1. Yâ, Sîn. Rabbimiz böylece sûreye bir yeminle, bir mukatta harfiyle, bir dikkat çekmeyle veya bir peygamber ismiyle, “ey insan, ey seyyid!” şeklinde bir ifade tarzıyla başlıyor. Rasulullah Efendimize ve onun şahsında hepimize hitapla söze başlıyor. Arkadaşlar huruf-ı mukatta ile alâkalı önceki sûrelerde epey bir şeyler demeye çalışmıştım. Kitabımızın 29. sûresinin başında bu harfler var. Bunlar Allah’tan peygambere bir mesajdır. Daha önce dediğimiz gibi bunların aslını esasını bilmesek de rollerini biliriz. Rabbimiz bu âyetleriyle buyurur ki, “ey kitabın muhatabı, bu âyetleri Allah sözü olarak dinle ve başkalarının sözüne benzetme. En bilen, tam bilen, bildiğinde asla yanılmayan bir Allah sözü olarak oku bu kitabı!”
2-4. “Ey Muhammed! Kur’an’ı Hakîme andolsun ki, sen doğru yol üzere gönderilmiş peygamberlerdensin.” Hakîm olan, hikmetli olan, hikmetle dopdolu olan, hüküm ferma olan, hayata hakim olan, hükmü, hâkimiyeti kıyamete kadar bâkî olan, kıyamete kadar tüm yeryüzü insanlığının problemlerini çözecek olan, okunan, okunması, elden düşürülmemesi gereken bu Kur’an’a yemin olsun ki, hiç şüphesiz sen Resullerden, elçilik göreviyle görevlendirilenlerdensin. Hakîm olan bir Allah’tan gelen bu Kur’an Hakîmdir. Hayata etkin olan, hayata egemen olan, hayata karışan bir kitaptır bu Kur’an. Şunu yap, bunu yapma demeye, hayatın programını belirlemeye yetkili bir kitaptır bu Kur’an. Peki acaba gerçekten bizim de ha-yatımıza hakim mi bu kitap? Acaba hayatımıza program yapmaya yetkili bir kitabımız var mı bizim? Yoksa hayatımızda hakim olmayan, hayatımıza hükmetmeyen bir kitabımız mı var? Kur’an, okuyucusunu hayata hakim kılan, egemen kılan bir kitaptır. O zaman bir bakın bakalım hayata siz mi egemensiniz, yoksa başkaları mı? Kur’an “Karae” kökünden gelen bir kelimedir. “Okunak” anlamındadır. Bir şeyin, bir metnin, bir mesajın Kur’an olabilmesi için okunması gerekmektedir. Okunmayan şeye Kur’an denmez. Bir kitap ki eğer okunmuyorsa, okunmak için değilse ona Kur’an denmeyecektir. Elimizdeki şu kitabı okumanın dışında nerede ve nasıl kullanırsak kullanalım, buna Kur’an denmeyecektir. Okumak ise duyularla algılanan bir mesajın, kişiye onu amele sevk etmek üzere bir şeyler söylemesi, görevler yüklemesi anlamına gelmektedir. Önceki derslerimizde de ifade ettiğimiz gibi okuma işi, dört âzânın eylemidir. Göz, dil, akıl ve kalp. Gözle görülür, dille telaffuz edilir, akıl okunanı tercüme eder, kalp te ona göre tavır alır. Göz görmüş, dil telaffuz etmiş ama akıl onu tercüme etmemiş, kalp de buna göre bir tavır almamışsa, buna okuma denmeyecektir. Meselâ bir odanın kapısında: “Buraya girmeyin” diye bir yazı var da siz onu gördüğünüz, okuduğunuz halde oraya girmeye kalkmışsanız, bu mesaj size bir şey dememiş ve siz onu okumamışsınız demektir. Emin ol ki peygamberim, sen Allah’tan bir haberci ve bu Allah haberini ulaştırması gereken her yere, herkese ulaştıracak bir Resulsün. Rabbimiz, bu âyetiyle peygamber efendimizin peygamberliğini tescil buyuruyor. Sen muhakkak ki ey peygamberim, Adem’le (a.s) başlayan, Allah’ın insan hayatına karışmasında odak nokta seçtiği, sözcü seçtiği peygamberlik zincirinin son halkasını teşkil etmektesin. Burada aklımıza bir soru geliyor: Acaba peygamberliği konusunda Rasulullah Efendimizin bir tereddüdü, bir şüphesi mi vardı ki, Rabbimiz sen mutlaka peygamberlerdensin buyuruyor? Böyle düşün-menin anlamı yoktur. Elbette Allah Resûlü’nün şüphesi, tereddüdü yoktu ama bu konuda peygamberin muhataplarına karşı bir Allah damgası, bir Allah şahadeti gerekiyordu ki Rabbimiz de öyle yapmıştır. Ey peygamberim, sen müstakim bir sırat, dosdoğru bir yol üzerindesin. Sırat-ı Müstakim, sürekli üzerinde gidilen, hayatın tümünde üzerinde olunan bir yoldur. Dosdoğrudur, doğrulan bir yoldur, kişinin üzerinde ayakta olması gereken, üzerindeki insanları doğrultan, Rabbine doğrultan bir yoldur. Kişinin namazıyla, orucuyla, ibadetiyle, duasıyla, teslimiyetiyle, tevbesiyle her an Rabbine doğru gitmeye çalıştığı bir yoldur, bir hayat programıdır sırat. Kişinin üzerinde dosdoğru Allah’a, dosdoğru Allah’ın hoşnutluğuna, dosdoğru cennete gittiği bir yol. Müstakim yol Kur’an’dır, sünnettir; Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu yoldur. Kur’an’da Rabbimizin biz kulları için seçip sı-nırlarını tespit ettiği İslâm yolu, kulluk yoludur. Her namazımızda Fâtiha’yla Rabbimizden istediğimiz yoldur. Eğer dünyada bu yola girmişsek sonunda bu yol bizi cennete götürecektir. İşte Hz. Adem’le (a.s) başlayan tüm peygamberler bu yol üzerinde yürümüşler ve kendilerine tabi olanlara bu yolu göstermişlerdir. Tabi bu yolun sağında solunda, ötesinde berisinde sapak yollar, tâli yollar, şeytanların yolları da vardır. Tarih boyunca bu müstakim sıratın başında, insanları uyaran Rabbimizin görevlendirdiği el-çiler vardır. Her bir sapış noktasında insanları bu dosdoğru yola kıla-vuzlayan elçiler, ısrarlı bir biçimde insanlığı uyarmışlar, görevlerini yapmışlardır. Yâni Rabbimiz ısrarla elçileriyle kullarını bu yolda tutma-yı murad buyurmuştur.
2-4. “Ey Muhammed! Kur’an’ı Hakîme andolsun ki, sen doğru yol üzere gönderilmiş peygamberlerdensin.” Hakîm olan, hikmetli olan, hikmetle dopdolu olan, hüküm ferma olan, hayata hakim olan, hükmü, hâkimiyeti kıyamete kadar bâkî olan, kıyamete kadar tüm yeryüzü insanlığının problemlerini çözecek olan, okunan, okunması, elden düşürülmemesi gereken bu Kur’an’a yemin olsun ki, hiç şüphesiz sen Resullerden, elçilik göreviyle görevlendirilenlerdensin. Hakîm olan bir Allah’tan gelen bu Kur’an Hakîmdir. Hayata etkin olan, hayata egemen olan, hayata karışan bir kitaptır bu Kur’an. Şunu yap, bunu yapma demeye, hayatın programını belirlemeye yetkili bir kitaptır bu Kur’an. Peki acaba gerçekten bizim de ha-yatımıza hakim mi bu kitap? Acaba hayatımıza program yapmaya yetkili bir kitabımız var mı bizim? Yoksa hayatımızda hakim olmayan, hayatımıza hükmetmeyen bir kitabımız mı var? Kur’an, okuyucusunu hayata hakim kılan, egemen kılan bir kitaptır. O zaman bir bakın bakalım hayata siz mi egemensiniz, yoksa başkaları mı? Kur’an “Karae” kökünden gelen bir kelimedir. “Okunak” anlamındadır. Bir şeyin, bir metnin, bir mesajın Kur’an olabilmesi için okunması gerekmektedir. Okunmayan şeye Kur’an denmez. Bir kitap ki eğer okunmuyorsa, okunmak için değilse ona Kur’an denmeyecektir. Elimizdeki şu kitabı okumanın dışında nerede ve nasıl kullanırsak kullanalım, buna Kur’an denmeyecektir. Okumak ise duyularla algılanan bir mesajın, kişiye onu amele sevk etmek üzere bir şeyler söylemesi, görevler yüklemesi anlamına gelmektedir. Önceki derslerimizde de ifade ettiğimiz gibi okuma işi, dört âzânın eylemidir. Göz, dil, akıl ve kalp. Gözle görülür, dille telaffuz edilir, akıl okunanı tercüme eder, kalp te ona göre tavır alır. Göz görmüş, dil telaffuz etmiş ama akıl onu tercüme etmemiş, kalp de buna göre bir tavır almamışsa, buna okuma denmeyecektir. Meselâ bir odanın kapısında: “Buraya girmeyin” diye bir yazı var da siz onu gördüğünüz, okuduğunuz halde oraya girmeye kalkmışsanız, bu mesaj size bir şey dememiş ve siz onu okumamışsınız demektir. Emin ol ki peygamberim, sen Allah’tan bir haberci ve bu Allah haberini ulaştırması gereken her yere, herkese ulaştıracak bir Resulsün. Rabbimiz, bu âyetiyle peygamber efendimizin peygamberliğini tescil buyuruyor. Sen muhakkak ki ey peygamberim, Adem’le (a.s) başlayan, Allah’ın insan hayatına karışmasında odak nokta seçtiği, sözcü seçtiği peygamberlik zincirinin son halkasını teşkil etmektesin. Burada aklımıza bir soru geliyor: Acaba peygamberliği konusunda Rasulullah Efendimizin bir tereddüdü, bir şüphesi mi vardı ki, Rabbimiz sen mutlaka peygamberlerdensin buyuruyor? Böyle düşün-menin anlamı yoktur. Elbette Allah Resûlü’nün şüphesi, tereddüdü yoktu ama bu konuda peygamberin muhataplarına karşı bir Allah damgası, bir Allah şahadeti gerekiyordu ki Rabbimiz de öyle yapmıştır. Ey peygamberim, sen müstakim bir sırat, dosdoğru bir yol üzerindesin. Sırat-ı Müstakim, sürekli üzerinde gidilen, hayatın tümünde üzerinde olunan bir yoldur. Dosdoğrudur, doğrulan bir yoldur, kişinin üzerinde ayakta olması gereken, üzerindeki insanları doğrultan, Rabbine doğrultan bir yoldur. Kişinin namazıyla, orucuyla, ibadetiyle, duasıyla, teslimiyetiyle, tevbesiyle her an Rabbine doğru gitmeye çalıştığı bir yoldur, bir hayat programıdır sırat. Kişinin üzerinde dosdoğru Allah’a, dosdoğru Allah’ın hoşnutluğuna, dosdoğru cennete gittiği bir yol. Müstakim yol Kur’an’dır, sünnettir; Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu yoldur. Kur’an’da Rabbimizin biz kulları için seçip sı-nırlarını tespit ettiği İslâm yolu, kulluk yoludur. Her namazımızda Fâtiha’yla Rabbimizden istediğimiz yoldur. Eğer dünyada bu yola girmişsek sonunda bu yol bizi cennete götürecektir. İşte Hz. Adem’le (a.s) başlayan tüm peygamberler bu yol üzerinde yürümüşler ve kendilerine tabi olanlara bu yolu göstermişlerdir. Tabi bu yolun sağında solunda, ötesinde berisinde sapak yollar, tâli yollar, şeytanların yolları da vardır. Tarih boyunca bu müstakim sıratın başında, insanları uyaran Rabbimizin görevlendirdiği el-çiler vardır. Her bir sapış noktasında insanları bu dosdoğru yola kıla-vuzlayan elçiler, ısrarlı bir biçimde insanlığı uyarmışlar, görevlerini yapmışlardır. Yâni Rabbimiz ısrarla elçileriyle kullarını bu yolda tutma-yı murad buyurmuştur.
2-4. “Ey Muhammed! Kur’an’ı Hakîme andolsun ki, sen doğru yol üzere gönderilmiş peygamberlerdensin.” Hakîm olan, hikmetli olan, hikmetle dopdolu olan, hüküm ferma olan, hayata hakim olan, hükmü, hâkimiyeti kıyamete kadar bâkî olan, kıyamete kadar tüm yeryüzü insanlığının problemlerini çözecek olan, okunan, okunması, elden düşürülmemesi gereken bu Kur’an’a yemin olsun ki, hiç şüphesiz sen Resullerden, elçilik göreviyle görevlendirilenlerdensin. Hakîm olan bir Allah’tan gelen bu Kur’an Hakîmdir. Hayata etkin olan, hayata egemen olan, hayata karışan bir kitaptır bu Kur’an. Şunu yap, bunu yapma demeye, hayatın programını belirlemeye yetkili bir kitaptır bu Kur’an. Peki acaba gerçekten bizim de ha-yatımıza hakim mi bu kitap? Acaba hayatımıza program yapmaya yetkili bir kitabımız var mı bizim? Yoksa hayatımızda hakim olmayan, hayatımıza hükmetmeyen bir kitabımız mı var? Kur’an, okuyucusunu hayata hakim kılan, egemen kılan bir kitaptır. O zaman bir bakın bakalım hayata siz mi egemensiniz, yoksa başkaları mı? Kur’an “Karae” kökünden gelen bir kelimedir. “Okunak” anlamındadır. Bir şeyin, bir metnin, bir mesajın Kur’an olabilmesi için okunması gerekmektedir. Okunmayan şeye Kur’an denmez. Bir kitap ki eğer okunmuyorsa, okunmak için değilse ona Kur’an denmeyecektir. Elimizdeki şu kitabı okumanın dışında nerede ve nasıl kullanırsak kullanalım, buna Kur’an denmeyecektir. Okumak ise duyularla algılanan bir mesajın, kişiye onu amele sevk etmek üzere bir şeyler söylemesi, görevler yüklemesi anlamına gelmektedir. Önceki derslerimizde de ifade ettiğimiz gibi okuma işi, dört âzânın eylemidir. Göz, dil, akıl ve kalp. Gözle görülür, dille telaffuz edilir, akıl okunanı tercüme eder, kalp te ona göre tavır alır. Göz görmüş, dil telaffuz etmiş ama akıl onu tercüme etmemiş, kalp de buna göre bir tavır almamışsa, buna okuma denmeyecektir. Meselâ bir odanın kapısında: “Buraya girmeyin” diye bir yazı var da siz onu gördüğünüz, okuduğunuz halde oraya girmeye kalkmışsanız, bu mesaj size bir şey dememiş ve siz onu okumamışsınız demektir. Emin ol ki peygamberim, sen Allah’tan bir haberci ve bu Allah haberini ulaştırması gereken her yere, herkese ulaştıracak bir Resulsün. Rabbimiz, bu âyetiyle peygamber efendimizin peygamberliğini tescil buyuruyor. Sen muhakkak ki ey peygamberim, Adem’le (a.s) başlayan, Allah’ın insan hayatına karışmasında odak nokta seçtiği, sözcü seçtiği peygamberlik zincirinin son halkasını teşkil etmektesin. Burada aklımıza bir soru geliyor: Acaba peygamberliği konusunda Rasulullah Efendimizin bir tereddüdü, bir şüphesi mi vardı ki, Rabbimiz sen mutlaka peygamberlerdensin buyuruyor? Böyle düşün-menin anlamı yoktur. Elbette Allah Resûlü’nün şüphesi, tereddüdü yoktu ama bu konuda peygamberin muhataplarına karşı bir Allah damgası, bir Allah şahadeti gerekiyordu ki Rabbimiz de öyle yapmıştır. Ey peygamberim, sen müstakim bir sırat, dosdoğru bir yol üzerindesin. Sırat-ı Müstakim, sürekli üzerinde gidilen, hayatın tümünde üzerinde olunan bir yoldur. Dosdoğrudur, doğrulan bir yoldur, kişinin üzerinde ayakta olması gereken, üzerindeki insanları doğrultan, Rabbine doğrultan bir yoldur. Kişinin namazıyla, orucuyla, ibadetiyle, duasıyla, teslimiyetiyle, tevbesiyle her an Rabbine doğru gitmeye çalıştığı bir yoldur, bir hayat programıdır sırat. Kişinin üzerinde dosdoğru Allah’a, dosdoğru Allah’ın hoşnutluğuna, dosdoğru cennete gittiği bir yol. Müstakim yol Kur’an’dır, sünnettir; Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu yoldur. Kur’an’da Rabbimizin biz kulları için seçip sı-nırlarını tespit ettiği İslâm yolu, kulluk yoludur. Her namazımızda Fâtiha’yla Rabbimizden istediğimiz yoldur. Eğer dünyada bu yola girmişsek sonunda bu yol bizi cennete götürecektir. İşte Hz. Adem’le (a.s) başlayan tüm peygamberler bu yol üzerinde yürümüşler ve kendilerine tabi olanlara bu yolu göstermişlerdir. Tabi bu yolun sağında solunda, ötesinde berisinde sapak yollar, tâli yollar, şeytanların yolları da vardır. Tarih boyunca bu müstakim sıratın başında, insanları uyaran Rabbimizin görevlendirdiği el-çiler vardır. Her bir sapış noktasında insanları bu dosdoğru yola kıla-vuzlayan elçiler, ısrarlı bir biçimde insanlığı uyarmışlar, görevlerini yapmışlardır. Yâni Rabbimiz ısrarla elçileriyle kullarını bu yolda tutma-yı murad buyurmuştur.
5,6. “Bu, babaları uyarılmadığından gafil kalmış bir milleti uyarman için güçlü ve merhametli olan Allah’ın indirdiği Kur’an’dır.” Bu Kur’an, Azîz ve Rahîm olan Allah’ın indirmesi olarak ten-zîlen, peyderpey indirilmiştir. Yerine ve zamanına göre, ihtiyaca göre indirmiştir Allah onu. Evet bu kitabın indirilişi Azîz ve Hakîm olan Allah’tandır. Bu Kur’an Allah’tandır. Bu kitabı indiren Allah’tır. Kitabın indirilişi konusunda peygamberin bile bir yetkisi yoktur. Allah’tan başka hiç kimsenin böyle Azîz ve Hakîm bir kitabı peygambere indirmeye güç yetirmesi mümkün değildir. Bu kitabı peygamberine indiren, bu kitapla peygamberini, onun şahsında da bizleri şereflendiren, bilgilendiren, bu kitapla kendi bilgisinden bize aktarımda bulunan Allah’tır. Zira müşriklerden Peygamber Efendimize itirazlar yükseliyordu: “Ey Muhammed, bu kitap Allah’tan değil sendendir, bunu sen uyduruyor ve Allah’a izâfe etmeye çalışıyorsun,” diyorlardı. İşte kâfirlerin bu itirazlarına cevap bâbında, sûresinin başında Rabbimiz bu kitabın kendisinden olduğunu ortaya koyuyordu. Muhataplarının akıllarını er-dirmek için de Rabbimiz bu kitabı indirmeye liyâkatini ortaya koymak üzere iki isminden söz ediyor: Azîz ve Rahîm. Evet bu kitap ancak Azîz ve Rahîm olan bir Allah katındandır. Allah Azîzdir. Allah mutlak güç ve kuvvet sahibidir, izzet ve şeref sahibidir. Allah mutlak egemenlik sahibidir. Göklerde ve yerlerde tek hâkimiyet sahibi, tüm varlıkların boyunlarındaki kulluk iplerinin ucu elinde olan, mutlak tasarruf sahibi olandır Allah. Hayata hakim olan, herkesin yasalarına boyun büktüğü, yenilmez ve yanılmaz olandır Allah. Sadece kendisine kulluk edilen, sadece kendisi dinlenilen, sadece kendisinin yasaları uygulanan varlıktır Allah. Bu kitap herhangi bir insan sözü değil, insan kaynaklı bir kitap değil, Allah kaynaklı bir kitaptır. İşte bu kitap Azîz olan bir Allah’ın, Azîz olan bir elçisinin, Cebrâil’in yeryüzünün en Azîzi olan bir peygambere getirdiği Azîz ve Rahîm bir kitabıdır. Evet kitabı indiren de Azîzdir, elçi de Azîzdir, indirilen kitap da Azîzdir, indirilen peygamber de Azîzdir ve yeryüzünde bu ki-taba inanan, bu kitabın izzet ve hikmetiyle şereflenen mü’minler de azîzdirler. Evet bu kitapla beraber olanlar yeryüzünde en büyük izzet ve şerefe sahip olan insanlardır. Yeryüzünde izzet ve şeref bu kitapla elde edilecektir. Bu kitapla beraber olanlar şereflidir, bu kitapla beraber olanlar güçlüdür, bu kitapla beraber olanlar, bu kitabı anlayanlar ve bu kitabın istediği şekilde hareket edenler hikmet sahibidirler. Çün-kü bu kitap Azîz ve Rahîm olan bir Allah’tan gelmiştir. Eğer bizler şu anda yeryüzünde izzet ve şerefe ulaşmak, hikmet ve bilgiye ulaşmak istiyorsak bu kitapla beraber olmak zorundayız. Eğer Allah’ın izzet ve şerefine, Allah’ın hikmetine ortak olmak isti-yorsak bu kitaba sarılmak zorundayız. Çünkü Azîz olan Allah’ın indirdiği de Azîzdir, Hakîm olan Allah’ın indirdiği de hakimdir. Dikkat ederseniz kitabın indirilişinin gündeme gelmesiyle hemen Rabbimizin Rahîm oluşunun zikredildiğini görüyoruz. Bu kitabı indiren Rabbimiz Rahîmdir. Bundan anlıyoruz ki, bu kitap Rabbimizin Rahîm sıfatının bir tecellisidir. Yâni bu kitabını Rabbimiz bize rahmetinin gereği olarak indirmiştir. Biz kullarına merhameti gereği, yeryüzünde ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı bilmez bir vaziyette bo-calamamıza razı olmadığı için, rahmetinin gereği olarak bize bu kitabı vasıtasıyla kendi bilgisini indirmiştir. Eğer Allah bize merhamet buyurup ta bu kitabını indirmeseydi, bu kitabı vasıtasıyla bizi kendi bilgisiyle bilgilendirmeseydi, bizler karanlıklar içinde ne yapacağımızı bilmez bir vaziyette kalacaktık. Rahmeti gereği Rabbimiz bizi yaratmış, yoktan var etmiş ve gönderdiği kitabıyla bize yol göstermişken, şimdi kendilerine karşı rahmet olarak gönderilen bu kitaba karşı kayıtsız kalan, ilgisiz kalan, hattâ onu inkâr eden, bu hayat programından habersiz bir şekilde kendilerine hayat programı yapmaya kalkışan kimselerden daha zalim kim vardır? Kendilerini bu kitaptan, bu kitabı kendilerinden uzak tutan insanlardan daha zalim kim olabilir? Rableri kendilerine böyle bir rahmet kapısı açtığı halde, böyle bir hayat programı göndermişken, kendilerini muhatap kabul edip kendi bilgisini onlara açmışken, insanlardan kimileri bu rahmet kaynağına karşı ilgisiz kalarak kendilerini Rablerine kulluk ortamından uzaklaştırıyorlar, Rablerinden başkalarına kulluğa koşuyorlarsa bundan daha büyük bir zulüm olur mu? Bundan daha büyük bir nankörlük olur mu? Üstelik bu kitabın gelişi sadece bu kitaba iman edenler için değil tüm âlemler için bir rahmetse. Bu kitap Azîz ve Rahîm olan Allah’ın indirmesidir. İnzal, tenzil, indirmek demektir. Allah kitabını yücelerin yücesinden, Levh-i Mahfuzdan indirmiştir. Neden? Kullarım istifade etsinler diye. Kullarım bununla yol bulsunlar diye. Elinizin altında olsun, size yakın olsun, siz sürekli onunla beraber olasınız, siz ondan istifade edesiniz, ona tutunarak yol bulasınız, onunla çölde yol bulasınız, ona tutunup çukurdan kurtulasınız, onunla hayatınızı düzenleyesiniz diye. Rabbiniz size değer verip, sizi muhatap kabul edip merhametinden dolayı yüce kelâmını sizin elinizin altına indirirken, sakın sizler onu kaldırmadan yana olmayın. Yâni o kitap sürekli elinizde olsun, sürekli elinizin altında bulunsun. Madem ki Rabbiniz indirmiş onu, öyleyse siz de indirin onu hayatınıza. Siz de indirgeyin onu hukukunuza, siz de indirgeyin onu eğitiminize, kazanmanıza, harcamanıza, siyasal yapılanmanıza, hayatınıza, tüm beşerî ilişkilerinize indirin, indirgeyin bu kitabı. Tüm hayatınızı onunla düzenleyin. Tüm tavırlarınızı onunla belirleyin. Hareket noktanız bu kitap olsun. Peki bu kitap ve bu peygamber niye gönderilmiş? Sebep neymiş? Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz onu de şöyle açıklığa kavuşturur: Babaları, ataları uyarılmamış olan gafil bir toplumu uyarmak için indirdi Allah bu kitabını. Bir toplumu uyarmak için ki, onların ataları uyarılmamıştı ve de onlar bu kitabın haberlerinden gafildi. Uzun bir süredir Mekke civarında yaşayanlara uyarıcılar gelmemişti. Âyetin in-diği dönem açısından düşünecek olursak, kastedilenlerin Hz. Îsâ’dan (a.s) sonra kendilerine uyarıcıların gelmediği toplumları uyarmak için bu kitabın gönderilmiş olduğunu anlarız. Biliyoruz ki Araplara Hz. İbrahim’den sonra elçi gönderilmemiştir. Ya da âyetin bir başka mânâsı da şöyle olacaktır: Biz bu kitabı gafil bir toplumu uyarmak için gönderdik ki, onların ataları da uyarılmıştı zamanında. Atalarını uyardığımız gibi onları da uyarmak için in-dirdik bu kitabı buyuruyor Rabbimiz. Atalarının daha önce uyarıldığı konularda gafil olan bir toplumu uyarmak için indirdik bu kitabı. Ataları, Âd kavmi, Nuh kavmi, Hûd kavmi, Lût kavmi, Salih’in kavmi, Tub-bâ, Eyke’liler veya bizim babalarımız, hepsi de zamanında uyarılmışlardı. Bunların hepsi gaflet içindeydiler de Rabbimiz rahmeti gereği onlara azap etmemek, onları cehennemden kurtarmak için sürekli peş peşe uyarıcılar gönderdi. Sürekli uyardı onları. Kendilerine gelen bir peygamberi dinlemediler, hattâ öldürdüler Allah elçilerini. Ama Rahmeti bol olan Rabbimiz arkasından bir elçi daha gönderdi. Bir ön-ceki âyette ifade edilen ilk elçi Hz. Adem’le başlayan Sırat-ı Müstakimden insanların saptığı her sapak noktasında, cennet yolundan ce-henneme ayrılan her yol ayırımının başlangıcında Rabbimiz bir uyarıcı göndermiştir. Burada kitabın ve Rasulullah Efendimizin görevi, fonksiyonu anlatılıyor. Kitap ve Rasulullah kıyamete kadar tüm insanlar için bir uyarıcı makamındadır. Artık kıyamete kadar başka bir kitap, başka bir elçi gönderilmeyecektir. Öyleyse peygamberin misyonuna sahip çıkarak biz de insanları bu kitapla uyaralım ki, bize de merhamet edilsin. Biz de ona ulaşıverelim ki, biz de şereflenelim. Yâni peygamberi ölmüş bir dinin müntesibi olmayalım. Allah korusun insanlardan kimileri bırakın peygamberi, hâşâ Allah’ı bile öldürmüşler hayatlarında. “Allah bizi yarattı ama işi bitti,” diyorlar. “Bizim hayatımıza karışmaz,” diyor-lar. Bizim hayatımızın tümünde, evimizde, dükkanımızda, okulumuzda, çarşımızda, pazarımızda Allah’ımız ve peygamberimiz bulunsun. Allah ve Resûlünün ölçüleri bulunsun yâni. Bu âyetle anlıyoruz ki bizim bir görevimiz varmış. Bizler eğer bu kitaptan gafilsek, uyanmak zorundayız. Kendimizi bu kitapla uyar-mak zorundayız. Eğer kendimiz bununla uyarılmışsak, o zaman da bi-zim gibi gafil olanları bu kitapla uyandırmak zorundayız. Bu kitabı bu insanlara ulaştırmak zorundayız. Eğer bizler kendimizin cennet yolun-da olduğumuz iddiasındaysak, o zaman insanları da o yola çekmek zorundayız. Eğer cehennem yolundan kaçındığımızı iddia ediyorsak, insanların cehennem yollarına da barikatlar koymak zorundayız. İşte bu âyet bize böyle bir yük yüklüyor, bunu hiç bir zaman unutmayacağız inşallah. Hiç bir zaman unutmayacağız ki, şu anda bizler babaları uyarılmamış bir toplumun içinde yaşıyoruz. Kitaptan habersiz yığınlarla yan yana, içice bulunmaktayız. Uyarıya müspet tavır alanları da, uyarıdan kaçanları da uyaracağız. Babası kaçanların oğlunu yakalayacağız, oğlu dinlemeyenlerin babasına gideceğiz. Unutmayacağız ki, ba-bası çok şedit bir kâfir olduğu halde oğlu yiğit bir Müslüman olan niceleri vardır günümüzde ve tarihte. Öyleyse herkes uyarılacaktır, herkese uyarı götürülecektir. Seçilmeyecektir insanlar. “Bu lâyık bu lâyık değildir,” denmeyecektir muhatap açısından. Bizim açımızdan da bize göre hiç bilmemişlere, hiç duymamışlara gitmek zorunda olduğumuzu unutmayacağız. “Biz ne biliyoruz ki anlatacağız,” demeyeceğiz. Çünkü bu âna kadar sûre tanımış, okumuş, dinlemiş olan sizlerin şu anda bildiklerinize muhtaç nice binler, nice milyonlar var çevremizde?
5,6. “Bu, babaları uyarılmadığından gafil kalmış bir milleti uyarman için güçlü ve merhametli olan Allah’ın indirdiği Kur’an’dır.” Bu Kur’an, Azîz ve Rahîm olan Allah’ın indirmesi olarak ten-zîlen, peyderpey indirilmiştir. Yerine ve zamanına göre, ihtiyaca göre indirmiştir Allah onu. Evet bu kitabın indirilişi Azîz ve Hakîm olan Allah’tandır. Bu Kur’an Allah’tandır. Bu kitabı indiren Allah’tır. Kitabın indirilişi konusunda peygamberin bile bir yetkisi yoktur. Allah’tan başka hiç kimsenin böyle Azîz ve Hakîm bir kitabı peygambere indirmeye güç yetirmesi mümkün değildir. Bu kitabı peygamberine indiren, bu kitapla peygamberini, onun şahsında da bizleri şereflendiren, bilgilendiren, bu kitapla kendi bilgisinden bize aktarımda bulunan Allah’tır. Zira müşriklerden Peygamber Efendimize itirazlar yükseliyordu: “Ey Muhammed, bu kitap Allah’tan değil sendendir, bunu sen uyduruyor ve Allah’a izâfe etmeye çalışıyorsun,” diyorlardı. İşte kâfirlerin bu itirazlarına cevap bâbında, sûresinin başında Rabbimiz bu kitabın kendisinden olduğunu ortaya koyuyordu. Muhataplarının akıllarını er-dirmek için de Rabbimiz bu kitabı indirmeye liyâkatini ortaya koymak üzere iki isminden söz ediyor: Azîz ve Rahîm. Evet bu kitap ancak Azîz ve Rahîm olan bir Allah katındandır. Allah Azîzdir. Allah mutlak güç ve kuvvet sahibidir, izzet ve şeref sahibidir. Allah mutlak egemenlik sahibidir. Göklerde ve yerlerde tek hâkimiyet sahibi, tüm varlıkların boyunlarındaki kulluk iplerinin ucu elinde olan, mutlak tasarruf sahibi olandır Allah. Hayata hakim olan, herkesin yasalarına boyun büktüğü, yenilmez ve yanılmaz olandır Allah. Sadece kendisine kulluk edilen, sadece kendisi dinlenilen, sadece kendisinin yasaları uygulanan varlıktır Allah. Bu kitap herhangi bir insan sözü değil, insan kaynaklı bir kitap değil, Allah kaynaklı bir kitaptır. İşte bu kitap Azîz olan bir Allah’ın, Azîz olan bir elçisinin, Cebrâil’in yeryüzünün en Azîzi olan bir peygambere getirdiği Azîz ve Rahîm bir kitabıdır. Evet kitabı indiren de Azîzdir, elçi de Azîzdir, indirilen kitap da Azîzdir, indirilen peygamber de Azîzdir ve yeryüzünde bu ki-taba inanan, bu kitabın izzet ve hikmetiyle şereflenen mü’minler de azîzdirler. Evet bu kitapla beraber olanlar yeryüzünde en büyük izzet ve şerefe sahip olan insanlardır. Yeryüzünde izzet ve şeref bu kitapla elde edilecektir. Bu kitapla beraber olanlar şereflidir, bu kitapla beraber olanlar güçlüdür, bu kitapla beraber olanlar, bu kitabı anlayanlar ve bu kitabın istediği şekilde hareket edenler hikmet sahibidirler. Çün-kü bu kitap Azîz ve Rahîm olan bir Allah’tan gelmiştir. Eğer bizler şu anda yeryüzünde izzet ve şerefe ulaşmak, hikmet ve bilgiye ulaşmak istiyorsak bu kitapla beraber olmak zorundayız. Eğer Allah’ın izzet ve şerefine, Allah’ın hikmetine ortak olmak isti-yorsak bu kitaba sarılmak zorundayız. Çünkü Azîz olan Allah’ın indirdiği de Azîzdir, Hakîm olan Allah’ın indirdiği de hakimdir. Dikkat ederseniz kitabın indirilişinin gündeme gelmesiyle hemen Rabbimizin Rahîm oluşunun zikredildiğini görüyoruz. Bu kitabı indiren Rabbimiz Rahîmdir. Bundan anlıyoruz ki, bu kitap Rabbimizin Rahîm sıfatının bir tecellisidir. Yâni bu kitabını Rabbimiz bize rahmetinin gereği olarak indirmiştir. Biz kullarına merhameti gereği, yeryüzünde ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı bilmez bir vaziyette bo-calamamıza razı olmadığı için, rahmetinin gereği olarak bize bu kitabı vasıtasıyla kendi bilgisini indirmiştir. Eğer Allah bize merhamet buyurup ta bu kitabını indirmeseydi, bu kitabı vasıtasıyla bizi kendi bilgisiyle bilgilendirmeseydi, bizler karanlıklar içinde ne yapacağımızı bilmez bir vaziyette kalacaktık. Rahmeti gereği Rabbimiz bizi yaratmış, yoktan var etmiş ve gönderdiği kitabıyla bize yol göstermişken, şimdi kendilerine karşı rahmet olarak gönderilen bu kitaba karşı kayıtsız kalan, ilgisiz kalan, hattâ onu inkâr eden, bu hayat programından habersiz bir şekilde kendilerine hayat programı yapmaya kalkışan kimselerden daha zalim kim vardır? Kendilerini bu kitaptan, bu kitabı kendilerinden uzak tutan insanlardan daha zalim kim olabilir? Rableri kendilerine böyle bir rahmet kapısı açtığı halde, böyle bir hayat programı göndermişken, kendilerini muhatap kabul edip kendi bilgisini onlara açmışken, insanlardan kimileri bu rahmet kaynağına karşı ilgisiz kalarak kendilerini Rablerine kulluk ortamından uzaklaştırıyorlar, Rablerinden başkalarına kulluğa koşuyorlarsa bundan daha büyük bir zulüm olur mu? Bundan daha büyük bir nankörlük olur mu? Üstelik bu kitabın gelişi sadece bu kitaba iman edenler için değil tüm âlemler için bir rahmetse. Bu kitap Azîz ve Rahîm olan Allah’ın indirmesidir. İnzal, tenzil, indirmek demektir. Allah kitabını yücelerin yücesinden, Levh-i Mahfuzdan indirmiştir. Neden? Kullarım istifade etsinler diye. Kullarım bununla yol bulsunlar diye. Elinizin altında olsun, size yakın olsun, siz sürekli onunla beraber olasınız, siz ondan istifade edesiniz, ona tutunarak yol bulasınız, onunla çölde yol bulasınız, ona tutunup çukurdan kurtulasınız, onunla hayatınızı düzenleyesiniz diye. Rabbiniz size değer verip, sizi muhatap kabul edip merhametinden dolayı yüce kelâmını sizin elinizin altına indirirken, sakın sizler onu kaldırmadan yana olmayın. Yâni o kitap sürekli elinizde olsun, sürekli elinizin altında bulunsun. Madem ki Rabbiniz indirmiş onu, öyleyse siz de indirin onu hayatınıza. Siz de indirgeyin onu hukukunuza, siz de indirgeyin onu eğitiminize, kazanmanıza, harcamanıza, siyasal yapılanmanıza, hayatınıza, tüm beşerî ilişkilerinize indirin, indirgeyin bu kitabı. Tüm hayatınızı onunla düzenleyin. Tüm tavırlarınızı onunla belirleyin. Hareket noktanız bu kitap olsun. Peki bu kitap ve bu peygamber niye gönderilmiş? Sebep neymiş? Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz onu de şöyle açıklığa kavuşturur: Babaları, ataları uyarılmamış olan gafil bir toplumu uyarmak için indirdi Allah bu kitabını. Bir toplumu uyarmak için ki, onların ataları uyarılmamıştı ve de onlar bu kitabın haberlerinden gafildi. Uzun bir süredir Mekke civarında yaşayanlara uyarıcılar gelmemişti. Âyetin in-diği dönem açısından düşünecek olursak, kastedilenlerin Hz. Îsâ’dan (a.s) sonra kendilerine uyarıcıların gelmediği toplumları uyarmak için bu kitabın gönderilmiş olduğunu anlarız. Biliyoruz ki Araplara Hz. İbrahim’den sonra elçi gönderilmemiştir. Ya da âyetin bir başka mânâsı da şöyle olacaktır: Biz bu kitabı gafil bir toplumu uyarmak için gönderdik ki, onların ataları da uyarılmıştı zamanında. Atalarını uyardığımız gibi onları da uyarmak için in-dirdik bu kitabı buyuruyor Rabbimiz. Atalarının daha önce uyarıldığı konularda gafil olan bir toplumu uyarmak için indirdik bu kitabı. Ataları, Âd kavmi, Nuh kavmi, Hûd kavmi, Lût kavmi, Salih’in kavmi, Tub-bâ, Eyke’liler veya bizim babalarımız, hepsi de zamanında uyarılmışlardı. Bunların hepsi gaflet içindeydiler de Rabbimiz rahmeti gereği onlara azap etmemek, onları cehennemden kurtarmak için sürekli peş peşe uyarıcılar gönderdi. Sürekli uyardı onları. Kendilerine gelen bir peygamberi dinlemediler, hattâ öldürdüler Allah elçilerini. Ama Rahmeti bol olan Rabbimiz arkasından bir elçi daha gönderdi. Bir ön-ceki âyette ifade edilen ilk elçi Hz. Adem’le başlayan Sırat-ı Müstakimden insanların saptığı her sapak noktasında, cennet yolundan ce-henneme ayrılan her yol ayırımının başlangıcında Rabbimiz bir uyarıcı göndermiştir. Burada kitabın ve Rasulullah Efendimizin görevi, fonksiyonu anlatılıyor. Kitap ve Rasulullah kıyamete kadar tüm insanlar için bir uyarıcı makamındadır. Artık kıyamete kadar başka bir kitap, başka bir elçi gönderilmeyecektir. Öyleyse peygamberin misyonuna sahip çıkarak biz de insanları bu kitapla uyaralım ki, bize de merhamet edilsin. Biz de ona ulaşıverelim ki, biz de şereflenelim. Yâni peygamberi ölmüş bir dinin müntesibi olmayalım. Allah korusun insanlardan kimileri bırakın peygamberi, hâşâ Allah’ı bile öldürmüşler hayatlarında. “Allah bizi yarattı ama işi bitti,” diyorlar. “Bizim hayatımıza karışmaz,” diyor-lar. Bizim hayatımızın tümünde, evimizde, dükkanımızda, okulumuzda, çarşımızda, pazarımızda Allah’ımız ve peygamberimiz bulunsun. Allah ve Resûlünün ölçüleri bulunsun yâni. Bu âyetle anlıyoruz ki bizim bir görevimiz varmış. Bizler eğer bu kitaptan gafilsek, uyanmak zorundayız. Kendimizi bu kitapla uyar-mak zorundayız. Eğer kendimiz bununla uyarılmışsak, o zaman da bi-zim gibi gafil olanları bu kitapla uyandırmak zorundayız. Bu kitabı bu insanlara ulaştırmak zorundayız. Eğer bizler kendimizin cennet yolun-da olduğumuz iddiasındaysak, o zaman insanları da o yola çekmek zorundayız. Eğer cehennem yolundan kaçındığımızı iddia ediyorsak, insanların cehennem yollarına da barikatlar koymak zorundayız. İşte bu âyet bize böyle bir yük yüklüyor, bunu hiç bir zaman unutmayacağız inşallah. Hiç bir zaman unutmayacağız ki, şu anda bizler babaları uyarılmamış bir toplumun içinde yaşıyoruz. Kitaptan habersiz yığınlarla yan yana, içice bulunmaktayız. Uyarıya müspet tavır alanları da, uyarıdan kaçanları da uyaracağız. Babası kaçanların oğlunu yakalayacağız, oğlu dinlemeyenlerin babasına gideceğiz. Unutmayacağız ki, ba-bası çok şedit bir kâfir olduğu halde oğlu yiğit bir Müslüman olan niceleri vardır günümüzde ve tarihte. Öyleyse herkes uyarılacaktır, herkese uyarı götürülecektir. Seçilmeyecektir insanlar. “Bu lâyık bu lâyık değildir,” denmeyecektir muhatap açısından. Bizim açımızdan da bize göre hiç bilmemişlere, hiç duymamışlara gitmek zorunda olduğumuzu unutmayacağız. “Biz ne biliyoruz ki anlatacağız,” demeyeceğiz. Çünkü bu âna kadar sûre tanımış, okumuş, dinlemiş olan sizlerin şu anda bildiklerinize muhtaç nice binler, nice milyonlar var çevremizde?
7. “Andolsun ki, hüküm çoğunun aleyhine gerçekleşmiştir, bunun için artık inanmazlar.” Muhakkak ki sürekli uyarıldıkları halde, kendilerine sürekli u-yarıcılar gönderildiği halde kesinlikle iman etmemeye karar vermiş, son uyarıcının uyarılarına da kulak vermeyenlere gaflet içinde bulunmalarından ötürü azap sözü onların çoğuna hak oldu. Azap sözü, a-zap vaadi gerçek oldu. Hak ettiler azabı, Allah’ın azabı onlar için gerçekleşecektir. Allah’ın azabı onlara vacip olmuştur, yasa olmuştur, hak etmişlerdir onlar azabı. Çünkü son elçisine gönderdiği bu kitabında böyle bir yasa koymuştur. Kitabında böyle bir azap yasası belirlemiş ve insanlara haber vermiştir. Eğer dünyada benim kitabımın ve peygamberimin uyarılarına aldırış etmeden bir hayat yaşarsanız kesinlikle bilesiniz ki sonunda azaba gideceksiniz. Ama kitabıma ve el-çilerime iman ederek, bana kulluk içinde bir hayat yaşarsanız da cennete gideceksiniz demiştir. İşte bu yasa Kâfirler için gerçekleşmiş olu-yor. Ya da burada gerçekleşmiş olan yasa kâfirlerin pek çoğunun asla iman etmeyecekleri konusundaki Allah yasasıdır. Yâni haktan çı-kanlara, haktan sapanlara, Hak bir Rabb’ın hak bir kitabını terk edenlere Allah’ın hükmü gerçekleşti. Hangi hükmü? Onların pek çoğu hiç bir zaman iman etmeyecekler. Rabbimiz onların pek çoğunun küfür üzere öleceğini bilmektedir ve bu onlar için bir yasa olmuştur. Hasetlerinden, inatlarından, kibirlerinden, menfaat çıkarlarından ve hayat programlarından dolayı pek çoğu iman etmeyecektir. İnsanlardan pek çoğunun iman etmeyeceğini, azının iman edeceğini anlıyoruz bu âyetten. Rabbimiz kitabının pek çok yerinde haber verdiği bu azaplardan bizi uzak eylesin inşallah. Şurasını hiç bir zaman unutmayalım ki, Allah iman etmemeyi bunlar hakkında yasa yaptığı için değil, bunlar kendileri, kendi hür ira-deleriyle iman etmemeyi tercih ettikleri için Allah ta onların küfürlerini onaylayıvermiştir. Anlıyoruz ki yarın hiç bir kâfir, “ya Rabbi, beni niçin kâfir yaptın?” diye Allah’a karşı bir itiraz hakkına sahip olamayacaktır. Bu seçimlerinin suçluları bizzat kendileridir. Eğer imanı tercih etmiş olsalardı, tercihlerini haktan yana, hidâyetten yana kullanmış olsalardı, elbette Rabbimiz hükmünü onların tercihlerinden yana kullanacaktı. Demek ki böyle iman etmeyenler çoğunlukta olacaktır. Öyleyse bu kitabı eline alıp ta onu insanlara ulaştırma kavgası verenler, ayağına gittikleri insanların hemen teslim olmalarını beklememelidirler. İnanmayanları, haklarında azap sözü gerçekleşenleri gördükçe ümitsizliğe kapılmayacaklardır.
8. “Boyunlarına, çenelerine kadar varan demir halkalar geçirmişizdir, bunun için başları yukarı kalkıktır.” Biz onlara azap olsun diye boyunlarına çıkmamacasına, kurtulmamacasına lâleler, tomruklar, bağlar, boyunduruklar, kelepçeler, bukağılar takmışız ki, onların çeneleri kaldırılmıştır. Kafaları, çeneleri yukarıya doğru kalkmış, gözleri aşağıya doğru sarkmış somurtur bir durumdadırlar. Âhirette böyle olacaklar, ama bu dünyada da kafalarını dikiyorlar, kibirleniyorlar, müstekbir davranıyorlar, insanlara tepeden bakıyorlar, insanları horlamaya, ezmeye çalışıyorlar. Bir kibir hali… Allah’a boyun bükmemenin, Allah’a secde etmemenin, Allah’a teslim olmamanın, Allah’ın emirlerini yerine getirmemenin tasviri. Aslında doğuştan boynunda bir iple dünyaya geldiği halde, yâni doğuştan Allah’a kul olmaya müsait yaratılmış olduğu halde Allah’a vermesi gereken bu ipin ucunu elinde tutarak kendi hevâ ve heveslerini, kendi tutkularını putlaştırmış kimseler... Ya da boynundaki kulluk ipinin ucunu Allah’tan başkalarına veren kimseler. Boynundaki Allah’a kulluk ipinin yanına başka ipler takarak onları da başkalarına vermeden yana, başkalarını da dinlemeden yana olanlar… Biz onların boyunlarına ağlâl geçirdik, diyor Rabbimiz. Öyle köpeklerin boyunlarına geçirilmiş tasmalar cinsinden değildir bunlar. Tüm boynu kapatan bir ğıl’dir. Bunlar madde planında insanı zorlayıcı, hayatı zorlaştırıcı, yorucu bağlar olabileceği gibi, modern kültürün boyun bağları şeklinde onlara kazandırılan kötü alışkanlıklar, adi huylar, çirkin tiryakilikler de olabilir. Veya onların boyunlarına dolanmış, onların vazgeçilmez özelliği olmuş küfür ve şirk tutkuları da olabilir. Tüm boyunlarını öyle bir sarmış ki, ağlâl, çenelerini yukarıya doğru kaldırmış. Artık önlerini bile görmezler. Hep ileriye doğru bir hırs ve doyumsuzluğun içindedirler. Önlerindeki ölümü, kabri, hesabı, kitabı, haşrı, neşri göremiyorlar. Aynı zamanda arkalarını da göremiyorlar. Geçmişi de değerlendiremiyorlar. Geçmişte bir Nuh kavmine, bir Lût kavmine, bir Hûd kavmine ne yaptı Allah? Bunu da göremiyorlar. Kendilerinden öncekilerin, babalarının, dedelerinin başlarına nelerin geldiğini de hesap edemiyorlar, göremiyorlar. Geçmişlerinden ibret alamıyorlar, geleceklerine iyi bakamıyorlar. Önleri karanlık, arkaları karanlık. Her taraflarında bir barikat var. Ama ne yazık ki bu barikatları kendi kendirine kurmuşlardır. Kendi kendilerini bağlamışlardır. Dünya boyunlarına öyle bir dolanmış ki, dünyalık toplama tutkusu gözlerini öyle bir kör etmiş ki, ekonomik güce ulaşma derdi öyle bir kıbleleri olmuş ki, ekonomik yönden şişme duygusu gecelerine gündüzlerine öyle bir musâllat olmuş ki, bir an durup düşünecek, durumlarını değerlendirip Allah yoluna girecek, Allah’a kulluğa yönelecek zamanları kalmamış. Allah’ın kitabını, Resulü’nün sünnetini öğrenecek, Allah’ın haram helâl yasalarını tanıyacak zamanları kalmamış. Çocuklarının dini eğitimleriyle ilgilenecek zamanları kalmamış. Aman diyorlar dünya! Aman diyorlar para! Aman diyorlar kadın! Aman diyor-lar ev! Aman diyorlar diploma! Aman diyorlar makam, koltuk, şan, şöhret, alkış! Hep bunların peşinde koşuyorlar da, daha iyi Müslüman olalım, daha salih kul olalım, daha iyi makam elde edelim diye bir dertleri yok. Cennette daha yüce makamları elde edelim, daha güzel kulluk yapalım diye bir endişeleri kalmamış. İşte görüyoruz, önlerini ve arkalarını bile göremeyecek bir biçimde, geçmişlerini ve geleceklerini değerlendiremeyecek bir biçimde öyle bir iman zaafına uğramış ki insanlar, müthiş bir hırs, korkunç bir doyumsuzluk duygusu içinde hep dünyalıklar konusunda hep büyüme endişesi veya küçülme korkusuyla, aç kalma korkusuyla yanıp yakılmaktadırlar. Yazmak lazım müdürlerin koltuğuna: Senden önce burada birileri oturuyordu. Yazmak lazım zenginlerin kasalarına: Sizden önce bu para birilerinin kasasındaydı. Hani birinin mezar taşına yazmışlar ya: “Zavallı, hayatı boyunca hep toplar ve çarpardı, hiç bölmeyi ve çıkarmayı bilmezdi, ölünce mirasçıları onu yapıverdiler” diye.
9. “Önlerine ve arkalarına set çekmişizdir. Gözlerini perdelediğimizden artık göremezler.” Evet onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çektik, gözlerini de perdeledik ki artık görmüyorlar, görmezler diyor Rabbimiz. Yâni bu tavırlarından ötürü onları kuşatmışız da artık baksalar da gö-remiyorlar. Allah’ın kitabına karşı böyle nötr bir tavır almış insanların bir şey görmeleri ne mümkündür? Allah’a imanın güvencesinde olmayan, kitabın emânı ile bir hayat yaşamaya yanaşmayan bu insanlara bir cezadır bu. Allah’ın vahyi, Allah’ın kitabı kendilerine ulaştırılıp ta onu duyan, onu anlayan insanlar ona teslimiyet göstermeyince elbette fıtratları bozulmuş insanlar haline geleceklerdir. Artık onların önlerinde önlerini görmelerine engel setler oluşacak, arkalarında geçmiştekilerin başlarına gelenlerden ibret almalarını engelleyecek setler oluşacaktır. Âd’ın, Semûd’un, Bizans’ın, geçmişlerin kalıntılarının üzerinden geçecekler ama hiçbir şey göremeyecekler, hiçbir şey anlayamayacaklar. Geçmişlerine bakamayacaklar, mâzilerini değerlendiremeyecekler. Bir zamanlar nasıl bir konumda olduklarını, şimdiyse nasıl bir hale getirildiklerini, düne nazaran kendilerine nelerin lütfedildiğini, dünkü fakirliklerinden bugün nasıl zenginleştirildiklerini, dünkü hastalıklarından bugün nasıl sıhhate kavuşturulduklarını hiç düşünmüyor-lar, düşünemiyorlar, göremiyorlar. Böyle bir körlük içindeler işte. Önlerini de göremiyorlar. İstikbal diye sadece dünyayı görüyorlar. Kıble olarak sadece dünyayı görüyorlar, kısacık dünya geleceğini düşünüyorlar da çok uzun olan kabir azabını hiç hesap etmiyorlar. Mahşeri, mizanı, hesabı, kitabı, cenneti, cehennemi hiç düşünmüyorlar. İleride ne olacak, başımıza neler gelecek? Rabbimiz bize ne yapacak? Yaşadığımız bu hayat bizi nereye götürecek, zerre kadar bunu düşünüp hesap etmiyorlar. Allah’ın âyetlerini işlemez hale getiriyorlar. Çünkü biz onları sardık, onları kuşatıverdik, diyor Rabbimiz. İnsan her an Allah’ın yasalarıyla çepeçevre kuşatılmıştır. Yâni bu insanlar Allah’la ilgilenmedikleri zaman, Allah’ın kitabını, Allah’ın âyetlerini gündemlerine almadıkları zaman, Allah’ın peygamberinin defterini dürüp yaşamaya başladıkları zaman kendilerini Allah’tan kurtarmış mı sayıyorlar? Hayır hayır, onlar sürekli Allah’ın kuşatması, Allah’ın yasalarının etkisi altında bulunmaktadırlar.
10. “Ey Muhammed! Onları uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.” Onlar için müsâvîdir, uyarsan da, uyarmasan da birdir. Uyarının olup olmaması onlar için fark etmeyecektir. Çünkü onlar inanmazlar, inanmayacaklardır. Yâni kitap kendilerine ha duyurulmuş, ha duyurulmamış, din kendilerine ha ulaştırılmış, ha ulaştırılmamış, onlar için fark etmeyecektir. Yeryüzüne böyle bir kitap ha gelmiş, ha gelmemiş fark etmeyecektir onlar için. Allah kullarına kulluk örneği olarak bir peygamberini ha göndermiş, ha göndermemiş fark etmez onlar için, çünkü onların iman diye bir dertleri yoktur. Madem ki bu insanlar inanmayacaklarmış, madem ki uyarıya müspet cevap vermeyeceklermiş, öyleyse biz de onları uyarmaktan vazgeçiverelim demek caiz değildir. Bilelim ki bu uyarılanlar açısından böyledir. Uyaranlar açısından bu böyle değildir. Yâni madem ki uyarsak ta uyarmasak ta bu insanlar iman etmeyecekler, madem ki uyarma ve uyarmama konusunda muhayyer bırakılmışız, öyleyse biz de bırakıverelim. Biz de uyarmayalım onları, bırakıverelim bu işi diyemeyiz. Çünkü uyarılanlar açısından böyledir ama uyaranlar açısından böyle değildir bu. Yâni bizim onlara karşı tebliğ görevimizi terk etmemiz için bir mâzeret sebebi değildir bu. Bizim Allah huzurunda mâzur olabilmemiz için görevimizi yapmamız gerekecektir. Bu meselenin bize yönelik vechesi ay-rıdır, uyarılanlara yönelik yönü yine ayrıdır. Öyleyse biz uyaracağız insanları, uyarmak zorundayız. Çünkü kim uyarılacak, kim uyarılmayacak, kim adam olacak, kim olmayacak, bunu bilmiyoruz. Bu konuda şunlar şunlar iman edecek, şunlar şunlar uyarılacak, uyarıyı kabul edecek ama bunlar bunlar etmeyecek diye elimizde bir liste yoktur. Onun için herkesi uyarmak zorundayız. Ama bakın uyarıya müspet cevap verecekler, uyarıcının uyarılarından na-sipdâr olacaklar şunlarmış:
11. “Sen ancak, Kur’an’a uyan ve görmediği halde Rahmân’dan korkan kimseyi uyarabilirsin. Artık o kimseyi, bağışlanma ve cömertçe verilecek bir ecirle müjdele.” Evet ey peygamberim, sen sana yönelik veçhesiyle herkesi uyaracaksın, herkesi uyarmalısın, ama senin uyarın ancak zikre ittibâ edenlere, kitaba tâbi olanlara, kitabı izleyenlere, kitabı okuyup onunla yol bulmaya çalışanlara fayda verecektir. Senin uyarın bu kitabı kulluk kitabı bilip, hayatlarını onunla düzenleme kavgası içinde olanlar üzerinde etkili olacak, semere verecektir. Kitaba iman edenler, kitaba tâbi olup onu izleyenler, dış dünyalarında, tüm kâinatta bu kitabın takip edildiğini, bu kitabın hayat gerçeğini yansıttığını görecekler ve uyarıcının uyarılarına açık bir konuma geleceklerdir. Zikre ittibâ, Kur’an’a tâbi olmak demektir. Kitaba uyma, kitapla yol bulma, kitapla hayat dü-zenleme kastı içinde ona başvurmak, onu anlamaya yönelmek demektir. Demek ki Rabbimizin bu âyetinin delâletinden anlıyoruz ki, kitaba uyma, zikre ittibâ kastı olmadan, bu niyetle kitaba başvurmadan bu kitaptan istifâde imkânı olmayacaktır. Bu kitap anca ona muhtaç olduğunu anlayarak, kabul ederek kendisine başvuranlara yolunu açacaktır. Allah Hakîmdir, Allah mutlak hikmet sahibidir, dediği her şey doğrudur, her şeyi bilerek söylemiştir, ben bunsuz yol bulamam duygusu ve inancıyla okunan bir kitap elbette okuyucusuna yol gösterecektir. Bir de sen, gıyabında Rahmân’dan haşyet duyanları, görmedikleri halde Rahmân’a karşı saygı duyanları ancak uyarabilirsin. Bu dünyada Rab’lerini görmedikleri halde, duyularıyla Rab’lerini algılama imkânına sahip olmadıkları halde gayba inandıkları için, bu kitaba ve bu kitabın haber verdiği gaybî haberlere iman ettikleri için her an Rab’lerinin murâkabesi altında olduklarını bilerek O’na karşı haşyet içinde olanlar bu uyarıya müspet tavır takınacaklardır. Her an Rab’le-rini razı edememekten, O’nu gücendirmekten korkan, Rabblerinin ga-zabına uğramaktan tir tir titreyen, henüz Rabb’lerinin huzuruna çık-madıkları halde, Rabb’lerinin sorgulaması ile karşı karşıya gelmedikleri halde Rabb’lerine karşı gelmekten sakınan kimseler üzerinde senin uyarın etkili olacaktır. Veya kimsenin görmediği yerlerde Rabb’in-den korkan, kalbinde, içinde Rabb’ine karşı sürekli böyle bir haşyet taşıyan, Rabb’inin Rahmân oluşuna şımarıp O’nun gözetiminden çık-ma gafletine asla düşmeyen kimseler uyarılacaklardır. Demek ki insanlardan kimileri uyarılacak, kimileri de uyarıya müspet tepki vermeyeceklerdir. Ama şurasını hiç bir zaman unutmamalıyız ki, kimin öyle, kimin de böyle olacağını bizler bilmiyoruz. Öy-leyse peygamber ve bizler uyarıya devam edeceğiz. Kitabımızın başka bir âyetinin beyanı ve yol gösterisiyle biz hatırlatmaya, gündem yapmaya devam edeceğiz, çünkü bu hatırlatma mü’minlere fayda ve-recektir. Daha önce dediğimiz gibi, bu işin bir uyarıcılara yönelik vec-hesi, bir de uyarılanlara yönelik tarafı vardır. Uyarıcılar, bizler sürekli insanları uyarmaya devam edeceğiz. Uyarılanlara gelince, belki o an-da uyarılacak, belki on yıl sonra bu uyarı onda etkili olacak, bunu bilemeyiz. Biz bunu sürdürmek zorundayız, çünkü bu bizim görevimizdir. Yâni biz kendi görevimizi yaparken hiç bir zaman karşı tarafın tav-rına takılı kalmadan bu işi sürdürmeye devam etmeliyiz. Biz kendimize okumak zorundayız ya, işte bunu yaparken birilerine de okumuş olalım ve okuduklarımızın hesabını biz yapmamaya çalışalım inşallah. İşte böyle kimseyi, böyle yaşayan, böyle Rahmân’ın gıyabında haşyet duyan ve Rahmân’ın kendisi için açtığı rahmet kapısına saygılı olan kimseyi bir mağfiret, bir bağışlama, kusurlarını örtme ve şerefli bir mükâfatla müjdele peygamberim. Yâni böyle kimseleri cennetle müjdele. Dikkat ederseniz böyle yaşayan mü’minlere müjdelenen mü-kâfat nekre olarak zikredilmektedir. Yâni ancak orada, cennette bilinebilecek boyutta bir ecir vaadediyor Rabbimiz. İşte gerçek müjde, gerçek sevinç kaynağı budur. Böylece Allah’ın bizi affettiğini, kusurlarımızı görmezden geldiğini, eksiklerimizi tam kabul ettiğini duymaktan, öğrenmekten daha büyük bir müjde olur mu? Yeter ki hep kitapla birlikte olalım, hep zikirle hareket edelim ve Rabbimize karşı haşyet içinde bulunalım. Acaba O’nu darıltacak bir şey mi yaptım, diye sürekli O’na karşı uyanıklılık ve saygı hedefleyelim. O zaman kesinlikle bilelim ki, çok kerîm bir ücret ve mağfiret, yâni cennet bizi beklemektedir unutmayalım. Demek ki uyarıcının uyarısına açık olanların iki özelliği vardır: Birincisi Kur’an’a tâbi olmak, kitabı izlemek; ikincisi de ihsan içinde, sürekli Rabbinin kendisini görüp gözettiği şuuru içinde Rahmân’dan haşyet duyarak bir hayat yaşamak. Gerçekten de haşyet duyulmaya lâyıktır Rahmân olan Rabbimiz. Çünkü:
12. “Şüphesiz ölüleri dirilten, işlediklerini ve eserlerini yazan Biziz; her şeyi apaçık bir kitapta saymışızdır.” Ölüleri, ölmüşleri dirilten Allah’tır. Ölümlerinden sonra kıyamet günü tüm ölüleri yeniden kaldıran ve insanların yaşadıkları hayatlarında işledikleri, önceden takdim ettikleri iyi-kötü bütün amellerini ve eserlerini, yâni geriye bıraktıklarını, yâni o amellerinin kalıntılarını, iz-lerini, eserlerini, etki ve etkileşimlerini de yazan, hesaplarına geçiren Biziz, buyuruyor Rabbimiz. Her bir şeyi biz yazmışız, yaymışız, toplamış ve kayıt altına geçirmişiz. Her şeyi apaçık bir levhada, korunma altına alınmış bir kitapta, bir kütükte zaptetmişiz. Hem daha önceden, yâni kullarını yaratmadan bunu yazmıştır Rabbimiz, hem de insanlar yaratılıp ta bu dünyada o amelleri işlemeye başladıkları zaman yazıp durmaktadır. Yâni insanların tüm eylemleri daha önceden de Rab-bimiz tarafından bilinmekteydi. İşte Rabbimiz buyuruyor ki, Biz onları yarın size fatura edeceğiz, sakın bunların kaybolacağını zannetmeyin. Tüm ölüleri diriltecek olan Rabbimizdir. Hayatın da ölümün de sahibi O’dur. Öyleyse eğer şu anda bizler dirilmek, dirilik sahibi olmak istiyorsak, diriliğin sahibi olan Allah’ın dirilik yasası olan bu kitabıyla dirilmek zorundayız. Hayatbahş olan bu kitapla birlikte olmak, bu kitaba göre bir hayat yaşamak, bu kitapla kendimizi, hayatımızı, eylemlerimizi, düşüncelerimizi şekillendirmek zorundayız. Değilse eğer bu kitaptan habersiz bir hayatın mahkûmu olursak, kesinlikle bilelim ki, ölüler olacağız demektir. Rabbimizin bu âyetiyle anlıyoruz ki, bizim yaşadığımız bu hayatta işlediklerimiz, yâni önceden takdim ettiklerimiz yazıldığı gibi, yaptıklarımızın etkileri, tepkileri, eserleri de yazılmaktadır. Yapmakla sorumlu olup ta yaptıklarımız da yazılıyor, yapmamız gerekirken yap-mayıp terk ettiklerimiz de yazılmaktadır. Kıldığımız namazlarımız da, kılmayıp terk ettiklerimiz de yazılmaktadır. Yapmamamız gerekirken yaptıklarımız da yazılıyor. Uyguladığımız emirler, uygulamadığımız emirler yazıldığı gibi, uyguladığımız nehiyler de yazılmaktadır. Veya yaptıklarımız da geride bıraktıklarımız da yazılmaktadır. Yâni kendi yaptıklarımız da, arkamıza açıp bıraktığımız çığırlarımız da yazılmaktadır. Meselâ ne gibi? Sadaka-i câriye gibi, istifade edilen faydalı bir ilim gibi, salih bir evlât gibi geriye bıraktığımız eserlerimiz de yazılıp bizim hesabımıza geçirilecektir. Zıttı da böyledir tabii. Açtığımız kötü bir çığırın, yazdığımız kötü bir eserin bizden sonra insanları zehirlemeye devam eden virüsleri de bizim hesabımıza geçecektir. Birilerine gösterdiğimiz yollar, gelin şöyle bir hayat yaşayın, gelin kılık-kıyafe-tiniz şöyle olsun, düğünleriniz böyle, kazanmanız harcamanız böyle olsun diye Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün sünnetine rağmen açtığımız yeni yeni çığırlarımız, geliştirdiğimiz sünnetlerimiz de yazılmaktadır. İyi ya da kötü geriye bıraktıklarımızın tesiri nereye kadar devam etmişse onlar da bizden sorulacaktır. Anlıyoruz ki ölümle her şey bitmeyecektir. Ölümle kurtulmayacağız. Tüm yaptıklarımızdan hesaba çekileceğiz. Büyük küçük, gizli açık neyimiz varsa yaptığımız onlarla karşı karşıya kalacağız bir gün. Rabbimiz onların tümünü apaçık bir kitapta yazmış ve toplamıştır. Rabbimizin o ana kütüğünü, “İmam-ı Mübîn’ini” değiştirme, silme, yok etme imkânımız da yoktur. Yâni meleği atlatma imkânınız zaten yoktur da, haydi bunu becerseniz bile ya Allah’ın bilgisini ne yapabile-ceksiniz, gibi hoş bir uyarı var burada. Bundan sonra tarihten bir örnek verecek Rabbimiz. Uyaranlardan, uyarılanlardan, uyarıya menfi ve müspet tavır alanlardan, kazananlardan, kaybedenlerden örnek verecek Rabbimiz:
13. “İnsanlara, halkına elçiler gelen kasabaları anlat:” Peygamberim, sen bu kitabın, bu uyarının muhataplarına o karye sahiplerinin örneğini ver. Arkadaşlar bir karyede cereyan etmiş bir hadiseyi anlatacak Rabbimiz. Bu karyenin neresi olduğu, bu karye sahiplerinin kimler olduğu belli değil. Karyelerden bir karye, kentlerden bir kent. Rabbimiz burada bir karyeden, bir kentten söz eder. Rabbimiz bunu özelleştirmediğine göre biz de özelleştiremeyiz. Bu konuda ancak şunu söyleyebiliriz. Sûrede anlatılan bu özellikleri, bu sıfatları üzerinde taşıyan her karye, her şehirdir burada anlatılan şehir. Allah’ın elçilerini yalanlayan, Allah’ın vahyine kulak vermeyen her şehir, her kent, her kasaba, her köy böyledir. Rabbimizin burada ortaya koyacağı genel yasa, bu özellikleri taşıyan tüm dünya kentleri için de geçerli olacaktır. Öyleyse bu kentin neresi olduğu Rabbimiz ve O’nun elçisi tarafından bize bildirilmediğine göre, demek ki dinimiz açısından bize gerekli değildir. Aslı bu bizim yaşadığımız şehirdir. Bu bize, bizi anlatıyor. Biz yaşadığımız bu toplum içinde bu örneği aklımızda canlı tutup bunu içinde bulunduğumuz topluma yansıtmaya gayret edeceğiz.
14. “Onlara iki elçi göndermiştik; onu yalanladıkları için üçüncü biriyle desteklemiştik. Onlar: “Biz size gönderildik” demişlerdi.” O kente görevli elçiler, peygamberler gelmiş ve göreve başlamışlardı. O kente iki elçi gelmişti. Rabbimiz, vahyini insanlara duyurmaları için elçiler göndermiş. Ya bizzat Rabbimizin kulları arasından seçip görevlendirdiği peygamberler, yahut da peygamber yolunun yolcularından peygambere gelen risaletin sorumluluğunu omuzlarında taşıyan, peygamber misyonuna ve şerefine sahip çıkan elçilerdir bunlar. Çünkü ‘Resul’ ifadesi bunlar için de kullanılmaktadır. İki ta-ne elçi gelip o şehir halkını uyardılar. Onlara Allah’ın emirlerini, yasalarını duyurdular. Ama o toplum, o kent ahâlisi bu Allah elçilerini yalanladılar, yalan saydılar. Allah da bir üçüncü elçiyle onları güçlendirip destekledi. Allah’ın bu kutlu elçileri hep birden dediler ki, “ey insanlar, bilesiniz ki biz Allah’ın size görevlendirdiği, gönderdiği elçileriz. Rab-binizin size duyuruları, haberleri var!” Allah’ın elçileri topluma gelir gelmez hemen elçi olduklarını, Allah tarafından gönderildiklerini söyleyerek işi Rabb’lerine izâfe ediyorlar. Yâni kendi kendilerine, kendilerine ait bir şeyle, kendilerine ait bir projeyle, kendi plan ve programlarıyla değil, Allah’tan aldıkları vah-yi insanlara duyurmak üzere Allah tarafından görevlendirildiklerini söylüyorlar. İşte tüm Allah elçilerinin görevi budur. Allah’ın kutlu elçileri, kendilerinden hiç bir şey söylemezler. Onların söyledikleri ve yaptıkları her şey Allah’ın kendilerine emrettiği şeylerdir. Onlar sadece Allah kullarını Allah’la karşı karşıya getirir, Rableriyle baş başa bırakırlar. Derler ki, “ey insanlar, bizim bu söylediklerimizin tamamı Rab-binizdendir. Bunlar Rabbinizin emir ve yasaklarıdır. Bunları sizden is-teyen ben değil, beni size gönderen Rabbiniz istiyor,” derler. İşte böyle yapan Allah elçileri karşısında insanların iki seçenekleri vardır: Ya Rabblerine, Rabblerinin görevlendirdiği bu elçilere ve bu elçilerin Rabblerinden getirdikleri vahye iman ederler, Rabblerinden gelen ha-yat programına sarılıp, hayatlarını öylece düzenler, Allah’ın istediği gi-bi bir hayat yaşar ve böylece Rablerinin rızasına ve cennetine ulaşırlar, ya da Allah’ı da, elçilerini de, elçilerinin Allah’tan getirdikleri ha-yat programını da reddeder, kendi keyiflerince bir hayat yaşar ve cehenneme giderler. O kent halkı kendilerine gelen bu elçiler ve onların Rablerin-den getirdikleri mesaj karşısında ikiye ayrıldılar: Allah elçilerini reddedenler ve onlara sahip çıkanlar. Peygamber karşıtı bir yol edinenler ve peygamber safında yer alanlar. Âyetler grubunun devamına geçmeden önce burada bununla bize şu mesajın verildiğini peşinen söyleyeyim: Rabbimiz buyuruyor ki, “ey insanlar, dikkat edin, yaşadığınız şehirde eğer sizden önce peygamber misyonuna, Allah mesajına sa-hip çıkıp, peygamber misyonunun şerefine talip olmuş, peygamber sorumluluğunu omuzlarında hissedip onun dâvetini, onun getirdiği şu Kur’an’ı insanlara sunmaya gayret etmeye başlamış birileri varsa, şu-nu kesinlikle unutmayınız ki, siz onların yanında, yardımında, desteğinde olmalısınız. Asla onların karşısında, onların köstekçisi olmamalısınız. Yok eğer bulunduğunuz kentte, bulunduğunuz köyde, okulda, mahallede, evde sizden önce bu misyona sahip çıkan olmamışsa, o zaman da hemen bu göreve başlayan siz olmalısınız. Sakın yalnızlığı-nızdan, zayıflığınızdan, az bilmişliğinizden ürküp korkmayın. Siz yeter ki başlayın. Unutmayın ki siz yalnız değilsiniz. Allah sizi destekleyecek, Allah size yardımcılar gönderecektir. Bunu hiç bir zaman unutmayın. Bir de şunu da aklınızda tutun ki, bu yolda size destek olanların yanında engel olmaya çalışanlar da olacaktır. Hiç korkmayın, çekinmeyin. Siz yeter ki bu örnekteki gibi olmaya çalışın. Bakalım örnek nasıl cereyan edecek. Bir kente elçiler gelir ve halkı uyarırlar. Bakın uyarılan insanlar onları yalanlıyor ve diyorlar ki:
15. “Kasabalılar: “Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahmân da bir şey indirmemiştir. Sadece yalan söylüyordunuz” demişlerdi.” Sizler de bizim gibi birer beşerden başkası değilsiniz. Siz de bizim gibi insansınız. Bizden ne farkınız var ki, böyle bir iddiada bulunuyorsunuz? Elçiler kendileri gibi insan olmayacaklardı da melek mi olacaklardı? Allah insanlara elçi olarak kendi cinslerinden beşer değil de melek mi gönderecekti? Eğer yeryüzünde yaşayanlar melek olsaydı, elbette onlara elçi olarak melek gönderirdi. Yeryüzünde yaşayanlar beşer, insan olduğuna göre elbette Rabbimiz beşer elçiler gön-derecekti. Ta ki yeryüzündeki insanların bir mâzeretleri kalmasın. “Ya Rabbi sen bize örnek olarak bir melek gönderdin ki, o bizden farklıdır, biz onun gibi olamayız,” deme hakları kalmasın. Örnek alabilecekleri, kendileri gibi bir beşer gönderiyor Rabbimiz insanlara. Yeme-içme, gi-yinme-kuşanma, aile hayatı, ölüm, miras, nikâh, talâk, namaz, oruç konusunda, kısaca her konuda kendisini örnek alsınlar diye Rabbimiz içlerinden bir beşeri gönderiyor insanlara. Ama bakın insanlar bunu yadırgıyorlar ve diyorlar ki, “sizler bizim gibi birer beşerden başkası değilsiniz.” İşte toplumun Allah mesajını reddetmek, Allah’ın elçileri vasıtasıyla hayatlarına karışmasını reddetmek için öne sürdükleri bi-rinci bahaneleri. İkinci bahaneleri de bakın şöyle: “Allah hiçbir beşere hiçbir şey indirmez. Rahmân olan Allah hiç bir beşere ne vahiy, ne risalet, ne de kitap indirmemiştir. Sizler ya-lan söylüyor, Allah’a iftira ediyorsunuz. Allah hakkında düşünce yanlışlığı içindesiniz. Tamam, Rahmân’ı kabul ederiz. Rahmân olarak ta-nırız Allah’ı, ama O asla bizim hayatımıza karışmaz. Rahmân olan Al-lah’ın işi yok ta bizim gibi basit varlıkların hayatıyla mı ilgilenecek? O bundan münezzeh, çok yücedir,” diyorlar. Rahmân olarak Allah’ı kabul ediyorlar ama kendileriyle ilişkisini reddediyorlar. Allah yeryüzüne vahiy indirmez, kitap göndermez, bizim için yasa koymaz, bizden bir şeyler istemez, bize arzularını bil-dirmez, bizden herhangi bir kulluk istemez, ceza ya da mükâfat ver-mez, bizi yaratmış ve yaşadığımız bu hayatta serbest bırakmıştır. Yâ-ni sanki O Allah, onların istedikleri şekilde olmak zorunda olan bir varlıktır. Gariptir ki, insanlar Allah’ı kendisi nasılsa öylece anlayıp, ka-bul etmek yerine, O’nu kendi istedikleri gibi kabullenmek eğilimindedirler. Yâni kitabında ve elçilerinin dilinde kendisini bize anlatan bir Al-lah’a inanmak ve O’nun istediği gibi olmak istemiyorlar da, kendi arzularına göre bir İlâh bulup onu kendi hevâ ve heveslerine tabi kılmak istiyorlar. Kendilerine Allah’tan mesaj getiren Allah elçilerini yalanladılar. “Siz yalan söylüyorsunuz. Allah bizim hayatımıza karışmaz, Allah bizim hukukumuzu bilmez,” dediler. “Allah kılık-kıyafetten anlamaz, Al-lah ekonomik düzenlemeleri, Allah siyasal yapılanmaları bilmez. Bizim bu işleri düzenleyecek başka tanrılarımız var, bizim yeryüzü tanrılarımız var,” dediler. “Allah bizim hayatımıza karışmaz biz dilediğimiz gibi yaşarız,” dediler. Allah elçilerini dinlemediler, onlara kulak vermediler, onların Allah’tan getirdikleri mesajın üzerinde durup düşünmeye, kafa yormaya yanaşmadılar. Peygamberlerin Rabblerinden getirdikleri bu mesajla hayatlarının değişeceğini, peygamberlerin hayatlarına müdahale edeceklerini anladılar. Çünkü peygamber bunun için gelirdi. Peygamber insanları kendi kendilerine, kendi hevâ ve heveslerine, ya da kendileri gibilerine kulluktan koparıp, sadece Allah’a kulluğa çağırmak için gelir. Bunu anlar anlamaz, hemen peşin peşin elçileri reddettiler. Halbuki Allah onlara akıl vermişti, göz vermişti, kulak vermişti. Durup dinlemeleri, düşünmeleri gerekirken öyle yapmadılar. İşte bu âyette, tarih boyunca insanların Allah’ı ve elçilerini reddederken iki temel sığınma mekânizması olduğunu görüyoruz. Bunlardan birisi, Allah elçilerinin kendileri gibi birer beşer oluşları. Sanki peygamberler bunun aksini söylemişler gibi. Sanki peygamberler biz birer beşer değiliz demişler gibi. Halbuki kitabımızın pek çok yerinde ısrarla vurgulanır ki, Allah’ın elçileri bizler sizin gibi birer beşeriz gerçeğini hep haykırıp durmaktadırlar. İkinci sebep de Allah vahiy gön-dermez, Allah hayata karışmaz, Allah içimizden elçi seçip arzularını, yasalarını bize bildirmez. O bizi yaratmış ve kendi halimize bırakmıştır. Dilediğiniz gibi bir hayat yaşayın demiştir diyerek Allah’ı ve elçilerini şartlandırmaya çalışmaları, akıl vermeye yönelmeleri, siz ancak yalancılarsınız iddialarıdır. Bakın onlar elçileri reddedince elçiler de dediler ki:
16,17. “Elçiler: “Doğrusu Rabbimiz bizim size gönderildiğimizi bilir; bize düşen ancak apaçık tebliğdir” demişlerdi.” Bu konuyu en iyi bilen Allah’tır. Allah biliyor ki, biz size O’nun tarafından gönderilmişiz. Rabbimiz biliyor ki, biz O’nun elçileriyiz. Biz O’nun kontrolü altındayız, biz O’nun elçileriyiz. Her şey O’nun bilgisi dahilindedir. Evet, elçiler böyle diyorlar. Ne hoş bir ifade değil mi? Ba-kın diyorlar ki, “ey insanlar, sizler bu olmaz diyorsunuz, itiraz ediyorsunuz ama bizim aklımız ermez bu işe. Biz bilemeyiz bunu. Bunu Allah biliyor. Eğer bize bir itirazınız varsa, lütfen bunu Allah’a yapın. Bir diyeceğiniz varsa Allah’a söyleyin. Hesaba çekecekseniz, yargılayıp sorgulayacaksanız, buyurun Allah’ı sorgulayın. Biz bu işi kendiliğimizden çıkarmış değiliz ki! Biz O’nun elçileriyiz. Biz bu görevi O’n-dan aldık. Bu dediklerimiz bizden değil O’ndandır. Bize düşen ise sa-dece Allah’tan aldıklarımızı apaçık size duyurmak, tebliğ etmektir.” Ne güzel ifadeler değil mi? Rabbim bize de bunların ahlâkından versin in-şallah da insanlar dinlemeyince bozuluvermeyelim. Bu Allah elçilerinin ahlâklarıyla ahlâklanalım da insanlar bizi dinlemişler, dalga geçmişler ne önemi var, Allah bize anlat dediği için biz anlatmaya devam ediyoruz diyebilelim inşallah. “Allah, yarattığı kullarının hayatlarında sadece kendi yasalarını uygulamalarını, sadece kendisini dinlemelerini, sadece kendisine kulluk yapmalarını istemektedir. İşte bizi size bunun için gönderdi. Biz de Rabbimizin elçileri olarak, O’nun mesajını size duyurduk. Eğer bizler yalancılar olsak, elbette Rabbimiz bizi kendi halimize bırakmaz. Biz görevimizi yaptık, artık bundan sonrasını siz bilirsiniz. Biz sizleri zorla hidâyete ulaştıramayız. Bizim böyle bir yetkimiz de, sorumluluğumuz da yoktur. Bize düşen sadece apaçık bir tebliğdir. Biz sadece açık ve net bir biçimde size Rabbimizin mesajını ulaştırmakla mükellefiz. Kulağınızdan tutup ta zorla size bunu kabul ettirecek, yahut üzerinizde güç kuvvet kullanarak sizi imana zorlayamayız. Bizler Rahmân’ın elçisiyken, Rahmân’ın elçilerine zevâl olmazken niye bize böyle davranıyorsunuz? Üstelik tebliğimiz de apaçık, hiçbir kapalılığı da yoktur. Bu aynı zamanda ayrılmayı, ayrıştırmayı da içerir. Yâni bizler Allah’ın elçileri olarak hayatı ayrıştıranlarız. Bizim görevimiz budur. Toplumda, insan hayatında hak ve bâtıl birbirinden ayrılmalıdır. İnanışların, düşüncelerin, davranışların, hareketlerin, yolların adı konulmalıdır. Doğru ve yanlış, hak ve bâtıl kalın çizgilerle belirginleşmelidir. Hak ve bâtıl kesin hatlarla ortaya konmalıdır. İşte biz böyle açık, net, ayırıcı bir mesaj sunmaya geldik. Bize düşen sadece budur. İster kabul eder, ister reddedersiniz, sonucuna kendiniz katlanmak şartıyla.” Onlar böyle dediler ama onlar toplum gibi düşünmedikleri sürece, toplum gibi hareket etmedikleri sürece ne önemi vardı onların bu samimi beyanlarının? Kim dinlerdi onların bu samimi tebliğlerini? Bakın kendilerinin hayrını isteyen bu samimi Allah elçilerine, kasaba halkı dedi ki:
16,17. “Elçiler: “Doğrusu Rabbimiz bizim size gönderildiğimizi bilir; bize düşen ancak apaçık tebliğdir” demişlerdi.” Bu konuyu en iyi bilen Allah’tır. Allah biliyor ki, biz size O’nun tarafından gönderilmişiz. Rabbimiz biliyor ki, biz O’nun elçileriyiz. Biz O’nun kontrolü altındayız, biz O’nun elçileriyiz. Her şey O’nun bilgisi dahilindedir. Evet, elçiler böyle diyorlar. Ne hoş bir ifade değil mi? Ba-kın diyorlar ki, “ey insanlar, sizler bu olmaz diyorsunuz, itiraz ediyorsunuz ama bizim aklımız ermez bu işe. Biz bilemeyiz bunu. Bunu Allah biliyor. Eğer bize bir itirazınız varsa, lütfen bunu Allah’a yapın. Bir diyeceğiniz varsa Allah’a söyleyin. Hesaba çekecekseniz, yargılayıp sorgulayacaksanız, buyurun Allah’ı sorgulayın. Biz bu işi kendiliğimizden çıkarmış değiliz ki! Biz O’nun elçileriyiz. Biz bu görevi O’n-dan aldık. Bu dediklerimiz bizden değil O’ndandır. Bize düşen ise sa-dece Allah’tan aldıklarımızı apaçık size duyurmak, tebliğ etmektir.” Ne güzel ifadeler değil mi? Rabbim bize de bunların ahlâkından versin in-şallah da insanlar dinlemeyince bozuluvermeyelim. Bu Allah elçilerinin ahlâklarıyla ahlâklanalım da insanlar bizi dinlemişler, dalga geçmişler ne önemi var, Allah bize anlat dediği için biz anlatmaya devam ediyoruz diyebilelim inşallah. “Allah, yarattığı kullarının hayatlarında sadece kendi yasalarını uygulamalarını, sadece kendisini dinlemelerini, sadece kendisine kulluk yapmalarını istemektedir. İşte bizi size bunun için gönderdi. Biz de Rabbimizin elçileri olarak, O’nun mesajını size duyurduk. Eğer bizler yalancılar olsak, elbette Rabbimiz bizi kendi halimize bırakmaz. Biz görevimizi yaptık, artık bundan sonrasını siz bilirsiniz. Biz sizleri zorla hidâyete ulaştıramayız. Bizim böyle bir yetkimiz de, sorumluluğumuz da yoktur. Bize düşen sadece apaçık bir tebliğdir. Biz sadece açık ve net bir biçimde size Rabbimizin mesajını ulaştırmakla mükellefiz. Kulağınızdan tutup ta zorla size bunu kabul ettirecek, yahut üzerinizde güç kuvvet kullanarak sizi imana zorlayamayız. Bizler Rahmân’ın elçisiyken, Rahmân’ın elçilerine zevâl olmazken niye bize böyle davranıyorsunuz? Üstelik tebliğimiz de apaçık, hiçbir kapalılığı da yoktur. Bu aynı zamanda ayrılmayı, ayrıştırmayı da içerir. Yâni bizler Allah’ın elçileri olarak hayatı ayrıştıranlarız. Bizim görevimiz budur. Toplumda, insan hayatında hak ve bâtıl birbirinden ayrılmalıdır. İnanışların, düşüncelerin, davranışların, hareketlerin, yolların adı konulmalıdır. Doğru ve yanlış, hak ve bâtıl kalın çizgilerle belirginleşmelidir. Hak ve bâtıl kesin hatlarla ortaya konmalıdır. İşte biz böyle açık, net, ayırıcı bir mesaj sunmaya geldik. Bize düşen sadece budur. İster kabul eder, ister reddedersiniz, sonucuna kendiniz katlanmak şartıyla.” Onlar böyle dediler ama onlar toplum gibi düşünmedikleri sürece, toplum gibi hareket etmedikleri sürece ne önemi vardı onların bu samimi beyanlarının? Kim dinlerdi onların bu samimi tebliğlerini? Bakın kendilerinin hayrını isteyen bu samimi Allah elçilerine, kasaba halkı dedi ki:
18. “Kasabalılar: “Doğrusu sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık; vazgeçmezseniz andolsun ki sizi taşlayacağız ve bizden size can yakıcı bir azap dokunacaktır” de-mişlerdi.” Dediler ki, “biz sizden uçuklanıyoruz. Biz sizden şüphe kapıyoruz. Biz sizin sebebinizle, sizin yüzünüzden başımıza bir takım uğursuzlukların, felâketlerin gelmesinden korkuyoruz. Sizin gelişinizle birlikte bizi bir uğursuzluk sardı. Eğer şu işinizden vazgeçmez, buna bir son vermezseniz, ikide bir bize Allah’ı hatırlatıp, her işimize Allah’ı ka-rıştırıp durmaya, bizi hayatın her alanında Allah’a kulluğa çağırıp dur-maya devam ederseniz, kesinlikle bilesiniz ki sizleri taşlayacak, recm edecek ve canınıza okuyacağız. Bizden size gerçekten can yakıcı bir azap dokunacak ve sizi mahvedeceğiz. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, sizi okullarımızdan, sizi iş yerlerimizden, sizi parlamentomuzdan sürecek, size büyük cezalar vereceğiz,” diyerek tehdit ettiler Allah’ın elçilerini. Acaba toplum hep birden mi dedi bunu? Yoksa kimileri böyle derken, kimileri susup ya nemelâzımcılıkla, ya da onların bu tavırlarını gönülden destekleyerek kenarda mı durdu? Bunu bilemiyoruz, ama Kur’an’da tarih içinde Allah elçilerine karşı bu tavrın ikisine de ör-nekler görüyoruz. Allah elçileri çok büyük bir tehditle karşı karşıyalar… “Bu işten vazgeçmezseniz sizi asacağız, keseceğiz,” diyerek tehdit üstüne tehditler savurmaya başladılar. Kendilerini buna muktedir sandılar. Ama yanıldıkları bir nokta vardı: Karşılarındaki üç insanın Allah desteğinde olduklarını unutuyorlar, ezip geçeceklerini, Allah sözcülerini susturabileceklerini zannediyorlardı. Zannediyorlardı ki onlar izin vermediler di-ye peygamberler susuverecekler. Allah’ın konuşun dediklerini akıllarınca konuşturmayacaklardı. Tıpkı kucağında büyüttüğü Musâ’yı görünce, onu yalnız zannedip susturmaya çalışan Firavun gibi ya da şu anda Allah tebliğcilerini yalnız ve korumasız görüp, mü’minleri susturmaya çalışanlar gibi. Tarihin her döneminde kâfirlerin mü’minlere karşı tavrı böyle olmuştur. Şu anda da aynı şeyleri söylediklerine şahit oluyoruz. “Hep sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğruyoruz. Hep sizin yüzünüzden geri kalmışız. Ey Müslümanlar, eğer sizler bu işlerinizden, yaşantılarından, yollarınızdan, imanlarınızdan, dinlerinizden, başörtülerinizden vazgeç-mezseniz, kesinlikle bilesiniz ki sizi recm ederek, katledeceğiz. Kesinlikle bilesiniz ki, bizden size çok büyük kötülükler, azaplar dokunacaktır,” diyorlar. Yâni dünkü Kâfirlerin Allah elçilerine söylediklerini, bugünkü kâfirler de günümüz Müslümanlarına söylüyorlar. “Eğer bu imanlarınızdan, bu kılık kıyafetlerinizden, bu Kur’an’-dan, bu dinlerinizden, bu namazlarınızdan vazgeçmezseniz, sizi şöyle şöyle yapacağız,” diyorlar. Bakın onların bu tehditlerine ve uğursuzluk iddialarına karşı Allah elçileri şöyle diyorlar:
19. “Elçiler: “Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Bu uğursuzluk size öğüt verildiği için mi? Hayır; siz, aşırı gi-den bir milletsiniz” demişlerdi.” “Uçuklandığınız şey sizin kendi yanınızdadır. Eğer şu anda içi-nizde bir uğursuzluk, bir huzursuzluk, bir yanlışlık, bir sıkıntı, bir bunalım varsa, bu sizin kendinizden, kendi yamukluğunuzdan kaynaklanıyor. Uğursuzluğunuz, bunalımlarınız, mutsuzluğunuz zaten sizin yanınızdaydı. Biz getirmedik onu size. Boynunuzda takılıydı o uğursuzluğunuz. Bizim suçumuz onu size hatırlamamızdan başka bir şey mi? Onu size hatırlattık diye mi suçluyorsunuz bizi? Ne yapmamızı bekli-yordunuz? Sizin yanlışlarınızı, sizin sapaklarınızı size haber vermek suçsa, bu bizim görevimizdir. Yâni aslında sizde, sizin kendinizde bir kısım hastalıklar var da, biz onları depreştirip açığa çıkarıyoruz. Biz sadece sizin gidişâtınızı, sizin bozuk düzen hayatınızı size tanıtıyoruz. Eğer sizler o sârî hastalıklarınızdan, peşin fikirlerinizden vazgeçip bizi dinlerseniz, o zaman bizim söylediklerimizin doğruluğunu anlarsınız. Hayatınızın, inançlarınızın, düşüncelerinizin, gidişâtınızın pisliğini size hatırlattık diye mi bizde uğursuzluk görüyorsunuz? Yaranız var ki gocunuyorsunuz. Sizde günâh varken, sizler günâh ehliyken elbette günâhsızlardan gocunacaksınız. Sizler hiçbir sınır tanıma-dan zulme yöneldiğiniz sürece, elbette âdil olanlardan gocunacaksınız. İffetsizlik, hayâsızlık ruhunuza işlemişken, elbette iffetlilerden ra-hatsız olacaksınız. Tabii bu, günâhsızlığın, iffetin, hayanın, zulmün kötü oluşundan, yanlış oluşundan değil de, sizlerde günâh yanlışlığı, hayasızlık yanlışlığı, günâh hastalığı bulunduğu için gocunuyorsunuz. Şu yasallaştırdığınız günâhlarınızdan, şu hastalıklarınızdan, şu Allah tanımaz, peygamber bilmez tavırlarınızdan, şu hevâ ve heveslerinizi putlaştırmalarınızdan, şu kendiniz gibi âciz ve sonlu tâğutlara uymaktan vazgeçmediğiniz sürece, sizler bizi asla anlayamayacaksınız. Sizi uçuklandıran bizim bu sözlerimizden, bizim bu imanlarımızdan dolayı sizi sıkıntıya düşüren şeylerin asıl sebebi, sizin içinizdeki hastalıklardır, yanlışlıklardır. Yarın anlayacağınız yanlışlarınızı size bu günden haber veren bizleri suçlamayın,” diyor Allah’ın elçileri. “Cehennemin içinde kendinizi bulmadan önce gelin bu gidişlerinizden vazgeçin,” diyorlar. Şu anda öyle demiyorlar mı? Şu ülkede bir uğursuzluk, bir darlık, bir açlık, bir sıkıntı, bir bunalım olduğu zaman, gelişme durduğu zaman, ekonomi bozulduğu zaman hep suçu Müslümanların üzerine atmıyorlar mı? Bunu Müslümanlardan bilmiyorlar mı? Müslümanların Müslümanlıklarına uğursuzluk yormuyorlar mı? “Hep bu Müslümanlar yüzünden uğursuzluklar başımıza geliyor,” demiyorlar mı? “Bu Müslümanlar yüzünden mahvolduk,” demiyorlar mı? “Eğer bu Müslümanlar olmasaydı, eğer bu Allah elçileri, onların yolunun yolcuları ol-masaydı, eğer onlar bizi engellemeselerdi, bizler bugün dünyanın en Medenî ve en zengin ülkesi olacaktık,” demiyorlar mı? Hep Müslümanları suçlamıyorlar mı? “Bu adamlar Kur’an, sünnet diye diye bizim kafalarımızı bozdular, bizi geri bıraktılar, onun için zengin olamadık,” demiyorlar mı? Onun için her fırsatta Müslümanların inançlarına, kutsal değerlerine saldırmıyorlar mı? Batıyla entegre olamayışlarının fa-turasını hep Müslümanlara kesmediler mi? Halkı Müslüman olan ülkelerin az gelişmişliğini o halkların bir kitaba imanlarına bağlamadılar mı? Geri kalmışlığın sebebi olarak mahkûm ettikleri Kur’an’ın defterini dürebilmek için harf değişikliğinden tutun da ellerinden gelen her şeyi yapmadılar mı? Halbuki son yüz yıldır Müslümanlar siyaset sahnesinden çekilmişler, dinleriyle, kitaplarıyla alâkalarını koparmışlardır. Kur’an’a dayalı bir hayatı Müslümanlar terk edeli yıllar olduğu halde, hani niye kalkınamadılar ya? Şu anda toplumda bu adamların yasaları egemen değil mi? Hani niye sürüngenler gibi sürünüyorlar ya? Hani kalkınmaya engel gördükleri Kur’an’ın yasalarını ortadan kaldırdıkları halde, ni-ye birilerinin kapısında dilenciler? Niye özledikleri, tapındıkları, hayranı oldukları Avrupa’nın seviyesine çıkamıyorlar? Kim engelliyor şu an-da bu adamları? İslâm’ı, Müslümanları sorgulayıp hep suçu onlarda göreceklerine, biraz da kendilerini, kendi küfürlerini kendi şirklerini, kendi köleliklerini sorgulasalar olmaz mı? Bu izzetsizliklerinin, bu şerefsizliklerinin, bu dilenciliklerinin, bu köleliklerinin sebebini Allah’la ir-tibatlarını kesmelerinde, Allah’ın yasalarını reddetmelerinde, Allah’a ve Allah’ın sistemine karşı savaş açmalarında görseler ya! Hayır hayır, sizler gerçekten haddi aşmış, kendi kendilerinizi boşa harcayan müsriflersiniz. Allah’ın yasalarını, Allah’ın sınırlarını ta-nımayan kişi ve toplum müsriftir. Kendilerini Allah’a kulluk ortamından çıkaran bir toplum hayatını israf etmiştir. Kendi keyfine göre sereser-pe bir hayat yaşayan toplum müsriftir. Hareket noktası Allah olmayan toplum müsriftir. Sizler böyle müsrif bir toplumsunuz ve başınıza gelenlerin sebebi sizlersiniz. Yâni bütün bu başınıza gelenleri sizler hak ettiniz. Uğursuzluk içine düşmeyi, zillete mahkûm olmayı, el âlemin kapısında dilenci konumuna düşmeyi siz kendiniz istediniz. Allah yasalarını bırakıp kulların yasalarını tercih ettiğiniz için, Allah’ın kitabını terk edip kendi hevâ ve hevesleriniz istikâmetinde gittiğiniz için köleliğe mahkûm oldunuz. Eğer şu anda ekonominiz bozuksa bunun sebebi ne İslâm ne de Müslümanlardır, sizin kendi israflarınızdandır. Sizin kendi bozukluklarınızdan ötürü Allah’ın size gönderdiği şeylerdir bunlar. Çünkü güç ve kudret sahibi sadece Allah’tır. Âyet arasında soruluyordu kendilerine: Hatırlatılsanız da mı? Uyarılsanız da mı böyle yapacaksınız? Yâni insan, insan oluşu sebebiyle bazen hata işleyebilir. Ama onun hata olmadığını, doğru olduğunu zannederek yapar onu. Yahut sevap zannederek işler onu. İşte bakın Allah elçileri diyorlar ki, size bu yanlışlarınız hatırlatılsa da mı bu yanlışlarınıza devam edeceksiniz? Bu hayatınızın yanlışlığını bilseniz de mi devam edeceksiniz? Peygamberler böyle lafı dolandırmadan açık ve net bir şekilde Allah’ın dâvetini gündeme getirince, bu dâvet şehirde büyük bir sansasyon, büyük bir gündem oluşturdu. Hemen herkes bunu konuşmaya, bununla ilgilenmeye başladı. Şimdilik toplum iki grup. Bir tarafta üç peygamber, diğer tarafta onlara karşı gelenler, kafa tutanlar ve ne dediklerini bilmeyenler. Tam bu tartışma sürerken, bu tehdit ve karşı gelişler devam ederken:
20. “Şehrin öbür ucundan koşarak bir adam gelmiş ve şöyle demişti: “Ey Milletim! Gönderilen elçilere uyun.” İşte Allah’ın elçileriyle toplumun önde gelen mele takımıyla, inkârcı takımıyla kıyasıya bir mücâdele devam ederken, tartışmanın hararetlendiği bir sırada şehrin ta öte başından, şehrin kenar mahallelerinden, gariban takımından bir adam, bir yiğit koşarak geldi. Allah yolunda başına gelecekleri göze alarak, Allah uğrunda her şey can baş üstüne diyerek, Allah adına sa’y ederek geldi. İşi ciddiye alarak geliyor, acele ederek geliyor, sorumluluğunu bilerek geliyor. Anlıyoruz ki Allah elçileri mesajlarını şehrin en uç noktalarına kadar ulaştırmışlardı da bu yiğit Müslüman olmuş, hidâyetle tanışmıştı. İnandığı Rabbinin elçilerine destek olmak, kendisini onların önüne siper yapmak, toplumundan iman edeceklere örnek olmak, yol göstermek, iman etmeyecekleri de var gücüyle uyarmak için koşa koşa geliyor. Eğer ben de o Allah elçileri gibi Allah mesajını yılmadan insanlara duyurma samimiyeti içinde olursam, kesinlikle inanmalıyım ki beni destekleyecek birileri bana koşarak gelecektir. Ama unutmamalıyım ki, onun bana gelişindeki sürat benim bu konudaki samimiyetimle orantılı olacaktır. Bu bölüm bana başka bir konu daha hatırlattı ki, o da şudur: O peygamberler anlatacaklarını sadece şehrin merkezindekilere anlatmamışlar. Tebliğlerine odak noktası olarak hep elit tabakayı seçmemişler. Bu zekidir, bu zengindir, bu öğretmendir, bu idarecidir, bunun arabasının modeli şöyle, bunun kesesi böyle diye seçmemişler muhataplarını. Bunun hesabını Allah’a bırakıp herkese anlatmışlar, her kesime duyurmuşlar. Gecekondu bölgelerine kadar gidip anlatmışlar dini. Ve işte onlardan iman etmiş bir yiğit koşarak geliyor. Bir koşuyla geliş değil bu. Ya ne? Can baş üstüne diyerek geliyor, sorumluluğunun bilinciyle geliyor, toplumuna karşı peygamberlerin yanında yer almak için geliyor, başına gelecekleri önceden bilerek ve kabullenerek geliyor. Avazının çıktığı kadar bağırarak dedi ki, “ey kavmim! Ey benim milletim! Ey benden olanlar! Ey benim etim kemiğim olanlar!” Dik-kat ederseniz onları kendisine nispet ederek sözlerine başlıyor. Onları düşündüğünü, onlar lehine hareket ettiğini belirterek ettirerek konuşmasına başlıyor. “Ey kavmim!” Dâvette, eğitimde çok hoş bir metottur bu. Muhatabı, müşteriyi sahiplenmek. Karşımızdaki muhatabımızın bi-zim olduğunu, bizden olduğunu, bizim onunla beraber olduğumuzu belirterek söze başlamak. “Kardeşim, hemşerim, arkadaşım, akrabam, dostum,” diyerek söze başlamak. Ona acımak, onu kurtarmak zorunda olduğunuzu unutmadan söze başlamak. Bakın bu yiğit sözlerine böyle başladı. Üstelik peygamberleri reddedenleri sahiplenerek, onları dünkü kendi konumunda acınacak bir durumda görerek dedi ki, “şu görevlendirilmiş Allah elçilerini dinleyin! Onların hak sözlerine kulak verin! Vazgeçin şu inatlarınızdan da önce bir dinleyin! Anlayın! Sonra da onlara tabi olun! Onların dediklerini tutun! Onlara ittibâ edip, adım adım izleyin onları!” Peki niye izleyecekler? Niye dinleyecekler onları? Bakın bunun gerekçesini de şöyle açıklıyor:
21. “Sizden bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” Çünkü onlar sizden ecir istemiyorlar. Bu elçilerin dediklerini tutun, çünkü onlar bu uyarılarının karşılığında sizden bir ecir, bir ücret, bir maaş, bir dünyalık ta istemiyorlar. Sizden böyle bir dünyalık beklentileri de yok onların. Üstelik kendileri de sizden istedikleri doğru yolu tutmuşlardır. Kendileri size tebliğ ettiklerine iman etmişler, yâni kendileri de hidâyet üzeredirler. Size başka şey söyleyip kendileri başka şeyler peşinde değiller onlar. Yâni hem sizden bir menfaat devşirme peşinde değiller, hem de hidâyet yolundalar, cennet yolundalar. Bir insana uymak, bir insana tabi olmak için, bir insanın dediklerini yapmak için en azından iki gerekçe vardır: Birincisi o kişinin biz-den istediklerini sadece Allah için istemesi, yaptığı tebliğini sadece Allah rızası için yapması, karşılığında bizden, insanlardan bir ücret, bir mükâfat istememesi; ikincisi de kendisinin hidâyet üzere olması. Söylediklerine bizzat kendisinin teslim olup, istediklerini bizzat kendisinin uygular, yaşar olması. İşte Allah’ın elçileri böyleydi. Onlar ümmetlerine neyi emretmişlerse, onlardan her neyi istemişlerse, onları bizzat kendi hayatlarında en güzel şekilde yaşayan, neleri yasaklamışlarsa bizzat kendileri onlardan uzak durarak ümmetlerine örnek olan insanlardı. İşte burada Kur’an’ın bir özeti olan Yâsîn sûresinin 21. âyetinde o yiğidin diliyle Rabbimiz bu gerçeği ortaya koyuyor: “Ey kavmim, dinleyin bu elçileri, çünkü onlar sizden bir ücret beklemiyorlar, kendileri için söylemiyorlar bunları. Uyun bunlara, eğer kendileri için söylü-yorlarsa namerttir bunlar,” diyordu. “Ama kendileri de doğru, söyledikleri de doğru. Sizden hidâyet istiyorlar, size hidâyet diyorlar kendileri de hidâyettedir bunlar, hidâyet üzerdir bunlar,” diyordu. Öyleyse bizler de peygamberler yolunun yolcuları olarak buna çok dikkat edeceğiz. İnsanlara din anlatmak durumunda olan bizler, insanlara dediklerimizi önce kendimize söyleyeceğiz. Biz de, bize bir şeyler söyleyen adamın durumuna bakacağız, kendimiz insanlara bir şeyler söylerken kendi durumumuza dikkat edeceğiz. Kesinlikle insanlardan bir ücret bekleyerek, bir menfaat beklentisi içinde konuşmayacağız. Ama birileri bize bir şeyler söyleyince de dikkat edeceğiz. Eğer kendisi için, başka bir gâye için diyorsa, şımarıklığı, huysuzluğu, menfaati, para için diyorsa, makam, şöhret, mevki diyorsa, o zaman da onu dinlemeyeceğiz. Gerçekten de Allah için dediğini biliyorsak, onu, ciddiye alacağız, itibara alacağız ve o kişinin bunun Müslümanı olduğunu kabullenecek ve istediği gibi hareket edeceğiz inşallah. Bu âyetin ortamında önce ben kendimi buluyorum, sonra da karşımdakini aynı ortamda düşünüyorum. Yâni önce bu âyet bana ne dedi, bunu anlamaya çalışıyorum, sonra da karşımdakini düşünüyorum. Yâni tebliğimin karşılığında ben kimseden ücret istemeyeceğim, karşımdaki de ücret ister pozisyonunda olmayacak. Hz. Adem’den bu yana, bu dini anlatırken, duyururken, kim ki Allah’ın hoşnutluğundan başka bir beklenti içine girmiştir, kesinlikle bilelim ki bu çaba, bu yorulma hep boşa gitmiştir. Adına ne derseniz deyin. Bu din Allah için öğrenilmeli, Allah için öğretilip anlatılmalıdır. Karşılığı sadece Allah’tan beklenilmelidir. En küçüğünden bir hediye bile alınmamalıdır. Yapılanlar tümüyle bereketsiz ve boş olacaktır Allah korusun. Bu dinin öğretimi sadece belli tekellerde değil de herkes bu sorumluluğu üstlenmiş olsaydı, bu iş biraz daha kolay halledilmiş olacaktı. Bizler de insanlardan, çevremizden kendimize itaat istiyor, insanların bizi dinlemelerini istiyorsak, -ki her şeyden önce söylediklerimiz kendimizden değil, Allah sözü olmalı- karşılığını Allah’tan beklemeliyiz. Bu iki prensibi hiç unutmamalıyız. Bakın o yiğit mü’minin sözleri, uyarıları devam ediyor:
22. “Beni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim? Siz de O’na döneceksiniz.” Bana ne oluyor, benim neyim var, ben neyim, kimim? Benim ne hakkım, ne salahiyetim var ki beni yaratana kulluk etmeyeyim? Beni yaratan, kulluğa lâyık değil mi? Ben ne hakla, hangi salâhiyetle, hangi güçle Rabbime kul-köle olmayacağım? Halbuki hepimiz döndürülüp O’nun huzuruna götürülecek, O’nun tarafından hesaba çekilecek, hepimiz yaşadığımız bu hayatın sonunda Allah’a döndürülüp he-sabı O’na ödeyeceğiz. O halde O’na kulluktan nasıl kaçarım ben? Ben sadece O’na kul-köle olacağım. Ben sadece O’nu dinleyeceğim. O’ndan başkasının kulu-kölesi olunmaz ki! Ondan başka bu işe lâyık birileri yok ki! İyi anlayalım, ifade “Ben neden Allah’tan başkasına namaz kılacakmışım,” değil! Bakın insanların kulu, kölesi olup ta, onsuz olmaz dedikleri şeylere de anlatın bu mânâyı. Kimi “onsuz olmaz”ların peşinde koştururken, namazı bile terk eden insanlar acaba o peşinde koştukları şeylerin kulu, kölesi olmamışlar mı? Paraya, mark’a, dolara, eve, arabaya zaman ayıracağız diye Kur’an ve sünnet tanımaya zamanları kalmayanlar, acaba neyin kulu, kölesi olmuşlar? Kimin, ne-yin çektiği yere gidiyorsa, insanlar onların kulu, kölesi olmamışlar mı? Dikkat ederseniz, o yiğit Müslüman, peygamberleri dinlemeye, peygamberlere itaat etmeye ve Allah’a kul olmaya çağırıyor insanları. Anlayabildiniz mi bu ince mânâyı? Kulluk sadece Allah’adır, peygambere bile kulluk olmayacaktır. Peygamber zaten bizi Allah’a kulluğa çağıran ve götürendir. Peygamber en güzel bir biçimde, en mükemmel bir şekilde kendi hayatında Allah’a kulluğu yaşayan ve örnekleyendir. Öyleyse bizler Allah’a nasıl kul olacağımız konusunda model insan, örnek kul olarak peygambere tâbi olur, onu dinler, ona itaat e-deriz. İşte bu yiğit te “bu peygamberlere uyun derken, bunlara tapının demiyorum,” diyor, “bunlar gibi Allah’a tapınalım diyorum,” diyor. Burada insanın sadece Allah’a kulluk etmesinde, sadece Rab-bini dinleyip, O’na teslim olmasında, düşünüp anlaması gereken iki temel gerekçeden söz ediliyor: Birincisi, beni O yaratmıştır. Boynum da, boynumdaki kulluk ipim de O’nundur. Varlığım, hayatım O’ndan-dır. Bana bu hayatı veren, beni bu dünyaya getiren O’dur. Şu andaki hayatımı, varlığımı O’na borçluyum. Beni yaratan, beni dünyaya getiren O’ysa, benim de, sahip olduğum şeylerin de gerçek sahibi O’ysa, o zaman ben başkalarına değil, sadece O’na kulluk yapmak zorundayım. Çünkü kulluk sadece yaratıcının hakkıdır. Benim O’ndan başkalarına ne minnetim olacak ki? Eğer bunu akl edemiyorsanız, hiç olmazsa şunu düşünün: Bilesiniz ki sonunda sadece Allah’a döndürüleceksiniz. Yaşadığınız bu hayatınızın faturasını O’na ödeyeceksiniz. Sizi yarın hesaba çekecek olan O’dur. Öyleyse yarın kimin huzuruna çıkacak, kime hesap vereceksek ona göre kulluk yapmak, ona göre hazırlanmak zorundayız. Kim bizi sorgulayacaksa, O’na kulluk etmek, O’nu razı etmek zorundayız. Başkalarına ne minnet duyacağız ki? Cennet, cehennem kiminse, O’nu dinlemek, O’nun istediği gibi yaşamak zorundayız. Hâl böyleyken şimdi aklınız varsa söyleyin bana:
23. “Onu bırakıp da tanrılar edinir miyim? Eğer Rahmân olan Allah bana bir zarar vermek isterse, o tanrıların şefaati bana fayda vermez, beni kurtaramazlar.” Hiç ben O’nu bırakır da başka İlâhlar edinir miyim? Hiç olacak şey mi bu? Böyle bir İlâh bırakılır da başka İlâhlar peşinde gidilir mi? Şimdi ben İlâh olarak Rabbimi bırakır da boynumdaki kulluk ipinin ucunu eline vereceğim, hayat programımı kendisine soracağım, çektiği yere gideceğim, arzularını yerine getireceğim, yasalarını uygulayacağım, hayatıma karışmaya yetkili O’nun dûnunda, Onun berisinde başka İlâhlar edinebilir miyim? Tutun ki öyle yaptım. Farz edin ki Rab-bimi bırakıp O’nun berisinde kendime bir kısım İlâhlar buldum ve onların dediklerini yapmaya, onlara kulluk etmeye başladım. O zaman ya rahmetiyle beni kuşatmış olan, Rahmân olan Rabbim benim hakkımda bir sıkıntı, bir zorluk, bir darlık isteyecek olursa, beni bir zorlukla imtihan edecek olursa, o zaman o Allah berisinde kul-köle olunan varlıkların şefaatleri benden yana bir fayda sağlar mı? Beni kurtarabilirler mi Rabbimin takdirinden? Benden uzaklaştırabilirler mi Rabbimin darlıklarını? Onların hiç birisi İlâh olamaz. Hepsi de âciz, kendilerine bile bir fayda sağlamaktan uzak varlıklardır. Eğer böyle Rahmân olan Rabbimi bırakır da, kendime böyle âcizlerden İlâhlar edinirsem, ne olur benim halim? “Namaz kıl,” diyen Rabbimi bırakıp ta, “namaz kılma,” diyen başka Rabblerin arzularını gerçekleştirsem, “şöyle giyin,” diyen Rab-bimi bırakıp ta, “böyle giyin,” diyenlere kulluk etmeye kalkışsam, hayatımda Allah’tan başka etkili, yetkili varlıklar edinip onları dinlemeye kalkışsam, bir yılın 364 gününde Rabbimi dinleyip, sadece bir tek gününde, ya da gecesinde başkalarını dinleyiversem, aileme karışması konusunda Allah’ı, ama sosyal, siyasal, ekonomik hayatımda başkalarını razı etmeye yönelirsem o zaman:
24, 25. “Doğrusu o takdirde apaçık bir sapıklık içinde olurum. Şüphesiz ben Rabbinize inandım, beni dinleyin.” Gerçekten o zaman ben apaçık bir dalâlete, apaçık bir sapıklığa dalmış olurum. O zaman sapıklık içinde boğulup gitmiş olurum. Böyle yapınca sapık olmaz mıyım ben? Sapıklık değil midir bu? Benim sapıklığım açığa çıkmaz mı o zaman? Bunun apaçık bir sapıklık olduğu anlaşılmaz mı, bu ne sapıklık demez misiniz bana? Dikkat ederseniz burada da kurtuluşun iki temel şartından söz ediliyor: Bir insanın kurtuluşa erebilmesi için bir içinde bulunduğu şartlar yaşadığı ortam şartları vardır, bir de bizzat o kişinin kendisi vardır. Yâni meselâ suda boğulmak üzere olan bir insanın kurtulabilmesi için iki şey gereklidir: Birincisi adamın içinde bulunduğu ortamın değişmesi lazımdır. Yâni kendisini boğmakta olan suların çekilmesi gerekmektedir ki adam kurtulsun. Yahut da kendisi suyun içinden yü-züp çıkmayı becerecek ki kurtulabilsin. Ama bakın burada, o yiğit Müslüman bunların her ikisinin de Allah karşısında geçersizliğini vur-guluyor. Daha doğrusu onun diliyle Rabbimiz bize bunu haber veriyor. Bakın diyor ki, “ey kavmim, söyleyin bana, şâyet sizin az evvel Rahmân diye zikrettiğiniz, kabul ettiğiniz, tanıdığınız o Rabbim bana bir darlık, bir sıkıntı gönderecek olursa, onun berisindekilerin bana yakınlıkları, bana aracılıkları, şefaatleri bana hiç bir şey sağlayamaz, benden hiç bir şeyi uzaklaştıramaz. Rabbimden bana geleceklerden hiç kimse beni koruyamaz. İşte yaşadığımız hayatta bir takım sıkıntılar, hastalıklar, zorluklar var. İşte önümüzde kabir var, kabirde sıkıntılar var. Diriliş, haşr, neşr, terazi, mizan, sorgu, hesap, kitap, sırat, cennet, cehennem var. Allah berisinde İlâh kabul ettiklerinizin hiç birisi sizleri bu sıkıntılardan kurtaramayacaklardır. Hiçbir güç beni ve sizi Allah’ın sorgulamasından, Allah’ın cehenneminden, Allah’ın azabından çıkarmaya, kurtarmaya güç yetiremeyecektir. Rahmân olan Allah’a karşı kimin ne gücü, kimin ne yetkisi olabilecek ki? Öyleyse işte ben, yâni biz, yâni hepimiz Allah’ı bırakır da O’nun berisindekileri İlâh edinecek olursak, kesinlikle bilelim ki apaçık bir sapıklığa düşmüş oluruz. Dünyada da sıkıntılardan, dertlerden, buhranlardan, bunalımlardan, çıkmazlardan, çözümsüzlüklerden kurtulamayız, âhirette de. “Dalâl” kelimesinde yal-nız kalma, yardımcısız kalma anlamı da vardır, onun için böyle söyledim. “Allah benden desteğini çekiverirse ben ne yaparım?” diyor o yi-ğit. “Muhakkak ki ben Rabbime inandım, ben sadece benim Rab-bim değil sizin de Rabbiniz olan, âlemlerin Rabbi olan Allah’a iman ettim. Öyleyse dinleyin beni, bana kulak verin. Çünkü sözü dinlenmesi gereken, sadece Rahmân’a inanan, Rabbe iman eden, Rabbin ki-tabından, Rabbin âyetlerinden, Rabbin yasalarından, Rabbin hayat programından haberdar olan, Rabbin âyetleriyle konuşandır. Sözü dinlenecek olanlar sadece bunlardır. Bunların dışında sözü dinlenecek, konuşmalarına kulak verilecek yoktur.” O yiğit böyle diyordu. “Ben Rabbinize inandım, öyleyse beni dinleyin. Sözü dinlenecek benim,” diyordu. Belki de Allah’ın yiğit kulu, bizim önderimiz, örnek kahramanımız bu sözünü, yanı başında çırpınan Allah elçilerine söylü-yordu: “Ey Allah elçileri, siz şahit olun ki ben inandım Rabbimize. Benim imanıma sizler şahit olun!” Veya belki de kavminin yüz hatlarından ikna olmadıklarını hissedip öldürüleceğini anlayınca son bir söz olarak imanını tazeliyor, kelime-i şahadet getiriyordu. Allah elçilerinin önüne bir kalkan gibi kendisini atarak tıpkı Fi-ravun’un sarayında iman etmiş, ama bir süre imanını gizlemiş, nihâyet Firavun ve adamları Hz. Musâ’yı öldürme kararı alınca artık bu durumda imanını gizlemenin hiç bir anlamının kalmadığını anlayarak hemen kendisini Hz. Musâ’nın önüne atarak, vücudunu Hz. Musâ’nın önüne kalkan yaparak: “Ey zalimler, sizden hiçbir ücret istemeden sizi Allah’a çağıran, sizi kurtuluşa çağıran salih bir Peygamberi öldürmeye mi kalkışıyorsunuz? Bunu asla yapamazsınız! Yapamayacaksınız! Beni çiğneyip geçmeden peygamberin kılına bile dokunamazsınız!” diye haykırarak Peygamber mesajını savunan bir mü’min kişi, bir mü’-min yiğit gibi, kendini fedâ ediyor ama peygambere de destek veriyordu. Ya da peygamberi öldürmeye, peygamberin vücudunu ortadan kaldırmaya giden Ömer’in karşısına dikilip, peygamberi öldürmekten vazgeçirmeye çalışan, Ömer’in tokatlarına kendisini hedef ya-pan Hz. Fatıma anamız gibi… İşte bu yiğit de şehrin çok uzak mahallelerinden koşup gelmiş, peygamberlerin yalanlandığı bir ortamda peygamberlerle beraber onların sözünün bittiği yerde, cesurca tevhidi ortaya koyuyor ve kendisini bu uğurda fedâ edecek biçimde peygamber fonksiyonuna sahip çıkıyordu. Savundu peygamberleri. Sahip çık-tı onlara. “Yapmayın, etmeyin,” dedi, uyardı kavmini. Ama dinlemedi-ler onu. Söz hakkı vermediler ona. Hayat hakkı tanımadılar yiğide. Peygamberlere destek veren insanı öldürdüler, susturdular, şehit ettiler onu. Aslında burada bir taraftan Rabbimiz o yiğidin âkıbetini anlatırken, diğer taraftan da onun güzel âkıbetini ortaya koyuyor. Bakın buyurur ki Rabbimiz:
24, 25. “Doğrusu o takdirde apaçık bir sapıklık içinde olurum. Şüphesiz ben Rabbinize inandım, beni dinleyin.” Gerçekten o zaman ben apaçık bir dalâlete, apaçık bir sapıklığa dalmış olurum. O zaman sapıklık içinde boğulup gitmiş olurum. Böyle yapınca sapık olmaz mıyım ben? Sapıklık değil midir bu? Benim sapıklığım açığa çıkmaz mı o zaman? Bunun apaçık bir sapıklık olduğu anlaşılmaz mı, bu ne sapıklık demez misiniz bana? Dikkat ederseniz burada da kurtuluşun iki temel şartından söz ediliyor: Bir insanın kurtuluşa erebilmesi için bir içinde bulunduğu şartlar yaşadığı ortam şartları vardır, bir de bizzat o kişinin kendisi vardır. Yâni meselâ suda boğulmak üzere olan bir insanın kurtulabilmesi için iki şey gereklidir: Birincisi adamın içinde bulunduğu ortamın değişmesi lazımdır. Yâni kendisini boğmakta olan suların çekilmesi gerekmektedir ki adam kurtulsun. Yahut da kendisi suyun içinden yü-züp çıkmayı becerecek ki kurtulabilsin. Ama bakın burada, o yiğit Müslüman bunların her ikisinin de Allah karşısında geçersizliğini vur-guluyor. Daha doğrusu onun diliyle Rabbimiz bize bunu haber veriyor. Bakın diyor ki, “ey kavmim, söyleyin bana, şâyet sizin az evvel Rahmân diye zikrettiğiniz, kabul ettiğiniz, tanıdığınız o Rabbim bana bir darlık, bir sıkıntı gönderecek olursa, onun berisindekilerin bana yakınlıkları, bana aracılıkları, şefaatleri bana hiç bir şey sağlayamaz, benden hiç bir şeyi uzaklaştıramaz. Rabbimden bana geleceklerden hiç kimse beni koruyamaz. İşte yaşadığımız hayatta bir takım sıkıntılar, hastalıklar, zorluklar var. İşte önümüzde kabir var, kabirde sıkıntılar var. Diriliş, haşr, neşr, terazi, mizan, sorgu, hesap, kitap, sırat, cennet, cehennem var. Allah berisinde İlâh kabul ettiklerinizin hiç birisi sizleri bu sıkıntılardan kurtaramayacaklardır. Hiçbir güç beni ve sizi Allah’ın sorgulamasından, Allah’ın cehenneminden, Allah’ın azabından çıkarmaya, kurtarmaya güç yetiremeyecektir. Rahmân olan Allah’a karşı kimin ne gücü, kimin ne yetkisi olabilecek ki? Öyleyse işte ben, yâni biz, yâni hepimiz Allah’ı bırakır da O’nun berisindekileri İlâh edinecek olursak, kesinlikle bilelim ki apaçık bir sapıklığa düşmüş oluruz. Dünyada da sıkıntılardan, dertlerden, buhranlardan, bunalımlardan, çıkmazlardan, çözümsüzlüklerden kurtulamayız, âhirette de. “Dalâl” kelimesinde yal-nız kalma, yardımcısız kalma anlamı da vardır, onun için böyle söyledim. “Allah benden desteğini çekiverirse ben ne yaparım?” diyor o yi-ğit. “Muhakkak ki ben Rabbime inandım, ben sadece benim Rab-bim değil sizin de Rabbiniz olan, âlemlerin Rabbi olan Allah’a iman ettim. Öyleyse dinleyin beni, bana kulak verin. Çünkü sözü dinlenmesi gereken, sadece Rahmân’a inanan, Rabbe iman eden, Rabbin ki-tabından, Rabbin âyetlerinden, Rabbin yasalarından, Rabbin hayat programından haberdar olan, Rabbin âyetleriyle konuşandır. Sözü dinlenecek olanlar sadece bunlardır. Bunların dışında sözü dinlenecek, konuşmalarına kulak verilecek yoktur.” O yiğit böyle diyordu. “Ben Rabbinize inandım, öyleyse beni dinleyin. Sözü dinlenecek benim,” diyordu. Belki de Allah’ın yiğit kulu, bizim önderimiz, örnek kahramanımız bu sözünü, yanı başında çırpınan Allah elçilerine söylü-yordu: “Ey Allah elçileri, siz şahit olun ki ben inandım Rabbimize. Benim imanıma sizler şahit olun!” Veya belki de kavminin yüz hatlarından ikna olmadıklarını hissedip öldürüleceğini anlayınca son bir söz olarak imanını tazeliyor, kelime-i şahadet getiriyordu. Allah elçilerinin önüne bir kalkan gibi kendisini atarak tıpkı Fi-ravun’un sarayında iman etmiş, ama bir süre imanını gizlemiş, nihâyet Firavun ve adamları Hz. Musâ’yı öldürme kararı alınca artık bu durumda imanını gizlemenin hiç bir anlamının kalmadığını anlayarak hemen kendisini Hz. Musâ’nın önüne atarak, vücudunu Hz. Musâ’nın önüne kalkan yaparak: “Ey zalimler, sizden hiçbir ücret istemeden sizi Allah’a çağıran, sizi kurtuluşa çağıran salih bir Peygamberi öldürmeye mi kalkışıyorsunuz? Bunu asla yapamazsınız! Yapamayacaksınız! Beni çiğneyip geçmeden peygamberin kılına bile dokunamazsınız!” diye haykırarak Peygamber mesajını savunan bir mü’min kişi, bir mü’-min yiğit gibi, kendini fedâ ediyor ama peygambere de destek veriyordu. Ya da peygamberi öldürmeye, peygamberin vücudunu ortadan kaldırmaya giden Ömer’in karşısına dikilip, peygamberi öldürmekten vazgeçirmeye çalışan, Ömer’in tokatlarına kendisini hedef ya-pan Hz. Fatıma anamız gibi… İşte bu yiğit de şehrin çok uzak mahallelerinden koşup gelmiş, peygamberlerin yalanlandığı bir ortamda peygamberlerle beraber onların sözünün bittiği yerde, cesurca tevhidi ortaya koyuyor ve kendisini bu uğurda fedâ edecek biçimde peygamber fonksiyonuna sahip çıkıyordu. Savundu peygamberleri. Sahip çık-tı onlara. “Yapmayın, etmeyin,” dedi, uyardı kavmini. Ama dinlemedi-ler onu. Söz hakkı vermediler ona. Hayat hakkı tanımadılar yiğide. Peygamberlere destek veren insanı öldürdüler, susturdular, şehit ettiler onu. Aslında burada bir taraftan Rabbimiz o yiğidin âkıbetini anlatırken, diğer taraftan da onun güzel âkıbetini ortaya koyuyor. Bakın buyurur ki Rabbimiz:
26,27. “Ona “cennete gir” denince, “Keşke milletim Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını bilseydi!” demişti.” Evet böyle yiğitçe bir tavır ortaya koyan kahramana denildi ki: “Haydi buyur, gir cennete!” Elbette şehit, şehit olur olmaz hemen cen-nete gidiyor, hemen cennet nîmetlerinden yemeye başlıyor. Ve o kutlu şehit diyor ki: “Oh! Burası ne güzelmiş? Ah! Keşke kavmim bir bilseydi! Keş-ke kavmim Rabbimin bana nice yanlışlarımı yok kabul edip, nice kusurlarımı örtüp, nice eksiklerimi tam kabul edip ne büyük mağfiretler hazırladığını bilselerdi! Rabbimin beni nasıl ikrama boğduğunu, mük-ramundan kıldığını bilselerdi! Keşke bu akılsızca Allah elçilerini reddeden kavmim, Rabbimin bana nasıl mağfiret buyurduğunu, beni na-sıl mağfiretiyle ve rahmetiyle karşıladığını, benim geçmişimi, geçmişte işlediğim günâhlarımı nasıl sıfırladığını, bana nasıl ikramda bulunduğunu, beni nasıl ikramlarına, lütuflarına boğduğunu bir bilselerdi!” “Haydi ey kavmim, bu inadınızı, bu düşmanlığınızı, bu isyanınızı bırakın da akıllarınızı başlarınıza alıp siz de Rabbinizin ikramlarına, Rabbinizin bağışlarına koşun,” diyordu. Kur’an’la ahlâklanan insanlar hep böyle diyorlar. Rasulullah Efendimiz de kendisini taşlayan Taif’lilere aynısını söylüyordu: “Ya Rabbi sen onları bağışla, çünkü onlar gerçeği bilmiyorlar. Sen bağışla onları, belki onların içlerinden, soylarından çok daha ciddi Müslümanlar gelecektir.” Bizler de vahyi dinlemeye yanaşmayan, kendi hayırlarına bile engel olmaya çalışan karşımızdaki muhataplarımıza kızmak yerine, onlara acıyalım ve yardımlarına koşmaya çalışalım. Merhametli olalım, “bilmiyorlar garibanlar,” diyelim, “anlatamamışız,” diyelim, suçu biraz da kendimizde ara-yalım. Sadece kendi kavmine değil, kıyamete kadar ben de Müslü-manım, benim de bir kitabım var diyerek bu kitabı eline alan, bu sû-reyi okuyan tüm Müslümanlara bu mesajını, bu uyarısını sunmaya devam edecek şehit. Yeryüzünde hiçbir haber merkezinin sunamayacağı en büyük mesajı sunmaya devam edecek. İşte şehidin, Allah yolunda ölen birinin ölmediğinin, canlılığını koruduğunun ve sürekli bize mesaj ulaştırdığının bir kanıtı ve ispatıdır bu. Görünüşte ölmüşler bunlar, toz toprak olmuşlardır, adları sanları kalmamıştır, nerelerde oldukları da belli değildir. Ama dünyanın her bir yerinde canlarını Allah için fedâ etmiş olan bu insanlar, Allah-tan başka İlâh olmadığının şehâdetini canlarıyla ispat eden bu insanlar, Allah’ın ölü demeyi yasakladığı varlıklardır. Bunlar sürekli şeha-detin, cennetin, kaybın yayınını ve mesajını okuyorlar bizlere. Allah’ın dinini canlılıkla muhafaza ettirmede en büyük rolü oynamaktadırlar. İşte bir şehit sürekli bizim karşımızda, bizim dünyamızda yayın yapıyor. Allah onların döktükleri terleri bile değerlendirecek, nefesleri bile dâvâlarını diri tutmaya devam edecektir. İşte peygamberleri izlemenin sonucu budur. İşte Allah yolunda şehâdetin âkıbeti budur. Allah tüm kusurlarını örtüp affettiği gibi, fazladan olarak ta ona ikramlarda bulunmuş. Aklıma bir soru geldi. Bu yiğit mü’min, Allah elçilerini müdafaa ettiğinden dolayı kâfirler tarafından öldürülürken, orada, o ortamda şöyle korkudan bir kenara büzüşmüş olarak onun öldürülüşünü seyredenlerden biri olarak biz de bulunmuş olsaydık, ne derdik bu garibe? Şunları mı derdik: “Yâni arkadaş bu kadarı da olmaz! Adam pisi pisine kendini telef etti. Ne güzel aklı başında laflar da ediyordu. Bilgisi de yerindeydi ama zerre kadar ferâseti yoktu herifin. Karşısındakilerin gücünü kuvvetini görmedi mi? Ellerinde silahları vardı, güçleri, kuvvetleri vardı. Bunu hesap etmeli ve tedbir almalıydı. Nedir bu yaptığı yâni? Halbuki kendisinden daha büyük hizmetler bekleniyordu filan filan.” Yâni daha çok hizmet edince ne olacaktı bu adam? Cennete gidecekti değil mi? Gitti ya işte. Hazır fırsatı değerlendirdi ya iş-te. Daha ne? Yaptığını Allah onayından geçirip cennet kazandı ya. “Yok efendim, bizim onayımızdan geçirmeliydi. Bize göre olmalıydı bu işler. Acele etmemeliydi adam. Bir kenara büzüşüp bizim gibi kurtarmalıydı hayatını,” gibi zırvaların anlamı yok; adam fırsatı değerlendirdi ve cennete gitti. Peki acaba Sahib-i Yâsîn diye bilinen peygamber destekçisi bu yiğit şehidin kavmine ne yaptı Allah? Ne oldu onların durumu? Üç peygamber çıkmıştı, işlerini bitirdik mi dediler? Onları destekleyen bir çulsuz vardı, onu da susturduk, Biz buyuz mu dediler? Biz güçlüyüz diye nârâ mı attılar? Atsınlar, desinler, övünsünler yaptıklarıyla. Bakın bu hususu anlatırken bundan sonraki âyetinde Rabbimiz şöyle buyuruyor:
26,27. “Ona “cennete gir” denince, “Keşke milletim Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını bilseydi!” demişti.” Evet böyle yiğitçe bir tavır ortaya koyan kahramana denildi ki: “Haydi buyur, gir cennete!” Elbette şehit, şehit olur olmaz hemen cen-nete gidiyor, hemen cennet nîmetlerinden yemeye başlıyor. Ve o kutlu şehit diyor ki: “Oh! Burası ne güzelmiş? Ah! Keşke kavmim bir bilseydi! Keş-ke kavmim Rabbimin bana nice yanlışlarımı yok kabul edip, nice kusurlarımı örtüp, nice eksiklerimi tam kabul edip ne büyük mağfiretler hazırladığını bilselerdi! Rabbimin beni nasıl ikrama boğduğunu, mük-ramundan kıldığını bilselerdi! Keşke bu akılsızca Allah elçilerini reddeden kavmim, Rabbimin bana nasıl mağfiret buyurduğunu, beni na-sıl mağfiretiyle ve rahmetiyle karşıladığını, benim geçmişimi, geçmişte işlediğim günâhlarımı nasıl sıfırladığını, bana nasıl ikramda bulunduğunu, beni nasıl ikramlarına, lütuflarına boğduğunu bir bilselerdi!” “Haydi ey kavmim, bu inadınızı, bu düşmanlığınızı, bu isyanınızı bırakın da akıllarınızı başlarınıza alıp siz de Rabbinizin ikramlarına, Rabbinizin bağışlarına koşun,” diyordu. Kur’an’la ahlâklanan insanlar hep böyle diyorlar. Rasulullah Efendimiz de kendisini taşlayan Taif’lilere aynısını söylüyordu: “Ya Rabbi sen onları bağışla, çünkü onlar gerçeği bilmiyorlar. Sen bağışla onları, belki onların içlerinden, soylarından çok daha ciddi Müslümanlar gelecektir.” Bizler de vahyi dinlemeye yanaşmayan, kendi hayırlarına bile engel olmaya çalışan karşımızdaki muhataplarımıza kızmak yerine, onlara acıyalım ve yardımlarına koşmaya çalışalım. Merhametli olalım, “bilmiyorlar garibanlar,” diyelim, “anlatamamışız,” diyelim, suçu biraz da kendimizde ara-yalım. Sadece kendi kavmine değil, kıyamete kadar ben de Müslü-manım, benim de bir kitabım var diyerek bu kitabı eline alan, bu sû-reyi okuyan tüm Müslümanlara bu mesajını, bu uyarısını sunmaya devam edecek şehit. Yeryüzünde hiçbir haber merkezinin sunamayacağı en büyük mesajı sunmaya devam edecek. İşte şehidin, Allah yolunda ölen birinin ölmediğinin, canlılığını koruduğunun ve sürekli bize mesaj ulaştırdığının bir kanıtı ve ispatıdır bu. Görünüşte ölmüşler bunlar, toz toprak olmuşlardır, adları sanları kalmamıştır, nerelerde oldukları da belli değildir. Ama dünyanın her bir yerinde canlarını Allah için fedâ etmiş olan bu insanlar, Allah-tan başka İlâh olmadığının şehâdetini canlarıyla ispat eden bu insanlar, Allah’ın ölü demeyi yasakladığı varlıklardır. Bunlar sürekli şeha-detin, cennetin, kaybın yayınını ve mesajını okuyorlar bizlere. Allah’ın dinini canlılıkla muhafaza ettirmede en büyük rolü oynamaktadırlar. İşte bir şehit sürekli bizim karşımızda, bizim dünyamızda yayın yapıyor. Allah onların döktükleri terleri bile değerlendirecek, nefesleri bile dâvâlarını diri tutmaya devam edecektir. İşte peygamberleri izlemenin sonucu budur. İşte Allah yolunda şehâdetin âkıbeti budur. Allah tüm kusurlarını örtüp affettiği gibi, fazladan olarak ta ona ikramlarda bulunmuş. Aklıma bir soru geldi. Bu yiğit mü’min, Allah elçilerini müdafaa ettiğinden dolayı kâfirler tarafından öldürülürken, orada, o ortamda şöyle korkudan bir kenara büzüşmüş olarak onun öldürülüşünü seyredenlerden biri olarak biz de bulunmuş olsaydık, ne derdik bu garibe? Şunları mı derdik: “Yâni arkadaş bu kadarı da olmaz! Adam pisi pisine kendini telef etti. Ne güzel aklı başında laflar da ediyordu. Bilgisi de yerindeydi ama zerre kadar ferâseti yoktu herifin. Karşısındakilerin gücünü kuvvetini görmedi mi? Ellerinde silahları vardı, güçleri, kuvvetleri vardı. Bunu hesap etmeli ve tedbir almalıydı. Nedir bu yaptığı yâni? Halbuki kendisinden daha büyük hizmetler bekleniyordu filan filan.” Yâni daha çok hizmet edince ne olacaktı bu adam? Cennete gidecekti değil mi? Gitti ya işte. Hazır fırsatı değerlendirdi ya iş-te. Daha ne? Yaptığını Allah onayından geçirip cennet kazandı ya. “Yok efendim, bizim onayımızdan geçirmeliydi. Bize göre olmalıydı bu işler. Acele etmemeliydi adam. Bir kenara büzüşüp bizim gibi kurtarmalıydı hayatını,” gibi zırvaların anlamı yok; adam fırsatı değerlendirdi ve cennete gitti. Peki acaba Sahib-i Yâsîn diye bilinen peygamber destekçisi bu yiğit şehidin kavmine ne yaptı Allah? Ne oldu onların durumu? Üç peygamber çıkmıştı, işlerini bitirdik mi dediler? Onları destekleyen bir çulsuz vardı, onu da susturduk, Biz buyuz mu dediler? Biz güçlüyüz diye nârâ mı attılar? Atsınlar, desinler, övünsünler yaptıklarıyla. Bakın bu hususu anlatırken bundan sonraki âyetinde Rabbimiz şöyle buyuruyor:
28,29. “Ondan sonra milleti üzerine gökten bir ordu indirmedik; zaten indirecek de değildik; sadece bir tek çığlık... o kadar, hemen sönüp gittiler.” Allah’ın herhangi bir topluluğu helâk etmek için ordular indirmesi, yahut meleklerini görevlendirmesi gerekmez. Toplumun işlediği bu ağır cinâyetten sonra, bu yiğit Müslümanı şehit etmelerinden sonra, Allah onlara gökten bir ordu gönderecek değildi. Hiç de değmezdi buna. Göndermedi de Allah ordularını. Ne ki bu adamlar? Kim ki bunlar? Allah karşısında ne güçleri var ki bu adamların? Bir güçsüz kişiyi öldürdük diye ne olduk zannediyorlar? Toplum gerçekten Allah’ın he-lâkını hak etmişti ama, sanki bir güçleri, bir değerleri varmış gibi, Allah’ın onları kaale alıp, semadan ordular toplayıp hazırlık yapmasına gerek yoktu. Sadece bir tek sayha, bir tek çığlık, sadece ol deyivermesi yeterlidir Rabbimizin. “Ol” demekle tüm bu kâinatı, tüm bu mevcudatı nasıl yaratmışsa, elbette “yok ol” demekle de yok edecektir. Ama daha önceden orduların indirilmesi de söz konusu olmuştur. Bu da yine Kitabımızın beyânıyla sadece Müslümanlara bir destek, bir imtihan sebebi içindi. Değilse helâk Allah katındandır. Ya da bugüne kadar onların helâki, Rabbimizin sünneti gereği ordular göndermek şeklinde olmamıştır. Sadece bir meleği görevlendirmiş ve onları helâk etmiştir. Evet, sadece bir sayha, tek bir ses, bir çığlık oldu ve onlar birdenbire sönüverdiler, yok oluverdiler, siniverdiler, kendilerinden ge-çiverdiler. Hiç bir canlılık eserleri kalmadı. Güya güçlüydüler, kuvvetliydiler, her şeyi yapabileceklerine inanıyorlardı. Peygamberleri dinlemediler, Allah elçilerine kafa tuttular. Peygamberlere destek veren o gariban mü’mini öldürmekten geri durmadılar. Allah da sadece bir tek ses, bir tek komut gönderdi ve hepsinin defterini dürüverdi. İşte peygamberlerin, peygamber yolunun yolcularının seslerini, sözlerini dinlemeye tahammül edemeyen, Allah elçilerini ve Müslümanları susturmaya çalışanların cezası budur. Öyle değil mi? O toplum içinde peygamber sesi duyan bir tek o mü’min kişi vardı. Allah sözü, peygamber sesi duymak istemeyenler, elbette başka sesler duymak, başka sayhâlâr duymak ve geberip gitmek zorunda kalacaklardır. Çünkü peygamberler hak söz söylediler. Peygamberler yolunun yolcusu olan o yiğit te kendilerini hak sözlerle Allah’a dâvet etmişti. İşte şu anda ben de sizlere hak sözleri söylüyorum. Şu anda sizler de işitiyorsunuz. Eğer duyduğunuz bu sözleri işitmeye yanaşmazsanız, imana ve uygulamaya yönelmezseniz, bilesiniz ki sizin de, bizim de âkıbetimiz bundan farklı olmayacaktır. Bir tek çığlık, bir tek feryatla helâk oldular. Bu çığlığın ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmiyoruz. Belki de o zalimleri helâk eden bu çığlık, toplum içindeki mazlumların çığlıydı. Belki de zorla başörtüleri çıkarılan, alçak birileri tarafından saçlarından tutulup sürüklenen kızların çığlığıydı. Veya belki de toplumda ezilen mustaz’afların, garibanların, aç bırakılmış fakir-fukaranın çığlığıydı. Bu çığlıklar toplumda öylesine yükselir, öylesine isyana dönüşür ki, sonunda o toplumu ya-kar, yıkar, kavurur. Tarihte bir mazlum çığlığının koca bir isyana dönüşerek zalimleri nasıl ayaklar altına alıp ezdiğini çok gördük. Belki zamanımızda yeteri kadar büyük çığlıklar atamıyoruz ve bu yüzden de zalimler yaşayabiliyorlar. Belki de mazlumların çığlıklarının zalimleri ezip yok edeceği günler yakındır. Bunun zamanını Allah’tan başka hiç kimse bilemez.
28,29. “Ondan sonra milleti üzerine gökten bir ordu indirmedik; zaten indirecek de değildik; sadece bir tek çığlık... o kadar, hemen sönüp gittiler.” Allah’ın herhangi bir topluluğu helâk etmek için ordular indirmesi, yahut meleklerini görevlendirmesi gerekmez. Toplumun işlediği bu ağır cinâyetten sonra, bu yiğit Müslümanı şehit etmelerinden sonra, Allah onlara gökten bir ordu gönderecek değildi. Hiç de değmezdi buna. Göndermedi de Allah ordularını. Ne ki bu adamlar? Kim ki bunlar? Allah karşısında ne güçleri var ki bu adamların? Bir güçsüz kişiyi öldürdük diye ne olduk zannediyorlar? Toplum gerçekten Allah’ın he-lâkını hak etmişti ama, sanki bir güçleri, bir değerleri varmış gibi, Allah’ın onları kaale alıp, semadan ordular toplayıp hazırlık yapmasına gerek yoktu. Sadece bir tek sayha, bir tek çığlık, sadece ol deyivermesi yeterlidir Rabbimizin. “Ol” demekle tüm bu kâinatı, tüm bu mevcudatı nasıl yaratmışsa, elbette “yok ol” demekle de yok edecektir. Ama daha önceden orduların indirilmesi de söz konusu olmuştur. Bu da yine Kitabımızın beyânıyla sadece Müslümanlara bir destek, bir imtihan sebebi içindi. Değilse helâk Allah katındandır. Ya da bugüne kadar onların helâki, Rabbimizin sünneti gereği ordular göndermek şeklinde olmamıştır. Sadece bir meleği görevlendirmiş ve onları helâk etmiştir. Evet, sadece bir sayha, tek bir ses, bir çığlık oldu ve onlar birdenbire sönüverdiler, yok oluverdiler, siniverdiler, kendilerinden ge-çiverdiler. Hiç bir canlılık eserleri kalmadı. Güya güçlüydüler, kuvvetliydiler, her şeyi yapabileceklerine inanıyorlardı. Peygamberleri dinlemediler, Allah elçilerine kafa tuttular. Peygamberlere destek veren o gariban mü’mini öldürmekten geri durmadılar. Allah da sadece bir tek ses, bir tek komut gönderdi ve hepsinin defterini dürüverdi. İşte peygamberlerin, peygamber yolunun yolcularının seslerini, sözlerini dinlemeye tahammül edemeyen, Allah elçilerini ve Müslümanları susturmaya çalışanların cezası budur. Öyle değil mi? O toplum içinde peygamber sesi duyan bir tek o mü’min kişi vardı. Allah sözü, peygamber sesi duymak istemeyenler, elbette başka sesler duymak, başka sayhâlâr duymak ve geberip gitmek zorunda kalacaklardır. Çünkü peygamberler hak söz söylediler. Peygamberler yolunun yolcusu olan o yiğit te kendilerini hak sözlerle Allah’a dâvet etmişti. İşte şu anda ben de sizlere hak sözleri söylüyorum. Şu anda sizler de işitiyorsunuz. Eğer duyduğunuz bu sözleri işitmeye yanaşmazsanız, imana ve uygulamaya yönelmezseniz, bilesiniz ki sizin de, bizim de âkıbetimiz bundan farklı olmayacaktır. Bir tek çığlık, bir tek feryatla helâk oldular. Bu çığlığın ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmiyoruz. Belki de o zalimleri helâk eden bu çığlık, toplum içindeki mazlumların çığlıydı. Belki de zorla başörtüleri çıkarılan, alçak birileri tarafından saçlarından tutulup sürüklenen kızların çığlığıydı. Veya belki de toplumda ezilen mustaz’afların, garibanların, aç bırakılmış fakir-fukaranın çığlığıydı. Bu çığlıklar toplumda öylesine yükselir, öylesine isyana dönüşür ki, sonunda o toplumu ya-kar, yıkar, kavurur. Tarihte bir mazlum çığlığının koca bir isyana dönüşerek zalimleri nasıl ayaklar altına alıp ezdiğini çok gördük. Belki zamanımızda yeteri kadar büyük çığlıklar atamıyoruz ve bu yüzden de zalimler yaşayabiliyorlar. Belki de mazlumların çığlıklarının zalimleri ezip yok edeceği günler yakındır. Bunun zamanını Allah’tan başka hiç kimse bilemez.
30. “Kullara yazıklar olsun! Kendilerine hangi elçi gelse, onu alaya alıyorlardı.” Vah, yazık şu kullara! Kendilerine kendilerini kurtarmak için gelen Allah elçileriyle alay ediyorlar. Allah’ın kendilerine açtığı rahmet kapılarını reddediyorlar. Kendisine kulluk yapacakları makamı bile-miyorlar. Bir insan düşünün ki Allah kendisine bir peygamber gönderecek, peygamber mesajıyla karşı karşıya gelecek ve onunla alay edecek. Yazıklar olsun böylelerine! Yazıklar olsun, vahlar, eyvahlar olsun bu kullara ki, peygamberlerle alaydan başka bir şey düşünmü-yorlar. Peygamberlerle, peygamberlerin getirdikleri mesajla ilgilenmi-yorlar. Kendi burunlarının doğrusuna bir hayattan yana oluyorlar. Keyifleri istikâmetinde yaşamak istiyorlar. Hidâyete değiller de dalâlete, hakka değil de bâtıla, cennete değil de ateşe talipler. Halbuki elçi Allah’ın emirlerini getirir. Bu insanlar elçiyi dinlememekle Allah’ı din-lemiyorlar. Elçiyle alay ederlerken Allah’la alay etmektedirler. Nasıl olur da insan yaratıcısını dinlemez? Nasıl olur da Rabbi ile alaya kalkışır? Evet Allah’a karşı, Allah elçilerine karşı, nübüvvet ve risalete karşı alaycı bir tavır takınanlara yazıklar olsun! Onlar, yarın ebedîyen cennet yüzü göremeyecekler, yanıp tutuşacaklardır. Peygamberle alay ya şahsen, bizzat hayatlarında peygamberlerle dalga geçmek şeklinde olabileceği gibi, onlardan sonra onların bıraktıkları mesajlarına, sünnetlerine, yollarına, anlayışlarına karşı il-gisiz bir tavır almak şeklinde de olabilir. Peygamberle ilgilenmeyenler, peygamberi tanımaya yanaşmayanlar, peygamberi sanki yok farze-derek bir hayat yaşayanlar da onunla alay ediyor demektir. Meselâ oturduğunuz bir ortamda birileri peygamberinizden bir söz nakletti. Yemeyle, içmeyle, yatmayla, kalkmayla, anne-baba hatırıyla ilgili bir hadis duydunuz, bir sünnete muttalî oldunuz. Ne yaparsınız? Öğrenmenize rağmen yine bildiğinize devam eder, sanki duymamış gibi davranırsanız söyleyin bu peygamberle alay değil de nedir? Siz bilirsiniz, eğer böyle alaylarınızı sürdürmeden yana olursanız bilesiniz ki, siz de azap ve helâk bekliyorsunuz.
31. “Kendilerinden önce nice nesilleri yok ettiğimizi, onların bir daha kendilerine dönmediklerini görmezler mi?” Halbuki bu adamlar hiç düşünmüyorlar mı? İşin farkında değiller mi? Tarihten hiç ibret almıyorlar mı? Kendilerinden önce nice nesilleri yok ettiğimizi, kendilerinden öncekilerin başlarına gelenlerden haberleri yok mu bu adamların? Tarihe bakıldığı zaman güçlü, kuvvetli medenîyetler kurmuş nice toplumların helâk edildiğini görürüz. Geçmişe bakan bir insan bunu çok rahat anlayacaktır. Eğer tarih içinde Rabbimizin helâkine maruz kalmış bu toplumlar gerçekten güçlü kuvvetli olmasalardı, elbette onlardan günümüze intikal eden bu kalıntılar olmazdı. Onların günümüze intikal eden bu kalıntılarından anlıyoruz ki, kendilerine Rabbimiz tarafından çok büyük imkânlar, fırsatlar verilmiş, ama onlar Allah’ın helâkinden kurtulamamışlardır. O zaman anlıyoruz ki bunun gerekçesi şudur: Onlar, Allah’ı ret ve Allah elçileriyle alay etmişlerdir. İşte tarih boyunca helâk yasasının gerekçesi budur. Allah’ı ha-yata karıştırmamak ve peygamberlerle alay. İfade ettiğimiz gibi peygamberle alay, peygamberin getirdiği mesaja kulak vermemek, peygamberi dinlememek, peygamberle ilgilenmemek, sesini duymamak, peygamberi tanıyıp onun çizgisinde gitmemek, onu hayatta örnek almamak, peygamberi gelmemiş saymaktır. Öyleyse bugün bizler bunu çok iyi düşünmek ve anlamak zorundayız: Şu anda nasıl bir hayat yaşıyoruz? Hayatımızda peygamber var mı, Peygamberi tanıyor muyuz? Kafamızda peygamber modeli canlı mı? Peygamber uygulamalarından haberdar mıyız? Peygamber gibi, peygamberler gibi olmaya, onları hayatımızın her alanında örnek almaya, onlar gibi olmaya, onlar gibi yaşamaya çalışıyor muyuz? Onun getirdiği kitabı okuyor muyuz? Bunu kendi kendimize sormak zo-rundayız. Eğer peygamberi, peygamberleri tanıyabileceğimiz şu kitabı kapalı tutuyor, onu açıp okumuyor, eğer peygamberin sözlerini, sünnetini öğrenmeye yanaşmadan bir hayat yaşıyorsak, kesinlikle bilelim ki bizler de o helâki hak edenlerin safındayız ve helâki bekliyoruz de-mektir. İşin asıl önemli tarafı da:
32. “Hepsi huzurumuza getirileceklerdir.” Tüm insanlar, gün gelecek zorunlu olarak Allah’ın huzurunda toplanacak ve hesapları görülecektir. Onların her biri büyük topluluklar olarak bizim katımızda hazır edileceklerdir, buyuruyor Rabbimiz. Yâni bu dünyada keyiflerince bir hayat yaşayıp ölüp gitmekle işleri bitmiş değildir. Yeryüzünde uğradıkları Allah’tan bir helâkin sonunda kendilerini kurtarmış değillerdir onlar. Dünyada Rabbimiz kendilerine gönderdiği kitapları ve elçileri vasıtasıyla onlara hidâyetin sebeplerini sunmuştu. Ama bu alçaklar, Allah’ı takdir edemediler. “Allah hayata karışmaz,” dediler. Yaptıklarının karşılığını görmek üzere yarın hepsi de Allah huzurunda ihzar edilecekler. Gelmek istemeyecekler ama melekler tarafından yaka paça edilerek, derdest sürüklenerek, muhâkeme-i kübrâ’ya getirilecekler. Hâl böyleyken, acaba nasıl oluyor da bu insanlar Allah’ı bırakıp ta başkalarına hayatlarına karışma yetkisi verebiliyorlar? Nasıl oluyor da Rabblerinin tek Rabb ve İlâh oluşunu, sadece O’na kulluk etmeleri gerektiğini örtbas edip bir hayat yaşayabiliyorlar? Bundan sonra Rabbimizin tek Rabb ve İlâh oluşuna deliller ge-tirilecek. Rabb hayata program yapmaya tek yetkili, İlâh ise kulu kölesi olunacak varlık demektir. Bu özellikleriyle Allah’la yarışacak yoktur. Her ne kadar birileri bu özelliklere kendilerinin de sahip olduklarını id-dia etmiş olsalar da, Rabbimiz bu özelliklere sadece kendisinin sahip olduğuna dair âyetler, alâmetler, işaretler sunmaktadır. Allah’ın tek Rabb ve İlâh olduğuna bizi götüren her şey âyettir. İşte o görsel âyetlerden birisi:
33. “İşte onlara bir delil: Ölü yeri diriltir ve ondan taneler çıkartırız da ondan yerler.” Yâni bu insanlar şu elimdeki kitabın âyetlerini, şu kulağa hitap eden işitsel âyetleri okumasalar, düşünmeseler, bu âyetlerden bir şey anlamaz olsalar bile, şu âyetleri de mi okumuyorlar? Şu görsel âyetlerden, şu kâinat âyetlerinden de mi bir şey anlamıyorlar? Tüm bu âyetlerin sahibini anlayamıyorlar mı? Ölü bir araziyi dirilten, ondan hububatlar, taneler, meyveler ve sebzeler çıkaran, yiyip içtiklerinizi yaratan Allah değil mi? Meselâ bir çöl, bir buzul ya da bir kaç metre don bir yer düşünün. Rabbimiz rahmetiyle o kupkuru toprağa gökten suyu indirdiği zaman o toprağın hemen titrediğini, kabardığını, canlanıp hayat için harekete geçtiğini görürsünüz. Şüphe yok ki ona hayat veren, onu böylece ölü iken dirilten Allah’tır. Ondan çeşit çeşit yiyecekler çıkaran Allah’tır. Şimdi bunu Allah’tan başka becerebilecek birileri var mı? Can veren kim? Allah’tan başkası mı? Bir düşünsenize… Bunlar kendi kendilerine can bulabilmişlerse, onu niye kaybediyorlar? Allah’ın bu âyeti üzerinde hiç mi düşünmüyorsunuz? Elinizden tutup sizi sadece Rabbinizi Rabb bilmeye, İlâh bilmeye, sadece O’nu dinleyip, O’na kul-luğa yöneltecek, size mihmandarlık edecek, O’ndan başka İlâh olamayacağı konusunda size bilgi verecek bu âyetleri, işaretleri hiç gör-müyor musunuz?
34, 35. “Orada hurmalıklar ve üzüm bağları var ederiz, aralarında pınarlar fışkırtırız. Onun ve eliyle yaptıklarının ürünlerini yesinler; şükretmezler mi?” Orada, o arzda Biz bağlar, bahçeler, hurmalar, üzümler yetiştirdik. İçlerinde de kaynaklardan pınarlar akıttık. Bu âyetlerimizi de mi görmüyorsunuz? Bunların hepsini meydana getiren, yaşam ortamlarını sağlayan kimdir? Hayatınızın kaynağı olan şu suları akıtan kim? Onunla ve ellerinizle yaptıklarınızın ürünlerini yiyor da hiç şükretmez misiniz? O suyla ve kendi ellerinizle yaptıklarınızı aslında meydana getiren, yaratan sizler değilsiniz. Allah’ın lütfu ile elde ediyorsunuz onları. Rabbimizin indirdiği suyla meyveler, sebzeler meydana geliyor, bunun yanında bizim kendi ellerimizde bir takım beceriler, sanatlar var etmiş Rabbimiz. Biz Rabbimizin bize verdiği bu güç ve imkânla, meyveleri, ürünleri değişik şekillere sokabiliyoruz. Değişik karışımlar elde edebiliyoruz. Meselâ üzümden şıralar çıkarabiliyor, kurutmalar yapabiliyor, pekmezler oluşturabiliyoruz. Süt üzerinde elimizi işletiyor ve ondan çok değişik şeyler yapabiliyoruz. Yağ, yoğurt, ayran, peynir, kaymak vs. Ama bakın Rabbimiz buyuruyor ki, onları onların elleri yapmamıştır. Tüm bunları yapan biziz, diyor. Çünkü o sütün içine bu nîmetlerin hepsini koyan da, bize bu el becerisini veren de Allah’tır. Şimdi bütün bunları bildiğiniz halde, Rabbinizin bu kadar nîmetlerinden istifade ettiğiniz halde hâlâ O’na şükretmeyecek misiniz? Tüm bu nîmetleri az mı sayacaksınız? Tüm bu nîmetleri başkalarından mı bileceksiniz? Nîmetin vericisini bilmeyecek misiniz? Nîmetin sahibine teşekkür etmeyecek, tüm bu nîmetlerle Allah’a kulluğa yönelmeyecek misiniz? Küfür, şirk ve nankörlüklerinizi bırakmayacak mısınız? Tüm bu nîmetlerin Rabbiniz tarafından kendisine kulluk niyetiyle verildiğini bildiğiniz halde, niye O’na kulluğa yönelmiyorsunuz? Niye şükretmiyorsunuz? Şükür, Allah’ın verdiği nîmetleri O’na kulluk yolunda kullanmaktır. Şükür, amelle yapılır. Bu nîmetleri Allah’a kulluğun bir simgesi, bir sembolü olarak kullanmayacak mısınız?
34, 35. “Orada hurmalıklar ve üzüm bağları var ederiz, aralarında pınarlar fışkırtırız. Onun ve eliyle yaptıklarının ürünlerini yesinler; şükretmezler mi?” Orada, o arzda Biz bağlar, bahçeler, hurmalar, üzümler yetiştirdik. İçlerinde de kaynaklardan pınarlar akıttık. Bu âyetlerimizi de mi görmüyorsunuz? Bunların hepsini meydana getiren, yaşam ortamlarını sağlayan kimdir? Hayatınızın kaynağı olan şu suları akıtan kim? Onunla ve ellerinizle yaptıklarınızın ürünlerini yiyor da hiç şükretmez misiniz? O suyla ve kendi ellerinizle yaptıklarınızı aslında meydana getiren, yaratan sizler değilsiniz. Allah’ın lütfu ile elde ediyorsunuz onları. Rabbimizin indirdiği suyla meyveler, sebzeler meydana geliyor, bunun yanında bizim kendi ellerimizde bir takım beceriler, sanatlar var etmiş Rabbimiz. Biz Rabbimizin bize verdiği bu güç ve imkânla, meyveleri, ürünleri değişik şekillere sokabiliyoruz. Değişik karışımlar elde edebiliyoruz. Meselâ üzümden şıralar çıkarabiliyor, kurutmalar yapabiliyor, pekmezler oluşturabiliyoruz. Süt üzerinde elimizi işletiyor ve ondan çok değişik şeyler yapabiliyoruz. Yağ, yoğurt, ayran, peynir, kaymak vs. Ama bakın Rabbimiz buyuruyor ki, onları onların elleri yapmamıştır. Tüm bunları yapan biziz, diyor. Çünkü o sütün içine bu nîmetlerin hepsini koyan da, bize bu el becerisini veren de Allah’tır. Şimdi bütün bunları bildiğiniz halde, Rabbinizin bu kadar nîmetlerinden istifade ettiğiniz halde hâlâ O’na şükretmeyecek misiniz? Tüm bu nîmetleri az mı sayacaksınız? Tüm bu nîmetleri başkalarından mı bileceksiniz? Nîmetin vericisini bilmeyecek misiniz? Nîmetin sahibine teşekkür etmeyecek, tüm bu nîmetlerle Allah’a kulluğa yönelmeyecek misiniz? Küfür, şirk ve nankörlüklerinizi bırakmayacak mısınız? Tüm bu nîmetlerin Rabbiniz tarafından kendisine kulluk niyetiyle verildiğini bildiğiniz halde, niye O’na kulluğa yönelmiyorsunuz? Niye şükretmiyorsunuz? Şükür, Allah’ın verdiği nîmetleri O’na kulluk yolunda kullanmaktır. Şükür, amelle yapılır. Bu nîmetleri Allah’a kulluğun bir simgesi, bir sembolü olarak kullanmayacak mısınız?
36. “Yerin yetiştirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmediklerinden çift çift yaratan Allah münezzehtir.” Düşünülebilecek tüm eksik ve noksanlıklardan münezzeh bilinmeye, tam ve mükemmel sıfatların sahibi olarak tanınmaya, böylece tesbih edilmeye lâyık olan Allah, yâni Sübhân olan, sürekli gündemde tutulması gereken Allah, yerin yetiştirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmedikleri her şeyden eşleri, çiftleri yaratandır. Allah her bir şeyi çift yaratmıştır. Sübhanallah! Allah ne kadar da Sübhân-dır. Yerin bitirdiği her şeyden eşler, çiftler, birbirine zıt şeyler var etmiştir Rabbimiz. Tatlı-acı, gece-gündüz, karanlık-aydınlık, hayat-ölüm, dünya-âhiret, pozitif-negatif, organik-inorganik, erkek-dişi, sert-yumuşak bu dünyada birbirinin zıddı, çifti, eşi, benzeri veya bir bileşiği bulunan her şeyi Allah yaratmıştır. Madem ki her şey Allah tarafından yaratılmıştır, madem ki her şeyin yaratıcısı Allah’tır, öyleyse yaratıkların hiç birisi yaratıcıya eş ve denk değildir. Yaratıcı, yaratılmışlardan münezzehtir. Sadece tüm özellikleriyle Allah tek, mevcudât ta O’nun var etmesiyle çifttir. Daha henüz bilmediğiniz, henüz keşfedilmemiş olanlardan da çift çift yaratmıştır Rabbimiz. Cennette kulları için öyle nîmetler hazırlamıştır ki Rabbimiz, hiç bir beşerin aklına hayaline bile gelmez onlar. Böyle bir Rabb’e karşı şükredilmez mi? Böyle bir Rab-b’e seve seve kulluğa koşulmaz mı? Bakın bir nîmet, bir âyet daha:
37. “Onlara bir delil de gecedir: Gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler.” Onlara Rabblerini tanıtacak delillerden, âyetlerden birisi de zamandır. Gece de Rabbimizin âyetlerinden bir âyettir. “Gündüzü ondan sıyırıp çıkarıyoruz,” buyuruyor Rabbimiz. Böylece onlar karanlıkta kalıveriyorlar. Evet gece vardır, ama onu meydana getiren, yaratan ne güneş ne de dünyadır. Onu yaratan Allah’tır. Gece vardır ve var olmasında da Allah söz konusudur. Rabbimizin yaratması olarak gecenin sizi örtmesiyle, bürümesiyle, sağladığı menfaatleriyle sizin için en büyük âyetlerden biridir. Sizi sizden çok düşünen Rabbiniz size karşı çok lütufkârdır, size karşı çok merhametlidir ama sizler O’na şükretmiyorsunuz. Rabbinizin verdiklerini O’nun yolunda kullan-mıyorsunuz. Gece-gündüz ve bunlara bağlı olarak idrak ettiğiniz zamanın sırrında ve bunun size temin ettiği menfaatlerin ortaya çıkış tarzında sizin için, insanlar için âyetler vardır. Gece ve gündüz insan gücünün, insan egemenliğinin, insan krallarının, insan meliklerinin ulaşamadığı iki âyettir. Haydi her şeyin hakimi biziz diyenler, egemenlik hakkı bizdedir diyenler müdahale etsinler bakalım geceye, müdahale etsinler gündüze! Bazen geceyi, bazen gündüzü uzatsınlar bakalım. Yapabilirler mi bunu? Geceyi ya da gündüzü bir saniye bile oynatabilirler mi? Geceye ve gündüze söz geçirebilirler mi? İşte bu sürekli gözümüzün önünde bulundurmamız gereken ve karşılığında bunu bize lütfeden Rabbimize karşı şükretmemiz gereken bir âyettir. Üstelik bunu anlayabilmek için uzun uzun araştırmalara da gerek yoktur. İnsanların istifâdesine sunulmuş bu iki âyeti her an müşâhede etmektesiniz. O kadar ki, kör, sağır, dilsiz biri bile bu iki âyeti görmezlikten gelemez. Bu iş elbette tesadüfî olamaz. Bu muazzam düzen ne tesâdüfe, ne kör tabiat kuvvetlerine, ne de kendilerini bile yaratmaktan âciz olan, şu “egemenlik bizimdir” diyen yeryüzü tanrıçalarına verilemez. Bu düzeni kuran başkası değil sizin Rabbinizdir. O’ndan başka da kulluk yapılmaya lâyık İlâh yoktur, bunu hiç bir zaman hatırınızdan çıkarmayın, diyor Rabbimiz.
38, 39. “Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgin olan Allah’ın kanunudur. Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceği konaklar tayin etmişizdir” Gece ve gündüzün oluşumuna sebep kılınan güneş de Rab-bimizin kudretine, bilgisine ve hikmetine delil âyetlerinden birisidir. Allah’ın bu âyeti, kendisine ait duracağı bir istikrar yeri için, yahut da aydınlatacağı, ısıtacağı yerleri aydınlatmak ve ısıtmak için dönüp dur-maktadır. Güneş, Rabbimiz tarafından kendisine takdir edilmiş belli bir yörüngede, belli bir hayat programında, belli bir kulluk rotasında, belli bir zamanlama ile belli bir sona doğru, her şeyin yok olacağı kıyamet vaktine doğru akıp gitmektedir. İşte bütün bunlar, her şeye gücü yeten, mutlak galip, izzet ve şeref sahibi, her şeyi bilen, bilgisi tam olan, zaman ve mekânın tümünde tasarruf sahibi, varlıkların tümünün hayat programlarını belirleme yetkisine, bilgisine, gücüne sahip olan Allah’ın takdiridir. O’nun ölçüp biçmesi, O’nun kudretinin delilidir. Güneş bizden çok uzaktadır ama menfaatleri yanı başımızda olan bir âyettir. Bizim için yaratılmış, bizim istifademize sunulmuş bir âyettir güneş. Bize menfaat sağlamak için Rabbimizin takdir ettiği bir yörünge içinde dönüp durmaktadır. Söyleyin, Allah’tan başka kim ya-ratabilir onu? Allah’tan başka kim döndürebilir onu? Ona bu kulluk programını Allah’tan başka kim takdir edebilir? Allah’tan başka kimin sözü geçer ona? Kimi dinler güneş? Sadece Allah fermanıyla o programını tamamlamakta, dönüp durmaktadır. Ve bir gün gelecek, Ra-sulullah Efendimizin beyânıyla Arş’ın altındaki istikrar mahallinde duracaktır. Onun ne zaman duracağı, bu hayatın ne zaman biteceğini de sadece Allah bilir. Kamer için de konaklar tayin ettik. Evet, ay seyyardır. O da Allah’ın programıyla hareket eder. Her gün bir menzile gelir ve her menzilde farklı bir şekil alır. Sonra büyür büyür ve en sonunda dolunay şeklini alır. Sonra da menzil menzil yine eski bir hurma salkımı, incecik bir kavis şeklini alır. Eskimiş, kurumuş bir salkıma döner. Rabbimiz, ay için de değişik menziller tayin etmiştir; onun da değişik konumları vardır, belli safhâlârı vardır. Önce küçücük görünür, sonra yavaş yavaş büyümeye başlar, nihâyet dolunay halini alır ve tekrar küçülmeye başlar, sonra da kupkuru bir salkım haline gelir. Ayın bu durumunda da insan hayatına yansıyan çok büyük menfaatler vardır. İnsanların göremeyecekleri, anlayamayacakları cinsten nîmetler değildir bunlar. Bakara’nın beyanıyla bir vakit aracıdır ay, bir takvimdir bizim için. Ama maâlesef bugün Allah’ın bu âyetine karşı ilgimiz kalmadı. Sahte hilâller bizi ondan kopardı. Allah güneşe, aya ve tüm varlıklara bir program çizendir. Tüm varlıkların Rabbi, program yapıcısı O’dur. İşte Allah programını uygulayan, Rabbinin yasasına boyun bükmüş bir güneş ve ay durmaktadır karşımızda. Azîz olan, Alîm olan bir Allah’ın takdirine teslim olmuş iki varlık. Böylece Azîz ve Alîm olan Allah, size gücünü göstermektedir. Anladınız mı Rabbinizin gücünü, kudretini? İzzet ve şerefini, ilim ve hikmetini kavrayabildiniz mi? Zaman ve mekâna egemen olan Rabbi-nizin azametini kavrayabildiniz mi? İşte kulu kölesi olunacak yegâne varlık O’dur. Güneşi, ayı, geceyi, gündüzü, semâvat ve arzı böylece düzenlemesini bilen Allah, hiç benim hayat programımı bilmez mi? Benim hayatıma egemen olmaz mı?
38, 39. “Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgin olan Allah’ın kanunudur. Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceği konaklar tayin etmişizdir” Gece ve gündüzün oluşumuna sebep kılınan güneş de Rab-bimizin kudretine, bilgisine ve hikmetine delil âyetlerinden birisidir. Allah’ın bu âyeti, kendisine ait duracağı bir istikrar yeri için, yahut da aydınlatacağı, ısıtacağı yerleri aydınlatmak ve ısıtmak için dönüp dur-maktadır. Güneş, Rabbimiz tarafından kendisine takdir edilmiş belli bir yörüngede, belli bir hayat programında, belli bir kulluk rotasında, belli bir zamanlama ile belli bir sona doğru, her şeyin yok olacağı kıyamet vaktine doğru akıp gitmektedir. İşte bütün bunlar, her şeye gücü yeten, mutlak galip, izzet ve şeref sahibi, her şeyi bilen, bilgisi tam olan, zaman ve mekânın tümünde tasarruf sahibi, varlıkların tümünün hayat programlarını belirleme yetkisine, bilgisine, gücüne sahip olan Allah’ın takdiridir. O’nun ölçüp biçmesi, O’nun kudretinin delilidir. Güneş bizden çok uzaktadır ama menfaatleri yanı başımızda olan bir âyettir. Bizim için yaratılmış, bizim istifademize sunulmuş bir âyettir güneş. Bize menfaat sağlamak için Rabbimizin takdir ettiği bir yörünge içinde dönüp durmaktadır. Söyleyin, Allah’tan başka kim ya-ratabilir onu? Allah’tan başka kim döndürebilir onu? Ona bu kulluk programını Allah’tan başka kim takdir edebilir? Allah’tan başka kimin sözü geçer ona? Kimi dinler güneş? Sadece Allah fermanıyla o programını tamamlamakta, dönüp durmaktadır. Ve bir gün gelecek, Ra-sulullah Efendimizin beyânıyla Arş’ın altındaki istikrar mahallinde duracaktır. Onun ne zaman duracağı, bu hayatın ne zaman biteceğini de sadece Allah bilir. Kamer için de konaklar tayin ettik. Evet, ay seyyardır. O da Allah’ın programıyla hareket eder. Her gün bir menzile gelir ve her menzilde farklı bir şekil alır. Sonra büyür büyür ve en sonunda dolunay şeklini alır. Sonra da menzil menzil yine eski bir hurma salkımı, incecik bir kavis şeklini alır. Eskimiş, kurumuş bir salkıma döner. Rabbimiz, ay için de değişik menziller tayin etmiştir; onun da değişik konumları vardır, belli safhâlârı vardır. Önce küçücük görünür, sonra yavaş yavaş büyümeye başlar, nihâyet dolunay halini alır ve tekrar küçülmeye başlar, sonra da kupkuru bir salkım haline gelir. Ayın bu durumunda da insan hayatına yansıyan çok büyük menfaatler vardır. İnsanların göremeyecekleri, anlayamayacakları cinsten nîmetler değildir bunlar. Bakara’nın beyanıyla bir vakit aracıdır ay, bir takvimdir bizim için. Ama maâlesef bugün Allah’ın bu âyetine karşı ilgimiz kalmadı. Sahte hilâller bizi ondan kopardı. Allah güneşe, aya ve tüm varlıklara bir program çizendir. Tüm varlıkların Rabbi, program yapıcısı O’dur. İşte Allah programını uygulayan, Rabbinin yasasına boyun bükmüş bir güneş ve ay durmaktadır karşımızda. Azîz olan, Alîm olan bir Allah’ın takdirine teslim olmuş iki varlık. Böylece Azîz ve Alîm olan Allah, size gücünü göstermektedir. Anladınız mı Rabbinizin gücünü, kudretini? İzzet ve şerefini, ilim ve hikmetini kavrayabildiniz mi? Zaman ve mekâna egemen olan Rabbi-nizin azametini kavrayabildiniz mi? İşte kulu kölesi olunacak yegâne varlık O’dur. Güneşi, ayı, geceyi, gündüzü, semâvat ve arzı böylece düzenlemesini bilen Allah, hiç benim hayat programımı bilmez mi? Benim hayatıma egemen olmaz mı?
40. “Ay’a erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yürürler.” Öyle güzel, öyle âhenkli bir düzen kurmuş ki Rabbimiz, öyle güzel takdir etmiş ki, ne güneş için aya çatmak, ulaşmak, yetişmek yaraşır, ne de gece gündüzü geçebilir. Ne güneş ayı yörüngesinden, programından, işlevinden alıkoyacaktır, ne de gündüz geceye çatacak ve işini bitirecektir. Yâni ne gündüz geceye karşı koyup, dur ey gündüz ben varlığıma devam edeyim diyebilecektir; ne de ay ve güneş birbirini reddedip kendi varlıklarını sürdürebileceklerdir. Hepsinin boynundaki kulluk ipinin ucu Allah’ın elindedir. Hepsi de Rabblerini dinlemektedirler. Ne güneşle ay birbirleriyle çarpışırlar, ne de gündüzle gece birbirlerini geçerler. Sırayla her biri Rabbleri tarafından kendilerine takdir edilen programı icrâ edip dururlar. Onların her biri bir felekte, bir Allah programında yüzüp durmaktadırlar. Burada her biri dendiğine göre, bütün ecrâm-ı semâviyye bunun içine girmiş oluyor. Yâni geceyle, gündüzle, ayla, güneşle, zaman ve mekânla, aydınlanmayla, dinlenmeyle, yaşamayla ilgili binlerce nî-metin sahibi, bu sistemi kuran ve sürdüren Allah’tır. Hem gece için, hem gündüz için, hem güneş, hem ay için belli yasalar koyan ve bu yasaları bizim hizmetimize sunan Rabbimizdir. Yâni o zaman bu âyet bize ne dedi? Güneş ve ay birbirlerini geçmezlermiş, bunlar birbirlerini yok farz edemezlermiş, birbirlerini devreden çıkaramazlarmış. Yâni şimdi bizimle değil dünyamızla bile kıyaslanamayacak büyüklükte bir güneşe, aya, geceye, gündüze söz geçiren Allah, bunlara gücü yeten Allah’ın bana gücü yetmeyecek mi? Güneş güneşken Allah’ı dinler de, ay ayken Allah’a boyun büküp teslim olur da bana ne oluyor? Ben niye teslim olmayacakmışım O’na? Bu kadar büyük varlıklar konusunda program yapan Allah’ın programında bir boşluk, bir yanlışlık bulabildim mi ki, O’nun benim hayatıma çizdiği program konusunda şüphe edeyim? Ben neyim ki onların yanında? İşte bu âyetler, bize bunları söyleyen âyetlerdir. Bütün bunları belli hesaba, belli bir ölçüye bina ederek yaratan Allah’tır. Gecenin, gündüzün yaratılışı da, ayın, güneşin yaratılışı da öyle tesadüfî değildir. Belli bir hikmet, belli hesapla olmuştur. Sonra biliyoruz ki, Rabbimiz ayı ve güneşi bizim için birer takvim yapmıştır. Ayların, yılların, günlerin, mevsimlerin hesabını bunlarla yapıyor, bunlarla biliyoruz. Bunları bu fonksiyonlarıyla da bizim hizmetimize sunmuştur Rabbimiz. İşte bütün bunlar tesadüfî değil, belli bir takdir, belli bir hesapla olmaktadır. Bütün bunlar her şeyi bilen, her şeye güç yetiren Azîz ve Alîm olan Allah’ın takdiridir. İşte sizin kendisine kulluk yapmanız, yasalarını uygulamanız, sadece kendisini dinlemeniz gereken Rabbiniz böyle Azîz, böyle hikmetli, böyle güçlü, böyle yenilmez, böyle Alîm, tüm yasaları bilen ve kâinatta her şey kendi bilgisinden kaynaklanan bir Allah’tır. Sizin böyle Azîz ve Alîm bir Rabbiniz varken, siz kimlere teslim olmaya çalışıyorsunuz? Siz kimleri velî kabul edip onların kanunlarına kulluk etmeye çalışıyorsunuz? Böyle Azîz ve Alîm bir Rabbiniz varken, sizler nasıl oluyor da başkalarına kulluk ediyor, başkalarının yasalarına teslim oluyorsunuz? Azîz ve Alîm olmayan, izzet ve ilim sahibi olmayan bu insanları, nasıl Rabb kabul edip onların arzu ve istekleri doğrultusunda bir hayat yaşamaya razı oluyorsunuz? Eğer bütün bu âyetler yetmiyorsa onlara bir delil, bir âyet daha:
41,42. “Onlara bir delil de: Soylarını dolu gemiyle taşımamız ve kendileri için bunun gibi daha nice binekler yaratmış olmamızdır.” Onların zürriyetlerini, soylarını, atalarını bir gemiye doldurup taşımamızda, kurtarmamız da eğer akıllarını kullanıp anlamaya yanaşacaklarsa onlar için bir delil, bir âyettir. Bir dönemin sonunda, her şey yok olup gidecekken gücümüzle, hikmetimizle inananları bir gemide kurtarıp, inanmayanları tufanla boğduğumuzu niye düşünüp anlamaya çalışmıyorlar bu insanlar? İnsan nesli neredeyse yeryüzünde bitecek, yok olacaktı da biz buna engel olmadık mı? Veya gemilerde bu zürriyetlerin sahip oldukları nîmetlerle birlikte taşınması da onlar için çok büyük bir nîmettir. Burada anlatılan gemi ya Hz. Nuh’un (a.s) gemisidir -ki kâfirlerin sularda boğulmasına karşılık Nuh’un (a.s) ve tercihini ondan yana kullanan mü’minlerin gemide taşınarak kurtulmaları, Hz. Nuh’un ashabının, zürriyetlerinin sahil-i selâmete çıkarılmasıdır-, yahut da burada anlatılan insanların zürriyetlerinin taşındığı ana rahimleridir. Veya şu anda insanların bindikleri, taşındıkları gemilerdir. İşte bunlarda da insanlar için büyük âyetler, ibretler vardır. Ama maalesef insanlar Rabblerinin bu büyük âyetleri üzerinde hiç düşünmüyorlar. Allah’ın bu büyük âyetlerini hiç görmüyorlar da, kendilerinin icat ettikleri çok basit bir elektronik maddeyi görüyorlar. Aslında onun maddesini, yasasını, onlara onu yapabilme becerisini veren, yaratan da, onun ortamını sağlayan da Allah’tır. Daha önceki âyetlerde Rabbimiz bunu demişti. İnsanların ellerinin değdiği nîmetlerin de kendisinden olduğunu söylemişti. Tabii Allah’ın direk âyetlerini, doğrudan, insan eli değmemiş âyetlerini görmezden gelen bu insanların bu tür âyetleri görmeleri zaten mümkün değildir.
41,42. “Onlara bir delil de: Soylarını dolu gemiyle taşımamız ve kendileri için bunun gibi daha nice binekler yaratmış olmamızdır.” Onların zürriyetlerini, soylarını, atalarını bir gemiye doldurup taşımamızda, kurtarmamız da eğer akıllarını kullanıp anlamaya yanaşacaklarsa onlar için bir delil, bir âyettir. Bir dönemin sonunda, her şey yok olup gidecekken gücümüzle, hikmetimizle inananları bir gemide kurtarıp, inanmayanları tufanla boğduğumuzu niye düşünüp anlamaya çalışmıyorlar bu insanlar? İnsan nesli neredeyse yeryüzünde bitecek, yok olacaktı da biz buna engel olmadık mı? Veya gemilerde bu zürriyetlerin sahip oldukları nîmetlerle birlikte taşınması da onlar için çok büyük bir nîmettir. Burada anlatılan gemi ya Hz. Nuh’un (a.s) gemisidir -ki kâfirlerin sularda boğulmasına karşılık Nuh’un (a.s) ve tercihini ondan yana kullanan mü’minlerin gemide taşınarak kurtulmaları, Hz. Nuh’un ashabının, zürriyetlerinin sahil-i selâmete çıkarılmasıdır-, yahut da burada anlatılan insanların zürriyetlerinin taşındığı ana rahimleridir. Veya şu anda insanların bindikleri, taşındıkları gemilerdir. İşte bunlarda da insanlar için büyük âyetler, ibretler vardır. Ama maalesef insanlar Rabblerinin bu büyük âyetleri üzerinde hiç düşünmüyorlar. Allah’ın bu büyük âyetlerini hiç görmüyorlar da, kendilerinin icat ettikleri çok basit bir elektronik maddeyi görüyorlar. Aslında onun maddesini, yasasını, onlara onu yapabilme becerisini veren, yaratan da, onun ortamını sağlayan da Allah’tır. Daha önceki âyetlerde Rabbimiz bunu demişti. İnsanların ellerinin değdiği nîmetlerin de kendisinden olduğunu söylemişti. Tabii Allah’ın direk âyetlerini, doğrudan, insan eli değmemiş âyetlerini görmezden gelen bu insanların bu tür âyetleri görmeleri zaten mümkün değildir.
43,44. “Dilesek, onları suda boğardık; ne yardımlarına koşan bulunur ve ne de kendileri kurtulabilirlerdi. Ama katımızdan bir rahmet ve bir süreye kadar geçinme olarak geri bıraktıklarımız bunun dışındadır.” Eğer istesek onları suda boğarız da, onlar için bir feryatçı bulunmaz. Evet, eğer Rabbimiz dileseydi herkesi suda boğardı, herkes suda boğulurdu da hiç kimsenin feryâd-u figânı kimseye fayda sağlamazdı. Ne o zürriyetler için bir feryatçı, ne de onların feryatlarına yetişen biri olurdu. Yâni Rabbimiz için istediği takdirde onların tümünü boğup yok etmek hiç de zor değildir. O zaman o boğulanların feryatlarını işitip yardımlarına koşacak kimse bulunmaz, kurtarılmazlar da. Ne yardım, ne de kurtulma imkânına sahip değillerdir onlar. Ne elleriyle yaptıkları, ne aldıkları, alacakları tedbirleri, ne de onların Allah berisinde kulluk yapıp dua ettikleri, sığınıp güvendikleri tanrıları, onları Allah’ın azabından kurtaramaz. Nuh’un (a.s) oğlu bir dağa sığınmış, dağı kurtarıcı görmüştü ama boğulmaktan kendisini kurtaramamıştı. Çünkü onun kurtuluşu için Allah dağı vesile kılmadıkça, onunla kurtulmak asla mümkün değildir. Vesileyi yaratan da, onu devre dışı bırakan da Allah’tır. Peki bize ne dedi bu âyet? Anladık ki, tarihte bir peygamber gemisi varmış ve o gemiye inananlar alınır, inanmayanlar peygamber çocuğu dahi olsalar torpil geçilmezmiş. Gemiye binenler, tercihlerini peygamberden yana kullananlar, peygamber yörüngesinde olanlar, peygamber rotasına girenler kurtulmuş, binmeyenlerin, peygamber safında yer almayanların ta-mamı helâk olmuş. İşte bu âyet, bize bunu dedi. Bize, peygamber ge-misine binin, dedi. Peygamber safında yerinizi alın, dedi. Kesinlikle bi-lesiniz ki, peygamberle birlik olanlar kurtulacak, geriye kalanlar helâk olacaklar, dedi. Ancak bizden bir rahmet olmak, yahut da belli bir zamana kadar geçinmelerine hükmettiklerimiz müstesnadır. Yâni eğer o boğulanlardan herkes boğulmayıp ta içlerinden bir kısmı kurtulmuşsa, bu Allah’ın rahmeti gereğidir. Onlar belli bir döneme kadar yaşayıp böylece imtihan olsunlar diye kurtarılmışlardır. Bazen Rabbimiz böyle bo-ğulmak durumuyla karşı karşıya kalan kullarını kurtarıveriyor. Niye? Ona bir rahmet olsun, ona bir rahmet kapısı açılsın, bir fırsat verilsin de Rabbine kulluğa dönebilsin diye. Veya henüz eceli gelmemiş de, Allah’ın bilip takdir buyurduğu o zamana kadar onu geçindirmek istediği, yaşatmak istediği için onu kurtarmaktadır, diye anlıyoruz. Değilse böyle bir durumda işte biz dağa sığınır kurtuluruz, gücümüze, kuvvetimize, devletimize, saltanatımıza, teknolojimize sığınır kurtuluruz, tedbir alır kurtuluruz demenin hiç bir anlamı yoktur. Her şey Allah’ın elindedir. Bu bindiğiniz gemilerde ve başka şeylerde tasarruf sizin eli-nizde değil, Allah’ın elindedir. İnsanın bu büyük güçlere hakim olması, Allah’ın lütf-u keremiyledir. Ama insanların bu tabiat güçlerine hâkimiyeti, Allah’ın izin verdiği sürecedir. Allah iznini kaldırıverdi mi, artık bu tabiat kuvvetlerinin insana itaati biter ve isyan ediverir. Kendisini yüzdüren, gemilerini taşıyan su bir anda onu boğuverir.
43,44. “Dilesek, onları suda boğardık; ne yardımlarına koşan bulunur ve ne de kendileri kurtulabilirlerdi. Ama katımızdan bir rahmet ve bir süreye kadar geçinme olarak geri bıraktıklarımız bunun dışındadır.” Eğer istesek onları suda boğarız da, onlar için bir feryatçı bulunmaz. Evet, eğer Rabbimiz dileseydi herkesi suda boğardı, herkes suda boğulurdu da hiç kimsenin feryâd-u figânı kimseye fayda sağlamazdı. Ne o zürriyetler için bir feryatçı, ne de onların feryatlarına yetişen biri olurdu. Yâni Rabbimiz için istediği takdirde onların tümünü boğup yok etmek hiç de zor değildir. O zaman o boğulanların feryatlarını işitip yardımlarına koşacak kimse bulunmaz, kurtarılmazlar da. Ne yardım, ne de kurtulma imkânına sahip değillerdir onlar. Ne elleriyle yaptıkları, ne aldıkları, alacakları tedbirleri, ne de onların Allah berisinde kulluk yapıp dua ettikleri, sığınıp güvendikleri tanrıları, onları Allah’ın azabından kurtaramaz. Nuh’un (a.s) oğlu bir dağa sığınmış, dağı kurtarıcı görmüştü ama boğulmaktan kendisini kurtaramamıştı. Çünkü onun kurtuluşu için Allah dağı vesile kılmadıkça, onunla kurtulmak asla mümkün değildir. Vesileyi yaratan da, onu devre dışı bırakan da Allah’tır. Peki bize ne dedi bu âyet? Anladık ki, tarihte bir peygamber gemisi varmış ve o gemiye inananlar alınır, inanmayanlar peygamber çocuğu dahi olsalar torpil geçilmezmiş. Gemiye binenler, tercihlerini peygamberden yana kullananlar, peygamber yörüngesinde olanlar, peygamber rotasına girenler kurtulmuş, binmeyenlerin, peygamber safında yer almayanların ta-mamı helâk olmuş. İşte bu âyet, bize bunu dedi. Bize, peygamber ge-misine binin, dedi. Peygamber safında yerinizi alın, dedi. Kesinlikle bi-lesiniz ki, peygamberle birlik olanlar kurtulacak, geriye kalanlar helâk olacaklar, dedi. Ancak bizden bir rahmet olmak, yahut da belli bir zamana kadar geçinmelerine hükmettiklerimiz müstesnadır. Yâni eğer o boğulanlardan herkes boğulmayıp ta içlerinden bir kısmı kurtulmuşsa, bu Allah’ın rahmeti gereğidir. Onlar belli bir döneme kadar yaşayıp böylece imtihan olsunlar diye kurtarılmışlardır. Bazen Rabbimiz böyle bo-ğulmak durumuyla karşı karşıya kalan kullarını kurtarıveriyor. Niye? Ona bir rahmet olsun, ona bir rahmet kapısı açılsın, bir fırsat verilsin de Rabbine kulluğa dönebilsin diye. Veya henüz eceli gelmemiş de, Allah’ın bilip takdir buyurduğu o zamana kadar onu geçindirmek istediği, yaşatmak istediği için onu kurtarmaktadır, diye anlıyoruz. Değilse böyle bir durumda işte biz dağa sığınır kurtuluruz, gücümüze, kuvvetimize, devletimize, saltanatımıza, teknolojimize sığınır kurtuluruz, tedbir alır kurtuluruz demenin hiç bir anlamı yoktur. Her şey Allah’ın elindedir. Bu bindiğiniz gemilerde ve başka şeylerde tasarruf sizin eli-nizde değil, Allah’ın elindedir. İnsanın bu büyük güçlere hakim olması, Allah’ın lütf-u keremiyledir. Ama insanların bu tabiat güçlerine hâkimiyeti, Allah’ın izin verdiği sürecedir. Allah iznini kaldırıverdi mi, artık bu tabiat kuvvetlerinin insana itaati biter ve isyan ediverir. Kendisini yüzdüren, gemilerini taşıyan su bir anda onu boğuverir.