Vegere rûpela Tefsîr-i Sa'dî

Tefsîra Sûreya Hadîd — Ebdurehman b. Nasir es-Se’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

29 ayetRûpel 1 / 2

1- Göklerde ve yerde olanlar, Allah’ı tesbih ederler. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. O, hayat verir ve öldürür. O, her şeye gücü yetendir. 3- O, hem ilktir, hem sondur; hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi en iyi bilendir. 4- O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine istivâ edendir. O, yere gireni de oradan çıkanı da, gökten ineni de oraya yükseleni de bilir. Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 5- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Bütün işler Allah’a döndürülecektir. 6- Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. O, kalplerde olanları çok iyi bilendir.

(Medine’de inmiştir. 29 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah, azamet ve celalini, egemenliğinin genişliğini, göklerde ve yerde bulunan konuşan ve konuşmayan bütün canlı ve cansızların, Rablerini hamd ile tesbih edip celâline yakışmayan şeylerden O’nu tenzih ettiklerini haber vermektedir. Hepsinin Rablerine itaat edip izzetine boyun eğdiklerini, bunların üzerinde hikmetinin etkilerinin açıkça görüldüğünü bildirmektedir. Bundan dolayı da:“O, Azîzdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Bu buyruk ile ulvi ve süfli âlemdeki bütün yaratıkların bütün hallerinde Rablerine muhtaç oldukları ve bunun hepsi için geçerli olduğu beyan edildiği gibi; O’nun izzetinin her şeye boyun eğdirdiği ve O’nun hikmetinin hem yaratmasında hem de emrinde her şeyi kapsadığını açıklamaktadır. Daha sonra Yüce Allah, mülk ve hükümranlığının genelliğini de haber vererek şöyle buyurmaktadır:
2. Yani bütün yaratıkları yaratan, rızıklarını veren, kudreti ile bütün işlerini çekip çeviren O’dur. “O, her şeye gücü yetendir.”
3. “O hem” kendisinden önce hiçbir şey bulunmayan “ilktir, hem” kendisinden sonra hiçbir şey bâkî kalmayacak olan “sondur. Hem” kendisinin üstünde hiçbir şey bulunmayan “zâhirdir, hem” kendisinden öte hiçbir şey var olmayan “bâtındır.” “O, her şeyi en iyi bilendir.” O’nun ilmi zâhirdekileri de bâtındakileri de, gizli ve saklı olanları da, öncekileri de sonrakileri de bütünüyle kuşatmıştır.
4. “O gökleri ve yeri” ilki pazar, sonuncusu da cuma günü olmak üzere “altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine” celâline yakışır şekilde “istivâ edendir.” Bütün yaratılmışların üstündedir. "O,” tohum, hayvan, yağmur vb. gibi “yere gireni de oradan” bitki, ağaç, canlı vb. gibi “çıkanı da, gökten” melek, ilâhî takdir, rızık vb. gibi “ineni de oraya” melekler, ruhlar, dualar, ameller vb. gibi “yükseleni de bilir.”“Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Üç kişi fısıldaştığında mutlaka O, onların dördüncüleridir. Beş kişi olmasınlar mutlaka O, onların altıncılarıdır. İster bundan daha az ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir.”(el-Mücâdele, 58/7) Buradaki “beraber oluş”, ilim ve haberdar olmak anlamındaki beraberliktir. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla amellerin karşılığını vereceğini hem vaat hem tehdit anlamında bildirmektedir:“Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Yani O, yaptığınız amelleri, bu amellerin kaynaklandığı iyi ve kötü hallerinizi çok iyi görendir. Bu yüzden bu amellerinizi tespit etmektedir ve onların karşılığını size verecektir.
5. Bunlar mülkiyetleri itibari ile O’nun olduğu gibi, O’nun tarafından yaratılmışlardır ve hepsi de O’nun kullarıdır. Onlarda dilediği şekilde, Rabbânî hikmetine uygun olarak cereyan eden kaderî ve şer’î emirleri ile tasarrufta bulunan O’dur. Ameller de amellerde bulunanlar da dahil “bütün işler Allah’a döndürülecektir.” Kullar kendisine arz olunacak, O da iyiyi kötüden ayırt edecektir. İyilikte bulunan kimseye iyiliğinin, kötülükte bulunan kimseye de kötülüğünün karşılığını verecektir.
6. Yani geceyi gündüzün üzerine getirir ve böylelikle gece karanlığı yaratıkları örter. Hareketten kesilir ve sükûn bulurlar. Sonra da gündüzü gecenin üzerine getirir, yeryüzündeki karanlık gider ve ortalık aydınlanır. Kullar harekete geçerler. Maslahatlarını gerçekleştirmeye ve geçimlerini sağlamaya koyulurlar. Yüce Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye bürüyüp durur. Eksiltmek, artırmak, uzatmak ve kısaltmak sureti ile bunların yerlerini değiştirip durur. Nihâyet bu yolla mevsimler meydana gelir, zamanın akışı doğru bir şekilde sağlanmış olur ve bu yolla pekçok maslahatlar da gerçekleşir. Kullarına gizli ve açık nimetleri ihsan eden, pek cömert, lütfu pek bol, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne büyüktür, ne yücedir! “O kalplerde olanları” bütün mahlukatın kalplerinde bulunanı “çok iyi bilendir.” O bakımdan ehil olduğunu bildiği kimselere ilâhî tevfikini verir, hidâyetine lâyık olmadığını bildiği kimseleri de yardımsız bırakır.

1- Göklerde ve yerde olanlar, Allah’ı tesbih ederler. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. O, hayat verir ve öldürür. O, her şeye gücü yetendir. 3- O, hem ilktir, hem sondur; hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi en iyi bilendir. 4- O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine istivâ edendir. O, yere gireni de oradan çıkanı da, gökten ineni de oraya yükseleni de bilir. Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 5- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Bütün işler Allah’a döndürülecektir. 6- Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. O, kalplerde olanları çok iyi bilendir.

(Medine’de inmiştir. 29 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah, azamet ve celalini, egemenliğinin genişliğini, göklerde ve yerde bulunan konuşan ve konuşmayan bütün canlı ve cansızların, Rablerini hamd ile tesbih edip celâline yakışmayan şeylerden O’nu tenzih ettiklerini haber vermektedir. Hepsinin Rablerine itaat edip izzetine boyun eğdiklerini, bunların üzerinde hikmetinin etkilerinin açıkça görüldüğünü bildirmektedir. Bundan dolayı da:“O, Azîzdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Bu buyruk ile ulvi ve süfli âlemdeki bütün yaratıkların bütün hallerinde Rablerine muhtaç oldukları ve bunun hepsi için geçerli olduğu beyan edildiği gibi; O’nun izzetinin her şeye boyun eğdirdiği ve O’nun hikmetinin hem yaratmasında hem de emrinde her şeyi kapsadığını açıklamaktadır. Daha sonra Yüce Allah, mülk ve hükümranlığının genelliğini de haber vererek şöyle buyurmaktadır:
2. Yani bütün yaratıkları yaratan, rızıklarını veren, kudreti ile bütün işlerini çekip çeviren O’dur. “O, her şeye gücü yetendir.”
3. “O hem” kendisinden önce hiçbir şey bulunmayan “ilktir, hem” kendisinden sonra hiçbir şey bâkî kalmayacak olan “sondur. Hem” kendisinin üstünde hiçbir şey bulunmayan “zâhirdir, hem” kendisinden öte hiçbir şey var olmayan “bâtındır.” “O, her şeyi en iyi bilendir.” O’nun ilmi zâhirdekileri de bâtındakileri de, gizli ve saklı olanları da, öncekileri de sonrakileri de bütünüyle kuşatmıştır.
4. “O gökleri ve yeri” ilki pazar, sonuncusu da cuma günü olmak üzere “altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine” celâline yakışır şekilde “istivâ edendir.” Bütün yaratılmışların üstündedir. "O,” tohum, hayvan, yağmur vb. gibi “yere gireni de oradan” bitki, ağaç, canlı vb. gibi “çıkanı da, gökten” melek, ilâhî takdir, rızık vb. gibi “ineni de oraya” melekler, ruhlar, dualar, ameller vb. gibi “yükseleni de bilir.”“Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Üç kişi fısıldaştığında mutlaka O, onların dördüncüleridir. Beş kişi olmasınlar mutlaka O, onların altıncılarıdır. İster bundan daha az ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir.”(el-Mücâdele, 58/7) Buradaki “beraber oluş”, ilim ve haberdar olmak anlamındaki beraberliktir. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla amellerin karşılığını vereceğini hem vaat hem tehdit anlamında bildirmektedir:“Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Yani O, yaptığınız amelleri, bu amellerin kaynaklandığı iyi ve kötü hallerinizi çok iyi görendir. Bu yüzden bu amellerinizi tespit etmektedir ve onların karşılığını size verecektir.
5. Bunlar mülkiyetleri itibari ile O’nun olduğu gibi, O’nun tarafından yaratılmışlardır ve hepsi de O’nun kullarıdır. Onlarda dilediği şekilde, Rabbânî hikmetine uygun olarak cereyan eden kaderî ve şer’î emirleri ile tasarrufta bulunan O’dur. Ameller de amellerde bulunanlar da dahil “bütün işler Allah’a döndürülecektir.” Kullar kendisine arz olunacak, O da iyiyi kötüden ayırt edecektir. İyilikte bulunan kimseye iyiliğinin, kötülükte bulunan kimseye de kötülüğünün karşılığını verecektir.
6. Yani geceyi gündüzün üzerine getirir ve böylelikle gece karanlığı yaratıkları örter. Hareketten kesilir ve sükûn bulurlar. Sonra da gündüzü gecenin üzerine getirir, yeryüzündeki karanlık gider ve ortalık aydınlanır. Kullar harekete geçerler. Maslahatlarını gerçekleştirmeye ve geçimlerini sağlamaya koyulurlar. Yüce Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye bürüyüp durur. Eksiltmek, artırmak, uzatmak ve kısaltmak sureti ile bunların yerlerini değiştirip durur. Nihâyet bu yolla mevsimler meydana gelir, zamanın akışı doğru bir şekilde sağlanmış olur ve bu yolla pekçok maslahatlar da gerçekleşir. Kullarına gizli ve açık nimetleri ihsan eden, pek cömert, lütfu pek bol, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne büyüktür, ne yücedir! “O kalplerde olanları” bütün mahlukatın kalplerinde bulunanı “çok iyi bilendir.” O bakımdan ehil olduğunu bildiği kimselere ilâhî tevfikini verir, hidâyetine lâyık olmadığını bildiği kimseleri de yardımsız bırakır.

1- Göklerde ve yerde olanlar, Allah’ı tesbih ederler. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. O, hayat verir ve öldürür. O, her şeye gücü yetendir. 3- O, hem ilktir, hem sondur; hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi en iyi bilendir. 4- O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine istivâ edendir. O, yere gireni de oradan çıkanı da, gökten ineni de oraya yükseleni de bilir. Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 5- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Bütün işler Allah’a döndürülecektir. 6- Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. O, kalplerde olanları çok iyi bilendir.

(Medine’de inmiştir. 29 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah, azamet ve celalini, egemenliğinin genişliğini, göklerde ve yerde bulunan konuşan ve konuşmayan bütün canlı ve cansızların, Rablerini hamd ile tesbih edip celâline yakışmayan şeylerden O’nu tenzih ettiklerini haber vermektedir. Hepsinin Rablerine itaat edip izzetine boyun eğdiklerini, bunların üzerinde hikmetinin etkilerinin açıkça görüldüğünü bildirmektedir. Bundan dolayı da:“O, Azîzdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Bu buyruk ile ulvi ve süfli âlemdeki bütün yaratıkların bütün hallerinde Rablerine muhtaç oldukları ve bunun hepsi için geçerli olduğu beyan edildiği gibi; O’nun izzetinin her şeye boyun eğdirdiği ve O’nun hikmetinin hem yaratmasında hem de emrinde her şeyi kapsadığını açıklamaktadır. Daha sonra Yüce Allah, mülk ve hükümranlığının genelliğini de haber vererek şöyle buyurmaktadır:
2. Yani bütün yaratıkları yaratan, rızıklarını veren, kudreti ile bütün işlerini çekip çeviren O’dur. “O, her şeye gücü yetendir.”
3. “O hem” kendisinden önce hiçbir şey bulunmayan “ilktir, hem” kendisinden sonra hiçbir şey bâkî kalmayacak olan “sondur. Hem” kendisinin üstünde hiçbir şey bulunmayan “zâhirdir, hem” kendisinden öte hiçbir şey var olmayan “bâtındır.” “O, her şeyi en iyi bilendir.” O’nun ilmi zâhirdekileri de bâtındakileri de, gizli ve saklı olanları da, öncekileri de sonrakileri de bütünüyle kuşatmıştır.
4. “O gökleri ve yeri” ilki pazar, sonuncusu da cuma günü olmak üzere “altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine” celâline yakışır şekilde “istivâ edendir.” Bütün yaratılmışların üstündedir. "O,” tohum, hayvan, yağmur vb. gibi “yere gireni de oradan” bitki, ağaç, canlı vb. gibi “çıkanı da, gökten” melek, ilâhî takdir, rızık vb. gibi “ineni de oraya” melekler, ruhlar, dualar, ameller vb. gibi “yükseleni de bilir.”“Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Üç kişi fısıldaştığında mutlaka O, onların dördüncüleridir. Beş kişi olmasınlar mutlaka O, onların altıncılarıdır. İster bundan daha az ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir.”(el-Mücâdele, 58/7) Buradaki “beraber oluş”, ilim ve haberdar olmak anlamındaki beraberliktir. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla amellerin karşılığını vereceğini hem vaat hem tehdit anlamında bildirmektedir:“Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Yani O, yaptığınız amelleri, bu amellerin kaynaklandığı iyi ve kötü hallerinizi çok iyi görendir. Bu yüzden bu amellerinizi tespit etmektedir ve onların karşılığını size verecektir.
5. Bunlar mülkiyetleri itibari ile O’nun olduğu gibi, O’nun tarafından yaratılmışlardır ve hepsi de O’nun kullarıdır. Onlarda dilediği şekilde, Rabbânî hikmetine uygun olarak cereyan eden kaderî ve şer’î emirleri ile tasarrufta bulunan O’dur. Ameller de amellerde bulunanlar da dahil “bütün işler Allah’a döndürülecektir.” Kullar kendisine arz olunacak, O da iyiyi kötüden ayırt edecektir. İyilikte bulunan kimseye iyiliğinin, kötülükte bulunan kimseye de kötülüğünün karşılığını verecektir.
6. Yani geceyi gündüzün üzerine getirir ve böylelikle gece karanlığı yaratıkları örter. Hareketten kesilir ve sükûn bulurlar. Sonra da gündüzü gecenin üzerine getirir, yeryüzündeki karanlık gider ve ortalık aydınlanır. Kullar harekete geçerler. Maslahatlarını gerçekleştirmeye ve geçimlerini sağlamaya koyulurlar. Yüce Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye bürüyüp durur. Eksiltmek, artırmak, uzatmak ve kısaltmak sureti ile bunların yerlerini değiştirip durur. Nihâyet bu yolla mevsimler meydana gelir, zamanın akışı doğru bir şekilde sağlanmış olur ve bu yolla pekçok maslahatlar da gerçekleşir. Kullarına gizli ve açık nimetleri ihsan eden, pek cömert, lütfu pek bol, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne büyüktür, ne yücedir! “O kalplerde olanları” bütün mahlukatın kalplerinde bulunanı “çok iyi bilendir.” O bakımdan ehil olduğunu bildiği kimselere ilâhî tevfikini verir, hidâyetine lâyık olmadığını bildiği kimseleri de yardımsız bırakır.

1- Göklerde ve yerde olanlar, Allah’ı tesbih ederler. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. O, hayat verir ve öldürür. O, her şeye gücü yetendir. 3- O, hem ilktir, hem sondur; hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi en iyi bilendir. 4- O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine istivâ edendir. O, yere gireni de oradan çıkanı da, gökten ineni de oraya yükseleni de bilir. Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 5- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Bütün işler Allah’a döndürülecektir. 6- Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. O, kalplerde olanları çok iyi bilendir.

(Medine’de inmiştir. 29 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah, azamet ve celalini, egemenliğinin genişliğini, göklerde ve yerde bulunan konuşan ve konuşmayan bütün canlı ve cansızların, Rablerini hamd ile tesbih edip celâline yakışmayan şeylerden O’nu tenzih ettiklerini haber vermektedir. Hepsinin Rablerine itaat edip izzetine boyun eğdiklerini, bunların üzerinde hikmetinin etkilerinin açıkça görüldüğünü bildirmektedir. Bundan dolayı da:“O, Azîzdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Bu buyruk ile ulvi ve süfli âlemdeki bütün yaratıkların bütün hallerinde Rablerine muhtaç oldukları ve bunun hepsi için geçerli olduğu beyan edildiği gibi; O’nun izzetinin her şeye boyun eğdirdiği ve O’nun hikmetinin hem yaratmasında hem de emrinde her şeyi kapsadığını açıklamaktadır. Daha sonra Yüce Allah, mülk ve hükümranlığının genelliğini de haber vererek şöyle buyurmaktadır:
2. Yani bütün yaratıkları yaratan, rızıklarını veren, kudreti ile bütün işlerini çekip çeviren O’dur. “O, her şeye gücü yetendir.”
3. “O hem” kendisinden önce hiçbir şey bulunmayan “ilktir, hem” kendisinden sonra hiçbir şey bâkî kalmayacak olan “sondur. Hem” kendisinin üstünde hiçbir şey bulunmayan “zâhirdir, hem” kendisinden öte hiçbir şey var olmayan “bâtındır.” “O, her şeyi en iyi bilendir.” O’nun ilmi zâhirdekileri de bâtındakileri de, gizli ve saklı olanları da, öncekileri de sonrakileri de bütünüyle kuşatmıştır.
4. “O gökleri ve yeri” ilki pazar, sonuncusu da cuma günü olmak üzere “altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine” celâline yakışır şekilde “istivâ edendir.” Bütün yaratılmışların üstündedir. "O,” tohum, hayvan, yağmur vb. gibi “yere gireni de oradan” bitki, ağaç, canlı vb. gibi “çıkanı da, gökten” melek, ilâhî takdir, rızık vb. gibi “ineni de oraya” melekler, ruhlar, dualar, ameller vb. gibi “yükseleni de bilir.”“Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Üç kişi fısıldaştığında mutlaka O, onların dördüncüleridir. Beş kişi olmasınlar mutlaka O, onların altıncılarıdır. İster bundan daha az ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir.”(el-Mücâdele, 58/7) Buradaki “beraber oluş”, ilim ve haberdar olmak anlamındaki beraberliktir. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla amellerin karşılığını vereceğini hem vaat hem tehdit anlamında bildirmektedir:“Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Yani O, yaptığınız amelleri, bu amellerin kaynaklandığı iyi ve kötü hallerinizi çok iyi görendir. Bu yüzden bu amellerinizi tespit etmektedir ve onların karşılığını size verecektir.
5. Bunlar mülkiyetleri itibari ile O’nun olduğu gibi, O’nun tarafından yaratılmışlardır ve hepsi de O’nun kullarıdır. Onlarda dilediği şekilde, Rabbânî hikmetine uygun olarak cereyan eden kaderî ve şer’î emirleri ile tasarrufta bulunan O’dur. Ameller de amellerde bulunanlar da dahil “bütün işler Allah’a döndürülecektir.” Kullar kendisine arz olunacak, O da iyiyi kötüden ayırt edecektir. İyilikte bulunan kimseye iyiliğinin, kötülükte bulunan kimseye de kötülüğünün karşılığını verecektir.
6. Yani geceyi gündüzün üzerine getirir ve böylelikle gece karanlığı yaratıkları örter. Hareketten kesilir ve sükûn bulurlar. Sonra da gündüzü gecenin üzerine getirir, yeryüzündeki karanlık gider ve ortalık aydınlanır. Kullar harekete geçerler. Maslahatlarını gerçekleştirmeye ve geçimlerini sağlamaya koyulurlar. Yüce Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye bürüyüp durur. Eksiltmek, artırmak, uzatmak ve kısaltmak sureti ile bunların yerlerini değiştirip durur. Nihâyet bu yolla mevsimler meydana gelir, zamanın akışı doğru bir şekilde sağlanmış olur ve bu yolla pekçok maslahatlar da gerçekleşir. Kullarına gizli ve açık nimetleri ihsan eden, pek cömert, lütfu pek bol, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne büyüktür, ne yücedir! “O kalplerde olanları” bütün mahlukatın kalplerinde bulunanı “çok iyi bilendir.” O bakımdan ehil olduğunu bildiği kimselere ilâhî tevfikini verir, hidâyetine lâyık olmadığını bildiği kimseleri de yardımsız bırakır.

1- Göklerde ve yerde olanlar, Allah’ı tesbih ederler. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. O, hayat verir ve öldürür. O, her şeye gücü yetendir. 3- O, hem ilktir, hem sondur; hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi en iyi bilendir. 4- O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine istivâ edendir. O, yere gireni de oradan çıkanı da, gökten ineni de oraya yükseleni de bilir. Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 5- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Bütün işler Allah’a döndürülecektir. 6- Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. O, kalplerde olanları çok iyi bilendir.

(Medine’de inmiştir. 29 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah, azamet ve celalini, egemenliğinin genişliğini, göklerde ve yerde bulunan konuşan ve konuşmayan bütün canlı ve cansızların, Rablerini hamd ile tesbih edip celâline yakışmayan şeylerden O’nu tenzih ettiklerini haber vermektedir. Hepsinin Rablerine itaat edip izzetine boyun eğdiklerini, bunların üzerinde hikmetinin etkilerinin açıkça görüldüğünü bildirmektedir. Bundan dolayı da:“O, Azîzdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Bu buyruk ile ulvi ve süfli âlemdeki bütün yaratıkların bütün hallerinde Rablerine muhtaç oldukları ve bunun hepsi için geçerli olduğu beyan edildiği gibi; O’nun izzetinin her şeye boyun eğdirdiği ve O’nun hikmetinin hem yaratmasında hem de emrinde her şeyi kapsadığını açıklamaktadır. Daha sonra Yüce Allah, mülk ve hükümranlığının genelliğini de haber vererek şöyle buyurmaktadır:
2. Yani bütün yaratıkları yaratan, rızıklarını veren, kudreti ile bütün işlerini çekip çeviren O’dur. “O, her şeye gücü yetendir.”
3. “O hem” kendisinden önce hiçbir şey bulunmayan “ilktir, hem” kendisinden sonra hiçbir şey bâkî kalmayacak olan “sondur. Hem” kendisinin üstünde hiçbir şey bulunmayan “zâhirdir, hem” kendisinden öte hiçbir şey var olmayan “bâtındır.” “O, her şeyi en iyi bilendir.” O’nun ilmi zâhirdekileri de bâtındakileri de, gizli ve saklı olanları da, öncekileri de sonrakileri de bütünüyle kuşatmıştır.
4. “O gökleri ve yeri” ilki pazar, sonuncusu da cuma günü olmak üzere “altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine” celâline yakışır şekilde “istivâ edendir.” Bütün yaratılmışların üstündedir. "O,” tohum, hayvan, yağmur vb. gibi “yere gireni de oradan” bitki, ağaç, canlı vb. gibi “çıkanı da, gökten” melek, ilâhî takdir, rızık vb. gibi “ineni de oraya” melekler, ruhlar, dualar, ameller vb. gibi “yükseleni de bilir.”“Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Üç kişi fısıldaştığında mutlaka O, onların dördüncüleridir. Beş kişi olmasınlar mutlaka O, onların altıncılarıdır. İster bundan daha az ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir.”(el-Mücâdele, 58/7) Buradaki “beraber oluş”, ilim ve haberdar olmak anlamındaki beraberliktir. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla amellerin karşılığını vereceğini hem vaat hem tehdit anlamında bildirmektedir:“Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Yani O, yaptığınız amelleri, bu amellerin kaynaklandığı iyi ve kötü hallerinizi çok iyi görendir. Bu yüzden bu amellerinizi tespit etmektedir ve onların karşılığını size verecektir.
5. Bunlar mülkiyetleri itibari ile O’nun olduğu gibi, O’nun tarafından yaratılmışlardır ve hepsi de O’nun kullarıdır. Onlarda dilediği şekilde, Rabbânî hikmetine uygun olarak cereyan eden kaderî ve şer’î emirleri ile tasarrufta bulunan O’dur. Ameller de amellerde bulunanlar da dahil “bütün işler Allah’a döndürülecektir.” Kullar kendisine arz olunacak, O da iyiyi kötüden ayırt edecektir. İyilikte bulunan kimseye iyiliğinin, kötülükte bulunan kimseye de kötülüğünün karşılığını verecektir.
6. Yani geceyi gündüzün üzerine getirir ve böylelikle gece karanlığı yaratıkları örter. Hareketten kesilir ve sükûn bulurlar. Sonra da gündüzü gecenin üzerine getirir, yeryüzündeki karanlık gider ve ortalık aydınlanır. Kullar harekete geçerler. Maslahatlarını gerçekleştirmeye ve geçimlerini sağlamaya koyulurlar. Yüce Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye bürüyüp durur. Eksiltmek, artırmak, uzatmak ve kısaltmak sureti ile bunların yerlerini değiştirip durur. Nihâyet bu yolla mevsimler meydana gelir, zamanın akışı doğru bir şekilde sağlanmış olur ve bu yolla pekçok maslahatlar da gerçekleşir. Kullarına gizli ve açık nimetleri ihsan eden, pek cömert, lütfu pek bol, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne büyüktür, ne yücedir! “O kalplerde olanları” bütün mahlukatın kalplerinde bulunanı “çok iyi bilendir.” O bakımdan ehil olduğunu bildiği kimselere ilâhî tevfikini verir, hidâyetine lâyık olmadığını bildiği kimseleri de yardımsız bırakır.

1- Göklerde ve yerde olanlar, Allah’ı tesbih ederler. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. O, hayat verir ve öldürür. O, her şeye gücü yetendir. 3- O, hem ilktir, hem sondur; hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi en iyi bilendir. 4- O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine istivâ edendir. O, yere gireni de oradan çıkanı da, gökten ineni de oraya yükseleni de bilir. Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 5- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Bütün işler Allah’a döndürülecektir. 6- Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. O, kalplerde olanları çok iyi bilendir.

(Medine’de inmiştir. 29 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah, azamet ve celalini, egemenliğinin genişliğini, göklerde ve yerde bulunan konuşan ve konuşmayan bütün canlı ve cansızların, Rablerini hamd ile tesbih edip celâline yakışmayan şeylerden O’nu tenzih ettiklerini haber vermektedir. Hepsinin Rablerine itaat edip izzetine boyun eğdiklerini, bunların üzerinde hikmetinin etkilerinin açıkça görüldüğünü bildirmektedir. Bundan dolayı da:“O, Azîzdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Bu buyruk ile ulvi ve süfli âlemdeki bütün yaratıkların bütün hallerinde Rablerine muhtaç oldukları ve bunun hepsi için geçerli olduğu beyan edildiği gibi; O’nun izzetinin her şeye boyun eğdirdiği ve O’nun hikmetinin hem yaratmasında hem de emrinde her şeyi kapsadığını açıklamaktadır. Daha sonra Yüce Allah, mülk ve hükümranlığının genelliğini de haber vererek şöyle buyurmaktadır:
2. Yani bütün yaratıkları yaratan, rızıklarını veren, kudreti ile bütün işlerini çekip çeviren O’dur. “O, her şeye gücü yetendir.”
3. “O hem” kendisinden önce hiçbir şey bulunmayan “ilktir, hem” kendisinden sonra hiçbir şey bâkî kalmayacak olan “sondur. Hem” kendisinin üstünde hiçbir şey bulunmayan “zâhirdir, hem” kendisinden öte hiçbir şey var olmayan “bâtındır.” “O, her şeyi en iyi bilendir.” O’nun ilmi zâhirdekileri de bâtındakileri de, gizli ve saklı olanları da, öncekileri de sonrakileri de bütünüyle kuşatmıştır.
4. “O gökleri ve yeri” ilki pazar, sonuncusu da cuma günü olmak üzere “altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine” celâline yakışır şekilde “istivâ edendir.” Bütün yaratılmışların üstündedir. "O,” tohum, hayvan, yağmur vb. gibi “yere gireni de oradan” bitki, ağaç, canlı vb. gibi “çıkanı da, gökten” melek, ilâhî takdir, rızık vb. gibi “ineni de oraya” melekler, ruhlar, dualar, ameller vb. gibi “yükseleni de bilir.”“Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Üç kişi fısıldaştığında mutlaka O, onların dördüncüleridir. Beş kişi olmasınlar mutlaka O, onların altıncılarıdır. İster bundan daha az ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir.”(el-Mücâdele, 58/7) Buradaki “beraber oluş”, ilim ve haberdar olmak anlamındaki beraberliktir. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla amellerin karşılığını vereceğini hem vaat hem tehdit anlamında bildirmektedir:“Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Yani O, yaptığınız amelleri, bu amellerin kaynaklandığı iyi ve kötü hallerinizi çok iyi görendir. Bu yüzden bu amellerinizi tespit etmektedir ve onların karşılığını size verecektir.
5. Bunlar mülkiyetleri itibari ile O’nun olduğu gibi, O’nun tarafından yaratılmışlardır ve hepsi de O’nun kullarıdır. Onlarda dilediği şekilde, Rabbânî hikmetine uygun olarak cereyan eden kaderî ve şer’î emirleri ile tasarrufta bulunan O’dur. Ameller de amellerde bulunanlar da dahil “bütün işler Allah’a döndürülecektir.” Kullar kendisine arz olunacak, O da iyiyi kötüden ayırt edecektir. İyilikte bulunan kimseye iyiliğinin, kötülükte bulunan kimseye de kötülüğünün karşılığını verecektir.
6. Yani geceyi gündüzün üzerine getirir ve böylelikle gece karanlığı yaratıkları örter. Hareketten kesilir ve sükûn bulurlar. Sonra da gündüzü gecenin üzerine getirir, yeryüzündeki karanlık gider ve ortalık aydınlanır. Kullar harekete geçerler. Maslahatlarını gerçekleştirmeye ve geçimlerini sağlamaya koyulurlar. Yüce Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye bürüyüp durur. Eksiltmek, artırmak, uzatmak ve kısaltmak sureti ile bunların yerlerini değiştirip durur. Nihâyet bu yolla mevsimler meydana gelir, zamanın akışı doğru bir şekilde sağlanmış olur ve bu yolla pekçok maslahatlar da gerçekleşir. Kullarına gizli ve açık nimetleri ihsan eden, pek cömert, lütfu pek bol, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne büyüktür, ne yücedir! “O kalplerde olanları” bütün mahlukatın kalplerinde bulunanı “çok iyi bilendir.” O bakımdan ehil olduğunu bildiği kimselere ilâhî tevfikini verir, hidâyetine lâyık olmadığını bildiği kimseleri de yardımsız bırakır.

7- Allah’a ve Rasûlü’ne iman edin. Sizi emaneten yetkili kıldığı mallardan da infâk edin. Zira içinizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır. 8- Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz? Şayet iman edecekseniz (bu sebepler fazlasıyla yeterlidir). 9- Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indirin O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. 10- Göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın olduğu halde size ne oluyor ki Allah yolunda infâk etmiyorsunuz? İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 11- Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah onun mükafatını ona kat kat fazlasıyla verir. Ayrıca o kimse için çok değerli bir mükâfat da vardır.

7. Yüce Allah, kullarına kendisine, Rasûlü’ne ve onun getirdiklerine iman etmelerini, nasıl amelde bulunacaklarını ortaya çıkartmak için onlara vermiş olduğu ve üzerlerine yetkili kıldığı mallarından da kendisinin yolunda infâk etmelerini emretmektedir. Onlara bu emri verdikten sonra bunun karşılığındaki mükâfatı da söz konusu ederek bu emri yerine getirmeye teşvik etmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Sizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır.” Yani Allah’a ve Rasûlüne iman etmekle birlikte O’nun yolunda mallarını harcayanlar için pek büyük bir mükâfat vardır. Mükâfatın en büyük ve değerlisi de Rablerinin rızasını elde etmek, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşıp Allah’ın mü’min ve cihâd edenler için hazırlamış olduğu ebedi nimetlere kavuşarak kurtuluşa ermektir.
8. Daha sonra Yüce Allah, onların iman etmelerini gerektiren sebebi ve bu konu hiçbir mani olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: "Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz?” Yani peygamberlerin en faziletlisi, Allah’a davet edenlerin en değerlisi, sizi imana çağırmakta iken iman etmenizi engelleyen nedir? Bu durum onun çağrısını kabul etmekte ve getirdiği hak çağrısına uymakta eli çabuk tutmayı gerektiren bir husustur. Üstelik Allah, imana dair sizden kesin ve sağlam bir söz almış bulunmaktadır. Eğer sizler, gerçekten iman edecekseniz bu sebepler yeterlidir.
9. Bununla birlikte O’nun size lütuf ve inâyeti pek çoktur. Zira O, sadece alemlerin en şereflisi olan rasûlün daveti ile yetinmemiş, bir de onu mucizelerle desteklemiş ve getirdiklerinin doğruluğunu sizlere apaçık belgelerle göstermiştir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi” size peygamber göndermek suretiyle ve Allah’ın onun üzerine indirdiği Kitap ve hikmet vasıtasıyla cahilliğin ve küfrün sebep olduğu “karanlıklardan aydınlığa” ilmin ve imanın nuruna “çıkarmak için kuluna” akıl sahibi kimselere getirdiklerinin hepsinin doğru, kesin ve tartışılmaz gerçek olduğuna delil teşkil eden “apaçık âyetler indiren O’dur.” İşte bütün bunlar, O’nun size olan merhametinden ve şefkatinden dolayıdır. Çünkü O, kullarına annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir:“Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.”
10. Allah yolunda infaktan -ki bu bütün hayır yollarını kapsar- sizi alıkoyan ve sizi cimriliğe iten nedir? Halbuki sizin sahip olduğunuz hiçbir şey yoktur. Aksine “göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın”dır. Bütün mallar sizin elinizden başkasına intikal edecektir. Yahut siz o malları bırakıp gideceksiniz. Sonra her şeyin mülkü, şanı yüce ve mübarek olan gerçek sahibine dönecektir. O halde bu mallar ellerinizde iken infakta bulunmayı ganimet bilin ve bu fırsatı değerlendirin. Daha sonra Yüce Allah, amellerin farklı durumlara ve ilâhî hikmete göre değişik değerlerde olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür.” Buradaki fetihten kasıt Hudeybiye sulhüdür. Allah Rasûlü ile Kureyş arasında yapılan bu antlaşması en büyük fetihlerdendir. Çünkü bu, İslâm’ın yayılmasına vesile olmuş, kâfirlerle müslümanlar bir araya gelme imkanı bulmuş ve herhangi bir karşı koyma söz konusu olmaksızın Allah’ın dinine davet rahatça yapılabilmiştir. O vakit insanlar, Allah’ın dinine büyük kitleler halinde girmeye başlamışlar ve İslâm’ın gücü de büyük çapta artmıştır. Bu fetihten önce ise müslümanlar, Medine ve oraya bağlı yerler gibi ahalisi İslâm’a giren toprakların dışında dine davet etme imkânını bulamıyorlardı. Gerek Mekke gerek Mekke dışındaki müşriklerin yurtlarında İslâm’a giren kimseler, işkencelere maruz kalıyor ve korkutuluyordu. İşte bundan dolayı fetihten önce İslâm’a giren, infak eden ve savaşanların dereceleri, mükâfatları ve ecirleri fetihten sonra İslâm’a giren, savaşan ve infâk edenlerinkinden daha büyüktür. Nitekim hikmet de bunu gerektirmektedir. Bundan dolayı ashab-ı kiramın faziletlerinin ve öncülerinin çoğunluğu fetihten önce İslâm’a girmişlerdir. Bu iki durum arasında fazilet farkı olmasından, faziletçe daha az olan kimselerin kusurlu olduğu yahut eleştirildiği gibi bir mana çıkma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böyle bir yanlış anlamayı önlemek üzere şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir.” Yani ister fetihten önce ister sonra olsun İslâm’a girip savaşmış ve infâk etmiş bulunanların hepsine Allah cenneti vaat etmiştir. İşte bu, ashab-ı kiramın tümünün -Allah onlardan razı olsun- faziletine delildir. Çünkü Allah, onların imanlarına şahitlik etmekte ve onlara cenneti vaat etmektedir. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Her birinize yaptığını bildiği ameline göre karşılık verecektir.
11. Yüce Allah, kendi yolunda infâk etmeyi teşvik etmektedir. Çünkü cihad, bu uğurda yapılacak infâk ve harcamalara, onun için gerekli hazırlıkları yapmak için malî fedâkârlıklarda bulunmaya bağlıdır. “Güzel bir borç”, Allah için ihlâsla yapılan, O’nun rızasına uygun, gönül hoşluğu ile helâl ve temiz olan maldan yapılan infâktır. Buna Yüce Allah’ın “borç” adını vermesi, O’nun bir lütfudur. Yoksa mal O’nun malı, kullar da O’nun kullarıdır. Üstelik buna pek çok kat fazlası ile mükâfat vereceğini de vaat etmektedir. Çünkü O, çok cömerttir, bol bol verendir. Bu kat kat vermenin yeri ve zamanı ise kıyamet günüdür. O günde her insanın fakirliği ve güzel mükâfatın asgarisine dahi muhtaç olduğu açıkça ortaya çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

7- Allah’a ve Rasûlü’ne iman edin. Sizi emaneten yetkili kıldığı mallardan da infâk edin. Zira içinizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır. 8- Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz? Şayet iman edecekseniz (bu sebepler fazlasıyla yeterlidir). 9- Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indirin O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. 10- Göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın olduğu halde size ne oluyor ki Allah yolunda infâk etmiyorsunuz? İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 11- Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah onun mükafatını ona kat kat fazlasıyla verir. Ayrıca o kimse için çok değerli bir mükâfat da vardır.

7. Yüce Allah, kullarına kendisine, Rasûlü’ne ve onun getirdiklerine iman etmelerini, nasıl amelde bulunacaklarını ortaya çıkartmak için onlara vermiş olduğu ve üzerlerine yetkili kıldığı mallarından da kendisinin yolunda infâk etmelerini emretmektedir. Onlara bu emri verdikten sonra bunun karşılığındaki mükâfatı da söz konusu ederek bu emri yerine getirmeye teşvik etmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Sizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır.” Yani Allah’a ve Rasûlüne iman etmekle birlikte O’nun yolunda mallarını harcayanlar için pek büyük bir mükâfat vardır. Mükâfatın en büyük ve değerlisi de Rablerinin rızasını elde etmek, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşıp Allah’ın mü’min ve cihâd edenler için hazırlamış olduğu ebedi nimetlere kavuşarak kurtuluşa ermektir.
8. Daha sonra Yüce Allah, onların iman etmelerini gerektiren sebebi ve bu konu hiçbir mani olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: "Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz?” Yani peygamberlerin en faziletlisi, Allah’a davet edenlerin en değerlisi, sizi imana çağırmakta iken iman etmenizi engelleyen nedir? Bu durum onun çağrısını kabul etmekte ve getirdiği hak çağrısına uymakta eli çabuk tutmayı gerektiren bir husustur. Üstelik Allah, imana dair sizden kesin ve sağlam bir söz almış bulunmaktadır. Eğer sizler, gerçekten iman edecekseniz bu sebepler yeterlidir.
9. Bununla birlikte O’nun size lütuf ve inâyeti pek çoktur. Zira O, sadece alemlerin en şereflisi olan rasûlün daveti ile yetinmemiş, bir de onu mucizelerle desteklemiş ve getirdiklerinin doğruluğunu sizlere apaçık belgelerle göstermiştir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi” size peygamber göndermek suretiyle ve Allah’ın onun üzerine indirdiği Kitap ve hikmet vasıtasıyla cahilliğin ve küfrün sebep olduğu “karanlıklardan aydınlığa” ilmin ve imanın nuruna “çıkarmak için kuluna” akıl sahibi kimselere getirdiklerinin hepsinin doğru, kesin ve tartışılmaz gerçek olduğuna delil teşkil eden “apaçık âyetler indiren O’dur.” İşte bütün bunlar, O’nun size olan merhametinden ve şefkatinden dolayıdır. Çünkü O, kullarına annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir:“Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.”
10. Allah yolunda infaktan -ki bu bütün hayır yollarını kapsar- sizi alıkoyan ve sizi cimriliğe iten nedir? Halbuki sizin sahip olduğunuz hiçbir şey yoktur. Aksine “göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın”dır. Bütün mallar sizin elinizden başkasına intikal edecektir. Yahut siz o malları bırakıp gideceksiniz. Sonra her şeyin mülkü, şanı yüce ve mübarek olan gerçek sahibine dönecektir. O halde bu mallar ellerinizde iken infakta bulunmayı ganimet bilin ve bu fırsatı değerlendirin. Daha sonra Yüce Allah, amellerin farklı durumlara ve ilâhî hikmete göre değişik değerlerde olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür.” Buradaki fetihten kasıt Hudeybiye sulhüdür. Allah Rasûlü ile Kureyş arasında yapılan bu antlaşması en büyük fetihlerdendir. Çünkü bu, İslâm’ın yayılmasına vesile olmuş, kâfirlerle müslümanlar bir araya gelme imkanı bulmuş ve herhangi bir karşı koyma söz konusu olmaksızın Allah’ın dinine davet rahatça yapılabilmiştir. O vakit insanlar, Allah’ın dinine büyük kitleler halinde girmeye başlamışlar ve İslâm’ın gücü de büyük çapta artmıştır. Bu fetihten önce ise müslümanlar, Medine ve oraya bağlı yerler gibi ahalisi İslâm’a giren toprakların dışında dine davet etme imkânını bulamıyorlardı. Gerek Mekke gerek Mekke dışındaki müşriklerin yurtlarında İslâm’a giren kimseler, işkencelere maruz kalıyor ve korkutuluyordu. İşte bundan dolayı fetihten önce İslâm’a giren, infak eden ve savaşanların dereceleri, mükâfatları ve ecirleri fetihten sonra İslâm’a giren, savaşan ve infâk edenlerinkinden daha büyüktür. Nitekim hikmet de bunu gerektirmektedir. Bundan dolayı ashab-ı kiramın faziletlerinin ve öncülerinin çoğunluğu fetihten önce İslâm’a girmişlerdir. Bu iki durum arasında fazilet farkı olmasından, faziletçe daha az olan kimselerin kusurlu olduğu yahut eleştirildiği gibi bir mana çıkma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böyle bir yanlış anlamayı önlemek üzere şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir.” Yani ister fetihten önce ister sonra olsun İslâm’a girip savaşmış ve infâk etmiş bulunanların hepsine Allah cenneti vaat etmiştir. İşte bu, ashab-ı kiramın tümünün -Allah onlardan razı olsun- faziletine delildir. Çünkü Allah, onların imanlarına şahitlik etmekte ve onlara cenneti vaat etmektedir. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Her birinize yaptığını bildiği ameline göre karşılık verecektir.
11. Yüce Allah, kendi yolunda infâk etmeyi teşvik etmektedir. Çünkü cihad, bu uğurda yapılacak infâk ve harcamalara, onun için gerekli hazırlıkları yapmak için malî fedâkârlıklarda bulunmaya bağlıdır. “Güzel bir borç”, Allah için ihlâsla yapılan, O’nun rızasına uygun, gönül hoşluğu ile helâl ve temiz olan maldan yapılan infâktır. Buna Yüce Allah’ın “borç” adını vermesi, O’nun bir lütfudur. Yoksa mal O’nun malı, kullar da O’nun kullarıdır. Üstelik buna pek çok kat fazlası ile mükâfat vereceğini de vaat etmektedir. Çünkü O, çok cömerttir, bol bol verendir. Bu kat kat vermenin yeri ve zamanı ise kıyamet günüdür. O günde her insanın fakirliği ve güzel mükâfatın asgarisine dahi muhtaç olduğu açıkça ortaya çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

7- Allah’a ve Rasûlü’ne iman edin. Sizi emaneten yetkili kıldığı mallardan da infâk edin. Zira içinizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır. 8- Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz? Şayet iman edecekseniz (bu sebepler fazlasıyla yeterlidir). 9- Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indirin O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. 10- Göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın olduğu halde size ne oluyor ki Allah yolunda infâk etmiyorsunuz? İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 11- Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah onun mükafatını ona kat kat fazlasıyla verir. Ayrıca o kimse için çok değerli bir mükâfat da vardır.

7. Yüce Allah, kullarına kendisine, Rasûlü’ne ve onun getirdiklerine iman etmelerini, nasıl amelde bulunacaklarını ortaya çıkartmak için onlara vermiş olduğu ve üzerlerine yetkili kıldığı mallarından da kendisinin yolunda infâk etmelerini emretmektedir. Onlara bu emri verdikten sonra bunun karşılığındaki mükâfatı da söz konusu ederek bu emri yerine getirmeye teşvik etmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Sizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır.” Yani Allah’a ve Rasûlüne iman etmekle birlikte O’nun yolunda mallarını harcayanlar için pek büyük bir mükâfat vardır. Mükâfatın en büyük ve değerlisi de Rablerinin rızasını elde etmek, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşıp Allah’ın mü’min ve cihâd edenler için hazırlamış olduğu ebedi nimetlere kavuşarak kurtuluşa ermektir.
8. Daha sonra Yüce Allah, onların iman etmelerini gerektiren sebebi ve bu konu hiçbir mani olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: "Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz?” Yani peygamberlerin en faziletlisi, Allah’a davet edenlerin en değerlisi, sizi imana çağırmakta iken iman etmenizi engelleyen nedir? Bu durum onun çağrısını kabul etmekte ve getirdiği hak çağrısına uymakta eli çabuk tutmayı gerektiren bir husustur. Üstelik Allah, imana dair sizden kesin ve sağlam bir söz almış bulunmaktadır. Eğer sizler, gerçekten iman edecekseniz bu sebepler yeterlidir.
9. Bununla birlikte O’nun size lütuf ve inâyeti pek çoktur. Zira O, sadece alemlerin en şereflisi olan rasûlün daveti ile yetinmemiş, bir de onu mucizelerle desteklemiş ve getirdiklerinin doğruluğunu sizlere apaçık belgelerle göstermiştir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi” size peygamber göndermek suretiyle ve Allah’ın onun üzerine indirdiği Kitap ve hikmet vasıtasıyla cahilliğin ve küfrün sebep olduğu “karanlıklardan aydınlığa” ilmin ve imanın nuruna “çıkarmak için kuluna” akıl sahibi kimselere getirdiklerinin hepsinin doğru, kesin ve tartışılmaz gerçek olduğuna delil teşkil eden “apaçık âyetler indiren O’dur.” İşte bütün bunlar, O’nun size olan merhametinden ve şefkatinden dolayıdır. Çünkü O, kullarına annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir:“Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.”
10. Allah yolunda infaktan -ki bu bütün hayır yollarını kapsar- sizi alıkoyan ve sizi cimriliğe iten nedir? Halbuki sizin sahip olduğunuz hiçbir şey yoktur. Aksine “göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın”dır. Bütün mallar sizin elinizden başkasına intikal edecektir. Yahut siz o malları bırakıp gideceksiniz. Sonra her şeyin mülkü, şanı yüce ve mübarek olan gerçek sahibine dönecektir. O halde bu mallar ellerinizde iken infakta bulunmayı ganimet bilin ve bu fırsatı değerlendirin. Daha sonra Yüce Allah, amellerin farklı durumlara ve ilâhî hikmete göre değişik değerlerde olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür.” Buradaki fetihten kasıt Hudeybiye sulhüdür. Allah Rasûlü ile Kureyş arasında yapılan bu antlaşması en büyük fetihlerdendir. Çünkü bu, İslâm’ın yayılmasına vesile olmuş, kâfirlerle müslümanlar bir araya gelme imkanı bulmuş ve herhangi bir karşı koyma söz konusu olmaksızın Allah’ın dinine davet rahatça yapılabilmiştir. O vakit insanlar, Allah’ın dinine büyük kitleler halinde girmeye başlamışlar ve İslâm’ın gücü de büyük çapta artmıştır. Bu fetihten önce ise müslümanlar, Medine ve oraya bağlı yerler gibi ahalisi İslâm’a giren toprakların dışında dine davet etme imkânını bulamıyorlardı. Gerek Mekke gerek Mekke dışındaki müşriklerin yurtlarında İslâm’a giren kimseler, işkencelere maruz kalıyor ve korkutuluyordu. İşte bundan dolayı fetihten önce İslâm’a giren, infak eden ve savaşanların dereceleri, mükâfatları ve ecirleri fetihten sonra İslâm’a giren, savaşan ve infâk edenlerinkinden daha büyüktür. Nitekim hikmet de bunu gerektirmektedir. Bundan dolayı ashab-ı kiramın faziletlerinin ve öncülerinin çoğunluğu fetihten önce İslâm’a girmişlerdir. Bu iki durum arasında fazilet farkı olmasından, faziletçe daha az olan kimselerin kusurlu olduğu yahut eleştirildiği gibi bir mana çıkma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böyle bir yanlış anlamayı önlemek üzere şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir.” Yani ister fetihten önce ister sonra olsun İslâm’a girip savaşmış ve infâk etmiş bulunanların hepsine Allah cenneti vaat etmiştir. İşte bu, ashab-ı kiramın tümünün -Allah onlardan razı olsun- faziletine delildir. Çünkü Allah, onların imanlarına şahitlik etmekte ve onlara cenneti vaat etmektedir. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Her birinize yaptığını bildiği ameline göre karşılık verecektir.
11. Yüce Allah, kendi yolunda infâk etmeyi teşvik etmektedir. Çünkü cihad, bu uğurda yapılacak infâk ve harcamalara, onun için gerekli hazırlıkları yapmak için malî fedâkârlıklarda bulunmaya bağlıdır. “Güzel bir borç”, Allah için ihlâsla yapılan, O’nun rızasına uygun, gönül hoşluğu ile helâl ve temiz olan maldan yapılan infâktır. Buna Yüce Allah’ın “borç” adını vermesi, O’nun bir lütfudur. Yoksa mal O’nun malı, kullar da O’nun kullarıdır. Üstelik buna pek çok kat fazlası ile mükâfat vereceğini de vaat etmektedir. Çünkü O, çok cömerttir, bol bol verendir. Bu kat kat vermenin yeri ve zamanı ise kıyamet günüdür. O günde her insanın fakirliği ve güzel mükâfatın asgarisine dahi muhtaç olduğu açıkça ortaya çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

7- Allah’a ve Rasûlü’ne iman edin. Sizi emaneten yetkili kıldığı mallardan da infâk edin. Zira içinizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır. 8- Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz? Şayet iman edecekseniz (bu sebepler fazlasıyla yeterlidir). 9- Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indirin O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. 10- Göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın olduğu halde size ne oluyor ki Allah yolunda infâk etmiyorsunuz? İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 11- Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah onun mükafatını ona kat kat fazlasıyla verir. Ayrıca o kimse için çok değerli bir mükâfat da vardır.

7. Yüce Allah, kullarına kendisine, Rasûlü’ne ve onun getirdiklerine iman etmelerini, nasıl amelde bulunacaklarını ortaya çıkartmak için onlara vermiş olduğu ve üzerlerine yetkili kıldığı mallarından da kendisinin yolunda infâk etmelerini emretmektedir. Onlara bu emri verdikten sonra bunun karşılığındaki mükâfatı da söz konusu ederek bu emri yerine getirmeye teşvik etmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Sizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır.” Yani Allah’a ve Rasûlüne iman etmekle birlikte O’nun yolunda mallarını harcayanlar için pek büyük bir mükâfat vardır. Mükâfatın en büyük ve değerlisi de Rablerinin rızasını elde etmek, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşıp Allah’ın mü’min ve cihâd edenler için hazırlamış olduğu ebedi nimetlere kavuşarak kurtuluşa ermektir.
8. Daha sonra Yüce Allah, onların iman etmelerini gerektiren sebebi ve bu konu hiçbir mani olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: "Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz?” Yani peygamberlerin en faziletlisi, Allah’a davet edenlerin en değerlisi, sizi imana çağırmakta iken iman etmenizi engelleyen nedir? Bu durum onun çağrısını kabul etmekte ve getirdiği hak çağrısına uymakta eli çabuk tutmayı gerektiren bir husustur. Üstelik Allah, imana dair sizden kesin ve sağlam bir söz almış bulunmaktadır. Eğer sizler, gerçekten iman edecekseniz bu sebepler yeterlidir.
9. Bununla birlikte O’nun size lütuf ve inâyeti pek çoktur. Zira O, sadece alemlerin en şereflisi olan rasûlün daveti ile yetinmemiş, bir de onu mucizelerle desteklemiş ve getirdiklerinin doğruluğunu sizlere apaçık belgelerle göstermiştir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi” size peygamber göndermek suretiyle ve Allah’ın onun üzerine indirdiği Kitap ve hikmet vasıtasıyla cahilliğin ve küfrün sebep olduğu “karanlıklardan aydınlığa” ilmin ve imanın nuruna “çıkarmak için kuluna” akıl sahibi kimselere getirdiklerinin hepsinin doğru, kesin ve tartışılmaz gerçek olduğuna delil teşkil eden “apaçık âyetler indiren O’dur.” İşte bütün bunlar, O’nun size olan merhametinden ve şefkatinden dolayıdır. Çünkü O, kullarına annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir:“Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.”
10. Allah yolunda infaktan -ki bu bütün hayır yollarını kapsar- sizi alıkoyan ve sizi cimriliğe iten nedir? Halbuki sizin sahip olduğunuz hiçbir şey yoktur. Aksine “göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın”dır. Bütün mallar sizin elinizden başkasına intikal edecektir. Yahut siz o malları bırakıp gideceksiniz. Sonra her şeyin mülkü, şanı yüce ve mübarek olan gerçek sahibine dönecektir. O halde bu mallar ellerinizde iken infakta bulunmayı ganimet bilin ve bu fırsatı değerlendirin. Daha sonra Yüce Allah, amellerin farklı durumlara ve ilâhî hikmete göre değişik değerlerde olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür.” Buradaki fetihten kasıt Hudeybiye sulhüdür. Allah Rasûlü ile Kureyş arasında yapılan bu antlaşması en büyük fetihlerdendir. Çünkü bu, İslâm’ın yayılmasına vesile olmuş, kâfirlerle müslümanlar bir araya gelme imkanı bulmuş ve herhangi bir karşı koyma söz konusu olmaksızın Allah’ın dinine davet rahatça yapılabilmiştir. O vakit insanlar, Allah’ın dinine büyük kitleler halinde girmeye başlamışlar ve İslâm’ın gücü de büyük çapta artmıştır. Bu fetihten önce ise müslümanlar, Medine ve oraya bağlı yerler gibi ahalisi İslâm’a giren toprakların dışında dine davet etme imkânını bulamıyorlardı. Gerek Mekke gerek Mekke dışındaki müşriklerin yurtlarında İslâm’a giren kimseler, işkencelere maruz kalıyor ve korkutuluyordu. İşte bundan dolayı fetihten önce İslâm’a giren, infak eden ve savaşanların dereceleri, mükâfatları ve ecirleri fetihten sonra İslâm’a giren, savaşan ve infâk edenlerinkinden daha büyüktür. Nitekim hikmet de bunu gerektirmektedir. Bundan dolayı ashab-ı kiramın faziletlerinin ve öncülerinin çoğunluğu fetihten önce İslâm’a girmişlerdir. Bu iki durum arasında fazilet farkı olmasından, faziletçe daha az olan kimselerin kusurlu olduğu yahut eleştirildiği gibi bir mana çıkma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böyle bir yanlış anlamayı önlemek üzere şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir.” Yani ister fetihten önce ister sonra olsun İslâm’a girip savaşmış ve infâk etmiş bulunanların hepsine Allah cenneti vaat etmiştir. İşte bu, ashab-ı kiramın tümünün -Allah onlardan razı olsun- faziletine delildir. Çünkü Allah, onların imanlarına şahitlik etmekte ve onlara cenneti vaat etmektedir. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Her birinize yaptığını bildiği ameline göre karşılık verecektir.
11. Yüce Allah, kendi yolunda infâk etmeyi teşvik etmektedir. Çünkü cihad, bu uğurda yapılacak infâk ve harcamalara, onun için gerekli hazırlıkları yapmak için malî fedâkârlıklarda bulunmaya bağlıdır. “Güzel bir borç”, Allah için ihlâsla yapılan, O’nun rızasına uygun, gönül hoşluğu ile helâl ve temiz olan maldan yapılan infâktır. Buna Yüce Allah’ın “borç” adını vermesi, O’nun bir lütfudur. Yoksa mal O’nun malı, kullar da O’nun kullarıdır. Üstelik buna pek çok kat fazlası ile mükâfat vereceğini de vaat etmektedir. Çünkü O, çok cömerttir, bol bol verendir. Bu kat kat vermenin yeri ve zamanı ise kıyamet günüdür. O günde her insanın fakirliği ve güzel mükâfatın asgarisine dahi muhtaç olduğu açıkça ortaya çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

7- Allah’a ve Rasûlü’ne iman edin. Sizi emaneten yetkili kıldığı mallardan da infâk edin. Zira içinizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır. 8- Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz? Şayet iman edecekseniz (bu sebepler fazlasıyla yeterlidir). 9- Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indirin O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. 10- Göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın olduğu halde size ne oluyor ki Allah yolunda infâk etmiyorsunuz? İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 11- Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah onun mükafatını ona kat kat fazlasıyla verir. Ayrıca o kimse için çok değerli bir mükâfat da vardır.

7. Yüce Allah, kullarına kendisine, Rasûlü’ne ve onun getirdiklerine iman etmelerini, nasıl amelde bulunacaklarını ortaya çıkartmak için onlara vermiş olduğu ve üzerlerine yetkili kıldığı mallarından da kendisinin yolunda infâk etmelerini emretmektedir. Onlara bu emri verdikten sonra bunun karşılığındaki mükâfatı da söz konusu ederek bu emri yerine getirmeye teşvik etmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Sizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır.” Yani Allah’a ve Rasûlüne iman etmekle birlikte O’nun yolunda mallarını harcayanlar için pek büyük bir mükâfat vardır. Mükâfatın en büyük ve değerlisi de Rablerinin rızasını elde etmek, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşıp Allah’ın mü’min ve cihâd edenler için hazırlamış olduğu ebedi nimetlere kavuşarak kurtuluşa ermektir.
8. Daha sonra Yüce Allah, onların iman etmelerini gerektiren sebebi ve bu konu hiçbir mani olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: "Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz?” Yani peygamberlerin en faziletlisi, Allah’a davet edenlerin en değerlisi, sizi imana çağırmakta iken iman etmenizi engelleyen nedir? Bu durum onun çağrısını kabul etmekte ve getirdiği hak çağrısına uymakta eli çabuk tutmayı gerektiren bir husustur. Üstelik Allah, imana dair sizden kesin ve sağlam bir söz almış bulunmaktadır. Eğer sizler, gerçekten iman edecekseniz bu sebepler yeterlidir.
9. Bununla birlikte O’nun size lütuf ve inâyeti pek çoktur. Zira O, sadece alemlerin en şereflisi olan rasûlün daveti ile yetinmemiş, bir de onu mucizelerle desteklemiş ve getirdiklerinin doğruluğunu sizlere apaçık belgelerle göstermiştir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi” size peygamber göndermek suretiyle ve Allah’ın onun üzerine indirdiği Kitap ve hikmet vasıtasıyla cahilliğin ve küfrün sebep olduğu “karanlıklardan aydınlığa” ilmin ve imanın nuruna “çıkarmak için kuluna” akıl sahibi kimselere getirdiklerinin hepsinin doğru, kesin ve tartışılmaz gerçek olduğuna delil teşkil eden “apaçık âyetler indiren O’dur.” İşte bütün bunlar, O’nun size olan merhametinden ve şefkatinden dolayıdır. Çünkü O, kullarına annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir:“Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.”
10. Allah yolunda infaktan -ki bu bütün hayır yollarını kapsar- sizi alıkoyan ve sizi cimriliğe iten nedir? Halbuki sizin sahip olduğunuz hiçbir şey yoktur. Aksine “göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın”dır. Bütün mallar sizin elinizden başkasına intikal edecektir. Yahut siz o malları bırakıp gideceksiniz. Sonra her şeyin mülkü, şanı yüce ve mübarek olan gerçek sahibine dönecektir. O halde bu mallar ellerinizde iken infakta bulunmayı ganimet bilin ve bu fırsatı değerlendirin. Daha sonra Yüce Allah, amellerin farklı durumlara ve ilâhî hikmete göre değişik değerlerde olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür.” Buradaki fetihten kasıt Hudeybiye sulhüdür. Allah Rasûlü ile Kureyş arasında yapılan bu antlaşması en büyük fetihlerdendir. Çünkü bu, İslâm’ın yayılmasına vesile olmuş, kâfirlerle müslümanlar bir araya gelme imkanı bulmuş ve herhangi bir karşı koyma söz konusu olmaksızın Allah’ın dinine davet rahatça yapılabilmiştir. O vakit insanlar, Allah’ın dinine büyük kitleler halinde girmeye başlamışlar ve İslâm’ın gücü de büyük çapta artmıştır. Bu fetihten önce ise müslümanlar, Medine ve oraya bağlı yerler gibi ahalisi İslâm’a giren toprakların dışında dine davet etme imkânını bulamıyorlardı. Gerek Mekke gerek Mekke dışındaki müşriklerin yurtlarında İslâm’a giren kimseler, işkencelere maruz kalıyor ve korkutuluyordu. İşte bundan dolayı fetihten önce İslâm’a giren, infak eden ve savaşanların dereceleri, mükâfatları ve ecirleri fetihten sonra İslâm’a giren, savaşan ve infâk edenlerinkinden daha büyüktür. Nitekim hikmet de bunu gerektirmektedir. Bundan dolayı ashab-ı kiramın faziletlerinin ve öncülerinin çoğunluğu fetihten önce İslâm’a girmişlerdir. Bu iki durum arasında fazilet farkı olmasından, faziletçe daha az olan kimselerin kusurlu olduğu yahut eleştirildiği gibi bir mana çıkma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böyle bir yanlış anlamayı önlemek üzere şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir.” Yani ister fetihten önce ister sonra olsun İslâm’a girip savaşmış ve infâk etmiş bulunanların hepsine Allah cenneti vaat etmiştir. İşte bu, ashab-ı kiramın tümünün -Allah onlardan razı olsun- faziletine delildir. Çünkü Allah, onların imanlarına şahitlik etmekte ve onlara cenneti vaat etmektedir. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Her birinize yaptığını bildiği ameline göre karşılık verecektir.
11. Yüce Allah, kendi yolunda infâk etmeyi teşvik etmektedir. Çünkü cihad, bu uğurda yapılacak infâk ve harcamalara, onun için gerekli hazırlıkları yapmak için malî fedâkârlıklarda bulunmaya bağlıdır. “Güzel bir borç”, Allah için ihlâsla yapılan, O’nun rızasına uygun, gönül hoşluğu ile helâl ve temiz olan maldan yapılan infâktır. Buna Yüce Allah’ın “borç” adını vermesi, O’nun bir lütfudur. Yoksa mal O’nun malı, kullar da O’nun kullarıdır. Üstelik buna pek çok kat fazlası ile mükâfat vereceğini de vaat etmektedir. Çünkü O, çok cömerttir, bol bol verendir. Bu kat kat vermenin yeri ve zamanı ise kıyamet günüdür. O günde her insanın fakirliği ve güzel mükâfatın asgarisine dahi muhtaç olduğu açıkça ortaya çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

7- Allah’a ve Rasûlü’ne iman edin. Sizi emaneten yetkili kıldığı mallardan da infâk edin. Zira içinizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır. 8- Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz? Şayet iman edecekseniz (bu sebepler fazlasıyla yeterlidir). 9- Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indirin O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. 10- Göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın olduğu halde size ne oluyor ki Allah yolunda infâk etmiyorsunuz? İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 11- Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah onun mükafatını ona kat kat fazlasıyla verir. Ayrıca o kimse için çok değerli bir mükâfat da vardır.

7. Yüce Allah, kullarına kendisine, Rasûlü’ne ve onun getirdiklerine iman etmelerini, nasıl amelde bulunacaklarını ortaya çıkartmak için onlara vermiş olduğu ve üzerlerine yetkili kıldığı mallarından da kendisinin yolunda infâk etmelerini emretmektedir. Onlara bu emri verdikten sonra bunun karşılığındaki mükâfatı da söz konusu ederek bu emri yerine getirmeye teşvik etmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Sizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır.” Yani Allah’a ve Rasûlüne iman etmekle birlikte O’nun yolunda mallarını harcayanlar için pek büyük bir mükâfat vardır. Mükâfatın en büyük ve değerlisi de Rablerinin rızasını elde etmek, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşıp Allah’ın mü’min ve cihâd edenler için hazırlamış olduğu ebedi nimetlere kavuşarak kurtuluşa ermektir.
8. Daha sonra Yüce Allah, onların iman etmelerini gerektiren sebebi ve bu konu hiçbir mani olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: "Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz?” Yani peygamberlerin en faziletlisi, Allah’a davet edenlerin en değerlisi, sizi imana çağırmakta iken iman etmenizi engelleyen nedir? Bu durum onun çağrısını kabul etmekte ve getirdiği hak çağrısına uymakta eli çabuk tutmayı gerektiren bir husustur. Üstelik Allah, imana dair sizden kesin ve sağlam bir söz almış bulunmaktadır. Eğer sizler, gerçekten iman edecekseniz bu sebepler yeterlidir.
9. Bununla birlikte O’nun size lütuf ve inâyeti pek çoktur. Zira O, sadece alemlerin en şereflisi olan rasûlün daveti ile yetinmemiş, bir de onu mucizelerle desteklemiş ve getirdiklerinin doğruluğunu sizlere apaçık belgelerle göstermiştir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi” size peygamber göndermek suretiyle ve Allah’ın onun üzerine indirdiği Kitap ve hikmet vasıtasıyla cahilliğin ve küfrün sebep olduğu “karanlıklardan ayd��nlığa” ilmin ve imanın nuruna “çıkarmak için kuluna” akıl sahibi kimselere getirdiklerinin hepsinin doğru, kesin ve tartışılmaz gerçek olduğuna delil teşkil eden “apaçık âyetler indiren O’dur.” İşte bütün bunlar, O’nun size olan merhametinden ve şefkatinden dolayıdır. Çünkü O, kullarına annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir:“Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.”
10. Allah yolunda infaktan -ki bu bütün hayır yollarını kapsar- sizi alıkoyan ve sizi cimriliğe iten nedir? Halbuki sizin sahip olduğunuz hiçbir şey yoktur. Aksine “göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın”dır. Bütün mallar sizin elinizden başkasına intikal edecektir. Yahut siz o malları bırakıp gideceksiniz. Sonra her şeyin mülkü, şanı yüce ve mübarek olan gerçek sahibine dönecektir. O halde bu mallar ellerinizde iken infakta bulunmayı ganimet bilin ve bu fırsatı değerlendirin. Daha sonra Yüce Allah, amellerin farklı durumlara ve ilâhî hikmete göre değişik değerlerde olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür.” Buradaki fetihten kasıt Hudeybiye sulhüdür. Allah Rasûlü ile Kureyş arasında yapılan bu antlaşması en büyük fetihlerdendir. Çünkü bu, İslâm’ın yayılmasına vesile olmuş, kâfirlerle müslümanlar bir araya gelme imkanı bulmuş ve herhangi bir karşı koyma söz konusu olmaksızın Allah’ın dinine davet rahatça yapılabilmiştir. O vakit insanlar, Allah’ın dinine büyük kitleler halinde girmeye başlamışlar ve İslâm’ın gücü de büyük çapta artmıştır. Bu fetihten önce ise müslümanlar, Medine ve oraya bağlı yerler gibi ahalisi İslâm’a giren toprakların dışında dine davet etme imkânını bulamıyorlardı. Gerek Mekke gerek Mekke dışındaki müşriklerin yurtlarında İslâm’a giren kimseler, işkencelere maruz kalıyor ve korkutuluyordu. İşte bundan dolayı fetihten önce İslâm’a giren, infak eden ve savaşanların dereceleri, mükâfatları ve ecirleri fetihten sonra İslâm’a giren, savaşan ve infâk edenlerinkinden daha büyüktür. Nitekim hikmet de bunu gerektirmektedir. Bundan dolayı ashab-ı kiramın faziletlerinin ve öncülerinin çoğunluğu fetihten önce İslâm’a girmişlerdir. Bu iki durum arasında fazilet farkı olmasından, faziletçe daha az olan kimselerin kusurlu olduğu yahut eleştirildiği gibi bir mana çıkma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böyle bir yanlış anlamayı önlemek üzere şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir.” Yani ister fetihten önce ister sonra olsun İslâm’a girip savaşmış ve infâk etmiş bulunanların hepsine Allah cenneti vaat etmiştir. İşte bu, ashab-ı kiramın tümünün -Allah onlardan razı olsun- faziletine delildir. Çünkü Allah, onların imanlarına şahitlik etmekte ve onlara cenneti vaat etmektedir. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Her birinize yaptığını bildiği ameline göre karşılık verecektir.
11. Yüce Allah, kendi yolunda infâk etmeyi teşvik etmektedir. Çünkü cihad, bu uğurda yapılacak infâk ve harcamalara, onun için gerekli hazırlıkları yapmak için malî fedâkârlıklarda bulunmaya bağlıdır. “Güzel bir borç”, Allah için ihlâsla yapılan, O’nun rızasına uygun, gönül hoşluğu ile helâl ve temiz olan maldan yapılan infâktır. Buna Yüce Allah’ın “borç” adını vermesi, O’nun bir lütfudur. Yoksa mal O’nun malı, kullar da O’nun kullarıdır. Üstelik buna pek çok kat fazlası ile mükâfat vereceğini de vaat etmektedir. Çünkü O, çok cömerttir, bol bol verendir. Bu kat kat vermenin yeri ve zamanı ise kıyamet günüdür. O günde her insanın fakirliği ve güzel mükâfatın asgarisine dahi muhtaç olduğu açıkça ortaya çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

12- O gün mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında gitmekte olduğunu görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki siz orada ebediyen kalacaksınız. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.”(denir onlara). 13- O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar, iman edenlere:“Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” diyecekler. Onlara:“Arkanıza dönün de (kendinize başka bir) nur arayın” denilecek ve aralarına kapısı olan bir duvar çekilecektir ki bu kapının iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap vardır. 14- Münafıklar onlara:“Biz sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. Onlar da şöyle derler:“Evet; fakat siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz ve boş ümitleriniz sizi aldattı da nihayet Allah’ın emri (ölüm) geldi çattı. Ayrıca o çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah ile aldattı.” 15- “Artık bugün ne sizden ne de kâfirlerden hiçbir fidye alınmaz. Varacağınız yer ateştir, size lâyık olan da odur. O, ne kötü bir dönüş yeridir!”

12. Yüce Allah, imanın üstünlüğünü ve kıyamet gününde iman sahiplerinin imrenilecek hallerini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“O gün mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında gitmekte olduğunu görürsün.” Yani kıyamet günü gelip de güneş ve ayın ışığı söndürüleceği, insanların karanlık içerisinde kalacağı, Sırat da cehennemin üzerine yerleştirileceği zaman sen, mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında hızla gitmekte olduğunu göreceksin. Onlar, bu dehşetli ve zorlu konumda imanları ile nurlarının aydınlığında yürüyeceklerdir. Herkes imanı oranında bu nuru elde etmiş olacaktır. İşte bu esnada da onlara en büyük müjde verilecek ve şöyle denilecektir:“Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki siz orada ebediyen kalacaksınız. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.” Allah’a yemin olsun ki, bu müjde kalplerine çok tatlı gelecek, ruhları bundan pek büyük bir zevk alacaktır. Çünkü bu sayede sevip istedikleri her şeyi elde etmiş, korkup çekindikleri her türlü kötülükten de kurtulmuş olacaklardır.
13. Münafıklar, mü’minlerin nurlarının aydınlığında yürümekte olduklarını, kendilerinin ise nurları söndürülüp karanlıklar içerisinde şaşkın bir halde kaldıklarını gördüklerinde mü’minlere:“Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” acele etmeyin de azaptan kurtulabilmek için nurunuzdan, aydınlığında yürüyebileceğimiz kadarını elde edelim, “diyecekler.” Onlara: “Arkanıza dönün de (kendinize başka bir) nur arayın, denilecek.” Eğer bu, mümkün ise böyle yapın. Ancak bu imkânsızdır. Hatta bu hiç olmayacak, düşünülemeyecek şeylerdendir. "Aralarına” mü’minlerle münafıklar arasına “kapısı olan” pek büyük bir engel ve oldukça sağlam “bir duvar çekilecektir ki bu kapının iç tarafında rahmet” bu, mü’minlerin bulunacağı taraf olacaktır “dış tarafında ise” bu da münafıkların bulunduğu taraf olacaktır “azap vardır.”
14. Münafıklar, mü’minlere seslenecek, kendilerine acımalarını isteyerek ve yakararak şöyle diyeceklerdir:“Biz” dünyada iken “sizinle beraber değil miydik?”“Lâ ilâhe illallah” diyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor, cihad ediyor ve sizin yaptığınız amelleri yapıyorduk “diye seslenirler.”“Onlar da şöyle derler: “Evet” Dünyada iken bizimle beraberdiniz. Zahiren bizim gibi amellerde bulunurdunuz. Fakat sizin yaptıklarınız imansız, samimi ve salih bir niyet olmaksızın münafıkça yapılan amellerdi. “Fakat siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz.” Allah’ın verdiği ve en ufak bir şüpheyi kabil olmayan haberler hakkında şüpheye düştünüz, sizler kesin bir inanca sahip olmadığınız halde mü’minlerin elde edecekleri mükâfatlara kavuşmayı temenni ettiniz, böylece “boş ümitleriniz sizi aldattı da nihayet Allah’ın emri” ölüm bu kötü halde bulunduğunuz vaziyette size “geldi çattı.”“Ayrıca o çok aldatıcı” size küfrü ve şüpheleri süslü gösteren şeytan “da sizi Allah ile aldattı.” Siz de O’na güvendiniz. O’nun size verdiği sözlere bel bağladınız ve O’nun verdiği haberleri doğruladınız.
15. Yeryüzü dolusu altını ve hatta onunla birlikte bir o kadarını daha fidye verecek olsanız bile yine de bu, sizden kabul edilmeyecektir. "Varacağınız” karar kılıp barınacağınız “yer ateştir, size lâyık olan da odur.” Size dostluk edecek ve sizi bağrına basacak yer orasıdır. “O” ateş “ne kötü bir dönüş yeridir!” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık kimin tartıları hafif gelirse onun anası (varacağı yer) Hâviyedir (cehennemdir). Onun ne olduğunu sana ne bildirdi? O, çok sıcak bir ateştir.”(el-Karia, 101/8-11)

12- O gün mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında gitmekte olduğunu görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki siz orada ebediyen kalacaksınız. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.”(denir onlara). 13- O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar, iman edenlere:“Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” diyecekler. Onlara:“Arkanıza dönün de (kendinize başka bir) nur arayın” denilecek ve aralarına kapısı olan bir duvar çekilecektir ki bu kapının iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap vardır. 14- Münafıklar onlara:“Biz sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. Onlar da şöyle derler:“Evet; fakat siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz ve boş ümitleriniz sizi aldattı da nihayet Allah’ın emri (ölüm) geldi çattı. Ayrıca o çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah ile aldattı.” 15- “Artık bugün ne sizden ne de kâfirlerden hiçbir fidye alınmaz. Varacağınız yer ateştir, size lâyık olan da odur. O, ne kötü bir dönüş yeridir!”

12. Yüce Allah, imanın üstünlüğünü ve kıyamet gününde iman sahiplerinin imrenilecek hallerini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“O gün mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında gitmekte olduğunu görürsün.” Yani kıyamet günü gelip de güneş ve ayın ışığı söndürüleceği, insanların karanlık içerisinde kalacağı, Sırat da cehennemin üzerine yerleştirileceği zaman sen, mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında hızla gitmekte olduğunu göreceksin. Onlar, bu dehşetli ve zorlu konumda imanları ile nurlarının aydınlığında yürüyeceklerdir. Herkes imanı oranında bu nuru elde etmiş olacaktır. İşte bu esnada da onlara en büyük müjde verilecek ve şöyle denilecektir:“Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki siz orada ebediyen kalacaksınız. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.” Allah’a yemin olsun ki, bu müjde kalplerine çok tatlı gelecek, ruhları bundan pek büyük bir zevk alacaktır. Çünkü bu sayede sevip istedikleri her şeyi elde etmiş, korkup çekindikleri her türlü kötülükten de kurtulmuş olacaklardır.
13. Münafıklar, mü’minlerin nurlarının aydınlığında yürümekte olduklarını, kendilerinin ise nurları söndürülüp karanlıklar içerisinde şaşkın bir halde kaldıklarını gördüklerinde mü’minlere:“Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” acele etmeyin de azaptan kurtulabilmek için nurunuzdan, aydınlığında yürüyebileceğimiz kadarını elde edelim, “diyecekler.” Onlara: “Arkanıza dönün de (kendinize başka bir) nur arayın, denilecek.” Eğer bu, mümkün ise böyle yapın. Ancak bu imkânsızdır. Hatta bu hiç olmayacak, düşünülemeyecek şeylerdendir. "Aralarına” mü’minlerle münafıklar arasına “kapısı olan” pek büyük bir engel ve oldukça sağlam “bir duvar çekilecektir ki bu kapının iç tarafında rahmet” bu, mü’minlerin bulunacağı taraf olacaktır “dış tarafında ise” bu da münafıkların bulunduğu taraf olacaktır “azap vardır.”
14. Münafıklar, mü’minlere seslenecek, kendilerine acımalarını isteyerek ve yakararak şöyle diyeceklerdir:“Biz” dünyada iken “sizinle beraber değil miydik?”“Lâ ilâhe illallah” diyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor, cihad ediyor ve sizin yaptığınız amelleri yapıyorduk “diye seslenirler.”“Onlar da şöyle derler: “Evet” Dünyada iken bizimle beraberdiniz. Zahiren bizim gibi amellerde bulunurdunuz. Fakat sizin yaptıklarınız imansız, samimi ve salih bir niyet olmaksızın münafıkça yapılan amellerdi. “Fakat siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz.” Allah’ın verdiği ve en ufak bir şüpheyi kabil olmayan haberler hakkında şüpheye düştünüz, sizler kesin bir inanca sahip olmadığınız halde mü’minlerin elde edecekleri mükâfatlara kavuşmayı temenni ettiniz, böylece “boş ümitleriniz sizi aldattı da nihayet Allah’ın emri” ölüm bu kötü halde bulunduğunuz vaziyette size “geldi çattı.”“Ayrıca o çok aldatıcı” size küfrü ve şüpheleri süslü gösteren şeytan “da sizi Allah ile aldattı.” Siz de O’na güvendiniz. O’nun size verdiği sözlere bel bağladınız ve O’nun verdiği haberleri doğruladınız.
15. Yeryüzü dolusu altını ve hatta onunla birlikte bir o kadarını daha fidye verecek olsanız bile yine de bu, sizden kabul edilmeyecektir. "Varacağınız” karar kılıp barınacağınız “yer ateştir, size lâyık olan da odur.” Size dostluk edecek ve sizi bağrına basacak yer orasıdır. “O” ateş “ne kötü bir dönüş yeridir!” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık kimin tartıları hafif gelirse onun anası (varacağı yer) Hâviyedir (cehennemdir). Onun ne olduğunu sana ne bildirdi? O, çok sıcak bir ateştir.”(el-Karia, 101/8-11)

12- O gün mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında gitmekte olduğunu görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki siz orada ebediyen kalacaksınız. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.”(denir onlara). 13- O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar, iman edenlere:“Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” diyecekler. Onlara:“Arkanıza dönün de (kendinize başka bir) nur arayın” denilecek ve aralarına kapısı olan bir duvar çekilecektir ki bu kapının iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap vardır. 14- Münafıklar onlara:“Biz sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. Onlar da şöyle derler:“Evet; fakat siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz ve boş ümitleriniz sizi aldattı da nihayet Allah’ın emri (ölüm) geldi çattı. Ayrıca o çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah ile aldattı.” 15- “Artık bugün ne sizden ne de kâfirlerden hiçbir fidye alınmaz. Varacağınız yer ateştir, size lâyık olan da odur. O, ne kötü bir dönüş yeridir!”

12. Yüce Allah, imanın üstünlüğünü ve kıyamet gününde iman sahiplerinin imrenilecek hallerini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“O gün mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında gitmekte olduğunu görürsün.” Yani kıyamet günü gelip de güneş ve ayın ışığı söndürüleceği, insanların karanlık içerisinde kalacağı, Sırat da cehennemin üzerine yerleştirileceği zaman sen, mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında hızla gitmekte olduğunu göreceksin. Onlar, bu dehşetli ve zorlu konumda imanları ile nurlarının aydınlığında yürüyeceklerdir. Herkes imanı oranında bu nuru elde etmiş olacaktır. İşte bu esnada da onlara en büyük müjde verilecek ve şöyle denilecektir:“Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki siz orada ebediyen kalacaksınız. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.” Allah’a yemin olsun ki, bu müjde kalplerine çok tatlı gelecek, ruhları bundan pek büyük bir zevk alacaktır. Çünkü bu sayede sevip istedikleri her şeyi elde etmiş, korkup çekindikleri her türlü kötülükten de kurtulmuş olacaklardır.
13. Münafıklar, mü’minlerin nurlarının aydınlığında yürümekte olduklarını, kendilerinin ise nurları söndürülüp karanlıklar içerisinde şaşkın bir halde kaldıklarını gördüklerinde mü’minlere:“Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” acele etmeyin de azaptan kurtulabilmek için nurunuzdan, aydınlığında yürüyebileceğimiz kadarını elde edelim, “diyecekler.” Onlara: “Arkanıza dönün de (kendinize başka bir) nur arayın, denilecek.” Eğer bu, mümkün ise böyle yapın. Ancak bu imkânsızdır. Hatta bu hiç olmayacak, düşünülemeyecek şeylerdendir. "Aralarına” mü’minlerle münafıklar arasına “kapısı olan” pek büyük bir engel ve oldukça sağlam “bir duvar çekilecektir ki bu kapının iç tarafında rahmet” bu, mü’minlerin bulunacağı taraf olacaktır “dış tarafında ise” bu da münafıkların bulunduğu taraf olacaktır “azap vardır.”
14. Münafıklar, mü’minlere seslenecek, kendilerine acımalarını isteyerek ve yakararak şöyle diyeceklerdir:“Biz” dünyada iken “sizinle beraber değil miydik?”“Lâ ilâhe illallah” diyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor, cihad ediyor ve sizin yaptığınız amelleri yapıyorduk “diye seslenirler.”“Onlar da şöyle derler: “Evet” Dünyada iken bizimle beraberdiniz. Zahiren bizim gibi amellerde bulunurdunuz. Fakat sizin yaptıklarınız imansız, samimi ve salih bir niyet olmaksızın münafıkça yapılan amellerdi. “Fakat siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz.” Allah’ın verdiği ve en ufak bir şüpheyi kabil olmayan haberler hakkında şüpheye düştünüz, sizler kesin bir inanca sahip olmadığınız halde mü’minlerin elde edecekleri mükâfatlara kavuşmayı temenni ettiniz, böylece “boş ümitleriniz sizi aldattı da nihayet Allah’ın emri” ölüm bu kötü halde bulunduğunuz vaziyette size “geldi çattı.”“Ayrıca o çok aldatıcı” size küfrü ve şüpheleri süslü gösteren şeytan “da sizi Allah ile aldattı.” Siz de O’na güvendiniz. O’nun size verdiği sözlere bel bağladınız ve O’nun verdiği haberleri doğruladınız.
15. Yeryüzü dolusu altını ve hatta onunla birlikte bir o kadarını daha fidye verecek olsanız bile yine de bu, sizden kabul edilmeyecektir. "Varacağınız” karar kılıp barınacağınız “yer ateştir, size lâyık olan da odur.” Size dostluk edecek ve sizi bağrına basacak yer orasıdır. “O” ateş “ne kötü bir dönüş yeridir!” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık kimin tartıları hafif gelirse onun anası (varacağı yer) Hâviyedir (cehennemdir). Onun ne olduğunu sana ne bildirdi? O, çok sıcak bir ateştir.”(el-Karia, 101/8-11)

12- O gün mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında gitmekte olduğunu görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki siz orada ebediyen kalacaksınız. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.”(denir onlara). 13- O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar, iman edenlere:“Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” diyecekler. Onlara:“Arkanıza dönün de (kendinize başka bir) nur arayın” denilecek ve aralarına kapısı olan bir duvar çekilecektir ki bu kapının iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap vardır. 14- Münafıklar onlara:“Biz sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. Onlar da şöyle derler:“Evet; fakat siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz ve boş ümitleriniz sizi aldattı da nihayet Allah’ın emri (ölüm) geldi çattı. Ayrıca o çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah ile aldattı.” 15- “Artık bugün ne sizden ne de kâfirlerden hiçbir fidye alınmaz. Varacağınız yer ateştir, size lâyık olan da odur. O, ne kötü bir dönüş yeridir!”

12. Yüce Allah, imanın üstünlüğünü ve kıyamet gününde iman sahiplerinin imrenilecek hallerini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“O gün mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında gitmekte olduğunu görürsün.” Yani kıyamet günü gelip de güneş ve ayın ışığı söndürüleceği, insanların karanlık içerisinde kalacağı, Sırat da cehennemin üzerine yerleştirileceği zaman sen, mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında hızla gitmekte olduğunu göreceksin. Onlar, bu dehşetli ve zorlu konumda imanları ile nurlarının aydınlığında yürüyeceklerdir. Herkes imanı oranında bu nuru elde etmiş olacaktır. İşte bu esnada da onlara en büyük müjde verilecek ve şöyle denilecektir:“Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki siz orada ebediyen kalacaksınız. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.” Allah’a yemin olsun ki, bu müjde kalplerine çok tatlı gelecek, ruhları bundan pek büyük bir zevk alacaktır. Çünkü bu sayede sevip istedikleri her şeyi elde etmiş, korkup çekindikleri her türlü kötülükten de kurtulmuş olacaklardır.
13. Münafıklar, mü’minlerin nurlarının aydınlığında yürümekte olduklarını, kendilerinin ise nurları söndürülüp karanlıklar içerisinde şaşkın bir halde kaldıklarını gördüklerinde mü’minlere:“Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” acele etmeyin de azaptan kurtulabilmek için nurunuzdan, aydınlığında yürüyebileceğimiz kadarını elde edelim, “diyecekler.” Onlara: “Arkanıza dönün de (kendinize başka bir) nur arayın, denilecek.” Eğer bu, mümkün ise böyle yapın. Ancak bu imkânsızdır. Hatta bu hiç olmayacak, düşünülemeyecek şeylerdendir. "Aralarına” mü’minlerle münafıklar arasına “kapısı olan” pek büyük bir engel ve oldukça sağlam “bir duvar çekilecektir ki bu kapının iç tarafında rahmet” bu, mü’minlerin bulunacağı taraf olacaktır “dış tarafında ise” bu da münafıkların bulunduğu taraf olacaktır “azap vardır.”
14. Münafıklar, mü’minlere seslenecek, kendilerine acımalarını isteyerek ve yakararak şöyle diyeceklerdir:“Biz” dünyada iken “sizinle beraber değil miydik?”“Lâ ilâhe illallah” diyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor, cihad ediyor ve sizin yaptığınız amelleri yapıyorduk “diye seslenirler.”“Onlar da şöyle derler: “Evet” Dünyada iken bizimle beraberdiniz. Zahiren bizim gibi amellerde bulunurdunuz. Fakat sizin yaptıklarınız imansız, samimi ve salih bir niyet olmaksızın münafıkça yapılan amellerdi. “Fakat siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz.” Allah’ın verdiği ve en ufak bir şüpheyi kabil olmayan haberler hakkında şüpheye düştünüz, sizler kesin bir inanca sahip olmadığınız halde mü’minlerin elde edecekleri mükâfatlara kavuşmayı temenni ettiniz, böylece “boş ümitleriniz sizi aldattı da nihayet Allah’ın emri” ölüm bu kötü halde bulunduğunuz vaziyette size “geldi çattı.”“Ayrıca o çok aldatıcı” size küfrü ve şüpheleri süslü gösteren şeytan “da sizi Allah ile aldattı.” Siz de O’na güvendiniz. O’nun size verdiği sözlere bel bağladınız ve O’nun verdiği haberleri doğruladınız.
15. Yeryüzü dolusu altını ve hatta onunla birlikte bir o kadarını daha fidye verecek olsanız bile yine de bu, sizden kabul edilmeyecektir. "Varacağınız” karar kılıp barınacağınız “yer ateştir, size lâyık olan da odur.” Size dostluk edecek ve sizi bağrına basacak yer orasıdır. “O” ateş “ne kötü bir dönüş yeridir!” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık kimin tartıları hafif gelirse onun anası (varacağı yer) Hâviyedir (cehennemdir). Onun ne olduğunu sana ne bildirdi? O, çok sıcak bir ateştir.”(el-Karia, 101/8-11)

16- İman edenlerin kalplerinin, Allah’ın zikri ve (O’ndan) inen hak sebebiyle yumuşayarak saygı ile boyun eğme vakti gelmedi mi? Daha önce kendilerine Kitap verilip de üzerlerinden uzun bir zaman geçince kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar ki onların çoğu fâsık kimselerdir. 17- Şunu bilin ki Allah, ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Nitekim aklınızı kullanasınız diye âyetleri size açıkladık.

16. Yüce Allah, mü’min erkeklerle mü’min kadınların, münafık erkeklerle münafık kadınların âhiret yurdundaki durumlarını söz konusu ettikten sonra ve bu, kalplerin Rablerinin önünde saygı ve korku ile eğilmelerini, O’nun azameti önünde zilletle durmalarını gerektirdiğinden dolayı mü’minlere bunu yerine getirmeyişleri nedeniyle sitem edercesine şöyle buyurmaktadır: Allah’ın zikrine yani Kur’ân’a saygı ile boyun eğip kalplerinin yumuşayacağı, emir ve yasaklarına itaat edip Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği ve ona indirilen hakka bağlanacağı vakit gelmedi mi? Bu buyruk, kalbin Yüce Allah’a, O’nun indirdiği Kitap ve hikmete karşı saygı ve korku ile boyun eğmeye (huşû’), mü’minlerin ilâhî öğütleri ve şer’î hükümleri her zaman için hatırda tutup bu konuda nefislerini hesaba çekmeye olanca gayretlerini harcamaya yönelik bir teşviktir. “Daha önce kendilerine Kitap verilip de üzerlerinden uzun bir zaman geçince kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar.” Yani Allah’ın, kalbin hakka karşı yumuşayıp tam anlamı ile ona bağlanmayı gerektiren Kitabı üzerlerine indirdiği, sonra da bu hali sürdürmeyerek onun üzerinde sebat etmeyen kimseler gibi olmasınlar. Çünkü bunlar üzerinden geçen zaman uzayıp da gafletleri devam edince imanları sarsıldı ve yakînleri yok olup gitti. Bu yüzden de kalpleri katışaltı “ki onların çoğu fâsık kimselerdir.” Kalpler her zaman için Allah’ın indirdiklerini hatırlamaya, hikmet ile içli dışlı olmaya muhtaçtır. Bundan gaflete düşmemek gerekir, çünkü böyle bir gaflet, kalbin katılaşmasına ve gözlerin yaşarmaz hale gelmesine sebep olur.

17. Âyetler, akıllara ilâhî maksatların ve isteklerin neler olduğunu gösterir. Ölümünden sonra yeri dirilten, ölümlerinden sonra ölüleri diriltmeye de kadirdir ve onlara amellerinin karşılığını verecektir. İndirdiği yağmur ile ölümünden sonra yeri dirilten, peygamberlerine indirmiş olduğu hak ile ölü kalpleri diriltmeye de kadirdir. Bu âyet-i kerime, açıkça Allah’ın âyetleri ile hidâyet bulmayan ve Allah’ın şeriatine tabi olmayan kimselerin akıllarının olmadığını ifade etmektedir.

16- İman edenlerin kalplerinin, Allah’ın zikri ve (O’ndan) inen hak sebebiyle yumuşayarak saygı ile boyun eğme vakti gelmedi mi? Daha önce kendilerine Kitap verilip de üzerlerinden uzun bir zaman geçince kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar ki onların çoğu fâsık kimselerdir. 17- Şunu bilin ki Allah, ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Nitekim aklınızı kullanasınız diye âyetleri size açıkladık.

16. Yüce Allah, mü’min erkeklerle mü’min kadınların, münafık erkeklerle münafık kadınların âhiret yurdundaki durumlarını söz konusu ettikten sonra ve bu, kalplerin Rablerinin önünde saygı ve korku ile eğilmelerini, O’nun azameti önünde zilletle durmalarını gerektirdiğinden dolayı mü’minlere bunu yerine getirmeyişleri nedeniyle sitem edercesine şöyle buyurmaktadır: Allah’ın zikrine yani Kur’ân’a saygı ile boyun eğip kalplerinin yumuşayacağı, emir ve yasaklarına itaat edip Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği ve ona indirilen hakka bağlanacağı vakit gelmedi mi? Bu buyruk, kalbin Yüce Allah’a, O’nun indirdiği Kitap ve hikmete karşı saygı ve korku ile boyun eğmeye (huşû’), mü’minlerin ilâhî öğütleri ve şer’î hükümleri her zaman için hatırda tutup bu konuda nefislerini hesaba çekmeye olanca gayretlerini harcamaya yönelik bir teşviktir. “Daha önce kendilerine Kitap verilip de üzerlerinden uzun bir zaman geçince kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar.” Yani Allah’ın, kalbin hakka karşı yumuşayıp tam anlamı ile ona bağlanmayı gerektiren Kitabı üzerlerine indirdiği, sonra da bu hali sürdürmeyerek onun üzerinde sebat etmeyen kimseler gibi olmasınlar. Çünkü bunlar üzerinden geçen zaman uzayıp da gafletleri devam edince imanları sarsıldı ve yakînleri yok olup gitti. Bu yüzden de kalpleri katışaltı “ki onların çoğu fâsık kimselerdir.” Kalpler her zaman için Allah’ın indirdiklerini hatırlamaya, hikmet ile içli dışlı olmaya muhtaçtır. Bundan gaflete düşmemek gerekir, çünkü böyle bir gaflet, kalbin katılaşmasına ve gözlerin yaşarmaz hale gelmesine sebep olur.

17. Âyetler, akıllara ilâhî maksatların ve isteklerin neler olduğunu gösterir. Ölümünden sonra yeri dirilten, ölümlerinden sonra ölüleri diriltmeye de kadirdir ve onlara amellerinin karşılığını verecektir. İndirdiği yağmur ile ölümünden sonra yeri dirilten, peygamberlerine indirmiş olduğu hak ile ölü kalpleri diriltmeye de kadirdir. Bu âyet-i kerime, açıkça Allah’ın âyetleri ile hidâyet bulmayan ve Allah’ın şeriatine tabi olmayan kimselerin akıllarının olmadığını ifade etmektedir.

18- Şüphesiz ki sadaka veren erkeklere, sadaka veren kadınlara ve Allah’a güzel bir borç verenlere Allah, mükafatlarını kat kat fazlasıyla verir. Ayrıca onlar için çok değerli bir mükâfat da vardır. 19- Allah’a ve peygamberlerine iman edenler var ya, işte onlar sıddıklardır. Şehidlere gelince onlar Rableri katındadır; onların ecirleri ve nurları vardır. Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar cehennemlik olanlardır.

18. “Şüphesiz ki sadaka veren erkeklere, sadaka veren kadınlara” yani çokça sadaka verenler, Allah’ı razı edecek infâklarda bulunanlar “ve Allah’a” Rablerinin nezdinde kendileri için azık teşkil edecek şekilde hayırlı yollarda mallarını önden göndererek “güzel bir borç verenlere Allah” ecirlerini “kat kat” her bir iyiliğe on mislinden yedi yüz misline ve daha pek çok kat fazlasına kadar “fazlasıyla verir. Ayrıca onlar için çok değerli bir mükâfat da vardır.” Bu, Allah’ın cennette onlar için hazırladığı ve insanların bilemeyeceği bir mükâfattır.
19. “Allah’a ve peygamberlerine iman edenler var ya” iman, ehl-i sünnete göre Kitap ve sünnetin delil olduğu hususlardır. İman, hem kalbin ve dilin sözü; hem de kalbin, dilin ve azaların amelidir. Bu da dinin gizli ve açık bütün hükümlerini kapsar. İşte bu özellikleri kendilerinde toplayanlar sıddîklerdir. Yani bunların mertebeleri genel olarak mü’minlerin mertebesinin üstünde, peygamberlerin mertebesinin de aşağısındadır. "Şehidlere gelince onlar Rableri katındadır; onların ecirleri ve nurları vardır.” Sahih bir hadiste geçtiği üzere:“Cennette yüz derece vardır. Her iki derece arası gök ile yer arası kadardır. Allah, bunları kendi yolunda cihad edenler için hazırlamıştır.” Bu da şehitlerin derecelerinin pek yüksek ve pek yüce olmasını, onların Yüce Allah’a çok yakın olmalarını gerektirir. "Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar cehennemlik olanlardır.” Bu son iki âyet, çokça sadaka veren insanları, sıddîkleri, şehidleri ve cehennemlikleri çeşitli sınıfları ile bir arada zikretmiş bulunmaktadır. Çokça sadaka verenler, amellerinin büyük çoğunluğu, insanlara ihsanda ve iyilikte bulunmak, ellerindeki bütün imkânlarla onlara faydalı olmak olan kimselerdir. Özellikle Allah yolunda mallarını harcamakla başkalarına faydalı olmaya çalışırlar. Sıddîklar ise iman, salih amel, faydalı ilim, doğru ve yakîn mertebeleri kemâl derecesinde olanlardır. Şehîdler, Allah’ın adını yüceltmek için O’nun yolunda savaşan, bu uğurda canlarını ve mallarını feda eden ve bu yolda öldürülen kimselerdir. Cehennemlikler ise Allah’ın âyetlerini yalanlayan kâfirlerdir. Geriye Yüce Allah’ın Fâtır Suresi’nde (Fâtır, 35/32) kendilerinden söz ettiği orta yollu olanlar kalmaktadır. Bunlar ise farzları eda eden, haramları terk eden kimselerdir. Ancak gerek Allah’ın hakları, gerek kullarının hakları hususunda kısmen kusurlu olan kimselerdir. Bunların bazıları için yaptıklarının bazıları sebebi ile birtakım cezalar sözkonusu olsa bile sonunda varacakları yer cennettir.

18- Şüphesiz ki sadaka veren erkeklere, sadaka veren kadınlara ve Allah’a güzel bir borç verenlere Allah, mükafatlarını kat kat fazlasıyla verir. Ayrıca onlar için çok değerli bir mükâfat da vardır. 19- Allah’a ve peygamberlerine iman edenler var ya, işte onlar sıddıklardır. Şehidlere gelince onlar Rableri katındadır; onların ecirleri ve nurları vardır. Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar cehennemlik olanlardır.

18. “Şüphesiz ki sadaka veren erkeklere, sadaka veren kadınlara” yani çokça sadaka verenler, Allah’ı razı edecek infâklarda bulunanlar “ve Allah’a” Rablerinin nezdinde kendileri için azık teşkil edecek şekilde hayırlı yollarda mallarını önden göndererek “güzel bir borç verenlere Allah” ecirlerini “kat kat” her bir iyiliğe on mislinden yedi yüz misline ve daha pek çok kat fazlasına kadar “fazlasıyla verir. Ayrıca onlar için çok değerli bir mükâfat da vardır.” Bu, Allah’ın cennette onlar için hazırladığı ve insanların bilemeyeceği bir mükâfattır.
19. “Allah’a ve peygamberlerine iman edenler var ya” iman, ehl-i sünnete göre Kitap ve sünnetin delil olduğu hususlardır. İman, hem kalbin ve dilin sözü; hem de kalbin, dilin ve azaların amelidir. Bu da dinin gizli ve açık bütün hükümlerini kapsar. İşte bu özellikleri kendilerinde toplayanlar sıddîklerdir. Yani bunların mertebeleri genel olarak mü’minlerin mertebesinin üstünde, peygamberlerin mertebesinin de aşağısındadır. "Şehidlere gelince onlar Rableri katındadır; onların ecirleri ve nurları vardır.” Sahih bir hadiste geçtiği üzere:“Cennette yüz derece vardır. Her iki derece arası gök ile yer arası kadardır. Allah, bunları kendi yolunda cihad edenler için hazırlamıştır.” Bu da şehitlerin derecelerinin pek yüksek ve pek yüce olmasını, onların Yüce Allah’a çok yakın olmalarını gerektirir. "Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar cehennemlik olanlardır.” Bu son iki âyet, çokça sadaka veren insanları, sıddîkleri, şehidleri ve cehennemlikleri çeşitli sınıfları ile bir arada zikretmiş bulunmaktadır. Çokça sadaka verenler, amellerinin büyük çoğunluğu, insanlara ihsanda ve iyilikte bulunmak, ellerindeki bütün imkânlarla onlara faydalı olmak olan kimselerdir. Özellikle Allah yolunda mallarını harcamakla başkalarına faydalı olmaya çalışırlar. Sıddîklar ise iman, salih amel, faydalı ilim, doğru ve yakîn mertebeleri kemâl derecesinde olanlardır. Şehîdler, Allah’ın adını yüceltmek için O’nun yolunda savaşan, bu uğurda canlarını ve mallarını feda eden ve bu yolda öldürülen kimselerdir. Cehennemlikler ise Allah’ın âyetlerini yalanlayan kâfirlerdir. Geriye Yüce Allah’ın Fâtır Suresi’nde (Fâtır, 35/32) kendilerinden söz ettiği orta yollu olanlar kalmaktadır. Bunlar ise farzları eda eden, haramları terk eden kimselerdir. Ancak gerek Allah’ın hakları, gerek kullarının hakları hususunda kısmen kusurlu olan kimselerdir. Bunların bazıları için yaptıklarının bazıları sebebi ile birtakım cezalar sözkonusu olsa bile sonunda varacakları yer cennettir.

20- Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyun, oyalanma ve süstür. Aranızda karşılıklı övünmeden, mallarda ve evlatta çokluk yarışına girmeden ibarettir. (Gerçekte ise dünya hayatı) bir yağmur gibidir ki çıkardığı ekin çiftçilerin hoşuna gider. Sonra o ekin kurur da sen onu sararmış bir halde görürsün. Sonra da o, çerçöp olur. Âhirette hem şiddetli bir azap vardır hem de Allah’tan bir mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimden başka bir şey değildir. 21- Rabbinizden bir mağfiret, Allah’a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış olup eni yer ile göğün eni kadar olan cennet için yarışın. Bu, Allah’ın bir lütfudur ki O, onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.

20. Yüce Allah, dünyanın mahiyetini, gerçek durumunu, onun nihaî halini ve dünya ehlinin maksatlarını haber vermektedir. Buna göre dünya bir oyun ve oyalanmadır. Bedenler onunla oynar, kalpler onunla oyalanır. Nitekim dünya ehlinin görülen durumu da bunu doğrulamaktadır. Zira onların ömürlerini, kalpleri oyalanma içinde, Allah’ın zikrinden yana da karşılaşacakları vaat ve tehditlerden yana da gafil bir halde geçirdiklerini görüyoruz. Dinleri oyun ve oyalanmak, eğlenmektir. Halbuki uyanık olup âhiret için çalışanlar böyle değildir. Çünkü onların kalpleri, Allah’ın zikri, marifeti ve muhabbeti ile ma’murdur. Vakitleri kendilerini Allah’a yakınlaştıran, gerek yakın çevrelerine, gerekse başkalarına sağladıkları faydalı amellerle dolup taşmaktadır. "ve süstür” buyruğu ise şu demektir: Elbiselerde, yiyeceklerde, içeceklerde, bineklerde, evlerde, köşklerde, makam ve mevkilerde ve başka hususlarda bir süslenme, süs düşkünlüğüdür. "Aranızda karşılıklı övünme” Dünya ehlinden olan herkes, diğerine karşı övünür. Dünyevî hususlarda kendisinin öne geçmesini, dünyevî hallerde kendisinin ünlü olmasını ister. "mallarda ve evlatta çokluk yarışına girmeden ibarettir.” Herkes mal ve evlat bakımından başkalarından daha çok olsun ister. Nitekim dünyayı sevenler, dünyaya meylederek onunla rahatlayanların durumu da bunu tasdik etmektedir. Dünyayı ve onun gerçek mahiyetini bilen, orayı bir geçit olarak kabul edip kalınacak bir yer olarak değerlendirmeyen, kendisini Allah’a yakınlaştıran hususlarda yarışan, Allah’ın lütuf ve ihsan yurduna ulaştırıcı yolları izleyenler ise böyle değildir. Bunlar, mal ve evlat çokluğu ile kendilerine karşı övünen kimseleri görecek olurlarsa onlarla salih amel ile yarışmaya koyulurlar. Daha sonra Yüce Allah, dünyayı bir misal ile anlatmaktadır: Dünya, yeryüzüne yağan bir yağmur gibidir. Bu yağmur, insan ve davarların yediği yeryüzü bitkilerine karışır. Nihâyet yeryüzü türlü bitkilerden oluşan zinetini takınıp süslenince gözlerini ve bütün gayretlerini dünyaya hasreden çiftçiler, onun bitirdiklerinden hoşlanır. Derken Allah’ın orayı telef eden emri gelir. Orası gürleştikten sonra hemen kuruyuverir, eski haline döner. Sanki orada yeşil namına bir şey bitmemiş, daha önceden güzel bir manzarası hiç görülmemiş gibi olur. İşte dünya da böyledir. Dünyaya meyleden kişi, orayı göz alıcı ve çekici görür. Oradan ne istemişse ele geçirip hangi işe yönelmişse kapılarının önünde açıldığını gördüğü bir sırada aniden kader, bir musibetle dünyalığına çarpar ve onu elinden alır götürür. Onun üzerindeki hakimiyetini sona erdirir. Yahut da o, dünyalığını bırakır gider, oradan elleri bomboş ve kefen dışında hiçbir şey almaksızın çeker gider. Bütün arzusu ve hedefi dünya olan, çalışıp çabalaması sırf onun için olan kimseye yazıklar olsun! Âhiret için yapılan amellere gelince işte asıl fayda sağlayacak olan odur. Sahibinin lehine ahiret için saklanan onlardır ki o ameller ebediyen kul ile birlikte bulunacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Âhirette hem şiddetli bir azap vardır hem de Allah’tan bir mağfiret ve rıza vardır.” Yani âhiretin halleri bu ikisinden birisidir. Ya cehennem ateşinde son derece çetin bir azap olacaktır. Oranın zincirlerine, prangalarına vurulacak, dehşetli halleri ile karşı karşıya kalınacaktır. Ki bunlar, dünyanın ötesinde gayesi bulunmayan, nihaî hedefi dünyayı aşmayan, bu sebepten Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini bulan, Allah’ın âyetlerini yalanlayarak nimetlerine nankörlük eden kimseler içindir. Ya da Allah tarafından günahların bağışlanması, cezaların ortadan kaldırılması ve Allah’tan bir rıza vardır. Bu rızaya nail olan kimseyi Allah, razı oluşunun yurdu olan cennetine koyacaktır. Bunlar da dünyayı gerçek mahiyeti ile bilip âhiret için de gereği gibi çalışanlar içindir. İşte bütün bunlar, dünyaya gereğinden fazla rağbet etmemeye, asıl âhirete rağbet edip yönelmeye davet eden hususlardandır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Dünya hayatı aldatıcı bir geçimden başka bir şey değildir.” Yani o, ancak kendisi ile yararlanılan, ihtiyaçların görüldüğü geçici bir şeydir. Çok aldatıcı şeytanın Allah ile kendilerini aldattığı kıt akıllı kimselerin dışında kimse ona aldanmaz ve ona huzurlu bir kalp ile meyletmez.
21. Yüce Allah, mağfiretine, rızasına ve cennetine ulaşmak için yarışa koyulmayı emretmektedir. Bu da mağfirete sebep olan samimi tevbeyle, fayda sağlayan istiğfarla, günahlardan ve günaha düşme ihtimallerinden uzak kalmak için gayret etmekle, salih ameller işleyerek Allah’ı razı edecek şeylere sürekli olarak bağlı kalmakla, hem Allah’a ibadette hem de insanlara faydalı olunacak bütün alanlarda ihsan sahibi olmakla ve bu suretle Allah’ın rızası için yarışmakla olur. Yüce Allah, böyle bir yarışa girmeyi gerektiren hususları da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah’a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış olup eni yer ile göğün eni kadar olan cennet için...” Allah’a ve Rasûlü’ne iman etmenin kapsamına dinin usulü (itikada dair hükümleri) de füruu (amelî hükümleri) de girmektedir. “Bu, Allah’ın bir lütfudur ki O, onu dilediğine verir.” Yani bizim size bu açıkladığımız cennete ulaştıran yollar ile cehenneme götüren yollara dair zikrettiklerimiz, Allah’ın pek büyük mükâfatı ve pek güzel sevabı ile ilgili açıklamalarımız, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük lütuf ve ihsanlarındandır. "Allah büyük lütuf sahibidir.” Hiç kimse bundan dolayı O’na hakkıyla övgüde bulunamaz. O, kendi zatını övdüğü gibidir. Mahlukatından kim olursa olsun O’nu nasıl övmüş ise O, bütün bu övgülerin çok daha üstündedir.

20- Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyun, oyalanma ve süstür. Aranızda karşılıklı övünmeden, mallarda ve evlatta çokluk yarışına girmeden ibarettir. (Gerçekte ise dünya hayatı) bir yağmur gibidir ki çıkardığı ekin çiftçilerin hoşuna gider. Sonra o ekin kurur da sen onu sararmış bir halde görürsün. Sonra da o, çerçöp olur. Âhirette hem şiddetli bir azap vardır hem de Allah’tan bir mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimden başka bir şey değildir. 21- Rabbinizden bir mağfiret, Allah’a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış olup eni yer ile göğün eni kadar olan cennet için yarışın. Bu, Allah’ın bir lütfudur ki O, onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.

20. Yüce Allah, dünyanın mahiyetini, gerçek durumunu, onun nihaî halini ve dünya ehlinin maksatlarını haber vermektedir. Buna göre dünya bir oyun ve oyalanmadır. Bedenler onunla oynar, kalpler onunla oyalanır. Nitekim dünya ehlinin görülen durumu da bunu doğrulamaktadır. Zira onların ömürlerini, kalpleri oyalanma içinde, Allah’ın zikrinden yana da karşılaşacakları vaat ve tehditlerden yana da gafil bir halde geçirdiklerini görüyoruz. Dinleri oyun ve oyalanmak, eğlenmektir. Halbuki uyanık olup âhiret için çalışanlar böyle değildir. Çünkü onların kalpleri, Allah’ın zikri, marifeti ve muhabbeti ile ma’murdur. Vakitleri kendilerini Allah’a yakınlaştıran, gerek yakın çevrelerine, gerekse başkalarına sağladıkları faydalı amellerle dolup taşmaktadır. "ve süstür” buyruğu ise şu demektir: Elbiselerde, yiyeceklerde, içeceklerde, bineklerde, evlerde, köşklerde, makam ve mevkilerde ve başka hususlarda bir süslenme, süs düşkünlüğüdür. "Aranızda karşılıklı övünme” Dünya ehlinden olan herkes, diğerine karşı övünür. Dünyevî hususlarda kendisinin öne geçmesini, dünyevî hallerde kendisinin ünlü olmasını ister. "mallarda ve evlatta çokluk yarışına girmeden ibarettir.” Herkes mal ve evlat bakımından başkalarından daha çok olsun ister. Nitekim dünyayı sevenler, dünyaya meylederek onunla rahatlayanların durumu da bunu tasdik etmektedir. Dünyayı ve onun gerçek mahiyetini bilen, orayı bir geçit olarak kabul edip kalınacak bir yer olarak değerlendirmeyen, kendisini Allah’a yakınlaştıran hususlarda yarışan, Allah’ın lütuf ve ihsan yurduna ulaştırıcı yolları izleyenler ise böyle değildir. Bunlar, mal ve evlat çokluğu ile kendilerine karşı övünen kimseleri görecek olurlarsa onlarla salih amel ile yarışmaya koyulurlar. Daha sonra Yüce Allah, dünyayı bir misal ile anlatmaktadır: Dünya, yeryüzüne yağan bir yağmur gibidir. Bu yağmur, insan ve davarların yediği yeryüzü bitkilerine karışır. Nihâyet yeryüzü türlü bitkilerden oluşan zinetini takınıp süslenince gözlerini ve bütün gayretlerini dünyaya hasreden çiftçiler, onun bitirdiklerinden hoşlanır. Derken Allah’ın orayı telef eden emri gelir. Orası gürleştikten sonra hemen kuruyuverir, eski haline döner. Sanki orada yeşil namına bir şey bitmemiş, daha önceden güzel bir manzarası hiç görülmemiş gibi olur. İşte dünya da böyledir. Dünyaya meyleden kişi, orayı göz alıcı ve çekici görür. Oradan ne istemişse ele geçirip hangi işe yönelmişse kapılarının önünde açıldığını gördüğü bir sırada aniden kader, bir musibetle dünyalığına çarpar ve onu elinden alır götürür. Onun üzerindeki hakimiyetini sona erdirir. Yahut da o, dünyalığını bırakır gider, oradan elleri bomboş ve kefen dışında hiçbir şey almaksızın çeker gider. Bütün arzusu ve hedefi dünya olan, çalışıp çabalaması sırf onun için olan kimseye yazıklar olsun! Âhiret için yapılan amellere gelince işte asıl fayda sağlayacak olan odur. Sahibinin lehine ahiret için saklanan onlardır ki o ameller ebediyen kul ile birlikte bulunacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Âhirette hem şiddetli bir azap vardır hem de Allah’tan bir mağfiret ve rıza vardır.” Yani âhiretin halleri bu ikisinden birisidir. Ya cehennem ateşinde son derece çetin bir azap olacaktır. Oranın zincirlerine, prangalarına vurulacak, dehşetli halleri ile karşı karşıya kalınacaktır. Ki bunlar, dünyanın ötesinde gayesi bulunmayan, nihaî hedefi dünyayı aşmayan, bu sebepten Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini bulan, Allah’ın âyetlerini yalanlayarak nimetlerine nankörlük eden kimseler içindir. Ya da Allah tarafından günahların bağışlanması, cezaların ortadan kaldırılması ve Allah’tan bir rıza vardır. Bu rızaya nail olan kimseyi Allah, razı oluşunun yurdu olan cennetine koyacaktır. Bunlar da dünyayı gerçek mahiyeti ile bilip âhiret için de gereği gibi çalışanlar içindir. İşte bütün bunlar, dünyaya gereğinden fazla rağbet etmemeye, asıl âhirete rağbet edip yönelmeye davet eden hususlardandır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Dünya hayatı aldatıcı bir geçimden başka bir şey değildir.” Yani o, ancak kendisi ile yararlanılan, ihtiyaçların görüldüğü geçici bir şeydir. Çok aldatıcı şeytanın Allah ile kendilerini aldattığı kıt akıllı kimselerin dışında kimse ona aldanmaz ve ona huzurlu bir kalp ile meyletmez.
21. Yüce Allah, mağfiretine, rızasına ve cennetine ulaşmak için yarışa koyulmayı emretmektedir. Bu da mağfirete sebep olan samimi tevbeyle, fayda sağlayan istiğfarla, günahlardan ve günaha düşme ihtimallerinden uzak kalmak için gayret etmekle, salih ameller işleyerek Allah’ı razı edecek şeylere sürekli olarak bağlı kalmakla, hem Allah’a ibadette hem de insanlara faydalı olunacak bütün alanlarda ihsan sahibi olmakla ve bu suretle Allah’ın rızası için yarışmakla olur. Yüce Allah, böyle bir yarışa girmeyi gerektiren hususları da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah’a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış olup eni yer ile göğün eni kadar olan cennet için...” Allah’a ve Rasûlü’ne iman etmenin kapsamına dinin usulü (itikada dair hükümleri) de füruu (amelî hükümleri) de girmektedir. “Bu, Allah’ın bir lütfudur ki O, onu dilediğine verir.” Yani bizim size bu açıkladığımız cennete ulaştıran yollar ile cehenneme götüren yollara dair zikrettiklerimiz, Allah’ın pek büyük mükâfatı ve pek güzel sevabı ile ilgili açıklamalarımız, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük lütuf ve ihsanlarındandır. "Allah büyük lütuf sahibidir.” Hiç kimse bundan dolayı O’na hakkıyla övgüde bulunamaz. O, kendi zatını övdüğü gibidir. Mahlukatından kim olursa olsun O’nu nasıl övmüş ise O, bütün bu övgülerin çok daha üstündedir.

22- Gerek yeryüzünde gerekse de nefislerinizde meydana gelen (üzücü ya da sevindirici) her bir şey, biz onu yaratmadan önce mutlaka bir kitapda (yazılı)dır. Şüphesiz bu, Allah’a çok kolaydır. 23- Bu, elinizden kaçırdığınıza üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiğine de şımarmayasınız diyedir. Zira Allah, kendini beğenmiş, böbürlenen hiçbir kimseyi sevmez. 24- Onlar, cimrilik eden ve insanlara da cimriliği emreden kimselerdir. Kim yüz çevirirse (bilsin ki) Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur ve O, her türlü hamde layık olandır.

22. Yüce Allah, kaza ve kaderinin her bir şeyi kapsayacek kadar geniş olduğunu haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerek yeryüzünde gerekse de nefislerinizde meydana gelen (üzücü ya da sevindirici) her bir şey…” Bu buyruk, mahlukata isabet eden hayır ve şer türünden her bir hususu bütünü ile kapsamaktadır. Hepsi de küçüğü ile büyüğü ile Levh-i Mahfuz’da yazılmıştır. Bu, akılların kuşatamayacığı kadar büyük bir husustur. Hatta olgun akıl sahiplerinin akılları ondna dolayı hayret ve dehşete düşer. Ama bu, Allah için pek kolaydır.
23. Yüce Allah’ın bu gerçeği kullarına haber vermesi, bu ilkenin onlar tarafından çok iyi bir şekilde bilinmesi ve başlarına gelen hayır ve şer türünden her bir şeyi bu temel üzerine oturtmaları içindir. Böylelikle nefislerinin istediği ve azru duydukları herhangi bir şeyi ellerinden kaçırdıklarında üzülmezler. Çünkü onlar, bunun bu şekilde Levh-i Mahfuz’da yazılı olduğunu bilirler. Orada yazılanın gerçekleşmesi ise kaçınılmaz bir şeydir. Onu önlemenin hiçbir yolu yoktur. Allah’ın kendilerine verdiğinden dolayı da şımarıp ve azmazlar. Çünkü o şeyi kendi güç ve imkânları ile elde etmediklerini, ona ancak Allah’ın lütuf ve ihsanı ile sahip olduklarını bilirler. Bu yüzden bu nimetleri kendilerine verene ve musibetleri kendilerinden uzaklaştırana şükretmeye gayret ederler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Zira Allah, kendini beğenmiş, böbürlenen hiçbir kimseyi sevmez.” Yani Yüce Allah kaba, kendisini beğenmiş, Allah’ın nimetleri dolayısı ile şımarıp o nimetleri kendisine nispet eden, bu nimetlerle azgınlaşıp Allah’ın yolundan uzaklaşan hiçbir kimseyi sevmez. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sonra biz ona tarafımızdan bir nimet lütfedersek: Bu bana ancak sahip olduğum bir bilgiden dolayı verilmiştir, der. Bilakis o, bir imtihandır.”(ez-Zümer, 39/49)
24. “Onlar, cimrilik eden ve insanlara da cimriliği emreden kimselerdir.” Yani onlar, her birisi kötülük olarak tek başına yeterli olan ve her ikisi de yerilmiş iki sıfatı bir arada toplamış kimselerdir. Biri farz olan hakları engellemek demek olan cimriliktir. Diğeri de bunu insanlara emretmeleridir. Kendi cimrilikleri ile yetinmeyerek insanlara da cimriliği emrederler ve bu kötü huya söz ve davranışları ile teşvik ederler. Bu, Rablerine itaatten yüz çevirmelerinin ve O’na arka dönmelerinin bir neticesidir. Ancak “Kim” Allah’a itaat etmekten “yüz çevirirse” kendisinden başkasına zarar vermez. Onun Allah’a asla hiçbir zararı dokunmaz. "Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur.” İhtiyacı olmaması, zatının bir gereğidir. Göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur. Kullarına ihtiyaçları kadar veren de onları zengin kılan da O’dur. “O, her türlü hamde layık olandır.” Her güzel isim, her kâmil sıfat, her güzel ilim yalnız O’nundur ve bundan dolayı hamdedilmeye, övülmeye ve ta’zim olunmaya lâyıktır.

22- Gerek yeryüzünde gerekse de nefislerinizde meydana gelen (üzücü ya da sevindirici) her bir şey, biz onu yaratmadan önce mutlaka bir kitapda (yazılı)dır. Şüphesiz bu, Allah’a çok kolaydır. 23- Bu, elinizden kaçırdığınıza üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiğine de şımarmayasınız diyedir. Zira Allah, kendini beğenmiş, böbürlenen hiçbir kimseyi sevmez. 24- Onlar, cimrilik eden ve insanlara da cimriliği emreden kimselerdir. Kim yüz çevirirse (bilsin ki) Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur ve O, her türlü hamde layık olandır.

22. Yüce Allah, kaza ve kaderinin her bir şeyi kapsayacek kadar geniş olduğunu haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerek yeryüzünde gerekse de nefislerinizde meydana gelen (üzücü ya da sevindirici) her bir şey…” Bu buyruk, mahlukata isabet eden hayır ve şer türünden her bir hususu bütünü ile kapsamaktadır. Hepsi de küçüğü ile büyüğü ile Levh-i Mahfuz’da yazılmıştır. Bu, akılların kuşatamayacığı kadar büyük bir husustur. Hatta olgun akıl sahiplerinin akılları ondna dolayı hayret ve dehşete düşer. Ama bu, Allah için pek kolaydır.
23. Yüce Allah’ın bu gerçeği kullarına haber vermesi, bu ilkenin onlar tarafından çok iyi bir şekilde bilinmesi ve başlarına gelen hayır ve şer türünden her bir şeyi bu temel üzerine oturtmaları içindir. Böylelikle nefislerinin istediği ve azru duydukları herhangi bir şeyi ellerinden kaçırdıklarında üzülmezler. Çünkü onlar, bunun bu şekilde Levh-i Mahfuz’da yazılı olduğunu bilirler. Orada yazılanın gerçekleşmesi ise kaçınılmaz bir şeydir. Onu önlemenin hiçbir yolu yoktur. Allah’ın kendilerine verdiğinden dolayı da şımarıp ve azmazlar. Çünkü o şeyi kendi güç ve imkânları ile elde etmediklerini, ona ancak Allah’ın lütuf ve ihsanı ile sahip olduklarını bilirler. Bu yüzden bu nimetleri kendilerine verene ve musibetleri kendilerinden uzaklaştırana şükretmeye gayret ederler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Zira Allah, kendini beğenmiş, böbürlenen hiçbir kimseyi sevmez.” Yani Yüce Allah kaba, kendisini beğenmiş, Allah’ın nimetleri dolayısı ile şımarıp o nimetleri kendisine nispet eden, bu nimetlerle azgınlaşıp Allah’ın yolundan uzaklaşan hiçbir kimseyi sevmez. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sonra biz ona tarafımızdan bir nimet lütfedersek: Bu bana ancak sahip olduğum bir bilgiden dolayı verilmiştir, der. Bilakis o, bir imtihandır.”(ez-Zümer, 39/49)
24. “Onlar, cimrilik eden ve insanlara da cimriliği emreden kimselerdir.” Yani onlar, her birisi kötülük olarak tek başına yeterli olan ve her ikisi de yerilmiş iki sıfatı bir arada toplamış kimselerdir. Biri farz olan hakları engellemek demek olan cimriliktir. Diğeri de bunu insanlara emretmeleridir. Kendi cimrilikleri ile yetinmeyerek insanlara da cimriliği emrederler ve bu kötü huya söz ve davranışları ile teşvik ederler. Bu, Rablerine itaatten yüz çevirmelerinin ve O’na arka dönmelerinin bir neticesidir. Ancak “Kim” Allah’a itaat etmekten “yüz çevirirse” kendisinden başkasına zarar vermez. Onun Allah’a asla hiçbir zararı dokunmaz. "Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur.” İhtiyacı olmaması, zatının bir gereğidir. Göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur. Kullarına ihtiyaçları kadar veren de onları zengin kılan da O’dur. “O, her türlü hamde layık olandır.” Her güzel isim, her kâmil sıfat, her güzel ilim yalnız O’nundur ve bundan dolayı hamdedilmeye, övülmeye ve ta’zim olunmaya lâyıktır.

22- Gerek yeryüzünde gerekse de nefislerinizde meydana gelen (üzücü ya da sevindirici) her bir şey, biz onu yaratmadan önce mutlaka bir kitapda (yazılı)dır. Şüphesiz bu, Allah’a çok kolaydır. 23- Bu, elinizden kaçırdığınıza üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiğine de şımarmayasınız diyedir. Zira Allah, kendini beğenmiş, böbürlenen hiçbir kimseyi sevmez. 24- Onlar, cimrilik eden ve insanlara da cimriliği emreden kimselerdir. Kim yüz çevirirse (bilsin ki) Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur ve O, her türlü hamde layık olandır.

22. Yüce Allah, kaza ve kaderinin her bir şeyi kapsayacek kadar geniş olduğunu haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerek yeryüzünde gerekse de nefislerinizde meydana gelen (üzücü ya da sevindirici) her bir şey…” Bu buyruk, mahlukata isabet eden hayır ve şer türünden her bir hususu bütünü ile kapsamaktadır. Hepsi de küçüğü ile büyüğü ile Levh-i Mahfuz’da yazılmıştır. Bu, akılların kuşatamayacığı kadar büyük bir husustur. Hatta olgun akıl sahiplerinin akılları ondna dolayı hayret ve dehşete düşer. Ama bu, Allah için pek kolaydır.
23. Yüce Allah’ın bu gerçeği kullarına haber vermesi, bu ilkenin onlar tarafından çok iyi bir şekilde bilinmesi ve başlarına gelen hayır ve şer türünden her bir şeyi bu temel üzerine oturtmaları içindir. Böylelikle nefislerinin istediği ve azru duydukları herhangi bir şeyi ellerinden kaçırdıklarında üzülmezler. Çünkü onlar, bunun bu şekilde Levh-i Mahfuz’da yazılı olduğunu bilirler. Orada yazılanın gerçekleşmesi ise kaçınılmaz bir şeydir. Onu önlemenin hiçbir yolu yoktur. Allah’ın kendilerine verdiğinden dolayı da şımarıp ve azmazlar. Çünkü o şeyi kendi güç ve imkânları ile elde etmediklerini, ona ancak Allah’ın lütuf ve ihsanı ile sahip olduklarını bilirler. Bu yüzden bu nimetleri kendilerine verene ve musibetleri kendilerinden uzaklaştırana şükretmeye gayret ederler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Zira Allah, kendini beğenmiş, böbürlenen hiçbir kimseyi sevmez.” Yani Yüce Allah kaba, kendisini beğenmiş, Allah’ın nimetleri dolayısı ile şımarıp o nimetleri kendisine nispet eden, bu nimetlerle azgınlaşıp Allah’ın yolundan uzaklaşan hiçbir kimseyi sevmez. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sonra biz ona tarafımızdan bir nimet lütfedersek: Bu bana ancak sahip olduğum bir bilgiden dolayı verilmiştir, der. Bilakis o, bir imtihandır.”(ez-Zümer, 39/49)
24. “Onlar, cimrilik eden ve insanlara da cimriliği emreden kimselerdir.” Yani onlar, her birisi kötülük olarak tek başına yeterli olan ve her ikisi de yerilmiş iki sıfatı bir arada toplamış kimselerdir. Biri farz olan hakları engellemek demek olan cimriliktir. Diğeri de bunu insanlara emretmeleridir. Kendi cimrilikleri ile yetinmeyerek insanlara da cimriliği emrederler ve bu kötü huya söz ve davranışları ile teşvik ederler. Bu, Rablerine itaatten yüz çevirmelerinin ve O’na arka dönmelerinin bir neticesidir. Ancak “Kim” Allah’a itaat etmekten “yüz çevirirse” kendisinden başkasına zarar vermez. Onun Allah’a asla hiçbir zararı dokunmaz. "Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur.” İhtiyacı olmaması, zatının bir gereğidir. Göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur. Kullarına ihtiyaçları kadar veren de onları zengin kılan da O’dur. “O, her türlü hamde layık olandır.” Her güzel isim, her kâmil sıfat, her güzel ilim yalnız O’nundur ve bundan dolayı hamdedilmeye, övülmeye ve ta’zim olunmaya lâyıktır.