Vegere rûpela Tefsîr-i Sa'dî

Tefsîra Sûreya Enbîya — Ebdurehman b. Nasir es-Se’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

112 ayetRûpel 1 / 7

1- İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı. Halbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler. 2- Kendilerine Rablerinden yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler. 3- Kalpleri de gaflet içinde oyalanmaktadır. O zulmedenler, aralarında gizlice konuşup:“Bu, ancak sizin gibi bir insan değil mi? O halde siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?” dediler. 4- Dedi ki:“Rabbim, gökte ve yerde söylenen her sözü bilir. O, her şeyi işitendir, bilendir.”

(Mekke’de inmiştir. 112 âyettir)
1. Bu buyruk, insanların hayret edilecek bir halde olduklarını, onlara öğütlerin bir faydasının olmadığını ve herhangi bir uyarıcıya kulak asmadıklarını belirtmektedir. Hesaplarının ve salih olan olmayan bütün amellerinin karşılığını görecekleri vaktin yaklaşmış olduğunu, bununla birlikte onların “gaflet içinde yüz çevirmekte” olduklarını bildirmektedir. Yani onlar, yaratılış maksatlarından gafil oldukları gibi kendisiyle uyarıldıkları hususlardan da yüz çevirmektedirler. Sanki dünya için yaratılmışlar, sırf dünyadan yararlanmak için doğmuşlar gibi. Yüce Allah ise sürekli olarak onları uyarmakta ve onlara öğütler göndermektedir. Ama onlar gaflet içerisinde kalmaya ve yüz çevirmeye devam etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
2. “Kendilerine Rablerinden” fayda sağlayacak şeyleri hatırlatıp onlara teşvik eden ve zarar verecek şeyleri bildirip onlardan da sakındıran “yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler.” Ancak bu dinleyişleri dolayısıyla aleyhlerinde de delil ortaya konmuş olmaktadır.
3. “Kalpleri de gaflet içinde oyalanmaktadır.” Yani kalpleri, dünyevi isteklerin peşinde yüz çevirmiş halde ve gaflet içerisinde, bedenleri ise oyun ve eğlencededir. Onlar, arzuladıkları şeyleri gerçekleştirmek, batıl işler yapmak ve seviyesiz sözler söylemekle meşguldürler. Halbuki onların başka türlü olmaları gerekirdi. Kalplerinin Allah’ın emir ve yasaklarını kabul etmesi, bunun maksadının ne olduğunu kavrayacak şekilde bu buyrukları iyice dinlemesi, azalarının ise yaratılış sebepleri olan Rablerine ibadete gayret göstermesi, ayrıca kıyameti, hesabı ve amellerinin karşılığının görüleceğini de hatırlarından çıkarmamaları gerekirdi. İşte böylelikle işleri kendileri lehine kemale erer, halleri istikamet bulur, de amelleri arınıp saflaşır. üce Allah’ın:“İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı” buyruğu ile ilgili olarak iki görüş vardır: Birincisine göre bu ümmet, ümmetlerin sonuncusu, peygamberleri de rasûllerin sonuncusudur. Kıyamet, bu son ümmetin başına kopacaktır. O bakımdan kendisinden önceki ümmetlere nispetle, hesap bu ümmete daha yakındır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Ben ve Kıyamet, bu ikisi gibi gönderildik.” Buyurmuş, bunu söylerken de şehadet parmağı ile yanındaki parmağı bir arada işaret ederek göstermiştir. İkinci görüşe göre ise hesabın yaklaşmış olmasından kasıt, ölümün yaklaşmasıdır. Çünkü ölen bir kimsenin kıyameti kopmuş ve artık o, amellerin karşılığının görüleceği yurda girmiş olur. İşte bu buyruk ile gaflet içinde bulunan, yüz çeviren, ölümün sabah mı yoksa akşam mı kendisine ne zaman geleceğini bilmeyen kimsenin halinin hayret edilecek bir hal olduğu belirtilmektedir. Ki Rabbani inâyete nail olup da ölüme ve ondan sonrasına hazır olan kimseler müstesna, bütün insanların hali budur. aha sonra Yüce Allah, zalim kâfirlerin inadına batılı ileri sürüp hakka karşı koymak maksadıyla kendi aralarında yaptıkları gizli konuşmalarını söz konusu etmektedir. Onlar kendi aralarında yaptıkları bu gizli konuşmalarda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hakkında:“Bu da sizin gibi bir insandır, onu sizden üstün kılan ve aranızda onu özel bir mevkiye çıkartan nedir?” demek hususunda ittifak etmişlerdir. Sizden herhangi bir kimse, onun benzeri bir iddiada bulunacak olsa onun bu iddiaları da bu peygamberlik iddiasında bulunanın sözlerini andıracak, onun türünden olacaktır. Fakat o, size üstünlük sağlamak, aranızda lider olmak istemektedir. Ona itaat etmeyin, onun sözlerini doğrulamayın. Zira o, bir sihirbazdır. Onun Kur’an diye size getirdikleri de bir sihirdir. Ondan uzak durun. Diğer insanların da ondan uzaklaşmasını sağlayın ve:“siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız” deyin. Bununla birlikte onlar, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın gerçekten rasûlü olduğunu biliyorlardı. Çünkü başkalarının tanık olmadığı son derece göz kamaştırıcı pek çok âyet ve mucizelere onlar tanık olmuşlardı. Fakat onları böyle bir tutum takınmaya iten bedbahtlıkları, zulüm ve inatları olmuştur.
4. Bununla birlikte Yüce Allah, onların kendi aralarında gizlice neler konuştuklarını bilgisiyle kuşatmıştır. Söylediklerinin cezasını da onlara verecektir. O bakımdan şöyle buyurmaktadır:“Rabbim gökte ve yerde” yani onların kapsadığı her bir yerdeki gizli olsun açık olsun “söylenen her sözü bilir. O, her şeyi işitendir,” çeşitli ihtiyaçların dile getirildiği çeşitli dilleri ve bütün sesleri işitendir; kalplerde bulunanları ve göğüslerin gizleyip sakladıklarını da “bilendir.”

1- İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı. Halbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler. 2- Kendilerine Rablerinden yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler. 3- Kalpleri de gaflet içinde oyalanmaktadır. O zulmedenler, aralarında gizlice konuşup:“Bu, ancak sizin gibi bir insan değil mi? O halde siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?” dediler. 4- Dedi ki:“Rabbim, gökte ve yerde söylenen her sözü bilir. O, her şeyi işitendir, bilendir.”

(Mekke’de inmiştir. 112 âyettir)
1. Bu buyruk, insanların hayret edilecek bir halde olduklarını, onlara öğütlerin bir faydasının olmadığını ve herhangi bir uyarıcıya kulak asmadıklarını belirtmektedir. Hesaplarının ve salih olan olmayan bütün amellerinin karşılığını görecekleri vaktin yaklaşmış olduğunu, bununla birlikte onların “gaflet içinde yüz çevirmekte” olduklarını bildirmektedir. Yani onlar, yaratılış maksatlarından gafil oldukları gibi kendisiyle uyarıldıkları hususlardan da yüz çevirmektedirler. Sanki dünya için yaratılmışlar, sırf dünyadan yararlanmak için doğmuşlar gibi. Yüce Allah ise sürekli olarak onları uyarmakta ve onlara öğütler göndermektedir. Ama onlar gaflet içerisinde kalmaya ve yüz çevirmeye devam etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
2. “Kendilerine Rablerinden” fayda sağlayacak şeyleri hatırlatıp onlara teşvik eden ve zarar verecek şeyleri bildirip onlardan da sakındıran “yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler.” Ancak bu dinleyişleri dolayısıyla aleyhlerinde de delil ortaya konmuş olmaktadır.
3. “Kalpleri de gaflet içinde oyalanmaktadır.” Yani kalpleri, dünyevi isteklerin peşinde yüz çevirmiş halde ve gaflet içerisinde, bedenleri ise oyun ve eğlencededir. Onlar, arzuladıkları şeyleri gerçekleştirmek, batıl işler yapmak ve seviyesiz sözler söylemekle meşguldürler. Halbuki onların başka türlü olmaları gerekirdi. Kalplerinin Allah’ın emir ve yasaklarını kabul etmesi, bunun maksadının ne olduğunu kavrayacak şekilde bu buyrukları iyice dinlemesi, azalarının ise yaratılış sebepleri olan Rablerine ibadete gayret göstermesi, ayrıca kıyameti, hesabı ve amellerinin karşılığının görüleceğini de hatırlarından çıkarmamaları gerekirdi. İşte böylelikle işleri kendileri lehine kemale erer, halleri istikamet bulur, de amelleri arınıp saflaşır. üce Allah’ın:“İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı” buyruğu ile ilgili olarak iki görüş vardır: Birincisine göre bu ümmet, ümmetlerin sonuncusu, peygamberleri de rasûllerin sonuncusudur. Kıyamet, bu son ümmetin başına kopacaktır. O bakımdan kendisinden önceki ümmetlere nispetle, hesap bu ümmete daha yakındır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Ben ve Kıyamet, bu ikisi gibi gönderildik.” Buyurmuş, bunu söylerken de şehadet parmağı ile yanındaki parmağı bir arada işaret ederek göstermiştir. İkinci görüşe göre ise hesabın yaklaşmış olmasından kasıt, ölümün yaklaşmasıdır. Çünkü ölen bir kimsenin kıyameti kopmuş ve artık o, amellerin karşılığının görüleceği yurda girmiş olur. İşte bu buyruk ile gaflet içinde bulunan, yüz çeviren, ölümün sabah mı yoksa akşam mı kendisine ne zaman geleceğini bilmeyen kimsenin halinin hayret edilecek bir hal olduğu belirtilmektedir. Ki Rabbani inâyete nail olup da ölüme ve ondan sonrasına hazır olan kimseler müstesna, bütün insanların hali budur. aha sonra Yüce Allah, zalim kâfirlerin inadına batılı ileri sürüp hakka karşı koymak maksadıyla kendi aralarında yaptıkları gizli konuşmalarını söz konusu etmektedir. Onlar kendi aralarında yaptıkları bu gizli konuşmalarda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hakkında:“Bu da sizin gibi bir insandır, onu sizden üstün kılan ve aranızda onu özel bir mevkiye çıkartan nedir?” demek hususunda ittifak etmişlerdir. Sizden herhangi bir kimse, onun benzeri bir iddiada bulunacak olsa onun bu iddiaları da bu peygamberlik iddiasında bulunanın sözlerini andıracak, onun türünden olacaktır. Fakat o, size üstünlük sağlamak, aranızda lider olmak istemektedir. Ona itaat etmeyin, onun sözlerini doğrulamayın. Zira o, bir sihirbazdır. Onun Kur’an diye size getirdikleri de bir sihirdir. Ondan uzak durun. Diğer insanların da ondan uzaklaşmasını sağlayın ve:“siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız” deyin. Bununla birlikte onlar, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın gerçekten rasûlü olduğunu biliyorlardı. Çünkü başkalarının tanık olmadığı son derece göz kamaştırıcı pek çok âyet ve mucizelere onlar tanık olmuşlardı. Fakat onları böyle bir tutum takınmaya iten bedbahtlıkları, zulüm ve inatları olmuştur.
4. Bununla birlikte Yüce Allah, onların kendi aralarında gizlice neler konuştuklarını bilgisiyle kuşatmıştır. Söylediklerinin cezasını da onlara verecektir. O bakımdan şöyle buyurmaktadır:“Rabbim gökte ve yerde” yani onların kapsadığı her bir yerdeki gizli olsun açık olsun “söylenen her sözü bilir. O, her şeyi işitendir,” çeşitli ihtiyaçların dile getirildiği çeşitli dilleri ve bütün sesleri işitendir; kalplerde bulunanları ve göğüslerin gizleyip sakladıklarını da “bilendir.”

1- İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı. Halbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler. 2- Kendilerine Rablerinden yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler. 3- Kalpleri de gaflet içinde oyalanmaktadır. O zulmedenler, aralarında gizlice konuşup:“Bu, ancak sizin gibi bir insan değil mi? O halde siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?” dediler. 4- Dedi ki:“Rabbim, gökte ve yerde söylenen her sözü bilir. O, her şeyi işitendir, bilendir.”

(Mekke’de inmiştir. 112 âyettir)
1. Bu buyruk, insanların hayret edilecek bir halde olduklarını, onlara öğütlerin bir faydasının olmadığını ve herhangi bir uyarıcıya kulak asmadıklarını belirtmektedir. Hesaplarının ve salih olan olmayan bütün amellerinin karşılığını görecekleri vaktin yaklaşmış olduğunu, bununla birlikte onların “gaflet içinde yüz çevirmekte” olduklarını bildirmektedir. Yani onlar, yaratılış maksatlarından gafil oldukları gibi kendisiyle uyarıldıkları hususlardan da yüz çevirmektedirler. Sanki dünya için yaratılmışlar, sırf dünyadan yararlanmak için doğmuşlar gibi. Yüce Allah ise sürekli olarak onları uyarmakta ve onlara öğütler göndermektedir. Ama onlar gaflet içerisinde kalmaya ve yüz çevirmeye devam etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
2. “Kendilerine Rablerinden” fayda sağlayacak şeyleri hatırlatıp onlara teşvik eden ve zarar verecek şeyleri bildirip onlardan da sakındıran “yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler.” Ancak bu dinleyişleri dolayısıyla aleyhlerinde de delil ortaya konmuş olmaktadır.
3. “Kalpleri de gaflet içinde oyalanmaktadır.” Yani kalpleri, dünyevi isteklerin peşinde yüz çevirmiş halde ve gaflet içerisinde, bedenleri ise oyun ve eğlencededir. Onlar, arzuladıkları şeyleri gerçekleştirmek, batıl işler yapmak ve seviyesiz sözler söylemekle meşguldürler. Halbuki onların başka türlü olmaları gerekirdi. Kalplerinin Allah’ın emir ve yasaklarını kabul etmesi, bunun maksadının ne olduğunu kavrayacak şekilde bu buyrukları iyice dinlemesi, azalarının ise yaratılış sebepleri olan Rablerine ibadete gayret göstermesi, ayrıca kıyameti, hesabı ve amellerinin karşılığının görüleceğini de hatırlarından çıkarmamaları gerekirdi. İşte böylelikle işleri kendileri lehine kemale erer, halleri istikamet bulur, de amelleri arınıp saflaşır. üce Allah’ın:“İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı” buyruğu ile ilgili olarak iki görüş vardır: Birincisine göre bu ümmet, ümmetlerin sonuncusu, peygamberleri de rasûllerin sonuncusudur. Kıyamet, bu son ümmetin başına kopacaktır. O bakımdan kendisinden önceki ümmetlere nispetle, hesap bu ümmete daha yakındır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Ben ve Kıyamet, bu ikisi gibi gönderildik.” Buyurmuş, bunu söylerken de şehadet parmağı ile yanındaki parmağı bir arada işaret ederek göstermiştir. İkinci görüşe göre ise hesabın yaklaşmış olmasından kasıt, ölümün yaklaşmasıdır. Çünkü ölen bir kimsenin kıyameti kopmuş ve artık o, amellerin karşılığının görüleceği yurda girmiş olur. İşte bu buyruk ile gaflet içinde bulunan, yüz çeviren, ölümün sabah mı yoksa akşam mı kendisine ne zaman geleceğini bilmeyen kimsenin halinin hayret edilecek bir hal olduğu belirtilmektedir. Ki Rabbani inâyete nail olup da ölüme ve ondan sonrasına hazır olan kimseler müstesna, bütün insanların hali budur. aha sonra Yüce Allah, zalim kâfirlerin inadına batılı ileri sürüp hakka karşı koymak maksadıyla kendi aralarında yaptıkları gizli konuşmalarını söz konusu etmektedir. Onlar kendi aralarında yaptıkları bu gizli konuşmalarda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hakkında:“Bu da sizin gibi bir insandır, onu sizden üstün kılan ve aranızda onu özel bir mevkiye çıkartan nedir?” demek hususunda ittifak etmişlerdir. Sizden herhangi bir kimse, onun benzeri bir iddiada bulunacak olsa onun bu iddiaları da bu peygamberlik iddiasında bulunanın sözlerini andıracak, onun türünden olacaktır. Fakat o, size üstünlük sağlamak, aranızda lider olmak istemektedir. Ona itaat etmeyin, onun sözlerini doğrulamayın. Zira o, bir sihirbazdır. Onun Kur’an diye size getirdikleri de bir sihirdir. Ondan uzak durun. Diğer insanların da ondan uzaklaşmasını sağlayın ve:“siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız” deyin. Bununla birlikte onlar, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın gerçekten rasûlü olduğunu biliyorlardı. Çünkü başkalarının tanık olmadığı son derece göz kamaştırıcı pek çok âyet ve mucizelere onlar tanık olmuşlardı. Fakat onları böyle bir tutum takınmaya iten bedbahtlıkları, zulüm ve inatları olmuştur.
4. Bununla birlikte Yüce Allah, onların kendi aralarında gizlice neler konuştuklarını bilgisiyle kuşatmıştır. Söylediklerinin cezasını da onlara verecektir. O bakımdan şöyle buyurmaktadır:“Rabbim gökte ve yerde” yani onların kapsadığı her bir yerdeki gizli olsun açık olsun “söylenen her sözü bilir. O, her şeyi işitendir,” çeşitli ihtiyaçların dile getirildiği çeşitli dilleri ve bütün sesleri işitendir; kalplerde bulunanları ve göğüslerin gizleyip sakladıklarını da “bilendir.”

1- İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı. Halbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler. 2- Kendilerine Rablerinden yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler. 3- Kalpleri de gaflet içinde oyalanmaktadır. O zulmedenler, aralarında gizlice konuşup:“Bu, ancak sizin gibi bir insan değil mi? O halde siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?” dediler. 4- Dedi ki:“Rabbim, gökte ve yerde söylenen her sözü bilir. O, her şeyi işitendir, bilendir.”

(Mekke’de inmiştir. 112 âyettir)
1. Bu buyruk, insanların hayret edilecek bir halde olduklarını, onlara öğütlerin bir faydasının olmadığını ve herhangi bir uyarıcıya kulak asmadıklarını belirtmektedir. Hesaplarının ve salih olan olmayan bütün amellerinin karşılığını görecekleri vaktin yaklaşmış olduğunu, bununla birlikte onların “gaflet içinde yüz çevirmekte” olduklarını bildirmektedir. Yani onlar, yaratılış maksatlarından gafil oldukları gibi kendisiyle uyarıldıkları hususlardan da yüz çevirmektedirler. Sanki dünya için yaratılmışlar, sırf dünyadan yararlanmak için doğmuşlar gibi. Yüce Allah ise sürekli olarak onları uyarmakta ve onlara öğütler göndermektedir. Ama onlar gaflet içerisinde kalmaya ve yüz çevirmeye devam etmektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
2. “Kendilerine Rablerinden” fayda sağlayacak şeyleri hatırlatıp onlara teşvik eden ve zarar verecek şeyleri bildirip onlardan da sakındıran “yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler.” Ancak bu dinleyişleri dolayısıyla aleyhlerinde de delil ortaya konmuş olmaktadır.
3. “Kalpleri de gaflet içinde oyalanmaktadır.” Yani kalpleri, dünyevi isteklerin peşinde yüz çevirmiş halde ve gaflet içerisinde, bedenleri ise oyun ve eğlencededir. Onlar, arzuladıkları şeyleri gerçekleştirmek, batıl işler yapmak ve seviyesiz sözler söylemekle meşguldürler. Halbuki onların başka türlü olmaları gerekirdi. Kalplerinin Allah’ın emir ve yasaklarını kabul etmesi, bunun maksadının ne olduğunu kavrayacak şekilde bu buyrukları iyice dinlemesi, azalarının ise yaratılış sebepleri olan Rablerine ibadete gayret göstermesi, ayrıca kıyameti, hesabı ve amellerinin karşılığının görüleceğini de hatırlarından çıkarmamaları gerekirdi. İşte böylelikle işleri kendileri lehine kemale erer, halleri istikamet bulur, de amelleri arınıp saflaşır. üce Allah’ın:“İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı” buyruğu ile ilgili olarak iki görüş vardır: Birincisine göre bu ümmet, ümmetlerin sonuncusu, peygamberleri de rasûllerin sonuncusudur. Kıyamet, bu son ümmetin başına kopacaktır. O bakımdan kendisinden önceki ümmetlere nispetle, hesap bu ümmete daha yakındır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:“Ben ve Kıyamet, bu ikisi gibi gönderildik.” Buyurmuş, bunu söylerken de şehadet parmağı ile yanındaki parmağı bir arada işaret ederek göstermiştir. İkinci görüşe göre ise hesabın yaklaşmış olmasından kasıt, ölümün yaklaşmasıdır. Çünkü ölen bir kimsenin kıyameti kopmuş ve artık o, amellerin karşılığının görüleceği yurda girmiş olur. İşte bu buyruk ile gaflet içinde bulunan, yüz çeviren, ölümün sabah mı yoksa akşam mı kendisine ne zaman geleceğini bilmeyen kimsenin halinin hayret edilecek bir hal olduğu belirtilmektedir. Ki Rabbani inâyete nail olup da ölüme ve ondan sonrasına hazır olan kimseler müstesna, bütün insanların hali budur. aha sonra Yüce Allah, zalim kâfirlerin inadına batılı ileri sürüp hakka karşı koymak maksadıyla kendi aralarında yaptıkları gizli konuşmalarını söz konusu etmektedir. Onlar kendi aralarında yaptıkları bu gizli konuşmalarda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hakkında:“Bu da sizin gibi bir insandır, onu sizden üstün kılan ve aranızda onu özel bir mevkiye çıkartan nedir?” demek hususunda ittifak etmişlerdir. Sizden herhangi bir kimse, onun benzeri bir iddiada bulunacak olsa onun bu iddiaları da bu peygamberlik iddiasında bulunanın sözlerini andıracak, onun türünden olacaktır. Fakat o, size üstünlük sağlamak, aranızda lider olmak istemektedir. Ona itaat etmeyin, onun sözlerini doğrulamayın. Zira o, bir sihirbazdır. Onun Kur’an diye size getirdikleri de bir sihirdir. Ondan uzak durun. Diğer insanların da ondan uzaklaşmasını sağlayın ve:“siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız” deyin. Bununla birlikte onlar, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın gerçekten rasûlü olduğunu biliyorlardı. Çünkü başkalarının tanık olmadığı son derece göz kamaştırıcı pek çok âyet ve mucizelere onlar tanık olmuşlardı. Fakat onları böyle bir tutum takınmaya iten bedbahtlıkları, zulüm ve inatları olmuştur.
4. Bununla birlikte Yüce Allah, onların kendi aralarında gizlice neler konuştuklarını bilgisiyle kuşatmıştır. Söylediklerinin cezasını da onlara verecektir. O bakımdan şöyle buyurmaktadır:“Rabbim gökte ve yerde” yani onların kapsadığı her bir yerdeki gizli olsun açık olsun “söylenen her sözü bilir. O, her şeyi işitendir,” çeşitli ihtiyaçların dile getirildiği çeşitli dilleri ve bütün sesleri işitendir; kalplerde bulunanları ve göğüslerin gizleyip sakladıklarını da “bilendir.”

5- Hatta onlar:(Kur’an, aslı olmayan) karmaşık rüyalardır. Hayır, onu kendisi uydurmuştur. Bilakis o, bir şairdir. (Öyle değilse) bize öncekilere gönderilenlere benzer bir mucize getirsin, bakalım” dediler. 6- Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir ülke halkı imana gelmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler?

5. Yüce Allah, yalanlayıcıların Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hakkında ve getirdiği Kur’an-ı Kerim’e dair söyledikleri yalanları, hakkında neler uydurduklarını ve çeşitli batıl sözlerini söz konusu etmektedir. Onlar bazen Kur'ân hakkında:“anlamsız rüyalardır”, uykuda olup da ne söylediğini bilmeyen ve rüyasında saçmalayan bir kimsenin sözü gibidir, derken kimi zaman da “onu kendisi uydurmuştur”, demişler; bir başka sefer de “o, bir şairdir”, söylediği de bir şiirdir, demişlerdir. Allah Rasûlünün durumunu gerçek şekliyle asgari seviyede bilip onun getirdiğini tetkik eden bir kimse, en ufak bir şüphe söz konusu olmaksızın onun bu getirdiğinin en üstün ve en yüce söz olduğuna, Allah tarafından gönderildiğine, hiçbir insan tarafından kısmen dahi benzerinin ortaya konulamayacağına kesin olarak inanır. Nitekim Yüce Allah, düşmanlarına bu hususta meydan okumuş ve onun benzerini ortaya koymalarını istemiştir. Onların da Kur’an’ın benzerini ortaya koymalarını gerektiren sebepler ve ona karşı duydukları bir düşmanlık vardı ama hiçbir şekilde ona karşı çıkıp benzeri bir söz meydana getirmeye güçleri yetmedi. Onlar da bunu biliyorlardı. Yoksa onları hop kaldırıp hop oturtan, yataklarında rahatlarını bozan, ne söylediklerini bilemez hale getiren ne idi? Karşısında hiçbir şeyin direnemediği haktan başkası mıydı? Onların Kur'ân hakkında bu sözleri söylemelerinin tek sebebi, ona kendileri iman etmedikleri gibi onu yakından tanımayan kimseleri de ondan uzaklaştırma arzularıydı. Halbuki Kur’an-ı Kerim, Allah Rasûlünün getirdiğinin doğruluğuna, onun söylediklerinin gerçek olduğuna en büyük delil teşkil eden ve ebedi olan en büyük mucizedir. Kur’an-ı Kerim, mucize olarak yeterlidir ve tatmin edicidir. Onun dışında bir delil isteyen yahut onun dışında herhangi bir mucize gösterilmesini teklif eden kimse, şüphesiz cahildir, zalimdir, onu yalanlayan ve teklif ettikleri birtakım mucizelerin gösterilmesini isteyen bu inatçılara benzemektedir. Halbuki bu, onlar için çok tehlikeli bir şeydi ve böyle bir teklifte bulunmalarının kendilerine sağlayacağı bir fayda da yoktu. Çünkü eğer maksatları, delili ile ortaya çıkması halinde hakkı bilmek ise işte onların istedikleri mucizeler olmaksızın da hakkın delili apaçık ortadadır. Eğer maksatları hakkı öğrenmek değil de karşılarındakini aciz bırakmak ve istediklerini getirmediği için iman etmemekte kendilerinin mazur olduğunu ileri sürmek ise hiç şüphesiz istedikleri mucizeler gösterilse dahi yine de iman etmeyeceklerdir. “Doğrusu… onlara her türlü âyet/mucize gelse bile acıklı azabı görene kadar iman etmezler.”(Yunus, 10/96-97) Bundan dolayı Yüce Allah onların: “bize öncekilere gönderilenlere benzer” Salih’in dişi devesi, Mûsâ’nın asası vb. gibi “bir mucize getirsin, bakalım” dediklerini nakletmektedir.
6. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir ülke halkı imana gelmemişti.” Yani onlar, kendi teklif ettikleri ve gösterilmesini istedikleri mucizeleri görmelerine rağmen iman etmemişlerdi. Yüce Allah’ın bu husustaki sünneti/kanunu ise şudur: Birtakım mucizeler gösterilmesini isteyip de onları gördükten sonra iman etmeyenler dünyada helâk edilip cezalandırılırlar. İşte daha öncekiler bunlara iman etmemişlerdi. Peki, kendileri bu teklif ettikleri mucizeleri görünce iman edecekler mi? Bunları kendilerinden öncekilere üstün kılan ne? Bunların hayırlı oluşları nerden gelmektedir ki bu mucizeler ortaya çıktığı takdirde iman etmelerini gerektirsin? Bu soru olumsuz anlam içermektedir, yani onlar da kesinlikle iman etmeyeceklerdir.

5- Hatta onlar:(Kur’an, aslı olmayan) karmaşık rüyalardır. Hayır, onu kendisi uydurmuştur. Bilakis o, bir şairdir. (Öyle değilse) bize öncekilere gönderilenlere benzer bir mucize getirsin, bakalım” dediler. 6- Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir ülke halkı imana gelmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler?

5. Yüce Allah, yalanlayıcıların Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hakkında ve getirdiği Kur’an-ı Kerim’e dair söyledikleri yalanları, hakkında neler uydurduklarını ve çeşitli batıl sözlerini söz konusu etmektedir. Onlar bazen Kur'ân hakkında:“anlamsız rüyalardır”, uykuda olup da ne söylediğini bilmeyen ve rüyasında saçmalayan bir kimsenin sözü gibidir, derken kimi zaman da “onu kendisi uydurmuştur”, demişler; bir başka sefer de “o, bir şairdir”, söylediği de bir şiirdir, demişlerdir. Allah Rasûlünün durumunu gerçek şekliyle asgari seviyede bilip onun getirdiğini tetkik eden bir kimse, en ufak bir şüphe söz konusu olmaksızın onun bu getirdiğinin en üstün ve en yüce söz olduğuna, Allah tarafından gönderildiğine, hiçbir insan tarafından kısmen dahi benzerinin ortaya konulamayacağına kesin olarak inanır. Nitekim Yüce Allah, düşmanlarına bu hususta meydan okumuş ve onun benzerini ortaya koymalarını istemiştir. Onların da Kur’an’ın benzerini ortaya koymalarını gerektiren sebepler ve ona karşı duydukları bir düşmanlık vardı ama hiçbir şekilde ona karşı çıkıp benzeri bir söz meydana getirmeye güçleri yetmedi. Onlar da bunu biliyorlardı. Yoksa onları hop kaldırıp hop oturtan, yataklarında rahatlarını bozan, ne söylediklerini bilemez hale getiren ne idi? Karşısında hiçbir şeyin direnemediği haktan başkası mıydı? Onların Kur'ân hakkında bu sözleri söylemelerinin tek sebebi, ona kendileri iman etmedikleri gibi onu yakından tanımayan kimseleri de ondan uzaklaştırma arzularıydı. Halbuki Kur’an-ı Kerim, Allah Rasûlünün getirdiğinin doğruluğuna, onun söylediklerinin gerçek olduğuna en büyük delil teşkil eden ve ebedi olan en büyük mucizedir. Kur’an-ı Kerim, mucize olarak yeterlidir ve tatmin edicidir. Onun dışında bir delil isteyen yahut onun dışında herhangi bir mucize gösterilmesini teklif eden kimse, şüphesiz cahildir, zalimdir, onu yalanlayan ve teklif ettikleri birtakım mucizelerin gösterilmesini isteyen bu inatçılara benzemektedir. Halbuki bu, onlar için çok tehlikeli bir şeydi ve böyle bir teklifte bulunmalarının kendilerine sağlayacağı bir fayda da yoktu. Çünkü eğer maksatları, delili ile ortaya çıkması halinde hakkı bilmek ise işte onların istedikleri mucizeler olmaksızın da hakkın delili apaçık ortadadır. Eğer maksatları hakkı öğrenmek değil de karşılarındakini aciz bırakmak ve istediklerini getirmediği için iman etmemekte kendilerinin mazur olduğunu ileri sürmek ise hiç şüphesiz istedikleri mucizeler gösterilse dahi yine de iman etmeyeceklerdir. “Doğrusu… onlara her türlü âyet/mucize gelse bile acıklı azabı görene kadar iman etmezler.”(Yunus, 10/96-97) Bundan dolayı Yüce Allah onların: “bize öncekilere gönderilenlere benzer” Salih’in dişi devesi, Mûsâ’nın asası vb. gibi “bir mucize getirsin, bakalım” dediklerini nakletmektedir.
6. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir ülke halkı imana gelmemişti.” Yani onlar, kendi teklif ettikleri ve gösterilmesini istedikleri mucizeleri görmelerine rağmen iman etmemişlerdi. Yüce Allah’ın bu husustaki sünneti/kanunu ise şudur: Birtakım mucizeler gösterilmesini isteyip de onları gördükten sonra iman etmeyenler dünyada helâk edilip cezalandırılırlar. İşte daha öncekiler bunlara iman etmemişlerdi. Peki, kendileri bu teklif ettikleri mucizeleri görünce iman edecekler mi? Bunları kendilerinden öncekilere üstün kılan ne? Bunların hayırlı oluşları nerden gelmektedir ki bu mucizeler ortaya çıktığı takdirde iman etmelerini gerektirsin? Bu soru olumsuz anlam içermektedir, yani onlar da kesinlikle iman etmeyeceklerdir.

7- Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun 8- Onları yemek yemeyen birer ceset kılmadık ve onlar ebedi de değildiler. 9- Sonra onlara verdiğimiz sözümüzü yerine getirip onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık, haddi aşanları da helâk ettik.

7-9. Bu buyruk, şu sözleriyle son peygamberi yalanlayan kişilerin şüphelerine bir cevaptır:“O niye yemeye, içmeye, pazarlarda gezip dolaşarak alış-veriş yapmaya ihtiyacı olmayan bir melek değildir? Niçin ebedi bir hayatı yok? Onun böyle olmayışı peygamber olmadığının delilidir.” Bu gibi şüpheler peygamberleri yalanlayanların kalplerinde hep var olagelmiştir. Onlar küfürleriyle birbirlerine benzedikleri gibi sözleri de birbirlerine benzemiştir. Şanı Yüce Allah, kendisinden önceki rasûlleri -velev ki peygamber olduğunu bütün kesimlerin kabul ettiği ve müşriklerin de kendilerinin onun dini üzerine olduklarını iddia ettikleri İbrahim aleyhisselam’ın dışındaki bir peygamber bulunmasaydı bile- kabul ettikleri halde son peygamberi yalanlayan bu gibilerin şüphelerine cevap vermektedir. Şöyle ki Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den önce gelmiş bütün peygamberler insan idiler. Yerler, içerler, çarşı-pazarlarda gezer, dolaşırlardı. Ölüm ve buna benzer bütün insanlar hakkında söz konusu olan çeşitli olaylar, onlar için de söz konusu idi. Yüce Allah, bu peygamberleri kendi kavimlerine, ümmetlerine göndermiş ve onları tasdik edenler etmiş, yalanlayanlar da yalanlamıştır. Şanı Yüce Allah da onlara vaat etmiş olduğu kurtuluş ve hem onların hem de onlara uyanların bahtiyar olacağına dair sözünü yerine getirmiş, haddi aşıp onları yalanlayan kimseleri de helâk etmiştir. Peki, ne diye Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletini inkâr etmek için aslı astarı olmayan şüpheler ileri sürülmektedir? Oysa bu şüpheler, onun diğer peygamber kardeşleri hakkında da söz konusudur. Ama onlar, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlarken önceki peygamberlerin peygamberliğini kabul etmektedirler. Bu, gâyet açık ve susturucu bir delildir. Zira onlar, insanlardan birisinin peygamber olduğunu kabul edip de yine insanlardan bir başka peygamberi kabul etmiyorlarsa o takdirde bu şüpheleri tutarsızdır. Zaten bizzat kendileri de bu şüphelerinin tutarsız olduğunu kabul etmekle ve bu konuda çelişkiye düşmekle delil diye ileri sürdükleri şüphelerini de çürütmüş olmaktadırlar. ğer onların insanlar arasından herhangi bir peygamberin gelmesini inkâr ettiklerini, ebedi ve yemek yemeyen bir melek dışında hiçbir insanın peygamber olamayacağını söyleyecek noktaya geldiklerini kabul etsek dahi Yüce Allah, onların bu türden şüphelerini de ele almış ve şu buyruğuyla da bunu cevaplandırmıştır:“Ona ne diye bir melek indirilmedi, dediler. Eğer biz bir melek indirseydik, her halde iş bitirilmiş olurdu ve sonra kendilerine mühlet de verilmezdi. Eğer onu bir melek yapsaydık onu elbette bir adam yapardık ve onları düşmekte oldukları şüpheye yine düşürürdük.”(el-En’am, 6/8-9) Diğer taraftan insanların meleklerden vahiy telakki etmeye güçleri de yoktur: “De ki: Şâyet yeryüzünde yerleşmiş, yürüyen melekler olsaydı, biz onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.”(el-İsrâ, 17/95) Eğer sizin daha önce gönderilmiş peygamberlerin durumu ile ilgili bir şüpheniz varsa, bilginiz söz konusu değilse o takdirde “zikir ehline sorun.” Önceki kitapları bilenlere sorun. Kendilerine Tevrat ve İncil verilmiş kimseler gibi. Bunlar sahip oldukları bilgiye göre size haber verecekler ve gönderilmiş bütün peygamberlerin, kendilerine gönderilmiş kimseler türünden birer insan olduklarını söyleyeceklerdir. Bu âyet-i kerime her ne kadar daha önce gönderilmiş peygamberlerin durumunun zikir ehline -ki bunlar ilim ehli kimseler demektir- sorulması hakkında özel bir sebebe bağlı ise de dinin, usulü ve fürûu ile ilgili olup da insanın hakkında bilgi sahibi olmadığı her bir mesele buna dahildir, onlar da onu bilen kimseye sorulmalıdır. O halde bu buyrukta ilim öğrenmek ve ilim ehline soru sormak emri vardır. Onlara soru sorma emrinin verilmesinin tek sebebi, ilim sahiplerinin bildiklerini öğretmekle ve bildikleri hakkında cevap vermekle yükümlü olduklarından dolayıdır. Bu buyrukta zikir/ilim ehline soru sormak, özellikle söz konusu edilmekte ve böylelikle bilgi sahibi olmadığı bilinen kimselere soru sormak yasaklandığı gibi böyle bir kimsenin bu işe kalkışması da yasaklanmaktadır. Yine bu âyet-i kerimede kadınlar arasından peygamber gönderilmediğine, Meryem’in de bir başkasının da peygamber olmadığına delil vardır. Çünkü Yüce Allah:“Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi” buyurmaktadır.

7- Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun 8- Onları yemek yemeyen birer ceset kılmadık ve onlar ebedi de değildiler. 9- Sonra onlara verdiğimiz sözümüzü yerine getirip onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık, haddi aşanları da helâk ettik.

7-9. Bu buyruk, şu sözleriyle son peygamberi yalanlayan kişilerin şüphelerine bir cevaptır:“O niye yemeye, içmeye, pazarlarda gezip dolaşarak alış-veriş yapmaya ihtiyacı olmayan bir melek değildir? Niçin ebedi bir hayatı yok? Onun böyle olmayışı peygamber olmadığının delilidir.” Bu gibi şüpheler peygamberleri yalanlayanların kalplerinde hep var olagelmiştir. Onlar küfürleriyle birbirlerine benzedikleri gibi sözleri de birbirlerine benzemiştir. Şanı Yüce Allah, kendisinden önceki rasûlleri -velev ki peygamber olduğunu bütün kesimlerin kabul ettiği ve müşriklerin de kendilerinin onun dini üzerine olduklarını iddia ettikleri İbrahim aleyhisselam’ın dışındaki bir peygamber bulunmasaydı bile- kabul ettikleri halde son peygamberi yalanlayan bu gibilerin şüphelerine cevap vermektedir. Şöyle ki Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den önce gelmiş bütün peygamberler insan idiler. Yerler, içerler, çarşı-pazarlarda gezer, dolaşırlardı. Ölüm ve buna benzer bütün insanlar hakkında söz konusu olan çeşitli olaylar, onlar için de söz konusu idi. Yüce Allah, bu peygamberleri kendi kavimlerine, ümmetlerine göndermiş ve onları tasdik edenler etmiş, yalanlayanlar da yalanlamıştır. Şanı Yüce Allah da onlara vaat etmiş olduğu kurtuluş ve hem onların hem de onlara uyanların bahtiyar olacağına dair sözünü yerine getirmiş, haddi aşıp onları yalanlayan kimseleri de helâk etmiştir. Peki, ne diye Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletini inkâr etmek için aslı astarı olmayan şüpheler ileri sürülmektedir? Oysa bu şüpheler, onun diğer peygamber kardeşleri hakkında da söz konusudur. Ama onlar, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlarken önceki peygamberlerin peygamberliğini kabul etmektedirler. Bu, gâyet açık ve susturucu bir delildir. Zira onlar, insanlardan birisinin peygamber olduğunu kabul edip de yine insanlardan bir başka peygamberi kabul etmiyorlarsa o takdirde bu şüpheleri tutarsızdır. Zaten bizzat kendileri de bu şüphelerinin tutarsız olduğunu kabul etmekle ve bu konuda çelişkiye düşmekle delil diye ileri sürdükleri şüphelerini de çürütmüş olmaktadırlar. ğer onların insanlar arasından herhangi bir peygamberin gelmesini inkâr ettiklerini, ebedi ve yemek yemeyen bir melek dışında hiçbir insanın peygamber olamayacağını söyleyecek noktaya geldiklerini kabul etsek dahi Yüce Allah, onların bu türden şüphelerini de ele almış ve şu buyruğuyla da bunu cevaplandırmıştır:“Ona ne diye bir melek indirilmedi, dediler. Eğer biz bir melek indirseydik, her halde iş bitirilmiş olurdu ve sonra kendilerine mühlet de verilmezdi. Eğer onu bir melek yapsaydık onu elbette bir adam yapardık ve onları düşmekte oldukları şüpheye yine düşürürdük.”(el-En’am, 6/8-9) Diğer taraftan insanların meleklerden vahiy telakki etmeye güçleri de yoktur: “De ki: Şâyet yeryüzünde yerleşmiş, yürüyen melekler olsaydı, biz onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.”(el-İsrâ, 17/95) Eğer sizin daha önce gönderilmiş peygamberlerin durumu ile ilgili bir şüpheniz varsa, bilginiz söz konusu değilse o takdirde “zikir ehline sorun.” Önceki kitapları bilenlere sorun. Kendilerine Tevrat ve İncil verilmiş kimseler gibi. Bunlar sahip oldukları bilgiye göre size haber verecekler ve gönderilmiş bütün peygamberlerin, kendilerine gönderilmiş kimseler türünden birer insan olduklarını söyleyeceklerdir. Bu âyet-i kerime her ne kadar daha önce gönderilmiş peygamberlerin durumunun zikir ehline -ki bunlar ilim ehli kimseler demektir- sorulması hakkında özel bir sebebe bağlı ise de dinin, usulü ve fürûu ile ilgili olup da insanın hakkında bilgi sahibi olmadığı her bir mesele buna dahildir, onlar da onu bilen kimseye sorulmalıdır. O halde bu buyrukta ilim öğrenmek ve ilim ehline soru sormak emri vardır. Onlara soru sorma emrinin verilmesinin tek sebebi, ilim sahiplerinin bildiklerini öğretmekle ve bildikleri hakkında cevap vermekle yükümlü olduklarından dolayıdır. Bu buyrukta zikir/ilim ehline soru sormak, özellikle söz konusu edilmekte ve böylelikle bilgi sahibi olmadığı bilinen kimselere soru sormak yasaklandığı gibi böyle bir kimsenin bu işe kalkışması da yasaklanmaktadır. Yine bu âyet-i kerimede kadınlar arasından peygamber gönderilmediğine, Meryem’in de bir başkasının da peygamber olmadığına delil vardır. Çünkü Yüce Allah:“Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi” buyurmaktadır.

7- Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun 8- Onları yemek yemeyen birer ceset kılmadık ve onlar ebedi de değildiler. 9- Sonra onlara verdiğimiz sözümüzü yerine getirip onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık, haddi aşanları da helâk ettik.

7-9. Bu buyruk, şu sözleriyle son peygamberi yalanlayan kişilerin şüphelerine bir cevaptır:“O niye yemeye, içmeye, pazarlarda gezip dolaşarak alış-veriş yapmaya ihtiyacı olmayan bir melek değildir? Niçin ebedi bir hayatı yok? Onun böyle olmayışı peygamber olmadığının delilidir.” Bu gibi şüpheler peygamberleri yalanlayanların kalplerinde hep var olagelmiştir. Onlar küfürleriyle birbirlerine benzedikleri gibi sözleri de birbirlerine benzemiştir. Şanı Yüce Allah, kendisinden önceki rasûlleri -velev ki peygamber olduğunu bütün kesimlerin kabul ettiği ve müşriklerin de kendilerinin onun dini üzerine olduklarını iddia ettikleri İbrahim aleyhisselam’ın dışındaki bir peygamber bulunmasaydı bile- kabul ettikleri halde son peygamberi yalanlayan bu gibilerin şüphelerine cevap vermektedir. Şöyle ki Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den önce gelmiş bütün peygamberler insan idiler. Yerler, içerler, çarşı-pazarlarda gezer, dolaşırlardı. Ölüm ve buna benzer bütün insanlar hakkında söz konusu olan çeşitli olaylar, onlar için de söz konusu idi. Yüce Allah, bu peygamberleri kendi kavimlerine, ümmetlerine göndermiş ve onları tasdik edenler etmiş, yalanlayanlar da yalanlamıştır. Şanı Yüce Allah da onlara vaat etmiş olduğu kurtuluş ve hem onların hem de onlara uyanların bahtiyar olacağına dair sözünü yerine getirmiş, haddi aşıp onları yalanlayan kimseleri de helâk etmiştir. Peki, ne diye Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in risaletini inkâr etmek için aslı astarı olmayan şüpheler ileri sürülmektedir? Oysa bu şüpheler, onun diğer peygamber kardeşleri hakkında da söz konusudur. Ama onlar, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlarken önceki peygamberlerin peygamberliğini kabul etmektedirler. Bu, gâyet açık ve susturucu bir delildir. Zira onlar, insanlardan birisinin peygamber olduğunu kabul edip de yine insanlardan bir başka peygamberi kabul etmiyorlarsa o takdirde bu şüpheleri tutarsızdır. Zaten bizzat kendileri de bu şüphelerinin tutarsız olduğunu kabul etmekle ve bu konuda çelişkiye düşmekle delil diye ileri sürdükleri şüphelerini de çürütmüş olmaktadırlar. ğer onların insanlar arasından herhangi bir peygamberin gelmesini inkâr ettiklerini, ebedi ve yemek yemeyen bir melek dışında hiçbir insanın peygamber olamayacağını söyleyecek noktaya geldiklerini kabul etsek dahi Yüce Allah, onların bu türden şüphelerini de ele almış ve şu buyruğuyla da bunu cevaplandırmıştır:“Ona ne diye bir melek indirilmedi, dediler. Eğer biz bir melek indirseydik, her halde iş bitirilmiş olurdu ve sonra kendilerine mühlet de verilmezdi. Eğer onu bir melek yapsaydık onu elbette bir adam yapardık ve onları düşmekte oldukları şüpheye yine düşürürdük.”(el-En’am, 6/8-9) Diğer taraftan insanların meleklerden vahiy telakki etmeye güçleri de yoktur: “De ki: Şâyet yeryüzünde yerleşmiş, yürüyen melekler olsaydı, biz onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.”(el-İsrâ, 17/95) Eğer sizin daha önce gönderilmiş peygamberlerin durumu ile ilgili bir şüpheniz varsa, bilginiz söz konusu değilse o takdirde “zikir ehline sorun.” Önceki kitapları bilenlere sorun. Kendilerine Tevrat ve İncil verilmiş kimseler gibi. Bunlar sahip oldukları bilgiye göre size haber verecekler ve gönderilmiş bütün peygamberlerin, kendilerine gönderilmiş kimseler türünden birer insan olduklarını söyleyeceklerdir. Bu âyet-i kerime her ne kadar daha önce gönderilmiş peygamberlerin durumunun zikir ehline -ki bunlar ilim ehli kimseler demektir- sorulması hakkında özel bir sebebe bağlı ise de dinin, usulü ve fürûu ile ilgili olup da insanın hakkında bilgi sahibi olmadığı her bir mesele buna dahildir, onlar da onu bilen kimseye sorulmalıdır. O halde bu buyrukta ilim öğrenmek ve ilim ehline soru sormak emri vardır. Onlara soru sorma emrinin verilmesinin tek sebebi, ilim sahiplerinin bildiklerini öğretmekle ve bildikleri hakkında cevap vermekle yükümlü olduklarından dolayıdır. Bu buyrukta zikir/ilim ehline soru sormak, özellikle söz konusu edilmekte ve böylelikle bilgi sahibi olmadığı bilinen kimselere soru sormak yasaklandığı gibi böyle bir kimsenin bu işe kalkışması da yasaklanmaktadır. Yine bu âyet-i kerimede kadınlar arasından peygamber gönderilmediğine, Meryem’in de bir başkasının da peygamber olmadığına delil vardır. Çünkü Yüce Allah:“Senden önce (peygamber olarak) gönderdiklerimiz, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerden başkası değildi” buyurmaktadır.

10- Andolsun ki size, sizin için bir öğüt/şeref kaynağı olan bir Kitap indirdik. Hâla aklınızı kullanmayacak mısınız?

10. Ey kendilerine Abdulmuttalib’in oğlu, Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamber olarak gönderilmiş olduğu kimseler! Biz sizlere gerçekten değeri üstün ve apaçık bir Kur’an olan “sizin için öğüt/şeref kaynağı olan bir Kitap indirdik.” Bu Kitap sizin için bir şeref ve övünç kaynağıdır. Sizin yücelip yükselmenize sebeptir. Ancak bu, ondan gereken öğüt ve ibreti almanız, ihtiva ettiği doğru haberlere inanıp emirlerini yerine getirmeniz ve yasaklarından kaçınmanız şartıyladır. O vakit kadriniz yükselir, şanınız büyür. “Hâla aklınızı kullanmayacak mısınız?” Size neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu akledip kavramaz mısınız? Niçin sizin için şan ve şeref kaynağı olan, dünya ve âhirette şanınızı yücelten bu Kitabın kadrini bilmiyorsunuz? Eğer gerçekten aklınız bulunsaydı siz bu yolu izlerdiniz. Bu yolu izlemeyip sizin zayi olmanıza, dünya ve âhirette değerinizin alçalmasına, her ikisinde de bedbaht olmanıza sebep teşkil eden yolları izlediğinize göre siz, sağlıklı bir şekilde aklınızı kullanan ve doğru bir görüş sahibi olan kimseler olamazsınız. iilen meydana gelen olaylar, bu âyet-i kerimenin doğrulamaktadır. Zira Peygamber’e iman eden, Kur’an-ı Kerim ile gereği gibi öğüt alan ashab-ı kiram ve onlardan sonra gelenler, öyle bir göz kamaştırıcı yüceliğe, öyle büyük bir şan ve şerefe, hükümdarlara üstünlük sağlayacak noktaya ulaştılar ki bu, herkes tarafından bilinen bir husustur. Diğer taraftan bu Kur’an-ı Kerim’e hiç önem vermeyen, onun hidâyetini kabul etmeyen, onunla arınıp temizlenmeyen kimselerin ne derece gazaba, zayi oluşa, horluğa ve bedbahtlığa mahkum oldukları da bilinen bir husustur. O nedenle bu Kitaptan gerektiği şekilde öğüt ve ibret alınmadığı sürece dünya ve âhirette mutlu olmaya imkân yoktur.

11- (Halkı) zalim olan nice ülkeleri helâk ettik ve onlardan sonra başka kavimler yarattık. 12- Onlar azabımızın geldiğini görür görmez hızlıca yurtlarından kaçmaya başlıyorlardı. 13- “Kaçmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz.” 14- Onlar:“Yazıklar olsun bize, çünkü biz gerçekten zalimdik” dediler. 15- Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar da feryatları bu oldu.

11. Yüce Allah, Peygamber’i yalanlayan bu zalimleri, önceki peygamberleri yalanlayan diğer ümmetlere neler yaptığını bildirerek sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:(Halkı) zalim olan nice ülkeleri” kökten imha eden bir azap ile “helâk ettik” onlardan tek bir kimse kalmamak üzere hepsini mahvettik. “Ve onlardan sonra başka kavimler yarattık.”
12-13. İşte bu helâk edilenlerin, Allah’ın azabını ve cezasını fark edip fiilen üzerlerine geldiğini gördüklerinde geriye dönme imkânları kalmadığı gibi tutturdukları yoldan vazgeçme imkânları da yoktu. Bu sefer pişmanlıklarından ve tedirginliklerinden dolayı ayaklarını yere vurarak tepinmekten ve kaçışmaktan başka bir şey yapamadılar. Onlara alay yollu şöyle denildi: Tepinmenin, kaçışıp durmanın ve pişmanlığın size faydası olmayacaktır, ama eğer gücünüz yetiyorsa haydi daha önce zevkini, sefasını sürdüğünüz lezzetlere, arzu ve isteklerinize, gösterişli meskenlerinize, Allah’ın emri gelinceye kadar sizleri oyalayıp duran ve aldatan o dünyanıza geri dönün. Oradaki iktidarınıza devam edin, zevk ve sefanızı sürün. Evlerinizde rahat ve huzur içerisinde ve sizlere saygı gösterilir halde kalmaya devam edin. Belki de önceden olduğunuz gibi çeşitli işleriniz için yanınıza gelenler, dünyalık ihtiyaçlarını karşılamak için sizlerden bir şeyler isteyenler olur.
14. Ama heyhat, önceki hale dönüş ne mümkün! Çünkü vakit geçmiş, ilâhi azap ve gazap tepelerine inmiş, güç ve kuvvetlerini kaybetmiş, şerefleri ve dünyaları elden gitmiş, pişmanlıkları üzerlerine çökmüş olacaktır. O bakımdan onlar:“Yazıklar olsun bize! Çünkü biz gerçekten zalimdik, dediler.”
15. “Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryatları bu oldu.” Yani onlar, biçilmiş ve üstüste yığılmış bir ekin haline gelinceye, hareketsiz kalıp sesleri sedaları kesilinceye kadar bu şekilde beddua etmeye devam ettiler. Pişmanlıklarını ifade ettiler, kendilerinin zalim olduklarını ikrar edip Yüce Allah’ın başlarına getirdiği bu azapta adaletli olduğunu kabul ettiler. Ey bu buyruklara muhatap olanlar! Sakın peygamberlerin en şereflisi olanı yalanlamaya devam etmeyin. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri, sizin de başınıza da gelebilir.

11- (Halkı) zalim olan nice ülkeleri helâk ettik ve onlardan sonra başka kavimler yarattık. 12- Onlar azabımızın geldiğini görür görmez hızlıca yurtlarından kaçmaya başlıyorlardı. 13- “Kaçmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz.” 14- Onlar:“Yazıklar olsun bize, çünkü biz gerçekten zalimdik” dediler. 15- Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar da feryatları bu oldu.

11. Yüce Allah, Peygamber’i yalanlayan bu zalimleri, önceki peygamberleri yalanlayan diğer ümmetlere neler yaptığını bildirerek sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:(Halkı) zalim olan nice ülkeleri” kökten imha eden bir azap ile “helâk ettik” onlardan tek bir kimse kalmamak üzere hepsini mahvettik. “Ve onlardan sonra başka kavimler yarattık.”
12-13. İşte bu helâk edilenlerin, Allah’ın azabını ve cezasını fark edip fiilen üzerlerine geldiğini gördüklerinde geriye dönme imkânları kalmadığı gibi tutturdukları yoldan vazgeçme imkânları da yoktu. Bu sefer pişmanlıklarından ve tedirginliklerinden dolayı ayaklarını yere vurarak tepinmekten ve kaçışmaktan başka bir şey yapamadılar. Onlara alay yollu şöyle denildi: Tepinmenin, kaçışıp durmanın ve pişmanlığın size faydası olmayacaktır, ama eğer gücünüz yetiyorsa haydi daha önce zevkini, sefasını sürdüğünüz lezzetlere, arzu ve isteklerinize, gösterişli meskenlerinize, Allah’ın emri gelinceye kadar sizleri oyalayıp duran ve aldatan o dünyanıza geri dönün. Oradaki iktidarınıza devam edin, zevk ve sefanızı sürün. Evlerinizde rahat ve huzur içerisinde ve sizlere saygı gösterilir halde kalmaya devam edin. Belki de önceden olduğunuz gibi çeşitli işleriniz için yanınıza gelenler, dünyalık ihtiyaçlarını karşılamak için sizlerden bir şeyler isteyenler olur.
14. Ama heyhat, önceki hale dönüş ne mümkün! Çünkü vakit geçmiş, ilâhi azap ve gazap tepelerine inmiş, güç ve kuvvetlerini kaybetmiş, şerefleri ve dünyaları elden gitmiş, pişmanlıkları üzerlerine çökmüş olacaktır. O bakımdan onlar:“Yazıklar olsun bize! Çünkü biz gerçekten zalimdik, dediler.”
15. “Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryatları bu oldu.” Yani onlar, biçilmiş ve üstüste yığılmış bir ekin haline gelinceye, hareketsiz kalıp sesleri sedaları kesilinceye kadar bu şekilde beddua etmeye devam ettiler. Pişmanlıklarını ifade ettiler, kendilerinin zalim olduklarını ikrar edip Yüce Allah’ın başlarına getirdiği bu azapta adaletli olduğunu kabul ettiler. Ey bu buyruklara muhatap olanlar! Sakın peygamberlerin en şereflisi olanı yalanlamaya devam etmeyin. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri, sizin de başınıza da gelebilir.

11- (Halkı) zalim olan nice ülkeleri helâk ettik ve onlardan sonra başka kavimler yarattık. 12- Onlar azabımızın geldiğini görür görmez hızlıca yurtlarından kaçmaya başlıyorlardı. 13- “Kaçmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz.” 14- Onlar:“Yazıklar olsun bize, çünkü biz gerçekten zalimdik” dediler. 15- Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar da feryatları bu oldu.

11. Yüce Allah, Peygamber’i yalanlayan bu zalimleri, önceki peygamberleri yalanlayan diğer ümmetlere neler yaptığını bildirerek sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:(Halkı) zalim olan nice ülkeleri” kökten imha eden bir azap ile “helâk ettik” onlardan tek bir kimse kalmamak üzere hepsini mahvettik. “Ve onlardan sonra başka kavimler yarattık.”
12-13. İşte bu helâk edilenlerin, Allah’ın azabını ve cezasını fark edip fiilen üzerlerine geldiğini gördüklerinde geriye dönme imkânları kalmadığı gibi tutturdukları yoldan vazgeçme imkânları da yoktu. Bu sefer pişmanlıklarından ve tedirginliklerinden dolayı ayaklarını yere vurarak tepinmekten ve kaçışmaktan başka bir şey yapamadılar. Onlara alay yollu şöyle denildi: Tepinmenin, kaçışıp durmanın ve pişmanlığın size faydası olmayacaktır, ama eğer gücünüz yetiyorsa haydi daha önce zevkini, sefasını sürdüğünüz lezzetlere, arzu ve isteklerinize, gösterişli meskenlerinize, Allah’ın emri gelinceye kadar sizleri oyalayıp duran ve aldatan o dünyanıza geri dönün. Oradaki iktidarınıza devam edin, zevk ve sefanızı sürün. Evlerinizde rahat ve huzur içerisinde ve sizlere saygı gösterilir halde kalmaya devam edin. Belki de önceden olduğunuz gibi çeşitli işleriniz için yanınıza gelenler, dünyalık ihtiyaçlarını karşılamak için sizlerden bir şeyler isteyenler olur.
14. Ama heyhat, önceki hale dönüş ne mümkün! Çünkü vakit geçmiş, ilâhi azap ve gazap tepelerine inmiş, güç ve kuvvetlerini kaybetmiş, şerefleri ve dünyaları elden gitmiş, pişmanlıkları üzerlerine çökmüş olacaktır. O bakımdan onlar:“Yazıklar olsun bize! Çünkü biz gerçekten zalimdik, dediler.”
15. “Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryatları bu oldu.” Yani onlar, biçilmiş ve üstüste yığılmış bir ekin haline gelinceye, hareketsiz kalıp sesleri sedaları kesilinceye kadar bu şekilde beddua etmeye devam ettiler. Pişmanlıklarını ifade ettiler, kendilerinin zalim olduklarını ikrar edip Yüce Allah’ın başlarına getirdiği bu azapta adaletli olduğunu kabul ettiler. Ey bu buyruklara muhatap olanlar! Sakın peygamberlerin en şereflisi olanı yalanlamaya devam etmeyin. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri, sizin de başınıza da gelebilir.

11- (Halkı) zalim olan nice ülkeleri helâk ettik ve onlardan sonra başka kavimler yarattık. 12- Onlar azabımızın geldiğini görür görmez hızlıca yurtlarından kaçmaya başlıyorlardı. 13- “Kaçmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz.” 14- Onlar:“Yazıklar olsun bize, çünkü biz gerçekten zalimdik” dediler. 15- Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar da feryatları bu oldu.

11. Yüce Allah, Peygamber’i yalanlayan bu zalimleri, önceki peygamberleri yalanlayan diğer ümmetlere neler yaptığını bildirerek sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:(Halkı) zalim olan nice ülkeleri” kökten imha eden bir azap ile “helâk ettik” onlardan tek bir kimse kalmamak üzere hepsini mahvettik. “Ve onlardan sonra başka kavimler yarattık.”
12-13. İşte bu helâk edilenlerin, Allah’ın azabını ve cezasını fark edip fiilen üzerlerine geldiğini gördüklerinde geriye dönme imkânları kalmadığı gibi tutturdukları yoldan vazgeçme imkânları da yoktu. Bu sefer pişmanlıklarından ve tedirginliklerinden dolayı ayaklarını yere vurarak tepinmekten ve kaçışmaktan başka bir şey yapamadılar. Onlara alay yollu şöyle denildi: Tepinmenin, kaçışıp durmanın ve pişmanlığın size faydası olmayacaktır, ama eğer gücünüz yetiyorsa haydi daha önce zevkini, sefasını sürdüğünüz lezzetlere, arzu ve isteklerinize, gösterişli meskenlerinize, Allah’ın emri gelinceye kadar sizleri oyalayıp duran ve aldatan o dünyanıza geri dönün. Oradaki iktidarınıza devam edin, zevk ve sefanızı sürün. Evlerinizde rahat ve huzur içerisinde ve sizlere saygı gösterilir halde kalmaya devam edin. Belki de önceden olduğunuz gibi çeşitli işleriniz için yanınıza gelenler, dünyalık ihtiyaçlarını karşılamak için sizlerden bir şeyler isteyenler olur.
14. Ama heyhat, önceki hale dönüş ne mümkün! Çünkü vakit geçmiş, ilâhi azap ve gazap tepelerine inmiş, güç ve kuvvetlerini kaybetmiş, şerefleri ve dünyaları elden gitmiş, pişmanlıkları üzerlerine çökmüş olacaktır. O bakımdan onlar:“Yazıklar olsun bize! Çünkü biz gerçekten zalimdik, dediler.”
15. “Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryatları bu oldu.” Yani onlar, biçilmiş ve üstüste yığılmış bir ekin haline gelinceye, hareketsiz kalıp sesleri sedaları kesilinceye kadar bu şekilde beddua etmeye devam ettiler. Pişmanlıklarını ifade ettiler, kendilerinin zalim olduklarını ikrar edip Yüce Allah’ın başlarına getirdiği bu azapta adaletli olduğunu kabul ettiler. Ey bu buyruklara muhatap olanlar! Sakın peygamberlerin en şereflisi olanı yalanlamaya devam etmeyin. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri, sizin de başınıza da gelebilir.

11- (Halkı) zalim olan nice ülkeleri helâk ettik ve onlardan sonra başka kavimler yarattık. 12- Onlar azabımızın geldiğini görür görmez hızlıca yurtlarından kaçmaya başlıyorlardı. 13- “Kaçmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz.” 14- Onlar:“Yazıklar olsun bize, çünkü biz gerçekten zalimdik” dediler. 15- Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar da feryatları bu oldu.

11. Yüce Allah, Peygamber’i yalanlayan bu zalimleri, önceki peygamberleri yalanlayan diğer ümmetlere neler yaptığını bildirerek sakındırmak üzere şöyle buyurmaktadır:(Halkı) zalim olan nice ülkeleri” kökten imha eden bir azap ile “helâk ettik” onlardan tek bir kimse kalmamak üzere hepsini mahvettik. “Ve onlardan sonra başka kavimler yarattık.”
12-13. İşte bu helâk edilenlerin, Allah’ın azabını ve cezasını fark edip fiilen üzerlerine geldiğini gördüklerinde geriye dönme imkânları kalmadığı gibi tutturdukları yoldan vazgeçme imkânları da yoktu. Bu sefer pişmanlıklarından ve tedirginliklerinden dolayı ayaklarını yere vurarak tepinmekten ve kaçışmaktan başka bir şey yapamadılar. Onlara alay yollu şöyle denildi: Tepinmenin, kaçışıp durmanın ve pişmanlığın size faydası olmayacaktır, ama eğer gücünüz yetiyorsa haydi daha önce zevkini, sefasını sürdüğünüz lezzetlere, arzu ve isteklerinize, gösterişli meskenlerinize, Allah’ın emri gelinceye kadar sizleri oyalayıp duran ve aldatan o dünyanıza geri dönün. Oradaki iktidarınıza devam edin, zevk ve sefanızı sürün. Evlerinizde rahat ve huzur içerisinde ve sizlere saygı gösterilir halde kalmaya devam edin. Belki de önceden olduğunuz gibi çeşitli işleriniz için yanınıza gelenler, dünyalık ihtiyaçlarını karşılamak için sizlerden bir şeyler isteyenler olur.
14. Ama heyhat, önceki hale dönüş ne mümkün! Çünkü vakit geçmiş, ilâhi azap ve gazap tepelerine inmiş, güç ve kuvvetlerini kaybetmiş, şerefleri ve dünyaları elden gitmiş, pişmanlıkları üzerlerine çökmüş olacaktır. O bakımdan onlar:“Yazıklar olsun bize! Çünkü biz gerçekten zalimdik, dediler.”
15. “Biz, onları biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye kadar feryatları bu oldu.” Yani onlar, biçilmiş ve üstüste yığılmış bir ekin haline gelinceye, hareketsiz kalıp sesleri sedaları kesilinceye kadar bu şekilde beddua etmeye devam ettiler. Pişmanlıklarını ifade ettiler, kendilerinin zalim olduklarını ikrar edip Yüce Allah’ın başlarına getirdiği bu azapta adaletli olduğunu kabul ettiler. Ey bu buyruklara muhatap olanlar! Sakın peygamberlerin en şereflisi olanı yalanlamaya devam etmeyin. Yoksa öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri, sizin de başınıza da gelebilir.

16- Biz gökleri, yeri ve aralarında olanları oyun olsun diye yaratmadık. 17- Eğer biz, bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik. Ama biz bunu yapmayız.

16. Şanı Yüce Allah, gökleri ve yeri boş yere, amaçsız ve oyun olsun diye yaratmadığını haber vermektedir. Aksine O, bunları hak ile ve hak için yaratmıştır. Her şeyi büyük bir hikmetle idare eden, Rahman ve Rahim, bütün kemal, bütün hamd ve bütün izzet yalnız kendisinin olan o yaratıcının varlığına delil olsunlar diye ve şunları anlasınlar diye yaratmıştır: O, söylediklerinde doğru söyleyendir, peygamberleri de onun hakkında ne haber vermişlerse doğrudur. Bu gökleri ve yeri, genişlik ve büyüklüklerine rağmen yaratmaya kadir olan elbette ki öldükten sonra insanların cesetlerini -iyilik yapan kimseye iyilikle mükâfat vermesi, kötülük yapanı da cezalandırması için- diriltmeye kadirdir.
17. İmkansız bir şeyi var sayarak faraza “eğer Biz bir eğlence edinmek isteseydik elbette onu kendi katımızdan” yanımızdan “edinirdik. Ama biz bunu yapmayız.” Sizleri de böyle bir işteki abes ve boş şeye muttali kılmazdık. Çünkü böyle bir işi yapmak bir eksikliktir, kötü bir örnektir. Size böyle bir şeyi yaptığımızı da göstermek istemezdik. O nedenle sürekli olarak gözlerinizin önünde bulunan göklerin ve yerin yaratılışından maksadın oyun ve eğlence olmasına imkân yoktur. Bütün bu açıklamalar, küçük akıllara uygun ifadeler kullanarak bir nevi onların seviyesine inme ve ikna edici bütün yollarla onları ikna etme amacına yöneliktir. Her şeyi yerli yerince koymakta hikmeti sonsuz Hakim, rahmeti sonsuz Rahim, insanları affedip bağışlaması sonsuz olan Halim Zat’ı her türlü eksiklikten tenzih ederiz.

16- Biz gökleri, yeri ve aralarında olanları oyun olsun diye yaratmadık. 17- Eğer biz, bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik. Ama biz bunu yapmayız.

16. Şanı Yüce Allah, gökleri ve yeri boş yere, amaçsız ve oyun olsun diye yaratmadığını haber vermektedir. Aksine O, bunları hak ile ve hak için yaratmıştır. Her şeyi büyük bir hikmetle idare eden, Rahman ve Rahim, bütün kemal, bütün hamd ve bütün izzet yalnız kendisinin olan o yaratıcının varlığına delil olsunlar diye ve şunları anlasınlar diye yaratmıştır: O, söylediklerinde doğru söyleyendir, peygamberleri de onun hakkında ne haber vermişlerse doğrudur. Bu gökleri ve yeri, genişlik ve büyüklüklerine rağmen yaratmaya kadir olan elbette ki öldükten sonra insanların cesetlerini -iyilik yapan kimseye iyilikle mükâfat vermesi, kötülük yapanı da cezalandırması için- diriltmeye kadirdir.
17. İmkansız bir şeyi var sayarak faraza “eğer Biz bir eğlence edinmek isteseydik elbette onu kendi katımızdan” yanımızdan “edinirdik. Ama biz bunu yapmayız.” Sizleri de böyle bir işteki abes ve boş şeye muttali kılmazdık. Çünkü böyle bir işi yapmak bir eksikliktir, kötü bir örnektir. Size böyle bir şeyi yaptığımızı da göstermek istemezdik. O nedenle sürekli olarak gözlerinizin önünde bulunan göklerin ve yerin yaratılışından maksadın oyun ve eğlence olmasına imkân yoktur. Bütün bu açıklamalar, küçük akıllara uygun ifadeler kullanarak bir nevi onların seviyesine inme ve ikna edici bütün yollarla onları ikna etme amacına yöneliktir. Her şeyi yerli yerince koymakta hikmeti sonsuz Hakim, rahmeti sonsuz Rahim, insanları affedip bağışlaması sonsuz olan Halim Zat’ı her türlü eksiklikten tenzih ederiz.

18- Aksine biz, hakkı batılın üzerine bırakırız da o, onu darmadağın eder. Bir de bakarsın ki batıl yok olup gitmiş. (Allah hakkındaki) nitelendirmelerinizden ötürü yazıklar olsun size! 19- Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur. O’nun katında olanlar da O’na ibadetten ne büyüklenip yüz çevirirler ne de usanırlar. 20- Gece ve gündüz aralıksız tesbih ederler.

18. Şanı Yüce Allah, hakkı ortaya koymayı batılı da iptal edip çürütmeyi teminatı altına aldığını haber vermektedir. Eğer batıl bir şey iddia edilecek ve onunla tartışılacak olsa bile Yüce Allah, onu darmadağın edecek ve böylelikle yok olmasını sağlayacak şekilde hakkı, ilmi ve beyanı indirir ve böylelikle herkes onun, batıl olduğunu açıkça anlar. “Bir de bakarsın ki batıl yok olup gitmiş.” Sonu gelir, biter, tükenir. Bu durum, bütün dini meselelerde geçerlidir. Batıl taraftarı herhangi bir kimse batılı hak yerine koymak veya hakkı reddetmek maksadı ile aklî ya da naklî herhangi bir şüpheyi gündeme getirecek olursa şüphesiz Yüce Allah’ın delilleri arasında bu batıl sözü ortadan kaldıracak ve onu silip süpürecek türden aklî ve naklî kat’i deliller bulunur. O takdirde batılın gerçek mahiyeti herkes tarafından da açıkça anlaşılır. Bu ise meselelerin tek tek ele alınıp incelenmesi ile ortaya çıkar. Hepsi incelenecek olursa durumun böyle olduğu görülür. aha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Ey Yüce Allah’ı kendisine layık olmayan şekilde vasfederek evlat ve eş edindiğini, ortaklarının, O’na denk varlıkların bulunduğunu ileri süren kimseler, bu “nitelendirmelerinizden ötürü yazıklar olsun size” Sizin payınız ancak azap, pişmanlık ve hüsran olacaktır. Sizin söylediklerinizden herhangi bir fayda sağlamanız mümkün değildir. Umduğunuz, kendisini elde etmek için amel ettiğiniz, ulaşmak maksadı ile çabalayıp durduğunuz her ne varsa maksadınızın aksi ile karşılaşacaksınız ki o da mahrum kalmak ve hüsrana uğramaktır.
19. Daha sonra Yüce Allah göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkünün/egemenliğinin kendisinin olduğunu haber vermektedir. Hepsi O’nun kulları ve mülküdür. O yüzden hiç kimsenin mülke, hatta mülkün bir kısmına dahi sahip olması söz konusu değildir. Allah’a yardımcı olması da mümkün değildir. Allah’ın izni olmaksızın kimse şefaatçi de olamaz. Peki, bunlar arasından nasıl birtakım varlıklar ilâh edinilebilir ve nasıl olur da bunlardan birinin Allah’ın oğlu olduğu iddia edilebilir? O bundan yücedir, münezzehtir. O, her şeye malik olan yüce Zattır. Boyunlar O’nun önünde zillet ile eğilmiştir. O’nun için zor diye bir şey yoktur. Mukarreb melekler tevazu ile O’nun önünde eğilmişlerdir. Hepsi de sürekli ve kesintisiz ibadet ile O’na itaat ederler. Bundan dolayı Yüce Allah “O’nun katında olanlar” yani melekler “O’na ibadetten ne büyüklenip yüz çevirirler ne de usanırlar.” O’na ibadete aşırı istekleri, kemâl derecesindeki muhabbetleri ve bedenlerinin güçleri dolayısı ile bundan bıkmazlar, usanmazlar.
20. “Gece ve gündüz aralıksız tesbih ederler.” Yani onların bütün vakitleri Yüce Allah’a ibadet ve tesbih ile doludur. Vakitlerinde boş bir zaman yahut bu ibadetin olmadığı bir an dahi bulunmaz. Onlar, sayılarının çok olmasına rağmen hep böyledirler. Bu buyruk ile Yüce Allah’ın azameti, O’nun egemenliğinin yüceliği, ilim ve hikmetinin kemali beyan edilmektedir ki bütün bunlar, O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemeyi, ibadetin O’ndan başkasına yöneltilmemesini gerektirmektedir.

18- Aksine biz, hakkı batılın üzerine bırakırız da o, onu darmadağın eder. Bir de bakarsın ki batıl yok olup gitmiş. (Allah hakkındaki) nitelendirmelerinizden ötürü yazıklar olsun size! 19- Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur. O’nun katında olanlar da O’na ibadetten ne büyüklenip yüz çevirirler ne de usanırlar. 20- Gece ve gündüz aralıksız tesbih ederler.

18. Şanı Yüce Allah, hakkı ortaya koymayı batılı da iptal edip çürütmeyi teminatı altına aldığını haber vermektedir. Eğer batıl bir şey iddia edilecek ve onunla tartışılacak olsa bile Yüce Allah, onu darmadağın edecek ve böylelikle yok olmasını sağlayacak şekilde hakkı, ilmi ve beyanı indirir ve böylelikle herkes onun, batıl olduğunu açıkça anlar. “Bir de bakarsın ki batıl yok olup gitmiş.” Sonu gelir, biter, tükenir. Bu durum, bütün dini meselelerde geçerlidir. Batıl taraftarı herhangi bir kimse batılı hak yerine koymak veya hakkı reddetmek maksadı ile aklî ya da naklî herhangi bir şüpheyi gündeme getirecek olursa şüphesiz Yüce Allah’ın delilleri arasında bu batıl sözü ortadan kaldıracak ve onu silip süpürecek türden aklî ve naklî kat’i deliller bulunur. O takdirde batılın gerçek mahiyeti herkes tarafından da açıkça anlaşılır. Bu ise meselelerin tek tek ele alınıp incelenmesi ile ortaya çıkar. Hepsi incelenecek olursa durumun böyle olduğu görülür. aha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Ey Yüce Allah’ı kendisine layık olmayan şekilde vasfederek evlat ve eş edindiğini, ortaklarının, O’na denk varlıkların bulunduğunu ileri süren kimseler, bu “nitelendirmelerinizden ötürü yazıklar olsun size” Sizin payınız ancak azap, pişmanlık ve hüsran olacaktır. Sizin söylediklerinizden herhangi bir fayda sağlamanız mümkün değildir. Umduğunuz, kendisini elde etmek için amel ettiğiniz, ulaşmak maksadı ile çabalayıp durduğunuz her ne varsa maksadınızın aksi ile karşılaşacaksınız ki o da mahrum kalmak ve hüsrana uğramaktır.
19. Daha sonra Yüce Allah göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkünün/egemenliğinin kendisinin olduğunu haber vermektedir. Hepsi O’nun kulları ve mülküdür. O yüzden hiç kimsenin mülke, hatta mülkün bir kısmına dahi sahip olması söz konusu değildir. Allah’a yardımcı olması da mümkün değildir. Allah’ın izni olmaksızın kimse şefaatçi de olamaz. Peki, bunlar arasından nasıl birtakım varlıklar ilâh edinilebilir ve nasıl olur da bunlardan birinin Allah’ın oğlu olduğu iddia edilebilir? O bundan yücedir, münezzehtir. O, her şeye malik olan yüce Zattır. Boyunlar O’nun önünde zillet ile eğilmiştir. O’nun için zor diye bir şey yoktur. Mukarreb melekler tevazu ile O’nun önünde eğilmişlerdir. Hepsi de sürekli ve kesintisiz ibadet ile O’na itaat ederler. Bundan dolayı Yüce Allah “O’nun katında olanlar” yani melekler “O’na ibadetten ne büyüklenip yüz çevirirler ne de usanırlar.” O’na ibadete aşırı istekleri, kemâl derecesindeki muhabbetleri ve bedenlerinin güçleri dolayısı ile bundan bıkmazlar, usanmazlar.
20. “Gece ve gündüz aralıksız tesbih ederler.” Yani onların bütün vakitleri Yüce Allah’a ibadet ve tesbih ile doludur. Vakitlerinde boş bir zaman yahut bu ibadetin olmadığı bir an dahi bulunmaz. Onlar, sayılarının çok olmasına rağmen hep böyledirler. Bu buyruk ile Yüce Allah’ın azameti, O’nun egemenliğinin yüceliği, ilim ve hikmetinin kemali beyan edilmektedir ki bütün bunlar, O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemeyi, ibadetin O’ndan başkasına yöneltilmemesini gerektirmektedir.

18- Aksine biz, hakkı batılın üzerine bırakırız da o, onu darmadağın eder. Bir de bakarsın ki batıl yok olup gitmiş. (Allah hakkındaki) nitelendirmelerinizden ötürü yazıklar olsun size! 19- Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur. O’nun katında olanlar da O’na ibadetten ne büyüklenip yüz çevirirler ne de usanırlar. 20- Gece ve gündüz aralıksız tesbih ederler.

18. Şanı Yüce Allah, hakkı ortaya koymayı batılı da iptal edip çürütmeyi teminatı altına aldığını haber vermektedir. Eğer batıl bir şey iddia edilecek ve onunla tartışılacak olsa bile Yüce Allah, onu darmadağın edecek ve böylelikle yok olmasını sağlayacak şekilde hakkı, ilmi ve beyanı indirir ve böylelikle herkes onun, batıl olduğunu açıkça anlar. “Bir de bakarsın ki batıl yok olup gitmiş.” Sonu gelir, biter, tükenir. Bu durum, bütün dini meselelerde geçerlidir. Batıl taraftarı herhangi bir kimse batılı hak yerine koymak veya hakkı reddetmek maksadı ile aklî ya da naklî herhangi bir şüpheyi gündeme getirecek olursa şüphesiz Yüce Allah’ın delilleri arasında bu batıl sözü ortadan kaldıracak ve onu silip süpürecek türden aklî ve naklî kat’i deliller bulunur. O takdirde batılın gerçek mahiyeti herkes tarafından da açıkça anlaşılır. Bu ise meselelerin tek tek ele alınıp incelenmesi ile ortaya çıkar. Hepsi incelenecek olursa durumun böyle olduğu görülür. aha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Ey Yüce Allah’ı kendisine layık olmayan şekilde vasfederek evlat ve eş edindiğini, ortaklarının, O’na denk varlıkların bulunduğunu ileri süren kimseler, bu “nitelendirmelerinizden ötürü yazıklar olsun size” Sizin payınız ancak azap, pişmanlık ve hüsran olacaktır. Sizin söylediklerinizden herhangi bir fayda sağlamanız mümkün değildir. Umduğunuz, kendisini elde etmek için amel ettiğiniz, ulaşmak maksadı ile çabalayıp durduğunuz her ne varsa maksadınızın aksi ile karşılaşacaksınız ki o da mahrum kalmak ve hüsrana uğramaktır.
19. Daha sonra Yüce Allah göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkünün/egemenliğinin kendisinin olduğunu haber vermektedir. Hepsi O’nun kulları ve mülküdür. O yüzden hiç kimsenin mülke, hatta mülkün bir kısmına dahi sahip olması söz konusu değildir. Allah’a yardımcı olması da mümkün değildir. Allah’ın izni olmaksızın kimse şefaatçi de olamaz. Peki, bunlar arasından nasıl birtakım varlıklar ilâh edinilebilir ve nasıl olur da bunlardan birinin Allah’ın oğlu olduğu iddia edilebilir? O bundan yücedir, münezzehtir. O, her şeye malik olan yüce Zattır. Boyunlar O’nun önünde zillet ile eğilmiştir. O’nun için zor diye bir şey yoktur. Mukarreb melekler tevazu ile O’nun önünde eğilmişlerdir. Hepsi de sürekli ve kesintisiz ibadet ile O’na itaat ederler. Bundan dolayı Yüce Allah “O’nun katında olanlar” yani melekler “O’na ibadetten ne büyüklenip yüz çevirirler ne de usanırlar.” O’na ibadete aşırı istekleri, kemâl derecesindeki muhabbetleri ve bedenlerinin güçleri dolayısı ile bundan bıkmazlar, usanmazlar.
20. “Gece ve gündüz aralıksız tesbih ederler.” Yani onların bütün vakitleri Yüce Allah’a ibadet ve tesbih ile doludur. Vakitlerinde boş bir zaman yahut bu ibadetin olmadığı bir an dahi bulunmaz. Onlar, sayılarının çok olmasına rağmen hep böyledirler. Bu buyruk ile Yüce Allah’ın azameti, O’nun egemenliğinin yüceliği, ilim ve hikmetinin kemali beyan edilmektedir ki bütün bunlar, O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemeyi, ibadetin O’ndan başkasına yöneltilmemesini gerektirmektedir.

21- Yoksa onlar yeryüzünden, birtakım ilâhlar edindiler de ölüleri onlar mı diriltecek? 22- Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsa idi, elbette ikisinin de düzeni bozulurdu. Arş’ın Rabbi olan Allah, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 23- O, yaptıklarından sorgulanamaz, ama onlar sorgulanacaklardır. 24- Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki:“Delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler, bundan ötürü de yüz çevirirler. 25- Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik:“Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.”

21. Yüce Allah kudretinin ve azametinin kemalini, her şeyin kendisine boyun eğdiğini söz konusu ettikten sonra yeryüzünden Allah’ın dışında son derece aciz ve hiçbir şeye güç yetiremeyen birtakım ilâhlar edinen müşriklerin bu tutumlarını reddetmektedir. “Ölüleri onlar mı diriltecek?” olumsuz anlamda bir sorudur. Yani edindikleri bu ilâhlar, ölüleri herhangi bir şekilde diriltemezler, haşredemez, bir araya toplayamazlar. Bunu Yüce Allah’ın şu buyrukları açıklamaktadır:“Onlar, Allah’ın yanı sıra hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan ve kendi kendilerine bile bir zarar ve fayda veremeyen, öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar can vermeye gücü yetmeyen ilâhlar edindiler.”(el-Furkan, 25/3); “Kendilerine yardım olunur ümidi ile ondan başka ilahlar edindiler. Onlar, onlara yardım edemezler aksine kendileri, onlar için hazır duran askerlerdir.”(Yâsîn, 36/74-75)
22. Allah’a ortak koşanlar, hiçbir fayda sağlayamayan, hiçbir zararı önleyemeyen yaratılmışlara ibadet ederler ve bütün kemâl kendisinin olan, emir, fayda ve zarar kendi elinde bulunan Yüce Allah’a ihlâsla ibadeti terk ederler. Bu ise Allah’a ortak koşanların ilâhî tevfike mazhar olmayışlarından, bedbahtlıklarından, ileri derecedeki bilgisizliklerinden ve aşırı zulümlerinden dolayıdır. Hiç şüphesiz varlık aleminde nasıl ki bir ve tek Rab var ise aynı şekilde bir ve tek ilâh da yine O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, elbette ikisinin de” hem kendi yapılarında bulunan “düzeni” hem de onlarda bulunan bütün varlıkların düzeni “bozulurdu.” Bunu şöyle açıklayabiliriz: İster ulvi alem, ister sufli alem olsun görüldüğü gibi en mükemmel bir düzen ve bir uyum içerisindedir. Bunda herhangi bir dengesizlik, bir kusur, bir düzensizlik veya tutarsızlık söz konusu değildir. Bu ise bütün kainatın işlerini yönetenin bir ve tek, Rabbinin bir ve tek, ilâhının da bir ve tek olduğunun delilidir. Eğer iki ve daha fazla yönetici ve Rab bulunmuş olsa idi, bu kainatın düzeni bozulur, onu ayakta tutan esaslar yıkılır giderdi. Çünkü iki ve daha fazla olan bu ilâh ve yöneticilerin iradeleri çatışır, birbirlerine karşı çıkarlardı. Onlardan birisi bir şeyi idare edip ihtiyaçlarını karşılamak isterken, diğeri aksini isterdi. Her iki zıt iradenin de bir arada var olması imkânsız bir şeydir. Bunlardan birisinin iradesinin gerçekleşip ötekinin olmaması halinde ise bu durum, iradesi gerçekleşmeyenin aciz olduğuna ve muktedir olmadığına delildir. Bütün işlerde aynı husus etrafında ittifak etmeleri ise imkânsız bir şeydir. O halde tek başına herhangi bir kimsenin karşı koyması söz konusu olmaksızın maksadını var edebilen ve karşı koyabilecek durumdaki bütün güçleri emri altında tutan kimsenin, tek ilâh ve kahhâr olanın, Allah’tan başkası olamayacağı ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah temanu’ delili diye bilinen bu delili şu buyruğunda da şöylece dile getirmektedir:“Allah hiçbir evlat edinmedi. O’nunla birlikte herhangi bir ilâh da yoktur. Eğer olsa idi o takdirde her bir ilâh yarattığını yanına alır, elbette kimisi kimisine üstünlük sağlardı. Allah onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir.”(el-Müminûn, 23/91) Konu ile ilgili iki yorumdan birisine göre Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu kabildendir: “De ki: Onların dedikleri gibi onunla beraber başka ilâhlar olsa idi elbette o zaman Arş sahibine (ulaşıp onu yenmek için) bir yol ararlardı. O, bunların söylediklerinden münezzehtir, pek yücedir, pek büyüktür.”(el-İsrâ, 17/42-43) Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de şöyle burmaktadır: Bütün mahlukatın tavanı durumunda olup hepsinden geniş ve hepsinden büyük olan “Arşın Rabbi” -ki bunun dışındaki diğer bütün varlıkların Rabbi olması öncelikle söz konusudur- “onların nitelendirmelerinden münezzehtir.” O, tek başına kemâl sahibi olduğundan dolayı bütün eksikliklerden münezzehtir. O, inkârcı kâfirlerin ileri sürdüğü şekilde evlat ve eş edinmekten herhangi bir şekilde ortak edinmekten, yücedir, münezzehtir.
23. “O” azamet, izzet ve kudretinin kemalinden dolayı “yaptıklarından sorgulanamaz” Hiç kimse de O’na karşı koyamaz, karşı çıkamaz. Ne sözlü olarak ne de fiili olarak. Hikmetinin kemâli, her şeyi yerli yerine koyması, sağlam yapması, aklın güzel gördüğü her bir şeyi en güzel ve mükemmel şekilde yapması dolayısı ile O’na herhangi bir soru yöneltilemez. Çünkü O’nun yaratmasında herhangi bir dengesizlik ve tutarsızlık yoktur. “Ama onlar” yani bütün yaratılmışlar, yaptıkları ve söylediklerinden dolayı “sorgulanacaklardır.” Çünkü onlar acizdir, muhtaçtır ve Allah’ın kullarıdırlar. Onların fiilleri ve davranışları sorgulanmayı hak eder. Onların kendi öz nefislerinde olsun, başkalarında olsun zerre ağırlığı kadar dahi bir tasarrufları yoktur.
24. Daha sonra Yüce Allah, müşriklerin durumlarının çirkinliğini ve Allah’tan başka birtakım ilâhlar edindiklerini tekrar söz konusu ederek onları azarlamak ve yaptıklarının kötülüğünü başlarına kakmak üzere:“Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: Delilinizi getirin” buyurmaktadır. Yani yaptığınız işin ve kanaatlerinizin doğruluğuna dair belgeniz, deliliniz varsa ortaya koyun. Ancak bunu delillendirmeye asla imkanları olmayacaktır. Aksine onların ortak koşmalarının batıl olduğunun kat’i delilleri ortadadır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bütün kitaplar ve şeriatler, benim size söylemiş olduğum şirkin batıl olduğu gerçeğinin doğruluğunu ittifakla ortaya koymaktadır. İşte her şeyden aklî ve nakli deliller ile söz eden Allah’ın Kitabı! İşte daha önce indirilmiş olan bütün kitaplar, benim bu söylediklerimin belgeleridir, delilleridir. Onların izledikleri yolun batıl olduğuna dair onlara karşı kat’i delil ve belgelerin ortaya konulduğu açıkça anlaşıldığına göre onların kendi lehlerine ileri sürebilecekleri herhangi bir delilleri olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Çünkü kat’i delil, kesinlikle ona karşı çıkabilecek bir delil bulunmayan delildir. Aksi takdirde kat’i olamaz. Eğer birtakım karşı çıkışlar bulunacak olsa dahi, bunlar hak adına hiçbir şey ifade edemeyen bazı şüphelerden öteye gidemezler. “Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler.” Yani onlar, bu tutturdukları yolu geçmişlerini taklit ederek sürdürmektedirler. Yoksa herhangi bir bilgi ya da hidâyete sahip oldukları için tartışmıyorlar. Onların hakkı bilmeyişleri ise hakkın gizliliği ya da kapalılığından dolayı değildir. Bu, onların haktan yüz çevirmelerinden dolayıdır. Aksi takdirde onlar hakka asgari bir şekilde dahi durup bakacak olsalar, gâyet açık ve seçik bir şekilde hakkı batıldan ayırt edebileceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Bundan ötürü de yüz yüz çevirirler” buyurmaktadır.
25. Şanı Yüce Allah, öncekilerin kitabına atıfta bulunup bu meselenin açılığa kavuşturulması hususunda onlara başvurmayı emrettiğinden dolayı bu âyet-i kerimede de bu hususu en ileri derecede beyan etmektedir:“Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: “Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.” Senden önceki bütün peygamberlerin risaletlerinin ve onlarla birlikte gönderilmiş kitapların özü ve esası, Yüce Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere bir ve tek olarak ibadet etme emridir; O’nun hak mabud, yegane ilâh olduğunu, O’nun dışındaki varlıklara ibadet etmenin de batıl olduğunun bir açıklamasıdır.

21- Yoksa onlar yeryüzünden, birtakım ilâhlar edindiler de ölüleri onlar mı diriltecek? 22- Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsa idi, elbette ikisinin de düzeni bozulurdu. Arş’ın Rabbi olan Allah, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 23- O, yaptıklarından sorgulanamaz, ama onlar sorgulanacaklardır. 24- Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki:“Delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler, bundan ötürü de yüz çevirirler. 25- Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik:“Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.”

21. Yüce Allah kudretinin ve azametinin kemalini, her şeyin kendisine boyun eğdiğini söz konusu ettikten sonra yeryüzünden Allah’ın dışında son derece aciz ve hiçbir şeye güç yetiremeyen birtakım ilâhlar edinen müşriklerin bu tutumlarını reddetmektedir. “Ölüleri onlar mı diriltecek?” olumsuz anlamda bir sorudur. Yani edindikleri bu ilâhlar, ölüleri herhangi bir şekilde diriltemezler, haşredemez, bir araya toplayamazlar. Bunu Yüce Allah’ın şu buyrukları açıklamaktadır:“Onlar, Allah’ın yanı sıra hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan ve kendi kendilerine bile bir zarar ve fayda veremeyen, öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar can vermeye gücü yetmeyen ilâhlar edindiler.”(el-Furkan, 25/3); “Kendilerine yardım olunur ümidi ile ondan başka ilahlar edindiler. Onlar, onlara yardım edemezler aksine kendileri, onlar için hazır duran askerlerdir.”(Yâsîn, 36/74-75)
22. Allah’a ortak koşanlar, hiçbir fayda sağlayamayan, hiçbir zararı önleyemeyen yaratılmışlara ibadet ederler ve bütün kemâl kendisinin olan, emir, fayda ve zarar kendi elinde bulunan Yüce Allah’a ihlâsla ibadeti terk ederler. Bu ise Allah’a ortak koşanların ilâhî tevfike mazhar olmayışlarından, bedbahtlıklarından, ileri derecedeki bilgisizliklerinden ve aşırı zulümlerinden dolayıdır. Hiç şüphesiz varlık aleminde nasıl ki bir ve tek Rab var ise aynı şekilde bir ve tek ilâh da yine O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, elbette ikisinin de” hem kendi yapılarında bulunan “düzeni” hem de onlarda bulunan bütün varlıkların düzeni “bozulurdu.” Bunu şöyle açıklayabiliriz: İster ulvi alem, ister sufli alem olsun görüldüğü gibi en mükemmel bir düzen ve bir uyum içerisindedir. Bunda herhangi bir dengesizlik, bir kusur, bir düzensizlik veya tutarsızlık söz konusu değildir. Bu ise bütün kainatın işlerini yönetenin bir ve tek, Rabbinin bir ve tek, ilâhının da bir ve tek olduğunun delilidir. Eğer iki ve daha fazla yönetici ve Rab bulunmuş olsa idi, bu kainatın düzeni bozulur, onu ayakta tutan esaslar yıkılır giderdi. Çünkü iki ve daha fazla olan bu ilâh ve yöneticilerin iradeleri çatışır, birbirlerine karşı çıkarlardı. Onlardan birisi bir şeyi idare edip ihtiyaçlarını karşılamak isterken, diğeri aksini isterdi. Her iki zıt iradenin de bir arada var olması imkânsız bir şeydir. Bunlardan birisinin iradesinin gerçekleşip ötekinin olmaması halinde ise bu durum, iradesi gerçekleşmeyenin aciz olduğuna ve muktedir olmadığına delildir. Bütün işlerde aynı husus etrafında ittifak etmeleri ise imkânsız bir şeydir. O halde tek başına herhangi bir kimsenin karşı koyması söz konusu olmaksızın maksadını var edebilen ve karşı koyabilecek durumdaki bütün güçleri emri altında tutan kimsenin, tek ilâh ve kahhâr olanın, Allah’tan başkası olamayacağı ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah temanu’ delili diye bilinen bu delili şu buyruğunda da şöylece dile getirmektedir:“Allah hiçbir evlat edinmedi. O’nunla birlikte herhangi bir ilâh da yoktur. Eğer olsa idi o takdirde her bir ilâh yarattığını yanına alır, elbette kimisi kimisine üstünlük sağlardı. Allah onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir.”(el-Müminûn, 23/91) Konu ile ilgili iki yorumdan birisine göre Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu kabildendir: “De ki: Onların dedikleri gibi onunla beraber başka ilâhlar olsa idi elbette o zaman Arş sahibine (ulaşıp onu yenmek için) bir yol ararlardı. O, bunların söylediklerinden münezzehtir, pek yücedir, pek büyüktür.”(el-İsrâ, 17/42-43) Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de şöyle burmaktadır: Bütün mahlukatın tavanı durumunda olup hepsinden geniş ve hepsinden büyük olan “Arşın Rabbi” -ki bunun dışındaki diğer bütün varlıkların Rabbi olması öncelikle söz konusudur- “onların nitelendirmelerinden münezzehtir.” O, tek başına kemâl sahibi olduğundan dolayı bütün eksikliklerden münezzehtir. O, inkârcı kâfirlerin ileri sürdüğü şekilde evlat ve eş edinmekten herhangi bir şekilde ortak edinmekten, yücedir, münezzehtir.
23. “O” azamet, izzet ve kudretinin kemalinden dolayı “yaptıklarından sorgulanamaz” Hiç kimse de O’na karşı koyamaz, karşı çıkamaz. Ne sözlü olarak ne de fiili olarak. Hikmetinin kemâli, her şeyi yerli yerine koyması, sağlam yapması, aklın güzel gördüğü her bir şeyi en güzel ve mükemmel şekilde yapması dolayısı ile O’na herhangi bir soru yöneltilemez. Çünkü O’nun yaratmasında herhangi bir dengesizlik ve tutarsızlık yoktur. “Ama onlar” yani bütün yaratılmışlar, yaptıkları ve söylediklerinden dolayı “sorgulanacaklardır.” Çünkü onlar acizdir, muhtaçtır ve Allah’ın kullarıdırlar. Onların fiilleri ve davranışları sorgulanmayı hak eder. Onların kendi öz nefislerinde olsun, başkalarında olsun zerre ağırlığı kadar dahi bir tasarrufları yoktur.
24. Daha sonra Yüce Allah, müşriklerin durumlarının çirkinliğini ve Allah’tan başka birtakım ilâhlar edindiklerini tekrar söz konusu ederek onları azarlamak ve yaptıklarının kötülüğünü başlarına kakmak üzere:“Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: Delilinizi getirin” buyurmaktadır. Yani yaptığınız işin ve kanaatlerinizin doğruluğuna dair belgeniz, deliliniz varsa ortaya koyun. Ancak bunu delillendirmeye asla imkanları olmayacaktır. Aksine onların ortak koşmalarının batıl olduğunun kat’i delilleri ortadadır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bütün kitaplar ve şeriatler, benim size söylemiş olduğum şirkin batıl olduğu gerçeğinin doğruluğunu ittifakla ortaya koymaktadır. İşte her şeyden aklî ve nakli deliller ile söz eden Allah’ın Kitabı! İşte daha önce indirilmiş olan bütün kitaplar, benim bu söylediklerimin belgeleridir, delilleridir. Onların izledikleri yolun batıl olduğuna dair onlara karşı kat’i delil ve belgelerin ortaya konulduğu açıkça anlaşıldığına göre onların kendi lehlerine ileri sürebilecekleri herhangi bir delilleri olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Çünkü kat’i delil, kesinlikle ona karşı çıkabilecek bir delil bulunmayan delildir. Aksi takdirde kat’i olamaz. Eğer birtakım karşı çıkışlar bulunacak olsa dahi, bunlar hak adına hiçbir şey ifade edemeyen bazı şüphelerden öteye gidemezler. “Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler.” Yani onlar, bu tutturdukları yolu geçmişlerini taklit ederek sürdürmektedirler. Yoksa herhangi bir bilgi ya da hidâyete sahip oldukları için tartışmıyorlar. Onların hakkı bilmeyişleri ise hakkın gizliliği ya da kapalılığından dolayı değildir. Bu, onların haktan yüz çevirmelerinden dolayıdır. Aksi takdirde onlar hakka asgari bir şekilde dahi durup bakacak olsalar, gâyet açık ve seçik bir şekilde hakkı batıldan ayırt edebileceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Bundan ötürü de yüz yüz çevirirler” buyurmaktadır.
25. Şanı Yüce Allah, öncekilerin kitabına atıfta bulunup bu meselenin açılığa kavuşturulması hususunda onlara başvurmayı emrettiğinden dolayı bu âyet-i kerimede de bu hususu en ileri derecede beyan etmektedir:“Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: “Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.” Senden önceki bütün peygamberlerin risaletlerinin ve onlarla birlikte gönderilmiş kitapların özü ve esası, Yüce Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere bir ve tek olarak ibadet etme emridir; O’nun hak mabud, yegane ilâh olduğunu, O’nun dışındaki varlıklara ibadet etmenin de batıl olduğunun bir açıklamasıdır.

21- Yoksa onlar yeryüzünden, birtakım ilâhlar edindiler de ölüleri onlar mı diriltecek? 22- Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsa idi, elbette ikisinin de düzeni bozulurdu. Arş’ın Rabbi olan Allah, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 23- O, yaptıklarından sorgulanamaz, ama onlar sorgulanacaklardır. 24- Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki:“Delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler, bundan ötürü de yüz çevirirler. 25- Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik:“Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.”

21. Yüce Allah kudretinin ve azametinin kemalini, her şeyin kendisine boyun eğdiğini söz konusu ettikten sonra yeryüzünden Allah’ın dışında son derece aciz ve hiçbir şeye güç yetiremeyen birtakım ilâhlar edinen müşriklerin bu tutumlarını reddetmektedir. “Ölüleri onlar mı diriltecek?” olumsuz anlamda bir sorudur. Yani edindikleri bu ilâhlar, ölüleri herhangi bir şekilde diriltemezler, haşredemez, bir araya toplayamazlar. Bunu Yüce Allah’ın şu buyrukları açıklamaktadır:“Onlar, Allah’ın yanı sıra hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan ve kendi kendilerine bile bir zarar ve fayda veremeyen, öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar can vermeye gücü yetmeyen ilâhlar edindiler.”(el-Furkan, 25/3); “Kendilerine yardım olunur ümidi ile ondan başka ilahlar edindiler. Onlar, onlara yardım edemezler aksine kendileri, onlar için hazır duran askerlerdir.”(Yâsîn, 36/74-75)
22. Allah’a ortak koşanlar, hiçbir fayda sağlayamayan, hiçbir zararı önleyemeyen yaratılmışlara ibadet ederler ve bütün kemâl kendisinin olan, emir, fayda ve zarar kendi elinde bulunan Yüce Allah’a ihlâsla ibadeti terk ederler. Bu ise Allah’a ortak koşanların ilâhî tevfike mazhar olmayışlarından, bedbahtlıklarından, ileri derecedeki bilgisizliklerinden ve aşırı zulümlerinden dolayıdır. Hiç şüphesiz varlık aleminde nasıl ki bir ve tek Rab var ise aynı şekilde bir ve tek ilâh da yine O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, elbette ikisinin de” hem kendi yapılarında bulunan “düzeni” hem de onlarda bulunan bütün varlıkların düzeni “bozulurdu.” Bunu şöyle açıklayabiliriz: İster ulvi alem, ister sufli alem olsun görüldüğü gibi en mükemmel bir düzen ve bir uyum içerisindedir. Bunda herhangi bir dengesizlik, bir kusur, bir düzensizlik veya tutarsızlık söz konusu değildir. Bu ise bütün kainatın işlerini yönetenin bir ve tek, Rabbinin bir ve tek, ilâhının da bir ve tek olduğunun delilidir. Eğer iki ve daha fazla yönetici ve Rab bulunmuş olsa idi, bu kainatın düzeni bozulur, onu ayakta tutan esaslar yıkılır giderdi. Çünkü iki ve daha fazla olan bu ilâh ve yöneticilerin iradeleri çatışır, birbirlerine karşı çıkarlardı. Onlardan birisi bir şeyi idare edip ihtiyaçlarını karşılamak isterken, diğeri aksini isterdi. Her iki zıt iradenin de bir arada var olması imkânsız bir şeydir. Bunlardan birisinin iradesinin gerçekleşip ötekinin olmaması halinde ise bu durum, iradesi gerçekleşmeyenin aciz olduğuna ve muktedir olmadığına delildir. Bütün işlerde aynı husus etrafında ittifak etmeleri ise imkânsız bir şeydir. O halde tek başına herhangi bir kimsenin karşı koyması söz konusu olmaksızın maksadını var edebilen ve karşı koyabilecek durumdaki bütün güçleri emri altında tutan kimsenin, tek ilâh ve kahhâr olanın, Allah’tan başkası olamayacağı ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah temanu’ delili diye bilinen bu delili şu buyruğunda da şöylece dile getirmektedir:“Allah hiçbir evlat edinmedi. O’nunla birlikte herhangi bir ilâh da yoktur. Eğer olsa idi o takdirde her bir ilâh yarattığını yanına alır, elbette kimisi kimisine üstünlük sağlardı. Allah onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir.”(el-Müminûn, 23/91) Konu ile ilgili iki yorumdan birisine göre Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu kabildendir: “De ki: Onların dedikleri gibi onunla beraber başka ilâhlar olsa idi elbette o zaman Arş sahibine (ulaşıp onu yenmek için) bir yol ararlardı. O, bunların söylediklerinden münezzehtir, pek yücedir, pek büyüktür.”(el-İsrâ, 17/42-43) Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de şöyle burmaktadır: Bütün mahlukatın tavanı durumunda olup hepsinden geniş ve hepsinden büyük olan “Arşın Rabbi” -ki bunun dışındaki diğer bütün varlıkların Rabbi olması öncelikle söz konusudur- “onların nitelendirmelerinden münezzehtir.” O, tek başına kemâl sahibi olduğundan dolayı bütün eksikliklerden münezzehtir. O, inkârcı kâfirlerin ileri sürdüğü şekilde evlat ve eş edinmekten herhangi bir şekilde ortak edinmekten, yücedir, münezzehtir.
23. “O” azamet, izzet ve kudretinin kemalinden dolayı “yaptıklarından sorgulanamaz” Hiç kimse de O’na karşı koyamaz, karşı çıkamaz. Ne sözlü olarak ne de fiili olarak. Hikmetinin kemâli, her şeyi yerli yerine koyması, sağlam yapması, aklın güzel gördüğü her bir şeyi en güzel ve mükemmel şekilde yapması dolayısı ile O’na herhangi bir soru yöneltilemez. Çünkü O’nun yaratmasında herhangi bir dengesizlik ve tutarsızlık yoktur. “Ama onlar” yani bütün yaratılmışlar, yaptıkları ve söylediklerinden dolayı “sorgulanacaklardır.” Çünkü onlar acizdir, muhtaçtır ve Allah’ın kullarıdırlar. Onların fiilleri ve davranışları sorgulanmayı hak eder. Onların kendi öz nefislerinde olsun, başkalarında olsun zerre ağırlığı kadar dahi bir tasarrufları yoktur.
24. Daha sonra Yüce Allah, müşriklerin durumlarının çirkinliğini ve Allah’tan başka birtakım ilâhlar edindiklerini tekrar söz konusu ederek onları azarlamak ve yaptıklarının kötülüğünü başlarına kakmak üzere:“Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: Delilinizi getirin” buyurmaktadır. Yani yaptığınız işin ve kanaatlerinizin doğruluğuna dair belgeniz, deliliniz varsa ortaya koyun. Ancak bunu delillendirmeye asla imkanları olmayacaktır. Aksine onların ortak koşmalarının batıl olduğunun kat’i delilleri ortadadır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bütün kitaplar ve şeriatler, benim size söylemiş olduğum şirkin batıl olduğu gerçeğinin doğruluğunu ittifakla ortaya koymaktadır. İşte her şeyden aklî ve nakli deliller ile söz eden Allah’ın Kitabı! İşte daha önce indirilmiş olan bütün kitaplar, benim bu söylediklerimin belgeleridir, delilleridir. Onların izledikleri yolun batıl olduğuna dair onlara karşı kat’i delil ve belgelerin ortaya konulduğu açıkça anlaşıldığına göre onların kendi lehlerine ileri sürebilecekleri herhangi bir delilleri olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Çünkü kat’i delil, kesinlikle ona karşı çıkabilecek bir delil bulunmayan delildir. Aksi takdirde kat’i olamaz. Eğer birtakım karşı çıkışlar bulunacak olsa dahi, bunlar hak adına hiçbir şey ifade edemeyen bazı şüphelerden öteye gidemezler. “Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler.” Yani onlar, bu tutturdukları yolu geçmişlerini taklit ederek sürdürmektedirler. Yoksa herhangi bir bilgi ya da hidâyete sahip oldukları için tartışmıyorlar. Onların hakkı bilmeyişleri ise hakkın gizliliği ya da kapalılığından dolayı değildir. Bu, onların haktan yüz çevirmelerinden dolayıdır. Aksi takdirde onlar hakka asgari bir şekilde dahi durup bakacak olsalar, gâyet açık ve seçik bir şekilde hakkı batıldan ayırt edebileceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Bundan ötürü de yüz yüz çevirirler” buyurmaktadır.
25. Şanı Yüce Allah, öncekilerin kitabına atıfta bulunup bu meselenin açılığa kavuşturulması hususunda onlara başvurmayı emrettiğinden dolayı bu âyet-i kerimede de bu hususu en ileri derecede beyan etmektedir:“Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: “Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.” Senden önceki bütün peygamberlerin risaletlerinin ve onlarla birlikte gönderilmiş kitapların özü ve esası, Yüce Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere bir ve tek olarak ibadet etme emridir; O’nun hak mabud, yegane ilâh olduğunu, O’nun dışındaki varlıklara ibadet etmenin de batıl olduğunun bir açıklamasıdır.

21- Yoksa onlar yeryüzünden, birtakım ilâhlar edindiler de ölüleri onlar mı diriltecek? 22- Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsa idi, elbette ikisinin de düzeni bozulurdu. Arş’ın Rabbi olan Allah, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 23- O, yaptıklarından sorgulanamaz, ama onlar sorgulanacaklardır. 24- Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki:“Delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler, bundan ötürü de yüz çevirirler. 25- Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik:“Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.”

21. Yüce Allah kudretinin ve azametinin kemalini, her şeyin kendisine boyun eğdiğini söz konusu ettikten sonra yeryüzünden Allah’ın dışında son derece aciz ve hiçbir şeye güç yetiremeyen birtakım ilâhlar edinen müşriklerin bu tutumlarını reddetmektedir. “Ölüleri onlar mı diriltecek?” olumsuz anlamda bir sorudur. Yani edindikleri bu ilâhlar, ölüleri herhangi bir şekilde diriltemezler, haşredemez, bir araya toplayamazlar. Bunu Yüce Allah’ın şu buyrukları açıklamaktadır:“Onlar, Allah’ın yanı sıra hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan ve kendi kendilerine bile bir zarar ve fayda veremeyen, öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar can vermeye gücü yetmeyen ilâhlar edindiler.”(el-Furkan, 25/3); “Kendilerine yardım olunur ümidi ile ondan başka ilahlar edindiler. Onlar, onlara yardım edemezler aksine kendileri, onlar için hazır duran askerlerdir.”(Yâsîn, 36/74-75)
22. Allah’a ortak koşanlar, hiçbir fayda sağlayamayan, hiçbir zararı önleyemeyen yaratılmışlara ibadet ederler ve bütün kemâl kendisinin olan, emir, fayda ve zarar kendi elinde bulunan Yüce Allah’a ihlâsla ibadeti terk ederler. Bu ise Allah’a ortak koşanların ilâhî tevfike mazhar olmayışlarından, bedbahtlıklarından, ileri derecedeki bilgisizliklerinden ve aşırı zulümlerinden dolayıdır. Hiç şüphesiz varlık aleminde nasıl ki bir ve tek Rab var ise aynı şekilde bir ve tek ilâh da yine O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, elbette ikisinin de” hem kendi yapılarında bulunan “düzeni” hem de onlarda bulunan bütün varlıkların düzeni “bozulurdu.” Bunu şöyle açıklayabiliriz: İster ulvi alem, ister sufli alem olsun görüldüğü gibi en mükemmel bir düzen ve bir uyum içerisindedir. Bunda herhangi bir dengesizlik, bir kusur, bir düzensizlik veya tutarsızlık söz konusu değildir. Bu ise bütün kainatın işlerini yönetenin bir ve tek, Rabbinin bir ve tek, ilâhının da bir ve tek olduğunun delilidir. Eğer iki ve daha fazla yönetici ve Rab bulunmuş olsa idi, bu kainatın düzeni bozulur, onu ayakta tutan esaslar yıkılır giderdi. Çünkü iki ve daha fazla olan bu ilâh ve yöneticilerin iradeleri çatışır, birbirlerine karşı çıkarlardı. Onlardan birisi bir şeyi idare edip ihtiyaçlarını karşılamak isterken, diğeri aksini isterdi. Her iki zıt iradenin de bir arada var olması imkânsız bir şeydir. Bunlardan birisinin iradesinin gerçekleşip ötekinin olmaması halinde ise bu durum, iradesi gerçekleşmeyenin aciz olduğuna ve muktedir olmadığına delildir. Bütün işlerde aynı husus etrafında ittifak etmeleri ise imkânsız bir şeydir. O halde tek başına herhangi bir kimsenin karşı koyması söz konusu olmaksızın maksadını var edebilen ve karşı koyabilecek durumdaki bütün güçleri emri altında tutan kimsenin, tek ilâh ve kahhâr olanın, Allah’tan başkası olamayacağı ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah temanu’ delili diye bilinen bu delili şu buyruğunda da şöylece dile getirmektedir:“Allah hiçbir evlat edinmedi. O’nunla birlikte herhangi bir ilâh da yoktur. Eğer olsa idi o takdirde her bir ilâh yarattığını yanına alır, elbette kimisi kimisine üstünlük sağlardı. Allah onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir.”(el-Müminûn, 23/91) Konu ile ilgili iki yorumdan birisine göre Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu kabildendir: “De ki: Onların dedikleri gibi onunla beraber başka ilâhlar olsa idi elbette o zaman Arş sahibine (ulaşıp onu yenmek için) bir yol ararlardı. O, bunların söylediklerinden münezzehtir, pek yücedir, pek büyüktür.”(el-İsrâ, 17/42-43) Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de şöyle burmaktadır: Bütün mahlukatın tavanı durumunda olup hepsinden geniş ve hepsinden büyük olan “Arşın Rabbi” -ki bunun dışındaki diğer bütün varlıkların Rabbi olması öncelikle söz konusudur- “onların nitelendirmelerinden münezzehtir.” O, tek başına kemâl sahibi olduğundan dolayı bütün eksikliklerden münezzehtir. O, inkârcı kâfirlerin ileri sürdüğü şekilde evlat ve eş edinmekten herhangi bir şekilde ortak edinmekten, yücedir, münezzehtir.
23. “O” azamet, izzet ve kudretinin kemalinden dolayı “yaptıklarından sorgulanamaz” Hiç kimse de O’na karşı koyamaz, karşı çıkamaz. Ne sözlü olarak ne de fiili olarak. Hikmetinin kemâli, her şeyi yerli yerine koyması, sağlam yapması, aklın güzel gördüğü her bir şeyi en güzel ve mükemmel şekilde yapması dolayısı ile O’na herhangi bir soru yöneltilemez. Çünkü O’nun yaratmasında herhangi bir dengesizlik ve tutarsızlık yoktur. “Ama onlar” yani bütün yaratılmışlar, yaptıkları ve söylediklerinden dolayı “sorgulanacaklardır.” Çünkü onlar acizdir, muhtaçtır ve Allah’ın kullarıdırlar. Onların fiilleri ve davranışları sorgulanmayı hak eder. Onların kendi öz nefislerinde olsun, başkalarında olsun zerre ağırlığı kadar dahi bir tasarrufları yoktur.
24. Daha sonra Yüce Allah, müşriklerin durumlarının çirkinliğini ve Allah’tan başka birtakım ilâhlar edindiklerini tekrar söz konusu ederek onları azarlamak ve yaptıklarının kötülüğünü başlarına kakmak üzere:“Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: Delilinizi getirin” buyurmaktadır. Yani yaptığınız işin ve kanaatlerinizin doğruluğuna dair belgeniz, deliliniz varsa ortaya koyun. Ancak bunu delillendirmeye asla imkanları olmayacaktır. Aksine onların ortak koşmalarının batıl olduğunun kat’i delilleri ortadadır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bütün kitaplar ve şeriatler, benim size söylemiş olduğum şirkin batıl olduğu gerçeğinin doğruluğunu ittifakla ortaya koymaktadır. İşte her şeyden aklî ve nakli deliller ile söz eden Allah’ın Kitabı! İşte daha önce indirilmiş olan bütün kitaplar, benim bu söylediklerimin belgeleridir, delilleridir. Onların izledikleri yolun batıl olduğuna dair onlara karşı kat’i delil ve belgelerin ortaya konulduğu açıkça anlaşıldığına göre onların kendi lehlerine ileri sürebilecekleri herhangi bir delilleri olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Çünkü kat’i delil, kesinlikle ona karşı çıkabilecek bir delil bulunmayan delildir. Aksi takdirde kat’i olamaz. Eğer birtakım karşı çıkışlar bulunacak olsa dahi, bunlar hak adına hiçbir şey ifade edemeyen bazı şüphelerden öteye gidemezler. “Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler.” Yani onlar, bu tutturdukları yolu geçmişlerini taklit ederek sürdürmektedirler. Yoksa herhangi bir bilgi ya da hidâyete sahip oldukları için tartışmıyorlar. Onların hakkı bilmeyişleri ise hakkın gizliliği ya da kapalılığından dolayı değildir. Bu, onların haktan yüz çevirmelerinden dolayıdır. Aksi takdirde onlar hakka asgari bir şekilde dahi durup bakacak olsalar, gâyet açık ve seçik bir şekilde hakkı batıldan ayırt edebileceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Bundan ötürü de yüz yüz çevirirler” buyurmaktadır.
25. Şanı Yüce Allah, öncekilerin kitabına atıfta bulunup bu meselenin açılığa kavuşturulması hususunda onlara başvurmayı emrettiğinden dolayı bu âyet-i kerimede de bu hususu en ileri derecede beyan etmektedir:“Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: “Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.” Senden önceki bütün peygamberlerin risaletlerinin ve onlarla birlikte gönderilmiş kitapların özü ve esası, Yüce Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere bir ve tek olarak ibadet etme emridir; O’nun hak mabud, yegane ilâh olduğunu, O’nun dışındaki varlıklara ibadet etmenin de batıl olduğunun bir açıklamasıdır.

21- Yoksa onlar yeryüzünden, birtakım ilâhlar edindiler de ölüleri onlar mı diriltecek? 22- Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsa idi, elbette ikisinin de düzeni bozulurdu. Arş’ın Rabbi olan Allah, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. 23- O, yaptıklarından sorgulanamaz, ama onlar sorgulanacaklardır. 24- Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki:“Delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler, bundan ötürü de yüz çevirirler. 25- Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik:“Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.”

21. Yüce Allah kudretinin ve azametinin kemalini, her şeyin kendisine boyun eğdiğini söz konusu ettikten sonra yeryüzünden Allah’ın dışında son derece aciz ve hiçbir şeye güç yetiremeyen birtakım ilâhlar edinen müşriklerin bu tutumlarını reddetmektedir. “Ölüleri onlar mı diriltecek?” olumsuz anlamda bir sorudur. Yani edindikleri bu ilâhlar, ölüleri herhangi bir şekilde diriltemezler, haşredemez, bir araya toplayamazlar. Bunu Yüce Allah’ın şu buyrukları açıklamaktadır:“Onlar, Allah’ın yanı sıra hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan ve kendi kendilerine bile bir zarar ve fayda veremeyen, öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar can vermeye gücü yetmeyen ilâhlar edindiler.”(el-Furkan, 25/3); “Kendilerine yardım olunur ümidi ile ondan başka ilahlar edindiler. Onlar, onlara yardım edemezler aksine kendileri, onlar için hazır duran askerlerdir.”(Yâsîn, 36/74-75)
22. Allah’a ortak koşanlar, hiçbir fayda sağlayamayan, hiçbir zararı önleyemeyen yaratılmışlara ibadet ederler ve bütün kemâl kendisinin olan, emir, fayda ve zarar kendi elinde bulunan Yüce Allah’a ihlâsla ibadeti terk ederler. Bu ise Allah’a ortak koşanların ilâhî tevfike mazhar olmayışlarından, bedbahtlıklarından, ileri derecedeki bilgisizliklerinden ve aşırı zulümlerinden dolayıdır. Hiç şüphesiz varlık aleminde nasıl ki bir ve tek Rab var ise aynı şekilde bir ve tek ilâh da yine O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, elbette ikisinin de” hem kendi yapılarında bulunan “düzeni” hem de onlarda bulunan bütün varlıkların düzeni “bozulurdu.” Bunu şöyle açıklayabiliriz: İster ulvi alem, ister sufli alem olsun görüldüğü gibi en mükemmel bir düzen ve bir uyum içerisindedir. Bunda herhangi bir dengesizlik, bir kusur, bir düzensizlik veya tutarsızlık söz konusu değildir. Bu ise bütün kainatın işlerini yönetenin bir ve tek, Rabbinin bir ve tek, ilâhının da bir ve tek olduğunun delilidir. Eğer iki ve daha fazla yönetici ve Rab bulunmuş olsa idi, bu kainatın düzeni bozulur, onu ayakta tutan esaslar yıkılır giderdi. Çünkü iki ve daha fazla olan bu ilâh ve yöneticilerin iradeleri çatışır, birbirlerine karşı çıkarlardı. Onlardan birisi bir şeyi idare edip ihtiyaçlarını karşılamak isterken, diğeri aksini isterdi. Her iki zıt iradenin de bir arada var olması imkânsız bir şeydir. Bunlardan birisinin iradesinin gerçekleşip ötekinin olmaması halinde ise bu durum, iradesi gerçekleşmeyenin aciz olduğuna ve muktedir olmadığına delildir. Bütün işlerde aynı husus etrafında ittifak etmeleri ise imkânsız bir şeydir. O halde tek başına herhangi bir kimsenin karşı koyması söz konusu olmaksızın maksadını var edebilen ve karşı koyabilecek durumdaki bütün güçleri emri altında tutan kimsenin, tek ilâh ve kahhâr olanın, Allah’tan başkası olamayacağı ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah temanu’ delili diye bilinen bu delili şu buyruğunda da şöylece dile getirmektedir:“Allah hiçbir evlat edinmedi. O’nunla birlikte herhangi bir ilâh da yoktur. Eğer olsa idi o takdirde her bir ilâh yarattığını yanına alır, elbette kimisi kimisine üstünlük sağlardı. Allah onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir.”(el-Müminûn, 23/91) Konu ile ilgili iki yorumdan birisine göre Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu kabildendir: “De ki: Onların dedikleri gibi onunla beraber başka ilâhlar olsa idi elbette o zaman Arş sahibine (ulaşıp onu yenmek için) bir yol ararlardı. O, bunların söylediklerinden münezzehtir, pek yücedir, pek büyüktür.”(el-İsrâ, 17/42-43) Bundan dolayı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de şöyle burmaktadır: Bütün mahlukatın tavanı durumunda olup hepsinden geniş ve hepsinden büyük olan “Arşın Rabbi” -ki bunun dışındaki diğer bütün varlıkların Rabbi olması öncelikle söz konusudur- “onların nitelendirmelerinden münezzehtir.” O, tek başına kemâl sahibi olduğundan dolayı bütün eksikliklerden münezzehtir. O, inkârcı kâfirlerin ileri sürdüğü şekilde evlat ve eş edinmekten herhangi bir şekilde ortak edinmekten, yücedir, münezzehtir.
23. “O” azamet, izzet ve kudretinin kemalinden dolayı “yaptıklarından sorgulanamaz” Hiç kimse de O’na karşı koyamaz, karşı çıkamaz. Ne sözlü olarak ne de fiili olarak. Hikmetinin kemâli, her şeyi yerli yerine koyması, sağlam yapması, aklın güzel gördüğü her bir şeyi en güzel ve mükemmel şekilde yapması dolayısı ile O’na herhangi bir soru yöneltilemez. Çünkü O’nun yaratmasında herhangi bir dengesizlik ve tutarsızlık yoktur. “Ama onlar” yani bütün yaratılmışlar, yaptıkları ve söylediklerinden dolayı “sorgulanacaklardır.” Çünkü onlar acizdir, muhtaçtır ve Allah’ın kullarıdırlar. Onların fiilleri ve davranışları sorgulanmayı hak eder. Onların kendi öz nefislerinde olsun, başkalarında olsun zerre ağırlığı kadar dahi bir tasarrufları yoktur.
24. Daha sonra Yüce Allah, müşriklerin durumlarının çirkinliğini ve Allah’tan başka birtakım ilâhlar edindiklerini tekrar söz konusu ederek onları azarlamak ve yaptıklarının kötülüğünü başlarına kakmak üzere:“Yoksa O’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: Delilinizi getirin” buyurmaktadır. Yani yaptığınız işin ve kanaatlerinizin doğruluğuna dair belgeniz, deliliniz varsa ortaya koyun. Ancak bunu delillendirmeye asla imkanları olmayacaktır. Aksine onların ortak koşmalarının batıl olduğunun kat’i delilleri ortadadır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“İşte benimle beraber olanların kitabı da benden öncekilerin kitabı da ortadadır.” Bütün kitaplar ve şeriatler, benim size söylemiş olduğum şirkin batıl olduğu gerçeğinin doğruluğunu ittifakla ortaya koymaktadır. İşte her şeyden aklî ve nakli deliller ile söz eden Allah’ın Kitabı! İşte daha önce indirilmiş olan bütün kitaplar, benim bu söylediklerimin belgeleridir, delilleridir. Onların izledikleri yolun batıl olduğuna dair onlara karşı kat’i delil ve belgelerin ortaya konulduğu açıkça anlaşıldığına göre onların kendi lehlerine ileri sürebilecekleri herhangi bir delilleri olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Çünkü kat’i delil, kesinlikle ona karşı çıkabilecek bir delil bulunmayan delildir. Aksi takdirde kat’i olamaz. Eğer birtakım karşı çıkışlar bulunacak olsa dahi, bunlar hak adına hiçbir şey ifade edemeyen bazı şüphelerden öteye gidemezler. “Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler.” Yani onlar, bu tutturdukları yolu geçmişlerini taklit ederek sürdürmektedirler. Yoksa herhangi bir bilgi ya da hidâyete sahip oldukları için tartışmıyorlar. Onların hakkı bilmeyişleri ise hakkın gizliliği ya da kapalılığından dolayı değildir. Bu, onların haktan yüz çevirmelerinden dolayıdır. Aksi takdirde onlar hakka asgari bir şekilde dahi durup bakacak olsalar, gâyet açık ve seçik bir şekilde hakkı batıldan ayırt edebileceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Bundan ötürü de yüz yüz çevirirler” buyurmaktadır.
25. Şanı Yüce Allah, öncekilerin kitabına atıfta bulunup bu meselenin açılığa kavuşturulması hususunda onlara başvurmayı emrettiğinden dolayı bu âyet-i kerimede de bu hususu en ileri derecede beyan etmektedir:“Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: “Benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.” Senden önceki bütün peygamberlerin risaletlerinin ve onlarla birlikte gönderilmiş kitapların özü ve esası, Yüce Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere bir ve tek olarak ibadet etme emridir; O’nun hak mabud, yegane ilâh olduğunu, O’nun dışındaki varlıklara ibadet etmenin de batıl olduğunun bir açıklamasıdır.

26- “Rahman evlat edindi” dediler. O, bundan münezzehtir. Bilakis onlar, şerefli kullardır. 27- Sözleri ile O’nun önüne geçmezler. Onlar, O’nun emri gereğince iş görürler. 28- O, onların önündekini de arkalarındakini de bilir. O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler. Onlar O’nun korkusundan titrerler. 29- Onlardan kim:“Ben O’nun yanı sıra bir ilâhım” derse, Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.

26. Yüce Allah, peygamberi yalanlayan müşriklerin kıt akıllılıklarını ve onların -kahrolasıcalar- Yüce Allah’ın evlat edindiğini iddia ederek: Melekler, Allah’ın kızlarıdır, dediklerini haber vermektedir. Allah, onların bu iddialarından yüce ve münezzehtir. Ayrıca Yüce Allah, meleklerin niteliklerini de bize haber vermekte ve onların Allah’ın kulları olduklarını, O’nu rab tanıdıklarının ve O’nun tarafından idare olunduklarını da haber vermektedir. Meleklerin yönetimde herhangi bir ortaklıkları ve payları yoktur. Onlar Allah katında şerefli ve üstün kılınmış varlıklardır. Allah, onları lütuf, ihsan ve rahmetinin bir tecellisi olarak bu şekilde şerefli kılınmış kullar haline getirmiştir. Çünkü Yüce Allah, onları pek çok faziletlerle donatıp kötülüklerden arındırmakla beraber birtakım özelliklere de sahip kılmıştır. O nedenle melekler Yüce Allah’a karşı edebe son derece riâyet ederler, O’nun bütün emirlerine de uyarlar.
27. “Sözleri ile O’nun önüne geçemezler.” Yüce Allah’ın mülkünün ve egemenliği altında bulunan varlıkların işlerinin idaresi ile ilgili olarak Yüce Allah bir söz söylemeden onlar bir şey söylemezler. Çünkü onların edebi kemal derecesindedir ve Yüce Allah’ın hikmet ve ilminin kemalini de bilmektedirler. “Onlar, O’nun emri gereğince iş görürler.” O, onlara ne emrederse onu ifa ederler. Onlara nasıl bir görev verirse onu yerine getirirler. Bir göz kırpacak an kadar dahi O’na isyan etmezler. Allah’ın emri olmaksızın kendi arzu ve isteklerine göre hiçbir iş yapmazlar.
28. Bununla birlikte Yüce Allah, onları bilgisi ile tamamen kuşatmıştır:“Onların önündekini de arkalarındakini de bilir.” Yani onların geçmiş ve gelecekteki bütün hallerini bilir. Onlar O’nun emir ve idaresinin dışına çıkamadıkları gibi herhangi bir şekilde O’nun bilgisi dışına da çıkamazlar. Onların niteliklerinin ayrıntıları arasında yer alan söz söylemede O’nun önüne geçmemelerinin bir gereği olarak O’nun izin ve rızası olmaksızın kimseye şefaat etmezler. Kendilerine izin verir ve hakkında şefaatçi olacakları kimseden razı olursa, o takdirde ona şefaat ederler. Ancak şanı Yüce Allah, yalnız kendisi için ihlâsla yapılmış ve Rasûlüne tâbi olunmuş söz ve amellerden razı olur, onları kabul eder. Bu âyet-i kerime şefaatin sabit olduğunun ve meleklerin de şefaat edeceğinin delilleri arasındadır. “Onlar O’nun korkusundan titrerler.” O’nun celal ve azametinin önünde boyun bükmüş, izzet ve cemali karşısında yüzleri itaat ve zilletle eğilmiştir.
29. Şanı Yüce Allah, sahip oldukları nitelikleri zikretmek suretiyle onların hiçbir şekilde ulûhiyette haklarının olmadığını ve herhangi bir şekilde kendilerine kulluğu hak etmediklerini zikrettikten sonra onlar arasından herhangi bir kimsenin sadece kuru bir iddia bile olsa uluhiyyette pay sahibi olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Faraza “onlardan kim: Ben O’nun yanı sıra bir ilâhım, derse Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.” Eksik, bütün yönleri ile Yüce Allah’a muhtaç olan bir varlığın, uluhiyet ve rububiyetin özelliklerinde Allah’a ortak olduğunu iddia etmesinden daha büyük bir zulüm olabilir mi?

26- “Rahman evlat edindi” dediler. O, bundan münezzehtir. Bilakis onlar, şerefli kullardır. 27- Sözleri ile O’nun önüne geçmezler. Onlar, O’nun emri gereğince iş görürler. 28- O, onların önündekini de arkalarındakini de bilir. O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler. Onlar O’nun korkusundan titrerler. 29- Onlardan kim:“Ben O’nun yanı sıra bir ilâhım” derse, Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.

26. Yüce Allah, peygamberi yalanlayan müşriklerin kıt akıllılıklarını ve onların -kahrolasıcalar- Yüce Allah’ın evlat edindiğini iddia ederek: Melekler, Allah’ın kızlarıdır, dediklerini haber vermektedir. Allah, onların bu iddialarından yüce ve münezzehtir. Ayrıca Yüce Allah, meleklerin niteliklerini de bize haber vermekte ve onların Allah’ın kulları olduklarını, O’nu rab tanıdıklarının ve O’nun tarafından idare olunduklarını da haber vermektedir. Meleklerin yönetimde herhangi bir ortaklıkları ve payları yoktur. Onlar Allah katında şerefli ve üstün kılınmış varlıklardır. Allah, onları lütuf, ihsan ve rahmetinin bir tecellisi olarak bu şekilde şerefli kılınmış kullar haline getirmiştir. Çünkü Yüce Allah, onları pek çok faziletlerle donatıp kötülüklerden arındırmakla beraber birtakım özelliklere de sahip kılmıştır. O nedenle melekler Yüce Allah’a karşı edebe son derece riâyet ederler, O’nun bütün emirlerine de uyarlar.
27. “Sözleri ile O’nun önüne geçemezler.” Yüce Allah’ın mülkünün ve egemenliği altında bulunan varlıkların işlerinin idaresi ile ilgili olarak Yüce Allah bir söz söylemeden onlar bir şey söylemezler. Çünkü onların edebi kemal derecesindedir ve Yüce Allah’ın hikmet ve ilminin kemalini de bilmektedirler. “Onlar, O’nun emri gereğince iş görürler.” O, onlara ne emrederse onu ifa ederler. Onlara nasıl bir görev verirse onu yerine getirirler. Bir göz kırpacak an kadar dahi O’na isyan etmezler. Allah’ın emri olmaksızın kendi arzu ve isteklerine göre hiçbir iş yapmazlar.
28. Bununla birlikte Yüce Allah, onları bilgisi ile tamamen kuşatmıştır:“Onların önündekini de arkalarındakini de bilir.” Yani onların geçmiş ve gelecekteki bütün hallerini bilir. Onlar O’nun emir ve idaresinin dışına çıkamadıkları gibi herhangi bir şekilde O’nun bilgisi dışına da çıkamazlar. Onların niteliklerinin ayrıntıları arasında yer alan söz söylemede O’nun önüne geçmemelerinin bir gereği olarak O’nun izin ve rızası olmaksızın kimseye şefaat etmezler. Kendilerine izin verir ve hakkında şefaatçi olacakları kimseden razı olursa, o takdirde ona şefaat ederler. Ancak şanı Yüce Allah, yalnız kendisi için ihlâsla yapılmış ve Rasûlüne tâbi olunmuş söz ve amellerden razı olur, onları kabul eder. Bu âyet-i kerime şefaatin sabit olduğunun ve meleklerin de şefaat edeceğinin delilleri arasındadır. “Onlar O’nun korkusundan titrerler.” O’nun celal ve azametinin önünde boyun bükmüş, izzet ve cemali karşısında yüzleri itaat ve zilletle eğilmiştir.
29. Şanı Yüce Allah, sahip oldukları nitelikleri zikretmek suretiyle onların hiçbir şekilde ulûhiyette haklarının olmadığını ve herhangi bir şekilde kendilerine kulluğu hak etmediklerini zikrettikten sonra onlar arasından herhangi bir kimsenin sadece kuru bir iddia bile olsa uluhiyyette pay sahibi olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Faraza “onlardan kim: Ben O’nun yanı sıra bir ilâhım, derse Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.” Eksik, bütün yönleri ile Yüce Allah’a muhtaç olan bir varlığın, uluhiyet ve rububiyetin özelliklerinde Allah’a ortak olduğunu iddia etmesinden daha büyük bir zulüm olabilir mi?

26- “Rahman evlat edindi” dediler. O, bundan münezzehtir. Bilakis onlar, şerefli kullardır. 27- Sözleri ile O’nun önüne geçmezler. Onlar, O’nun emri gereğince iş görürler. 28- O, onların önündekini de arkalarındakini de bilir. O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler. Onlar O’nun korkusundan titrerler. 29- Onlardan kim:“Ben O’nun yanı sıra bir ilâhım” derse, Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.

26. Yüce Allah, peygamberi yalanlayan müşriklerin kıt akıllılıklarını ve onların -kahrolasıcalar- Yüce Allah’ın evlat edindiğini iddia ederek: Melekler, Allah’ın kızlarıdır, dediklerini haber vermektedir. Allah, onların bu iddialarından yüce ve münezzehtir. Ayrıca Yüce Allah, meleklerin niteliklerini de bize haber vermekte ve onların Allah’ın kulları olduklarını, O’nu rab tanıdıklarının ve O’nun tarafından idare olunduklarını da haber vermektedir. Meleklerin yönetimde herhangi bir ortaklıkları ve payları yoktur. Onlar Allah katında şerefli ve üstün kılınmış varlıklardır. Allah, onları lütuf, ihsan ve rahmetinin bir tecellisi olarak bu şekilde şerefli kılınmış kullar haline getirmiştir. Çünkü Yüce Allah, onları pek çok faziletlerle donatıp kötülüklerden arındırmakla beraber birtakım özelliklere de sahip kılmıştır. O nedenle melekler Yüce Allah’a karşı edebe son derece riâyet ederler, O’nun bütün emirlerine de uyarlar.
27. “Sözleri ile O’nun önüne geçemezler.” Yüce Allah’ın mülkünün ve egemenliği altında bulunan varlıkların işlerinin idaresi ile ilgili olarak Yüce Allah bir söz söylemeden onlar bir şey söylemezler. Çünkü onların edebi kemal derecesindedir ve Yüce Allah’ın hikmet ve ilminin kemalini de bilmektedirler. “Onlar, O’nun emri gereğince iş görürler.” O, onlara ne emrederse onu ifa ederler. Onlara nasıl bir görev verirse onu yerine getirirler. Bir göz kırpacak an kadar dahi O’na isyan etmezler. Allah’ın emri olmaksızın kendi arzu ve isteklerine göre hiçbir iş yapmazlar.
28. Bununla birlikte Yüce Allah, onları bilgisi ile tamamen kuşatmıştır:“Onların önündekini de arkalarındakini de bilir.” Yani onların geçmiş ve gelecekteki bütün hallerini bilir. Onlar O’nun emir ve idaresinin dışına çıkamadıkları gibi herhangi bir şekilde O’nun bilgisi dışına da çıkamazlar. Onların niteliklerinin ayrıntıları arasında yer alan söz söylemede O’nun önüne geçmemelerinin bir gereği olarak O’nun izin ve rızası olmaksızın kimseye şefaat etmezler. Kendilerine izin verir ve hakkında şefaatçi olacakları kimseden razı olursa, o takdirde ona şefaat ederler. Ancak şanı Yüce Allah, yalnız kendisi için ihlâsla yapılmış ve Rasûlüne tâbi olunmuş söz ve amellerden razı olur, onları kabul eder. Bu âyet-i kerime şefaatin sabit olduğunun ve meleklerin de şefaat edeceğinin delilleri arasındadır. “Onlar O’nun korkusundan titrerler.” O’nun celal ve azametinin önünde boyun bükmüş, izzet ve cemali karşısında yüzleri itaat ve zilletle eğilmiştir.
29. Şanı Yüce Allah, sahip oldukları nitelikleri zikretmek suretiyle onların hiçbir şekilde ulûhiyette haklarının olmadığını ve herhangi bir şekilde kendilerine kulluğu hak etmediklerini zikrettikten sonra onlar arasından herhangi bir kimsenin sadece kuru bir iddia bile olsa uluhiyyette pay sahibi olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Faraza “onlardan kim: Ben O’nun yanı sıra bir ilâhım, derse Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.” Eksik, bütün yönleri ile Yüce Allah’a muhtaç olan bir varlığın, uluhiyet ve rububiyetin özelliklerinde Allah’a ortak olduğunu iddia etmesinden daha büyük bir zulüm olabilir mi?

26- “Rahman evlat edindi” dediler. O, bundan münezzehtir. Bilakis onlar, şerefli kullardır. 27- Sözleri ile O’nun önüne geçmezler. Onlar, O’nun emri gereğince iş görürler. 28- O, onların önündekini de arkalarındakini de bilir. O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler. Onlar O’nun korkusundan titrerler. 29- Onlardan kim:“Ben O’nun yanı sıra bir ilâhım” derse, Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.

26. Yüce Allah, peygamberi yalanlayan müşriklerin kıt akıllılıklarını ve onların -kahrolasıcalar- Yüce Allah’ın evlat edindiğini iddia ederek: Melekler, Allah’ın kızlarıdır, dediklerini haber vermektedir. Allah, onların bu iddialarından yüce ve münezzehtir. Ayrıca Yüce Allah, meleklerin niteliklerini de bize haber vermekte ve onların Allah’ın kulları olduklarını, O’nu rab tanıdıklarının ve O’nun tarafından idare olunduklarını da haber vermektedir. Meleklerin yönetimde herhangi bir ortaklıkları ve payları yoktur. Onlar Allah katında şerefli ve üstün kılınmış varlıklardır. Allah, onları lütuf, ihsan ve rahmetinin bir tecellisi olarak bu şekilde şerefli kılınmış kullar haline getirmiştir. Çünkü Yüce Allah, onları pek çok faziletlerle donatıp kötülüklerden arındırmakla beraber birtakım özelliklere de sahip kılmıştır. O nedenle melekler Yüce Allah’a karşı edebe son derece riâyet ederler, O’nun bütün emirlerine de uyarlar.
27. “Sözleri ile O’nun önüne geçemezler.” Yüce Allah’ın mülkünün ve egemenliği altında bulunan varlıkların işlerinin idaresi ile ilgili olarak Yüce Allah bir söz söylemeden onlar bir şey söylemezler. Çünkü onların edebi kemal derecesindedir ve Yüce Allah’ın hikmet ve ilminin kemalini de bilmektedirler. “Onlar, O’nun emri gereğince iş görürler.” O, onlara ne emrederse onu ifa ederler. Onlara nasıl bir görev verirse onu yerine getirirler. Bir göz kırpacak an kadar dahi O’na isyan etmezler. Allah’ın emri olmaksızın kendi arzu ve isteklerine göre hiçbir iş yapmazlar.
28. Bununla birlikte Yüce Allah, onları bilgisi ile tamamen kuşatmıştır:“Onların önündekini de arkalarındakini de bilir.” Yani onların geçmiş ve gelecekteki bütün hallerini bilir. Onlar O’nun emir ve idaresinin dışına çıkamadıkları gibi herhangi bir şekilde O’nun bilgisi dışına da çıkamazlar. Onların niteliklerinin ayrıntıları arasında yer alan söz söylemede O’nun önüne geçmemelerinin bir gereği olarak O’nun izin ve rızası olmaksızın kimseye şefaat etmezler. Kendilerine izin verir ve hakkında şefaatçi olacakları kimseden razı olursa, o takdirde ona şefaat ederler. Ancak şanı Yüce Allah, yalnız kendisi için ihlâsla yapılmış ve Rasûlüne tâbi olunmuş söz ve amellerden razı olur, onları kabul eder. Bu âyet-i kerime şefaatin sabit olduğunun ve meleklerin de şefaat edeceğinin delilleri arasındadır. “Onlar O’nun korkusundan titrerler.” O’nun celal ve azametinin önünde boyun bükmüş, izzet ve cemali karşısında yüzleri itaat ve zilletle eğilmiştir.
29. Şanı Yüce Allah, sahip oldukları nitelikleri zikretmek suretiyle onların hiçbir şekilde ulûhiyette haklarının olmadığını ve herhangi bir şekilde kendilerine kulluğu hak etmediklerini zikrettikten sonra onlar arasından herhangi bir kimsenin sadece kuru bir iddia bile olsa uluhiyyette pay sahibi olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Faraza “onlardan kim: Ben O’nun yanı sıra bir ilâhım, derse Biz böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.” Eksik, bütün yönleri ile Yüce Allah’a muhtaç olan bir varlığın, uluhiyet ve rububiyetin özelliklerinde Allah’a ortak olduğunu iddia etmesinden daha büyük bir zulüm olabilir mi?

30- Kâfirler görmedi mi ki gökler ve yer yapışık idi de biz onları ayırdık ve canlı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ imana gelmezler mi?

30. Yani şu Rablerini inkâr ederek kâfir olanlar, yalnız O’na ihlâsla kulluk etmeyi reddedenler, her türlü hamde layık, lütuf ve kerem sahibi, yegane mabud olan yüce Rabbin varlığına delalet edecek hususları müşahade edip görmüyorlar mı? Onlar göğün ve arzı gözlemleyecek olurlarsa, her ikisinin de birbirine bir zamanlar bitişik ve yapışık olduklarını göreceklerdir. Gökte bulut ve yağmur diye bir şey yoktu. Bu yer ise cansız ve hareketsizdi. Bitki namına üzerinde bir şey bulunmuyordu. Biz semayı yağmur ile yeri de bitkiler ile yarıp ayırdık. Göklerde daha önce tek bir bulut parçası dahi yokken orada bulutlar var ettiğini, bu bulutlara bol bol su yükledikten sonra da onları her bir yanı kuruyup toz toprak olmuş, suya hasret kalmış çorak bir beldeye sürdüğünü, bulutlardan oraya yağmur yağdırdıktan sonra oranın sarsılarak harekete geçtiğini, kabardığını, çeşitli şekillerde ve birçok menfaatler ihtiva eden göz kamaştırıcı her bir çiftten türlü türlü ekinler bitirdiğini görmüyorlar mı? Bütün bunlar şanı Yüce Allah’ın hak ilâh olduğuna, O’nun dışındakilerin ise batıl olduklarına, O’nun ölüleri dirilteceğine, Rahman ve Rahim olduğuna delil değil mi? İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Hâlâ” herhangi bir şüphe ve şirk ihtiva etmeyen, doğru bir şekilde “imana gelmezler mi?” diye buyurmaktadır.
aha sonra Yüce Allah afaki (dış dünyadaki) delilleri sayarak şöyle buyurmaktadır: