Vegere rûpela Tefsîr-i Sa'dî

Tefsîra Sûreya Ehzâb — Ebdurehman b. Nasir es-Se’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

73 ayetRûpel 1 / 5

1- Ey Peygamber! Allah’a karşı takvalı ol! Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. 2- Rabbinden sana vahyedilene uy! Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 3- Allah’a tevekkül et! Vekil olarak Allah yeter.

(Medine’de inmiştir. 73 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yani ey Allah’ın kendisine lütufta bulunarak peygamberlik verdiği, vahyine mazhar kılarak ayrıcalıklı bir konuma yükselttiği, diğer insanlardan üstün kıldığı kişi! Rabbinin üzerindeki nimetleri dolayısıyla -herkesten çok senin için gerekli olan ve başkalarına göre sana daha fazlasını yerine getirmek düşen- takvânın gereğini yerine getir: O’nun emir ve yasaklarına uy, O’nun risaletini tebliğ et, sana gönderdiği vahyi kullarına eksiksiz ilet ve bütün insanlara samimi olarak öğüt ver. Herhangi bir kimse bunları yapmaktan seni alıkoymasın, hiçbir kimse seni bu yolundan geri çevirmesin. Allah’a ve Rasûlüne düşmanlığını açıkça ortaya koymuş hiçbir kâfire de içten içe yalanlayıp küfrünü saklayan ve bunun aksini açığa vuran hiçbir münafığa da asla itaat etme! İşte bunlar gerçek düşmanlardır. Takvâyı eksilten ve takvâ ile çelişen bazı hususlarda bile olsa onlara itaat etme! Onların arzularına uyma! Çünkü onlar, seni doğrudan uzaklaştırırlar. 2. Aksine sen “Rabbinden sana vahyedilene uy!” Çünkü asıl hidâyet ve rahmet odur. Bu şekilde hareket etmekle de Rabbinin mükâfatını umabilirsin. “Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Sizin yaptığınızı bildiği hayır ve şerre uygun olarak da amellerinize karşılık verecektir.
3. Şâyet içinde sen onlara saptırıcı hevâları hususunda itaat etmeyecek olursan, onların sana zarar verecekleri yahut insanların hidâyete ukaştırılmasında bir eksiklik husule gelebileceği gibi bir düşünce yer edecek olursa, böyle bir düşünceyi kendinden uzaklaştır ve onun yerine buna zıt duyguları yerleştir. Bu ise Yüce Allah’a tevekkül etmektir. Onun için kendisine gelebilecek herhangi bir zarar önlenemeyen, fayda sağlayamayan, hayatı ve ölümü elinde bulunduramayan, öldükten sonra diriltemeyen bir kimse, Rabbine nasıl güvenip dayanması gerekiyorsa sen de öylece Allah’a tevekkül et! Onların şerlerinden esenliğe kavuşmak ve emrolunduğun dini gereği gibi uygulamak için bu yolu izle! Her ne olursa olsun bu işin gerçekleşmesi hususunda da yalnızca Allah’a güven. “Vekil olarak Allah yeter.” Bütün işler O’na havale olunur. O da o işleri ve kulları için daha uygun olanları yerine getirir. Çünkü kulun maslahatları, onun bilemeyeceği bir şekilde olabilir. Kulun hiç bir şekilde güç yetiremeyeceği bir şekilde kulun maslahatına olan şeyi yerine getirmeye ancak O kadirdir. O, kula bizzat kendisinden, hatta anne ve babasından bile daha merhametlidir. Kullarına herkesten daha çok şefkatlidir. Özellikle ihsanıyla gözetip büyüttüğü, gizli ve açık bereketlerini onlara bol bol ihsan ettiği has kulları için bu böyledir. Hele de işlerini kendisine havale etmesini emretmiş ve onları gerçekleştirme vaadinde bulunmuşsa! İşte böyle bir durumda kolaylaştırılan her bir hususun, zorluğu giderilen her bir konumun, kolaylaşan zorlukların, ortadan kalkan sıkıntıların, gerekleri yerine getirilen hallerin, karşılanan ihtiyaçların, arka arkaya inen bereketlerin, geri püskürtülen musibetlerin ve kaldırılan kötülüklerin haddini hesabını sorma gitsin. İşte bu durumda işlerini Efendisine havale eden zayıf kulun, kalabalık insan gruplarının altından kalkamadığı işleri tek başına yaptığını, Allah’ın o kimseye güçlü yiğitlere zor gelen işleri kolaylaştırdığını görmek mümkündür. Yardım elbette ki Allah’tandır.

1- Ey Peygamber! Allah’a karşı takvalı ol! Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. 2- Rabbinden sana vahyedilene uy! Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 3- Allah’a tevekkül et! Vekil olarak Allah yeter.

(Medine’de inmiştir. 73 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yani ey Allah’ın kendisine lütufta bulunarak peygamberlik verdiği, vahyine mazhar kılarak ayrıcalıklı bir konuma yükselttiği, diğer insanlardan üstün kıldığı kişi! Rabbinin üzerindeki nimetleri dolayısıyla -herkesten çok senin için gerekli olan ve başkalarına göre sana daha fazlasını yerine getirmek düşen- takvânın gereğini yerine getir: O’nun emir ve yasaklarına uy, O’nun risaletini tebliğ et, sana gönderdiği vahyi kullarına eksiksiz ilet ve bütün insanlara samimi olarak öğüt ver. Herhangi bir kimse bunları yapmaktan seni alıkoymasın, hiçbir kimse seni bu yolundan geri çevirmesin. Allah’a ve Rasûlüne düşmanlığını açıkça ortaya koymuş hiçbir kâfire de içten içe yalanlayıp küfrünü saklayan ve bunun aksini açığa vuran hiçbir münafığa da asla itaat etme! İşte bunlar gerçek düşmanlardır. Takvâyı eksilten ve takvâ ile çelişen bazı hususlarda bile olsa onlara itaat etme! Onların arzularına uyma! Çünkü onlar, seni doğrudan uzaklaştırırlar. 2. Aksine sen “Rabbinden sana vahyedilene uy!” Çünkü asıl hidâyet ve rahmet odur. Bu şekilde hareket etmekle de Rabbinin mükâfatını umabilirsin. “Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Sizin yaptığınızı bildiği hayır ve şerre uygun olarak da amellerinize karşılık verecektir.
3. Şâyet içinde sen onlara saptırıcı hevâları hususunda itaat etmeyecek olursan, onların sana zarar verecekleri yahut insanların hidâyete ukaştırılmasında bir eksiklik husule gelebileceği gibi bir düşünce yer edecek olursa, böyle bir düşünceyi kendinden uzaklaştır ve onun yerine buna zıt duyguları yerleştir. Bu ise Yüce Allah’a tevekkül etmektir. Onun için kendisine gelebilecek herhangi bir zarar önlenemeyen, fayda sağlayamayan, hayatı ve ölümü elinde bulunduramayan, öldükten sonra diriltemeyen bir kimse, Rabbine nasıl güvenip dayanması gerekiyorsa sen de öylece Allah’a tevekkül et! Onların şerlerinden esenliğe kavuşmak ve emrolunduğun dini gereği gibi uygulamak için bu yolu izle! Her ne olursa olsun bu işin gerçekleşmesi hususunda da yalnızca Allah’a güven. “Vekil olarak Allah yeter.” Bütün işler O’na havale olunur. O da o işleri ve kulları için daha uygun olanları yerine getirir. Çünkü kulun maslahatları, onun bilemeyeceği bir şekilde olabilir. Kulun hiç bir şekilde güç yetiremeyeceği bir şekilde kulun maslahatına olan şeyi yerine getirmeye ancak O kadirdir. O, kula bizzat kendisinden, hatta anne ve babasından bile daha merhametlidir. Kullarına herkesten daha çok şefkatlidir. Özellikle ihsanıyla gözetip büyüttüğü, gizli ve açık bereketlerini onlara bol bol ihsan ettiği has kulları için bu böyledir. Hele de işlerini kendisine havale etmesini emretmiş ve onları gerçekleştirme vaadinde bulunmuşsa! İşte böyle bir durumda kolaylaştırılan her bir hususun, zorluğu giderilen her bir konumun, kolaylaşan zorlukların, ortadan kalkan sıkıntıların, gerekleri yerine getirilen hallerin, karşılanan ihtiyaçların, arka arkaya inen bereketlerin, geri püskürtülen musibetlerin ve kaldırılan kötülüklerin haddini hesabını sorma gitsin. İşte bu durumda işlerini Efendisine havale eden zayıf kulun, kalabalık insan gruplarının altından kalkamadığı işleri tek başına yaptığını, Allah’ın o kimseye güçlü yiğitlere zor gelen işleri kolaylaştırdığını görmek mümkündür. Yardım elbette ki Allah’tandır.

1- Ey Peygamber! Allah’a karşı takvalı ol! Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. 2- Rabbinden sana vahyedilene uy! Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 3- Allah’a tevekkül et! Vekil olarak Allah yeter.

(Medine’de inmiştir. 73 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yani ey Allah’ın kendisine lütufta bulunarak peygamberlik verdiği, vahyine mazhar kılarak ayrıcalıklı bir konuma yükselttiği, diğer insanlardan üstün kıldığı kişi! Rabbinin üzerindeki nimetleri dolayısıyla -herkesten çok senin için gerekli olan ve başkalarına göre sana daha fazlasını yerine getirmek düşen- takvânın gereğini yerine getir: O’nun emir ve yasaklarına uy, O’nun risaletini tebliğ et, sana gönderdiği vahyi kullarına eksiksiz ilet ve bütün insanlara samimi olarak öğüt ver. Herhangi bir kimse bunları yapmaktan seni alıkoymasın, hiçbir kimse seni bu yolundan geri çevirmesin. Allah’a ve Rasûlüne düşmanlığını açıkça ortaya koymuş hiçbir kâfire de içten içe yalanlayıp küfrünü saklayan ve bunun aksini açığa vuran hiçbir münafığa da asla itaat etme! İşte bunlar gerçek düşmanlardır. Takvâyı eksilten ve takvâ ile çelişen bazı hususlarda bile olsa onlara itaat etme! Onların arzularına uyma! Çünkü onlar, seni doğrudan uzaklaştırırlar. 2. Aksine sen “Rabbinden sana vahyedilene uy!” Çünkü asıl hidâyet ve rahmet odur. Bu şekilde hareket etmekle de Rabbinin mükâfatını umabilirsin. “Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Sizin yaptığınızı bildiği hayır ve şerre uygun olarak da amellerinize karşılık verecektir.
3. Şâyet içinde sen onlara saptırıcı hevâları hususunda itaat etmeyecek olursan, onların sana zarar verecekleri yahut insanların hidâyete ukaştırılmasında bir eksiklik husule gelebileceği gibi bir düşünce yer edecek olursa, böyle bir düşünceyi kendinden uzaklaştır ve onun yerine buna zıt duyguları yerleştir. Bu ise Yüce Allah’a tevekkül etmektir. Onun için kendisine gelebilecek herhangi bir zarar önlenemeyen, fayda sağlayamayan, hayatı ve ölümü elinde bulunduramayan, öldükten sonra diriltemeyen bir kimse, Rabbine nasıl güvenip dayanması gerekiyorsa sen de öylece Allah’a tevekkül et! Onların şerlerinden esenliğe kavuşmak ve emrolunduğun dini gereği gibi uygulamak için bu yolu izle! Her ne olursa olsun bu işin gerçekleşmesi hususunda da yalnızca Allah’a güven. “Vekil olarak Allah yeter.” Bütün işler O’na havale olunur. O da o işleri ve kulları için daha uygun olanları yerine getirir. Çünkü kulun maslahatları, onun bilemeyeceği bir şekilde olabilir. Kulun hiç bir şekilde güç yetiremeyeceği bir şekilde kulun maslahatına olan şeyi yerine getirmeye ancak O kadirdir. O, kula bizzat kendisinden, hatta anne ve babasından bile daha merhametlidir. Kullarına herkesten daha çok şefkatlidir. Özellikle ihsanıyla gözetip büyüttüğü, gizli ve açık bereketlerini onlara bol bol ihsan ettiği has kulları için bu böyledir. Hele de işlerini kendisine havale etmesini emretmiş ve onları gerçekleştirme vaadinde bulunmuşsa! İşte böyle bir durumda kolaylaştırılan her bir hususun, zorluğu giderilen her bir konumun, kolaylaşan zorlukların, ortadan kalkan sıkıntıların, gerekleri yerine getirilen hallerin, karşılanan ihtiyaçların, arka arkaya inen bereketlerin, geri püskürtülen musibetlerin ve kaldırılan kötülüklerin haddini hesabını sorma gitsin. İşte bu durumda işlerini Efendisine havale eden zayıf kulun, kalabalık insan gruplarının altından kalkamadığı işleri tek başına yaptığını, Allah’ın o kimseye güçlü yiğitlere zor gelen işleri kolaylaştırdığını görmek mümkündür. Yardım elbette ki Allah’tandır.

4- Allah, hiçbir adamın içinde iki kalp yaratmamıştır. Zıhar yaptığınız hanımlarınızı analarınız saymamıştır. Evlatlıklarınızı da öz oğullarınız kılmamıştır. Bunlar, ağızlarınızla gevelediğiniz (boş) sözlerden ibarettir. Allah, hakkı söyler ve doğru yola da O iletir. 5- Onları babalarına nispet ederek çağırın. Bu, Allah katında daha âdildir. Eğer babalarını bilmiyorsanız onlar, din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Yaptığınız hatalardan dolayı size bir günah yoktur; ama bile bile yaptıklarınız (böyle değildir). Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.

4. Yüce Allah, kullarını gerçekle ilgisi olmayan sözleri dolayısı ile azarlamakta ve gerçeğin söyledikleri gibi olmadığını açıklamaktadır. Çünkü onların bu kabilden sözleri asılsız bir yalandır ve dinen çirkin birtakım hususlar, bu gibi sözlerin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum, Yüce Allah’ın takdir etmediği şeylerin var olduğunu ya da meydana geldiğini haber veren her tür konuşma hakkında geçerlidir. Ancak Yüce Allah, bunlar arasından şu hususları -bizzat meydana gelmiş olmaları ve açıklanmalarına ileri derecede ihtiyaç duyulması dolayısı ile- özellikle söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah hiçbir adamın içinde iki kalp yaratmamıştır.” Böyle bir şey olmaz. O bakımdan sakın siz herhangi bir kimse için: Onun göğsünde iki kalp vardır, demeyesiniz. O takdirde sizler ilâhî hilkat hakkında yalan söylemiş olursunuz. Sizlerin hanımlarınıza: Sen benim için annemin sırtı gibisin yahut sen bana annem gibisin (haramsın) demek sureti ile “zıhâr yaptığınız hanımlarınızı analarınız saymamıştır.” Allah, onları sizin anneleriniz kılmamıştır; çünkü kişinin annesi, ancak kendisini doğuran kadındır. Anne, kişi için hem haramlık, hem hürmet itibari ile kadınlar arasında en üstün değere sahip olandır. Hanım ise kişiye en helâl olan kadındır. Birbiri ile bu kadar zıt konumda olan iki kadının biri ötekine nasıl benzetilebilir? Böyle bir şey caiz değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Aranızdan hanımlarına zıhâr yapanların hanımları onların anaları değildir. Onların anaları ancak onları doğuranlardır. Şüphe yok ki bunlar elbette çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar.”(el-Mücadele, 58/2)“Evlatlıklarınızı da öz oğullarınız kılmamıştır.” Bu buyruktaki “evlâtlıklar” anlamına gelen “الأدعياء” kelimesi, kişinin kendisinden olmadığı halde çocuğu olduğunu iddia ettiği yahut onu evlatlık edinmiş olması sebebi ile kendisine nispet edilen çocuk demektir. Cahiliye döneminde ve İslâm’ın ilk yıllarında bu vardır. Yüce Allah, bu uygulamayı iptal edip ortadan kaldırmayı murat ettiğinden öncelikle bunun çirkinliğini ve böyle bir iddianın batıl ve yalan olduğunu açıklamıştır. Batıl ve yalan olan hiçbir şeyin ise Allah’ın şeriatında yeri yoktur. O nedenle Allah’ın kullarının da böyle bir vasfı kazanmamaları gerekir. O nedenle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Allah, sizden olmadığı halde kendinize ait olduğunu ileri sürdüğünüz yahut size nispet edilen çocukları, sizin öz oğullarınız kılmamıştır. Sizin gerçek evlâtlarınız, sizden doğanlar, sizden olanlardır. Kendinize nispet ettiğiniz ama başkalarından olma olan çocuklara gelince bunlar, sizin kendi öz çocuklarınız gibi olamazlar. “Bunlar” sizin evlâtlıklar hakkında söylediğiniz: Bu filanın oğludur, yahut Onun babası falandır, şeklindeki sözleriniz “ağızlarınızla gevelediğiniz (boş) sözlerden ibarettir.” Yani bunun aslı da hiçbir anlamı da yoktur. “Allah, hakkı söyler.” Kesin doğru ve gerçek olanı bildirir. Bundan dolayı O, size buyrukları ve şeriati ile buna uymanızı emretmiştir. O’nun sözü de haktır, şeriati de haktır. Batıl olan söz ve fiiller ise hiçbir şekilde ona nispet edilemez. Bunların, O’nun hidâyeti ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü O, ancak dosdoğru ve hak olan yollara iletir. Her ne kadar iyi kötü hepsi O’nun meşîeti ile meydana gelmiş olsa da bu böyledir. Çünkü O’nun meşîeti hayır ve şer namına var olan her bir şeyi kuşatacak şekilde umumidir. Daha sonra Yüce Allah, onlara batıl iddiaları ihtiva eden önceki hallerini açıkça terk etmelerini emrederek şöyle buyurmaktadır:
5. “Onları” yani evlat edindiğiniz kimseleri onların gerçek “babalarına nispet ederek çağırın. Bu Allah katında daha âdildir.” Daha doğru ve daha uygundur. “Eğer” gerçek “babalarını bilmiyorsanız onlar, din kardeşleriniz ve dostlarınızdır.” Yani bunlar, Allah’ın dininde sizin kardeşleriniz ve bu yolla sizin dostlarınız olan kimselerdir. O bakımdan onları gerçek iman kardeşliği ile ve bu esas üzere dostlukla çağırın. Onları evlat edinenlere nispet ederek çağırmayı terk etmek, kesin bir emirdir ve böyle bir şey yapmak caiz değildir. Öz babalarına nispet ederek çağırmaya gelince eğer babalarının kim oldukları biliniyor ise onlara nispet edilerek çağırılmalıdırlar. Şâyet babalarının kim oldukları bilinmiyor ise onlar hakkında bilinenle yetinilmelidir. Bu ise din kardeşliği ve din üzere dostluktur. Sakın babalarını bilmeyişiniz, onları kendilerini evlat edinenlere nispet ederek çağırmanıza mazeret olur, zannetmeyesin. Çünkü bu konudaki sakınca, bu bilmeyiş ile ortadan kalkmaz. Sizden herhangi bir kimse dili sürçüp yanlışlıkla “yaptığınız hatalardan dolayı” onu evlat edinen kimseye nispet edip çağırması sebebi ile “size bir günah yoktur.” Bundan dolayı sorumluluk söz konusu değildir. Yahut gerçekte babası olmamakla birlikte zahiren babası olduğu bilinen kimseye nispet ederek o şahsı çağıracak olursanız, hata ile olması halinde, bunda bir vebal yoktur. “Ama bile bile yaptıklarınız (böyle değildir).” Kasten caiz olmayan sözleri söylemenizden ötürü sizi sorumlu tutacaktır. “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Günahlarınızı bağışlamış ve size merhamet etmiştir. Çünkü geçmişte yaptıklarınızdan dolayı sizi cezalandırmamıştır. Yaptığınız hataları da müsamaha ile karşılamıştır. Din ve dünyanızı ıslah eden hükümleri sizlere açıklaması da size olan merhametindendir. Bu sebeple Yüce Rabbimize hamd-ü senâlar olsun.

4- Allah, hiçbir adamın içinde iki kalp yaratmamıştır. Zıhar yaptığınız hanımlarınızı analarınız saymamıştır. Evlatlıklarınızı da öz oğullarınız kılmamıştır. Bunlar, ağızlarınızla gevelediğiniz (boş) sözlerden ibarettir. Allah, hakkı söyler ve doğru yola da O iletir. 5- Onları babalarına nispet ederek çağırın. Bu, Allah katında daha âdildir. Eğer babalarını bilmiyorsanız onlar, din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Yaptığınız hatalardan dolayı size bir günah yoktur; ama bile bile yaptıklarınız (böyle değildir). Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.

4. Yüce Allah, kullarını gerçekle ilgisi olmayan sözleri dolayısı ile azarlamakta ve gerçeğin söyledikleri gibi olmadığını açıklamaktadır. Çünkü onların bu kabilden sözleri asılsız bir yalandır ve dinen çirkin birtakım hususlar, bu gibi sözlerin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum, Yüce Allah’ın takdir etmediği şeylerin var olduğunu ya da meydana geldiğini haber veren her tür konuşma hakkında geçerlidir. Ancak Yüce Allah, bunlar arasından şu hususları -bizzat meydana gelmiş olmaları ve açıklanmalarına ileri derecede ihtiyaç duyulması dolayısı ile- özellikle söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah hiçbir adamın içinde iki kalp yaratmamıştır.” Böyle bir şey olmaz. O bakımdan sakın siz herhangi bir kimse için: Onun göğsünde iki kalp vardır, demeyesiniz. O takdirde sizler ilâhî hilkat hakkında yalan söylemiş olursunuz. Sizlerin hanımlarınıza: Sen benim için annemin sırtı gibisin yahut sen bana annem gibisin (haramsın) demek sureti ile “zıhâr yaptığınız hanımlarınızı analarınız saymamıştır.” Allah, onları sizin anneleriniz kılmamıştır; çünkü kişinin annesi, ancak kendisini doğuran kadındır. Anne, kişi için hem haramlık, hem hürmet itibari ile kadınlar arasında en üstün değere sahip olandır. Hanım ise kişiye en helâl olan kadındır. Birbiri ile bu kadar zıt konumda olan iki kadının biri ötekine nasıl benzetilebilir? Böyle bir şey caiz değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Aranızdan hanımlarına zıhâr yapanların hanımları onların anaları değildir. Onların anaları ancak onları doğuranlardır. Şüphe yok ki bunlar elbette çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar.”(el-Mücadele, 58/2)“Evlatlıklarınızı da öz oğullarınız kılmamıştır.” Bu buyruktaki “evlâtlıklar” anlamına gelen “الأدعياء” kelimesi, kişinin kendisinden olmadığı halde çocuğu olduğunu iddia ettiği yahut onu evlatlık edinmiş olması sebebi ile kendisine nispet edilen çocuk demektir. Cahiliye döneminde ve İslâm’ın ilk yıllarında bu vardır. Yüce Allah, bu uygulamayı iptal edip ortadan kaldırmayı murat ettiğinden öncelikle bunun çirkinliğini ve böyle bir iddianın batıl ve yalan olduğunu açıklamıştır. Batıl ve yalan olan hiçbir şeyin ise Allah’ın şeriatında yeri yoktur. O nedenle Allah’ın kullarının da böyle bir vasfı kazanmamaları gerekir. O nedenle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Allah, sizden olmadığı halde kendinize ait olduğunu ileri sürdüğünüz yahut size nispet edilen çocukları, sizin öz oğullarınız kılmamıştır. Sizin gerçek evlâtlarınız, sizden doğanlar, sizden olanlardır. Kendinize nispet ettiğiniz ama başkalarından olma olan çocuklara gelince bunlar, sizin kendi öz çocuklarınız gibi olamazlar. “Bunlar” sizin evlâtlıklar hakkında söylediğiniz: Bu filanın oğludur, yahut Onun babası falandır, şeklindeki sözleriniz “ağızlarınızla gevelediğiniz (boş) sözlerden ibarettir.” Yani bunun aslı da hiçbir anlamı da yoktur. “Allah, hakkı söyler.” Kesin doğru ve gerçek olanı bildirir. Bundan dolayı O, size buyrukları ve şeriati ile buna uymanızı emretmiştir. O’nun sözü de haktır, şeriati de haktır. Batıl olan söz ve fiiller ise hiçbir şekilde ona nispet edilemez. Bunların, O’nun hidâyeti ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü O, ancak dosdoğru ve hak olan yollara iletir. Her ne kadar iyi kötü hepsi O’nun meşîeti ile meydana gelmiş olsa da bu böyledir. Çünkü O’nun meşîeti hayır ve şer namına var olan her bir şeyi kuşatacak şekilde umumidir. Daha sonra Yüce Allah, onlara batıl iddiaları ihtiva eden önceki hallerini açıkça terk etmelerini emrederek şöyle buyurmaktadır:
5. “Onları” yani evlat edindiğiniz kimseleri onların gerçek “babalarına nispet ederek çağırın. Bu Allah katında daha âdildir.” Daha doğru ve daha uygundur. “Eğer” gerçek “babalarını bilmiyorsanız onlar, din kardeşleriniz ve dostlarınızdır.” Yani bunlar, Allah’ın dininde sizin kardeşleriniz ve bu yolla sizin dostlarınız olan kimselerdir. O bakımdan onları gerçek iman kardeşliği ile ve bu esas üzere dostlukla çağırın. Onları evlat edinenlere nispet ederek çağırmayı terk etmek, kesin bir emirdir ve böyle bir şey yapmak caiz değildir. Öz babalarına nispet ederek çağırmaya gelince eğer babalarının kim oldukları biliniyor ise onlara nispet edilerek çağırılmalıdırlar. Şâyet babalarının kim oldukları bilinmiyor ise onlar hakkında bilinenle yetinilmelidir. Bu ise din kardeşliği ve din üzere dostluktur. Sakın babalarını bilmeyişiniz, onları kendilerini evlat edinenlere nispet ederek çağırmanıza mazeret olur, zannetmeyesin. Çünkü bu konudaki sakınca, bu bilmeyiş ile ortadan kalkmaz. Sizden herhangi bir kimse dili sürçüp yanlışlıkla “yaptığınız hatalardan dolayı” onu evlat edinen kimseye nispet edip çağırması sebebi ile “size bir günah yoktur.” Bundan dolayı sorumluluk söz konusu değildir. Yahut gerçekte babası olmamakla birlikte zahiren babası olduğu bilinen kimseye nispet ederek o şahsı çağıracak olursanız, hata ile olması halinde, bunda bir vebal yoktur. “Ama bile bile yaptıklarınız (böyle değildir).” Kasten caiz olmayan sözleri söylemenizden ötürü sizi sorumlu tutacaktır. “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Günahlarınızı bağışlamış ve size merhamet etmiştir. Çünkü geçmişte yaptıklarınızdan dolayı sizi cezalandırmamıştır. Yaptığınız hataları da müsamaha ile karşılamıştır. Din ve dünyanızı ıslah eden hükümleri sizlere açıklaması da size olan merhametindendir. Bu sebeple Yüce Rabbimize hamd-ü senâlar olsun.

6- Peygamber, mü’minler için kendi canlarından önce gelir. Onun hanımları da onların analarıdır. Akrabalar da Allah’ın Kitabı gereğince birbirlerine (varis olmaya) diğer mü’minlerden ve muhacirlerden daha layıktırlar. Ancak dostlarınıza (vasiyette bulunarak) iyilikte bulunmanız müstesnâ. Bunlar, Kitapta yazılmıştır.

6. Yüce Allah, mü’minlere Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in durumunu ve mertebesini kendisi vasıtası ile anlayacakları ve böylece bu durumuna ve mertebesine uygun olarak ona muamele edecekleri bir haber vermektedir:“Peygamber mü’minler için kendi canlarından önce gelir.” İnsana en yakın ve sahip olduğu en ileri şey, canıdır. İşte Allah Rasûlü mü’min için canından önce gelir. Çünkü o, kendilerine samimiyetle öğüt vermiş, iyiliklerini istemiş, onlara şefkat ve merhamet göstermiştir. Bütün mahlukat arasında onlara en merhametli ve en şefkatli olan odur. Allah Rasûlü’nün onlar üzerindeki lütuf ve ihsanı herkesten daha çoktur. Onlara zerre ağırlığınca bir hayır ulaşmışsa, zerre ağırlığınca bir kötülük de onlardan uzaklaşmışsa bu, ancak onun vasıtası ile olmuştur. O nedenle onlara düşen görev, nefislerinin istekleri yahut herhangi bir insanın isteği, Allah Rasûlünün isteği ile çatışacak olursa Allah Rasûlünün isteğine öncelik tanımaktır. Kim olursa olsun başkasının sözü ile Allah Rasûlünün sözüne karşı çıkmamalı, onun uğrunda canlarını, mallarını ve evlatlarını feda edebilmeli, bütün varlıklardan daha çok onu sevmeli, o buyurmadıkça kendileri bir söz söylememeli ve onun önüne geçmemelidirler. O sallallahu aleyhi ve sellem -bazı ashabın kıraatinde de olduğu gibi- mü’minlerin babasıdır. Tıpkı bir babanın evladını yetiştirmesi gibi ashabını yetiştirmiştir. Böyle bir babalığın sonucu da onun hanımlarının, mü’minlerin anneleri olmasıdır. Yani hürmet, onlarla evlenmenin haram oluşu ve onlara saygı gösterme noktasında anneleri gibidirler. Ancak halvet ve mahremiyet bundan müstesnadır. Bu ifadeler, sanki ileride gelecek olan ve daha önceleri “Muhammed oğlu Zeyd” diye anılan Zeyd b. Harise’nin kıssasına dair bir mukaddime gibidir. Nitekim Yüce Allah:“Muhammed sizin adamlarınızdan hiç kimsenin babası değildir.”(el-Ahzab, 33/40) buyruğu ile Zeyd’in Peygamber’le nesep bağını ve ona nispet edilmesini kesip atmıştır. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de bütün mü’minlerin Allah Rasûlünün evlâtları durumunda olduğunu haber vermektedir. Bu konuda kimsenin kimseye bir üstünlüğü yoktur. Onlardan herhangi bir kimse ona neseben nispet edilmese bile hiç şüphesiz aralarındaki iman bağı kopmaz. O bakımdan hiç kimse üzülmesin. Allah Rasûlünün hanımlarının, mü’minlerin anneleri olmalarının bir sonucu olarak onların, Peygamber’den sonra herhangi bir kimse tarafından nikahlanmaları helâl değildir. Nitekim Yüce Allah, şu buyruğunda da bu gerçeği açıkça ifade etmektedir:“... onun ardından zevcelerini nikâhlamanız da sizin için ebediyyen olacak bir şey değildir.”(el-Ahzâb, 33/53)“Akrabalar” uzak ya da yakın olsunlar “Allah’ın Kitabı” yani hükmü “gereğince birbirlerine (varis olmaya) diğer mü’minlerden ve muhacirlerden daha layıktırlar.” Sözü geçen bu mü’min akrabalar ister muhacir olsunlar, ister muhacir olmasınlar “zevi’l-erhâm” diye bilinen yakın akrabalardır ve mirasta daha önce gelirler. Akrabalar birbirlerine mirasçı olur ve birbirlerine iyilikte bulunurlar. Onların bu yakınlıkları da anlaşma ile yapılan akrabalık ve yardımlaşma bağlarından ve evlâtlıklardan önce gelir. Nitekim bunlar, daha önceleri bu sebepler dolayısı ile “zevi’l-erham” diye bilinen yakın akrabalardan ayrı olarak mirasçı oluyorlardı. İşte bu mirasçılık bağını Yüce Allah, bu buyrukla koparmakta ve mirası -bir lütuf ve hikmeti olarak- akrabalara tahsis etmektedir. Çünkü durum, eski âdet üzere devam edecek olsa idi akrabaları mirastan mahrum etmek için pek çok fesat ve kötülükler baş gösterir ve hilelere başvurulurdu. Bu âyet-i kerime, veli gereke bütün konularda -nikah veliliği, mal ve benzeri hususlardaki velilik gibi- “zevi’l-erham”ın veliliğinin söz konusu olacağına da delildir. “Ancak dostlarınıza (vasiyette bulunarak) iyilikte bulunmanız müstesnâ.” Onlara Yüce Allah tarafından tespit edilmiş farz bir hisse ve bir hak yoktur. Bu iyilik, sizin kendi isteğinizle olacak bir şeydir. Dilerseniz siz, bunu bir bağış olarak yapabilirsiniz ve bir iyilik olarak onlara malınızdan verebilirsiniz. “Bunlar” sözü edilen hükümler “Kitapta yazılmıştır.” Allah, bunu yazılı olarak tespit ve takdir etmiştir. Bunun yerine gelmesi kaçınılmazdır.

7- Hani biz peygamberlerden söz almıştık. Senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Mûsâ’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da. Evet, Biz onlardan sağlam bir söz almıştık. 8- Bu, Allah'ın doğru sözlü kimselerin doğruluklarını sorgulaması içindir. O, kâfirler için de can yakıcı bir azap hazırlamıştır.

7. Yüce Allah, genel olarak bütün peygamberlerden ve özellikle de burada sözü edilen beş peygamberden oluşan “ulu’l-azm” diye bilinen (azim sahibi) peygamberlerden oldukça sağlam ve pekiştirilmiş bir söz almış olduğunu haber vermektedir. Bu ise Allah’ın dinini gereği gibi uygulamak ve yolunda cihad etmek üzere alınmış bir sözdür. Önceki peygamberler bu yolda ilerlemişlerdir. Bu, onların efendileri ve en faziletlileri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile peygamberlik sona erinceye kadar böylece devam etmiştir. Allah, bu buyrukta da bütün insanlara bu peygamberlere uymalarını emretmektedir. 8. Yüce Allah, peygamberleri de onlara tâbi olanları da bu sağlam sözün gereğini eksiksiz bir şekilde yerine getirip getirmediklerine, bu sözlerine sadık kalıp kalmadıklarına dair sorgulayacaktır. Samimi olarak bağlı kalmışlarsa onları Naim cennetleri ile mükâfatlandıracaktır. Eğer kâfir olmuşlarsa onları can yakıcı bir azapla cezalandıracaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Müminler arasında Allah’a vermiş oldukları sözde, içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır.”(el-Ahzâb, 33/22)

7- Hani biz peygamberlerden söz almıştık. Senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Mûsâ’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da. Evet, Biz onlardan sağlam bir söz almıştık. 8- Bu, Allah'ın doğru sözlü kimselerin doğruluklarını sorgulaması içindir. O, kâfirler için de can yakıcı bir azap hazırlamıştır.

7. Yüce Allah, genel olarak bütün peygamberlerden ve özellikle de burada sözü edilen beş peygamberden oluşan “ulu’l-azm” diye bilinen (azim sahibi) peygamberlerden oldukça sağlam ve pekiştirilmiş bir söz almış olduğunu haber vermektedir. Bu ise Allah’ın dinini gereği gibi uygulamak ve yolunda cihad etmek üzere alınmış bir sözdür. Önceki peygamberler bu yolda ilerlemişlerdir. Bu, onların efendileri ve en faziletlileri Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile peygamberlik sona erinceye kadar böylece devam etmiştir. Allah, bu buyrukta da bütün insanlara bu peygamberlere uymalarını emretmektedir. 8. Yüce Allah, peygamberleri de onlara tâbi olanları da bu sağlam sözün gereğini eksiksiz bir şekilde yerine getirip getirmediklerine, bu sözlerine sadık kalıp kalmadıklarına dair sorgulayacaktır. Samimi olarak bağlı kalmışlarsa onları Naim cennetleri ile mükâfatlandıracaktır. Eğer kâfir olmuşlarsa onları can yakıcı bir azapla cezalandıracaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Müminler arasında Allah’a vermiş oldukları sözde, içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır.”(el-Ahzâb, 33/22)

9- Ey iman edenler! Allah’ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani üzerinize ordular gelmişti. Biz de onların üzerine bir rüzgar ve görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 10- Hani onlar, size hem üst hem de alt tarafınızdan gelmişlerdi. O vakit (korkudan) gözler yerinden kaymış, yürekler de ağızlara gelmişti. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz. 11- İşte orada mü’minler imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir şekilde sarsılmışlardı.

9-10. Yüce Allah, mü’min kullarına üzerlerindeki nimetini hatırlatmakta ve bu nimete şükretmeye onları teşvik etmektedir. Şöyle ki Mekkeliler ve Hicazlıların orduları üst taraflarından, Necidlilerinki de alt taraflarından gelmişler; Allah Rasûlünün ve ashab-ı kiramın kökten yok edilmesi konusunda aralarında sözleşmişlerdi. Söz konusu olay Hendek gazvesinde olmuştu. Medine çevresinde bulunan yahudi kabileler de onlarla bu konuda ittifak etmiş, o bakımdan pek büyük ordularla, çok kalabalık askerlerle üzerlerine gelmişlerdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem da Medine çevresinde hendek kazmıştı. Yoğun ordular Medine’yi kuşatmış ve sıkıntılar alabildiğine büyümüştü. Kalpler korkudan ta gırtlaklara gelip dayanmıştı. Pek çok kimse, güçlü bir kuşatma altında ve oldukça sıkıntılı bir durumda olduğunu görünce olmadık zan ve kanaatlere kapılmıştı. Medine kuşatması uzun bir süre devam etmiş ve durum, Yüce Allah’ın şu buyruğunda belirttiği noktaya varmıştı:“O vakit (korkudan) gözler yerinden kaymış, yürekler de ağızlara gelmişti. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz.” Yani Yüce Allah’ın dinine yardım etmeyeceği ve onu tamama erdirmeyeceği şeklinde kötü zanlara kapılmıştınız. 11. “İşte orada mü’minler” bu pek büyük fitne ile “imtihandan geçirilmiş ve” korku, huzursuzluk ve açlık ile “şiddetli bir şekilde” imanları açıkça ortaya çıksın, yakînleri daha bir artsın diye “sarsılmışlardı.” Yüce Allah’a hamdolsun ki onların imanları ve ileri derecedeki yakînleri, öncekileri de sonrakileri de geride bırakacak şekilde ortaya çıkmıştı. Sıkıntılar alabildiğine artıp zorluklar üst üste bindiğinde imanları “ayne’l-yakîn” derecesine ulaşmıştı: “Müminler ise birleşen orduları gördüklerinde: Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği işte budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir, dediler ve (bu,) onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.”(el-Ahzab, 33/22)

9- Ey iman edenler! Allah’ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani üzerinize ordular gelmişti. Biz de onların üzerine bir rüzgar ve görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 10- Hani onlar, size hem üst hem de alt tarafınızdan gelmişlerdi. O vakit (korkudan) gözler yerinden kaymış, yürekler de ağızlara gelmişti. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz. 11- İşte orada mü’minler imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir şekilde sarsılmışlardı.

9-10. Yüce Allah, mü’min kullarına üzerlerindeki nimetini hatırlatmakta ve bu nimete şükretmeye onları teşvik etmektedir. Şöyle ki Mekkeliler ve Hicazlıların orduları üst taraflarından, Necidlilerinki de alt taraflarından gelmişler; Allah Rasûlünün ve ashab-ı kiramın kökten yok edilmesi konusunda aralarında sözleşmişlerdi. Söz konusu olay Hendek gazvesinde olmuştu. Medine çevresinde bulunan yahudi kabileler de onlarla bu konuda ittifak etmiş, o bakımdan pek büyük ordularla, çok kalabalık askerlerle üzerlerine gelmişlerdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem da Medine çevresinde hendek kazmıştı. Yoğun ordular Medine’yi kuşatmış ve sıkıntılar alabildiğine büyümüştü. Kalpler korkudan ta gırtlaklara gelip dayanmıştı. Pek çok kimse, güçlü bir kuşatma altında ve oldukça sıkıntılı bir durumda olduğunu görünce olmadık zan ve kanaatlere kapılmıştı. Medine kuşatması uzun bir süre devam etmiş ve durum, Yüce Allah’ın şu buyruğunda belirttiği noktaya varmıştı:“O vakit (korkudan) gözler yerinden kaymış, yürekler de ağızlara gelmişti. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz.” Yani Yüce Allah’ın dinine yardım etmeyeceği ve onu tamama erdirmeyeceği şeklinde kötü zanlara kapılmıştınız. 11. “İşte orada mü’minler” bu pek büyük fitne ile “imtihandan geçirilmiş ve” korku, huzursuzluk ve açlık ile “şiddetli bir şekilde” imanları açıkça ortaya çıksın, yakînleri daha bir artsın diye “sarsılmışlardı.” Yüce Allah’a hamdolsun ki onların imanları ve ileri derecedeki yakînleri, öncekileri de sonrakileri de geride bırakacak şekilde ortaya çıkmıştı. Sıkıntılar alabildiğine artıp zorluklar üst üste bindiğinde imanları “ayne’l-yakîn” derecesine ulaşmıştı: “Müminler ise birleşen orduları gördüklerinde: Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği işte budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir, dediler ve (bu,) onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.”(el-Ahzab, 33/22)

9- Ey iman edenler! Allah’ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani üzerinize ordular gelmişti. Biz de onların üzerine bir rüzgar ve görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 10- Hani onlar, size hem üst hem de alt tarafınızdan gelmişlerdi. O vakit (korkudan) gözler yerinden kaymış, yürekler de ağızlara gelmişti. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz. 11- İşte orada mü’minler imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir şekilde sarsılmışlardı.

9-10. Yüce Allah, mü’min kullarına üzerlerindeki nimetini hatırlatmakta ve bu nimete şükretmeye onları teşvik etmektedir. Şöyle ki Mekkeliler ve Hicazlıların orduları üst taraflarından, Necidlilerinki de alt taraflarından gelmişler; Allah Rasûlünün ve ashab-ı kiramın kökten yok edilmesi konusunda aralarında sözleşmişlerdi. Söz konusu olay Hendek gazvesinde olmuştu. Medine çevresinde bulunan yahudi kabileler de onlarla bu konuda ittifak etmiş, o bakımdan pek büyük ordularla, çok kalabalık askerlerle üzerlerine gelmişlerdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem da Medine çevresinde hendek kazmıştı. Yoğun ordular Medine’yi kuşatmış ve sıkıntılar alabildiğine büyümüştü. Kalpler korkudan ta gırtlaklara gelip dayanmıştı. Pek çok kimse, güçlü bir kuşatma altında ve oldukça sıkıntılı bir durumda olduğunu görünce olmadık zan ve kanaatlere kapılmıştı. Medine kuşatması uzun bir süre devam etmiş ve durum, Yüce Allah’ın şu buyruğunda belirttiği noktaya varmıştı:“O vakit (korkudan) gözler yerinden kaymış, yürekler de ağızlara gelmişti. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz.” Yani Yüce Allah’ın dinine yardım etmeyeceği ve onu tamama erdirmeyeceği şeklinde kötü zanlara kapılmıştınız. 11. “İşte orada mü’minler” bu pek büyük fitne ile “imtihandan geçirilmiş ve” korku, huzursuzluk ve açlık ile “şiddetli bir şekilde” imanları açıkça ortaya çıksın, yakînleri daha bir artsın diye “sarsılmışlardı.” Yüce Allah’a hamdolsun ki onların imanları ve ileri derecedeki yakînleri, öncekileri de sonrakileri de geride bırakacak şekilde ortaya çıkmıştı. Sıkıntılar alabildiğine artıp zorluklar üst üste bindiğinde imanları “ayne’l-yakîn” derecesine ulaşmıştı: “Müminler ise birleşen orduları gördüklerinde: Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği işte budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir, dediler ve (bu,) onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.”(el-Ahzab, 33/22)

12- O vakit münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar da:“Allah ve Rasûlü bize aldatmacadan başka bir şey vaat etmemiştir” diyorlardı.

12. İşte orada münafıkların münafıklığı ve içlerinde gizleyip sakladıkları da açıkça ortaya çıkmış oldu. Zorluk ve şiddet zamanlarında münafıkların âdeti de budur. Münafığın bu durumda imanı sebat göstermez. Olaylara ve hali hazırdaki duruma kısır aklı ile bakar ve bunun neticesinde sahip olduğu zanların doğru olacağını zanneder.

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir.

13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz.
14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir.

15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?!

16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. (Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez.
17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar.
18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler.
19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır.
20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de.
21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder.
22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.”
23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir.
24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir.
25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz.
26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.”
27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir.

13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz.
14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir.

15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?!

16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. (Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez.
17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar.
18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler.
19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır.
20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de.
21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder.
22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.”
23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir.
24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir.
25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz.
26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.”
27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir.

13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz.
14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir.

15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?!

16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. (Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez.
17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar.
18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler.
19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır.
20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de.
21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder.
22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.”
23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir.
24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir.
25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz.
26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.”
27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.

13- Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti:“Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün!” İçlerinden bir grup da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine’nin dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı, sonra da şirke dönmeleri istenseydi elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi. 15- Halbuki onlar, daha önce arkalarını dönüp (savaştan kaçmayacaklarına) dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise (elbette) sorulur. 16- De ki:“Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz. (Kaçtığınız) takdirde de (dünyada ahirete oranla) ancak çok az faydalandırılırsınız.” 17- De ki:“Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Onlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar. 18- Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Gelin, bize katılın” diyenleri pek iyi bilir. Zaten onlar savaşa pek az katılırlar. 19- Onlar size karşı (maddi ve manevi yönden) cimrilik ederler. Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün. Korku hali gidince de (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar, iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır. 20- Onlar (korkularından, müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı. Eğer o birlikler tekrar gelse onlar, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı. 21- Andolsun ki sizin için, yani Allah’a ve âhiret gününe (kavuşmayı) ümit eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. 22- Müminler ise o birlikleri gördüklerinde:“İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur. Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu durum), ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı. 23- Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar, (sözlerini) hiç değiştirmediler. 24- Çünkü Allah sadık olanları sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak ve münafıklara da dilerse azap edecek yahut da tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 25- Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir. 26- Allah, kitap ehlinden onlara destek verenleri de kalelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Nitekim onlardan bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. 27- Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras/ganimet olarak verdi. Allah her şeye gücü yetendir.

13. “Hani onlardan” korku ve dehşete kapılıp sabırları tükenen, ayrıca kendileri sabretmedikleri gibi insanlara da zarar vermekten uzak kalmayan müafıklardan “bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler!” Bununla “Ey Medine halkı!” demek istemiştiler. Bu sözleri ile onlar Medinelilere vatanlarının adı ile seslenip bu adlandırma ile de din ve iman kardeşliğinin kalplerinde hiçbir değeri ve etkisi bulunmadığına, onları böyle bir tutuma sadece korku ve dehşete kapılmanın ittiğine işaret etmişler ve:“Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir” demişlerdir. Yani sizler, Medine’nin dışında, çıkmış olduğunuz bu yerde durmamalısınız. Karargahlarını Medine dışında hendeklerin berisine kurmuşlardı. Bunun için de Medine’ye “geri dönün” demişlerdi. Bu kesim başkalarının cihada gitme azmini kırmakta, düşmanları ile savaşacak güçlerinin bulunmadığını açıklamakta ve Medinelilere savaşı terk etmelerini söylemektedir. O nedenle bu kesim, olabilecek en kötü ve en zararlı kesimdir. Bunların dışında bir başka kesim daha vardı ki bunlar da korku ve dehşete kapılmışlardı. Safların dışına çıkıp savaş alanından uzaklaşmak istemişler, o bakımdan da aslı astarı olmayan özürler beyan etmeye koyulmuşlardı. Bunlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İçlerinden bir kısmı da Peygamberden izin isteyerek şöyle diyordu: Gerçekten evlerimiz korumasızdır”, tehlike ile karşı karşıyadır. Düşmanlarımızın biz orada yokken evlerimize hücum edeceğinden korkuyoruz. O bakımdan oraya dönmemize izin ver ki evlerimizi koruyabilelim. Ancak onlar bu mazeretlerinde yalan söylüyorlardı:“Halbuki evleri korumasız değildi. Onlar sadece (savaştan) kaçmak istiyorlardı.” Başka bir maksat gütmüyorlardı. Bu sözlerini bir mazeret olarak ileri sürmüşlerdi. Böylelerinin imanları azdır ve zorluklar esnasında sebatları olmaz.
14. “Eğer” Medine’nin “(dört bir) tarafından üzerlerine girilmiş olsaydı” yani eğer kâfirler, Medine’ye çeşitli yerlerinden girip orayı istila etmiş olsalardı “sonra da şirke dönmeleri” İslam’dan dönmeleri ve Medine’yi istilâ edenlerin dinlerine girmeleri istense idi “elbette onu yerine getirirler ve bu hususta pek fazla düşünmezlerdi.” Yani onların dine sağlam bir bağlılıkları, sıkı sıkıya tutunmaları söz konusu değildir. Aksine sırf galip gelmeleri sebebi ile düşmanların isteklerini yerine getirirler ve küfürlerinde onlara uyarlardı. İşte onların durumu bundan ibarettir.

15. Allah, onların verdikleri bu sözlerinden dolayı onları sorgulayacaktır. Bu sözlerini bozdukları ortaya çıkacağı vakit Rablerinin kendilerine nasıl muamele edeceğini zannediyorlar?!

16. Onlara, kaçmalarını kınayarak, bu kaçışları ile hiçbir fayda elde etmeyeceklerini de haber vererek “de ki: Siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, bu kaçışın size asla faydası olmaz.” Siz evlerinizde bulunsanız dahi haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, ölüp devrilecekleri yere çıkıp giderler. Sebepler, ilâhî kaza ve kadere zıt değil ise fayda verebilir. İlahi kaza ve kader geldi mi bütün sebepler tükenir, insanın kendisini kurtaracağı bütün yollar tıkanır. (Kaçtığınız) takdirde de” ölümden yahut öldürülmekten kurtulmak, dünya nimetlerinden faydalanmak için kaçacak olsanız dahi hiç şüphesiz “ancak çok az faydalandırılırsınız.” Bu ise sizin savaş meydanından kaçmanıza, Allah’ın emrini terk etmenize ve ebedi nimetlerden istifade etme fırsatını kaçırmanıza değmez.
17. Daha sonra Yüce Allah, eğer bir kimse hakkında kötülük murat edecek olursa, hiçbir sebebin insana en ufak bir fayda sağlayamayacağını belirterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Allah, hakkınızda bir kötülük dilerse sizi O’na karşı kim koruyabilir? Yahut sizin için bir rahmet murat ederse (bunu kim engelleyebilir)?” Çünkü veren de O, engelleyen de O; fayda veren de O, zarar veren de O; hayrı O’ndan başka kimse vermez, kötülügü de O’ndan başka kimse önleyemez. “Onlar kendileri için” kendilerine bir menfaat sağlamak üzere “Allah’tan başka ne bir dost ne de” kendilerine yardım edip onlara gelecek zararları önlemek için “bir yardımcı bulamazlar.” O halde bütün işler yalnız kendisinin elinde olan, yalnız kendi iradesi geçerli olan, kaderi yerini bulan, O’nun dost ve yardımcı olmaması halinde hiçbir dost ve yardımcının fayda vermesi söz konusu olmayan O yüce zata itaat etmeye bakmalıdırlar.
18. Daha sonra Yüce Allah, savaşa gitmek isteyenleri engellemeye, onları savaştan alıkoymaya kalkışanları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah, içinizden” savaşa çıkmak isteyen kimseleri “alıkoyanları ve” savaşa çıkan “kardeşlerine: Gelin, bize katılın” yani daha önceden de söyledikleri aktarılan: “Ey Yesribliler, burası sizin için durulacak yer değildir. Geri dönün” türü sözleri “diyenleri pek iyi bilir.” Bu engellemelerinin yanı sıra “onlar savaşa pek az katılırlar.” Canları ile savaşa, cihada çok az katılırlar. Onlar savaşmaya sebep teşkil eden iman ve sabır sahibi olmadıklarından, ayrıca korkaklığa sebep teşkil eden münafıklık ve imansızlık da onların bir özelliği olduğundan dolayı savaştan geri kalmayı herkesten çok isterler.
19. “Onlar size karşı” bedenen savaşa katılmamak, savaş esnasında da gerekli malî harcamalarda bulunmamak sureti ile hem malları ile hem bedenleri ile “cimrilik ederler.” Ne malları ile ne canları ile cihad ederler. “Korku hali geldiğinde onların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde sana baktıklarını görürsün.” Kalplerini yerinden oynatan aşırı korkaklık, onları dehşete düşüren huzursuzluk, hiç hoşlanmadıkları bir şey olan savaşa mecbur edilecekleri korkusu içinde sanki ölüm baygınlığı halinde bulunan kimseye benzerler. “Korku hali gidince” kendilerini güven ve huzur içinde gördüklerinde (ganimet) malına karşı oldukça düşkün bir halde keskin dillerle sizi incitirler.” Sizinle sivri dillerle, kırıcı sözlerle ve doğru olmayan iddialarla konuşurlar. Onların sözlerini dinlediğiniz vakit siz, onları kahraman ve cesur, kendilerinden yapmaları istenen hayra karşı da oldukça düşkün kimseler olduklarını zannedersiniz. İşte insanda bulunan en kötü hal budur: kendisine verilen emri yerine getirmekte cimri olmak, malını uygun yerde harcamakta cimri olmak, Allah’ın düşmanları ile cihad etmek yahut Allah yoluna davet etmek noktasında bedeni ile cimrilik etmek, makam ve mevkisi, ilmi, nasihatı ve belirteceği görüşleri ile cimrilik göstermek. İşte bu insanın en kötü özelliğidir. “İşte bunlar” bu halde olanlar “iman etmemişlerdir. Bu nedenle Allah da” iman etmedikleri için “onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.” Müminlere gelince Allah, onları nefislerinin cimriliğine karşı korumuş ve onları emrolundukları şekilde Allah yolunda O’nun dinini yüceltmek için canlarını, hayır yollarında da mallarını, makam-mevkilerini, ilimlerini feda etmek sureti ile emrolundukları cömertliği göstermeye muvaffak kılmıştır.
20. “Onlar (korkularından müşrik) birliklerin, henüz gitmemiş olduğunu sanıyorlardı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabına karşı savaşmak üzere bölük bölük gelen bu büyük müşrik grupların kendilerini toptan imha etmedikçe gitmeyeceklerini zannetmişlerdi. Ancak onların bu zanları boşa çıkmıştı, bu beklentileri hiç gerçekleşmemişti. “Eğer o birlikler tekrar” bir defa daha “gelse onlar çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi (uzaktan uzağa) sormak isterlerdi.” Yani bu seferki gibi o müşrik gruplar bir defa daha gelecek olsa bu münafıklar, Medine’de olmamayı, hatta oraya yakın bir yerde dahi bulunmamayı, bunun yerine çölde bedevi araplarla birlikte bulunup sizin haberlerinizi, başınıza neler geldiğini o uzak yerlerde sorup öğrenmek isterlerdi. Kahrolasıcalar! Bunların hazır bulunmalarının da hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü “eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” O halde onlara aldırmayın. Onlar için üzülmeyin de.
21. “Andolsun ki sizin için... Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” Çünkü o, bu dehşetli savaşa bizzat teşrif buyurmuş, savaş meydanında hazır bulunmuştur. O, gerçekten mükemmel ve eşsiz bir kahramandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisini feda etmeye hazır olduğu bir alanda siz nasıl olur da kendinizi feda etmekten kaınır ve cimrilik edersiniz? Bu hususta da başka hususlarda da ona uyun. Usûl âlimleri bu âyet-i kerimeyi Allah Rasûlünün fiillerinin de delil olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü aslolan, ümmetinin şer’i hükümlerde -fiilin kendisine has olduğuna dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesna- ona uymasıdır. Örneklik; güzel örneklik ve kötü örneklik olmak üzere iki türlüdür. Güzel örneklik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnekliğidir. Ona uyan, Yüce Allah’ın nimet ve ihsanına götüren yolu yani dosdoğru yolu (sırat-i müstakim)’i izlemiş olur. Başkasına uymak ise eğer onun yoluna muhalif ise işte bu, kötü örnekliktir. Nitekim peygamberler, müşrikleri kendilerine uymaya davet ettikleri vakit müşriklerin şu sözleri ile işaret ettikleri örneklik böyledir:“Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinde giden kimseleriz.”(ez-Zuhruf, 43/22) Peygamber hakkındaki bu güzel örneklik durumu Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını ümit eden kimseler içindir. Yani böyleleri bu yolu izleme muvaffakiyetine mazhar olur. Böylelerinin sahip oldukları iman, Allah korkusu, O’nun mükâfatına nail olma ümidi ve cezasından korkma vasıfları, onları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymaya teşvik eder.
22. Yüce Allah, korku halinde münafıkların durumunu söz konusu ettikten sonra mü’minlerin durumunu da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Müminler ise o birlikleri” bölük bölük gelen ve yerlerini alan orduları “gördüklerinde” ve korku son haddine vardığında “İşte Allah’ın ve Rasûlünün bize vaat ettiği budur...” dediler. Bu vaatle Yüce Allah’ın şu buyruğuna işaret edilmektedir:“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki nihayet peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte: Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı pek yakındır.”(el-Bakara, 2/214)“Allah da Rasûlü de doğru söylemiştir.” Biz onların bize bildirdikleri haberlerinin gerçekleştiğini gördük. “Ve” bu durum “ancak onların” kalplerindeki “imanlarını ve” azalarındaki Allah’ın emrine itaat ve “teslimiyetlerini artırdı.”
23. Yüce Allah, münafıkların Allah’a, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair söz verdiklerini ama buna rağmen sözlerini bozduklarını zikrettikten sonra mü’minlerin verdikleri sözlerine bağlı kaldıklarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Müminler arasında Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler vardır.” Sözlerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirmiş, kemâle erdirmişlerdir. Allah’ın rızası uğrunda canlarını feda etmiş, O’na itaat yolunda canlarını vermişlerdir. “Onlardan kimisi adağını yerine getirdi.” İstediğini ve arzusunu gerçekleştirdi. Üzerindeki vazifeyi ifa etti. Allah yolunda öldürüldü yahut Allah’ın hakkını eksiksiz olarak öderken öldü. “Kimisi de” üzerindeki vazifeyi tamamlamak üzere “beklemektedir.” Bu da üzerindeki yükümlülüğü yerine getirmeye çalışmakta, adağını tastamam gerçekleştirmek istemekte; ama henüz tamamlamamış olmakla birlikte tamamlamayı ümid etmekte, bu uğurda da tam bir gayretle çalışmaktadır. “Onlar” başkalarının yaptığı gibi “(sözlerini) hiç değiştirmediler.” Aksine hâlâ verdikleri sözde sebat göstermektedirler. Sağa sola kaymamışlar ve değişiklik yapmamışlardır. İşte gerçek yiğitler bunlardır. Onların dışında kalanlar ise şeklen erkek suretinde olsalar bile vasıfları yiğit erkeklerin sıfatlarından çok geridedir.
24. “Çünkü Allah sadık olanları” sözlerinde, hallerinde, Allah’a karşı davranışlarında, içlerinin ve dışlarının aynı oluşunda “sadakatleri sebebi ile mükâfatlandıracak...” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bugün doğruların doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır...”(el-Maide, 5/119) Yani bizim takdir etmiş olduğumuz bu fitne, sınav ve sarsıntılar, kimin doğru ve sadık olduğunun, kimin de yalancı olduğunun ortaya çıkartılması içindir. Yüce Allah doğru ve sadık olanları doğrulukları sebebi ile mükâfatlandıracak, buna karşılık “münafıklara da” fitnelerin baş göstermesi sırasında kalpleri ve amelleri değişikliğe uğrayıp Allah’a verdikleri sözlerine bağlı kalmayanları da “dilerse” onların hidâyete ermelerini dilemeyerek; aksine onların hayırsız kimseler olduğunu bildiğinden böyle bir muvaffakiyetten onları mahrum bırakmak suretiyle “azap edecek yahut da” tevbe ve Allah’a dönmeye onları muvaffak kılmak sureti ile “tevbelerini kabul edecektir.” Ki Kerim olanın kereminden çokça görülen durum da budur. Bundan dolayı Yüce Allah, mağfirete, lütuf ve ihsana delâlet eden iki mübarek ismi ile âyet-i kerimeyi sona erdirmiştir:“Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” O, kendi aleyhlerine aşırıya giden günahkârların günahlarını gerçek anlamda tevbe etmeleri halinde -isyanları pek çok olsa dahi- bağışlayan Ğafûr’dur. Bu gibilerini tevbeye muvaffak kılıp daha sonra da tevbelerini kabul ederek, işledikleri günahları da örterek onlara merhamet eden Rahîm’dir.
25. “Allah, kâfirleri hiçbir hayır(lı sonuç) elde etmeksizin öfkeleri içinde (eli boş) geri çevirdi.” Hüsran içinde onları geri çevirdi. Şiddetle arzuladıkları sonucu elde edemediler. Savaşı kazanacakları kanaati ile öfkeli, kararlı ve güçlü gelişlerinin hiçbir faydası olmadı. Kalabalıkları kendilerini aldattı. Büyük gruplar halinde gelişlerine aldandılar. Sayıları, araç ve gereçleri dolayısı ile şımardılar. Ama Allah üzerlerine pek büyük ve güçlü bir rüzgar olan Saba rüzgarını gönderdi. Onların karargahlarını sarstı. Çadırlarını yıktı. Kazanlarını devirdi ve onları dehşete düşürdü. Böylece Allah kalplerine yerleştirdiği korku ile onları yendi. Öfkeleri ile geri dönüp gittiler. İşte bu, Allah’ın mü’min kullarına olan yardımının bir parçasıdır. “Allah savaşta” mü’minler lehine gerçekleştirdiği normal ve ilâhî takdirinin gereği olan sebepler vasıtası ile “mü’minlere yetti.”“Allah çok güçlüdür, Azizdir.” O’nu yenmeye kalkışan herkes, mutlaka yenik düşer. O’ndan yardım dileyen herkes de mutlaka galip gelir. Allah, dilediğini gerçekleştirmekte hiçbir şekilde acze düşürülemez. Güç ve kuvvet sahibi kimselere eğer Allah kendi güç, kuvvet ve izzeti ile yardım etmeyecek olursa kendi güç ve kuvvetlerinin kendilerine hiçbir faydası olmaz.
26. “Allah, kitap ehlinden” yani yahudilerden “onlara destek verenleri de kalelerinden” yenilgiye uğramış, İslâm’ın hükmü altına girmiş bir halde “indirdi ve kalplerine korku saldı.” Artık savaşacak güçleri kalmadı. Aksine teslim oldular, zillet ile boyun eğdiler. “Nitekim onlardan bir kısmını” savaşan erkeklerini “öldürüyor,” onların dışında kalan kadın ve çocuklardan oluşan “diğer bir kısmını da esir alıyordunuz.”
27. “Onların yurtlarını, evlerini, mallarını ve ayak basmadığınız” daha önce sahipleri nezdinde değerli ve güçlü olduğundan dolayı sizin ayak basma imkânı bulamadığınız “yerleri size miras verdi.” Allah bu konuda size ve oranın ahalisine karşı güç ve imkan verdi, onları yardımsız bıraktı, siz de onların mallarını ganimet aldınız, onları öldürüp esir ettiniz. “Allah her şeye gücü yetendir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Sizin için takdir etmiş olduğu bunca şeyler de O’nun kudretinin bir tecellisidir. Kitap ehlinden sözü edilen bu kesim, yahudilerden olan Kurayza oğulları idi. Bunlar, Medine dışında pek uzak sayılmayan bir kasabada bulunuyorlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’ye hicret ettiği sırada, onlarla bir antlaşma yapmıştı. Buna göre o, onlarla savaşmayacak, onlar da onunla savaşmayacak ve dinleri üzere kalacaklardı. Peygamber onların durumunda aleyhlerine olacak herhangi bir değişiklik yapmadı. Fakat onlar, Hendek Gazvesinde Allah Rasûlüne karşı kafir birliklerin bölükler halinde geldiklerini, çokluklarını, diğer taraftan müslümanların da azlıklarını gördüklerinde onların, Allah Rasûlünün ve mü’minlerin kökünü kazıyacaklarını zannettiler. Elebaşlarının bazılarının bu husustaki propagandaları sonucu da kendileri ile Allah Rasûlü arasındaki antlaşmayı bozdular. Allah Rasûlüne karşı savaşmak üzere müşriklere gizliden gizliye destek verdiler. Allah, müşrikleri bozguna uğratınca artık Rasûlullah, Kurayza oğullarına karşı savaşa yöneldi ve kaleleri içerisinde onları muhasara etti. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh’ın vereceği hükmü kabul ederek antlaşmaya razı oldular. O da haklarında savaşçılarının öldürülmesi, çocuklarının ve kadınlarının esir edilip mallarının da ganimet alınması şeklinde hüküm verdi. Böylelikle Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere olan lütfunu tamamladı, onların üzerlerine nimetlerini yağdırdı, düşmanlarını hezimete uğratarak kimilerinin öldürülmesini, kimilerinin de esir alınmasını sağlayarak onları bahtiyar kıldı. Allah’ın mü’min kullarına olan lütfu, her zaman kesintisizdir.