Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Yâsîn — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

83 ayetRûpel 2 / 2
45. “Onlara: “Geçmişinizden ve geleceğinizden sakının, belki merhamet olunursunuz” dendiği zaman yüz çevirirler.” “Onlara geçmişinize, geleceğinize iyi bakın, öncenizi ve sonranızı iyi değerlendirin. Önünüze ve arkanıza dikkat edin. Önünüzde olanlardan arkanızda olanlardan korkup sakının, tüm hayatınızda takvalı olun. Tüm hayatınızı Allah için yaşayın. Önünüzdeki, elinizdeki şu kitabı hesaba katın. Bu kitabı takmazlık etmeyin, yolunuzu bu kitapla bulun. Hayatınızı bu kitapla düzenleyin. Ancak böyle yaptığınız zaman merhamete lâyık olur, öncekiler gibi kurtulanlardan olursunuz,” dendiği zaman bu sözü hiç ciddiye almıyorlar, hesaba katmıyor-lar, yüz çeviriyorlar. Halbuki insan önündekileri ve arkasındakileri her zaman hesaba katmak zorundadır. Bir kere kendisi, kendi geleceği açısından kendisinin önceden işlemiş olduğu, önceden takdim edip göndermiş olduğu amellerin hesabını çok ciddi bir biçimde yapmak zorundadır. Şu ana kadar geçen ömrünün hesabını çok iyi yapacak. Eğer geçen ömründe iyilikleri, hayırlı amelleri, Allah için salih amelleri çok az ise Allah’tan korkacak, tevbe edecek ve daha iyi ameller işlemeye yönelecek, geride kalan ömrünü çok daha iyi değerlendirmenin hesabına girecektir. Sonra geriye bıraktıklarına, çoluğuna, çocuğuna, insanlara bıraktıklarına bakacak; geriye bıraktıklarının insanlara nasıl yansıyacağını, iyi mi, kötü mü olduğunu hesap edecektir. Çocuklarıma bıraktığım bir hayat programı, onlara kazandırdığım bir yaşam biçimi, insanlar için yazdığım bir kitapla acaba arkama benden ne kaldı? Acaba insanlara zehirli mikroplar mı bıraktım, yoksa arkamda onları cennete kazandıracak güzel çığırlar mı bıraktım? Bunun hesabını çok iyi yapmak zorundayız. Yâni kendimiz bizzat kendi ellerimizle iyi şeyler, hayırlı şeyler işleyerek göndermeye, arkamıza da iyi şeyler, iyi eserler, iyi izler bırakmaya çalışacağız. Arkamıza ve önümüze iyi bakacağız. Arkamızı ve önümüzü iyi değerlendireceğiz. Arkamızdakilerden, onların hayatlarından ve başlarına gelenlerden ibret alacağız. Bizden önce tarih içinde helâk olanlar niçin helâk olmuşlar, onlar ne yapmışlar? Nasıl yaşamışlar ki helâk yasasına mahkum olmuşlar? Helâk edilenlerin arasından kurtulanlar nasıl kurtulmuşlar? Kurtuluş yasası nasıl işlemiş, bunları çok iyi değerlendireceğiz. Önümüz konusunda da çok dikkatli davranacağız. Önümüzde ölüm var, kabir var, hesap-kitap var, cennet ve cehennem var. Bunların hesabını da güzel yapacağız. Ama insanlar bundan yüz çeviriyorlar. Zaten:
46. “Zaten Rabb’ının âyetlerinden herhangi biri kendilerine geldiğinde ondan hep yüz çevire gelmişlerdir.” Bütün bu âyetlerden dolayı Rabblerine teslim olup kulluğa yö-nelecekleri yerde, kendileri Rabblerinin bir âyetiyle karşılaşmaya görsünler, yaptıkları sadece ondan yüz çevirmek, görmezden gelmek, yok farz etmek, ilgilenmemek, kör ve sağır kesilmektir. Halbuki onlara düşen bakmak, görmek, duymak, işitmek ve hemen boyun eğerek onunla yol bulmaya, onunla hayat düzenlemeye koşmaktır. Nankör insanlar Allah’ın kendilerine açtığı bu rahmet kapılarından istifade et-mek istemiyorlar, yan çiziyorlar. Kendilerine hangi âyet gelirse gelsin, hangi âyet arz edilirse edilsin, ister metlûv ister meşhût olsun yan çiziyorlar, ilgilenmiyorlar, ciddiye almıyorlar. Anlıyorlar aslında hainler, duyuyorlar, kavrıyorlar, farkına varıyorlar âyetlerin, ama görmezden, duymazdan, anlamazdan geliyorlar. Sadece akılları değil, duyuları da kalmamıştır bunların. İşte şu anda da insanlar kendilerine Allah âyetleri arz edilince yalan sayıyorlar, ilgilenmiyorlar, dalga geçiyorlar. Adama sen mi daha iyi bilirsin, yoksa Allah mı, diye sorsanız, adam diyecek ki: “Arkadaş ne oluyor, ben de Müslümanım, elbette Allah daha iyi bilir.” “Mirası kim daha iyi bilir? Allah mı, başkaları mı?” “Elbette Allah,” diyecektir. Ama babası öldüğü gün adam farklı hareket edecektir. En bilen dediği Allah’ın miras hukukunu terk edip filanların dediği gibi malını paylaşacaktır. Meselâ adama sorsak, “Kardeş, Allah bu kitabı bize okunsun, anlaşılsın ve ona göre bir hayat yaşansın diye mi gönderdi?” “El-bette diyecektir,” adam. “Peki okumasam da, tanımadan yaşasam da Allah bizden razı olmak zorunda mıdır?” “Hayır,” diyecek adam. Ama öyle bir hayat yaşayacak ki kitaptan habersiz. Kitaba yan çizecektir, ilgisiz davranacaktır kitaba. Bu nasıl bir iştir? Anlayan varsa söylesin, biz de bilelim. Demek ki sadece kabul ettim demek yetmemektedir. Yâni namazı kabul ediyorum diyenlerin namazcı oldukları söylenemeyecektir. İşte yalan sayma anlayabildiğimiz kadarıyla budur. İnkar et-mek değil de uygulamadan uzak kalmaktır yalan saymak. İşte böyle, âyet ne derse desin ben bildiğimi okurum diyenlere, âyetler doğrultusunda bir hayat yaşamayanlara deseniz ki:
47. “Onlara: “Allah’ın size verdiği rızıktan sarfe-din” denince inkâr edenler inananlara: “Allah dileseydi doyurabileceği bir kimseyi biz mi doyuralım? Doğrusu siz apaçık bir sapıklıktasınız” derler.” Bu tür insanlara Allah’ın size ayırdığı, Allah’ın size verdiği şu rızklardan, şu nasiplerinizden siz de O’nun istediği, belirlediği fakirlere harcayın, bakın Allah size neler vermiş, Rabbiniz size ne fırsatlar tanımış. Bunları size veren Allah’tır, gelin o zaman sizler de Allah’ın si-ze verdiği mallardan, rızıklardan, hayatınızdan, gücünüzden, kuvvetinizden, bilginizden, zamanınızdan, imkânlarınızdan, gecenizden, gün-düzünüzden Allah yolunda ona muhtaç olanlara bir şeyler verin, bir şeyler harcayın, gören gözün varsa haydi bunu sana veren Allah yolunda kullan, elin mi var tutan, ayağın mı var yürüyen, kulağın mı var duyan, kalbin mi var hisseden, aklın mı var anlayan, kavrayan, haydi onu sana verenin istediği yerde kullan, ilmin mi var bildiğin, haydi onu veren yolunda kullan, onu birilerine ulaştır denildiği zaman denildiği zaman.. Yâni para, mal, mülk, ilim, sıhhat gibi genel olarak Allah’ın sana sunduğu tüm imkânları Allah yolunda infak et dendiği zaman, kâfirler, hakkı örtenler, fıtratlarını örtenler, Allah’ın hakkını, Allah’ın âyetlerini örtbas edenler derler ki, “Ne yâni bize veren Allah ta onlara ver-meyen kim? Bize bolca veren Allah isteseydi onlara da verirdi. Bizi zenginleştiren Allah dileseydi onları da zenginleştirirdi Ne yâni onlara Allah vermemişken bize ne oluyor? Allah’ın doyurmadıklarını biz mi doyuracağız? Allah’ın vermediklerine biz mi vereceğiz? Biz Allah’tan daha mı zenginiz? Allah’tan daha mı merhametliyiz? Yoksa Allah âdil değil de, biz mi âdiliz,” derler. “Şuna bakın hele! Allah bizden infak is-tiyor, Allah bizden fakirlere harcama istiyor, olacak şey midir bu? Yâni Allah’ın doyurmaya güç yetirdiği halde doyurmadıklarını biz mi doyuracağız,” derler. “Biz Allah’tan daha dengeli mi davranacağız,” diyerek kendilerini infaka dâvet eden mü’minlere, “siz başka değil, apaçık bir sapıklık içindesiniz,” diyorlar. İşte bu, kâfir mantığıdır. Malın mülkün Allah’a ait oluşunu ret biçiminde bir kâfir mantığı. Aynen bunun gibi, “Allah’ın öldürdüğü yen-miyor da bizim öldürdüğümüz, bizim kestiklerimiz mi yenecek?” demişlerdi başka bir yerde. Hani vadesiyle ölen hayvan yenmiyor da bi-zim kestiklerimiz yeniyor ya. “Allah’ın öldürdükleri yenmiyor, bizim öl-dürdüklerimiz yeniyor, olacak şey mi bu,” diyorlardı. Kâfir mantığı, bu-rada da öyle. Sanki Allah’ın öldürdüğü ayrı, bizim öldürdüğümüz ayrıymış gibi. Sanki bizim öldürdüklerimiz de Allah’ın öldürdüğü değilmiş gibi. Sanki rızık kendilerininmiş, sanki ellerindeki mal kendilerininmiş, Allah’ınki ayrı kendilerinin ki ayrıymış gibi. Sanki kendi malları kendilerinin de, Allah’ın ayrıca malı varmış gibi. Veya sanki Allah’ınkilerle kendilerinin ki farklı. Sanki kendi ellerindekiler, ceplerindekiler Allah’ın değil. Halbuki bizimkiler de Allah’ın, Allah’ınkiler de Allah’ın. Bunu an-layamayan, Allah’ı mülkün sahibi bilmeyen, kendilerini mülkün sahibi bilen bu alçaklar zırnık bile veremiyorlar. “Allah’ın doyurmadıklarını, doyurmayı murad etmediklerini biz mi doyuracağız,” derler. Kendi mallarını Allah’ınkilerden ayırmaya ça-lışırlar. Halbuki kendilerine gelenler de, kendilerine rızık olarak ayrılanlar da bu insanlardan, bu garibanları sömürmelerinden, sömürü düzenlerinden gelmektedir. Bakın ki bu kâfirler, bu âyetleri örtenler bu paraları nerelerden kazanıyorlar? O garibanların alın terleri, vergileri, onların değil mi bunlar? Halka, çalıştırdıklarına keyiflerine göre ücret biçiyorlar, keyiflerine göre hak veriyorlar, onların kanlarını, iliklerini emiyorlar, imkânlarını sömürüyorlar, şiştikçe şişiyorlar, ondan sonra da dönüp diyorlar ki, “Allah’ın doyurmadıklarını biz mi doyuracağız?” Biz de onlara, “ey zalimler, sizler bu insanları sömürerek doymuyor musunuz? Onların haklarını kendilerine verin,” diyeceğiz. “Evet, onlara vermeyen de, size veren de Allah’tır. Ama size verdiklerinin, sizin aracılığınızla onlara verilmesini emreden de Allah’tır. Sizi onlarla, onları da sizlerle imtihan ediyor Allah,” diyeceğiz. Her konuda yetki sahibi Allah’tır. Şuna yenir buna yenmez demek bi-zim yetkimizde değil ki. Vadesiyle ölene yenmez, sizin kestiğiniz yenir diyen de Allah’tır, diyeceğiz. Bir Müslümanın malına ilişkin görevleri vardır. Kitabımız Müs-lümanın malına ve sahip olduğu her şeyine ilişkin görevlerini anlatırken zekat, sadaka ve infak kelimelerini kullanır. Zekat, sadakayla eş anlamlıdır. Sadaka zekattır. Zekat kelimesi, bu sadakanın icrâsıyla or-taya çıkan sonuçtur. Hem kişinin mala bakışının temizlenmesi, nefsinin tezkiyesi, nefsinin cimrilikten arınması, hem toplumun o kişinin malına bakışının temizlenmesi, hem de sadakası verilen malın temizlenmesi demektir. Sadaka da, “tasdik” kökünden gelir. Yâni kişinin malına ve sahip olduklarına Allah’ın karışması, imanının tasdiki, sadâkati ve eyleme dönüşmesi anlamınadır. Kişinin malla ilişkisine, malı nereden kazanıp nerelerde harcayacağına Allah’ın tam yetkili oluşuna imandır. Öyleyse kitabımız tarafından zamanı ve miktarı belirlenmiş toplumsal bir fârizadır zekat ve sadaka. Bir de infak vardır. İnfak, kişinin sahip olduklarında Allah’ın belli bir hakkıdır ki, bunun zamanı ve miktarı belirtilmemiştir. Kişinin iman gücüne ve samimiyetine bırakılmıştır. Tamamını da verebilir, yarısını da verebilir, bugün de, yarın da verebilir. Bir hurması vardır yarısını verir, bir çuvalı vardır bir kısmını verir.
48.“Doğru sözlü iseniz bildirin bu vaad ne zamandır?” derler.” İnkârlarının şımarıklığıyla derler ki, “biz ölecekmişiz, bu hayat bitecekmiş, sonra tekrar dirilecekmişiz, sonra hesap kitap başlayacakmış, bu Allah’ın mutlak sûrette gerçekleşecek vaadiymiş. Siz bunları bizim külahımıza anlatın. Eğer sâdıksanız, eğer bu sözlerinizi eyleme döküp ispata hazırsanız, eğer ciddiyseniz, sözünüzün eriyseniz, söyleyin bakalım, ne zamanmış bu vaadedilenler? Hani ne zaman bu tehdit? Ne zaman kıyamet? Ne zaman tekrar diriliş? Ne zaman mahşer? Ne zaman hesap kitap? Ne zaman cennet, cehennem?” diyerek hem Allah’ın vaadini yargılamaya, hem Allah’ın sözcüsü olan peygamberlerini, hem de Müslümanlarla alay etmeye, dalga geçmeye çalışıyorlar. “Söylesene ey peygamber, şu senin bizi kendisiyle uyardığın vaad ne zaman? Hani yıllar geçtiği halde o sözünü ettiğin va-ad’den ses yok. Hani nerde o? Olmaz böyle şey. Hikâye bu dedikleriniz. Kesinlikle böyle bir azap yoktur. Kesinlikle bize bir son gelmeyecek. Kesinlikle öldükten sonra tekrar dirilme olmayacak,” diyorlar. “Masal bunlar,” diyorlar. Rabbimizin bu ifadelerinden anlıyoruz ki, aslında bu adamların içlerini bir şeyler yiyip bitiriyor. Yâni içlerindekilerden ötürü bu adamlar bunu peşinen kabule yanaşmayacaklar. Aslında fıtratları sürekli kendilerini Allah’a imana çağırdığı halde, kalpleri Allah’a ve Allah’ın va-adlerine teslimiyet konusunda kendilerini sıkıştırdığı halde, etraflarındaki tüm Allah âyetleri onları buna sevk ettiği halde, tüm bu âyetleri görmezden, duymazdan geliyor, vicdanlarının sesini bastırmaya çalışıyorlar ve “iyi de ne zaman?” diyorlar. Allah da diyor ki bakın:
49, 50. “Çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak bir tek çığlık beklerler. O zaman, artık ne vasiyet edebilirler, ne de ailelerine dönebilirler.” Kıyameti mi soruyor bu adamlar? Kıyametin zamanını mı soruşturuyorlar? Kaç gün sonra? Kaç ay sonra kopacak mı diyorlar? Sorsunlar bakalım, onlar başka bir şey değil, sadece bir tek ses, bir tek sayha bekliyorlar. Bir titreşim, bir anons, bir komut veya bir melek sesi, ya da Allah’tan bir sarsma bekliyorlar. Bir nefes bekliyor onlar. Bir nefesle işleri bitirilecek onların. Hem de onlar çekişip dururlarken. Hasımlaşırlarken, birdenbire başlarında patlayıverecek. Evet, tartışıp dururlarken. Mallarıyla, mülkleriyle bir tekâsür hayatı yaşarlarken, aman malım çok olsun, aman markım, dolarım çok olsun, aman makamım, mansıbım, aman alkışım, şöhretim çok olsun diye dalaşıp dururlarken veya elbiselerinin rengini, desenini, arabalarının boyasını, evlerinin tefrişini tartışıp dururlarken birden bire geliverecek o ses, o sayha. O son nefes dediğimiz şey her şeyi bitir-miyor mu? O mutlaka bir gün gelecektir. Ya ölümle ya da kıyametle. Bu sayha -Allah en iyisini bilir- birinci surdur. Allah Resûlü’nün bir ha-dislerinde beyan buyurduğuna göre, insanlar hayvanlarına su verirlerken veremeden, yemeği ağızlarına götürürlerken götüremeden, ko-nuşurlarken sözleri boğazlarında düğümlenerek, yarıda kesilerek geliverecek. Özel bir zamanı yoktur onun. Evet o demde ne bir kimseye bir tavsiyede bulunmaya, ne bir telefon açmaya, ne varislerine vasiyete, ne de ailelerine dönmeye güç yetirebilirler. Her şey, her şey bitmiştir. Artık birbirlerine, çevresindekilere, çocuklarına, kendilerini dinleyenlere aman büyük düşünün, aman büyük oynayın, aman ticarete atılın, aman şunları şunları ele geçirin, aman şu şu makamları kapın deme imkânları, insanlara bir şeyler tavsiye etme adına lakırdılarda bulunma imkânları kalmamıştır. Artık ağızlarını gere gere yaptıkları konuşmaları, lüzumsuz emir dağıtmaları, tartışmaları bitmiştir. Ehillerine, yerlerine, yurtlarına da dönemezler. Kendi evlerine, kendi adamlarının yanına, dükkanlarına, bürolarına da dönme imkânları kalmamıştır artık. İşte görüyoruz camideyken ölüverenleri. Yolda, belde kalıverenler. Dur ehlime dönecektim, evime varacaktım diyebiliyorlar mı? Musallâ taşına konduktan sonra geri dönemiyorlar, kabre konduktan sonra geri gelemiyorlar.
49, 50. “Çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak bir tek çığlık beklerler. O zaman, artık ne vasiyet edebilirler, ne de ailelerine dönebilirler.” Kıyameti mi soruyor bu adamlar? Kıyametin zamanını mı soruşturuyorlar? Kaç gün sonra? Kaç ay sonra kopacak mı diyorlar? Sorsunlar bakalım, onlar başka bir şey değil, sadece bir tek ses, bir tek sayha bekliyorlar. Bir titreşim, bir anons, bir komut veya bir melek sesi, ya da Allah’tan bir sarsma bekliyorlar. Bir nefes bekliyor onlar. Bir nefesle işleri bitirilecek onların. Hem de onlar çekişip dururlarken. Hasımlaşırlarken, birdenbire başlarında patlayıverecek. Evet, tartışıp dururlarken. Mallarıyla, mülkleriyle bir tekâsür hayatı yaşarlarken, aman malım çok olsun, aman markım, dolarım çok olsun, aman makamım, mansıbım, aman alkışım, şöhretim çok olsun diye dalaşıp dururlarken veya elbiselerinin rengini, desenini, arabalarının boyasını, evlerinin tefrişini tartışıp dururlarken birden bire geliverecek o ses, o sayha. O son nefes dediğimiz şey her şeyi bitir-miyor mu? O mutlaka bir gün gelecektir. Ya ölümle ya da kıyametle. Bu sayha -Allah en iyisini bilir- birinci surdur. Allah Resûlü’nün bir ha-dislerinde beyan buyurduğuna göre, insanlar hayvanlarına su verirlerken veremeden, yemeği ağızlarına götürürlerken götüremeden, ko-nuşurlarken sözleri boğazlarında düğümlenerek, yarıda kesilerek geliverecek. Özel bir zamanı yoktur onun. Evet o demde ne bir kimseye bir tavsiyede bulunmaya, ne bir telefon açmaya, ne varislerine vasiyete, ne de ailelerine dönmeye güç yetirebilirler. Her şey, her şey bitmiştir. Artık birbirlerine, çevresindekilere, çocuklarına, kendilerini dinleyenlere aman büyük düşünün, aman büyük oynayın, aman ticarete atılın, aman şunları şunları ele geçirin, aman şu şu makamları kapın deme imkânları, insanlara bir şeyler tavsiye etme adına lakırdılarda bulunma imkânları kalmamıştır. Artık ağızlarını gere gere yaptıkları konuşmaları, lüzumsuz emir dağıtmaları, tartışmaları bitmiştir. Ehillerine, yerlerine, yurtlarına da dönemezler. Kendi evlerine, kendi adamlarının yanına, dükkanlarına, bürolarına da dönme imkânları kalmamıştır artık. İşte görüyoruz camideyken ölüverenleri. Yolda, belde kalıverenler. Dur ehlime dönecektim, evime varacaktım diyebiliyorlar mı? Musallâ taşına konduktan sonra geri dönemiyorlar, kabre konduktan sonra geri gelemiyorlar.
51, 52. “Sûra üflenince, kabirlerinden Rabblerine koşarak çıkarlar. “Vay halimize! Yattığımız yerden bizi kim kaldırdı?” derler. Onlara: “İşte Rahmân olan Allah’ın vaad ettiği budur, peygamberler doğru söylemişlerdi” denir.” Artık sûra tekrar üfürülmüştür. Kıyam sûru. İnsanların öldükten sonra kalkış anonsu. Sûra üfürüldü ve insanlar diriliş vaad olundukları bir âlemin diriliş anonsunu, vaad olundukları bir âleme kalkış çağrısını almışlardır. Bir de bakarsın ki hepsi kabirlerinden kalkmış Rabblerine doğru akın akın gidiyorlar. İnsanları yerlerinden, kabirlerinden kaldıran bir sûr. Bu sûr’u duyunca tüm insanlar kalkacaklar ve Rabblerine doğru gidecekler. Burada ciddi ciddi düşünmek zorundayız. Kime gidiyoruz? Kimin huzuruna gidiyoruz? Kime hesap ödeyeceğiz? Kime karşı sorumluyuz ve kimlere kulluk ediyoruz? Bunu çok iyi düşünmek ve ona göre hareket etmek zorundayız. Bakın kâfirler diyecekler ki: Şaşkınlar, dünyada şaşkınlıklarından ne yaptığını bilmeyenler diyorlar ki, diyecekler ki, “eyvah bize! Vah bize! Vay başımıza gelenlere! Bizi kim kaldırdı kabirlerimizden? Bizi kim uyandırdı bu uykularımızdan? Kim kaçırdı rahatlarımızı? Şöyle ne güzel rahatımız yerindeydi. Unutulup gitmiştik, sümenaltı edilmiştik. Ne oldu? Kim deşeleyip çıkardı bizi? Yuh olsun, bizi kim kaldırdı böyle? Bize bu ruhumuzu kim verdi böyle? Bizi bu yattığımız yerlerden başka yerlere kim sevk ediyor? Nereye gidiyoruz? Başımıza neler gelecek? Bizi neler bek-liyor,” diyecekler. Allah en iyisini bilir, bunu söyleyen kâfirdir. İnkâr ettiği, reddettiği, gelmez dediği, olmaz dediği bir gerçekle yüz yüze gelince, kâfir, hayretinden, dehşetinden böyle diyecek. Evet ölümünden sonra diriltilirken kâfirlerin ilk söyleyeceği söz işte budur. Onlar böyle hayret ve dehşet içinde feryat ederlerken, beri tarafta mü’minler de, bu durumla karşı karşıya geleceklerini bilen, zaten buna iman edip bekleyen mü’minler de diyecekler ki, “işte Rahmân olan Allah’ın vaad ettiği budur, peygamberler de doğru söylemişlerdi,” derler. “Rahmân olan Allah böyle vaad etmemiş miydi? Rahmân olan Allah rahmeti gereği bunu daha önce size dememiş miydi? Bugün olacaklar henüz daha olmadan olmuş gibi sizi bununla uyarmamış mıydı? Rahmân’ın bu vaadinden haberiniz yok muydu sizin? Sadık olan Allah’ın elçilerinin haber verdikleri gün işte bu gündür diyecekler. Meğer peygamberler sadıkmış, meğer onlar tasdik edilesi şeyler söylüyorlarmış. Meğer onlar sözünün eri kimselermiş. İşte dedikleri bir bir karşımıza çıkmadı mı?” diyecekler. Yâni âyetin birinci bölümü kâfirlere, ikinci bölümü de mü’min-lere aittir. Diriltildikleri anda kâfirler eyvah diyecekler, gerçeği anlayacaklar ama ne anlamı var ki bu anlamanın? Geçmiş olsun. Gelin bunu bu günden anlayalım. İşte mü’minler de bu Rahmân’ın vaad ettiği ve peygamberlerin sadâkatle tasdik ettikleri gündür diyecekler. Aman burada şuna dikkat edelim. Bu söz bize söylenmesin. Bu sözün söylendiği kimselerden olmayalım ve eğer yakınlarımızda, etrafımızda bu tür gafil insanlar varsa mutlaka onları uyaralım. “Öldükten sonra mutlak bir diriliş ve hesaba çekiliş var. Gelin ne olur ya-rın eyvah demeden bu günden buna göre bir hayat yaşayın,” diyelim. Elbette bir insan Allah’ın âyetlerini örter, Allah’ın kitabını örtbas eder, peygamberin sözlerini duymazdan gelerek bir hayat yaşarsa, bu hadise, bu diriliş gerçeği sanki hiç duymadığı, bilmediği, tanımadığı bir hadise gibi gelecek. Ve tabiatıyla şaşkınlığı düşecektir. Ama bunu bilen birisi için çok normal bir hadisedir. Mü’min bunu önceden biliyor, inanıyor, bekliyor ve hazırlık yapıyorsa, ona hiç de şaşkınlık vermeyecektir. İşte bilenler de, mü’minler de böyle diyecekler. “Bu, Rahmân’ın bize vaad ettiği gündür. Biz bunu biliyor, bekliyorduk. Tüm hayatımızı bu günün hesabıyla yaşıyorduk. Gördünüz mü Allah’ın elçileri ne kadar doğru söylemişler?” diyecekler. Yarın bu mutlaka gerçekleşecektir. Rabbimiz bize olan merhametinin gereği olarak yarın olacak bir gerçeği bugünden, sanki şu anda olmuş gibi, oluyormuş gibi bize anlatıyor, haber veriyor. Ama ne yazık ki insanlar bunun hesabını yapmıyorlar. Bunu gündemlerine almıyorlar. Dirilişi, hesabı, kitabı unutarak bir hayat yaşıyorlar. Lâkin bir gün bu acı gerçekle karşı karşıya geldikleri zaman hiç de hoşlanmayacaklar. Çünkü bugün cezanın verileceği bir gündür. Bugün iyilerin iyiliklerinin karşılığı olarak cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinin cezası olarak cehenneme akacakları, dolacakları bir gündür.
51, 52. “Sûra üflenince, kabirlerinden Rabblerine koşarak çıkarlar. “Vay halimize! Yattığımız yerden bizi kim kaldırdı?” derler. Onlara: “İşte Rahmân olan Allah’ın vaad ettiği budur, peygamberler doğru söylemişlerdi” denir.” Artık sûra tekrar üfürülmüştür. Kıyam sûru. İnsanların öldükten sonra kalkış anonsu. Sûra üfürüldü ve insanlar diriliş vaad olundukları bir âlemin diriliş anonsunu, vaad olundukları bir âleme kalkış çağrısını almışlardır. Bir de bakarsın ki hepsi kabirlerinden kalkmış Rabblerine doğru akın akın gidiyorlar. İnsanları yerlerinden, kabirlerinden kaldıran bir sûr. Bu sûr’u duyunca tüm insanlar kalkacaklar ve Rabblerine doğru gidecekler. Burada ciddi ciddi düşünmek zorundayız. Kime gidiyoruz? Kimin huzuruna gidiyoruz? Kime hesap ödeyeceğiz? Kime karşı sorumluyuz ve kimlere kulluk ediyoruz? Bunu çok iyi düşünmek ve ona göre hareket etmek zorundayız. Bakın kâfirler diyecekler ki: Şaşkınlar, dünyada şaşkınlıklarından ne yaptığını bilmeyenler diyorlar ki, diyecekler ki, “eyvah bize! Vah bize! Vay başımıza gelenlere! Bizi kim kaldırdı kabirlerimizden? Bizi kim uyandırdı bu uykularımızdan? Kim kaçırdı rahatlarımızı? Şöyle ne güzel rahatımız yerindeydi. Unutulup gitmiştik, sümenaltı edilmiştik. Ne oldu? Kim deşeleyip çıkardı bizi? Yuh olsun, bizi kim kaldırdı böyle? Bize bu ruhumuzu kim verdi böyle? Bizi bu yattığımız yerlerden başka yerlere kim sevk ediyor? Nereye gidiyoruz? Başımıza neler gelecek? Bizi neler bek-liyor,” diyecekler. Allah en iyisini bilir, bunu söyleyen kâfirdir. İnkâr ettiği, reddettiği, gelmez dediği, olmaz dediği bir gerçekle yüz yüze gelince, kâfir, hayretinden, dehşetinden böyle diyecek. Evet ölümünden sonra diriltilirken kâfirlerin ilk söyleyeceği söz işte budur. Onlar böyle hayret ve dehşet içinde feryat ederlerken, beri tarafta mü’minler de, bu durumla karşı karşıya geleceklerini bilen, zaten buna iman edip bekleyen mü’minler de diyecekler ki, “işte Rahmân olan Allah’ın vaad ettiği budur, peygamberler de doğru söylemişlerdi,” derler. “Rahmân olan Allah böyle vaad etmemiş miydi? Rahmân olan Allah rahmeti gereği bunu daha önce size dememiş miydi? Bugün olacaklar henüz daha olmadan olmuş gibi sizi bununla uyarmamış mıydı? Rahmân’ın bu vaadinden haberiniz yok muydu sizin? Sadık olan Allah’ın elçilerinin haber verdikleri gün işte bu gündür diyecekler. Meğer peygamberler sadıkmış, meğer onlar tasdik edilesi şeyler söylüyorlarmış. Meğer onlar sözünün eri kimselermiş. İşte dedikleri bir bir karşımıza çıkmadı mı?” diyecekler. Yâni âyetin birinci bölümü kâfirlere, ikinci bölümü de mü’min-lere aittir. Diriltildikleri anda kâfirler eyvah diyecekler, gerçeği anlayacaklar ama ne anlamı var ki bu anlamanın? Geçmiş olsun. Gelin bunu bu günden anlayalım. İşte mü’minler de bu Rahmân’ın vaad ettiği ve peygamberlerin sadâkatle tasdik ettikleri gündür diyecekler. Aman burada şuna dikkat edelim. Bu söz bize söylenmesin. Bu sözün söylendiği kimselerden olmayalım ve eğer yakınlarımızda, etrafımızda bu tür gafil insanlar varsa mutlaka onları uyaralım. “Öldükten sonra mutlak bir diriliş ve hesaba çekiliş var. Gelin ne olur ya-rın eyvah demeden bu günden buna göre bir hayat yaşayın,” diyelim. Elbette bir insan Allah’ın âyetlerini örter, Allah’ın kitabını örtbas eder, peygamberin sözlerini duymazdan gelerek bir hayat yaşarsa, bu hadise, bu diriliş gerçeği sanki hiç duymadığı, bilmediği, tanımadığı bir hadise gibi gelecek. Ve tabiatıyla şaşkınlığı düşecektir. Ama bunu bilen birisi için çok normal bir hadisedir. Mü’min bunu önceden biliyor, inanıyor, bekliyor ve hazırlık yapıyorsa, ona hiç de şaşkınlık vermeyecektir. İşte bilenler de, mü’minler de böyle diyecekler. “Bu, Rahmân’ın bize vaad ettiği gündür. Biz bunu biliyor, bekliyorduk. Tüm hayatımızı bu günün hesabıyla yaşıyorduk. Gördünüz mü Allah’ın elçileri ne kadar doğru söylemişler?” diyecekler. Yarın bu mutlaka gerçekleşecektir. Rabbimiz bize olan merhametinin gereği olarak yarın olacak bir gerçeği bugünden, sanki şu anda olmuş gibi, oluyormuş gibi bize anlatıyor, haber veriyor. Ama ne yazık ki insanlar bunun hesabını yapmıyorlar. Bunu gündemlerine almıyorlar. Dirilişi, hesabı, kitabı unutarak bir hayat yaşıyorlar. Lâkin bir gün bu acı gerçekle karşı karşıya geldikleri zaman hiç de hoşlanmayacaklar. Çünkü bugün cezanın verileceği bir gündür. Bugün iyilerin iyiliklerinin karşılığı olarak cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinin cezası olarak cehenneme akacakları, dolacakları bir gündür.
53, 54. “Tek bir çığlık kopar, hepsi, hemen huzurumuza getirilmiş olur. Artık bugün kimseye hiçbir haksızlıkta bulunulmaz. İşlediklerinizden başkasıyla karşılık görmezsiniz.” Evet o sadece bir tek sayhadır. Bütün bunlar sadece bir sese, bir tek kalk borusuna bağlıdır. Bir haykırma, bir anons, tek bir sarsıntı. Dirilin! Kalkın haydin bakalım! denecek o kadar. Bir de bakmışsın ki, hepiniz dirilmiş ve Allah’ın huzurundasınız. Üfürülecek bir sûr’un akabinde bir de bakmışsınız ki herkes Allah huzurundadır. Kimsenin bundan kaçıp kurtulması mümkün değildir. “Beni yakın, külümü rüzgarlı bir günde havaya savurun. Benim cesedimi denize atıp balıklara yem edin. Benim cesedimi çok derin gömün. Benim mezarım üstüne tonlarla mermerler yığın ki ben diriliş gününde kalkmayayım,” demenin hiç bir anlamı yoktur. Bir sayha sonrasında bir de bakmışlar ki herkes Allah’ın huzurundadır. İsteyen de, istemeyen de. Asılmaya giden de, sevgiliyle buluşmaya koşan da. Allah isteyince O’nun huzurunda olmamaya imkân var mı? O gün hiç kimseye haksızlık edilmeyecektir. Hiç kimseye hiçbir konuda zulmedilmeyecektir. Ne yapmadıklarını yaptı şeklinde, ne de yaptıklarını yapmamış şeklinde kimseye zerre kadar haksızlık edilmeyecektir. Ne amellerin zâyi edilmesi, ne işlemediklerinden ötürü ceza verilmek şeklinde, ne birilerinin suçunu bir başkasına yüklemek, ne de birileri sebebiyle birilerine zulmetmek şeklinde kimseye zerre kadar haksızlık yapmaz Allah. Herkesin imanı, ameli neyse, nasıl bir hayat yaşamışsa, iyi ya da kötü, zerre kadar da olsa kim ne yapmışsa onu mutlak sûrette değerlendirmeye tabi tutar Allah. Üstelik kötülüklere bire bir ceza verilirken, iyiliklerin karşılığı en az on misli ve hattâ daha da artırılacaktır. Herkesin hakkı neyse? Yaşadığı hayatın, yaptığı amellerin neticesi neyi gerektiriyorsa o verilecektir. Ya da o gün insanlar bizzat kendi yaptıklarının karşılığını göreceklerdir. Rabbimiz kimseye zulmetmez. Rabbimiz kullarına zulmetmeden yana değildir. Bunu bir de bunu şöyle anlıyoruz. Rabbimiz âyetlerini böyle açık açık anlatmadan kimseyi sorumlu tutmaz. Uyarmadan kimseye azap etmez. Ama insanlar kendi hür iradeleriyle zulmü isti-yorlarsa, insanlar zalim oluyorlarsa, olmamaları gereken yerde, bulunmamaları gereken yerde Allah’a kulluk ortamından çıkarak, kendi kendilerine zulmetmeye başlarlarsa, insanlar Allah’ın âyetlerine karşı böyle kör ve sağır davranarak zulmetmeye başlar, zulmü hakkederlerse, o zaman Allah da onların bu zulümlerini onaylayıverir. Kâfirlerin bu durumuna karşılık:
53, 54. “Tek bir çığlık kopar, hepsi, hemen huzurumuza getirilmiş olur. Artık bugün kimseye hiçbir haksızlıkta bulunulmaz. İşlediklerinizden başkasıyla karşılık görmezsiniz.” Evet o sadece bir tek sayhadır. Bütün bunlar sadece bir sese, bir tek kalk borusuna bağlıdır. Bir haykırma, bir anons, tek bir sarsıntı. Dirilin! Kalkın haydin bakalım! denecek o kadar. Bir de bakmışsın ki, hepiniz dirilmiş ve Allah’ın huzurundasınız. Üfürülecek bir sûr’un akabinde bir de bakmışsınız ki herkes Allah huzurundadır. Kimsenin bundan kaçıp kurtulması mümkün değildir. “Beni yakın, külümü rüzgarlı bir günde havaya savurun. Benim cesedimi denize atıp balıklara yem edin. Benim cesedimi çok derin gömün. Benim mezarım üstüne tonlarla mermerler yığın ki ben diriliş gününde kalkmayayım,” demenin hiç bir anlamı yoktur. Bir sayha sonrasında bir de bakmışlar ki herkes Allah’ın huzurundadır. İsteyen de, istemeyen de. Asılmaya giden de, sevgiliyle buluşmaya koşan da. Allah isteyince O’nun huzurunda olmamaya imkân var mı? O gün hiç kimseye haksızlık edilmeyecektir. Hiç kimseye hiçbir konuda zulmedilmeyecektir. Ne yapmadıklarını yaptı şeklinde, ne de yaptıklarını yapmamış şeklinde kimseye zerre kadar haksızlık edilmeyecektir. Ne amellerin zâyi edilmesi, ne işlemediklerinden ötürü ceza verilmek şeklinde, ne birilerinin suçunu bir başkasına yüklemek, ne de birileri sebebiyle birilerine zulmetmek şeklinde kimseye zerre kadar haksızlık yapmaz Allah. Herkesin imanı, ameli neyse, nasıl bir hayat yaşamışsa, iyi ya da kötü, zerre kadar da olsa kim ne yapmışsa onu mutlak sûrette değerlendirmeye tabi tutar Allah. Üstelik kötülüklere bire bir ceza verilirken, iyiliklerin karşılığı en az on misli ve hattâ daha da artırılacaktır. Herkesin hakkı neyse? Yaşadığı hayatın, yaptığı amellerin neticesi neyi gerektiriyorsa o verilecektir. Ya da o gün insanlar bizzat kendi yaptıklarının karşılığını göreceklerdir. Rabbimiz kimseye zulmetmez. Rabbimiz kullarına zulmetmeden yana değildir. Bunu bir de bunu şöyle anlıyoruz. Rabbimiz âyetlerini böyle açık açık anlatmadan kimseyi sorumlu tutmaz. Uyarmadan kimseye azap etmez. Ama insanlar kendi hür iradeleriyle zulmü isti-yorlarsa, insanlar zalim oluyorlarsa, olmamaları gereken yerde, bulunmamaları gereken yerde Allah’a kulluk ortamından çıkarak, kendi kendilerine zulmetmeye başlarlarsa, insanlar Allah’ın âyetlerine karşı böyle kör ve sağır davranarak zulmetmeye başlar, zulmü hakkederlerse, o zaman Allah da onların bu zulümlerini onaylayıverir. Kâfirlerin bu durumuna karşılık:
55, 56. “Doğrusu bugün, cennetlikler eğlenceyle meşguldürler. Onlar ve eşleri gölgeliklerde, tahtlar üzerine yaslanmışlardır.” Haberiniz olsun ki o gün dünyada yaşadıkları Müslümanca bir hayatın, işledikleri salih amellerin karşılığı olarak cenneti kazananlar, cennete sahip olanlar, cennetin sohbetçileri hoş bir meşgale, zevkli bir meşguliyet içindedirler. Nîmetlerle meşguldürler onlar orada. Karı-koca birlikteliğiyle meşguldürler. Dünyada Allah’a kullukla geçen bir hayatın sonu işte budur. Allah’a kulluk kavgasının sonu sadece zevktir. Her nîmet zevk verir onlara, her şey hayır verir. İçinde bulundukları ebedî ve sermedi nîmetlerle sarmaş dolaş olarak başkalarıyla, başka şeylerle uğraşacak zamanları da yoktur, halleri de yoktur. Sevinecekler, coşacaklar, hak ettiklerini bulmanın neşesini yaşayacaklar. Ne yaparlarsa huzur, ne ederlerse rahat ve sükûn bulacaklar. Nîmet, nîmet, nîmet... Irmakların kenarında, ağaçların altında bâkirelerle meşgullerdir onlar. Allah’ın ağırlaması içindedir onlar. Onlar ve eşleri koltuklar üzerinde, ağaçların gölgeleri altında zevk ve sefâ içindedirler. Buradaki “Eriyke” gelin odası, gerdek odasında gönül eğlendirmektedirler, demektir. Koltuklar üzerinde hoş sohbetler yapmaktadırlar. Hani bazı yerlerde buraya ailesiz girilmez gibi yazılar yazar ya. Evlenmeyenler, ailesiz yaşamadan yana olanlar, aileleri ve-fat ettikten sonra bir daha evlenmeyi düşünmeyenler, ölüp giderken ailesiz gidenler o koltuk bölümüne alınmama endişesini duymalıdırlar. Çünkü orada hanımlarla, eşlerle birlik olmaktan söz ediliyor. “Bu âyet nedeniyle ölümüme bir gün kaldığını bilsem, bir saat zamanım kaldığını bilsem evlenme imkânımı değerlendirirdim,” diyen sahâbenin niyeti, endişesi de herhalde buydu. Zaten fıtratı bozulmayan bir insanın evliliğe yan bakması düşünülemez. Bir de bu âyetlerde eşlerin birbirlerini cennete götürmenin kavgasını vermek zorunda oldukları da hatırlatılmaktadır. Rabbenâ duasında da ısrarla bu öğütlenir. Cennet güzel, cennet nîmetleri güzel, cennet ağırlaması güzel, cennetlikler güzel. Haydi gidelim görelim de, güzelse onun için bir hayat yaşayalım demeye imkânımız yoktur. Gerçi bizim adımıza görüp anlatanlar yok değil cenneti. Adem atamız gördü, Rasulullah Efendimiz gördü ve bize anlatmaktadırlar. Öyleyse gelin görenlerin gö-rüşüne, Allah’ın anlatışına tabi olalım da, bizi oraya götürecek bir hayatın peşine düşelim inşallah. Ne varmış başka orada? Bakın bir nîmet görüntüsü daha:
55, 56. “Doğrusu bugün, cennetlikler eğlenceyle meşguldürler. Onlar ve eşleri gölgeliklerde, tahtlar üzerine yaslanmışlardır.” Haberiniz olsun ki o gün dünyada yaşadıkları Müslümanca bir hayatın, işledikleri salih amellerin karşılığı olarak cenneti kazananlar, cennete sahip olanlar, cennetin sohbetçileri hoş bir meşgale, zevkli bir meşguliyet içindedirler. Nîmetlerle meşguldürler onlar orada. Karı-koca birlikteliğiyle meşguldürler. Dünyada Allah’a kullukla geçen bir hayatın sonu işte budur. Allah’a kulluk kavgasının sonu sadece zevktir. Her nîmet zevk verir onlara, her şey hayır verir. İçinde bulundukları ebedî ve sermedi nîmetlerle sarmaş dolaş olarak başkalarıyla, başka şeylerle uğraşacak zamanları da yoktur, halleri de yoktur. Sevinecekler, coşacaklar, hak ettiklerini bulmanın neşesini yaşayacaklar. Ne yaparlarsa huzur, ne ederlerse rahat ve sükûn bulacaklar. Nîmet, nîmet, nîmet... Irmakların kenarında, ağaçların altında bâkirelerle meşgullerdir onlar. Allah’ın ağırlaması içindedir onlar. Onlar ve eşleri koltuklar üzerinde, ağaçların gölgeleri altında zevk ve sefâ içindedirler. Buradaki “Eriyke” gelin odası, gerdek odasında gönül eğlendirmektedirler, demektir. Koltuklar üzerinde hoş sohbetler yapmaktadırlar. Hani bazı yerlerde buraya ailesiz girilmez gibi yazılar yazar ya. Evlenmeyenler, ailesiz yaşamadan yana olanlar, aileleri ve-fat ettikten sonra bir daha evlenmeyi düşünmeyenler, ölüp giderken ailesiz gidenler o koltuk bölümüne alınmama endişesini duymalıdırlar. Çünkü orada hanımlarla, eşlerle birlik olmaktan söz ediliyor. “Bu âyet nedeniyle ölümüme bir gün kaldığını bilsem, bir saat zamanım kaldığını bilsem evlenme imkânımı değerlendirirdim,” diyen sahâbenin niyeti, endişesi de herhalde buydu. Zaten fıtratı bozulmayan bir insanın evliliğe yan bakması düşünülemez. Bir de bu âyetlerde eşlerin birbirlerini cennete götürmenin kavgasını vermek zorunda oldukları da hatırlatılmaktadır. Rabbenâ duasında da ısrarla bu öğütlenir. Cennet güzel, cennet nîmetleri güzel, cennet ağırlaması güzel, cennetlikler güzel. Haydi gidelim görelim de, güzelse onun için bir hayat yaşayalım demeye imkânımız yoktur. Gerçi bizim adımıza görüp anlatanlar yok değil cenneti. Adem atamız gördü, Rasulullah Efendimiz gördü ve bize anlatmaktadırlar. Öyleyse gelin görenlerin gö-rüşüne, Allah’ın anlatışına tabi olalım da, bizi oraya götürecek bir hayatın peşine düşelim inşallah. Ne varmış başka orada? Bakın bir nîmet görüntüsü daha:
57, 58. “Orada meyveler ve her istedikleri onlarındır. Merhametli olan Rab katından onlara selâm vardır.” Orada onlar için her çeşit meyveler sunulacaktır. Canlarının istediği, akıllarına gelen, düşünebildikleri yiyecek ve içecekler verilecektir. Ve onlar için orada iddia ettikleri, dâvâsını güttükleri her şey vardır. Dünyada dâvâ edindikleri, dâvâsını güttükleri her şey vardır cennette onlar için. Neyi dâvâ ediniyorsunuz? Dâvânız ne? Neyin dâvâsını güdüyorsunuz? Dâvânız, iddianız Müslümanlık mı? Bu dünyada Müslü-manca bir hayatı yaşamanın, Müslümanca bir hayatı gerçekleştirmenin kavgasını mı veriyorsunuz? Derdiniz, dâvânız bu mu? Müslüman kardeşleriniz arasında hiçbir sıkıntının olmamasını mı dert ediniyorsunuz? Müslümanların yüzünü güldürmeyi mi dâvâ ediniyorsunuz? Kesinlikle bilesiniz ki yarın onlarla beraber olacaksınız. Peygamberi tanımanın, peygamberin sünnetini öğrenmenin, peygamberi hayatta örnek bilip onun izini takip etmenin, yarın cennette peygamberle, peygamberlerle beraber olmanın dâvâsını mı güdüyorsunuz? Kesinlikle bilesiniz ki yarın cennette onlarla beraber olacaksınız. Ailenizin, çoluk çocuğunuzun, komşularınızın, akrabalarınızın, çevrenizdeki Allah kullarının cennete gitmesi için mi çırpınıyorsunuz? Onların cehenneme gidişlerinin önüne barikatlar koymayı mı dâvâ ediniyorsunuz? Kesinlikle bilesiniz ki, yarın cennette onlarla beraber olacaksınız. Dünyada namaz kılarak, namazla Allah huzuruna çıkmayı, Allah’’la konuşmayı, Allah’la beraber olmayı mı dâvâ ediniyorsunuz? Kesinlikle bilesiniz ki, yarın Rabbinizle beraber olacaksınız. O size ayın on dördü gibi veçhini gösterecek, sizinle konuşacaktır. Dünyada Rabbinizi hoşnut etmenin dâvâsını mı güdüyordunuz? Kesinlikle bilesiniz ki yarın Rabbiniz sizden hoşnut olacak ve sizi nîmetleriyle hoşnut edecektir. Nîmetleriyle her tarafınızı kuşatacaktır. Dünyada hangi dâvâyı güdüyorsanız, iddianız neyse orada onu bulacaksınız. Tüm iddialarınızın orada gerçekleştiğini göreceksiniz. Orada istenen, arzu edilen her şey var. Ama orada nelerin isteneceğini de bize Rabbimiz beyan buyuracak. Orada neleri isteyeceğimiz konusunda bir yapımız, bir fıtratımız olacaktır. Teyp, televizyon, şarkıcılar, türkücüler, oyuncular olmayacak elbette. Oranın rahatı ve huzuru adına, orada fıtraten arzu edilip istenme adına her şey vardır. Tabii, dünyada sadece numûne tatlar tattırılmıştır bize. Cennette daha başka, burada bilmediğimiz, tanımadığımız neler var istenecek bilmiyoruz. Ancak orada fıtratımızın isteyeceği, gözümüzün göreceği her şey vardır. Bütün bunların üzerinde kendilerine böyle mükemmel bir cennet ve nîmet hayatını hazırlayan Rabbleri onlara “selâm” diyecektir. Rabbimiz bizzat cennette cennetin sohbetçilerini selâmlayacaktır. Ne büyük bir devlet ya Rabbi. Cennette Rabbimiz bizi selâmlayacak, bize selâm verecek, bize selâmet, esenlik dileyecek. Allahu Ekber! Allahu Ekber! Allahu Ekber! Ve lillah’il hamd! Bundan daha büyük bir saadet olur mu? Bizzat Rabbimizin sesini, sözünü duyacağız. Orada Rabbi-mizin sözünü bizzat kendisinden duyup dinleyeceğiz. Bu elbette hiç bir şeye değişilmez bir nîmettir. Sözlü olarak Allah’ın selâmına şahit olmak. Dünya planında büyük kabul edilen birisi bir eve, bir dükkana, bir mekâna uğradığı zaman insanlar orasını yüceltirler değil mi? Filan burada bir kahve içmişti, falan burada oturmuştu diye. Elbette burada Allah sözlerini duymaktan, dinlemekten zevk alanların hakkıdır bu. Dünyada Allah sözüyle birlikte olmayanlar, Allah kitabıyla, Allah elçisiyle ilgilenmeyenler, orada da Rahîm olan, Rahmân olan Allah’ın selâmından mahrum kalacaktır. Selâm, teslimiyetin, dirliğin, selâmetin ifadesidir. Sanki bu selâmıyla buyuracak ki Rabbi-miz, “ey kullarım, sizler şu anda Benim huzurumdasınız. Artık her şey bitti. Şu anda güven ve selâmet ortamındasınız. Size kötülük yapanlar, Müslümanlığınızdan ötürü düşmanlık yapanlar bitti. Dosyalanmalarınız, takibe alınmalarınız, soruşturulmalarınız, gamlarınız, kasvetleriniz, çileleriniz bitti. Âcizliğiniz, hastalanmalarınız, aç kalmalarınız, sıkıntılarınız her şey her şey bitti. Artık selâm ve selâmet üzeresiniz.” Yine şöyle diyecek:
57, 58. “Orada meyveler ve her istedikleri onlarındır. Merhametli olan Rab katından onlara selâm vardır.” Orada onlar için her çeşit meyveler sunulacaktır. Canlarının istediği, akıllarına gelen, düşünebildikleri yiyecek ve içecekler verilecektir. Ve onlar için orada iddia ettikleri, dâvâsını güttükleri her şey vardır. Dünyada dâvâ edindikleri, dâvâsını güttükleri her şey vardır cennette onlar için. Neyi dâvâ ediniyorsunuz? Dâvânız ne? Neyin dâvâsını güdüyorsunuz? Dâvânız, iddianız Müslümanlık mı? Bu dünyada Müslü-manca bir hayatı yaşamanın, Müslümanca bir hayatı gerçekleştirmenin kavgasını mı veriyorsunuz? Derdiniz, dâvânız bu mu? Müslüman kardeşleriniz arasında hiçbir sıkıntının olmamasını mı dert ediniyorsunuz? Müslümanların yüzünü güldürmeyi mi dâvâ ediniyorsunuz? Kesinlikle bilesiniz ki yarın onlarla beraber olacaksınız. Peygamberi tanımanın, peygamberin sünnetini öğrenmenin, peygamberi hayatta örnek bilip onun izini takip etmenin, yarın cennette peygamberle, peygamberlerle beraber olmanın dâvâsını mı güdüyorsunuz? Kesinlikle bilesiniz ki yarın cennette onlarla beraber olacaksınız. Ailenizin, çoluk çocuğunuzun, komşularınızın, akrabalarınızın, çevrenizdeki Allah kullarının cennete gitmesi için mi çırpınıyorsunuz? Onların cehenneme gidişlerinin önüne barikatlar koymayı mı dâvâ ediniyorsunuz? Kesinlikle bilesiniz ki, yarın cennette onlarla beraber olacaksınız. Dünyada namaz kılarak, namazla Allah huzuruna çıkmayı, Allah’’la konuşmayı, Allah’la beraber olmayı mı dâvâ ediniyorsunuz? Kesinlikle bilesiniz ki, yarın Rabbinizle beraber olacaksınız. O size ayın on dördü gibi veçhini gösterecek, sizinle konuşacaktır. Dünyada Rabbinizi hoşnut etmenin dâvâsını mı güdüyordunuz? Kesinlikle bilesiniz ki yarın Rabbiniz sizden hoşnut olacak ve sizi nîmetleriyle hoşnut edecektir. Nîmetleriyle her tarafınızı kuşatacaktır. Dünyada hangi dâvâyı güdüyorsanız, iddianız neyse orada onu bulacaksınız. Tüm iddialarınızın orada gerçekleştiğini göreceksiniz. Orada istenen, arzu edilen her şey var. Ama orada nelerin isteneceğini de bize Rabbimiz beyan buyuracak. Orada neleri isteyeceğimiz konusunda bir yapımız, bir fıtratımız olacaktır. Teyp, televizyon, şarkıcılar, türkücüler, oyuncular olmayacak elbette. Oranın rahatı ve huzuru adına, orada fıtraten arzu edilip istenme adına her şey vardır. Tabii, dünyada sadece numûne tatlar tattırılmıştır bize. Cennette daha başka, burada bilmediğimiz, tanımadığımız neler var istenecek bilmiyoruz. Ancak orada fıtratımızın isteyeceği, gözümüzün göreceği her şey vardır. Bütün bunların üzerinde kendilerine böyle mükemmel bir cennet ve nîmet hayatını hazırlayan Rabbleri onlara “selâm” diyecektir. Rabbimiz bizzat cennette cennetin sohbetçilerini selâmlayacaktır. Ne büyük bir devlet ya Rabbi. Cennette Rabbimiz bizi selâmlayacak, bize selâm verecek, bize selâmet, esenlik dileyecek. Allahu Ekber! Allahu Ekber! Allahu Ekber! Ve lillah’il hamd! Bundan daha büyük bir saadet olur mu? Bizzat Rabbimizin sesini, sözünü duyacağız. Orada Rabbi-mizin sözünü bizzat kendisinden duyup dinleyeceğiz. Bu elbette hiç bir şeye değişilmez bir nîmettir. Sözlü olarak Allah’ın selâmına şahit olmak. Dünya planında büyük kabul edilen birisi bir eve, bir dükkana, bir mekâna uğradığı zaman insanlar orasını yüceltirler değil mi? Filan burada bir kahve içmişti, falan burada oturmuştu diye. Elbette burada Allah sözlerini duymaktan, dinlemekten zevk alanların hakkıdır bu. Dünyada Allah sözüyle birlikte olmayanlar, Allah kitabıyla, Allah elçisiyle ilgilenmeyenler, orada da Rahîm olan, Rahmân olan Allah’ın selâmından mahrum kalacaktır. Selâm, teslimiyetin, dirliğin, selâmetin ifadesidir. Sanki bu selâmıyla buyuracak ki Rabbi-miz, “ey kullarım, sizler şu anda Benim huzurumdasınız. Artık her şey bitti. Şu anda güven ve selâmet ortamındasınız. Size kötülük yapanlar, Müslümanlığınızdan ötürü düşmanlık yapanlar bitti. Dosyalanmalarınız, takibe alınmalarınız, soruşturulmalarınız, gamlarınız, kasvetleriniz, çileleriniz bitti. Âcizliğiniz, hastalanmalarınız, aç kalmalarınız, sıkıntılarınız her şey her şey bitti. Artık selâm ve selâmet üzeresiniz.” Yine şöyle diyecek:
59,61. “Allah şöyle buyurur: “Ey suçlular! Bugün mü’minlerden ayrılın. Ey insanoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim mi?” “Siz ey suçlular, ey günâhkârlar siz bugün şöyle şu tarafa ayrılın bakalım. Size cennet yok, size rahmet yok. Siz şöyle geçin bakalım. Siz ayrılın şu tarafa, size cennet yok. Cennet sizin değildir. O mü’minlerindir denecek. Zaten dünyada siz kendinizi ayırıyordunuz mü’minlerden. Kendinizi seçmeye çalışıyordunuz. Seçkin kimseler ol-duğunuzu iddia ediyordunuz. Müslümanlara karşı böbürleniyor, kendilerinizi hacet kapısı olarak lanse ediyordunuz. Şimdi de ayrılın bakalım ey mücrimler, ey günâhkârlar, ey sınır tanımazlar, ey Allah sınırlarını delenler, çiğneyenler!” denecek. Demek ki birileri kendilerinin de cennete gidebilecekleri ümidiyle o tarafa doğru yollanacaklar, yöneleceklermiş de, Rabbimiz öyle buyuracak ve tüm var olan ümitleri kursaklarında kalıverecek Allah korusun. Allah bizi onlardan etmesin inşallah. Ama biz hep bunu düşünelim ve korkalım: Ya yarın ben de onlardan olursam? Ya yarın ba-na da aynısı denirse, diye hep bir korku içinde olalım. “Cennet önünde ümitlerinin yitirilişiyle kahrolanlardan eyleme bizi ya Rabbi!” diye sürekli dua edelim. Sonra yine denilecek ki: Ey Ademoğulları, ben sizinle bir anlaşma yapmamış mıydım? Bu hitabı duyunca kim kulak kabartıyor? Kim kendini Ademoğlu kabul edip bu hitabın muhatabı sayıyorsa, işte ona hitap ediyor Rabbimiz. Allah sizinle bir anlaşma yapmadı mı? Hangi konuda? Sakın ha, şeytana kul-köle olmayacaksınız. Çünkü o size apaçık bir düşmandır. Sadece beni dinleyecek, sadece bana kul köle olacaksınız. Daha ön-ce duymadınız mı bunu? Önceden işitmediniz mi bu ahitleşmeyi, anlaşmayı? Daha önce duymadık diyorsanız şimdi de mi duymadınız? İster hatırlayın, ister hatırlamayın Allah öyle diyorsa öyledir. İşte şimdi arz ediyor Rabbimiz bu antlaşmayı. Peki, konu neymiş? Maddeleri, şartları neymiş bu anlaşmanın? Şeytana kulluk etmeyeceksiniz, sadece Bana kul-köle olacaksınız. Çünkü o şeytan sizin için apaçık bir düşmandır. İşte bu tevhid yo-ludur, sırat-ı müstakîmdir. İşte bu seni dosdoğru cennete ulaştıracak bir yoldur. Haydi var mısın? İster misin? Razı mısın? Al sana bir anlaşma. Eğer dünyada bu yola girer, bu yolda yürürseniz, bu yol sizi dosdoğru cennete götürecektir. Anlıyoruz ki bu ahit, insanlığın Hz. Adem’le başlayan ilk döneminden beri Allah’ın kendilerine göndermiş olduğu İlâhî risaletlerle kendilerinden aldığı bir ahittir. Her bir zaman dilimi içinde kitaplar ve peygamberler göndererek Rabbimizin her bir dönem insanından aldığı ahittir bu ahit. İşte Kur’an burada bize onu bildiriyor. Peki ne zaman yaptı bizimle bu anlaşmayı? Peygamber gönderince yaptı, Kitabını indirince yaptı. Bize akıl, fikir, ferâset verince yaptı. Bizi bunu anlayabilecek fıtratta yaratınca yaptı, Peygamberin sesini duyurunca yaptı. Ya da bizi diniyle karşı karşıya getirince yaptı. Öyle değil mi? Dinle insanlar karşı karşıya gelince, Peygamberle karşı karşıya gelince veya âkil-bâliğ olunca, bu anlaşmaya sadık kalacağız diye kimileri kabul etti, kimileri de reddetti. Mü’minim diyenler, Müslümanım diyenler bu anlaşmayı kabul ettiler. Değilim diyenler de bu anlaşmayı reddettiler. Bakın burada şeytana ibadetten söz ediliyor. Rabbimiz diyor ki, “ey kullarım! Ben size şeytana ibadet etmeyin dememiş miydim?” Peki acaba şeytana nasıl ibadet edilir? Biz biliyoruz ki yeryüzünde hiç kimse şeytana ibadet etmez. Bütün insanlar fıtraten ondan nefret ederler. Ama anlıyoruz ki burada kastedilen ibadet, tapınma, çok açıktır ki ona itaat demektir. Şeytana itaat etmek, onun sözünü dinlemek, fısıltılarına, vesveselerine kulak vermek, adımlarına uymak, istekleri doğrultusunda gitmek, istediği şekilde hareket etmek ve gösterdiği yoldan gitmek demektir. Şeytana kulluk onun karşısında ona namaz kılmak, secde etmek değildir. Abdu’ş-şeytan olmak, şeytanın arzuları istikâmetinde hareket etmek demektir. Şeytanı velî kabul etmek, hayatta söz sahibi bilmektir. Tabii, şeytan sadece cinlerden olan şeytan değildir, insanların da şeytanları vardır. Şeytanlık bir vasıftır, bir özelliktir ve bunu kim yaparsa işte o şeytandır. Sanki Rabbimiz bu âyetiyle, “Benden başka kime kul köle olmuşsanız onların tamamı şeytandır,” diyor. Eğer bir kimse Allah’tan başkalarını tanrılaştırır, Allah’tan başkalarını tanrı makamında görürse ona kulluk yapıyor demektir. Allah’tan başkalarını Allah makamına yükseltmek, onlara Allah’ın vermediği hakkı vererek onları tanrılaştırmak, onlara kulluk demektir. Bunu yapanlar da, kendilerine bu tür şeylerin yapılmasına izin verenler de zalim tâğutlardır. Meselâ, her kim ki babasını çok seviyor, onu tanrı makamında görüyor, Allah’ın arzularına ters düşen arzularını gerçekleştirme yoluna gidiyorsa, o kişi ona kulluk ediyor demektir. Her kim ki karısını, anasını, hocasını, şeyhini, liderini çok seviyor, onları tanrı makamında görüyor, onların her arzusunu yerine getirmeden yana bir tavır sergiliyorsa, onlara kulluk ediyor demektir. Öy-leyse sadece Allah’ı dinleyecek, sadece Allah’a itaat edecek, sadece Allah’ı razı etmeye çalışacak, sadece Allah’ın gösterdiği yolda gideceğiz. Hayatı Allah’a göre değerlendirip Allah’ın istediği biçimde yaşa-mayacağız. Abdullah olacağız, abdu’ş-şeytan olmayacağız. Çünkü kesinlikle bileceğiz ki, şeytan bizim için apaçık bir düşmandır. Şeytan, bizi Allah’a kulluktan koparıp kendi cehennemine dâ-vet eden bir düşmandır. Bu büyük düşmanı ve onun oyunlarını, taktiklerini, düşmanlıklarını Rabbimizin kitabıyla tanıyacak, bilecek ve onun vartalarına düşmemeye çalışacağız. Rabbimizin kitabıyla ortaya koyduğu sırat-ı müstakîme gireceğiz, ondan ve avenelerinden sürekli Rabbimize sığınacağız. Çünkü o yolun sapaklarında peygamberler ve şeytanlar bulunmaktadır. Meselâ cinsel sapak noktalarında Lût (a.s), dünyayı kıbleleştirme sapağında Hûd (a.s), ekonomik sapağında Şu-ayb (a.s) ve diğer sapaklarda başka peygamberleri bulacak ve onlar mihmandarlığında bu yolu yürüyeceğiz. Bu yolda Allah var ve biz bu yolu Allah’a sorarak yürüyeceğiz. Tabi bu yolda şeytan da var, unutmayacağız. Şeytan ve tuzaklarıyla alâkalı kitabımızın başka âyetlerinde uzun uzun açıklamalarda bulunduğumuz için burada sözü uzatmayacağım. Sürekli, “ya Rabbi bizi sırat-ı müstakîminden ayırma,” diye dua edeceğiz.
59,61. “Allah şöyle buyurur: “Ey suçlular! Bugün mü’minlerden ayrılın. Ey insanoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim mi?” “Siz ey suçlular, ey günâhkârlar siz bugün şöyle şu tarafa ayrılın bakalım. Size cennet yok, size rahmet yok. Siz şöyle geçin bakalım. Siz ayrılın şu tarafa, size cennet yok. Cennet sizin değildir. O mü’minlerindir denecek. Zaten dünyada siz kendinizi ayırıyordunuz mü’minlerden. Kendinizi seçmeye çalışıyordunuz. Seçkin kimseler ol-duğunuzu iddia ediyordunuz. Müslümanlara karşı böbürleniyor, kendilerinizi hacet kapısı olarak lanse ediyordunuz. Şimdi de ayrılın bakalım ey mücrimler, ey günâhkârlar, ey sınır tanımazlar, ey Allah sınırlarını delenler, çiğneyenler!” denecek. Demek ki birileri kendilerinin de cennete gidebilecekleri ümidiyle o tarafa doğru yollanacaklar, yöneleceklermiş de, Rabbimiz öyle buyuracak ve tüm var olan ümitleri kursaklarında kalıverecek Allah korusun. Allah bizi onlardan etmesin inşallah. Ama biz hep bunu düşünelim ve korkalım: Ya yarın ben de onlardan olursam? Ya yarın ba-na da aynısı denirse, diye hep bir korku içinde olalım. “Cennet önünde ümitlerinin yitirilişiyle kahrolanlardan eyleme bizi ya Rabbi!” diye sürekli dua edelim. Sonra yine denilecek ki: Ey Ademoğulları, ben sizinle bir anlaşma yapmamış mıydım? Bu hitabı duyunca kim kulak kabartıyor? Kim kendini Ademoğlu kabul edip bu hitabın muhatabı sayıyorsa, işte ona hitap ediyor Rabbimiz. Allah sizinle bir anlaşma yapmadı mı? Hangi konuda? Sakın ha, şeytana kul-köle olmayacaksınız. Çünkü o size apaçık bir düşmandır. Sadece beni dinleyecek, sadece bana kul köle olacaksınız. Daha ön-ce duymadınız mı bunu? Önceden işitmediniz mi bu ahitleşmeyi, anlaşmayı? Daha önce duymadık diyorsanız şimdi de mi duymadınız? İster hatırlayın, ister hatırlamayın Allah öyle diyorsa öyledir. İşte şimdi arz ediyor Rabbimiz bu antlaşmayı. Peki, konu neymiş? Maddeleri, şartları neymiş bu anlaşmanın? Şeytana kulluk etmeyeceksiniz, sadece Bana kul-köle olacaksınız. Çünkü o şeytan sizin için apaçık bir düşmandır. İşte bu tevhid yo-ludur, sırat-ı müstakîmdir. İşte bu seni dosdoğru cennete ulaştıracak bir yoldur. Haydi var mısın? İster misin? Razı mısın? Al sana bir anlaşma. Eğer dünyada bu yola girer, bu yolda yürürseniz, bu yol sizi dosdoğru cennete götürecektir. Anlıyoruz ki bu ahit, insanlığın Hz. Adem’le başlayan ilk döneminden beri Allah’ın kendilerine göndermiş olduğu İlâhî risaletlerle kendilerinden aldığı bir ahittir. Her bir zaman dilimi içinde kitaplar ve peygamberler göndererek Rabbimizin her bir dönem insanından aldığı ahittir bu ahit. İşte Kur’an burada bize onu bildiriyor. Peki ne zaman yaptı bizimle bu anlaşmayı? Peygamber gönderince yaptı, Kitabını indirince yaptı. Bize akıl, fikir, ferâset verince yaptı. Bizi bunu anlayabilecek fıtratta yaratınca yaptı, Peygamberin sesini duyurunca yaptı. Ya da bizi diniyle karşı karşıya getirince yaptı. Öyle değil mi? Dinle insanlar karşı karşıya gelince, Peygamberle karşı karşıya gelince veya âkil-bâliğ olunca, bu anlaşmaya sadık kalacağız diye kimileri kabul etti, kimileri de reddetti. Mü’minim diyenler, Müslümanım diyenler bu anlaşmayı kabul ettiler. Değilim diyenler de bu anlaşmayı reddettiler. Bakın burada şeytana ibadetten söz ediliyor. Rabbimiz diyor ki, “ey kullarım! Ben size şeytana ibadet etmeyin dememiş miydim?” Peki acaba şeytana nasıl ibadet edilir? Biz biliyoruz ki yeryüzünde hiç kimse şeytana ibadet etmez. Bütün insanlar fıtraten ondan nefret ederler. Ama anlıyoruz ki burada kastedilen ibadet, tapınma, çok açıktır ki ona itaat demektir. Şeytana itaat etmek, onun sözünü dinlemek, fısıltılarına, vesveselerine kulak vermek, adımlarına uymak, istekleri doğrultusunda gitmek, istediği şekilde hareket etmek ve gösterdiği yoldan gitmek demektir. Şeytana kulluk onun karşısında ona namaz kılmak, secde etmek değildir. Abdu’ş-şeytan olmak, şeytanın arzuları istikâmetinde hareket etmek demektir. Şeytanı velî kabul etmek, hayatta söz sahibi bilmektir. Tabii, şeytan sadece cinlerden olan şeytan değildir, insanların da şeytanları vardır. Şeytanlık bir vasıftır, bir özelliktir ve bunu kim yaparsa işte o şeytandır. Sanki Rabbimiz bu âyetiyle, “Benden başka kime kul köle olmuşsanız onların tamamı şeytandır,” diyor. Eğer bir kimse Allah’tan başkalarını tanrılaştırır, Allah’tan başkalarını tanrı makamında görürse ona kulluk yapıyor demektir. Allah’tan başkalarını Allah makamına yükseltmek, onlara Allah’ın vermediği hakkı vererek onları tanrılaştırmak, onlara kulluk demektir. Bunu yapanlar da, kendilerine bu tür şeylerin yapılmasına izin verenler de zalim tâğutlardır. Meselâ, her kim ki babasını çok seviyor, onu tanrı makamında görüyor, Allah’ın arzularına ters düşen arzularını gerçekleştirme yoluna gidiyorsa, o kişi ona kulluk ediyor demektir. Her kim ki karısını, anasını, hocasını, şeyhini, liderini çok seviyor, onları tanrı makamında görüyor, onların her arzusunu yerine getirmeden yana bir tavır sergiliyorsa, onlara kulluk ediyor demektir. Öy-leyse sadece Allah’ı dinleyecek, sadece Allah’a itaat edecek, sadece Allah’ı razı etmeye çalışacak, sadece Allah’ın gösterdiği yolda gideceğiz. Hayatı Allah’a göre değerlendirip Allah’ın istediği biçimde yaşa-mayacağız. Abdullah olacağız, abdu’ş-şeytan olmayacağız. Çünkü kesinlikle bileceğiz ki, şeytan bizim için apaçık bir düşmandır. Şeytan, bizi Allah’a kulluktan koparıp kendi cehennemine dâ-vet eden bir düşmandır. Bu büyük düşmanı ve onun oyunlarını, taktiklerini, düşmanlıklarını Rabbimizin kitabıyla tanıyacak, bilecek ve onun vartalarına düşmemeye çalışacağız. Rabbimizin kitabıyla ortaya koyduğu sırat-ı müstakîme gireceğiz, ondan ve avenelerinden sürekli Rabbimize sığınacağız. Çünkü o yolun sapaklarında peygamberler ve şeytanlar bulunmaktadır. Meselâ cinsel sapak noktalarında Lût (a.s), dünyayı kıbleleştirme sapağında Hûd (a.s), ekonomik sapağında Şu-ayb (a.s) ve diğer sapaklarda başka peygamberleri bulacak ve onlar mihmandarlığında bu yolu yürüyeceğiz. Bu yolda Allah var ve biz bu yolu Allah’a sorarak yürüyeceğiz. Tabi bu yolda şeytan da var, unutmayacağız. Şeytan ve tuzaklarıyla alâkalı kitabımızın başka âyetlerinde uzun uzun açıklamalarda bulunduğumuz için burada sözü uzatmayacağım. Sürekli, “ya Rabbi bizi sırat-ı müstakîminden ayırma,” diye dua edeceğiz.
59,61. “Allah şöyle buyurur: “Ey suçlular! Bugün mü’minlerden ayrılın. Ey insanoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim mi?” “Siz ey suçlular, ey günâhkârlar siz bugün şöyle şu tarafa ayrılın bakalım. Size cennet yok, size rahmet yok. Siz şöyle geçin bakalım. Siz ayrılın şu tarafa, size cennet yok. Cennet sizin değildir. O mü’minlerindir denecek. Zaten dünyada siz kendinizi ayırıyordunuz mü’minlerden. Kendinizi seçmeye çalışıyordunuz. Seçkin kimseler ol-duğunuzu iddia ediyordunuz. Müslümanlara karşı böbürleniyor, kendilerinizi hacet kapısı olarak lanse ediyordunuz. Şimdi de ayrılın bakalım ey mücrimler, ey günâhkârlar, ey sınır tanımazlar, ey Allah sınırlarını delenler, çiğneyenler!” denecek. Demek ki birileri kendilerinin de cennete gidebilecekleri ümidiyle o tarafa doğru yollanacaklar, yöneleceklermiş de, Rabbimiz öyle buyuracak ve tüm var olan ümitleri kursaklarında kalıverecek Allah korusun. Allah bizi onlardan etmesin inşallah. Ama biz hep bunu düşünelim ve korkalım: Ya yarın ben de onlardan olursam? Ya yarın ba-na da aynısı denirse, diye hep bir korku içinde olalım. “Cennet önünde ümitlerinin yitirilişiyle kahrolanlardan eyleme bizi ya Rabbi!” diye sürekli dua edelim. Sonra yine denilecek ki: Ey Ademoğulları, ben sizinle bir anlaşma yapmamış mıydım? Bu hitabı duyunca kim kulak kabartıyor? Kim kendini Ademoğlu kabul edip bu hitabın muhatabı sayıyorsa, işte ona hitap ediyor Rabbimiz. Allah sizinle bir anlaşma yapmadı mı? Hangi konuda? Sakın ha, şeytana kul-köle olmayacaksınız. Çünkü o size apaçık bir düşmandır. Sadece beni dinleyecek, sadece bana kul köle olacaksınız. Daha ön-ce duymadınız mı bunu? Önceden işitmediniz mi bu ahitleşmeyi, anlaşmayı? Daha önce duymadık diyorsanız şimdi de mi duymadınız? İster hatırlayın, ister hatırlamayın Allah öyle diyorsa öyledir. İşte şimdi arz ediyor Rabbimiz bu antlaşmayı. Peki, konu neymiş? Maddeleri, şartları neymiş bu anlaşmanın? Şeytana kulluk etmeyeceksiniz, sadece Bana kul-köle olacaksınız. Çünkü o şeytan sizin için apaçık bir düşmandır. İşte bu tevhid yo-ludur, sırat-ı müstakîmdir. İşte bu seni dosdoğru cennete ulaştıracak bir yoldur. Haydi var mısın? İster misin? Razı mısın? Al sana bir anlaşma. Eğer dünyada bu yola girer, bu yolda yürürseniz, bu yol sizi dosdoğru cennete götürecektir. Anlıyoruz ki bu ahit, insanlığın Hz. Adem’le başlayan ilk döneminden beri Allah’ın kendilerine göndermiş olduğu İlâhî risaletlerle kendilerinden aldığı bir ahittir. Her bir zaman dilimi içinde kitaplar ve peygamberler göndererek Rabbimizin her bir dönem insanından aldığı ahittir bu ahit. İşte Kur’an burada bize onu bildiriyor. Peki ne zaman yaptı bizimle bu anlaşmayı? Peygamber gönderince yaptı, Kitabını indirince yaptı. Bize akıl, fikir, ferâset verince yaptı. Bizi bunu anlayabilecek fıtratta yaratınca yaptı, Peygamberin sesini duyurunca yaptı. Ya da bizi diniyle karşı karşıya getirince yaptı. Öyle değil mi? Dinle insanlar karşı karşıya gelince, Peygamberle karşı karşıya gelince veya âkil-bâliğ olunca, bu anlaşmaya sadık kalacağız diye kimileri kabul etti, kimileri de reddetti. Mü’minim diyenler, Müslümanım diyenler bu anlaşmayı kabul ettiler. Değilim diyenler de bu anlaşmayı reddettiler. Bakın burada şeytana ibadetten söz ediliyor. Rabbimiz diyor ki, “ey kullarım! Ben size şeytana ibadet etmeyin dememiş miydim?” Peki acaba şeytana nasıl ibadet edilir? Biz biliyoruz ki yeryüzünde hiç kimse şeytana ibadet etmez. Bütün insanlar fıtraten ondan nefret ederler. Ama anlıyoruz ki burada kastedilen ibadet, tapınma, çok açıktır ki ona itaat demektir. Şeytana itaat etmek, onun sözünü dinlemek, fısıltılarına, vesveselerine kulak vermek, adımlarına uymak, istekleri doğrultusunda gitmek, istediği şekilde hareket etmek ve gösterdiği yoldan gitmek demektir. Şeytana kulluk onun karşısında ona namaz kılmak, secde etmek değildir. Abdu’ş-şeytan olmak, şeytanın arzuları istikâmetinde hareket etmek demektir. Şeytanı velî kabul etmek, hayatta söz sahibi bilmektir. Tabii, şeytan sadece cinlerden olan şeytan değildir, insanların da şeytanları vardır. Şeytanlık bir vasıftır, bir özelliktir ve bunu kim yaparsa işte o şeytandır. Sanki Rabbimiz bu âyetiyle, “Benden başka kime kul köle olmuşsanız onların tamamı şeytandır,” diyor. Eğer bir kimse Allah’tan başkalarını tanrılaştırır, Allah’tan başkalarını tanrı makamında görürse ona kulluk yapıyor demektir. Allah’tan başkalarını Allah makamına yükseltmek, onlara Allah’ın vermediği hakkı vererek onları tanrılaştırmak, onlara kulluk demektir. Bunu yapanlar da, kendilerine bu tür şeylerin yapılmasına izin verenler de zalim tâğutlardır. Meselâ, her kim ki babasını çok seviyor, onu tanrı makamında görüyor, Allah’ın arzularına ters düşen arzularını gerçekleştirme yoluna gidiyorsa, o kişi ona kulluk ediyor demektir. Her kim ki karısını, anasını, hocasını, şeyhini, liderini çok seviyor, onları tanrı makamında görüyor, onların her arzusunu yerine getirmeden yana bir tavır sergiliyorsa, onlara kulluk ediyor demektir. Öy-leyse sadece Allah’ı dinleyecek, sadece Allah’a itaat edecek, sadece Allah’ı razı etmeye çalışacak, sadece Allah’ın gösterdiği yolda gideceğiz. Hayatı Allah’a göre değerlendirip Allah’ın istediği biçimde yaşa-mayacağız. Abdullah olacağız, abdu’ş-şeytan olmayacağız. Çünkü kesinlikle bileceğiz ki, şeytan bizim için apaçık bir düşmandır. Şeytan, bizi Allah’a kulluktan koparıp kendi cehennemine dâ-vet eden bir düşmandır. Bu büyük düşmanı ve onun oyunlarını, taktiklerini, düşmanlıklarını Rabbimizin kitabıyla tanıyacak, bilecek ve onun vartalarına düşmemeye çalışacağız. Rabbimizin kitabıyla ortaya koyduğu sırat-ı müstakîme gireceğiz, ondan ve avenelerinden sürekli Rabbimize sığınacağız. Çünkü o yolun sapaklarında peygamberler ve şeytanlar bulunmaktadır. Meselâ cinsel sapak noktalarında Lût (a.s), dünyayı kıbleleştirme sapağında Hûd (a.s), ekonomik sapağında Şu-ayb (a.s) ve diğer sapaklarda başka peygamberleri bulacak ve onlar mihmandarlığında bu yolu yürüyeceğiz. Bu yolda Allah var ve biz bu yolu Allah’a sorarak yürüyeceğiz. Tabi bu yolda şeytan da var, unutmayacağız. Şeytan ve tuzaklarıyla alâkalı kitabımızın başka âyetlerinde uzun uzun açıklamalarda bulunduğumuz için burada sözü uzatmayacağım. Sürekli, “ya Rabbi bizi sırat-ı müstakîminden ayırma,” diye dua edeceğiz.
62. “Andolsun ki, o sizden nice nesilleri saptırmıştı, akl etmez miydiniz?” Ama, hâl böyleyken, Ben sizinle böyle bir anlaşma yapmış, size sırat-ı müstakîmi göstermişken, sizi cennete götürecek yol bu iken ve o şeytan da size apaçık bir düşmanken, bu amansız düşmanınıza karşı sizi uyarmış ve sizden bu konuda ahit de almışken, yine de pek çoğunuz, pek çok cibilliyetler, pek çok nesiller o alçak şeytana uydu da, o, nicelerinin yollarını şaşırtıp dalâlete düşürdü, öyle mi? Ni-ce nesilleri hak yoldan, sırat-ı müstakîmden çıkardı, saptırdı öyle mi? Ah size! Yazık size! Şeytan pek çoklarını yoldan ayırdı da onları ne yapacaklarını, nereye gideceklerini bilemez bir vaziyette bıraktı. “İdlal, dalâl” bu anlamlara gelmektedir. İdlal birinci olarak hak yoldan, sırat-ı müstakîmden ayrılmak, uzaklaşmak demektir. İkinci anlamıyla ne yapacağını, nereye gideceğini bilmez bir vaziyette kalmak demektir. Issız bir çölün ortasında yolunu kaybetmiş ve ne tarafa doğru gideceğini bilemeyen, şaşkınlık içinde kıvranan bir insanın durumuna dalâl denir. Hidâyet ise bundan farklıdır. Hidâyet, önünde bir tek yol bulunan, çıkış bulunan ve dosdoğru yolda ne yapacağını, ne tarafa doğru gideceğini, ne yapacağını, nasıl hareket edeceğini bi-lerek yürüyen bir kimsenin durumudur. Hidâyette olan kimsenin yolu bellidir. Sınırları bellidir, emirler belli, yasaklar belli, yapılması gerekenler belli, yapılmaması gerekenler belli, işaretler bellidir, hayır belli, şer bellidir. İşte şeytan insanı bu halden koparmak, sırat-ı müstakîmden, hidâyetten uzaklaştırmak ve dalâlete sürüklemek ister. Çünkü bir kişi sırat-ı müstakîmden ayrıldı mı, artık şeytan onun önüne binlerce yol çıkarır, karşısına binlerce al-ternatif çıkarır. Adam hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu bi-lemez ve şaşkınlık içinde bocalar durur. Hak birdir ama bâtıl pek çoktur. Allah’ın Resûlü bir defasında yere tek bir çizgi çizer ve “işte bu dosdoğru yoldur,” buyurur. Sonra onun sağına soluna pek çok çizgiler çizer ve bunların da dalâlet yolları olduğunu söyler. Hidâyette olan, sırat-ı müstakîmde yürüyen kişi sükûnettedir, huzurludur. Çünkü yol tektir; ne yapacağını, ne yapmayacağını bilmektedir. Ötekisinin karşısında binlerce yol vardır ve bunların hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu bilemediği için, şaşkınlık ve dalâlet içinde bocalar durur. Allah buyurur ki: Akıllarınızı kullanmayacak mısınız? Hâlâ akıllanmayacak mısınız? Hâlâ akıl etmeyecek misiniz? Aklınız ermiyor mu sizin? Haydi öncekiler anlamadılar, anlamak istemediler. Şimdi onların haberlerini size ben anlatıyorum. Siz de mi anlamıyorsunuz bu gerçeği? Şeytan yoluna tâbi olanlardan hiç kimsenin kurtulmadığını görmüyor musunuz, akl etmiyor musunuz? Akılda bir bağlanma, bir bağlılık ifadesi vardır. “Hani deveni sağlam bağla ve Allah’a tevekkül et,” buyuruyordu ya Allah’ın Resûlü. Deve bağlandığı zaman bağlanmış oluyor. Öyleyse Rabbimiz istiyor ki, insan akl edecek, aklını kullanacak, aklını bağlayacak hidâyete. Hidâyete tabi olacak, hidâyet kaynağı olan kitabın âyetlerini anlamaya, kavramaya çalışacak, Allah’ın kendisine gönderdiği bu âyetlerin kendisine ne dediğini, ne istediğini anlamaya çalışacak ve bu âyetler istikâmetinde kendisini ıslah etmeye, düzeltmeye çalışacaktır. Allah’ın kendisine verdiği aklını kullanmaya yanaşmayan kişi hem kendisine, hem de çevresine zulmediyor demektir. Zararlı oluyor demektir. Sormak lazım, bu akıllarımızı Allah’ın tek Rabb ve İlâh oluşunu, bizi cennete ulaştıracak tek yolun Allah yolu oluşunu anlamaya kullanmayacağız da nerede kullanacağız yahu? Bizi cehennemden kurtarmaya kullanmayacağız da, bu aklı ne zaman ve nerede kullanacağız? Ama unutmayalım ki, vahye teslim olmamış akıl, bu gerçeği anlayamayacaktır. Böylelerine şöyle denecek:
63, 64. “Bugün, inkârcılığınıza karşılık oraya girin. İşte bu, size söz verilen cehennemdir. Bugün, inkârcılığınıza karşılık oraya girin.” İşte küfürlerinize, zulümlerinize karşılık size vaad edilmiş cehennem. Haydi dünyada örtüp, örtbas edip gündemlerinize almadığınız o ateşe salının, yaslanın ona. Her bir dönem Allah elçilerinin ve onların yollarının yolcularının sizi sakındırdığı, sizi uyardığı cehennemle karşı karşıyasınız, haydi buyurun girin bakalım oraya. İnkâr et-mekte oluşunuzdan, hesaba katmayışınızdan dolayı haydi tadın bakalım o azabı. Kâfirliğinizin karşılığıdır o ateş. Kâfirlerin cezası cehennemdir. Çünkü onlar yeryüzünde her şeylerini bitirmişlerdir. Halbuki dünyada kendilerine söylenmişti cehennem. Kitapları ve elçileri vasıtasıyla uyarmıştı Rabbimiz onları. Fıtratlarında da cennet ve cehennem bilgisi, ceza ve mükâfat bilinci vardı. Suç işleyen kimselerin mutlaka cezalandırılmaları gerektiğini, iyilik yapanların da mutlaka mükâfatlandırılmaları gerektiğini savunuyorlardı. Vicdanlarında iyilik ve kötülüğün dürtüsü vardı. Bir insanın, ister mü’min olsun, ister kâfir, işlediği bir suçtan, bir günâhtan dolayı kendisinin cezalandırılmayacağını umması, düşünmesi mümkün değildir. Bir kâfirin küfür, zulüm ve günâh içinde yaşadığı bir hayatın sonunda, kendisine ceza verilmeyeceğini düşünmesi, aslında gözlerini yumup hayatı gör-memesi, görmezden gelmesi demektir. Evet onlar cehenneme yu-varlanacaklar ve:
63, 64. “Bugün, inkârcılığınıza karşılık oraya girin. İşte bu, size söz verilen cehennemdir. Bugün, inkârcılığınıza karşılık oraya girin.” İşte küfürlerinize, zulümlerinize karşılık size vaad edilmiş cehennem. Haydi dünyada örtüp, örtbas edip gündemlerinize almadığınız o ateşe salının, yaslanın ona. Her bir dönem Allah elçilerinin ve onların yollarının yolcularının sizi sakındırdığı, sizi uyardığı cehennemle karşı karşıyasınız, haydi buyurun girin bakalım oraya. İnkâr et-mekte oluşunuzdan, hesaba katmayışınızdan dolayı haydi tadın bakalım o azabı. Kâfirliğinizin karşılığıdır o ateş. Kâfirlerin cezası cehennemdir. Çünkü onlar yeryüzünde her şeylerini bitirmişlerdir. Halbuki dünyada kendilerine söylenmişti cehennem. Kitapları ve elçileri vasıtasıyla uyarmıştı Rabbimiz onları. Fıtratlarında da cennet ve cehennem bilgisi, ceza ve mükâfat bilinci vardı. Suç işleyen kimselerin mutlaka cezalandırılmaları gerektiğini, iyilik yapanların da mutlaka mükâfatlandırılmaları gerektiğini savunuyorlardı. Vicdanlarında iyilik ve kötülüğün dürtüsü vardı. Bir insanın, ister mü’min olsun, ister kâfir, işlediği bir suçtan, bir günâhtan dolayı kendisinin cezalandırılmayacağını umması, düşünmesi mümkün değildir. Bir kâfirin küfür, zulüm ve günâh içinde yaşadığı bir hayatın sonunda, kendisine ceza verilmeyeceğini düşünmesi, aslında gözlerini yumup hayatı gör-memesi, görmezden gelmesi demektir. Evet onlar cehenneme yu-varlanacaklar ve:
65. “İşte o gün ağızlarını mühürleriz, Bizimle elleri konuşur, ayakları da yaptıklarına şahitlik eder.” Bugün cehennemliklerin ağızları mühürlenir de işlediklerini, amellerini elleri anlatır, elleri sayıp döker, ayakları da şahitlik eder. Acaba niye elleri konuşur da ayakları şahitlik eder? İnsan yaptıklarının tamamını eliyle yapar. Hani işe el atmak filan deriz ya. Kazandıkları ve kaybettiklerinin tümü eliyle alâkalıdır. El insanın her işini ifade eder. Bir işi yaparken, bir ameli işlerken elbette öteki âzâlar da faaldir ama yapan eldir. Onun elleri tüm yapıp ettiklerine şahitlik yapacaktır. Ayaklarımız bizi taşıyor. Yaptığımız işleri yapacağımız mahallere, bulunduğumuz çeşitli konumlara, makamlara bizi ayaklarımız taşıyor. Yanlış işler yapanlara elleri konuşacak, benimle şunu şunu yaptı, şunu şunu işledi diye, ayaklar da buna şahitlik edecek. Kitabımızın başka âyetlerinden öğrendiğimize göre insanın dilleri, kulakları, gözleri ve derileri de yaptıkları şeyler hakkında onların aleyhinde şahitlikte bulunacaklardır. “Ya Rabbi benimle filan zaman şunu yapmıştı, benimle bunu etmişti,” diyerek her şeyi ortaya dökecekler. Hattâ bir hadiste bu âzâların sahibinin onlara şöyle diyeceği beyan edilir: “Canınız cehenneme! Lânet olsun size! Ben sizi sa-vunuyordum! Ben sizin kurtuluşunuz için mücâdele veriyordum! Halbuki siz benim işimi zorlaştırdınız! Beni rezil rüsvâ ettiniz!” diyecek. Onlar da Fussilet sûresinin beyanıyla diyecekler ki: “İş bizim elimizde değildir. Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturuyor. Her şeyi konuşturan Allah bize konuşun, diyor. Her şeyi konuşturmaya güç yetiren bir Allah’ın bizi de konuşturmasında şaşılacak ne var ki? Allah konuşun diyor bize, biz de konuşuyoruz. Elbette bizim Rabbimiz O’dur ve biz O’na karşı sorumluyuz, sadece O’nu dinleriz,” diyecekler. Tabii şahitler bunlarla da sınırlı değildir. Rabbimizin beyanına göre amellerin üzerinde işlendiği arz şahitlik edecek, semâ şahitlik edecek, melekler, nebîler şahitlik edecekler. Hepsi de doğruyu söyleyecekler. İşte bu âyete göre başkalarına da gerek kalmayacak gibi. Ağızlar mühürlenecek, siz durun, denecek. Siz susun, dünyada çok ko-nuştunuz. Tüm yazılanlar sizin konuşmalarınızdı, denilecek ve eller konuşacak, ayaklar şahitlik edecekler. Bu kadara ne gerek var mı, di-yorsunuz. Tamam aslında öyle de, sanki bakın Rabbimiz, “Ben zalim değilim, bunları siz yaptınız,” demek için yapıyor. Aldatmanın ve aldanmanın asla olmadığını ortaya koymak için böyle yapıyor. Herkesi ve her şeyi birbirinin şahidi yapıyor. Hattâ bir hadisin beyanıyla, yarın bir kişinin arkasından tanımadığı birisi yapışacak ve “sende hakkım var,” diyecektir. Berikisi, “ben seni tanımıyorum, bende ne hakkın ola-bilir?” deyince, ötekisi diyecekmiş ki, “senin gördüğün bir yerde ben günâh işliyordum da onun günâh olduğunu bilen sen beni uyarmamıştın.” Allah bizi korusun o günde. Bakın dahası var:
66. “Dilesek gözlerini kör ederdik de yol bulmağa çalışırlardı. Nasıl görebilirlerdi?” Eğer biz isteseydik, onların gözlerini siliverir, gözlerini kapatıp büsbütün görmez hale getirirdik de, onlar yola dökülürler, sırata koşarlardı. Daha iyi Müslüman olmaya, daha iyi kul olmaya sa’y ederler, yarış ederlerdi. Ama heyhât, onlar bunu nereden bilecekler? Nasıl an-layacaklar, nasıl görebileceklerdi? Yâni eğer biz isteseydik, onları hi-dâyetten saptırır, uzak tutardık da onlar asla hidâyeti bulamazlardı. Evet isteseydi Allah, gözlerimizi silme yapıverirdi de, o zaman da bağırıp çağırırdık. Ya Rabbi ben Müslüman olacaktım, ben sırata girecektim, ama ne yapayım ki gözüm kalmamış. Âyetin bir başka anlamı da şöyledir: Şu anda bu kâfirler kendi hür iradeleriyle görmek istemiyorlar, görmeye yanaşmıyorlar. Allah’ın bu kadar âyetlerine karşı kör ve sağır davranıyorlar. Görecek gözleri varken, görme imkânları varken böyle davranıyorlar. Ama eğer Allah kâfirlerin kullanmadıkları bu gözlerini alıverse, silme kör yapıverse, o zaman anlayacaklardı gerçeği. O zaman anlayacaklardı Rabblerinin gücünü, kudretini. O zaman anlayacaklardı isyan içinde, küfür ve zulüm içinde bir hayat yaşadıklarını ve tevbe ederek Rabblerine kulluk yoluna, sırat-ı müstakîme koşacaklar, daha iyi Müslümanlık için birbirleriyle yarışa gireceklerdi. Yâni eğer şu anda Rabbimiz yeryüzündeki tüm kâfirleri kör ediverse, bu onlar için büyük bir mûcize olacak, en büyük bir âyet olacak, akılları başlarına gelecek ve zoraki onları hidâyete, imana sevk edici bir saik olacaktı. Onlar süratle imana, hidâyete koşacaklardı, ama o halleriyle artık nasıl yol bulacaklar bu adamlar? diyor Rabbi-miz. Peki böyle bir durumda gözleri kör edilince acaba niye şu anda koştukları başka şeylere koşmuyorlar da sırata koşuyorlar? Meselâ niye oturmaya, yatmaya, içmeye, zinaya, zulme, küfre, isyana, pav-yonlara, barlara koşmuyorlar da, Allah’a imana ve kulluğa koşuyorlar? Bu şunu gösteriyor: İfade ettiğim gibi bu adamların fıtratlarında iman, hidâyet vardır. Mayalarında Allah’a kulluk bilinci vardır. Yâni hakkın, hidâyetin, doğrunun farkındadır bu adamlar. Aslında şu anda gözleri açıkken, görüp dururlarken bilerek ve kasten kâfirlik yapıyorlar. Bilerek ve kasten örtüyorlar Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini. Örtüyorlar hidâyeti. Gözleri kör olunca koşacaklar bu bildikleri sırata ama, Fi-ravun’un son anda koşması gibi bu koşmalarının hiç bir değeri olmayacak. Nereden görebilecekler artık bundan sonra? Rabbimiz basiretlerle bir hayat yaşayanlardan eylesin inşallah bizi. Şimdi düşünüyoruz: Şu anda, “kulum eğer şu sana verdiğim gözlerini Benim şu âyetlerimi okumakta kullanmazsan onları senden geri alacağım. Eğer şu Benim âyetlerimi öğrenip Benim kullarıma an-latmaya başlamazsan ağzını, dilini alacağım. Eğer bana kulluğa yönelmezsen sana verdiğim bu hayatını alacağım,” diye Rabbimizden bir haber gelse ne yaparız? Hemen bu işe başlarız mı diyorsunuz? Peki o zaman şu anda Allah mı suçlu hâşâ bunları bize vermekle? Ya da kullanmadığımız bu âzâlarımızı almamakla Allah mı suçlu? Neyse, cevabınızı kendiniz verin. Ama yarın zaten Allah’ın alacağı, toprak olacak bu azaları neden bugün O’nu verenin yolunda kullanmıyoruz? İyi düşünelim…
67. “Dilesek onları oldukları yerde dondururduk da, ne ileri gidebilirler ve ne de geri dönebilirlerdi.” Yine eğer Biz dileseydik bu insanların şekillerini, biçimlerini, durumlarını, konumlarını değiştiriverirdik de oldukları yerde donup kalırlardı. Oldukları yerde onları donduruverirdik de onlar ne bizim yaptıklarımıza ilgisiz bir şekilde, bizim âyetlerimize karşı kör ve sağır bir şekilde geçip giderlerdi, ne de eski hallerine dönebilirlerdi. Kadın olduğunuzdan mı şikâyet ediyorsunuz? Allah istediği için kadın değil misiniz? Uzun boylu, kısa boyluluktan mı şikayetçisiniz? Zengin, ya da fakirlikten mi şikâyetçisiniz? Siyah renkli, beyaz renkli olmaktan mı utanıyorsunuz? Hastalık, sağlık mı derdiniz? Bunların tamamı Allah’ın takdiriyle değil mi? Farz edin ki bu şikâyet konularınızı, konumlarınızı öteki durumlarınızla değiştirdik. Bizi geçip gideceğinizi, Bizi diskalifiye ederek keyfinize göre bir hayat yaşayabileceğinizi mi zannediyorsunuz? Mümkün değildir bu. Mecburen Bizim dediğimize teslim olacaksınız. Bu âyet insanların ele geçirdikleri fırsatları değerlendirmeleri gerektiğini anlatır. İmkân varken o imkânları Allah’a kullukta değerlendirmeyenler o fırsatlara bir daha dönemezler. Gelin öyleyse ey insanlar gü-cünüz varken yapın. İmkânınız varken yapın. Söyleyin bu konumunuzun dışında başka bir konumla sizi imtihana çekmiş olsaydık ne yapacaktınız? Geçip gidecek miydiniz? Bizi takmayacak mıydınız? Eski durumunuza, şimdiki halinize dönebilecek miydiniz? İyi bilin ki asla, ömür verdik mi geri döner, çocuklaşırsınız. Eğer biz isteseydik onları bulundukları hal üzere, bulundukları konum üzere meshederdik. Yâni yüzlerini, kılıklarını bulundukları tavır üzere, işledikleri ameller üzere, mekânetleri üzere değiştiriverirdik. Bir önceki âyet-i kerîmesinde Rabbimiz, “istesek biz onların gözlerini sil-me eder, kör ederdik de onlar sırata, hidâyete, imana, kulluğa koşarlardı,” buyurmuştu. Burada da yine müthiş bir tehditle buyuruyor ki Rabbimiz, “biz isteseydik onları bulundukları hal üzere değiştiriverirdik.” Yâni hangi hal üzere bulunuyorlarsa. Meselâ maymunca bir hal üzere bulunuyorlarsa, hayvanca bir konum sergiliyorlarsa, onları o bulundukları hal üzere maymunlaştırıverirdik, hayvanlaştırıverirdik, kı-lıklarını hayvan kılığına değiştiriverirdik. Oldukları yerde onları bulundukları konum üzerine değiştiriverirdik. Meselâ bulundukları konumda bizim âyetlerimiz karşısında taş mı kesiliyorlar? Kör ve sağır bir duvar mı kesiliyorlar? Onları duvar ve taş haline getiriverirdik. Hilkatlerini değiştiriverirdik. Zalimce, sahtekârca bir tavır mı sergiliyorlar? Sahtekârlıkları, zalimlikleri yüzlerinden okunacak biçimde onların simâlarını değiştiriverirdik de yüzlerine bakan herkes onları bu alâmet-i farikayla görürdü. Irzlarını, namuslarını kıskanmadan domuzca bir hayat mı ya-şıyorlar? Bir fuhuş ortamında mı bulunuyorlar? Onları o anda içinde bulundukları hal üzere domuz gibi yapıverirdik. Şekillerini domuza döndürüverirdik. Yâni herkes nasıl bir hayat yaşıyorsa o hayatına uygun bir simâya, bir yapıya, bir sûrete getiriverirdik de, o zaman ne bir adım öne atıp bu durumdan kendinizi kurtarabilirdiniz, ne de gerisin geriye eski halinize, eski durumunuza dönme imkânınız olurdu. Ya tevbe edip imana dönemezdiniz, ya da eski insanlığınıza dönemezdiniz. Yâni ey Kâfirler, eğer şu anda Rabbimiz sizleri bu hale getir-miyorsa bilesiniz ki, bu O’nun güçsüzlüğünden, bunu beceremeyişinden değil cezaların âhirete tehir edilişindendir.
68. “Uzun ömürlü yaptığımızın hilkatini tersine çevirmişizdir. Akl etmezler mi?” Bununla beraber biz kimi uzunca yaşatır, uzun ömür verip yaşatırsak, onun hilkatini, yaratılışını tepe taklak getiriyoruz. Yaşayanı, yaşattığımızı yaratılış bakımından eksiltiyoruz. Yaşlanmaya başladıkça insanın hücrelerinden, güçlerinden, kuvvelerinden, kuvvetlerinden bir şeyler kaybediyor. Bu, Rabbimizin insan için koyduğu bir yasadır ve bu yasanın dışına çıkabilen hiç kimse yoktur. Herkes gittikçe yaşlanıyor ve yaratılışında, hilkatinde noksanlaşmalar meydana geliyor. Kendisine bakan herkes aslında bunu çok rahat görebilmektedir. İnsanın bu hali kendisine her an Rabbinin bu yasasını, Rabbinin kendisi üzerinde egemenliğini haykırmaktadır. Onun içindir ki, gençliğinde Allah’a isyan içinde bir hayat yaşayan insanlardan pek çoğunun yaşlanıp ta bedeninde Allah’ın işleyen bu yasasını gördükçe, Allah’a kulluğa döndüğünü görüyoruz. Öyleyse kesinlikle bilelim ki, biz kendimize sahip değiliz. Biz bizim değiliz. Bizim üzerimizde bizim sözümüz geçmiyor. Hayatımız bizim değildir. Bizim üzerimizde bir sahip vardır. Bizim bir sahibimiz, Mâlikimiz vardır ki, bizim üzerimizde sürekli O’nun tasarrufu işlemektedir. Sonunda gidip huzurunda hesap vereceğimiz bir yaratıcımız, bir Rabbimiz vardır. Hayatın kaynağı O’dur. Hayatımız O’ndandır. Veren de O’dur, alan da. Yaratan da O’dur öldüren de. Hayat da O’na aittir, ölüm de. İlkbahar da O’na aittir, sonbahar da. Eğer bu dünyada gözümüz görüyor, aklımız eriyor, elimiz tutuyor, ayağımız yürüyorsa, şu anda hayattaysak, bilelim ki bunu bize Allah verdi. Allah’tandır bunlar. Yarın bunlar işe yaramaz bir hale geleceklerse, bu da Allah’tandır. Çocukken âcizdik, küçüktük, güçsüzdük, şimdi büyüdük, güç kuvvet sahibi olduk. Eğer bütün bunlar Allah’tan değil de kendimizden, bizden olsaydı, o zaman yaşlandıkça, ihtiyarladıkça daha güçlenmeli değil miydik? Halbuki ihtiyarlayınca bunları kaybediyoruz, geriye sayma başlıyor. Yaratılış geriye dönüyor sanki. Başta yok idi, sonunda da yine yok oluyor her şey. Başta Allah vermişti, sonunda da O alıveriyor verdiklerini. Tüm otlar, bitkiler, ağaçlar gibi. Demek ki bütün bunlar bizden değil, O verdi bütün bunları. Madem ki gücümüz, imkânlarımız Allah’tan, öyleyse bütün bu sahip olduklarımızı onları bize veren Allah yolunda kullanmak zorundayız. Hâlâ anlamayacak mısınız? Hâlâ akl etmeyecek misiniz? Akıllarınızı kullanmayacak mısınız? Hâlâ hayatınızın içinde olan, bizzat kendi bedenlerinizde işleyen Rabbinizin bu yasalarını görmezden gelmeye devam mı edeceksiniz? Bütün bunları hak olan bir kitaptan öğrenip Hak olan Rabbinize kulluğa yönelmeyecek misiniz? Evet bütün bunları Rabbimizin bu kitabından öğreneceğiz. O kitabın pratiği olan, tebyîni olan Rasulullah Efendimizin sözlerinden öğreneceğiz. Çünkü:
69. “Biz Muhammed’e şiir öğretmedik, zaten ona gerekmezdi. Bu bir öğüt ve apaçık Kur’an’dır.” Bu söylenenleri, bu âyetleri, bu kitabı bir şiir sanmayın. Biz elçimize asla şiir öğretmedik. Size bu âyetleri okuyan peygamberimi sakın şair zannetmeyin. Peygambere şiir yakışmaz. Ne bu risalet bir şairlik, ne de bu kitabın âyetleri bir şiirdir. Bu kitap Kur’an’dır ve zikirdir. Kur’an’dır o. Okunaktır, okunandır, sürekli okunması gerekendir, elden düşürülmemesi, kafadan ırak tutulmaması gereken bir okunaktır. Ya da Kur’an “karane” kökünden gelir ki, o zaman da âyetleri birbiriyle bütünleşen, birbirini tamamlayan, birbiriyle asla bir tenâkuz, bir çelişki bulunmayan bir kitaptır. Bir zikirdir bu kitap. Zikra’dır. Sürekli hatırda canlı tutulması gereken, zikredilmesi gereken bir kitaptır. Okunması gereken bir kitaptır. Bir de Mübîn olan bir Kur’an’dır bu. Yâni anlaşılır olan, apaçık olan, anlaşılması gereken bir kitap. Anlamadan okunulmaması gereken bir kitap. Bu kitap asla bir şiir değildir. Çünkü şiirle zikir birbirine zıt şeylerdir. Şiir, şeytanların vesveseleridir. Şiir sezmeye çalışmaktır, sezgidir, sezgi ve hayal ürünüdür. Şiir, şeytanın vesveselerini sezmeye çalışmak ve onları aktarmaktır. Şair, sezgici demektir. Şair, şeytanın vesveselerini şiirle seslendiren kişidir. Şuarâ sûresinde Rabbimiz, “şairlere azgınlar uyar,” buyurmaktadır. Öyleyse peygambere böyle bir şey asla yaraşmaz. Peygamberin okuduğu Kur’an zikirdir. Kur’an bir hayat programıdır. Çünkü Kur’an’ın âyetleri birbiriyle bütünleşen, birbirini tamamlayan, birbiriyle âhenkli bir bütünlük arze-der. Kur’an, şeytanî vesveseler gibi her biri diğerine zıt olan, birbiriyle çelişen kuruntular değildir. O halde ey insanlar, şeytanî vesveseleri bırakın da, şeytanın okuduğu karmakarışık düzmece şeyleri terk edin de, Allah’ın kitabına yönelin. Rasulullah Efendimize onu peygamber kabul etmemek için, peygamber olmasın, bizim hayatımıza karışmasın, bize Allah’tan vahiy getirmesin de ne olursa olsun diyerek ona şair dediler, kahin dediler… Ama bu dediklerine kendileri de inanmadılar. Kitabımızın öteki âyetlerinde bu konuda epey bir şeyler söylediğimiz için bu kadarla ik-tifâ ediyoruz. Bakın bu zikrin, bu kitabın gelişinin hikmetini de, bundan sonraki âyetinde Rabbimiz şöyle ortaya koyuyor:
70. “Diri olan kimseyi uyarsın ve verilen söz de inkârcıların aleyhine çıksın.” Diri olanları uyarır bu kitap. Dirileri uyarmak için gelmiştir bu Kur’an, sûrenin başında ifade ettiğim gibi ölüleri, kabirdekileri değil. Kâfirler üzerinde azap sözü hak olsun, azap hükmü kesinleşip tescil edilsin diye gelmiştir bu kitap. Kâfirler hakkında azabın vacip olması için gelmiştir. Bu kitap kendilerinde hayat emaresi olan, düşünen, tefekkür edebilen, dirilik taşıyan kimseleri uyarırmış. Fıtratlarını diri tutan insanları uyarırmış. Kendilerinde hayat eseri kalmamış, ölmüş, şeytanî vesveselerle, hevâ ve hevesleriyle kendilerini kaybetmiş, devinim özellikleri kalmamış kimseler, bu kitabın uyarısından istifâde edemeyeceklerdir. Diri olan, devinen, düşünen, hareket eden, kalbini, gözünü, kulağını kullanan kimseler bu kitabın uyarılarından istifâde edeceklerdir. Gözlerini kapatan, kör kesilen, kulaklarını kapatan, sağır kesilen, kalplerini kullanmayan, duvar kesilen, aklını kullanmayan, hayvan kesilen kişi ölmüştür ve kâfirler ölmeden önce ölmüş kimselerdir. Evet, mü’min diridir, onun zıddı olan kâfir de ölüdür. Küfür, ölü yaşamak demektir. Çünkü düşünemeyenler, akıl edemeyenler, duya-mayanlar, göremeyenler, hissedemeyenler ölü demektir. Kâfirler kendi kendilerini ölü hale getirmişlerdir. Öyleyse diriler olmalıyız, kendimizi diriltmeliyiz ki, bu kitap bizi uyarsın. Diriliği de tabii bu kitapla elde edeceğiz. Yâni bu kitap hem diriltendir, hem de o dirilttiklerini uyarandır. Yâni Kur’an’la dirilen kişinin sürekli Kur’an’la uyarılmaya ihtiyacı vardır. Kur’an’la dirilenin, yine Kur’an’la sulanarak, Kur’an’la beslenerek diriliğini, canlılığını koruması gerekmektedir. Çünkü insan bu kitapla sulamadığı sürece, bu kitaptan uzak kaldığı sürece her zaman sağırlaşmaya, körleşmeye, duygusuzlaşmaya ve ölüme doğru gitmektedir. Ruhen ve manen ölüme doğru gitmektedir. Şunu hiç bir zaman unutmayacağız ki, bu kitabı ölülere değil, dirilere okuyacağız. Kabirdekilere değil, hayattakilere okuyacağız. He-nüz ölmedik diye önce kendimize, sonra da ölmemiş dışımızdakilere okuyacağız bu kitabı. Allah yardımcımız olsun.
71,72,73. “Kudretimizle kendileri için hayvanlar yarattığımızı görmezler mi? Onlara sahip olmaktadırlar. Onları kendilerinin buyruğuna verdik; bindikleri de, etini yedikleri de vardır. Onlarda daha nice faydalar, içilecekler vardır. Şükretmezler mi?” Bu gafiller bir de şunu görmüyorlar mı? Allah’ın kulu kölesi olunacak tek Rab ve İlâh oluşu konusunda hiç düşünmüyorlar mı ki Biz kendileri için ellerimizin yaptığı şeylerden, yâni hiçbir dış sanatın katkısı olmayıp, doğrudan doğruya kendimizin yaratıp ortaya koyduğu nîmetlerden en’âmı, yumuşak, zelûl hayvanları yarattık. Bizzat Biz yarattık, kendi elimizle yarattık. En’âm, davarlar, sığırlar, koyunlar, keçiler, erkeği ve dişisiyle nice varlıklar lütfetmişiz onlara. İşte onlara sahip oluyorsunuz, kullanıyor, istifade ediyorsunuz. Bu davarları onlar için yarattık, onlar için zelûl kıldık ve onların mülkiyetlerine verdik. Onlar bunu yapabilirler miydi? Yaratabilirler miydi bunları? Sahip olabilirler miydi bunlara? Hayat veren de, hayatlarını sürdürmeleri için bu imkânlarını lütfeden de Biz değil miyiz? O hayvanları onlar için zelûl kılan, uysal bir biçimde onlara boyun büktüren de Biziz. Biniyorlar o hayvanlara, etlerini yiyorlar, değişik menfaatlerinden istifâde ediyorlar. Yeme ve içme konusunda da yararlanıyorlar. “Hâlâ şükretmeyecek misiniz? Hâlâ Rabbinizin lütfettiği bu nîmetleri O’nun yolunda, O’na kulluk yolunda kullanmayacak mısınız? Bütün bu nîmetlerin hakkını vermeyecek misiniz? Akıllarınızı başlarınıza alıp ta, “ya Rab, sen bütün bunları sana isyan edeyim diye vermedin, karşı geleyim diye vermedin, seni memnun edeyim diye verdin demeye yanaşmayacak mısınız? Bunu anlamayacak mısınız?” diyor Rabbimiz. Bir düşünsenize bir deve bir çocuğa teslim olacak, boyun bükecek, o çocuğun sırtına binmesine izin verecek. Allah izin vermeseydi, Allah o deveyi bizim için zelûl kılmasaydı olur muydu bu? Şu anda altınızdaki bindiğiniz araba da, gemiler de hepsi böyle değil midir? Onların yasasını koyan ve size âmâde kılan da Allah değil midir? Bu binitlere binince okuyacağımız dua da bunu anlatıyordu değil mi? Bütün bu Allah vergilerini O’na kulluk ta değil de, böyle hep isyanda mı kullanacaksınız? Nedir sizin bu haliniz böyle? Bakın dikkat edin, alıverir elinizden bütün bu verdiklerini? Almıyor mu? Sonunda kime kalıyor bütün bunlar? Hasta yatağındakiler biraz daha iyi anlıyorlar bunu değil mi? Ölüm döşeğindekiler biraz daha net anlıyor-lar. Cenazeden sonra herkes unutuyor, ne büyük gaflet. Öyleyse sonunda mirası Allah’a kalacak olan bu nîmetleri ne diye kendinizin zannediyor da gaflet ediyorsunuz? “Hakkıyla şükreden kullarımız azdır,” buyurur Rabbimiz kitabımızın başka bir âyetinde. Peki insanların azı şükretmiş de, çoğu ne yapmış?
71,72,73. “Kudretimizle kendileri için hayvanlar yarattığımızı görmezler mi? Onlara sahip olmaktadırlar. Onları kendilerinin buyruğuna verdik; bindikleri de, etini yedikleri de vardır. Onlarda daha nice faydalar, içilecekler vardır. Şükretmezler mi?” Bu gafiller bir de şunu görmüyorlar mı? Allah’ın kulu kölesi olunacak tek Rab ve İlâh oluşu konusunda hiç düşünmüyorlar mı ki Biz kendileri için ellerimizin yaptığı şeylerden, yâni hiçbir dış sanatın katkısı olmayıp, doğrudan doğruya kendimizin yaratıp ortaya koyduğu nîmetlerden en’âmı, yumuşak, zelûl hayvanları yarattık. Bizzat Biz yarattık, kendi elimizle yarattık. En’âm, davarlar, sığırlar, koyunlar, keçiler, erkeği ve dişisiyle nice varlıklar lütfetmişiz onlara. İşte onlara sahip oluyorsunuz, kullanıyor, istifade ediyorsunuz. Bu davarları onlar için yarattık, onlar için zelûl kıldık ve onların mülkiyetlerine verdik. Onlar bunu yapabilirler miydi? Yaratabilirler miydi bunları? Sahip olabilirler miydi bunlara? Hayat veren de, hayatlarını sürdürmeleri için bu imkânlarını lütfeden de Biz değil miyiz? O hayvanları onlar için zelûl kılan, uysal bir biçimde onlara boyun büktüren de Biziz. Biniyorlar o hayvanlara, etlerini yiyorlar, değişik menfaatlerinden istifâde ediyorlar. Yeme ve içme konusunda da yararlanıyorlar. “Hâlâ şükretmeyecek misiniz? Hâlâ Rabbinizin lütfettiği bu nîmetleri O’nun yolunda, O’na kulluk yolunda kullanmayacak mısınız? Bütün bu nîmetlerin hakkını vermeyecek misiniz? Akıllarınızı başlarınıza alıp ta, “ya Rab, sen bütün bunları sana isyan edeyim diye vermedin, karşı geleyim diye vermedin, seni memnun edeyim diye verdin demeye yanaşmayacak mısınız? Bunu anlamayacak mısınız?” diyor Rabbimiz. Bir düşünsenize bir deve bir çocuğa teslim olacak, boyun bükecek, o çocuğun sırtına binmesine izin verecek. Allah izin vermeseydi, Allah o deveyi bizim için zelûl kılmasaydı olur muydu bu? Şu anda altınızdaki bindiğiniz araba da, gemiler de hepsi böyle değil midir? Onların yasasını koyan ve size âmâde kılan da Allah değil midir? Bu binitlere binince okuyacağımız dua da bunu anlatıyordu değil mi? Bütün bu Allah vergilerini O’na kulluk ta değil de, böyle hep isyanda mı kullanacaksınız? Nedir sizin bu haliniz böyle? Bakın dikkat edin, alıverir elinizden bütün bu verdiklerini? Almıyor mu? Sonunda kime kalıyor bütün bunlar? Hasta yatağındakiler biraz daha iyi anlıyorlar bunu değil mi? Ölüm döşeğindekiler biraz daha net anlıyor-lar. Cenazeden sonra herkes unutuyor, ne büyük gaflet. Öyleyse sonunda mirası Allah’a kalacak olan bu nîmetleri ne diye kendinizin zannediyor da gaflet ediyorsunuz? “Hakkıyla şükreden kullarımız azdır,” buyurur Rabbimiz kitabımızın başka bir âyetinde. Peki insanların azı şükretmiş de, çoğu ne yapmış?
71,72,73. “Kudretimizle kendileri için hayvanlar yarattığımızı görmezler mi? Onlara sahip olmaktadırlar. Onları kendilerinin buyruğuna verdik; bindikleri de, etini yedikleri de vardır. Onlarda daha nice faydalar, içilecekler vardır. Şükretmezler mi?” Bu gafiller bir de şunu görmüyorlar mı? Allah’ın kulu kölesi olunacak tek Rab ve İlâh oluşu konusunda hiç düşünmüyorlar mı ki Biz kendileri için ellerimizin yaptığı şeylerden, yâni hiçbir dış sanatın katkısı olmayıp, doğrudan doğruya kendimizin yaratıp ortaya koyduğu nîmetlerden en’âmı, yumuşak, zelûl hayvanları yarattık. Bizzat Biz yarattık, kendi elimizle yarattık. En’âm, davarlar, sığırlar, koyunlar, keçiler, erkeği ve dişisiyle nice varlıklar lütfetmişiz onlara. İşte onlara sahip oluyorsunuz, kullanıyor, istifade ediyorsunuz. Bu davarları onlar için yarattık, onlar için zelûl kıldık ve onların mülkiyetlerine verdik. Onlar bunu yapabilirler miydi? Yaratabilirler miydi bunları? Sahip olabilirler miydi bunlara? Hayat veren de, hayatlarını sürdürmeleri için bu imkânlarını lütfeden de Biz değil miyiz? O hayvanları onlar için zelûl kılan, uysal bir biçimde onlara boyun büktüren de Biziz. Biniyorlar o hayvanlara, etlerini yiyorlar, değişik menfaatlerinden istifâde ediyorlar. Yeme ve içme konusunda da yararlanıyorlar. “Hâlâ şükretmeyecek misiniz? Hâlâ Rabbinizin lütfettiği bu nîmetleri O’nun yolunda, O’na kulluk yolunda kullanmayacak mısınız? Bütün bu nîmetlerin hakkını vermeyecek misiniz? Akıllarınızı başlarınıza alıp ta, “ya Rab, sen bütün bunları sana isyan edeyim diye vermedin, karşı geleyim diye vermedin, seni memnun edeyim diye verdin demeye yanaşmayacak mısınız? Bunu anlamayacak mısınız?” diyor Rabbimiz. Bir düşünsenize bir deve bir çocuğa teslim olacak, boyun bükecek, o çocuğun sırtına binmesine izin verecek. Allah izin vermeseydi, Allah o deveyi bizim için zelûl kılmasaydı olur muydu bu? Şu anda altınızdaki bindiğiniz araba da, gemiler de hepsi böyle değil midir? Onların yasasını koyan ve size âmâde kılan da Allah değil midir? Bu binitlere binince okuyacağımız dua da bunu anlatıyordu değil mi? Bütün bu Allah vergilerini O’na kulluk ta değil de, böyle hep isyanda mı kullanacaksınız? Nedir sizin bu haliniz böyle? Bakın dikkat edin, alıverir elinizden bütün bu verdiklerini? Almıyor mu? Sonunda kime kalıyor bütün bunlar? Hasta yatağındakiler biraz daha iyi anlıyorlar bunu değil mi? Ölüm döşeğindekiler biraz daha net anlıyor-lar. Cenazeden sonra herkes unutuyor, ne büyük gaflet. Öyleyse sonunda mirası Allah’a kalacak olan bu nîmetleri ne diye kendinizin zannediyor da gaflet ediyorsunuz? “Hakkıyla şükreden kullarımız azdır,” buyurur Rabbimiz kitabımızın başka bir âyetinde. Peki insanların azı şükretmiş de, çoğu ne yapmış?
74, 75. “Allah’ı bırakıp da, kendilerine yardımı dokunur diye, başka tanrılar edindiler. Oysa onlar yardım edemezler, ancak kendileri o tanrılara koruyuculuk için nöbet beklerler.” İnsanlardan kimileri, Allah’a şükretmeleri gerekirken tuttular, O’ndan başka, O’nun berisinde sahte İlâhlar, yapay tanrılar buldular da onlara kulluk yapmaya başladılar. Böylece kendilerine yardım olunur diye. Onların yardımlarını görürüz umuduyla. Nîmetleri Allah’tan aldılar, hayatlarını Allah’tan aldılar, hayvanlarını, yiyip içtiklerini Allah-tan aldılar da, Allah’tan başkalarına şükrettiler, teşekkür ettiler. Nîmetlerin sahibini unuttular da, O’nun berisinde kendilerine yardım edeceklerine inandıkları tanrılar buldular. Biz Allah kuluyuz demediler de biz emir kuluyuz dediler. Allah’tan başka kendilerine tapacakları, itaat edecekleri, sözünü dinleyecekleri, yasalarını uygulayıp arzularını yerine getirecekleri ilâhlar edindiler. Kendilerine bir yardımları dokunur diye. Dikkat ederseniz, Rabbimizin beyanına göre bu müşriklerin böyle yapmalarının altında yatan sebep, menfaat duygusudur. Ücret bekleme mantığı onları Allah’tan başkalarını İlâh kabul etmeye götürmüştür. Hani Allah’ı bırakıp da Firavun’u ilâh edinen sihirbazlar da öyle diyorlardı değil mi? “Ey Firavun, şimdi biz senin safında Hz. Musâ’yı (a.s) yenersek bize bir ücret, bir mükâfat var mı?” diyorlardı. Evet kâfirler, müşrikler hep böyledirler. Nerede bir menfaatleri varsa, kimden bir menfaat gelecekse, onu İlâh bilirler, onu büyütürler, onu yüceltirler, sen büyüksün derler; sen yaparsın derler, senin dediğin yapılır derler, senin buyruğun buyruktur, senin yasaların yasadır, sana itaat boynumuzun borcudur derler. Bizim de şu anda Allah berisinde İlâhlarımız var mı? Allah için şöyle bir düşünelim. Meselâ şu kitaba zaman ayırmayı hangi Müslüman istemez? Elbette tüm Müslümanlar bu kitabı okuyup iyi bir Müslüman olmayı ister. Peki niye yapmıyorlar ya bunu? Niye zamanları kalmıyor buna? Galiba tam bunu yapacaklarında tutkunu oldukları, yardımını umdukları bir şeyin varlığı, bir İlâhın, İlâhenin varlığı onlara engel oluveriyor. Herkes nelerin tutkunu olduğunu iyi bir düşünsün. İlâh, bu anlama gelir. İlâh, kişinin kendisine itaat ettiği, sözünü dinlediği, arzularını, yasalarını gerçekleştirdiği varlık demektir. İlâh, kendisine kul-köle olunan varlık demektir. İlâh, hayatın her kademesinde hayata karışma yetkisine sahip, dediği dedik olan varlık demektir. İnsanlar, sosyal hayatlarını belirleyecek İlâhlar, ekonomik dünyalarında söz sahibi İlâhlar, kılık-kıyafet, hukuk ve siyasal yapılarını ayarlayacak İlâhlar edindiler. O dediyse tamam, onu memnun etmek zorundayım dedikleri İlâhlar buldular kendilerine. Bunlar ya insandır, ya taştır, topraktır, ya bir gruptur, ya atalardır ki, bunların tamamı Allah’ın dûnundadır, Allah’ın berisindedir. Bu İlâhlardan yardımlar umdular, beklediler. Halbuki Allah’ı bırakıp ta O’nun dûnunda edindikleri o İlâhlar onlara nasıl yardım edebilecekler? Onların buna asla güçleri yet-mez. Lâkin onlar tanrılarına gönüllü ordulardır, diyor Rabbimiz. Tanrılarına gönüllü nöbetçilerdir. Yâni onlar tanrılarına gönüllü asker, tanrıları da onlara gönüllü nöbetçidir. İki taraf ta birbirine ordudur. Bırakın o putlarının, tanrılarının, Allah berisinde kendilerine sı-ğındıkları varlıkların kendilerini korumalarını, aksine onlar onlara gönüllü ordudurlar, diyor Rabbimiz. Aslında korunmaya muhtaç olanlar koruyanlardan daha zayıftır. İstiaze, sığınma demektir. Güçsüzün, zayıfın, korunmaya muhtaç olanın güçlüye, koruyucuya sığınması demektir. İslâm inancında güçsüz olan mü’minin, güçlü olan Rabbine sığınmasına istiaze denir. İstiazenin üç öğesi vardır: Sığınan, kendisine sığınılan ve sığınma konusu. Sığınan kuldur, sığınılan Allah’tır, sığınma konusu da korkulan her şeydir. Korktuğu bir şeyden Rabbine sığınan kişi, Rab-binin sığındığı o varlığa karşı her zaman güç yetirebileceğine ve kendisini onun şerrinden koruyabileceğine inanmıştır. Müslümanın inancında kendisine sığındığı Allah herkesten ve her şeyden güçlüdür. Mutlak güç ve kudret sahibidir. Onun içindir ki sığınılan Allah, sığınan da kuldur. Koruyan Allah, korunan da kuldur. Ama küfür ve şirk inancında bu tamamen ters işlemektedir. Küfür ve şirk anlayışında sığınan tanrılar, sığınılan da kullardır. Koruyan kullar, korunan da tanrılar, putlardır. Yâni kulları tanrılar değil de tanrıları kullar korumaktadır. İşte görüyoruz, adamlar bir düzen kuruyorlar, bir put dikiyorlar, ona tapınıyorlar, ama o düzen, o put, bırakın kullarını korumayı, kendisini bile korumaktan âciz olduğu için onu kulları korumaktadır. İşte koruma kanunları çıkarıyorlar, aman sahip çıkalım, aman yıktırmayalım, diye çırpınıyorlar. Bu tanrılarınız sizi korumak şöyle dursun, kendilerini bile korumaktan âcizse, niye tapınıyorsunuz onlara? Yok eğer güçlüyse, birileri yıkacak diye bu telaşınız niye? İşte bu şirk mantığıdır ve onlar tanrılarına, putlarına gönüllü ordulardır, diyor Rabbimiz. Hac sûresinin 73. âyetinin beyanına göre, adamlar put yapıyorlar, ona tapınıyorlar ve onu korumak için de put hanelerin kapılarını sıkı sıkı kilitliyorlar. Nihâyet kapının anahtar deliğinden giren bir sinek, o putlara kullar tarafından sürülen bir tatlı parçası koparıp kaçıyor. Rabbimiz buyuruyor ki, bakın ki o putlar kendi vücutlarından sineğin bir parça koparmasına bile engel olamıyorlar. Koparan da âciz, koparılan da. Tapınan da âciz, tapınılan da… İşte şirk mantığı... Kendini bile korumaktan âciz, kullarının korumasına muhtaç bir puta tapınıyor zavallılar. Tanrılarına gönüllü nöbetçidir bu akılsızlar. Tanrıları kendilerini korumuyor da, kendileri tanrılarını korumaya çalışıyorlar. Zaten onlar gönüllü ordu olmasalar, onlar gönüllü askerlik yapıp tanrılarını korumasalar o tanrıların ayakta durmaları asla mümkün olmayacaktır. Öyle değil mi? İşte görüyoruz dün de, bugün de Allah berisinde kendilerine tapınılan, arzuları yerine getirilip yasaları uygulanan tüm sahte İlâhlar kullarını korumak, kullarını doyurmak şöyle dursun, hepsi de kullarından beslenmek ve kullarından korunma talep etmek durumundadırlar. “Ey kullarım, aman bana sahip çıkın, aman beni koruyun, aman beni destekleyin, aman beni yıktırmayın, aman beni gündemde tutun,” diye kullarına yalvarmaktadırlar. Allah yerine ikâme edilen hiçbir Firavun kullarından vergi almadıkça, kullarından destek görmedikçe ayakta duramaz. Hiçbir put kullarından kendisine bir mozole istemedikçe, bir piramit istemedikçe asla tapınılmaya değer görülemez. Hiçbir sistem kullarından oy, yâni kabul istemedikçe yaşayamaz. Hiçbir âdet, hiçbir töre, hiçbir moda bağlılarından talep görmedikçe ayakta duramaz. Demek ki, Allah berisinde İlâh kabul edilenlerin tamamı kullarına muhtaçtır. Ama Allah böyle değildir. O, kullarının tümünü koruyan, kendisi korunmaya ihtiyacı olmayandır. Tüm kullarını rızıklandırıp doyuran, ama kullarının besleme ihtiyacını duymayandır. İşte küfür ve şirk anlayışlarıyla İslâm inanışının temel farklılığı… Mü’min sadece Allah’a inanır, sadece Allah’ı Rab bilir, sadece Allah’a sığınır. Çünkü koruyan Allah’tır, kendisine sığınılacak tek varlık Allah’tır. Tüm varlıklar O’nun velâyeti altındadır. Tüm varlıklar O’-nun hıfz-u emânındadır. Öyleyse bizler Allah’tan başka İlâhlar kabul etmeyeceğiz. Burada şunu da söyleyelim tabii: Bir varlığın İlâh kabul edilebilmesi için o varlığın zatının, kendisinin bilinmesi, tanınması ge-rektiği gibi, o varlığın sözlerinin, emirlerinin, talimatlarının, yasalarının, buyruklarının da bilinmesi şarttır. Tanınmayan, bilinmeyen bir varlığın İlâh edinilmesi mümkün olmadığı gibi, arzuları, istekleri, buyrukları, emirleri ve yasakları bilinmeyen bir varlığın İlâh kabul edilmesi de mümkün değildir. Öyleyse eğer bizler Rabbimizi tanır, Rabbimizin ki-tabını çok ciddi okuyarak, emir ve yasaklarını, buyruklarını tanırsak, o zaman O’nu İlâh kabul etme imkânımız olacaktır.
74, 75. “Allah’ı bırakıp da, kendilerine yardımı dokunur diye, başka tanrılar edindiler. Oysa onlar yardım edemezler, ancak kendileri o tanrılara koruyuculuk için nöbet beklerler.” İnsanlardan kimileri, Allah’a şükretmeleri gerekirken tuttular, O’ndan başka, O’nun berisinde sahte İlâhlar, yapay tanrılar buldular da onlara kulluk yapmaya başladılar. Böylece kendilerine yardım olunur diye. Onların yardımlarını görürüz umuduyla. Nîmetleri Allah’tan aldılar, hayatlarını Allah’tan aldılar, hayvanlarını, yiyip içtiklerini Allah-tan aldılar da, Allah’tan başkalarına şükrettiler, teşekkür ettiler. Nîmetlerin sahibini unuttular da, O’nun berisinde kendilerine yardım edeceklerine inandıkları tanrılar buldular. Biz Allah kuluyuz demediler de biz emir kuluyuz dediler. Allah’tan başka kendilerine tapacakları, itaat edecekleri, sözünü dinleyecekleri, yasalarını uygulayıp arzularını yerine getirecekleri ilâhlar edindiler. Kendilerine bir yardımları dokunur diye. Dikkat ederseniz, Rabbimizin beyanına göre bu müşriklerin böyle yapmalarının altında yatan sebep, menfaat duygusudur. Ücret bekleme mantığı onları Allah’tan başkalarını İlâh kabul etmeye götürmüştür. Hani Allah’ı bırakıp da Firavun’u ilâh edinen sihirbazlar da öyle diyorlardı değil mi? “Ey Firavun, şimdi biz senin safında Hz. Musâ’yı (a.s) yenersek bize bir ücret, bir mükâfat var mı?” diyorlardı. Evet kâfirler, müşrikler hep böyledirler. Nerede bir menfaatleri varsa, kimden bir menfaat gelecekse, onu İlâh bilirler, onu büyütürler, onu yüceltirler, sen büyüksün derler; sen yaparsın derler, senin dediğin yapılır derler, senin buyruğun buyruktur, senin yasaların yasadır, sana itaat boynumuzun borcudur derler. Bizim de şu anda Allah berisinde İlâhlarımız var mı? Allah için şöyle bir düşünelim. Meselâ şu kitaba zaman ayırmayı hangi Müslüman istemez? Elbette tüm Müslümanlar bu kitabı okuyup iyi bir Müslüman olmayı ister. Peki niye yapmıyorlar ya bunu? Niye zamanları kalmıyor buna? Galiba tam bunu yapacaklarında tutkunu oldukları, yardımını umdukları bir şeyin varlığı, bir İlâhın, İlâhenin varlığı onlara engel oluveriyor. Herkes nelerin tutkunu olduğunu iyi bir düşünsün. İlâh, bu anlama gelir. İlâh, kişinin kendisine itaat ettiği, sözünü dinlediği, arzularını, yasalarını gerçekleştirdiği varlık demektir. İlâh, kendisine kul-köle olunan varlık demektir. İlâh, hayatın her kademesinde hayata karışma yetkisine sahip, dediği dedik olan varlık demektir. İnsanlar, sosyal hayatlarını belirleyecek İlâhlar, ekonomik dünyalarında söz sahibi İlâhlar, kılık-kıyafet, hukuk ve siyasal yapılarını ayarlayacak İlâhlar edindiler. O dediyse tamam, onu memnun etmek zorundayım dedikleri İlâhlar buldular kendilerine. Bunlar ya insandır, ya taştır, topraktır, ya bir gruptur, ya atalardır ki, bunların tamamı Allah’ın dûnundadır, Allah’ın berisindedir. Bu İlâhlardan yardımlar umdular, beklediler. Halbuki Allah’ı bırakıp ta O’nun dûnunda edindikleri o İlâhlar onlara nasıl yardım edebilecekler? Onların buna asla güçleri yet-mez. Lâkin onlar tanrılarına gönüllü ordulardır, diyor Rabbimiz. Tanrılarına gönüllü nöbetçilerdir. Yâni onlar tanrılarına gönüllü asker, tanrıları da onlara gönüllü nöbetçidir. İki taraf ta birbirine ordudur. Bırakın o putlarının, tanrılarının, Allah berisinde kendilerine sı-ğındıkları varlıkların kendilerini korumalarını, aksine onlar onlara gönüllü ordudurlar, diyor Rabbimiz. Aslında korunmaya muhtaç olanlar koruyanlardan daha zayıftır. İstiaze, sığınma demektir. Güçsüzün, zayıfın, korunmaya muhtaç olanın güçlüye, koruyucuya sığınması demektir. İslâm inancında güçsüz olan mü’minin, güçlü olan Rabbine sığınmasına istiaze denir. İstiazenin üç öğesi vardır: Sığınan, kendisine sığınılan ve sığınma konusu. Sığınan kuldur, sığınılan Allah’tır, sığınma konusu da korkulan her şeydir. Korktuğu bir şeyden Rabbine sığınan kişi, Rab-binin sığındığı o varlığa karşı her zaman güç yetirebileceğine ve kendisini onun şerrinden koruyabileceğine inanmıştır. Müslümanın inancında kendisine sığındığı Allah herkesten ve her şeyden güçlüdür. Mutlak güç ve kudret sahibidir. Onun içindir ki sığınılan Allah, sığınan da kuldur. Koruyan Allah, korunan da kuldur. Ama küfür ve şirk inancında bu tamamen ters işlemektedir. Küfür ve şirk anlayışında sığınan tanrılar, sığınılan da kullardır. Koruyan kullar, korunan da tanrılar, putlardır. Yâni kulları tanrılar değil de tanrıları kullar korumaktadır. İşte görüyoruz, adamlar bir düzen kuruyorlar, bir put dikiyorlar, ona tapınıyorlar, ama o düzen, o put, bırakın kullarını korumayı, kendisini bile korumaktan âciz olduğu için onu kulları korumaktadır. İşte koruma kanunları çıkarıyorlar, aman sahip çıkalım, aman yıktırmayalım, diye çırpınıyorlar. Bu tanrılarınız sizi korumak şöyle dursun, kendilerini bile korumaktan âcizse, niye tapınıyorsunuz onlara? Yok eğer güçlüyse, birileri yıkacak diye bu telaşınız niye? İşte bu şirk mantığıdır ve onlar tanrılarına, putlarına gönüllü ordulardır, diyor Rabbimiz. Hac sûresinin 73. âyetinin beyanına göre, adamlar put yapıyorlar, ona tapınıyorlar ve onu korumak için de put hanelerin kapılarını sıkı sıkı kilitliyorlar. Nihâyet kapının anahtar deliğinden giren bir sinek, o putlara kullar tarafından sürülen bir tatlı parçası koparıp kaçıyor. Rabbimiz buyuruyor ki, bakın ki o putlar kendi vücutlarından sineğin bir parça koparmasına bile engel olamıyorlar. Koparan da âciz, koparılan da. Tapınan da âciz, tapınılan da… İşte şirk mantığı... Kendini bile korumaktan âciz, kullarının korumasına muhtaç bir puta tapınıyor zavallılar. Tanrılarına gönüllü nöbetçidir bu akılsızlar. Tanrıları kendilerini korumuyor da, kendileri tanrılarını korumaya çalışıyorlar. Zaten onlar gönüllü ordu olmasalar, onlar gönüllü askerlik yapıp tanrılarını korumasalar o tanrıların ayakta durmaları asla mümkün olmayacaktır. Öyle değil mi? İşte görüyoruz dün de, bugün de Allah berisinde kendilerine tapınılan, arzuları yerine getirilip yasaları uygulanan tüm sahte İlâhlar kullarını korumak, kullarını doyurmak şöyle dursun, hepsi de kullarından beslenmek ve kullarından korunma talep etmek durumundadırlar. “Ey kullarım, aman bana sahip çıkın, aman beni koruyun, aman beni destekleyin, aman beni yıktırmayın, aman beni gündemde tutun,” diye kullarına yalvarmaktadırlar. Allah yerine ikâme edilen hiçbir Firavun kullarından vergi almadıkça, kullarından destek görmedikçe ayakta duramaz. Hiçbir put kullarından kendisine bir mozole istemedikçe, bir piramit istemedikçe asla tapınılmaya değer görülemez. Hiçbir sistem kullarından oy, yâni kabul istemedikçe yaşayamaz. Hiçbir âdet, hiçbir töre, hiçbir moda bağlılarından talep görmedikçe ayakta duramaz. Demek ki, Allah berisinde İlâh kabul edilenlerin tamamı kullarına muhtaçtır. Ama Allah böyle değildir. O, kullarının tümünü koruyan, kendisi korunmaya ihtiyacı olmayandır. Tüm kullarını rızıklandırıp doyuran, ama kullarının besleme ihtiyacını duymayandır. İşte küfür ve şirk anlayışlarıyla İslâm inanışının temel farklılığı… Mü’min sadece Allah’a inanır, sadece Allah’ı Rab bilir, sadece Allah’a sığınır. Çünkü koruyan Allah’tır, kendisine sığınılacak tek varlık Allah’tır. Tüm varlıklar O’nun velâyeti altındadır. Tüm varlıklar O’-nun hıfz-u emânındadır. Öyleyse bizler Allah’tan başka İlâhlar kabul etmeyeceğiz. Burada şunu da söyleyelim tabii: Bir varlığın İlâh kabul edilebilmesi için o varlığın zatının, kendisinin bilinmesi, tanınması ge-rektiği gibi, o varlığın sözlerinin, emirlerinin, talimatlarının, yasalarının, buyruklarının da bilinmesi şarttır. Tanınmayan, bilinmeyen bir varlığın İlâh edinilmesi mümkün olmadığı gibi, arzuları, istekleri, buyrukları, emirleri ve yasakları bilinmeyen bir varlığın İlâh kabul edilmesi de mümkün değildir. Öyleyse eğer bizler Rabbimizi tanır, Rabbimizin ki-tabını çok ciddi okuyarak, emir ve yasaklarını, buyruklarını tanırsak, o zaman O’nu İlâh kabul etme imkânımız olacaktır.
76. “Ey Muhammed! Bunların sözü seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da şüphesiz biliriz.” “Öyleyse ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, sakın ha sakın kâfirlerin, müşriklerin, bu ne yaptığını, ne dediğini bilmez insanların boş sözleri, boş lakırdıları, densizlikleri sizi üzmesin.” Bu densizlerin densizlikleri, bir dönem Rasulullah Efendimizi üzüyordu. Onlar için hak söyleyen ve onların hayırlarını isteyen bir peygamberdi çünkü o. Rabbimiz onu teselli ederek buyuruyor ki, “peygamberim onlar ne derlerse desinler sen üzülme, sen takma kafana. Çünkü biz onların esrârını da, ilânını da bilmekteyiz. Siz üzülmeyin, biz onların içlerini de, içlerinde gizlediklerini de, dışlarından açığa vurduklarını da bilmekteyiz. Biz onların açıktan açığa size karşı kurdukları komplolarını da, propagandalarını da, gizli gizli mahfillerde sizin için hazırladıkları planlarını da biliyoruz. Sizi onlardan haberdar edeceğimizden ve koruyacağımızdan hiç mi hiç endişeniz olmasın. Onlar size karşı türlü komplolar hazırlayacaklar, tuzaklar kuracaklar, gizli açık düşmanlıklar düşünecekler, ama unutmayın ki onların ipleri elinde olan Benim ve sizi Ben koruyacağım. Sizin desteğinizde Ben varım ve Ben onlara yeterim buyurarak mü’minlerin yardımında olduğu müjdesini veriyor Rabbimiz. Bizler de bugün ciddi bir biçimde bu kitabı insanlara duyurmaya başlayınca, insanlar bize bir şeyler diyeceklerdir. Desinler. Unutmayalım ki bizim desteğimizdedir Allah. Tüm peygamberler Allah yardımına böyle ulaşmamışlar mıdır? Öyleyse biz de bıkıp usanmadan kulluğumuza devam etmeliyiz.
77,78. “İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki, hemen apaçık bir hasım kesilir ve kendi yaratılışını unutur da: “Çürümüş kemikleri kim yaratacak” diyerek, Bize misal vermeye kalkar?” Evet şu insan, şu nankör insan bizim kendisini bir damla meniden yarattığımızı bilmiyor mu ki, bizim karşımızda bir hasım, bir tartışmacı, çeneli bir lafazan kesilip, bir muârız kesilip düşman olarak çıkıverdi. Bizim karşımızda, yaratıcısı karşısında yaratılışına bakmadan, aslının bir damla sudan olduğunu düşünmeden kendisini bir şey zannederek deliller üretmeye, Bizim dinimize, Bizim âyetlerimize, Bizim yasalarımıza, Bizim sistemimize alternatifler getirmeye çalışıyor. Nankör insan kendi yaratılışını unuttu da, Allah karşısında Allah’ın âyetleriyle mücâdeleye tutuşuyor. İnsan geçmişini nasıl da unutuyor! Bir vakitler hiçbir şey değildi. Bir damla su. Allah onu insan haline getirdiği halde tutuyor kendi yaratılışını unutuyor da şöyle diyor: Şimdi şu çürümüş kemikleri kim diriltecek? Bununla bize bir örnek vermeye kalkışıyor. Bize karşı laf çarpıtıyor. “Şu çürümüş, şu un ufak olmuş kemikleri bu hale geldikten sonra kim diriltebilecek? Kimin gücü yeter buna? Olacak şey mi bu?” demeye kalkışıyor. Öldükten sonra yeniden dirilişi reddetmeye çalışıyor. Ciddi bir düşman kesilmiş de sanki Allah’ı, Kur’an’ı susturmaya çalışıyor. İnsanların inançlarını karıştırmaya çalışıyor. Bu nankör insan neden yaratıldığına bakmıyor mu? Hor, hakir bir damla sudan yaratıldığını bilmiyor mu bu nankör insan? Nasıl da unutuyor ana rahmine atılmış bir damla sudan yaratıldığını? Eline değdiği zaman, elbisesine bulaştığı zaman yıkama lüzumu duyacağı bir damla meniden meydana gelmedi mi? Ananın ve babanın mâlum yerlerinden çıkan bir damla nutfeden, bir damla meniden yaratıldığını ne çabuk unutuyor bu insan da, kendisini bir şey zannedip Rabbine kafa tutmaya kalkışıyor? Neyine güveniyor da Allah karşısında bilgi iddiasında bulunuyor, Allah’a delil getirmeye kalkışıyor? Halbuki ana rahminde bir damla sudan meydana getirildiğini bir düşünse, kendini anlamaktan da öte, Rabbini de anlayacak ama düşünmüyor. Bakın bu soruya cevabı Rabbimiz veriyor. Geçin o zırvaları demiyor da, Rabbimiz rahmeti gereği yine cevap veriyor:
77,78. “İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki, hemen apaçık bir hasım kesilir ve kendi yaratılışını unutur da: “Çürümüş kemikleri kim yaratacak” diyerek, Bize misal vermeye kalkar?” Evet şu insan, şu nankör insan bizim kendisini bir damla meniden yarattığımızı bilmiyor mu ki, bizim karşımızda bir hasım, bir tartışmacı, çeneli bir lafazan kesilip, bir muârız kesilip düşman olarak çıkıverdi. Bizim karşımızda, yaratıcısı karşısında yaratılışına bakmadan, aslının bir damla sudan olduğunu düşünmeden kendisini bir şey zannederek deliller üretmeye, Bizim dinimize, Bizim âyetlerimize, Bizim yasalarımıza, Bizim sistemimize alternatifler getirmeye çalışıyor. Nankör insan kendi yaratılışını unuttu da, Allah karşısında Allah’ın âyetleriyle mücâdeleye tutuşuyor. İnsan geçmişini nasıl da unutuyor! Bir vakitler hiçbir şey değildi. Bir damla su. Allah onu insan haline getirdiği halde tutuyor kendi yaratılışını unutuyor da şöyle diyor: Şimdi şu çürümüş kemikleri kim diriltecek? Bununla bize bir örnek vermeye kalkışıyor. Bize karşı laf çarpıtıyor. “Şu çürümüş, şu un ufak olmuş kemikleri bu hale geldikten sonra kim diriltebilecek? Kimin gücü yeter buna? Olacak şey mi bu?” demeye kalkışıyor. Öldükten sonra yeniden dirilişi reddetmeye çalışıyor. Ciddi bir düşman kesilmiş de sanki Allah’ı, Kur’an’ı susturmaya çalışıyor. İnsanların inançlarını karıştırmaya çalışıyor. Bu nankör insan neden yaratıldığına bakmıyor mu? Hor, hakir bir damla sudan yaratıldığını bilmiyor mu bu nankör insan? Nasıl da unutuyor ana rahmine atılmış bir damla sudan yaratıldığını? Eline değdiği zaman, elbisesine bulaştığı zaman yıkama lüzumu duyacağı bir damla meniden meydana gelmedi mi? Ananın ve babanın mâlum yerlerinden çıkan bir damla nutfeden, bir damla meniden yaratıldığını ne çabuk unutuyor bu insan da, kendisini bir şey zannedip Rabbine kafa tutmaya kalkışıyor? Neyine güveniyor da Allah karşısında bilgi iddiasında bulunuyor, Allah’a delil getirmeye kalkışıyor? Halbuki ana rahminde bir damla sudan meydana getirildiğini bir düşünse, kendini anlamaktan da öte, Rabbini de anlayacak ama düşünmüyor. Bakın bu soruya cevabı Rabbimiz veriyor. Geçin o zırvaları demiyor da, Rabbimiz rahmeti gereği yine cevap veriyor:
79. “Ey Muhammed! De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı bilendir.” “Peygamberim sen de ki: O kemikleri ilk defa yoktan yaratıp var eden Allah, onları yeniden var etmeye, yeniden diriltmeye kâdirdir. Gafil insan, şaşkın insan bir düşünmez misin? O kemikler bir zamanlar var mıydı? Yoktu, Allah yaratmadı mı onları? Olmayan şeylerin var edilişini değil de var olan şeylerin yeniden var edilmesini mi problem ediyorsun? Haddini bilsen olmaz mı? Hem O Allah yaratmanın her çeşidini, her türünü, her şeklini ve yaratıklarıyla alâkalı her şeyi bilmektedir. Böyle bir Allah’ı nasıl yenmeye kalkışıyorsunuz?” Yâni eline çürümüş kemikleri alarak, bunlar bu hale geldikten sonra tekrar dirilecekler ha? Nasıl, nasıl? Bizler toprak olduktan sonra tekrar diriltileceğiz ha? Bizler öldükten, toprak bizim etlerimizi yiyip, kemiklerimizi çürüttükten sonra bir daha dirileceğiz ha? Hayır hayır, bu kesinlikle mümkün değildir. Sen onu bizim külahımıza anlat diyenlere de ki ey peygamberim, sizi ilk defa yaratan kimdi? İlk yaratılışları neydi bu adamların? İlk defa nasıl yaratılmışlardı bu adamlar? Onları ilk defa yaratan Allah ikinci defa yaratamaz mı? Nasıl düşünüyor bu adamlar? Toprak olduktan sonra bir daha diriltilemeyeceklerini mi söylüyorlar? Çok mu hayret edilecek bir şeydir bu? Çok mu zor Allah için böyle bir şey? Halbuki anamızın babamızın yediği yeryüzünün değişik meyvelerinden oluşan meniden meydana gelmedik mi bizler? Böylece bizi ilk defa topraktan toplayıp yaratan Allah ölümümüzden sonra aynı topraktan tekrar toplayıp diriltmeye kâdir değil mi? İlk yaratılışlarını hiç mi düşünmüyor bu adamlar? Onu dirilten öldürmeye, öldüren diriltmeye kâdir değil mi? Yaratırken bir damla sudan yaratmaya kâdir de, öldükten sonra onu yeniden yaratmaya kâdir değil mi? Onu beceren, bunu beceremez mi? Bunlar Rabblerine küfreden, Rabblerini tanımayan, Allah’ın gücünden, kudretinden, Allah’ın âyetlerinden habersiz olan insanlardır. Bunlar Rabblerini örten, örtbas eden, Rabblerinin âyetleriyle ilgi kurmadan bir hayat yaşayan kimselerdir. Aslında öldükten sonra tekrar dirileceklerini onlar da biliyorlar, ama hayat programlarının değişmesini istemedikleri için bunu reddetmeye çalışıyorlar. Bir de bu dünyada yaptıklarının yanlarına kâr kalmasını, hesabının sorulmamasını istedikleri için böyle davranıyorlar. Herhalde Hıristiyan ve Yahudilerin, “Allah varlıkları altı günde yarattı ve yoruldu, dinlenmeye çekildi,” derlerken dertleri de budur. Yâni tamam yaratan O’dur ama tekrarını beceremeyecek demek is-tiyor hainler. Halbuki Rabbimiz kitabımızın başka bir âyetinde, “Biz gökleri ve yeri altı günde yarattık ama Bize bir yorgunluk ta isabet et-memiştir,” buyuruyor. Allah’ı Allah’ın tanıttığı gibi tanımayanlar, kendi kafalarındaki bir Allah’ı anlamaya çalışıyorlar ve böylece kendilerine yol aramaya çalışıyorlar. Onun sorgulamasından kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar. İşte bakın bundan sonra bu yaratışına bir delil gösterecek Rabbimiz.
80. “Yaş ağaçtan size ateş çıkarandır. Ondan ateş yakarsınız.” O tüm mahlukâtı ve onların yaratılışlarını her çeşidiyle bilen Allah, size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı. Eğer sizler Allah’ın gücünü, kudretini öğrenmek istiyorsanız, Allah kendisini nasıl tanıtıyor bunu bilmek istiyorsanız, buyurun işte yemyeşil ağaçlara bakın. Onlar ateş oluyor ve siz onları yakıyorsunuz. Nasıl yanıyor bu yeşil ağaçlar? Bunun yasasını kim koyuyor? Her ağaçta yanma özelliği vardır ama, birbirine sürtülüp çakıldığı zaman sizin için ateş çıkaran yeşil ağacı sizin hizmetinize sundu Rabbiniz. Merh ile Âfâr denen iki ağaçtan söz ediliyor. Çöl ikliminde iki ağaç, görmedim, bilmedim. Birbirine sürttünüz mü hemen ateş oluyormuş. Bakın buna sizin kafanız çalışmaz-ken, bu güce erişemezken size bunu lütfeden de Allah’tır. Bırakın çö-le gitmeyi. İşte şu ağacın neresindedir ateş? Nasıl oluyor bu iş? Duyularımızla algıladığımız her bir âyet insanlar üzerinde düşünüp anlamak isterlerse âyettirler onlar. Değilse, ilgilenmeyenleri Allah’a gö-türmez onlar. Kur’an âyetleri de böyledir. Üzerinde düşünüp kafa yor-mayanları Allah’a götürmez onlar. Çünkü niceleri bu âyetlerle hidâyet bulurlarken, niceleri sapıp sapıtmışlardır.
81. “Gökleri ve yeri yaratan, kendilerinin benzerini yaratmaya kâdir olmaz mı? Elbette olur; çünkü O, yaratan ve bilendir.” “Şu gökleri ve yerleri yaratan, buna güç yetiren Allah onlar yanında bir hiç mesabesinde olan sizin gibileri yaratamaz mı? Ona gücü yeten Allah’ın buna gücü yetmez mi? Hangisi zor? Şu uçsuz bucaksız semâvâtı, şu arzı yaratmak mı zor, yoksa sizin gibileri mi? Haydi söyleyin bakalım,” diyor Rabbimiz. Yâni Allah kadar kendisine, dinine güvenen kim var? Eğer biz de O’nun âyetleriyle hareket edersek kendimize, yolumuza güvenimiz artacaktır. Evet, O’nun gücü her şeye yeter. Çünkü her şeyi yaratan, Hallâk olan ve her şeyi bilen, tam bilen, eksiksiz bilen O’dur. Ne yarattığını, neden yarattığını, yarattığının başına nelerin geleceğini, ona nasıl bir din göndereceğini, onu nasıl hesaba çekeceğini bilendir O Allah. Peki bunu nasıl mı becerir? Nasıl mı baş eder yarattıklarıyla? Nasıl hakkından gelebilir bütün bunların mı diyorsunuz, bakın şöyleymiş:
82. “Bir şeyi dilediği zaman, O’nun buyruğu sadece, o şeye “Ol” demektir hemen olur.” O bir şey mi murad etti mi? Ya yaratma konusunda, ya da ya-rattığının hayatının devamı konusunda bir şeye mi karar verdi? O’nun emri bu konuda sadece “ol” demektir, o da oluverir. Evet Rabbimiz her hangi bir şeyi yapacağında, yaratacağında sadece emreder, o da oluverir. Emir O’na aittir. Sadece “ol” der, o da oluverir. Şimdi düşünün, böyle “ol” deyince her şeyi olduran bir Allah karşısında, nasıl bilgi iddiasında, güç iddiasında bulunabilirsiniz? Böyle bir Allah karşısında nasıl delil getirmeye kalkışabilirsiniz? Allah âyetleri, Allah yasaları karşısında nasıl alternatif getirmeye cüret edebilirsiniz? Zaten mesele Allah’a böylece imandadır. Allah’a böylece inandınız mı, her şey biter. Mü’minler de, Kâfirler de biliyorlar Allah’ın gücünü, kudretini ama menfaat hesaplarıyla Allah’ı reddedip, O’nun berisinde İlâhlar bulmaya çalışıyorlar. İç dünyalarında böylece bildikleri Allah’ı dış dünyalarında reddetmeye çalışıyorlar.
83. “Her şeyin hükümranlığı elinde olan ve sizin de kendisine döneceğiniz Allah münezzehtir.” O halde tesbih her şeyin mülkü elinde olan, her şeyin hükümranlığına sahip olan, mülkünde dilediği gibi tasarruf yetkisi elinde olan, şanı yüce Sübhan’a aittir. Allah Sübhan’dır. Allah eksiksiz ve noksansızdır. Mülk elinde olandır O Allah. O’nu tesbih ederiz. Tesbih sadece O’nun hakkıdır, dönüş de sadece O’nadır. O’na döneceğiz ve hesabı O’na ödeyeceğiz. Yaşadıkları bu hayatın hesabını ödemek üzere insanlar O’nun huzuruna gitmek istemeseler de, mecburen gideceklerdir. İşte böyle bir Allah tesbih edilir. Tesbih, Allah’ı Allah’ın kendisine ait haber verdiği mükemmel sıfatların sahibi olarak kabul etmektir. Kitabında kendisini nasıl tanıtmışsa öylece kabul ve iman demektir. Tesbih, Allah’ın tanıttıklarını, Allah’ın tanıttığı gibi anlayıp iman etmek demektir. Namazı, orucu, haccı, tesettürü, hukuku, eğitimi, ka-zanmayı, harcamayı, evlenmeyi, boşanmayı, hayatı, ölümü, kitabı, peygamberi Allah nasıl tanıtmışsa öylece tanıyıp kabul etmektir. Yine tesbih sürekli Allah’ı gündemde tutmak, gündeme almak demektir. Öyleyse bizler sürekli Rabbimizi gündemde tutacak, sürekli O’nu konuşacak, O’nu anlatacak, konuşulması gerekenin O olduğunu bileceğiz. Eğer sürekli Rabbimizi, Rabbimizin âyetlerini, Rabbimizin emir ve yasaklarını gündemimizde tutarsak, biz de Rabbimizi tesbih ediyoruz demektir. Tabii Rabbimizin isimlerini, Rabbimizin sıfatlarını sadece O’na vermek ve asla O’ndan başkalarına vermemek zorundayız. Meselâ Rahmân olarak Rabbimizi tesbih ediyorsak, Rahmâniyet sıfatını O’n-dan başkalarına vermemek ve O’nun Rahmâniyetine teslim olmak zo-rundayız. O’nun bizim için açtığı rahmet kapısı olan kitabıyla diyalogumuzu kesmemek, yine Rahmet olarak gönderdiği peygamberine tabi olmak zorundayız. Rezzak olarak tesbih ediyorsak, O’ndan başkalarını Rezzak olarak görmemek ve rızkı sadece O’ndan beklemek zorundayız. Alîm olarak tesbih ediyorsak, sadece O’nun ilmine teslim olmak zorundayız. Rabb olarak tesbih ediyorsak, rubûbiyeti, kanun koyma, yasa belirleme yetkisini O’ndan başkalarına vermemek ve sa-dece O’nun programını izlemek zorundayız. Melik, Mâlik olarak tesbih ediyorsak, kendimizi mülk olarak sadece O’na teslim etmek zorundayız. İşte böylece Rabbimizi tesbih edeceğiz. İfade ettiğim gibi Allah Sübhan’sa, Allah eksiksiz ve kusursuzsa, Allah tam ve mükemmelse, elbette O’nun dini de, O’nun kitabı da, O’nun bizim adımıza gönderdiği hayat programı da eksiksiz ve kusursuz olacaktır. O’nunkinden daha güzelini aramayın. Eğitim adına Allah ne dedi? Aramayın daha güzelini. Kazanma harcama adına ne dedi? Hukuk, ekonomi, kılık-kıyafet, hayat adına ne dedi? Aramayın daha güzelini. Allah’ı böyle bilin. Değilse unutmayın ki, dönüşünüz Onadır. İşte biz de şu anda bir kentte yaşıyoruz. Bize de Allah’ın elçileri gelmiştir, bize de Allah’ın kitabı gelmiştir. Bizler de şu anda Allah’ın kitabı ve elçisiyle karşı karşıyayız. Kitap aramızdadır, peygamberin yolu, peygamberin sünneti aramızdadır. Şu anda tıpkı o gün olduğu gibi, Allah’ın âyetlerini gündemden düşürmeye, Allah’ın elçilerini susturup onlara hayat hakkı tanımamaya sa’y edenler var. Öyleyse haydi Sahib-i Yâsîn gibi, o Allah eri yüce şehit gibi bizler de Allah’ın kitabına sahip çıkalım. Tıpkı o yiğit gibi biz de Allah’ın elçisini müdafaa edelim. Kitabı ve sünneti öğrenerek, kitabı ve sünneti kuşanarak toplumumuzu uyaralım. Kitaba ve peygambere kendimizi siper edelim. Bunun kavgası içine girelim ki biz de onun gittiği cennete gidelim. Bizim hesabımız da kolay olsun. Velhamdü lil-lahi Rabbil Âlemin.