Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Yûnus — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

109 ayetRûpel 2 / 4
23. “Allah onları kurtarınca, hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlıklara başlarlar. Ey insanlar! Geçici dünya hayatında yaptığınız taşkınlık aleyhinizedir. Sonra dönüşünüz Bizedir. Yaptıklarınızı size bildiririz.” Evet onları dua dua yalvarıp yakardıkları o kötü durumlarından kurtardığımız zaman da yeryüzünde azmaya, azgınlık yapmaya, Allah’a kafa tutmaya başlayıverirler. Evet dün ne olur ya Rabbi bizi bu durumdan kurtar, Sana kul olacağız, Seni dinleyeceğiz, Sana şükredeceğiz, hayatımızı Senin için yaşayacağız dedikleri halde işleri bitince de bir bakarsınız ki ne sözleri kalmış, ne şükürleri, ne kullukları, ne itaatleri! Her şeyi unutmuşlar yine eski küfürlerine, yine eski şirklerine, eski isyanlarına, eski hayatlarına dönüvermişler. Sanki hiç bir şey olmamış gibi yine eski ilâhlarına, yine eski tanrılarına ve tâğutlarına kulluğa dönüvermişler. Bakın bu tip insanlara Rabbimiz diyor ki: Azgınlık ve taşkınlığınızın zararı sadece kendinizedir. Sizler bu azgınlıklarınız ve taşkınlıklarınızla asla Bana zarar veremezsiniz. Yeryüzündekilerin tamamı Allah’a savaş açmış olsalar bile Allah’a ne zarar verebilecekler de? Tüm insanlar Allah yasalarına, Allah sistemine karşı ağız birliği edip düşmanca bir tavır sergileseler bile Allah’a karşı ne yapabilecekle? İnsanlar Allah’a hiç bir şey yapamazlar, ancak yaptıklarının cezasını kendileri çekecektir. Unutmayın ki: Dünya metaı azıcık bir metadır. Dünya hayatı geçici bir metadır. Benim katımda hiç de değeri olmayan o dünyayı size veririm. Malınız mülkünüz artmaya başlar. Ekonomik sıkıntılarınız giderilir. Size güç kuvvet, makam mansıp yetki ve saltanat veririm. Bana isyanlarınız devam ederken bile bunları Ben size veririm. Benden başkalarına kulluk ederken bile sizin istediğiniz hiç bir şeyi sizden esirgemem. Bana savaş açarken bile sizin güneşinizi, havanızı, suyunuzu kesmem. Ama unutmayın ki bütün bunlar Benim katımda değersiz birer dünya metaıdır. Eğer bütün dünyanın Benim katımda sineğin kanadı kadar bir değeri olsaydı ondan kâfire bir yudum su bile vermezdim. Öyleyse ey kullarım! gelin bu geçici ve basit şeylere aldanıp da Bana kulluktan gafil olmayın. Gelin yarına intikal etmeyecek basit bir dünyanın peşinde koşarken Benim sizin için razı olduğum, size lâyık gördüğüm ve sizin için hazırladığım cenneti göz ardı etmeyin. Unutmayın ki: Sonra dönüşünüz Banadır. Yaşadığınız bu hayatın bitiminde Bana dönecek ve yaptıklarınızın tümünden hesap vereceksiniz. Unutmayın ki hayatın hesabını Bana ödeyeceksiniz. Attığınız her adım, alıp verdiğiniz her nefes sizi Bana doğru yaklaştırmaktadır. Ölüme ve hesaba doğru koşuyorsunuz. Her an hayata değil ölüme koşu içindesiniz. Bir gün burun buruna geleceğiniz gerçek ölüm ve hesaptır, bunu unutmadan yaşayın. Bir de unutmayın ki hayatın da ölümün de sahibi Benim. Benden başkasına hesap vermeyeceksiniz. Öyleyse Benden başkalarına minnetiniz olmasın, Benden başkalarına kulluğunuz olmasın, Benden başkalarını dinlemeyin, Benden başkalarını hayatınızda egemen tanımayın. Evet dönüşünüz Banadır ve: Gelin akılarınızı başlarınıza alın. Madem ki sizi yaratan Benim, madem hayatınızı veren Benim, madem ki sahip olduklarınızın tümünü Bana borçlusunuz, madem ki sonunda hiç kimseye değil de sadece Bana hesap ödeyeceksiniz, madem ki attığınız her adımla ölüme doğru, hesaba kitaba doğru gidiyorsunuz öyleyse bu şaşkınlığınız neyin nesi? Bu serkeşliğiniz, bu itaatsizliğiniz neyin nesi? Rabbiniz olarak Beni bırakıp da kendiniz gibi âcizlere kulluk edişiniz, onları razı etmek için çırpınışlarınız neyin nesi? Şu siyasî hayatın karmaşası içinde Allah’tan başkalarına egemenlik haklarını vermeniz neyin nesi? Şu ekonomik hayatın bunaltıcı koşturmaları arasında Benim âyetlerimi gündeme almayışınız neyin nesi? Bu kendi hevâ ve heveslerinizi veya şu anda din diye, hayat programı diye size sunulan şu bilimi Allah yerine oturtmanız neyin nesi? İşleriniz iyi gidince, ekonomik hayatınız rayına oturunca, karınlarınız doymaya başlayınca tamam artık bizler cennet hayatına ulaştık diyerek dünyayla tatmin oluşunuz neyin nesi? Âhireti unutuşunuz neyin nesi?.. Hiç düşünmez misiniz?
24. “Dünya hayatı gökten indirdiğimiz su gibidir ki, onunla insan ve hayvanların yiyeceği bitkiler yetişip birbirine karışmıştır. Yeryüzünün süslenip bezendiği ve yerin sahiplerinin bütün bunlara mâlik olduklarını sandıkları sırada, gece veya gündüz buyruğumuz o yere gelmiş ve orayı hiç bir şey bitirmemişe çevirmişiz; bir gün önce bir şey yokmuş gibi olmuştur. Düşünen millet için, âyetleri böylece uzun uzun açıklıyoruz.” Allah gökten indirdiği bir su ile yeryüzünde bitkiler bitiyor, yeryüzü alabildiğine güzelleşiyor, süsünü giyiniyor, ziynetini takınıyor mükemmel bir hale geliyor. Ve artık yeryüzü insanlığı zannediyorlar ki bu hayat kendilerinin. Zannediyorlar ki bu hayatın sahibi kendileridir ve bu hayata güç yetirme imkânı kendi ellerindedir. Yâni artık sahibi bulundukları bu güzellikleri hiç kaybetmeyeceklerdir. Ama Bizim emrimiz gece yahut gündüzün geliverir de o gü-zelim dünyayı, o güçlü dünyayı, o bozulmaz, o yıkılmaz bildikleri dün-yayı ve dünyanın güzelliklerini tamamen çerçöp haline getiriveririz. O güzelim tabiatı, biçilmiş ekin haline getiriveririz. Sanki o dünya hiç olmamışçasına, sanki o güzellikler hiç yokmuşçasına, sanki dünya hiç yokmuşçasına. İşte dünya hayatı budur. Yâni tabiatın öldüğü, solduğu bir kışın ardından gelen bir bahar düşünün. Ölümünden sonra toprak canlanmış, bulutlardan Rabbimizin hayat kaynağı yağmur âyetleri yeryüzüne inmiş, Allah’ın vahyiyle dirilen tabiat sonsuz bir güzelliğe ve canlılığa bürünmüş. İşte böyle bir hayatın içinde insanlar zannederler ki artık ölüm hiç bir zaman gelmeyecek, bu güzellikler bu saltanat hiç bir zaman yok olmayacak, bu bahar hiç bir zaman bitmeyecek, her şey tıkırında gidecek. Sanki bütün bunlara kendi kendilerine ulaşmışlar gibi. Sanki bu hayatın, bu güzelliklerin, bu baharın sahibi kendileriymiş gibi. Bu güneşin, bu oksijenin, bu gençliğin, bu sağlığın bu servetin sahibi kendileriymiş gibi. Sanki bunların hiç bir zaman yok olmayacağını zannediyorlar. Gençliklerini hiç bir zaman kaybetmeyeceklerini, sağlıklarını hiç bir zaman kaybetmeyeceklerini zannetmeye başlıyorlar. Siyasî gü-ce sahip olanlar bu güçlerini hiç bir zaman kaybetmeyeceklerini zannetmeye başlıyorlar. Oturdukları koltuklarını hiç bir zaman kaybet-meyeceklerini, kendilerine egemen olduğu insanların kendilerine asla isyan etmeyeceklerini zannetmeye başlarlar. Sanki bulundukları makamda kendilerinin tanrı olduklarını zan-netmeye başlarlar. Sanki yer yüzünü doyuranın, besleyenin kendileri olduğunu zannetmeye başlarlar. Halbuki kendisinden önce de o koltuğa oturanlar, kendisinden önce de o mülke, o güç ve kuvvete sahip olanlar vardı. Halbuki onun gibi ondan daha güçlü neleri gelip geçti bu dünyadan. Onlar gelip geçti de bu dünyadan, sen mi kalacaksın? Bundan önce nice baharlar solup öldü de bu bahar mı devam edecek? Hangi bahar solmadı bugüne kadar? Hangi güçlü ölmedi? Hangi güneş batmadı? Hangi imparator yıkılmadı? Hangi melik bu dünyayı terk etmedi? Hangi varlık bu dünyaya kazık çaktı? İşte biz âyetlerimizi böylece açıklıyoruz ki gerçeği anlayasınız, akıllarınızı kullanasınız diye. Kim ki bu âyetleri iyi değerlendirir, Allah’ın bu âyetlerinin üzerinde kafa yorar ve bu âyetlerin bilincine ererse bu âyetler elinden tutup onu hidâyete ulaştıracak ve böylece Rab-bimiz onlara bu dünya hayatının değersizliğini, basitliğini anlatacak, bağlanılması gereken öte âlemin mutluluğunu onlara gösterecektir.
25. “Allah, cennete çağırır ve dilediğini doğru yola eriştirir.” Allah kullarını selâm yurduna, selâmet yurduna, saadet yurduna dâvet ediyor. Çünkü orada bunların hiç birisi yoktur. Orada ölme yoktur, orada solma yoktur, orada ihtiyarlama yoktur, orada mahrumiyet yoktur, orada ayrılık yoktur, orada hayat ebedîdir, orada devlet ve saltanat ebedîdir, orada gençlik, orada dinçlik ebedîdir, orada güzellik ebedîdir. Rahmânın bu dâvetine icâbet eden, hayatını bunun hesabıyla yaşayan insanların dünyası da âhireti de böyle güzel olacaktır. Eğer insanlar Rab’lerinin bu mesajına, bu dâvetine kulak verirler, Rab’lerinin istediği biçimde bir hayat yaşayarak ebedîlik yurduna, ebedî saadet yurduna doğru koşarlarsa o zaman bu dünya hayatı da, koştukları hedefledikleri âhiret yurdu da onlar için bir olacaktır. Yâni bu basit dünya hayatı da onlar için aynen cennet hayatı kadar değerli ve güzel olacaktır. Hem dünya dâr’us selâm olacak onlar için, hem de cennet dâr’us selâm olacaktır. Dilediği kimseleri de Rabbimiz sırat-ı müstakîme hidâyet eder. Yâni kim ki tercihini sırat-ı müstakîmden yana, hidâyetten yana kullanır ve hidâyette olmak isterse, hidâyete lâyık hale gelmek isterse, böyle bir hayat yaşarsa Cenâb-ı Hak da onu buna lâyık kılar. Ama is-temeyenleri, iradesini bu yönde kullanmayanları, bu yolda adım atmayanları da Rabbimiz zorla aman sen bu yola girmezsen sonunda perişan olacaksın diye İslâm’a sokmaz.
26. “Muhsinlere (İyi davrananlara); daima daha iyisi ve üstünü verilir. Onların yüzlerine ne bir karanlık, ne de zillet bulaşır. İşte onlar cennetliklerdir, orada temelli kalırlar.” Muhsinler için hüsnâ vardır ve de fazlalık vardır. Muhsin Allah’ı görüyormuşçasına Ona kulluk yapan kişidir. İhsan Allah’ı görüyormuşçasına O’na kulluk etmektir. İhsan Allah’ın gördüğü şuuru içinde olmaktır. İhsan kişinin yaptığını Allah huzurunda, Allah kontrolünde yapma şuuru içinde olmasıdır. Yâni eğer bir mü’min hayatının tümünde Allah’ı görmediği hal-de O’nu görüyormuşçasına, Allah’ın huzurunda olduğunun şuurunda bulunursa, her anının Allah’ın kontrolü altında olduğunu bilir ve böylece yaptıklarını Allah için yaparsa yâni Allah karşısında böyle bir teslimiyet gösterirse. Ya Rabbi senin karşında ben bir hiçim! Ancak senin izninle yaparım! Senin yap dediğini yaparım! Senin bildirdiğini bilirim! diyerek Allah yolunda olursa, yaptıklarının tümünü Allah’a lâyık olarak yapmaya çalışırsa, ya da hayatını Allah için yaşamaya çalışırsa, Allah kontrolünde olduğunun bilincine ererse işte bunlar için, ve de sırat-ı müstakîme hidâyet edilen, dosdoğru yolda yürüyen, dünyada da ukbada da Allah’ın dâvetine icâbet eden, dünyada da ukbada da selâm ve selâmette olan, Allah’ın selâmet yurdu olan cennetine evet di-yen ve bunun gereği olarak da Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşayan mü’minlere hüsnâ vardır. Rab’lerinin kendileri için hazırladığı gözlerin görmediği, kulakların duymadığı cennetler ve o cennetler içinde akıl ve hayale gelmedik nîmetler var. Ve bir de ziyadesi vardır. Yâni yaptıklarının en güzel bir karşılığı vardır ve de onlar için daha fazlası da vardır, fazlalık da vardır. Onların yüzlerine ne bir karanlık, ne de zillet bulaşır. Yüzlerini ne karanlık kaplar, ne de horluk, hakirlik bürür. Allah’ın cennetine idhal buyurduğu bu kutlu insanlar asla zelil olmayacaklar, izzet içinde olacaklar. Yüzlerinde asla kara bir leke olmayacak, aksine onlar Allah’ın nûruyla aydınlanmış olacaklar. Rab’leri onları yüceltecek, onlara izzet ve şeref bahşedecek, düşünebileceğimizin ötesinde bir güzellik lütfedecektir. Çünkü onlar dünyada sadece Rab’lerini Azîz bilmişler, izzeti sadece Rab’lerinde görmüşler, Rab’lerine kullukta görmüşler ve Azîz olmanın yolunu Rab’lerine kullukta bilmişler ve bir ömür boyu O’na itaat etmişlerdi. Bir ömür boyu yalnızca Allah’a itaat ederek, yalnızca Allah yolunda Azîz olabilmenin hesabını yapan bu müslümanlar dünyada Azîz ve şerefli bir hayat yaşadıkları gibi öbür âlemde de Allah onları zillet ve meskenetten kurtarıp izzet ve şeref içinde bir hayatı lütfedecektir. Azîz ve şerefli bir makamın sahibi kılacaktır onları. İşte onlar cennetliklerdir, orada temelli kalacaktırlar. Öyleyse yarışanlar işte bunun için yarışsınlar. Öyleyse ey müslümanlar haydi Rabbimizin hazırladığı cennetine koşalım. Haydi her birerimiz Allah’ın istediği biçimde muhsinler olarak, hayatımızı Allah için yaşayarak, Allah’ı görürcesine bir hayat yaşayarak sürekli O’nun huzurunda ve O’nun kontrolünde olduğumuzu unutmadan bir hayat yaşayarak, yâni ihsan makamında bir titizlik içinde yaptıklarımızın tümünü Allah’a lâyık yapalım, Allah adına yapalım ve hüsnâyı elde edelim. Bizim için en güzel yol, en akıllı davranış Allah’ın bizim için hazırladığı bu hüsnâyı, bu cenneti elde etmek için çalışıp çırpınmak iken bakıyoruz insan-ların hesapları çok farlıdır. Ne kadar basit hesapların içine giriyorlar insanlar değil mi? Eğer şu kadar paraya ulaşabilirsem, şu evi bir bitirebilirsem, şu arabayı bir alabilirsem, şu makama bir oturabilirsem, bir holdingleşebilirsem tamam artık benim dünyada başka hiç bir isteğim yoktur diyor adam. Ne kadar basit hedefler, ne kadar basit istekler değil mi? Tam bir kâfir anlayışı. Ancak bir kâfir bunlarla avunup bir hayat yaşayabilir. Bir müslümanın nasıl bu tür basit hesaplarla avunabildiğini anlamak mümkün değildir. Yâni dünyanın en iyi evi, en iyi arabası, en iyi makamı senin olsa, dünyanın en zengini sen olsan, dünyanın tüm altın ve gümüşleri senin olsa ne yazar? Tüm dünya senin olsa, tüm dünyadakiler senin emrinde olsa ne kadar sahip olabileceksin de bütün bunlara? Ve eğer yarın ölür ölmez cehenneme gideceksen neye yarar da bunlar? Eğer yarın bu sahip olduklarının tümünü gideceğin o cehennem ateşinden kurtulabilmek için fidye olarak vermeye çalışacak ve cehennemin sahibi tarafından da kabul edilmeyecekse neye yarar bütün bunlar? Evet mü’min bütün bunları bilecek, bu âyetleri tanıyacak, Allah’ın öbür tarafta mü’min kulları için hazırladığı bu güzel mükâfatları tanıyacak ama yine de dünyalıkların içine gömülme adına yaşadığı hayatta aylar yıllar geçecek de cenneti bir kere hatırlamayacak, aylar yıllar geçecek de bir kerecik Rabbinin hatırını sormak üzere kitabıyla ilgi kurmayacak. Cenneti unuturken, cenneti anlatan Allah’ın kitabını örtüp bir hayat yaşarken ama beri tarafta kendi ekonomik dünyasında, iş hayatında, siyasî hayatında hep dünyasını düşünecek. Bunu anlamak gerçekten mümkün değildir. Yâni adam kendi hayatını her gün düşünürken kendi kitabını, yâni hayat kitabını hiç ihmal etmeden her gün okurken, Allah’ın kitabını okumaya zaman bulamıyorsa, ben bunun neyle izah edileceğini bilmiyorum. Böyle bir kimse sadece bir aldanışın içindedir diyebiliyorum. Halbuki bir insanın Allah’ı aldatması mümkün olmadığı gibi kendi kendisini aldatması da mümkün değildir. Gündemini Allah oluşturmayan, gündemini Allah’ın kitabı oluşturmayan bir insan kesinlikle bilmelidir ki o en büyük bir kayıp içindedir. Düşünün, bu sûre, Yunus sûresi senin gündeminin ne kadarını oluşturabildi? Bakara, Âl-i İmrân ne kadar gündem oluşturdu? Allah’ın Resûlünü ihtiyarlatıp belini büken Hûd sûresi seni ne kadar ihtiyarlatabildi? Kur’an senin hayatına ne kadar etki edebildi? Cenneti ne kadar düşünebildin? cehenneme ne kadar zaman ayırabildin? Evet mü’minlerin durumları böylece anlatıldıktan sonra bakın şimdi de beri taraftakiler anlatılacak:
27. “Kötülük işleyenlere kötülükleri kadar ceza verilir; onların yüzlerini zillet bürür; Allah'a karşı onları savunacak yoktur; yüzleri, geceden kara bir parçayla örtülmüş gibidir. Bunlar cehennemliklerdir, orada temelli kalırlar.” Ama kötülere, kötülük işleyenlere, kötülük kazananlara gelince onların cezası da işlediklerinin bir mislidir. Seyyienin cezası, seyyi-enin karşılığı, misli mislinedir. İyilik ve kötülüklerin karşılıkları farklıdır. İyiliklere kat kat mükâfaat veren Rabbimiz günâhın karşılığını tamtamına veriyor. Bir sevaba on mükâfat, bin mükâfat verilirken bir günâha bir ceza, iki günâha iki ceza verilmektedir. Yâni anlıyoruz ki günâhların ve sevapların kat sayıları farklıdır. İyiliğin karşılığı bazen bire on, bazen bire yedi yüz, bazen bire sonsuz mükâfat iken kötülüğün karşılığı ise sadece bire birdir. Rabbimiz ne kadar da merhametlidir bizim için değil mi? Hattâ bakın bir adam bir günâh işlemeye niyet edip azmetse, ama sonra da Allah korkusundan, âhiret endişesinden dolayı onu yapmaktan vaz geçse onun karşılığında bir sevap verilecektir. Evet günâhkârlara bire bir ceza verecek Allah. Ve onların yüzlerini bir zillet, bir meskenet, bir eziklik, bir perişanlık, bir horluk ve hakirlik kaplamıştır. Kayıplarından dolayı, ayıplarından dolayı zillet içindedirler onlar. Tabii cehenneme giden zelil olacaktır. Dünyada da zelil bir hayat yaşamışlardı bu adamlar. Ve artık Allah’tan hiç bir kurtarıcıları, hiç bir yardımcıları ve koruyucuları yoktur. Şefaatçileri yoktur onların. Onları dünyada yaşadıkları hayatın karşılığı olarak kendileri için hazırlanmış cehennem ateşinden koruyup kurtaracak hiç bir yol, hiç bir çare yoktur. Dertlerini dinleyecek, hatırlarını soracak, kendilerine sıcak bir kucak açacak hiç bir dostları yoktur onların. Utanç ve rezaletlerinden dolayı, kayıplarından dolayı sanki onların yüzlerini karanlık bir geceden bir parça kaplamış, yüzleri simsiyah kesilmiştir. Ama bu siyahlık şu anda kimi insanların derilerinin siyahlığı anlamına bir siyahlık değildir. Çünkü yüzünün derisi dünyada siyah olan bir müslümana bakarsınız ki yüzü parıl, parıl parlamaktadır. Yâni şu anda beyaz insanın egemenliğinin sürdüğü dünyada siyahlara mutluluk tanımıyorlar. Halbuki dünyada insanlar ancak İslâm’la mutlu olabilirler. İslâm’ın dışında mutluluk yoktur. Derileri siyah olanlar da, beyaz olanlar da ancak İslâm’la güzeldir. İster beyaz derili olsunlar, isterse siyah derili olsunlar insanlar küfürle, şirkle asla güzel değildirler. Küfür ve şirk mensupları çirkindirler, kötüdürler, kalpleri de yüzleri de simsiyahtır. İşte cehenneme giden insanların da yüzlerini siyahlık kaplamıştır. Kapkara olmuştur onların yüzleri. Sanki karanlık bir geceden parçalar gibi yüzleri simsiyahtır onların. İşte bunlar cehennemin ashabıdırlar, ateşin sohbetçisidirler ve orada ebedî kalıcı-dırlar. Evet dünyada Rab’lerinin rızası istikâmetinde bir hayat yaşayan, izzet ve şerefi Allah’ta görerek, izzet ve şerefi Allah’a kullukta görerek azîz ve şerefli bir hayata talip olan cennetlikler Rablerinin azîz ve şerefli kılmasıyla azîz ve şerefli bir cennet hayatına doğru giderlerken, dünyada izzet ve şerefi Allah’tan başka yerlerde arayarak bir hayat yaşayan cehennemlikler de zelil bir şekilde, horluk, hakirlik içinde, yüzleri de simsiyah, ebedî azap yerleri olan ateşe gitmektedirler.
28,29. “Onların hepsini bir gün toplarız, sonra, puta tapanlara, “Siz ve putlarınız yerlerinize!” deyip onları birbirinden ayırırız. Putları ise: “Bize tapmıyordunuz ki. Allah, sizinle bizim aramızda şahit olarak yeter. Sizin tapınmanızdan bizim haberimiz yoktu, "derler.” Evet o cehennemliklerin tamamını bir gün toplarız. Ve onlara deriz ki: Haydi herkes şimdi yerini alsın bakalım. Buyurun, siz bu tarafa ortaklarınız da bu tarafa. Herkes yerini, mekânını alsın. Tapınanlar, tapınılanlar, tanrılar, kullar, sığınanlar, kendilerine sığınılanlar, dua edenler, dua edilenler, sizler ve tanrılarınız, sizler ve şerikleriniz, sizler ve Allah’a şirk koştuklarınız, kendilerinde güç kuvvet gördükleriniz, kendilerinde egemenlik yetkisi gördükleriniz, yasalarını uygulayarak kendilerine kulluk ettikleriniz, şefaatini umduklarınız, Allah yerine ikâme etmeye çalıştıklarınız, dâvâcı ve sanık herkes yerini alsınlar bakalım diyeceğiz buyurarak, burada Rabbimiz âhiret günü bir toplantıdan söz ediyor. Mahşer günü, mahşerde cehennemlikleri bir yerde top-luyor Allah. Tabii âyetin ifadesiyle cehennemliklerin müşrik kesimine diyor ki Rabbimiz haydi sizler şurada yerinizi alın. Şerikleriniz, ortaklarınız, tapındıklarınız, sığındıklarınız, tanrılarınız da şurada yerlerini alsınlar. Ve onların aralarını ayırırız. Tapınanlar bir tarafa, tapınılanlar bir tarafa, tanrılar bir tarafa, kullar bir tarafa ayrılır. Tapınanların tapındıklarının tapınılmaya değmez olduklarını anlamaları için Rab-bimiz aralarını ayırıyor. Peki bu müşriklerin dünyada tapındıkları kimlerdi? Ya taştan, tunçtan yapılmış cansız cemadatlar, ya da kendileri gibi insanlardı. Nasıl olur? İnsan insana tapınır mı? Bal gibi oluyor işte. İnsanlar kimilerini güçlü kuvvetli görüyorlar, onları emir ve yasakları uygulanacak bir makamda tutarak Allah sever gibi sevmeye, Allah’tan korkar gibi onlardan korkmaya başlarlar. Onlara itaat ederler, onların arzularını gerçekleştirirler. Sevgileri, nefretleri, kabulleri, retleri hep onlara yönelik şekillenir. Allah yerine oturtarak toplumun istediği gibi yaşamaya çalışırlar. Böyle tanrılar kullar sarmaş dolaş bir hayat yaşayıp giderlerken bir gün gelir kullar da, tanrı bildikleri de Allah’tan gelen bir ölümle ölürler ve bir gün kıyâmetle yeniden dirilirler, her iki taraf da Allah’ın huzurunda toplanırlar. Allah’ı bilmek ve tanımakla birlikte, yirmi dört saatinin 2,3 saatini Allah’a verdiği halde geri kalan 18,20 saatini insanlara, topluma, çevreye vererek onları memnun etmeye çalışan insanları o tanrılarıyla birlikte, kutsal kabul ettikleri, güç kuvvet sahibi bildiği varlıklarla birlikte bir araya toplar. Onların şürekaları, ortakları, yâni tanrı kabul ettikleri, kendilerinde güç kuvvet, egemenlik gördükleri, yasalarını uyguladıkları kimseler diyecekler ki siz bize ibadet etmiyordunuz. Siz bize tapınmıyordunuz. Allah sizinle bizim aramızda şahittir ki gerçekten biz sizin bize ibadetinizden gafildik. Gerçekten bizler sizin bize kulluğunuzdan habersizdik diyecekler. Acaba nasıl anlayacağız bunu? Diyorlar ki bakın Allah şahittir ki sizin bize tapınmanızdan bizim haberimiz yoktu ve zaten sizler aslında bize kulluk da etmiyordunuz. Gerçekten şu anda bir köyde, bir şehirde oturduğu halde ken-dilerinden yüzlerce kilometre uzaktaki insanların hayatını gündeme alan, onların arzu ve isteklerine yönelen, onların emir ve yasaklarını uygulayan, onların hayat anlayışlarını benimseyen, onlar gibi olmaya, onlar kaynaklı yaşamaya çalışan, Allah’ı severmiş gibi onları sevip sayan, Allah’tan korkarmış gibi onlardan korkup çekinen, onlarla heyecanlanan, onların haberleriyle üzülen, sevinen, onları kutsayan, onlardan yardım bekleyen insanlar vardır. Bakara sûresinde anlatıldığı gibi Allahu Teâlâya nidler, ortaklar buluyorlar ve onları Allah’ı se-vermiş gibi seviyorlar. Hem öyle seviyorlar ki sanki Allah’ı sever gibi. Onların emirlerine, yasaklarına itaat ederler de Allah’a isyan ederler. Bu şeriklerinin arzularını Allah’ın arzularına tercih ederler. Bunların bir kısmı bu şirki açıktan yaparlar. Tıpkı Firavunlara, Nemrutlara insanların bir dönem yaptıkları gibi onlara ilâh, mâbud ismi vermekten çekinmezler. Onlara açıktan açığa Rabbimiz! Tanrımız! demekten çekinmezler. Onları güç kuvvet sahibi, nîmet sahibi bilirler. Allah’tan beklemeleri gereken şeyleri bunlardan beklerler. Allah’a sığınmaları gereken yerde bunlara sığınırlar. Allah’ı çağırmaları gereken yerde bunları yardıma çağırıp, bunlara dua ederler. Allah’ın rızasını kazanıyorlarmış gibi bunların rızalarını kazanmaya çalışırlar. Allah bu konuda ne diyor? hiç önemli değil, yeter ki efendisi gücenmesin. Yeter ki lideri razı olsun. Yeter ki futbolcu üzülmesin. Yeter ki artist hanım mahzun olmasın. Yeter ki şarkıcı kız sıkıntı içine düşmesin. Yeter ki hoca efendiyi üzmeyeyim. Gerisi önemli değil, Allahu Teâlâ zaten Ğafûr ur Rahîmdir, O gücenmez diyorlar. Öyle bir seviyor, öyle bir bağlanıyor ki adam bakıyoruz hakikaten sanki Allah sever gibi seviyorlar. Modaya ters düşmektense bin defa Allah’a ters düşmeye razı olacak kadar seviyorlar. Allah’a yapılması gerekenler bunlar adına yapılmaya çalışılıyor. Mü'minler Allah adına Allah uğrunda ölmeyi göze alırlarken kimi insanlar bunlar adına da ölebilmektedirler. Hattâ bunlardan kimileri Allah’tan daha fazla sevilmektedir. Meselâ Allah’ın emirlerine zıt emirler veren, arzuları, kanunları Allah’ın arzularıyla çatışan liderlere itaat eden kimselerin bu amelleri liderlerini Allah’tan daha çok sevdiklerinin ispatıdır. Adam kendisi gibi âciz, kendisi gibi ölümlü, kendisi gibi güçsüz ve kuvvetsiz olan bir adamın kanunlarının, koymuş olduğu kurallarının insanlar üzerinde hakim olması adına malını veriyor, canını veriyor... Bilhassa oyun eğlence tanrılarında bunu çok net görmek mümkündür. Adam bir futbolcuyu kalbinin ta derinliklerinde yaşıyor. Bir artisti, ya da bir şarkıcıyı, ya da bir sanatçıyı kalbinin ta derinliklerinde saklıyor. Bu sevilen, sayılan, tanrı kabul edilenler kendileri için yanıp tutuşan bu kullarından hiç bir zaman haberdar değillerdir. Öyle değil mi? Meselâ düşünün ki şu bulunduğumuz noktadan bin kilometre uzaklıkta icra edilen bir müzik programının yahut da bir oyun eğlence programının ritmine, heyecanına kendisini kaptırmış bir insan düşünün. Yaşa! Varol! Bir ol! En büyük sensin! Canım sana fedâ olsun! diyerek kalbini, benliğini ona açarken, onu kendisine tapınırcasına kutsallaştırırken, onun sevgisi ve heyecanıyla vücuduna jilet atarken, vecd ve istiğrakla kendisinden geçerken o tanrılaştırılan oyuncunun, o sanatkârın bu zavallının hareketlerinden haberi var mı dersiniz? Belki genel olarak hayranlarının kendilerinden geçerek kendilerini seyrettiklerini, kendilerini yüceltip kutsallaştırdıklarını bilebilirler. Sahnede karşısındakilerin davranışlarını görüp bilebilirler ama çok uzak bir köyde, bir kasabadakilerin yaptıklarını bilmeleri mümkün değildir. Yine meselâ ülkenin çok uzak kentlerinde, ya da ülke dışında, başka ülkelerde politik ve siyasal güce sahip olan bir insanın burada savuculuğunu, fikirlerinin yayıcılığını yapan, o benim her şeyimdir, o benim fikir babamdır, benim ruh kaynağımdır, benim hayat felsefemdir, ben ona bütün varlığımla bağlanıyorum, ben onu varlık sebebim kabul ediyorum, o ne derse ben onu kabul ediyorum, o neye hayır demişse ben onu reddediyorum, tüm benliğimle onu seviyorum diyen bir adamın durumunu düşünün. Şimdi çok uzaklardaki bu tanrının bu kulundan ve bu kulunun kendisini kutsallaştırıp tanrılaştırmasından haberi var mıdır? İşte yarın bu tür tanrılar diyecekler ki Allah şahittir ki bizim, sizin kulluğunuzdan haberimiz yoktu. Ya da siz aslında bize değil kendinize kulluk ediyordunuz di-yecekler. Yâni siz kendi menfaatlerinize kulluk ediyordunuz. Evet on-lar diyecekler ki zaten siz bize değil kendi hevâ ve hevesinize tabiy-diniz diyecekler. Gerçekten de bakıyoruz meselâ politik hayatta bunun aynısını görüyoruz. Ey anam! Ey babam! Atam! Kurtar bizi! Yolundayız! İzindeyiz! Babam! Anam! filan diyorlar. Eh adamın işi bitti mi, menfaati bitti mi veya parti bitti mi zaten bu bilmem neyin nesi di-yor, bunun bilmem nesini ne yapayım diyor. Yâni basit menfaat hesapları işte. Milletvekilliği hesapları, para hesapları, bakanlık hesapları, dekanlık hesapları, müdürlük hesapları, ekonomik hesaplar. Dün birbirlerine fevkalade bağlanan adamlar bugün birbirlerinin baş düşmanı oluyorlar. Veya meselâ bir zamanlar gözünde gönlünde yücelttiği, önünde secdelere kapandığı sanatçı sanatını icra edemez bir duruma düştüğü zaman işte görüyoruz kimse bir dilim ekmek bile götürmüyor. Kimse halini sormaya bile gitmiyor. Bu adamların son zamanlarında bir zamanki kullarının gözleri önünde nasıl perişan bir duruma düştüklerini, nasıl perişan bir vaziyette geberip gittiklerini görüyoruz. Veya bir zamanlar önünde diz çökülen nice siyasal tanrıların, kullarının bir selâmına bile lâyık görülmeden bir köşede yalnızlığa itildiklerini biliyoruz. Tabii onları tanrı kabul edenler aslında onları değil de kendi menfaatlerini tanrılaştırıyorlardı. Yâni biz sizi takip ettiğimiz için, size tâbi olduğumuz için, size tapındığımız için bu hale geldik diyenlere ötekiler de diyecekler ki zaten siz bizi takip etmiyordunuz, siz kendi menfaatlerinizi takip ediyordunuz. Siz bize değil kendi menfaatlerinize kulluk ediyordunuz di-yecekler. Allah’ın dinini bırakıp da dünyanın peşinde koşan insan-lardan hangi biri menfaatlerini takip etmiyorlar? Herkes keyfini, herkes menfaatini takip ediyor bugün. Yarın ya Rabbi işte bunlar bizim tanrılarımızdı, bunlar bizi saptırdılar demelerinin ne anlamı olacaktır? Çünkü artık aralarındaki bütün ipler de kopuverecek. Makam, mevki, para, pul, rüşvet, şan, şöhret, protokol gibi aralarındaki bütün bağlar kopuverecek ve dünyada kendilerini kutsayıp kulluk ettikleri varlıklar onları terk edip kulluklarını reddedecekler. Evet dünyada Allah’ı bırakıp da kendilerine dua edilenler, kendilerine kulluk edilenler, kendilerinde güç kuvvet görülenler, kapılarında yardım dilenilenler. Yâni kendileri bir şey zannedilip de reklamları, propagandaları yapılanlar. Kendileri rab ve ilâh mevkiinde görülenler. Kurtarıcı konumunda bilinenler. Dünyada kendilerine tapınmaya çalışan bu gönüllü kullarına asla dostluk göstermeyecekler. Kendilerinin önünde eğilen bu yardakçılarına düşman olacaklar ve kendilerine yaptıkları dualarını ve ibadetlerini reddedecekler. Ey aptallar! Sizler aslında bize kulluk yapmıyordunuz! Sizler kendi menfaatlerinize, kendi nefislerinize ve kendi hevâlarınıza kulluk ediyordunuz. Her ne kadar da bizim kanunlarımızın reklamını yapıyor, bizim yasalarımızın tabileri oluyor gibi görünüyor idiyseniz de aslında sizin derdiniz bize kulluk değil Rabbinize kulluktan kaçmaktı. Tüm derdiniz hayatınıza Allah hakim olmasın da; kim hakim olursa olsundu. Hayatınızda Allah söz sahibi olmasın da; kim söz sahibi olursa olsun idi. Çünkü Allah’ı atlatamayacağınızı çok iyi biliyordunuz. Bunun yanında bizi yönlendirebileceğinizi, seçme hakkınızla, oylarınızla bize tesir edip istediğiniz yasaları çıkartabileceğinizi veya bizi atlatabileceğinizi, bizim gafletlerimizden istifade ederek istediğiniz suçları işleyebileceğinizi biliyordunuz. Yâni siz aslında kendi kendinize tapınıyordunuz diyecekler. Ya da burada kendilerine kulluk yapılan, kutsallaştırıp kendilerine ibadet edilen varlıklar meleklerdir, peygamberlerdir, vefat etmiş sâlih kişiler veya kendilerine tapınan, kendilerine sığınıp dua edenlerin dualarını, tapınılarını asla işitmeyecek olan cansız varlıklardır. Bunlar yarın öbür âlemde dünyada kendilerinin haberi olmadan kendilerine kulluk yapanların kulluklarını reddedecekler. Diyecekler ki ya Rabbi sen şahitsin ki bizler hiç bir zaman bu insanlara bize kulluk ya-pın demedik. Bizler hiç bir zaman bunları kendimize kulluğa çağırmadık. Bize dua edin, isteyeceklerinizi bizden isteyin, bize sığının, bize yalvarın, bizim korumamız altına girin demedik. Bizler onların gözleri önünde sadece Allah’a dua ettik. Sadece Sana kulluk yapıp sadece Sana sığındık. Onların bize ibadetlerinden de dualarından da bizim hiç bir haberimiz ve ilgimiz yoktur ya Rabbi. Bu sapıkların yaptıklarından bizler sorumlu değiliz. Onların yaptıklarından bizim payımız yoktur diyecekler. Kur’an-ı Kerîmin pek çok yerinde Rabbimiz bu tür müşriklerin kendilerini asla duymayacak, duyamayacak, kıyâmete kadar kendilerine cevap verip icâbet edemeyecek varlıklara ibadet ettiklerini, onlara dua edip imdatlarına çağırdıklarını anlatır. Âyetlerde bu kendilerine dua edilen, kendilerine ibadet edilen varlıklar kıyâmete kadar dua edenlere icâbet edemezler, edemeyecekler deniyor. Peki acaba kıyâmet günü işitip icâbet edebilecekler mi bunlar? Evet işte burada anlatıldığına göre orada konuşacaklar ve onların kendilerine yönelik gerçekleştirdikleri kulluklarını reddedecekler. Çünkü kıyâmet günü iş değişecek. Dünyada onları hiç duymayan put-lar veya bu zâlimlerin kendilerine dua edip yalvardıkları ölmüş ve şu anda onları duymaktan uzak bulunan sâlih kişiler kıyâmet günü onlardan teberrî edip uzaklaşacaklar. Vallahi ya Rabbi! Bu alçakların yaptıklarından bizim haberimiz yoktu! Bizi sana ortak koşarak, bizde güç kuvvet görerek bize dua eden bu zâlimlerin bu yaptıklarıyla bizim ilgimiz, alâkamız yoktur. Ya Rabbi Sen şahitsin ki bizler hayatımız bo-yunca sadece Sana dua ettik, sadece Sana kulluk yaptık ve sadece Sana kulluğa çağırdık. Hayatımız bunun ispatıdır. Bu zâlimlere de bi-ze kulluk yapın demedik diyecekler ve onlardan uzaklaşıp Allah’a sı-ğınacaklar. Anlayabildiğimiz ve görebildiğimiz kadarıyla müşriklerin kendilerine ibadet ettikleri, tanrılaştırdıkları, dua ettikleri varlıklar üç kısımdır. a: Ruhsuz, şuursuz olan cansız, camid varlıklar. b: Geçmişte yaşamış peygamberler ve Allah’ın sâlih kullarıdır. c: Yine geçmişte sapmış, sapıtmış ve sapıklığı kendilerine din edinmiş, yol edinmiş ve kendileri saptıkları gibi Allah kullarını da saptırmak için çırpınmış kimselerdir. Sapıklar ve saptırıcılar olarak dünyadan göçüp gitmiş olan insanlardır. Birinci sırada yer alan cansız varlıkların ne kendi varlıklarından, ne kendilerini putlaştıranlardan, ne de kendilerine dua edip yalvaranların dualarından haberleri yoktur. Bunlar zaten cansız varlıklardır. İkinciler yâni Allah’ın kutlu elçileri ve daha önce yaşamış Allah’ın sâlih kulları. Aslında bunlar yaşadıkları dönemde Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk etmiş ve insanları Allah’a kulluğa çağırmış kimselerdir. Hayatlarında bunun mücâdelesini vermiş insanlardır. Allah’ın bu sâlih kulları da vefatlarından sonra kendilerine yapılan kul-lukları ve duaları duymazlar, duyamazlar. Duymazlar çünkü vefat etmiştir onlar. Bu zâlimlerin, bu akılsızların bu densizlerin densizliklerini duyurarak Allah üzüntüye sevk etmez bu sâlih kullarını. Bu zâlimler tarafından kendilerinin putlaştırıldıklarını, kutsallaştırılıp tanrılaştırıldıklarını ve hayatları boyunca savundukları dâvânın tamamen aksine kendilerine ibadet edildiğini duyurarak bu kutlu kullarını üzmez Rabbimiz. Çünkü bunlar hayatları boyunca sadece Allah’a kulluk yapmışlar, hayatları boyunca sadece Allah dua etmişler, isteyeceklerini sadece Allah’tan istemişler, hayatları boyunca tevhide inanmışlar, tevhidi yaşamışlar ve çevrelerindeki insanları sadece Allah’a kulluğa ve tevhide çağırmışlardır. Bir ömür boyu çırpındıkları ve uğrunda şehit düştükleri dâvâlarının kendilerinden sonra gelen zâlimler ve cahiller tarafından ne hale getirildiğini göstererek onları asla üzmez Rabbi-miz. Ama kıyâmet günü kendilerini putlaştırarak kendilerine kulluk edenleri reddedecekler. Üçüncü gruptakilere gelince yâni geçmişte kendileri sapmış ve insanları saptırmış insanlara gelince bunlar zaten yaşadıkları pis hayatın cezası olarak, suçlu kimseler olarak Allah katında beklemektedirler. Ve geberip gittikleri andan itibaren dünyadan hiç bir haber ulaşmaz onlara. Dünyadaki kötü haberleri ulaştırarak sâlih kullarını üzmediği gibi bu zâlimlerin de orada sevinmelerini sağlamaz Allah. Yâni bazen bu alçakların yaşadıkları dönemde savundukları sapıklıklar kendilerinden sonra gelen insanlar arasında yaygınlaşmış ve zâhiren zafere ulaşmış olabilir. Allah kendilerinin saptırdıkları haleflerinin yaygınlaştırdıkları bu sapıklıkları onlara haber vererek, davalarının galibiyetini göstererek onları asla sevindirmez orada diyoruz Allahu âlem. Ama dediklerimizin tamamen aksine vefat etmiş sâlih kullarına hayattaki sâlih kullarının dualarını, ulaştırır. Çünkü bu onlara sevinç verir. Allah elbette dünyada rızasına uygun yaşamış ve hatırını kazanmış kullarının orada sevinmelerini ister. Aynı zamanda daha önce geberip gitmiş zâlimlere, suçlulara da dünyadan gönderilen lânetleri ve bedduaları da ulaştırır. Çünkü bu onları kahredecektir. Kalîb-i Bedir denen yerde Rasulullah efendimizin kâfirlerin cesetleri üzerinde okuduğu hutbeyi biliyoruz. Ey kâfirler, ben Rabbimin bana olan vaadini hak buldum, gerçek buldum, sizler de Rabbinizin size olan vaiy-dini hak buldunuz mu? Nasılmış? Doğrumuymuş? Hak mıymış? Gerçek miymiş Allah? Doğru mu söylüyormuş Kur’an? Bütün bu Allah âyetlerine, Allah vaadlerine iman eden ben, Rabbimin bana zafer va-adini, galibiyet vaadini hak buldum, sizler de şu anda Rabbinizin size olan hezimet vaiydini, mağlubiyet vaiydini, ateş ve azap vaiydini hak ve gerçek buldunuz mu? Diye soruyordu. Hattâ sahâbe-i kirâm: Ey Allah’ın Resûlü, bunlar sizin sözlerinizi duyar mı ki onlara sesleniyorsunuz? diye sorunca, Allah’ın Resûlü evet aynen sizin gibi duyarlar, ama cevap veremezler buyurdu. Bundan sonra bakın Rabbimiz şöyle buyuruyor: 28,29. “Onların hepsini bir gün toplarız, sonra, puta tapanlara, “Siz ve putlarınız yerlerinize!” deyip onları birbirinden ayırırız. Putları ise: “Bize tapmıyordunuz ki. Allah, sizinle bizim aramızda şahit olarak yeter. Sizin tapınmanızdan bizim haberimiz yoktu, "derler.” Evet o cehennemliklerin tamamını bir gün toplarız. Ve onlara deriz ki: Haydi herkes şimdi yerini alsın bakalım. Buyurun, siz bu tarafa ortaklarınız da bu tarafa. Herkes yerini, mekânını alsın. Tapınanlar, tapınılanlar, tanrılar, kullar, sığınanlar, kendilerine sığınılanlar, dua edenler, dua edilenler, sizler ve tanrılarınız, sizler ve şerikleriniz, sizler ve Allah’a şirk koştuklarınız, kendilerinde güç kuvvet gördükleriniz, kendilerinde egemenlik yetkisi gördükleriniz, yasalarını uygulayarak kendilerine kulluk ettikleriniz, şefaatini umduklarınız, Allah yerine ikâme etmeye çalıştıklarınız, dâvâcı ve sanık herkes yerini alsınlar bakalım diyeceğiz buyurarak, burada Rabbimiz âhiret günü bir toplantıdan söz ediyor. Mahşer günü, mahşerde cehennemlikleri bir yerde top-luyor Allah. Tabii âyetin ifadesiyle cehennemliklerin müşrik kesimine diyor ki Rabbimiz haydi sizler şurada yerinizi alın. Şerikleriniz, ortaklarınız, tapındıklarınız, sığındıklarınız, tanrılarınız da şurada yerlerini alsınlar. Ve onların aralarını ayırırız. Tapınanlar bir tarafa, tapınılanlar bir tarafa, tanrılar bir tarafa, kullar bir tarafa ayrılır. Tapınanların tapındıklarının tapınılmaya değmez olduklarını anlamaları için Rab-bimiz aralarını ayırıyor. Peki bu müşriklerin dünyada tapındıkları kimlerdi? Ya taştan, tunçtan yapılmış cansız cemadatlar, ya da kendileri gibi insanlardı. Nasıl olur? İnsan insana tapınır mı? Bal gibi oluyor işte. İnsanlar kimilerini güçlü kuvvetli görüyorlar, onları emir ve yasakları uygulanacak bir makamda tutarak Allah sever gibi sevmeye, Allah’tan korkar gibi onlardan korkmaya başlarlar. Onlara itaat ederler, onların arzularını gerçekleştirirler. Sevgileri, nefretleri, kabulleri, retleri hep onlara yönelik şekillenir. Allah yerine oturtarak toplumun istediği gibi yaşamaya çalışırlar. Böyle tanrılar kullar sarmaş dolaş bir hayat yaşayıp giderlerken bir gün gelir kullar da, tanrı bildikleri de Allah’tan gelen bir ölümle ölürler ve bir gün kıyâmetle yeniden dirilirler, her iki taraf da Allah’ın huzurunda toplanırlar. Allah’ı bilmek ve tanımakla birlikte, yirmi dört saatinin 2,3 saatini Allah’a verdiği halde geri kalan 18,20 saatini insanlara, topluma, çevreye vererek onları memnun etmeye çalışan insanları o tanrılarıyla birlikte, kutsal kabul ettikleri, güç kuvvet sahibi bildiği varlıklarla birlikte bir araya toplar. Onların şürekaları, ortakları, yâni tanrı kabul ettikleri, kendilerinde güç kuvvet, egemenlik gördükleri, yasalarını uyguladıkları kimseler diyecekler ki siz bize ibadet etmiyordunuz. Siz bize tapınmıyordunuz. Allah sizinle bizim aramızda şahittir ki gerçekten biz sizin bize ibadetinizden gafildik. Gerçekten bizler sizin bize kulluğunuzdan habersizdik diyecekler. Acaba nasıl anlayacağız bunu? Diyorlar ki bakın Allah şahittir ki sizin bize tapınmanızdan bizim haberimiz yoktu ve zaten sizler aslında bize kulluk da etmiyordunuz. Gerçekten şu anda bir köyde, bir şehirde oturduğu halde ken-dilerinden yüzlerce kilometre uzaktaki insanların hayatını gündeme alan, onların arzu ve isteklerine yönelen, onların emir ve yasaklarını uygulayan, onların hayat anlayışlarını benimseyen, onlar gibi olmaya, onlar kaynaklı yaşamaya çalışan, Allah’ı severmiş gibi onları sevip sayan, Allah’tan korkarmış gibi onlardan korkup çekinen, onlarla heyecanlanan, onların haberleriyle üzülen, sevinen, onları kutsayan, onlardan yardım bekleyen insanlar vardır. Bakara sûresinde anlatıldığı gibi Allahu Teâlâya nidler, ortaklar buluyorlar ve onları Allah’ı se-vermiş gibi seviyorlar. Hem öyle seviyorlar ki sanki Allah’ı sever gibi. Onların emirlerine, yasaklarına itaat ederler de Allah’a isyan ederler. Bu şeriklerinin arzularını Allah’ın arzularına tercih ederler. Bunların bir kısmı bu şirki açıktan yaparlar. Tıpkı Firavunlara, Nemrutlara insanların bir dönem yaptıkları gibi onlara ilâh, mâbud ismi vermekten çekinmezler. Onlara açıktan açığa Rabbimiz! Tanrımız! demekten çekinmezler. Onları güç kuvvet sahibi, nîmet sahibi bilirler. Allah’tan beklemeleri gereken şeyleri bunlardan beklerler. Allah’a sığınmaları gereken yerde bunlara sığınırlar. Allah’ı çağırmaları gereken yerde bunları yardıma çağırıp, bunlara dua ederler. Allah’ın rızasını kazanıyorlarmış gibi bunların rızalarını kazanmaya çalışırlar. Allah bu konuda ne diyor? hiç önemli değil, yeter ki efendisi gücenmesin. Yeter ki lideri razı olsun. Yeter ki futbolcu üzülmesin. Yeter ki artist hanım mahzun olmasın. Yeter ki şarkıcı kız sıkıntı içine düşmesin. Yeter ki hoca efendiyi üzmeyeyim. Gerisi önemli değil, Allahu Teâlâ zaten Ğafûr ur Rahîmdir, O gücenmez diyorlar. Öyle bir seviyor, öyle bir bağlanıyor ki adam bakıyoruz hakikaten sanki Allah sever gibi seviyorlar. Modaya ters düşmektense bin defa Allah’a ters düşmeye razı olacak kadar seviyorlar. Allah’a yapılması gerekenler bunlar adına yapılmaya çalışılıyor. Mü'minler Allah adına Allah uğrunda ölmeyi göze alırlarken kimi insanlar bunlar adına da ölebilmektedirler. Hattâ bunlardan kimileri Allah’tan daha fazla sevilmektedir. Meselâ Allah’ın emirlerine zıt emirler veren, arzuları, kanunları Allah’ın arzularıyla çatışan liderlere itaat eden kimselerin bu amelleri liderlerini Allah’tan daha çok sevdiklerinin ispatıdır. Adam kendisi gibi âciz, kendisi gibi ölümlü, kendisi gibi güçsüz ve kuvvetsiz olan bir adamın kanunlarının, koymuş olduğu kurallarının insanlar üzerinde hakim olması adına malını veriyor, canını veriyor... Bilhassa oyun eğlence tanrılarında bunu çok net görmek mümkündür. Adam bir futbolcuyu kalbinin ta derinliklerinde yaşıyor. Bir artisti, ya da bir şarkıcıyı, ya da bir sanatçıyı kalbinin ta derinliklerinde saklıyor. Bu sevilen, sayılan, tanrı kabul edilenler kendileri için yanıp tutuşan bu kullarından hiç bir zaman haberdar değillerdir. Öyle değil mi? Meselâ düşünün ki şu bulunduğumuz noktadan bin kilometre uzaklıkta icra edilen bir müzik programının yahut da bir oyun eğlence programının ritmine, heyecanına kendisini kaptırmış bir insan düşünün. Yaşa! Varol! Bir ol! En büyük sensin! Canım sana fedâ olsun! diyerek kalbini, benliğini ona açarken, onu kendisine tapınırcasına kutsallaştırırken, onun sevgisi ve heyecanıyla vücuduna jilet atarken, vecd ve istiğrakla kendisinden geçerken o tanrılaştırılan oyuncunun, o sanatkârın bu zavallının hareketlerinden haberi var mı dersiniz? Belki genel olarak hayranlarının kendilerinden geçerek kendilerini seyrettiklerini, kendilerini yüceltip kutsallaştırdıklarını bilebilirler. Sahnede karşısındakilerin davranışlarını görüp bilebilirler ama çok uzak bir köyde, bir kasabadakilerin yaptıklarını bilmeleri mümkün değildir. Yine meselâ ülkenin çok uzak kentlerinde, ya da ülke dışında, başka ülkelerde politik ve siyasal güce sahip olan bir insanın burada savuculuğunu, fikirlerinin yayıcılığını yapan, o benim her şeyimdir, o benim fikir babamdır, benim ruh kaynağımdır, benim hayat felsefemdir, ben ona bütün varlığımla bağlanıyorum, ben onu varlık sebebim kabul ediyorum, o ne derse ben onu kabul ediyorum, o neye hayır demişse ben onu reddediyorum, tüm benliğimle onu seviyorum diyen bir adamın durumunu düşünün. Şimdi çok uzaklardaki bu tanrının bu kulundan ve bu kulunun kendisini kutsallaştırıp tanrılaştırmasından haberi var mıdır? İşte yarın bu tür tanrılar diyecekler ki Allah şahittir ki bizim, sizin kulluğunuzdan haberimiz yoktu. Ya da siz aslında bize değil kendinize kulluk ediyordunuz di-yecekler. Yâni siz kendi menfaatlerinize kulluk ediyordunuz. Evet on-lar diyecekler ki zaten siz bize değil kendi hevâ ve hevesinize tabiy-diniz diyecekler. Gerçekten de bakıyoruz meselâ politik hayatta bunun aynısını görüyoruz. Ey anam! Ey babam! Atam! Kurtar bizi! Yolundayız! İzindeyiz! Babam! Anam! filan diyorlar. Eh adamın işi bitti mi, menfaati bitti mi veya parti bitti mi zaten bu bilmem neyin nesi di-yor, bunun bilmem nesini ne yapayım diyor. Yâni basit menfaat hesapları işte. Milletvekilliği hesapları, para hesapları, bakanlık hesapları, dekanlık hesapları, müdürlük hesapları, ekonomik hesaplar. Dün birbirlerine fevkalade bağlanan adamlar bugün birbirlerinin baş düşmanı oluyorlar. Veya meselâ bir zamanlar gözünde gönlünde yücelttiği, önünde secdelere kapandığı sanatçı sanatını icra edemez bir duruma düştüğü zaman işte gör��yoruz kimse bir dilim ekmek bile götürmüyor. Kimse halini sormaya bile gitmiyor. Bu adamların son zamanlarında bir zamanki kullarının gözleri önünde nasıl perişan bir duruma düştüklerini, nasıl perişan bir vaziyette geberip gittiklerini görüyoruz. Veya bir zamanlar önünde diz çökülen nice siyasal tanrıların, kullarının bir selâmına bile lâyık görülmeden bir köşede yalnızlığa itildiklerini biliyoruz. Tabii onları tanrı kabul edenler aslında onları değil de kendi menfaatlerini tanrılaştırıyorlardı. Yâni biz sizi takip ettiğimiz için, size tâbi olduğumuz için, size tapındığımız için bu hale geldik diyenlere ötekiler de diyecekler ki zaten siz bizi takip etmiyordunuz, siz kendi menfaatlerinizi takip ediyordunuz. Siz bize değil kendi menfaatlerinize kulluk ediyordunuz di-yecekler. Allah’ın dinini bırakıp da dünyanın peşinde koşan insan-lardan hangi biri menfaatlerini takip etmiyorlar? Herkes keyfini, herkes menfaatini takip ediyor bugün. Yarın ya Rabbi işte bunlar bizim tanrılarımızdı, bunlar bizi saptırdılar demelerinin ne anlamı olacaktır? Çünkü artık aralarındaki bütün ipler de kopuverecek. Makam, mevki, para, pul, rüşvet, şan, şöhret, protokol gibi aralarındaki bütün bağlar kopuverecek ve dünyada kendilerini kutsayıp kulluk ettikleri varlıklar onları terk edip kulluklarını reddedecekler. Evet dünyada Allah’ı bırakıp da kendilerine dua edilenler, kendilerine kulluk edilenler, kendilerinde güç kuvvet görülenler, kapılarında yardım dilenilenler. Yâni kendileri bir şey zannedilip de reklamları, propagandaları yapılanlar. Kendileri rab ve ilâh mevkiinde görülenler. Kurtarıcı konumunda bilinenler. Dünyada kendilerine tapınmaya çalışan bu gönüllü kullarına asla dostluk göstermeyecekler. Kendilerinin önünde eğilen bu yardakçılarına düşman olacaklar ve kendilerine yaptıkları dualarını ve ibadetlerini reddedecekler. Ey aptallar! Sizler aslında bize kulluk yapmıyordunuz! Sizler kendi menfaatlerinize, kendi nefislerinize ve kendi hevâlarınıza kulluk ediyordunuz. Her ne kadar da bizim kanunlarımızın reklamını yapıyor, bizim yasalarımızın tabileri oluyor gibi görünüyor idiyseniz de aslında sizin derdiniz bize kulluk değil Rabbinize kulluktan kaçmaktı. Tüm derdiniz hayatınıza Allah hakim olmasın da; kim hakim olursa olsundu. Hayatınızda Allah söz sahibi olmasın da; kim söz sahibi olursa olsun idi. Çünkü Allah’ı atlatamayacağınızı çok iyi biliyordunuz. Bunun yanında bizi yönlendirebileceğinizi, seçme hakkınızla, oylarınızla bize tesir edip istediğiniz yasaları çıkartabileceğinizi veya bizi atlatabileceğinizi, bizim gafletlerimizden istifade ederek istediğiniz suçları işleyebileceğinizi biliyordunuz. Yâni siz aslında kendi kendinize tapınıyordunuz diyecekler. Ya da burada kendilerine kulluk yapılan, kutsallaştırıp kendilerine ibadet edilen varlıklar meleklerdir, peygamberlerdir, vefat etmiş sâlih kişiler veya kendilerine tapınan, kendilerine sığınıp dua edenlerin dualarını, tapınılarını asla işitmeyecek olan cansız varlıklardır. Bunlar yarın öbür âlemde dünyada kendilerinin haberi olmadan kendilerine kulluk yapanların kulluklarını reddedecekler. Diyecekler ki ya Rabbi sen şahitsin ki bizler hiç bir zaman bu insanlara bize kulluk ya-pın demedik. Bizler hiç bir zaman bunları kendimize kulluğa çağırmadık. Bize dua edin, isteyeceklerinizi bizden isteyin, bize sığının, bize yalvarın, bizim korumamız altına girin demedik. Bizler onların gözleri önünde sadece Allah’a dua ettik. Sadece Sana kulluk yapıp sadece Sana sığındık. Onların bize ibadetlerinden de dualarından da bizim hiç bir haberimiz ve ilgimiz yoktur ya Rabbi. Bu sapıkların yaptıklarından bizler sorumlu değiliz. Onların yaptıklarından bizim payımız yoktur diyecekler. Kur’an-ı Kerîmin pek çok yerinde Rabbimiz bu tür müşriklerin kendilerini asla duymayacak, duyamayacak, kıyâmete kadar kendilerine cevap verip icâbet edemeyecek varlıklara ibadet ettiklerini, onlara dua edip imdatlarına çağırdıklarını anlatır. Âyetlerde bu kendilerine dua edilen, kendilerine ibadet edilen varlıklar kıyâmete kadar dua edenlere icâbet edemezler, edemeyecekler deniyor. Peki acaba kıyâmet günü işitip icâbet edebilecekler mi bunlar? Evet işte burada anlatıldığına göre orada konuşacaklar ve onların kendilerine yönelik gerçekleştirdikleri kulluklarını reddedecekler. Çünkü kıyâmet günü iş değişecek. Dünyada onları hiç duymayan put-lar veya bu zâlimlerin kendilerine dua edip yalvardıkları ölmüş ve şu anda onları duymaktan uzak bulunan sâlih kişiler kıyâmet günü onlardan teberrî edip uzaklaşacaklar. Vallahi ya Rabbi! Bu alçakların yaptıklarından bizim haberimiz yoktu! Bizi sana ortak koşarak, bizde güç kuvvet görerek bize dua eden bu zâlimlerin bu yaptıklarıyla bizim ilgimiz, alâkamız yoktur. Ya Rabbi Sen şahitsin ki bizler hayatımız bo-yunca sadece Sana dua ettik, sadece Sana kulluk yaptık ve sadece Sana kulluğa çağırdık. Hayatımız bunun ispatıdır. Bu zâlimlere de bi-ze kulluk yapın demedik diyecekler ve onlardan uzaklaşıp Allah’a sı-ğınacaklar. Anlayabildiğimiz ve görebildiğimiz kadarıyla müşriklerin kendilerine ibadet ettikleri, tanrılaştırdıkları, dua ettikleri varlıklar üç kısımdır. a: Ruhsuz, şuursuz olan cansız, camid varlıklar. b: Geçmişte yaşamış peygamberler ve Allah’ın sâlih kullarıdır. c: Yine geçmişte sapmış, sapıtmış ve sapıklığı kendilerine din edinmiş, yol edinmiş ve kendileri saptıkları gibi Allah kullarını da saptırmak için çırpınmış kimselerdir. Sapıklar ve saptırıcılar olarak dünyadan göçüp gitmiş olan insanlardır. Birinci sırada yer alan cansız varlıkların ne kendi varlıklarından, ne kendilerini putlaştıranlardan, ne de kendilerine dua edip yalvaranların dualarından haberleri yoktur. Bunlar zaten cansız varlıklardır. İkinciler yâni Allah’ın kutlu elçileri ve daha önce yaşamış Allah’ın sâlih kulları. Aslında bunlar yaşadıkları dönemde Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk etmiş ve insanları Allah’a kulluğa çağırmış kimselerdir. Hayatlarında bunun mücâdelesini vermiş insanlardır. Allah’ın bu sâlih kulları da vefatlarından sonra kendilerine yapılan kul-lukları ve duaları duymazlar, duyamazlar. Duymazlar çünkü vefat etmiştir onlar. Bu zâlimlerin, bu akılsızların bu densizlerin densizliklerini duyurarak Allah üzüntüye sevk etmez bu sâlih kullarını. Bu zâlimler tarafından kendilerinin putlaştırıldıklarını, kutsallaştırılıp tanrılaştırıldıklarını ve hayatları boyunca savundukları dâvânın tamamen aksine kendilerine ibadet edildiğini duyurarak bu kutlu kullarını üzmez Rabbimiz. Çünkü bunlar hayatları boyunca sadece Allah’a kulluk yapmışlar, hayatları boyunca sadece Allah dua etmişler, isteyeceklerini sadece Allah’tan istemişler, hayatları boyunca tevhide inanmışlar, tevhidi yaşamışlar ve çevrelerindeki insanları sadece Allah’a kulluğa ve tevhide çağırmışlardır. Bir ömür boyu çırpındıkları ve uğrunda şehit düştükleri dâvâlarının kendilerinden sonra gelen zâlimler ve cahiller tarafından ne hale getirildiğini göstererek onları asla üzmez Rabbi-miz. Ama kıyâmet günü kendilerini putlaştırarak kendilerine kulluk edenleri reddedecekler. Üçüncü gruptakilere gelince yâni geçmişte kendileri sapmış ve insanları saptırmış insanlara gelince bunlar zaten yaşadıkları pis hayatın cezası olarak, suçlu kimseler olarak Allah katında beklemektedirler. Ve geberip gittikleri andan itibaren dünyadan hiç bir haber ulaşmaz onlara. Dünyadaki kötü haberleri ulaştırarak sâlih kullarını üzmediği gibi bu zâlimlerin de orada sevinmelerini sağlamaz Allah. Yâni bazen bu alçakların yaşadıkları dönemde savundukları sapıklıklar kendilerinden sonra gelen insanlar arasında yaygınlaşmış ve zâhiren zafere ulaşmış olabilir. Allah kendilerinin saptırdıkları haleflerinin yaygınlaştırdıkları bu sapıklıkları onlara haber vererek, davalarının galibiyetini göstererek onları asla sevindirmez orada diyoruz Allahu âlem. Ama dediklerimizin tamamen aksine vefat etmiş sâlih kullarına hayattaki sâlih kullarının dualarını, ulaştırır. Çünkü bu onlara sevinç verir. Allah elbette dünyada rızasına uygun yaşamış ve hatırını kazanmış kullarının orada sevinmelerini ister. Aynı zamanda daha önce geberip gitmiş zâlimlere, suçlulara da dünyadan gönderilen lânetleri ve bedduaları da ulaştırır. Çünkü bu onları kahredecektir. Kalîb-i Bedir denen yerde Rasulullah efendimizin kâfirlerin cesetleri üzerinde okuduğu hutbeyi biliyoruz. Ey kâfirler, ben Rabbimin bana olan vaadini hak buldum, gerçek buldum, sizler de Rabbinizin size olan vaiy-dini hak buldunuz mu? Nasılmış? Doğrumuymuş? Hak mıymış? Gerçek miymiş Allah? Doğru mu söylüyormuş Kur’an? Bütün bu Allah âyetlerine, Allah vaadlerine iman eden ben, Rabbimin bana zafer va-adini, galibiyet vaadini hak buldum, sizler de şu anda Rabbinizin size olan hezimet vaiydini, mağlubiyet vaiydini, ateş ve azap vaiydini hak ve gerçek buldunuz mu? Diye soruyordu. Hattâ sahâbe-i kirâm: Ey Allah’ın Resûlü, bunlar sizin sözlerinizi duyar mı ki onlara sesleniyorsunuz? diye sorunca, Allah’ın Resûlü evet aynen sizin gibi duyarlar, ama cevap veremezler buyurdu. Bundan sonra bakın Rabbimiz şöyle buyuruyor:
28,29. “Onların hepsini bir gün toplarız, sonra, puta tapanlara, “Siz ve putlarınız yerlerinize!” deyip onları birbirinden ayırırız. Putları ise: “Bize tapmıyordunuz ki. Allah, sizinle bizim aramızda şahit olarak yeter. Sizin tapınmanızdan bizim haberimiz yoktu, "derler.” Evet o cehennemliklerin tamamını bir gün toplarız. Ve onlara deriz ki: Haydi herkes şimdi yerini alsın bakalım. Buyurun, siz bu tarafa ortaklarınız da bu tarafa. Herkes yerini, mekânını alsın. Tapınanlar, tapınılanlar, tanrılar, kullar, sığınanlar, kendilerine sığınılanlar, dua edenler, dua edilenler, sizler ve tanrılarınız, sizler ve şerikleriniz, sizler ve Allah’a şirk koştuklarınız, kendilerinde güç kuvvet gördükleriniz, kendilerinde egemenlik yetkisi gördükleriniz, yasalarını uygulayarak kendilerine kulluk ettikleriniz, şefaatini umduklarınız, Allah yerine ikâme etmeye çalıştıklarınız, dâvâcı ve sanık herkes yerini alsınlar bakalım diyeceğiz buyurarak, burada Rabbimiz âhiret günü bir toplantıdan söz ediyor. Mahşer günü, mahşerde cehennemlikleri bir yerde top-luyor Allah. Tabii âyetin ifadesiyle cehennemliklerin müşrik kesimine diyor ki Rabbimiz haydi sizler şurada yerinizi alın. Şerikleriniz, ortaklarınız, tapındıklarınız, sığındıklarınız, tanrılarınız da şurada yerlerini alsınlar. Ve onların aralarını ayırırız. Tapınanlar bir tarafa, tapınılanlar bir tarafa, tanrılar bir tarafa, kullar bir tarafa ayrılır. Tapınanların tapındıklarının tapınılmaya değmez olduklarını anlamaları için Rab-bimiz aralarını ayırıyor. Peki bu müşriklerin dünyada tapındıkları kimlerdi? Ya taştan, tunçtan yapılmış cansız cemadatlar, ya da kendileri gibi insanlardı. Nasıl olur? İnsan insana tapınır mı? Bal gibi oluyor işte. İnsanlar kimilerini güçlü kuvvetli görüyorlar, onları emir ve yasakları uygulanacak bir makamda tutarak Allah sever gibi sevmeye, Allah’tan korkar gibi onlardan korkmaya başlarlar. Onlara itaat ederler, onların arzularını gerçekleştirirler. Sevgileri, nefretleri, kabulleri, retleri hep onlara yönelik şekillenir. Allah yerine oturtarak toplumun istediği gibi yaşamaya çalışırlar. Böyle tanrılar kullar sarmaş dolaş bir hayat yaşayıp giderlerken bir gün gelir kullar da, tanrı bildikleri de Allah’tan gelen bir ölümle ölürler ve bir gün kıyâmetle yeniden dirilirler, her iki taraf da Allah’ın huzurunda toplanırlar. Allah’ı bilmek ve tanımakla birlikte, yirmi dört saatinin 2,3 saatini Allah’a verdiği halde geri kalan 18,20 saatini insanlara, topluma, çevreye vererek onları memnun etmeye çalışan insanları o tanrılarıyla birlikte, kutsal kabul ettikleri, güç kuvvet sahibi bildiği varlıklarla birlikte bir araya toplar. Onların şürekaları, ortakları, yâni tanrı kabul ettikleri, kendilerinde güç kuvvet, egemenlik gördükleri, yasalarını uyguladıkları kimseler diyecekler ki siz bize ibadet etmiyordunuz. Siz bize tapınmıyordunuz. Allah sizinle bizim aramızda şahittir ki gerçekten biz sizin bize ibadetinizden gafildik. Gerçekten bizler sizin bize kulluğunuzdan habersizdik diyecekler. Acaba nasıl anlayacağız bunu? Diyorlar ki bakın Allah şahittir ki sizin bize tapınmanızdan bizim haberimiz yoktu ve zaten sizler aslında bize kulluk da etmiyordunuz. Gerçekten şu anda bir köyde, bir şehirde oturduğu halde ken-dilerinden yüzlerce kilometre uzaktaki insanların hayatını gündeme alan, onların arzu ve isteklerine yönelen, onların emir ve yasaklarını uygulayan, onların hayat anlayışlarını benimseyen, onlar gibi olmaya, onlar kaynaklı yaşamaya çalışan, Allah’ı severmiş gibi onları sevip sayan, Allah’tan korkarmış gibi onlardan korkup çekinen, onlarla heyecanlanan, onların haberleriyle üzülen, sevinen, onları kutsayan, onlardan yardım bekleyen insanlar vardır. Bakara sûresinde anlatıldığı gibi Allahu Teâlâya nidler, ortaklar buluyorlar ve onları Allah’ı se-vermiş gibi seviyorlar. Hem öyle seviyorlar ki sanki Allah’ı sever gibi. Onların emirlerine, yasaklarına itaat ederler de Allah’a isyan ederler. Bu şeriklerinin arzularını Allah’ın arzularına tercih ederler. Bunların bir kısmı bu şirki açıktan yaparlar. Tıpkı Firavunlara, Nemrutlara insanların bir dönem yaptıkları gibi onlara ilâh, mâbud ismi vermekten çekinmezler. Onlara açıktan açığa Rabbimiz! Tanrımız! demekten çekinmezler. Onları güç kuvvet sahibi, nîmet sahibi bilirler. Allah’tan beklemeleri gereken şeyleri bunlardan beklerler. Allah’a sığınmaları gereken yerde bunlara sığınırlar. Allah’ı çağırmaları gereken yerde bunları yardıma çağırıp, bunlara dua ederler. Allah’ın rızasını kazanıyorlarmış gibi bunların rızalarını kazanmaya çalışırlar. Allah bu konuda ne diyor? hiç önemli değil, yeter ki efendisi gücenmesin. Yeter ki lideri razı olsun. Yeter ki futbolcu üzülmesin. Yeter ki artist hanım mahzun olmasın. Yeter ki şarkıcı kız sıkıntı içine düşmesin. Yeter ki hoca efendiyi üzmeyeyim. Gerisi önemli değil, Allahu Teâlâ zaten Ğafûr ur Rahîmdir, O gücenmez diyorlar. Öyle bir seviyor, öyle bir bağlanıyor ki adam bakıyoruz hakikaten sanki Allah sever gibi seviyorlar. Modaya ters düşmektense bin defa Allah’a ters düşmeye razı olacak kadar seviyorlar. Allah’a yapılması gerekenler bunlar adına yapılmaya çalışılıyor. Mü'minler Allah adına Allah uğrunda ölmeyi göze alırlarken kimi insanlar bunlar adına da ölebilmektedirler. Hattâ bunlardan kimileri Allah’tan daha fazla sevilmektedir. Meselâ Allah’ın emirlerine zıt emirler veren, arzuları, kanunları Allah’ın arzularıyla çatışan liderlere itaat eden kimselerin bu amelleri liderlerini Allah’tan daha çok sevdiklerinin ispatıdır. Adam kendisi gibi âciz, kendisi gibi ölümlü, kendisi gibi güçsüz ve kuvvetsiz olan bir adamın kanunlarının, koymuş olduğu kurallarının insanlar üzerinde hakim olması adına malını veriyor, canını veriyor... Bilhassa oyun eğlence tanrılarında bunu çok net görmek mümkündür. Adam bir futbolcuyu kalbinin ta derinliklerinde yaşıyor. Bir artisti, ya da bir şarkıcıyı, ya da bir sanatçıyı kalbinin ta derinliklerinde saklıyor. Bu sevilen, sayılan, tanrı kabul edilenler kendileri için yanıp tutuşan bu kullarından hiç bir zaman haberdar değillerdir. Öyle değil mi? Meselâ düşünün ki şu bulunduğumuz noktadan bin kilometre uzaklıkta icra edilen bir müzik programının yahut da bir oyun eğlence programının ritmine, heyecanına kendisini kaptırmış bir insan düşünün. Yaşa! Varol! Bir ol! En büyük sensin! Canım sana fedâ olsun! diyerek kalbini, benliğini ona açarken, onu kendisine tapınırcasına kutsallaştırırken, onun sevgisi ve heyecanıyla vücuduna jilet atarken, vecd ve istiğrakla kendisinden geçerken o tanrılaştırılan oyuncunun, o sanatkârın bu zavallının hareketlerinden haberi var mı dersiniz? Belki genel olarak hayranlarının kendilerinden geçerek kendilerini seyrettiklerini, kendilerini yüceltip kutsallaştırdıklarını bilebilirler. Sahnede karşısındakilerin davranışlarını görüp bilebilirler ama çok uzak bir köyde, bir kasabadakilerin yaptıklarını bilmeleri mümkün değildir. Yine meselâ ülkenin çok uzak kentlerinde, ya da ülke dışında, başka ülkelerde politik ve siyasal güce sahip olan bir insanın burada savuculuğunu, fikirlerinin yayıcılığını yapan, o benim her şeyimdir, o benim fikir babamdır, benim ruh kaynağımdır, benim hayat felsefemdir, ben ona bütün varlığımla bağlanıyorum, ben onu varlık sebebim kabul ediyorum, o ne derse ben onu kabul ediyorum, o neye hayır demişse ben onu reddediyorum, tüm benliğimle onu seviyorum diyen bir adamın durumunu düşünün. Şimdi çok uzaklardaki bu tanrının bu kulundan ve bu kulunun kendisini kutsallaştırıp tanrılaştırmasından haberi var mıdır? İşte yarın bu tür tanrılar diyecekler ki Allah şahittir ki bizim, sizin kulluğunuzdan haberimiz yoktu. Ya da siz aslında bize değil kendinize kulluk ediyordunuz di-yecekler. Yâni siz kendi menfaatlerinize kulluk ediyordunuz. Evet on-lar diyecekler ki zaten siz bize değil kendi hevâ ve hevesinize tabiy-diniz diyecekler. Gerçekten de bakıyoruz meselâ politik hayatta bunun aynısını görüyoruz. Ey anam! Ey babam! Atam! Kurtar bizi! Yolundayız! İzindeyiz! Babam! Anam! filan diyorlar. Eh adamın işi bitti mi, menfaati bitti mi veya parti bitti mi zaten bu bilmem neyin nesi di-yor, bunun bilmem nesini ne yapayım diyor. Yâni basit menfaat hesapları işte. Milletvekilliği hesapları, para hesapları, bakanlık hesapları, dekanlık hesapları, müdürlük hesapları, ekonomik hesaplar. Dün birbirlerine fevkalade bağlanan adamlar bugün birbirlerinin baş düşmanı oluyorlar. Veya meselâ bir zamanlar gözünde gönlünde yücelttiği, önünde secdelere kapandığı sanatçı sanatını icra edemez bir duruma düştüğü zaman işte görüyoruz kimse bir dilim ekmek bile götürmüyor. Kimse halini sormaya bile gitmiyor. Bu adamların son zamanlarında bir zamanki kullarının gözleri önünde nasıl perişan bir duruma düştüklerini, nasıl perişan bir vaziyette geberip gittiklerini görüyoruz. Veya bir zamanlar önünde diz çökülen nice siyasal tanrıların, kullarının bir selâmına bile lâyık görülmeden bir köşede yalnızlığa itildiklerini biliyoruz. Tabii onları tanrı kabul edenler aslında onları değil de kendi menfaatlerini tanrılaştırıyorlardı. Yâni biz sizi takip ettiğimiz için, size tâbi olduğumuz için, size tapındığımız için bu hale geldik diyenlere ötekiler de diyecekler ki zaten siz bizi takip etmiyordunuz, siz kendi menfaatlerinizi takip ediyordunuz. Siz bize değil kendi menfaatlerinize kulluk ediyordunuz di-yecekler. Allah’ın dinini bırakıp da dünyanın peşinde koşan insan-lardan hangi biri menfaatlerini takip etmiyorlar? Herkes keyfini, herkes menfaatini takip ediyor bugün. Yarın ya Rabbi işte bunlar bizim tanrılarımızdı, bunlar bizi saptırdılar demelerinin ne anlamı olacaktır? Çünkü artık aralarındaki bütün ipler de kopuverecek. Makam, mevki, para, pul, rüşvet, şan, şöhret, protokol gibi aralarındaki bütün bağlar kopuverecek ve dünyada kendilerini kutsayıp kulluk ettikleri varlıklar onları terk edip kulluklarını reddedecekler. Evet dünyada Allah’ı bırakıp da kendilerine dua edilenler, kendilerine kulluk edilenler, kendilerinde güç kuvvet görülenler, kapılarında yardım dilenilenler. Yâni kendileri bir şey zannedilip de reklamları, propagandaları yapılanlar. Kendileri rab ve ilâh mevkiinde görülenler. Kurtarıcı konumunda bilinenler. Dünyada kendilerine tapınmaya çalışan bu gönüllü kullarına asla dostluk göstermeyecekler. Kendilerinin önünde eğilen bu yardakçılarına düşman olacaklar ve kendilerine yaptıkları dualarını ve ibadetlerini reddedecekler. Ey aptallar! Sizler aslında bize kulluk yapmıyordunuz! Sizler kendi menfaatlerinize, kendi nefislerinize ve kendi hevâlarınıza kulluk ediyordunuz. Her ne kadar da bizim kanunlarımızın reklamını yapıyor, bizim yasalarımızın tabileri oluyor gibi görünüyor idiyseniz de aslında sizin derdiniz bize kulluk değil Rabbinize kulluktan kaçmaktı. Tüm derdiniz hayatınıza Allah hakim olmasın da; kim hakim olursa olsundu. Hayatınızda Allah söz sahibi olmasın da; kim söz sahibi olursa olsun idi. Çünkü Allah’ı atlatamayacağınızı çok iyi biliyordunuz. Bunun yanında bizi yönlendirebileceğinizi, seçme hakkınızla, oylarınızla bize tesir edip istediğiniz yasaları çıkartabileceğinizi veya bizi atlatabileceğinizi, bizim gafletlerimizden istifade ederek istediğiniz suçları işleyebileceğinizi biliyordunuz. Yâni siz aslında kendi kendinize tapınıyordunuz diyecekler. Ya da burada kendilerine kulluk yapılan, kutsallaştırıp kendilerine ibadet edilen varlıklar meleklerdir, peygamberlerdir, vefat etmiş sâlih kişiler veya kendilerine tapınan, kendilerine sığınıp dua edenlerin dualarını, tapınılarını asla işitmeyecek olan cansız varlıklardır. Bunlar yarın öbür âlemde dünyada kendilerinin haberi olmadan kendilerine kulluk yapanların kulluklarını reddedecekler. Diyecekler ki ya Rabbi sen şahitsin ki bizler hiç bir zaman bu insanlara bize kulluk ya-pın demedik. Bizler hiç bir zaman bunları kendimize kulluğa çağırmadık. Bize dua edin, isteyeceklerinizi bizden isteyin, bize sığının, bize yalvarın, bizim korumamız altına girin demedik. Bizler onların gözleri önünde sadece Allah’a dua ettik. Sadece Sana kulluk yapıp sadece Sana sığındık. Onların bize ibadetlerinden de dualarından da bizim hiç bir haberimiz ve ilgimiz yoktur ya Rabbi. Bu sapıkların yaptıklarından bizler sorumlu değiliz. Onların yaptıklarından bizim payımız yoktur diyecekler. Kur’an-ı Kerîmin pek çok yerinde Rabbimiz bu tür müşriklerin kendilerini asla duymayacak, duyamayacak, kıyâmete kadar kendilerine cevap verip icâbet edemeyecek varlıklara ibadet ettiklerini, onlara dua edip imdatlarına çağırdıklarını anlatır. Âyetlerde bu kendilerine dua edilen, kendilerine ibadet edilen varlıklar kıyâmete kadar dua edenlere icâbet edemezler, edemeyecekler deniyor. Peki acaba kıyâmet günü işitip icâbet edebilecekler mi bunlar? Evet işte burada anlatıldığına göre orada konuşacaklar ve onların kendilerine yönelik gerçekleştirdikleri kulluklarını reddedecekler. Çünkü kıyâmet günü iş değişecek. Dünyada onları hiç duymayan put-lar veya bu zâlimlerin kendilerine dua edip yalvardıkları ölmüş ve şu anda onları duymaktan uzak bulunan sâlih kişiler kıyâmet günü onlardan teberrî edip uzaklaşacaklar. Vallahi ya Rabbi! Bu alçakların yaptıklarından bizim haberimiz yoktu! Bizi sana ortak koşarak, bizde güç kuvvet görerek bize dua eden bu zâlimlerin bu yaptıklarıyla bizim ilgimiz, alâkamız yoktur. Ya Rabbi Sen şahitsin ki bizler hayatımız bo-yunca sadece Sana dua ettik, sadece Sana kulluk yaptık ve sadece Sana kulluğa çağırdık. Hayatımız bunun ispatıdır. Bu zâlimlere de bi-ze kulluk yapın demedik diyecekler ve onlardan uzaklaşıp Allah’a sı-ğınacaklar. Anlayabildiğimiz ve görebildiğimiz kadarıyla müşriklerin kendilerine ibadet ettikleri, tanrılaştırdıkları, dua ettikleri varlıklar üç kısımdır. a: Ruhsuz, şuursuz olan cansız, camid varlıklar. b: Geçmişte yaşamış peygamberler ve Allah’ın sâlih kullarıdır. c: Yine geçmişte sapmış, sapıtmış ve sapıklığı kendilerine din edinmiş, yol edinmiş ve kendileri saptıkları gibi Allah kullarını da saptırmak için çırpınmış kimselerdir. Sapıklar ve saptırıcılar olarak dünyadan göçüp gitmiş olan insanlardır. Birinci sırada yer alan cansız varlıkların ne kendi varlıklarından, ne kendilerini putlaştıranlardan, ne de kendilerine dua edip yalvaranların dualarından haberleri yoktur. Bunlar zaten cansız varlıklardır. İkinciler yâni Allah’ın kutlu elçileri ve daha önce yaşamış Allah’ın sâlih kulları. Aslında bunlar yaşadıkları dönemde Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk etmiş ve insanları Allah’a kulluğa çağırmış kimselerdir. Hayatlarında bunun mücâdelesini vermiş insanlardır. Allah’ın bu sâlih kulları da vefatlarından sonra kendilerine yapılan kul-lukları ve duaları duymazlar, duyamazlar. Duymazlar çünkü vefat etmiştir onlar. Bu zâlimlerin, bu akılsızların bu densizlerin densizliklerini duyurarak Allah üzüntüye sevk etmez bu sâlih kullarını. Bu zâlimler tarafından kendilerinin putlaştırıldıklarını, kutsallaştırılıp tanrılaştırıldıklarını ve hayatları boyunca savundukları dâvânın tamamen aksine kendilerine ibadet edildiğini duyurarak bu kutlu kullarını üzmez Rabbimiz. Çünkü bunlar hayatları boyunca sadece Allah’a kulluk yapmışlar, hayatları boyunca sadece Allah dua etmişler, isteyeceklerini sadece Allah’tan istemişler, hayatları boyunca tevhide inanmışlar, tevhidi yaşamışlar ve çevrelerindeki insanları sadece Allah’a kulluğa ve tevhide çağırmışlardır. Bir ömür boyu çırpındıkları ve uğrunda şehit düştükleri dâvâlarının kendilerinden sonra gelen zâlimler ve cahiller tarafından ne hale getirildiğini göstererek onları asla üzmez Rabbi-miz. Ama kıyâmet günü kendilerini putlaştırarak kendilerine kulluk edenleri reddedecekler. Üçüncü gruptakilere gelince yâni geçmişte kendileri sapmış ve insanları saptırmış insanlara gelince bunlar zaten yaşadıkları pis hayatın cezası olarak, suçlu kimseler olarak Allah katında beklemektedirler. Ve geberip gittikleri andan itibaren dünyadan hiç bir haber ulaşmaz onlara. Dünyadaki kötü haberleri ulaştırarak sâlih kullarını üzmediği gibi bu zâlimlerin de orada sevinmelerini sağlamaz Allah. Yâni bazen bu alçakların yaşadıkları dönemde savundukları sapıklıklar kendilerinden sonra gelen insanlar arasında yaygınlaşmış ve zâhiren zafere ulaşmış olabilir. Allah kendilerinin saptırdıkları haleflerinin yaygınlaştırdıkları bu sapıklıkları onlara haber vererek, davalarının galibiyetini göstererek onları asla sevindirmez orada diyoruz Allahu âlem. Ama dediklerimizin tamamen aksine vefat etmiş sâlih kullarına hayattaki sâlih kullarının dualarını, ulaştırır. Çünkü bu onlara sevinç verir. Allah elbette dünyada rızasına uygun yaşamış ve hatırını kazanmış kullarının orada sevinmelerini ister. Aynı zamanda daha önce geberip gitmiş zâlimlere, suçlulara da dünyadan gönderilen lânetleri ve bedduaları da ulaştırır. Çünkü bu onları kahredecektir. Kalîb-i Bedir denen yerde Rasulullah efendimizin kâfirlerin cesetleri üzerinde okuduğu hutbeyi biliyoruz. Ey kâfirler, ben Rabbimin bana olan vaadini hak buldum, gerçek buldum, sizler de Rabbinizin size olan vaiy-dini hak buldunuz mu? Nasılmış? Doğrumuymuş? Hak mıymış? Gerçek miymiş Allah? Doğru mu söylüyormuş Kur’an? Bütün bu Allah âyetlerine, Allah vaadlerine iman eden ben, Rabbimin bana zafer va-adini, galibiyet vaadini hak buldum, sizler de şu anda Rabbinizin size olan hezimet vaiydini, mağlubiyet vaiydini, ateş ve azap vaiydini hak ve gerçek buldunuz mu? Diye soruyordu. Hattâ sahâbe-i kirâm: Ey Allah’ın Resûlü, bunlar sizin sözlerinizi duyar mı ki onlara sesleniyorsunuz? diye sorunca, Allah’ın Resûlü evet aynen sizin gibi duyarlar, ama cevap veremezler buyurdu. Bundan sonra bakın Rabbimiz şöyle buyuruyor:
30. “İşte orada herkes dünyada yapmış olduğuyla imtihan verir ve gerçek Mevlâları olan Allah'a döndürülür. Uydukları putlar da ortadan kaybolmuştur.” Herkes dünyada ne yapmış etmişse, ne tür ameller işlemişse onların tamamı açığa çıkarılır. Ve insanlar gerçek Mevlâları olan Allah’a döndürülürler. Dünyada gerçek velîleri olan ve velâyeti altındaki kulları adına aldığı kulluk maddeleriyle kullarını karanlıklardan, zulü-matlardan nûra ve aydınlığa çıkaran gerçek velîlerini, gerçek Mevlâlarını ve Onun kendilerine gönderdiği kulluk programlarını unutup kendilerine sahte velîler bulan ve bu velîlerin kendileri adına belirledikleri hayat programlarını uygulamaya çalışan insanları Allah’ın melekleri gerçek velîleri olan ve yeryüzünde kullarına hayat programı belirleme yetkisine kendisinden başka hiç kimsenin sahip olmadığı Rab’lerinin huzuruna götürürler. Gerçek Mevlâları olan Allah’ı unutup da başkalarının kanunlarını uygulamaya çalışan insanlar gerçek velîlerinin Allah olduğunu iki kere anlarlar. Bir ölüp giderlerken o sahte velîlerin, o yapay tanrıların ve tanrıçaların kendilerine hiç bir faydalarının olmadığını görerek an-larlar, bir de Rab’lerinin huzuruna vardıkları zaman anlarlar. Tüm bu sahte velîlerin, tüm sahte tanrı ve tanrıçaların ellerinde hiç bir şeyin olmadığını ve kendileri gibi âciz birer kul olduklarını anlarlar. Böylece iftira ettikleri, uydurdukları, kendi hevâ ve heveslerine göre, kendi keyiflerine göre ihdas edip tapındıkları bu sahte tanrıları da artık kendilerinden uzaklaşmış, kendilerini, yâni kullarını terk etmişlerdir. Gerçekten bu müşrikler kendi kendilerini mahvetmişler, fır-satlarını, imkânlarını kötüye kullanmışlar, sermayelerini kaybetmişler, kendi kendilerine yazık etmiş kimselerdir. Kendi kendilerini cehenneme, azaba sürüklemiş kimselerdir. Allah berisinde uydurdukları ya-pay tanrıları ve tanrıçaları da onları koyup kaybolmuşlardır. Kendilerine en küçük bir fayda bile sağlayamamışlardır. Hani nerede ortaklarınız? Nerede şerikleriniz? Nerede o dünyada hatırını kazanmaya çalıştıklarınız? Nerede kendilerinde hâkimiyet gördükleriniz? Nerede bana ortak koştuklarınız? Nerede aslında ortaklarınız değilken veya bana ortak olmaya lâyık değillerken inadına bana ortakmış gibi gördükleriniz? Nerede Rableriniz, Rezzaklarınız, Hadîleriniz, Vedûdlarınız, Şâfîleriniz, korktuklarınız, sığındıklarınız, dua edip imdadınıza çağırdıklarınız, dualarınıza ortak ettikleriniz, benimle birlikte yeryüzünde etkili yetkili zannettikleriniz, Mâbud’larınız, timsalleriniz. Hani nerede hukuk tanrılarınız, ekonomi tanrılarınız, si-yasal tanrılarınız, şifa tanrılarınız? Hani nerede onlar? Çağırın da sizi kurtarsınlar. Çağırın da sizi benim elimden kurtarsın bu ortaklarınız. Hani Allah berisinde ilâh kabul edip de kendilerine kulluk ettikleriniz nerede? Hani önder, lider, kurtarıcı zannettikleriniz? Hani yetkili bildikleriniz? Hani yasa koyucu bildikleriniz? Sizi Rabbinizin takdir buyurduğu bu ölüm yasasından kurtaramadıkları gibi; şimdi hesap döneminde de sizi terk ettiler. O sahte tanrılardan şu anda Rabbini-zin huzurunda size yardım edecek, sizi Allah’ın azabından kurtarabilecek birileri var mı? Sizin hakkınızda Allah’a söz geçirebilecek, ya Rabbi bunu bana bırak! O benim kulumdu! diyebilecek birileri var mı? Hayır hayır, tüm bağlar koptu. Tüm protokoller kesildi. Tüm ilişkiler kesildi. Dünyadaki imtihan hayatı bitti ve artık yepyeni bir hayat başladı. Âhiret gününde insanların hakim tanrıları sadece Allah’tır. Dünyada da aslında hakim tanrı Allah’tır ama Rabbimiz imtihan gereği, dünyanın kuralları gereği geçici olarak kullarına yetki veriyor da onun için birileri tanrılıklarını iddia edebiliyorlar, birileri de onların tanrılıklarını kabullenebiliyorlar. Ama şimdi bu yetki bitmiş ve artık ne siyasal tanrılar, ne ekonomik tanrılar, ne hukuk tanrıları, ne şifa tanrıları, ne oyun eğlence tanrıları kalmamış, hepsinin işi bitmiş. Herkes Allah huzurunda kuldur ve yapayalnızdır. Kimse artık birilerine büyüksün, tanrısın diyemiyor. Dünyada büyüklenenler, büyük gö-rülenler küçülmüş, tanrı bilinenler küçülmüştür. Öyleyse ey Allah’ın kulları! Madem ki yarın Rabbinize döndürülecek ve yaşadığınız hayatın hesabını Ona vereceksiniz, sizi yaratan, sizi yeryüzünde yaşatan, sizin şu anda istifade ettiğiniz tüm nîmetleri size bahşeden, sonra dilediği bir zaman diliminde sizi öldürecek olan gerçek velîniz dururken Onu bırakıp da nasıl kendinize yeni yeni velîler bulmaya ve onların kanunlarını uygulamaya kalkışıyorsunuz? Buna nerden cesaret buluyorsunuz? Sizi hesaba çekmeyecek olan, sizin hayatınızda en ufak bir hakları bulunmayan ve tıpkı sizler gibi Allah’ın yasalarına teslim olmak zorunda olan bu yapay tanrıların programlarını uygulamaya sizi iten sebep nedir ki?
31. “Ey Muhammed! De ki: “Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? Kulak ve gözlerin sahibi kimdir? Diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran kimdir? Her işi düzenleyen kimdir?” Onlar: “Allah'tır!” diyecekler. “O halde O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” de.” Sizi doyuran, besleyen kim? Şu gözünüzü kulaklarınızı size veren kim? Sizi görür ve işitir kılan kim? Diriden ölüyü, ölüden diriyi çıkaran kim? Her işi düzenleyip tedbir eden kim? Güneşi yaratan, ka-rı, yağmuru yağdıran, yaprakları düşüren, saçları ağartan, işleri dü-zenleyen kim? Cevap verin bakalım. Şu kalplerinizin dışa açılan iki penceresine, yâni kulak ve gözlerinize etkin olan kim? Bunları vermeye kimin gücü yeter? Bunlar vasıtasıyla dış âlemdeki gerçekleri size idrak ettiren kim? Size bu kâinattaki görsel ve işitsel âyetlere mutabakat imkânı veren kim? Onları kaybettiğiniz zaman size iade edebilecek birileri var mı Allah’tan başka? Tabi gözleri kulakları veren Allah olmakla birlikte bir de burada gözlere ve kulaklara Allah’ın Hakîm oluşu anlatılmaktadır. Gözler ve kulaklar asla Onu idrak edemez. Gözler asla Onu ihata edemez. Gözler Onu bu dünyada göremez. Ama O tüm gözleri görür, tüm gözleri idrak eder, tüm gözleri ihata eder. Gözlerin hain bakışlarına da, güzel bakışlarına da muttalidir Rabbimiz. Hiç bir bakış, hiç bir işitiş, hiç bir düşünüş ve hareket Onun ilminin dışında değildir. O Allah ki tüm gözlerin, tüm kulakların, tüm gönüllerin, tüm bedenlerin, tüm zihinlerin, tüm beyinlerin, tüm akılların içindekileri, düşüncelerini, taşıdıkları niyetleri, imanlarını bilmektedir. Sonra yine söyleyin bakalım, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran kim? Toprağın altına attığınız o kupkuru taneyi, çekirdeği, tohumu yaran, çatlatan ve ondan hayat fışkırtan kimdir? Sizin toprağa attığınız ölü bir tohum, ölü bir çekirdek Rabbinizin emri ve izniyle ölülüğünü kaybediyor ve ondan diri çıkarılıyor. Söyleyin bakalım Allah’tan başka bu küçücük çekirdekten hem de ölü bir çekirdekten böyle hayat fışkırtan başka birileri var mı? Allah’tan başka hayat konusunda söz sahibi birileri var mı? Küçücük bir spermanın içine koskoca bir insan yerleştirebilecek Allah’tan başka birileri var mı? Bir tek ölü çekirdeğin içine tonlarla meyveyi yerleştirebilecek birileri var mı? Hiç bir hayat emaresi olmayan, bir çöl veya bir buzul durumunda olan şu toprağa rahmetini göndererek o kupkuru toprağı titreten, kabartan, canlandırıp hayat için harekete geçiren kimdir? Ölü iken onu dirilten kim? İndirdiği yağmurla ölü toprağı dirilten kim? Ölü bir insandan diriyi çıkaran, diri bir insandan da ölüyü çıkaran kim? kâfirden mü'mini mü'minden de kâfiri çıkaran kim? Nuh gibi bir diriden Kenan gibi bir ölüyü veya Âzer gibi bir ölüden İbrahim gibi bir diriyi çıkaran kim? Veya ölü bir toplumdan melekleri bile geride bırakacak sahâbe toplumu gibi dirileri çıkaran kim? Zekeriyya (a.s) gibi yüz yaşını aşkın birinden üstelik de kısır bir hanımdan Yahya gibi bir diriyi çıkaran kim? Veya işte bir zamanlar yok iken var edilen bu mevcudatı, yokluktan varlığa çıkaran kim? Ölüyken, yokken yeryüzünde, hayat sahnesinde var edilen tüm mevcudatı yokluktan var eden kim? Yoktu varlık, yoktu insanlar, yoktu semalar, yoktu arz, yoktu güneş, yoktu ay yoktu yıldızlar da bu yokları var eden kim? Ve bu var olanları da sonunda öldürecek olan kimdir? Bu hayatı bitirecek olan kim? Diyeceklerdir ki Allah. Bütün bunları yapan, yaratan, idare eden Allah’tır. De ki öyleyse niye muttaki olmazsınız? Niye takva ehli olmazsınız? Niye Rabbinizin koruması altına girerek Onunla yol bulmaya, yolunuzu Ona sorarak yaşamaya, hayatınızı Onun kitabının yasaları istikâmetinde yaşamaya yanaşmıyorsunuz? İşte Rab olmaya, hayat programı belirlemeye, kullarının hayatına kanun koymaya yetkili varlık, sizin boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucu elinde olan ve sadece kendisini dinlemeniz gereken Rabbiniz Odur. Hal böyleyken nasıl da Rabbinizi bırakıp başkalarına yöneliyorsunuz? Allah’ı bildiğiniz halde, yaratıcı olarak, yarattıklarının hayatlarını sürdürücü olarak, tüm varlıklarının rızkını verici olarak Allah’ı tanıdığınız, bildiğiniz halde nasıl oluyor da Onu hayatınızda diskalifiye edebiliyorsunuz? Nasıl oluyor da böyle bir Allah’a kulluk dururken başkalarına kulluk edebiliyorsunuz? Nasıl oluyor da böyle bir Allah’ın kitabını, böyle bir Allah’ın yasalarını bir kenara atarak başkalarının yasalarını uygulamaya kalkışıyorsunuz? Tüm dünya birleşse kupkuru bir çekirdekten bir ağaç çıkarabilir mi? Tüm dünya birleşse ölü ve kupkuru bir çöle hayat verebilir mi? Tüm dünya birleşse ayı, güneşi yıldızları yaratabilir, yahut yok edebilir mi? İşte bütün bunları yaratan Allah’tır ve sözü dinlenecek, hatırı kazanılacak, hayat programı uygulanacak yegâne varlık da O’dur. Böyle bir Rabbiniz varken ey insanlar, neden başka Rab’ler bulmaya ve boyunlarınızdaki ipin ucunu onlara vermeye çalışıyorsunuz? Niçin dönüyor ve döndürülüyorsunuz? Kime dönüyor, kimden ne bekliyorsunuz? Kimin ekmeğini yiyip, kimin kılıcını sallamaya çalışıyorsunuz? bir düşünün diyor Rabbimiz.
32. “şte gerçek Rabbiniz Allah, budur. Gerçeğin dışında sadece sapıklık vardır. Öyleyse nasıl olup da döndürülüyorsunuz?” İşte bu Allah sizin Rabbinizdir. İşte böyle bir Allah sizin gerçek Rabbinizdir. Zaten problem işte buradadır. Yaratıcı olarak herkes Al-lah’ı kabul ediyor da Rab olarak, hayata karışıcı olarak Allah’ı kabule yanaşmıyorlar. Dün de, bugün de müşrikler yaratıcı olarak, her şeyin var edicisi olarak, göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul ediyorlar, ama Rab olarak hayata karışıcı ve kanun koyucu olarak Allah’ı kabul etmiyorlar. Rızık verici olarak, yaratıklarının tümünü doyurucu olarak Allah’ı biliyorlar, inanıyorlar ama hayatı düzenleyici olarak Allah’a inanmıyorlar. Yaratıcı olarak var olan, ama hayata karışıcı olarak sanki yok olan bir Allah inancını yâni şirki yaygınlaştırma eğilimine girmektedir insanlar. İşte sizin hak Rabbiniz, gerçek Rabbiniz Allah budur. Sizin kendisine kulluk yapmanız gereken, çektiği yere gitmeniz gereken, arzularını gerçekleştirmeniz gereken, sizin hayat programınızı belirleme yetkisine sahip olan Rabbiniz Allah’tır. Allah vardır, birdir ile kal-mayıp Ona kulluk etmeniz ve sadece Onu dinlemeniz gerekmektedir. Allah dururken insanların Ondan başkalarını Rab kabul etmeleri, Allah’tan gelen hak yasalar dururken insanların başka yasalara tâbi olmaları sapıklıktan başka bir şey değildir. Siz de biliyorsunuz , tüm insanlar da biliyorlar ki Hak Rab Allah’tır. Hak din, hak yol, hak nizam, hak hayat tarzı Allah’ın hayat tarzıdır. Hak, hukuk Allah’ın gönderdikleridir. Sizler ya Allah’ın Rabliğine, rubûbiyetine, ulûhiyetine evet der, Onun istediği şekilde bir hayat yaşayarak müslüman olursunuz, ya da sapıklığı tercih etmiş olursunuz. İnsan ya haktadır, ya da sapıklıkta. Ya mü’mindir ya da kâfir. Çünkü hak özelliğine sahip olan sadece Allah’tır ve hakkın dışında da sapıklık vardır. Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, yasaları hak, sis-temi hak, yolu hak, cenneti hak, cehennemi hak, Sıratı hak, terazisi hak, Mizanı hak, hepsi haktır. Evet hak Allah’tan gelendir. Namaz haktır, Oruç, Hac, tesettür, infak, Cihad haktır. Müslümanca bir hayat haktır. Kitap ve sünnete dayalı bir hayat haktır. Eğer hakkı Allah’ın gönderdiklerinin dışında görürseniz, Allah’ın vahyinin ötesinde hak peşine düşerseniz, Allah’ın dininin dışında hak aramaya kalkışırsanız, problemlerinizin çözümünü bu kitabın dışında ararsanız, başka yerlerde ararsanız mutlaka bâtıla düşmek zorunda kalacaksınız. Çünkü yalnız Allah’ın indirdiği haktır. Ona muhalefet eden her şey bâtıldır ve sapıklıktır. Tüm insanlık bir şey üzerinde toplanıp bu haktır deseler de şâyet o Allah’ın indirdiğine ters düşüyorsa o bâtıldır. Allah’ın indirdiğinin dışında hak yoktur. Allah’ın indirdiğinin dışında hüküm de yoktur. Ve bu hak hüküm ortaya konulmadıkça insanlar arasındaki ihtilâfların bitmesine de imkân ve ihtimal yoktur. Allah’ın hak olarak indirdikleriyle hükmetmedikçe yeryüzünde asla salah da olmayacaktır. Yeryüzünde sulh ve sükun asla gerçekleşmeyecektir. İhtilâfları çözecek bir tek yol, bir tek kaynak vardır. O da Al-lah’ın yeryüzünde ihtilâfları çözmek üzere indirdiği kitaptır. Hal böyleyken nasıl da yamuluyorsunuz? Nasıl da edilgen bir hayatın sahibi olarak size etkili olanlar tarafından haktan döndürülmeye razı oluyorsunuz? Nasıl da böyle bildiğiniz tanıdığınız hak bir Rabbiniz varken, hak bir Mâbudunuz varken, hak bir Rab’den gelen hak dininiz, hak yolunuz varken gidip başka yollara tâbi olmaya kalkışıyorsunuz? Ama siz bilirsiniz. Unutmayın ki:
33. “Böylece, fâsık olanların inanmayacaklarına dair Rabbinin söylediği söz gerçekleşti.” İşte böyle, fâsıklar üzerine, haktan çıkanlar, haktan sapanlar, hak bir Allah’a itaatten sarfı nazar edenler, hak bir Rabbin hak bir ki-tabını terk edenler için Rabbinin hükmü gerçekleşti. Hangi hükmü? Onlar hiç bir zaman iman etmiyorlar. Onlar hiç bir zaman iman etme-yecekler. Kendileri kendi hür iradeleriyle iman etmemeyi tercih etmişler Allah da onların imandan kaçışlarını onaylayıvermiştir. Öyleyse anlıyoruz ki yarın hiç bir kâfir, hiç bir fâsık, hiç bir müşrik, hiç bir zâlim ya Rabbi beni niçin kâfir yaptın? Beni niçin zalim ve fâsık kıldın? diye Allah’a karşı bir itiraz hakkına sahip olamaya-caktır. Onlar dünyada kendi hür iradeleriyle kâfirliği, zâlimliği, fâsık-lığı seçmişler Allah da onların bu seçimlerini onaylamıştır o kadar. Bu seçimlerinin suçluları bizzat kendileridir. İyi tercihte bulunsalardı, tercihlerini, seçimlerini haktan yana, hidâyetten yana kullanmış olsalardı elbette Rabbimiz hükmünü onların tercihlerinden yana kullanacaktı. Ama işte böyle küfürde, fıskta, şirkte oturaklaşmış olanlar, inkârda kemikleşmiş olanlar üzerine kendi tercihlerinin sonucu olarak Allah’ın hükmü kesinleşmiştir ki artık onlar iman etmeyecekler.
34. “De ki: “Koştuğunuz ortaklardan, önce yaratan, sonra, bunu tekrar eden var mıdır?” De ki: “Allah önce yaratır, sonra bunu tekrar eder. Nasıl da döndürülüyorsunuz! " Var mı böyle yoktan bir şeyler yaratan? Böyle örneksiz, yoktan, olmayan bir şeyi yaratacak birileri var mı? Kâfirler de buna icâbetten sorumludur. Diyeceğiz ki bu insanlara, ey insanlar! Şimdi sizlerin gerçek Rabbiniz, hak Rabbiniz olan Allah’ı bırakıp da kendilerini rab ve ilâh kabul ettiğiniz, kendilerine kul-luk yaptığınız, arzularını, yasalarını uygulamaya çalıştığınız bu tanrılarınız içinde yoktan bir varlık yaratan var mı? Kendi kendini yaratan birisi var mı? Yaratılışı konusunda başka kimseye muhtaç olmayan birisi var mı? Ölmüş birisini diriltecek, ya da kendisinin ölümünün önüne geçebilecek birisi var mı? De ki yoku var eden, yoktan var eden ve tekrar diriltecek olan Allah’tır. Sadece Allah’tır. Başka yok. Allah’tan başka bunu becerecek birisi yok. Bir sineğin kanadını bile, kurumuş bir yaprağı bile kimsenin yaratma gücü yok. Öyleyse nasıl da sapıyorsunuz? Niye sapıyorsunuz? Niye yan çiziyorsunuz? Niye Allah’a kulluktan kaçıyorsunuz? Neden kaçırıyorsunuz idraklerinizi? Niye kulak vermiyorsunuz akıllarınızın, kalplerinizin, vicdanlarınızın sesine? Niye düşünmüyorsunuz? Yaratıcı olmayanlar Rab olabilirler mi? Hiç bir şey yaratmayanlar, hattâ bırakın başka bir şey yaratmayı kendilerini bile yaratmaktan âciz olanlar ilâh olabilirler mi? Kulluğa lâyık olabilirler mi? Öyleyse unutmayın ki Rab olan yaratıcı olandır. İlâh olmaya, kendisine kulluk edilmeye lâyık olan yaratıcı olandır. Hamd sadece Ona aittir, övgü ve senâ sadece Ona aittir. Övülmeye lâyık tek varlık Allah’tır. Kulluk edilmeye lâyık tek varlık Odur. Böyle iken Allah’ı tanımayanlar başkalarına hamd etmeye çalışıyorlar. Başkalarını övmeye, başkalarına kulluk etmeye çalışıyorlar. Allah’ın yarattığı varlıkları yaratana denk tutmaya çalışıyorlar. Kimileri Allah’ın yarattığı maddeyi Allah yerine koyarak Allah’a denk tutuyorlar, kimileri Allah’ın yarattığı kulları Allah makamına oturtarak Ona denk tutuyorlar, kimileri yeryüzünde Ona arkadaşlar izâfe ederek, ahbaplar izâfe ederek, vekiller ve yetkililer izâfe ederek, kimileri Allah’a çocuklar izâfe ederek, kimileri Allah’ın yarattığı ateşe, kimileri taşa toprağa, kimileri kadına, kimileri Allah makamına oturttukları insanlara, tâğutlara tapınarak onları Allah’a denk tutmaya çalışıyorlar. Halbuki bunların hepsi birer yaratıktır. Hepsi de Allah’ın yarattığı kulu ve mülküdür. İşte böyle bir yaratıcı Rab olmaya, İlâh olmaya lâyıktır. İşte böyle bir yaratıcı kulluğa lâyık olandır. Yaratmayla ulûhiyet arasında böyle bir bağ kuruluyor ve sonra da deniliyor ki onlar bütün bunları yaratanın Allah olduğunu bile bile yine de Allah’a denk ilâhlar bulmaya çalışıyorlar. Allah’tan başkalarını da hayatlarında söz sahibi kabul edip onların sözlerini de dinlemeye, onların arzularını da gerçekleştirmeye, onların kanunlarını da uygulamaya çalışıyorlar. Halbuki İlâh olanın, Rab olanın, kendisine kulluk edilmesi gereken varlığın yaratıcı olması gerekir. Hani var mı Allah’tan başka böyle bir yaratıcı? Gökleri ve yeri yaratan başka birileri var mı? Varsa böyle birileri tamam o zaman ona da kulluk yapalım. Meselâ gökten muhtaç olduğumuz bir damla su indirebilecek birileri varsa tamam ona da kulluk yapalım. Veya yeryüzünde bir tek ot bitirebilecek birilerini biliyorsanız tamam ona da kulluk hakkımız olabilir. Meselâ zamana beş dakikalığına söz geçiren birileri veya ölüme giderken ömrümüzü beş dakikalığına uzatabilecek birileri varsa tamam ona da kulluk edelim. Onu da rab bilelim, onu da ilâh bilelim, onu da hamd edelim. Onun arzularını da yerine getirelim. Onun programını da övelim, onun kitabını da hamd edelim, onun sistemini de uygulayalım. Var mı böyle birileri? Hayır hayır bir şeyler yaratmak şöyle dursun Allah’a denk tutulmaya çalışılan bu varlıkların hiç birisi kendilerini bile yaratmamıştır. Dün de, bugün de hain müşrikler, yaratıcı olarak Allah’ı inkâr etmiyorlar; ama yaratılışın iadesi konusunda inkârları odaklaşıyor. Yâni yaratıcı olan Allah’ın yaratıcılığını, yaratıklarının varlığını inkâr etmiyorlar da tekrar dirilişi, ölüm ötesi hayatı, öldükten sonraki dirilişi ve bu diriliş sonrasının hesabını, kitabını reddediyorlar. Olmaz diyor-lar, mümkün değildir diyorlar. Şu kemikler tuz buz olduktan sonra ye-niden diriltilmesi mümkün değildir diyorlar. Düşünmüyorlar ki ilk defa yaratan, yoktan yaratan, örneksiz yaratan ve yaratma konusunda kimsenin yardımına ihtiyacı olmayan Allah ikinci defa yaratamaz mı? Aslında akılları olsa bu, birincisinden daha kolaydır. Çünkü bir şeyi ilk defa yapmak, ilk defa ortaya koymak zordur. Ama Allah için ilk ve son olarak hiçbir şeyin zorluğunu düşünemeyiz. Bakın üzerinde kafa yorup ciddi ciddi düşünerek cevap bulmamız gereken bir soru daha geliyor.
35. “De ki: “Koştuğunuz ortaklardan gerçeğe eriştiren var mıdır? De ki: “Ama Allah gerçeğe eriştirir. Gerçeğe eriştiren mi, yoksa, birisi götürmezse gidemeyen mi uyulmağa daha lâyıktır? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?” Bakın burada bir adım daha ileri atılarak dünyada insanın en büyük ihtiyaçlarından birisi olan hidâyet konusu, hidâyete erdirilme konusu, yâni dünyada mutlu olacağı, huzur ve sükûne ereceği bir ha-yat programına ulaşma konusu gündeme getiriliyor. Soruyor Allah: Söyleyin bakalım ey müşrikler, sizin bu şeriklerinizin, Allah’a ortak ko-şup kendilerinde bir şey gördüklerinizin içinde hidâyet eden, insanları hidâyete, doğru yola ulaştıran birileri var mı? Bunların içinde sizin tüm hayat problemlerinizi çözümleyecek, sıkıntılarınızı hakça hidâyete götürecek birileri var mı? Sizin ferdi, ailevi, toplumsal, ekonomik, siyasal, hukukî, ahlâkî, savaş, barış, evlenme, boşanma gibi dünya ve ukba problemlerinizi çözümleyip sizi Allah’ın yasaları gibi hakka, doğruya, saadete, huzura ulaştıracak birileri var mı? Sizi hakka, hak bir hayata, hak bir dünyaya, hak bir yaşama ulaştıracak var mı? Var mı böyle birileri? Allah’ın hidâyetine, Allah’ın yol gösterisine, Allah’ın kitabına gözlerini kapayan, kitapla ilgilenmeyen, problemlerine kitapla çözüm aramayan toplumlar kör kalmaya mahkumdur. Karanlıklar içinde, bunalımlar içinde, çözümsüzlükler ve çaresizlikler içinde bocalamaya mahkumdur. İşte şu anda Allah’ın hidâyet kaynağı kitabından kaçan, Allah’ın hidâyeti ve basîretlerinin dışında başka yerlerde çözüm arayan şu bizim toplumun ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette çırpındığını, bocaladığını görüyoruz. Her şeyimiz bozuk her şeyimiz çözümsüz. Problemlere çözüm arayan idareciler de her şeyi denemeden ama Kur’an’a asla müracaat etmemeden yanalar. Böyle adamlara, yâni Kur’an’ın tabiriyle kör, sağır ve dilsiz insanlara neyimizi emânet edebiliriz? Hangi işimizi emânet edebiliriz bunlara? Ne yapabilecekler bu adamlar sizin için ve bu ülke için? Allah’ın hidâyetinden kaçan, Kur’an’dan kaçan, Kur’an’ın çözümlerinden habersiz olan bu insanlar ne yapabilecekler de size? Neden kurtarabilecekler de sizi? Ekonominizi düzlüğe çıkarabilecekler mi? Ekonomik problemlerinizi çözebilecekler mi? Açlıktan kurtarabilecekler mi? Hukukunuzu, eğitiminizi, sosyal ve siyasal hayatınızı düzlüğe çıkarabilecekler mi? Bunalımlardan kurtarabilecekler mi? Sizi özgür, mutlu, huzurlu bir hayata kavuşturabilecekler mi? Karanlık ve sömürgeci güçlerin egemenliğinden kurtarabilecekler mi sizi? Hani yıllardır Allah’ın hidâyetinden, Allah’ın vahyinden, Allah’ın yol gösterisinden kaçan ve kendi yasalarıyla sizi kurtarma iddiasında olanlar bugüne kadar ne yapabildiler? Sizi karanlık ve egemen güçlere satmanın dışında, biraz daha onlara borçlandırarak sırtınıza ipotekler koymanın ve onların kucağına itmenin dışında, sizi onlara peşkeş çekmenin dışında ne yaptılar? Söyleyin ne yaptılar bu Kur’an düşmanları? Bu hidâyet kaçkınları. Bizim Allah’ın hidâyetine ihtiyacımız yoktur, bizim Kur’an’a ihtiyacımız yoktur! Bizim böyle bir kitaba ihtiyacımız yoktur, biz toplumun problemlerini kendi gücümüzle, kendi bilgilerimizle çözeriz! Biz bu problemleri A.B.D ile, A.T ile çözeriz! diyerek Kur’an’dan kaçan, Allah’ın çözüm önerilerini beğenmeyen, Allah’ın gönderdiği basîretlerle ilgilenmeyen bu körlere daha ne zamana kadar bel bağlayacak ve bunları Allah’a tercih edecek bu toplum bil-miyorum! De ki peygamberim hakka hidâyet eden, doğruya ve çözüme ulaştıran sadece Allah’tır. O zaman söylesenize, doğruya ulaştıran mı daha hayırlıdır? Yoksa Allah kendisine yol göstermedikçe doğruyu göremeyen mi daha hayırlıdır? Hangisi uyulmaya daha lâyıktır? Nasıl hükmediyorsunuz siz böyle? Nasıl da düşüncesiz hükmediyorsunuz böyle? Evet hiç düşünmüyor musunuz? diyor Rabbimiz. Kendisine hidâyet olunmadan, yol gösterilmeden yol bulamayan, kendisi bizzat Allah’ın hidâyetine, yol gösterisine muhtaç olan âciz bir kimse mi kendisine uyulmaya daha lâyıktır, yoksa onun da sahibi ve yol göstericisi olan Allah mı? Allah’ın sözleriyle, Allah’ın yasalarıyla bir dünya yaşamak mı daha hayırlı, yoksa insanların yasalarıyla bir hayat yaşamak mı? Halbuki o insanlara Allah hidâyet edip yol göstermeseydi, onlara görme ve işitme özelliği vermeseydi, Allah onlara akıl, güç, kuvvet vermeseydi ne yapabileceklerdi onlar? Nasıl yol bulabileceklerdi? Bu âcizlerin yollarına, onların çözüm önerilerine sahip çıkmanız, onların istedikleri gibi bir hayat yaşamaya çalışmanız ne kadar da yanlış bir şey değil mi? Ne oluyor size? Nasıl da böyle akılsızca hüküm veriyorsunuz? Bizim işlerimize Allah karışmaz, bizim hayatımıza karışacak başka tanrılarımız var, bu tanrılarımız bizim hayatımızın problemlerini Allah’tan daha iyi bilir, ya da kendi hayatımızı biz kendimiz düzenleriz derken hiç yakışıyor mu size? Akıllı bir insanın söyleyebileceği şey midir bu? Halbuki sizin bunu diyebildiğiniz dillerinizi Allah vermedi mi ? Aklınızı, fikrinizi, bilginizi, basîretinizi, gözünüzü, kulağınızı, rızkınızı, hayatınızı Allah vermedi mi? Nasıl diyebiliyorsunuz bunu Allah’a? Nasıl diyebiliyorsunuz Allah bizim hayatımıza karışamaz, o orta çağda kaldı, o eskilerin masalıdır diye? Gücünü, kuvvetini, attığın adımlarını bile kendisine borçlu olduğun Rabbine karşı nasıl diyebiliyorsun bunu? İsyan ederken bile bu imkânı kendisinden aldığın Allah’ı nasıl diskalifiye edebiliyorsun hayatında? Peki nasıl olacak? Hem bizim ha-yatımıza karışamaz Allah diyorsun, Allah’la çatışmaya giriyorsun hem de bir türlü çıkış yolu da bulamıyorsun. Bocalayıp duruyorsun. Ne kendini, ne aileni ne de insanları mutlu edemedin. Yok yok, boşuna uğraşmayın. Yol Allah’ın yoludur, hidâyet Allah’ın hidâyetidir ve insanların Allah’tan başka dostları, velîleri, yol göstericileri de yoktur. İnsanların ellerinden tutacak, kendilerine yardım edecek, isteklerini yerine getirecek, problemlerini çözümleyecek, başları daraldığı zaman korktuklarından onları kurtaracak, onlar adına aldığı kanunlar yasalar ve kararlarla onları sahil-i selâmete çıkaracak, dünyada da ukbada da onları mutlu ve mesud edecek, dünyada da ukbada da onların işlerini kolaylaştırıp yollarını açacak hiç bir velîleri de yoktur onların. Ve işte böyleleri apaçık bir sapıklık içindedirler. Evet işte böyle Allah’ı velî kabul etmeyen, Allah’ın velâyeti ve koruması altına girmeyen, Allah’ın hidâyetine tâbi olmayan, Allah’ın kendileri adına aldığı kulluk maddeleriyle ilgilenmeyen, kitap ve peygamberle diyalog kurmayan kendisine şeytanları, tâğutları, kâfirleri, nefsini, hevâ ve heveslerini velî edinen, onların istediği biçimde bir hayat yaşayan, onların hayat programlarını uygulamaya çalışan bir adam elbette çok açık bir sapıklık içinde kıvranan kişidir. Böyle bir adamın tüm hayatı bozuktur. Allah’tan ve Allah’ın kitabından ve elçisinin hayat programından habersiz yaşayan bir adamın tüm hayatı bâtıllarla doludur. Aile hayatı bozuktur, ticari hayatı bozuktur, sosyal hayatı bozuktur, ekonomik hayatı bozuktur, insanlarla ilişkileri, çevresiyle münâsebetleri bozuktur hâsılı tüm hayatı bozuk ve bâtıllarla doludur bu adamın. Bunlar dalâlette kalmış, çölün ortasında yolsuz, yordamsız kal-mış yollarını şaşırmış ve ne yapacaklarını bilemeyecek bir vaziyette bocalayan çırpınan insanlardır. Binlerce yol vardır karşılarında ama bu yollardan hangisinin kendilerini sahil-i selâmete çıkaracağını bilememektedirler. Binlerce alternatif vardır hayatlarında ama hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğunu bilememektedirler. Bir yasa yaparlar, onunla problemlerini çözeceklerini zannederler, ama üç gün geçmeden değiştirmek zorunda kalırlar. Yaptıkları yasalar üç gün bile gitmiyor. Yaptıklarının hiç birisi sadırlarına şifa olmuyor. Yaptıklarının hiç birisi problemlerini çözmesi ve hayatlarına huzur getirmesi şöyle dursun her yaptıkları yasa başka huzursuzluklara, başka sıkıntılara dâvetiye çıkarıyor. Sıkıntılara giriftar olunca da yalvarıp yakarmaya başlıyorlar.
36. “Onların çoğu zanna uyarlar; gerçekte ise zan, hakikat karşısında bir şey ifade etmez. Allah, yaptıklarını şüphesiz bilir.” Evet bu insanların pek çoğu zanna tâbi oluyorlar ilme değil. Allah’tan gelen ilme, Allah’tan gelen vahye tâbi olmuyorlar da zanna tâbi oluyorlar. İlim Allah’tan gelendir, zan ise onun dışındakilerdir. Sû-renin önceki âyetlerinde anlattı Rabbimiz onu. Hak Allah’tan gelendir ve hakka mutabakat etmeyen her şey sapıklıktır. Bu insanlar Allah bilgisini, peygamber bilgisini bırakıyorlar da zanna tâbi oluyorlar. Vahyi bırakıyorlar da kendi hevâ ve heveslerine tâbi oluyorlar. Kendilerini yaratan Rab’lerinin kendilerine gönderdiği hayat programını bırak-mıyorlar da kendi kendilerine oluşturdukları, kendi hevâ ve heveslerinin mahsulü olan tarihlerini, sosyolojilerini, psikolojilerini, felsefelerini, hukuklarını, sosyal ve siyasal bilimlerini vahyin yerine koymaya çalışıyorlar. Artık bu çağda bilim her şeyi halletmektedir, her problemi çözebilmektedir, onun için bilimin dışında ne Allah bilgisine, ne peygamber bilgisine ihtiyacımız kalmamıştır diyerek insan hayatından vahiy bilgisini dışlamaya çalışıyorlar. Evet bilginin, hidâyetin tek kaynağı Allah’ın vahyidir. Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetidir.
37. “Bu Kur’an, Allah'tandır, başkası tarafından uydurulmuş değildir. Ancak kendisinden öncekini doğrular ve O Kitabı açıklar. Âlemlerin Rabbinden geldiğinde şüphe yoktur.” Kur’an asla Allah’tan başkaları tarafından uydurulmuş, Allah-tan başkaları tarafından ortaya atılmış bir kitap değildir. Kur’an’ı bir insan oluşturmamıştır, bir insan sözü değildir bu kitap. Peygamber sözü değildir bu kitap. İnsanların toplanıp kafa yorarak ya da cinleri, melekleri yardımlarına çağırarak meydana getirdikleri bir kitap değildir bu. Allah berisinde, Allah dûnunda birilerinin uydurduğu bir kitap değildir bu. Bu kitap Allah’tandır, Allah sözüdür. Lâkin bu kitap önündekileri tasdik edici bir kitaptır. Yâni bu kitap türedi, yeni çıkma bir kitap değil, kendinden öncekileri tasdik edici bir kitaptır. Kendisinden önceki Tevrat’ı, İncil’i, Zebur’u ve sahi-feleri tasdik edici bir kitaptır bu. Çünkü bu kitap onları gönderen Allah tarafından gönderilmiştir. Tevrat’ın, İncil’in, Zebur’un geldiği kaynaktan gelmedir bu kitap. Bir de bu kitabın tasdik özelliğini şöyle anlamaya çalışıyoruz: Bu kitap tasdik makamındır. Tüm amel ve kavillerde kitap, mizandır, tasdik makamıdır. Kendisine arz edilen şeylerin doğruluğunu bâtıllığını tasdik etme makamındadır Kur’an. Bu iyi ameldir, bu kötü ameldir diye, bu sâlihtir bu gayri sâlihtir diye, bu Allah’ın rızasına uygun ameldir, bu Allah’ın razı olduğu eylemdir diye, bu Allah’ın istediği hayat tarzıdır, bu Allah’ın istediği sistemdir diye, Allah’ın emrettiği eğitim sistemi budur diye, Allah’ın razı olduğu kıyafet budur diye, Allah’ın istediği kazanma-harcama budur diye önüne tasdik için sunulan şeyi tasdik etmek veya reddetmek makamındadır Kur’an. Kur’an hayatın mizanıdır. Kur’an’ın böyle bir dinamizmi var. Tüm amellerin, tüm eylemlerin ve her şeyin ölçüsüdür Kuran. Yâni arz edersiniz kitaba şöyle bir düğün modeli, şöyle bir kazanç modeli, şöyle bir terbiye modeli, böyle bir çocuk eğitimi modeli, böyle bir namaz modeli, şöyle bir zikir modeli veya şöyle bir tapınma modeli veya böyle bir ulviyet, kutsiyet modeli, böyle bir takva modeli... Bunu Kur’an’a arz edersiniz, Ey Kur’an! Ey yüce Kur’an! Biz düşündük taşındık bunu münasip gördük! Biz bunu Tevrat’tan aldık! Biz bunu İncil’den bulduk! Allah demişti bunu, Musâ demişti, Îsâ demişti bunu! Filanların falanların hatırı içindi! Bakar eğer tasdik ederse, tamamdır, doğrudur, münasiptir derse tamam o doğrudur. Yok tasdik etmezse işi bitmiştir. Kitabın doğru demediği, kitabın okeylemediği hiç bir amel, hiç bir düşünce, hiç bir eylem Allah katında makbul değildir. İşte buradaki tasdikten kastı bir de böyle anlıyoruz. Üstelik bir de tafsîl el kitaptır. Kitabın ayrıntıları, tüm kitapların tafsilatı bu kitaptadır. Kıyâmete kadar tüm insanlığın ihtiyaçlarına cevap verecek bir özelliktedir bu kitap. Kıyâmete kadar insanlığın tüm ihtiyaçlarını karşılayacak, tüm problemlerini çözecek her şeyi tafsilatıyla açıklayan, ortaya koyan bir kitaptır bu. Ve de kendisinde şüphe olmayan bir kitaptır. Bu kitap Âlemlerin Rabbi olan Allah’tandır ve Allah’tan gelişi konusunda zerre kadar şüphe olmayan bir kitaptır. Evet bu kitap bilginin kaynağı olan, bilgisi tam olan Âlemlerin Rabbinden gelme bir kitap olarak kendisinde asla şüpheli bir şey olmayandır. Şüphesiz bu Allah’tan gelen bir kitaptır ve Allah’tan gelişi konusunda her hangi bir şüphe yoktur. Bir de bu kitapta şüpheli bir şey yoktur anlamınadır. Bu kitap her türlü şekten, şüpheden ârî ve her töhmetten müberradır. Hak oluşu, Allah’tan gelişi bunun kadar kesinlikle bilinen, bunun kadar sırat-ı müstakîmi, doğru yolu gösteren başka bir kitap yoktur. Münzili hak, muhbiri sadık ve gayesi mahza hayır olan, insanlığı saadet ve selâmete ulaştırmak için gelen bu kitapta şüpheye imkân verecek bir cehalet, bir gaflet düşünmek mümkün değildir. Böyle bir kitaptan ancak cehli mürekkebe boyanmış, kalpleri kilitlenmiş olan muannit kâfirler ve her şeyden şüphe eden, ruhlarını şüphe bulutları kaplamış, basiretleri sönmüş kimseler olabilir. Başka türlü bu kitaptan şüphe etmek mümkün değildir.
38. “Ey Muhammed! Senin için, “Onu uydurdun mu?” diyorlar. De ki: “Onun sûrelerine benzer bir sûre meydana getirin, iddianızda samimi iseniz, Allah'tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın.” İnsanlar onu peygamber uydurdu mu diyorlar? Hayır hayır! Bu kitabı peygamber uydurmadı. Hiç kimse uydurmadı bu kitabı. Veya birileri uydurdu da peygambere empoze de etmedi. Eğer Allah’tan gelen bu kitabı peygamber uydurdu, yahut başkaları uydurdu da pey-gambere öğretti filan diyerek, bir kısım sahte ve asılsız mesnetlerle kitabı reddetmeye kalkışıyorsanız, o zaman onlara de ki peygamberim: Haydi bu kitabın sûresinin bir benzerini, bir mislini getirin bakalım. Hattâ Allah berisinde, Allah’tan başka ne kadar yardımcılarınız varsa onları da çağırın yardımınıza, eğer sadıklarsanız. Eğer iddianızı eyleme dönüştürüp ispat edebilecekseniz haydi buyurun. Kur’an’ın değişik yerlerinde Rabbimizin tüm insanlığı bu kitabın bir benzerini meydana getirmeye dâvet ettiğini görüyoruz. Eğer ciddiyseniz, Allah’ın berisinde, Allah’tan başka ne kadar şahidiniz, ne kadar şühedanız, ne kadar yardımcınız varsa, yâni inandığı dâvâya canını verecek kadar bağlı ne kadar şehidiniz, şahidiniz varsa onların hepsini de toplayın! Allah’tan başka güvendiğiniz ne kadar yardımcınız, ne kadar putlarınız ne kadar edipleriniz, şairleriniz, bilginleriniz, filozoflarınız, müdürleriniz, genel müdürleriniz varsa veya size baş olacak, ayak olabilecek ne kadar yardımcınız yardakçınız varsa hepsini çağırın da haydi örnek bir sûre getirin bakalım. Eğer bu kitabın Allah sözü oluşunu reddediyor ve bu bir şair sözüdür, bir kâhin sözüdür, bir insan sözüdür diyorsanız. Veya bu kitabı Peygamber uyduruyor diyorsanız, bir insanın kendi başına kendiliğinden yapabildiği bir şeyi diğer insanlardan, mil-yarlarca insanlar içinden herhalde bunu yapabilen bir insan daha çı-kacaktır elbette. Öyleyse haydi bakalım birilerini çağırın da bunun bir benzerini getirin bakalım. Aslında inkâr edecekler de hainler, ama böyle inkârlarına bir haklılık kazandırabilmek için bu bir şair sözü, bir insan sözü olduğu için inkâr ediyoruz diyorlar. Halbuki daha önce ve o anda çevrelerinde yığınlarla şair, yığınlarla kâhin ve sihirbaz görüyorlardı. Şimdiye kadar acaba hangi şair, hangi kâhin, hangi sihirbaz bu kitabın söylediklerini söyleyebilmişti? Hangi sihirbaz bu kitabın meydana getirdiği tesiri meydana getirmişti? Hangi insan bunun bir benzerini söyleyebilmişti? Hangi sihirbazın sihri gönüllerde bu kadar yer etmişti? Hangi sihirbaz toplumda böylesine bir inkılabı gerçekleştirebilmişti? Aslında onlar da biliyorlar ki bu bir sihir değil ama reddedişlerini haklı çıkarabilmek için öyle diyorlardı. Rabbimiz o gün, bugün ve kıyâmete kadar tüm insanlığa meydan okuyor. Ey yirminci asrın kâfirleri! Dünküler bir şey yapamadılar, buyurun siz yapın bakalım. Eğer şu anda sizler de dünküler gibi bu kitabı bir peygamber uydurmuştur, bir insan uydurmuştur, tamam belki o dönem insanlığı için, o dönemin problemlerini çözen bir kitap olarak iyi bir kitaptır, ama artık bu dönemde bu kitabın yeri yoktur, bu kitap bizim dönemimizin kitabı değildir, bize, bizim arzularımıza, bizim heveslerimize, bizim hayatımıza uygun kitaplar lâzım. Ve bu kitapları da bizler kendimiz oluşturacağız. Kendi problemlerimizi kendimiz çözeceğiz diyorsanız haydi buyurun tüm insanlığı toplayın, tüm bilginlerinizi, tüm hukukçularınızı, tüm sosyal bilimcilerinizi, tüm siyasal bilimcilerinizi, bilim adamlarınızı, siyasetçilerinizi, din adamlarınızı, hahamlarınızı, papazlarınızı, ediplerinizi, şairlerinizi, proflarınızı, hattâ cinler de dahil toplayıp getirin de bu Kur’an’ın ortaya koyduğu bir hayatı, bu kitabın sağladığı bir yaşamı, bir huzuru, bir sa-adeti, bir geçmişi, bir geleceği siz oluşturun da görelim bakalım. Haydi bu kitabın uygulandığı dönemin huzurunu getirin geriye. Haydi bu kitabın uygulandığı toplumların çözdüğü problemleri çözün bakalım. Haydi kansız, silahsız, barutsuz, göz yaşısız, zulümsüz bir toplum o-luşturun bakalım. Çözsenize şu kan gölüne dönmüş dünyanızın problemlerini.
39. “Onlar, ilmini kavrayamadıkları ve henüz yorumu da kendilerine bildirilmemiş olan şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böylece yalanlamışlardı. Zâlimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak.” Hayır hayır bunlar kendi ilimleriyle kuşatamadıkları, ihata edemedikleri şeyi yalanladılar. Bilmedikleri, tanımadıkları şeyi yalanladılar onlar. Bilmiyorlar, bilemiyorlar, haberleri yok zavallıların. Kur’an’ı tanımıyorlar, peygamberi tanımıyorlar, Allah’ı tanımıyorlar ve cahilliklerinden ötürü bilmedikleri şeyi reddediyorlar. Ne var bu Kur’an’da yahu? Onun gibisini biz de yazabiliriz! Onun gibisini biz de oluşturabiliriz! diyenlerin tamamı Kur’an’ı tanımıyorlar. Gerçi onların bu bilgisizliklerinde bizim de sorumluluğumuz büyüktür. Çünkü onlara Kur’an’ın ne olduğunu anlatamadık, duyuramadık. Biliyoruz deyip yürürler ama bilmiyorlar kitabı. Kendi hayatlarını, kendi dünyalarını bildiklerinin binde biri kadar Allah’ın kitabını bilmiyorlar. Kendi dünyalarını okuduklarının binde biri kadar Allah’ın kitabını okumuyorlar. Müslümanlıklarının farkında olmadan yaşayan günümüz müslümanları da, kâfirleri de kitaptan haberdar olma konusunda aynı durumdadırlar. Bakıyoruz adam hiç düşünmeden ağzına geleni, ağzına geldiği gibi konuşuyor. Hakka istinat etmeden, kitabı okumadan, kitabı tanımadan ben onu bilirim deyip yürüyor. Kitapla tanışmadıkları halde, kitapla diyalog kurmadıkları halde, hayatı düzenlemek üzere kitabın fonksiyonunu reddettikleri halde bu adamların konuştuklarının tamamı iftiradan başka bir şey değildir. Her hangi bir konuda kitaba dayanmadan, hikmete istinat etmeden söz söyleyen kişi kitabın ifadesiyle effakdir. Her hangi bir konuda kitaba dayanmadan yorum ya-pan, görüş ortaya koyan kişi effakdir. İfk, effak daha çok hayatın söz bölümünde, ifade bölümünde ortaya çıkan bir özelliktir. Resûlü Ek-remin pak zevcesi Ayşe annemize yapılan ifk hadisesini biliyoruz. Hakikatin hilafına söylenen o çok çirkin sözü biliyoruz. Allah’ın kitabından, Allah’ın sisteminden, Allah’ın düzeninden habersiz yeryüzünde sistem yapmaya, düzen kurmaya çalışan insanların hepsi effakdir. Çünkü onların Allah’ın kitabından haberleri yoktur. Hikmetten mahrum nasipsiz insanlardır bunlar. Sözleri kitaba da-yanmaz. Davranışları vahiyden kaynaklanmaz. Allah hakkında rast gele konuşurlar. Efendim Allah sadece dünyayı yaratmış ve işi bitmiştir. Allah hayata karışmaz, Allah bir şey indirmemiştir, Allah arzularını bize bildirmemiştir, Allah bizi serbest bırakmıştır, Allah da demokrasiden yanadır, Allah da şu bizim yaşadığımız hayattan razıdır. Eğer Allah istemeseydi biz bu hayatı yaşayamazdık, Allah’ın yeryüzünde yetkili varlıkları vardır, Allah’a direk yaklaşma imkânımız yoktur. Ona yaklaşabilmek ve Onu razı edebilmek için aracılar kullanmak zorundayız vs, vs. Allah hakkında, din hakkında, kitap hakkında, peygamber hakkında, hayat hakkında, ekonomi hakkında, hukuk hakkında, eğitim hakkında, kılık-kıyafet hakkında, miras hakkında, kazanma-harcama hakkında, Allah’la insanlar arasındaki ilişkiler konusunda, insanın insanla, insanın toplumla ve devletle ilişkileri konusunda, insanın kâinatla ilişkileri konusunda hâsılı insanın hayat programı hakkında bilgiye dayanmadan, kitaba sormadan rast gele akıllarına geldiği gibi, akıllarına estiği gibi konuşurlar. Tüm bu konularda Allah ne diyor? Peygamber ne diyor? Kitap nasıl bir yol tarif ediyor? Onları hiç mi hiç ilgilendirmez. Eğer bu kitap hakkındaki bilgin sadece müşrik batıda, ya da münâfıkların arasında kâfirliğiyle, müşrikliğiyle müsellem olan, Allah’a, peygambere, kitaba karşı iftira kusan bir takım İslâm düşmanı kimselerin kitaplarına dayanıyor, onların kitaplarından okumuş ve bilgilenmişsen nasıl oluyor da bu halinle ben kitabı biliyorum, ben Kur’an’ı tanıyorum diye iftira edebiliyorsun? Oku baştan sona Allah’ın kitabını, oku peygamberinin hadislerini de ondan sonra konuş ne konuşacaksan. Gece gündüz kendi dünyanı okuyorsun, Allah’ın kitabının cahilisin, buna zaman bulamamışsın, kendi hayatını, kendi dünyanı, kendi zanlarını ortaya koyarak Allah’ın kitabına iftira ediyorsun. Ne var bu kitapta? Bunun gibisini ben de, biz de oluşturabiliriz diyorsun. Eğer bir yönelsen kitaba, bir eline alsan onu göreceksin ki bu kitap başka kitaplara benzemez. Peygamber başka insanlara ben-zemez. Sen başka değil bilmediğin şeyi reddediyorsun. Bilerek düşman olanlar, bilerek, tanıyarak reddedenler hiç olmazsa bilerek cehenneme gidiyorlar ama bilmeden, körü körüne, ya da göz göre göre bu cehenneme gidişi bir türlü anlayamıyorum. On para kazanacağım diye on gün düşünüyor adamlar, on kişiden akıl soruyorlar, on dükkan geziyorlar, ama Allah yoluyla şeytan yolunu ayırt edecek, cennet ve cehennem arasında bir tercih yapacak, Allah’a göre, Allah’ın kitabına göre, ya da insanların istediklerine göre bir hayat yaşayacak, bu konuda hiç durup düşünmüyor. Fark etmez nasıl olursa olsun diyor. Fark etmez nereye gidersem gideyim benim için önemli değil diyor. Gerçekten müslümanım diyen birisi için çok hayret edilecek bir durumdur bu. Zaten henüz onlara onun tevili de gelmedi. Kur’an’ın haberlerinin yorumu henüz onlara gelmedi. Kur’an’ın haberlerinin pek çoğu henüz dünyada gerçekleşmedi. Kur’an’ın verdiği haberlerin pek çoğunun gerçekleşip gün yüzüne çıkma zamanı henüz gelmedi. Daha sonra ortaya çıkacak kimi gerçekler, ama adam bunları beklemeden bu iş olmaz, bunlar olmaz, bunlar gerçekleşmez, bunlar ütopik şeyler diyerek reddediveriyor. Allah diyor ki: İşte böyle. Bundan öncekiler de tıpkı böyle demişlerdi, böyle yalanlamışlardı. Zaten başka değil bu iş böyle olacaktı. İnkâr etmek isteyen, reddetmek isteyen, yalan saymak, yok farz etmek isteyen, Allah’a kulluktan kurtulup, kendi kendisini putlaştırıp hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamak isteyen herkes kendisine bir çıkış yolu buluyor ve kendisinden kulluk isteyen, kendi hayatını sorgulayan bu kitabı reddediyor. Benim kendi bilgim, kendi anlayışım, kendi zevkim, kendi yolum bundan daha iyidir diyerek kendi yoluna devam ediyor. Allah korusun bazen bazen bizler de oluyor bu değil mi? Meselâ bazen kendimizi sorgulayan, kendi fikrimizi, kendi dünyamızı yargılayan âyetlerle karşılaşınca çoğu zaman bu âyetleri okumadan atlamayı düşündüğümüz oluyor mu? Çevremiz tarafından yadırganacak, ailemiz, toplumumuz, idarecilerimiz tarafından tepkiye sebep olacak nice âyetlerin bizden istediklerini es geçmeye çalıştığımız oluyor mu? Bir âyetin bizden istediği yaparsak aman hacılığımız bitecek, hocalığımız bitecek, şeyhliğimiz suya düşecek, şöhretimiz gölgelenecek, alkışlar kesilecek, hediyeler kuruyacak, el öpmeler bitecek, hattâ belki eziyetlerle, soruşturmalarla, karşı karşıya geleceğiz, belki kodes gündeme gelecek diyerek âyetlerin istediklerini göz ardı ettiğimiz olmuyor mu? Allah diyor ki işte bunlardan dolayı öncekiler de yalanlayıp yan çizmişlerdi. Bir bakıverin bakalım böyle davranan zâlimlerin âkıbetleri nice olmuş? Böyleleri bizim helâkimizden kurtulabilmişler mi bir bakın diyor Rabbimiz. Bu kitaptan kaçsanız da, bunu duymamak için kulaklarınızı tıkasanız da, elbiselerinizle bürünseniz de, işlerinizle, mesleklerinizle, dükkanlarınızla, tezgahlarınızla, evlerinizle kadınlarınızla, doktoralarınızla, diplomalarınızla bürünerek bu kitabın âyetlerinden saklanmaya çalışsanız da, dünyayla, dünyalıklarla sarhoş olup bu kitabın uyarılarını duymamaya çalışsanız da, başka kitaplara yönelip bunu gündemlerinizden düşürmeye çalışsanız da unutmayın ki bu kitap yaşadığınız sürece üzerinizde egemendir. Size hep egemen olan bir Rabbin egemen kitabıdır bu kitap. Sizi nasıl yaratıp bu dünyada hayat verdiyse yakında o hayatlarınızı alacak ve sizi hesaba çekecektir. Nasıl olsa Onun huzuruna dönecek ve Onunla karşı karşıya geleceksiniz. Öyleyse gelin akıllarımızı başlarımıza almanın dışında başka çaremiz yoktur ey müslümanlar. Yoksa Allah korusun bu kitabın tevilini bekleyenlerden oluruz ki o zaman durumumuz çok kötü olacaktır. Yâni bu kitabın bize haber verdiği ve ısrarla bizi uyardığı sonun, sonucun gelmesini bekleyenlerden olmayalım. Kıyâmetin gelip başımızda patlamasını bekleyip duranlardan olmayalım. Azabın bütün şiddetiyle gelmesini, geberme zamanlarının gelmesini bekleyenlerden olmayalım. Ne zaman anlayacaklar bu insanlar gerçekleri? Ne zaman akıllarını başlarına devşirecekler bu adamlar? Ama unutmasınlar ki onun sonucu geldiği zaman, kıyâmet geldiği zaman ondan önce bu kitapla diyalogu kesenler, bu kitabı unutup hayatlarında gündeme almayanlar, bu kitabın istediği bir hayatı yaşamayanlar diyecekler ki ey Rabbimiz, elçilerin şüphesiz ki bize hakkı getirmişti. Elçilerin bizi hakla tanıştırmıştı. Heyhat ki bizler elçilerinin getirdiği mesajla ilgilenmedik. Gururumuz galebe çaldı da senin kitabınla diyalog kurmadık. Senin hayat programınla ilgilenmedik. Kendi hayatımızı kendimiz belirlemeye kalkıştık. Kitabından habersiz bir hayat yaşadık. Şimdi acaba bize bir şefaat edecek var mı ki bizi bu sonuçtan kurtarsın. Bir şâfî var mı ki bize şefaat etsin diyecekler, dövünecekler, pişman olacaklar, af dileyecekler, günâhlarını itiraf edecekler ama onların bu pişmanlıkları kendilerine asla bir fayda sağlamayacak.
40. “Aralarında ona inanan ve inanmayan vardır. Rabbin, bozguncuları daha iyi bilir.” Kimileri bu kitaba iman ediyorlar, kimileri de inanmıyorlar. Allah kullarını bu konuda serbest bırakmıştır. Hiç kimseyi bu konuda zorlamamaktadır. Hür iradeleriyle dilerler iman ederler dilerler küfrederler. Eğer böyle değil de Rabbimiz melekler gibi, cansız cemadat gibi doğuştan insanların boyunlarındaki iplerini elinde yaratsaydı elbette herkes mü’min olmak zorunda olacaklardı. Herkesi kendi iradesiyle baş başa bırakmış, isteyenler kâfirliği seçebileceği gibi dileyenlerde imanı tercih edebilmektedir. Niye bu böyledir? Allah neden böyle istemiştir? Bu konuda hiç kimsenin hesap sorma hakkı yoktur. Ancak kendi mantığını, kendi hevâ ve heveslerini din kabul etmiş, kendi hayatını, kendi bilgisini putlaştırmış ve kendilerince Allah’ın kitabında hata arayan kâfirler bu konuda Allah’ı sorgulama cehaletinde bulunabilmektedirler. Kendilerince temel kabul ettikleri küfürleri, şirkleri, yamuklukları ile güya Kur’an’ın ve sünnetin, Allah’ın ve Resûlünün hatalarını bulduklarını zanneden bu zavallılar bazen müslüman görünümlü bazen da kâfir kimlikli olarak İslâm’ı sorgulayacaklarını iddia etmektedirler. Müslümanın asla böyle bir derdi olamaz. Müslüman Allah’a teslim olan, seçimini Allah’tan yana kullanan kimsedir. Allah böyle dilemiştir o kadar. Allah hikmeti gereği dünyada biz kullarını imanı da küfrü de tercih edebilecek bir özellikte yaratmıştır ve bu tercihimizin sonucuna katlanacağımızı ortaya koymuştur. Ve Allah müfsitleri, bozguncuları bilmektedir. Hidâyette olanları da, dalâleti tercih edenleri de Allah bilmektedir. Herkesin neyi tercih ettiğini, herkesin nereye doğru gittiğini en iyi bilen ve tercihine göre herkesi en güzel biçimde değerlendirecek olan da Allah’tır. Herkesin yaşadığı hayata göre nereyi kazandığını, kimin gerçek müslüman, kimin kâfir ve müşrik olduğunu bilen ve yarın bunun kararını verecek olan da Allah’tır. Bu konuda yetki Ona aittir, yargı Ona aittir.
41. “Ey Muhammed! Seni yalanlarlarsa, "Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız sizedir; siz benim yaptığımdan sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptığınızdan sorumlu değilim" de.” Ey peygamberim! Seçimini Allah’tan yana kullanmış, iradeni Allah’a teslim etmiş bir mü’min olarak eğer seni yalanlıyorlarsa, senin dinini, senin yolunu, senin hayat programını, senin tercihini kabul etmiyorlarsa sen onlara de ki benim amellerim benim olsun, sizinkiler de size ait olsun. Benim yaşam biçimim, benim hayat anlayışım, benim amellerim benim olsun, sizin hayat programlarınız da sizin olsun deyiver onlara. Sizler benim amellerimden, benim yolumdan, benim hayat programımdan teberrî edip uzaklaşıyorsunuz, ben de sizin vebal dolu, hıyanet dolu şirk ve küfür dolu yolunuzdan, amellerinizden teberrî ediyorum. Sizin benimle benim de sizinle bir ilgim yoktur. Ne siz benim gibi sadece Allah’a kul oluyorsunuz ne de ben sizin gibi bir hayat yaşıyorum. Sizin dünyanız ayrı kâfirlerin dünyası tamamen ayrıdır. Kâfirin dünyası, kâfirin ekonomi anlayışı, kâfirin hukuk anlayışı, eğitim anlayışı, siyaseti, mala bakışı, istikbal anlayışı, ahlâkı her şeyi mü’minden farklıdır. Çünkü kâfir kendi keyfini, kendi mantığını kendi hevâ ve heveslerini din kabul etmiş, hayat programı kabul etmiş mü’-minse Allah’ın dinini hayat programı kabul etmiş kimsedir. Onun içindir ki kâfirle mü’min ayrı dünyaların insanıdırlar. Öyle değil mi? Meselâ bir köyde, bir kentte, bir mahallede kâfir de yaşar mü’min de yaşar ama dünyaları, hayatları farklıdır. Kâfir nefsi adına yaşar, keyfi adına yaşar, toplum adına yaşar, çevre adına yaşar, egemen güçler adına, putlar adına, tâğutlar adına, şeytan adına yaşar; mü’min hayatını sadece Allah adına ve Allah’ın belirlediği yasalar istikâmetinde yaşar. Kâfirin değer yargısı Allah’tan başka her şeydir, ama mü’minin değer yargısı sadece Allah’tan gelenlerdir. Birisi ebedî cehennemde ötekisi de ebedî cennette olarak ayrılacaklardır. Eğer kâfirler ve müşrikler bizim bu imanımızı, bizim bu dinimizi ve hayat programımızı kabullenmeyecek olurlarsa da onlara şöyle diyeceğiz: Sizin amelleriniz sizin olsun bizimkiler de bizim olsun. Sizin dininiz, sizin inanışınız, sizin hayat programınız, sizin kulluk anlayışınız sizin olsun bizimki de bizim olsun. Sizin amelleriniz sizin bizim amellerimiz de bizim olsun. Öldüğünüz zaman siz kendi amellerinizle, biz de bizim amellerimizle karşılaşalım. Siz sizinkiler-den sorumlu olun, biz de bizimkilerden. Siz sizin amellerinizin karşılığı olan cehennemden biz de bizim amellerimizin sonucu olan cennetten razı olalım. Yâni sizler hem Allah’a hem de putlara, hem Allah’a hem de Allah’tan başkalarına kulluk yaparak bir din, bir yol, bir hayat tarzı sergileyebilirsiniz. Yâni yaşadığınız Hayatınızın bazı bölümlerine Allah’ı bazı bölümlerine de başkalarını karıştırabilirsiniz. Hayatınızın bazı bölümlerinde Allah’ı dinleyip, bazı bölümlerinde ise Allah’tan baş-kalarının kanunlarını uygulayarak müşrikçe bir yol tutabilirsiniz. Hem Allah’ı, hem de başkalarını razı etmeye çalışabilirsiniz. Hem Allah’a hem de başkalarına kulluk edebilirsiniz. Ama bize gelince biz asla böyle bir şirk dininden razı olmayız. Ama bizler taviz vermeden, ihlâsla, katışıksız bir şekilde Allah’a ibadet edicileriz. Biz sadece Allah’ı Rab bilip sadece Onu dinler ve sadece Ona kulluk ederiz. Yâni böyle hem Allah’a kulluk edip, hem de binde bir de olsa başkalarını da dinlemeden yana olmayız, başkalarına da kulluktan yana olmayız. Bin gramlık bir temiz suya bir gramlık da zehir katarak onu içmeden yana olmayız. Biz şirk koşmadan hayatı parçalamadan Allah’a ibadet ederiz. Sizler gibi hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı, bazı bölümlerinde de başkalarını memnun etmeden yana olmayız diyeceğiz ve onlardan teberrî edip ayrılacağız.
42. “Aralarında sana kulak veren vardır. Sen, sağırlara üstelik akılları da almazsa, işittirebilir misin?” Peygamberim o seni ve senin amelini, senin inancını, senin hayat programını reddeden insanlardan seni dinleyenler de var, ama onlar dinlemekle beraber sana inanmaya yanaşmıyorlar. Unutma ki peygamberim sen sağırlara işittirecek değilsin. Akılları almayan, akıl etmeyen, akıllarını kullanmayan bu sağırlara sen mi işittireceksin? Adamlar hem sağırlar, hem de üstelik akıllarını da kullanmıyorlarsa asla seni dinlemeyecekler ve adam olma yoluna girmeyeceklerdir. Ama akıllarını, duyularını kendi kurtuluşları adına kullananlar kazanacaklar, dünyalarını da âhiretlerini de güzelleştireceklerdir. Evet din-leyenler, dinlediklerini düşünüp akıl edenler, görenler, gördüklerini akıl süzgecinden geçirip değerlendirmeye alanlar müslümanlardır, ama körler, görmeyenler, dinlemeyenler, sağırlar ve akıllarını kullanmayanlar da kâfirlerdir. Evet onlardan kimileri de vardır ki seni dinlerler. Dinlerler ama itaate yanaşma görülmez hayatlarında. Dinlerler ama uygulamaya yanaşmazlar. Çünkü bu adamların kalplerine hakkı duymalarına, hakkı anlamalarına engeller, kılıflar vardır. Kulaklarına da sanki ısıdan izole etme veya elektrikten yalıtma anlamına bir izole, bir tecrit bölgesi yerleştirilmiştir. Kulaklarına kurşun dinlerler ama anlamazlar anlayamazlar. Onlara bir şeyler anlatmak, nasihat etmek sığıra nasihat etmek gibidir. Çünkü bunlar söyleyenin sözünü anlamak için akıllarını, kalplerini, gözlerini, kulaklarını kullanmak istemezler. Kör bir taklitten yanadır adamlar. Denilenin sebebini, hikmetini anlamaya yanaşmaz-lar. Nitekim bir gün Resûlü Ekremin okuduğu Kur’an’ı dinlemek üzere gelen Ebu Cehil kendisiyle birlikte onu dinleyen Nadir bin Harise: Ey Nadir, Muhammed ne diyor? Onun okuduklarından bir şey an-ladın mı? diye sorar. Resûlü Ekremin okuduğu Kur’an’ı uzun bir süre dinleyen Nadir derki: Kâbe’yi inşa edene yemin ederim ki ne diyor bilmem, görüyorum ki o sadece dilini oynatıyor, ama ne dediğini an-lamıyorum. Evet anlamıyorlar, anlayamıyorlardı, çünkü onlar Allah’ın kendilerine verdiği zikri geçen organlarını kullanmak istemiyorlardı. Ölümle tüm bu organlar nasıl misyonunu kaybediyorsa, ölen kişi nasıl duymaz duygulanmaz ve anlamaz hale geliyorsa işte aynen onun gibi kabiliyetlerini söndürmüş, duymamayı, anlamamayı tercih etmiş bu insanların bu organlarını Allah iptal edivermiş manevî bir ölümle. İşte Rabbimiz peygamberine ve onun şahsında bizlere buyuruyor ki ey kullarım: Fıtratları bozulmuş olanlar, yaratılış melekelerini kaybetmiş, duymaz, işitmez, akıl etmez hale gelmiş, doğruya yönelme istidatlarını kaybetmiş bu ölüleri siz diriltecek değilsiniz onları an-cak Allah diriltecektir. Bu duruma gelmiş insanlar için ne peygamberlerin ne de başka birilerinin yapabilecekleri bir şey yoktur. Zira Allah’ın duyurmadığına kimse bir şey duyuramaz. Allah’ın söyletmediğine kimse bir şey söyletemez. Allah’ın göstermediğine kimse bir şey gös-teremez. Allah’ın şaşırttığını kimse yola getiremez. Bunlar kabirdekiler gibi değillerdir. Bunlar vahye karşı kapılarını pencerelerini kapamış, duymayan duygulanmayan, düşünmeyen, idrak etmeyen hayattayken ölmüş insanlardır. Bunlar ölülerdir ve bunları Allah’tan başka diriltecek de yoktur. Allah bunlarda ya bir dirilme emaresi, bir canlılık belirtisi görürse, dilerse Rabbimiz dünyada diriltecektir bunları. Dilemezse de âhirette huzuruna gelinceye kadar dünyada ölü bırakacak o zaman diriltecektir.
43. “Aralarında sana bakan vardır. Sen körleri, görmezlerken doğru yola eriştirebilir misin?” Onlardan seni gören, sana bakanlar da vardır. Ya da sana bakar görünenler vardır. Tıpkı az evvel ifade edildiği gibi dinlemedikleri halde dinler görünenler gibi bakar görünenler vardır. Çünkü tamam gözün kendi başına mutlak bir görüşlülüğü vardır diyelim, ama gözün asıl özelliği nedir? Gören göz, gözdür değil mi? Kulağın zarı patladı mı duymaz değil mi? Meselâ adamda ağız var, dil var, diş var, dudak var, yutak var, nefes var, ciğer var, ama adam yine de konu-şamıyorsa onun ağzı ha var ha yok diyecektik ya. İşte böyle görmedikleri halde bakar görünenler var onların içinde. Ee! Şimdi ey peygamberim sen bu bakar körleri hidâyet edebilir misin? Var mı senin böyle bir gücün, yetkin? Böyle hidâyetten kaçan, hidâyete talip olmayan kimselere senin asla böyle bir hidâyet yetkin yoktur. Yetkisinin olmadığı biliyordu aslında Rasulullah efendimiz ama bu insanların hidâyetini kendisine dert edindiği için, bunların göz göre göre cehenneme gidişleri karşısında kendisini yiyip bitirecek bir noktaya geldiği için Rabbimiz tekrar tekrar ona, bunu hatırlatıyordu. Dolayısıyla yeryüzünde bu tür insanların da olabileceğini gündeme getirerek peygamberini teselli ediyordu Rabbimiz. Bizlere de uyarıda bulunuyor Rabbimiz. Bu körlere siz mi göstereceksiniz? Bu sağırlara sizler mi duyuracaksınız? Bunlara siz mi hidayet edeceksiniz? Dikkat ederseniz âyetin ilk bölümünde Rabbi-miz önce sana bakarlar buyurulduktan sonra da onlar aslında görmü-yorlar, kördürler buyuruyor. Bununla bize şunu anlatıyor Rabbimiz: İnsanların böyle sadece beşerî planda bir gözlerinin olması, kulaklarının olması, kalplerinin olması hiç bir anlam ifade etmiyor. Eğer o göz, o kulak, o kalp Allah’ın âyetlerini görüp, duyup, anlayıp Allah’a kulluğa tahsis edilmemişse hiç bir değer ifade etmeyecektir. Varlığıyla yokluğu müsavi olacaktır. İsterse bugünün tıbbının, biyolojisinin verilerine göre en güzel azalar olsalar da bunlar, ama kendi ruhlarının, kendi insanlıklarının, kendi nefislerinin ebedî kurtuluşlarına sebep olacak işlevi gösteremiyorlar, tavır alamıyorlarsa hiç bir değerleri olmayacaktır. Ama burada bir yanlış anlaşılmaya imkân vermemek için bun-dan sonraki âyetinde Rabbimiz hemen bir açıklamada bulunuyor: Bunlara, bu körlüğü, bu sağırlığı, bu akıl etmezliği, bu anlamazlığı, bu vurdumduymazlığı Allah yazdığı için, Allah takdir buyurduğu için böyle değillerdir. Bakın Rabbimiz buyurur ki:
44. “Allah insanlara hiç zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.” Bunu insanlar kendileri benimsemişlerdir. İnsanlar kendi hür iradeleriyle, kendileri adına kendileri bunu seçmişlerdir. Bu seçim kendilerine aittir. Çünkü Allah kullarına asla zulmetmez. Lâkin insan-lar kendi kendilerine zulmetmektedirler. Allah asla zâlim değildir. Zâlim olanlar insanlardır. Zulmeden de kendileri, zulmettikleri de kendileridir. Bu insanlar kendilerinin hem zâlimi hem de mazlumudurlar. Çünkü Allah asla zulmen insanlara ceza vermez, haksız yere insanları cehenneme göndermez. Allah insanlara onların hidâyeti anlayıp kabullenebilecek kapasiteler vermedikçe onları hidâyetiyle sorumlu tutarak onlara zulmetmez. Hidâyet yollarını kapatarak onlara zulmet-mez. Hattâ bunun da ötesinde elçiler ve kitaplar göndererek onlara kendisini ve istediği kulluğu açık, açık anlatmadan, onları elçileri ve kitaplarıyla uyarmadan onların yaptıkları yanlışlarından ötürü cehennemine göndermez. Her bir dönem uyarıcılar göndererek insanları azapla, cehennemle, cennetle uyardıktan sonra yine de uyarılmak istemeyen ve kendileri için ateşi tercih edenler için sizler cehennemi boylayacaksınız tehdidinde bulunmaktadır Rabbimiz. Ve sonunda bu akılsızlar hâlâ bu tehdidin gereği davranış-larda bulunmuşlarsa, duymamaya, görmemeye, akıl etmemeye ıs-rarlı bir tavır takınmışlarsa; elbette bu insanlar cehennemi boylayacaklardır. Bu konuda hiç kimsenin her hangi bir itiraz hakkı da kalmamaktadır.
45. “Onları toplayacağı kıyâmet günü, sanki gündüz, birbirleriyle sadece tanışacak bir saat kadar kalmış gibidirler. Allah'ın karşısına çıkmayı yalan sayanlar kaybetmişlerdir. Zaten doğru yolda değillerdir.” Onları topladığı bir gün sanki onlar başka değil sadece gündüzün bir saati kadar kalmış gibidirler. Allah onları hesap kitap için huzurunda topladığında sanki onlar dünyada birbirleriyle tanışacak kadar, yâni bir günün bir tek saati kadar kalmış gibi olacaklar. Evet dünyada yıllarca yaşadıklarını zanneden, kabirde yüzyıllarca kaldıklarını zanneden bu insanlar bir de bakacaklar ki eyvah! Her şey bitmiş, her şey hayal olmuş, her şey bir rüya gibi geride kalmış ve sanki dünyada yaşadıkları bir günün bir tek saati kadar dünyada yaşamışlar veya bu kadar kabirde kalmışlar ve işte bu kısacık bir zamanın sonunda şimdi kendilerini Rab’lerinin huzurunda bulmuşlardır. Kendi aralarında sanki birbirleriyle tanışıp, bilişme dönemi kadar bir zaman dünyada kalmış gibidirler. Böylece bu insanlar dünyada yaşadıkları fânî hayatın oradaki ebedî hayatla farklı olduğunu anlayacaklar. Dünyada yaşadıkları bu fânî hayatın âhiretteki ebedî hayatın yanında çok kısa olduğunu ve gerçek hayatın âhiretteki hayat olduğunu bilecekler. Âhiretteki bu ebedî hayatı kaybetme pahasına dünyanın geçici hayatına değer vermelerinin ne büyük bir hata olduğunu, bâkîyi terk ederek fânîye sarılmalarının, değersizi değerliye tercih edişlerinin ne büyük bir yanılgı olduğunu anlayacaklar. İşte dünya hayat budur. İşte denî hayat, alçak hayat budur. Onun için bu dünyaya bağlanmaya değmez. Aman benim olsun demeye değmez. Dünyayı kıble edinip onun peşinde bir ömür tüketmeye değmez. Âhiretin ebedî hayatı yanında bir saat bile olmayan dünyaya tapınmaya, dünyayı tatminkâr bulmaya, onunla övünüp, oyalanıp âhireti ikinci plana atmaya değmez. Bu dünya hayatın bir saatlik mutluluğuna karşılık âhiretteki ebedî, ölümsüz bir hayatı unutmak akıl karı değildir. Öyleyse ey şu anda dünyayı kıble edinmiş, dünyayı hedef bilmiş, dünya boyunlarına bir ğıl gibi geçirilmiş, dünya sevgisi kalplerine içirilmiş, dünyalıklar konusunda çoğalma sevdası gecelerine gündüzlerine musâllat olmuş, ölümsüz zannettikleri dünyaya tapınır hale gelmiş insanlar! Unutmayın ki dünya ölümlüdür. Hem de çok kısa bir zamanda, göz açıp yumacak kadar kısa bir zamanda ölümlüdür. Hiç bitmeyecek zannettiğiniz dünyanın size asla yar olmayacağını unutmayın! Bu hayatınızın, bu gençliğinizin, bu imkânlarınızın, bu gününüzün, bu güneşinizin, bu gecenizin, gündüzünüzün çok kısa bir süre sonra biteceğini unutmadan yaşamaya bakın. Çok kısa bir süre sonra kaybedeceğin bu dünyaya bağlanmanın anlamı yoktur. Dünyayı cennete çevirmenin, cenneti dünyada aramaya kalkışmanın, cenneti dünyada arama cinnetine kapılarak âhireti satmanın anlamı yoktur. Hani bir yolcu yoluna devam edip giderken dinlenmek üzere uğradığı bir ağacın altını ne kadar imar ederse, ne kadar restore ederse bizler de dünyayı o kadar imar edelim. Fazlası lüzumsuzluktur. Zira bizler de şu anda öz vatanımıza doğru giderken dinlenmek, amel işleyerek âhiretimizi kazanmak üzere uğradığımız dünyayla ancak bu kadar ilgilenmek zorundayız. Düşünün ki arabanızla bir yere gidiyorsunuz. Arabanız arıza yaptı veya tuvalet ihtiyacınız oldu da bir kenara durdunuz. Orada bir kaç dakika dinlenmek için bir ağaç gölgesi, bir mekân seçtiniz kendinize. Ne yaparsınız orada? Han hamam filan yapmazsınız değil mi orada? Belki en fazla oturacağınız yerin dikenlerini, taşlarını biraz toplayıp şöyle kendinize oturacak bir yer açarsınız hepsi o kadar. Çünkü toru topu beş on dakika dinlenip devam edeceksiniz yolunuza. Peki dünyada bundan fazla mı kalacaksınız acaba ki öyle beş katlı, geniş salonlu, çift camlı, kalebodurlu, fayanslı, geniş bahçeli evler ne olacak? Niye uğraşıyoruz bunlarla? Niye bu evlerimiz barklarımız, atımız arabamız, dükkanımız tezgahımız, işimiz, aşımız, eşimiz, dostumuz, karımız, kızımız, konservemiz, akvaryumdaki balığımız, kafesteki bülbülümüz bizi dünyaya bağlayıp âhireti unutturacak noktaya geliyor? Niye bu dünya ve dünyalıklar bizi dünyada yerleşik ve yapışkan hale getiriyor? Nemize gerek bizim bahçedeki ağaç? Nemize gerek akvaryum? Ne ilgilendirir bizi saksılar, çiçekler? Nemize gerek eğlenceler? Ne olacak bizi şu üç günlük dünyada gariplikten çıkarıp yerleşik hayatın insanı yapmaya çağıran bu villalar bu köşkler? Nemize gerek bu dünyada ebedî kalma planlarımız? Nemize gerek bu dünyaya kazık çakma sevdalarımız? Ne oluyor? Niye yarın gidici bir garip değiliz de hep buralıyız? Sahi biz dünya için miyiz? Sizler, bizler acaba dünya için mi yaratıldık? Acaba buraya bu dünyaya mı aidiz? İşte anlatıyor ki Rabbimiz öyle değil. Evet Allah’la mülaki olmayı ummayanlar, Allah’la bir gün karşı karşıya gelmeyi düşünmeden yaşayanlar, bir gün Allah’ın hesabıyla karşılaşacakları şuurunda olmayanlar kaybetmiştir. Allah’la buluşmayı yalanlayanlar, yalan sayanlar, buna inandıklarını dilleriyle kabul etseler de bu imanın amelini gündeme getirmeyenler, hayatlarını bu imana bina etmeyenler, gereği gibi yaşamayanlar kaybettiler. Zaten onlar hiç bir zaman hidâyette değillerdi. Evet ölüm ötesi hayatı yalanlayanlar, yalan sayanlar, yok farz edenler, ölüm ötesi hayatı hesaplarına katmadan yaşayanlar, ölüm ötesi hesabına kitabına elde bir gözüyle bakmayanlar, dünyayı ölümsüz ve âhireti de uzak farz edenler kaybetmişlerdir.
46. “Onlara, söz verdiğimiz azabın bir kısmını ya dünyada sana gösteririz, veya senin ruhunu alırız, nasıl olsa onların dönüşü de Bizedir; (âhirette görürsün). Allah onların yaptıklarına şahittir.” Ey peygamberim! Biz onlara vaadettiğimiz azabın bir kısmını dünyada sana gösteririz, yahut da biz seni onların arasından çekip alırız. Onların dönüşleri nasıl olsa bize olur. İşte hayat budur. İşte Rabbinin vadi budur. Allah yeryüzünde kendisini kendisinin tanıttığı gibi tanımaya, kendisinin istediği gibi kendisine kulluğa yanaşmayanlara mutlaka azap vaadetmiştir. Allah’ın bu konudaki azabı kesindir. Ama bu hemen olmayabilir. Dünyada acilen olmayabilir. Bunu sen hayatında görebilirsin de görmeyebilirsin de. Öyleyse ey peygamberim! Sen sabret! Her şeye rağmen, tüm bu karşı gelmelere, tüm bu alay edişlere, tüm bu müstekbirce davranışlara sabret! Aldırış etmeden yoluna devam et! Bıkma! Usanma! Şunu kesinlikle bilesin ki Allah’ın vaadi haktır. Allah seni ve dâvânı mutlaka galip getirecektir. Allah senin düşmanlarını mutlaka mağlup edecektir, bundan en küçük bir endişen olmasın. Sen görevini yap, gerisini düşünme. Şunu kesinlikle unutma ki netice sana ait değildir. Bu dâvâ senin dâvân değil Allah’ın dâvâsıdır ve de bu dâvâ seninle bağımlı değildir. Dünyada, hayatında bu dâvânın galibiyeti veya düş-manlarının kahredilişi düşüncesiyle sen kendini meşgul etme. Senin görevin sadece çalışmak ve Rabbinin istediği biçimde yürümektir. Ama bilesin ki düşmanlarına vaadettiğimiz azabın bir kısmını sana hayattayken göstereceğiz. Ya da senin hayatına son vereceğiz. Seni kendimize alacağız. Dâvânın ulaştığı yüceliklerin bir kısmını veya düşmanlarına yaptıklarımızın bir kısmını göremeyebilirsin. Öyle de olmuş nitekim. Rabbimiz Bedir günü düşmanlarından en büyüklerinin geberişini ona göstererek peygamberinin gözünü aydın etmiş, sonra hayatındayken Mekke’nin fethini ve Arap yarımadasının hemen hemen tamamının fethini göstererek peygamberini sevindirmiştir. Ama bir kısmını göremesen bile ne gam? Onlar sonunda Benim huzuruma gelecekler ve onlara ne yapacağımı sana o zaman göstereceğim buyuruyor Rabbimiz. Veya senin hayatta kalıp kalmaman onlar için hiç bir şey değiştirmeyecektir. Seni yok etmeyi becerseler de beceremeseler de onlar için bir şey değişmeyecektir. Eğer sen yaşarsan onların sana ve senin mesajına karşı gelmelerinin karşılığı olarak hak ettikleri azabın bizzat hayatta iken onların başlarına geldiğini ve Bizim onlardan nasıl intikam aldığımızı göreceksin. Yok eğer sen bizzat dünya gözüyle bunu görmeden vefat ettirilirsen; bilesin ki bu onların başlarına gelecek olanı asla engellemeyecektir. Yâni eğer onlardan intikam almadan önce seni vefat ettirirsek bilesin ve üzülmeyesin ki sen görmesen de Biz onlardan intikamımızı alacağız. Öyleyse sen bunu kafana takma! Sen bu konuda hiç endişe etme! Sen yoluna devam et, Bizim buna gücümüz yeter! Sen hiç üzülme! öyle de böyle de olsa onlar kesinlikle Allah’ın azabından kurtulamayacaklardır.
47. “Her ümmetin bir peygamberi vardır. Onlara peygamberleri geldiğinde aralarında adâletle hüküm verilmiş olur. Onların hakları yenmez.” Her bir ümmete, her bir topluma bir elçi gönderdik. Her bir toplum için bir Resul vardır. Bu Allah’ın yeryüzünde genel yasasıdır. Yeryüzünde tüm toplumlar için Allah tarafından bu rahmet kapısı açıl-mıştır. tâbi her bir topluma ayrı ayrı peygamber gönderilmemiş olsa bile peygamberin mesajının bozulmadan kendilerine ulaşan toplumlara da o peygamber gönderilmiş demektir. Ya da eğer bir toplum içinde bir peygamber yoksa bile o peygamberin mesajından haberdar olan insanlar mevcutsa o topluma o peygamber gönderilmiş demektir. Şu anda tüm dünya insanlığına Rasulullah efendimizin gönderilmiş olduğu gibi. Tarih boyunca tüm dünya insanlığını Rabbimiz vahiy nîmetiyle, peygamberlik nîmetiyle nîmetlendirmiştir. Hiç bir zaman yeryüzünü vahiysiz bırakmamıştır. Dolayısıyla yeryüzünde hiç kimsenin benim dinden, benim vahiyden, benim kitaptan, benim peygamberden haberim yoktu. Benim âhiret-ten haberim yoktu demeye hakkı da, yetkisi de yoktur. Her bir topluma Allah’ın elçileri geliyor ve: Aralarında adâletle hükmediliyor. Toplum Allah’ın istediği adâletten, her şeyi yerli yerine koymaktan, her şeyi yerli yerinde kullan-maktan, yâni kulluktan haberdar ediliyor. Allah’ın gönderdiği elçisi o toplumlara Allah’ı, hakkı, adâleti, imanı, tevhidi, kulluğu, cini, meleği, hayatı, ölümü, âhireti, hesabı, kitabı net ve açık bir şekilde açıklayıp, uygulayıp, gösterip örnekliyor. Sonra onlardan bu örneklenene uygun bir şekilde yaşayanlara, ya da aksini yapanlara Allah yaptıklarının sonucunu âdil bir şekilde verir de onlar asla en küçük bir zulme maruz kalmazlar. Ama buna rağmen kimileri de dediler ki:
48. “Bu iddiada samimi iseniz, bu azabın gerçekleşmesi ne zamandır? Söyle" derler” Eğer doğrularsanız, eğer sadıklarsanız, eğer bu iddialarınızı eyleme geçirip ispat edebilecek kimselerseniz ne zaman bu vaad? Ne zaman bu tehdit? Ne zaman kıyâmet? Ne zaman tekrar diriliş? Ne zaman mahşer? Ne zaman hesap-kitap? Ne zaman cennet-ce-hennem? diyerek Allah’ın az evvel anlattığı vadini yargılamaya, sorgulamaya ve aynı zamanda bu konuda Allah’ın sözcüsü konumundaki elçisini alaya almaya, peygambere tepeden bakmaya çalışıyorlardı. Söylesene ey peygamber, şu senin bizi kendisiyle uyardığın Allah’ın vadi ne zaman? Bizi onunla uyarmandan sonra tam bir yıl geçti ama hâlâ o sözünü ettiğin vaatten ses yok. İki yıl geçti, beş yıl geçti, on yıl geçti hâlâ bir eser yok. Haydi yirmi yıl sonra diyelim. Haydi Nuh (a.s)’a göre 200 yıl, 500 yıl, 1000 yıl sonra bu gerçekleşecek diyelim. Hani onun toplumunu uyarmasından bu yana nice binler yıl geçtiği halde ne kıyâmetin koptuğu var ne de bunu reddeden şu müşrik ve kâfir dünyanın bu retlerinden dolayı, bu kafa tutmalarından ötürü ne helâk olmaları söz konusu, ne de bu vadin sahibi tarafından bir dünya cezasıyla cezalandırılmaları söz konusu. Durum böyle olunca da Rasulullah efendimiz dönemindeki kâfir ve müşrik dünya şımardıkça şımarıyor ve Allah’ın Resûlüne di-yorlar ki; haydi ey peygamber göster ne göstereceksen bakalım. Getir bize ne getireceksen de görelim. Şu sözünü ettiğin kıyâmet, diriliş, hesap-kitap ne zamansa söyle de bilelim diyorlardı. Günümüz kâfirleri de aynı şeyleri söylüyorlar. Sen onlara şöyle söyle peygamberim:
49. “De ki: “Allah'ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Her ümmet için bir süre vardır; süreleri sona erince bir saat bile geciktirilmezler ve öne de alınmazlar” De ki sizler yanlış kapı çaldınız. Sizler cahillik edip Allah’a sormanız gereken, Allah’tan istemeniz gereken bir şeyi benden istemeye kalkıştınız. Hayrola, sizler beni Allah’la karıştırıyorsunuz galiba. Halbuki sizin gibi bir insan olan ben, tıpkı sizler gibi Rabbimin bir kulu olan ben kendim için, kendi nefsim için dahi bir fayda ve zarara mâlik değilim. Yâni kendime her hangi bir fayda sağlamaya, ya da kendimi bir zarardan korumaya veya kendime bir zarar vermeye muktedir değilim, ancak Allah’ın dilemesi müstesna. Ancak Rabbimin dilediği kadarına benim gücüm yeter. Onun ötesinde benim hiç bir gücüm kudretim, hiç bir tasarruf yetkim yoktur. Ben tıpkı sizler gibi Rabbimin kaderine, Rabbimin fayda ve zararına mahkumum. Rabbim fayda ya da zarar adına benim hakkımda ne dilerse, ne takdir buyurursa ben onun mahkumuyum. Çünkü hayat ve ölüm Onun elinde, fayda ve zarar Onun elindedir. Her ümmetin, her toplumun Allah tarafından takdir edilmiş bir eceli vardır. Her toplum için yeryüzünde tanınmış bir süre vardır. Dünyada Rabbim tarafından tayin buyurulan süreleri sona erince hiç bir toplum bir saat bile geciktirilmediği gibi, öne de alınmazlar. Öy-leyse ey peygamberle alay etmeye çalışanlar elbette sizin de eceliniz geldiği zaman, sizin için de Rabbinizin takdir buyurduğu zaman dolduğu zaman sizleri de helâk edecek olan Allah’tır. Dünyanın da eceli geldiği zaman, kâinatın da eceli geldiği zaman onların kıyâmetlerini koparacak olan yine Allah’tır. Eceli gelen dünya, eceli gelen toplum, eceli gelen aile, eceli gelen fert, eceli gelen güç kuvvet hepsi ne bir saat tehir edilir, ne de bir saat ileri alınır. Bu yasayı koyan Allah’tır. Bu yasayı belirleyen Allah’tır. Ve bu konuda hiç kimsenin ne herhangi bir müdahalesi ne de en ufak bir yetkisi yoktur. Yeryüzünde toplumların var oluş ve yok oluşları da, devletlerin, milletlerin kuruluş ve yıkılışları da, yükseliş ve çöküşleri de ailelerin fertlerin çıkışları, doğumları, yükselişleri ve ölümleri yasası da Allah’ın elindedir. Hayat Onun elinde, ölüm Onun elindedir, takdir Ona bağlıdır. Hiç bir fert, hiç bir aile, hiç bir toplum, hiç bir devlet, hiç bir kurum, hiç bir müessese, hiç bir canlı kendi varlığını koruma ve sürdürme yetkisine sahip değildir.
50. “De ki: "Allah'ın azabı size gece veya gündüz gelirse, ne yaparsınız? Suçlular niye bunda acele ediyorlar? " Söyleyin bakalım, ne diyorsunuz? Fikriniz ne bu konuda? Allah’ın azabı gece veya gündüz, gece haberiniz yokken ya da güpegündüz, gözlerinizin önünde size geldiğinde mücrimler ne yapabilecekler? Neye güçleri yetebilecek bunların? Hâlâ mücrimler bundan neyi acele istiyorlar? Kendilerine böyle Allah’tan bir azap gelse ne yapabilecekler bu günâhkârlar da buna acele edip duruyorlar. Nelerine güveniyorlar da bu azabın gelmesini acele isteyip duruyorlar bu adamlar? Hani kendilerinden öncekiler kendilerine gelen Allah’ın azabından kendilerini kurtarabilmişler mi? Gece veya gündüz Allah’tan kendilerine gelenlerden kendisini kurtarabilmiş bir tek insan var mı? Değilse neyine güveniyor bu adamlar?
51. “Vuku bulduktan sonra mı O'na inanacaksınız? Yoksa hemen şimdi mi? Elbette, siz onu acele istiyor-dunuz” denir.” Evet evet yoksa bu iş vuku bulduktan sonra mı iman edeceksiniz sizler? Acele Allah’ın azabının gelmesini mi bekliyorsunuz? Allah’ın azabı başınıza geldiği zaman mı akıllarınızı başlarınıza alacaksınız? Azabı görünce mi imana yöneleceksiniz? Eğer öyleyse geçmiş olsun. Eğer azapla burun buruna kalınca gerçeği anlayıp imana yönelecekseniz, anlamaz olun. Çünkü ne kıymeti var böyle bir imanın? Halbuki daha önce azabın gelmesini bekliyordunuz. Anlıyoruz ki bu insanlar kendilerince azabın gelmesini isteyip beklerlerken öyle bilerek de beklemiyorlar. Nasıl olsa böyle bir azap gelmez, gelmeyecek diyerek bir bekleyişleri var. Yıllardır küfür içinde, şirk içinde bir hayat yaşayarak, Allah’a ve elçilerine kafa tuttukları halde kendilerine dokunulmadığına göre, helâk olmadıklarına göre, istedikleri suçları işlemeye devam ettikleri ve kendilerine azap gelmediğine göre; bundan sonra da kesinlikle azabın gelmesi mümkün değildir diyerek böyle bir emniyet duygusuna kapılıyorlar ama böyle hiç beklemedikleri, ummadıkları bir anda azapla karşı karşıya gelince de şaşırıp kalıyorlar.
52. “Haksızlık edenlere de: “Sonsuz azabı tadın, ancak yaptığınıza karşılık ceza çekiyorsunuz” denir.” Sonra o zâlimlere denilir ki haydi ebedîlik azabını tadın bakalım. Güya Allah’tan, Allah’ın hayat programından, Allah’ın âyetlerinden habersiz zevk içinde bir hayat yaşıyordunuz. Yaşadığınız bu ha-yatın sonunda başınıza hiç bir şeyin gelmeyeceğine inanıyor, kendinizi güvende hissediyordunuz. Uyaranların uyarılarına aldırış etmi-yordunuz. Gelsin bakalım, gelsin de ne gelecekse görelim diyordu-nuz. Hattâ hani nerede kaldı o gelecek olan? Niye geç kaldı? diye Al-lah’ın elçilerini alaya alıyordunuz. Azabın acele gelmesini istiyordu-nuz. Allah’ın elçilerinin ısrarla sizin o beklediğiniz şey benim elimde değildir, ben bir beşer olarak ne size ne de kendime bir fayda ve za-rar sağlama gücüne sahip değilim. Rabbime ve Rabbimden getirdiğim bu mesaja iman etmeyenleri ben azaba uğratacağım demedim. Ben sadece size yaşadığınız bu hayatın karşılığında mutlaka Allah’ın azabının geleceğini söyledim. Rabbinizden azap bekliyorsanız, azabı celp edecek bir hayata yöneliyorsanız bunu size ben değil Allah gönderecek. Unutmayın ki her toplumun bir eceli, bir son bulma zamanı vardır, Rabbimin takdir buyurduğu o eceliniz geldiği zaman onu ne ben, ne de bir başkası bir saat geri çevirmeye güç yetiremez diyerek benzer durumda olan geçmiş toplumların bir gece istirahat halindeler iken, veya bir sabah işlerinin, dükkanlarının başında işlerinin yoğun olduğu bir ortamda ansızın başlarına gelenleri de gözlerinin önüne serdim. Tıpkı Firavun örneğinde olduğu gibi Allah’ın azabı, Allah’ın yakalaması başlarına gelinceye kadar imana yönelmediler. Böyle bir imanın kendilerine asla fayda vermeyeceği ısrarla gündeme getirilmesine rağmen yine de iman etmediler. Küfürlerini, şirklerini, Allah ve Resûlüne karşı isyanlarını devam ettirdiler. Eğer şu anda da şu bizim toplum tıpkı onlar gibi Kitaba ve sünnete karşı vurdumduymaz tavırlarını sürdürmeye devam edecek olursa; bir gün mutlaka bunlar da ecellerinin geldiğini, hayatlarının, her şeylerinin bittiğini görüp anlayacaklar. Ya ölümleriyle ya da ölümlerinden önce Allah’ın bir azabıyla, bir gazabıyla, yahut da kıyâmetle Allah’ın huzurunda bulacaklar kendilerini ve Allah buyuracak ki buyurun hak ettiğiniz azabı tadın ey zâlimler. Sizler şu anda yaptıklarınızın cezasını buluyorsunuz. Buyurun, ben size dünyada imkân verdim, fırsat tanıdım, bu kadar ömür verdim, bu kadar nîmet verdim ama sizler size verilen bu nîmetleri değerlendiremediniz. Tercihlerinizi cehennemden yana kullandınız. Şim-di kazancınız sizindir. Yatırımınız işte karşınızda, buyurun hak ettiğiniz ebedî ateşe. Ben size zulmetmiyorum, ben zâlim değilim, siz kendi kendinizin zâlimlerisiniz.