1. “Elif, Lam, Ra. İşte bunlar hikmetli Kitabın âyetleridir.” Kur’an-ı Kerîmde ³h7! ile başlayan ilk sûre bu sûredir. Bundan sonra bu sûreyi takip eden Hûd sûresi, Yusuf sûresi, Ra’d sûresi, İbrahim ve Hicir sûreleri de Mekkî sûrelerdir ve hepsi de aynı karakteristik özellikleri taşımaktadırlar. Sûre huruf-ı mukatta ile başlar. Huruf-ı mukatta kesik, kesik okunan harfler demektir. Bu harfler Kur’an-ı Kerîmde altı sûrenin başında gelen ve o sûrelere ait birer âyettirler. Bu âyetler Kur’an’ın müteşabih âyetlerindendir. Biliyoruz ki Kur’an-ı Kerîmde muhkem ve müteşabih âyetler vardır. Muhkem âyetler en genel tarifiyle okuyucu tarafından ilk okunuşta mânâsı anlaşılabilen, bizim beş duyumumuza hitap eden ve bizden imanla birlikte amel isteyen âyetlerdir. Meselâ namazı kılın, zekatı verin âyetleri muhkem âyetlerdir ve bizden hem iman hem de amel isteyen âyetlerdir. Yâni biz hem namazın farz olduğuna inanacağız, hem de namazı bizzat kılacağız. Kur’an-ı Kerîmdeki müteşabih âyetler ise ilk okuyuşta mânâsı anlaşılamayan, duyularımızla kavrama imkânımızın olmadığı ancak muhkemlerle anlayıp, çerçevesini çizebileceğimiz âyetlerdir ki bunlar bizden amel istemez, sadece iman ister. Sırat, Haşr, Neşr, cennet, cehennem, ruh, melek, cin, şeytan vahiy, arş, kürsi, semavat, yedul-lah gibi konuları anlatan âyetlerdir. “Elif lâm mîm” “Yâsîn”, “Tâhâ” ve “Hâmîm” gibi âyetler müteşabih âyetlerdir. Bunların ne olduklarını, ne anlama geldiklerini biz bilemeyiz, hiç kimse de bilemez. Sadece bunların Allah’tan gelme birer âyet olduklarına öylece inanırız. Zaten az evvel de ifade ettiğim gibi bu âyetler bizden amel de istemez, bizden sadece iman ister. Yâni biz inanıyoruz ki bu âyetler Allah’tan gelmiş birer âyettir. 1: Sûrelerin başında gelen bu âyetler Kur’an’a dikkat çekmedir demişler. Rabbimiz o güne kadar insanların Kur’an’ın muhataplarının alışık olmadıkları bir ifadeyle söze başlayarak onların dikkatlerini kitap üzerine çekmek istemiştir deniyor. Allah buyuruyor ki sanki bu âyetleriyle: Kullarım! Dinleyin şu anda Allah konuşuyor! Bunu kendi sözlerinize benzetmeyin! Şu anda içinizden birisi konuşmuyor! Şu anda Peygamber de konuşmuyor! Bu Benim sözümdür! Şu anda Rabbiniz konuşuyor! Gelin bunu Benim sözüm olarak dinleyin! buyurarak kitabına ve kitabının önemine dikkat çekiyor Rabbimiz. Gelin ey insanlar, ey kullarım şu anda Allah konuşuyor! Bu söz, insan sözüne benzemez bu! âlim sözü, fazıl sözü, filozof sözü, psikolog sözü, sosyolog sözü, amir sözü, müdür sözü, baba ana sözü gibi dinlemeyin bunu! Sakın ha Benim sözümü içinizden birinin sözüne benzetmeyin! İçinizden birinin sözünü dinleyip de çöpe attığınız gibi, ya da kulak ardı yaptığınız gibi Benim sözümü de öylesine dinlemeye kalkışmayın! Şu anda Ben konuşuyorum! Bu söz Allah sözüdür! Ben konuşuyor olarak dinleyin ve gereğini yerine getirin! diyor sanki daha sözlerinin başında Rabbimiz. İşte insanlar bu söze daha bir ciddi kulak versinler daha bir ciddi dinlesinler diye böyle bir dikkat çekmedir denmiş. 2: İkinci olarak: Bakıyoruz sûre başlarında gelen bu tür âyetlerden sonra Kur’an-ı Kerîmde genellikle Kur’an’a dikkat çekilmektedir. Bakıyoruz bu âyetlerden sonra Rabbimiz hep Kur’an’a dikkat çekiyor. Bu âyetlerden sonra kitabın gündeme geldiğini görmekteyiz. Öyleyse sûre başlarındaki bu âyetlerle Rabbimiz Kur’an’la alâkalı tüm insanlığa meydan okuyor demektir. Buyuruyor ki Rabbimiz: Elif Lam Ra, Elif lâm Mîm, Yâsîn, Hâ Mîm. Ey insanlar! İşte elinizdeki Kur’an bu harflerden meydana gelmiştir. Sizler bu harfleri tanıyorsunuz, okuyorsunuz yazıyorsunuz. Bu harfler ellerinde olan sizler, bu harfleri okuyan, yazan sizler, bu harfleri tanıyan sizler haydi gücünüz yetiyorsa bu kitabın bir benzerini meydana getirin! Kur’an gibi bir kitap ortaya koyun bakalım! diye tüm insanlığa bununla Rabbimiz meydan okuyor denilmiş. 3: Bir üçüncüsü de bu harflerle Kur’an’ın Allah’tan geldiği beyan ediliyor denmiş. Yâni bu kitap her hangi bir insan sözü değil, insan kaynaklı bir kitap değil Allah kaynaklı bir kitaptır mesajını ulaştırma adına Rabbimiz sûrelerin başında böylece hitabı uygun bulmuştur deniyor. Ama en güzeli mânâsını bilmesek de bunlar aynen öteki âyetler gibi Allah’tan gelmiş birer âyettir diyoruz ve öylece iman ediyoruz. Demek ki bizler şu anda Hakîm bir kitabın âyetleriyle karşı karşıyayız. Hakîm bir Allah’tan, hikmetin ve bilginin kaynağı olan bir Allah’tan gelmiş Hakîm bir kitabın âyetleridir bunlar. Rabbimiz kendisi Hakîm, hikmet sahibi, her şeyi bilen olduğu gibi bu kitabı da hikmet sahibidir. Bu kitabı da mahza hikmettir, hikmet doludur. Sûrenin hemen başında Rabbimizin kendisinin ve kendisinden gelen bu âyetlerin hakim olduğunu anlatması bize şu mesajı vermektedir: Kullarım bu kitap Hakîm olan bir Allah’tan gelme Hakîm bir kitaptır. Eğer sizler gerçek hikmete, gerçek bilgiye ulaşmak istiyor-sanız, eğer nîmet ehli olmak, hakim olmak istiyorsanız, yeryüzünde hiç bir varlığın ulaşamayacağı yaratılış bilgisine, Allah bilgisine, kulluk bilgisine ulaşmak istiyorsanız Hakîm olan Rabbinizden size gelen bu kitapla beraber olmak zorundasınız. Hikmetin, bilginin kaynağından gelen bu kitabı tanımak zorundasınız. Hakîm olan Allah’ın hikmet dolu âyetlerine kulak vermek zorundasınız. Tüm hayatınızda bu kitabı hareket noktası kabul etmek zorundasınız. Bunun dışında âlim olabilmek için, hakim olabilmek için, bilgin, bilge olabilmek için baş vuracağınız bir yol, bir usul yoktur buyuruyor. Bizi kitabıyla birlikte olmaya çağırıyor. Allah’ın kitabından haberdar olmayan insanların cehaletten kurtulmaları kesinlikle mümkün değildir. Dün de, bugün de, yarın da yeryüzünün en âlim insanları müslümanlardır. Evet bu kitabı bilenler âlimdir, bu kitapla beraber olanlar bilgindir. Bu kitaptan haberdar olanlar hikmet sahibidirler. Kur’an-ı Kerîmdeki bu tür âyetlerin anlamı budur. Yâni bunu bilenler âlimdir, bundan haberdar olanlar fakihtir, bununla beraber olanlar akıllıdır gibi. Ama Allah’ın kitabından, Allah’ın yeryüzü için gönderdiği hayat programından habersiz bir hayat yaşayanlar cahildir. Kâfirler ve müşrikler yeryüzünün en cahil, en akılsız insanlarıdırlar. Çünkü Kur’an’ın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki gerçek bilgi vahiydir. Gerçek bilgi Allah’ın bildirdiği bilgidir. Allah bilgisine sahip olan, vahiy bilgisinden haberdar olan kişi âlimdir. Yâni ilim müslümana aittir. Kur’an’ı ve sünneti tanıyan kişi, vahiyden haberdar olan kişi dünyanın en âlim kişisidir. Vahiyden habersiz yaşayan insanlar cahildirler, bilgisizdirler ve hem dünyalarını hem de âhiretlerini berbat etmiş insanlardır. Kitap ve sünnetten habersiz yaşayan kimseler zâlimlerdir ve Allah asla za-limlere yol gösterecek değildir. Onlar dünyada da âhirette de kaybetmiş kendilerini kötüye harcamış, hayatlarını boşa harcamış kimselerdir. Tüm dünya şahittir ki Kur’an’ın yeryüzünü şereflendirdiği ilk dönemde yeryüzünün en cahil toplumu Kur’an sayesinde yeryüzünün en âlimleri olmuştur. Dünyanın en bedevi insanlarını bu kitap dünyanın âlimi yaptı, dünyanın en hakimi yaptı, dünyanın en âdil yöneti-cileri, dünyanın en örnek insanları yaptı. Sadece dünyanın değil âhi-retin de en âlimi yaptı bu kitap onları. Yaratılış bilgisinin, Allah bil-gisinin, kulluk bilgisinin vs aklınıza gelebilecek her bilginin en âlimi yaptı bu kitap onları. Öyleyse bunu, bu değişmez gerçeği tüm insanlığa ilân ederek diyorum ki ey insanlar! Ey Allah kulları! Gelin durumunuz, konumunuz ne olursa olsun, makamınız konumunuz koltuğunuz, renginiz cinsiyetiniz, diplomanız, kariyeriniz, tahsiliniz diplomanız ne olursa olsun gelin Hakîm olan Allah’ın Hakîm olan kitabına yönelelim. Hikmete ulaşma yolumuz her zaman açıktır. Rabbimiz tüm kullarının önüne böyle bir rahmet kapısı açmıştır. Rabbimizin açtığı bu rahmet kapısından istifade etmesini bilelim ve yeryüzünde hiç bir kaynağın sunamayacağı, hiç bir Üniversitenin sağlayamayacağı, hiç bir müessesenin veremeyeceği en üstün bilgilerle, hikmet ve kulluk bilinciyle donanıp dünyanın ve âhiretin en âlimleri olma imkânını elde edelim. Veya bir başka mânâyla muhkem bir kitabın âyetleridir bu âyetler. Semavat gibi, yıldızlar gibi tahkim edilmiş, Allah tarafından sağlamlaştırılmış, asla birileri tarafından yıkılamayacak muhkem varlıklar gibi bu kitabın âyetleri de tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmıştır. Hiç kimse ona müdahale edemez, hiç kimse onu iptal edemez, hiç kimse onun âyetlerini kaldıramaz, hiç kimse onun yasalarını iptal edecek, ondan daha muhkem, ondan daha güzel bir yasa koyamaz. Böyle Allah tarafından tahkim edilmiş sağlamlaştırılmış kalpte olan kabulde olan, Levh-i Mahfuzdan dünyaya yansıyan bir kitabın âyetleridir bunlar. Veya bir başka mânâsıyla hayata hakim olan, hayata hükmeden, hayatın tümünde söz sahibi olan bir kitabın âyetleridir bunlar. Zira Kur’an hangi konuda ne diyorsa bu değişmeyen bir yasadır. İyi-kötü konusunda, hayır-şer konusunda, hak-bâtıl konusunda, adâlet-zulüm konusunda, iman-küfür konusunda, cennet cehennem konusunda, hayat-ölüm konusunda tek hakim, tek kıstas bu kitaptır. Kâinatta neler olacağı, insanların başlarına nelerin geleceği konularında bu kitap ne demişse, nelerden haber vermişse onlar mutlaka gerçekleşecektir. Çünkü bu kitap hayatın sahibi ve hayatı programlayan bir makamdan gelmektedir. Bilgi kendisinden olan, bilginin kaynağı olan bir Allah’tan gelme bir kitaptır bu. İşte böyle sözü söz olan, dediği de-dik olan ve hayata hakim olan bir kitaptır bu kitap. Aynı zamanda zaman içinde değeri, hükümleri, yasaları pör-süyüp, eskiyip, aşınıp değerini kaybetmeyecek bir kitaptır bu kitap. Çünkü bu kitabın yasaları zaman ve mekânla sınırlı değildir. Zama-nın kendisini eskitemeyeceği, üzerinden yağmurlar, karlar, boralar geçse de tek yasasına, tek harfine bile halel getiremeyeceği, asla hiç bir gücün ezip bozamayacağı kalpte olan, kabulde olan, Levh-i Mahfuzdan dünya âlemine yansıyan bir yazgının âyetleridir bunlar. Kıyâmete kadar eskimeden tüm insanlığın problemlerini çözebilecek bir kitabın âyetleridir bunlar buyurarak kitabını ortaya koyduktan sonra bakın şöyle buyuruyor:
2. “İçlerinden birine, “İnsanları uyar ve inananlara, Rab’leri katında yüksek makamlar olduğunu müjdele” diye vahy ettiğimiz, insanların tuhafına mı gitti ki, kâfirler: "Bu apaçık bir büyücüdür” dediler?” Evet kendi içlerinden, kendilerinden olan bir kişiye onları uyarmak üzere vahiy göndermemiz çok tuhaf mı geldi onlara? Acayiplerine mi gitti bu durum? Mekke müşriklerinin tuhaflarına giden, bir türlü kabullenemedikleri hususlar şunlardı: a: Allah nasıl olur da vahiy gönderebilir? Nasıl olur da Allah bizim hayatımıza karışabilir? b: Allah nasıl olur da yeryüzündeki insanlardan bizim gibi birini elçi seçip, onu muhatap kabul edip de, ona kendi bilgisinden aktarabilir? Nasıl olur da bir beşere bizim hayatımıza karışmak üzere vahiy gönderebilir? Nasıl olur da bir Meleği değil de böyle bizim gibi bir beşeri görevlendirebilir? Nasıl olur da böyle bizim gibi bir beşerle konuşabilir? c: Allah nasıl oluyor da bizim içimizden malı, mülkü, makamı, koltuğu, serveti samanı olmayan sıradan bir insana vahiy gönderiyor? Allah bu iş için Ebu Talip’in yetiminden başkasını bulamamış mı? İşte bu insanların tuhaflarına giden hususlar bunlardı. Bir türlü akıllarına sığdıramıyorlardı bunları? d: Bir de peygambere gelen Kur’an âyetlerinin ortaya koyduğu ölüm ötesi hayatın varlığına taaccüp ediyorlardı. Nasıl olur da öldükten sonra tekrar dirilebiliriz? Nasıl olur da yaşadığımız bu hayatın ötesinde bir hesap, kitap olabilir? diyorlar ve âhiretin varlığını reddetmeye çalışıyorlardı. Tabii kendi içlerinden seçilen peygamberi reddederlerken bi-rinci dertleri Allah’ın vahiy göndererek, hayat programı göndererek hayatlarına karışmasını reddetmekti. Allah böyle içimizden bir beşeri elçi seçerek, kitap göndererek, vahiy göndererek bizim hayatımıza karışmasın demeye çalışıyorlardı. İşte şaşkınlıkları da buradan kaynaklanıyordu aslında. Halbuki bunda şaşılacak hiç bir şey yoktu. Bu dünyayı kuran, bu dünyayı yaratan ve kendilerini yoktan var eden Allah’ın onların içlerinden birini sözcü olarak seçip, onları uyarmak üzere vahiy gön-dermesinden daha normal bir şey yoktur. İnsanın yaratıcısının onun hayatına karışmasından, kulunun hayatını düzenleyecek hayat programı göndermesinden daha normal ne olabilirdi? Kendilerini yaratan Rab’lerinin onların hayatlarını düzenlemek üzere belli yasalar göndermesi hiç de garip kabul edilecek bir şey değildir. Aksine asıl şaşılacak şey Onun yarattığı kullarına kulluk programı göndermeyerek onları ne yapacaklarını, nasıl yaşayacaklarını bilmez şaşkın bir vaziyette bırakmasıdır. Biz kimiz? Biz neyiz? Nereden geldik? Kim getirdi bizi bu âleme? Ne için geldik buraya? Öncemiz neydi? Sonramız ne olacak? Bundan sonra nereye gideceğiz? Bu kâinat nedir? Bu kâinat içinde benim konumum nedir? Rabbimizin bizleri bütün bu soruları cevaplayamaz bir vaziyette sancılar içinde bırakması asıl şaşılacak bir du-rumdu. Ama Rabbimiz öyle merhametlidir ki; bize merhametinin ge-reği peygamberler ve kitaplar göndererek, bize kulluk programları indirerek bizi böyle bir kaostan kurtarmıştır, böyle bir belirginsizlikten kurtarmıştır. Onun içindir ki Onun bize bu konularda bilgi göndermesine değil de göndermemesine şaşmak lâzımdı. İkinci hususa, yâni Allah’ın insanlardan birisini seçip ona vahiy ulaştırmasına gelince: Daha önce de Nuh toplumunun içinden bir Nuh (a.s)’ı, bir Âd toplumu içinden Hûd (a.s)ı, bir Semûd toplumu içinden Sâlih (a.s)’ı, İsrâil oğullarından Musâ (a.s)’ı da peygamber olarak seçen ve onlara kendilerinin de bildiği gibi bilgisinden aktaran, vahiy gönderen, hayat programı gönderen Allah değil miydi? Bunu bilmi-yorlar mıydı? Muhammed (a.s)’ı seçip onların hayatlarına karışmak, onların hayatlarını düzenlemek üzere vahiy göndermesine niye şaşırıyorlar? Bundan daha normal, bundan daha tabii ne var da? Eğer niye içimizden başka birine değil de Muhammed (a.s) a diye bir dertleri varsa ve böylece Allah’a akıl vermeye, yol göstermeye çalışıyorlarsa bilsinler ki Allah kimsenin etkisi altında olmayandır. Allah dilediğini seçer, dilediğine vahiy gönderir, dilediği zamanda gönderir, dilediği âyetleri, dilediği hükümleri, dilediği miktarda ve dilediği zaman dilimi içinde gönderir. Ve işte bu dileğiyle âhir zaman peygamberi olarak Hz. Muhammed (a.s)’ı seçmiş ve onunla da peygamberlik mührünü tamamlamıştır. Bundan sonra artık kıyâmete kadar hiç kimseye vahy etmeyeceğini bildirmiştir. Bu konuda ve her konuda Allah’ı hiç kimse zorlayamaz. Ya Rabbi bu peygamberliği niye filanlara vermedin de falanlara verdin? Niye iki şehirden iki büyüğe vermedin de Abdullah’ın oğlu Muham-med’e verdin bu görevi? Neden İsrâil oğullarından birine vermedin de Kureyş’ten birine verdin ya Rabbi? Neden Türklerden seçmedin de Araplardan seçtin ya Rabbi? diye hiç kimsenin Allah’a hesap sorma, Allah’ı yönlendirme ve Ona akıl verme hakkı yoktur. O dilediğini yapar. Aslında demin de ifade ettiğim gibi alçakların tüm bu itirazlarının altında yatan sebep Allah’ı hayatlarına karıştırmak istemiyor olmalarıdır. İstiyorlardı ki Allah hayatlarına karışmasın. İstiyorlardı ki Allah onlara arzularını, emirlerini, yasaklarını bildirmesin. İstiyorlardı ki bildikleri gibi keyiflerinin istediği gibi bir hayat yaşasınlar. Kendilerini yaratan, kendilerine ve tüm kâinatta egemen olan, hayatın da ölümün de sahibi olan, karşı gelinmez bir güç ve kuvvetin sahibi olan, göktekilerin ve yerdekilerin boyunlarındaki kulluk iplerinin ucu elinde olan Allah’ın arzularını duydukları zaman iştahları kaçacak, işledikleri bir kısım günahları yapamayacaklar da onun için reddetmeye çalışıyorlardı. Hayatlarının değişeceğinden hayatlarına bir takım kayıtlar geleceğinden korktukları için duymamaya çalışıyorlardı. Tamam Allah yücedir, Allah büyüktür, severiz sayarız; ama olduğu yerde dursun, O gökleriyle ilgilensin, diğer varlıklarıyla diğer mülküyle ilgilensin ama bizim hayatımıza karışmasın. Böyle içimizden bir peygamber seçerek arzularını emirlerini bize bildirmesin. O zaman dinlesek olmayacak, dinlemesek olmayacak, uysak olmayacak, uymasak olmayacak, iyisi mi reddedelim olsun bitsin diyorlardı. Tüm bu çabalarının altında yatan sebep aslında işte buydu. Eğer Allah niye bir Meleğe değil de bir beşere vahy ediyor di-yorsanız, buna taaccüp ediyorsanız bunda taaccüp edilecek bir şey yoktur. Aslında Allah’ın size, sizin cinsinizden, sizin içinizden, sizin örnek alabileceğiniz bir beşer göndermesi bir melek göndermesinden daha mantıklı, daha uygundur. En’âm’dan da öğreniyoruz ki Eğer onların istedikleri gibi kendilerine elçi olarak bir beşer değil de bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olurdu, defterleri dürülmüş olurdu. Artık kendilerine göz açacak zaman bile verilmezdi. Yâni eğer onlara bir melek gelseydi göz açacak kadar bile zaman verilmezdi. Çünkü onlar gerçekten bir melek görselerdi onun dehşetinden o anda işleri biter, canları çıkardı. Bakıyoruz günümüz kâfirlerinin de istedikleri budur. Bu adamlar günümüzde olduğu gibi aslında Allah’a inanan insanlardı. Göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’a inanıyorlardı ama hayata karışıcı olarak Allah’a inanmıyorlardı. Allah’ı hayatlarına karıştırmak istemi-yorlardı. Allah’ın onların hayatlarına karışmak üzere gönderdiği vahyin gerçek olup olmadığına dair delil istiyorlardı. Allah’ın hayata karışma konusunda odak nokta seçtiği elçisinden şüphe ediyorlardı. Halbuki onlar çocukluğundan beri bu elçiyi tanıyorlardı. Ona Mu-hammed’ül Emin lakabını kendileri vermişlerdi. Ona inanmıyorlar da yanında bir Meleğin indirilmesini istiyorlardı. Halbuki yeryüzünde insanlığın tarihinin başlangıcından beri Allah’ın değişmeyen bir yasası vardı. Allah insan hayatına karışma konusunda tarih boyunca hep insanlardan elçi seçmişti. Melekler ise her zaman ya o elçilere vahiy getirmek ya da Allah’ın insanları yok etmek, toplumları helâk etme emrini yerine getirmek üzere inmişlerdi. Halbuki Meleğin gelmesiyle iş bitmiş olacaktı. Meleğin gelmesiyle defterleri dürülmüş olacaktı. Bundan sonra artık hiç bir tevbe imkânı, hiç bir mühletin gözetilmesi söz konusu olamayacaktı. Ne oluyor? Bunu mu istiyorlar? Şu anda Allah’ın rahmeti gereği onlara mühlet tanıdığının, tevbe imkânı verdiğinin farkında değil mi bu adamlar? Bakın Furkân sûresinde buyurur ki Rabbimiz: "Melekleri görecekleri gün, o gün günâhkârlara hiç bir sevinç haberi yoktur. Ve: "size sevinmek yasak!" diyeceklerdir." (Furkân 22) Evet bunlar bir melek gelsin istiyorlar. Tabiat üstü bir şeyler bekliyorlar iman etmek için. Yâni iman etmekten başka seçenek bırakmayacak biçimde kendilerini zorlayacak harikulade bir şeyler isti-yorlar. Eh öyle olunca da imanın bir kıymeti kalmıyor ki zaten. Gayb, gayb olarak devam ettiği sürece imtihan söz konusudur ve bu imtihan devam etmektedir. Ama gayb apaçık görülür olduğu zaman imtihan bitmiş ve bu imtihan sonuçlarının okunduğu âhiret başlamış olacaktır. Allah onun için melek göndermiyor. Yâni Allah imtihan dönemi bitmeden önce sizi imtihan etmek istiyor bu sizin için bir rahmetin tecelli-sidir. Rabbinizin böyle içinizden birine vahy etmesine taaccüp mü ediyorsunuz? Ki o peygambere: İnsanları uyarsın ve iman edenlere de müjdeler versin diye biz vahy ettik. İnsanları yaşadıkları hayatta o hayata karışmak üzere Rab’leri tarafından gönderilmiş hayat programına, kulluk programına, hayatın sahibinin gönderdiği yasalara uymaları, bu yasalar istikâmetinde bir hayat yaşamaları konusunda uyarması ve Rab’lerinin hayat programına karşı gelen veya ondan habersiz bir hayat yaşayan kimseleri cehennemle uyarması ve Rab’lerinin istediği şekilde yaşayan mü’minleri de cennetle müjdelemesi için Biz o peygambere vahy ediyoruz. Demek ki peygamberin iki görevi var. Birisi uyarmak, diğeri de müjdelemek. Müjde mü’minlere uyarı da tüm insanlığa mahsustur. Ama unutmayalım ki Rasulullah efendimize indirilen bu kitabın uyarısı sadece kâfirlere değildir. Yâni zaman zaman bu uyarının bize de dön-dürüldüğünü gördüğümüzde sakın yadırgamayalım, sakın kendimizi uyarının dışında tutmayalım. Ne oluyor! Ben müslümanım! Ben iman etmişim! Ben âlimim! Ben hocayım! Ben bu işin ilmini yapmışım! Ben müftüyüm! Ben şu kadar haccetmişim diyerek bizi kitapla uyaran bir müslümanın uyarısını göz ardı ederek kitaba ters düşen tavrımızı düzeltme hususunda inatçı olmayalım. Evet bu kitap kıyâmete kadar tüm insanlığı uyarmaya devam edecektir. Bu kitabın uyarısını herkes kendisine yapılmış bir uyarı kabul etmek zorundadır. Mü’min de kâfir de bu kitabın uyarısıyla uyarılmak zorundadır. Hiç birimizin ne âlimimiz ne cahilimiz, ne hocamız ne hacımız, ne amirimiz ne memurumuz, ne zenginimiz ne fakirimiz, ne güçlümüz ne zayıfımız, ne kadınımız ne erkeğimiz hiç birimizin ben yolumu bulmuşum, benim bu kitabın uyarısına ihtiyacım yok demeye hakkı yoktur. Yeryüzünün en şerefli insanları olan peygamberler bile Allah’tan gelen bu uyarılara kulak vermişler, Allah’tan gelen bu âyetlerle hayatlarını düzenlemişlerse artık bu konuda hiç birimizin kendisini bu kitabın uyarısından müstağnî görmesi mümkün değildir. Evet demek ki bu kitap tüm insanlığı uyarmak ve mü’minlere de müjdeler vermek için gelmiştir. Peki acaba mü’minlere müjdenin konusu neymiş? Neyle müjdeliyor Rabbimiz mü’minleri? Kim ki bu kitapla beraber olur, gecesinde gündüzünde bu kitapla hareket eder, hayatını bu kitapla düzenler, bu kitabı tanıyıp bu kitabın istediği bir hayatı, Allah’ın kendisinden istediği bir hayatı yaşarsa: Onlar için Rab’leri katında doğruluk makamları “kademe sıdkın” vardır. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu “Kademe Sıdkın” ifadesinin bir kaç mânâsı vardır: a: Kadem, kıdem önde olmak, benzerlerini geçmiş olmak demektir. Bu adam şunlara göre daha kıdemli deriz ya. İşte o mü’minler hem dünyada, hem de âhirette insanların en kıdemlisi olacaklardır. Dünyada kitap hikmetine, peygamber hikmetine sahip olmaları bakımından, vahiy bilgisine, varlık bilgisine sahip olmaları bakımından tüm insanlardan kıdemlidir onlar. Levh-i Mahfuzda liste başıdır onlar. Kıyam günü kabirlerinden ilk kaldırılanlardır onlar, Cennete ilk girecek olanlardır onlar. Her bakımdan hem dünyada hem de âhirette kıdemlidir o mü’minler. b: Veya onların önceden takdim ettikleri sâlih amelleri sebebiyle, Rab’lerine sundukları mal ve can karzları sebebiyle, önceden gönderdikleri hasenatları sebebiyle onlar için Rab’leri katında çok yüce dereceler vardır. Tabii Rab’leri katında bir dereceden söz edilince, birilerinin önünde olma, birilerini geçme söz konusu olunca, elbette bu yarışta ileri geçmenin ölçüleri de Allah ölçüleri olacaktır. Birileri parada öne geçme, birileri makamda, mansıpta öne geçmeyi hedefleyebilir. Ama Allah ölçülerinde bunların hiç birisinin bir değeri yoktur. Onun katında değerli olan Onun belirlediği yasalar çerçevesinde değerli olanlardır. c: Rasulullah efendimizin Rabbine ve Onun rızasına yakınlığıdır. Kâinatın efendisinin Rabbine yakınlığı sebebiyle onun şefaatine o mü’minler lâyık olacaklardır demek olacaktır mânâ. Böylece anlıyo-ruz ki Rab’lerinden şerefli bir elçiye vahiy gönderilmesi aslında kendilerini cennete ulaştıracak bir rahmet kapısının açılışı ve Rab’leri katında kendilerine şefaat edecek, bu konuda mü’minleri kurtarmak üzere ileri atılacak, öne geçecek kadem-i sıdk bir elçinin gönderilişi anlamına gelmektedir ama bu insanlar bu nîmete karşı nankörlük ediyorlar ve onu taaccüple karşılıyorlar diyor Rabbimiz. Yâni kendilerini kurtarmak üzere kendilerine gönderilen bu elçinin gelişine, kendilerine böyle bir rahmet kapısının açılışına memnun olmuyorlar. Kâfirler dediler ki gerçekten bu apaçık bir sihirdir veya bu apaçık bir sihirbazdır. Yâni gerek peygamber ve gerekse onun okuduğu âyetler karşısında hayret ve dehşete kapılan kâfirler onun karşısında âcizliklerini de itiraf adına diyorlar ki bu ancak açık bir sihirbazdır, bilgiç bir sihirbazdır, profesyonel bir sihirbazdır. Tabii Kur’an karşısında, peygamber karşısında kâfirlerin yapabilecekleri başka bir şey yoktu. Vahiy karşısında ne yapacaklarını bilemeyen bu insanlar iftiraya sarılarak peygamberi de onun getirdiği vahyi de reddediverdiler. Kâfirler biliyorlardı ki o bir sihirbaz değildir. Biliyorlardı ki bu kitabın âyetleri bugüne kadar hiç bir sihirbaz tarafından söylenememiş sözlerdi ama sıkışınca ne yapsınlar başka diyecek bir şey bulamadılar ve öyle deyiverdiler. Allah’ın Resûlü onlara Allah âyetlerini arz edince Mekkeli müşrikler kesinlikle bunun insan sözü olmadığını, olamayacağını insan üstü harikulade bir söz olduğunu anlıyorlardı. Çünkü o güne kadar pek çok hatip, pek çok şair görmüşlerdi. Onlardan hangisi söyleyebilmişti bunu? Hiç birisinin böyle sözleri söyleyebilmesi mümkün değildi. Kendi içlerinden birisi olan Muhammed bin Abdullah’ın böyle bir sözü söylemesi de mümkün değildi. Çünkü aralarında doğup bü-yümüştü. Çocukluğundan beri tanıyorlardı onu. Kur’an’ın kesinlikle bir insan sözü olmadığını biliyorlardı ama onu reddetmeye de karar-lıydılar ve onun için de söyleyebilecekleri bir tek şey kalmıştı o da bu bir sihirden başkası değildir. Kur’an-ı Kerîme şiir dediler, sihir dediler, evvelkilerin masalları dediler, insan sözünden başkası değildir bu dediler. Dediler ama bu-na kendileri de inanmadılar. Çünkü eğer Kur’an şiirse o zaman on-dan bu kadar korkmanın anlamı ne? Piyasada yığınlarla şiir söyleyip duran insan vardı. Buların hangisinin arkasına bu kadar insan düşmüştü? Yok eğer Kur’an sihirse ve onu size getiren Peygamber bir sihirbazsa, eh piyasada bu kadar sihirbaz var, bunlardan hangisinden bu kadar korkulmuş? Hangisine karşı bu kadar tedbir alınmış? Bırakın eğer o bir sihirbazsa piyasada bir sihirbaz daha dolaşsın. Ke-sinlikle biliyorlardı ki o bir sihirbaz değil. Bunu içlerinden en bilginleri, en düşünürleri itiraf ediyor ve bırakalım onu kendi haline eğer Araplara galip gelirse bu zafer bu şeref bizim olur, yok eğer o bir peygamber değil de mağlup olacak olursa ondan kurtuluruz diyorlardı. Evet dediler ki bu bir sihirdir ve peygamber de bir sihirbazdır. Peki şimdiye kadar hangi sihirbaz bunları gösterebilmişti? Hangi sihirbaz bu sözleri söyleyebilmiş? Meselâ Hz. Musâ’yı düşünün ona da sihirbaz demişlerdi. Hangi sihirbaz becerebilirdi bunu? Hangi sihirbaz kendisine mutlak ceza verecek olan yeryüzünün en zâlim ve en güçlü ordusuna sahip olan bir kralın sarayına böyle bir cesaretle girebilmişti bugüne kadar? Ve şimdi böyle zâlim bir idarecinin karşısında hangi sihirbaz bir asayı yılan haline getirebilirdi? hangi sihirbaz bir el çabukluğuyla, biz göz işaretiyle koskoca bir ülkeyi açlık ve felâkete sürükleyebilirdi? Hangi sihirbaz bir ülkenin tamamının evlerine kurbağalar, çekirgeler, bitler doldurabilirdi? Hangi sihirbaz tüm suları kan haline getirebilirdi? Evet bugüne kadar hangi sihirbaz becerebilmişti bütün bunları? Hattâ Mü’min sûresinde anlatılır Allah’ın bu güçlü elçisine karşı şöyle diyordu: Sen bizi sihrinle yurdumuzdan çıkarmaya, bizim dinimizi değiştirmeye ve Mısırın yönetimini eline geçirmeye mi geldin? Oysa kesinlikle biliyorlardı ki o güne kadar hiç bir sihirbazın sihir gücüyle bir memleketi fethettiği görülmemişti. Sihirbazlar sadece kendisinden mükâfatlar alabilmek o güne kadar onun ayaklarını öpmekten başka bir şey yapmamışlardı bunu çok iyi biliyorlardı. Onun içindir ki Firavunun hem sen bir sihirbazsın demesi hem de arkasından sen benim krallığımı ele geçirmek istiyorsun demesi onun kafasının ne denli karıştığını göstermektedir. Gerek o günkü Firavunun ve gerekse bugünkü Mekke müşriklerinin, gerekse yirminci asrın kâfirlerinin, ateistlerinin peygambere sihirbaz, peygamberin getirdiği âyetlere de sihir diyen bu insanların bu çifte standartları onun bir sihirbaz değil tüm bunları Allah desteğiyle gösteren bir peygamber olduğunu anladıklarını; ama saltanatlarının, statülerinin yok olmasından endişe ettikleri için, hayatlarının değişeceğinden, keyiflerinin kaçacağından, zevklerinin kaçıp bir kısım günahları işleyemeyeceklerinden ötürü onu reddetmeye çalıştıklarını göstermektedir.
3. “Doğrusu sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra arşa hükmeden, işi düzenleyen Allah'tır, izni olmadan kimse şefaat edemez. İşte Rabbin olan Allah budur. Ona kulluk edin. Nasihat dinlemez misiniz?” O Allah, size kitap gönderen, size elçiler göndererek sizin cennet yollarınızı açan, gönderdiği kitapları ve elçileri vasıtasıyla kâfirleri cehennemle uyaran, mü’minleri de cennet ve rahmetle müjdeleyen Allah, sizin Rabbiniz olan Allah gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır. Rabbiniz olan, tüm kâinatın Rabbi olan sizin hayatınızı düzenleme gücüne, bilgisine ve hikmetine sahip olan, sizin üzerinizde hâkimiyet, otorite ve yetki sahibi olan Allah, sizin üzerinizde Kahhâr olan Allah, gökler ve yeryüzünü altı günde yaratmıştır sonra da arşı istivâ etmiştir. Bu altı gün nasıl bir gündür bunu bilmiyoruz. Yâni şu bizim bildiğimiz 24 saatlik bir gün değildir bu. Çünkü Rabbimizin gökler ve yeri yarattığı o dönem ne gün vardı, ne de güneş. Çünkü bizim şu anda bir gün dediğimiz zaman dilimi dünyanın kendi çevresinde dö-nüşüyle alâkalı bir zaman dilimidir. Kur’an-ı Kerîmde başka gün tabirlerini de görüyoruz. Yaratılış günü, melek günü, dünya günü, âhiret günü, sürur ve azap günleri gibi. Bunların ne demek olduklarını bil-miyoruz. Allah katında malum olan bugünlerin ne demek olduğunu anlamasak da inanıyoruz ki Rabbimiz gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır. Burada bir de sadece göklerin ve yerin yaratılışından söz edilmektedir. Halbuki kâinatın tümünün yaratılmasıyla onun bir parçasının yaratılması arasında Allah için her hangi bir fark yoktur. Çünkü Allah için bir zerrenin yaratılışıyla kâinatın gerçeği aynıdır. Evet yaratan var eden Allah’tır. Sizler ve her şey varlığınızı Allah’a muhtaçsınız. Hayatın kaynağı Allah’tır. Hayatın sahibi O olduğu gibi sonunda onu alacak olan da Odur. İşte böyle güçlü bir Allah’tan geliyor bu kitap ve bu peygamber. Gökleri ve yeri yaratmış sonra da: Arşa istivâ etmiştir. Tüm kâinatı, tüm mevcudatı, tüm mülkünü hâkimiyeti altına, egemenliği altına almıştır. Canlı ve cansız tüm mev-cudatı kendi saltanatı altına almıştır. İşlerini de O tedbir edip düzen-liyor. Tüm mevcudatı O yönetiyor. Her şeyin melekûtunu, mülkiyetini elinde tutuyor. Tedbir bir işin istenilen sonuca ulaşması konusunda o işin önünü ardını, başını sonunu, nasıl başlayıp nereye varacağını bilerek gözetmek, takdir etmek, idare etmek demektir. Tedbir belli bir hikmete ve bilgiye uygun olarak işleri yaratmak, takdir etmek demektir. Allah, müdebbirdir ve aynı zamanda kayyımdır. Kayyum ise, sürekli insanları ve tüm varlıkları görüp gözeten, güç ve kuvvetiyle onları sevk eden, hareket ettiren, hareketlerini yaratan ve koruyandır. Evet Allah Kayyum dur. Yâni kendi zatı ile kaimdir. Varlığı kendisindendir. Varlığı konusunda başkalarına muhtaç değildir. Başkaları ise onunla kaimdir. Tüm varlıklar var olabilmek için ona muhtaçtırlar. Var olabilmek için ve varlıklarını sürdürebilmek için her şey Ona muhtaçtır. Evet kayyum her an tüm varlıklar âlemini idare eden ve ayakta tutan demektir. “Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkı ancak Allah'a aittir. O, canlıları babalarının sulbünden kararlaşmış ve anaların rahminde kararlaşmakta iken de bilir. Her şey apaçık bir Kitaptadır.” (Hûd 6) Evet tüm varlıkların yaratıcısı ve idarecisi olan Allah, kâinattaki tüm varlıkların yerlerini, rızıklarını, nerede olduklarını, nasıl bir hayat yaşadıklarını neye muhtaç olduklarını, nasıl bir hayat programı izlemeleri gerektiğini bilen Odur, belirleyen Odur. Bu âyet-i kerîme Rabbimizin rubûbiyetini gündeme getiren bir âyet-i kerîmedir. Dikkat ederseniz âyet-i kerîmede önce yaratmadan söz ediliyor. Göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Rabbimiz kendisini or-taya koyduktan sonra, rubûbiyetini ortaya koyuyor. Çünkü insanlar Allah’ın ulûhiyyetini tanıyor ve kabul ediyorlardı. Yâni yaratıcı ve İlâh olarak bildikleri tanıdıkları bu Allah’ın rubûbiyetini, yâni hayata karışmasını reddediyorlardı. Hayatlarına karışacak başka Rab’ler, başka ilâhların varlığını iddia ediyorlardı. Halbuki Rab olanın, ilâh olanın yaratıcı olması gerekecekti. Yaratıcı olmayanın ulûhiyet ve rubûbiyet konusunda söz hakkı da olmamalıydı. Hiç bir şey yaratmayan hattâ bırakın kendisi dışında bir şeyler yaratmasını kendisini bile yaratmaktan âciz olan, kendisi de Allah’ın yaratmasına muhtaç olan âciz varlıkların asla rab olamayacakları ilâh olamayacakları ortaya konulmak-tadır. Madem ki yaratıcı Odur, madem ki gökleri ve yeri, göktekileri ve yerdekileri yaratan Odur, madem ki mutlak güç ve kudret sahibi Odur, madem ki göklerde ve yerlerde ne varsa hepsinin kendisine boyun büktüğü, arzu ve yasalarına teslim olduğu varlık Allah’tır öy-leyse; ey insanlar: Siz de Ona boyun bükmek, siz de Onun belirlediği yasalar istikâmetinde bir hayat yaşamak ve kulluğunuzu sadece Ona yapmak zorundasınız. Tüm hayatınızda sadece Onu dinlemek zorundasınız. Üstelik dünyayı yaratıp da böyle köşesine çekilmeyen, sizi yaratıp da sizinle ilgilenmeyen, sizi kendi halinize bırakan bir Rab değildir O. Benim işim buraya kadardı, dünyanızı ve sizi yarattım işim bitti. Bundan sonra artık ne dünyanızla ne de sizinle ilgilenmiyorum. Ne haliniz varsa görün, nasıl isterseniz öylece yaşayın, keyfinize gö-re, bildiğinize göre bir hayat yaşayın diyerek bizi kendi halimize terk eden bir Rab değil. Yaratıklarıyla sürekli diyalog halinde olan, yaratıklarının hayatını, işlerini tedbir edip düzenleyen, hayat veren, rızık veren, öldürecek ve yaptıklarımızdan bizi hesaba çekecek olan bir Rab. Evet işte bu Allah arşı istivâ etmiştir. Arş bir kralın tahtına oturması demektir, ama böyle cismâni bir oturuş değil hükümdarlık sıfatıyla muttasıf olması demektir. Yâni hükümdarlığın, hâkimiyetin taht sayesinde değil tahtın hükümdar sayesinde ikâmesi anlatılır. Yâni “İsteva maal arş” değil “İsteva alel arş”dır. Yâni Allah arşla beraber oldu değil, arştan üstün oldu, arşa hükmetti anlamınadır. Çünkü “İsteva” karar kılmak, tek düze olmak, yüksek olmak, yüce olmak, istila etmek, hâkimiyeti altına almak ve kaplamak anlamınadır. Rabbimiz zaman ve mekândan münezzeh iken acaba bu âyetiyle neyi kast ediyor. Burada imanımız gereği diyebileceğimiz en doğru ve en güzel söz şudur: Rabbimiz bu âyetiyle neyi kast ettiyse odur. Bu konuda te’vile gerek de yoktur, imkânımız da yoktur. Çünkü bu tür âyetler müteşabih âyetlerdir ve bizim bu konularda bilgimiz olmadığı için aynen inanıyoruz. İnanıyoruz ki Rabbimiz arşı istivâ etmiştir. Ama bu istivânın ne demek olduğunu, keyfiyetinin ne olduğunu bilmiyoruz. Birisi İmam Mâlik efendimize istivâdan sormuş, “keyfe” demiş. İmam Mâlik efendimiz bir müddet sustuktan sonra vücudundan müthiş bir ter boşanır ve der ki: “İstivâ malum, keyf ise gayri makuldür. Buna iman vacip, sual ise bidattir” der. Bize yönelik olarak şu kadarını söyleyelim: Allah Haydir. Allah tüm kâinata hükmedendir. Allah tüm kâinatta sözü geçendir. Hıristiyanların dedikleri gibi Allah gökleri ve yeryüzünü altı günde yarattı da sonra yedinci günü yorulup dinlenmeye çekilmiş değildir. Aristo’nun ve Aristo yolunun yolcularının, demokratik kafaların dedikleri gibi dünyayı yaratmış sonra da ne haliniz varsa görün, nasıl isterseniz öylece yaşayın, ben dünyayla ilgilenmiyorum diyerek köşesine çekilmiş, dünya işini bize bırakmış değildir. Hayata karışandır Allah. Hayata hükmedendir Allah. Tüm kâinatta hükmü geçendir Allah. Çünkü yaratılış bitmemiştir. “Kün” emriyle her an yaratılış devam etmektedir. Şu anda yaratılanlar Allah tarafından yaratılmakta, şu anda da tüm eylemlerimizi yaratan Allah’tır. Onun izni olmadan kim şefaat edebilir? O izin vermeden kimin şefaate yetkisi olabilir? Yukarıdaki âyetlerde gördük mülkün tamamı Allah’a aitken, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ınken her şey ve herkes Allah’ın kulu iken, Allah’ın mülkü iken kimin böyle bir şeye cesareti olabilir? Kim böyle bir şeye teşebbüs edebilir? Allah’ı kim etkisi altına alabilir? Allah karşısında kim söz sahibi olabilir? Allah’a etki etmek, Allah’a bir şey yaptırmak şöyle dursun en çok sevdiği Peygamberler ve melekler bile Onun huzurunda ağızlarını bile açmaya cesaret edemezler. Kur’an-ı Kerîm şefaat konusunu etraflı bir biçimde ele alıp anlatmıştır. Zira geçmişte ve günümüzde insanların sapmalarının en büyük sebeplerinden birisi bu şefaat meselesinin yanlış anlaşılmasıdır. Yahudilerin Hıristiyanların ve müşriklerin sapak noktasıdır bu şe-faat konusu. Geçmişte sapanlar bu yüzden sapmıştır. Yahudiler Uzeyr Allah’ın oğludur dediler. Hıristiyanlar Îsâ Allah’ın oğludur dediler. Müşrikler de melekler Allah’ın kızlarıdır dediler. Bunlar bu yaratıkların sıfatları konusunda hataya düştüler. Bunlara Allah’ın sıfatlarını vermeye kalktılar. Gerekenden fazla değer verdiler. Bunların yaptıkları işlerin başkaları tarafından yapılamayacağını, başkalarının yaptıklarını da bunların yapamayacağını iddia ettiler. Diğer yaratıklardan ayırdılar bunları. Bunların diğer varlıklardan daha çok Allah’a yakın olduklarını ya da Allah’ın bunlarla daha çok ilgilendiğini iddia ettiler. Aslında bütün bu iddiaların altında yatan sebep Allah’a velîahtlar bulmak çabasıydı. Allah’a karşı torpilli varlıklar bulmak çabasıydı. İşledikleri günahlara kılıf bulmak çabasıydı. Îsâ Allah’ın oğludur! Uzeyr Allah’ın oğludur! Melekler Allah’ın kızlarıdır! derken Allah’a torpil yaptırma gayretine giriyorlardı. Bir varlığın hatırından çıkamayacağı, sözüne iş yapacağı varlık elbette onun en yakını oğlu ve kızı olabilirdi. Allah’ı insan gibi farz etmenin yanılgısıydı bu. İnsanlara oğlu ya da kızı vasıtasıyla yaklaşılabildiğine göre Allah’a da bu yakınları vasıtasıyla yaklaşabileceklerini, ona karşı da şefaatçiler bulabileceklerini, torpil yaptırabileceklerini zannederek sapıp gittiler. Bugün de pek çok insan böyle düşünmektedir. Dünkülerin sapak noktası bugünkülerin de sapma konusu olmuş Allah korusun. Belki bir babaya oğlu, kızı veya bir yakını vasıtasıyla yaklaşmak mümkün olabilir. Ona tesir etmek, onu fikrinden vazgeçirmek mümkün olabilir belki ama yanıldıkları nokta Allah insan gibi değil ki. Allah baba gibi değil ki. Allah katındaki şefaatin insanlar arasında cereyan eden şefaat gibi olduğunu düşünmek Allah’ı insan gibi düşünmek ve Allah’ın sıfatları konusunda noksanlık izâfe etmektir ki bu şirktir ve Rabbimizi bundan tenzih ederiz. Bir kere azaba lâyık olanlar için kesinlikle şefaat yoktur. Yâni kesinlikle ne kâfirler için, ne ehl-i kitap için, ne Yahudiler, ne Hıristiyanlar ne de müşrikler için şefaat söz konusu değildir. Bunlar istedikleri kadar kendileri hakkında şefaatte bulunacak varlıklar bulmaya çalışsınlar, istedikleri kadar filan Allah’ın oğludur, falan Allah’ın kızıdır desinler kesinlikle onlar için şefaat söz konusu değildir. Kur’an-ı Kerîmde bunu anlatan pek çok âyet vardır. Mü’minler konusunda şefaate gelince bu kitap ve sünnetle caizdir ama, Kur’an’daki âyetlere baktığımız zaman bu şefaatin aslı da şudur: Yarın Allah huzurunda, Allah kullarına şefaatte bulunabilecek, şefaat edebilecek insanları Allah belirleyecektir. Bunu Allah’ın izni belirleyecektir. Allah’ın izin vermediği hiç bir kimse şefaat etme hakkını kendisinde bulamayacaktır. Meryem sûresinin 87. âyetinde Rabbimiz bu hususu anlatırken şöyle buyurur: "Rahmânın katında ondan söz almış olan kimselerin dışında hiç kimse şefaate lâyık olamayacaktır." (Meryem 87) Yine Tâ-Hâ sûresinin 109. âyetinde şöyle buyurulur: "O gün Rahmânın izin verdiği ve konuşmasına razı olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermeyecektir." (Tâhâ 109) Bu ve benzeri âyetlerden anlıyoruz ki şefaat edecek olanları yarın Allah belirleyecektir. Allah’ın kendilerine şefaat izni verdiği insanlar ancak şefaat edebileceklerdir. Evet şefaat edicileri Allah belirleyecek, ama şurasını da asla unutmayalım ki şefaat edilecek olanları da yarın Allah belirleyecektir. Yâni meselâ yarın Allah bana şefaat edebilme müsaadesini verse ben babama anama, kayınpederime, bacanağıma, arkadaşlarıma şefaat edemeyeceğim de Allah’ın şunlara, şunlara şefaat edebilirsin diye benim karşıma çıkardığı listede yazılı olanlara şefaat edebileceğim. Evet şefaat edecekleri de şefaat edilecekleri de yarın Allah belirleyecektir. Öyleyse bugünden birilerini şâfî makamında görüp onların ellerine eteklerine yapışmanın anlamı yoktur. Yarın bizi kurtarırlar diye Allah’a yapılması gereken kulluk birimlerinden bazılarını onlara yapmanın anlamı yoktur. Bilmiyoruz ki belki de bugün bizim şâfî makamında gördüklerimiz yarın şefaat ediciler olmak şöyle dursun belki de şefaat edileceklerin içinde bile yer almayabilirler. Öyleyse unutmayalım ki şefaatin tamamı Allah’a aittir. Ve de kulluğun tamamı sadece Ona yapılmalıdır. Şefaat edecek ümidiyle kulluğu parçalayıp da Allah’tan başkalarına da kulluk yapmaya kalk-mayalım. Kulluğumuzu sadece Allah’a yapalım, sadece Allah’a gü-venelim, sadece Allah’a bel bağlayalım, sadece Ona dua edelim, sa-dece Ona sığınalım. O dilerse beni sana, seni bana şefaatçi kılar yeter ki biz Onu razı etmeye çalışalım. Şefaat yetkisi bütünüyle Ona aittir. Çünkü O sizin Rabbinizdir. İşte bu Allah sizin Rabbinizdir. Kur’an’ın tümünün anlattığı, tarih boyunca tüm peygamberlerin ortaya koyduğu Allah sizin Rab-binizdir. Rab makamında, ulûhiyet makamında, hayatınızın kanunlarını düzenleme konusunda Rabbiniz Odur. O her şeyin yaratıcısıdır. Varlığımızın sebebi odur. Hayatın kaynağı Odur. Göklerin yerin gecenin, gündüzün, meyvelerin, sebzelerin sahibi Odur. Malımızı, evimizi, ailemizi, çocuklarımızı, makamımızı, paramızı, pulumuzu, aklımızı, zekamızı, bilgimizi her şeyimizi yaratan Odur. Allah Hâlıktır o halde ,Ona kulluk edin. Madem ki her şeyinizi yaratan Odur, madem ki her şeyinizi veren Odur o halde sadece Onu dinleyin. Zaten problem işte buradadır. Yaratıcı olarak herkes Allah’ı kabul ediyor da Rab olarak, hayata karışıcı olarak Onu kabule ya-naşmıyorlar. Meselâ müşrikler yaratıcı olarak, her şeyin var edicisi olarak, göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul ediyorlardı ama Rab olarak, hayata karışıcı ve kanun koyucu olarak Onu kabul etmi-yorlardı. Rızık verici olarak, yaratıklarının tümünü doyurucu olarak Allah’ı biliyorlar inanıyorlardı ama hayatı düzenleyici olarak Allah’a inanmıyorlardı. Yasa belirleyici olarak, hayata karışıcı olarak Allah’ı kabul etmiyorlardı. Halbuki Rab; terbiye eden, efendi, mürebbi, mâlik sahip gibi anlamlara geldiği gibi yaratıcılık özelliği de söz konusudur. Rab top yekun varlıklar âleminin var edicisi ve var ettiklerinin hayat programını da tanzim edicisidir. Rab kula nasıl bir hayat yaşayacağını belirleme makamında olan varlıktır. Bundan dolayıdır ki Allah Resûlünün: Onlar Allah’ı bırakıp da Allah’ın kanunlarını, Allah’ın belirlediği helâl haram yasalarını bir kenara bırakıp da din adamlarının idarecilerinin helâl haram yasalarını kabul eden Hıristiyan ve Yahudiler için Allah’ı bıraktılar da din adamlarını Rab’ler edindiler hadisi bunu anlatır. Demek ki Rab varlıklar dünyasının, melekler, cinler ve insanlar âleminin yaratıcısı ve yaratma yasasının koyucusudur. Burada Allah’ınıza kul olun! demek yerine "Rabbinize kul olun!" denildiğine göre şöyle bir espriyi de hatırlayalım: Rab; yâni siz öyle bir Allah’a kul olunki o sizin Rabbinizdir. Çünkü Rab demek hayata program çizen varlık demektir. Rab demek günlük hayat programını tespit eden demektir. Rab demek yap ve yapma! deme yetkisine sahip olan varlık demektir. Bakın buna yetkili olmaya hak kazandırıcı bir özelliği de var Allah’ın o da hem yaratıcı hem de İlâh olmasıdır. Yâni başka çareniz yok sadece Onu dinlemek zorundasınız çünkü sizi yaratan Odur. Sizin her şeyinizi yaratan, yaratan Odur. Şu andaki hayatınızı size lütfeden Odur. Elinizi ayağınızı, aklınızı fikrinizi, gecenizi gündüzünüzü, paranızı, imkânınızı veren Odur. Minnet duyacağınız, karşısında eğileceğiniz, yasalarına boyun bükeceğiniz tek varlık Odur. Öyleyse sadece Ona kulluk edin. Sadece Onu razı etmeye çalışın. Sadece Onun istediği biçimde bir hayat yaşayın. sadece Onun arzularını gerçekleştirin. Akıl etmez misiniz? Akıllarınızı kullanmaz mısınız? Madem ki tüm varlıkları, tüm kâinatı yaratan odur, madem ki sizi ve sizin olan her şeyi yoktan var eden Odur, madem ki yaratıcınız, rızık vericiniz, doyurucunuz, diriltici ve öldürücünüz olan bir Rable karşı karşıyasınız, madem ki şefaatin tümü de kendisine ait olan, egemenliğin, hâkimiyetin tamamı kendisine ait olan yaşadığınız bu hayatın sonunda kendisine hesap ödeyeceğiniz bir Allah’la karşı karşıyasınız öyleyse unutmayın ki kulluğunuz da sadece Ona olacaktır. Madem ki yaratıcı Odur, öyleyse unutmayın ki İlâh da Odur. Boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucu elinde olması gereken minnet duyacağınız varlık da Odur. Sadece Onu dinleyecek ve sadece Onun istediği gibi yaşayacaksınız. Ama siz bilirsiniz. İsterseniz Ona kulluktan kaçın. İsterseniz Onu bırakıp Onun kullarına kulluk yapmaya çalışın. İsterseniz Rab-binizi bırakıp içinizden bir kısım âciz varlıkları tanrılaştırıp onların yasaları istikâmetinde bir hayat yaşayın. Ama şunu asla unutmayın ki:
4. “Hepinizin dönüşü, Onadır. Allah'ın vaadi haktır. O, önce yaratır, sonra inanıp yararlı işler yapanların ve inkâr edenlerin hareketlerinin karşılığını adâletle vermek için tekrar diriltir. İnkârcılara, inkârlarından ötürü kızgın bir içecek ve can yakıcı azab vardır.” Dönüşünüz Onadır. Attığınız her adım, alıp verdiğiniz her nefes sizi Ona doğru götürmektedir. Yaşadığınız bu hayatın sonunda yaptıklarınızın hesabını vermek üzere Onun huzuruna gideceksiniz. Onun yargılamasıyla karşı karşıya geleceksiniz. Sizler şu anda Onun tarafından getirildiğiniz bu dünyada her an Ona doğru koşmaktasınız. Unutmayın ki Allah’ın vaadi haktır. Allah vaadinde asla hulf etmeyendir. Allah ne demişse, ne vaadetmişse hepsi haktır. Öleceksiniz demişse, sonra dirilecek ve hesaba çekileceksiniz demişse haktır, doğrudur. Benim istediğim biçimde yaşayanlara cennet var demişse, Beni ve Benim istediğim kulluğu tanımadan yaşayanlar, Benden başkalarına kulluk yapanlar cehenneme gidecek demişse haktır doğrudur. Benim kitabım sayesinde insanlar izzet ve şeref kazanacaklar, Benim yasalarıma uygun yaşayanlar yeryüzüne hakim olacaklar, kendi hevâ ve heveslerini putlaştıranlar da yeryüzünde zelil bir hayatın sahibi olacaklar demişse haktır. Kâfirler cehenneme, mü’minler de cennete gidecekler demişse doğrudur. Allah ne demişse, nelerin ger-çekleşeceğini haber vermişse sonunda mutlaka onlar gerçekleşecektir. Bundan hiç kimsenin en ufak bir şüphesi olmasın. O Allah, tüm mevcudatı yoktan var edendir. Yarattıklarını tekrar öldürüp diriltecek olan da Odur. Peki niye böyle yapacakmış Rab-bimiz? Yâni niye yaratmış insanları? Niye diriltecek öldürdükten sonra? Allah’a, Allah’ın istediği biçimde iman etmiş, Allah’tan gelenlere, Allah’ın istediği biçimde iman etmiş ve bu imanlarını sadece söz planında bırakmayarak hayatlarında görüntülemiş, imanlarının gereğini yapmış, yaşamış, pratize etmiş, imanlarından kaynaklanan bir hayat yaşamış mü’minleri adâletle mükâfatlandırmak için. Rabbimiz hakla adâletle mükâfat verecektir. Çünkü Rabbimizin yaptığı her işinde adâlet vardır. Allah haktır, kendisi haktır, gökleri ve yeri, göktekileri ve yerdekileri yaratması haktır, bizi yaratması haktır, bize hayat programı olarak gönderdiği kitabı haktır, bize kulluk örneği olarak gönderdiği elçileri haktır, bizi öldürmesi haktır, öldükten sonra bizi yeniden diriltip hesaba çekmesi haktır ve yine Onun hak yasaları gereği mü’minlere karşı mükâfat vermesi, yaşadıkları müslümanca bir hayatın sonucu olarak onları cennetle ve rahmetle ödüllendirmesi de haktır. Elbette adâlet bunu gerektirmektedir. Herkes nasıl yaşamışsa sonunda mükâfat veya ceza ona göre takdir edilecektir. Rabbimizin adâleti gereği herkes neye lâyıksa onu bulacak. Mü’min de kâfir de yaşadıkları bu hayatın sonunda Rabbimizin âdil hükmüyle karşı karşıya gelecektir. Kim neyi hak etmişse onu bulacaktır. Demek ki bu dünyada Allah’ın istediği biçimde yaşamış mü’-minlere bu tür mükâfatlar vardır. Peki kâfirlere ne varmış öbür tarafta? Kâfirlere gelince onlar için de Hamîm’den kaynar sudan bir içecek ve kâfirliklerinden dolayı da elem verici, acıklı bir azap vardır. Hamim kâfirlere cehennemde sunulacak içkidir. Kaynar su, maden eriyiği ya da kâfirlerin gözyaşlarıyla dolmuş havuzlardaki birikintidir ki onlara orada içirilecektir.
5. “Güneşi ışıklı ve ayı nûrlu yapan; yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için aya konak yerleri düzenleyen O'dur. Allah bunları ancak gerçeğe göre yaratmıştır; bilen millete âyetleri uzun uzadıya açıklıyor.” Allah güneşi bir aydınlık olarak yarattı. Ayı da bir nûr olarak yarattı. Evet güneşimizi yaratan O, ayımızı yaratan O, yeryüzünü ya-ratan, gökleri yaratan, yerdekileri ve göktekileri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı yaratan, karanlıkları ve nûru yaratan, güneşi zıya, ayı nûr kılan ve tüm bunları bizim hizmetimize âmâde yapan Allah’tır. Öy-leyse hamd da Allah’a aittir. Övgü ve senâ Allah’a aittir. Övülmeye lâ-yık tek varlık Allah’tır. Kulluk edilmeye lâyık tek varlık Odur. Sözü dinlenmeye lâyık tek varlık Odur. Böyle iken Allah’ı tanımayanlar başkalarına hamd etmeye çalışıyorlar. Başkalarını övmeye, başkalarına kulluk etmeye çalışıyorlar. Allah’ın yarattığı varlıkları yaratana denk tutmaya çalışıyorlar. Kimileri Allah’ın yarattığı maddeyi Allah yerine koyarak Allah’a denk tutuyorlar, aya, güneşe, yıldızlara veya maddeye tapınmaya çalışıyorlar. Ki-mileri Allah’ın yarattığı kulları Allah makamına oturtarak ona denk tu-tuyorlar, kimileri yeryüzünde Ona arkadaşlar izâfe ederek, ahbaplar izâfe ederek, vekiller ve yetkililer izâfe ederek, kimileri Allah’a çocuklar izâfe ederek, kimileri Allah’ın yarattığı ateşe, kimileri taşa toprağa, kimileri kadına, kimileri Allah makamına oturttukları insanlara, tâğut-lara tapınarak onları Allah’a denk tutmaya çalışıyorlar. Halbuki bunların hepsi birer yaratıktır. Hepsi de Allah’ın yarattığı kulu ve mülküdür. Tüm bu semavat ve arzdakileri yarattığı için Allah hamd e lâyıktır. Gökleri ve yeri yarattığı için, insanı yarattığı için, göktekileri yerdekileri insanın hizmetine sunduğu için Allah hamd edilmeye lâyıktır. İşte böyle bir yaratıcı ilâh olmaya lâyıktır. İşte böyle bir yaratıcı kulluğa lâyık olandır. Yaratmayla ulûhiyet arasında böyle bir bağ kuruluyor ve sonra da deniliyor ki onlar bütün bunları yaratanın Allah olduğunu bile bile yine de Allah’a denk ilâhlar bulmaya çalışıyorlar. Allah’tan başkalarını da hayatlarında söz sahibi kabul edip onların sözlerini de dinlemeye, onların arzularını da gerçekleştirmeye, onların kanunlarını da uygulamaya çalışıyorlar. Halbuki ilâh olanın, rab olanın, kendisine kulluk edilmesi gereken varlığın yaratıcı olması gerekir. Hani var mı Allah’tan başka böyle bir yaratıcı? Gökleri ve yeri yaratan başka birileri var mı? Ayı, güneşi, yıldızları, havayı, suyu yaratan başka birileri varsa tamam onlara da kulluk yapalım. Belki de güneşin bir aydınlık ayın da bir nûr olarak ifade edilmesi ayın ışığını güneşten aldığını beyan içindir. Yâni ayda aslında ışık yoktur da ışığını güneşten almaktadır deniyor, bu ifade belki de buna işaret ediyor. Ve ay için de menziller takdir ettik ki onunla senelerin ayların hesabını bilesiniz diye. Eğer Rabbimiz gecemizin zülüflerini aydınlatan aya, menziller, konaklar takdir buyurmasaydı biz bugün günlerimizin aylarımızın hesabını bilemezdik. Eğer Rabbimiz bize rahmetinin gereği tepemizin üzerine böyle bir takvim yerleştirmeseydi zamanı nereden bilebilecektik? Rahmetinin gereği geceyi ve gündüzü yaratmasaydı, bizler hep gece karanlığında ya da gündüz aydınlığında olsaydık bu hayatı nasıl yaşayacaktık? İşlerimizi nasıl görecek, yolumuzu nasıl bulacak veya dinlenmemizi, uykumuzu nasıl gerçekleş-tirecektik? Ama rahmetiyle bizi yaratan Rabbimizin bizim bu dünyada düzenli bir hayat yaşayabilmemiz için gerekli her türlü ortamı da hazırlamıştır. Daha bizi yaratmadan bu dünyada bizim rahat etmemiz için tüm hayat standartlarını hazırlamıştır Rabbimiz. Yiyip içeceklerimizden tutun da zaman ayarlamamıza kadar hiç bir şeyimizi ihmal etmemiştir. Hal böyleyken bütün bunları yaratan Rabbine karşı şu insan oğlu ne kadar da nankör davranıyor değil mi? Yaratılışı kendi elinde olmadığı halde, kendisine hayat için lâzım olan şeylerin hiç birisini kendisi yaratmadığı halde, ne varlığının ne de var edildiği hayatın dü-zenlenmesi konusunda kendisi söz sahibi olmadığı halde, ölümü ko-nusunda da en ufak bir söz hakkı olmadığı halde yine de kendisini bir şey zannedip Rabbine karşı kafa tutmaya kalkışmaktadır. Benim aklım var, benim anlayışım var, benim bilgim var, benim keyfim var, benim kimseye ihtiyacım yoktur. Ben kendi hayatımı kendim düzenleyebilirim. Ben hayatıma kimseyi karıştırmam. Benim hayatıma Allah karışamaz. Benim Allah’ın kitabına da, Onun hayat programına da, Onun elçisine de ihtiyacım yoktur diyen insan ne kadar da nankör, ne kadar da zavallı bir tavır sergilemektedir. Halbuki bu hayata gelişi de kendi elinde değil gidişi de. Halbuki hayatın sahibi de ölümün sahibi de Allah’tır. İnsanın sahibi de mülkün sahibi de Allah’tır. Hayat onun elinde, memat Onun elinde, mülk Onun elinde, güç, kuvvet, saltanat Onun elindedir. Halbuki bizim hayatımızın düzenini koyan da Allatır. Hayatın değişmez yasalarını koyan da Odur. Düşünün bir kere. Acıkmadan yaşayabiliyor muyuz? Susama-ya çare bulabiliyor musunuz? Üşümeye çare bulabiliyor musunuz? Ölüme çare bulabiliyor musunuz? Hayır bizler zaten fıtraten Allah ya-salarına boyun bükmüşüz. Öyleyse izdırari olarak boyun büküp teslim olduğumuz Allah yasalarına, ihtiyarî olarak da teslim olmak zorundayız. Yâni müslüman olmak ve Allah’ın istediği biçimde bir hayat yaşamak zorundayız. Çünkü Allah bütün bu yarattıklarını boş yere, laf olsun diye yaratmamıştır. Yarattığı her şeyi hakla, hak olarak, hak yasalara bağlı olarak yaratmıştır. Ve bilen bir kavim için, anlayan bir toplum için, bu yaratılan âyetler üzerinde düşünen, kafa yoran, ibret almaya çalışan insanlar için bunların her birerinde ibretler vardır. Ancak bu âyetlerden bilenler ibret alacaklardır. Akıl sahipleri, akıllarını kullananlar ibret alacak ve onları yaratana kulluğa karar vereceklerdir. Kâfirler zaten akılsızlardır. Zaten kâfirin aklı olsaydı müslüman olurdu.
6. “Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, Allah'ın göklerde ve yerde yarattıklarında, O'na karşı gelmekten sakınan kimseler için âyetler vardır.” Allahu Teâlânın gökleri ve yeri yaratmasında muttakiler için âyetler vardır. Muttakiler için, takva erleri için âyetler deliller vardır. Allah adına bir hayat yaşamak isteyen, Allah’la yol bulmak isteyen, yolunu Allah’a sorarak yaşamak isteyen, Allah’ın rızasını kazanmaya yönelmiş kimseler için âyetler vardır. Gözümüzün önünde görsel âyetler, kulağımızın dibinde metluv âyetler, semavat ve arzda bizi yaratıcıya götürecek, Allah’ın varlığına mihmandarlık yapacak pek çok âyetler vardır. Bütün bu âyetlerle birlikte bir hayat yaşamak, bütün bu âyetler arasında onların delaletiyle bir hayat yaşamak, işte Allah’ın bizden istediği hayat budur. Allah’ın bizden istediği kulluk budur. Ama insanlardan kimileri bu âyetleri görmezden gelerek, Allah’ın âyetlerini örterek, örtbas ederek, Allah’ın âyetlerini gündemlerinden düşürerek, sadece dünyayı tercih ederek bir hayat yaşamadan yanalar. Allah’-tan ve Allah’ın hayat programından habersiz keyiflerinin istediği gibi bir hayat yaşamadan yanalar.
7,8. “Bizimle karşılaşmayı ummayan ve dünya hayatından hoşnut olup ona bağlananların ve âyetlerimizden habersiz bulunanların, işte bunların kazandıklarına karşılık varacakları yer cehennemdir.” Bizimle kavuşmayı ummayanlar, bizimle karşı karşıya gelecekleri randevu gününü hesaba katmayanlar, ölüm ötesini hesaba katmadan yaşayanlar, öldükten sonra dirilip hesaba çekileceklerini kabul etmeyenler, dünya hayatından razı olup onu tatminkâr bulanlar, dünyayla mutmain olup onun ötesinde âhirete bir meyil bir arzu duymayanlar, dünyayı ve dünya nîmetlerini yeterli bulup âhiret adına bir yatırımda bulunmayanlar. Evet işte ancak bunlar bizim âyetlerimizden gafildirler diyor Rabbimiz. Evet işte Allah’ın âyetlerine karşı gaflet içinde olanlar bunlardır. Kim ki dünyayı yeterli bulur, kim ki dünyayı hedef bilir, dünya ve içindekilerden razı olur, onu tatminkâr bulur, onunla yetinmeyi dü-şünür, dünyayla mutlu olur ve dünyanın ötesindeki âhiret mutluluğunu, cennet nîmetlerini ve cennet saadetini arzu etmezse elbette bu kişi Allah’ın âyetlerinden gafil olacaktır. Benim için önemli olan dünyadır, dünyam iyi olsun da gerisi önemli değildir, dünyada ulaşayım da gerisi önemli değildir diyerek, dünyayı tatminkâr görerek tüm plan ve programını dünyayı kazanma adına yapan bir kişinin elbette Allah’ın âyetleriyle ilgilenmesi mümkün olmayacaktır. Elbette Allah’ın âyetlerinden gafil olan bir kimse de dünya hayatını Allah’ın istediği gibi değil de kendi istediği biçimde değerlendirecek ve böylece o kişinin dünyası da âhireti de berbat olacaktır. Çünkü Allah’ın istediği biçimde yaşanmayan dünyanın Allah katında hiç bir değeri yoktur. İmtihan için geldiğimiz bu dünya hayatı Allah’ın istediği gibi değerlendirilir, Allah’ın belirlediği hayat programı istikâmetinde yaşanırsa bir değer ifade edecektir. Dünyayı Allah’ın istediği biçimde değerlendiren insanların dünya hayatları da güzel, âhiret ha-yatları da güzel demektir. O zaman mü’min dünyada da cennet hayatını yaşamış olacaktır. Ama dünyada Allah’ın programıyla değil de kendi hevâ ve hevesleriyle yaşayan ve yine kendi hevâ ve hevesleriyle dünyayı hedef bilen, onunla tatmin olan, onu yeterli gören, onun ötesindeki hayata hazırlık içinde olmayan kişi Allah’ın âyetlerinden habersiz, Allah’ın âyetlerine karşı gaflet içinde yaşayan kişi demektir. İşte böylelerinin varacağı yer cehennemdir. Dünyada yaptıklarından dolayı, kazandıklarından dolayı onların gidecekleri yer cehennemdir, ateştir. Evet işte dünya hayatında dünyayı hedef bilen, dünyayı tercih edip âhireti ve âhiretteki mutlulukları mükâfatları hesaba katmadan bir hayat yaşayan, yaşadığımız hayat ancak işte bu dünya hayatıdır, bunun ötesinde başka bir hayat yoktur. Varsa da yoksa da hayat bu dünya hayatıdır, bu hayatın ötesinde ne dirilme vardır ne de hesap kitap diyerek hayatını dirilme de hesap kitap da yoktur inancına bina ederek yaşayan, dünyada ne bulmuşlarsa mal mülk, ev bark, dükkan tezgah, şan şöhret, yeme içme, giyinme kuşanma gibi onlardan razı olan, onlarla övünen insanların sonunda gidecekleri yer burasıdır. İşte bunlar bizim âyetlerimizden gafildirler buyururken Rab-bimiz bu duruma düşmenin sebebini de aslında burada açıklamış oluyor. Allah’ın âyetlerinden gaflet. Allah’ın âyetlerinden habersizce bir hayat yaşamak. Allah’ın hayatımıza diktiği işaret levhâlârını örte-rek, Allah’ın yol gösterici uyarılarını gündemden düşürerek yaşanan bir hayatın sonucu elbette böyle olacaktır. Bir insan düşünün ki Allah tarafından dünyaya getiriliyor, dünyada kendisi için gerekli tüm ya-şam şartları hazırlanıyor, muhtaç olduğu tüm nîmetler cömertçe kendisine sunuluyor ve yine Allah tarafından geçici bir imtihan süresi için getirildiği bu dünyada nasıl bir hayat yaşayacağına dair kendisine bir hayat programı gönderiliyor, bu programın icrası konusunda kendisine örnek elçiler sunuluyor. Sonra da eğer böyle bir hayatı yaşarsan sonunda Rabbinin cenneti var, değilse sen bilirsin ateş seni bekliyor diye açık, açık uyarılıyor. İşe bütün bunlara rağmen bir insan düşünün ki Allah’ın kendisine verdiği bu hayattan istifade ediyor, Allah’ın kendisine verdiği tüm nîmetleri kullanıyor ama Allah’ın kendisine gönderdiği vahyi reddediyor, bu hayatın yaşam kurallarını, hayatın katalogunu görmezden geliyor Allah’ın kendisine gönderdiği peygamberin hayat programını reddediyor ve kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya kalkışıyor. Kendi görüşlerine, kendi heveslerine tapınarak bir hayat yaşamaya kalkışıyor. Şehvetleri varsa, kadın kız varsa, para pul varsa, şöhret, alkış varsa, yeme içme varsa tamam, bundan başkası bize lâzım değil diyorsa elbette onun gideceği yer de cehennemdir ateştir. Rabbimizin bu uyarıları istikâmetinde kendimizi hesaba çekmek zorundayız. Acaba okuduğumuz bu âyetler çerçevesinde bizim yerimiz neresidir? Bu âyetler ışığında acaba bizim konumumuz nedir? Acaba yaşadığımız hayatta ne kadar dünyacıyız ne kadar âhiretçiyiz. Acaba yaşadığımız hayat gerçekten Allah’ın âyetlerinden kaynaklanan bir hayat mı, yoksa Allah’ın âyetlerinden gaflet içinde, onlardan habersizce bizim kendi hevâ ve heveslerimizden kaynaklanan bir hayat mı? bunu çok ciddi düşünmek zorundayız. Yâni acaba dünyamız için âhiretimizi fedâ etmiş, âhireti unutarak tüm plan ve programlarımızı dünya için mi yapıyoruz? bunu çok ciddi düşünmek zorundayız. Elbette müslümanın hayatında da dünyayla ilgilenme vardır. Yeme, içme, giyinme, kuşanma, kazanma harcama gibi. Çünkü biz dünyada yaşıyoruz, dünya şartlarında yaşıyoruz. Ama müslüman hiç bir zaman dünyası için âhiretini fedâ eden insan değildir. Müslüman dünyasını Allah için, Allah’ın haber verdiği ebedî saadet yurdu âhiret için yaşayan insandır. Bunu hiç bir zaman unutmamalıyız. Onun içindir ki bu âyetler ışığında kendimizi hesaba çekmek zorundayız. Acaba şu anda Allah’ın âyetleri bizim gündemimizde ne kadar yer işgal ediyor? Acaba gündemimizde ne kadar cennet var? cehennemi ne kadar düşünebiliyoruz? Gündemimizde dünya mı var yoksa bunlar mı? En çok dert edindiğimiz şey nedir? bunu ciddi ciddi düşünmek zorundayız. Eğer şu anda bizim dünyamızda bizim gündemlerimizde gerçekten âhiret hakimse, gerçekten cennet ve cehennem hakimse, yaşadığımız hayatta tüm eylemlerimizde, tüm tavırlarımızda, tüm amellerimizde hakim unsur bunlar ise o zaman biz hayata Allah’ın âyetleriyle bakabilecek, hayatı Allah’ın vahyiyle değerlendirecek, problemlerimizi Allah’ın âyetleriyle çözümleyecek ve Allah’ın bize lütfettiği bu dünya hayatını Allah’ın istediği biçimde değerlendirecek bir noktadayız demektir. Ama bütün hemmimizle, bütün gayretimizle dünyaya yönel-miş, dünyanın peşine takılmış, dünyayla tatmin olmuş, daha fazla ka-zanma, daha fazla üretim, daha fazla ekonomi, daha fazla alkış, daha fazla makam, daha fazla koltuk ve şöhret peşine takılıp, dünyanın içine gömülüp âhireti hatırımıza bile getirmeyecek bir pisliğin içine düşmüşsek, o zaman bilelim ki biz Allah’ın âyetlerinden uzak, Allah’ın hayat programından habersiz bir hayatın içindeyiz demektir ki bu ha-yatın sonu cehennemdir. Allah’a kulluğa, Allah’ın dinini, Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini tanıyarak iyi bir müslüman olmaya ayrılması gerek zamanın sadece para kazanmaya ayrıldığı bir hayat insanı cehennemden başka bir yere götürmez. Allah’ın âyetleriyle birlikte olmayan, Allah’ın âyetlerinden habersiz yaşayan, toplumun empoze ettiği sahte âyetlerle, toplumun sunduğu sahte hedeflerle, sahte önderlerle, sahte peygamberlerle, şeytanla ve şeytan vahiyleriyle hareket eden bir kimsenin gideceği yer elbette şeytanların gidecekleri yer olacaktır. Bundan sonraki âyetinde kendi âyetleriyle hareket eden, Allah’ın âyetlerini gündeminde canlı tutarak o âyetler istikâmetinde bir hayat yaşayan ve böylece dünya ve âhiret dengesini Kur’an, yâni tercihini Allah’ın istediği şekilde bir hayattan yana kullanan, ölüm öte-si hayatı hesaba katarak yaşayan mü’minlerin hem dünyada hem de âhirette kazanacakları mükâfatları mutlulukları anlatacak Rabbimiz bakın şöyle buyuruyor:
7,8. “Bizimle karşılaşmayı ummayan ve dünya hayatından hoşnut olup ona bağlananların ve âyetlerimizden habersiz bulunanların, işte bunların kazandıklarına karşılık varacakları yer cehennemdir.” Bizimle kavuşmayı ummayanlar, bizimle karşı karşıya gelecekleri randevu gününü hesaba katmayanlar, ölüm ötesini hesaba katmadan yaşayanlar, öldükten sonra dirilip hesaba çekileceklerini kabul etmeyenler, dünya hayatından razı olup onu tatminkâr bulanlar, dünyayla mutmain olup onun ötesinde âhirete bir meyil bir arzu duymayanlar, dünyayı ve dünya nîmetlerini yeterli bulup âhiret adına bir yatırımda bulunmayanlar. Evet işte ancak bunlar bizim âyetlerimizden gafildirler diyor Rabbimiz. Evet işte Allah’ın âyetlerine karşı gaflet içinde olanlar bunlardır. Kim ki dünyayı yeterli bulur, kim ki dünyayı hedef bilir, dünya ve içindekilerden razı olur, onu tatminkâr bulur, onunla yetinmeyi dü-şünür, dünyayla mutlu olur ve dünyanın ötesindeki âhiret mutluluğunu, cennet nîmetlerini ve cennet saadetini arzu etmezse elbette bu kişi Allah’ın âyetlerinden gafil olacaktır. Benim için önemli olan dünyadır, dünyam iyi olsun da gerisi önemli değildir, dünyada ulaşayım da gerisi önemli değildir diyerek, dünyayı tatminkâr görerek tüm plan ve programını dünyayı kazanma adına yapan bir kişinin elbette Allah’ın âyetleriyle ilgilenmesi mümkün olmayacaktır. Elbette Allah’ın âyetlerinden gafil olan bir kimse de dünya hayatını Allah’ın istediği gibi değil de kendi istediği biçimde değerlendirecek ve böylece o kişinin dünyası da âhireti de berbat olacaktır. Çünkü Allah’ın istediği biçimde yaşanmayan dünyanın Allah katında hiç bir değeri yoktur. İmtihan için geldiğimiz bu dünya hayatı Allah’ın istediği gibi değerlendirilir, Allah’ın belirlediği hayat programı istikâmetinde yaşanırsa bir değer ifade edecektir. Dünyayı Allah’ın istediği biçimde değerlendiren insanların dünya hayatları da güzel, âhiret ha-yatları da güzel demektir. O zaman mü’min dünyada da cennet hayatını yaşamış olacaktır. Ama dünyada Allah’ın programıyla değil de kendi hevâ ve hevesleriyle yaşayan ve yine kendi hevâ ve hevesleriyle dünyayı hedef bilen, onunla tatmin olan, onu yeterli gören, onun ötesindeki hayata hazırlık içinde olmayan kişi Allah’ın âyetlerinden habersiz, Allah’ın âyetlerine karşı gaflet içinde yaşayan kişi demektir. İşte böylelerinin varacağı yer cehennemdir. Dünyada yaptıklarından dolayı, kazandıklarından dolayı onların gidecekleri yer cehennemdir, ateştir. Evet işte dünya hayatında dünyayı hedef bilen, dünyayı tercih edip âhireti ve âhiretteki mutlulukları mükâfatları hesaba katmadan bir hayat yaşayan, yaşadığımız hayat ancak işte bu dünya hayatıdır, bunun ötesinde başka bir hayat yoktur. Varsa da yoksa da hayat bu dünya hayatıdır, bu hayatın ötesinde ne dirilme vardır ne de hesap kitap diyerek hayatını dirilme de hesap kitap da yoktur inancına bina ederek yaşayan, dünyada ne bulmuşlarsa mal mülk, ev bark, dükkan tezgah, şan şöhret, yeme içme, giyinme kuşanma gibi onlardan razı olan, onlarla övünen insanların sonunda gidecekleri yer burasıdır. İşte bunlar bizim âyetlerimizden gafildirler buyururken Rab-bimiz bu duruma düşmenin sebebini de aslında burada açıklamış oluyor. Allah’ın âyetlerinden gaflet. Allah’ın âyetlerinden habersizce bir hayat yaşamak. Allah’ın hayatımıza diktiği işaret levhâlârını örte-rek, Allah’ın yol gösterici uyarılarını gündemden düşürerek yaşanan bir hayatın sonucu elbette böyle olacaktır. Bir insan düşünün ki Allah tarafından dünyaya getiriliyor, dünyada kendisi için gerekli tüm ya-şam şartları hazırlanıyor, muhtaç olduğu tüm nîmetler cömertçe kendisine sunuluyor ve yine Allah tarafından geçici bir imtihan süresi için getirildiği bu dünyada nasıl bir hayat yaşayacağına dair kendisine bir hayat programı gönderiliyor, bu programın icrası konusunda kendisine örnek elçiler sunuluyor. Sonra da eğer böyle bir hayatı yaşarsan sonunda Rabbinin cenneti var, değilse sen bilirsin ateş seni bekliyor diye açık, açık uyarılıyor. İşe bütün bunlara rağmen bir insan düşünün ki Allah’ın kendisine verdiği bu hayattan istifade ediyor, Allah’ın kendisine verdiği tüm nîmetleri kullanıyor ama Allah’ın kendisine gönderdiği vahyi reddediyor, bu hayatın yaşam kurallarını, hayatın katalogunu görmezden geliyor Allah’ın kendisine gönderdiği peygamberin hayat programını reddediyor ve kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya kalkışıyor. Kendi görüşlerine, kendi heveslerine tapınarak bir hayat yaşamaya kalkışıyor. Şehvetleri varsa, kadın kız varsa, para pul varsa, şöhret, alkış varsa, yeme içme varsa tamam, bundan başkası bize lâzım değil diyorsa elbette onun gideceği yer de cehennemdir ateştir. Rabbimizin bu uyarıları istikâmetinde kendimizi hesaba çekmek zorundayız. Acaba okuduğumuz bu âyetler çerçevesinde bizim yerimiz neresidir? Bu âyetler ışığında acaba bizim konumumuz nedir? Acaba yaşadığımız hayatta ne kadar dünyacıyız ne kadar âhiretçiyiz. Acaba yaşadığımız hayat gerçekten Allah’ın âyetlerinden kaynaklanan bir hayat mı, yoksa Allah’ın âyetlerinden gaflet içinde, onlardan habersizce bizim kendi hevâ ve heveslerimizden kaynaklanan bir hayat mı? bunu çok ciddi düşünmek zorundayız. Yâni acaba dünyamız için âhiretimizi fedâ etmiş, âhireti unutarak tüm plan ve programlarımızı dünya için mi yapıyoruz? bunu çok ciddi düşünmek zorundayız. Elbette müslümanın hayatında da dünyayla ilgilenme vardır. Yeme, içme, giyinme, kuşanma, kazanma harcama gibi. Çünkü biz dünyada yaşıyoruz, dünya şartlarında yaşıyoruz. Ama müslüman hiç bir zaman dünyası için âhiretini fedâ eden insan değildir. Müslüman dünyasını Allah için, Allah’ın haber verdiği ebedî saadet yurdu âhiret için yaşayan insandır. Bunu hiç bir zaman unutmamalıyız. Onun içindir ki bu âyetler ışığında kendimizi hesaba çekmek zorundayız. Acaba şu anda Allah’ın âyetleri bizim gündemimizde ne kadar yer işgal ediyor? Acaba gündemimizde ne kadar cennet var? cehennemi ne kadar düşünebiliyoruz? Gündemimizde dünya mı var yoksa bunlar mı? En çok dert edindiğimiz şey nedir? bunu ciddi ciddi düşünmek zorundayız. Eğer şu anda bizim dünyamızda bizim gündemlerimizde gerçekten âhiret hakimse, gerçekten cennet ve cehennem hakimse, yaşadığımız hayatta tüm eylemlerimizde, tüm tavırlarımızda, tüm amellerimizde hakim unsur bunlar ise o zaman biz hayata Allah’ın âyetleriyle bakabilecek, hayatı Allah’ın vahyiyle değerlendirecek, problemlerimizi Allah’ın âyetleriyle çözümleyecek ve Allah’ın bize lütfettiği bu dünya hayatını Allah’ın istediği biçimde değerlendirecek bir noktadayız demektir. Ama bütün hemmimizle, bütün gayretimizle dünyaya yönel-miş, dünyanın peşine takılmış, dünyayla tatmin olmuş, daha fazla ka-zanma, daha fazla üretim, daha fazla ekonomi, daha fazla alkış, daha fazla makam, daha fazla koltuk ve şöhret peşine takılıp, dünyanın içine gömülüp âhireti hatırımıza bile getirmeyecek bir pisliğin içine düşmüşsek, o zaman bilelim ki biz Allah’ın âyetlerinden uzak, Allah’ın hayat programından habersiz bir hayatın içindeyiz demektir ki bu ha-yatın sonu cehennemdir. Allah’a kulluğa, Allah’ın dinini, Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini tanıyarak iyi bir müslüman olmaya ayrılması gerek zamanın sadece para kazanmaya ayrıldığı bir hayat insanı cehennemden başka bir yere götürmez. Allah’ın âyetleriyle birlikte olmayan, Allah’ın âyetlerinden habersiz yaşayan, toplumun empoze ettiği sahte âyetlerle, toplumun sunduğu sahte hedeflerle, sahte önderlerle, sahte peygamberlerle, şeytanla ve şeytan vahiyleriyle hareket eden bir kimsenin gideceği yer elbette şeytanların gidecekleri yer olacaktır. Bundan sonraki âyetinde kendi âyetleriyle hareket eden, Allah’ın âyetlerini gündeminde canlı tutarak o âyetler istikâmetinde bir hayat yaşayan ve böylece dünya ve âhiret dengesini Kur’an, yâni tercihini Allah’ın istediği şekilde bir hayattan yana kullanan, ölüm öte-si hayatı hesaba katarak yaşayan mü’minlerin hem dünyada hem de âhirette kazanacakları mükâfatları mutlulukları anlatacak Rabbimiz bakın şöyle buyuruyor:
9. “İnananlar ve yararlı iş yapanları, imanlarına karşılık Rab’leri doğru yola eriştirir; nîmet cennetlerinde onların altlarından ırmaklar akar.” İman edenler Allah’a, Allah’ın istediği biçimde, iman edenler, Allah’tan gelenlere Allah’ın gönderdiği biçimde iman edenler, peygambere Allah’ın gönderdiği örnekliliği içinde iman edenler, kitaba Allah’ın istediği biçimde iman edenler. Evet inanılması gerekenlere Allah’ın istediği biçimde iman eden ve bu imanlarını sadece söz planında, iddia planında bırakmayarak hayatlarında görüntüleyenler, imanlarının pratiğini gerçekleştirip amele dönüştürenler, imanlarının nasıl pratize edileceği konusunda peygamberlerini adım adım takıp edenler. Allah’a iman, Allah’ın istediği hayatı yaşamaya imandır. Kitaba iman, hayatı onunla düzenlemeye ve amellerini kitap kaynaklı yapmaya imandır. Peygambere iman, da onun hayatta örnekliliğine imandır. Evet işte böyle iman edenler ve imanlarını amele dönüştürüp hayatlarında görüntüleyenler var ya işte bunlara imanları ve teslimiyetleri sebebiyle Rab’leri hidâyet edecek onlara dosdoğru yolunu gösterecektir. Demek ki bir insan imanından da, küfründen de bizzat kendisi sorumludur. Yâni Rabbimiz insanları kendi iradeleriyle baş başa bırakmaktadır. İnsanlara iman ya da küfürden her hangi birisini tercih imkânı vermekte ve hür iradesiyle yapacağı bu tercihine göre onu sorumlu tutmaktadır. Rabbimiz hiç kimseyi kendisine özgür bir irade vermedikçe sorumlu kılmıyor. Rabbimiz kullarına akıl vermiş, hayrı şerri birbirinden ayırt edecek temyiz vermiş, yâni hayır ve şer yollarını da göstermiş, peygamberler göndermiş, o peygamberleri vasıtasıyla yol gösterecek âyetler indirmiş sonra da insanlara şöyle buyurmuştur: Kullarım, ben size hayrı da şerri de, hakkı da bâtılı da, cenneti de cennet yolunu da cehennemi de cehenneme götürü yolları da gösterdim. Size bu ikisinden birisini tercih imkânı ve iradesi de verdim. Haydi buyurun bu özelliklerinizle ya kabul edin ya da reddedin. Artık bundan sonra hiç birinizin her hangi bir mâzeret ileri sürmeye hakkınız kalmamıştır. Kâfirliği seçen, seçimini kâfirlikten yana kullanan insanın suçlusu başkası değil bizzat kendisidir. Hür iradesiyle de İslâm’ı seçen, seçimini Allah’a kulluktan yana kullanan kimsenin bu güzel sorumluluğu da kendisine aittir. Çünkü onu bizzat seçen kendisidir. Çünkü bir kimse hür iradesiyle İslâm’ı seçmedikçe, iradesini o istikâmette kullanıp gereğini yerine getirmedikçe Allah zorla onun İslâm’ını da onay-lamıyor. Allah zorla hiç kimseyi müslüman yapmıyor. Zorla hiç kimseyi kâfir yapmadığı gibi müslüman da yapmıyor. Bir adam kendi gönlüyle kendi iradesiyle kâfirliği tercih edecek, Allah onun tercihini onaylayacak ve bu tercihine göre bir hayat yaşayacak ve sonunda bu tercihinin âkıbetine katlanacak. Veya adam kendi hür iradesiyle müslüman-lığı tercih edecek, Allah onun tercihini onaylayacak ve hayatını bu imana bina edecek ve sonunda bu tercihinin karşılığını görecektir ve kurtulacaktır. Durum böyle olunca da ne kâfirlerin ne de müslümanların bugün kaderci bir anlayışa kapılarak benim bu tercihim ve bu tercihe bağlı olarak yaşadığım hayatımın suçlusu ben değilim bunun suçlusu kaderimdir, suçlusu Allah’tır diyerek tüm günâhlarından sıyrılması mümkün değildir. Bu felsefeye kapılarak insanların tüm pisliklerin-den, tüm rezaletlerinden sıyrılarak kendilerini temize çıkarma gayretleri Allah’tan ve Allah’ın âyetlerinden gafil bir şekilde kendi şeytani felsefelerinin ardına düşmelerinden, bilgisizce, mesnetsizce kendi hevâ ve heveslerini putlaştırmalarından kaynaklanmaktadır. İşte Allah’ın kitabında haber verdiğine göre Allah hiç kimsenin tercihinden, hareketlerinden sorumlu değildir. Allah hiç bir kimseyi hiç bir tercihe zorlamamaktadır. Hiç bir kimseyi hiç bir harekete zorlamamaktadır. Aksine insanlar hür iradeleriyle iman ya da küfürden birini kendileri seçmektedirler. Binaenaleyh kendi hür iradesiyle küfrü tercih eden kâfirin cehenneme kadar yolu var diyoruz. Ama imanı, teslimiyeti ve cenneti tercih eden kullarına da Rabbim bu tercihlerine göre hidâyet etmektedir. Onlar, o mü’minler bu tercihlerinden ve bu tercihlerine uygun olarak yaşadıkları müslümanca bir hayatlarından ötürü altlarından ırmaklar akan Naim cennetlerindedirler. Evet bu müslümanlar tercih ettikleri imanları sebebiyle ve bu imanlarından kaynaklanan yaşadıkları hayatları sebebiyle Naim cennetlerindedirler. Kâfirler küfre kullandıkları tercihleri sebebiyle cehennemde azabın içinde perişan olurlarken mü’minler de Naim cennetlerinde nîmetlerin içindedirler. Böyle bir sonuca müracaat için zaman geç değildir. Her an buna müracaat edip sözleşme imzalayabilirsiniz. Gece veya gündüz ne zaman isterseniz. Siz tercihinizi bundan yana kullanmaya karar verdiğiniz anda bilesiniz ki Allah’ı yanı başınızda hazır bulacaksınız. Rabbiniz hemen sizi böyle bir anlaşmada taraf kabul edecek, sizin bir adım atmanıza o koşarak gelecek ve sizinle böyle bir akdi imzalayacak ve sonunda sizin için cennetinden razı olacaktır. Cennetini sizin için ayakkabınızın tokasından daha yakın kılacaktır. Öyle bir cennet ki altlarından ırmaklar akmaktadır. Bal ırmak-ları, süt ırmakları, şarap ırmakları ve su ırmakları. Öyle bir cennet ki aradığınız her şey var. Öyle bir cennet ki sahibinin şanına lâyıktır, başka bir şey demeye gerek yoktur.
10. “Oradaki duaları: "Münezzehsin ey Allah'ım" dirlik temennileri: "Selâm size" ve dualarının sonu da: "Âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun" dur.” Evet onların, o yaşadıkları hayatla hak ettikleri cennete girmiş ve Rab’lerinin kendileri için hazırladığı gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, akıl ve hayallerinden bile geçiremeyecekleri enva-ı çeşit devletlere ve nîmetlere ulaşmış o müslümanların oradaki duaları şöyleymiş bakın: “Sübhanekallahümme” Allah’ım seni tesbih ederim, seni tenzih ederim! Ya Rabbi sen noksan sıfatlardan münezzeh ve kemal sıfatlarla muttasıfsın! Sen mükemmelsin! Sen seni nasıl tanıtmışsan seni öylece kabul ederim. Dünyada seni böylece tesbih ediyor ve mükemmel kabul ediyordum şimdi cennette de aynen bu tesbihim devam ediyor ya Rabbi. Çünkü ben dünyadayken böyle yaşadım. Dünyamı senin istediğin biçimde değerlendirdim. Dünyada senin hayat programını program bildim. Dünyayla âhiretin arasını ayırmadım. Dünyayla tatmin olup, dünyayı tatminkâr bulup âhireti unutmadım. Ben hayat programımı bu cennet üzerine bina ettim. Ben buranın heyecanıyla yaşadım diyecekler. Onların orada tahiyyeleri selâmdır. Yâni cennette mü’minler birbirleriyle karşılaştıkları ortamlarda da birbirlerine sözleri mukabeleleri sadece selâm olacaktır. Birbirlerine selâm diyecekler, selâmun aleyküm diyecekler, birbirlerine selâm, selâmet ve esenlik dileyecek-ler. Çünkü Selâm Rabbimizin isimlerinden birisidir ve böylece mü’-minler birbirlerine Rab’lerini hatırlatacaklar, bu nîmetleri kendilerine veren Rab’lerine hamdi ve Rab’lerinin nîmetlerinin güzelliklerini hatırlatacaklardır. Dünyada iken tüm bu nîmetleri Rab’lerinden bilip Ona teşekkür adına kulluklar yapmışlardı, şimdi cennette de kendilerine gözlerinin görmediği, kulaklarının duymadığı, akıl ve hayallerinden bi-le geçiremedikleri enva-ı çeşit nîmet ve lütuflarda bulunan Rab’lerine karşı hamd ve kullukları devam etmektedir. Elbette dünyada selâm, selâmet İslâm ve teslimiyet içinde bir hayat yaşayan mü’minlerin yurdu, selâmet yurdu olan cennet olacaktır. Dünyada kişi nasıl bir hayat yaşamışsa sonunda bulacağı hayat da onun aynısı olacaktır. İnsan şu anda nasıl bir hayat yaşıyorsa sonunda kavuşacağı hayat da onun aynısı olacaktır. Selâm, selâmet, emniyet ve teslimiyet içinde bir hayat yaşayan kişi sonunda selâmet yurdunda selâmet ve emniyet içinde bir hayata kavuşacaktır. Zaten şu anda mü’minler dünyada böyle bir hayat yaşıyorlar. Yâni şu anda mü’minler dünyada cennet hayatı yaşamaktadır, kâfirler de cehennemi yaşamaktadırlar. Nasıl? Hem cehennemi bir hayat yaşıyorlar ve hem de dünya hayatından memnun oluyorlar. Tüm hedefleri dünya hayatıdır. Ama tüm hedefleri dünya olsa da görüyoruz ki bu adamların dünyasında da hayır yoktur. Gerçi dış görünüşleri itibariyle dünyayı hedefledikleri için dünyada gerçekten erişemedikleri bir şey yok gibi ama nihâyet şu andaki hayalarını görüyoruz ki kendi elleriyle dünyalarını da bozmuşlar, mekânik bir hayata gelmişler, robotlaşmışlar, duyguları bitmiştir. Hisleri hareketleri kaybolmuştur, sevmek, sevilmek, ağlamak, gülmek gibi tüm insanî duyguları bitmiştir. Fedâkârlık, cefakarlık duyguları bitmiştir. Yedirme, içirme, infak ve akrabalık bağları bitmiştir. Karılık, kocalık bağları bitmiştir. Babalık oğulluk bağları bitmiştir. Her şeyleri bitmiştir. Böyle bir hayatın içinde tüm dünya onların olsa ne olacak? Şu anda aslında cehennemi yaşıyorlar, ama böyle bir hayat da onlara süslü geliyor. Bunu hayat zannediyorlar. Yâni çok rahat altlarından kaçırdıkları kadınlar, üstlerinden kaçırdıkları kocalar onların iç dünyalarında büyük ıstıraplar oluşturuyor, derin yaralar açıyor ama bunu sanki fevkalade güzel bir şeymiş gibi süslü görmeye çalışıyorlar ve her biri de bunu ortaya koymaktan hiç de sıkıntı duymuyorlar, çok rahat bir şekilde birbirlerini aşağıya indirebiliyorlar, çok rahat bir şekilde birbirlerini atlatabiliyorlar, rezil rüsva bir hayatı birlikte yaşıyorlar. Meselâ bir adam cadde ortasında herkesin gözleri önünde açlıktan geberip gitse; necisin diyen olmuyor ama yine de bu hayat kendilerine süslü gösteriliyor. İşte böyle tüm gördükleri, oldum olası bir dünya hayatları var, yaşasınlar bakalım zaten bu adamlar geberir gebermez hepsi de cehenneme gidecekler. Hakikaten acımak gerekiyor bu adamlara ama acımaya da hakkımız yok. Tümüyle sefaleti yaşıyorlar, ölür ölmez de cehenneme gidecekler, büyük bir azabın içinde bulacaklar kendilerini. Ve dünyada ne görmüşlerse zevkleri de sefaları da eğlenceleri de hepsi bu kadar olacak. Lâkin işin garibi bu halleriyle bile müslü-manlara hep tepeden bakıyorlar alay ediyorlar. Ama sakın ha sakın siz müslümanlar onların alaylarından etkilenmeyin. Onlara acınacak bir zavallı gözüyle bakalım. Ve gerçekten ağlanacak durumda olanların kendilerinin olduğunu söyleyelim onlara ve hiç bir zaman en ufak bir şekilde bile olsa kalbimizden onlara benzemek duygusu geçirmeyelim. Hiç bir zaman onların yaşadığı hayatın özlemini çekmek gibi bir duruma düşmeyelim. Çünkü ilim bizde, hikmet bizde, izzet ve şeref biz de, akıl ve feraset bizde, kitap bizde, hidâyet bizdedir. Bütün bunlara rağmen bunların, bu zavallıların bizim üzerimizde uyguladıkları propagandalar sonucu hemen hemen çoğumuzun da etkisinde kaldığı konular vardır. Bunu bitirmek zorundayız çünkü dünyada cehennemi yaşayan bu adamlara imrenebileceğimiz hiç bir şey yoktur. Ama dünyada şu anda cennet hayatını yaşayan, dünyada Allah’ın istediği hayatı yaşayan, dünyada birbirleriyle selâmlaşan, bir-birlerine selâmı, İslâm’ı ve Allah’a teslimiyeti tavsiye eden mü’minler orada da bunu yaşayacaklar. Ve bu mü’minlerin dâvâlarının sonu Âlemlerin Rabbine hamd etmektir. Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Hamd sadece Allah’ın hakkıdır. Dünyadayken de zaten müslümanın ilk ve son işi, ilk ve son ve sözü buydu. Dünyada yasalarını uygulayarak Rabbine hamd ediyordu. Dünyada hatırını her şeyin ve herkesin hatırından üstün tutarak Rabbine hamd ediyordu. Dünyada Rabbinin istediği bi-çimde bir hayat yaşayarak Rabbine hamd ediyordu. Dünyada Rab-binin arzularından, Rabbinin emirlerinden razı olarak Ona hamd ediyordu. Dünyada bu böyle olduğu gibi öbür tarafta da böyle olacaktır. Dünyada Rabbine hamd ederek yaşayan bir müslüman yaşadığı bu hayatın ilkelerini kendisine gösteren ve sonunda kendisini cennete ulaştıran Rabbine orada yine hamd edecektir. Elhamdülillah ki bu Allah kendisine dünyada cennetin yolunu göstermişti. Elhamdülillah ki dünyada kitaplar ve peygamberler göndermek sûretiyle hem cennete hem de cehenneme gidişin yollarını göstermişti Allah. Eğer Rabbimiz bize şu anda cennete gidişin yolunu usulünü bildirmeseydi biz nereden bilebilecektik onu? İşte mü’minlerin hamdleri orada da devam edecektir.
11. “İyiliği acele isteyen kimselere Allah fenalığı da çabucak verseydi, süreleri hemen bitmiş olurdu. Bizimle karşılaşmayı ummayanları, azgınlıkları içinde bocalayıp dururlarken bırakırız.” Âhireti, cenneti ve cennetteki mü’minlerin mükâfatlarını gündeme getirirken bakıyoruz ki birden bire Rabbimiz sözü dünyanın değerlendirilmesine çeviriverdi. Hayat da böyle değil mi? Bir bakıyorsunuz hayattasınız, yaşıyor, amel işliyorsunuz, bir de bakmışsınız ki ölüvermişsiniz. Bir bakıyorsunuz dünyadasınız, bir de bakıyorsunuz ki âhirettesiniz. Bir bakıyorsunuz namazdasınız, bir de bakıyorsunuz ki dükkanda müşterilerinizle karşı karşıyasınız. Bir bakıyorsunuz Ramazandasınız, bir de bakıyorsunuz ki sofranın başındasınız. Bir bakıyorsunuz çocuksunuz, bir de bakıyorsunuz ki evleniyorsunuz. Bir bakıyorsunuz bir başarıyla, bir nîmetle kucaklaşıyorsunuz, bir de bakıyorsunuz ki bir acıyı, bir başarısızlığı solukluyorsunuz. Bir bakıyorsunuz sabahtasınız, bir de bakıyorsunuz ki akşamı idrak ediyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ki evlerinizin içindesiniz, ağaçların, semanın, kuşların, bulutların, insanların hayatın içindesiniz bir de bakıyorsunuz ki bunların hepsini geride bırakarak âhirettesiniz. Öyleyse unutmayalım ki attığımız her adım, alıp verdiğimiz her bir nefes bizi ölüme ve ölüm ötesinde başımıza geleceklere götürmektedir. İşte Kur’an’ın anlatımı da aynen böyledir. Bir anda dünyayı anlatırken, bir de bakmışsınız ki âhiret ortamındasınız. Yâni bakıyoruz ki Rabbimizin anlatımı da aynen insanlık hayatının sanki bir görüntüsüdür. Evet hayat ve ölüm iç içedir ve ölüm bize her şeyden yakındır. Gerçi şu anda bundan gafil olan insanlar ölümün, âhiretin, hesabın kitabın değil de başka şeylerin acelecisidirler. Paranın, pulun, makamın, mansıbın, hattâ kimi günâha batmış kimseler yaşadıkları hayatın karşılığı olarak kendilerini bekleyen azabın, ateşin acelecisidirler. Yaşadıkları hayatla sanki gelsin bakalım ne gelecekse gelsin de görelim diyorlar. Ey peygamber! Ve ey peygamber yolunun yolcuları! hani şu bahsettiğiniz, azap nerde kaldı? Hani nerede o? diyerek alaylı bir biçimde azaplarını acele istemektedirler. Akılsızlar, gariptir ki Allah’tan istenmesi ve beklenmesi gereken şeyleri Allah elçilerinden ve onların yolunun yolcusu müslümanlardan istiyorlar. Haydi ey peygamber şu bize vaadedip durduğun azap neyse getir de görelim bakalım diyorlar. Veya bugün kâfirler bunu şu andaki müslümanlardan istiyorlar. Tabii hainler ne peygamberlerin ne de onların yolcularının böyle bir azabı acilen kendilerine getiremeyeceklerini bildikleri için de bu konuda cesur davranabiliyorlar. Güya müslümanlara delil getirmiş ve galip gelmiş sayıyorlar kendilerini de işledikleri günahlara devama kılıf bulduklarını zannediyorlar. Tabii bunlar yeni değil, geçmiş toplumlar da peygamberlerinden aynı şeyleri istemişlerdi. Kur’an bunu detayıyla anlatır. Evet bu beyinsizlerin bu isteklerine karşılık Rabbimiz buyurur ki bakın: Eğer Allah insanlar için, onların işledikleri suçlar yüzünden hak ettikleri şerri acele etseydi, yâni bu insanların amellerinin karşılığını dünyada hemen gönderme konusunda acele etseydi ne olurdu? Onların hayra, hayır konusuna acele edip istedikleri gibi, yâni paraya, pula, mala mülke, dünyaya, dünyalıklara acele edip onları istedikleri gibi, onların dünyalık oldukları, maddeci kesildikleri gibi Allah da onlar için amellerinin karşılığı olan cezalarını, azaplarını gönderme konusunda acele etseydi onların ecelleri hemen acele gelir ve defterleri dürülürdü. Mühlet veriyor, imkân tanıyor belki dönerler diye. Belki pişman olurlar da bana kulluğu karar verirler diye. Bakın Şûrâ sûresi bize bu konuyu şöyle anlatır: “Başımıza gelen her hangi bir musîbet ellerimizle işlediklerimizden ötürüdür. O, yine de çoğunu affeder. "Yeryüzünde O'nu âciz bırakamazsınız. Allah'tan başka bir dostunuz da yardımcınız da yoktur.” (Şûrâ 30,31) Canınıza, malınıza gelen her hangi bir musîbet sadece sizlerin ellerinizle işlemiş olduğunuz günâhlar yüzündendir. Günâhlar sadece ellerle işlenmez. Ama genellikle fiiller elle işlendiği için burada eller ifadesi kullanılmıştır. Evet mallarınız ve canlarınız konusunda size ulaşan musîbetler sizlerin ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Ama sizin ellerinizle işlediklerinizden pek çoğunu Allah affetmektedir. Ellerinizle işlediklerinizden pek çoğunu Allah görmezden geldiği, kaale almayıp affettiği için bunların cezasını size tattırmıyor. Eğer Rabbiniz size bu kadar merhametiyle muamele etmeyip de yaptığınız her bir günâh yüzünden hemen cezalandırılsaydınız mutlaka hepiniz helâk olup giderdiniz. Kur’an’ın başka yerlerinde bu hususu anlatan âyetler vardır. "Eğer Allah kazandıklarıyla insanları muaheze etmiş olsaydı yer yüzünde hiç bir canlı kalmazdı. Lâkin Allah onları belli bir vakte kadar erteliyor." (Fâtır 45) "Eğer Allah zulümleri yüzünden yerdekileri hesaba çekecek olsaydı yer yüzünde hiç bir canlı mahluk kal-mazdı." (Nahl 61) Rabbimiz bizim işlediklerimizden pek çoğunu affetmekle birlikte bazıları yüzünden mallarımıza ve canlarımıza bir şeyler göndermektedir. Öyleyse bileceğiz ki başımıza ne gelmişse kendi işlediklerimizden dolayı gelmektedir. Ve yine mü'minlere gelen musîbet ve sıkıntıların onların günâhlarına kefaret olduğunu Resûlü Ekrem efendimizin hadislerinden öğreniyoruz. Müslümanın başına, malına ve canına gelen bir dert, bir sıkıntı, bir hastalık, hattâ onun ayağına batan bir diken bile onun işlemiş olduğu bir günâhına kefarettir. Bunlar sadece mü'minin günâhlarının silinmesine sebep olmakla kalmayıp aynı zamanda onun Allah katında bir derece daha yükselmesine sebep olmaktadır. Allah’ın Resûlü Hz. Ayşe’nin rivâyet ettiği bir hadislerinde şöyle buyurur: "Kulun yer yüzünde günâhları çoğalıp onlara kefaret olacak bir şeyler bulunmadığı zaman Allah onun günâhlarına kefaret olmak üzere onu bir üzüntüye duçar kılar. Böylece onun günâhlarını döküverir" Ama buyuruyor ki Rabbimiz insanlar acelecidirler. Aceleden yaratılmışlardır. Aceleden yana peşinden yanadırlar. Yaptıklarının karşılığını bu dünyada acele görmek isterler. Allah öyle değildir. Allah yaptıklarının karşılığını onlara gösterme konusunda onlar gibi aceleci değildir. Onlara dönüş imkânı, tevbe fırsatı tanımaktadır. Öyle olmasaydı, yaptıklarımızın karşılığını acele dünyada görseydik belki şu anda hiçbirimiz hayatta olmayacaktık. Bizimle kavuşmayı ummayanları, bizimle karşı karşıya gelmeyi istemeyenleri azgınlıkları içinde, taşkınlıkları içinde bırakırız, terk ederiz de onlar şaşkın, şaşkın dolaşırlar. Biz onlara şaşkınlıkları içinde dolaşmaları için mühlet veririz. Rabbimiz mühlet verir ama asla ihmal etmez. Mühletini ihmal zannedip ihmallere düşmemek gerekmektedir.
12. “İnsana bir darlık gelince, yan yatarken, oturur veya ayakta iken bize yalvarıp yakarır; biz darlığını giderince, başına gelen darlıktan ötürü bize hiç yalvarmamışa döner. İşlerinde tuttuğumuz olanlara, yaptıkları böylece güzel görünür.” Evet insana bir zarar dokundu mu, istemediği beğenmediği bir şey başına geldi mi bize yalvarır. Hoşuna gitmeyen bir şey başına geldi mi yattığı yerden, otururken yahut ayakta iken bize yalvarır. Her ne halde olursa olsun insan Rabbine ısrarla dua eder. Aman ya Rab-bi ben bittim! Aman ya Rabbi ben tükendim! Ben mahvoldum ya Rabbi! Ben perişan oldum yetiş imdadıma ya Rabbi! Bu dert beni bitirdi ya Rabbi! Bu borç beni tüketti ya Rabbi! Bu hastalık dermanımı götürdü ya Rabbi! Bu fakirlik belimi büktü ya Rabbi! Bu aile huzursuzluğu benim ağzımın tadını alıp götürdü ya Rabbi! Bu düşman korkusu beni benlikten çıkardı ya Rabbi! Bu zâlimler beni kodese tıktılar ya Rabbi! Bu zâlimler bize nefes alma fırsatı vermediler ya Rabbi diyerek dua dua yalvarır Allah’a. Hem öyle ısrarlı dua eder ki Rabbine yeri mi değil mi hiç düşünmez. Nerede ve hangi konumda olursa olsun, yatıyormuş, oturuyor, yahut yürüyormuş hiç fark etmez. Daraldığı, bunaldığı her yer ve zamanda Rabbine dua eder yalvarır. Hani müslümanın bu özelliği Kur’an’ın üçüncü sûresinde Âl-i İmrân sûresinde şöyle anlatılıyordu: “Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Al-lah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: "Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru", derler.” (Âl-i İmrân 191) Müslüman sabah akşam, yatarken yattığı yerden, otururken, oturduğu yerden, okurken, yerken, içerken, kazanırken, harcarken, savaşırken, barışırken, ailesiyle karşı karşıyayken, komşularıyla konuşurken nerede ve hangi konumda olursa olsun Allah’ı zikrediyor, Allah’ı gündemine alıyor ve yaptıkları yapacakları konusunda Allah’ın emirlerini ve yasaklarını şuur haline getiriyor, her an Allah’la istişare ediyor. Yemesini içmesini, yatmasını kalkmasını, almasını vermesini, küsmesini barışmasını, savaşını barışını, ekonomisini siyasetini, terbiyesini eğitimini, hukukunu cezasını Allah’ı gündemde tutarak Allah’la istişare ederek değerlendiriyor. Tüm hayatında sadece Allah’ın rızasını hesap ediyor. Allah’tan başka hiç kimsenin hatırını dinlemi-yor, Allah’tan başka hiç kimsenin çektiği yere gitmiyor. Sürekli Allah’ın kitabını, Allah’ın hayat programını gündeminde canlı tutarak hayatını onunla düzenlemeye çalışıyor. İşte bakın burada da bir insan tipi anlatılıyor. Rabbimizin anlattığı bu insan tipi de kendisine her hangi bir zarar, sevmediği, beğenmediği bir şey dokunduğu zaman ayakta, otururken, yatarken kalkarken her an Allah’a dua dua yalvarıyor. Ona dokunan, onu rahatsız eden o zararını ondan giderdiğimiz, kaldırdığımız zaman da sanki kendisine dokunan bu zarardan ötürü daha önce bize yalvarıp yakarmamış gibi hareket ederek geçip gidiyor. Sanki o zarar kendisine hiç gelmemiş gibi, sanki başı daralmamış, sanki hiç sıkıntıya düşmemiş gibi, sanki bize hiç yalvarmamış gibi, sanki onu ondan defedip kaldıran biz değilmişiz gibi unutup geçip gidiyor. İşleri düşünce hatırlıyorlar Allah’ı ama işleri bitince ihtiyaçları kalmayınca da unutuyorlar yan çiziveriyorlar. Sıkıntılı oldukları dönemlerde, darda kaldıkları zamanlarda Allah’a dua ediyorlar ama sıkıntıları bittiği zaman da sanki O’na ihtiyaçları kalmayınca Allah’la diyaloglarını kesiveriyorlar, Allah’la birlikteliklerini unutuveriyorlar. Sanki o sıkıntılı dönemlerini hiç yaşamamışlar gibi Allah’a yalvarıp yakarmalarını kesiyorlar. Hattâ yalvarıp yakarmak şöyle dursun Allah’a karşı düşmanca bir tavır sergilemeye başlayıveriyorlar. Gerçekten çok garip bir şey değil mi? Hastalandığı zaman gücünün kuvvetinin sınırını anlıyor, Allah’ın gücü ve kudreti yanında beş paralık bir gücünün olmadığını anlıyor, Ona dua ediyor, ama hastalığı geçip sıhhatine kavuştuktan sonra da bir daha hastalanmayacağını zannediyor. Artık ben hastalanmam, ben bu sıhhatimi kaybetmem, ben ölmem demeye başlıyor. Fakr-u zaruret günlerinde kendisini bu durumdan kurtarması için Allah’a yalvarıyor ama zenginlik ve servete ulaştığı zaman da her şeyini kendisinden bilerek bu mülküm asla yok olmaz, bu saltanatım asla yıkılmaz, bana asla bir daha iflas gelmez diyerek Allah’a kafa tutmaya kalkışıyor. Tabii bu duygular, bu yetenekler de insana Rabbimiz tarafından veriliyor ki yaşadığı bu hayatta bu yetenekleriyle Allah’a mı yönelecek yoksa kendisini mi putlaştıracak? Bu imtihan da bunun ortaya çıkmasını istiyor Rabbimiz. Bu noktada Allah’a inanan müslüman bilir ki sahip olduğu şeylerin tamamı Allah’tandır. Gücü, kuvveti, gençliği, enerjisi, aklı, fikri, malı mülkü, serveti, bilgisi, tecrübesi, makamı, mansıbı, hayatı, ölümü hepsi Allah’tandır. Allah bütün bunları kendisine lütfetmeseydi o bunların hiç birisine sahip olamazdı. Yine müslüman bilir ki tüm bu verdiklerini kendisine imtihan için vermiştir Allah ve de günün birinde bunların hepsini alacaktır, alma gücüne sahiptir Allah. Dolayısıyla müslü-man asla ne malına mülküne, ne gücüne saltanatına, ne gençliğine baharına güvenip bunları kendisinden bilmemelidir. Bunların hepsi günün birinde bitecektir. Öyleyse müslüman sadece daraldığı zaman, ihtiyacı olduğu zaman değil sürekli Rabbine dua eden, sürekli Allah’la diyalog halinde olan, sürekli Ona Onun istediği biçimde kulluk eden kişidir. Sıkıntılı halindeyken de dua eder Rabbine, sıkıntıları bittiği zaman da, hastayken de dua eder, sıhhatine kavuştuğu zaman da, fakirken de dua eder, zenginliğe kavuşturulduğunda da. Çünkü müslüman bilir ki, kendisinin imtihanı sadece sıkıntılı dönemiyle, fakirlik dönemiyle, hastalık, savaş, hakim dönemleriyle sınırlı değildir. Savaşta da imtihandadır, barışta da. Hakimken de imtihandadır, mahkumken de. İkindi vaktinde de imtihandadır, akşam vaktinde de. Müslümanın imtihanın dışında olduğu bir dönemi yoktur. Âkıl bâliğ olduğu, mükellef olduğu dönemden itibaren öleceği ana kadar tüm hayatında imtihandadır müslüman. Sanki imtihanda olduğu dönemlerinde Allah’a dua edip imtihanın bittiği dönemlerinde de Allah’a duasını, ibadetini kesiveren bir kâfir gibi, bir müşrik gibi, bir fâsık gibi değildir müslüman. Yâni fakirliği bir imtihan ama zenginliği bir imtihan kabul etmeyen veya işte hastalığı bir imtihan ama sağlığı bir imtihan kabul etmeyen bir imanın, bir düşüncenin sahibi olamaz. Günümüz müslümanlarında da maalesef bu kâfir anlayışının hakim olduğunu görüyoruz. Nereden geldi bu anlayış bilmiyorum, ama sanki müslümanlar da böyle düşünüyorlar. Dinlerinden uzaklaşan müslümanlar elbette kâfir dünyanın ahlâkıyla ahlâklanmak zorunda kalacaklar, elbette ki müşriklerin inançlarının etkisi altında kalacaklardır. Kitap ve sünnetten bilgilenmeyen, dinlerinin temel kaynaklarından sulanıp beslenmeyen insanlar elbette sonunda müslüman gibi düşünüp inanmayacaktır. İşte bu cehalet bizi bu noktaya getirmiştir. Meselâ bakın kendilerine müslüman ismini veren insanlardan niceleri hastalara acırlarken sağlara acımamaktadırlar. Fakirliğe ve fakirlere acırlarken, zenginlere ve zenginliğe acımamaktadırlar. Zenginlere ve zenginliğe imrenirken kimse fakirlere ve fakirliğe imrenme-mektedirler. Herkes güç ve kuvvet sahiplerine özenmektedir. Bunun sebebi de insanların kafalarında kıbleleştirdikleri hedeflerin farklılığından kaynaklamaktadır. Allah diyor ki bakın: Müsriflere, hayatlarını israf edenlere, hayatlarını boşa harcayanlara, darda kaldıkları zaman, işleri düştüğü zaman Allah’ı hatırlayan, Allah’a yalvaran ama işleri bitince de Allah’la diyalogları kesilen kimselere amelleri süslü gösterildi. Yaşadıkları hayat onlara süslü gösterildi de onlar da böyle hayatlarından memnun olarak yaşayıp gi-diyorlar. Aslında böyle bir hayat hiç de beğenilecek, memnun olunacak, imrenilecek bir hayat değildir ama Allah’tan ve Allah’ın âyetlerinden gafil olduklarından yaptıklarının doğru olduğunu, yaşadıkları hayatın güzel bir hayat olduğunu zannediyorlar.
13. “Andolsun ki, sizden önce nice nesilleri, peygamberleri onlara belgeler getirmişken, haksızlık ederek inanmadıkları zaman yok etmiştik. İşte biz suçlu milleti böyle cezalandırırız.” Az önceki âyette zikredile zulüm özelliğini yaşayan, yâni işine geldiği yerde Allah’a kulluk yapıp işine gelmediği yerde Allah’ı unutuveren, ya da hayatının bazı bölümlerine Allah’ı karıştırıp öteki bölümlerinde başka rab’lere başka ilâhlara kulluk yapan nice toplumları Allah helâk etmiştir. Peki acaba bu helâk yasası nasıl olmuş? Nasıl gerçekleşmiş? Şimdi biz de tıpkı bizden öncekiler gibi zulmeder, zâlim konuma düşersek bu helâk yasası bize karşı nasıl işleyecek Rabbimiz bunu anlatıyor. Bakın şöyle oluyormuş bu iş: Onlara, o toplumlara Allah’ın elçileri apaçık delillerle, Beyyi-ne’lerle geldiler, sahifelerle, Tevrat’la, İncil’le, Zebur’la Allah’ın âyet-lerini ihtiva eden kitaplarla geldiler, yada Rab’leri tarafından kendilerine lütfedilen sözlü vahiylerle geldiler. Yeryüzünde her bir dönem her bir topluma Allah vahyini ulaştırmıştır. Rabbimiz yeryüzünü asla vahiysiz bırakmamıştır. İnsanlar buna lâyık mı değil mi buna hiç bak-madan Rabbimiz sürekli kullarına rahmet kapılarını açmış ve onları kendi bilgisiyle bilgilendirmiştir. Yeryüzünde hiç bir toplum yoktur ki Allah onlara kitap veya peygamber göndererek onlara vahyini ulaştırmamış ve onları uyarmamış olsun. Onun içindir ki dünya üzerinde hiç bir ferdin, hiç bir toplumun mâzeret hakkı kalmamıştır. Yâni yarın hesap kitap döneminde ya Rabbi biz duymamıştık, bizim böyle bir şeyden haberimiz yoktu, bize bunu anlatan uyarıcılar gelmemişti, bizim senden, senin mesajından, senin cennetinden, cehenneminden, kıyâmetten, hesaptan ki-taptan haberimiz yoktu diyerek bir mâzeret ileri sürülemeyecek biçimde Rabbimiz yeryüzünü uyarmıştır. İşte Rabbimizin bu âyetinde anlatıyor ki elçilerimiz onlara apaçık Beyyine’lerle, belgelerle geldiler de onlar iman etmediler. Peki her bir dönem her bir topluma Allah elçilerini ve kitaplarını göndererek onları uyardığı halde şimdi acaba rahmeti gereği kendilerini uyaran Allah mı suçlu? Büyük sıkıntılar çekerek onların yalanlamalarına göğüs gererek onlara Allah’ın mesajını götüren peygamberler mi suçlu? Yoksa her şeye rağmen kendilerine gelen elçiyi de, onun kendilerine getirdiği Allah mesajını reddederek keyiflerince bir hayat yaşamadan yana tavır sergileyen bu insanlar mı suçlu? Eğer Rabbimiz insanları yaratıp onları başıboş bıraksaydı, onlara peygamberler ve kitaplar göndermeyerek nasıl bilirseniz öylece yaşayın deseydi ve bu insanlar da ne yapacaklarını bilmedikleri için cehenneme doğru yollanmış olsalardı o zaman mâzeret hakları olabilirdi. Ya Rabbi ne yapalım sen bize elçiler göndermediğin için, bize kitaplar göndererek cennet ve cehennem yollarını göstermediğin için biz bu duruma düştük deme hakları olabilecekti. Ya Rabbi bana bir kitap gönderseydin, bana bir hayat programı gönderseydin, beni yarın başıma gelecek hesap ve kitap dönemiyle uyarsaydın elbette ben de senin istediğin gibi yaşardım deme hakkımız olabilecekti. Ama Rab-bimiz böyle bir mâzeretle karşısına çıkma imkânı bırakmayacak biçimde tüm insanlığı uyarmıştır. Her bir dönem insanını uyarmış ama bu uyarıya müspet cevap verip kabul etmek ve reddetmek de insanların kendilerinin bileceği bir şeydir buyurmuştur. İşte bu böyledir. Biz mücrim bir topluluğu, günâhkâr bir top-luluğu işte böylece cezalandırırız. İşte Rabbimizin yeryüzünde geçerli helâk yasası budur. Allah elçiler gönderiyor, Allah kitaplar gönderiyor, insanları başlarına geleceklerle uyarıyor, onlara hayat programı gönderiyor ve de Allah’ın bu uyarılarına müspet tavır takınanlar kurtuluyor reddedenler inkâr edenler de helâki hak ediyorlar. İşte Nuh toplumu, İşte Âd kavmi, işte Semûd, işte Lût kavmi hepsi de bu yasanın kurbanı oldular. Hepsi de helâk yasanına boyun büktüler. Ama meselâ bir Yunus kavmi az ilerde anlatacak Rabbimiz azabın kendilerine yaklaşmasını hissedince dönecekler, tevbe edecekler Rab’lerine ve Allah bu yasayı onlara uygulamayacak. Musâ (a.s)’ın karşısındaki toplum Firavun ve çevresindekiler bu helâk yasasına boyun büktü. Ama tercihlerini peygamberden yana kullanan, peygamber safında yer alan İsrâil oğulları bu helâk yasasından kurtuldular. İşte Allah’ın yeryüzünde işleyen yasası böyledir. Öyleyse ey insanlar işte şu anda da sizin karşınızda Allah elçisi ve onun size getirip sunduğu Allah kitabı durmaktadır. Siz bilirsiniz, ister tercihinizi Allah’tan yana, Allah yasalarından yana, Allah elçilerinden yana kullanarak kurtulanlardan olursunuz, isterseniz Allah’a âyetlerini Allah elçilerini yalanlayarak, Allah’ın kitabını reddederek helâk edilenlerin safında yer alır ve bu yasaya siz de boyun bükersiniz.
14. “Sonra onların ardından, nasıl davranacağınıza bakmak için sizi yeryüzünde onların yerine geçirdik.” Ondan sonra da sizi yeryüzünde yerleştirip halifeler kıldık. O helâk edilenlerin ardından yeryüzünü size verdik. Sizden öncekilerin hepsi gittiler. İyiler de gitti kötüler de gitti. İbrahim de gitti Nemrut ta. Musâ da gitti Firavun da. Nuh (a.s) da gitti toplumu da. Allah’ın Resûlü de gitti onun pırlanta ashabı da. Selçuklu da gitti Osmanlı da. Dedeleriniz de gitti babalarınız da. Her bireri imtihan dönemlerini doldurmuşlar, misyonlarını yerine getirip, rollerini oynayıp hepsi gitmişler dünyadan. Kimileri Allah’ın istediği biçimde bir hayat yaşayarak, bu imtihanı kazanarak kimileri de Allah’ın hayat programını reddederek kendi keyiflerince bir hayat yaşayarak dünyalarını da ukbalarını da kaybetmişler. İyi de bize ne bundan? Giden gitmiş, kazanan kazanmış, kay-beden kaybetmiş, bizi ne ilgilendirir bu? Rabbimiz niye anlatıyor bütün bunları bize? Bakın bu âyetinde Rabbimiz bütün bu kazananların, kaybedenlerin, peygamberlerin ve peygamber düşmanlarının sergü-zeşti hayatlarını bize anlatmasındaki sebebi, hikmeti ortaya koyuyor. Ey kullarım ben size sizden öncekileri anlatıyorum. Onlara karşı yeryüzünde işlettiğim ve şu anda da sizin tâbi olduğunuz yasalarımı anlatıyorum. Unutmayın ki onların ardından şu anda yeryüzünü size bı-raktım. Şu anda yeryüzünde onların yerinde imtihanda olanlar sizlersiniz. Dün onların üzerlerine doğan güneş şu anda sizlerin üzerinize doğmaktadır. Dün onlara hizmet veren gece bugün sizin hizmetinize koşmaktadır. Dün onları aydınlatan ay bugün sizi aydınlatmaktadır. Dün onları besleyen toprağım bugün sizin hizmetinizdedir. Dün onları doyuran hayvanlarım bugün sizin emrinizdedir. Dün onlara şarkı söyleyen kuşlarım bugün size nameler gönderiyor. Dün yeryüzünün egemenliğini onlara vermiştim bugün bu egemenlik sizdedir. Peki niye veriyor bütün bunları bize? Ya da niye egemen kılmış Rabbimiz şu anda bizleri yeryüzünde? Sebep buymuş işte. Bakalım sizler bütün bu nîmetler içinde nasıl bir kulluk sergileyeceksiniz? Bu şerefli konuma getirilen, bunca nîmetlerle kuşanan sizler bakalım nasıl ameller işleyeceksiniz? Nasıl yaşayacaksınız? Bu dünyayı, bu hayatı, bu imkânları nasıl değerlen-direceksiniz? size verilen bu hayatı verenin yolunda mı yaşayacak-sınız? Bu nîmetleri nîmetlerin sahibinin yolunda mı kullanacaksınız yoksa kendinizi bu nimetlerin sahibi bilip Allah’ı unutup bir hayat mı yaşayacaksınız? Allah buna bakıyor ve sonunda yaşadığımız bu hayatın türüne göre de bizden öncekiler gibi bizi ya helâk yasasıyla yargılayacak ya da kurtulanlardan kılacak.
15. “Âyetlerimiz onlara açık, açık okununca, bi-zimle karşılaşmayı ummayanlar, Muhammed'e: “Bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir" dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştiremem, ben ancak, bana vahy olunana uyarım. Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabına uğramaktan korkarım.” Gün gibi apaçık delillerle, Beyyine’lerle kendilerine bizim âyetlerimiz okunduğu zaman, duyurulduğu zaman bizimle karşı karşıya geleceklerini ummayanlar, öldükten sonra dirilişi reddedenler derler ki bize bunun dışında başka bir Kur’an getir, yahut da onu değiştir derler. Halbuki Allah’ın Resûlü, Allah’ın kendisine gönderdiği kitabın âyetlerini hiç değiştirmeden, ondan bir şey çıkarmadan ve ona en küçük bir şey eklemeden tebliğ etmişti. Rasulullah efendimizin onlara ulaştırdığı bu Kur’an onların anlayabilecekleri netlikte, açıklıkta bir Kur’andı. İfadeler açıktı, uyarı açıktı, sorgulama netti. Onların hayatlarının yanlışlarını net ve açık bir şekilde ortaya koyan bir kitaptı bu kitap. Böyle sağa sola çekilemeyecek, kendi yamukluklarına yol bul-mak üzere yanlış yorumlanamayacak biçimde açık ve net bir şekilde Allah’ın âyetleri kendilerine duyurulunca âhirete inanmayanlar, hayat bu hayattan ibarettir, bu hayatın dışında başka bir hayat yoktur mantığıyla hareket eden ve Allah’la karşı karşıya geleceklerine ihtimal vermeyenler dediler ki bu Kur’an bizim hoşumuza gitmedi. Biz bu ki-tabın söylediklerini beğenmedik. Bu kitap gündeme getirdiği konularıyla bizim huzurumuzu kaçırdı. Bizim ağzımızın tadını bozdu. Bu ki-tap bizim ve şu anda yaşadığımız hayatı kötü sorguluyor. Ortaya koyduğu şeylerle bizi âciz bırakıyor. Karşısında ne diyeceğimizi, nasıl tedbir alacağımızı, onu nasıl ve neyle reddedeceğimizi şaşırdık. Bu kitabın ortaya koyduğu gerçekler karşısında elimizden hiç bir şey gel-miyor. Halbuki bu kitabın gelişinden önce kendi hayatımızı ne kadar da beğeniyorduk. Kendi kendimize ne kadar da güveniyorduk. Ama bu kitabın gelişinden sonra işte içimizdeki büyük büyük adamların, büyük büyük şairlerin, büyük büyük düşünürlerin dilleri tutuldu. Büyük büyük yöneticilerimiz, büyük büyük kâhinlerimiz bu kitap karşısında âciz kaldılar. Binaenaleyh ey peygamber! Ey Muhammed iyisi mi sen gel bu işten vazgeç. Bize söyleyeceklerin, bize tavsiye edeceklerin bizim anlayabileceğimiz cinsten olsun. Bizim hayatımıza, bizim yaşantımı-za uygun düşecek şeyler söyle. Bizi sorgulayacak, bizim hayatımızı yargılayacak, bizim anlayışlarımızı, bizim inanışlarımızı reddedecek şeyler söyleme. Veya ey peygamber gel gündemi değiştirelim, bizim gündemlerimizdeki konuları tartışalım da hiç olmazsa biz de bir şeyler söyleyebilelim. Tartışmayı bizim sahaya çekelim, biz de bir şeyler söyleyelim de böylece bize tâbi olanlar hepten bizim bir şey bilmeyen âcizler olduğumuzu anlamasınlar ve bize tâbi olmaya devam etsinler. Peygamberle uzlaşma zemini arıyorlardı hainler. Halbuki bu kitap peygamberin kendiliğinden ortaya koyduğu bir kitap değildi ki böyle bir teklife evet diyebilsin. Kur’an’ı ortaya koy-ma konusunda Rasulullah’ın hiç bir yetkisi yoktu. Peygamber Rab-binden kendisine ne geliyorsa onu olduğu gibi ortaya koymak zorunda olan bir beşerdi. Bilhassa kitabın Mekkî sûrelerinde sıkça rastlanan “gul” de ki emirleri bunu son derece açık ve net bir biçimde ortaya koyuyordu. Yâni ey peygamberim sen sadece sana denilenleri or-taya koymak zorundasın diyordu Rabbimiz bu ifadeleriyle. Eğer Allah’ın Resûlü Rabbinden kendisine gelen vahyi değiştirir, insanların gönüllerini hoş etmek için onun bazı âyetlerini gizler ya da ona kendiliğinden bir şeyler ilave ederse Rabbimizin çok çetin tehditleriyle karşı karşıya gelecekti. Rasulullah’ın böyle bir yetkisi olmadığı gibi kıyâmete kadar gelecek hiç bir insanın Kur’an’ı değiştirme yetki ve selahiyeti yoktur. Ben onu kendimden, kendi nefsimden, kendi kendime değiştirme yetkisine sahip değilim. Kendi keyfime göre, kendi arzuma gö-re ben bu Kur’an’ı değiştirme selahiyetine sahip değilim. Ben ancak bana vahy olunana tâbi olurum. Benim işim, benim görevim budur. Yâni Allah’ın elçisi Allah kendisine ne emretmişse, nasıl emretmişse öylece uymak, öylece inanmak ve öylece yerine getirmek zorunda-dır. Allah’tan gelenleri kelimesi kelimesine, harfi harfine Rabbinden gelenlere iman etmek ve onu Allah kullarına duyurmak zorundadır. Evet ben ancak bana vahy olunana tâbi olurum de, çünkü eğer ben böyle değil de sizin arzularınıza tâbi olursam, sizin arzularınıza göre Allah âyetlerini değiştirmeye kalkışırsam, böylece Rabbime isyan edersem o zaman ben büyük bir günün azabından korkarım. Yâni sizin beğenilerinizi kazanma adına, dünyayı ve dünyalıkları elde etme adına Rabbimden gelen âyetleri kendi menfaatlerime göre değiştirir, gizlersem bu Rabbime isyandır ve ben Rabbime karşı böyle bir isyandan korkarım. Çünkü Rabbime karşı işleyeceğim böyle bir is-yan beni büyük bir günün azabının içine götürücüdür. Öyleyse benden böyle bir şeyi kesinlikle istemeyin, bana böyle bir teklifle gelmeyin. Ben de sizler de Rabbimizin bu büyük gününün azabından kurtulmak için Rabbimizden bize neler gelmişse ona uyalım ve kurtulalım diyordu Allah’ın Resûlü.
16. “Ey Muhammed, de ki: “Allah dileseydi ben onu size okumazdım, size de bildirmemiş olurdu. Daha önce yıllarca aranızda bulundum, hiç düşünmüyor musunuz?” Deki ey peygamberim! Eğer Allah dileseydi ben bunu size okumazdım. Allah dileseydi ben bunu size duyurmazdım. Allah dileseydi bu Kur’an’ı size bildirmez ve öğretmezdim. Muhakkak ki işte siz de biliyorsunuz ki ben daha önce aranızda bir ömür boyu yaşadım. Çocukluğum, gençliğim aranızda geçti. Bundan önceki hayatımı biliyor ve tanıyorsunuz. Bundan önce size bu tür şeylerden bahsettiğim oldu mu? Daha önce kitap, vahiy gibi şeylerden hiç söz ettim mi? Düşünmüyor musunuz? Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? Gerçekten de Allah’ın Resûlünün risâlet öncesi kırk yılı onların arasında geçmişti. Bu dönem içinde senelerce Allah’ın Resûlünün Allah bana vahy ediyor, bana vahiy geliyor dediği hiç görülmemiştir, duyulmamıştır. Ne göklerden, ne Allah’tan, ne gayp ten, ne cennetten, ne cehennemden, ne dirilişten, ne hesaptan kitaptan, ne geçmişten gelecekten bir gün bile olsun tek kelime söz söylememiştir. Çocukluğundan itibaren herkesin sevip saydığı çok iyi bir insandı, ama kendisine Rabbi tarafından vahiy gelene kadar toplumun yönünü belirleyecek, uçuruma doğru giden toplumunu kurtuluşa götürecek bir bilgisi olmadığı için bir şey diyemiyordu. Dürüst bir insan olarak toplumun içine düştüğü pislikten rahatsızdı. Güçlüler tarafından güçsüzlerin, yetimlerin ezilişini gördükçe kalbi kan ağlıyordu. Toplumdaki gayri insanî, gayri ahlâkî sınıf ayırımı, ezenlerin ezilenlerin varlığı, zâlimlerin ve mazlumların varlığı, dengesizliklerin varlığı onu temelinden sarsıyordu, ama çareyi de bilmediği için kan ağlıyordu. Zaman zaman şehrin bunaltıcı havasını terk ediyor, Hıra dağına gidiyor ve başını iki elinin arasına alarak beynini çatlatırcasına tefekküre dalıyor ve bu gidişe bir son verecek yollar, çareler araştırıyordu. Nihâyet bir gün Rabbimizin elçisini karşında buluyor ve ondan kendisine iletilen Rabbinin vahyine şahit oluyordu. Allah’ın elçisi Cebrâil Allah tarafından kendisine getirdiği âyetleri toplumuna duyurma emrini getiriyordu. İşte Allah’ın Resûlü, Rabbinden kendisine gelen bu âyetleri etrafındakilere duyurmaya ve etrafındakileri uyarmaya başlayınca toplumda kavga da başlıyordu. İşte Rabbimiz buyurur ki kırk yıl sizin aranızda büyümüş, bundan önce bu konularda size tek kelime bile söylememiş bir peygamberin bu geçmişi, onun peygamberliğinin en büyük delilidir diyerek o insanları bu konuda düşünmeye çağırıyordu. Diyordu ki: Akıllarınızı kullanmaz mısınız? Aklederek bu gerçeği anlamaz mısınız? Bu akıllarınız size bunun için verilmiştir. Evet kim aklını kullanırsa kazanacaktır, kim de bu âyetler karşısında akıllarını kullan-mazlarsa onlar da ebedîyen kaybedeceklerdir. Aklı başında insanlar olarak sizler sonunda kazanmaya da, kaybetmeye de hazır yaratıldınız buyuruyordu.
17. “Allah'a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalan sayanlardan daha zâlim kim olabilir? Suçlular elbette saadete erişemezler.” Peygambere yönelik ama sadece onun şahsını değil tüm insanlığı ilgilendiren genel bir yasadan söz ediyor Rabbimiz burada. Allah’a yalan iftira edenden daha zâlim kim vardır? Allah’a yalan iftira eden kişiden daha zâlim kim vardır. Peki Allah’a yalan iftirayı nasıl anlayacağız? Allah’a yalan iftirada bulunmak demek Allah’ın zatıyla alâkalı, sıfatlarıyla alâkalı yalan söylemek, sıfatları konusunda O’nu eksik tanımak, O’nun bu eksikliğini yerdekilerle tamamlama cihetine gitmek, Onda olan sıfatları başkalarına vermek, başkalarının da O’nun sıfatlarına sahip olduğunu iddia etmek demektir. Yâni yeryüzünde O’ndan başka program yapıcı, kanun ko-yucu bir kısım Rab’lerin de olabileceğine inanmak ve bu kişilerin kanunlarına da uyulması gerektiğini iddia etmek, bunların da yeryüzünde etkili yetkili varlıklar olduklarını söylemek, yalnız Allah’a ait olan hâkimiyet hakkını bu varlıklara da vermek, ya da yeryüzünde Allah-tan başka şifa dağıtıcıların da varlığına inanmak, yeryüzünde Allah-tan başka rızık dağıtıcıların da varlığına inanmak, kendilerine sığınılacak, kendilerine dua edilecek, yardıma çağrılacak Allah’tan başka varlıkların da bulunduğunu iddia etmek işte bütün bunlar Allah’a yalan iftirada bulunmak demektir. Allah’ın zatıyla alâkalı Allah evlât edindi, işte Îsâ Allah’ın oğludur, Uzeyr Allah’ın oğludur, melekler Allah’ın kızlarıdır biçiminde Allah’a yalan iftirada bulunmak. Veya Aristo’nun dediği gibi Allah ha-yata karışmaz, Allah dünyayı yarattı ve işi bitti. Allah bir şey indirmemiştir, Allah bize âyet göndermemiştir, Allah bizim hayatımızla ilgilen-mez şeklinde Allah’a yalan iftirada bulunmak. Ya da hayatı ilgilendi-ren konularda Allah ve Resûlüne rağmen, Allah ve Resûlünün buyruklarına rağmen veya onlara binaen söylenen yalanlar da Allah’a yalan iftiradır. Yâni Allah ve Resûlünün sözlerini başka bir şekle getirerek söylenen yalanlar. Onların dediklerini demedi, demediklerini de dedi şeklinde ya-lan iftirada bulunmak. Efendim zaten Allah da bundan yanadır, Allah da bunu istemektedir diyerek Allah’ın istemediklerini Allah istiyormuş pozisyonunda insanlara sunmak Allah’a yalan iftirada bulunmak demektir. Efendim Allah da demokrasiden yanadır, İslâm da laikliği önermektedir. Efendim Kur’an’da kesinlikle cihad yoktur. Allah böyle bir şeyi emretmemiştir. Bu çağda, bu devirde kesinlikle böyle çağdışı bir şeyi Kur’an emretmez! El kesme, göz çıkarma kesinlikle Kur’an’a yakışan şeyler değildir. Baş örtme de yoktur efendim! Nerden çıkarıyorlar bunu? Kur’an’da kesinlikle böyle bir emir yoktur. Kur’an mahza bir ahlâk kitabıdır! Kur’an da demokratik bir sistem öneriyor efendim! Kur’an bundan başka bir şey demiyor ki! diyerek, kimileri de bugün Allah’ın dediklerini demedi, demediklerini de dedi demeye çalışıyorlar veya dedirtmeye çalışıyorlar Allah’a, Kur’an’a. İşte bu da Allah’a yalan iftiradır. Efendim ben Kur’an’ı başından sonuna kadar taradım orada baş örtmeye dair bir tek emir bile bulamadım diyen kişinin iftirası. Veya ben bu insanların kurtuluşu için bir tek yol biliyorum o da demokrasidir, bunun dışında başka sıhhatli bir çıkış yolu bilmiyorum diyen adamın iftirası. Bütün bunlar Allah adına beyan ve Allah adına Allah’a yalan iftiralardır. Ya da Yahudi ve Hıristiyanlar, müşrikler bir hayat yaşıyorlardı ki baştan sona İslâm’dan uzak, ama diyorlardı ki işte bu yaşadığımız hayat Allah’ın istediği hayattır. İşte Allah’ın razı olduğu hayat budur, Allah kullarından böyle bir hayat ister. Bizler şu anda Allah’ın razı olduğu hayatı yaşıyoruz. Bizler Allah’ın elçisi Musâ’nın yolundayız, Îsâ’nın yolundayız veya bizler Hanif’leriz, yâni İbrahim’in yolundayız diyorlar ve Allah’a yalan iftirada bulunuyorlardı. Eğer şu anda yaşadığımız şirk hayatını Allah onaylamasaydı, Allah böyle bir hayattan razı olmasaydı elbette bizi helâk ederdi. Demek ki bizler şu anda Allah’ın bizden istediği hayatı yaşıyoruz. Demek ki Allah şirkten razıdır diyerek, kaderci kesilerek şirklerini Allah’a onaylatma iftiraları. Veya bizim Allah’la O yüce varlıkla direk irtibat imkânımız yoktur, bir kısım aracılara ihtiyacımız vardır gibi iftiralar. Evet bunlardan hangisi olursa olsun, Allah’a yalan iftirada bu-lunan kimseden daha zâlim kim vardır diyor Rabbimiz. Dün de bugün de insanlar Allah’a yalan iftiralarda bulunmuşlardır. Bugün de öyle diyorlar müşrikler. Efendim tamam Allah büyüktür, Allah yücedir, din mukaddes bir kurumdur ama dini siyasete alet etmemek lâzımdır. Dini hayata karıştırmamak lâzımdır. Din bir vicdan işidir. Dinin hayatta etkinliği olmamalıdır. İşlerimizi dine dayandıramayız. Bizler kendi hayatımızı kendimiz belirlemeliyiz. Yasalarımızı kendimiz yapmalıyız. Veya işte bugün bizim hayatımızı belirleyecek uzmanlarımız, büyüklerimiz, düşünürlerimiz, siyasîlerimiz vardır. Yâni tüm bu konularda Allah’ın ortakları vardır diyorlar. Evet bütün bizler Allah’ın yarattığı varlıklarız, Allah’ın kullarıyız amma işte bu konuda bize yetkiler vermiş, kendisinin işleri çok yoğun olduğundan dolayı bizim işlerimizi, siyasal işlerimizi, ekonomik işlerimizi, beşerî işlerimizi, sosyal işlerimizi bize bırakmıştır. İşte biz de bu işlerimizi kendi tanrılarımıza döndüreceğiz diyerek Allahu Teâlâya ortaklar bulmaya çalışıyorlar. Allah’ı, Allah’ın kitabını, Allah’ın hayat programını, Allah’ın elçilerini red-detmeye çalışıyorlar. Rasulullah efendimizden bunu istiyorlardı. Ey peygamber bı-rak bu Allah’ın âyetlerini de, sen bize başka şeylerden söz et. Yâni bu Kur’an’ın dışında başka söz bilmez misin sen? Gel başka şeylerden konuşalım. Ekonomiden, seçimden, geçimden, kadından kızdan paradan puldan, marktan, dolardan, zevkten, eğlenceden, yaşamaktan, plajdan, denizden, piknikten konuşalım. Rabbimizin yeryüzünde en büyük zulüm olarak vasf ettiği pis hayatlarının içine çekmek istiyor-lardı Allah’ın Resûlünü. Peygamberin gündem değiştirmesini ve kendi gündemlerine sahip çıkmasını istiyorlardı. Peygamberin kendisine gelen vahyi bırakmasını, vahiyden bahsetmemesini, vahyi gündeme almamasını veya vahyi değiştirmesini istiyorlardı. Kendisine gelen vahye karşı sanki hiç gelmemiş gibi davranmasını, görmezden, duy-mazdan gelmesini, yahut gelenleri onların keyiflerine göre değiştirmesini, hayatlarına ters düşenleri gizlemesini, iştahlarını kaçıracak âyetleri gündeme getirmemesini istiyorlardı. Böylece Rasulullah’ın Rabbine iftira etmesini bekliyorlardı. Halbuki böyle yaparak Allah’ın demediklerini dedi, dediklerini demedi pozisyonunda onların keyiflerini hoş ederek Allah’a iftira edenden daha zâlim kim vardır? diyordu Rabbimiz. Tabi bu sadece Rasulullah efendimiz için değil bugün bizim için de geçerli. İnsanların huzuru kaçmasın diye Allah âyetlerini gizlemek, Allah’ın demediklerini sanki Allah diyormuş pozisyonunda in-sanlara sunmak yeryüzünde en büyük zulümdür. Aynı zamanda Allah’ın âyetlerini yalanlayan kimseden daha zâlim kim vardır? Allah’ın âyetlerini yalanlamak, Allah’ın âyetlerini yok farz etmek, gelmemiş kabul etmek, âyetlere rağmen onlarla ilgi kurmadan yaşamak, âyetlerin varlığından habersiz yaşamak, âyetlere rağmen âyetlerin zıddına bir hayat yaşamak demektir. Kendisine Al-lah’ın âyetleri vahy edilmiş, Allah’ın âyetleri gönderilmiş bir peygamberden bunu istiyorlardı hainler. Yok farz ediver bunları ey Muham-med, gelmemiş kabul ediver, gündeme almayıver, bizim yanımızda sözünü etmeyiver bu âyetlerin, bizim hayatımıza indirgemeyiver bu âyetleri diyorlardı. Düşünün Allah yeryüzünde insanların hayatlarına karışma konusunda bir peygamberi sözcü seçecek, ona kendi bilgisini sunarak onu yeryüzünde şereflerin en büyüğüne lâyık kılacak ve bu peygamber de tüm kâinatın yaratıcısı, tüm varlıkların sahibi ve tüm kâinata egemen olarak Rabbini tanıdığı halde insanların hatırına Onun âyetlerini değiştirecek, iptal edecek, gizleyecek ve onun yerine kendi hevâ ve hevesini, toplumun hevâ ve hevesini tatmin adına bir kısım âyetler ikâme edecek. Allah’ın âyetleri yokmuş gibi, kendisine Allah’tan böyle bir hayat programı gelmemiş gibi bir hayat yaşayacak veya böyle vahiyden habersiz bir hayat yaşayan toplumun bu yaşantısını onaylayacak. İnsanlara Allah’tan söz etmeyecek, onlara onların Rabbini kitabında kendisini tanıttığı biçimde tanıtmayacak, böyle uyuşuk, kullarından her hangi bir sorumluluk istemeyen, onlar neyi münasip görmüşlerse ona ses çıkarmayan, hayatlarına karışmayan, ne yaparlarsa yapsınlar aldırış etmeyen bir Allah tanıtacak. Onun arzuları, Onun dini bir vicdan işidir, hayata karışmaz diyecek. Bildiği tanıdığı Allah’ı da Onun dinini de ezip bozacak. Allah’ın tanıttıklarını Allah’ın tanıttığı gibi tanıtmayacak, meselâ hukuku Allah’ın tanıttığı gibi tanıtmayacak, ekonomiyi Allah’ın tanıttığı gibi tanıtmayacak, kılık-kıyafeti Allah’ın tanıttığı gibi tanıtmayacak, bireysel ve toplumsal hayatın yapılanmasını Allah’ın tanıttığı gibi tanıtmayacak, insanların tanımak istedikleri gibi bir Allah, tanımak istedikleri gibi bir din tanıtacak onlara. Allah korusun da işte bu yeryüzünde en büyük zulümdür ve bir peygamberin bunu yapması mümkün değildir. Bir peygamber için nasıl böyle bir şey mümkün değilse o peygamberin yolunun yolcusu olan bizler için de böyle bir şey asla müm-kün olmayacaktır. Çünkü Rabbimiz gaypdır. Varlığından asla şüphe etmediğimiz, kendi varlığımızdan da öte kesin ve yekîn bir imanla iman ettiğimiz Rabbimizi tanımanın bir tek yolu vardır. O da Rabbi-mizin kendisini bize tanıtmak üzere gönderdiği vahiydir. Biz ancak Rabbimizi O’nun vahyiyle tanıyabiliriz. Bunun dışında başka bir kaynaktan bilgi almamız da mümkün değildir. Buyurun düşünelim. Hep birlikte düşünelim. Ne bulabileceğiz? Ne bilebileceğiz de bu konuda? Yâni yaşadığımız şu dünya hayatında Resuller olmasaydı, Rabbi-mizin o Resullere indirdiği gaybî bilgiler, vahiy olmasaydı, yâni Rab-bimizin kendisini bize tanıtan bilgileri kitap ve Resuller aracılığıyla bize intikal etmeseydi biz Rabbimizi nereden tanıyacaktık? Biz dünyayı ve dünyada bulunuş sebebimizi nereden tanıyacaktık? Varlığı ve varlık bilgisini, varlık gayesini nereden tanıyacaktık? Âhireti, hesabı kitabı nereden bilebilecektik? Evet bütün bu bilgileri nereden ve kimden öğrenecektik? Şim-di bir insan kalkar da Allah’tan gelen bu vahiy bilgisini bir kenara bırakarak kendi hevâ ve hevesiyle bana göre Allah böyle olmalıdır, bana göre Allah şöyle olmalıdır, bana göre Allah şöyle istemelidir, bana göre Allah şundan, şundan razı olmalıdır, bana göre Allah’ın âyetleri şöyle olmalıdır, bana göre Allah’ın peygamberi şöyle şöyle olmalıdır, bana göre Allah ve peygamberi hayatımızın şu kadarına karışmalıdır, bana göre din şöyle olmalıdır, bana göre kitap şunları emretmelidir, bana göre sosyal hayat şöyle olmalıdır, bana göre ekonomik hayat böyle olmalıdır, bana göre hukuk şöyle olmalıdır, bana göre kılık kıyafet böyle olmalıdır... demeye kalkışırsa bu Allah’ı yanlış tanımak, Allah’a yol göstermek, Allah’a akıl vermeye çalışmaktır ki bu insan yeryüzünün en büyük zâlimidir. Üstelik Allah da bütün bu konularda âyetler göndererek kendisini, istediklerini ve istemediklerini açık, açık beyan etmişse bu zulümlerin en büyüğüdür. Ve: Böyle Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın yasalarıyla savaşa tutuşmuş mücrimler hiç bir zaman felaha ermeyeceklerdir. Her zaman kaybedeceklerdir. Yaptıkları hep kayıplarını sağlayacaktır. Mutlu olamayacaklardır bunlar. Allah’ın hayat programı ortadayken, Allah’ın kitabı Allah’ın âyetleri varken onlara rağmen ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar da güzel yasalar bulduk derlerse desinler yaptıkları onlara huzur ve sükun sağlamayacaktır. İşte görüyoruz yaptıkları bir yıl bile dayanmıyor. Zaten bu zâlimler, bu mücrimler, bu Allah’ın kitabını değiştirmek isteyenler Allah’ın kitabından başka kitaplar arayanlar, Allah sisteminden nefret edenler, Allah’a kulluktan kaçanlar Allah’tan başkalarına kulluk sevdalısı insanlardır. Bakın bundan sonraki bölümde Rabbimiz onu şöyle anlatır:
18. “Onlar, Allah'ı bırakarak, kendilerine fayda da zarar da veremeyen putlara taparlar: “Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” derler. Ey Muhammed, de ki: “Göklerde ve yerde, Allah'ın bilmediği bir şeyi mi O'na haber veriyorsunuz?” Allah, onların ortak koşmalarından münezzeh ve yücedir.” Evet bu mücrimler Allah’ı bırakıp O’ndan başkalarına tapınmaya çalışıyorlar. Kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda sağlama imkânı olmayan varlıklara tapınıyorlar. Bırakın onlara bir fayda veya zarar sağlamayı kendilerine bile bir hayırları olmayan âcizlere tapınıyorlar. Kendileri böyle bir yanılgının içine düşen bu zâlimler bu yet-miyormuş gibi bir de üstelik peygamberi de kendi yanlışlarına çekmeye çalışıyorlar. Kendileri pislik içindelerken müslümanları da kendi pisliklerine düşürmeye çalışıyorlar. Kendi şirklerini, kendi küfürlerini, hevâ ve heveslerinden kaynaklanan pis hayatlarını peygambere ve peygamber yolunun yolcuları olan mü’minlere de onaylattırmaya çalışıyorlar. Ey peygamber ve ey peygamber yolunun yolcuları bizim keyfimiz böyle istiyor, siz de bizim arzularımıza göre Kur’an’ı değiştirin. Bizim hayatımızı onaylayacak âyetler bulun. Bizim huzurumuzu kaçırmayacak şeylerden bahsedin. Bunlar kitapta yoksa bile değiştirin o kitabı. Allah böyle demiyorsa bile siz dedirtin . Bizim hatırımıza siz de reddedin Allah’ın rubûbiyetini ve Ulûhiyyetini. Yâni tüm egemenlik haklarını bize devreden bir Allah bulun gelin bize. Keyfimize göre yaşamamıza ses çıkarmayacak bir Allah bulun. En azından hayatımızın bazı bölümlerinde bizi serbest bırakacak bir Allah bulun diyorlar. Hayatımızın bazı bölümlerinde söz sahibi bildiğimiz öteki ilâhlarımıza da ses çıkarmayacak bir Allah lâzım bize diyorlar. Hayatı parçalamak ve müşrikçe bir hayat yaşamak istiyorlar. Yeryüzünde şirki yasallaştırmak istiyorlar. Bunun mantığını da şöylece ortaya koyuyorlar bakın: Bunlar, bu Allah berisinde kendilerine ibadet ettiklerimiz, hayatımızın bazı bölümlerinde kendilerini söz sahibi bilip arzularını gerçekleştirdiklerimiz, yasalarını uyguladıklarımız Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir. Bunlara da ibadet etmemizin, bunları da dinlememizin, bu varlıkları da hayatımızda söz sahibi bilmemizin ve yasalarını uygulamamızın sebebi bu varlıkların Allah yanında bize şefaat haklarının ve yetkilerinin bulunmasındandır. Allah yeryüzünde bunları yetkili kılmıştır. Allah yetkilerinin bir kısmını bunlara devretmiş, dünya egemenliğini, dünya hükümranlığını bunlara vermiştir diyorlar. Allah böyle bir yetki vermemiş olsa bile bizim hatırımıza vermek zorundadır diyerek Allah’ı şartlandırmaya ya da böyle bir Allah bulmaya ve kabul etmeye çalışıyorlar. Evet Allah böyle yapmak zorundadır, çünkü bizim keyfimiz böyle istiyor. Hayatımızın tümünde Allah’a karşı sorumlu olmamız, hayatımızın tümünde sadece Allah’ı dinlememiz, hayatımızın tümünde Müslüman olmamız bizi bunaltır. Çünkü Allah’ı atlatma imkânımız yoktur. Her an bizi gören, gözeten bir Allah’ı şartlandırmamız, yönlendirmemiz de mümkün değildir. İyisi mi hayatımızın bazı bölümlerinde rahat bir nefes alabilmek için Allah’tan başka rab’ler, ilâhlar bulmalıyız. Hayatımızın o bölümlerinde bari istediğimiz günahları işle-yebilmek için kendilerini atlatabileceğimiz, yönlendirebileceğimiz bizim gibi âciz varlıklara kulluk edelim ki az biraz rahatlayalım diyorlar. Peki kim olacak bu tanrılar? İşte kendileri gibi âciz, güçsüz, her an kendilerini göremeyecek, kendilerinin çok rahat yönlendirebilecekleri, etki altına alabilecekleri hukuk tanrıları, eğitim tanrıları, kılık-kıyafet tanrıları, âdetler, töreler, modalar, siyasîler, ruhban sınıfı, din adamları, ekonomik güce sahip olan ekonomik tanrılar olabilir. Yâni yeryüzünde ne kadar güç kuvvet sahibi olup da bu güç ve kuvvetlerini Allah’tan değil de kendilerinden bilen ve bunlarla Allah’a kafa tutarak egemenlik hakkının kendilerinde olduğunu iddia eden varlık varsa, bunların tamamı Allah berisinde kendilerine tapınılan varlıklardır. İnsanlara hükmetme, insanların hayat programlarını belirleme hakkı sanki bunlardadır. İnsanlara fayda ve zarar verme sanki onların elindedir. İnsanların kendilerine kulluk etmelerini, insanların kendi yasalarını uygulamalarını insanların kendilerine dua etmelerini, insanların kendilerine sığınmalarını ve hayatlarının düzenlenmesi konusun-da kendilerine müracaat etmelerini istemektedirler. Siyasal yapılan-mayı bilen bunlardır, ekonomik düzenlemeyi bilen onlardır, insanların nasıl giyineceklerini, nasıl yaşayacaklarını, nasıl bir hukuk kabul edeceklerini bilen bunlardır. Yâni bunlar tanrıdırlar. Eğer bize itaat edip bizim dediklerimizi dinlerseniz kurtulursunuz. Eğer bizimle beraber olur, bizim istediğimiz şekilde yaşarsanız biz Allah huzurunda sizin şefaatçileriniz oluruz diyorlar. Evet dünya üzerindeki tüm egemen güçler genelde Allah’a isyan sadedinde böyle bir oyunla insanların karşısına çıkmaktadırlar. Kendilerinin tanrı olmadıkları çok açıkken diğer insanlardan farklı hiç bir yönleri yokken, herkes gibi âcizlerken yine de insanlara tanrılıklarını yutturabilmektedirler. Allah’a isyan içinde olmalarına rağmen yine de kendilerine kulluğu Allah’a kulluk pozisyonunda sunarak zavallı insanları kandırabilmektedirler. Allah’a rağmen, Allah’ın yasalarına rağmen ortaya koydukları ekonomik sistemlerini, hukuk sistemlerini, eğitim sistemlerini insanlara kabul ettirebilmektedirler. Sen böyle düşünenlere de ki peygamberim: Göklerde ve yerlerde Allah’ın bilmediğini O’na haber mi veriyorsunuz? Yâni bu konuda Allah’a akıl mı vermeye çalışıyorsunuz? Bilmediği bir konuda Allah’a ders mi veriyorsunuz? Hani bakıyoruz Allah’ın kitaplarında böyle bir şeyden söz edilmiyor. Ne Kur’an’da, ne de önceki kitapların hiç birisinde böyle yeryüzünde birlerini yetkili kıldığına, birilerine de egemenlik haklarını devrettiğine dair bir tek âyet yok. Allah böyle bir şey söylemediği halde nasıl oluyor da sizler böyle bir şey iddia ediyorsunuz? Sanki Allahu Teâlânın bilmediği, hatırlayamadığı veya unuttuğu bir şeyi mi hatırlatıyorsunuz O’na? Ama Allah bildirmese de, Allah böyle bir şeyden söz etmese de, Allah kendilerine böyle bir yetki vermese de fark etmez çünkü Al-lah da bize teslimdir, Allah da bizi onaylamak zorundadır. Bizim Allah yanında çok değerli bir yerimiz vardır, binaenaleyh eğer bizim dediğimiz gibi yaşarsanız biz sizi affettiririz diyorlar. Onların sergiledikleri bu müşrikçe tavırlarına karşılık Rabbimiz diyor ki bakın: Sübhaneh. Fesübhanallah! Hâşâ, hâşâ tenzih ederiz O Allah’ı. Allah’ın yeryüzünde ne böyle temsilcileri var, ne egemenlik yetkilerini devrettiği yetkilileri var, ne ortakları var, ne yardımcıları var, ne tanrılar var, ne devletler var, ne kutsal varlıklar var. Sadece gönderdiği kulluk programlarını uygulayacak ve kendisine kulluk yapacak kulları var Allah’ın yer yüzünde. Yeryüzünde herkes ve her şey Allah’ın kuludur başka bir şey değildir. Yeryüzünde Allah’ın uygulanmak üzere gönderdiği kitabını uygulayan, Allah’ın yasalarına sahip çıkan, Allah’ın elçilerinin yolundan giderek Allah’a kul olmaya çalışan kimselere itaatin dışında da yeryüzünde hiç kimseye itaat yoktur. Allah’a isyan eden, Allah’a savaş açan, Allah yasalarına itaat etmeyen, peygamberlerin yolundan gitmeyen hiç bir varlığa itaat yoktur. Böylelerinin itaat edilmeye asla hakları yoktur. Allahu Teâlâ bu tür müşriklerin, şirklerinden ve uydurduklarından, Allah’a isnat ettiklerinden yücedir, münezzehtir. Çünkü hiç bir varlık Allah’a şirk koşma hakkına sahip değildir. Kim ki böyle Allah’a Allah’ın demediğini isnat ederek şirk koşarsa işte onlar zâlimlerin ta kendileridirler. Allah onların dediklerinin tümünden uzaktır. Bundan sonraki âyetinde Rabbimiz hayatın başlangıcında bu tür şirklerin olmadığını, hayatın başlangıcında tevhidin hakim olduğunu anlatarak şöyle buyuruyor:
19. “İnsanlar bir tek ümmettiler, sonra ayrılığa düştüler; şâyet Rab’lerinden, daha önce bir takdir geçmemiş olsaydı, aralarında ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında hüküm çoktan verilmiş olurdu.” Hz. Âdem ve Havva ile başlayan insanlık hayatı tevhidle başlamıştı. İnsanlığın hayatında tevhid ve müslümanca bir hayat hakimdi. Hayat Allah’la başlıyordu, hayat dinle, vahiyle başlıyordu. Başlangıçta insanlığın hayatında Allah vardı, gündeminde vahiy vardı, inancında düşüncesinde tevhid vardı. Sonradan insanlar ihtilâf ettiler. Hz. Âdem’in bütün çocuklarının hayatında hakim unsur vahiydi. Onlar tek ümmetti, tek milletti ve Allah’ın yasalarına teslim olmuşlar, aralarında küfür ve şirk yoktu. Şu anda küfür dünyası, müşrik dünya kendi küfürlerine, kendi şirklerine delil bulabilmek için insanlığın ilk dönemlerinin karanlık olduğunu, Allah’ı tanımadıklarını insanların Allah’ı sonradan bulduklarını iddia etseler de işte Rabbimizin âyeti açık bir şekilde ortaya koyuyor ki durum onların dedikleri gibi değildir. Aksine insanlığın ilk dö-nemlerinden itibaren Allah var, vahiy var, tevhid inancı var, küfür ve şirk daha sonradan ortaya çıkmaktadır. Âdem (a.s) ve çocukları hayatları boyunca Rab’lerine kulluk edip Ona asla isyan içine girmemişlerdir. Ama sonradan insanlar tefrikaya düşmüşlerdir. Onlardan kimileri yine hayatlarında teslimiyet dini olan İslâm’ı ve tevhidi devam et-tirirken, kimileri de şeytan yollarına uyarak küfrün ve şirkin içine düş-müşlerdir. Evet hayat sonradan ikiye ayrılmıştır. Şirk, İslâm’dan sonra ortaya çıkmıştır. Tevhid asıl, şirk ârızîdir. İslâm inancı, tevhid inancı çe-şitli şirk inançlarının içinden çıkmamış, şirk İslâm’dan sapmanın sonucudur. Yâni asıl İslâm’dır, asıl tevhiddir şirk ise ârızîdir, kabuktur. İslâm temeldir, ayrılış sonradandır. İnsanlığın başlangıcı aydınlıktır, tevhiddir, hidâyettir, İslâm’dır, sırat-ı müstakîmdir. Küfür ve şirk sonradan çıkmıştır. İnsanlar sonradan hak dinden, hak yoldan saparak küfre ve şirke düşmüşlerdir. Sonradan aydınlık yolu terk ederek karanlık yollara girmişlerdir, ama bu da Allah’ın bir yasası gereğidir. Ama Rabbinden bir hüküm olmamış olsaydı ihtilâf ettikleri ko-nularda insanların yaptıklarının karşılığını hemen verirdik diyor Allah. Ama Rabbinin koyduğu bir yasası var. Bu yasası gereği yeryüzünde insanların yaptıklarına, yapacaklarına izin veriyor, müsaade ediyor. Yâni zâlimlere de, kâfirlere ve müşriklere de hayat hakkı tanıyor. İmtihan gereği, yeryüzünde koyduğu yasası gereği buyurun dilediğinizi yapabilirsiniz, yollarınız açıktır bu dünyada diyor. Ve bu yasa da insanların her an dönebilme, tevbe edip yaptıklarından vazgeçebilme yollarının da açık olduğunu beraberinde getiriyor. Allah insanların bu dünyada yaptıklarına imtihan gereği, dünyanın konumu gereği dokunmuyor. Çünkü burası hesap masası değildir. Burası yemek masasıdır, hesap masası da öbür tarafta kurulacaktır. Yaptıklarından ve yapmadıklarından dolayı Allah burada kimseden hesap sormuyor. Ben size, benim istediğim hayatı bildirdim. Gönderdiğim kitabım ve o kitabın pratiği olarak peygamberimle size razı olacağım kulluk programını açıkladım. Buyurun, dilediğinizi yapın, dilediğiniz gibi bir hayat yaşayın. İster benim istediğim gibi, isterse keyfinize göre bir hayat yaşayabilirsiniz. Ama unutmayın ki yarın bu yaptıklarınızın hesabını soracağım buyuruyor.
20. “Rabbinden Muhammed'e bir mûcize indirilse ne olur! derler. Ey Muhammed, onlara deki: “Gaybı bilmek Allah'a mahsustur; bekleyin, doğrusu ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Kâfirler peygamber (a.s)’ı kast ederek diyorlar ki Rabbinden kendisine bir âyet gelmeli değil miydi? Sanki şu okunan âyetler, âyet değilmiş gibi, ya da kâinatta Rabbimizin serpiştirdiği bunca görsel âyet, âyet değilmiş gibi yeni âyetler bekliyorlar. De ki gayb tamamen Allah’a aittir. Gayb bilgisi sadece Allah’a aittir. Âyet göndermek de, peygamberini ve mü’minleri gaybî bilgilerine muttali kılmak da sadece Allah’ın elindedir. Eğer şu elimizdeki kitabın âyetlerini göndererek kendi bilgisini bize ulaştırmasaydı peygamber de dahil hiç birimizin bunları bilmemiz mümkün olmayacaktı. Hiç birimizin ne Allah’ı, ne Allah’ın sıfatlarını, ne Allah’a kulluğu, ne cenneti, ne cehennemi, ne hidâyeti, ne dalâleti, ne geçmişi, ne geleceği bilmemiz mümkün değildi. Rabbimiz gönderdiği bu kitabıyla pey-gamberine ve onun yolunun yolcusu olan bizlere, bize lâzım olacak kadar gayb bilgilerini açmıştır. Bizi o bilgilere muttali kılmış ve bitmiştir. Artık bu kitabın inişinin sona ermesiyle kıyâmete kadar yer-yüzünde hiç bir kimseye gayb bilgisi bildirilmeyecek, hiç kimse gaybî bilgilere muttali olamayacaktır. Artık bu konuda kim ne söylüyorsa yalancıdır. İster bunu din adamı rolünde olanlar söylesin, ister baş-kaları söylesin hiç fark etmeyecektir. Gaybın anahtarları Allah’ın elin-dedir ve kimseyi bu bilgilere muttali kılmayacaktır. Sadece elçilerine gerekli olanları bildirmiş ve bitmiştir. Ne bekliyorsunuz? Rabbinizden yeni âyetler mi bekliyorsunuz? Amel etmenize, kulluk yapmanıza bu âyetler yetmiyor da başka âyetler mi bekliyorsunuz? Yahut bu inkârlarınızdan, bu isyanlarınızdan ötürü üzerinize Allah’ın azabının, Allah’ın gazabının inmesini mi bekliyorsunuz? Ne bekliyorsanız bekleyin, ben de sizinle birlikte bekliyorum. Bu peygamberden bir tehdittir ki Rabbimiz onlara böylece söylemesini emretmişti. Allah’tan yeni âyetler bekleyenlere, bu âyetler bize yetmez, bize daha başka âyetler lâzımdır, bizler gaybî bilgilere muttali olmadan inanmayız mantığında olanlara, yahut da Allah’tan istenmesi gereken şeyleri peygamberden isteme cehaletinde bulunanlara, Allah’la peygamberi karıştıranlara böylece bir tehditte bulunmasını istiyordu Rab-bimiz peygamberinden. Siz de bekleyin ben de bekliyorum. Şu anda yeryüzü kâfirleri beklesinler, bizler de bekliyoruz. Kim kazanacak? Kim kaybedecek? yakında onlar da görecek biz de göreceğiz. Kim galip gelecek kim mağlup olacak, kim cehennemi boylayacak kim cennete uçacak? onlar da görecek biz de göreceğiz.
21. “İnsanlara darlık geldikten sonra onlara bolluğu tattırdığımızda, hemen âyetlerimize dil uzatmağa kalkışırlar; onlara de ki: “Hile yapanın cezasını vermekte Allah daha çabuktur. “Elçi meleklerimiz kurduğunuz tuzakları hiç şüphesiz yazmaktadırlar.” İnsanlara kendilerine dokunan bir zarardan sonra bir rahmet tattırdığımız zaman hemen o kimseler bizim âyetlerimize karşı bir tu-zak kurmaya kalkışırlar. Âyetlerimize dil uzatmaya yönelirler. Rabbimizin vaz ettiği bu insan tipi kıyâmete kadar her dönem-de, her zaman ve mekânda bulunabilir. Âyetin ortaya koyduğu tipleme karşısında herkes kendisini, kendi durumunu yargılamak, sorgulamak zorundadır. Acaba şu anda bizim de Allah’la ilişkilerimiz böyle mi değil mi? Bunu çok iyi sorgulamak zorundayız. Şimdi bir insan düşünün. Ya da bir köy halkı, bir şehir topluluğu düşünün. Bu topluluk kendilerinin üzerinde sürekli belâlar eksik olmadığı zaman, işleri sürekli kötüye gittiği zaman Allah’a dua ederler. İşlerinin düzeltilmesi için, rızıklarının açılması, kederlerinin giderilmesi, başlarında dönen belâların kaldırılıp huzura ve mutluluğa ka-vuşturulmaları için dua dua Allah’a yalvarıp yakarmaktadırlar. Nihâyet o kimse üzerinden, o toplum üzerinden Rabbimiz o belâ ve musîbetleri kaldırıp onları bolluğa ve mutluluğa kavuşturduğu zaman da hemen Allah’la ve Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın sistemiyle savaşa başlayıverirler. Sanki o belâlar ve musîbetler döneminde güçleri olmadığı için Allah’a karşı gelemeyen bu insanlar ekonomik güce sahip oldukları anda, siyasal gücü ellerine geçirdikleri anda, sıhhatlerine kavuştukları anda Allah’ı da, O’na kulluğu da, O’na yalvarıp yakarmayı da unutuveriyorlar. Üzerlerinden felâketler kaldırılıp da işleri tıkırında gitmeye başlayınca Allah’ı da O’nun yasalarını da O’na kulluğu da unutup yan çizmeye başlayıverirler. İşleri düşünce Allah’ı hatırlıyorlar ama hayatları düze çıkıp da Allah’a ihtiyaçları kalmadığını zannettikleri zaman da Allah’ı unutuveriyorlar. İşte Rabbimiz bizim karşımıza bir insan tipi çıkarıyor ve bu insanın karakterini bize anlatıyor. Bize diyor ki ey müslümanlar! Sa-kın sizler de bu insanlar gibi olmayın. Sıkıntılı dönemlerinizde Rab-binize karşı farklı, iyi dönemlerinizde de farklı davranışlar içine gir-meyin. Veya ey müslümanlar! Bu tür insanları iyi tanıyın ve onlara karşı tavırlarınızı iyi belirleyin. Şunu asla hatırınızdan çıkarmayın ki: Kâfirler Allah’ın sistemine karşı, Allah’ın âyetlerine karşı ne kadar tuzak kurabilecekler? Üstelik onların tuzaklarının tümünün Allah biliyorken. Ama onlar Rabbinin tuzaklarını bilmezler, bilemezler. Rabbin onların kurdukları tuzakların nereye kadar gideceğini bilmek-tedir, ama onlar Rab’lerinin kendilerine karşı neler hazırladığını asla bilmemektedirler. Allah onların kendisine karşı, kendi âyetlerine ve siz müslümanlara karşı tüm niyetlerini, tüm komplolarını bildiği için size bunu haber verecektir. Vahyin geldiği dönemlerde Rabbimiz kendi safında yer almış kullarına onların tuzaklarının tümünü haber veriyor ve mü’minleri onların komplolarından koruyordu. Gerçi bundan sonra vahiy gelmeyecek ama Rabbimiz önce gönderdiği o vahiyleriyle müslümanlara öyle bir basiret, öyle bir feraset kazandırmıştır ki kendilerine nereden nasıl bir tehlike geleceğini mü’minler bilmektedirler. Çünkü Allah kâfirlerin tüm tuzaklarını yazmaktadır, yazmıştır. Şu anda irtica hikâyeleriyle müslümanları yok etmeye soyunanlar, Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın sistemiyle savaşa tutuşanlar kiminle savaştığının farkında değildirler. Kiminle savaştığını dahi bilmeyen zavallı insanlardır bunlar. Zannediyorlar ki müslüman-lar zayıftır, zannediyorlar ki müslümanlar yalnız ve yardımcısızdırlar. Onların safında Allah’ın bulunduğunun farkında olmayan bu iman yoksunları yakında nasıl bir inkılapla sarsıldıklarını görecekler. Yakında tıpkı kendilerinden öncekiler gibi Allah’ın helâk yasasının mahkumu olacaklar.
22. “Sizi karada ve denizde yürüten Allah'tır. Bulunduğunuz gemi, içindekileri güzel bir rüzgarla götürürken yolcular neşelenirler; bir fırtına çıkıp da onları her taraftan dalgaların sardığı ve çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları anda ise Allah'ın dinine sarılarak, “Bizi bu tehlikeden kurtarırsan andolsun ki şükredenlerden oluruz” diye O'na yalvarırlar.” O Allah ki sizi karada ve denizde yürütendir. Bu imkânı size sağlayan, denizi, rüzgarı sizin emrinize musâhhar kılan O’dur. Evet düşünün ki bir gemi içinde denizde seyahate çıkmışsınız, yahut bir rızık aramaya çıkmışsınızdır, karadaki vasıtalarınızla karanın bittiği ve denizin başladığı yere kadar gitmişsinizdir, orada da gemilere binip yolunuza devam ediyorsunuz. Gemiler içinde bulunanları hoş bir rüzgarla alıp götürürken ve onlar içinde bulundukları bu ticaret ortamıyla bu rahat taşınma ortamıyla sevinirlerken birden bire gemiye şiddetli bir fırtına, şiddetli bir kasırga gelip de bu kasırganın tesiriyle her yerden gelen dalgalar onları her yönden sardığı ve artık bu felâketten kesinlikle kurtulma ümitlerinin kalmadığı bir zamanda; anladılar ki artık sonları gelmiştir. Farz edin ki şehrin içindesiniz, evinizin, dükkanınızın içindesiniz ama sanki bir Okyanusa bir rehavete dalmışınız. Bir ekonominin içine, bir dünya meşgalesinin içine, bir zevk-ü sefanın içine dalmışınız. Hayatınıza kimseyi karıştırmıyorsunuz. Sizin yaşadığınız bu deb-debeli ve şaşaalı hayata kimse el uzatamıyor, dil uzatamıyor. Kimseye ihtiyacınız yoktur. Her şey tıkırında gitmektedir. İşte ben bana yeterim. Benim malım, benim bilgim, benim gücüm, benim sıhhatim, be-nim gençliğim, benim servetim, benim makamım diyerek gömüldüğünüz bu hayatın içinde keyfinizi yaşamaya çalışırken birden bire hiç beklemediğiniz bir anda bir fırtına esmeye, bir kasırga esmeye başlar. Sağdan yahut soldan, siyasî yahut ekonomik düzenin sarsılmaya başlayıverir. Yıkılış öyle bir sarar ki seni ne yapacağını, nasıl davranacağını bile bilemezsin. Her an, her saniye evinizde, dükkanınızda, köyünüzde, kentinizde böyle fırtınalar esebilir. İşte böyle bir durumda: Dini Allah’a halis kılarak, dini yaşamanın dine bağlanmanın gerekliliğini anlayarak Allah’a dua ederler. Böyle bir musîbet kapılarını çaldığı zaman bu tür insanların duaları sadece Allah’adır. Böyle ciddi bir durumdayken, Allah’a işleri düşmüşken insanların duaları, çağırışları, ibadetleri, kullukları, yalvarıp yakarmaları sadece Allah’adır. Çünkü böyle bir durumda onların Allah’tan başka dostları yoktur. Her bir yandan kendilerini sarmış bu şiddetli fırtınalar karşısında Allah’tan başka kendilerine yardım edecek, böyle bir durumdan kendilerini kurtaracak Allah’tan başka kimseleri yoktur. İşte böyle bir durumda daha önce kendilerine dua edip kulluk yaptıkları tüm varlıklar, kendilerini razı edip, yasalarını uygulamaya çalıştıkları tüm Rab’leri, kendilerine sığınmaya çalıştıkları ve hatırlarına koşturdukları tüm ilâhları, sosyal hayatlarının problemlerini kendilerine sormaya gittikleri tüm efendileri, hukuk konusunda uzman bildikleri tüm tanrıları, eğitim konusunda, kılık kıyafet konusunda bilirkişiliğine güvendikleri tüm sahte mâbud’ları unutup Allah’a yönelirler. Dini sadece Allah’a halis kılarlar. Yâni hayat programı dediğimiz dini sadece Allah’tan almaya ve hayatlarının tümünde sadece Allah’ı Hakîm ve söz sahibi görmeye başlarlar. Allah’a baş vururlar ve derler ki: Ey Rabbimiz! Eğer bizi bu durumdan, bizi bu felâketten, bizi bu hastalıktan, bizi bu iflastan, bizi bu düşmandan, bizi bu yok oluştan, bu helâkten kurtarırsan, bizim üzerimizden bu belâyı savuşturur ve bizi sahil-i selâmete çıkarırsan sana şükredenlerden olacağız. Sana teşekkür edeceğiz. Sana kulluk edeceğiz ve sadece Seni dinleyeceğiz, sadece Sana itaat edeceğiz. Hayatımızın her bir problemini sadece Sana soracak ve sadece Senin dediğin biçimde hareket edeceğiz. Hayat programımızı sadece Senden alacağız, hayatımızı Senin için yaşayacağız. Yeter ki bizi bu durumdan kurtar, sadece Sana kulluk edecek, sadece Sana dua edecek ve Sana asla isyan etmeyeceğiz. Her ne kadar şu ana kadar Sana isyan içinde bir hayat yaşamışsak da, her ne kadar hayatımızda şu ana kadar Senden başkalarını dinlemiş isek ve Senden başkalarının yasalarını uygulamışsak da diyerek Rab’lerine yalvarıp yakarırlar.