Vegere rûpela Tefhîmü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Tewbe — Mewdûdî (Tefhîmü'l-Kur'ân)

129 ayetRûpel 2 / 2
115- Bir topluluğa, Allah, hidayet verdikten sonra, korkup-sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar,(114) onları sapıklığa sürükleyecek değildir. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir. AÇIKLAMA 111. "... müşrikler için duada bulunmak... yakışık almaz..." ibaresi iki şeye delalet eder. Birincisi, "biz onları seviyoruz ve onlara yakınlık duyuyoruz." İkincisi ise, "onların suçlarının bağışlanabilir olduğunu düşünüyoruz" demektir, sadakati olduğu halde, günahkar olan bir kimse için böyle şeyler istemekte, dilekte bulunmakta bir beis yoktur. Fakat isyankar olduğu açıkça belli olan ve bu tutumunu gizleme ihtiyacını duymayan kimseye sevgi beslemek, ona karşı sempati duymak ve kendi sadakatimizi şüpheye düşürecek bir yaklaşımla bu kimsenin durumunun affedilebilir bir husus olduğunu düşünmek bir kere prensip olarak temelden yanlıştır. Yakın akrabalarımızdan dahi olsa, "müşrik" kimselerin affedilmeleri için duada bulunursak, bu tip suçların işlenmesini de teşvik etmiş oluruz. Çünkü bu tutum, akrabalık bağlarımız, Allah'a karşı beslediğimiz sadakat ve samimiyetten daha değerli ve üstün kabul ettiğimiz, Allah'a ve O'nun Yoluna duyduğumuz sevginin bütünüyle saf ve katışıksız olmadığı anlamlarına gelir. İsyankarlara karşı duyduğumuz bu sevgiden Allah'da etkilensin de ötekilerin hepsi bu suçtan cehennemi boylarken, kendi yakınlarımız olan bu kimselerin bağışlanmasını arzulamaktayız. Açıkçası bütün bunlar sadakat ve samimiyete aykırıdır. İman, "Allah'a ve O'nun yoluna olan sevgimizin kesinlikle saf olmasını ve Allah'ın dostunun bizim dostumuz, düşmanının da bizim düşmanımız olmasını gerektirir. Allah'ın, "... müşriklerin affedilmeleri için dua etmeyin" dememiş olması bunun yerine, "müşriklerin yarlığanmalarını dilemek Peygamber'e de, iman edenlere de yaraşmaz" diyerek ikazda bulunması şuna işaret eder: "Sizin için doğru olsa, bizim düşmanlarımıza sempati göstermenin uygun olmadığını bizzat kendinizin düşünmesi ve suçlarının bağışlanabilir cinsten olmadığını bilmenizdir: hatta, bu konuda bizden herhangi bir affın geleceğini de ummamalısınız." Bu hususta "müşriklere, sadece imani konularda sempati duyulmasının yasaklandığına iyice dikkat edilmesi gerekir. İnsani ilişkilere gelince ki bu da, kişinin kendi akrabasının haklarını gözetmesini, sevgi beslemesini, sempati ve merhamet hislerini taşımasını ve onlara karşı dostane duygulara sahip olmasını gerektirir ve bu kesinlikle yasak değildir. Aksine bu tip bir davranış fazilet sayılır. İster mümin ister kafir olsun bir akrabamıza karşı bütün dünyevi vazifelerimizi yerine getirmemiz gerekir. Onun derdine ortak olmalı, muhtaç ve yetim olanlarına destek sağlamalı, hasta ve yaralı olanlarına, müslüman olup olmadıklarına bakmaksızın olabildiğince yakınlık ve ilgi göstermeliyiz. 112. Buradaki atıf babası ile olan bütün bağları kopardığı zaman Hz. İbrahim'in söylediği şeylerdir: "Sana selam olsun: Ben senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı pek lütufkardır." (Meryem: 47) "Ve sapanlardan olan babamı da bağışla. Beni, insanların yeniden diriltildikleri gün rezil rüsvay etme! O gün ne mal ne evlat fayda verecektir. Allah'a ancak, selim ve saf bir kalble gelenler kurtulacaklardır." (Şuara: 86-89) "... Senin için bağışlamayı dileyeceğim,fakat Allah'tan gelecek herhangi birşeyden seni kurtarmaya gücüm yetmez." (Mümtahine:4) İlgili ayetlerde Hz. İbrahim'in (a.s) babasının affedilmesi için kullandığı ifade ve tonun bile çok ihtiyatla seçilmiş olduğuna dikkat edilmelidir. Fakat Hz. İbrahim (a.s) , kendisi için duada bulunduğu ve yargılanmasını istediği şahsın, açıkça Allah'a karşı gelmiş bir asi ve O'nun Yolu'nun amansız bir düşmanı olduğunu farkedince artık onun hakkında ihtiyatlı bir üslupla da olsa dua etmekten bizzat kaçınmış ve Allah'tan ona gelecek herhangi bir şeyi önleme gücüne sahip olmadığını açık ifadelerle ilan etmiştir. (Hatta bu kimse, kendisini sevgi ve ihtimamla besleyip büyüten babası dahi olsa bu durum değişmedi.) 113. Kur'an-Kerim'in, Hz. İbrahim (a.s) hakkında kullandığı "" ve "" kelimelerinin, çok geniş manaları vardır. "Evvah" yufka yürekli, ince ve yumuşak kalbli, alçak gönüllü, hüzünden müteessir ve Allah korkusundan kalbi ürperti içinde olan kimse demektir. "Halim" ise, çeşitli şartlarda kendine hakim olan, hiddetli ve düşmanlık anında kendini kaybetmeyen ve muhabbetinde, dostluk ve ilişkilerinde itidali koruyan kimsedir. Kelimelerin her ikisi de burada, en geniş anlamlarında kullanılmıştır. Hazreti İbrahim (a.s) , Cehennem ateşinde yanacak olan babasına karşı son derece merhametli ve saygılı olması nedeniyle onun için duada bulundu. Kendisine hakim ve ihtiyatlı bir yapıya sahip olduğundan, kendini İslam Yolu'ndan uzaklaştırmak için gaddarca zulmeden babasına bile dua etmiştir. Kısaca, o Allah'tan gerçekten korkardı ve babası için bile olsa sınırları aşmayı bile düşünmedi ve babasının bir Allah düşmanı olduğunu anladığı anda da onunla olan bütün ilişkilerini kesti. 114. Şu, şu düşüncelerden, fiillerden ve yollardan uzak durmaları için önceden yapmamaları gerekenleri, "Allah, onlara açıklar". Fakat yine de buna aldırmaz ve batıl düşünce ve eylemlerinde ısrar ederlerse, o taktirde Allah, Hidayeti'ni onlardan esirger ve izlemeye karar verdikleri batıl yolda yürümelerine mani olmaz. Bu, Allah'ın Kur'an-ı Kerim'in çeşitli bölümlerinde, hidayeti kendi zatına, dalaleti de insanlara nisbet eden ifade tarzının anlaşılmasında umumi bir prensiptir. Allah'ın hidayeti, uyarınca Allah önce, peygamberler ve kitaplarıyla, 'hak' olan yolunu insanlara açıklar. Daha sonra bu yola uymak niyeti taşıyanlara imkan verir. Hak yolu takip hususunda onları zorlamaz. Şayet, Hak yolun kendilerine açıklanmış olmasına rağmen hala batıl yollarda yürümeye inat ediyorlarsa, o taktirde Allah, bilakis peşinden gitmeye kararlı oldukları yolu izlemeye imkan verir. Burada bu hususun geçtiği sözün gelişi mucibince bu durumun burada da açıklanışı, daha önce geçen paragrafta bahsi geçen kimseleri uyarma, daha sonraki bölümde de zikredilecek onlanları da tanıtma anlamına gelir.
116- Gerçek şu ki, göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır; diriltir ve öldürür. Sizin Allah'tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur.
117- Andolsun Allah, peygamberin, Muhacirlerin ve Ensarın üzerine tevbe ihsan etti.(115) Ki onlar -içlerinde bir bölümünün kalbi nerdeyse kaymak üzereyken(116) - ona güçlük saatinde tabi oldular. Sonra onların tevbelerini kabul etti.(117) Çünkü O, onlara (karşı) çok şefkatlidir, çok esirgeyicidir. AÇIKLAMA 115. Gösterdikleri üstün hizmet nedeniyle Allah, Tebûk Seferi ile alakalı olarak Hz. Peygamber'i ve ashabını, dikkatsizliklerinden kaynaklanan yanlışlarından dolayı affetti. Hz. Peygamber'in (s.a) hatası, cihada katılabilecek durumda oldukları halde, bazı kimselerin geride kalmalarına müsaade etmiş olmasıydı. (Ayet: 43) 116. Bu, önceleri öyle kritik bir anda savaşa gitmeye pek arzulu olmayan fakat daha sonra, kalblerinde gerçekten imana sahip olmaları ve Hak Yolu sevmeleri nedeniyle bu zayıflıklarını yenen samimi sahabelere işaret eder. 117. Yani, Allah bir insanı, bizatihi düzelttiği bir zaafından dolayı cezalandırmadığı için, onların yanlış eğilimlerini hesaba çekmeyecektir.
118- (Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı) .(118) Öyleki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O'nun dışında (yine) Allah'tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.(119)
119- Ey iman edenler, Allah'tan sakının ve doğru (sadık) olanlarla birlikte olun.
120- Medine halkına ve çevresindeki bedevilere, peygamberden geri kalmaları, kendi nefislerini onun nefsine tercih etmeleri yakışmaz. Bu, gerçekten onların Allah yolunda bir susuzluk, bir yorgunluk, 'dayanılmaz bir açlık' (çekmeleri) , kâfirleri 'kin ve öfkeyle ayaklandıracak' bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları karşılığında, mutlaka onlara bununla salih bir amel yazılmış olması nedeniyledir. Şüphesiz Allah, iyilik yapanların ecrini kaybetmez. AÇIKLAMA 118. Geriye kalışlarının mazeretlerini Hz. Peygamber'e (s.a) arzetmek üzere gelenler arasında bu üç kişi de bulunuyordu. Onların seksenden fazlasını Hz. Peygamber'e yalan mazeret beyan eden münaafıklar teşkil ediyordu. Hz. Peygamber (s.a) söylediklerini kabul etti ve onları başından savdı. Daha sonra sıra, gerçek birer mü'min olan bu üç kişiye geldi. Bunlar suçlarını açıkça itiraf ettiler. Bundan dolayı, Hz. Peygamber, onların hakkındaki kararını tehir etti ve durumları konusunda Allah'tan herhangi bir karar gelinceye kadar onlarla her türlü sosyal münasebeti kesmelerini müslümanlara emretti. Onların durumları hakkında karar vermek için de bu ayeti kerime nazil olmuştur. Bu konuda, sözkonusu üç kişinin halinin, 99. açıklama notunda geçen yedi insanın durumundan farklı olduğu hususu akılda bulundurulmalıdır. Onlar ise, hatalarından dolayı hesaba çekilmeden önce kendi kendilerini cezaya çarptırmışlardı. 119. Durumları, bu ayeti kerimede belirtilen üç kişi, Ka'b b. Malik, Hilal b. Umeyye ve Marare b. Ruba'i idi. Bunlar, daha önce de söylendiği gibi samimi birer mü'min idiler. Bu hadiseden önce samimiyetlerini ispat edecek birçok delil ortaya koymuşlardı. Son ikisi Bedir Harbine de katılmışlardı. Dolayısıyla imanları, her türlü şüpheden uzaktı. Ka'b ise, Bedir savaşına katılmamış olmasına rağmen Hz. Peygamber'in (s.a) diğer bütün seferlerine iştirak etmiş bulunuyordu. Fakat yaptıkları tüm bu hizmetlerine rağmen bütün sağlam müslümanların cihada gitmeleri emredildiği Tebûk Seferi gibi çok kritik bir zamanda göstermiş oldukları ihmalden dolayı şiddetle cezalandırıldılar. Tebûk dönüşünde Hz. Peygamber (s.a) müslümanlara, sefere katılmayanlardan tüm alakalarını kesmelerini emretti. Hatta o kadar ki müslümanlar bunların selamını bile almayacaklardı. Bu şekilde devam eden sosyal boykot ve tecritten kırk gün sonra, ailelerine de, onlarla teşrik-i mesaide bulunmamaları emredildi. Velhasıl, onlar Medine'de bu ayette de anlatıldığı gibi, çok kötü bir duruma düştüler. Nihayet, elli günlük bir boykottan sonra sözkonusu üç kişinin affedildiklerini ilan eden bu ayet nazil oldu. Yukarıda zikredilen boykot hikayesi, bu üç kişiden biri olan Ka'b b. Malik tarafından detaylı olarak anlatılmıştır. Yaşı ilerleyip gözleri de görmez bir hale geldiğinde, hikayesini kendisine her yerde eşlik eden oğlu Abdullah'a bizzat kendisi anlatmıştır. Bu hikaye, herkes için güzel bir ders olduğundan Ka'b b. Malik'in kendi ifadesi ile aynen aktarıyoruz: Hz. Peygamber (s.a) her ne zaman müslümanları cihada hazırlanmaları için teşvik ettiyse ben de bu hususta hazırlıklar yapmaya karar verirdim. Fakat eve gittiğimde "Acelesi yok, hele bir zamanı gelsin, hazırlıklarımı kolayca yapar, yola koyulurum" diyerek ihmalkarlık yapardım. Bu ihmalcilik durmayıp devam etti. Bu şekilde, ordu sefere çıkacağı zamana kadar hazırlıkları yine ihmal ettim. Hiçbir hazırlık yapmadığım halde kendi kendime, "Adam sende, bir iki gün sonra ben de hazırlanır, onlara yolda yetişirim" dedim. Fakat ihmalkar oluşum niyetlerimi uygulamaya koymaktan beni yine alıkoydu. Sonunda orduya katılabilmem için hiçbir fırsat kalmadı. Bedbahtlığıma ilaveten, sefere katılmayıp Medine'de kalan diğer kimselerin de ya münafık ya da yaşlı veya cihada gitmeleri uygun olmayan insanlar olduğunu görünce hepten mahvoldum ve bu vicdanımı sürekli kemirdi durdu. Her defasında olduğu gibi, Tebûk seferinden dönüşünde de Hz. Peygamber (s.a) , mescidde iki rekat namaz kıldı. Daha sonra, halkla görüşmek üzere orada oturdu. Önce sayıları, seksen küsur olan münafıklar huzuruna geldi, ciddi ciddi yeminlerle utanmadan aslı astarı olmayan uydurma mazeretlerini söylediler. Hz. Peygamber (s.a) , onlardan herbirinin uydurma hikayelerini dinledi, gösterdikleri görünüşteki mazeretlerini kabul etti ve kalblerinde gizlediklerini ise: "Allah sizi affetsin" diyerek Allah'a havale etti. Daha sonnra mazeret beyan etme sırası bana geldi. Rasulullah'a doğru yürüdüm ve selam verdim. Gülümseyerek, "Peki seni ne tuttu?" dedi. (Bir an durakladım) . Vallahi, şu dünyadan her kim olursa olsun, onu ikna etmek için bir veya birkaç mazeret uydurabilirdim. Çünkü konuşma ve ikna sanatında pek mahir biriydim. Fakat burada benden açıklama yapmamı isteyen Yüce Peygamber'di. İnanıyorum ki şayet ben onu, şu anda yalan mazeretler uydurarak kandırsam bile, Allah sözkonusu durum hakkında hakikatı ona bildirir ve tekrar onu öfkelendirirdim. Öte yandan, eğer doğruyu söylesem bir an için belki onu kızdırmış olmama rağmen umulur ki, Allah beni affedebilirdi. İşte bunun için, dedim ki "Hayır! Ya Rasulullah, vallahi benim sizden geri kalmama sebep olacak hiçbir özrüm yoktu. Ben, Tebûk seferine katılmak için her yönden her zamankinden daha çok hazırlanabilecek güçteydim." Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) "Hakikaten bu şahıs doğru söyledi" dedi. Daha sonra bana döndü ve: "Ey Ka'b, haydi kalk, Allah hakkında hükmedinceye kadar bekle" buyurdu. Ben de kalktım ve kabilemin mensupları arasındaki yerime oturdum. Hiçbir mazeret ileri sürmediğim için etrafımdakiler hemen beni dürtmeye ve azarlamaya başladılar. Bu durumda şeytan bana "git ve yalan mazeretler uydur" diyordu. Fakat benden başka aynı şeyi söyleyen, Marare b. Rebi ve Hilal b. Ümeyye gibi daha iki iyi kimsenin de bulunduğunu öğrenince, söylediklerimden dolayı memnun oldum ve doğru ne ise onda sebat ettim. Bu olaydan sonra, Hz. Peygamber (s.a) aynı durumda olan üçümüzle müslümanların konuşmasını yasaklayan bir emirname çıkardı. Diğer iki kişi evlerine kapandıkları halde ben evimden dışarı çıkar, namazları cemaatle kılar ve çarşı pazarda dolaşırdım. Benimle hiçbir kimse konuşmadığı için bana hiç tanıdığı olmayan yabancı bir şehirdeymişim gibi geliyordu. Mescide vardığımda, daha önceleri olduğu gibi selamımı verir ve Hz. Peygamber'in (s.a) selamımı almasını beyhude yere beklerdim. Sonra namazı Rasulullah'a (s.a) yakın kılardım ve gizlice onu gözetlerdim. Namazıma durduğum sıra, bana doğru dönerdi. Fakat ben onun tarafına bakınca da yüzünü çevirirdi. Bu durum böyle sürüp benim için dayanılmaz bir hal alınca, bir gün, amcamın oğlu olan ve çocukluktan beri arkadaşım yeğenim Ebu Katade'yi görmeye gittim. Bahçesinin duvarını tırmanarak aştım ve selam verdim, fakat vallahi o bile selamımı almadı. Bunun üzerine ben de: -Ey Ebu Katade, Allah adına sana soruyorum, ben Allah'ı ve Rasulünü sevmiyor muyum? dedim. Fakat sustu, cevap vermedi. Tekrar Allah adına sordum. Yine sükut etti. Üçüncü bir daha Allah adına tekrar and verdim. Bu defa sadece: -Allah ve Rasulü daha iyi bilir diye cevap verdi. Gözlerim yaşla doldu ve oradan da umutsuzca ayrıldım, geri döndüm. O günlerde başka bir hadise daha olmuştu. Bir keresinde pazardan geçerken bir Suriyeli bana gelerek ipek içine sarılı bir mektup verdi. Bu mektup Gassan kralından geliyordu ve şöyle diyordu: "Haber aldığımıza göre senin liderin, bu günlerde sana eza ve cefa ediyormuş. Fakat sen, öyle değersiz alalade bir şahıs olmadığın için biz senin orada heba olmana rıza göstermeyiz. Binaenaleyh, bize gel, sana şanına layık bir hürmet ve ihsanda bulunuruz." Mektubu okuyup bitirince kendi kendime "İşte bir imtihan daha" dedim ve derhal mektubu yanmakta olan ocağın içine attım. Boykotun kırkıncı günü falandı, bir gün baktım birisi Hz. Peygamber'den, bundan böyle artık hanımdan da ayrı kalacağım haberini getirdi. "Onu boşayacak mıyım?" diye sordum. "Hayır" dedi. "Sadece ayrı duracaksın." Bu haber üzerine hanıma: "Babanın evine git ve Allah'tan benim hakkımda bir hüküm gelinceye kadar bekle" dedim. Nihayet boykotun ellinci günü sabah namazını kıldıktan sonra, son derece üzgün evimin damında otururken, tam o sırada "Ka'b ibn Malik, müjde" diye olanca kuvvetiyle bağıran birisinin sesini işittim. Hemen Allah'ın huzurunda secdeye kapandım. Çünkü affım için gerekli emrin gelmiş olduğunu anlamıştım. Az sonra, tevbemin kabulünden dolayı beni tebrik etmek için koşanlarla evimiz dolup taşmaya başladı. Kalktım ve doğruca mescide gittim. Mutluluktan Hz. Peygamber'in (s.a) yüzünün parıldadığını görüyordum. Selamımı aldı ve şöyle buyurdular: "Seni tebrik ederim, bugün hayatının en hayırlı günüdür." -"Ya Rasulullah (s.a) bu müjde sizden mi, yoksa Allah tarafından mı" diye sordum. O da, "Hayır Allah'tandır" diye cevap verdi. Daha sonra bu ayetleri (117 ve 118) okudu. "Ey Allah'ın Rasulü, tevbe için bütün malımı mülkümü sadaka olarak bağışlamam isteniyor mu?" diye sordum. Allah'ın Rasulü: -"(Hayır) malının bir kısmını kendine alıkoy. Böylesi senin için daha hayırlıdır" buyurdu. Buna göre ben de: -Şu Hayber'deki hissemi alıkorum, dedim. Geri kalan malımın tümünü sadaka olarak dağıttım ve daha sonra Allah'a şöyle yemin ettim: "Allah beni bu badireden ancak doğruluğumla kurtardı. Artık ben, bundan böyle yaşadığım sürece doğrudan başka hiçbir söz söylemeyeceğim. Şu ana kadar da gerçeğin aleyhinde kasten bir söz söylememiş olmam bundandır. İnşaallah, aynı şekilde gelecekte Allah'ın beni yalanlardan koruyacağını umarım." Bu kıssa ibret alınacak bir çok dersleri içermektedir. Her mü'minin bunları, kafasına ve kalbine nakşetmesi gerekir. Bu derslerin ilki ve en önemlisi şudur: İslam ile küfür arasında süren çatışma son derece önemli ve hassastır. Bu hususta mümkün olduğu kadar uyanık ve dikkatli olmalıyız. Faal olarak "küfür" tarafına katılan kimsenin durumunu anlatmak gereksizdir, zira o açıktır. Eğer bir müslüman ömründe bir kere bile olsa, İslam'ın yanında yer almakta en ufak bir ihmal gösterse ve bunu da hiçbir art niyeti olmaksızın yapsa dahi, bütün hayatı boyunca yaptığı ibadetleri, amelleri ve İslam uğrunda bulunduğu fedakarlıkları tümüyle kaybetme ile karşı karşıya kalır. İşte Bedir, Uhud, Ahzab ve Huneyn savaşlarında büyük işler başarmış ve samimiyet ve imanları şüpheden bütünüyle uzak değerli kimselere bile böyle şiddetli bir tavır alınması bundandır. Birincisi kadar önemli olan ikinci hususa gelince, kişi vazifesini yaparken en ufak bir ihmali bile kesinlikle düşünmeli. Çünkü bu tür bir ihmal kişiyi affedilmez suçlar arasında sayılan büyük bir günahı işlemeye götürür. Bir kimsenin herhangi bir art niyet olmadan bir suçu işlemesi gerçeği bile kişiyi cezalandırmadan kurtaramaz. Son olarak bu olaydan alacağımız ders şudur: Bu kıssa bize, Hz. Peygamber'in (s.a) liderliğinde ortaya konan toplum modelinin gerçek özünü gösteriyor. Bir tarafta, haince işleri herkes tarafından çok iyi bilinen münafıklar vardı. Kendilerinden, sergiledikleri haince davranışlardan daha iyisi beklenmediği için ileri sürdükleri yalan mazeretleri hiç itiraz etmeden kabul edildi. Diğer tarafta, mü'min olduğu ispat edilmiş ve her tür şüpheden uzak fedakarlıkları olan o üç kişinin halini bir düşünelim. Onlar, kendilerini haklı çıkarmak üzere hiçbir yalan hikaye uydurmayıp aksine kabahatlerini açık ve net olarak itiraf ettiler. Fakat, münafıkların tersine, ağır bir cezaya çarptırıldılar. Bu ceza onlara, imanları hakkında bir şüphe bulunduğundan dolayı değil, fakat o kendileri gibi gerçek mü'minlerin, ancak bir münafığa yakışacak davranışa benzer bir davranış sergilediği için verildi. Böylece, bu ceza ile, hatırlatılmak istenen husus şu idi: "Siz dünyanın tadı tuzusunuz. Ama sizin gibi iyi insanlar da bozulursa, o zaman, bu dünyanın tadı tuzu nereden gelecek?" Meselenin dikkate değer bir başka yönü de vardır. Bu olayda, liderin ve onun takipçisi müslüman toplumun ortaya koydukları tavır gerçekten eşsizdir. Azıcık dahi olsa herhangi bir kin ve öfke duygusu karıştırmamak şartıyla lider, şefkat duygusundan da ayrılmaksızın tebaasını -gerektiriyorsa- en şiddetli bir şekilde cezalandırabilir. Onun cezası, babanın oğluna verdiği cezaya benzer. Babalık şefkatinin ne olduğunu anlar anlamaz kişi, liderinin de, kendisine verdiği cezanın, hareketlerini ıslaha yönelik, dolayısıyla kendi hayrına olduğunu anlar. Böylece takipçi çok zor şartlar altında bile en mükemmel itaat örneğini sergiler. Ağır cezalandırmadan muzdarip olur ama bunu şahsi veya taassubi gurur meselesi yaparak liderine başkaldırmayı asla düşünmez. Hatta önderin sevgisine karşı kalbinde hiçbir nefret beslemez, aksine onu öncekinden daha çok sevmeye başlar. Hayatının bu en mutsuz süresi boyunca liderinden sadece şefkatli bir bakışın özlemini çeker. Böyle bir kimsenin durumu, umudu gökte gördüğü bir bulut parçasında olan kuraklık ve kıtlık içinde kıvranan çiftçiye benzer. Şimdi de, hiçbir toplum tarafından gösterilemeyen en kuvvetli disiplin ve en yüksek ahlaki espiyi ortaya koyan İslam Toplumuna bir göz atalım. Liderin emretmesiyle bir toplum sözkonusu kişilere bütünüyle yabancı hale geliyor. Liderin boykot ilan etmesiyle genel olarak da, özel olarak da bütünüyle bir toplum o ferde yabancı oluyor. O kadar ki, en yakın akraba ve candan arkadaşları bile onunla konuşmamaktadır artık. Hatta hanımı bile onu kendi başına terketmektedir. Çevresindekilerden samimiyeti konusunda şüphe edip etmediklerini kendisine söylemeleri hususunda yeminle yalvarıyor. Fakat ömrünü beraber geçirdiği en samimi arkadaşları bile, gerekli şahitliği Allah ve Rasulünden istemesi gerektiğini söyleyerek geçiştiriyorlar. Ama gösterilen bu sıkı disipline rağmen, toplumdaki ahlaki espiri, kimsenin kötülüğe başka kötülükleri ilave ederek bu düşkün kardeşinin durumundan avantajlar sağlamaya çalışmayacak kadar yüce ve temizdir. Aksine her fert, kardeşinin bu gözden düşmüş haline üzülüyor ve affedilir edilmez de onu kucaklayıp bağırlarına basmak için yarışıyorlar. Zaten ona müjdeyi vermek için evine aceleyle koşuşmaları da bundandır. Kur'an'ın oluşturmak istediği dürüst toplum modeli işte yukarıda anlatıldığı gibidir. Allah'ın, onları sadece affettiğini bildirmekle kalmayıp, aynı zamanda Tevvab (Tevbeleri kabul eden) ve Rahim (Merhamet eden) sıfatları da zikretmesinin nedenini, bu sebeb-i nüzul açıklar. Bu, elli günlük cezaları süresince gösterdikleri samimiyetlerinin bir sonucuydu. Böyle yapmayıp da şayet onlar; kabahati işledikten sonra küstahlık gösteren ve gururu rencide olan herhangi birinin yapacağı gibi öfkeyle ve uygunsuz hareketlerle karşılık verseydiler veya boykot süresince, adeta toplumla olan bağları koparmak pahasına bu karara asla boyun eğmeyecekleri gibi bir anlama gelen tavırda bulunsaydılar ya da bu boykot süresini, toplum içinde memnuniyetsizlikleri yaygınlaştırmak ve lidere karşı güçlü bir "muhalefet" oluşturmak için bütün hoşnutsuzları etraflarında toplamakla geçirmiş olsaydılar, işte o zaman toplumdan kesinlikle uzaklaştırılıp ihraç edilmiş olacaklardı. Ve adeta onlara şöyle denilecekti: "Artık gidiniz ve kendi benlik putunuza tapınız! Çünkü bundan böyle artık Allah'ın Kelimesi'ni yüceltmek için size hiçbir imkan verilmeyecektir." Fakat bu üç kişi, kendilerine açık olmasına rağmen bu tip yolu benimsemediler. Aksine görüldüğü gibi farklı bir yol tuttular ve Allah'a kul olma özelliği sayesinde, kalblerinde bulunabilecek her türlü putu yok ettiklerini kendilerini Allah'ın yoluna tamamıyla vakfetmiş olduklarını, İslam toplumuna katılırken bir daha geri dönmemek için bütün gemilerini yaktıklarını, bu uğurda her türlü muameleye dayanacaklarını, fakat yine de İslam ümmeti içinde kalmak pahasına şiddetli aşağılanmalara göğüs gereceklerini ispat ettiler. Bundan dolayı da, evvelki haysiyet ve şerefleriyle yeniden cemaate kabul edildiler. İşte o affedilişin şefkatli kelimeleri: "Allah, onlara şefkati ile yöneldi, ki onlarda O'na tevbe etsinler." Hadisenin gerçek çehresini, Kur'an-ı Kerim, bu veciz ifadelerle tasvir etmiştir. İlk önce Mevla ilgisini bu üç kulundan esirgemiş, fakat hala kendi Rahmet kapısını terketmemiş olduklarını ve buruk, perişan kalbleri ile orada beklediklerini görünce onların sadakatlarını takdir ederek tekrar cemaate dahil etmek için onlara yönelmiştir.
121- Küçük, büyük infak ettikleri her nafaka ve (Allah yolunda) aştıkları her vadi, mutlaka Allah'ın yapmakta olduklarının daha güzeliyle onlara karşılığını vermesi için, (bunlar) onlar adına yazılmıştır.
122- Mü'minlerin tümünün öne fırlayıp çıkmaları gerekmez. Öyleyse onlardan her bir topluluktan bir grup, çıktığında (bir grup da) , dinde derin bir kavrayış edinmek (tafakkuhta bulunmak) ve kavimleri kendilerine geri döndüğünde onları uyarıp-korkutmak için (geride kalabilir) . Umulur ki onlar da kaçınıp-sakınırlar.(120)
123- Ey iman edenler, küfre sapanlardan size en yakın olanlarla savaşın;(121) sizde 'bir güç ve caydırıcılık' görsünler.(122) Ve bilin ki gerçekten Allah takva sahipleriyle beraberdir.(123)
124- Bir sure indirildiğinde onlardan bazısı: "Bu, hanginizin imanını arttırdı?" der. Ancak iman edenlere gelince; onların imanını arttırmıştır ve onlar müjdeleşmektedirler.(124) AÇIKLAMA 120. Bu ayetin anlamını kavramak için, alakalı olduğu 97. ayetin gözönünde bulundurulması gerekir. "Bedeviler kafirlik ve münafıklıkta daha beterdirler. Allah'ın peygamberlerine gönderdiği hükümleri bilmemeye ve tanımamaya daha yatkındırlar." Kur'an-ı Kerim 97. ayette hastalığı sadece teşhis ederek belirtilerine işaret etmişti. Bedeviler, Allah yolunun kanunları konusundaki cehaletleri yüzünden nifak hastalığından muzdarip idiler. Bu bilginin merkeziyle hiçbir münasebet kurmadıklarındandı. Surenin bu sonuç bölümünde bu illetin çaresi gösterilmektedir ki, İslam ve onun muhtevası hakkında bir anlayışa sahip olsunlar. Bunun için, herkesin evini barkını terkederek bu bilgiyi öğrenmek üzere Medine'ye gelmesi gereksizdir. Ancak, her kabile ve bölgeden sadece bazı kimselerin ilim merkezlerine (Medine, Mekke ve benzeri) gelmeleri ve İslam'ı öğrenmeleri ve sonra da bölgelerine dönerek genel halk arasında onun öğretilerini yaymaları yeterlidir. Bu, İslami haraketi güçlendirmek için tam zamanında verilen çok önemli bir talimattır. Zira o sıralarda insanlar doğru-düzgün malumat sahibi olmadan büyük kalabalıklar halinde İslam dairesine giriyordu. İslam'ın ilk yıllarında böyle bir talimata ihtiyaç olmadığı açıktır, çünkü başlangıçta İslam'a girenler, manasını tam anladıktan sonra onu kabul ediyorlardı. Hiçbir kimse ön araştırma yapmadan müslüman olmayı düşünmemişti. Çünkü İslam'ı kabul etmek, aynı zamanda eziyetler görmeye açık bir davetiye idi. Hareket başarıya ulaşıp belli yerlerde güç kazanmaya başladığı zaman, oraların sakinleri, bölük bölük İslam dairesine girmeye başladılar. Tabiatıyla kabul etmeden önce, inancın içerdiği muhtevayı çok az kimse kavramıştı. Bunun yanında, hareketin sebep olduğu haleti ruhiye neticesinde insanların ezici çoğunluğu, önceden oldukları halleriyle pek değişmeden İslam dairesine girmekte idiler. Sayı olarak bu büyük artış, dış görünüş itibariyle İslam'a büyük bir güç kaynağı oluyordu. Fakat İslam konusunda doğru bilgiye sahip olmadıkları ve onun ahlaki vazifelerini yerine getirmeye hazır bir kıvamdan da yoksun oldukları için aslında bunlar İslam'a faydalı olmak değil, bilakis zarar verebilirlerdi. Bu durum, Tebûk seferine hazırlıklar yapıldığı sırada açıkça ortaya çıktı. Allah'ın, İslam toplumunu tek bir bütün haline getirecek gerekli adımların atılması için sözkonusu talimatı göndermesi bu sebeptendir. Bundan dolayı, bütün yerleşim merkezlerinden bazı kimseler çağırılarak onlara İslami vecibeler öğretildi ve bu konularda fiilen eğitildiler. Böylece bütün İslam'a mensup olanların Allah'ın belirlediği hudutlar hakkında bilgi sahibi olmaları için bu kimseler dönüşlerinde kendi kavim ve insanlarına bunu talim edip, öğreteceklerdi. Bu konuyla ilgili olarak, ayrıca iyice bilinmelidir ki; bu ayette kitle eğitimi hakkında verilen emir, yalnızca okuma-yazma ile ilgili değildir. Aslında, kitleler arasında İslam'ın anlaşılmasını ve kitlelerin İslam dışı yollardan korunabilmelerini sağlama, bu emirin kati hedefiydi. Bizzat Allahu Teala'nın müslümanlara sunduğu eğitimin hakiki ve daimi gayesi budur. Ve bu yüzden de her eğitim sistemi bu kritere göre değerlendirilir ve bu yukarıdaki hedefi gerçekleştirilip, gerçekleştirilmemesine göre ne derece İslami bir eğitim olup olmadığı anlaşılır. Dolayısıyla en temel hedefinin, yukarıda altı çizili olarak belirtilen noktaları başarmak olduğu bilinmelidir. Bu olmadan, çağının Einstein'ını veya Freud'unu çıkarsa bile, herhangi bir eğitimi onaylamak ve ona İslami eğitim demek mümkün değildir. Metinde geçen " " ibaresinin kelimelerinin doğru anlamı üzerinde durmakta yarar var. Çünkü bu kelimeler, son zamanlarda insanlar arasında çok garip bazı yanlış anlamalara yol açmış ve müslümanların dinsel eğitimlerinde, hatta genel olarak tüm dini hayatlarında öldürücü zehirler saçmıştır. Şüphesiz ki, Allah, bu kelimeleri müslümanlara eğitimin maksadını öğretmek için kullanmıştır, yani bu İslami hayat tarzını ve sistemini iyice kavramak ya da başka bir ifadeyle hayatın her sahasında İslami olan ve olmayan düşünce ve tavırlarını ayırt edip onlar hakkında hüküm verebilmek için İslam'ın gerçek yapısı ve ruhuyla tanışmak demektir. Fakat daha sonra, teknik bir ifade olarak, İslam Hukuk ilmine "fıkıh" ismi verilince, bu kelime, dış şekillerin ayrıntılı, cüzziyat ile uğraşan ve İslam hukukunun külli yorumunu reddeden "bilim" için de kullanmaya başlandı. "Fıkıh" kelimesi "fakahe" ve ayette geçen "li-yetefakkahu" ile aynı kökten olduğu için Kur'an'ın bu emrinin fıkıh bilgisini elde etmek hakkında olduğu şeklinde bir yanlış anlayış ortaya çıktı. Bu ilmin İslam'ın hayat sistemi içerisinde önemli bir yeri olduğu inkar edilemez, ne var ki Kur'an'ın ifade etmek istediği şeyin hepsi olmayıp sadece bütünün bir parçasıdır. Bu yanlış anlama nedeniyle İslam toplumunun uğradığı zararların hepsini burada saymamız mümkün değildir. Fakat şu kadarını belirtmek gerekir ki, İslam'ın ruhuna hiç önem vermeksizin, İslam'daki dini eğitimin, salt zahiri şekillerin yorumuna indirgenmesinin sebebi işte bu yanlış anlamadır. Sonuçta bu durum zorunlu olarak kuru bir şekilciliğin, müslümanların hayatının nihai gayesi haline gelmesine sebep olmuştur. 121. Bu ayetin zahirinden, kafirlerle savaştan sadece onların yaşadıkları bölgelere yakın müslümanların sorumlu tutuldukları neticesi çıkarılabilir. Ancak, eğer bu ayeti müteakip paragrafla birlikte okursak, şu gerçek ortaya çıkar: "Yakınınızdaki kafirler sözü, samimi müslümanlar arasına karışarak İslam toplumuna çok büyük zararlar veren münafıkları gösterir. Bu, sözkonusu bölümün daha başında 73. ayette ifade edilen ilk husustur. Aynı emir burada müslümanlara meselenin önemini iyice anlatmak, yani kavmi, ailevi, içtimai ve daha önceden bağlı oldukları bir takım işlere aldırmaksızın kafirlere karşı cihada teşvik etmek üzere tekrarlanmıştır. İki emir arasındaki tek fark, 73. ayette müslümanlardan sadece onlarla cihad etmeleri istenmesine rağmen bu ayette "Onlarla savaşın (Kıtal edin) " gibi tamamen münafıkların kökünü kazımayı onlara iyice anlatmayı hedefleyen kelimeler kullanılmıştır. İki ayet arasında başka bir fark da şu iki kelimedir: 73. ayette "münafıklar ve kafirler" diye iki kelime kullanıldığı halde bu ayette sadece "kafirler" kelimesi kullanılmıştır. Bunun sebebi, münafıkların bir müslümanmış gibi iddia ettikleri bütün haklarını kaybettiklerini göstermektedir. Çünkü, "münafıklar" kelimesi içerisinde bu genişlik vardı. 122. Bu şu demektir: "Onlar (mü'minler) bundan sonra, şu ana kadar onlara karşı gösterdikleri yumuşak muameleyi göstermemelidirler. Bu zaten daha önce 73. ayette "Onlara karşı katı olun ve haşin davranın" biçiminde ifade edilmişti. 123. Bu uyarı iki mana içermektedir ki her ikisi de burada ifade edilmiştir: Birincisi "Eğer siz, aranızdaki ferdi, ailevi ya da iktisadi ilişkilerden dolayı onlara karşı herhangi bir şekilde yumuşaklık gösterirseniz, böyle bir şeyin takvaya ters düşeceğini bilmelisiniz. Çünkü takva yani Allah korkusu ile Allah düşmanlarıyla dostça ilişkiler kurmak, bağdaşmaz. Eğer Allah'ın yardımını arzu ediyorsanız bunlara son vermelisiniz." İkincisi: "Onlarla mücadele ederken ve cihad yaparken ahlaki ve insani sınırları titizlikle gözetmelisiniz. Çünkü, her konuda sizler kendinizi sürekli belirlenmiş sınırlar içerisinde tutmanız gerekir. Nasıl olursa olsun eğer bu sınırları aşarsanız, Allah'ın sizi yüzüstü terkedeceğini bilmelisiniz. Çünkü Allah sadece Allah'tan korkanlara (muttakilere) yardım eder. 124. İmanın, küfrün, nifakın artması ve azalması hususunda bkz. Enfal an: 2.
125- Kalblerinde hastalık olanların ise, iğrençliklerine iğrençlik (murdarlık) ekleyip-arttırmış ve onlar kâfirler olarak ölmüşlerdir.
126- Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da(125) sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar.
127- Bir sure indirildiğinde, bazısı bazısına bakar (ve) : "Sizi bir kimse görüyor mu?" (der.) Sonra sırt çevirir giderler. (126) Gerçekten onlar, kavramayan bir topluluk olmaları dolayısıyla, Allah onların kalblerini çevirmiştir.(127)
128- Andolsun, size içinizden sıkıntıya düşmeniz onun gücüne giden, size pek düşkün, mü'minlere de şefkatli ve esirgeyici olan bir peygamber gelmiştir.
129- Eğer onlar yüz çevirirlerse, de ki: "Bana Allah yeter. O'ndan başka ilah yoktur. Ben O'na tevekkül ettim ve büyük arşın Rabbi O'dur." AÇIKLAMA 125. Yani, her sene boyunca bu tip olaylar, onların iman konusundaki iddialarını denemek için bir iki defa oluşturulur, ki bu da onların müslümanlıklarının bir sahte paraya benzediğini açığa çıkartmıştır. Örneğin, onların imanları bazen, onların şehvetlerini sınırlayan bir Kur'an emriyle veya çıkarlarını alt üst eden bir şeye inanmaları emredilerek yahut onların kişisel, ailevi ve kabilevi çıkarlarıyla Allah, Rasulü ve iman arasında bir tercih yapmaya sevkedecek dahili mücadeleyle ya da mal, can, vakit ve güç fedakarlığı gerektiren bir savaşta denenmekteydi. Bütün bu imtihanlar, onların müslümanlık kisvesi altında kalblerinde gizledikleri nifak pisliğinin açığa çıkmalarını sağlamıştır. Öte yandan, bu imtihanlara tabi tutulmaları zaten imanın esaslarından sapmış olduklarından, onların kalblerinde birikmiş olan pisliklerini daha da artırmıştır. 126. Bu olay, sadece yeni inen bir surenin okunması münasebetiyle düzenlenen bir toplantıya, münafıklar da katılmak zorunda kalınca, ortaya çıktı. Hz. Peygamber, her yeni sureyi yerine yazılmadan önce bir hutbe gibi okurdu. Gerçek mü'minler, onu mutlaka çok saygılı ve duygulu bir şekilde dinlerlerdi. Fakat sadece müslüman olduklarını göstermek için toplantıya katılmış münafıklar, okunan şeylere hiçbir ilgi duymadıkları için moralleri bozuk bir şekilde sıkılarak otururlardı. Ve kendilerinin toplantıda hazır bulunduklarını diğer insanlara fark ettirdiklerinden emin oldular mıydı, hemen sıvışmak için fırsat ararlardı. 127. "Allah onların kalblerini Kur'an'dan çevirdi." Çünkü onlar Kur'an'ı dinlemenin ve onun emirlerine uygun bir şekilde hareket etmenin çıkarları için olduğunu anlamamaktalar. Bu ahmak insanlar, Kur'anı ve peygamberi inkar etmekle kendilerini büyük bir mutluluktan mahrum bıraktıklarını fark edemiyorlardı. Kendi basit menfaatleriyle haddinden fazla meşgul oldukları için Kur'an'daki büyük gerçeklerin ve Hz. Peygamber'in gösterdiği dosdoğru hidayetin, kendilerini bu dünyanın efendileri yapma ve ahiret'te de büyük bir mağfiret kazandırma gücüne sahip olduğunu görmüyorlar. Onların bu ahmaklıklarının ve bu büyük nimeti tepmelerinin neticesi olarak, Allah kendi kanununa uygun olarak, onları bu nimetten faydalanma kabiliyetinden mahrum bıraktı ve "kalblerini ondan çevirdi." Çünkü bir tarafta mü'minler, bu büyük kuvvet kaynağından, azami fayda elde edip kendilerini hiçbir insanın şimdiye kadar elde edemediği en büyük zaferi kazanmaya hazırlanırlarken, bu bedbaht insanlar başlarına gelen bu büyük kaybı bile farkedememişlerdir. TEVBE SURESİNİN SONU