Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Zûmer — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

75 ayetRûpel 2 / 2
38. “Ey Muhammed! Andolsun ki, “Gökleri ve yeri yaratan kimdir?” diye sorsan: “Allah’tır” derler. De ki: “Öyleyse bana bildirin, Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, O’nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut bana bir rahmet dilerse, O’nun rah-metini önleyebilir mi?” De ki: “Allah bana yeter; güvenenler O’na güvenir.” Onlara, o müşriklere gökleri ve yeri kim yarattı diye soracak olursak, derler ki, diyecekler ki “Allah.” Yaratıcı olarak Allah’ı kabul edecekler. De ki, öyleyse yaratıcı olan Allah’ı bırakıp ta şu kendilerine kulluk ettiğiniz şerikleriniz doğru mu? Allah bana bir zarar vermek is-terse, Allah’ı bırakıp ta kendilerine tapındığınız, kendilerine sığındığınız, kendilerine dua ettiğiniz bu tanrılarınız o zararı giderebilirler mi? Yahut Rabbim bana bir rahmet dilese bir rahmet ulaştırmayı murad etse, onlar bu rahmeti engelleyebilirler mi? Rahmet olarak Rabbim bana bir kitap gönderse, bana bir rahmet kapısı açsa, bana bir cennet kapısı açsa buna engel olabilirler mi bu tanrılarınız? Hayır hayır, hiçbir şey mü’mini Allah’ın rahmetinden de gazabından da alıkoyamaz. Allah’ın kullarına açtığı bir rahmetin önüne geçecek, engelleyecek hiçbir kimse, hiçbir güç olmadığı gibi, O her neyi de tutarsa, onu da O’ndan başka salacak yoktur. Yâni O kullarına bir rahmeti tu-tacak, engelleyecek olursa onu da yine O’ndan başka kullara ulaştırabilecek kimse de yoktur. Kullarına fayda ve zarar verme sadece O’na aittir. Hüküm O’na aittir, takdir O’na aittir, O’nun hükmüne, O’-nun takdirine karşı gelecek yoktur. Kimse O’nu mağlup edemez. Mutlak güç ve kudret sahibi O’dur ve O’nun yaptığı tüm işleri mutlak bir hikmetledir. Yaratıcı olarak Allah’ı kabul eden ama Allah’ın hayata karışmasına, ulûhiyet ve rubûbiyetine karşı çıkan bu insanlar Allah’ı bırakıp da kendilerine cevap veremeyecek, dualarına ve çağrılarına icâbet edemeyecek âciz varlıklara kulluk yapmaktadırlar. Yeryüzünde hiçbir şey yaratmaya ve yapmaya güç yetiremeyen, hiçbir şeye mâlik olmayan, kendi varlıkları konusunda bile Allah’a muhtaç olan, yoku var etmeye, varı yok etmeye, fayda sağlamaya ve zararı def etmeye kâdir olmayan bir kısım âciz varlıklara kulluk eden, onlara dua eden, onları yardıma çağıran kimselerden daha akılsız yoktur. Sen o akılsızları bırak peygamberim ve de ki, Allah bana yeter. Tevekkül edecekler, Allah’a tevekkül etsinler; güvenecekler, Allah’a güvensinler. Allah bize yeter, biz sadece O’na teslimiz. Çünkü bizim adımıza karar veren, bizim adımıza kulluk programı belirleyen, bizim yapamadıklarımızı yapıveren, bize imkân sağlayan, fırsat veren O’dur.
39,40. “De ki: “Ey milletim! Durumunuzun gerektirdiğini yapın; doğrusu ben de yapacağım. Kendisini rezil edecek azap kime gelecek, kime sürekli azap inecek bileceksiniz.” De ki ey kavmim, durumunuzun, konumunuzun gereği neyse onu yapın, ben de bana düşeni yapacağım. Belirlediğiniz statüko içinde, şeytan yasaları çerçevesinde elinizden ne geliyorsa onu geriye koymayın. Ne yapacaksanız yapın bakalım. Ben de benim vekilim olan, bana yasa belirleyen Rabbim adına, Rabbimin belirlediği emirler doğrultusunda hareket edeceğim. Er geç bir gün azabın kime geleceğini, kimin galip, kimin mağlup olacağını göreceksiniz, bileceksiniz. Kim güçlü, kim güçsüz, yakında anlayacaksınız. Adamlar kendi hevâ ve hevesleriyle, kendilerine göre konum belirlemişler. Zengin olanlar güçlüdür, ekonomik güce sahip olanlar güçlüdür, üstündür diyorlar. Allah buyurur ki çok yakında bilecekler onlar mı güçlüymüş, onlar mı Azîz ve şerefliymiş yoksa gariban Müslümanlar mı? Bunu çok yakında siz de göreceksiniz, biz de göreceğiz. Evet böyle dememizi istiyor Rabbimiz bizden. Ey Kâfirler! Ey müşrikler! Ey zalimler! Ey Allah düşmanları! Haydi buyurun ne yapacaksanız yapın! Sizler elinizden ne geliyorsa, ne yapabilecekseniz yapın! Küfrünüzün, şirkinizin gereği olarak, putlarınızın, put sistemlerinizin gereği olarak Allah’la savaş yolunda, Allah’a kafa tutma yolunda gücünüz neye yetiyorsa, elinizden ne geliyorsa yapın! Bizler de Allah’a imanımızın gereği olarak yapacağımızı yapıyoruz! Pek yakında göreceksiniz azap kiminmiş? Pek yakında göreceksiniz zafer kime ait olduğunu? Gelecekte kâfirler mi galip gelecek, yoksa Allah dostları mı? Arkasında Allah’ın bulunduğu dâvâ mı galip gelecek, yoksa arkasında şeytanların bulunduğu küfür mü, bunu çok yakında göreceksiniz. Âkıbet kime aitmiş, sonuç kiminmiş, gelecek kiminmiş? Gelecekte kim egemen olacak yeryüzünde? Hangi dâvâ egemen olacak? Yahut da yaşadığımız bu dünyanın sonunda cennete kim gidecek? Âhiret yurdu kimin olacak? Kim kaybedecek, kim kazanacak? Bunu yakında siz de göreceksiniz biz de göreceğiz. Bizler yolumuzdan asla şüphede değiliz. Biz dâvâmızdan, yaşadığımız hayattan asla kuşkuda değiliz. Siz yapacağınızı yapın, biz de bizim yapmamız gerekenleri yapacağız. Sizler inandığınız yolun gereklerini, inandığınız küfür ve şirk dinlerinin amellerini pratikte gösterin, biz de inandığımız tevhid dininin amellerini hayatımızda sergilemeye devam edeceğiz. Siz imanlarınızı yaşayın ben de imanımı yaşamaya devam edeceğim. Siz bildiğinizi ortaya koyun, ben de bildiğimi ortaya koyacağım. Ama ben şunu şimdiden size haber vereyim ki zalimler asla iflah olmazlar. Zalimler hiç bir zaman egemen olamayacaklar. Zalimlerin ne dünyada ne de âhirette asla kurtulmaları mümkün değildir. Dünyada da ukbâda da kurtuluşa erenler ancak mü’minler olacaktır. Allah’a şirk koşan, Allah’a isyan eden, Allah’ın sistemini reddedip baş-kalarının sistemlerini yasallaştıran zalim bir toplum ne dünyada, ne de ukbâda kesinlikle kurtuluşa eremeyecektir. Geçmişte bu böyle olduğu gibi yarın da böyle olmaya devam edecektir. Bu Allah’ın yeryüzünde koyduğu bir yasadır ve kıyamete kadar da bu yasa devam edecektir.
39,40. “De ki: “Ey milletim! Durumunuzun gerektirdiğini yapın; doğrusu ben de yapacağım. Kendisini rezil edecek azap kime gelecek, kime sürekli azap inecek bileceksiniz.” De ki ey kavmim, durumunuzun, konumunuzun gereği neyse onu yapın, ben de bana düşeni yapacağım. Belirlediğiniz statüko içinde, şeytan yasaları çerçevesinde elinizden ne geliyorsa onu geriye koymayın. Ne yapacaksanız yapın bakalım. Ben de benim vekilim olan, bana yasa belirleyen Rabbim adına, Rabbimin belirlediği emirler doğrultusunda hareket edeceğim. Er geç bir gün azabın kime geleceğini, kimin galip, kimin mağlup olacağını göreceksiniz, bileceksiniz. Kim güçlü, kim güçsüz, yakında anlayacaksınız. Adamlar kendi hevâ ve hevesleriyle, kendilerine göre konum belirlemişler. Zengin olanlar güçlüdür, ekonomik güce sahip olanlar güçlüdür, üstündür diyorlar. Allah buyurur ki çok yakında bilecekler onlar mı güçlüymüş, onlar mı Azîz ve şerefliymiş yoksa gariban Müslümanlar mı? Bunu çok yakında siz de göreceksiniz, biz de göreceğiz. Evet böyle dememizi istiyor Rabbimiz bizden. Ey Kâfirler! Ey müşrikler! Ey zalimler! Ey Allah düşmanları! Haydi buyurun ne yapacaksanız yapın! Sizler elinizden ne geliyorsa, ne yapabilecekseniz yapın! Küfrünüzün, şirkinizin gereği olarak, putlarınızın, put sistemlerinizin gereği olarak Allah’la savaş yolunda, Allah’a kafa tutma yolunda gücünüz neye yetiyorsa, elinizden ne geliyorsa yapın! Bizler de Allah’a imanımızın gereği olarak yapacağımızı yapıyoruz! Pek yakında göreceksiniz azap kiminmiş? Pek yakında göreceksiniz zafer kime ait olduğunu? Gelecekte kâfirler mi galip gelecek, yoksa Allah dostları mı? Arkasında Allah’ın bulunduğu dâvâ mı galip gelecek, yoksa arkasında şeytanların bulunduğu küfür mü, bunu çok yakında göreceksiniz. Âkıbet kime aitmiş, sonuç kiminmiş, gelecek kiminmiş? Gelecekte kim egemen olacak yeryüzünde? Hangi dâvâ egemen olacak? Yahut da yaşadığımız bu dünyanın sonunda cennete kim gidecek? Âhiret yurdu kimin olacak? Kim kaybedecek, kim kazanacak? Bunu yakında siz de göreceksiniz biz de göreceğiz. Bizler yolumuzdan asla şüphede değiliz. Biz dâvâmızdan, yaşadığımız hayattan asla kuşkuda değiliz. Siz yapacağınızı yapın, biz de bizim yapmamız gerekenleri yapacağız. Sizler inandığınız yolun gereklerini, inandığınız küfür ve şirk dinlerinin amellerini pratikte gösterin, biz de inandığımız tevhid dininin amellerini hayatımızda sergilemeye devam edeceğiz. Siz imanlarınızı yaşayın ben de imanımı yaşamaya devam edeceğim. Siz bildiğinizi ortaya koyun, ben de bildiğimi ortaya koyacağım. Ama ben şunu şimdiden size haber vereyim ki zalimler asla iflah olmazlar. Zalimler hiç bir zaman egemen olamayacaklar. Zalimlerin ne dünyada ne de âhirette asla kurtulmaları mümkün değildir. Dünyada da ukbâda da kurtuluşa erenler ancak mü’minler olacaktır. Allah’a şirk koşan, Allah’a isyan eden, Allah’ın sistemini reddedip baş-kalarının sistemlerini yasallaştıran zalim bir toplum ne dünyada, ne de ukbâda kesinlikle kurtuluşa eremeyecektir. Geçmişte bu böyle olduğu gibi yarın da böyle olmaya devam edecektir. Bu Allah’ın yeryüzünde koyduğu bir yasadır ve kıyamete kadar da bu yasa devam edecektir.
41. “Ey Muhammed! Doğrusu Biz, insanlar için Kitabı gerçekle sana indirdik; kim doğru yolda ise bu kendi lehinedir; sapıtan da kendi aleyhine sapıtmış olur. Sen onlara vekil değilsin.” Ey peygamberim, biz kitabı insanlar için sana hakla indirdik. Bu kitabın içinde hak var, hukuk var; bâtıl yok, yalan dolan yoktur. Ki-tabın indirilişi haktır, kitap hak olarak, hukuk olarak, tüm hakları, hukukları belirleyici olarak indirilmiştir ve de haklı olarak indirilmiştir. Hak Allah’ın indirdiğidir, hak Allah’tan gelendir. Allah’tan gelen bu hakka istinat etmeyen her şey bâtıldır, her şey zulümdür. İnsanlar arasındaki hak değer yargıları bu kitabın değer yargılarıdır. Kim doğrudur, kim yanlıştır, kim üstündür, kim alçaktır, kim Azîzdir, kim zelildir, kim şereflidir, kim şerefsizdir, kim iyidir, kim kötüdür, bunun ölçüsü, kriteri bu kitaptır. İnsanlar arasındaki tüm ihtilâflar bu kitapla çözümlenecek, tüm hakları bu kitap belirleyecektir. Kimin mü’min, kimin kâfir olduğunu, kimin Allah, kimin şirk yolunda olduğunu bu kitap belirleyecektir. İnsan kendi tavırlarını da bu kitaba göre değerlendirecektir. Her konuda kitap ölçü olacaktır. Peygamber ve onun yolunun yolcuları bu kitapla hükmedecekler, bu kitaba sarılacaklar, hayatlarının her bir biriminde kitapsız bir hayat sürmeleri, kitabı ellerine almadan bir hayat yaşamaları, kitaptan habersiz hüküm vermeleri, kitabın ortaya koyduğu hakların dışında herhangi bir hak belirlemesine gitmeleri kesinlikle mümkün olmayacaktır. Peygamber ve Müslümanlar kitapla hükmedecekler, kitapla ka-rar verecekler. Kitapsız Müslümanların başarıya ulaşmaları, huzur i-çinde bir hayat yaşamaları asla mümkün değildir. Kitapsız problemlerin çözümü mümkün değildir. İşte Allah bu kitabı peygambere bunun için göndermiştir. Peygamber ve Müslümanlar yaşadıkları hayatın hangi problemiyle karşı karşıya bulunurlarsa bulunsunlar, ister ekonomik bir kavganın, ekonomik bir problemin çözümüyle, ister eğitim problemi, ister hukuk problemi, ister siyasal bir problem hangi ortamda, hangi problemin çözümüyle karşı karşıya olurlarsa olsunlar, problemlerini ancak Allah’ın kitabıyla çözecekler, Allah’ın kitabıyla hükmedecekler ve başarıya ulaşacaklardır. Allah bu kitabı işte bunun için göndermiştir. Kim ihtidâ etmişse, küfürden, şirkten geçiş ihtidâsıyla, yanlıştan doğruya, bâtıldan hakka, günâhtan sevaba doğru gidiş ihtidâsıyla ihtidâ etmişse, yönelmişse… İhtidâ, yollanmak, yola girmek, yola koyulmak ve yol üzerinde devam etmek anlamlarına gelmektedir. Kim ki Allah’ın gösterdiği, kitabın tarif ettiği hidâyet yoluna girmiş, Allah’a kulluk yolunu tercih etmişse bu tercihi onun kendi lehinedir. Ama kim de sapmış, sapıklığı tercih etmiş, Allah yolunu terk etmişse, bu da onun kendi aleyhinedir. Allah’ın belirlediği yolun, sınırların dışına çıkan kişi yoldan sapmış demektir. Ama çiğnediği Allah sınırlarının çokluğuna göre o kadar dalâleti yoğunlaşmış, o kadar artmıştır. İtikat noktasında, inanç noktasında dalâlete düşen kişi kâfirdir. Amel noktasında dalâlete düşenler de bid’atçı ve günâhkârdırlar. Bu âyetlerde insanlar için iki konum belirleniyor. Bunlardan birincisi hidâyette olmak, ikincisi de dalâlet, sapıklık. Mühtedî olup hi-dâyeti tercih eden kendisi için mühtedî olmuş, dalâleti tercih eden de kendi aleyhine sapmıştır. Ey peygamberim, sen onlar üzerinde vekil değilsin. Senin böyle bir görevin ve sorumluluğun yoktur. Onları zorlamaya, onları hidâyete ulaştırmaya, hidâyette tutmaya, onların kalplerine hükmetmeye, tasarrufta bulunmaya senin yetkin yoktur. Veya sen onların özgür iradeleriyle seçtikleri, Rabbinin de onayladığı hidâyetlerinden de dalâletlerinden de sorumlu değilsin. Onların dalâleti tercih edip cehenneme yuvarlanışlarının hesabı sana sorulmayacak. Senin görevin sadece Allah’ın dinini, Allah’ın âyetlerini tebliğdir. Sen onları Allah âyetleriyle uyardığın zaman vazifen bitmiştir. Dileyen hidâyeti, dileyen de dalâleti tercih edebilir, sonucuna kendileri katlanmak şartıyla. Çünkü hidâyetin de dalâletin de sahibi Allah’tır.
42. “Allah, öleceklerin ölümleri anında, ölmeyeceklerin de uykuları esnasında ruhlarını alır. Ölmelerine hükmettiği kimselerinkini tutar, diğerlerini bir süreye kadar salıverir. Doğrusu bunda düşünen kimseler için dersler vardır.” Nefisleri, canları ölüm esnasında vefat ettiren Allah’tır. Uyurken, uykusu esnasında henüz ölmemiş olanları da vefat ettiren O’dur. Uyku ölümün yarısıdır, yarı ölümdür. İnsan uyku esnasında Rabbimi-zin koyduğu bir yasa gereği neredeyse yarı ölü gibidir. Uyku esnasında insanların ruhları belli ölçüde kabzedilmektedir. İşte bu âyetin beyanıyla uyku esnasında kısmen bir ölüm hadisesi gerçekleşmektedir. Öyleyse vefat bu anlama geliyor. Yâni vefat kişinin ölümü esnasında gerçekleşen hadisedir. Bir de kişi uyku esnasında ölmemiş bir kimsenin vefat halini yaşamaktadır. Buradaki teveffa, yâni ölüm, ruhun bedenle ilişkisinin kesilmesi anlamına gelmektedir. Uykudaki teveffâ ile ölümdeki teveffâ arasında şu fark vardır. Ölümde ruhun bedenle hem içten hem de dıştan ilgisi kesilirken, uykuda sadece dıştan ilgisi kesilmekte ama içten ilgisi devam etmektedir. Yâni uyku esnasında Rabbimiz kişinin akıl, his, şuur, idrak ve temyiz gücünü alıvermektedir. Öyleyse unutmayalım ki ölümle hayat iç içe bir bütündür ve hiç kimsenin, hiç birimizin uyuduktan sonra tekrar kalkacağımıza dair bir garantimiz yoktur. Tutan da, alan da, salıveren de Allah’tır. Tüm nefisler Allah’ın tasarrufu altındadır. Hiç kimsenin O’ndan saklanması, kaçıp kurtulması mümkün değildir. İşte Rabbimiz haklarında ölümü hükmettiği kimseleri uykusu esnasında tutar. Ama Rabbimiz haklarında ölüm fermanını, ölüm hük-münü vermediği, eceli gelmemiş kimseleri de geri gönderir. Tekrar hayata gönderir. Ne zamana kadar? Adı konmuş, Allah tarafından be-lirlenmiş bir ecele kadar. Demek ki her gece Allah bizi öldürüyor ve ecelimizin dolacağı güne kadar da her sabah bizi bir daha kaldırıyor. Gece bizi öldürmüşken Rabbimiz sabahleyin yeni bir fırsatla, yepyeni bir imkânla bizi bir daha kaldırıyor. Sebep ne? Belki bugün aklını başına alır, belki bugün Allah’a kulluğa döner, belki bugün fırsatı değerlendirir diye. Belki de yarın kıyamet gününde Rabbimize karşı bir itiraz hakkımız kalmasın, bir mâzeretimiz olmasın diye böyle yapıyor. İşte bütün bunlarda düşünecek, tefekkür edecek, düşünüp değerlendirecek bir toplum için âyetler vardır, ibretler vardır. Canlar üzerinde yegâne tasarruf sahibi, yegâne hüküm sahibi Allah’tır. Geceleyin herkesi uyutan, vefat ettiren, eceli dolanların ruhlarını tutup öldüren, ama vakti gelmemiş olanları tekrar diriltip uyandıran O’dur. Hayat ve ölüm üzerinde yegâne Mâlik, yegâne söz sahibi O’dur. Uyku esnasında da, ölüm esnasında da kulları üzerinde yegâne tasarrufunu, hükümranlığını yürüten O’dur. Yaşamamız gerekiyorsa hayat konumumuzu, ölmemiz gerekiyorsa ölüm konumumuzu belirleyen, takdir eden, uygulayan O’dur. Yeryüzünde en çok sevdiği, yeryüzünün en şereflisi elçisine bile bu konuda bir yetki vermemiştir. Her konuda, hayat ve ölüm konusunda, hidâyet ve dalâlet konusunda yetki sadece kendisine aittir. O’nun hidâyette dedikleri hidâyettedir, dalâlette dedikleri de dalâlettedir.
43, 44. “Yoksa putperestler Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: “Onlar bir şeye sahip olmadıkları akıl da edemedikleri halde mi şefaat edecekler?” De ki: “Bütün şefaat Allah’ın iznine bağlıdır. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra O’na döneceksiniz.” Yoksa onlar, o müşrikler Allah’tan başka, Allah berisinde bir takım şefaatçiler mi edindiler? Bir kısım aracılar mı buldular kendilerine? De ki, onlar hiç bir şeye mâlik değiller, hiç bir güç ve yetkiye sahip değiller. Akılsız, aciz varlıklar iseler de mi onlara bu yetkiyi vereceksiniz? Böyle olsalar da mı kendilerini güç kuvvet sahibi kabul edeceksiniz? Hayır hayır, ne sizlerin Allah berisinde yetkili kabul ettiklerinizin ellerinde bu yetkiye dair size gösterebilecekleri bir yetki belgeleri vardır, ne de sizin kendilerini şefaatçi kabul ederken elinizde bu konuda bir deliliniz vardır. Allah’a kulluğu bırakıp ta O’nun berisinde şefaatçi kabul ettikleri, İlâh kabul ettikleri, Rab kabul ettikleri bu yapay tanrıların ve tanrıçaların hiç birisi hiçbir şeye mâlik değillerdir. Hiç birisi gerçek mülkiyete sahip değillerdir. Ne onların yaratılışları üzerinde, ne uykuları üzerinde, ne uykudan uyanmaları, ne de ölümleri üzerinde hiçbir yetki ve tasarrufları yoktur. Onların hayatları ve ölümleri üzerinde hiçbir söz hakları yoktur. Onların hidâyet ve dalâletleri üzerinde zerre kadar bir selâhiyetleri olmadığı gibi, Allah katında bu konularda şefaate sahip değillerdir onlar. O Allah berisinde büyük bildikleri, kendilerinde yetki gördükleri, adlarını andıkları, kendilerine dua edip yardım bekledikleri, daraldıkları zaman “yetiş ey filan, kurtar ey falan” diye imdada çağırdıkları, kendilerine sığınıp kurtarıcı bildikleri varlıkların hiçbirisinin Allah katında en ufak bir yetkileri yoktur. Allah berisinde Allah’a oğullar, kızlar izâfe ederek, Allah’a velîahtlar bularak şefaatini umdukları hiçbir varlığın onlara yapabilecekleri bir şeyleri yoktur. Kur’an’ın değişik yerlerinde görüyoruz ki insanlar kimi varlıkların kendileri hakkında Allah huzurunda şefaatte bulunabileceklerine inanarak sapmışlardır. Müşrikler Allah katındaki şefaatin insanlar arasında cereyan eden şefaat gibi olduğunu zannediyorlardı. Onlar Allah katındaki şefaatin, kral katındaki oğlunun, kızının, vezirlerinin, yardımcılarının ve ona denk veya ondan daha üstün kralların şefaat etmesi gibi düşünüyorlardı. Halbuki her şey ve herkes Allah’ın kulu, Allah’ın mülkü iken ve Allah karşısında hiçbir kulun hiç bir gücü yokken kimin böyle bir şeye cesareti olabilir ki? Kim böyle bir şeye teşebbüs edebilir? Allah’ı kim etkisi altına alabilir? Allah karşısında kim söz sahibi olabilir? Allah’a etki etmek, Allah’a bir şey yaptırmak şöyle dursun, en çok sevdiği peygamberler ve melekler bile O’nun huzurunda ağızlarını bile açmaya cesaret edemezler. De ki, bütün şefaat Allah’ın iznine bağlıdır, şefaatin tümü Allah’a aittir. Şefaat yetkisi sadece Allah’ın elindedir, şefaat edeceklere de, şefaat edileceklere de izin verecek olan, belirleyecek olan Allah’tır. Bu konuda daha önceki sûrelerde epey bir şeyler söylemiştik. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra O’na döneceksiniz.
43, 44. “Yoksa putperestler Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: “Onlar bir şeye sahip olmadıkları akıl da edemedikleri halde mi şefaat edecekler?” De ki: “Bütün şefaat Allah’ın iznine bağlıdır. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra O’na döneceksiniz.” Yoksa onlar, o müşrikler Allah’tan başka, Allah berisinde bir takım şefaatçiler mi edindiler? Bir kısım aracılar mı buldular kendilerine? De ki, onlar hiç bir şeye mâlik değiller, hiç bir güç ve yetkiye sahip değiller. Akılsız, aciz varlıklar iseler de mi onlara bu yetkiyi vereceksiniz? Böyle olsalar da mı kendilerini güç kuvvet sahibi kabul edeceksiniz? Hayır hayır, ne sizlerin Allah berisinde yetkili kabul ettiklerinizin ellerinde bu yetkiye dair size gösterebilecekleri bir yetki belgeleri vardır, ne de sizin kendilerini şefaatçi kabul ederken elinizde bu konuda bir deliliniz vardır. Allah’a kulluğu bırakıp ta O’nun berisinde şefaatçi kabul ettikleri, İlâh kabul ettikleri, Rab kabul ettikleri bu yapay tanrıların ve tanrıçaların hiç birisi hiçbir şeye mâlik değillerdir. Hiç birisi gerçek mülkiyete sahip değillerdir. Ne onların yaratılışları üzerinde, ne uykuları üzerinde, ne uykudan uyanmaları, ne de ölümleri üzerinde hiçbir yetki ve tasarrufları yoktur. Onların hayatları ve ölümleri üzerinde hiçbir söz hakları yoktur. Onların hidâyet ve dalâletleri üzerinde zerre kadar bir selâhiyetleri olmadığı gibi, Allah katında bu konularda şefaate sahip değillerdir onlar. O Allah berisinde büyük bildikleri, kendilerinde yetki gördükleri, adlarını andıkları, kendilerine dua edip yardım bekledikleri, daraldıkları zaman “yetiş ey filan, kurtar ey falan” diye imdada çağırdıkları, kendilerine sığınıp kurtarıcı bildikleri varlıkların hiçbirisinin Allah katında en ufak bir yetkileri yoktur. Allah berisinde Allah’a oğullar, kızlar izâfe ederek, Allah’a velîahtlar bularak şefaatini umdukları hiçbir varlığın onlara yapabilecekleri bir şeyleri yoktur. Kur’an’ın değişik yerlerinde görüyoruz ki insanlar kimi varlıkların kendileri hakkında Allah huzurunda şefaatte bulunabileceklerine inanarak sapmışlardır. Müşrikler Allah katındaki şefaatin insanlar arasında cereyan eden şefaat gibi olduğunu zannediyorlardı. Onlar Allah katındaki şefaatin, kral katındaki oğlunun, kızının, vezirlerinin, yardımcılarının ve ona denk veya ondan daha üstün kralların şefaat etmesi gibi düşünüyorlardı. Halbuki her şey ve herkes Allah’ın kulu, Allah’ın mülkü iken ve Allah karşısında hiçbir kulun hiç bir gücü yokken kimin böyle bir şeye cesareti olabilir ki? Kim böyle bir şeye teşebbüs edebilir? Allah’ı kim etkisi altına alabilir? Allah karşısında kim söz sahibi olabilir? Allah’a etki etmek, Allah’a bir şey yaptırmak şöyle dursun, en çok sevdiği peygamberler ve melekler bile O’nun huzurunda ağızlarını bile açmaya cesaret edemezler. De ki, bütün şefaat Allah’ın iznine bağlıdır, şefaatin tümü Allah’a aittir. Şefaat yetkisi sadece Allah’ın elindedir, şefaat edeceklere de, şefaat edileceklere de izin verecek olan, belirleyecek olan Allah’tır. Bu konuda daha önceki sûrelerde epey bir şeyler söylemiştik. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra O’na döneceksiniz.
45. “Allah tek olarak anıldığı zaman, âhirete inanmayanların kalpleri nefretle çarpar, ama Allah’tan başka putlar anıldığı zaman hemen yüzleri güler.” Allah tek başına zikredildiği zaman, “Rahmân ve Rahîm olan Allah’tır, yaratıcı olan, yarattıklarına egemen olan, ölüme ve hayata etkin olan Allah’tır, kullarının tek hacet kapısı Allah’tır, Allah’tan başka hacet kapısı yoktur, bilen Allah’tır, Allah’tan başka bilen yoktur, şifa Allah’tandır, Allah’tan başka şifa merciî yoktur, hüküm, hâkimiyet Allah’a aittir, O’ndan başka hiç kimsede hâkimiyet yetkisi yoktur” dendiği zaman, her konuda yetkili sadece Allah zikredildiği zaman, ahire-te inanmayanların kalpleri nefretle çarpar. Kalplerinde bir öfke, yüzlerinde bir ekşime meydana gelir. Sadece Allah’tan bahsettiniz mi, sadece Allah dendi mi, böyle olurlar ama O’nun berisinde bir şeylerden söz ettiniz mi, yâni bir konuda etkin ve yetkin olarak Allah’tan başkalarından da, meselâ bir kısım tâğutlardan da, putlardan da, bilimden de, büyütülmüş varlıklardan da, yıldızlardan, uzmanlardan da söz etmeye başladınız mı gülüp sevinmeye başlarlar, yüzleri açılır. Çünkü bu müşriklere Allah’tan başkalarından bahsetmek onların hevâ ve heveslerini onaylamaktadır. Aslında bu adamlar kendi hevâlarını tatmin ettiklerinden dolayı onları kabul ediyorlar. Yâni eğer o büyük kabul ettikleriyle kendi aralarındaki menfaat bağları kesiliverse, derhal onları bırakıp başkalarını bulurlar. Onların bunlarla bağlantısı sadece menfaat ilişkisine dayanmaktadır. Sadece Allah dediniz mi içleri burkulur, kalpleri kabarır. Meselâ yağmurun yağması konusunda sadece Allah dediniz mi yüzleri ekşir, ama bu konuda Allah’tan başka şeylerden, işte rüzgardan, buluttan, hava hareketlerinden bahsettiniz mi yüzleri gülmeye başlar. Veya çocuğu dünyaya getiren sadece Allah’tır dediniz mi bundan hoşlanmazlar ama Allah berisinde bir şeylerden, işte spermden, hücreden, hücrenin döllenmesinden filân bahsettiniz mi adamların yüzleri gülmeye başlayıverir. Veya bir mecliste sadece Allah’tan söz ettiniz mi çatlar, patlar adamlar. Ama öyle değil de Allah’ın berisinde bir şeylerden meselâ senetten, çekten, geçimden, seçimden, arabadan, piyasadan, ölenden, öldürenden, yemeden, içmeden bir şeylerden söz edince adamların yüzleri gülmeye başlar. Coşarlar, gülerler, tabak tabak açılırlar. Niye? “Hep Allah, hep Allah bıktık yahu! Yeter! Bu kadarı da olmaz ki!” derler. Yâni her zaman Allah dendi mi, her konuda Allah dendi mi mahvoluyorlar. Ama bazen Allah dendi mi bundan razı oluyorlar. Meselâ namaz deyin razı adam, veya oruç deyin razı adam. Zekattan bahsedin, isterseniz malınızın tamamını dağıtın onu hiç ilgilendirmez. Ama her konuda sadece Allah dediniz mi, işte o zaman patlıyor, çat-lıyor, kahroluyor, mahvoluyor adam. Yemede, içmede, giyimde, kuşamda, eğitimde, hukukta her şeyde sadece Allah dendi mi pili bitiyor adamın. Meselâ çocuk eğitiminden söz ederken İslâm’ın çocuk eğitimi konusundaki görüşlerinden de bahsetseniz, fark etmez, bundan razıdır adam. Ama bunu sadece Allah’a izâfe ediverdiniz mi, bu konuda sadece Allah’ın emirlerini söyleyiverdiniz mi, işte bundan razı değildir adam. Ama işte insan haklarından dolayı filan diye anlatsanız razıdır adam. Meselâ okulda dersin filan konusunun gündemi diye İslâm’ı anlatsan bundan razıdır adam. Ama yeter ki gündemi İslâm değil, ders konusu tespit etsin. Yeter ki gündemi Allah değil de başka şeyler tespit etsin. Veya meselâ İslâm’ın zekatından, İslâm’ın infâkından, hayırdan, yardımlaşmadan bahsedelim, İslâm’ın kurallarından söz edelim ama programı başkaları yapsın. Kandil için program yapsın, florans programları yapsın, mevlit programları yapsın, o programı o yapsın. Programı Allah yapmasın yeter ki.
46. “De ki: “ Ey göklerin, yerin yaratanı, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah! Kullarının ayrılığa düştükleri şeyler hakkında aralarında Sen hükmedeceksin.” De ki onlara, gökleri ve yeri yaratan Allah’tır. Görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’tır. Kaybı da şehadeti de bilen O’dur. Kullarının ihtilâf ettikleri konularda aralarında hüküm verecek olan sensin. Bu dünyada, yaşadığımız bu hayatta insanlara hükümler, yasalar, hayat programları konusunda hükmü verecek olan Allah’tır. Allah’tan başka bu konuda hüküm verecek yoktur, yasa belirleyecek yoktur. Yine yaşadığımız bu dünyada kâfirler, müşrikler biz haklıyız, biz doğru yoldayız, siz yanlışsınız diyorlar. Kendi hayatlarının doğruluğunu iddia ederek bizleri yanlışlıkla itham ediyorlar. Kendilerini haklı, mü’minleri suçlu görüyorlar. Biz de diyoruz ki, ey gaybın ve şehadetin bilicisi olan Rabbi-miz, ey göklerin ve yerin yaratıcısı olan Rabbimiz, muhakkak ki kullarının arasında hükmü sen vereceksin. Ya da aramızda hükmünü sen ver ya Rabbi, şeklinde bir niyazda bulunuyoruz. Bu kâfirlerle, bu zalimlerle aramızda hükmünü veriver ya Rabbi! Haklıları haksızları, doğruları yanlışları ortaya çıkarıver ya Rabbi! Haklıları koruyup, galip getirip haksızların belâlarını veriver ya Rabbi diyoruz. Ama Allah bu konudaki hükmünü kıyamet gününe tehir ettiğini buyuruyor. Eğer insanlar arasındaki hükmünü bu dünyada veriverseydi, yeryüzünde bir tek kâfir ve müşrik kalmayacaktı. Kâfirler mü’-minlere gerici diyorlar. Halbuki gerici kimmiş ilerici kimmiş bu yarın belli olacak. Sıratı geçemeyen, cennetten geri kalan gericidir. Öyley-se gelin ey kâfirler, ey müşrikler kendi kendinize, kendi hevâ ve heveslerinizle kendi kafanızdan hükümler koymaya kalkışmayın. Gelin hayatınız konusunda Rabbinizin verdiği hükme göre kendinizi ayarlayın.
47. “Yeryüzünde onların hepsi ve bir misli daha zalimlerin olsa, kıyamet günündeki kötü azap için fidye verseler kabul edilemez. Allah katından olanlara, hiç hesaplamadıkları şeyler beliriverir.” Allah’ın hakkını, kitabın hakkını, peygamberin hakkını, fıtratının hakkını, insan oluşunun hakkını vermeyen zalimlerin, kâfirlerin, Allah’ın hakkını gasp eden, Allah bu işi bilmez, hukuktan anlamaz, ekonomiyi bilmez, hayata karışmaz diyerek Allah yasaları yerine kendi zulüm yasalarını ikâme edenler, Allah’ın hakkını, Allah’ın yetkilerini kendilerinde görenler, yeryüzünün en büyük zalimleridir. Yeryüzünde Allah yasalarını diskalifiye ederek çeşitli ideolojiler, çeşitli devletler kurmuşlar ve o devletler içinde hemcinslerine zulmetmişler, insanlara kan kusturmuşlar. Tüm dünyada kendi egemenliklerini kurmuşlar; zulmün, küfrün, şirkin kavgasını vermişlerdir. Meselâ şu anda A.B.D., yeryüzünün tümünde zulmünü geçerli kılma kavgası vermektedir. İşte böyle zalim olanların, yeryüzünde olanların tümü, tüm dünya onların olsa, bir misli daha onların olsa kötü azaba karşı, kötü azaptan kendilerini kurtarabilmek için hepsini fidye olarak verecekler ama bu onlardan kabul edilmeyecektir. Zaten kimin malını kime verecekler ki? Halbuki hainler dünyada bu dünya için sapmışlardı, dünyalıklar için sapmışlardı. Dünya hayatımız iyi olsun da, dünya bizim olsun da, gerisi ne olursa olsun diyerek sapmışlardı. Şimdi Allah’ın azabını görünce adına saptıkları tüm dünyayı fedâ etmeye hazır oluyorlar. Öyleyse ey insanlar! Ey Müslümanlar! Gelin yarın fedâ edeceğimiz dünyanın ve dünyalıkların peşine bu kadar düşmeyelim. Gelin dünyayı kıble edinmeyelim. Gelin aklımızı, fikrimizi, kafamızı, beynimizi, gecemizi, gündüzümüzü, bugünümüzü, yarınımızı, gözümüzü, kulağımızı ekonomik dünyamız için kullanmaktan vazgeçelim. Gelin zamanımızı, imkânlarımızı, fırsatlarımızı yarın uğrunda her şeyimizi fedâ edeceğimiz cenneti kazanmak ve cehennemden kurtulmak için harcayalım. Ey şu anda dükkanını biraz daha büyütme kavgası verenler, ey ekonomik gücünü geçen seneye oranla iki misline çıkarmanın kavgasını verenler, şu anda aklını, fikrini para hesabı peşinde kullananlar, gelin Allah’ın şu uyarılarına kulak verin de yarın bu duruma düşenlerden olmayın, olmayalım inşallah. Bakın Rabbimiz buyuruyor ki: Allah’tan onların hiç hesap etmedikleri şeyler karşılarına çıkmış olacak. Yâni onlar zannetmesinler ki yeryüzünün hakimi biziz, Allah bu nîmetleri bize vermiştir, biz buna lâyık olduğumuz için bunları bize vermiştir. Çünkü biz doğruyuz, biz haklıyız, biz güçlüyüz. Ama yarın Allah’ın huzuruna çıktıkları zaman bu iddialarının yanlış olduğunu görecekler. “Biz Allah’ın evliyasıyız, biz Allah’ın sevgili kullarıyız, bize asla ateş dokunmayacaktır,” diyerek yeryüzünde Müslümanlara zulmedenler, kıyamet günü Allah’tan hiç beklemedikleri, hiç ummadıkları şeylerle karşılaşacaklar.
48. “Onlara, işledikleri kötü şeyler belli olur; alaya aldıkları şeyler de kendilerini çepeçevre sarar.” İşledikleri, kazanmış oldukları tüm kötülükler, yaptıkları tüm pisliklerin, küfürlerin, şirklerin, Allah’tan habersiz yaşadıkları hayatın kötü sonucu kendilerine belli olmuş, gözleriyle kazandıklarının karşılığını görmektedirler. Kazandıkları şeylerin kötülükleri kendilerini çepeçevre kuşatmış, inkâr ettikleri, reddettikleri, alay edip durdukları kıya-met gerçeği önlerinde durmaktadır ve artık bundan kaçıp kurtulmaları da mümkün değildir. Kazandıkları karşılarındadır. Zaten ne kazanmışlarsa zulümden, haksızlıktan ibaretti. Haksızlıkla, insanları sömü-rerek, kan emerek, reklam ederek para kazanıyorlar. Alay ettikleri, ciddiye almadıkları, hesaba katmadıkları şeyler kendilerini kuşatmıştır. Allah’ın azabını alay konusu yapıyorlar, hafife alıyorlar, cenneti ve cehennemi gündeme almıyorlar, Allah’ın haberleriyle alay ediyorlardı. İşte alay ettiği şeyler yarın onları çepeçevre kuşatacaktır. Artık reddettikleri azabın gözlerinin önünde duruşunun yıkılışı ve hüsranı içindedirler. Eyvah ki işledikleri tüm kötülükler şimdi önlerindedir. Keşke bu amelleri işlememiş olsalardı! Keşke dünyada böyle bir hayatın adamı olmamış olsalardı! Keşke, keşke o alaylı sözlerin, “inanmıyoruz, zannetmiyoruz, bu bilimin verilerine terstir, kıyametin kopacağına inanmıyoruz, eh belki olabilir, ama kanaatimiz bu işin ol-maması istikâmetindedir,” şeklindeki alaylı sözler bize ait olmasaydı! “Keşke hayatımızı bu anlayışa bina edenlerden olmasaydık. Halbuki kıyamet böyle zanla, insanın kendi kanaatleriyle bilinebilecek bir şey değilmiş, bu konu gaybî bir konuymuş ve bu konuda sadece Allâm’ulğuyub olan Allah’ın dedikleri geçerliymiş. Keşke Rab-bimizin âyetlerine kulak verip de hayatımızı ona göre düzenleyip, ona bina edenlerden olsaydık. Keşke Allah’la bilinebilecek bir bilgiyi kendi zanlarımızla, bilimin verileriyle anlayabileceğimiz gururuna kapılmasaydık. Keşke şu perişan duruma düşmeseydik,” diyecekler.
49. “İnsanın başına bir sıkıntı gelince Bize yalvarır. Sonra katımızdan ona bir nîmet verdiğimiz zaman: “Bu bana bilgimden dolayı verilmiştir” der. Hayır; o bir imtihandır, fakat çokları bilmezler.” İnsana bir darlık, bir zorluk, bir sıkıntı, istemediği cinsten bir şey dokundu mu hemen Allah’a yalvarıp yakarır. “Aman ya Rabbi, zaman ya Rabbi beni bu durumdan kurtar! Sen bu işin ehlisin. Beni bundan ancak sen kurtarırsın.” Ama sonra ona katımızdan bir nîmet, bir bolluk, istediği, beğendiği cinsten bir şeyler verdiğimiz zaman da, “bu bana bir bilgi üzerine verilmiştir, bilgimden ötürü verilmiştir,” demeye başlar. Halbuki o bir imtihandır. Bir imtihan sebebiyle verilmiştir. Fakat onların pek çoğu bunu bilmez. Evet gafil insan, Allah’tan, Allah’ın kitabından, Allah’ın yasalarından habersiz insan Allah’tan kendisine bir imtihan sebebi olarak sıkıntılar, yokluklar, hastalıklar dokunduğu zaman ciyak ciyak ötüp Rabbine yalvarıp yakarır. Allah’ı hatırlar. Ama yine imtihan sebebiyle iyilikler, bolluklar, nîmetler verildiği zaman da bunun kendisinden ötürü verildiğini söyler. “Ben ilim sahibi olduğum, bilgili olduğum, akıllı olduğum, kafamı çalıştırdığım, büyük adam olduğum için bunlar bana verildi,” der. “Allah benim bunlara lâyık birisi olduğumu bildiği için bütün bunları bana vermiştir,” der. “Ben bütün bunlara bilgimle, becerimle, projelerimle ulaştım,” der. “Ben imtihanı kazandım da onun için verildi,” der. Allah’ın kendisine verdiklerini iyi bir Müslüman olduğu için, Allah’ın sevgili bir kulu olduğu için verildi zanneder. Meselâ kendisine Rabbimiz tarafından ilim verilmesinin bir imtihan sebebi olduğunu, Allah’ın o ilimle kendisini imtihan ettiğini unutur da, onunla insanlara hava atmaya kalkar. İlmi kendisinden zanneder, Allah’ın sevgili bir kulu olduğu için, yâni imtihanı kazandığı için kendisine bu ilmin verildiğini zanneder de ilmiyle insanlara karşı övünmeye kalkar. Zenginliği, güçlülüğü, sıhhati, makamı her şeyi böyle değerlendirir. Halbuki bunların hepsi birer imtihandır. Allah’ın vermesi de alması da ayrı bir imtihandır. Rabbimiz verirken de alırken de imtihan etmektedir. Yâni kimimizin zengin, kimimizin fakir, kimimizin zayıf, ki-mimizin şişman, kimimizin âlim, kimimizin cahil oluşu bir imtihan sebebidir. Herkesi durumuna göre imtihan etmektedir Rabbimiz. Ne çok verilenler kazanmış, ne de az verilenler kaybetmiştir. Çok verilen çokla, az verilen ya da verilmeyen de onunla imtihan edilmektedir. Kimin kazandığı, kimin kaybettiği yarın belli olacaktır.
50, 51. “Bunu onlardan öncekiler de söylemişti, ama kazandıkları şeyler onlara fayda vermedi. Bunun için, işledikleri kötülükler başlarına geldi. Bunlar içinde zulmedenlerin de kazandıkları kötülükler başlarına gelecektir. Bu hususta Allah’ı aciz bırakamazlar.” Öncekiler de aynı şeyleri söylediler. Onlardan öncekiler de onlarınkine benzer şeyler söylediler. Kazanmış oldukları şeylerin hiçbirisi kendilerine hiç bir şey sağlamadı. Allah yasalarına göre kâr olmayıp kendi kendilerine kâr saydıkları, kazanç bildikleri şeyler onlara hiç bir fayda sağlamayacak, bilâkis onların kazandıklarının kötülüğü kendilerine ulaşacaktır. Bu insanlardan zalim olanlar, zalimlik makamına oturmuş olanlar ise, hem dünyada, hem de âhirette yaptıklarının, kazandıklarının kötülüğü onlara ulaşacaktır. Dikkat ederseniz âyet-i kerîmede bir genel halk, bir de zulüm yasalarının sahipleri olan zalimler zikrediliyor. Genel halka bu zalimlerin yaptığı yasaların kötülüğü dünyada mutlaka peşinen dokunuyor. Bu zulüm yasalarının etkisini dünyada görüyorlar. Ama yasa yapan zalimler, tâğutlar yaptıkları bu zulüm yasalarının etkisini bu dünyada bazen peşinen görmüyorlar. Bu zalimler güçleri, kuvvetleri, saltanatları, egemenlikleri sebebiyle kendilerini bir müddet için garantiye alıyorlar. Allah kendilerine imkân veriyor, fırsat veriyor. Mülkle, saltanatla imtihan ediyor. Mülkleri, saltanatları sebebiyle şimdilik kendilerine kendi yasalarının kötülüğü dokunmuyor gibi. Ama Rabbimizin âyetinin ifadesiyle bu zulüm yürütücüleri, zul-mün vazııları, zulmün gerçekleştiricileri kazandıkları şeylerin seyyiâtı-nın yakında kendilerini kuşattığını görecekler. Kendileri yasa belirlemeyen ama yasa belirleyicisi zalimlere ve onların yasalarına boyun büken halk kesimine bu dünyada peşinen isabet etmiş olan bu zulüm yasalarının etkisi yakın bir zamanda da zalimlere isabet edecektir. Onlar hiç bir zaman Allah’ı aciz bırakamayacaklardır. Gerek bu dünyada, gerekse âhirette yaptıklarına karşılık Allah’ın kendilerine takdir buyurduğu azabın kendilerine ulaşmasına engel olamayacaklardır. Rabbimiz halkın gözünü açmayı murad ediyor. Allah yasalarını diskalifiye ederek, Allah âyetlerini görmezden gelerek yaptıkları zulüm yasalarını kendilerine dayatan, zulüm yasalarını yürüten, zulmü yasallaştıran bu zalimlerin yasalarına teslim olup uygulayan, bu zalimlerin kulu-kölesi olan zavallı halkı uyararak gözlerini açmalarını istiyor. Öyle değil mi? Bir yerde Allah sistemi terk edilerek küfür sistemleri kurulur kurulmaz oradaki idare edilen, yönetilen halk tabakası hemen anında zulme uğramaya, ezilmeye başlıyor. Zulüm yasalarının pislikleri hemen anında onları kuşatıveriyor. Zalim yasa koyucuları hemen onları sömürmeye başlayıveriyor. Verin, ödeyin, itaat edin, kemerleri sıkın az kaldı denilerek zayıflar, güçsüzler, garibanlar, yönetilenler hep sabra dâvet ediliyor. Berikilerin kasaları, keseleri dolarken, karınları şişmeye, malları mülkleri artmaya devam ederken, ezen ve ezilenlerin, yöneten ve yönetilenlerin, Rablerin ve kulların birlikte yaşadıkları bir ülkede öyle bir zaman gelir ki, Allah’a isyanları sebebiyle toplum yıkılıp giderken, sistemleriyle birlikte yok olup giderken, işlemiş oldukları, kazanmış oldukları şeylerin hepsinin kötü olduğunu, kendilerine ve toplumlarına kötülükten başka bir şey yapmadıklarını, bütün çıplaklığıyla kötülüklerinin, zulümlerinin açığa çıktığını görür, anlarlar.
50, 51. “Bunu onlardan öncekiler de söylemişti, ama kazandıkları şeyler onlara fayda vermedi. Bunun için, işledikleri kötülükler başlarına geldi. Bunlar içinde zulmedenlerin de kazandıkları kötülükler başlarına gelecektir. Bu hususta Allah’ı aciz bırakamazlar.” Öncekiler de aynı şeyleri söylediler. Onlardan öncekiler de onlarınkine benzer şeyler söylediler. Kazanmış oldukları şeylerin hiçbirisi kendilerine hiç bir şey sağlamadı. Allah yasalarına göre kâr olmayıp kendi kendilerine kâr saydıkları, kazanç bildikleri şeyler onlara hiç bir fayda sağlamayacak, bilâkis onların kazandıklarının kötülüğü kendilerine ulaşacaktır. Bu insanlardan zalim olanlar, zalimlik makamına oturmuş olanlar ise, hem dünyada, hem de âhirette yaptıklarının, kazandıklarının kötülüğü onlara ulaşacaktır. Dikkat ederseniz âyet-i kerîmede bir genel halk, bir de zulüm yasalarının sahipleri olan zalimler zikrediliyor. Genel halka bu zalimlerin yaptığı yasaların kötülüğü dünyada mutlaka peşinen dokunuyor. Bu zulüm yasalarının etkisini dünyada görüyorlar. Ama yasa yapan zalimler, tâğutlar yaptıkları bu zulüm yasalarının etkisini bu dünyada bazen peşinen görmüyorlar. Bu zalimler güçleri, kuvvetleri, saltanatları, egemenlikleri sebebiyle kendilerini bir müddet için garantiye alıyorlar. Allah kendilerine imkân veriyor, fırsat veriyor. Mülkle, saltanatla imtihan ediyor. Mülkleri, saltanatları sebebiyle şimdilik kendilerine kendi yasalarının kötülüğü dokunmuyor gibi. Ama Rabbimizin âyetinin ifadesiyle bu zulüm yürütücüleri, zul-mün vazııları, zulmün gerçekleştiricileri kazandıkları şeylerin seyyiâtı-nın yakında kendilerini kuşattığını görecekler. Kendileri yasa belirlemeyen ama yasa belirleyicisi zalimlere ve onların yasalarına boyun büken halk kesimine bu dünyada peşinen isabet etmiş olan bu zulüm yasalarının etkisi yakın bir zamanda da zalimlere isabet edecektir. Onlar hiç bir zaman Allah’ı aciz bırakamayacaklardır. Gerek bu dünyada, gerekse âhirette yaptıklarına karşılık Allah’ın kendilerine takdir buyurduğu azabın kendilerine ulaşmasına engel olamayacaklardır. Rabbimiz halkın gözünü açmayı murad ediyor. Allah yasalarını diskalifiye ederek, Allah âyetlerini görmezden gelerek yaptıkları zulüm yasalarını kendilerine dayatan, zulüm yasalarını yürüten, zulmü yasallaştıran bu zalimlerin yasalarına teslim olup uygulayan, bu zalimlerin kulu-kölesi olan zavallı halkı uyararak gözlerini açmalarını istiyor. Öyle değil mi? Bir yerde Allah sistemi terk edilerek küfür sistemleri kurulur kurulmaz oradaki idare edilen, yönetilen halk tabakası hemen anında zulme uğramaya, ezilmeye başlıyor. Zulüm yasalarının pislikleri hemen anında onları kuşatıveriyor. Zalim yasa koyucuları hemen onları sömürmeye başlayıveriyor. Verin, ödeyin, itaat edin, kemerleri sıkın az kaldı denilerek zayıflar, güçsüzler, garibanlar, yönetilenler hep sabra dâvet ediliyor. Berikilerin kasaları, keseleri dolarken, karınları şişmeye, malları mülkleri artmaya devam ederken, ezen ve ezilenlerin, yöneten ve yönetilenlerin, Rablerin ve kulların birlikte yaşadıkları bir ülkede öyle bir zaman gelir ki, Allah’a isyanları sebebiyle toplum yıkılıp giderken, sistemleriyle birlikte yok olup giderken, işlemiş oldukları, kazanmış oldukları şeylerin hepsinin kötü olduğunu, kendilerine ve toplumlarına kötülükten başka bir şey yapmadıklarını, bütün çıplaklığıyla kötülüklerinin, zulümlerinin açığa çıktığını görür, anlarlar.
52. “Allah’ın rızkı dilediğine yaydığını ve kısıp bir ölçüye göre verdiğini bilmezler mi? Doğrusu bunda, inanan kimseler için dersler vardır.” Halbuki onlar bilmiyorlar mı ki Allah rızkı dilediğine genişletir, dilediğine de kısıp belli bir ölçü içinde verir. Kime ne vereceğini, kime ne ölçüde kısacağını bilen Allah’tır. Allah verdiklerini verdikleriyle imtihan etmektedir. Ne verişi im-tihanı kazanma sebebidir, ne de vermeyip kısması imtihanı kaybetme sebebidir. Ne çok verilenler iyi insan, ne de az verilenler kötüdür. Yâni kendilerine dünyalık bir şeyler verilenler Allah katında şerefli de, verilmeyenler şerefsiz değildir. Vermesi de vermeyip kısması da bir imtihan konusudur. Çünkü rızık tamamen O’nun elindedir. Hiç kimsenin elinin değmediği, değemeyeceği, erişemeyeceği, kimsenin müdahale edemeyeceği tüm rızıklar O’nun elindedir. Şu anda ve yarın kim neye sahip olmuşsa, olacaksa her şeyi veren O’dur. Dilediklerine rızkı genişletir, bol bol verir, dilediklerine de kısıverir. Çünkü O her şeyi bilendir. Kime ne kadar vereceğini, kime ne kadar kısacağını bilendir. Hik-met sahibidir O’dur. Hikmeti gereği yapar bu taksimi. O’nun ilmi her şeyi kuşattığı için, bir kul için zenginliğin mi yoksa fakirliğin mi hayırlı olduğunu en iyi bilen O’dur. Allah dilediklerine bol verir, dilediklerine de az verip kısıverir. Onun için kâfirlere, zalimlere verilenlerden ötürü onlara imrenmeye de, kıskanmaya da gerek yoktur. Çünkü zaten kâfirlerin oldum olası, gördüm göresi bir dünya hayatları var, yaşasınlar bakalım. Zaten şu anda cehennemi yaşıyorlar ve geberdikleri andan itibaren de cehenneme gidecekler. Yâni bütün dünyayı bir tek kâfire verse, hattâ her kâfire ayrı ayrı bir dünya verilse yine de azdır. Bize de hiç bir şey verilmese, yarım ekmek bile bulamasak yine de onlarınkinden çoktur. Bunu böyle biliyor ve böyle inanıyoruz. Ne verilirse verilsin, ne kadar verilirse verilsin, değil mi ki hayat bir gün bitecektir. Biten bir dünyanın nîmetlerine meyletmektense, yarım ekmek de olsa bitmeyecek bir hayatın nîmetlerine ulaşmayı hedefleyelim, onun peşinde olalım. Cennet, devlet, mükâfat, hasene var mı? Benim de hiç bir şeyim olmasın, yarım ekmekle huzur var mı? Elhamdülillah.. İşte mülk, işte saltanat. Beni cennete götürecek bir hayat yaşıyorsam elhamdülillah.. Çünkü bu kâfirler neye sahip olurlarsa olsunlar yarın bu mülkleri onları cehennem ateşinden kurtaramayacaktır. Daha önceki âyetlerde anlattı Rabbimiz, yarın bu kâfirler dünya kendilerinin olsa, hattâ dünyanın bir misli daha ellerinde olsa, ateşten kurtulabilmek için bunu fidye olarak verecekler ama bu fidyeleri kabul edilmeyecektir. Demek ki bugün onlara verilen tüm saltanatlar, tüm güçler, tüm mallar, tüm ekonomik, askerî ve siyasal güçler yarın hiçbir işe yaramayacaktır. Öyleyse onların şu anda sahip oldukları kesinlikle sizi üzmesin, sizi imrendirmesin. Siz hesabınızı bu anlayışa bina etmişseniz, bilesiniz ki üstün sizsiniz, kazanan sizsiniz. Bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın. Alçaklar imtihan gereği kendilerine verilenlerle şımardılar. Kendilerine verilenlerin, azîzliklerinden dolayı verildiği zehâbına kapıldılar. “Biz şerefli insanlar olduğumuz, bizim yolumuz doğru olduğu için, Allah tarafından sevildiğimiz için bunlar bize verildi,” dediler. Bun-dan dolayı kendi pis hayatlarına delil de buldular. Bundan dolayı Rab-lerine kulluğu terk ettiler, kendilerinin Rabblığını iddia etmeye yöneldiler. Öyleyse ey Müslümanlar sakın ha sakın bu kâfirlere, bu zalimlere bir şeylerin verilmesi sizi aldatmasın. Sakın ha sakın bu kâfirlerin hak yolda oldukları zehâbına götürmesin sizi.
53. “Ey Muhammed! De ki: “Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günâhların hepsini bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhametlidir.” Ey günâhlar, isyanlar içinde, kötülükler içinde kendi kendilerine zulmeden, kendi kendilerini Allah’a kulluk ortamından çıkarıp küfür ve şirk anlayışları içinde kendi kendilerine yazık eden kullarım! Allah’ın rahmetinden sakın ümidinizi kesmeyin. Şu yaptıklarımdan sonra, şu işlediklerimden sonra artık Allah asla beni affetmez. Bundan sonra benim için hiçbir ümit kapısı kalmamıştır. Bundan sonra benim ne cennette, ne de cehennemde yerim yurdum kalmamıştır, diyerek ümitsizliğe düşmeyin. Allah’ın rahmeti geniştir, boldur. Rabbinizin rah-met kapıları sonuna kadar açıktır. Kitap Allah’ın rahmet kapısıdır, peygamber Allah’ın kullarına açtığı rahmet kapısıdır. Kitabı ve peygamberi kendileri için açılmış rahmet kapısı bilip onlara ittibâ edenler için, bilesiniz ki cennet kapıları sonuna kadar açıktır. Dünyada bu rahmete ulaşabilecek kadar süre herkese tanınmıştır. Herkese yeteri kadar ömür, yeteri kadar akıl, ira-de verilmiştir. Herkese Allah’a dönüş imkânı verilmiştir. Üstelik her ta-rafımız da Allah’ın âyetleriyle kuşatılmıştır. İçimizde, dışımızda, enfü-sümüzde, fıtratımızda Rabbimize yönelebileceğimiz âyetler yerleştirilmiştir. Bunlar da bizim Allah’a dönmemizi sağlayacak birer âyettir. Bizim için açılmış bu kadar rahmet kapısı varken, böyle bir durumda bir insanın Rabbinin rahmetinden ümit kesmesi nasıl mümkün olabilir? Bir insanın kendisine, çevresine karşı, Allah’ın bu kadar âyetlerine karşı kör ve sağır kesilmesi nasıl mümkün olabilir? Nisâ’da da buna benzer bir âyet vardı: “Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse, şüphesiz büyük bir günâhla iftira etmiş olur.” (Nisâ 48) Allah sadece şirki bağışlamaz. Sadece müşriki affetmez, ama onun dışında tüm günâhları kullarından dilediği için bağışlar. Kim Al­lah’a şirk koşmuşsa o da Allah’a iftira ederek büyük bir günâh işlemiş olur. Rabbimiz tüm günâhları affedeceğini müjdeliyor ama bir şartla. Şirk olmayacak. Kişi Allah’ın huzuruna şirk koşmadan, Allah’a ortak koşmadan gelmiş olacak. Değilse şirki asla affetmem diyor Rab-bimiz. Şirkin dışında hangi tür günâh olursa olsun, ne kadar büyük olursa olsun affederim diyor Allah. Zaten kul günâha girerken Allah’ın kulu olarak yapmıştır bu günâhları. Allah’ı, Allah olarak, Rab olarak, Rahmân ve Rahîm olarak bildiği ve kabul ettiği müddetçe kulun işleyeceği günâhların büyük­lüğü, Allah’ın büyüklüğü yanında ne olabilir ki? Allah’ı böylesine tüm günâhları affedebilecek bir Rab olarak kabul eden bir kişinin günâh­ları Allah’ın büyüklüğü yanında ne kadar olabilir de? Ama kişi şirk ko­şar, böyle kendisini anlattığı biçimde Allah’ı kabul etmez, kendi sıfat­larıyla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olarak Allah’a inanmaz ve şirke düşünce, her konuda, hayatın her alanında söz sahibi ve egemen olarak yalnız Allah’ı değil de başka Rableri, başka İlâhları, başka efendileri de kabul edince, işte o zaman iş değişmiştir. Evet, biz biliyoruz ki İslâm insanın insanlığını, zaaflarını asla göz ardı etmez. İnsanı yaratan, onun fıtratını herkesten daha iyi bilen Rabbimiz her an insanın unutkanlığını, unutabileceğini, gaflet edebileceğini bilir. İnsan bütünüyle İslâm’ı yaşamaya çalışsa da insan olması hasebiyle yine de eksikleri, falsoları olacaktır. Dünya tüm denaeti ve alçaklığıyla, aldatıcı süs ve ziynetiyle onu aldatabilecektir. Para karşılığında, kadın, makam, mevki, menfaatler karşılığında baş aşağı gelebilecektir. Yâni bir gaflet sonucu, nefisten bir dürtü, şeytan-dan bir etki sonucu insan bazen günâh işleyebilecektir. İnsan olduğu için bütün bunlar olabilir. Çünkü insan günâh işlemeyen bir varlık değildir. Ama günâhtan sonra aklı başına gelir gelmez kişi hemen kendini toparlar, programını değiştirir, tevbe ederek irtibatı kesildiği Rabbine dönebilirse, kesinlikle bilelim ki Allah onu affedecektir. Resul-i Ekrem Efendimiz bakın bir hadislerinde şöyle buyurur: “Allahu Teâlâ şöyle buyurdu; ey Adem oğlu, bana dua edip bağışlanma dilediğin müddetçe yaptıklarının hiç birisine (azlığına çokluğuna) aldırış etmeden seni bağışlarım. Ey Adem oğlu, senin işlediğin günâhlar gökyüzünü dolduracak kadar olsa bile, bana istiğfar ettiğin sürece se-ni affederim. Ey Adem oğlu, yeryüzü dolusu hatalarla da gelmiş olsan, eğer bana şirk koşmadan gelirsen ben de yeryüzü dolusu mağfiretle gelirim.” Allahu Ekber, Allahu Ekber. Bundan daha büyük bir müjde olur mu? Bundan daha büyük bir lütuf olabilir mi? Dikkat ediyor mu-sunuz? Ey kulum, senin işlediğin günâhlar gökyüzünü tutacak kadar olsa bile ben onlara aldırış etmem diyor Rabbimiz. Yâni bir insan bir ömür içinde ne kadar günâh işleyebilir? Bir ömre ne kadar günâh sığdırabilir? Bir insandan 60-70 yıllık bir ömre sığdırılabilen bütün günâhlar ne kadar olabilir ki? Mümkün değil ama, en fazla olsa olsa dünya kadar olabilir değil mi? Ondan daha büyüğü mümkün değil, olamaz zaten. Yâni dünyadaki tüm içkileri bir tek adam içmiş olsa, dünyadaki tüm zinaları bir tek adam yapmış olsa, dünyadaki tüm günâhları bir tek kişi yapmış olsa, bütün suçları bir tek kişiye yüklemiş olsak bile, bütün bunlar olsa olsa işte bu dünya kadar olacaktır değil mi? Rabbimiz buyuruyor ki, bırakın gökyüzünün yanında bir mikrop kadar bile olmayan dünyayı, gökyüzü dolusu günâhla da gelmiş olsan ben onlara aldırış etmem ve bağışlarım. Eğer yeryüzü dolusu hatayla gelmiş olsan da bana şirk koşmadan, beni ortaklı düşünmeden, bana yetki sınırlaması izafe etmeden, benim Mabûd, kendinin de kul olduğunu bilerek, beni ben olarak tanıyıp, bana yalvarıp, benden ümit var olarak geldikçe kesinlikle seni bağışlarım. Senden sadır olan günâhlar ne olursa olsun, ne kadar olursa olsun hiç aldırış etmem. Lâkin ben şirki asla affetmem diyor Rabbimiz. Allah, şirki asla affetmiyor. Zaten bir kul günâha girerken Allah’ın kulu olarak yapmıştır bu günâhları. Allah’a Allah’ın iman eden, Allah’ı Allah olarak, Rab olarak, İlâh olarak, Rahman ve Rahîm olarak bildiği, tanıdığı, kabul ettiği sürece kulun işleyeceği günâhların hiçbirisi ne kadar da büyük olursa olsun, Allah’ın büyüklüğü yanında ne kadar büyük olabilecek ki? Yeter ki kul Allah’ı tek Rab ve İlâh bilsin, tüm günâhlarını bağışlar Rab-bimiz. Yeter ki Allah’ı tüm günâhları affedebilecek güçte ve kudrette yegâne kapı bilsin. Ama bir kişi şirke düşünce, Allah’ı güçsüz bilip ortaklı düşününce, Allah’ı âciz bilip birilerine yetki devrinde bulunmuş kabul edince, yalnız Allah’ı değil de başka rableri, başka ilahları, başka efendileri de kabul edince işte o zaman iş değişecektir. O zaman zerre kadar da olsa hiçbir günâhı affedilmeyecektir. Neden? Eh çünkü o kişinin artık günâhlarını affedebilecek büyüklükte, otoritede, güçte, kudrette, hâkimiyette bir tek Allah’ı yoktur. Onun bölünmüş, parçalanmış, yetkileri elinden alınmış, yeryüzündeki gücünü kaybetmiş, otoritesini yitirmiş, egemenliğini başkalarına kaptırmış, yardımcıları olan âciz bir Allah’ı vardır. Böyle güçsüz bir Allah onun günâhlarını nasıl affedebilsin de? Müşrik işte böyle bir Allah inancı içindedir. Onun inandığı Allah kanun yapmasını bilmez, kanunu yerdekiler yapmalıdır. Onun inandığı Allah kulları için hayat programı belirleme konusunda âcizdir, yerde birileri yapmalıdır hayat programını. Onun inandığı Allah hukuktan anlamaz, hukukçular belirlemelidir hukuku. Onun inandığı Allah eği-tim konusunda âcizdir, beceriksiz ve bilgisizdir, yerdeki eğitim uzman-larına ihtiyaç vardır bu konuda. Onun inandığı Allah kılık kıyafet konusunda cahil olduğu için yerdekilere devretmiştir bu konuyu. Yeme içme konusunda, kazanma harcama konusunda, düğün dernek ko-nusunda, evlenme boşanma konusunda, haram helâl belirleme konu-sunda hasılı tüm hayat konusunda yetki ve otorite sahibi değildir O Allah. Tüm bu konuları ya kendisi, ya çevresi, ya yönetmelikler, ya ya-salar, ya moda, ya âdetler düzenlemelidir. Bu konular Allah’a sorulmamalıdır. Çünkü güçsüz, âciz, yetkilerini başkalarına devretmiş bir Allah’tır O. Şimdi böyle müşrikçe Allah’a inanan, inandığı Allah’ı hayatına karıştırmayan, inandığı Allah’ın yeryüzünde pek çok ortağı olduğunu düşünen bir adamı nasıl bağışlasın da Allah? Gücü yok, kuvveti yok, yetkisi yok, bilgisi yok, yok, yok. Kendisi fakir bir dede, nerede kaldı başkalarına himmet ede? Nasıl affetsin de bu kadar büyük günâhları? Ama Allah’ı kitabında tanıttığı gibi mutlak güç ve kudret sahibi, hayata karışmaya, hayata program yapmaya, kulluk edilip sözü dinlenmeye tek yetkili Rab ve İlâh kabul eden kişinin Allah’ı elbette gökyüzü dolusu, yeryüzü dolusu günâhları da affetmeye muktedirdir. Öyleyse hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesemez. Çünkü Allah bu kadar merhametlidir. Kullarına sonsuz merhamet sahibi olan Allah, elbette küfürden, şirkten, isyandan, günâhlardan vazgeçip kendisine kulluğa yönelenleri elbette bağışlayacak, günâhlarını silecek, kusurlarını örtecek, onlara karşı tüm tevbe kapılarını açıverecektir. Ama elverir ki kulları bu tevbe kapıları kapanmadan O’na yönelsinler. İş işten geçmeden tevbelerini, dönüşlerini gerçekleştirsinler. İşte bunun için de şunlar yapılmalıdır:
54. “Rabbinize yönelin. Azap size gelmeden önce O’na teslim olun; sonra yardım görmezsiniz.” Rabbinize inâbe edin. İnâbe, dönmek, yönelmek, sürekli yüz çevirmek, gönülden bağlanmak anlamlarına gelir. Samimiyetle yönünüzü, yüzünüzü, içinizi, dışınızı, varlığınızı Allah’a döndürün. Tüm ha-yatınızla, gecenizle, gündüzünüzle, işinizle, eşinizle, aşınızla Allah’a teslim olun. Her şeyinizle Allah’a teslimiyet gösterin. Her şeyinizi O’na teslim edin. Zaten her şeyiniz O’nundur. O’na teslim olduğunuz an, bilesiniz ki selâmete ereceksiniz. İradenizi, gözünüzü, kulağınızı, aklınızı, fikrinizi, kalbinizi, bedeninizi, gücünüzü, kuvvetinizi, malınızı, mülkünüzü, gecenizi, gündüzünüzü, zamanınızı, imkânınızı, karınızı, kızınızı, her şeyinizi size azap gelmeden önce, her şeyinizi zorunlu olarak teslim etme günü gelmeden önce bugün O’nun emrine teslim ediniz. Eğer bugün bu teslimiyeti gerçekleştirebilirseniz yardım görürsünüz. Değilse bu teslimiyeti gösterenlerin dışında hiç kimseye Rab-bimizin yardım vaadi yoktur. Bu dünyada, fırsat elindeyken her şeyiyle Rabbine teslim olan kişi, her şeyini Rabbine teslim eden kişi Allah’ın nusretine lâyık olur. Allah’ın nusretine ehil olan kimse de her konuda zafere ulaşacak, başarıya ulaşacak demektir. Aksini yapanlar da hem bu dünyada, hem de âhirette Allah’ın desteğini kaybedecektir. İşte Allah’a yönelişin, Allah’a teslim oluşun yolunu da bundan sonraki âyetinde Rabbimiz şöylece haber veriyor:
55, 56. “Size ansızın, farkına varmadan azap gelmeden önce Rabbinizden size indirilen en güzel söze, Kur’an’a uyun. Kişinin: “Allah’a karşı aşırı gitmemden ötürü bana yazıklar olsun. Gerçekten ben alaya alanlardandım” diyeceği günden sakının.” Rabbinizden size indirilen en güzel söze, sözlerin en güzeline en güzel bir biçimde ittibâ ediniz, uyunuz, tâbi olunuz, takip ediniz, izleyiniz. “Allah huzurunda, Allah karşısında, Allah mahkemesinde düştüğüm şu perişanlıktan dolayı yazıklar olsun bana! Hiç şüphesiz ki ben alay edenlerdenmişim. Şüphesiz ki ben dünyada Rabbimin âyetlerini ciddiye almayan, hesaba katmayanlardanmışım. Rabbimin kitabını, Rabbimin dinini, hayat programını görmezden gelenlerdenmişim,” demeden önce, konumunuz itibariyle, durumunuz itibariyle sizin için en güzeli hangisiyse ona tabi olunuz.
55, 56. “Size ansızın, farkına varmadan azap gelmeden önce Rabbinizden size indirilen en güzel söze, Kur’an’a uyun. Kişinin: “Allah’a karşı aşırı gitmemden ötürü bana yazıklar olsun. Gerçekten ben alaya alanlardandım” diyeceği günden sakının.” Rabbinizden size indirilen en güzel söze, sözlerin en güzeline en güzel bir biçimde ittibâ ediniz, uyunuz, tâbi olunuz, takip ediniz, izleyiniz. “Allah huzurunda, Allah karşısında, Allah mahkemesinde düştüğüm şu perişanlıktan dolayı yazıklar olsun bana! Hiç şüphesiz ki ben alay edenlerdenmişim. Şüphesiz ki ben dünyada Rabbimin âyetlerini ciddiye almayan, hesaba katmayanlardanmışım. Rabbimin kitabını, Rabbimin dinini, hayat programını görmezden gelenlerdenmişim,” demeden önce, konumunuz itibariyle, durumunuz itibariyle sizin için en güzeli hangisiyse ona tabi olunuz.
57,58. “Veya, “Allah beni doğru yola eriştirseydi sa-kınanlardan olurdum” diyeceği, yahut, azabı gördüğün-de: “Keşke benim için dönüş imkânı bulunsa da iyilerden olsam” diyeceği günden sakının.” Veya kendinizi Allah’a karşı savunmaya kalkışarak, eğer Rab-bim beni hidâyete eriştirmiş olsaydı, bana hidâyet etmiş, doğru yolunu göstermiş olsaydı, elbette ben sakınanlardan olurdum diyeceğiniz gün gelmezden önce, yahut keşke dünyaya tekrar geri dönmem mümkün olsaydı da muhsinlerden olsaydım diyeceğiniz gün gelmez-den önce, Rabbinize yönelin. Rabbinize kulluğa yönelin, her şeyinizle Rabbinize teslim olun. Bunlar birer savunma mekânizmasıdır. İnsanın bunları aslında bu dünyada demesi, bu dünyada anlaması gerekir. Allah’ın rahmetini celbedebilmek, Allah’ın yardımını, desteğini kazanabilmek için, bunları bu dünyada gerçekleştirmek gerekecektir. Kişi burada şunu demelidir: Allah bana bu dünyada, şu anda hidâyet etmiştir, hidâyetini ulaştırmıştır. Allah bana bir kitap göndererek hidâyetini sunmuştur. Bu kitabın pratiği olarak peygamber göndererek bana yol açmıştır. Öy-leyse bu kitap ve peygamber rehberliğinde ben muttakîlerden olmak zorundayım. Allah bana hak yolu, doğru yolu, teslimiyet yolunu göstermiştir. Öyleyse ben de Rabbimin gösterdiği bu yola tâbi olmak zorundayım. Bunu burada demek zorundadır kişi. Öyle değil mi? Rab-bimiz bizim önümüze bir kitap koymamış mıdır? Peygamber göndermemiş midir? Şu anda herkesin karşısında bu kitap açık değil midir? Hepimizin bu kitap ve peygambere ulaşma imkânımız yok mudur? Öyleyse yarın azabı görünce, eğer Rabbim bana hidâyet etmiş olsaydı ben de hidâyette olurdum veya keşke dünyaya tekrar bir daha dön-dürülseydim muttakîlerden olurdum, demenin ne anlamı var ki? İşte şimdi şu anda Allah’ın hidâyeti var, Allah’ın kitabı, Allah’ın peygamberi var ve sen şu anda dünyadasın. Sen şu anda hayattasın ve muh-sinlerden olma imkânı da elindedir. Bu imkânı kullanmak istemeyen insanların bir gün gelip böyle diyeceklerini, hiçbir değer ifade etmeyen mâzeretlerin arkasına saklanmaya çalışacaklarını haber veriyor Rabbimiz. Rahmeti gereği yarın olacakları bugünden haber vererek bizi uyarıyor ve diyor ki, ey kullarım, gelin aklınızı başınıza alın. Bunu söylemek için, bunu anlamak için illa o günü mü bekleyeceksiniz? O gün diyeceğinizi bugünden deyin ki kurtulasınız!
57,58. “Veya, “Allah beni doğru yola eriştirseydi sa-kınanlardan olurdum” diyeceği, yahut, azabı gördüğün-de: “Keşke benim için dönüş imkânı bulunsa da iyilerden olsam” diyeceği günden sakının.” Veya kendinizi Allah’a karşı savunmaya kalkışarak, eğer Rab-bim beni hidâyete eriştirmiş olsaydı, bana hidâyet etmiş, doğru yolunu göstermiş olsaydı, elbette ben sakınanlardan olurdum diyeceğiniz gün gelmezden önce, yahut keşke dünyaya tekrar geri dönmem mümkün olsaydı da muhsinlerden olsaydım diyeceğiniz gün gelmez-den önce, Rabbinize yönelin. Rabbinize kulluğa yönelin, her şeyinizle Rabbinize teslim olun. Bunlar birer savunma mekânizmasıdır. İnsanın bunları aslında bu dünyada demesi, bu dünyada anlaması gerekir. Allah’ın rahmetini celbedebilmek, Allah’ın yardımını, desteğini kazanabilmek için, bunları bu dünyada gerçekleştirmek gerekecektir. Kişi burada şunu demelidir: Allah bana bu dünyada, şu anda hidâyet etmiştir, hidâyetini ulaştırmıştır. Allah bana bir kitap göndererek hidâyetini sunmuştur. Bu kitabın pratiği olarak peygamber göndererek bana yol açmıştır. Öy-leyse bu kitap ve peygamber rehberliğinde ben muttakîlerden olmak zorundayım. Allah bana hak yolu, doğru yolu, teslimiyet yolunu göstermiştir. Öyleyse ben de Rabbimin gösterdiği bu yola tâbi olmak zorundayım. Bunu burada demek zorundadır kişi. Öyle değil mi? Rab-bimiz bizim önümüze bir kitap koymamış mıdır? Peygamber göndermemiş midir? Şu anda herkesin karşısında bu kitap açık değil midir? Hepimizin bu kitap ve peygambere ulaşma imkânımız yok mudur? Öyleyse yarın azabı görünce, eğer Rabbim bana hidâyet etmiş olsaydı ben de hidâyette olurdum veya keşke dünyaya tekrar bir daha dön-dürülseydim muttakîlerden olurdum, demenin ne anlamı var ki? İşte şimdi şu anda Allah’ın hidâyeti var, Allah’ın kitabı, Allah’ın peygamberi var ve sen şu anda dünyadasın. Sen şu anda hayattasın ve muh-sinlerden olma imkânı da elindedir. Bu imkânı kullanmak istemeyen insanların bir gün gelip böyle diyeceklerini, hiçbir değer ifade etmeyen mâzeretlerin arkasına saklanmaya çalışacaklarını haber veriyor Rabbimiz. Rahmeti gereği yarın olacakları bugünden haber vererek bizi uyarıyor ve diyor ki, ey kullarım, gelin aklınızı başınıza alın. Bunu söylemek için, bunu anlamak için illa o günü mü bekleyeceksiniz? O gün diyeceğinizi bugünden deyin ki kurtulasınız!
59. “Ey İnsanoğlu! Evet; âyetlerim sana gelmişti de, onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve inkârcılardan olmuştun.” “Ey insan, boşuna bu tür boş mâzeretlerin arkasına saklanmaya çalışma. Sana yaşadığın dünyada benim âyetlerim gelmişti. Kitabımın âyetleri, kâinattaki görsel âyetlerim, enfüsteki âyetlerim ve peygamberlerimin elinde gerçekleşen mûcizeler türündeki âyetlerim gelmişti de, sen onları yalanlamış, yok saymış, ciddiye almamış, burun kıvırmıştın. Benim âyetlerime teslim olmamıştın. Sıkıntı halinde, bana ihtiyacın olduğu zaman, benden bitecek bir işin olduğu zaman bana yönelmiş, işin bitince de beni de âyetlerimi de unutup büyüklenmeye kalkıştın. Beni ve âyetlerimi örtüp örtbas edenlerden oldun. Kitabı kapatıp yaşama eylemini gerçekleştirenlerden oldun. Gerek kitabın âyetlerine, gerekse kâinattaki öteki âyetlerime karşı kör ve sa-ğır kesilenlerden oldun. Âyetlerimi gündeme almadın.”
60. “Allah’a karşı yalan uyduranların, kıyamet günü, yüzlerinin simsiyah olduğunu görürsün. Böbürlenenler için cehennemde bir durak olmaz olur mu?” Allah’a karşı yalan, Allah’ın isimleri, sıfatları ve yetkileri konusunda yalan söylemektir. Allah’ın demediklerini dedi, dediklerini de demedi şeklinde yalan söylemektir. Kitabında kendisini tanıtmadığı şekilde Allah’ı tanımak ve tanıtmak, Allah’a yalan söylemek demektir. Allah’ı sadece Rahmân ve Rahîm olarak tanımak, tanıtmak ama O’-nun intikam sahibi oluşunu göz ardı etmek, O’na yalan söylemek demektir. Veya Allah’ı sadece azap edici olarak kabul edip, Gafur ve Rahîm oluşunu gündeme getirmemek O’na karşı yalandır. Allah’ı yaratıcı olarak kabul edip hayata karışıcı olarak kabul etmemek, O’na karşı en büyük yalandır. Allah’ı yaratıcı olarak kabul edip hayata koyduğu yasalarını reddetmek, O’na karşı en büyük yalandır. İşte böylece Allah hakkında yalanlar söyleyerek kendilerini Allah yerine koyanlar, kendilerinde Allah sıfatlarını görenler, kendilerinin Allah yetkilerine sahip olduklarını iddia edenler, Allah yasaları yerine kendi yasalarını ikâme etmeye çalışanlar, kendilerini “hür düşünür” diye tanıtarak Müslümanları ve Müslümanlara ait her şeyi karalamaya çalışan karanlık güçler, yarın gerçek yüzleriyle, gerçek karanlıklarıyla, simsiyah yüzleriyle açığa çıkacaklar. Bu dünyada ne kadar karanlık yüzlü, karanlık kalpli olduklarını Rabbimiz kendilerine gösterecek. Bu alçaklar tüm dünya insanlığının hayatlarını karartmışlar, insanlığa karanlık bir hayat sunmuşlar, dünyalarını ve âhiretlerini karartmışlardır. İnsanlığı sapıklığın, dalâletin kapkara sinesine gömmüşler, İslâm’ın, hak yolunun aydınlığından uzaklaştırmışlardır. Böyle müstekbirler için cehennemde bir sığınak, bir barınak yok mu? Kendilerinde herhangi bir büyüklük olmadığı halde kendilerini büyük gösteren, büyük tanıtanlar… Dikkat ederseniz Rabbimiz, “kibriya sahibi olan, büyük olan” demiyor da, büyüklenenler diyor. Yâni kendi içlerinde de büyük olmadıklarını, âciz olduklarını ve zalimliklerini bildikleri halde kendilerini büyük, âdil ve hak sahibi göstermeye çalışanlar, diyor. İşte böyle sahip olmadıkları özelliklere sahipmiş gibi çalım satanlar için cehennemde elbette bir sığınak, bir barınak vardır. Onlar cehenneme yuvarlanırlarken beri tarafta:
61. “Allah, sakınanları başarılarından ötürü kurtarır. Onlara hiçbir kötülük gelmez; onlar üzülmezler.” Başarılarından ötürü muttakîlere, Allah necat verecek, kurtuluş verecek. Anlıyoruz ki kurtuluşu, necatı, başarıyı verecek olan Allah’tır. İnsanlar Rabblerinin kendileri için açtığı rahmet kapılarından geçecekler, necat kapılarından necatı bekleyecekler, kurtuluşu isteyecekler, Allah’ın koruması altına girecekler, Allah için bir hayat yaşamanın kavgasını verecekler, muttakî olacaklar. Demek ki böyle bir necata ulaşmanın yolu takvâdan, hayatı Allah için yaşamaktan geçmektedir. Kurtuluşa ermek isteyen kişinin Allah’a karşı, Allah’ın istediği bir tavır sergilemesi, Allah’ın istediği bir kulluk hayatını yaşaması, Allah’ın emirlerine teslim olması ve yasaklarından da uzak durması gerekir. Kendi geçişleriyle, kendi hayatlarıyla kurtaracaktır Allah onları. Kendi yaptıklarıyla başarıya ulaştıracaktır Rabbimiz onları. Yâni mü’-min böyle bir geçişi gösterecektir. Adım atacaktır, yürüyecektir, o yola girecek, iradesini kullanacaktır. Meselâ Musâ (a.s) için düşünecek o-lursak, Rabbimiz denizi yaracak ve onu kurtaracaktır. Ama Musâ’dan (a.s) şunu isteyecektir Rabbimiz: “Ey Musâ, asanla denize vur. Aslında elindeki asayla vurmakla asla deniz yarılmaz. Allah’ın Sünnetinde, Allah’ın yasalarında bu böyle değildir. Ama Rabbimiz ondan böyle bir tavır, böyle bir kulluk istiyor. Yapacağı böyle bir itaatin, böyle bir emre bağlılığın sonucunda Rabbimiz ona, onlara necatı sağlayıveriyor, kurtuluşu yaratıveriyor. Aynen bunun gibi, Rabbimiz Rasulullah Efendimizi koruyacak, kurtaracaktır ama ondan bir hareket istiyor. Eline bir avuç toprak alıp onu düşmanlarının üzerine atmasını istiyor. Öyleyse kul olarak geçişimizi yapmak zorundayız. Kul olarak Rabbimizin önünde eğilecek veya yarım hurma vererek bir adım atacak, bir tavır sergileyeceğiz. Rabbimiz de bizim için bizim necatımızı yaratacak, kurtuluşumuzu sağlayacaktır. Onlara hiç bir kötülük dokunmayacak ve onlar asla mahzun da olmayacaklardır. Dünyada, yaşadıkları hayatta, düşmanlarıyla karşılaştıkları savaşta, kabirde, mahşer yerinde, sıratın üzerinde tüm sıkıntılardan, tüm kötülüklerden koruyacaktır Rabbimiz onları. Dünyada hasta olacaklar, terleyecekler, yaralanacaklar, kanları akacak, ölecekler, öldürülecekler, sıkıntıya düşecekler... Çünkü bunlar Allah yolun-da yürüyen mü’minler için asla kötülük değildir. Allah yolunun yolcuları için bunlar iyiliktir, bunlar mü’min için hayırdır. Çünkü bunlar onu cennete kazandıracak şeylerdir. Mahzun da olmayacaklar onlar. Bir ömür boyu kazanmak için çırpındıkları cenneti kaybetme mahzuniyeti tatmayacaklar onlar.
62. “Allah her şeyin yaratanıdır. O her şeye Vekildir.” Allah her şeyi yaratandır ve Allah her şeye vekildir. Allah bizim vekilimizdir. Rabbimizi vekil bilip, vekaletimizi O’na verip, O’nun bizim adımıza aldığı kararları aynen uygulayarak, sadece O’na kulluk eder, sadece O’nu dinleriz, sadece O’na güvenip bağlanır ve sadece O’nun istediği hayatı yaşarız. Çünkü O vekildir. Göklerde ve yerdekiler konusunda hükmetmek, tasarrufta bulunmak sadece Allah’a aittir. Tüm varlıklar üzerinde egemen olan sadece O olduğu için, vekil de sadece O’dur. O da bizi bizden daha iyi bilen, bizim hayatımızı, bizim hayat programımızı herkesten daha iyi bilen, bilgisi tam olan, bilginin kaynağı olan Rabbimizdir. O bizim için bize en uygun, en faydalı, en yararlı, en güzel, en münasip ve en mütenasip kararları alandır. İşte böyle velî ve vekil bildiğimiz Rabbimize hayatımızı düzenlemesi konusunda vekaletimizi veriyoruz. “Ya Rabbi! Beni yaratan sen olduğuna göre, benim sahibim sen olduğuna göre, beni en iyi ta-nıyan da sensin. Benim nasıl bir hayat yaşayacağımı, nasıl mutlu ola-cağımı, nasıl huzurlu olacağımı, nasıl bir hayat yaşarsam dengede o-lacağımı bilen sensin. Öyleyse ben bu konuda vekâletimi sana veriyorum. Benim adıma, benim hayatıma ne karar alırsan, ben onları aynen uygulayacağım ya Rabbi!” diyoruz. Unutmayalım ki Allah’ı vekil bilmek, velî bilmek her şeyiyle O’na teslim olmak ve hayatın tümünü O’nun belirlediği biçimde yaşamak demektir. Eğer O’nu vekil biliyor, ama hayatımızı O‘na danışmadan yaşıyor veya O’nu vekil biliyor ama hayat programımız konusunda biz kendimiz karar veriyor sonra da Allah’a onaylattırmaya çalışıyorsak, bu vekalet işi sapıklıktan başka bir şey değildir bilelim.
63. “Göklerin ve yerin kilitleri O’nundur. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, işte onlar hüsrandadırlar.” Göklerin ve yerin mekalid’i Allah’ındır. Mekalid anahtar demektir. Göklerin ve yerin kilitleri, anahtarları Allah’ın elindedir. Her şey O’na bağlıdır. Allah’ın kilitlerini hiç kimse açamaz. O’nun açtıklarını da hiç kimse kapatamaz, engelleyemez. Kullarına verdiği, kulları için açtığı rahmet kapılarını kimse kapatamaz. Kullarına verdiği cennete gidiş anahtarlarına kimse engel olamaz, cehenneme gidiş anahtarlarını da kimse kapatamaz. Allah’ın elindeki bu cennet ve cehennem anahtarlarını Rabbimizin elinden alıp ta hiç kimse kendi gidişini kendi gücüyle gerçekleştiremez. Veya bu dünyada hiç kimse bu anahtarları eline geçirip te kendi kaderini tayin edemez. Öyleyse:
64. “De ki: “Ey cahiller! Bana, Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emredersiniz?” De ki ey bilgisizler, ey cahiller, ey Allah peygamber tanımazlar, bana Allah’tan başkalarına kulluğu mu emrediyorsunuz? Ey tevhid-den gafiller, benden böyle bir şey mi istiyor, bekliyorsunuz? Bu ifade, onlara cahiller diye hitap asla onlara bir hakaret değildir. Çünkü işte gerçek cahiller, gerçek bilgisizler bunlardır. Kopkoyu bir cehaletin içinde olanlar bunlardır. Bundan daha büyük bir cehalet olur mu? Yâni yaratıcıya kulluk edilmeyecek de kime edilecek? Kulluk yaratıcının hakkı değil de, başka kimin hakkı olabilir? Rızık vericiye kulluk edilmeyecek de, başka kime kulluk edilecek? Yaratıcı Allah’tır. Öyleyse kulluk ta sadece O’na aittir. Övülmeye, hamd edilmeye ve kulluk edilmeye lâyık tek varlık Allah’tır. Hal böyle iken ey Allah tanımazlar, sizler beni Allah’ı bırakıp ta başkalarına hamd etmeye, başkalarına kulluk etmeye mi çağırıyorsunuz? Allah’ın yarattığı varlıkları yaratana denk tutmaya mı çağırıyorsunuz? Allah’ın yarattığı maddeleri, Allah’ın yarattığı kulları Allah makamına oturtarak ona denk tutmamı mı istiyorsunuz? Halbuki bunların hepsi birer yaratıktır. Hepsi de Allah’ın yarattığı kulu ve mülküdür. Kulluk bunların değil, tüm bunları yaratanın hakkıdır. Yaratıcı İlâh olmaya lâ-yık olandır, yaratıcı kulluğa lâyık olandır. Yaratmayla ulûhiyet arasında böyle bir bağ kuruluyor. Yaratıcı olan, rızık verici olan Allah’ı bırakıp ta başkalarını hayatımda söz sahibi kabul edip onların sözlerini dinlemeye, onların ar-zularını gerçekleştirmeye, onların kanunlarını uygulamaya mı çağırıyorsunuz beni? Hiç aklınız yok mu sizin? Hiç düşünmez misiniz? Halbuki İlâh olanın, Rab olanın, kendisine kulluk edilmesi gereken varlığın yaratıcı olması gerekir. Hani var mı Allah’tan başka böyle bir yaratıcı? Gökleri ve yeri yaratan başka birileri mi var? Varsa böyle birileri, o zaman ona da kulluk yapalım. Ona da hamd edelim, onun arzularını da yerine getirelim. Onun programını da, sistemini de uygulayalım. Var mı böyle birileri? Hayır hayır, bir şeyler yaratmak şöyle dursun, beni Allah’a denk tutmaya çağırdığınız bu varlıkların hiç birisi kendilerini bile yaratmamıştır.
65. “Ey Muhammed! Andolsun ki sana da, senden önceki peygamberlere de vahy olunmuştur: “Andolsun, eğer Allah’a ortak koşarsan işlerin şüphesiz boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun.” Andolsun ki ey peygamberim, sana da senden önceki peygamberlere de biz aynı şeyleri vahy ettik. Eğer Allah’a ortak koşarsan, Allah’la birlikte başkalarını da dinler, Allah’la birlikte başkalarını da razı etmeye yönelir, Allah’la birlikte başkalarının yasalarını da uygulamaya kalkışırsan, kesinlikle bilesin ki tüm işlerin, tüm amellerin, tüm hayatın boşa gider ve hem dünyada hem de âhirette kaybedenlerden, eli boşa çıkanlardan olursun. Önceki elçilerine de, son elçisine de böyle vahy etmiş Rabbimiz. Eğer şirk koşarsanız, tüm amelleriniz boşa gider. Şirk tüm amelleri boşa çıkarır. Küfür tüm amelleri boşa götürür. Rabbimizin peygamberine hitap tarzının sertliğine bakılırsa, bu meselenin gerçekten çok ciddi, gerçekten çok önemli bir mesele olduğunu anlıyoruz. Anlıyoruz ki bu konuda peygamber bile olsa gözünün yaşına bakılmayacaktır. Zira şahısların büyüklüğü, Allah’ın emirlerine teslimden geçer. Allah’ın emirlerine teslim olmayanlar kim olurlarsa olsunlar, Allah onların işini bitirir.
66. “Hayır; yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.” Sadece O’na kulluk et, sadece O’nu dinle! Sadece O’nun programını uygula! Hayatında O’nunla birlikte başka yetkililer kabul etme! Hayatının bazı bölümlerinde O’nu, öteki bölümlerinde de başka Rableri, başka efendileri dinleyerek şirke düşme! Yirmi dört saatinin tümünde sadece Rabbinin çektiği yere git, sadece Rabbinin istediklerini yap! Bazen yaratıcı olan Rabbini, bazen da başkalarını razı etmeye çalışarak müşrikçe bir hayat yaşama! Bazen Rabbinin yasalarını, bazen da başkalarının yasalarını uygulayarak, şirket içinde bir kulluktan yana olma peygamberim! Bir de şükredenlerden ol! Rabbinin sana verdiklerinin tümünü O’nun yolunda kullanarak şükredenlerden ol! Hayatını o hayatın sahibinin razı olduğu yerde kullanarak Rabbine şükret. Canını, malını, zamanını, imkânlarını, fırsatlarını, elini, ayağını, aklını, fikrini, gözünü, kulağını onu verenin yolunda harcayarak Rabbine şükret. Şükür nîmet cinsinden olur. Allah bize hangi nîmeti vermişse, o nîmet cinsinden infakta bulunarak şükredeceğiz. Hayatımızı onu bize veren Allah’ın istediği biçimde yaşayarak, geceyi ve gündüzü Allah yolunda değerlendirerek Rabbimize şükredeceğiz. Rabbimiz bizden bunu istiyor.
67. “Onlar Allah’ı gereği gibi değerlendiremediler. Bütün yeryüzü, kıyamet günü O’nun avucundadır; gökler O’nun kudretiyle dürülmüş olacaktır. O, putperestlerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Allah’ın gücünü, kudretini, rubûbiyet ve ulûhiyetini gereği gibi anlayamadılar. Bütün gökyüzü Allah’ın kudret elinde, kabza-i kudretinde, avucunda bir mendil gibi dürülmüştür. Bu ifade Rabbimizin gücünü, kudretini anlatan bir ifadedir. Mahiyetini anlamak gerçekten mümkün değildir. Kabza, Rab-bimizin kudretinden kinayedir. Tüm kâinat Rabbimizin kudreti yanında bir tutam, bir avuç, bir sıkım bile kalmaz. Bunu gözümüzün önüne ge-tirirken de O’nu bir şeylere benzetmekten Allah’a sığınırız. Rabbimizi tesbih ederiz. Çünkü O her şeyden münezzehtir. O’nun gücünü, kudretini takdir edip O’na teslim olmaktan, sadece O’nu dinleyip, sadece O’na kulluk etmekten başka çaremizin olmadığını bilir ve böylece iman ederiz. Gökler O’nun kudretiyle dürülmüş olacaktır. Bu tıpkı Enbiyâ sûresindeki şu âyet gibidir: “Göğü, kitap dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi katımızdan verilmiş bir söz olarak onu tekrar var edeceğiz. Doğrusu Biz yaparız.” (Enbiyâ 104) Göğü kitap dürer gibi dürecek Rabbimiz. İlk başladığı gibi onu yeniden var edeceğiz, ya da onu yine eski durumuna iade edeceğiz diyor, Rabbimiz. Yâni gökyüzünü ve tüm mahlukâtı ilk defa nasıl yaratmışsak ikinci defa öylece yaratacağız, buyuruyor. Dünyadaki bizim imtihanımız için, bizim imtihan salonumuzun oluşması için bir komutla bu ikisini ayıran, bu ikisini imtihan konumuna getiren Allah, şimdi de imtihanın sona ermesiyle, imtihan sonuçlarının okunma döneminin gelmesiyle artık gökle yeri eski haline döndürüveriyor. Yâni daha önce bir komutla imtihan konumuna getirilen semâ ve arz, bu defa da ikinci bir komutla hesap konumuna getiriliyor. “Hesap kitap konumu alın!” diyecek Rabbimiz, dürüverecek semâvâtı ve semâ da arz da eski hal-lerine getirilecek. Allah en iyisini bilir. Sahih-i Müslim’de Ayşe annemizden rivâyet edilen bir Hadis-i Şerîfte bu göklerin dürülmesi esnasında insanların sırat üzerinde bulunacakları haber verilir. Yine Buhârî ve Müslim’in birlikte rivâyet ettikleri bir hadislerinde Allah’ın Resûlü şöyle buyurmaktadır: “Cenâb-ı Hak gökyüzünü ve yıldızları bir çocuğun elinde topu evirip çevirdiği gibi çevirecek ve: “Ben tek İlâhım! Ben tek hükümdarım! Ben Cebbarım! Hani nerede yeryüzündeki hükümdarlar? Hani nerece cebbarlık taslayanlar? Hani mütekebbirler nerede?” buyuracaktır. Sahâbe, “Rasulullah efendimiz minberde bunları söylerken öyle titremeye başladı ki, biz minberin yıkılacağını sandık,” der.
68. “Sûra üflenince, Allah’ın dilediği bir yana, göklerde olanlar, yerde olanlar hepsi düşüp ölür. Sonra Sûr’a bir daha üflenince hemen ayağa kalkıp bakışır dururlar.” Sûra üfürülünce göklerde ve yerde kim varsa, ne varsa Allah’ın diledikleri müstesna hepsi sâikaya uğrayıp ölmüşlerdir. Kitabımızın bize haber verdiğine göre üç nefha, üç sûr biliyoruz. Birincisi “Nefha-i Fezâ”dır. Korku nefhası, korkudan insanların yüreklerinin hoplayacağı ve herkesin donup kalacağı nefhadır. Birinci sûr üfürülünce her şey ve herkes korkudan donup kalacak. Hattâ Rasulullah Efendimizin beyanıyla ekmeği ağzına götürürken adam eli ağzına yakın mesafede donup kalacaktır. Veya konuşurken ağzı açık kalıverecek. Birinci surla her şey donakalacak ve sonra arkasından ikinci sûr üfürülecek. Sonra ikinci bir sûr daha üfürülecek ki, bunun adı da “Nefha-i sa’ika” dır. Bununla da her şey ve herkes ölecektir. Sonra üçüncü bir sûr daha üfürülecek ki, bunun adı da “Nef-ha-i kıyam li Rabbil âlemin”dir. Yâni kıyamet günü hesap kitap için tüm insanların dirilip, kabirlerinden kalkıp Rabbleri huzurunda toplanacakları nefhadır. İşte burada anlatılan ikinci sûr, yâni insanların, canlıların ölecekleri ancak Allah’ın dilediklerinin müstesna edildiği sûrdur. Âyetten anlıyoruz ki bu ölüm işinden istisnâ edilenler yâni ölmeyecek olanlar da olacakmış. Yâni kıyametin dışında kalan da varmış. Elbette eğer kıyamet insan için idiyse, yâni kıyamet bu âlem için idiyse, bu da mümkündür. Meselâ arşı taşıyan meleklerin ölmeyeceklerine dair bu mânâda rivâyetler vardır.
69. “Yeryüzü Rabbinin nûruyla aydınlanır, kitap açılır, peygamber ve şahitler getirilir ve onlara haksızlık yapılmadan, aralarında adaletle hüküm verilir.” Bu anlatılanların hepsi de kıyamet günü hesap kitap için bir hazırlıktır. Artık dünya bitmiş, hayat bitmiş, imtihan bitmiş ve imtihan sonuçlarının ilân edilmesi, imtihan sonuçlarına göre yerleşim merkezlerinin tespit edilmesi safhasına geçilmiştir. Âyetin beyanına göre cennet özel bir aydınlatmayla, Rabbimizin nûruyla aydınlanacak. Yâni anlıyoruz ki orada artık aydınlanmak için güneşe de gerek kalmayacaktır. Artık orada, cennette ne ay, ne de güneş var olacak. Cennetlik mü’minler devamlı bir aydınlıkta olacaklar, ama ne gündüz güneş, ne de gece ay olmayacak orada. Gerçekten müthiş bir manzara. Devamlı bir aydınlık, rahatsız etmeyen, eziyet vermeyen bir aydınlık olacak. Yâni ne biten bir gündüz, ne başlayan bir gece olmayacak, işte öyle bir aydınlık olacak orada. Orada dünya hayatı olmayacak da diyebiliriz. Şu dünyadaki biçim, dünyadaki tip bir hayat da olmayacak. Bunun için de kitap ortaya konulmuş, kitap açılmıştır. Ya insanların dünyada işledikleri amellerini ihtiva eden amel defterleri açılmıştır, ya da tüm amelleri değerlendirme kitabı olan Kur’an kıstas olarak, mihenk olarak, mizan olarak açılmıştır. Peygamberler ve şahitler de getirilecek. Hesabın sahibi Allah’tır, hüküm sahibi ve Mâliki Allah’tır. Allah hakla, yâni adaletle, yâni kitapla, kitabın hükümleriyle hüküm verecektir. Çünkü Rabbimiz kitabını göndererek dünyada kullarına hak bilgisini sunmuş, kullarını bu hak bilgisinden haberdar etmişti. İşte Rabbimiz kullarını dünyada kendilerine gönderdiği bu hak kitabın hak bilgileriyle, hak hükümleriyle yargılayacaktır. Onun içindir ki hiç kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek, herkes hakkettiği yere gönderilecektir.
70. “Her kişiye işlediği ödenir. Esasen Allah onların yaptıklarını en iyi bilendir.” Herkese yaptığının karşılığı ödenir. Allah insanların yaptıklarını en iyi bilendir. Önceki âyetlerin haber verdiğine göre salih amellere en az bire on karşılık verilecek. Bazen yüz katı, bazen bin katı, bazen on bin, bazen yüz bin, bazen da hesapsız olarak mükâfat verilecek. Allah bu kitabında amelleri karşılığında kullarına ne vaadetmişse onu mutlaka onlara verecektir. Zalimlere, kâfirlere de cehennem va-adetmişse onu da onlara ödeyecektir. Demek ki orada insanlara bir hak, bir selâhiyet tanınmayacaktır. Allah bilgisine göre orada ameller tartılacak, değerlendirilecektir. Çünkü dış görünüşü itibariyle aynı ameli işleyen pek çok insan vardır ki, iç dünyaları, niyetleri farklıdır. Kişilerin o amelleri hangi niyetle, hangi amaçla yaptıklarını bilen sadece Allah’tır. İhlâs ve samimiyetinin derecesini bilen sadece Allah’tır.
71. “İnkâr edenler, bölük bölük cehenneme sürülür. Oraya vardıklarında kapıları açılır; bekçileri onlara: “Size içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi” derler. “Evet geldi” derler. Lâkin azap sözü inkârcıların aleyhine gerçekleşir.” Kâfirler, örtenler, örtbas edenler, Allah’ı örtenler, Allah’ın âyetlerini örtenler, hidâyeti örtenler, imanı, fıtratlarını örtenler, zümre zümre, grup grup, bölük bölük cehenneme sürülür. Oraya vardıklarında cehennemin kapıları açılır. Cehennemin kapıları şehirler, ülkeler arası kadar büyüktür. Açılan bu kapılardan girmek istemeyecek kâfirler. Ama istememek ne ifade eder? İstemeseler de zorla hayvanlar gibi sürülecekler oraya. Kendilerine denilecek ki: Size sizlerden, içinizden, sizin cinsinizden elçiler gelmedi mi? Size Allah’ın âyetlerini okuyan, Allah’ın âyetlerini duyuran, Allah’ın âyetlerini izleyen, izlettiren peygamberler gelmedi mi? Sizi Allah âyetleriyle uyaranlar gelmedi mi? Karşı karşıya geleceğiniz bu günle sizi uyaranlar gelmedi mi? Size kıyameti, kıyametin hesabını, kitabını duyuranlar, cenneti ve cehennemi anlatanlar gelmedi mi? Diyecekler ki: Evet elçiler geldi. Bize hakkı anlatanlar, bize bugünü duyuranlar geldi. Lâkin azap kelimesi kâfirlere hak olmuştur. Kâfirlere azap doğru olmuştur, realite olmuştur. Azap yasası onlara hak olmuştur, hakketmişlerdir onlar azabı. Allah bu kitabında onlar için ne buyurmuşsa, o hak bir yasa olmuştur. Öyle demişti bu kitabında değil mi Rabbimiz? Azap yasasını öyle belirlemişti değil mi dünyada? Şöyle bir hayat yaşarsanız sonunda azaba gidersiniz, şöyle bir hayat yaşarsanız da cennete gidersiniz, demişti. İşte bu yasa kâfirler için gerçekleşmiş oluyor. Onlara şöyle denilecek:
72. “Onlara: “Temelli kalacağınız cehennemin kapılarından girin; böbürlenenlerin durağı ne kötüdür!” denir.” Haydi girin dünyada asla tahayyül edemeyeceğiniz büyüklükteki cehennemin kapılarından. Büyük olmadıkları halde kendi kendilerine büyüklenenlerin durağı ne kötü bir duraktır. Bu dünyada alçakça bir hayat yaşamışlar, alçakça Allah’a isyanda bulunmuşlar, zulmetmişler. Hem kendilerine, hem çevrelerine, hem Allah’a, hem Allah’ın âyetlerine, hem peygambere ve hem de tüm kâinata karşı zulüm içinde bir hayat yaşamışlar. Dünyada hiçbir sınır tanımadan, hiçbir hak-hukuk tanımadan bir hayat yaşamışlar ve işte yaşadıkları hayatın karşılığını cehennemde görüyorlar. Onlar cehenneme doğru sürülürlerken beri tarafta:
73. “Rabblerine karşı gelmekten sakınanlar, bölük bölük cennete götürülürler. Oraya varıp da kapıları açıldığında, bekçileri onlara: “Selâm size, hoş geldiniz! Temelli olarak buraya girin” derler.” Rabblerine karşı muttakî davrananlar, hayatlarını Allah için ya-şayanlar, Rabblerini hesaba katarak, Rabblerinin emirlerini yerine ge-tirerek bir hayat yaşayan mü’minler de bölük bölük cennete sevk edilecekler. Kâfirler de, mü’minler de grup grup lâyık oldukları yere sevk edileceklerdir. Tabii bu gruplandırmalar imanlarına, iman derecelerine, amel derecelerine göre yapılacaktır. Kâfirler, küfürleri ve zulümleri itibariyle birbirlerinden farklı oldukları gibi, Müslümanlar da farklıdırlar. Yalnız cennete giren gruplardan her biri aynı zamanda kendilerini diğer grupların içinde hissedecektir. Tıpkı ayrı ayrı gitmiş olsalar da, bir düğün alayı içinde düğüne gidenlerin aynı düğüne gitmeleri gibi. Mü’minler de grup grup cennete sevk edilirler ve nihâyet oraya geldikleri zaman hemen kapılar açılmayacak. Tıpkı gerdeğe girecek bir gelinin veya damadın gerdeğe girmeden önceki bekleyişi gibi veya oruç tutan bir Müslümanın iftar vakti yaklaşıp ta sofranın başında kısa bir süre beklemesi gibi sevinç içinde kısa bir bekleme anı, heyecandan âdeta kalpleri duracak gibi bir coşku. Bu sevinci, bu heyecanı iliklerine kadar hissetmeleri için, bunu tattırmak için Rabbimiz hemen açmıyor kapıları da, bir müddet sonra açıveriyor. Bunu fütuhatın başındaki “vav” ifade ediyor. Sonra kapılar açılıyor ve cennetin bekçileri, hizmetçileri onlara diyorlar ki: “Size selâm olsun. Allah’ın selâmı, selâmetliği, esenliği si-zin üzerinize olsun. Ebedî selâmet yurdu olan cennet sizin olsun. Tehlikelerden kurtuluş, cehennemden, azaptan, gazaptan salim olmak sizin olsun. Hoş geldiniz, hoş oldunuz, hoş bir hayat yaşadınız, hoş bir hayat buldunuz, Rabbinizin hoşnutluğunu kazandınız ve işte buyurun Rabbinizin de sizi hoşnut edeceği bir hayatta, bir cennette ebedîyen kalmak üzere girin oraya.” Bunu duyan, bu manzarayı gören mü’minler de diyecekler ki:
74. “Onlar: “Bize verdiği sözde duran ve bizi bu yere varis kılan Allah’a hamd olsun. Cennette istediğimiz yerde oturabiliriz. Yararlı iş işleyenlerin ecri ne güzelmiş!” derler.” Elhamdülillah ki Rabbimiz vaadinde sadık oldu. Elhamdülillah ki Rabbimiz bize verdiği sözünde durdu. Elhamdülillah ki Rabbimiz bizi cennete varis kıldı. Şimdi bu cennette istediğimiz yerde oturabiliyor, istediğimiz nîmetlerden istifade edebiliyoruz. Salih amel işleyenlerin, fıtrata uygun, Allah’ın gösterdiği amelleri işleyenlerin ecirleri ne kadar da güzelmiş? Evet, mü’minler Rabblerine hamd ediyorlar. Dünyadayken de zaten mü’minlerin işleri güçleri Rablerine hamd etmekti. Dünyadayken de Müslümanların ilk ve son işleri, ilk ve son ve sözleri buydu. Dünyada yasalarını uygulayarak Rabblerine hamd ediyorlardı. Dünyada hatırını her şeyin ve herkesin hatırından üstün tutarak Rabblerine hamd ediyorlardı. Dünyada Rablerinin arzularından, Rabblerinin emirlerinden razı olarak O’na hamd ediyorlardı. Dünyada bu böyle olduğu gibi, öbür tarafta da böyle olacaktır. Dünyada Rabbine hamd ederek yaşayan bir Müslüman, yaşadığı bu hayatın ilkelerini kendi-sine gösteren ve sonunda kendisini cennete ulaştıran Rabbine orada yine hamd edecektir. Elhamdülillah ki, Allah kendisine dünyada cennetin yolunu göstermişti. Elhamdülillah ki, dünyada kitaplar ve peygamberler göndermek sûretiyle hem cennete hem de cehenneme gidişin yollarını göstermişti Allah. Elhamdülillah, vaadinde sadık çıkmıştı Allah. Elhamdülillah ki yaptıkları boşa gitmemişti. Elhamdülillah ki kazanmak için çırpındıkları cennete ulaşmışlardı. Demek ki insan şu anda nasıl bir hayat yaşıyorsa, sonunda kavuşacağı hayat da onun aynısı olacaktır. Selâm, selâmet, emniyet ve teslimiyet içinde bir hayat yaşayan kişi, sonunda selâmet yurdunda, selâmet ve emniyet içinde bir hayata kavuşacaktır. Zaten şu anda mü’minler dünyada böyle bir hayat yaşıyorlar. Yâni şu anda mü’minler dünyada cennet hayatı yaşamaktadır, kâfirler de cehennemi yaşamaktadırlar.
75. “Melekleri, arşın etrafını çevirmiş oldukları halde, Rabblerini hamd ile överken görürsün. Artık insanların aralarında adaletle hüküm olunmuştur. “Övgü, âlemlerin Rabbi olan Allah içindir” denir.” Melekleri de görürsün ki, arşın etrafını kuşatmışlardır. Rasu-lullah Efendimizin hadislerinde beyan edildiğine göre, cennetin en üst makamı Firdevs’tir. Firdevs’in tavanını ise arş-ı a’lâ teşkil etmektedir. İşte mü’minler cennette Rabblerinin kendileri için hazırladığı şânına lâyık nîmetlerin içinde yüzerlerken, diğer taraftan büyüklüğünü, yüksekliğini şu anda kavramamız mümkün olmayan cennetin tavanı mesabesinde olan arşın etrafını çepeçevre kuşatmış olan melekleri görmektedirler. Gerçekten akıllara durgunluk verebilecek, görülmeye de-ğer bir manzaradır bu. Melekleri görürsün ki, arşın etrafında tıpkı mü’-minlerin yaptıkları gibi Rabblerini hamd ile tesbih etmektedirler. Bir taraftan Rabblerine hamd ediyorlar, diğer taraftan da Rabblerini tesbih ediyorlar. Onların arasında artık hakla hükmedilmiştir. Hak olan Allah, hak olan kitabıyla onların arasında hükmünü vermiş ve artık mü’min-ler için yaşadıkları bu hayatın karşılığı olarak yepyeni bir hayat, bir nîmet ve mutluluk hayatı başlamıştır. Bunun içindir ki tüm övgüler, tüm hamdler, tüm senâlar, tüm kulluklar âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Bundan sonra artık cennette bu söz devam edecektir. Meleklerin ve mü’minlerin ağızlarında daima Rabblerine hamd sürüp gidecek. Artık dünyada olduğu gibi şeytanların, kâfirlerin, zalimlerin müdahale edemediği, bozamadığı mükemmel seviyede bir hamd makamı içinde ebedîyen yaşayıp gideceklerdir mü’minler. Öyleyse ey Müslüman, eğer kâfirler içinde bir zümre olarak cehenneme sürülmeyi, cehenneme akmayı istemiyor, mü’minler içinde cennete uçmayı ve Rabbinin bu nîmetlerinden istifade etmeyi isti-yorsan, olabildiğin kadar yüksek bir zümre içinde olmayı seviyorsan, işte imkan: Allah’ın elçisi karşında durmaktadır. Haydi ne duruyorsun? Allah’ın istediği bir hayatı yaşayarak, Allah’a hamd ederek, Allah’ın emirlerine boyun bükerek bir kulluğa yönel! Allah yardımcımız olsun. Velhamdülillahi Rabbi’l-Âlemin.