Vegere rûpela Tefsîr-i Sa'dî

Tefsîra Sûreya Ra'd — Ebdurehman b. Nasir es-Se’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

43 ayetRûpel 1 / 2

1- Elif, Lâm, Mîm, Râ. Bunlar, Kitabın âyetleridir. Rabbinden sana indirilen, haktır. Fakat insanların çoğu iman etmezler.

(Mekke’de mi Medine’de mi indiği hususunda görüş ayrılığı vardır, 43 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah bu buyrukların, kulların gerek duyacakları dinin aslî hükümlerini oluşturan inanç ile fer’i hükümlerine delâlet eden Kur’ân âyetleri olduğunu ve Allah Rasûlüne Rabbinden indirilenin, apaçık hakkın ta kendisi olduğunu haber vermektedir. Çünkü onun verdiği haberler doğru, emir ve yasaklar da adaletlidir. Kesin delil ve belgelerle desteklenmiştir. Bu Kitaba ve bu Kitabın ilmine yönelen kimse gerçek ilim ehlinden olur. Bunu bilmeleri ise Allah’ın farz kıldığı şeyleri yerine getirmelerini sağlar. “Fakat insanların çoğu” bu Kur’an-ı Kerim’e ya cahilliklerinden, ondan yüz çevirip ona gereken ihtimamı göstermediklerinden, ya da inat ederek ve zulme saparak “iman etmezler.” Bundan dolayı insanların pek çoğu ondan yararlanmayı gerektiren sebepten (yani imandan) mahrum olduklarından dolayı ondan yararlanamamaktadırlar.

2- Allah, gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yükselten, sonra Arş üzerine istivâ eden ve güneşle ayı (sizin hizmetinize) boyun eğdirendir ki her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider. O, bütün işleri idare eder. Âyetleri de genişçe açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız. 3- Yeri uzatıp yayan, orada sabit dağlar ve ırmaklar var eden, meyvelerin hepsinden de çiftler halinde yaratan O’dur. O, geceyi gündüze bürür. Şüphesiz bunlarda iyi düşünen kimseler için deliller vardır. 4- Yeryüzünde birbirine bitişik (farklı özellikte) toprak parçaları, üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurma ağaçları vardır ki hepsi de aynı su ile sulanırlar. Ama biz onlardan bir kısmını yemiş yönünden bir kısmından üstün kılarız. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için deliller vardır.

2. Yüce Allah yaratanın, idare edenin, azamet ve egemenlik sahibi olanın sadece kendisi olduğunu ve bunun da yegane mabud oluşuna ve O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemek gerektiğine delâlet ettiğini haber vermektedir:“Allah, gökleri” büyüklüklerine ve genişliklerine rağmen o muazzam kudreti ile “gördüğünüz şekilde direksiz yükselten” Yani bu göklerin altında herhangi bir direk bulunmamaktadır. Çünkü göklerin direkleri bulunsaydı sizin onları görmeniz gerekirdi. Gökleri ve yeri böylece yarattıktan “sonra” tüm yaratılmışların üstünde, en yukarda bulunan o muazzam “Arş üzerine” celâline yakışan ve kemaline layık bir surette “istivâ eden ve güneşle ayı” kulların menfaati, hem onların hem hayvanlarının hem de mahsullerinin faydası için (sizin hizmetinize) boyun eğdirendir ki her biri” yani güneş ve ayın her biri her şeye muktedir ve her şeyi bilen Allah'ın idaresi ile (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar” oldukça düzenli bir şekilde “akıp gider.” Onlar, bu akıp gidişlerine ara vermezler. Araya fasıla girmez ve bu, “belirli bir süreye kadar” böyle devam edecektir. Bu süre ise Yüce Allah’ın bu kâinatı katlayıp dürmesi ve mahlukatı ebedi kalış yurdu olan âhiret yurduna taşıması, yani kıyamettir. Bu süre geldi mi Yüce Allah, gökleri ve yeri katlayıp dürecek ve yeri başka bir yerle değiştirecektir. Güneş ve ay dürülecek ve bir araya getirilecekler. Sonra da onlara ibadet edenler, bunların ibadet edilmeye layık olmadıklarını görsünler diye ateşe atılacaklardır. İşte o vakit onlara ibadet edenler, son derece pişmanlık duyacaklar ve o kâfirler bu iddialarında yalancı olduklarını anlayacaklardır. “O, bütün işleri idare eder. Âyetleri de genişçe açıklar” Burada hem yaratma hem de emir ve idare bir arada ifade edilmiştir. Yani azamet sahibi Allah, Arş’a yani hükümdarlık tahtına istivâ etmiştir. Gerek ulvi gerek süfli alemdeki bütün işleri idare eder. Yaratır, rızık verir, zengin kılar, fakir bırakır, kimi kavimleri yükseltirken başkalarını alçaltır, aziz eder, zelil kılar, küçük düşürür, yükseltir, yüceltir, yanılmaları telafi etme fırsatını verir, sıkıntıları açar… kısaca ezelden beri bilip de kaleminin kaydettiği takdirleri vakti gelince gerçekleştirir. Şerefli meleklerini, idare etmekle görevlendirdiği işlerini uygulamak üzere gönderir. İlahi kitapları peygamberlerine indirir, kulların gerek duyacakları şer’î hükümleri, emir ve yasakları beyan eder. Bunları en ileri derecede açıklar ve vuzuha kavuşturur “ki” size göstermiş olduğu hem afakî delillerle hem de üzerinize indirmiş olduğu bu Kur’an âyetleri ile “Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız.” Çünkü delillerin çokluğu, bunların açık ve seçik olması, özellikle öldükten sonra diriliş, amel defterlerinin verilmesi, kabirlerden çıkartılış gibi büyük itikadi konularda olmak üzere bütün ilâhi buyruklar hakkında kesin bir bilginin, yakînin hasıl olmasının sebebleri arasında yer alır. Aynı şekilde Yüce Allah’ın hikmeti sonsuz olduğu, yaratıkları asla boşuna yaratmadığı ve onları başıboş bırakmayacağı da bilinen bir husustur. O, kullarına emir vermek ve birtakım yasaklar koymak üzere peygamberlerini gönderip kitaplarını indirdiğine göre insanları, amellerin karşılığını vereceği, iyilik yapanlara en güzel şekilde mükâfat verip kötülük yapanları da kötülüklerinin karşılığı ile cezalandıracağı bir yurda götürmesi de kaçınılmaz bir şeydir.
3. “Yeri uzatıp yayan” kullar için orayı yaratıp genişleten, orada bereketler var eden, orayı yayan ve orada kulların menfaatine olacak pek çok şey var eden, “orada sabit dağlar” yeryüzü, insanları çalkalamasın diye O, büyük dağlar yaratmıştır. Dağlar olmasaydı yeryüzü üzerindekilerle birlikte çalkalanıp dururdu. Çünkü yeryüzü adeta bir su akıntısı üzerinde gibidir. Onun sabit kalması ve karar kılması, ancak Allah’ın yer için sağlam birer kazık kıldığı büyük dağlar ile mümkündür. Orada hem insanların hem de hayvanlarının ve ekinlerinin su ihtiyacını karşılayan “ırmaklar var eden” bunlar ile de ağaçlardan, ekinlerden ve mahsüllerden pek büyük nimetler çıkartan “ve meyvelerin hepsinden de çiftler halinde yaratan O’dur.” Kulların ihtiyaç duyduğu şeylerden iki ayrı sınıf halinde yaratandır. “O, geceyi gündüze bürür.” Böylelikle her taraf karanlık olur, bütün canlılar barınaklarına çekilir, gündüzün yorgunluk ve bitkinliğinden yana dinlenmeye koyulurlar. Daha sonra uyku ihtiyaçlarını karşıladıklarında da bu sefer gündüzü geceye bürür. Böylelikle sabah olunca gündüz vakti işlerini ve faydalarına olan hususları yapmak üzere etrafa yayılırlar:“Geceyi ve gündüzü sizin için (birinde) sükûn bulasınız ve (diğerinde de) lütfundan arayasınız diye yaratmış olması, O’nun rahmetindendir. Olur ki şükredersiniz.”(el-Kasas, 28/73)“Şüphesiz bunda” bu ilâhi takdirlerde “iyi düşünenler için deliller vardır.” Bunlar üzerinde iyice düşünüp ibret nazarı ile bakanlar için bunların yaratıcısına, onları idare edene dair deliller vardır. Bu deliller, onları yaratanın kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, kendisinin dışında hiçbir mabûd olmayan Allah olduğuna, O’nun gizli ve açık herşeyi bildiğine, Rahman ve Rahim olduğuna, her şeye kadir olduğuna, her hususta hikmeti sonsuz olduğuna, yaratıp emrettiği şeyler dolayısı ile hamde layık olduğuna açık birer işarettir. O, ne yücedir, ne mübarektir!
4. Yüce Allah’ın kudretinin kemaline ve O’nun harikulâde sanatına delil olan hususlardan bazıları da şunlardır “Yeryüzünde birbirine bitişik” arazi “parçaları” ve üzerinde de türlü ağaçlardan meydana gelen “üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurma ağaçları vardır” Yani kimi hurma ağaçları, aynı gövde üzerinde yükselen birkaç ağaç halindedir, kimisi de tek başına ayrı bir ağaç halindedir. “Ki hepsi de aynı su ile sulanırlar” Bunların arazileri de suyu da birdir, “ama biz onların bir kısmını yemiş yönünden bir kısmına üstün kılarız.” Rengi, tadı, faydası ve lezzetleri itibari ile biri diğerinden üstündür. İşte şu güzel arazide ot ve pek çok yeşillikler bitmekte, ağaçlar ve ekinler yetişmektedir. Ona bitişik şu arazide ise ne ot bitmekte ne de o, suyu tutmaktadır. Şu arazi ise suyu tutmakla birlikte ot bitirmemektedir. Diğeri ise ekin ve ağaç bitirmekle birlikte ot bitirmemektedir. Şu meyve tatlı, öbürü acı, diğeri ise bu ikisinin arasındadır. Acaba bu çeşitlilik, o toprağın kendinden ve tabiatından dolayı mıdır yoksa bu, Aziz ve Rahim olan Allah’ın takdiri midir? “Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için deliller vardır.” Kendilerini faydalarına olacak şeylere ileten ve kendisi vasıtası ile doğruyu bulacakları, Allah’tan gelen tavsiye, emir ve yasakları kavrayabilecekleri akıllara sahip bulunan kimseler için deliller ve ibretler vardır. Yüz çeviren ve akıllarını kullanmayanlara gelince; bunlar kendi karanlıkları içinde şaşkın şaşkın dolaşırlar, sapıklıkları içerisinde tereddüt içinde kalakalırlar. Rablerine giden yolu bulamazlar, onun herhangi bir sözünü kavrayamazlar.

2- Allah, gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yükselten, sonra Arş üzerine istivâ eden ve güneşle ayı (sizin hizmetinize) boyun eğdirendir ki her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider. O, bütün işleri idare eder. Âyetleri de genişçe açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız. 3- Yeri uzatıp yayan, orada sabit dağlar ve ırmaklar var eden, meyvelerin hepsinden de çiftler halinde yaratan O’dur. O, geceyi gündüze bürür. Şüphesiz bunlarda iyi düşünen kimseler için deliller vardır. 4- Yeryüzünde birbirine bitişik (farklı özellikte) toprak parçaları, üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurma ağaçları vardır ki hepsi de aynı su ile sulanırlar. Ama biz onlardan bir kısmını yemiş yönünden bir kısmından üstün kılarız. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için deliller vardır.

2. Yüce Allah yaratanın, idare edenin, azamet ve egemenlik sahibi olanın sadece kendisi olduğunu ve bunun da yegane mabud oluşuna ve O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemek gerektiğine delâlet ettiğini haber vermektedir:“Allah, gökleri” büyüklüklerine ve genişliklerine rağmen o muazzam kudreti ile “gördüğünüz şekilde direksiz yükselten” Yani bu göklerin altında herhangi bir direk bulunmamaktadır. Çünkü göklerin direkleri bulunsaydı sizin onları görmeniz gerekirdi. Gökleri ve yeri böylece yarattıktan “sonra” tüm yaratılmışların üstünde, en yukarda bulunan o muazzam “Arş üzerine” celâline yakışan ve kemaline layık bir surette “istivâ eden ve güneşle ayı” kulların menfaati, hem onların hem hayvanlarının hem de mahsullerinin faydası için (sizin hizmetinize) boyun eğdirendir ki her biri” yani güneş ve ayın her biri her şeye muktedir ve her şeyi bilen Allah'ın idaresi ile (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar” oldukça düzenli bir şekilde “akıp gider.” Onlar, bu akıp gidişlerine ara vermezler. Araya fasıla girmez ve bu, “belirli bir süreye kadar” böyle devam edecektir. Bu süre ise Yüce Allah’ın bu kâinatı katlayıp dürmesi ve mahlukatı ebedi kalış yurdu olan âhiret yurduna taşıması, yani kıyamettir. Bu süre geldi mi Yüce Allah, gökleri ve yeri katlayıp dürecek ve yeri başka bir yerle değiştirecektir. Güneş ve ay dürülecek ve bir araya getirilecekler. Sonra da onlara ibadet edenler, bunların ibadet edilmeye layık olmadıklarını görsünler diye ateşe atılacaklardır. İşte o vakit onlara ibadet edenler, son derece pişmanlık duyacaklar ve o kâfirler bu iddialarında yalancı olduklarını anlayacaklardır. “O, bütün işleri idare eder. Âyetleri de genişçe açıklar” Burada hem yaratma hem de emir ve idare bir arada ifade edilmiştir. Yani azamet sahibi Allah, Arş’a yani hükümdarlık tahtına istivâ etmiştir. Gerek ulvi gerek süfli alemdeki bütün işleri idare eder. Yaratır, rızık verir, zengin kılar, fakir bırakır, kimi kavimleri yükseltirken başkalarını alçaltır, aziz eder, zelil kılar, küçük düşürür, yükseltir, yüceltir, yanılmaları telafi etme fırsatını verir, sıkıntıları açar… kısaca ezelden beri bilip de kaleminin kaydettiği takdirleri vakti gelince gerçekleştirir. Şerefli meleklerini, idare etmekle görevlendirdiği işlerini uygulamak üzere gönderir. İlahi kitapları peygamberlerine indirir, kulların gerek duyacakları şer’î hükümleri, emir ve yasakları beyan eder. Bunları en ileri derecede açıklar ve vuzuha kavuşturur “ki” size göstermiş olduğu hem afakî delillerle hem de üzerinize indirmiş olduğu bu Kur’an âyetleri ile “Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız.” Çünkü delillerin çokluğu, bunların açık ve seçik olması, özellikle öldükten sonra diriliş, amel defterlerinin verilmesi, kabirlerden çıkartılış gibi büyük itikadi konularda olmak üzere bütün ilâhi buyruklar hakkında kesin bir bilginin, yakînin hasıl olmasının sebebleri arasında yer alır. Aynı şekilde Yüce Allah’ın hikmeti sonsuz olduğu, yaratıkları asla boşuna yaratmadığı ve onları başıboş bırakmayacağı da bilinen bir husustur. O, kullarına emir vermek ve birtakım yasaklar koymak üzere peygamberlerini gönderip kitaplarını indirdiğine göre insanları, amellerin karşılığını vereceği, iyilik yapanlara en güzel şekilde mükâfat verip kötülük yapanları da kötülüklerinin karşılığı ile cezalandıracağı bir yurda götürmesi de kaçınılmaz bir şeydir.
3. “Yeri uzatıp yayan” kullar için orayı yaratıp genişleten, orada bereketler var eden, orayı yayan ve orada kulların menfaatine olacak pek çok şey var eden, “orada sabit dağlar” yeryüzü, insanları çalkalamasın diye O, büyük dağlar yaratmıştır. Dağlar olmasaydı yeryüzü üzerindekilerle birlikte çalkalanıp dururdu. Çünkü yeryüzü adeta bir su akıntısı üzerinde gibidir. Onun sabit kalması ve karar kılması, ancak Allah’ın yer için sağlam birer kazık kıldığı büyük dağlar ile mümkündür. Orada hem insanların hem de hayvanlarının ve ekinlerinin su ihtiyacını karşılayan “ırmaklar var eden” bunlar ile de ağaçlardan, ekinlerden ve mahsüllerden pek büyük nimetler çıkartan “ve meyvelerin hepsinden de çiftler halinde yaratan O’dur.” Kulların ihtiyaç duyduğu şeylerden iki ayrı sınıf halinde yaratandır. “O, geceyi gündüze bürür.” Böylelikle her taraf karanlık olur, bütün canlılar barınaklarına çekilir, gündüzün yorgunluk ve bitkinliğinden yana dinlenmeye koyulurlar. Daha sonra uyku ihtiyaçlarını karşıladıklarında da bu sefer gündüzü geceye bürür. Böylelikle sabah olunca gündüz vakti işlerini ve faydalarına olan hususları yapmak üzere etrafa yayılırlar:“Geceyi ve gündüzü sizin için (birinde) sükûn bulasınız ve (diğerinde de) lütfundan arayasınız diye yaratmış olması, O’nun rahmetindendir. Olur ki şükredersiniz.”(el-Kasas, 28/73)“Şüphesiz bunda” bu ilâhi takdirlerde “iyi düşünenler için deliller vardır.” Bunlar üzerinde iyice düşünüp ibret nazarı ile bakanlar için bunların yaratıcısına, onları idare edene dair deliller vardır. Bu deliller, onları yaratanın kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, kendisinin dışında hiçbir mabûd olmayan Allah olduğuna, O’nun gizli ve açık herşeyi bildiğine, Rahman ve Rahim olduğuna, her şeye kadir olduğuna, her hususta hikmeti sonsuz olduğuna, yaratıp emrettiği şeyler dolayısı ile hamde layık olduğuna açık birer işarettir. O, ne yücedir, ne mübarektir!
4. Yüce Allah’ın kudretinin kemaline ve O’nun harikulâde sanatına delil olan hususlardan bazıları da şunlardır “Yeryüzünde birbirine bitişik” arazi “parçaları” ve üzerinde de türlü ağaçlardan meydana gelen “üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurma ağaçları vardır” Yani kimi hurma ağaçları, aynı gövde üzerinde yükselen birkaç ağaç halindedir, kimisi de tek başına ayrı bir ağaç halindedir. “Ki hepsi de aynı su ile sulanırlar” Bunların arazileri de suyu da birdir, “ama biz onların bir kısmını yemiş yönünden bir kısmına üstün kılarız.” Rengi, tadı, faydası ve lezzetleri itibari ile biri diğerinden üstündür. İşte şu güzel arazide ot ve pek çok yeşillikler bitmekte, ağaçlar ve ekinler yetişmektedir. Ona bitişik şu arazide ise ne ot bitmekte ne de o, suyu tutmaktadır. Şu arazi ise suyu tutmakla birlikte ot bitirmemektedir. Diğeri ise ekin ve ağaç bitirmekle birlikte ot bitirmemektedir. Şu meyve tatlı, öbürü acı, diğeri ise bu ikisinin arasındadır. Acaba bu çeşitlilik, o toprağın kendinden ve tabiatından dolayı mıdır yoksa bu, Aziz ve Rahim olan Allah’ın takdiri midir? “Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için deliller vardır.” Kendilerini faydalarına olacak şeylere ileten ve kendisi vasıtası ile doğruyu bulacakları, Allah’tan gelen tavsiye, emir ve yasakları kavrayabilecekleri akıllara sahip bulunan kimseler için deliller ve ibretler vardır. Yüz çeviren ve akıllarını kullanmayanlara gelince; bunlar kendi karanlıkları içinde şaşkın şaşkın dolaşırlar, sapıklıkları içerisinde tereddüt içinde kalakalırlar. Rablerine giden yolu bulamazlar, onun herhangi bir sözünü kavrayamazlar.

2- Allah, gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yükselten, sonra Arş üzerine istivâ eden ve güneşle ayı (sizin hizmetinize) boyun eğdirendir ki her biri (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar akıp gider. O, bütün işleri idare eder. Âyetleri de genişçe açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız. 3- Yeri uzatıp yayan, orada sabit dağlar ve ırmaklar var eden, meyvelerin hepsinden de çiftler halinde yaratan O’dur. O, geceyi gündüze bürür. Şüphesiz bunlarda iyi düşünen kimseler için deliller vardır. 4- Yeryüzünde birbirine bitişik (farklı özellikte) toprak parçaları, üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurma ağaçları vardır ki hepsi de aynı su ile sulanırlar. Ama biz onlardan bir kısmını yemiş yönünden bir kısmından üstün kılarız. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için deliller vardır.

2. Yüce Allah yaratanın, idare edenin, azamet ve egemenlik sahibi olanın sadece kendisi olduğunu ve bunun da yegane mabud oluşuna ve O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmemek gerektiğine delâlet ettiğini haber vermektedir:“Allah, gökleri” büyüklüklerine ve genişliklerine rağmen o muazzam kudreti ile “gördüğünüz şekilde direksiz yükselten” Yani bu göklerin altında herhangi bir direk bulunmamaktadır. Çünkü göklerin direkleri bulunsaydı sizin onları görmeniz gerekirdi. Gökleri ve yeri böylece yarattıktan “sonra” tüm yaratılmışların üstünde, en yukarda bulunan o muazzam “Arş üzerine” celâline yakışan ve kemaline layık bir surette “istivâ eden ve güneşle ayı” kulların menfaati, hem onların hem hayvanlarının hem de mahsullerinin faydası için (sizin hizmetinize) boyun eğdirendir ki her biri” yani güneş ve ayın her biri her şeye muktedir ve her şeyi bilen Allah'ın idaresi ile (kendi yörüngesinde) belirli bir süreye kadar” oldukça düzenli bir şekilde “akıp gider.” Onlar, bu akıp gidişlerine ara vermezler. Araya fasıla girmez ve bu, “belirli bir süreye kadar” böyle devam edecektir. Bu süre ise Yüce Allah’ın bu kâinatı katlayıp dürmesi ve mahlukatı ebedi kalış yurdu olan âhiret yurduna taşıması, yani kıyamettir. Bu süre geldi mi Yüce Allah, gökleri ve yeri katlayıp dürecek ve yeri başka bir yerle değiştirecektir. Güneş ve ay dürülecek ve bir araya getirilecekler. Sonra da onlara ibadet edenler, bunların ibadet edilmeye layık olmadıklarını görsünler diye ateşe atılacaklardır. İşte o vakit onlara ibadet edenler, son derece pişmanlık duyacaklar ve o kâfirler bu iddialarında yalancı olduklarını anlayacaklardır. “O, bütün işleri idare eder. Âyetleri de genişçe açıklar” Burada hem yaratma hem de emir ve idare bir arada ifade edilmiştir. Yani azamet sahibi Allah, Arş’a yani hükümdarlık tahtına istivâ etmiştir. Gerek ulvi gerek süfli alemdeki bütün işleri idare eder. Yaratır, rızık verir, zengin kılar, fakir bırakır, kimi kavimleri yükseltirken başkalarını alçaltır, aziz eder, zelil kılar, küçük düşürür, yükseltir, yüceltir, yanılmaları telafi etme fırsatını verir, sıkıntıları açar… kısaca ezelden beri bilip de kaleminin kaydettiği takdirleri vakti gelince gerçekleştirir. Şerefli meleklerini, idare etmekle görevlendirdiği işlerini uygulamak üzere gönderir. İlahi kitapları peygamberlerine indirir, kulların gerek duyacakları şer’î hükümleri, emir ve yasakları beyan eder. Bunları en ileri derecede açıklar ve vuzuha kavuşturur “ki” size göstermiş olduğu hem afakî delillerle hem de üzerinize indirmiş olduğu bu Kur’an âyetleri ile “Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız.” Çünkü delillerin çokluğu, bunların açık ve seçik olması, özellikle öldükten sonra diriliş, amel defterlerinin verilmesi, kabirlerden çıkartılış gibi büyük itikadi konularda olmak üzere bütün ilâhi buyruklar hakkında kesin bir bilginin, yakînin hasıl olmasının sebebleri arasında yer alır. Aynı şekilde Yüce Allah’ın hikmeti sonsuz olduğu, yaratıkları asla boşuna yaratmadığı ve onları başıboş bırakmayacağı da bilinen bir husustur. O, kullarına emir vermek ve birtakım yasaklar koymak üzere peygamberlerini gönderip kitaplarını indirdiğine göre insanları, amellerin karşılığını vereceği, iyilik yapanlara en güzel şekilde mükâfat verip kötülük yapanları da kötülüklerinin karşılığı ile cezalandıracağı bir yurda götürmesi de kaçınılmaz bir şeydir.
3. “Yeri uzatıp yayan” kullar için orayı yaratıp genişleten, orada bereketler var eden, orayı yayan ve orada kulların menfaatine olacak pek çok şey var eden, “orada sabit dağlar” yeryüzü, insanları çalkalamasın diye O, büyük dağlar yaratmıştır. Dağlar olmasaydı yeryüzü üzerindekilerle birlikte çalkalanıp dururdu. Çünkü yeryüzü adeta bir su akıntısı üzerinde gibidir. Onun sabit kalması ve karar kılması, ancak Allah’ın yer için sağlam birer kazık kıldığı büyük dağlar ile mümkündür. Orada hem insanların hem de hayvanlarının ve ekinlerinin su ihtiyacını karşılayan “ırmaklar var eden” bunlar ile de ağaçlardan, ekinlerden ve mahsüllerden pek büyük nimetler çıkartan “ve meyvelerin hepsinden de çiftler halinde yaratan O’dur.” Kulların ihtiyaç duyduğu şeylerden iki ayrı sınıf halinde yaratandır. “O, geceyi gündüze bürür.” Böylelikle her taraf karanlık olur, bütün canlılar barınaklarına çekilir, gündüzün yorgunluk ve bitkinliğinden yana dinlenmeye koyulurlar. Daha sonra uyku ihtiyaçlarını karşıladıklarında da bu sefer gündüzü geceye bürür. Böylelikle sabah olunca gündüz vakti işlerini ve faydalarına olan hususları yapmak üzere etrafa yayılırlar:“Geceyi ve gündüzü sizin için (birinde) sükûn bulasınız ve (diğerinde de) lütfundan arayasınız diye yaratmış olması, O’nun rahmetindendir. Olur ki şükredersiniz.”(el-Kasas, 28/73)“Şüphesiz bunda” bu ilâhi takdirlerde “iyi düşünenler için deliller vardır.” Bunlar üzerinde iyice düşünüp ibret nazarı ile bakanlar için bunların yaratıcısına, onları idare edene dair deliller vardır. Bu deliller, onları yaratanın kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, kendisinin dışında hiçbir mabûd olmayan Allah olduğuna, O’nun gizli ve açık herşeyi bildiğine, Rahman ve Rahim olduğuna, her şeye kadir olduğuna, her hususta hikmeti sonsuz olduğuna, yaratıp emrettiği şeyler dolayısı ile hamde layık olduğuna açık birer işarettir. O, ne yücedir, ne mübarektir!
4. Yüce Allah’ın kudretinin kemaline ve O’nun harikulâde sanatına delil olan hususlardan bazıları da şunlardır “Yeryüzünde birbirine bitişik” arazi “parçaları” ve üzerinde de türlü ağaçlardan meydana gelen “üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurma ağaçları vardır” Yani kimi hurma ağaçları, aynı gövde üzerinde yükselen birkaç ağaç halindedir, kimisi de tek başına ayrı bir ağaç halindedir. “Ki hepsi de aynı su ile sulanırlar” Bunların arazileri de suyu da birdir, “ama biz onların bir kısmını yemiş yönünden bir kısmına üstün kılarız.” Rengi, tadı, faydası ve lezzetleri itibari ile biri diğerinden üstündür. İşte şu güzel arazide ot ve pek çok yeşillikler bitmekte, ağaçlar ve ekinler yetişmektedir. Ona bitişik şu arazide ise ne ot bitmekte ne de o, suyu tutmaktadır. Şu arazi ise suyu tutmakla birlikte ot bitirmemektedir. Diğeri ise ekin ve ağaç bitirmekle birlikte ot bitirmemektedir. Şu meyve tatlı, öbürü acı, diğeri ise bu ikisinin arasındadır. Acaba bu çeşitlilik, o toprağın kendinden ve tabiatından dolayı mıdır yoksa bu, Aziz ve Rahim olan Allah’ın takdiri midir? “Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için deliller vardır.” Kendilerini faydalarına olacak şeylere ileten ve kendisi vasıtası ile doğruyu bulacakları, Allah’tan gelen tavsiye, emir ve yasakları kavrayabilecekleri akıllara sahip bulunan kimseler için deliller ve ibretler vardır. Yüz çeviren ve akıllarını kullanmayanlara gelince; bunlar kendi karanlıkları içinde şaşkın şaşkın dolaşırlar, sapıklıkları içerisinde tereddüt içinde kalakalırlar. Rablerine giden yolu bulamazlar, onun herhangi bir sözünü kavrayamazlar.

5- Eğer şaşıyorsan (şunu bil ki) asıl şaşılacak olan onların: “Şimdi biz, toprak olduktan sonra yeniden mi yaratılacağız?!” demeleridir. İşte Rablerini inkar edip kafir olanlar bunlardır. Onlar, boyunlarında demir halkalar olanlardır. İşte bunlar, cehennemliktir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır.

5. Yüce Allah’ın:“Eğer şaşıyorsan” buyruğunun şu anlamda olma ihtimali vardır: Eğer sen, Allah’ın azametine ve tevhidi hakkındaki delillerin çokluğuna şaşıyor isen hiç şüphesiz asıl şaşılacak olan, buna rağmen yalanlayanların inkâr etmeleri, öldükten sonra dirilişi yalanlamaları ve:“Şimdi biz toprak olduktan sonra yeniden mi yaratılacağız?!” demeleridir. Yani öldükten sonra yeniden yaratılmayı, toprak olduktan sonra Allah’ın kendilerini tekrar yaratmasını, oldukça imkânsız ve uzak bir ihtimal olarak görmeleridir. Onlar cehaletlerinden dolayı yaratıcının kudretini yaratılmışların kudretine kıyas ettiler. Böyle bir şeyin yaratılmışların kudreti açısından imkânsız olduğunu görünce yaratıcının kudreti açısından da bunun imkânsız olduğunu sandılar. Halbuki ilkinde kendilerini yoktan yaratmış olduğunu unuttular. Buyruğun şu anlama gelme ihtimali de vardır: Şâyet sen, onların söylediklerinden, öldükten sonra dirilişi yalanlayışlarından dolayı şaşıyor, hayret ediyor isen, evet gerçekten bu, hayret edilecek bir şeydir. Çünkü âyetleri kendisine açıklandıktan ve öldükten sonra dirilişe dair en ufak bir şüphe ve tereddüde kabil olmayan kesin delilleri gördükten sonra yine de böyle bir şey söyleyenin sözü, gerçekten de hayret edilecek bir şeydir. Ancak böyle bir iddianın, “Rablerini inkar edip kafir olanlar” ve en açık, en belirgin bir gerçek olmakla birlikte Allah’ın birliğini inkâr edenlerden sadır olması garip karşılanmaz. “Onlar boyunlarında” hidâyet bulmalarını engelleyen “demir halkalar olanlardır.” Çünkü bunlar imana davet edildiler, ama iman etmediler. Onlara hidâyet teklif edildiği halde hidâyet bulmadılar. Kalpleri ve gönülleri de bu hidâyet kendilerine ilk geldiğinde iman etmedikleri için onlara bir ceza olmak üzere tersyüz edilip çevrildi. “İşte bunlar, cehennemliktir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır” ve bir daha oradan asla çıkamayacaklardır.

6- Senden iyilikten önce çarçabuk kötülük getirmeni isterler. Halbuki onlardan önce (azap) örnekleri gelip geçmiştir. Doğrusu Rabbin, zulümlerine rağmen insanlara karşı yine de mağfiret sahibidir. Şu da bir gerçek ki Rabbinin cezası çok şiddetlidir.

6. Yüce Allah, peygamberini yalanlayan ve kendisine ortak koşan müşriklerin cehaletlerini haber vermektedir. Bunlar, öğüt verildiği halde öğüt tutmayan, önlerine deliller konulduğu halde delillere boyun eğmeyen hatta daha da ileri giderek açıkça inkâra sapan, Kahhâr ve bir olan Allah’ın kendilerini günahları sebebi ile hemen cezalandırmayışını, hak üzere olduklarına delil sayan ve bundan dolayı da Allah Rasûlünden azabın çabucak gelmesini istemeye koyulan kimselerdir. Nitekim onlardan biri şöyle demişti:“Ey Allahım! Eğer bu (Kur'ân), gerçekten senin katından (indirilmiş) hak (bir kitap) ise artık bizim üzerimize gökten taş yağdır yahut bize can yakıcı bir azap gönder.”(el-Enfâl, 8/32)“Halbuki onlardan önce (azap) örnekleri gelip geçmiştir.” Yani yalanlayan ümmetler hakkında Allah’ın indirdiği azaplar ve o dehşet günleri gelip geçmiştir. Onların durumu hakkında düşünüp de bu cahilliklerini terk etmeyecekler mi? “Doğrusu Rabbin, zulümlerine rağmen insanlara karşı yine de mağfiret sahibidir.” Yani Allah’ın insanlara hayrı, ihsanı, iyiliği ve affı kullara inmeye devam edip durur. Onlar ise şirklerini sürdürürler ve O’na ancak isyan ederler. Oysa onlar isyan ederken O onları kendi kapısına çağırır. Onlar suç işlerlerken O, onları hayır ve ihsanından mahrum bırakmaz. Şâyet O’na tevbe edecek olurlarsa şüphesiz onları sever. Çünkü O, tevbe edenleri de temizlenenleri de sever. Tevbe etmeyecek olurlarsa onları iyileştirecek olan da yine O’dur. Şöyle ki O, onları kusurlardan arındırıp temizlemek için musibetlerle onları imtihan eder:“De ki: Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları mağfiret eder. Şüphesiz O, çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir.”(ez-Zümer, 39/52)“Şu da bir gerçek ki Rabbinin cezası” günahlar üzerinde ısrar edip duran, tevbe edip mağfiret dilemeyi, Azîz ve Gaffar olana sığınmayı kabul etmeyen kimseler için “çok şiddetlidir.” Öyleyse kullar, O’nun günahkârlara vereceği cezalardan sakınsınlar. Çünkü O’nun yakalaması çok can yakıcı ve çok çetindir.

7- Küfre sapanlar:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” derler. Sen ancak bir uyarıcısın. Her kavim için (mutlaka) bir yol gösterici vardır.

7. Yani kâfirler bizzat kendilerinin tayin ettikleri birtakım mucizelerin sana indirilmesini teklif eder ve derler ki:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Onlar bu sözlerini Peygamber’in çağrısını kabul etmemeye mazeret gösteriyorlardı. Halbuki Peygamber onlar için bir uyarıcıdır. Onun bu gibi işlerde herhangi bir yetkisi yoktur. Mucizeleri indiren ancak Allah’tır. Bununla birlikte Allah onu, akıl sahipleri için aşikar olan ve gerçekten maksadı hakkı bulmak olan kimselerin kendileri ile hidâyet bulabileceği apaçık delillerle desteklemiştir. Zulüm ve cehalet içerisinde Allah’tan birtakım mucizeler göstermesini isteyen kâfirler bu tür istekleri, tamamen batıl ve yalandır. Çünkü bu gibi kâfirlere hangi mucize gelirse gelsin onlar iman ve itaat etmezler. Çünkü onlar, imanın doğruluğuna dair delil bulunmadığı için iman etmekten yüz çevirmiş değildirler. Aksine onların imandan yüz çevirmeleri, nefislerinin hevası ve arzularının peşinden gitmeleri yüzündendir. “Her kavim için (mutlaka) bir yol gösterici vardır.” Onları hidâyete davet eden ya bir peygamber ya da onlar uyan kimselerden bir yol gösterici mutlaka bulunur. Bunlar ile birlikte sahip oldukları hidâyetin doğruluğuna delil olacak türden deliller ve belgeler de vardır.

8- Allah, her dişinin (karnında) ne taşıdığını ve rahimlerin neyi eksiltip neyi artırdığını bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir. 9- O, görünmeyeni de görüneni de bilendir, çok büyüktür, yüceler yücesidir. 10- İçinizden sözü gizleyenle açıktan söyleyen, geceleyin gizlenenle gündüzün yolda yürüyen (O’nun için) birdir. 11- O (insanın) önünde ve arkasında onu Allah’ın emri ile nöbetleşe koruyan takipçi (melekler) vardır. Gerçek şu ki bir toplum, kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onların halini değiştirmez. Allah, bir topluma kötülük diledi mi artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur. (O zaman) onlar için O’ndan başka bir yardımcı da olmaz.

8. Yüce Allah, ilminin kapsamını, her şeyden haberdar oluşunu ve her şeyi bilgisiyle kuşattığını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Allah” Âdemoğullarından olsun diğer varlıklardan olsun “her dişinin (karnında) ne taşıdığını ve rahimlerin neyi eksiltip” yani ya gebe kalınan yavrunun ölmesi ile yahut zayıf düşmesi ile veya telef olması ile meydana gelecek eksikliği “neyi artırdığını” rahimlerde yer alan ceninlerin büyümesini “bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir.” Hepsi de bu ölçünün ne önüne geçer, ne gerisinde kalır. Ne artar, ne eksilir. Ne olursa ancak O’nun hikmet ve ilminin gereği ile olur. 9. Çünkü “O, görünmeyeni de görüneni de bilendir”; Zatı, isimleri ve sıfatları ile “çok büyüktür,” yine zatı, kudreti ve kahr-u galebesi ile bütün mahlukatın üstündedir “yüceler yücesidir.”
10. “İçinizden sözü gizleyenle açıktan söyleyen, geceleyin gizlenenle” yani gece bir yerde saklanan kimse “gündüzün yolda yürüyen (O’nun için) birdir.” Yani gündüzün gizlenip saklanabileceği serabına giren aynıdır. Serab (سرب) ise insanın, ya evinin içi ya da mağara gibi içinde gizlendiği yer demektir.[35]
11. “O” insanın “önünde ve arkasında” gece ve gündüz “nöbetleşe koruyan takipçi (melekler) vardır.” Bunlar, onun bedenini ve ruhunu, ona kötülük yapmak isteyen herkese karşı korudukları gibi, onun amellerini de kayıt altına alırlar. Bu melekler, devamlı onunla birlikte bulunurlar. Böylece Yüce Allah’ın ilmi onu kuşattığı gibi ayrıca O, kullar üzerine işte bu koruyucu melekleri de göndermiştir. Artık o insanların halleri ve amelleri asla gizli-saklı kalmaz ve onlardan hiçbir şey de unutulmaz. “Gerçek şu ki, bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe” imandan küfüre, itaatten masiyete geçmedikçe yahut Allah’ın nimetlerine şükretmeyi bırakıp o nimetlerle azmadıkça “Allah onların halini” için bulundukları nimet, ihsan, rahat ve bol geçimi “değiştirmez.” Onlar hallerini değiştirecek olursa Allah da onları bu iyi hallerinden mahrum bırakır. Aynı şekilde kullar, içlerindeki masiyeti değiştirerek Allah’a itaate dönecek olurlarsa, Allah da onların içinde bulundukları sıkıntıları değiştirip hayır, sevinç, nimet ve rahmete çevirir. “Allah bir topluma kötülük” azap, sıkıntı ve hoşlanmayacakları bir iş “diledi mi” şüphesiz O’nun, o toplum hakkındaki iradesi gerçekleşir ve “artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur.” Hiçbir kimse, onları buna karşı savunamaz. (O zaman) onlar için O’ndan başka bir yardımcı” işlerini üstlenecek ve böylelikle sevdikleri şeyleri kendilerine sağlayacak, hoşlanmadıkları şeyleri de kendilerinden uzaklaştıracak kimseleri “olmaz.” Öyleyse günahkârlar topluluğu, asla geri çevrilmesi mümkün olmayan bir cezanın gelip kendilerini bulması korkusu ile Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri sürdürmekten sakınmalıdırlar.

8- Allah, her dişinin (karnında) ne taşıdığını ve rahimlerin neyi eksiltip neyi artırdığını bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir. 9- O, görünmeyeni de görüneni de bilendir, çok büyüktür, yüceler yücesidir. 10- İçinizden sözü gizleyenle açıktan söyleyen, geceleyin gizlenenle gündüzün yolda yürüyen (O’nun için) birdir. 11- O (insanın) önünde ve arkasında onu Allah’ın emri ile nöbetleşe koruyan takipçi (melekler) vardır. Gerçek şu ki bir toplum, kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onların halini değiştirmez. Allah, bir topluma kötülük diledi mi artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur. (O zaman) onlar için O’ndan başka bir yardımcı da olmaz.

8. Yüce Allah, ilminin kapsamını, her şeyden haberdar oluşunu ve her şeyi bilgisiyle kuşattığını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Allah” Âdemoğullarından olsun diğer varlıklardan olsun “her dişinin (karnında) ne taşıdığını ve rahimlerin neyi eksiltip” yani ya gebe kalınan yavrunun ölmesi ile yahut zayıf düşmesi ile veya telef olması ile meydana gelecek eksikliği “neyi artırdığını” rahimlerde yer alan ceninlerin büyümesini “bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir.” Hepsi de bu ölçünün ne önüne geçer, ne gerisinde kalır. Ne artar, ne eksilir. Ne olursa ancak O’nun hikmet ve ilminin gereği ile olur. 9. Çünkü “O, görünmeyeni de görüneni de bilendir”; Zatı, isimleri ve sıfatları ile “çok büyüktür,” yine zatı, kudreti ve kahr-u galebesi ile bütün mahlukatın üstündedir “yüceler yücesidir.”
10. “İçinizden sözü gizleyenle açıktan söyleyen, geceleyin gizlenenle” yani gece bir yerde saklanan kimse “gündüzün yolda yürüyen (O’nun için) birdir.” Yani gündüzün gizlenip saklanabileceği serabına giren aynıdır. Serab (سرب) ise insanın, ya evinin içi ya da mağara gibi içinde gizlendiği yer demektir.[35]
11. “O” insanın “önünde ve arkasında” gece ve gündüz “nöbetleşe koruyan takipçi (melekler) vardır.” Bunlar, onun bedenini ve ruhunu, ona kötülük yapmak isteyen herkese karşı korudukları gibi, onun amellerini de kayıt altına alırlar. Bu melekler, devamlı onunla birlikte bulunurlar. Böylece Yüce Allah’ın ilmi onu kuşattığı gibi ayrıca O, kullar üzerine işte bu koruyucu melekleri de göndermiştir. Artık o insanların halleri ve amelleri asla gizli-saklı kalmaz ve onlardan hiçbir şey de unutulmaz. “Gerçek şu ki, bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe” imandan küfüre, itaatten masiyete geçmedikçe yahut Allah’ın nimetlerine şükretmeyi bırakıp o nimetlerle azmadıkça “Allah onların halini” için bulundukları nimet, ihsan, rahat ve bol geçimi “değiştirmez.” Onlar hallerini değiştirecek olursa Allah da onları bu iyi hallerinden mahrum bırakır. Aynı şekilde kullar, içlerindeki masiyeti değiştirerek Allah’a itaate dönecek olurlarsa, Allah da onların içinde bulundukları sıkıntıları değiştirip hayır, sevinç, nimet ve rahmete çevirir. “Allah bir topluma kötülük” azap, sıkıntı ve hoşlanmayacakları bir iş “diledi mi” şüphesiz O’nun, o toplum hakkındaki iradesi gerçekleşir ve “artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur.” Hiçbir kimse, onları buna karşı savunamaz. (O zaman) onlar için O’ndan başka bir yardımcı” işlerini üstlenecek ve böylelikle sevdikleri şeyleri kendilerine sağlayacak, hoşlanmadıkları şeyleri de kendilerinden uzaklaştıracak kimseleri “olmaz.” Öyleyse günahkârlar topluluğu, asla geri çevrilmesi mümkün olmayan bir cezanın gelip kendilerini bulması korkusu ile Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri sürdürmekten sakınmalıdırlar.

8- Allah, her dişinin (karnında) ne taşıdığını ve rahimlerin neyi eksiltip neyi artırdığını bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir. 9- O, görünmeyeni de görüneni de bilendir, çok büyüktür, yüceler yücesidir. 10- İçinizden sözü gizleyenle açıktan söyleyen, geceleyin gizlenenle gündüzün yolda yürüyen (O’nun için) birdir. 11- O (insanın) önünde ve arkasında onu Allah’ın emri ile nöbetleşe koruyan takipçi (melekler) vardır. Gerçek şu ki bir toplum, kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onların halini değiştirmez. Allah, bir topluma kötülük diledi mi artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur. (O zaman) onlar için O’ndan başka bir yardımcı da olmaz.

8. Yüce Allah, ilminin kapsamını, her şeyden haberdar oluşunu ve her şeyi bilgisiyle kuşattığını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Allah” Âdemoğullarından olsun diğer varlıklardan olsun “her dişinin (karnında) ne taşıdığını ve rahimlerin neyi eksiltip” yani ya gebe kalınan yavrunun ölmesi ile yahut zayıf düşmesi ile veya telef olması ile meydana gelecek eksikliği “neyi artırdığını” rahimlerde yer alan ceninlerin büyümesini “bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir.” Hepsi de bu ölçünün ne önüne geçer, ne gerisinde kalır. Ne artar, ne eksilir. Ne olursa ancak O’nun hikmet ve ilminin gereği ile olur. 9. Çünkü “O, görünmeyeni de görüneni de bilendir”; Zatı, isimleri ve sıfatları ile “çok büyüktür,” yine zatı, kudreti ve kahr-u galebesi ile bütün mahlukatın üstündedir “yüceler yücesidir.”
10. “İçinizden sözü gizleyenle açıktan söyleyen, geceleyin gizlenenle” yani gece bir yerde saklanan kimse “gündüzün yolda yürüyen (O’nun için) birdir.” Yani gündüzün gizlenip saklanabileceği serabına giren aynıdır. Serab (سرب) ise insanın, ya evinin içi ya da mağara gibi içinde gizlendiği yer demektir.[35]
11. “O” insanın “önünde ve arkasında” gece ve gündüz “nöbetleşe koruyan takipçi (melekler) vardır.” Bunlar, onun bedenini ve ruhunu, ona kötülük yapmak isteyen herkese karşı korudukları gibi, onun amellerini de kayıt altına alırlar. Bu melekler, devamlı onunla birlikte bulunurlar. Böylece Yüce Allah’ın ilmi onu kuşattığı gibi ayrıca O, kullar üzerine işte bu koruyucu melekleri de göndermiştir. Artık o insanların halleri ve amelleri asla gizli-saklı kalmaz ve onlardan hiçbir şey de unutulmaz. “Gerçek şu ki, bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe” imandan küfüre, itaatten masiyete geçmedikçe yahut Allah’ın nimetlerine şükretmeyi bırakıp o nimetlerle azmadıkça “Allah onların halini” için bulundukları nimet, ihsan, rahat ve bol geçimi “değiştirmez.” Onlar hallerini değiştirecek olursa Allah da onları bu iyi hallerinden mahrum bırakır. Aynı şekilde kullar, içlerindeki masiyeti değiştirerek Allah’a itaate dönecek olurlarsa, Allah da onların içinde bulundukları sıkıntıları değiştirip hayır, sevinç, nimet ve rahmete çevirir. “Allah bir topluma kötülük” azap, sıkıntı ve hoşlanmayacakları bir iş “diledi mi” şüphesiz O’nun, o toplum hakkındaki iradesi gerçekleşir ve “artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur.” Hiçbir kimse, onları buna karşı savunamaz. (O zaman) onlar için O’ndan başka bir yardımcı” işlerini üstlenecek ve böylelikle sevdikleri şeyleri kendilerine sağlayacak, hoşlanmadıkları şeyleri de kendilerinden uzaklaştıracak kimseleri “olmaz.” Öyleyse günahkârlar topluluğu, asla geri çevrilmesi mümkün olmayan bir cezanın gelip kendilerini bulması korkusu ile Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri sürdürmekten sakınmalıdırlar.

8- Allah, her dişinin (karnında) ne taşıdığını ve rahimlerin neyi eksiltip neyi artırdığını bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir. 9- O, görünmeyeni de görüneni de bilendir, çok büyüktür, yüceler yücesidir. 10- İçinizden sözü gizleyenle açıktan söyleyen, geceleyin gizlenenle gündüzün yolda yürüyen (O’nun için) birdir. 11- O (insanın) önünde ve arkasında onu Allah’ın emri ile nöbetleşe koruyan takipçi (melekler) vardır. Gerçek şu ki bir toplum, kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onların halini değiştirmez. Allah, bir topluma kötülük diledi mi artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur. (O zaman) onlar için O’ndan başka bir yardımcı da olmaz.

8. Yüce Allah, ilminin kapsamını, her şeyden haberdar oluşunu ve her şeyi bilgisiyle kuşattığını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Allah” Âdemoğullarından olsun diğer varlıklardan olsun “her dişinin (karnında) ne taşıdığını ve rahimlerin neyi eksiltip” yani ya gebe kalınan yavrunun ölmesi ile yahut zayıf düşmesi ile veya telef olması ile meydana gelecek eksikliği “neyi artırdığını” rahimlerde yer alan ceninlerin büyümesini “bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir.” Hepsi de bu ölçünün ne önüne geçer, ne gerisinde kalır. Ne artar, ne eksilir. Ne olursa ancak O’nun hikmet ve ilminin gereği ile olur. 9. Çünkü “O, görünmeyeni de görüneni de bilendir”; Zatı, isimleri ve sıfatları ile “çok büyüktür,” yine zatı, kudreti ve kahr-u galebesi ile bütün mahlukatın üstündedir “yüceler yücesidir.”
10. “İçinizden sözü gizleyenle açıktan söyleyen, geceleyin gizlenenle” yani gece bir yerde saklanan kimse “gündüzün yolda yürüyen (O’nun için) birdir.” Yani gündüzün gizlenip saklanabileceği serabına giren aynıdır. Serab (سرب) ise insanın, ya evinin içi ya da mağara gibi içinde gizlendiği yer demektir.[35]
11. “O” insanın “önünde ve arkasında” gece ve gündüz “nöbetleşe koruyan takipçi (melekler) vardır.” Bunlar, onun bedenini ve ruhunu, ona kötülük yapmak isteyen herkese karşı korudukları gibi, onun amellerini de kayıt altına alırlar. Bu melekler, devamlı onunla birlikte bulunurlar. Böylece Yüce Allah’ın ilmi onu kuşattığı gibi ayrıca O, kullar üzerine işte bu koruyucu melekleri de göndermiştir. Artık o insanların halleri ve amelleri asla gizli-saklı kalmaz ve onlardan hiçbir şey de unutulmaz. “Gerçek şu ki, bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe” imandan küfüre, itaatten masiyete geçmedikçe yahut Allah’ın nimetlerine şükretmeyi bırakıp o nimetlerle azmadıkça “Allah onların halini” için bulundukları nimet, ihsan, rahat ve bol geçimi “değiştirmez.” Onlar hallerini değiştirecek olursa Allah da onları bu iyi hallerinden mahrum bırakır. Aynı şekilde kullar, içlerindeki masiyeti değiştirerek Allah’a itaate dönecek olurlarsa, Allah da onların içinde bulundukları sıkıntıları değiştirip hayır, sevinç, nimet ve rahmete çevirir. “Allah bir topluma kötülük” azap, sıkıntı ve hoşlanmayacakları bir iş “diledi mi” şüphesiz O’nun, o toplum hakkındaki iradesi gerçekleşir ve “artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur.” Hiçbir kimse, onları buna karşı savunamaz. (O zaman) onlar için O’ndan başka bir yardımcı” işlerini üstlenecek ve böylelikle sevdikleri şeyleri kendilerine sağlayacak, hoşlanmadıkları şeyleri de kendilerinden uzaklaştıracak kimseleri “olmaz.” Öyleyse günahkârlar topluluğu, asla geri çevrilmesi mümkün olmayan bir cezanın gelip kendilerini bulması korkusu ile Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri sürdürmekten sakınmalıdırlar.

12- Korku ve ümit sebebi olan şimşeği size gösteren ve (yağmur yüklü) ağır bulutları meydana getiren O’dur. 13- Gök gürültüsü O’nu hamd ile tesbih eder, melekler de O’nun heybetinden (tesbih ederler). O, yıldırımları gönderir de onlarla dilediğini çarpar. Onlarsa Allah hakkında (batıl yolla) mücadele edip duruyorlar. Halbuki O, kudreti ve azabı çetin olandır.

12. “Korku ve ümit sebebi olan” yani yıldırım, yıkım, bazı meyvelere gelebilecek çeşitli zararlardan yana korkulmakla birlikte (getireceği yağmur sayesinde) hayır ve faydası umulan “şimşeği size gösteren”; kullara da topraklara da faydalı bol yağmurla yüklü “ağır bulutları meydana getiren O’dur.”
13. Kulları tedirgin eden ve bulutlardan işitilen o “gök gürültüsü O’na hamd ile” Rabbine boyun eğip O’na hamd ederek “tesbih eder, melekler de O’nun heybetinden” yani Rablerinin gazabından korkarak ve O’na itaatle boyun eğerek tesbih ederler. Bulutlardan çıkan bir çeşit ateş olan “yıldırımları gönderir de onlarla” kullarından meşîet ve iradesine göre “dilediğini çarpar. Onlarsa Allah hakkında (batıl yolla) mücadele edip duruyorlar. Halbuki O, kudreti ve azabı çetin olandır.” Ne dilerse mutlaka onu yapar. Hiçbir şey O’nun için imkânsız değildir, kimse O’na karşı koyamaz. Kullara rızıklarının temel maddesini barındıran bulutları ve yağmuru süren, her şeyi idare eden yalnızca O olduğuna, kendilerinden korkulan ve kulları rahatsız eden büyük mahlukat dahi kendisine itaat ettiğine, çok çetin güç ve kudret sahibi olduğuna göre o zaman hiçbir ortak koşulmaksızın tek başına ibadete layık olan da O’dur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

12- Korku ve ümit sebebi olan şimşeği size gösteren ve (yağmur yüklü) ağır bulutları meydana getiren O’dur. 13- Gök gürültüsü O’nu hamd ile tesbih eder, melekler de O’nun heybetinden (tesbih ederler). O, yıldırımları gönderir de onlarla dilediğini çarpar. Onlarsa Allah hakkında (batıl yolla) mücadele edip duruyorlar. Halbuki O, kudreti ve azabı çetin olandır.

12. “Korku ve ümit sebebi olan” yani yıldırım, yıkım, bazı meyvelere gelebilecek çeşitli zararlardan yana korkulmakla birlikte (getireceği yağmur sayesinde) hayır ve faydası umulan “şimşeği size gösteren”; kullara da topraklara da faydalı bol yağmurla yüklü “ağır bulutları meydana getiren O’dur.”
13. Kulları tedirgin eden ve bulutlardan işitilen o “gök gürültüsü O’na hamd ile” Rabbine boyun eğip O’na hamd ederek “tesbih eder, melekler de O’nun heybetinden” yani Rablerinin gazabından korkarak ve O’na itaatle boyun eğerek tesbih ederler. Bulutlardan çıkan bir çeşit ateş olan “yıldırımları gönderir de onlarla” kullarından meşîet ve iradesine göre “dilediğini çarpar. Onlarsa Allah hakkında (batıl yolla) mücadele edip duruyorlar. Halbuki O, kudreti ve azabı çetin olandır.” Ne dilerse mutlaka onu yapar. Hiçbir şey O’nun için imkânsız değildir, kimse O’na karşı koyamaz. Kullara rızıklarının temel maddesini barındıran bulutları ve yağmuru süren, her şeyi idare eden yalnızca O olduğuna, kendilerinden korkulan ve kulları rahatsız eden büyük mahlukat dahi kendisine itaat ettiğine, çok çetin güç ve kudret sahibi olduğuna göre o zaman hiçbir ortak koşulmaksızın tek başına ibadete layık olan da O’dur. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

14- Hak davet/dua yalnız O’na mahsustur. O’nun dışında yalvardıkları ise kendilerine hiçbir şekilde karşılık veremezler. (Onların durumu) ancak ağzına ulaşsın diye suya doğru iki avucunu (uzaktan) açan kimseye benzer ki su, ona asla ulaşacak değildir. Kâfirlerin duası da ancak (böyle) tamamen boşunadır.

14. “Hak davet/dua” hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmek, gerek ibadet kastı ile gerekse dilekte bulunmak kastı ile yapılan dualar “yalnız O’na” bir ve tek olan “Allah’a mahsustur.” Yani duanın, korkunun, umudun, sevginin, isteklerin, çekincelerin ve yönelişin yalnızca O’na yapılması gerekir. Çünkü yalnızca O’nun ulûhiyeti hak ve gerçektir. O’ndan başkalarının ulûhiyeti ise bâtıldır. “O’nun dışında yalvardıkları” Allah’a ortak kabul ettikleri putlar, O’na eş koştukları ortaklar, ibadet ve dua ettikleri varlıklar “ise kendilerine” dünya ve de âhiret ile ilgili taleplerinde az ya da çok “hiçbir şekilde karşılık veremezler. (Onların durumu) ancak ağzına ulaşsın diye suya doğru iki avucunu (uzaktan) açan kimseye benzer” Suya doğru avuçlarını açmakla birlikte su, kendisinden uzak olduğu için bir türlü avuçları suya yetişmeyen kimsenin haline benzer. Böyle bir kimse susuzdur, aşırı derecede susuz olduğu için de ellerini ulaşması imkânsız olan suya doğru uzatır, fakat bir türlü o suya ulaşamaz. İşte Allah ile birlikte başka ilahlara ibadet edip dua eden kâfirlerin durumu da böyledir. Bu uydurma ilahlar, onların hiçbir dualarını kabul edemez. En ileri derecede onlara ihtiyaç duydukları vakitlerde de onlara hiçbir fayda sağlayamazlar. Çünkü onlara dua ve ibadet edenler muhtaç ve aciz varlık oldukları gibi bu uydurma ilahlar da muhtaç ve acizdir. “Onlar ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye sahiptirler. Onların buralarda hiçbir ortaklığı yoktur, Allah'ın onlardan bir yardımcısı da yoktur.”(Sebe, 34/22)“Kâfirlerin duası da ancak (böyle) tamamen boşunadır.” Çünkü Allah’tan başka dua ve ibadet ettikleri varlıklar da boştur, batıldır. Bu sebepten onların ibadetleri ve duaları da boşunadır. Çünkü gayenin batıl olması, vasıtanın da batıl olmasını gerektirir. Allah ise mutlak egemen ve apaçık hakkın ta kendisi olduğu için O’na ibadet de haktır ve bu ibadetin, yapana dünyada da âhirette de faydası olacaktır. Kâfirlerin Allah’tan başkasına dua ve ibadet etmelerinin, avuçlarını ağzına ulaşsın diye uzaktaki suya doğru uzatan kimseye benzetilmesi, en güzel misallerden birisidir. Bu, imkânsız bir duruma dair bir benzetmedir. Böyle bir şey imkânsız olduğuna göre ona benzetilen şey de imkânsızdır. İmkânsız olan bir şeye bağlı olarak söz konusu edilmesi de bir şeyin reddedilmesi için kullanılan en beliğ, en etkili ifadedir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı büyüklenenlere -hiç şüphesiz- gök kapıları açılmayacaktır ve onlar deve, iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremezler. Biz, günahkârları işte böyle cezalandırırız.”(el-A’râf, 7/40)

15- Göklerde ve yerde bulunanların kendileri de gölgeleri de ister istemez sabah akşam Allah’a secde ederler.

15. Yani göklerde ve yerde her ne varsa hepsi, Rabbine itaatle boyun eğmekte ve O’na “ister istemez” secde etmektedirler. İsteyerek secde etmek, mü’minler gibi kendi istek ve tercihleri ile Allah’ın önünde secdeye kapanan, tevazu ve itaatini arzeden kimseler için söz konusudur. İstemeyerek secde eden ise Rabbine ibadete karşı büyüklenen, fakat hali ve fıtratı bu konuda kendisini yalanlayan kimsedir. “Kendileri de gölgeleri de ister istemez sabah akşam Allah’a secde ederler.” Yani yaratılmışların gölgeleri de gündüzün başında ve sonunda O’na secde ederler. Her varlığın secdesi, kendi durumuna göredir. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:“O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.”(el-İsrâ, 17/44) Bütün yaratılmışlar, ister istemez Rablerine secde ettiklerine göre gerçek ilah, hakkıyla hamdolunan mabud da yalnızca O’dur. O’ndan başkalarının ulûhiyetleri ise bâtıldır. Bundan dolayı Allah başkalarının ulûhiyetinin bâtıl olduğunu söz konusu ederek bunu şöylece delillendirmektedir:

16- De ki:“Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” Yine de ki: “Öyle iken siz O’nu bırakıp da bizzat kendilerine bile ne fayda ne de zarar vermeye güçleri olmayan birtakım dostlar mı edindiniz?” De ki: “Körle gören bir olur mu? Ya karanlıklarla nur bir olur mu? Yoksa Allah’ı yanı sıra O’nun yarattığı gibi yaratan birtakım ortaklar buldular da bu yaratma işi kafalarını mı karıştırdı?” De ki: “Her şeyi yaratan Allah’tır. O, birdir, Kahhârdır.”

16. Yani Yüce Allah’a putları ve diğer varlıkları ortak koşan ve bunları Allah’ı seviyormuşçasına seven, onlar için yakınlaştırıcı türlü ibadetleri yapan o müşriklere de ki: Sizin başınızda akıl yok mu ki O’ndan başka dostlar ediniyor da ibadetle onlara yöneliyorsunuz? Oysa onlar buna layık değildirler. Çünkü “bizzat kendilerine bile ne fayda ne de zarar vermeye güçleri” yetmez. Sizler isimleri ve sıfatları kemal derecesinde olan, yaratmanın da idarenin de mutlak olarak elinde bulunduğu, hayatta olanların da ölülerin de mutlak maliki olan, fayda ve zarar yalnız kendisinin elinde bulunan Allah’ı dost edinmeyi nasıl terk ediyorsunuz? Yalnızca tek olan Allah’a ibadet ile O’na ortak koşanların ibadeti asla bir olmaz. Tıpkı “Körle gören” kişinin ve “karanlıklarla nur” yani aydınlığın bir olmadığı gibi. Eğer onların herhangi bir şüphe ve tereddütleri var da bundan dolayı Allah’a ortaklar koşmuşlarsa ve onların, Allah’ın yarattığı gibi yarattıklarını, O’nun yaptığını yaptıklarını ileri sürüyor iseler onlardaki bu şüpheyi ve karışıklığı, mutlak ilâhın vahdâniyetini kesin olarak ortaya koyan şu delil ile ortadan kaldırıp onlara de ki:“her şeyi yaratan Allah’tır.” Çünkü herhangi bir varlığın, bizatihi kendisini yaratması imkânsız bir şeydir. Yine yaratıcı olmadan var olması da imkânsız bir şeydir. O halde her bir şeyin tek bir yaratıcısının ve ilahının olduğu ve onun, yaratmada hiçbir ortağının bulunmadığı yegane gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte “O, birdir, Kahhârdır.” Bir olan da her şeyi hakimiyeti altında bulunduran (Kahhâr) da Allah’tan başkası değildir. Her bir yaratığın üstünde onu kahrı altına alan (ona istediğini yaptıran) birisi vardır. Bunun da üstünde ondan daha üstün bir başka kahır sahibi vardır. Fakat mutlak manada kahır sahibi olan, bir olan Kahhâr’dır. O halde Kahhâr olmak ile vahdaniyet birbirinden ayrılmamak üzere yalnızca Yüce Allah için söz konusudur. Böylelikle kesin aklî delil ile açıkça şu gerçek ortaya çıkmaktadır: Allah’ın dışında kendisine ibadet ve dua edilen varlıkların yaratıklardan herhangi bir şeyi yaratmaya güçleri yoktur. Bundan dolayı da onlara ibadet etmek batıldır.

17- O, gökten bir su indirir de vadiler kendi miktarlarınca dolup akar. Akıntı da yüzeye çıkan bir köpük yüklenip götürür. Zinet veya faydalı şeyler elde etmek için (insanların) ateşte erittikleri (madenlerden) de bunun benzeri bir köpük çıkar. İşte Allah, hak ile batıla böyle misal verir. Köpüğe gelince o, atılır ve yok olup gider. İnsanlara faydalı olan şeye gelince işte o, yerde kalır. İşte Allah örnekleri böyle verir.

17. Yüce Allah, peygamberine indirdiği ve kalplerle ruhlara hayat veren hidâyeti, bedenlerin hayat bulması için indirmiş olduğu suya, kulların bu hidâyette ihtiyaç duyduğu pek çok ve zaruri faydayı da yağmurdaki genel ve zaruri faydaya benzetmektedir. Bu hidâyeti taşıyan ve aralarında bu açıdan fark bulunan kalpleri de sularla dolup taşan vadilere benzetmektedir. Kimi vadi büyüktür, pek çok su alır, tıpkı pek çok ilmin içinde barınabildiği büyük bir kalp gibi. Kimi vadi de küçüktür, az miktarda su alır. Tıpkı az miktardaki ilmi kapsayabilen küçük bir kalp gibi. Hakkın ulaştığı kalplerde bulunan arzu ve şüpheleri de Allah, hem suyun üstüne çıkan hem de arındırılıp kalıba sokulmak için ateşe sokulan zinet eşyalarından çıkan köpüğe benzetmektedir. Bu köpük, su üzerinde bir süre kalır ve suyu bulandırmakla birlikte sonunda yok olup gider. Geriye insanlara faydalı olan temiz su ile katıksız zinet eşyası kalır. Şüphe ve arzular da işte böyledir. Kalp, bunlardan hoşlanmaz, onlara karşı doğru delillerle ve kararlı iradelerle mücadele eder. Sonunda bunlar da yok olur gider. Böylece kalp, halis ve safi olarak kalır. Onda insanlara faydalı olacak hak bilgisi, hakkın üstün tutulması ve hakka duyulan arzu dışında bir şey kalmaz. Batıl yok olur gider ve hak da onu mahveder. Çünkü “muhakkak batıl yok olmaya mahkumdur.”(el-İsrâ, 17/81) Burada da Yüce Allah: “İşte Allah örnekleri böyle verir” buyurmaktadır. Yani hak batıldan, hidâyet de sapıklıktan ayırt edilsin diye bu gibi örneklerle açıklamada bulunur.

18- Rablerinin çağrısını kabul edenler için en güzeli vardır. O’nun çağrısını kabul etmeyenlere gelince yeryüzündeki her şey ve onunla beraber bir o kadarı daha kendilerinin olsa şüphesiz onları (azaptan kurtulmak için) fidye olarak verirlerdi. İşte hesabın kötüsü onlar içindir. Barınakları da cehennemdir. O, ne kötü döşektir!

18. Yüce Allah hakk ile bâtılın farkını ortaya koyduktan sonra insaların iki kısım olduğunu zikretmektdir: Kimisi Rabbinin çağrısını kabul eder ki Yüce Allah, bunların mükafatını söz konusu etmektedir. Kimisi de O’nun çağrısını kabul etmez ki bunların da cezasını söz konusu etmiştir. Şöyle buyurmaktadır:“Rablerinin çağrısını kabul edenler için” yani kalpleri ilim ve imana itaatle boyun eğen, azaları da emir ve yasaklara itaat edip Rablerinin kendilerinden istediklerine uygun hareket edenlere “en güzeli vardır.” Yani onların halleri de mükâfatları da güzel olacaktır. Onlar için en güzel vasıflar ve en üstün haller söz konusudur. Dünyevi ve uhrevi mükâfaatları pek çoktur. Âhirette onlara hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği mükâfatlar verilecektir. Bunca misallerin verilmesinden ve hakkın açıklanmasından sonra “O’nun çağrısını kabul etmeyenlere gelince” onlar hakkında güzel olmayan bir durum söz konusudur: “yeryüzündeki her şey” altın, gümüş ve değerli başka her ne varsa “onunla beraber bir o kadarı daha kendilerinin olsa şüphesiz onları” Kıyamet gününün azabından kurtulmak için “fidye olarak verirlerdi.” Ki verseler bile bu, onlardan kabul olunmayacaktır. Kaldı ki nerden bulup verecekler! Aksine “hesabın kötüsü onlar içindir.” Çünkü bu hesaba çekilecekleri vakit yaptıkları bütün kötülüklerin, çiğnedikleri bütün kul haklarının ve ilahi hakların yazılı olduğunu, aleyhlerine kaydedimiş olduğunu görecekler ve:“Vay başımıza gelen! Bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmadan sayıp dökmüş, diyecekler.”(el-Kehf, 18/49) Bu kötü hesaptan sonra gidecekleri “barınakları da cehennemdir.” Aşırı açlık, rahatsız edecek derecedeki susuzluk, kızgın ateş, zakkum, zemherir, cehennemliklerin irini ve Yüce Allah’ın sözünü ettiği her türlü azabın bulunduğu cehennem ateşidir. “O ne kötü döşektir” karar kılınacak, kalınacak ne fena yerdir!

19- Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç kör gibi olur mu? Ancak olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır. 20- Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. 21- Onlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler, Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler. 22- Onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler. Kötülüğü iyilikle savarlar. İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır. 23- (Bu güzel son) Adn cennetleridir ki onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girip: 24- “Sabretmenize karşılık selâm olsun sizlere! Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!”(derler).

19. Allah, ilim ve amel sahibi kimseler ile onların zıddı olan kimseler arasındaki farkı belirterek şöyle buyurmaktadır:“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen” bunu kavrayarak gereğince amel eden “kimse” hakkı bilmeyen ve gereğince amel etmeyen “hiç kör kimse gibi olur mu?” Bunlar arasında, gök ve yer arası kadar büyük bir fark vardır. O halde kulun, iki kesimden hangisinin daha iyi, âkıbetinin daha hayırlı olduğu üzerinde iyice düşünmesi, ibretle tefekkür etmesi ve daha iyi gördüğü yolu tercih edip o kesimin arkasından gitmesi gerekir. Ancak herkes kendisine neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu düşünemez. “Ancak” âlemin özü, Âdem oğullarının seçkinleri olup sağlam akıl ve sağlıklı görüş sahibi olan “olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır.” Eğer bu sağlam akıl sahiplerinin niteliklerinin ne olduğu sorulacak olursa bu konuda, Yüce Allah’ın onları nitelemiş olduğu şu buyruklarından daha güzelini bulmak mümkün değildir: 20. “Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler” Allah’ın kendilerine emrettiği ve gereklerini eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirmeleri hususunda kendileri ile ahitleştiği hususları eksiksiz yerine getirirler. Bunları yerine getirmek ise bu hakları tastamam icra etmek ve bu konuda ihlâs ve samimiyetle hareket etmek suretiyle onları dört dörtlük ifa etmek demektir. Bu ahitleri gereği gibi ifa etmenin tamamlayıcı bir unsuru olmak üzere de onlar “antlaşmayı bozmazlar.” Yani Allah’a verdikleri söz ve ahitleri yerine getirirler ki bunun kapsamına kulların yaptıkları antlaşmalar, sözleşmeler, yemin ve ahitler de girmektedir. Buna göre kulun, pek büyük mükâfatlara nail olacakları belirtilen olgun akıl sahiplerinden olması, ancak bu sayılanları eksiksiz olarak yerine getirmesi, onları bozmaması, gereklerini yerine getirirken de hiçbir şeyi eksiltmemesi ile mümkündür.
21. “Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler.” Bu, Yüce Allah’ın birleştirmeyi emrettiği bütün hususlar hakkında umumidir: Allah'a, Rasûlüne iman etmek, O’nu ve Rasûlünü sevmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’na ibadete bağlı kalmak, Rasûlüne itaatten ayrılmamak; babaların ve annelerin haklarını yerine getirip onlara söz ve davranışlarla iyi davranmak, onların haklarını ihlal edecek kötü davranışta bulunmamak; akraba ve yakınlara söz ve davranışlarla iyilikte bulunmak; eşleri, arkadaşları, köleleri/hizmetçileri vb. herkesin dini ve dünyevi haklarını eksiksiz ve tam olarak yerine getirmek suretiyle birleştirilmesi gerekenleri birleştirmiş olurlar. Kulun, Allah’ın emrettiğini birleştirmesini sağlayan sebep ise Allah’tan korkması ve hesap gününden çekinmesidir. Bu sebeple de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler.” Yani O’ndan korktukları için, hesap gününde de huzuruna varmaktan çekindikleri için Allah’a isyanı gerektirecek şeyleri işlemeye de Allah’ın vermiş olduğu emirlerde kusurlu hareket etmeye de cesaret edemezler. Çünkü Allah’ın cezasından korkar ve mükâfatını umarlar.
22. “Onlar Rablerinin rızasını isteyerek” emrolundukları işleri ifa etmek, kendilerine yasak kılınan hususlardan uzak kalmak, acı ve ızdırap verici ilâhi takdire de rıza göstermek suretiyle “sabrederler.” Ancak bu sabrın yalnızca Allah’ın rızasının istenerek yapılması şarttır. Bunun dışında herhangi bir maksat veya bozuk bir gaye ile olmamalıdır. Fayda verecek olan sabır işte budur. Kul, bu sabırda yalnızca Rabbinin rızasını ister, O’na yakınlaşmak ve O’nun mükâfatını elde etmek ümidi ile tahammül gösterir. İman ehlinin özellikleri arasında sayılan sabır, işte budur. Maksadı kahramanlık ve metanet göstermek, nihai derecesi de övünmek olan sabra gelince böyle bir sabır, iyi kimsede de günahkâr kimsede de mü’minde de kâfirde de görülebilir ve bu, gerçek anlamda övülecek bir sabır değildir. “Namazı” rükünleri ile şartları ile zahiren ve batınen tamamlayıcı unsurları ile “dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler.” Bunun kapsamına da hem zekât, kefâret ve nafaka gibi farz infâklar hem de müstehab infâklar girmektedir. İşte bunlar, infâk ihtiyacı ortaya çıktıkça, gizli ve açık infâklarını yaparlar. “Kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani herhangi bir söz veya davranış ile kötülükte bulunan kimseye, yaptığının benzeri ile karşılık vermezler, aksine ona iyilik yaparak karşılık verirler. Kendilerini mahrum bırakana verirler, zulmedeni affederler. İlişkileri kopartanı gözetirler. Kötülük yapana iyilikte bulunurlar. Onlar kötülük yapana iyilik yaptıklarına göre ya kötülük yapmayana nasıl davranırlar, var sen hesap et! “İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır” üstün niteliklerini ve güzel hasletlerini belirttiğimiz bu kimselerindir. Yüce Allah bu güzel sonu da şu buyruğu ile açıklamaktadır:
23. (Bu güzel son) Adn” yani devamlı kalacakları, ayrılmayacakları, başka bir yere nakledilmeyi istemeyecekleri “cennetleridir” Çünkü ondan daha üstün bir mükâfat olmadığını bileceklerdir. Zira bu cennetlerde pek çok nimetler, bütün istek ve arzuların nihai derecesini teşkil edecek her tür sevinç onların olacaktır. Onların nimetlerini ve göz aydınlıklarını tamamlayıcı bir unsur olmak üzere de “onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden” erkek veya kadın fark etmez “salih olanlarla birlikte gireceklerdir.” Aynı şekilde kendileri ile benzer durumda olan kimseler, arkadaşları ve sevdikleri de onlarla birlikte olacaktır. Çünkü bunlar da onların eşleri ve zürriyetleri kabilindendir. “Melekler de her kapıdan onların yanına girip…” esenliğe kavuştukları için, Yüce Allah’ın bu lütuf ve ikramları dolayısı ile onları tebrik ederek şöyle derler: 24. “Sabretmenize karşılık” sabretmeniz sebebi ile “selâm olsun sizlere!” Yani size Allah’tan selâm ve esenlik dilekleri vardır ve siz buna kavuşmuş bulunuyorsunuz. Bu ise hoşlanılmayan her bir şeyin ortadan kaldırılmasını ihtiva eden, arzu edilen her bir şeyin de gerçekleştirilmesini gerektiren bir ifadedir. İşte sizleri bu üstün mevkilere ve bu değerli cennetlere ulaştıran bu sabırdır. “Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!” Öyleyse gerçek anlamda kendisinin iyiliğini isteyen, kendisine değer veren kimsenin, bu akıl sahiplerinin niteliklerinden bir pay almak için nefsi ile gereken mücahedeyi yapması gerekmektedir. Olur ki böylelikle nefsi, bütün nefislerin temennisi ve her türlü lezzet ve sevinçleri kapsayan, ruhların sürurunu gerektiren o yurda kavuşabilir. İşte amelde bulunacaklar böylesi için amel etsinler. Hayırlı amellerde birbirleri ile yarışacaklar bunun için yarışmalıdırlar.

19- Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç kör gibi olur mu? Ancak olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır. 20- Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. 21- Onlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler, Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler. 22- Onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler. Kötülüğü iyilikle savarlar. İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır. 23- (Bu güzel son) Adn cennetleridir ki onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girip: 24- “Sabretmenize karşılık selâm olsun sizlere! Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!”(derler).

19. Allah, ilim ve amel sahibi kimseler ile onların zıddı olan kimseler arasındaki farkı belirterek şöyle buyurmaktadır:“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen” bunu kavrayarak gereğince amel eden “kimse” hakkı bilmeyen ve gereğince amel etmeyen “hiç kör kimse gibi olur mu?” Bunlar arasında, gök ve yer arası kadar büyük bir fark vardır. O halde kulun, iki kesimden hangisinin daha iyi, âkıbetinin daha hayırlı olduğu üzerinde iyice düşünmesi, ibretle tefekkür etmesi ve daha iyi gördüğü yolu tercih edip o kesimin arkasından gitmesi gerekir. Ancak herkes kendisine neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu düşünemez. “Ancak” âlemin özü, Âdem oğullarının seçkinleri olup sağlam akıl ve sağlıklı görüş sahibi olan “olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır.” Eğer bu sağlam akıl sahiplerinin niteliklerinin ne olduğu sorulacak olursa bu konuda, Yüce Allah’ın onları nitelemiş olduğu şu buyruklarından daha güzelini bulmak mümkün değildir: 20. “Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler” Allah’ın kendilerine emrettiği ve gereklerini eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirmeleri hususunda kendileri ile ahitleştiği hususları eksiksiz yerine getirirler. Bunları yerine getirmek ise bu hakları tastamam icra etmek ve bu konuda ihlâs ve samimiyetle hareket etmek suretiyle onları dört dörtlük ifa etmek demektir. Bu ahitleri gereği gibi ifa etmenin tamamlayıcı bir unsuru olmak üzere de onlar “antlaşmayı bozmazlar.” Yani Allah’a verdikleri söz ve ahitleri yerine getirirler ki bunun kapsamına kulların yaptıkları antlaşmalar, sözleşmeler, yemin ve ahitler de girmektedir. Buna göre kulun, pek büyük mükâfatlara nail olacakları belirtilen olgun akıl sahiplerinden olması, ancak bu sayılanları eksiksiz olarak yerine getirmesi, onları bozmaması, gereklerini yerine getirirken de hiçbir şeyi eksiltmemesi ile mümkündür.
21. “Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler.” Bu, Yüce Allah’ın birleştirmeyi emrettiği bütün hususlar hakkında umumidir: Allah'a, Rasûlüne iman etmek, O’nu ve Rasûlünü sevmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’na ibadete bağlı kalmak, Rasûlüne itaatten ayrılmamak; babaların ve annelerin haklarını yerine getirip onlara söz ve davranışlarla iyi davranmak, onların haklarını ihlal edecek kötü davranışta bulunmamak; akraba ve yakınlara söz ve davranışlarla iyilikte bulunmak; eşleri, arkadaşları, köleleri/hizmetçileri vb. herkesin dini ve dünyevi haklarını eksiksiz ve tam olarak yerine getirmek suretiyle birleştirilmesi gerekenleri birleştirmiş olurlar. Kulun, Allah’ın emrettiğini birleştirmesini sağlayan sebep ise Allah’tan korkması ve hesap gününden çekinmesidir. Bu sebeple de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler.” Yani O’ndan korktukları için, hesap gününde de huzuruna varmaktan çekindikleri için Allah’a isyanı gerektirecek şeyleri işlemeye de Allah’ın vermiş olduğu emirlerde kusurlu hareket etmeye de cesaret edemezler. Çünkü Allah’ın cezasından korkar ve mükâfatını umarlar.
22. “Onlar Rablerinin rızasını isteyerek” emrolundukları işleri ifa etmek, kendilerine yasak kılınan hususlardan uzak kalmak, acı ve ızdırap verici ilâhi takdire de rıza göstermek suretiyle “sabrederler.” Ancak bu sabrın yalnızca Allah’ın rızasının istenerek yapılması şarttır. Bunun dışında herhangi bir maksat veya bozuk bir gaye ile olmamalıdır. Fayda verecek olan sabır işte budur. Kul, bu sabırda yalnızca Rabbinin rızasını ister, O’na yakınlaşmak ve O’nun mükâfatını elde etmek ümidi ile tahammül gösterir. İman ehlinin özellikleri arasında sayılan sabır, işte budur. Maksadı kahramanlık ve metanet göstermek, nihai derecesi de övünmek olan sabra gelince böyle bir sabır, iyi kimsede de günahkâr kimsede de mü’minde de kâfirde de görülebilir ve bu, gerçek anlamda övülecek bir sabır değildir. “Namazı” rükünleri ile şartları ile zahiren ve batınen tamamlayıcı unsurları ile “dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler.” Bunun kapsamına da hem zekât, kefâret ve nafaka gibi farz infâklar hem de müstehab infâklar girmektedir. İşte bunlar, infâk ihtiyacı ortaya çıktıkça, gizli ve açık infâklarını yaparlar. “Kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani herhangi bir söz veya davranış ile kötülükte bulunan kimseye, yaptığının benzeri ile karşılık vermezler, aksine ona iyilik yaparak karşılık verirler. Kendilerini mahrum bırakana verirler, zulmedeni affederler. İlişkileri kopartanı gözetirler. Kötülük yapana iyilikte bulunurlar. Onlar kötülük yapana iyilik yaptıklarına göre ya kötülük yapmayana nasıl davranırlar, var sen hesap et! “İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır” üstün niteliklerini ve güzel hasletlerini belirttiğimiz bu kimselerindir. Yüce Allah bu güzel sonu da şu buyruğu ile açıklamaktadır:
23. (Bu güzel son) Adn” yani devamlı kalacakları, ayrılmayacakları, başka bir yere nakledilmeyi istemeyecekleri “cennetleridir” Çünkü ondan daha üstün bir mükâfat olmadığını bileceklerdir. Zira bu cennetlerde pek çok nimetler, bütün istek ve arzuların nihai derecesini teşkil edecek her tür sevinç onların olacaktır. Onların nimetlerini ve göz aydınlıklarını tamamlayıcı bir unsur olmak üzere de “onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden” erkek veya kadın fark etmez “salih olanlarla birlikte gireceklerdir.” Aynı şekilde kendileri ile benzer durumda olan kimseler, arkadaşları ve sevdikleri de onlarla birlikte olacaktır. Çünkü bunlar da onların eşleri ve zürriyetleri kabilindendir. “Melekler de her kapıdan onların yanına girip…” esenliğe kavuştukları için, Yüce Allah’ın bu lütuf ve ikramları dolayısı ile onları tebrik ederek şöyle derler: 24. “Sabretmenize karşılık” sabretmeniz sebebi ile “selâm olsun sizlere!” Yani size Allah’tan selâm ve esenlik dilekleri vardır ve siz buna kavuşmuş bulunuyorsunuz. Bu ise hoşlanılmayan her bir şeyin ortadan kaldırılmasını ihtiva eden, arzu edilen her bir şeyin de gerçekleştirilmesini gerektiren bir ifadedir. İşte sizleri bu üstün mevkilere ve bu değerli cennetlere ulaştıran bu sabırdır. “Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!” Öyleyse gerçek anlamda kendisinin iyiliğini isteyen, kendisine değer veren kimsenin, bu akıl sahiplerinin niteliklerinden bir pay almak için nefsi ile gereken mücahedeyi yapması gerekmektedir. Olur ki böylelikle nefsi, bütün nefislerin temennisi ve her türlü lezzet ve sevinçleri kapsayan, ruhların sürurunu gerektiren o yurda kavuşabilir. İşte amelde bulunacaklar böylesi için amel etsinler. Hayırlı amellerde birbirleri ile yarışacaklar bunun için yarışmalıdırlar.

19- Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç kör gibi olur mu? Ancak olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır. 20- Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. 21- Onlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler, Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler. 22- Onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler. Kötülüğü iyilikle savarlar. İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır. 23- (Bu güzel son) Adn cennetleridir ki onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girip: 24- “Sabretmenize karşılık selâm olsun sizlere! Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!”(derler).

19. Allah, ilim ve amel sahibi kimseler ile onların zıddı olan kimseler arasındaki farkı belirterek şöyle buyurmaktadır:“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen” bunu kavrayarak gereğince amel eden “kimse” hakkı bilmeyen ve gereğince amel etmeyen “hiç kör kimse gibi olur mu?” Bunlar arasında, gök ve yer arası kadar büyük bir fark vardır. O halde kulun, iki kesimden hangisinin daha iyi, âkıbetinin daha hayırlı olduğu üzerinde iyice düşünmesi, ibretle tefekkür etmesi ve daha iyi gördüğü yolu tercih edip o kesimin arkasından gitmesi gerekir. Ancak herkes kendisine neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu düşünemez. “Ancak” âlemin özü, Âdem oğullarının seçkinleri olup sağlam akıl ve sağlıklı görüş sahibi olan “olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır.” Eğer bu sağlam akıl sahiplerinin niteliklerinin ne olduğu sorulacak olursa bu konuda, Yüce Allah’ın onları nitelemiş olduğu şu buyruklarından daha güzelini bulmak mümkün değildir: 20. “Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler” Allah’ın kendilerine emrettiği ve gereklerini eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirmeleri hususunda kendileri ile ahitleştiği hususları eksiksiz yerine getirirler. Bunları yerine getirmek ise bu hakları tastamam icra etmek ve bu konuda ihlâs ve samimiyetle hareket etmek suretiyle onları dört dörtlük ifa etmek demektir. Bu ahitleri gereği gibi ifa etmenin tamamlayıcı bir unsuru olmak üzere de onlar “antlaşmayı bozmazlar.” Yani Allah’a verdikleri söz ve ahitleri yerine getirirler ki bunun kapsamına kulların yaptıkları antlaşmalar, sözleşmeler, yemin ve ahitler de girmektedir. Buna göre kulun, pek büyük mükâfatlara nail olacakları belirtilen olgun akıl sahiplerinden olması, ancak bu sayılanları eksiksiz olarak yerine getirmesi, onları bozmaması, gereklerini yerine getirirken de hiçbir şeyi eksiltmemesi ile mümkündür.
21. “Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler.” Bu, Yüce Allah’ın birleştirmeyi emrettiği bütün hususlar hakkında umumidir: Allah'a, Rasûlüne iman etmek, O’nu ve Rasûlünü sevmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’na ibadete bağlı kalmak, Rasûlüne itaatten ayrılmamak; babaların ve annelerin haklarını yerine getirip onlara söz ve davranışlarla iyi davranmak, onların haklarını ihlal edecek kötü davranışta bulunmamak; akraba ve yakınlara söz ve davranışlarla iyilikte bulunmak; eşleri, arkadaşları, köleleri/hizmetçileri vb. herkesin dini ve dünyevi haklarını eksiksiz ve tam olarak yerine getirmek suretiyle birleştirilmesi gerekenleri birleştirmiş olurlar. Kulun, Allah’ın emrettiğini birleştirmesini sağlayan sebep ise Allah’tan korkması ve hesap gününden çekinmesidir. Bu sebeple de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler.” Yani O’ndan korktukları için, hesap gününde de huzuruna varmaktan çekindikleri için Allah’a isyanı gerektirecek şeyleri işlemeye de Allah’ın vermiş olduğu emirlerde kusurlu hareket etmeye de cesaret edemezler. Çünkü Allah’ın cezasından korkar ve mükâfatını umarlar.
22. “Onlar Rablerinin rızasını isteyerek” emrolundukları işleri ifa etmek, kendilerine yasak kılınan hususlardan uzak kalmak, acı ve ızdırap verici ilâhi takdire de rıza göstermek suretiyle “sabrederler.” Ancak bu sabrın yalnızca Allah’ın rızasının istenerek yapılması şarttır. Bunun dışında herhangi bir maksat veya bozuk bir gaye ile olmamalıdır. Fayda verecek olan sabır işte budur. Kul, bu sabırda yalnızca Rabbinin rızasını ister, O’na yakınlaşmak ve O’nun mükâfatını elde etmek ümidi ile tahammül gösterir. İman ehlinin özellikleri arasında sayılan sabır, işte budur. Maksadı kahramanlık ve metanet göstermek, nihai derecesi de övünmek olan sabra gelince böyle bir sabır, iyi kimsede de günahkâr kimsede de mü’minde de kâfirde de görülebilir ve bu, gerçek anlamda övülecek bir sabır değildir. “Namazı” rükünleri ile şartları ile zahiren ve batınen tamamlayıcı unsurları ile “dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler.” Bunun kapsamına da hem zekât, kefâret ve nafaka gibi farz infâklar hem de müstehab infâklar girmektedir. İşte bunlar, infâk ihtiyacı ortaya çıktıkça, gizli ve açık infâklarını yaparlar. “Kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani herhangi bir söz veya davranış ile kötülükte bulunan kimseye, yaptığının benzeri ile karşılık vermezler, aksine ona iyilik yaparak karşılık verirler. Kendilerini mahrum bırakana verirler, zulmedeni affederler. İlişkileri kopartanı gözetirler. Kötülük yapana iyilikte bulunurlar. Onlar kötülük yapana iyilik yaptıklarına göre ya kötülük yapmayana nasıl davranırlar, var sen hesap et! “İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır” üstün niteliklerini ve güzel hasletlerini belirttiğimiz bu kimselerindir. Yüce Allah bu güzel sonu da şu buyruğu ile açıklamaktadır:
23. (Bu güzel son) Adn” yani devamlı kalacakları, ayrılmayacakları, başka bir yere nakledilmeyi istemeyecekleri “cennetleridir” Çünkü ondan daha üstün bir mükâfat olmadığını bileceklerdir. Zira bu cennetlerde pek çok nimetler, bütün istek ve arzuların nihai derecesini teşkil edecek her tür sevinç onların olacaktır. Onların nimetlerini ve göz aydınlıklarını tamamlayıcı bir unsur olmak üzere de “onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden” erkek veya kadın fark etmez “salih olanlarla birlikte gireceklerdir.” Aynı şekilde kendileri ile benzer durumda olan kimseler, arkadaşları ve sevdikleri de onlarla birlikte olacaktır. Çünkü bunlar da onların eşleri ve zürriyetleri kabilindendir. “Melekler de her kapıdan onların yanına girip…” esenliğe kavuştukları için, Yüce Allah’ın bu lütuf ve ikramları dolayısı ile onları tebrik ederek şöyle derler: 24. “Sabretmenize karşılık” sabretmeniz sebebi ile “selâm olsun sizlere!” Yani size Allah’tan selâm ve esenlik dilekleri vardır ve siz buna kavuşmuş bulunuyorsunuz. Bu ise hoşlanılmayan her bir şeyin ortadan kaldırılmasını ihtiva eden, arzu edilen her bir şeyin de gerçekleştirilmesini gerektiren bir ifadedir. İşte sizleri bu üstün mevkilere ve bu değerli cennetlere ulaştıran bu sabırdır. “Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!” Öyleyse gerçek anlamda kendisinin iyiliğini isteyen, kendisine değer veren kimsenin, bu akıl sahiplerinin niteliklerinden bir pay almak için nefsi ile gereken mücahedeyi yapması gerekmektedir. Olur ki böylelikle nefsi, bütün nefislerin temennisi ve her türlü lezzet ve sevinçleri kapsayan, ruhların sürurunu gerektiren o yurda kavuşabilir. İşte amelde bulunacaklar böylesi için amel etsinler. Hayırlı amellerde birbirleri ile yarışacaklar bunun için yarışmalıdırlar.

19- Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç kör gibi olur mu? Ancak olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır. 20- Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. 21- Onlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler, Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler. 22- Onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler. Kötülüğü iyilikle savarlar. İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır. 23- (Bu güzel son) Adn cennetleridir ki onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girip: 24- “Sabretmenize karşılık selâm olsun sizlere! Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!”(derler).

19. Allah, ilim ve amel sahibi kimseler ile onların zıddı olan kimseler arasındaki farkı belirterek şöyle buyurmaktadır:“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen” bunu kavrayarak gereğince amel eden “kimse” hakkı bilmeyen ve gereğince amel etmeyen “hiç kör kimse gibi olur mu?” Bunlar arasında, gök ve yer arası kadar büyük bir fark vardır. O halde kulun, iki kesimden hangisinin daha iyi, âkıbetinin daha hayırlı olduğu üzerinde iyice düşünmesi, ibretle tefekkür etmesi ve daha iyi gördüğü yolu tercih edip o kesimin arkasından gitmesi gerekir. Ancak herkes kendisine neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu düşünemez. “Ancak” âlemin özü, Âdem oğullarının seçkinleri olup sağlam akıl ve sağlıklı görüş sahibi olan “olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır.” Eğer bu sağlam akıl sahiplerinin niteliklerinin ne olduğu sorulacak olursa bu konuda, Yüce Allah’ın onları nitelemiş olduğu şu buyruklarından daha güzelini bulmak mümkün değildir: 20. “Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler” Allah’ın kendilerine emrettiği ve gereklerini eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirmeleri hususunda kendileri ile ahitleştiği hususları eksiksiz yerine getirirler. Bunları yerine getirmek ise bu hakları tastamam icra etmek ve bu konuda ihlâs ve samimiyetle hareket etmek suretiyle onları dört dörtlük ifa etmek demektir. Bu ahitleri gereği gibi ifa etmenin tamamlayıcı bir unsuru olmak üzere de onlar “antlaşmayı bozmazlar.” Yani Allah’a verdikleri söz ve ahitleri yerine getirirler ki bunun kapsamına kulların yaptıkları antlaşmalar, sözleşmeler, yemin ve ahitler de girmektedir. Buna göre kulun, pek büyük mükâfatlara nail olacakları belirtilen olgun akıl sahiplerinden olması, ancak bu sayılanları eksiksiz olarak yerine getirmesi, onları bozmaması, gereklerini yerine getirirken de hiçbir şeyi eksiltmemesi ile mümkündür.
21. “Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler.” Bu, Yüce Allah’ın birleştirmeyi emrettiği bütün hususlar hakkında umumidir: Allah'a, Rasûlüne iman etmek, O’nu ve Rasûlünü sevmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’na ibadete bağlı kalmak, Rasûlüne itaatten ayrılmamak; babaların ve annelerin haklarını yerine getirip onlara söz ve davranışlarla iyi davranmak, onların haklarını ihlal edecek kötü davranışta bulunmamak; akraba ve yakınlara söz ve davranışlarla iyilikte bulunmak; eşleri, arkadaşları, köleleri/hizmetçileri vb. herkesin dini ve dünyevi haklarını eksiksiz ve tam olarak yerine getirmek suretiyle birleştirilmesi gerekenleri birleştirmiş olurlar. Kulun, Allah’ın emrettiğini birleştirmesini sağlayan sebep ise Allah’tan korkması ve hesap gününden çekinmesidir. Bu sebeple de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler.” Yani O’ndan korktukları için, hesap gününde de huzuruna varmaktan çekindikleri için Allah’a isyanı gerektirecek şeyleri işlemeye de Allah’ın vermiş olduğu emirlerde kusurlu hareket etmeye de cesaret edemezler. Çünkü Allah’ın cezasından korkar ve mükâfatını umarlar.
22. “Onlar Rablerinin rızasını isteyerek” emrolundukları işleri ifa etmek, kendilerine yasak kılınan hususlardan uzak kalmak, acı ve ızdırap verici ilâhi takdire de rıza göstermek suretiyle “sabrederler.” Ancak bu sabrın yalnızca Allah’ın rızasının istenerek yapılması şarttır. Bunun dışında herhangi bir maksat veya bozuk bir gaye ile olmamalıdır. Fayda verecek olan sabır işte budur. Kul, bu sabırda yalnızca Rabbinin rızasını ister, O’na yakınlaşmak ve O’nun mükâfatını elde etmek ümidi ile tahammül gösterir. İman ehlinin özellikleri arasında sayılan sabır, işte budur. Maksadı kahramanlık ve metanet göstermek, nihai derecesi de övünmek olan sabra gelince böyle bir sabır, iyi kimsede de günahkâr kimsede de mü’minde de kâfirde de görülebilir ve bu, gerçek anlamda övülecek bir sabır değildir. “Namazı” rükünleri ile şartları ile zahiren ve batınen tamamlayıcı unsurları ile “dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler.” Bunun kapsamına da hem zekât, kefâret ve nafaka gibi farz infâklar hem de müstehab infâklar girmektedir. İşte bunlar, infâk ihtiyacı ortaya çıktıkça, gizli ve açık infâklarını yaparlar. “Kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani herhangi bir söz veya davranış ile kötülükte bulunan kimseye, yaptığının benzeri ile karşılık vermezler, aksine ona iyilik yaparak karşılık verirler. Kendilerini mahrum bırakana verirler, zulmedeni affederler. İlişkileri kopartanı gözetirler. Kötülük yapana iyilikte bulunurlar. Onlar kötülük yapana iyilik yaptıklarına göre ya kötülük yapmayana nasıl davranırlar, var sen hesap et! “İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır” üstün niteliklerini ve güzel hasletlerini belirttiğimiz bu kimselerindir. Yüce Allah bu güzel sonu da şu buyruğu ile açıklamaktadır:
23. (Bu güzel son) Adn” yani devamlı kalacakları, ayrılmayacakları, başka bir yere nakledilmeyi istemeyecekleri “cennetleridir” Çünkü ondan daha üstün bir mükâfat olmadığını bileceklerdir. Zira bu cennetlerde pek çok nimetler, bütün istek ve arzuların nihai derecesini teşkil edecek her tür sevinç onların olacaktır. Onların nimetlerini ve göz aydınlıklarını tamamlayıcı bir unsur olmak üzere de “onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden” erkek veya kadın fark etmez “salih olanlarla birlikte gireceklerdir.” Aynı şekilde kendileri ile benzer durumda olan kimseler, arkadaşları ve sevdikleri de onlarla birlikte olacaktır. Çünkü bunlar da onların eşleri ve zürriyetleri kabilindendir. “Melekler de her kapıdan onların yanına girip…” esenliğe kavuştukları için, Yüce Allah’ın bu lütuf ve ikramları dolayısı ile onları tebrik ederek şöyle derler: 24. “Sabretmenize karşılık” sabretmeniz sebebi ile “selâm olsun sizlere!” Yani size Allah’tan selâm ve esenlik dilekleri vardır ve siz buna kavuşmuş bulunuyorsunuz. Bu ise hoşlanılmayan her bir şeyin ortadan kaldırılmasını ihtiva eden, arzu edilen her bir şeyin de gerçekleştirilmesini gerektiren bir ifadedir. İşte sizleri bu üstün mevkilere ve bu değerli cennetlere ulaştıran bu sabırdır. “Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!” Öyleyse gerçek anlamda kendisinin iyiliğini isteyen, kendisine değer veren kimsenin, bu akıl sahiplerinin niteliklerinden bir pay almak için nefsi ile gereken mücahedeyi yapması gerekmektedir. Olur ki böylelikle nefsi, bütün nefislerin temennisi ve her türlü lezzet ve sevinçleri kapsayan, ruhların sürurunu gerektiren o yurda kavuşabilir. İşte amelde bulunacaklar böylesi için amel etsinler. Hayırlı amellerde birbirleri ile yarışacaklar bunun için yarışmalıdırlar.

19- Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç kör gibi olur mu? Ancak olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır. 20- Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. 21- Onlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler, Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler. 22- Onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler. Kötülüğü iyilikle savarlar. İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır. 23- (Bu güzel son) Adn cennetleridir ki onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girip: 24- “Sabretmenize karşılık selâm olsun sizlere! Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!”(derler).

19. Allah, ilim ve amel sahibi kimseler ile onların zıddı olan kimseler arasındaki farkı belirterek şöyle buyurmaktadır:“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen” bunu kavrayarak gereğince amel eden “kimse” hakkı bilmeyen ve gereğince amel etmeyen “hiç kör kimse gibi olur mu?” Bunlar arasında, gök ve yer arası kadar büyük bir fark vardır. O halde kulun, iki kesimden hangisinin daha iyi, âkıbetinin daha hayırlı olduğu üzerinde iyice düşünmesi, ibretle tefekkür etmesi ve daha iyi gördüğü yolu tercih edip o kesimin arkasından gitmesi gerekir. Ancak herkes kendisine neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu düşünemez. “Ancak” âlemin özü, Âdem oğullarının seçkinleri olup sağlam akıl ve sağlıklı görüş sahibi olan “olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır.” Eğer bu sağlam akıl sahiplerinin niteliklerinin ne olduğu sorulacak olursa bu konuda, Yüce Allah’ın onları nitelemiş olduğu şu buyruklarından daha güzelini bulmak mümkün değildir: 20. “Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler” Allah’ın kendilerine emrettiği ve gereklerini eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirmeleri hususunda kendileri ile ahitleştiği hususları eksiksiz yerine getirirler. Bunları yerine getirmek ise bu hakları tastamam icra etmek ve bu konuda ihlâs ve samimiyetle hareket etmek suretiyle onları dört dörtlük ifa etmek demektir. Bu ahitleri gereği gibi ifa etmenin tamamlayıcı bir unsuru olmak üzere de onlar “antlaşmayı bozmazlar.” Yani Allah’a verdikleri söz ve ahitleri yerine getirirler ki bunun kapsamına kulların yaptıkları antlaşmalar, sözleşmeler, yemin ve ahitler de girmektedir. Buna göre kulun, pek büyük mükâfatlara nail olacakları belirtilen olgun akıl sahiplerinden olması, ancak bu sayılanları eksiksiz olarak yerine getirmesi, onları bozmaması, gereklerini yerine getirirken de hiçbir şeyi eksiltmemesi ile mümkündür.
21. “Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler.” Bu, Yüce Allah’ın birleştirmeyi emrettiği bütün hususlar hakkında umumidir: Allah'a, Rasûlüne iman etmek, O’nu ve Rasûlünü sevmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’na ibadete bağlı kalmak, Rasûlüne itaatten ayrılmamak; babaların ve annelerin haklarını yerine getirip onlara söz ve davranışlarla iyi davranmak, onların haklarını ihlal edecek kötü davranışta bulunmamak; akraba ve yakınlara söz ve davranışlarla iyilikte bulunmak; eşleri, arkadaşları, köleleri/hizmetçileri vb. herkesin dini ve dünyevi haklarını eksiksiz ve tam olarak yerine getirmek suretiyle birleştirilmesi gerekenleri birleştirmiş olurlar. Kulun, Allah’ın emrettiğini birleştirmesini sağlayan sebep ise Allah’tan korkması ve hesap gününden çekinmesidir. Bu sebeple de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler.” Yani O’ndan korktukları için, hesap gününde de huzuruna varmaktan çekindikleri için Allah’a isyanı gerektirecek şeyleri işlemeye de Allah’ın vermiş olduğu emirlerde kusurlu hareket etmeye de cesaret edemezler. Çünkü Allah’ın cezasından korkar ve mükâfatını umarlar.
22. “Onlar Rablerinin rızasını isteyerek” emrolundukları işleri ifa etmek, kendilerine yasak kılınan hususlardan uzak kalmak, acı ve ızdırap verici ilâhi takdire de rıza göstermek suretiyle “sabrederler.” Ancak bu sabrın yalnızca Allah’ın rızasının istenerek yapılması şarttır. Bunun dışında herhangi bir maksat veya bozuk bir gaye ile olmamalıdır. Fayda verecek olan sabır işte budur. Kul, bu sabırda yalnızca Rabbinin rızasını ister, O’na yakınlaşmak ve O’nun mükâfatını elde etmek ümidi ile tahammül gösterir. İman ehlinin özellikleri arasında sayılan sabır, işte budur. Maksadı kahramanlık ve metanet göstermek, nihai derecesi de övünmek olan sabra gelince böyle bir sabır, iyi kimsede de günahkâr kimsede de mü’minde de kâfirde de görülebilir ve bu, gerçek anlamda övülecek bir sabır değildir. “Namazı” rükünleri ile şartları ile zahiren ve batınen tamamlayıcı unsurları ile “dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler.” Bunun kapsamına da hem zekât, kefâret ve nafaka gibi farz infâklar hem de müstehab infâklar girmektedir. İşte bunlar, infâk ihtiyacı ortaya çıktıkça, gizli ve açık infâklarını yaparlar. “Kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani herhangi bir söz veya davranış ile kötülükte bulunan kimseye, yaptığının benzeri ile karşılık vermezler, aksine ona iyilik yaparak karşılık verirler. Kendilerini mahrum bırakana verirler, zulmedeni affederler. İlişkileri kopartanı gözetirler. Kötülük yapana iyilikte bulunurlar. Onlar kötülük yapana iyilik yaptıklarına göre ya kötülük yapmayana nasıl davranırlar, var sen hesap et! “İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır” üstün niteliklerini ve güzel hasletlerini belirttiğimiz bu kimselerindir. Yüce Allah bu güzel sonu da şu buyruğu ile açıklamaktadır:
23. (Bu güzel son) Adn” yani devamlı kalacakları, ayrılmayacakları, başka bir yere nakledilmeyi istemeyecekleri “cennetleridir” Çünkü ondan daha üstün bir mükâfat olmadığını bileceklerdir. Zira bu cennetlerde pek çok nimetler, bütün istek ve arzuların nihai derecesini teşkil edecek her tür sevinç onların olacaktır. Onların nimetlerini ve göz aydınlıklarını tamamlayıcı bir unsur olmak üzere de “onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden” erkek veya kadın fark etmez “salih olanlarla birlikte gireceklerdir.” Aynı şekilde kendileri ile benzer durumda olan kimseler, arkadaşları ve sevdikleri de onlarla birlikte olacaktır. Çünkü bunlar da onların eşleri ve zürriyetleri kabilindendir. “Melekler de her kapıdan onların yanına girip…” esenliğe kavuştukları için, Yüce Allah’ın bu lütuf ve ikramları dolayısı ile onları tebrik ederek şöyle derler: 24. “Sabretmenize karşılık” sabretmeniz sebebi ile “selâm olsun sizlere!” Yani size Allah’tan selâm ve esenlik dilekleri vardır ve siz buna kavuşmuş bulunuyorsunuz. Bu ise hoşlanılmayan her bir şeyin ortadan kaldırılmasını ihtiva eden, arzu edilen her bir şeyin de gerçekleştirilmesini gerektiren bir ifadedir. İşte sizleri bu üstün mevkilere ve bu değerli cennetlere ulaştıran bu sabırdır. “Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!” Öyleyse gerçek anlamda kendisinin iyiliğini isteyen, kendisine değer veren kimsenin, bu akıl sahiplerinin niteliklerinden bir pay almak için nefsi ile gereken mücahedeyi yapması gerekmektedir. Olur ki böylelikle nefsi, bütün nefislerin temennisi ve her türlü lezzet ve sevinçleri kapsayan, ruhların sürurunu gerektiren o yurda kavuşabilir. İşte amelde bulunacaklar böylesi için amel etsinler. Hayırlı amellerde birbirleri ile yarışacaklar bunun için yarışmalıdırlar.

19- Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç kör gibi olur mu? Ancak olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır. 20- Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. 21- Onlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler, Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler. 22- Onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler. Kötülüğü iyilikle savarlar. İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır. 23- (Bu güzel son) Adn cennetleridir ki onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girip: 24- “Sabretmenize karşılık selâm olsun sizlere! Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!”(derler).

19. Allah, ilim ve amel sahibi kimseler ile onların zıddı olan kimseler arasındaki farkı belirterek şöyle buyurmaktadır:“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen” bunu kavrayarak gereğince amel eden “kimse” hakkı bilmeyen ve gereğince amel etmeyen “hiç kör kimse gibi olur mu?” Bunlar arasında, gök ve yer arası kadar büyük bir fark vardır. O halde kulun, iki kesimden hangisinin daha iyi, âkıbetinin daha hayırlı olduğu üzerinde iyice düşünmesi, ibretle tefekkür etmesi ve daha iyi gördüğü yolu tercih edip o kesimin arkasından gitmesi gerekir. Ancak herkes kendisine neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu düşünemez. “Ancak” âlemin özü, Âdem oğullarının seçkinleri olup sağlam akıl ve sağlıklı görüş sahibi olan “olgun akıl sahipleri düşünüp öğüt alır.” Eğer bu sağlam akıl sahiplerinin niteliklerinin ne olduğu sorulacak olursa bu konuda, Yüce Allah’ın onları nitelemiş olduğu şu buyruklarından daha güzelini bulmak mümkün değildir: 20. “Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler” Allah’ın kendilerine emrettiği ve gereklerini eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirmeleri hususunda kendileri ile ahitleştiği hususları eksiksiz yerine getirirler. Bunları yerine getirmek ise bu hakları tastamam icra etmek ve bu konuda ihlâs ve samimiyetle hareket etmek suretiyle onları dört dörtlük ifa etmek demektir. Bu ahitleri gereği gibi ifa etmenin tamamlayıcı bir unsuru olmak üzere de onlar “antlaşmayı bozmazlar.” Yani Allah’a verdikleri söz ve ahitleri yerine getirirler ki bunun kapsamına kulların yaptıkları antlaşmalar, sözleşmeler, yemin ve ahitler de girmektedir. Buna göre kulun, pek büyük mükâfatlara nail olacakları belirtilen olgun akıl sahiplerinden olması, ancak bu sayılanları eksiksiz olarak yerine getirmesi, onları bozmaması, gereklerini yerine getirirken de hiçbir şeyi eksiltmemesi ile mümkündür.
21. “Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirirler.” Bu, Yüce Allah’ın birleştirmeyi emrettiği bütün hususlar hakkında umumidir: Allah'a, Rasûlüne iman etmek, O’nu ve Rasûlünü sevmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’na ibadete bağlı kalmak, Rasûlüne itaatten ayrılmamak; babaların ve annelerin haklarını yerine getirip onlara söz ve davranışlarla iyi davranmak, onların haklarını ihlal edecek kötü davranışta bulunmamak; akraba ve yakınlara söz ve davranışlarla iyilikte bulunmak; eşleri, arkadaşları, köleleri/hizmetçileri vb. herkesin dini ve dünyevi haklarını eksiksiz ve tam olarak yerine getirmek suretiyle birleştirilmesi gerekenleri birleştirmiş olurlar. Kulun, Allah’ın emrettiğini birleştirmesini sağlayan sebep ise Allah’tan korkması ve hesap gününden çekinmesidir. Bu sebeple de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler.” Yani O’ndan korktukları için, hesap gününde de huzuruna varmaktan çekindikleri için Allah’a isyanı gerektirecek şeyleri işlemeye de Allah’ın vermiş olduğu emirlerde kusurlu hareket etmeye de cesaret edemezler. Çünkü Allah’ın cezasından korkar ve mükâfatını umarlar.
22. “Onlar Rablerinin rızasını isteyerek” emrolundukları işleri ifa etmek, kendilerine yasak kılınan hususlardan uzak kalmak, acı ve ızdırap verici ilâhi takdire de rıza göstermek suretiyle “sabrederler.” Ancak bu sabrın yalnızca Allah’ın rızasının istenerek yapılması şarttır. Bunun dışında herhangi bir maksat veya bozuk bir gaye ile olmamalıdır. Fayda verecek olan sabır işte budur. Kul, bu sabırda yalnızca Rabbinin rızasını ister, O’na yakınlaşmak ve O’nun mükâfatını elde etmek ümidi ile tahammül gösterir. İman ehlinin özellikleri arasında sayılan sabır, işte budur. Maksadı kahramanlık ve metanet göstermek, nihai derecesi de övünmek olan sabra gelince böyle bir sabır, iyi kimsede de günahkâr kimsede de mü’minde de kâfirde de görülebilir ve bu, gerçek anlamda övülecek bir sabır değildir. “Namazı” rükünleri ile şartları ile zahiren ve batınen tamamlayıcı unsurları ile “dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infâk ederler.” Bunun kapsamına da hem zekât, kefâret ve nafaka gibi farz infâklar hem de müstehab infâklar girmektedir. İşte bunlar, infâk ihtiyacı ortaya çıktıkça, gizli ve açık infâklarını yaparlar. “Kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani herhangi bir söz veya davranış ile kötülükte bulunan kimseye, yaptığının benzeri ile karşılık vermezler, aksine ona iyilik yaparak karşılık verirler. Kendilerini mahrum bırakana verirler, zulmedeni affederler. İlişkileri kopartanı gözetirler. Kötülük yapana iyilikte bulunurlar. Onlar kötülük yapana iyilik yaptıklarına göre ya kötülük yapmayana nasıl davranırlar, var sen hesap et! “İşte ahiret yurdunun güzel sonu bunlarındır” üstün niteliklerini ve güzel hasletlerini belirttiğimiz bu kimselerindir. Yüce Allah bu güzel sonu da şu buyruğu ile açıklamaktadır:
23. (Bu güzel son) Adn” yani devamlı kalacakları, ayrılmayacakları, başka bir yere nakledilmeyi istemeyecekleri “cennetleridir” Çünkü ondan daha üstün bir mükâfat olmadığını bileceklerdir. Zira bu cennetlerde pek çok nimetler, bütün istek ve arzuların nihai derecesini teşkil edecek her tür sevinç onların olacaktır. Onların nimetlerini ve göz aydınlıklarını tamamlayıcı bir unsur olmak üzere de “onlar, oraya ana-babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden” erkek veya kadın fark etmez “salih olanlarla birlikte gireceklerdir.” Aynı şekilde kendileri ile benzer durumda olan kimseler, arkadaşları ve sevdikleri de onlarla birlikte olacaktır. Çünkü bunlar da onların eşleri ve zürriyetleri kabilindendir. “Melekler de her kapıdan onların yanına girip…” esenliğe kavuştukları için, Yüce Allah’ın bu lütuf ve ikramları dolayısı ile onları tebrik ederek şöyle derler: 24. “Sabretmenize karşılık” sabretmeniz sebebi ile “selâm olsun sizlere!” Yani size Allah’tan selâm ve esenlik dilekleri vardır ve siz buna kavuşmuş bulunuyorsunuz. Bu ise hoşlanılmayan her bir şeyin ortadan kaldırılmasını ihtiva eden, arzu edilen her bir şeyin de gerçekleştirilmesini gerektiren bir ifadedir. İşte sizleri bu üstün mevkilere ve bu değerli cennetlere ulaştıran bu sabırdır. “Dünya yurdunun ne güzel sonudur (bu cennet)!” Öyleyse gerçek anlamda kendisinin iyiliğini isteyen, kendisine değer veren kimsenin, bu akıl sahiplerinin niteliklerinden bir pay almak için nefsi ile gereken mücahedeyi yapması gerekmektedir. Olur ki böylelikle nefsi, bütün nefislerin temennisi ve her türlü lezzet ve sevinçleri kapsayan, ruhların sürurunu gerektiren o yurda kavuşabilir. İşte amelde bulunacaklar böylesi için amel etsinler. Hayırlı amellerde birbirleri ile yarışacaklar bunun için yarışmalıdırlar.

25- Allah’a verdikleri sözü (yeminleriyle) pekiştirdikten sonra bozanlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlara gelince işte onlar için lanet vardır ve yurdun kötüsü de onlarındır.

25. Allah, cennetliklerin durumunu söz konusu ettikten sonra cehennemliklerin durumunun da onların niteliklerinin aksi olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah’a verdikleri sözü (yeminleriyle) pekiştirdikten sonra bozanlar” Yani Yüce Allah, onların bu sözlerini peygamberler aracılığı ile pekiştirdikten, yeminlerle sağlamlaştırdıktan sonra bu sözlere bağlı kalmak ve teslimiyet göstermekle karşılık vermeyip aksine yüz çevirmekle ve ahdi bozmakla karşılık verenler; “Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparanlar” böylelikle kendileri ile Rableri arasında iman ve salih amel ile korunması gereken bağı kurmayanlar, akrabalık bağını gözetmeyenler, üzerlerindeki hakları eda etmeyenler aksine küfür ve masiyetler işleyerek, Allah yolundan alıkoyarak, bu yolu eğriltmeye çalışarak “yeryüzünde fesat çıkaranlara gelince işte onlar için lanet” yani Allah’tan, meleklerinden ve mü’min kullar tarafından ilahi rahmetten uzak kalmalarının dilenmesi ve kınanma “vardır ve yurdun kötüsü” yani ihtiva ettiği can yakıcı bütün azaplarla birlikte cehennem “de onlarındır.”

26- Allah rızkı dilediğine genişletir ve daraltır. Onlar ise dünya hayatı dolayısı ile şımardılar. Halbuki dünya hayatı âhirete nispetle sadece bir geçimliktir.

26. Yani dilediği kimseye rızkı genişletip bollaştıran ve dilediği kimsenin de rızkını daraltıp kısan yalnızca O’dur. “Onlar” kâfirler “ise dünya hayatı dolayısı ile şımardılar.” Onların bu şımarıklıkları da dünya hayatına gönül huzur ile meyledip âhiretten gafil kalmalarına sebep oldu. Bu ise onların akıllarının eksikliğindendir. Çünkü “dünya hayatı âhirete nispetle sadece bir geçimliktir.” Kısa bir süre kendisinden yararlanılan daha sonra ise sahiplerinden ve arkadaşlarından uzak düşen, arkasından da oldukça uzun sürecek bir bedbahtlık getirecek olan önemsiz ve değersiz bir şeydir.

27- Kâfir olanlar:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” derler. De ki:“Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine yönelenleri de doğru yola iletir.” 28- (Kendisine yönelen) bu kimseler, iman eden ve gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır. Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur. 29- İman edip salih amel işleyenlere ne mutlu! Güzel bir dönüş yeri de onlarındır.

27. Yüce Allah, Allah’ın âyetlerini inkâr edenlerin, Allah Rasûlüne karşı inatlaşarak birtakım mucize taleplerinde bulunup şöyle dediklerini haber vermektedir:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Onlar böyle bir mucize görecek olursa iman edeceklerini iddia ediyorlardı. Yüce Allah da onlara şöylece cevap vermektedir:“De ki: Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine yönelenleri” O’nun rızasını isteyenleri “de doğru yola iletir.” Hidâyet bulmak ve sapıklık, kulların ellerinde değildir, o halde nasıl onlar bunu, gösterilmesini istedikleri mucizelere bağlı kabul ediyorlar? Bununla birlikte onlar, bu iddialarında da yalancıdırlar. Zira “Eğer biz (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık onlar yine de -Allah dilemedikçe- iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler.”(el-Enâm, 6/111) Diğer taraftan Allah Rasûlünün de onların teklif ettikleri mucizeleri getirme yükümlülüğü yoktur. Aksine onlara herhangi bir mucize getirip de getirdiği dinin hak olduğu açıkça ortaya çıkacak olursa bu kadarı yeterlidir ve bununla maksat hasıl olur. Üstelik bu, onların tayin ederek mucize istemelerinden onlar için daha faydalıdır. Çünkü teklif ettikleri şekilde mucize gelecek olur da ona inanmazlarsa bu sefer azap derhal gelip onları bulur.
28. Daha sonra Yüce Allah, iman edenlerin alametini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:(Kendisine yönelen) bu kimseler, iman eden ve gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır.” Kalplerinden huzursuzluğun, rahatsızlığın ve ızdırabın kaybolduğu, onların yerini sevinç ve neşenin aldığı kimselerdir. “Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allah’ın zikri ile huzur bulur.” Allah’ı anmanın dışında herhangi bir şey ile huzur bulmaması da hakkıdır, öyle olmalıdır. Çünkü kalpler için yaratıcılarını sevmekten, O’nunla huzur bulmaktan, O’nu bilmekten daha daha tatlı bir şey yoktur. Kalpler, Allah’ı tanımaları ve O’nu sevmeleri oranında Allah’ı anarlar. Bu açıklama, “Allah’ın zikri”nin, kulun Rabbini tesbih, tehlil, tekbir ve buna benzer şekillerde anmak olduğu görüşüne göredir. “Allah’ın zikri”, O’nun mü’minlere bir hatırlatma ve öğüt olmak üzere indirmiş olduğu Kitabıdır, diye de açıklanmıştır. Buna göre ise kalplerin Allah’ın zikri ile huzura kavuşması şu anlama gelir: Kalpler, Kur’an-ı Kerim’in anlamlarını ve hükümlerini bildiği zaman bunlarda huzur bulur. Çünkü bu hüküm ve anlamlar, delil ve belgelerle desteklenmiş apaçık hakkı gösterir. Böylelikle kalpler de huzur bulur. Çünkü kalpler, ancak yakîn ve ilim ile huzur bulur. Bu ise Allah’ın Kitabında en mükemmel şekli ile ve en üstün hali ile bulunmaktadır. Bu kitabı esas almayan diğer kitaplara gelince kalpler, onlarla huzur bulmaz. Aksine delillerin çatışması ve hükümlerin çelişmesinden ötürü sürekli huzursuzluk içerisinde bulunurlar:“Eğer o, Allah’tan başkasından gelseydi elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı.”(en-Nisâ, 4/82) Bu gerçeği hem Allah’ın Kitabını inceleyip onun üzerinde düşünen, hem de onun dışındaki diğer çeşitli ilimler üzerinde düşünen kimseler anlar. İşte kul bu şekilde düşündü mü Allah’ın Kitabı ve bu kitabı esas alanlar ile diğer kitaplar arasında çok büyük bir fark görecektir.
29. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih amel işleyenlere” Yani kalpleri ile Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe iman edip bu imanı salih amellerle; yani hem de Allah’ı sevmek, Allah’tan korkmak, O’nun mükâfatını ve O’na kavuşmayı ummak gibi kalbi amellerle hem de namaz gibi azaların amelleri ile tasdik edenlere “ne mutlu! Güzel bir dönüş yeri de onlarındır.” Onlar için hem güzel bir hal, hem de güzel bir dönüş söz konusudur. Bu ise onların, dünya ve âhirette Allah’ın rızasına ve lütuflarına nail olmaları, mükemmel derecedeki rahat ve huzura kavuşmaları ile olur. Cennette bulunan ve -sahih hadislerde varid olduğu üzere- binekli kimsenin gölgesinde yüz yıl yürüdüğü halde katedemeyeceği Tûbâ ağacı[36] da bu nimetler arasındadır.

27- Kâfir olanlar:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” derler. De ki:“Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine yönelenleri de doğru yola iletir.” 28- (Kendisine yönelen) bu kimseler, iman eden ve gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır. Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur. 29- İman edip salih amel işleyenlere ne mutlu! Güzel bir dönüş yeri de onlarındır.

27. Yüce Allah, Allah’ın âyetlerini inkâr edenlerin, Allah Rasûlüne karşı inatlaşarak birtakım mucize taleplerinde bulunup şöyle dediklerini haber vermektedir:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Onlar böyle bir mucize görecek olursa iman edeceklerini iddia ediyorlardı. Yüce Allah da onlara şöylece cevap vermektedir:“De ki: Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine yönelenleri” O’nun rızasını isteyenleri “de doğru yola iletir.” Hidâyet bulmak ve sapıklık, kulların ellerinde değildir, o halde nasıl onlar bunu, gösterilmesini istedikleri mucizelere bağlı kabul ediyorlar? Bununla birlikte onlar, bu iddialarında da yalancıdırlar. Zira “Eğer biz (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık onlar yine de -Allah dilemedikçe- iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler.”(el-Enâm, 6/111) Diğer taraftan Allah Rasûlünün de onların teklif ettikleri mucizeleri getirme yükümlülüğü yoktur. Aksine onlara herhangi bir mucize getirip de getirdiği dinin hak olduğu açıkça ortaya çıkacak olursa bu kadarı yeterlidir ve bununla maksat hasıl olur. Üstelik bu, onların tayin ederek mucize istemelerinden onlar için daha faydalıdır. Çünkü teklif ettikleri şekilde mucize gelecek olur da ona inanmazlarsa bu sefer azap derhal gelip onları bulur.
28. Daha sonra Yüce Allah, iman edenlerin alametini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:(Kendisine yönelen) bu kimseler, iman eden ve gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır.” Kalplerinden huzursuzluğun, rahatsızlığın ve ızdırabın kaybolduğu, onların yerini sevinç ve neşenin aldığı kimselerdir. “Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allah’ın zikri ile huzur bulur.” Allah’ı anmanın dışında herhangi bir şey ile huzur bulmaması da hakkıdır, öyle olmalıdır. Çünkü kalpler için yaratıcılarını sevmekten, O’nunla huzur bulmaktan, O’nu bilmekten daha daha tatlı bir şey yoktur. Kalpler, Allah’ı tanımaları ve O’nu sevmeleri oranında Allah’ı anarlar. Bu açıklama, “Allah’ın zikri”nin, kulun Rabbini tesbih, tehlil, tekbir ve buna benzer şekillerde anmak olduğu görüşüne göredir. “Allah’ın zikri”, O’nun mü’minlere bir hatırlatma ve öğüt olmak üzere indirmiş olduğu Kitabıdır, diye de açıklanmıştır. Buna göre ise kalplerin Allah’ın zikri ile huzura kavuşması şu anlama gelir: Kalpler, Kur’an-ı Kerim’in anlamlarını ve hükümlerini bildiği zaman bunlarda huzur bulur. Çünkü bu hüküm ve anlamlar, delil ve belgelerle desteklenmiş apaçık hakkı gösterir. Böylelikle kalpler de huzur bulur. Çünkü kalpler, ancak yakîn ve ilim ile huzur bulur. Bu ise Allah’ın Kitabında en mükemmel şekli ile ve en üstün hali ile bulunmaktadır. Bu kitabı esas almayan diğer kitaplara gelince kalpler, onlarla huzur bulmaz. Aksine delillerin çatışması ve hükümlerin çelişmesinden ötürü sürekli huzursuzluk içerisinde bulunurlar:“Eğer o, Allah’tan başkasından gelseydi elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı.”(en-Nisâ, 4/82) Bu gerçeği hem Allah’ın Kitabını inceleyip onun üzerinde düşünen, hem de onun dışındaki diğer çeşitli ilimler üzerinde düşünen kimseler anlar. İşte kul bu şekilde düşündü mü Allah’ın Kitabı ve bu kitabı esas alanlar ile diğer kitaplar arasında çok büyük bir fark görecektir.
29. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih amel işleyenlere” Yani kalpleri ile Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe iman edip bu imanı salih amellerle; yani hem de Allah’ı sevmek, Allah’tan korkmak, O’nun mükâfatını ve O’na kavuşmayı ummak gibi kalbi amellerle hem de namaz gibi azaların amelleri ile tasdik edenlere “ne mutlu! Güzel bir dönüş yeri de onlarındır.” Onlar için hem güzel bir hal, hem de güzel bir dönüş söz konusudur. Bu ise onların, dünya ve âhirette Allah’ın rızasına ve lütuflarına nail olmaları, mükemmel derecedeki rahat ve huzura kavuşmaları ile olur. Cennette bulunan ve -sahih hadislerde varid olduğu üzere- binekli kimsenin gölgesinde yüz yıl yürüdüğü halde katedemeyeceği Tûbâ ağacı[36] da bu nimetler arasındadır.

27- Kâfir olanlar:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” derler. De ki:“Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine yönelenleri de doğru yola iletir.” 28- (Kendisine yönelen) bu kimseler, iman eden ve gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır. Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur. 29- İman edip salih amel işleyenlere ne mutlu! Güzel bir dönüş yeri de onlarındır.

27. Yüce Allah, Allah’ın âyetlerini inkâr edenlerin, Allah Rasûlüne karşı inatlaşarak birtakım mucize taleplerinde bulunup şöyle dediklerini haber vermektedir:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Onlar böyle bir mucize görecek olursa iman edeceklerini iddia ediyorlardı. Yüce Allah da onlara şöylece cevap vermektedir:“De ki: Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine yönelenleri” O’nun rızasını isteyenleri “de doğru yola iletir.” Hidâyet bulmak ve sapıklık, kulların ellerinde değildir, o halde nasıl onlar bunu, gösterilmesini istedikleri mucizelere bağlı kabul ediyorlar? Bununla birlikte onlar, bu iddialarında da yalancıdırlar. Zira “Eğer biz (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık onlar yine de -Allah dilemedikçe- iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler.”(el-Enâm, 6/111) Diğer taraftan Allah Rasûlünün de onların teklif ettikleri mucizeleri getirme yükümlülüğü yoktur. Aksine onlara herhangi bir mucize getirip de getirdiği dinin hak olduğu açıkça ortaya çıkacak olursa bu kadarı yeterlidir ve bununla maksat hasıl olur. Üstelik bu, onların tayin ederek mucize istemelerinden onlar için daha faydalıdır. Çünkü teklif ettikleri şekilde mucize gelecek olur da ona inanmazlarsa bu sefer azap derhal gelip onları bulur.
28. Daha sonra Yüce Allah, iman edenlerin alametini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:(Kendisine yönelen) bu kimseler, iman eden ve gönülleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır.” Kalplerinden huzursuzluğun, rahatsızlığın ve ızdırabın kaybolduğu, onların yerini sevinç ve neşenin aldığı kimselerdir. “Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allah’ın zikri ile huzur bulur.” Allah’ı anmanın dışında herhangi bir şey ile huzur bulmaması da hakkıdır, öyle olmalıdır. Çünkü kalpler için yaratıcılarını sevmekten, O’nunla huzur bulmaktan, O’nu bilmekten daha daha tatlı bir şey yoktur. Kalpler, Allah’ı tanımaları ve O’nu sevmeleri oranında Allah’ı anarlar. Bu açıklama, “Allah’ın zikri”nin, kulun Rabbini tesbih, tehlil, tekbir ve buna benzer şekillerde anmak olduğu görüşüne göredir. “Allah’ın zikri”, O’nun mü’minlere bir hatırlatma ve öğüt olmak üzere indirmiş olduğu Kitabıdır, diye de açıklanmıştır. Buna göre ise kalplerin Allah’ın zikri ile huzura kavuşması şu anlama gelir: Kalpler, Kur’an-ı Kerim’in anlamlarını ve hükümlerini bildiği zaman bunlarda huzur bulur. Çünkü bu hüküm ve anlamlar, delil ve belgelerle desteklenmiş apaçık hakkı gösterir. Böylelikle kalpler de huzur bulur. Çünkü kalpler, ancak yakîn ve ilim ile huzur bulur. Bu ise Allah’ın Kitabında en mükemmel şekli ile ve en üstün hali ile bulunmaktadır. Bu kitabı esas almayan diğer kitaplara gelince kalpler, onlarla huzur bulmaz. Aksine delillerin çatışması ve hükümlerin çelişmesinden ötürü sürekli huzursuzluk içerisinde bulunurlar:“Eğer o, Allah’tan başkasından gelseydi elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı.”(en-Nisâ, 4/82) Bu gerçeği hem Allah’ın Kitabını inceleyip onun üzerinde düşünen, hem de onun dışındaki diğer çeşitli ilimler üzerinde düşünen kimseler anlar. İşte kul bu şekilde düşündü mü Allah’ın Kitabı ve bu kitabı esas alanlar ile diğer kitaplar arasında çok büyük bir fark görecektir.
29. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih amel işleyenlere” Yani kalpleri ile Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe iman edip bu imanı salih amellerle; yani hem de Allah’ı sevmek, Allah’tan korkmak, O’nun mükâfatını ve O’na kavuşmayı ummak gibi kalbi amellerle hem de namaz gibi azaların amelleri ile tasdik edenlere “ne mutlu! Güzel bir dönüş yeri de onlarındır.” Onlar için hem güzel bir hal, hem de güzel bir dönüş söz konusudur. Bu ise onların, dünya ve âhirette Allah’ın rızasına ve lütuflarına nail olmaları, mükemmel derecedeki rahat ve huzura kavuşmaları ile olur. Cennette bulunan ve -sahih hadislerde varid olduğu üzere- binekli kimsenin gölgesinde yüz yıl yürüdüğü halde katedemeyeceği Tûbâ ağacı[36] da bu nimetler arasındadır.

30- İşte seni de kendilerinden önce nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete, sana vahyettiğimizi kendilerine okuman için gönderdik. Ne var ki onlar Rahmân’ı inkar etmektedirler. De ki:“O (Rahman), benim Rabbimdir. O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. Ben, yalnız O’na güvenip dayandım, dönüşüm de yalnız O’nadır.”

30. Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“İşte seni de” kavmini hidâyete davet etmek üzere “kendilerinden önce” peyamberlerimizi onlara göndermiş olduğumuz “nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete, sana vahyettiğimizi kendilerine okuman için gönderdik.” Bu yüzden sen, daha önce benzeri görülmedik bir peygamber değilsin ki kavmin peygamberliğini red ve inkâr etsinler. Hem sen, kendiliğinden de bir şey söylemiyorsun. Aksine Allah’ın sana vahyetmiş olduğu, kalpleri temizleyen ve nefisleri arındıran Allah’ın âyetlerini okumaktasın. Senin kavmin ise “Rahmân’ı inkar etmektedirler.” Onun rahmet ve ihsanına -ki bunun en büyüğü bizim seni onlara peygamber olarak gönderip sana kitap indirişimizdir- kabul ve şükür ile karşılayacakları yerde ona nankörlük ile karşılık verdiler. Kendilerinden önce geçip de peygamberlerini yalanlamış olan kavimleri, günahları sebebi ile Allah’ın nasıl yakalamış olduğundan da mı ibret almıyorlar? “De ki: O (Rahman), benim Rabbimdir. O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur.” Bu buyruk, hem ulûhiyetin tevhidini hem de rububiyetin tevhidini içermektedir: O, beni var ettiği günden beri nimetleri ile beni terbiye edip yetiştiren Rabbim’dir. Hem de bütün işlerimde “yalnız O’na güvenip” dayandığım ilahımdır ve “dönüşüm de yalnız O’nadır.” Bütün ibadetlerimi O’na yaparım, bütün ihtiyaçlarımı O’na arzederim.

31- Eğer kendisi ile dağların yürütüldüğü veya yerin parça parça edildiği yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an olsaydı (o, bu olurdu). Fakat bütün emir (ve idare) yalnız Allah’ındır. İman edenler hâlâ şu gerçeği anlamadılar mı ki Allah dileseydi elbette insanların tümünü hidâyete erdirirdi! Allah’ın vaadi gelinceye kadar kâfirlerin başına işledikleri yüzünden sürekli ani bir musibet gelip çatacak yahut da yurtlarının yakınına çökecektir. Şüphesiz Allah vaadinden dönmez.

31. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’in indirilmiş diğer kitaplara üstünlüğünü beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Eğer kendisi ile dağların” yerlerinden kopartılıp “yürütüldüğü veya yerin” bahçelerle ve ırmaklarla “parça parça edildiği yahut ölülerin konuşturulduğu” ilâhi kitaplar arasından “bir Kur’an olsaydı” elbetteki o, bu Kur’an olurdu. “Fakat bütün emir (ve idare) yalnız Allah’ındır.” O nedenle hikmetinin gerektirdiği mucizeleri O gönderir. O halde yalanlayıcılara ne oluyor ki onlar bu gibi mucizelerin indirilmesini kendileri talep ediyorlar? Onların da başkalarının da emir ve idareden herhangi bir payları var mıdır? “İman edenler hâlâ şu gerçeği anlamadılar mı ki Allah dileseydi elbette insanların tümünü hidâyete erdirirdi!” Bilsinler ki O, onların tümünü hidâyete erdirmeye kadirdir. Ancak böyle bir şeyi dilememektedir. Aksine O, dilediğini hidâyete erdirir, dilediğini de sapıklıkta bırakır. “Allah’ın” kendilerine kaldırılmasına imkân bulunmayan kesintisiz azabın ineceğine dair “vaadi gelinceye kadar kâfirlerin başına işledikleri yüzünden sürekli ani bir musibet gelip çatacak yahut da yurtlarının yakınına çökecektir.” Buna kadar da kâfirler böylece küfürleri üzerine kalacaklar, bir türlü ibret ve öğüt almayacaklardır. Allah, onlara ardı arkasına yurtlarında olsun, yurtlarına yakın bir yerde olsun türlü musibetleri başlarına getirmekle birlikte yine de Allah’ın azabı kendilerine gelinceye kadar küfürleri üzerinde ısrar edeceklerdir. “Şüphesiz Allah vaadinden dönmez.” Bu, Allah’ın küfür, inat ve zulümlerine karşılık onları tehdit etmiş olduğu azabın ineceğine dair bir korkutma ve tehdit mahiyetindedir.

32- Andolsun senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Ben de o kâfirlere mühlet verdim, sonra da onları yakalayıverdim. Benim cezalandırmam nasılmış?

32. Allah, Rasûlüne sebat vermek ve onu teselli etmek amacıyla şöyle buyurmaktadır:“Andolsun senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti.” Yalanlanan ve kendisine eziyet edilen ilk peygamber sen değilsin. “Ben de o kâfirlere” peygamberlerini inkâr edenlere “mühlet verdim.” Onlara bir süre tanıdım. Öyle ki azaba uğratılmayacaklarını sandılar. “Sonra da onları” çeşitli azaplar ile “yakalayıverdim. Benim cezalandırmam nasılmış?” Elbette ki oldukça şiddetli bir ceza ve can yakıcı bir azap idi. Bu yüzden seni yalanlayan ve seninle alay eden bu kimseler, bizim kendilerine mühlet verişimize sakın aldanmasınlar. Çünkü önceki ümmetler arasında da benzeri durumda olanlar vardı. O halde bunlar da kendilerine geçmişlerine yapıldığı gibi yapılmasından sakınmalıdırlar.