerinde Al-lah egemenliğini gerçekleştirmek için çırpınırlar. Yeryüzünün her bir karış bölgesine Allah’ın dinini, Allah’ın kitabının âyetlerini ulaştırma-ya, onlarla Allah kullarını diriltmeye koşan tebliğcilerdir onlar. Hem kendilerine hem de diğer insanlara faydalı olma adına seyahat eder-ler. Rakiûn ve Sacidûndur onlar. Allah önünde, Allah’ın arzu ve emirleri önünde eğilenler, boyun bükenler, teslimiyet gösterenlerdir. Allah ne demişse doğrudur direyerek, Rabbim ne buyurmuşsa kabulümdür diyerek teslim olanlardır onlar. Allah karşısında ukalalık etme-yenler, Allah karşısında bilgi iddiasında, güç iddiasında bulunma-yarak yokluklarını, hiçliklerini ortaya koyanlardır onlar. Rab’lerinin emirlerini duyar duymaz hiç beklemeden uygulamaya koyanlardır on-lar. İyiliği, marufu emreden, münkeratı da nehyedenlerdir onlar. Kendileri Rab’lerinin iyi dediklerine, hayırlı dediklerine koştukları gibi toplumda herkesin onlara koşmasını sağlayan, kendileri cennete koştukları gibi çevrelerinin de koşmasını sağlayan, kendileri kötülüklerden, cehennemden kaçtıkları gibi insanların da kaçınmalarını sağlayan insanlardır onlar. Toplum içinde iyilikleri yayıp kötülüklerin, ahlâksızlıkların kökünü kazımak için çırpınan kimselerdir onlar. Ve bütün bunları yaparken de Allah’ın Hûdudunu, Allah’ın sı-nırlarını muhafaza edenlerdir onlar. Namaz kılarken, tevbe ederken, hamd ederken, överken, Allah yolunda cihada çıkarken, Rablerine rüku ve secdeyi gerçekleştirirken, emr-i bil’maruf ve nehy-i anil’ mün-ker yaparken Allah’ın yasalarına, Allah’ın hudutlarına riâyet eden-lerdir onlar. Bütün bunları Allah nasıl istemişse, nasıl tarif buyurmuş-sa öylece yaparlar onlar. Allah’ın sınırlarını taşarak kendi kendilerine usuller, şekiller, yöntemler geliştirmezler. Allah’ın çizdiği sınırların dı-şına taşarak kendi kendilerine efendim şöylesi daha iyi, böylesi daha uygun diyerek yeni yeni hudutlar, yeni yeni usuller geliştirmezler onlar. Allah’ın dediğinin dışında takva modelleri, tevbe modelleri, rüku ve secde usulleri geliştirmezler onlar. Çünkü sınır çizmek, hudut koy-mak sadece Allah’ın hakkıdır başkalarının değil. Bunlar Allah yasalarını bırakıp kendi kendilerine kanunlar koyuyorlar diye kâfirleri eleştiren müslümanlar kendileri aynı yanlışa düşmemelidirler. Allah’ın dinini değiştirmeye, Allah’ın hudutlarını aşmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Aklı vahyin önüne geçirip yeni yeni din belirlemeye kimsenin hakkı yoktur. Allah’a kulluk borcumuzu yerine getirirken Hudûdullah’ı mu-hafaza etmek zorundayız. Allah’ın hudûdunu muhafaza ederek yaptığımız ameller ancak kabul görecektir. Evet hududullaha riâyet eden mü’minler cennete girecektir. Allah’ın haram ve helâl hududunu kuruma, Allah’ın helâl ve haramlarına riâyet etme cennete girme sebebidir.