Vegere rûpela Tefsîr-i Sa'dî

Tefsîra Sûreya Şûarâ — Ebdurehman b. Nasir es-Se’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

227 ayetRûpel 20 / 27

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- (İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.

69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz.
72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler) dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk.
75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80)
83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111)
85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir.
86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114)
87-88. (İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir.
90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.”
96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- (İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.

69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz.
72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler) dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk.
75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80)
83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111)
85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir.
86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114)
87-88. (İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir.
90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.”
96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- (İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.

69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz.
72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler) dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk.
75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80)
83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111)
85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir.
86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114)
87-88. (İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir.
90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.”
96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- (İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.

69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz.
72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler) dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk.
75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80)
83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111)
85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir.
86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114)
87-88. (İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir.
90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.”
96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- (İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.

69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz.
72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler) dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk.
75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80)
83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111)
85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir.
86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114)
87-88. (İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir.
90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.”
96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- (İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.

69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz.
72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler) dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk.
75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80)
83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111)
85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir.
86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114)
87-88. (İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir.
90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.”
96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

105- Nuh kavmi peygamberleri yalanladılar. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 107- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 108- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 109- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir. 110- “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 111- “Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?!” dediler. 112- Dedi ki:“Onların yapmakta oldukları(nın içyüzü) hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.” 113- “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz (bunu anlarsınız).” 114- “Ben mü’minleri kovacak değilim.” 115- “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 116- Dediler ki:“Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” 117- Dedi ki:“Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.” 118- “Artık benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver ve beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar!” 119- Biz de onu ve onunla birlikte olanları o dopdolu gemi içerisinde kurtardık. 120- Sonra da onların ardından geri kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 122- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.

105. Allah, Nuh kavminin peygamberleri Nuh’u yalanlamalarını, onlara söylediklerini, onların karşı tutumlarını ve her iki tarafın da akıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Nuh kavmi” bütünüyle “peygamberleri yalanladılar.” Çünkü Nuh’un yalanlanması, bütün rasûlleri ve peygamberleri yalanlamak gibidir. Zira bütün peygamberlerin yaptıkları davet ittifakla birdir. Verdikleri haberler de birdir. Bu yüzden onlardan birisini yalanlamak, bütün peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamak demektir. 106. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Korkup sakınmaz mısınız?” Yüce Allah’ın peygamberleri, kendilerine peygamber olarak gönderdiği kimselerin nesebinden seçmiş olması, ona itaat etmekten kaçınmamaları ve onu iyi bir şekilde tanımaları, ayrıca onun halini araştırma ihtiyacı duymamaları dolayısıyladır. Nuh, diğer peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- izledikleri yolu izleyerek kavmine en yumuşak bir şekilde hitap edip: Allah’tan korkmaz ve izlemekte olduğunuz putlara ibadetten vazgeçerek ibadetinizi yalnızca Allah’a ihlasla yapmaz mısınız? demişti. 107. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Onun özel olarak kendilerine gönderilmiş bir peygamber olması, onlara getirmiş olduğu şeyleri kabul ve iman etmelerini, Yüce Allah’a böyle bir şerefli rasûlü özel olarak göndermiş olması dolayısıyla şükrederek karşılık vermelerini gerektirmekte idi. Onun ayrıca güvenilir bir kimse olması, Yüce Allah hakkında ancak hakkı söylemesi, vahyine herhangi bir şeyi ilave etmeyip ondan hiçbir şey de eksiltmemesi demektir ki bu da onların peygamberlerinin kendilerine vermiş olduğu haberleri tasdik, emrine de itaat etmelerini gerektirir. 108. “Artık Allah’tan korkun” Size vermiş olduğu emirler ve koymuş olduğu yasaklar hususunda “bana itaat edin.” İşte Nuh’un onlara gönderilmiş güvenilir bir peygamber olması bunu gerektirir. Bundan dolayı burada sebebe delâlet eden (“artık” diye çevrilen) “ف” harfi getirilmiştir. 109. Nuh, kendisine itaati gerektiren sebebi söz konusu ettikten sonra ona itaat etmelerine engel olacak bir hususun da bulunmadığını dile getirerek şöyle demiştir:“Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Bu yüzden sizin için ağır bir borç altına girme söz konusu değildir. “Benim ecrimi vermek, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Ben bu yolla O’na yakın olmayı, O’nun pek büyük mükâfatına nail olmayı ümit ederim. Size gelince bütün isteğim sizin iyiliğinizdir. Sizden dosdoğru yolu izlemenizi istiyorum, o kadar. 110. “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Nuh aleyhisselam bu sözünü tekrarladı. Çünkü o, kavmine tekrar tekrar davette bulunmuş ve bu uğurda uzunca bir ömür harcamıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.”(el-Ankebût, 29/14); “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz durmadan davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”(Nuh 71/5-6) Ancak kavmi, onun davetini reddederek ve hiç de karşı çıkmaya elverişli olmayan sözlerle karşı çıkarak şöyle dediler:
111. Yani bizler, insanların ancak aşağı olanlarının, basit ve düşük seviyelilerinin sana tabi olduklarını görüyoruz. Nasıl olur da sana uyabiliriz? Böylelikle onların hakka karşı ne kadar büyüklük tasladıkları ve gerçekleri bilmeyen cahil bir topluluk oldukları ortaya çıkmaktadır. Onların maksatları hakkı bulmak olsaydı ve eğer Nuh’un davetiyle ilgili anlayamadıkları bir husus veya şüphe ettikleri bir konu bulunsaydı şöyle demeleri gerekirdi:“Sen bize getirdiğin şeylerin doğruluğunu, bunu ortaya koyacak vasıtalarla bizlere açıkla!” Eğer onlar gereği gibi düşünmüş olsalardı, Nuh’a tâbi olanların asıl itibariyle en üstün, insanların en hayırlıları, sağlam akıl ve üstün ahlâkî özelliklere sahip kimseler olduklarını, buna karşılık en bayağı ve aşağılık olanların ise aklın temel özelliğinden mahrum kalan ve böylelikle taşlara ibadeti güzel görerek onlara secde etmeye, onlara dua ve ibadet etmeye razı olan, diğer taraftan o kâmil peygamberlerin çağrısına itaati kabul etmeyen kimselerin yani kendilerinin olduğunu da anlayacaklardı. İki hasım taraftan herhangi birisinin sadece batıl bir söz söylemesi ile -karşı tarafın iddiasının doğruluğunun göz önünde bulundurulmasına gerek kalmaksızın- o batıl söz söyleyen tarafın iddiasının çürük ve tutarsız olduğu anlaşılır. O nedenle Nuh’un doğruluğunu, getirdiklerinin sıhhatini kati bir şekilde ortaya koyan bunca mucizelerini ve o büyük davetini görmemiş olsaydık bile Nuh kavminin, peygamberlerin davasını reddetmek için:“Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?” dediklerini ve herkes tarafından tutarsızlığı açıkça bilinen bu esastan hareketle onun çağrısını reddettiklerini bu buyruklarla öğrendiğimize göre buradan hareketle onların da sapık ve kesin yanlış içerisinde olduklarını anlamış oluyoruz.
112-113. Yani amelleri de hesapları görmek de Allah’a düşer. Bana düşen ise sadece tebliğ etmektir. Siz onları bırakın da eğer benim size getirdiğim, hak ise ona itaatle boyun eğin. Zira herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. 114. Kahrolasıcalar! Büyüklük tasladıkları ve üstün olduklarını zannettikleri için Nuh’un iman edenleri yanından uzaklaştırmasını, iman etmeleri için bir şart olarak ileri sürmüşlerdi. O da kendilerine:“Ben mü’minleri kovacak değilim” diye cevap vermişti. Çünkü onlar, herhangi bir şekilde kovulmayı, küçük düşürülmeyi hak eden kimseler değildir. Onlar, hem sözlü, hem fiili olarak üstün görülmeye, ikrama layık kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı....”(el-En’am, 6/54) 115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Ben ancak uyaran bir kimseyim; Allah’tan aldığımı sizlere tebliğ eden ve kulların iyiliğini isteyen bir nasihatçiyim. Benim elimde bir yetki yoktur. İş, bütünüyle Allah’a aittir.
116. Nuh aleyhisselam gece gündüz, gizli açık onları davet etmeye devam etti. Onlarsa sürekli ondan uzaklaştılar ve “dediler ki: “Ey Nuh, eğer” bizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” Seni en kötü öldürme şekli olan -köpek öldürür gibi- taşa tutarak öldüreceğiz. Kahrolasıcalar, kendileri hakkında kendilerinden bile daha çok şefkatli olan o güvenilir, kendilerine öğüt verip iyiliklerini isteyen böyle bir peygambere ne kadar da çirkin karşılık vermişlerdi!
117-118. Şüphesiz onların zulümleri, en ileri dereceye varıp küfürleri de alabildiğine katmerleşince peygamberleri onların hepsini kuşatacak bir bedduada bulundu:“Rabbim yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Burada da şöyle dediğini görüyoruz: “…benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver” Yani aramızdan haddi aşıp azgınlık edeni helâk et! Nuh asıl azgın ve zalimlerin onlar olduğunu bildiği için bu duayı yapmıştı. Bundan dolayı daha sonra:“Beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye devam etti.
119. Yani insanlarla ve hayvanlarla dolu olan “o gemi içerisinde kurtardık.” 120. “Sonra da onların” yani Nuh aleyhisselam ile onunla beraber bulunan mü’minlerin “ardından geri kalanları” yani kavminin geri kalan bütün fertlerini “suda boğduk.” 121. “Şüphesiz bunda” yani Nuh aleyhisselam ve ona uyanların kurtarılıp onu yalanlayanların da helâk edilmesinde gönderdiğimiz peygamberlerin doğruluğuna, getirdiklerinin sıhhatine, buna karşılık onları yalanlayan düşmanların izledikleri yolun da batıl olduğuna delil teşkil “eden bir ibret vardır.” 122. “Şüphe yok ki Rabbin” izzetiyle düşmanlarını kahredip tufan ile onları suda boğan “Azizdir,” Gerçek dostlarına karşı da “Rahimdir.” Çünkü O, Nuh’u ve onunla birlikte bulunan iman ehlini kurtarmıştır.

105- Nuh kavmi peygamberleri yalanladılar. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 107- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 108- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 109- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir. 110- “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 111- “Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?!” dediler. 112- Dedi ki:“Onların yapmakta oldukları(nın içyüzü) hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.” 113- “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz (bunu anlarsınız).” 114- “Ben mü’minleri kovacak değilim.” 115- “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 116- Dediler ki:“Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” 117- Dedi ki:“Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.” 118- “Artık benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver ve beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar!” 119- Biz de onu ve onunla birlikte olanları o dopdolu gemi içerisinde kurtardık. 120- Sonra da onların ardından geri kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 122- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.

105. Allah, Nuh kavminin peygamberleri Nuh’u yalanlamalarını, onlara söylediklerini, onların karşı tutumlarını ve her iki tarafın da akıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Nuh kavmi” bütünüyle “peygamberleri yalanladılar.” Çünkü Nuh’un yalanlanması, bütün rasûlleri ve peygamberleri yalanlamak gibidir. Zira bütün peygamberlerin yaptıkları davet ittifakla birdir. Verdikleri haberler de birdir. Bu yüzden onlardan birisini yalanlamak, bütün peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamak demektir. 106. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Korkup sakınmaz mısınız?” Yüce Allah’ın peygamberleri, kendilerine peygamber olarak gönderdiği kimselerin nesebinden seçmiş olması, ona itaat etmekten kaçınmamaları ve onu iyi bir şekilde tanımaları, ayrıca onun halini araştırma ihtiyacı duymamaları dolayısıyladır. Nuh, diğer peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- izledikleri yolu izleyerek kavmine en yumuşak bir şekilde hitap edip: Allah’tan korkmaz ve izlemekte olduğunuz putlara ibadetten vazgeçerek ibadetinizi yalnızca Allah’a ihlasla yapmaz mısınız? demişti. 107. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Onun özel olarak kendilerine gönderilmiş bir peygamber olması, onlara getirmiş olduğu şeyleri kabul ve iman etmelerini, Yüce Allah’a böyle bir şerefli rasûlü özel olarak göndermiş olması dolayısıyla şükrederek karşılık vermelerini gerektirmekte idi. Onun ayrıca güvenilir bir kimse olması, Yüce Allah hakkında ancak hakkı söylemesi, vahyine herhangi bir şeyi ilave etmeyip ondan hiçbir şey de eksiltmemesi demektir ki bu da onların peygamberlerinin kendilerine vermiş olduğu haberleri tasdik, emrine de itaat etmelerini gerektirir. 108. “Artık Allah’tan korkun” Size vermiş olduğu emirler ve koymuş olduğu yasaklar hususunda “bana itaat edin.” İşte Nuh’un onlara gönderilmiş güvenilir bir peygamber olması bunu gerektirir. Bundan dolayı burada sebebe delâlet eden (“artık” diye çevrilen) “ف” harfi getirilmiştir. 109. Nuh, kendisine itaati gerektiren sebebi söz konusu ettikten sonra ona itaat etmelerine engel olacak bir hususun da bulunmadığını dile getirerek şöyle demiştir:“Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Bu yüzden sizin için ağır bir borç altına girme söz konusu değildir. “Benim ecrimi vermek, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Ben bu yolla O’na yakın olmayı, O’nun pek büyük mükâfatına nail olmayı ümit ederim. Size gelince bütün isteğim sizin iyiliğinizdir. Sizden dosdoğru yolu izlemenizi istiyorum, o kadar. 110. “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Nuh aleyhisselam bu sözünü tekrarladı. Çünkü o, kavmine tekrar tekrar davette bulunmuş ve bu uğurda uzunca bir ömür harcamıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.”(el-Ankebût, 29/14); “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz durmadan davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”(Nuh 71/5-6) Ancak kavmi, onun davetini reddederek ve hiç de karşı çıkmaya elverişli olmayan sözlerle karşı çıkarak şöyle dediler:
111. Yani bizler, insanların ancak aşağı olanlarının, basit ve düşük seviyelilerinin sana tabi olduklarını görüyoruz. Nasıl olur da sana uyabiliriz? Böylelikle onların hakka karşı ne kadar büyüklük tasladıkları ve gerçekleri bilmeyen cahil bir topluluk oldukları ortaya çıkmaktadır. Onların maksatları hakkı bulmak olsaydı ve eğer Nuh’un davetiyle ilgili anlayamadıkları bir husus veya şüphe ettikleri bir konu bulunsaydı şöyle demeleri gerekirdi:“Sen bize getirdiğin şeylerin doğruluğunu, bunu ortaya koyacak vasıtalarla bizlere açıkla!” Eğer onlar gereği gibi düşünmüş olsalardı, Nuh’a tâbi olanların asıl itibariyle en üstün, insanların en hayırlıları, sağlam akıl ve üstün ahlâkî özelliklere sahip kimseler olduklarını, buna karşılık en bayağı ve aşağılık olanların ise aklın temel özelliğinden mahrum kalan ve böylelikle taşlara ibadeti güzel görerek onlara secde etmeye, onlara dua ve ibadet etmeye razı olan, diğer taraftan o kâmil peygamberlerin çağrısına itaati kabul etmeyen kimselerin yani kendilerinin olduğunu da anlayacaklardı. İki hasım taraftan herhangi birisinin sadece batıl bir söz söylemesi ile -karşı tarafın iddiasının doğruluğunun göz önünde bulundurulmasına gerek kalmaksızın- o batıl söz söyleyen tarafın iddiasının çürük ve tutarsız olduğu anlaşılır. O nedenle Nuh’un doğruluğunu, getirdiklerinin sıhhatini kati bir şekilde ortaya koyan bunca mucizelerini ve o büyük davetini görmemiş olsaydık bile Nuh kavminin, peygamberlerin davasını reddetmek için:“Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?” dediklerini ve herkes tarafından tutarsızlığı açıkça bilinen bu esastan hareketle onun çağrısını reddettiklerini bu buyruklarla öğrendiğimize göre buradan hareketle onların da sapık ve kesin yanlış içerisinde olduklarını anlamış oluyoruz.
112-113. Yani amelleri de hesapları görmek de Allah’a düşer. Bana düşen ise sadece tebliğ etmektir. Siz onları bırakın da eğer benim size getirdiğim, hak ise ona itaatle boyun eğin. Zira herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. 114. Kahrolasıcalar! Büyüklük tasladıkları ve üstün olduklarını zannettikleri için Nuh’un iman edenleri yanından uzaklaştırmasını, iman etmeleri için bir şart olarak ileri sürmüşlerdi. O da kendilerine:“Ben mü’minleri kovacak değilim” diye cevap vermişti. Çünkü onlar, herhangi bir şekilde kovulmayı, küçük düşürülmeyi hak eden kimseler değildir. Onlar, hem sözlü, hem fiili olarak üstün görülmeye, ikrama layık kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı....”(el-En’am, 6/54) 115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Ben ancak uyaran bir kimseyim; Allah’tan aldığımı sizlere tebliğ eden ve kulların iyiliğini isteyen bir nasihatçiyim. Benim elimde bir yetki yoktur. İş, bütünüyle Allah’a aittir.
116. Nuh aleyhisselam gece gündüz, gizli açık onları davet etmeye devam etti. Onlarsa sürekli ondan uzaklaştılar ve “dediler ki: “Ey Nuh, eğer” bizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” Seni en kötü öldürme şekli olan -köpek öldürür gibi- taşa tutarak öldüreceğiz. Kahrolasıcalar, kendileri hakkında kendilerinden bile daha çok şefkatli olan o güvenilir, kendilerine öğüt verip iyiliklerini isteyen böyle bir peygambere ne kadar da çirkin karşılık vermişlerdi!
117-118. Şüphesiz onların zulümleri, en ileri dereceye varıp küfürleri de alabildiğine katmerleşince peygamberleri onların hepsini kuşatacak bir bedduada bulundu:“Rabbim yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Burada da şöyle dediğini görüyoruz: “…benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver” Yani aramızdan haddi aşıp azgınlık edeni helâk et! Nuh asıl azgın ve zalimlerin onlar olduğunu bildiği için bu duayı yapmıştı. Bundan dolayı daha sonra:“Beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye devam etti.
119. Yani insanlarla ve hayvanlarla dolu olan “o gemi içerisinde kurtardık.” 120. “Sonra da onların” yani Nuh aleyhisselam ile onunla beraber bulunan mü’minlerin “ardından geri kalanları” yani kavminin geri kalan bütün fertlerini “suda boğduk.” 121. “Şüphesiz bunda” yani Nuh aleyhisselam ve ona uyanların kurtarılıp onu yalanlayanların da helâk edilmesinde gönderdiğimiz peygamberlerin doğruluğuna, getirdiklerinin sıhhatine, buna karşılık onları yalanlayan düşmanların izledikleri yolun da batıl olduğuna delil teşkil “eden bir ibret vardır.” 122. “Şüphe yok ki Rabbin” izzetiyle düşmanlarını kahredip tufan ile onları suda boğan “Azizdir,” Gerçek dostlarına karşı da “Rahimdir.” Çünkü O, Nuh’u ve onunla birlikte bulunan iman ehlini kurtarmıştır.

105- Nuh kavmi peygamberleri yalanladılar. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 107- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 108- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 109- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir. 110- “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 111- “Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?!” dediler. 112- Dedi ki:“Onların yapmakta oldukları(nın içyüzü) hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.” 113- “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz (bunu anlarsınız).” 114- “Ben mü’minleri kovacak değilim.” 115- “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 116- Dediler ki:“Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” 117- Dedi ki:“Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.” 118- “Artık benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver ve beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar!” 119- Biz de onu ve onunla birlikte olanları o dopdolu gemi içerisinde kurtardık. 120- Sonra da onların ardından geri kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 122- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.

105. Allah, Nuh kavminin peygamberleri Nuh’u yalanlamalarını, onlara söylediklerini, onların karşı tutumlarını ve her iki tarafın da akıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Nuh kavmi” bütünüyle “peygamberleri yalanladılar.” Çünkü Nuh’un yalanlanması, bütün rasûlleri ve peygamberleri yalanlamak gibidir. Zira bütün peygamberlerin yaptıkları davet ittifakla birdir. Verdikleri haberler de birdir. Bu yüzden onlardan birisini yalanlamak, bütün peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamak demektir. 106. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Korkup sakınmaz mısınız?” Yüce Allah’ın peygamberleri, kendilerine peygamber olarak gönderdiği kimselerin nesebinden seçmiş olması, ona itaat etmekten kaçınmamaları ve onu iyi bir şekilde tanımaları, ayrıca onun halini araştırma ihtiyacı duymamaları dolayısıyladır. Nuh, diğer peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- izledikleri yolu izleyerek kavmine en yumuşak bir şekilde hitap edip: Allah’tan korkmaz ve izlemekte olduğunuz putlara ibadetten vazgeçerek ibadetinizi yalnızca Allah’a ihlasla yapmaz mısınız? demişti. 107. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Onun özel olarak kendilerine gönderilmiş bir peygamber olması, onlara getirmiş olduğu şeyleri kabul ve iman etmelerini, Yüce Allah’a böyle bir şerefli rasûlü özel olarak göndermiş olması dolayısıyla şükrederek karşılık vermelerini gerektirmekte idi. Onun ayrıca güvenilir bir kimse olması, Yüce Allah hakkında ancak hakkı söylemesi, vahyine herhangi bir şeyi ilave etmeyip ondan hiçbir şey de eksiltmemesi demektir ki bu da onların peygamberlerinin kendilerine vermiş olduğu haberleri tasdik, emrine de itaat etmelerini gerektirir. 108. “Artık Allah’tan korkun” Size vermiş olduğu emirler ve koymuş olduğu yasaklar hususunda “bana itaat edin.” İşte Nuh’un onlara gönderilmiş güvenilir bir peygamber olması bunu gerektirir. Bundan dolayı burada sebebe delâlet eden (“artık” diye çevrilen) “ف” harfi getirilmiştir. 109. Nuh, kendisine itaati gerektiren sebebi söz konusu ettikten sonra ona itaat etmelerine engel olacak bir hususun da bulunmadığını dile getirerek şöyle demiştir:“Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Bu yüzden sizin için ağır bir borç altına girme söz konusu değildir. “Benim ecrimi vermek, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Ben bu yolla O’na yakın olmayı, O’nun pek büyük mükâfatına nail olmayı ümit ederim. Size gelince bütün isteğim sizin iyiliğinizdir. Sizden dosdoğru yolu izlemenizi istiyorum, o kadar. 110. “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Nuh aleyhisselam bu sözünü tekrarladı. Çünkü o, kavmine tekrar tekrar davette bulunmuş ve bu uğurda uzunca bir ömür harcamıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.”(el-Ankebût, 29/14); “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz durmadan davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”(Nuh 71/5-6) Ancak kavmi, onun davetini reddederek ve hiç de karşı çıkmaya elverişli olmayan sözlerle karşı çıkarak şöyle dediler:
111. Yani bizler, insanların ancak aşağı olanlarının, basit ve düşük seviyelilerinin sana tabi olduklarını görüyoruz. Nasıl olur da sana uyabiliriz? Böylelikle onların hakka karşı ne kadar büyüklük tasladıkları ve gerçekleri bilmeyen cahil bir topluluk oldukları ortaya çıkmaktadır. Onların maksatları hakkı bulmak olsaydı ve eğer Nuh’un davetiyle ilgili anlayamadıkları bir husus veya şüphe ettikleri bir konu bulunsaydı şöyle demeleri gerekirdi:“Sen bize getirdiğin şeylerin doğruluğunu, bunu ortaya koyacak vasıtalarla bizlere açıkla!” Eğer onlar gereği gibi düşünmüş olsalardı, Nuh’a tâbi olanların asıl itibariyle en üstün, insanların en hayırlıları, sağlam akıl ve üstün ahlâkî özelliklere sahip kimseler olduklarını, buna karşılık en bayağı ve aşağılık olanların ise aklın temel özelliğinden mahrum kalan ve böylelikle taşlara ibadeti güzel görerek onlara secde etmeye, onlara dua ve ibadet etmeye razı olan, diğer taraftan o kâmil peygamberlerin çağrısına itaati kabul etmeyen kimselerin yani kendilerinin olduğunu da anlayacaklardı. İki hasım taraftan herhangi birisinin sadece batıl bir söz söylemesi ile -karşı tarafın iddiasının doğruluğunun göz önünde bulundurulmasına gerek kalmaksızın- o batıl söz söyleyen tarafın iddiasının çürük ve tutarsız olduğu anlaşılır. O nedenle Nuh’un doğruluğunu, getirdiklerinin sıhhatini kati bir şekilde ortaya koyan bunca mucizelerini ve o büyük davetini görmemiş olsaydık bile Nuh kavminin, peygamberlerin davasını reddetmek için:“Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?” dediklerini ve herkes tarafından tutarsızlığı açıkça bilinen bu esastan hareketle onun çağrısını reddettiklerini bu buyruklarla öğrendiğimize göre buradan hareketle onların da sapık ve kesin yanlış içerisinde olduklarını anlamış oluyoruz.
112-113. Yani amelleri de hesapları görmek de Allah’a düşer. Bana düşen ise sadece tebliğ etmektir. Siz onları bırakın da eğer benim size getirdiğim, hak ise ona itaatle boyun eğin. Zira herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. 114. Kahrolasıcalar! Büyüklük tasladıkları ve üstün olduklarını zannettikleri için Nuh’un iman edenleri yanından uzaklaştırmasını, iman etmeleri için bir şart olarak ileri sürmüşlerdi. O da kendilerine:“Ben mü’minleri kovacak değilim” diye cevap vermişti. Çünkü onlar, herhangi bir şekilde kovulmayı, küçük düşürülmeyi hak eden kimseler değildir. Onlar, hem sözlü, hem fiili olarak üstün görülmeye, ikrama layık kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı....”(el-En’am, 6/54) 115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Ben ancak uyaran bir kimseyim; Allah’tan aldığımı sizlere tebliğ eden ve kulların iyiliğini isteyen bir nasihatçiyim. Benim elimde bir yetki yoktur. İş, bütünüyle Allah’a aittir.
116. Nuh aleyhisselam gece gündüz, gizli açık onları davet etmeye devam etti. Onlarsa sürekli ondan uzaklaştılar ve “dediler ki: “Ey Nuh, eğer” bizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” Seni en kötü öldürme şekli olan -köpek öldürür gibi- taşa tutarak öldüreceğiz. Kahrolasıcalar, kendileri hakkında kendilerinden bile daha çok şefkatli olan o güvenilir, kendilerine öğüt verip iyiliklerini isteyen böyle bir peygambere ne kadar da çirkin karşılık vermişlerdi!
117-118. Şüphesiz onların zulümleri, en ileri dereceye varıp küfürleri de alabildiğine katmerleşince peygamberleri onların hepsini kuşatacak bir bedduada bulundu:“Rabbim yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Burada da şöyle dediğini görüyoruz: “…benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver” Yani aramızdan haddi aşıp azgınlık edeni helâk et! Nuh asıl azgın ve zalimlerin onlar olduğunu bildiği için bu duayı yapmıştı. Bundan dolayı daha sonra:“Beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye devam etti.
119. Yani insanlarla ve hayvanlarla dolu olan “o gemi içerisinde kurtardık.” 120. “Sonra da onların” yani Nuh aleyhisselam ile onunla beraber bulunan mü’minlerin “ardından geri kalanları” yani kavminin geri kalan bütün fertlerini “suda boğduk.” 121. “Şüphesiz bunda” yani Nuh aleyhisselam ve ona uyanların kurtarılıp onu yalanlayanların da helâk edilmesinde gönderdiğimiz peygamberlerin doğruluğuna, getirdiklerinin sıhhatine, buna karşılık onları yalanlayan düşmanların izledikleri yolun da batıl olduğuna delil teşkil “eden bir ibret vardır.” 122. “Şüphe yok ki Rabbin” izzetiyle düşmanlarını kahredip tufan ile onları suda boğan “Azizdir,” Gerçek dostlarına karşı da “Rahimdir.” Çünkü O, Nuh’u ve onunla birlikte bulunan iman ehlini kurtarmıştır.

105- Nuh kavmi peygamberleri yalanladılar. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 107- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 108- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 109- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir. 110- “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 111- “Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?!” dediler. 112- Dedi ki:“Onların yapmakta oldukları(nın içyüzü) hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.” 113- “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz (bunu anlarsınız).” 114- “Ben mü’minleri kovacak değilim.” 115- “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 116- Dediler ki:“Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” 117- Dedi ki:“Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.” 118- “Artık benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver ve beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar!” 119- Biz de onu ve onunla birlikte olanları o dopdolu gemi içerisinde kurtardık. 120- Sonra da onların ardından geri kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 122- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.

105. Allah, Nuh kavminin peygamberleri Nuh’u yalanlamalarını, onlara söylediklerini, onların karşı tutumlarını ve her iki tarafın da akıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Nuh kavmi” bütünüyle “peygamberleri yalanladılar.” Çünkü Nuh’un yalanlanması, bütün rasûlleri ve peygamberleri yalanlamak gibidir. Zira bütün peygamberlerin yaptıkları davet ittifakla birdir. Verdikleri haberler de birdir. Bu yüzden onlardan birisini yalanlamak, bütün peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamak demektir. 106. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Korkup sakınmaz mısınız?” Yüce Allah’ın peygamberleri, kendilerine peygamber olarak gönderdiği kimselerin nesebinden seçmiş olması, ona itaat etmekten kaçınmamaları ve onu iyi bir şekilde tanımaları, ayrıca onun halini araştırma ihtiyacı duymamaları dolayısıyladır. Nuh, diğer peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- izledikleri yolu izleyerek kavmine en yumuşak bir şekilde hitap edip: Allah’tan korkmaz ve izlemekte olduğunuz putlara ibadetten vazgeçerek ibadetinizi yalnızca Allah’a ihlasla yapmaz mısınız? demişti. 107. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Onun özel olarak kendilerine gönderilmiş bir peygamber olması, onlara getirmiş olduğu şeyleri kabul ve iman etmelerini, Yüce Allah’a böyle bir şerefli rasûlü özel olarak göndermiş olması dolayısıyla şükrederek karşılık vermelerini gerektirmekte idi. Onun ayrıca güvenilir bir kimse olması, Yüce Allah hakkında ancak hakkı söylemesi, vahyine herhangi bir şeyi ilave etmeyip ondan hiçbir şey de eksiltmemesi demektir ki bu da onların peygamberlerinin kendilerine vermiş olduğu haberleri tasdik, emrine de itaat etmelerini gerektirir. 108. “Artık Allah’tan korkun” Size vermiş olduğu emirler ve koymuş olduğu yasaklar hususunda “bana itaat edin.” İşte Nuh’un onlara gönderilmiş güvenilir bir peygamber olması bunu gerektirir. Bundan dolayı burada sebebe delâlet eden (“artık” diye çevrilen) “ف” harfi getirilmiştir. 109. Nuh, kendisine itaati gerektiren sebebi söz konusu ettikten sonra ona itaat etmelerine engel olacak bir hususun da bulunmadığını dile getirerek şöyle demiştir:“Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Bu yüzden sizin için ağır bir borç altına girme söz konusu değildir. “Benim ecrimi vermek, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Ben bu yolla O’na yakın olmayı, O’nun pek büyük mükâfatına nail olmayı ümit ederim. Size gelince bütün isteğim sizin iyiliğinizdir. Sizden dosdoğru yolu izlemenizi istiyorum, o kadar. 110. “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Nuh aleyhisselam bu sözünü tekrarladı. Çünkü o, kavmine tekrar tekrar davette bulunmuş ve bu uğurda uzunca bir ömür harcamıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.”(el-Ankebût, 29/14); “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz durmadan davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”(Nuh 71/5-6) Ancak kavmi, onun davetini reddederek ve hiç de karşı çıkmaya elverişli olmayan sözlerle karşı çıkarak şöyle dediler:
111. Yani bizler, insanların ancak aşağı olanlarının, basit ve düşük seviyelilerinin sana tabi olduklarını görüyoruz. Nasıl olur da sana uyabiliriz? Böylelikle onların hakka karşı ne kadar büyüklük tasladıkları ve gerçekleri bilmeyen cahil bir topluluk oldukları ortaya çıkmaktadır. Onların maksatları hakkı bulmak olsaydı ve eğer Nuh’un davetiyle ilgili anlayamadıkları bir husus veya şüphe ettikleri bir konu bulunsaydı şöyle demeleri gerekirdi:“Sen bize getirdiğin şeylerin doğruluğunu, bunu ortaya koyacak vasıtalarla bizlere açıkla!” Eğer onlar gereği gibi düşünmüş olsalardı, Nuh’a tâbi olanların asıl itibariyle en üstün, insanların en hayırlıları, sağlam akıl ve üstün ahlâkî özelliklere sahip kimseler olduklarını, buna karşılık en bayağı ve aşağılık olanların ise aklın temel özelliğinden mahrum kalan ve böylelikle taşlara ibadeti güzel görerek onlara secde etmeye, onlara dua ve ibadet etmeye razı olan, diğer taraftan o kâmil peygamberlerin çağrısına itaati kabul etmeyen kimselerin yani kendilerinin olduğunu da anlayacaklardı. İki hasım taraftan herhangi birisinin sadece batıl bir söz söylemesi ile -karşı tarafın iddiasının doğruluğunun göz önünde bulundurulmasına gerek kalmaksızın- o batıl söz söyleyen tarafın iddiasının çürük ve tutarsız olduğu anlaşılır. O nedenle Nuh’un doğruluğunu, getirdiklerinin sıhhatini kati bir şekilde ortaya koyan bunca mucizelerini ve o büyük davetini görmemiş olsaydık bile Nuh kavminin, peygamberlerin davasını reddetmek için:“Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?” dediklerini ve herkes tarafından tutarsızlığı açıkça bilinen bu esastan hareketle onun çağrısını reddettiklerini bu buyruklarla öğrendiğimize göre buradan hareketle onların da sapık ve kesin yanlış içerisinde olduklarını anlamış oluyoruz.
112-113. Yani amelleri de hesapları görmek de Allah’a düşer. Bana düşen ise sadece tebliğ etmektir. Siz onları bırakın da eğer benim size getirdiğim, hak ise ona itaatle boyun eğin. Zira herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. 114. Kahrolasıcalar! Büyüklük tasladıkları ve üstün olduklarını zannettikleri için Nuh’un iman edenleri yanından uzaklaştırmasını, iman etmeleri için bir şart olarak ileri sürmüşlerdi. O da kendilerine:“Ben mü’minleri kovacak değilim” diye cevap vermişti. Çünkü onlar, herhangi bir şekilde kovulmayı, küçük düşürülmeyi hak eden kimseler değildir. Onlar, hem sözlü, hem fiili olarak üstün görülmeye, ikrama layık kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı....”(el-En’am, 6/54) 115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Ben ancak uyaran bir kimseyim; Allah’tan aldığımı sizlere tebliğ eden ve kulların iyiliğini isteyen bir nasihatçiyim. Benim elimde bir yetki yoktur. İş, bütünüyle Allah’a aittir.
116. Nuh aleyhisselam gece gündüz, gizli açık onları davet etmeye devam etti. Onlarsa sürekli ondan uzaklaştılar ve “dediler ki: “Ey Nuh, eğer” bizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” Seni en kötü öldürme şekli olan -köpek öldürür gibi- taşa tutarak öldüreceğiz. Kahrolasıcalar, kendileri hakkında kendilerinden bile daha çok şefkatli olan o güvenilir, kendilerine öğüt verip iyiliklerini isteyen böyle bir peygambere ne kadar da çirkin karşılık vermişlerdi!
117-118. Şüphesiz onların zulümleri, en ileri dereceye varıp küfürleri de alabildiğine katmerleşince peygamberleri onların hepsini kuşatacak bir bedduada bulundu:“Rabbim yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Burada da şöyle dediğini görüyoruz: “…benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver” Yani aramızdan haddi aşıp azgınlık edeni helâk et! Nuh asıl azgın ve zalimlerin onlar olduğunu bildiği için bu duayı yapmıştı. Bundan dolayı daha sonra:“Beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye devam etti.
119. Yani insanlarla ve hayvanlarla dolu olan “o gemi içerisinde kurtardık.” 120. “Sonra da onların” yani Nuh aleyhisselam ile onunla beraber bulunan mü’minlerin “ardından geri kalanları” yani kavminin geri kalan bütün fertlerini “suda boğduk.” 121. “Şüphesiz bunda” yani Nuh aleyhisselam ve ona uyanların kurtarılıp onu yalanlayanların da helâk edilmesinde gönderdiğimiz peygamberlerin doğruluğuna, getirdiklerinin sıhhatine, buna karşılık onları yalanlayan düşmanların izledikleri yolun da batıl olduğuna delil teşkil “eden bir ibret vardır.” 122. “Şüphe yok ki Rabbin” izzetiyle düşmanlarını kahredip tufan ile onları suda boğan “Azizdir,” Gerçek dostlarına karşı da “Rahimdir.” Çünkü O, Nuh’u ve onunla birlikte bulunan iman ehlini kurtarmıştır.

105- Nuh kavmi peygamberleri yalanladılar. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 107- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 108- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 109- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir. 110- “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 111- “Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?!” dediler. 112- Dedi ki:“Onların yapmakta oldukları(nın içyüzü) hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.” 113- “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz (bunu anlarsınız).” 114- “Ben mü’minleri kovacak değilim.” 115- “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 116- Dediler ki:“Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” 117- Dedi ki:“Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.” 118- “Artık benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver ve beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar!” 119- Biz de onu ve onunla birlikte olanları o dopdolu gemi içerisinde kurtardık. 120- Sonra da onların ardından geri kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 122- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.

105. Allah, Nuh kavminin peygamberleri Nuh’u yalanlamalarını, onlara söylediklerini, onların karşı tutumlarını ve her iki tarafın da akıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Nuh kavmi” bütünüyle “peygamberleri yalanladılar.” Çünkü Nuh’un yalanlanması, bütün rasûlleri ve peygamberleri yalanlamak gibidir. Zira bütün peygamberlerin yaptıkları davet ittifakla birdir. Verdikleri haberler de birdir. Bu yüzden onlardan birisini yalanlamak, bütün peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamak demektir. 106. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Korkup sakınmaz mısınız?” Yüce Allah’ın peygamberleri, kendilerine peygamber olarak gönderdiği kimselerin nesebinden seçmiş olması, ona itaat etmekten kaçınmamaları ve onu iyi bir şekilde tanımaları, ayrıca onun halini araştırma ihtiyacı duymamaları dolayısıyladır. Nuh, diğer peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- izledikleri yolu izleyerek kavmine en yumuşak bir şekilde hitap edip: Allah’tan korkmaz ve izlemekte olduğunuz putlara ibadetten vazgeçerek ibadetinizi yalnızca Allah’a ihlasla yapmaz mısınız? demişti. 107. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Onun özel olarak kendilerine gönderilmiş bir peygamber olması, onlara getirmiş olduğu şeyleri kabul ve iman etmelerini, Yüce Allah’a böyle bir şerefli rasûlü özel olarak göndermiş olması dolayısıyla şükrederek karşılık vermelerini gerektirmekte idi. Onun ayrıca güvenilir bir kimse olması, Yüce Allah hakkında ancak hakkı söylemesi, vahyine herhangi bir şeyi ilave etmeyip ondan hiçbir şey de eksiltmemesi demektir ki bu da onların peygamberlerinin kendilerine vermiş olduğu haberleri tasdik, emrine de itaat etmelerini gerektirir. 108. “Artık Allah’tan korkun” Size vermiş olduğu emirler ve koymuş olduğu yasaklar hususunda “bana itaat edin.” İşte Nuh’un onlara gönderilmiş güvenilir bir peygamber olması bunu gerektirir. Bundan dolayı burada sebebe delâlet eden (“artık” diye çevrilen) “ف” harfi getirilmiştir. 109. Nuh, kendisine itaati gerektiren sebebi söz konusu ettikten sonra ona itaat etmelerine engel olacak bir hususun da bulunmadığını dile getirerek şöyle demiştir:“Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Bu yüzden sizin için ağır bir borç altına girme söz konusu değildir. “Benim ecrimi vermek, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Ben bu yolla O’na yakın olmayı, O’nun pek büyük mükâfatına nail olmayı ümit ederim. Size gelince bütün isteğim sizin iyiliğinizdir. Sizden dosdoğru yolu izlemenizi istiyorum, o kadar. 110. “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Nuh aleyhisselam bu sözünü tekrarladı. Çünkü o, kavmine tekrar tekrar davette bulunmuş ve bu uğurda uzunca bir ömür harcamıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.”(el-Ankebût, 29/14); “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz durmadan davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”(Nuh 71/5-6) Ancak kavmi, onun davetini reddederek ve hiç de karşı çıkmaya elverişli olmayan sözlerle karşı çıkarak şöyle dediler:
111. Yani bizler, insanların ancak aşağı olanlarının, basit ve düşük seviyelilerinin sana tabi olduklarını görüyoruz. Nasıl olur da sana uyabiliriz? Böylelikle onların hakka karşı ne kadar büyüklük tasladıkları ve gerçekleri bilmeyen cahil bir topluluk oldukları ortaya çıkmaktadır. Onların maksatları hakkı bulmak olsaydı ve eğer Nuh’un davetiyle ilgili anlayamadıkları bir husus veya şüphe ettikleri bir konu bulunsaydı şöyle demeleri gerekirdi:“Sen bize getirdiğin şeylerin doğruluğunu, bunu ortaya koyacak vasıtalarla bizlere açıkla!” Eğer onlar gereği gibi düşünmüş olsalardı, Nuh’a tâbi olanların asıl itibariyle en üstün, insanların en hayırlıları, sağlam akıl ve üstün ahlâkî özelliklere sahip kimseler olduklarını, buna karşılık en bayağı ve aşağılık olanların ise aklın temel özelliğinden mahrum kalan ve böylelikle taşlara ibadeti güzel görerek onlara secde etmeye, onlara dua ve ibadet etmeye razı olan, diğer taraftan o kâmil peygamberlerin çağrısına itaati kabul etmeyen kimselerin yani kendilerinin olduğunu da anlayacaklardı. İki hasım taraftan herhangi birisinin sadece batıl bir söz söylemesi ile -karşı tarafın iddiasının doğruluğunun göz önünde bulundurulmasına gerek kalmaksızın- o batıl söz söyleyen tarafın iddiasının çürük ve tutarsız olduğu anlaşılır. O nedenle Nuh’un doğruluğunu, getirdiklerinin sıhhatini kati bir şekilde ortaya koyan bunca mucizelerini ve o büyük davetini görmemiş olsaydık bile Nuh kavminin, peygamberlerin davasını reddetmek için:“Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?” dediklerini ve herkes tarafından tutarsızlığı açıkça bilinen bu esastan hareketle onun çağrısını reddettiklerini bu buyruklarla öğrendiğimize göre buradan hareketle onların da sapık ve kesin yanlış içerisinde olduklarını anlamış oluyoruz.
112-113. Yani amelleri de hesapları görmek de Allah’a düşer. Bana düşen ise sadece tebliğ etmektir. Siz onları bırakın da eğer benim size getirdiğim, hak ise ona itaatle boyun eğin. Zira herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. 114. Kahrolasıcalar! Büyüklük tasladıkları ve üstün olduklarını zannettikleri için Nuh’un iman edenleri yanından uzaklaştırmasını, iman etmeleri için bir şart olarak ileri sürmüşlerdi. O da kendilerine:“Ben mü’minleri kovacak değilim” diye cevap vermişti. Çünkü onlar, herhangi bir şekilde kovulmayı, küçük düşürülmeyi hak eden kimseler değildir. Onlar, hem sözlü, hem fiili olarak üstün görülmeye, ikrama layık kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı....”(el-En’am, 6/54) 115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Ben ancak uyaran bir kimseyim; Allah’tan aldığımı sizlere tebliğ eden ve kulların iyiliğini isteyen bir nasihatçiyim. Benim elimde bir yetki yoktur. İş, bütünüyle Allah’a aittir.
116. Nuh aleyhisselam gece gündüz, gizli açık onları davet etmeye devam etti. Onlarsa sürekli ondan uzaklaştılar ve “dediler ki: “Ey Nuh, eğer” bizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” Seni en kötü öldürme şekli olan -köpek öldürür gibi- taşa tutarak öldüreceğiz. Kahrolasıcalar, kendileri hakkında kendilerinden bile daha çok şefkatli olan o güvenilir, kendilerine öğüt verip iyiliklerini isteyen böyle bir peygambere ne kadar da çirkin karşılık vermişlerdi!
117-118. Şüphesiz onların zulümleri, en ileri dereceye varıp küfürleri de alabildiğine katmerleşince peygamberleri onların hepsini kuşatacak bir bedduada bulundu:“Rabbim yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Burada da şöyle dediğini görüyoruz: “…benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver” Yani aramızdan haddi aşıp azgınlık edeni helâk et! Nuh asıl azgın ve zalimlerin onlar olduğunu bildiği için bu duayı yapmıştı. Bundan dolayı daha sonra:“Beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye devam etti.
119. Yani insanlarla ve hayvanlarla dolu olan “o gemi içerisinde kurtardık.” 120. “Sonra da onların” yani Nuh aleyhisselam ile onunla beraber bulunan mü’minlerin “ardından geri kalanları” yani kavminin geri kalan bütün fertlerini “suda boğduk.” 121. “Şüphesiz bunda” yani Nuh aleyhisselam ve ona uyanların kurtarılıp onu yalanlayanların da helâk edilmesinde gönderdiğimiz peygamberlerin doğruluğuna, getirdiklerinin sıhhatine, buna karşılık onları yalanlayan düşmanların izledikleri yolun da batıl olduğuna delil teşkil “eden bir ibret vardır.” 122. “Şüphe yok ki Rabbin” izzetiyle düşmanlarını kahredip tufan ile onları suda boğan “Azizdir,” Gerçek dostlarına karşı da “Rahimdir.” Çünkü O, Nuh’u ve onunla birlikte bulunan iman ehlini kurtarmıştır.