Vegere rûpela Tefsîr-i Sa'dî

Tefsîra Sûreya Tâ-hâ — Ebdurehman b. Nasir es-Se’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

135 ayetRûpel 1 / 8

1- Tâ, hâ. 2- Biz, sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik. 3- Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt olsun diye (indirdik). 4- O, yeryüzünü ve yüksek gökleri yaratandan indirilmiştir. 5- Rahmân, Arş’a istivâ etmiştir. 6- Göklerde, yerde, bunların arasında ve nemli toprağın altında ne varsa hepsi O’nundur. 7- Sen sözü açığa vursan (da gizlesen de) gerçek şu ki O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. 8- Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. En güzel isimler yalnız O’nundur.

(Mekke’de inmiştir. 135 âyettir)
1. “Tâ, hâ.” Bu, pek çok surenin başlangıcını teşkil eden ve mukattaa harfleri diye bilinen harflerdendir. Bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ismi değildir. 2. “Biz sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik.” Yani vahiyden, Kur’ân’ın sana indirilmesinden, şeriatın bildirilmesinden maksat, güçlük ve sıkıntı çekmen değildir. Şeriatte de mükelleflere ağır gelecek ve amel etmek isteyenlerin güç yetirmekten aciz kalacakları yükümlülükler koymadık. Vahyi, Kur’ân’ı ve şeriatı Rahmân ve Rahim olan Allah göndermiş ve bunları mutluluğa, başarıya ve kurtuluşa ulaştıran bir sebep kılmıştır. Onları alabildiğine kolaylaştırmış ve onun bütün yollarını kolaylıkla izlenebilir hale getirmiştir. O, bu Kur’ân’ı ve şeriati kalplere ve ruhlara bir gıda, bedenlere de bir rahat sebebi kılmıştır. Onun için de selim fıtratlar ve dosdoğru akıllar Kur’ân’ı kabul ve itaat ile karşılamıştır. Çünkü onlar, Kur’ân’ın içerdiği dünya ve âhiret hayırlarını çok iyi bilirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
3. “Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt olsun diye.” Yani biz, o Kitab’ı Allah’tan korkan kimseler, ondan öğüt alsınlar, arzulanan şeylerin elde edilebilmesi için içerdiği teşvik edici buyrukları düşünüp gereğince amel etsinler, bedbahtlık ve hüsrandan sakındıran şeyleri de düşünüp onlardan sakınsınlar diye indirdik. Güzel oldukları genel olarak aklen bilinen şer’î hükümlerin ayrıntılarını tafsili olarak Kur’ân sayesinde düşünüp öğüt alsınlar ve böylece fıtratlarında ve akıllarında güzel gördükleri şeylerle bu ayrıntılı hükümler arasındaki uyumu hatırlayıp kavrasınlar diye indirdik. Bundan dolayıdır ki Allah Kur’ân-ı Kerim’e “تَذۡكِرَةٗ = hatırlatıcı öğüt” adını vermiştir. Çünkü bu, esasen var olan, ancak sahibi kendisinden gafil bulunan yahut da ona dair tafsili açıklamaları hatırlayamayan kimse hakkında söz konusudur. Bu öğüt alma ve hatırlamanın özellikle (Allah'tan) korkanlara” has kılınması, böyle olmayan kimselerin bu Kur’ân-ı Kerim’den gereği gibi yararlanamayışlarındandır. Hem Kur’ân-ı Kerim’in bildirdiği cennete, cehenneme iman etmeyen, kalbinde zerre ağırlığı kadar Allah korkusu bulunmayan kimseler ondan nasıl yararlanabilirler ki? Böyle bir şey asla mümkün değildir:“Korkan kimse öğüt alacak, oldukça bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir...”(el-A’lâ, 87/10-12)
4. Daha sonra Yüce Allah, bu Kur’ân-ı Azim’in yüceliğini, onun gökleri ve yeri yaratan, bütün yaratıkların işlerini çekip çeviren Allah tarafından indirildiğini söz konusu etmektedir. Yani O’nun indirdiği Kitabı tam bir itaat, muhabbet ve teslimiyet ile kabul edin. Onu en ileri derecede ta’zim edin. Şanı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de olduğu gibi birçok ayette yaratmayı ve emretmeyi bir arada zikretmektedir:“İyi bilin ki yaratma da emretme de yalnız O’nundur.”(el-A’raf, 7/54); “Allah yedi gökleri ve yerden de onlar gibisini yaratandır. Emri bunlar arasında iner durur.”(et-Talâk, 65/12) Buna sebep ise yaratanın, emir verenin ve yasak koyanın O oluşundan dolayıdır. O’ndan başka yaratıcı olmadığı gibi yaratıklara bağlayıcı emirler vermek ve onlar için yasak koymak da ancak onları yaratanın hakkıdır. Aynı şekilde O’nun yaratıkları yaratması, onların kaderî ve kevnî idarelerini; emretmesi de dinî ve şer’î idarelerini ihtiva etmektedir. Yaratması hikmetin dışına çıkmadığı ve boş hiçbir şey yaratmadığı gibi, O’nun emir ve yasakları da adalet, hikmet ve ihsanın dışında değildir.
5. Şanı Yüce Allah yaratan, işleri idare eden, emredip yasaklar koyanın yalnız kendisi olduğunu açıkladıktan sonra azamet ve kibriyasını da haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“Rahmân Arş’a” ki o yaratılmışların en yukarda olanı, en büyüğü ve en genişidir “istivâ etmiştir.” Bu, O’nun celâline yakışan, azamet ve cemâline uygun olarak Arş üzerine yükselmesi demektir. O, Arş üzerine yükselmiş ve ilmiyle de kainatı kuşatmıştır.
6. “Göklerde, yerde, bunların arasında” melek, insan, cin, hayvan, bitki, canlı-cansız bütün varlıklar “ve nemli toprağın altında” yani yerin altında olanların hepsi O’nundur. Hükümranlık, tümüyle Allah’a aittir. Bütün varlıklar; işleri O’nun tarafından çekip çevirilen, O’nun kaza ve tedbir hükümleri altında boyun eğmiş kullardır. Egemenlik ve hükümranlık namına hiçbir şeye sahip değildirler. Kendileri hakkında herhangi bir fayda ve zarara, ölüme, hayata ve ne de öldükten sonra dirilişe mâlik değildirler.
7. “Sen sözü açığa vursan (da gizlesen de) gerçek şu ki O, gizliyi” gizli sözleri “ve gizlinin gizlisini” yani kalpte saklı bulunup henüz dil ile telaffuz edilmemiş şeyleri de “bilir.” Yahut “gizli” akıldan geçenler “gizlinin gizlisi” de henüz akla gelmemiş olanlar olabilir. İşte Yüce Allah, onun ne zaman hatıra geleceğini ve hangi özelliklerde hatırdan geçeceğini de bilir. Allah’ın ilmi küçüğüyle büyüğüyle, gizlisiyle açığıyla her şeyi kuşatmıştır. Sen sözünü ister açıktan söyle, ister gizle, fark etmez. Yüce Allah’ın ilmi açısından hepsi birbirine eşittir.
8. Allah, mutlak kemali ifade eden yaratmasının, emir ve yasaklarının kapsamlılığı, rahmeti ve geniş azametinin kuşatıcılığı, Arşının üzerine yükselişi, egemenliğinin genelliği ve ilminin her şeyi kapsamasını zikredince bundan ortaya çıkan netice şudur: İbadete layık olanın sadece O’dur, O’na ibadet şeriatın da, aklın da, fıtratın da emrettiği hak gerçektir. O’nun dışındaki varlıklara ibadet ise batıldır. Onun için Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:“Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur” yani gerçek ma’bud olan, sevgi ve zillet ile, korku ve ümit ile, muhabbet, yöneliş ve duâ ile kalplerin bağlanacağı başka hiç kimse yoktur. “En güzel isimler yalnız O’nundur.” Kâmil ve en güzel isimler yalnız O’nundur. Bu isimlerin tümünün övgüye delalet etmeleri de bunların güzelliklerindendir. O’nun övmeye ve senâya delâlet etmeyen hiçbir adı yoktur. Yine bu isimlerin güzelliklerinden biri de hepsinin sadece özel isim olmamaları aksine hem isim hem de sıfat olmalarıdır. Bu isimlerin kemal derecesindeki sıfatlara ve her bir sıfatın en kâmil, en geniş ve en yüce olan anlamına delalet etmeleri de bu isimlerin güzelliklerindendir. Allah’ın kullara bu isimlerle kendisine dua etmelerini emretmiş olması da onların güzelliklerindendir. Zira bu isimler, Yüce Allah’a yakınlaştırıcı vesilelerdir. Allah bu isimleri sever, onları sevenleri de sever, bu isimleri ezberleyenleri sevdiği gibi onların manalarının ne olduğunu araştıranları ve onlar uyarınca O’na kulluk edenleri de sever. Onun için Allah:“En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bunlarla dua edin”(el-A’râf, 7/180) buyurmaktadır.

1- Tâ, hâ. 2- Biz, sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik. 3- Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt olsun diye (indirdik). 4- O, yeryüzünü ve yüksek gökleri yaratandan indirilmiştir. 5- Rahmân, Arş’a istivâ etmiştir. 6- Göklerde, yerde, bunların arasında ve nemli toprağın altında ne varsa hepsi O’nundur. 7- Sen sözü açığa vursan (da gizlesen de) gerçek şu ki O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. 8- Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. En güzel isimler yalnız O’nundur.

(Mekke’de inmiştir. 135 âyettir)
1. “Tâ, hâ.” Bu, pek çok surenin başlangıcını teşkil eden ve mukattaa harfleri diye bilinen harflerdendir. Bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ismi değildir. 2. “Biz sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik.” Yani vahiyden, Kur’ân’ın sana indirilmesinden, şeriatın bildirilmesinden maksat, güçlük ve sıkıntı çekmen değildir. Şeriatte de mükelleflere ağır gelecek ve amel etmek isteyenlerin güç yetirmekten aciz kalacakları yükümlülükler koymadık. Vahyi, Kur’ân’ı ve şeriatı Rahmân ve Rahim olan Allah göndermiş ve bunları mutluluğa, başarıya ve kurtuluşa ulaştıran bir sebep kılmıştır. Onları alabildiğine kolaylaştırmış ve onun bütün yollarını kolaylıkla izlenebilir hale getirmiştir. O, bu Kur’ân’ı ve şeriati kalplere ve ruhlara bir gıda, bedenlere de bir rahat sebebi kılmıştır. Onun için de selim fıtratlar ve dosdoğru akıllar Kur’ân’ı kabul ve itaat ile karşılamıştır. Çünkü onlar, Kur’ân’ın içerdiği dünya ve âhiret hayırlarını çok iyi bilirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
3. “Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt olsun diye.” Yani biz, o Kitab’ı Allah’tan korkan kimseler, ondan öğüt alsınlar, arzulanan şeylerin elde edilebilmesi için içerdiği teşvik edici buyrukları düşünüp gereğince amel etsinler, bedbahtlık ve hüsrandan sakındıran şeyleri de düşünüp onlardan sakınsınlar diye indirdik. Güzel oldukları genel olarak aklen bilinen şer’î hükümlerin ayrıntılarını tafsili olarak Kur’ân sayesinde düşünüp öğüt alsınlar ve böylece fıtratlarında ve akıllarında güzel gördükleri şeylerle bu ayrıntılı hükümler arasındaki uyumu hatırlayıp kavrasınlar diye indirdik. Bundan dolayıdır ki Allah Kur’ân-ı Kerim’e “تَذۡكِرَةٗ = hatırlatıcı öğüt” adını vermiştir. Çünkü bu, esasen var olan, ancak sahibi kendisinden gafil bulunan yahut da ona dair tafsili açıklamaları hatırlayamayan kimse hakkında söz konusudur. Bu öğüt alma ve hatırlamanın özellikle (Allah'tan) korkanlara” has kılınması, böyle olmayan kimselerin bu Kur’ân-ı Kerim’den gereği gibi yararlanamayışlarındandır. Hem Kur’ân-ı Kerim’in bildirdiği cennete, cehenneme iman etmeyen, kalbinde zerre ağırlığı kadar Allah korkusu bulunmayan kimseler ondan nasıl yararlanabilirler ki? Böyle bir şey asla mümkün değildir:“Korkan kimse öğüt alacak, oldukça bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir...”(el-A’lâ, 87/10-12)
4. Daha sonra Yüce Allah, bu Kur’ân-ı Azim’in yüceliğini, onun gökleri ve yeri yaratan, bütün yaratıkların işlerini çekip çeviren Allah tarafından indirildiğini söz konusu etmektedir. Yani O’nun indirdiği Kitabı tam bir itaat, muhabbet ve teslimiyet ile kabul edin. Onu en ileri derecede ta’zim edin. Şanı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de olduğu gibi birçok ayette yaratmayı ve emretmeyi bir arada zikretmektedir:“İyi bilin ki yaratma da emretme de yalnız O’nundur.”(el-A’raf, 7/54); “Allah yedi gökleri ve yerden de onlar gibisini yaratandır. Emri bunlar arasında iner durur.”(et-Talâk, 65/12) Buna sebep ise yaratanın, emir verenin ve yasak koyanın O oluşundan dolayıdır. O’ndan başka yaratıcı olmadığı gibi yaratıklara bağlayıcı emirler vermek ve onlar için yasak koymak da ancak onları yaratanın hakkıdır. Aynı şekilde O’nun yaratıkları yaratması, onların kaderî ve kevnî idarelerini; emretmesi de dinî ve şer’î idarelerini ihtiva etmektedir. Yaratması hikmetin dışına çıkmadığı ve boş hiçbir şey yaratmadığı gibi, O’nun emir ve yasakları da adalet, hikmet ve ihsanın dışında değildir.
5. Şanı Yüce Allah yaratan, işleri idare eden, emredip yasaklar koyanın yalnız kendisi olduğunu açıkladıktan sonra azamet ve kibriyasını da haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“Rahmân Arş’a” ki o yaratılmışların en yukarda olanı, en büyüğü ve en genişidir “istivâ etmiştir.” Bu, O’nun celâline yakışan, azamet ve cemâline uygun olarak Arş üzerine yükselmesi demektir. O, Arş üzerine yükselmiş ve ilmiyle de kainatı kuşatmıştır.
6. “Göklerde, yerde, bunların arasında” melek, insan, cin, hayvan, bitki, canlı-cansız bütün varlıklar “ve nemli toprağın altında” yani yerin altında olanların hepsi O’nundur. Hükümranlık, tümüyle Allah’a aittir. Bütün varlıklar; işleri O’nun tarafından çekip çevirilen, O’nun kaza ve tedbir hükümleri altında boyun eğmiş kullardır. Egemenlik ve hükümranlık namına hiçbir şeye sahip değildirler. Kendileri hakkında herhangi bir fayda ve zarara, ölüme, hayata ve ne de öldükten sonra dirilişe mâlik değildirler.
7. “Sen sözü açığa vursan (da gizlesen de) gerçek şu ki O, gizliyi” gizli sözleri “ve gizlinin gizlisini” yani kalpte saklı bulunup henüz dil ile telaffuz edilmemiş şeyleri de “bilir.” Yahut “gizli” akıldan geçenler “gizlinin gizlisi” de henüz akla gelmemiş olanlar olabilir. İşte Yüce Allah, onun ne zaman hatıra geleceğini ve hangi özelliklerde hatırdan geçeceğini de bilir. Allah’ın ilmi küçüğüyle büyüğüyle, gizlisiyle açığıyla her şeyi kuşatmıştır. Sen sözünü ister açıktan söyle, ister gizle, fark etmez. Yüce Allah’ın ilmi açısından hepsi birbirine eşittir.
8. Allah, mutlak kemali ifade eden yaratmasının, emir ve yasaklarının kapsamlılığı, rahmeti ve geniş azametinin kuşatıcılığı, Arşının üzerine yükselişi, egemenliğinin genelliği ve ilminin her şeyi kapsamasını zikredince bundan ortaya çıkan netice şudur: İbadete layık olanın sadece O’dur, O’na ibadet şeriatın da, aklın da, fıtratın da emrettiği hak gerçektir. O’nun dışındaki varlıklara ibadet ise batıldır. Onun için Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:“Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur” yani gerçek ma’bud olan, sevgi ve zillet ile, korku ve ümit ile, muhabbet, yöneliş ve duâ ile kalplerin bağlanacağı başka hiç kimse yoktur. “En güzel isimler yalnız O’nundur.” Kâmil ve en güzel isimler yalnız O’nundur. Bu isimlerin tümünün övgüye delalet etmeleri de bunların güzelliklerindendir. O’nun övmeye ve senâya delâlet etmeyen hiçbir adı yoktur. Yine bu isimlerin güzelliklerinden biri de hepsinin sadece özel isim olmamaları aksine hem isim hem de sıfat olmalarıdır. Bu isimlerin kemal derecesindeki sıfatlara ve her bir sıfatın en kâmil, en geniş ve en yüce olan anlamına delalet etmeleri de bu isimlerin güzelliklerindendir. Allah’ın kullara bu isimlerle kendisine dua etmelerini emretmiş olması da onların güzelliklerindendir. Zira bu isimler, Yüce Allah’a yakınlaştırıcı vesilelerdir. Allah bu isimleri sever, onları sevenleri de sever, bu isimleri ezberleyenleri sevdiği gibi onların manalarının ne olduğunu araştıranları ve onlar uyarınca O’na kulluk edenleri de sever. Onun için Allah:“En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bunlarla dua edin”(el-A’râf, 7/180) buyurmaktadır.

1- Tâ, hâ. 2- Biz, sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik. 3- Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt olsun diye (indirdik). 4- O, yeryüzünü ve yüksek gökleri yaratandan indirilmiştir. 5- Rahmân, Arş’a istivâ etmiştir. 6- Göklerde, yerde, bunların arasında ve nemli toprağın altında ne varsa hepsi O’nundur. 7- Sen sözü açığa vursan (da gizlesen de) gerçek şu ki O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. 8- Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. En güzel isimler yalnız O’nundur.

(Mekke’de inmiştir. 135 âyettir)
1. “Tâ, hâ.” Bu, pek çok surenin başlangıcını teşkil eden ve mukattaa harfleri diye bilinen harflerdendir. Bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ismi değildir. 2. “Biz sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik.” Yani vahiyden, Kur’ân’ın sana indirilmesinden, şeriatın bildirilmesinden maksat, güçlük ve sıkıntı çekmen değildir. Şeriatte de mükelleflere ağır gelecek ve amel etmek isteyenlerin güç yetirmekten aciz kalacakları yükümlülükler koymadık. Vahyi, Kur’ân’ı ve şeriatı Rahmân ve Rahim olan Allah göndermiş ve bunları mutluluğa, başarıya ve kurtuluşa ulaştıran bir sebep kılmıştır. Onları alabildiğine kolaylaştırmış ve onun bütün yollarını kolaylıkla izlenebilir hale getirmiştir. O, bu Kur’ân’ı ve şeriati kalplere ve ruhlara bir gıda, bedenlere de bir rahat sebebi kılmıştır. Onun için de selim fıtratlar ve dosdoğru akıllar Kur’ân’ı kabul ve itaat ile karşılamıştır. Çünkü onlar, Kur’ân’ın içerdiği dünya ve âhiret hayırlarını çok iyi bilirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
3. “Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt olsun diye.” Yani biz, o Kitab’ı Allah’tan korkan kimseler, ondan öğüt alsınlar, arzulanan şeylerin elde edilebilmesi için içerdiği teşvik edici buyrukları düşünüp gereğince amel etsinler, bedbahtlık ve hüsrandan sakındıran şeyleri de düşünüp onlardan sakınsınlar diye indirdik. Güzel oldukları genel olarak aklen bilinen şer’î hükümlerin ayrıntılarını tafsili olarak Kur’ân sayesinde düşünüp öğüt alsınlar ve böylece fıtratlarında ve akıllarında güzel gördükleri şeylerle bu ayrıntılı hükümler arasındaki uyumu hatırlayıp kavrasınlar diye indirdik. Bundan dolayıdır ki Allah Kur’ân-ı Kerim’e “تَذۡكِرَةٗ = hatırlatıcı öğüt” adını vermiştir. Çünkü bu, esasen var olan, ancak sahibi kendisinden gafil bulunan yahut da ona dair tafsili açıklamaları hatırlayamayan kimse hakkında söz konusudur. Bu öğüt alma ve hatırlamanın özellikle (Allah'tan) korkanlara” has kılınması, böyle olmayan kimselerin bu Kur’ân-ı Kerim’den gereği gibi yararlanamayışlarındandır. Hem Kur’ân-ı Kerim’in bildirdiği cennete, cehenneme iman etmeyen, kalbinde zerre ağırlığı kadar Allah korkusu bulunmayan kimseler ondan nasıl yararlanabilirler ki? Böyle bir şey asla mümkün değildir:“Korkan kimse öğüt alacak, oldukça bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir...”(el-A’lâ, 87/10-12)
4. Daha sonra Yüce Allah, bu Kur’ân-ı Azim’in yüceliğini, onun gökleri ve yeri yaratan, bütün yaratıkların işlerini çekip çeviren Allah tarafından indirildiğini söz konusu etmektedir. Yani O’nun indirdiği Kitabı tam bir itaat, muhabbet ve teslimiyet ile kabul edin. Onu en ileri derecede ta’zim edin. Şanı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de olduğu gibi birçok ayette yaratmayı ve emretmeyi bir arada zikretmektedir:“İyi bilin ki yaratma da emretme de yalnız O’nundur.”(el-A’raf, 7/54); “Allah yedi gökleri ve yerden de onlar gibisini yaratandır. Emri bunlar arasında iner durur.”(et-Talâk, 65/12) Buna sebep ise yaratanın, emir verenin ve yasak koyanın O oluşundan dolayıdır. O’ndan başka yaratıcı olmadığı gibi yaratıklara bağlayıcı emirler vermek ve onlar için yasak koymak da ancak onları yaratanın hakkıdır. Aynı şekilde O’nun yaratıkları yaratması, onların kaderî ve kevnî idarelerini; emretmesi de dinî ve şer’î idarelerini ihtiva etmektedir. Yaratması hikmetin dışına çıkmadığı ve boş hiçbir şey yaratmadığı gibi, O’nun emir ve yasakları da adalet, hikmet ve ihsanın dışında değildir.
5. Şanı Yüce Allah yaratan, işleri idare eden, emredip yasaklar koyanın yalnız kendisi olduğunu açıkladıktan sonra azamet ve kibriyasını da haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“Rahmân Arş’a” ki o yaratılmışların en yukarda olanı, en büyüğü ve en genişidir “istivâ etmiştir.” Bu, O’nun celâline yakışan, azamet ve cemâline uygun olarak Arş üzerine yükselmesi demektir. O, Arş üzerine yükselmiş ve ilmiyle de kainatı kuşatmıştır.
6. “Göklerde, yerde, bunların arasında” melek, insan, cin, hayvan, bitki, canlı-cansız bütün varlıklar “ve nemli toprağın altında” yani yerin altında olanların hepsi O’nundur. Hükümranlık, tümüyle Allah’a aittir. Bütün varlıklar; işleri O’nun tarafından çekip çevirilen, O’nun kaza ve tedbir hükümleri altında boyun eğmiş kullardır. Egemenlik ve hükümranlık namına hiçbir şeye sahip değildirler. Kendileri hakkında herhangi bir fayda ve zarara, ölüme, hayata ve ne de öldükten sonra dirilişe mâlik değildirler.
7. “Sen sözü açığa vursan (da gizlesen de) gerçek şu ki O, gizliyi” gizli sözleri “ve gizlinin gizlisini” yani kalpte saklı bulunup henüz dil ile telaffuz edilmemiş şeyleri de “bilir.” Yahut “gizli” akıldan geçenler “gizlinin gizlisi” de henüz akla gelmemiş olanlar olabilir. İşte Yüce Allah, onun ne zaman hatıra geleceğini ve hangi özelliklerde hatırdan geçeceğini de bilir. Allah’ın ilmi küçüğüyle büyüğüyle, gizlisiyle açığıyla her şeyi kuşatmıştır. Sen sözünü ister açıktan söyle, ister gizle, fark etmez. Yüce Allah’ın ilmi açısından hepsi birbirine eşittir.
8. Allah, mutlak kemali ifade eden yaratmasının, emir ve yasaklarının kapsamlılığı, rahmeti ve geniş azametinin kuşatıcılığı, Arşının üzerine yükselişi, egemenliğinin genelliği ve ilminin her şeyi kapsamasını zikredince bundan ortaya çıkan netice şudur: İbadete layık olanın sadece O’dur, O’na ibadet şeriatın da, aklın da, fıtratın da emrettiği hak gerçektir. O’nun dışındaki varlıklara ibadet ise batıldır. Onun için Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:“Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur” yani gerçek ma’bud olan, sevgi ve zillet ile, korku ve ümit ile, muhabbet, yöneliş ve duâ ile kalplerin bağlanacağı başka hiç kimse yoktur. “En güzel isimler yalnız O’nundur.” Kâmil ve en güzel isimler yalnız O’nundur. Bu isimlerin tümünün övgüye delalet etmeleri de bunların güzelliklerindendir. O’nun övmeye ve senâya delâlet etmeyen hiçbir adı yoktur. Yine bu isimlerin güzelliklerinden biri de hepsinin sadece özel isim olmamaları aksine hem isim hem de sıfat olmalarıdır. Bu isimlerin kemal derecesindeki sıfatlara ve her bir sıfatın en kâmil, en geniş ve en yüce olan anlamına delalet etmeleri de bu isimlerin güzelliklerindendir. Allah’ın kullara bu isimlerle kendisine dua etmelerini emretmiş olması da onların güzelliklerindendir. Zira bu isimler, Yüce Allah’a yakınlaştırıcı vesilelerdir. Allah bu isimleri sever, onları sevenleri de sever, bu isimleri ezberleyenleri sevdiği gibi onların manalarının ne olduğunu araştıranları ve onlar uyarınca O’na kulluk edenleri de sever. Onun için Allah:“En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bunlarla dua edin”(el-A’râf, 7/180) buyurmaktadır.

1- Tâ, hâ. 2- Biz, sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik. 3- Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt olsun diye (indirdik). 4- O, yeryüzünü ve yüksek gökleri yaratandan indirilmiştir. 5- Rahmân, Arş’a istivâ etmiştir. 6- Göklerde, yerde, bunların arasında ve nemli toprağın altında ne varsa hepsi O’nundur. 7- Sen sözü açığa vursan (da gizlesen de) gerçek şu ki O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. 8- Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. En güzel isimler yalnız O’nundur.

(Mekke’de inmiştir. 135 âyettir)
1. “Tâ, hâ.” Bu, pek çok surenin başlangıcını teşkil eden ve mukattaa harfleri diye bilinen harflerdendir. Bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ismi değildir. 2. “Biz sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik.” Yani vahiyden, Kur’ân’ın sana indirilmesinden, şeriatın bildirilmesinden maksat, güçlük ve sıkıntı çekmen değildir. Şeriatte de mükelleflere ağır gelecek ve amel etmek isteyenlerin güç yetirmekten aciz kalacakları yükümlülükler koymadık. Vahyi, Kur’ân’ı ve şeriatı Rahmân ve Rahim olan Allah göndermiş ve bunları mutluluğa, başarıya ve kurtuluşa ulaştıran bir sebep kılmıştır. Onları alabildiğine kolaylaştırmış ve onun bütün yollarını kolaylıkla izlenebilir hale getirmiştir. O, bu Kur’ân’ı ve şeriati kalplere ve ruhlara bir gıda, bedenlere de bir rahat sebebi kılmıştır. Onun için de selim fıtratlar ve dosdoğru akıllar Kur’ân’ı kabul ve itaat ile karşılamıştır. Çünkü onlar, Kur’ân’ın içerdiği dünya ve âhiret hayırlarını çok iyi bilirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
3. “Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt olsun diye.” Yani biz, o Kitab’ı Allah’tan korkan kimseler, ondan öğüt alsınlar, arzulanan şeylerin elde edilebilmesi için içerdiği teşvik edici buyrukları düşünüp gereğince amel etsinler, bedbahtlık ve hüsrandan sakındıran şeyleri de düşünüp onlardan sakınsınlar diye indirdik. Güzel oldukları genel olarak aklen bilinen şer’î hükümlerin ayrıntılarını tafsili olarak Kur’ân sayesinde düşünüp öğüt alsınlar ve böylece fıtratlarında ve akıllarında güzel gördükleri şeylerle bu ayrıntılı hükümler arasındaki uyumu hatırlayıp kavrasınlar diye indirdik. Bundan dolayıdır ki Allah Kur’ân-ı Kerim’e “تَذۡكِرَةٗ = hatırlatıcı öğüt” adını vermiştir. Çünkü bu, esasen var olan, ancak sahibi kendisinden gafil bulunan yahut da ona dair tafsili açıklamaları hatırlayamayan kimse hakkında söz konusudur. Bu öğüt alma ve hatırlamanın özellikle (Allah'tan) korkanlara” has kılınması, böyle olmayan kimselerin bu Kur’ân-ı Kerim’den gereği gibi yararlanamayışlarındandır. Hem Kur’ân-ı Kerim’in bildirdiği cennete, cehenneme iman etmeyen, kalbinde zerre ağırlığı kadar Allah korkusu bulunmayan kimseler ondan nasıl yararlanabilirler ki? Böyle bir şey asla mümkün değildir:“Korkan kimse öğüt alacak, oldukça bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir...”(el-A’lâ, 87/10-12)
4. Daha sonra Yüce Allah, bu Kur’ân-ı Azim’in yüceliğini, onun gökleri ve yeri yaratan, bütün yaratıkların işlerini çekip çeviren Allah tarafından indirildiğini söz konusu etmektedir. Yani O’nun indirdiği Kitabı tam bir itaat, muhabbet ve teslimiyet ile kabul edin. Onu en ileri derecede ta’zim edin. Şanı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de olduğu gibi birçok ayette yaratmayı ve emretmeyi bir arada zikretmektedir:“İyi bilin ki yaratma da emretme de yalnız O’nundur.”(el-A’raf, 7/54); “Allah yedi gökleri ve yerden de onlar gibisini yaratandır. Emri bunlar arasında iner durur.”(et-Talâk, 65/12) Buna sebep ise yaratanın, emir verenin ve yasak koyanın O oluşundan dolayıdır. O’ndan başka yaratıcı olmadığı gibi yaratıklara bağlayıcı emirler vermek ve onlar için yasak koymak da ancak onları yaratanın hakkıdır. Aynı şekilde O’nun yaratıkları yaratması, onların kaderî ve kevnî idarelerini; emretmesi de dinî ve şer’î idarelerini ihtiva etmektedir. Yaratması hikmetin dışına çıkmadığı ve boş hiçbir şey yaratmadığı gibi, O’nun emir ve yasakları da adalet, hikmet ve ihsanın dışında değildir.
5. Şanı Yüce Allah yaratan, işleri idare eden, emredip yasaklar koyanın yalnız kendisi olduğunu açıkladıktan sonra azamet ve kibriyasını da haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“Rahmân Arş’a” ki o yaratılmışların en yukarda olanı, en büyüğü ve en genişidir “istivâ etmiştir.” Bu, O’nun celâline yakışan, azamet ve cemâline uygun olarak Arş üzerine yükselmesi demektir. O, Arş üzerine yükselmiş ve ilmiyle de kainatı kuşatmıştır.
6. “Göklerde, yerde, bunların arasında” melek, insan, cin, hayvan, bitki, canlı-cansız bütün varlıklar “ve nemli toprağın altında” yani yerin altında olanların hepsi O’nundur. Hükümranlık, tümüyle Allah’a aittir. Bütün varlıklar; işleri O’nun tarafından çekip çevirilen, O’nun kaza ve tedbir hükümleri altında boyun eğmiş kullardır. Egemenlik ve hükümranlık namına hiçbir şeye sahip değildirler. Kendileri hakkında herhangi bir fayda ve zarara, ölüme, hayata ve ne de öldükten sonra dirilişe mâlik değildirler.
7. “Sen sözü açığa vursan (da gizlesen de) gerçek şu ki O, gizliyi” gizli sözleri “ve gizlinin gizlisini” yani kalpte saklı bulunup henüz dil ile telaffuz edilmemiş şeyleri de “bilir.” Yahut “gizli” akıldan geçenler “gizlinin gizlisi” de henüz akla gelmemiş olanlar olabilir. İşte Yüce Allah, onun ne zaman hatıra geleceğini ve hangi özelliklerde hatırdan geçeceğini de bilir. Allah’ın ilmi küçüğüyle büyüğüyle, gizlisiyle açığıyla her şeyi kuşatmıştır. Sen sözünü ister açıktan söyle, ister gizle, fark etmez. Yüce Allah’ın ilmi açısından hepsi birbirine eşittir.
8. Allah, mutlak kemali ifade eden yaratmasının, emir ve yasaklarının kapsamlılığı, rahmeti ve geniş azametinin kuşatıcılığı, Arşının üzerine yükselişi, egemenliğinin genelliği ve ilminin her şeyi kapsamasını zikredince bundan ortaya çıkan netice şudur: İbadete layık olanın sadece O’dur, O’na ibadet şeriatın da, aklın da, fıtratın da emrettiği hak gerçektir. O’nun dışındaki varlıklara ibadet ise batıldır. Onun için Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:“Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur” yani gerçek ma’bud olan, sevgi ve zillet ile, korku ve ümit ile, muhabbet, yöneliş ve duâ ile kalplerin bağlanacağı başka hiç kimse yoktur. “En güzel isimler yalnız O’nundur.” Kâmil ve en güzel isimler yalnız O’nundur. Bu isimlerin tümünün övgüye delalet etmeleri de bunların güzelliklerindendir. O’nun övmeye ve senâya delâlet etmeyen hiçbir adı yoktur. Yine bu isimlerin güzelliklerinden biri de hepsinin sadece özel isim olmamaları aksine hem isim hem de sıfat olmalarıdır. Bu isimlerin kemal derecesindeki sıfatlara ve her bir sıfatın en kâmil, en geniş ve en yüce olan anlamına delalet etmeleri de bu isimlerin güzelliklerindendir. Allah’ın kullara bu isimlerle kendisine dua etmelerini emretmiş olması da onların güzelliklerindendir. Zira bu isimler, Yüce Allah’a yakınlaştırıcı vesilelerdir. Allah bu isimleri sever, onları sevenleri de sever, bu isimleri ezberleyenleri sevdiği gibi onların manalarının ne olduğunu araştıranları ve onlar uyarınca O’na kulluk edenleri de sever. Onun için Allah:“En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bunlarla dua edin”(el-A’râf, 7/180) buyurmaktadır.

1- Tâ, hâ. 2- Biz, sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik. 3- Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt olsun diye (indirdik). 4- O, yeryüzünü ve yüksek gökleri yaratandan indirilmiştir. 5- Rahmân, Arş’a istivâ etmiştir. 6- Göklerde, yerde, bunların arasında ve nemli toprağın altında ne varsa hepsi O’nundur. 7- Sen sözü açığa vursan (da gizlesen de) gerçek şu ki O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. 8- Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. En güzel isimler yalnız O’nundur.

(Mekke’de inmiştir. 135 âyettir)
1. “Tâ, hâ.” Bu, pek çok surenin başlangıcını teşkil eden ve mukattaa harfleri diye bilinen harflerdendir. Bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ismi değildir. 2. “Biz sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik.” Yani vahiyden, Kur’ân’ın sana indirilmesinden, şeriatın bildirilmesinden maksat, güçlük ve sıkıntı çekmen değildir. Şeriatte de mükelleflere ağır gelecek ve amel etmek isteyenlerin güç yetirmekten aciz kalacakları yükümlülükler koymadık. Vahyi, Kur’ân’ı ve şeriatı Rahmân ve Rahim olan Allah göndermiş ve bunları mutluluğa, başarıya ve kurtuluşa ulaştıran bir sebep kılmıştır. Onları alabildiğine kolaylaştırmış ve onun bütün yollarını kolaylıkla izlenebilir hale getirmiştir. O, bu Kur’ân’ı ve şeriati kalplere ve ruhlara bir gıda, bedenlere de bir rahat sebebi kılmıştır. Onun için de selim fıtratlar ve dosdoğru akıllar Kur’ân’ı kabul ve itaat ile karşılamıştır. Çünkü onlar, Kur’ân’ın içerdiği dünya ve âhiret hayırlarını çok iyi bilirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
3. “Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt olsun diye.” Yani biz, o Kitab’ı Allah’tan korkan kimseler, ondan öğüt alsınlar, arzulanan şeylerin elde edilebilmesi için içerdiği teşvik edici buyrukları düşünüp gereğince amel etsinler, bedbahtlık ve hüsrandan sakındıran şeyleri de düşünüp onlardan sakınsınlar diye indirdik. Güzel oldukları genel olarak aklen bilinen şer’î hükümlerin ayrıntılarını tafsili olarak Kur’ân sayesinde düşünüp öğüt alsınlar ve böylece fıtratlarında ve akıllarında güzel gördükleri şeylerle bu ayrıntılı hükümler arasındaki uyumu hatırlayıp kavrasınlar diye indirdik. Bundan dolayıdır ki Allah Kur’ân-ı Kerim’e “تَذۡكِرَةٗ = hatırlatıcı öğüt” adını vermiştir. Çünkü bu, esasen var olan, ancak sahibi kendisinden gafil bulunan yahut da ona dair tafsili açıklamaları hatırlayamayan kimse hakkında söz konusudur. Bu öğüt alma ve hatırlamanın özellikle (Allah'tan) korkanlara” has kılınması, böyle olmayan kimselerin bu Kur’ân-ı Kerim’den gereği gibi yararlanamayışlarındandır. Hem Kur’ân-ı Kerim’in bildirdiği cennete, cehenneme iman etmeyen, kalbinde zerre ağırlığı kadar Allah korkusu bulunmayan kimseler ondan nasıl yararlanabilirler ki? Böyle bir şey asla mümkün değildir:“Korkan kimse öğüt alacak, oldukça bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir...”(el-A’lâ, 87/10-12)
4. Daha sonra Yüce Allah, bu Kur’ân-ı Azim’in yüceliğini, onun gökleri ve yeri yaratan, bütün yaratıkların işlerini çekip çeviren Allah tarafından indirildiğini söz konusu etmektedir. Yani O’nun indirdiği Kitabı tam bir itaat, muhabbet ve teslimiyet ile kabul edin. Onu en ileri derecede ta’zim edin. Şanı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de olduğu gibi birçok ayette yaratmayı ve emretmeyi bir arada zikretmektedir:“İyi bilin ki yaratma da emretme de yalnız O’nundur.”(el-A’raf, 7/54); “Allah yedi gökleri ve yerden de onlar gibisini yaratandır. Emri bunlar arasında iner durur.”(et-Talâk, 65/12) Buna sebep ise yaratanın, emir verenin ve yasak koyanın O oluşundan dolayıdır. O’ndan başka yaratıcı olmadığı gibi yaratıklara bağlayıcı emirler vermek ve onlar için yasak koymak da ancak onları yaratanın hakkıdır. Aynı şekilde O’nun yaratıkları yaratması, onların kaderî ve kevnî idarelerini; emretmesi de dinî ve şer’î idarelerini ihtiva etmektedir. Yaratması hikmetin dışına çıkmadığı ve boş hiçbir şey yaratmadığı gibi, O’nun emir ve yasakları da adalet, hikmet ve ihsanın dışında değildir.
5. Şanı Yüce Allah yaratan, işleri idare eden, emredip yasaklar koyanın yalnız kendisi olduğunu açıkladıktan sonra azamet ve kibriyasını da haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“Rahmân Arş’a” ki o yaratılmışların en yukarda olanı, en büyüğü ve en genişidir “istivâ etmiştir.” Bu, O’nun celâline yakışan, azamet ve cemâline uygun olarak Arş üzerine yükselmesi demektir. O, Arş üzerine yükselmiş ve ilmiyle de kainatı kuşatmıştır.
6. “Göklerde, yerde, bunların arasında” melek, insan, cin, hayvan, bitki, canlı-cansız bütün varlıklar “ve nemli toprağın altında” yani yerin altında olanların hepsi O’nundur. Hükümranlık, tümüyle Allah’a aittir. Bütün varlıklar; işleri O’nun tarafından çekip çevirilen, O’nun kaza ve tedbir hükümleri altında boyun eğmiş kullardır. Egemenlik ve hükümranlık namına hiçbir şeye sahip değildirler. Kendileri hakkında herhangi bir fayda ve zarara, ölüme, hayata ve ne de öldükten sonra dirilişe mâlik değildirler.
7. “Sen sözü açığa vursan (da gizlesen de) gerçek şu ki O, gizliyi” gizli sözleri “ve gizlinin gizlisini” yani kalpte saklı bulunup henüz dil ile telaffuz edilmemiş şeyleri de “bilir.” Yahut “gizli” akıldan geçenler “gizlinin gizlisi” de henüz akla gelmemiş olanlar olabilir. İşte Yüce Allah, onun ne zaman hatıra geleceğini ve hangi özelliklerde hatırdan geçeceğini de bilir. Allah’ın ilmi küçüğüyle büyüğüyle, gizlisiyle açığıyla her şeyi kuşatmıştır. Sen sözünü ister açıktan söyle, ister gizle, fark etmez. Yüce Allah’ın ilmi açısından hepsi birbirine eşittir.
8. Allah, mutlak kemali ifade eden yaratmasının, emir ve yasaklarının kapsamlılığı, rahmeti ve geniş azametinin kuşatıcılığı, Arşının üzerine yükselişi, egemenliğinin genelliği ve ilminin her şeyi kapsamasını zikredince bundan ortaya çıkan netice şudur: İbadete layık olanın sadece O’dur, O’na ibadet şeriatın da, aklın da, fıtratın da emrettiği hak gerçektir. O’nun dışındaki varlıklara ibadet ise batıldır. Onun için Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:“Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur” yani gerçek ma’bud olan, sevgi ve zillet ile, korku ve ümit ile, muhabbet, yöneliş ve duâ ile kalplerin bağlanacağı başka hiç kimse yoktur. “En güzel isimler yalnız O’nundur.” Kâmil ve en güzel isimler yalnız O’nundur. Bu isimlerin tümünün övgüye delalet etmeleri de bunların güzelliklerindendir. O’nun övmeye ve senâya delâlet etmeyen hiçbir adı yoktur. Yine bu isimlerin güzelliklerinden biri de hepsinin sadece özel isim olmamaları aksine hem isim hem de sıfat olmalarıdır. Bu isimlerin kemal derecesindeki sıfatlara ve her bir sıfatın en kâmil, en geniş ve en yüce olan anlamına delalet etmeleri de bu isimlerin güzelliklerindendir. Allah’ın kullara bu isimlerle kendisine dua etmelerini emretmiş olması da onların güzelliklerindendir. Zira bu isimler, Yüce Allah’a yakınlaştırıcı vesilelerdir. Allah bu isimleri sever, onları sevenleri de sever, bu isimleri ezberleyenleri sevdiği gibi onların manalarının ne olduğunu araştıranları ve onlar uyarınca O’na kulluk edenleri de sever. Onun için Allah:“En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bunlarla dua edin”(el-A’râf, 7/180) buyurmaktadır.

1- Tâ, hâ. 2- Biz, sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik. 3- Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt olsun diye (indirdik). 4- O, yeryüzünü ve yüksek gökleri yaratandan indirilmiştir. 5- Rahmân, Arş’a istivâ etmiştir. 6- Göklerde, yerde, bunların arasında ve nemli toprağın altında ne varsa hepsi O’nundur. 7- Sen sözü açığa vursan (da gizlesen de) gerçek şu ki O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. 8- Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. En güzel isimler yalnız O’nundur.

(Mekke’de inmiştir. 135 âyettir)
1. “Tâ, hâ.” Bu, pek çok surenin başlangıcını teşkil eden ve mukattaa harfleri diye bilinen harflerdendir. Bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ismi değildir. 2. “Biz sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik.” Yani vahiyden, Kur’ân’ın sana indirilmesinden, şeriatın bildirilmesinden maksat, güçlük ve sıkıntı çekmen değildir. Şeriatte de mükelleflere ağır gelecek ve amel etmek isteyenlerin güç yetirmekten aciz kalacakları yükümlülükler koymadık. Vahyi, Kur’ân’ı ve şeriatı Rahmân ve Rahim olan Allah göndermiş ve bunları mutluluğa, başarıya ve kurtuluşa ulaştıran bir sebep kılmıştır. Onları alabildiğine kolaylaştırmış ve onun bütün yollarını kolaylıkla izlenebilir hale getirmiştir. O, bu Kur’ân’ı ve şeriati kalplere ve ruhlara bir gıda, bedenlere de bir rahat sebebi kılmıştır. Onun için de selim fıtratlar ve dosdoğru akıllar Kur’ân’ı kabul ve itaat ile karşılamıştır. Çünkü onlar, Kur’ân’ın içerdiği dünya ve âhiret hayırlarını çok iyi bilirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
3. “Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt olsun diye.” Yani biz, o Kitab’ı Allah’tan korkan kimseler, ondan öğüt alsınlar, arzulanan şeylerin elde edilebilmesi için içerdiği teşvik edici buyrukları düşünüp gereğince amel etsinler, bedbahtlık ve hüsrandan sakındıran şeyleri de düşünüp onlardan sakınsınlar diye indirdik. Güzel oldukları genel olarak aklen bilinen şer’î hükümlerin ayrıntılarını tafsili olarak Kur’ân sayesinde düşünüp öğüt alsınlar ve böylece fıtratlarında ve akıllarında güzel gördükleri şeylerle bu ayrıntılı hükümler arasındaki uyumu hatırlayıp kavrasınlar diye indirdik. Bundan dolayıdır ki Allah Kur’ân-ı Kerim’e “تَذۡكِرَةٗ = hatırlatıcı öğüt” adını vermiştir. Çünkü bu, esasen var olan, ancak sahibi kendisinden gafil bulunan yahut da ona dair tafsili açıklamaları hatırlayamayan kimse hakkında söz konusudur. Bu öğüt alma ve hatırlamanın özellikle (Allah'tan) korkanlara” has kılınması, böyle olmayan kimselerin bu Kur’ân-ı Kerim’den gereği gibi yararlanamayışlarındandır. Hem Kur’ân-ı Kerim’in bildirdiği cennete, cehenneme iman etmeyen, kalbinde zerre ağırlığı kadar Allah korkusu bulunmayan kimseler ondan nasıl yararlanabilirler ki? Böyle bir şey asla mümkün değildir:“Korkan kimse öğüt alacak, oldukça bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir...”(el-A’lâ, 87/10-12)
4. Daha sonra Yüce Allah, bu Kur’ân-ı Azim’in yüceliğini, onun gökleri ve yeri yaratan, bütün yaratıkların işlerini çekip çeviren Allah tarafından indirildiğini söz konusu etmektedir. Yani O’nun indirdiği Kitabı tam bir itaat, muhabbet ve teslimiyet ile kabul edin. Onu en ileri derecede ta’zim edin. Şanı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de olduğu gibi birçok ayette yaratmayı ve emretmeyi bir arada zikretmektedir:“İyi bilin ki yaratma da emretme de yalnız O’nundur.”(el-A’raf, 7/54); “Allah yedi gökleri ve yerden de onlar gibisini yaratandır. Emri bunlar arasında iner durur.”(et-Talâk, 65/12) Buna sebep ise yaratanın, emir verenin ve yasak koyanın O oluşundan dolayıdır. O’ndan başka yaratıcı olmadığı gibi yaratıklara bağlayıcı emirler vermek ve onlar için yasak koymak da ancak onları yaratanın hakkıdır. Aynı şekilde O’nun yaratıkları yaratması, onların kaderî ve kevnî idarelerini; emretmesi de dinî ve şer’î idarelerini ihtiva etmektedir. Yaratması hikmetin dışına çıkmadığı ve boş hiçbir şey yaratmadığı gibi, O’nun emir ve yasakları da adalet, hikmet ve ihsanın dışında değildir.
5. Şanı Yüce Allah yaratan, işleri idare eden, emredip yasaklar koyanın yalnız kendisi olduğunu açıkladıktan sonra azamet ve kibriyasını da haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“Rahmân Arş’a” ki o yaratılmışların en yukarda olanı, en büyüğü ve en genişidir “istivâ etmiştir.” Bu, O’nun celâline yakışan, azamet ve cemâline uygun olarak Arş üzerine yükselmesi demektir. O, Arş üzerine yükselmiş ve ilmiyle de kainatı kuşatmıştır.
6. “Göklerde, yerde, bunların arasında” melek, insan, cin, hayvan, bitki, canlı-cansız bütün varlıklar “ve nemli toprağın altında” yani yerin altında olanların hepsi O’nundur. Hükümranlık, tümüyle Allah’a aittir. Bütün varlıklar; işleri O’nun tarafından çekip çevirilen, O’nun kaza ve tedbir hükümleri altında boyun eğmiş kullardır. Egemenlik ve hükümranlık namına hiçbir şeye sahip değildirler. Kendileri hakkında herhangi bir fayda ve zarara, ölüme, hayata ve ne de öldükten sonra dirilişe mâlik değildirler.
7. “Sen sözü açığa vursan (da gizlesen de) gerçek şu ki O, gizliyi” gizli sözleri “ve gizlinin gizlisini” yani kalpte saklı bulunup henüz dil ile telaffuz edilmemiş şeyleri de “bilir.” Yahut “gizli” akıldan geçenler “gizlinin gizlisi” de henüz akla gelmemiş olanlar olabilir. İşte Yüce Allah, onun ne zaman hatıra geleceğini ve hangi özelliklerde hatırdan geçeceğini de bilir. Allah’ın ilmi küçüğüyle büyüğüyle, gizlisiyle açığıyla her şeyi kuşatmıştır. Sen sözünü ister açıktan söyle, ister gizle, fark etmez. Yüce Allah’ın ilmi açısından hepsi birbirine eşittir.
8. Allah, mutlak kemali ifade eden yaratmasının, emir ve yasaklarının kapsamlılığı, rahmeti ve geniş azametinin kuşatıcılığı, Arşının üzerine yükselişi, egemenliğinin genelliği ve ilminin her şeyi kapsamasını zikredince bundan ortaya çıkan netice şudur: İbadete layık olanın sadece O’dur, O’na ibadet şeriatın da, aklın da, fıtratın da emrettiği hak gerçektir. O’nun dışındaki varlıklara ibadet ise batıldır. Onun için Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:“Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur” yani gerçek ma’bud olan, sevgi ve zillet ile, korku ve ümit ile, muhabbet, yöneliş ve duâ ile kalplerin bağlanacağı başka hiç kimse yoktur. “En güzel isimler yalnız O’nundur.” Kâmil ve en güzel isimler yalnız O’nundur. Bu isimlerin tümünün övgüye delalet etmeleri de bunların güzelliklerindendir. O’nun övmeye ve senâya delâlet etmeyen hiçbir adı yoktur. Yine bu isimlerin güzelliklerinden biri de hepsinin sadece özel isim olmamaları aksine hem isim hem de sıfat olmalarıdır. Bu isimlerin kemal derecesindeki sıfatlara ve her bir sıfatın en kâmil, en geniş ve en yüce olan anlamına delalet etmeleri de bu isimlerin güzelliklerindendir. Allah’ın kullara bu isimlerle kendisine dua etmelerini emretmiş olması da onların güzelliklerindendir. Zira bu isimler, Yüce Allah’a yakınlaştırıcı vesilelerdir. Allah bu isimleri sever, onları sevenleri de sever, bu isimleri ezberleyenleri sevdiği gibi onların manalarının ne olduğunu araştıranları ve onlar uyarınca O’na kulluk edenleri de sever. Onun için Allah:“En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bunlarla dua edin”(el-A’râf, 7/180) buyurmaktadır.

1- Tâ, hâ. 2- Biz, sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik. 3- Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt olsun diye (indirdik). 4- O, yeryüzünü ve yüksek gökleri yaratandan indirilmiştir. 5- Rahmân, Arş’a istivâ etmiştir. 6- Göklerde, yerde, bunların arasında ve nemli toprağın altında ne varsa hepsi O’nundur. 7- Sen sözü açığa vursan (da gizlesen de) gerçek şu ki O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. 8- Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. En güzel isimler yalnız O’nundur.

(Mekke’de inmiştir. 135 âyettir)
1. “Tâ, hâ.” Bu, pek çok surenin başlangıcını teşkil eden ve mukattaa harfleri diye bilinen harflerdendir. Bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ismi değildir. 2. “Biz sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik.” Yani vahiyden, Kur’ân’ın sana indirilmesinden, şeriatın bildirilmesinden maksat, güçlük ve sıkıntı çekmen değildir. Şeriatte de mükelleflere ağır gelecek ve amel etmek isteyenlerin güç yetirmekten aciz kalacakları yükümlülükler koymadık. Vahyi, Kur’ân’ı ve şeriatı Rahmân ve Rahim olan Allah göndermiş ve bunları mutluluğa, başarıya ve kurtuluşa ulaştıran bir sebep kılmıştır. Onları alabildiğine kolaylaştırmış ve onun bütün yollarını kolaylıkla izlenebilir hale getirmiştir. O, bu Kur’ân’ı ve şeriati kalplere ve ruhlara bir gıda, bedenlere de bir rahat sebebi kılmıştır. Onun için de selim fıtratlar ve dosdoğru akıllar Kur’ân’ı kabul ve itaat ile karşılamıştır. Çünkü onlar, Kur’ân’ın içerdiği dünya ve âhiret hayırlarını çok iyi bilirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
3. “Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt olsun diye.” Yani biz, o Kitab’ı Allah’tan korkan kimseler, ondan öğüt alsınlar, arzulanan şeylerin elde edilebilmesi için içerdiği teşvik edici buyrukları düşünüp gereğince amel etsinler, bedbahtlık ve hüsrandan sakındıran şeyleri de düşünüp onlardan sakınsınlar diye indirdik. Güzel oldukları genel olarak aklen bilinen şer’î hükümlerin ayrıntılarını tafsili olarak Kur’ân sayesinde düşünüp öğüt alsınlar ve böylece fıtratlarında ve akıllarında güzel gördükleri şeylerle bu ayrıntılı hükümler arasındaki uyumu hatırlayıp kavrasınlar diye indirdik. Bundan dolayıdır ki Allah Kur’ân-ı Kerim’e “تَذۡكِرَةٗ = hatırlatıcı öğüt” adını vermiştir. Çünkü bu, esasen var olan, ancak sahibi kendisinden gafil bulunan yahut da ona dair tafsili açıklamaları hatırlayamayan kimse hakkında söz konusudur. Bu öğüt alma ve hatırlamanın özellikle (Allah'tan) korkanlara” has kılınması, böyle olmayan kimselerin bu Kur’ân-ı Kerim’den gereği gibi yararlanamayışlarındandır. Hem Kur’ân-ı Kerim’in bildirdiği cennete, cehenneme iman etmeyen, kalbinde zerre ağırlığı kadar Allah korkusu bulunmayan kimseler ondan nasıl yararlanabilirler ki? Böyle bir şey asla mümkün değildir:“Korkan kimse öğüt alacak, oldukça bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir...”(el-A’lâ, 87/10-12)
4. Daha sonra Yüce Allah, bu Kur’ân-ı Azim’in yüceliğini, onun gökleri ve yeri yaratan, bütün yaratıkların işlerini çekip çeviren Allah tarafından indirildiğini söz konusu etmektedir. Yani O’nun indirdiği Kitabı tam bir itaat, muhabbet ve teslimiyet ile kabul edin. Onu en ileri derecede ta’zim edin. Şanı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de olduğu gibi birçok ayette yaratmayı ve emretmeyi bir arada zikretmektedir:“İyi bilin ki yaratma da emretme de yalnız O’nundur.”(el-A’raf, 7/54); “Allah yedi gökleri ve yerden de onlar gibisini yaratandır. Emri bunlar arasında iner durur.”(et-Talâk, 65/12) Buna sebep ise yaratanın, emir verenin ve yasak koyanın O oluşundan dolayıdır. O’ndan başka yaratıcı olmadığı gibi yaratıklara bağlayıcı emirler vermek ve onlar için yasak koymak da ancak onları yaratanın hakkıdır. Aynı şekilde O’nun yaratıkları yaratması, onların kaderî ve kevnî idarelerini; emretmesi de dinî ve şer’î idarelerini ihtiva etmektedir. Yaratması hikmetin dışına çıkmadığı ve boş hiçbir şey yaratmadığı gibi, O’nun emir ve yasakları da adalet, hikmet ve ihsanın dışında değildir.
5. Şanı Yüce Allah yaratan, işleri idare eden, emredip yasaklar koyanın yalnız kendisi olduğunu açıkladıktan sonra azamet ve kibriyasını da haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“Rahmân Arş’a” ki o yaratılmışların en yukarda olanı, en büyüğü ve en genişidir “istivâ etmiştir.” Bu, O’nun celâline yakışan, azamet ve cemâline uygun olarak Arş üzerine yükselmesi demektir. O, Arş üzerine yükselmiş ve ilmiyle de kainatı kuşatmıştır.
6. “Göklerde, yerde, bunların arasında” melek, insan, cin, hayvan, bitki, canlı-cansız bütün varlıklar “ve nemli toprağın altında” yani yerin altında olanların hepsi O’nundur. Hükümranlık, tümüyle Allah’a aittir. Bütün varlıklar; işleri O’nun tarafından çekip çevirilen, O’nun kaza ve tedbir hükümleri altında boyun eğmiş kullardır. Egemenlik ve hükümranlık namına hiçbir şeye sahip değildirler. Kendileri hakkında herhangi bir fayda ve zarara, ölüme, hayata ve ne de öldükten sonra dirilişe mâlik değildirler.
7. “Sen sözü açığa vursan (da gizlesen de) gerçek şu ki O, gizliyi” gizli sözleri “ve gizlinin gizlisini” yani kalpte saklı bulunup henüz dil ile telaffuz edilmemiş şeyleri de “bilir.” Yahut “gizli” akıldan geçenler “gizlinin gizlisi” de henüz akla gelmemiş olanlar olabilir. İşte Yüce Allah, onun ne zaman hatıra geleceğini ve hangi özelliklerde hatırdan geçeceğini de bilir. Allah’ın ilmi küçüğüyle büyüğüyle, gizlisiyle açığıyla her şeyi kuşatmıştır. Sen sözünü ister açıktan söyle, ister gizle, fark etmez. Yüce Allah’ın ilmi açısından hepsi birbirine eşittir.
8. Allah, mutlak kemali ifade eden yaratmasının, emir ve yasaklarının kapsamlılığı, rahmeti ve geniş azametinin kuşatıcılığı, Arşının üzerine yükselişi, egemenliğinin genelliği ve ilminin her şeyi kapsamasını zikredince bundan ortaya çıkan netice şudur: İbadete layık olanın sadece O’dur, O’na ibadet şeriatın da, aklın da, fıtratın da emrettiği hak gerçektir. O’nun dışındaki varlıklara ibadet ise batıldır. Onun için Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:“Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur” yani gerçek ma’bud olan, sevgi ve zillet ile, korku ve ümit ile, muhabbet, yöneliş ve duâ ile kalplerin bağlanacağı başka hiç kimse yoktur. “En güzel isimler yalnız O’nundur.” Kâmil ve en güzel isimler yalnız O’nundur. Bu isimlerin tümünün övgüye delalet etmeleri de bunların güzelliklerindendir. O’nun övmeye ve senâya delâlet etmeyen hiçbir adı yoktur. Yine bu isimlerin güzelliklerinden biri de hepsinin sadece özel isim olmamaları aksine hem isim hem de sıfat olmalarıdır. Bu isimlerin kemal derecesindeki sıfatlara ve her bir sıfatın en kâmil, en geniş ve en yüce olan anlamına delalet etmeleri de bu isimlerin güzelliklerindendir. Allah’ın kullara bu isimlerle kendisine dua etmelerini emretmiş olması da onların güzelliklerindendir. Zira bu isimler, Yüce Allah’a yakınlaştırıcı vesilelerdir. Allah bu isimleri sever, onları sevenleri de sever, bu isimleri ezberleyenleri sevdiği gibi onların manalarının ne olduğunu araştıranları ve onlar uyarınca O’na kulluk edenleri de sever. Onun için Allah:“En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bunlarla dua edin”(el-A’râf, 7/180) buyurmaktadır.

1- Tâ, hâ. 2- Biz, sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik. 3- Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt olsun diye (indirdik). 4- O, yeryüzünü ve yüksek gökleri yaratandan indirilmiştir. 5- Rahmân, Arş’a istivâ etmiştir. 6- Göklerde, yerde, bunların arasında ve nemli toprağın altında ne varsa hepsi O’nundur. 7- Sen sözü açığa vursan (da gizlesen de) gerçek şu ki O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. 8- Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. En güzel isimler yalnız O’nundur.

(Mekke’de inmiştir. 135 âyettir)
1. “Tâ, hâ.” Bu, pek çok surenin başlangıcını teşkil eden ve mukattaa harfleri diye bilinen harflerdendir. Bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ismi değildir. 2. “Biz sana Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik.” Yani vahiyden, Kur’ân’ın sana indirilmesinden, şeriatın bildirilmesinden maksat, güçlük ve sıkıntı çekmen değildir. Şeriatte de mükelleflere ağır gelecek ve amel etmek isteyenlerin güç yetirmekten aciz kalacakları yükümlülükler koymadık. Vahyi, Kur’ân’ı ve şeriatı Rahmân ve Rahim olan Allah göndermiş ve bunları mutluluğa, başarıya ve kurtuluşa ulaştıran bir sebep kılmıştır. Onları alabildiğine kolaylaştırmış ve onun bütün yollarını kolaylıkla izlenebilir hale getirmiştir. O, bu Kur’ân’ı ve şeriati kalplere ve ruhlara bir gıda, bedenlere de bir rahat sebebi kılmıştır. Onun için de selim fıtratlar ve dosdoğru akıllar Kur’ân’ı kabul ve itaat ile karşılamıştır. Çünkü onlar, Kur’ân’ın içerdiği dünya ve âhiret hayırlarını çok iyi bilirler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
3. “Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt olsun diye.” Yani biz, o Kitab’ı Allah’tan korkan kimseler, ondan öğüt alsınlar, arzulanan şeylerin elde edilebilmesi için içerdiği teşvik edici buyrukları düşünüp gereğince amel etsinler, bedbahtlık ve hüsrandan sakındıran şeyleri de düşünüp onlardan sakınsınlar diye indirdik. Güzel oldukları genel olarak aklen bilinen şer’î hükümlerin ayrıntılarını tafsili olarak Kur’ân sayesinde düşünüp öğüt alsınlar ve böylece fıtratlarında ve akıllarında güzel gördükleri şeylerle bu ayrıntılı hükümler arasındaki uyumu hatırlayıp kavrasınlar diye indirdik. Bundan dolayıdır ki Allah Kur’ân-ı Kerim’e “تَذۡكِرَةٗ = hatırlatıcı öğüt” adını vermiştir. Çünkü bu, esasen var olan, ancak sahibi kendisinden gafil bulunan yahut da ona dair tafsili açıklamaları hatırlayamayan kimse hakkında söz konusudur. Bu öğüt alma ve hatırlamanın özellikle (Allah'tan) korkanlara” has kılınması, böyle olmayan kimselerin bu Kur’ân-ı Kerim’den gereği gibi yararlanamayışlarındandır. Hem Kur’ân-ı Kerim’in bildirdiği cennete, cehenneme iman etmeyen, kalbinde zerre ağırlığı kadar Allah korkusu bulunmayan kimseler ondan nasıl yararlanabilirler ki? Böyle bir şey asla mümkün değildir:“Korkan kimse öğüt alacak, oldukça bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır. O ki en büyük ateşe girecektir...”(el-A’lâ, 87/10-12)
4. Daha sonra Yüce Allah, bu Kur’ân-ı Azim’in yüceliğini, onun gökleri ve yeri yaratan, bütün yaratıkların işlerini çekip çeviren Allah tarafından indirildiğini söz konusu etmektedir. Yani O’nun indirdiği Kitabı tam bir itaat, muhabbet ve teslimiyet ile kabul edin. Onu en ileri derecede ta’zim edin. Şanı Yüce Allah, bu âyet-i kerimede de olduğu gibi birçok ayette yaratmayı ve emretmeyi bir arada zikretmektedir:“İyi bilin ki yaratma da emretme de yalnız O’nundur.”(el-A’raf, 7/54); “Allah yedi gökleri ve yerden de onlar gibisini yaratandır. Emri bunlar arasında iner durur.”(et-Talâk, 65/12) Buna sebep ise yaratanın, emir verenin ve yasak koyanın O oluşundan dolayıdır. O’ndan başka yaratıcı olmadığı gibi yaratıklara bağlayıcı emirler vermek ve onlar için yasak koymak da ancak onları yaratanın hakkıdır. Aynı şekilde O’nun yaratıkları yaratması, onların kaderî ve kevnî idarelerini; emretmesi de dinî ve şer’î idarelerini ihtiva etmektedir. Yaratması hikmetin dışına çıkmadığı ve boş hiçbir şey yaratmadığı gibi, O’nun emir ve yasakları da adalet, hikmet ve ihsanın dışında değildir.
5. Şanı Yüce Allah yaratan, işleri idare eden, emredip yasaklar koyanın yalnız kendisi olduğunu açıkladıktan sonra azamet ve kibriyasını da haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“Rahmân Arş’a” ki o yaratılmışların en yukarda olanı, en büyüğü ve en genişidir “istivâ etmiştir.” Bu, O’nun celâline yakışan, azamet ve cemâline uygun olarak Arş üzerine yükselmesi demektir. O, Arş üzerine yükselmiş ve ilmiyle de kainatı kuşatmıştır.
6. “Göklerde, yerde, bunların arasında” melek, insan, cin, hayvan, bitki, canlı-cansız bütün varlıklar “ve nemli toprağın altında” yani yerin altında olanların hepsi O’nundur. Hükümranlık, tümüyle Allah’a aittir. Bütün varlıklar; işleri O’nun tarafından çekip çevirilen, O’nun kaza ve tedbir hükümleri altında boyun eğmiş kullardır. Egemenlik ve hükümranlık namına hiçbir şeye sahip değildirler. Kendileri hakkında herhangi bir fayda ve zarara, ölüme, hayata ve ne de öldükten sonra dirilişe mâlik değildirler.
7. “Sen sözü açığa vursan (da gizlesen de) gerçek şu ki O, gizliyi” gizli sözleri “ve gizlinin gizlisini” yani kalpte saklı bulunup henüz dil ile telaffuz edilmemiş şeyleri de “bilir.” Yahut “gizli” akıldan geçenler “gizlinin gizlisi” de henüz akla gelmemiş olanlar olabilir. İşte Yüce Allah, onun ne zaman hatıra geleceğini ve hangi özelliklerde hatırdan geçeceğini de bilir. Allah’ın ilmi küçüğüyle büyüğüyle, gizlisiyle açığıyla her şeyi kuşatmıştır. Sen sözünü ister açıktan söyle, ister gizle, fark etmez. Yüce Allah’ın ilmi açısından hepsi birbirine eşittir.
8. Allah, mutlak kemali ifade eden yaratmasının, emir ve yasaklarının kapsamlılığı, rahmeti ve geniş azametinin kuşatıcılığı, Arşının üzerine yükselişi, egemenliğinin genelliği ve ilminin her şeyi kapsamasını zikredince bundan ortaya çıkan netice şudur: İbadete layık olanın sadece O’dur, O’na ibadet şeriatın da, aklın da, fıtratın da emrettiği hak gerçektir. O’nun dışındaki varlıklara ibadet ise batıldır. Onun için Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:“Allah; O’ndan başka (hak) ilâh yoktur” yani gerçek ma’bud olan, sevgi ve zillet ile, korku ve ümit ile, muhabbet, yöneliş ve duâ ile kalplerin bağlanacağı başka hiç kimse yoktur. “En güzel isimler yalnız O’nundur.” Kâmil ve en güzel isimler yalnız O’nundur. Bu isimlerin tümünün övgüye delalet etmeleri de bunların güzelliklerindendir. O’nun övmeye ve senâya delâlet etmeyen hiçbir adı yoktur. Yine bu isimlerin güzelliklerinden biri de hepsinin sadece özel isim olmamaları aksine hem isim hem de sıfat olmalarıdır. Bu isimlerin kemal derecesindeki sıfatlara ve her bir sıfatın en kâmil, en geniş ve en yüce olan anlamına delalet etmeleri de bu isimlerin güzelliklerindendir. Allah’ın kullara bu isimlerle kendisine dua etmelerini emretmiş olması da onların güzelliklerindendir. Zira bu isimler, Yüce Allah’a yakınlaştırıcı vesilelerdir. Allah bu isimleri sever, onları sevenleri de sever, bu isimleri ezberleyenleri sevdiği gibi onların manalarının ne olduğunu araştıranları ve onlar uyarınca O’na kulluk edenleri de sever. Onun için Allah:“En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bunlarla dua edin”(el-A’râf, 7/180) buyurmaktadır.

9- Mûsâ’nın haberi sana geldi mi? 10- Hani o, bir ateş görmüştü de ailesine şöyle demişti:“Siz (burada) durun. Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de) belki size ondan bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek birini bulurum.” 11- Ateşin yanına vardığında (Allah tarafından): “Ey Mûsâ!” diye nida edildi. 12- “Gerçekten ben, senin Rabbinim! Hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.” 13- “Ben seni (peygamber olarak) seçtim. O halde sana vahyolunanı dinle!” 14- “Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.” 15- “Kıyamet, muhakkak gelecektir. Her nefis çalışmasının karşılığını görsün diye onun vaktini neredeyse (kendimden bile) gizli tutarım.”

9. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e takriri bir soru ile ve bu kıssayı ta’zim ve şanını yüceltme anlamında “Mûsâ’nın” mutluluğunun başlangıcı ve nübüvvetinin başı ile ilgili durumuna dair “haberi sana geldi mi?” buyurmaktadır. 10. Mûsâ, uzaktan bir ateş görmüştü. O sırada da yolunu kaybetmiş ve soğuktan etkilenmişti. Yanında bu yolculuğunda kendisiyle ısınabileceği bir şeyi de yoktu. “Ailesine: “Siz durun! Benim gözüme” Tûr’un sağ tarafında “bir ateş ilişti. Belki size ondan” kendisi ile ısınacağınız “bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek” bana yolu tarif edecek “birini bulurum.” Mûsâ’nın aradığı hem maddi aydınlık ve hem de maddi hidâyet/yol bulma idi. Orada ise manevi nur olan, ruhları ve kalpleri aydınlatan vahyin nurunu ve gerçek hidâyet olan nimetler yurdu cennetlere ulaştıran ve dosdoğru yolu gösteren hidâyeti buldu. Böylelikle hesaba katmadığı ve hatırından geçirmediği bir şey elde etmiş oldu.
11. Uzaktan gördüğü “o ateşin yanına vardığında” bu gerçekte bir nur idi ki o, hem yakıcı bir ateş, hem de aydınlatıcı idi. Buna da Peygamber’in şu buyruğu delildir:“O’nun hicabı nurdur -veya nâr/ateştir-. Eğer bu hicabı açacak olursa yüzünün parıltıları, gözünün ulaştığı her şeyi (görmediği hiçbir varlık olmadığından bütün varlıkları) yakardı.” Mûsâ, o ateşin yanına ulaşınca oradan kendisine nidâ olundu. Yani şu buyrukta belirtildiği gibi Yüce Allah, ona seslendi:“Biz, ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve gizli bir şekilde konuşmak üzere onu kendimize yaklaştırdık.”(Meryem, 19/52)
12. “Gerçekten ben senin Rabbinim, hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.” O’na Rabbi olduğunu haber verdi ve münacat için gereken şekilde hazırlanarak buna önem vermesini, o nedenle de papuçlarını çıkartmasını emretti. Çünkü O, gerçekten mukaddes, tertemiz ve ta’zimi hak eden bir vadide idi. Eğer bu vadinin sadece Allah’ın Kelîmi Mûsâ’ya seslenmesi için seçtiği yer olmasının dışında bir kutsallığı olmasaydı bu, bile tek başına yeterdi. Müfessirlerin pek çoğu şöyle demişlerdir:“Yüce Allah’ın ona papuçlarını çıkartmasını emretmesinin sebebi, bunların eşek derisinden yapılmış olmalarıydı.” Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
13. “Ben seni (peygamber olarak) seçtim.” İnsanlar arasından seni beğenip seçtim. Bu, Allah’ın ona ihsan etmiş olduğu en büyük nimet ve lütuftur ki bu nimetin gereği gibi şükürle karşılanması gerekir. Bundan dolayı Allah, şöyle buyurmaktadır:“O halde sana vahyolunanı dinle!” Sana bildireceğim vahiyleri dikkatle dinle! Çünkü bu vahiylerim buna layıktır. Zira vahiy, dinin esası, başlangıcı ve İslâm davetinin direğidir. Daha sonra Yüce Allah ona neleri vahyettiğini şöyle beyan etmektedir:
14. “Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur.” Yani ulûhiyete müstehak ve onunla muttasıf olan Allah, Ben’im. Çünkü O, isimleri ve sıfatlarıyla kâmil, fiillerinde tek, eşi ve ortağı bulunmayan, dengi ve adaşı olmayandır. “O halde” ibadetin bütün çeşitleriyle, zahiriyle, batıniyle, usulüyle, fürûuyla “bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.” Yüce Allah, ibadet buyruğunun kapsamına dahil olmasına rağmen namazı özellikle söz konusu etmektedir. Bunun sebebi, namazın fazileti ve şerefidir. O hem kalbin, hem dilin, hem de diğer azaların ibadetini bir arada içermektedir. “Beni anmak için” buyruğundaki “için” anlamına gelen “lâm” harfi ta’lil/sebep/gerekçe içindir. Yani namazı beni anmak maksadıyla kıl, demektir. Çünkü Yüce Allah’ı anmak, maksatların en üstünüdür. Bu, kalbin kulluğudur ve bununla kalp mutluluğa kavuşur. Allah’ı zikretmeden duran âtıl bir kalp, her türlü hayırdan uzaktır ve alabildiğine harap olmuştur. Onun için Yüce Allah, kullarına çeşitli ibadetleri teşri buyurmuştur ki bütün bunlardan gerçekleştirilmek istenen maksat yüce zâtının zikredilmesidir. Bunlar arasında namazın özel bir yeri vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikretmek, elbette bu daha büyüktür.”(el-Ankebut, 29/45) Yani namazın içinde bulunan Allah’ı zikir, onun kötülüklerden ve münkerden alıkoyma özelliğinden daha büyüktür. İşte buna ulûhiyet ve ibadet tevhidi adı verilir. Ulûhiyet Yüce Allah’ın vasfı, ubûdiyet ise kulun vasfıdır.
15. “Kıyamet muhakkak gelecektir.” Yani gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. “onun vaktini neredeyse (kendimden bile) gizli tutarım.” Bazı kıraatlerde olduğu gibi bu, “kendi nefsimde bile gizli tutarım” anlamındadır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:“Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın nezdindedir.”(el-A’raf, 7/187); “Şüphesiz kıyametin bilgisi Allah nezdindedir.”(Lokman, 31/34) Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgiyi Yüce Allah, bütün yaratılmışlardan saklı tutmuştur. Onu ne mukarreb bir melek, ne de gönderilmiş bir nebi bilir. Kıyametin kopmasındaki hikmet ise “her nefis” hayır ve şer türünden “çalıştığının karşılığını” görmesidir. Kıyamet, amellerin karşılıklarının görüleceği yurda açılan kapıdır:“Kötülük edenleri yaptıklarına karşılık cezalandırması, güzel amelde bulunanları da en güzeli ile mükâfatlandırması içindir.”(en-Necm, 53/31)

9- Mûsâ’nın haberi sana geldi mi? 10- Hani o, bir ateş görmüştü de ailesine şöyle demişti:“Siz (burada) durun. Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de) belki size ondan bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek birini bulurum.” 11- Ateşin yanına vardığında (Allah tarafından): “Ey Mûsâ!” diye nida edildi. 12- “Gerçekten ben, senin Rabbinim! Hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.” 13- “Ben seni (peygamber olarak) seçtim. O halde sana vahyolunanı dinle!” 14- “Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.” 15- “Kıyamet, muhakkak gelecektir. Her nefis çalışmasının karşılığını görsün diye onun vaktini neredeyse (kendimden bile) gizli tutarım.”

9. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e takriri bir soru ile ve bu kıssayı ta’zim ve şanını yüceltme anlamında “Mûsâ’nın” mutluluğunun başlangıcı ve nübüvvetinin başı ile ilgili durumuna dair “haberi sana geldi mi?” buyurmaktadır. 10. Mûsâ, uzaktan bir ateş görmüştü. O sırada da yolunu kaybetmiş ve soğuktan etkilenmişti. Yanında bu yolculuğunda kendisiyle ısınabileceği bir şeyi de yoktu. “Ailesine: “Siz durun! Benim gözüme” Tûr’un sağ tarafında “bir ateş ilişti. Belki size ondan” kendisi ile ısınacağınız “bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek” bana yolu tarif edecek “birini bulurum.” Mûsâ’nın aradığı hem maddi aydınlık ve hem de maddi hidâyet/yol bulma idi. Orada ise manevi nur olan, ruhları ve kalpleri aydınlatan vahyin nurunu ve gerçek hidâyet olan nimetler yurdu cennetlere ulaştıran ve dosdoğru yolu gösteren hidâyeti buldu. Böylelikle hesaba katmadığı ve hatırından geçirmediği bir şey elde etmiş oldu.
11. Uzaktan gördüğü “o ateşin yanına vardığında” bu gerçekte bir nur idi ki o, hem yakıcı bir ateş, hem de aydınlatıcı idi. Buna da Peygamber’in şu buyruğu delildir:“O’nun hicabı nurdur -veya nâr/ateştir-. Eğer bu hicabı açacak olursa yüzünün parıltıları, gözünün ulaştığı her şeyi (görmediği hiçbir varlık olmadığından bütün varlıkları) yakardı.” Mûsâ, o ateşin yanına ulaşınca oradan kendisine nidâ olundu. Yani şu buyrukta belirtildiği gibi Yüce Allah, ona seslendi:“Biz, ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve gizli bir şekilde konuşmak üzere onu kendimize yaklaştırdık.”(Meryem, 19/52)
12. “Gerçekten ben senin Rabbinim, hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.” O’na Rabbi olduğunu haber verdi ve münacat için gereken şekilde hazırlanarak buna önem vermesini, o nedenle de papuçlarını çıkartmasını emretti. Çünkü O, gerçekten mukaddes, tertemiz ve ta’zimi hak eden bir vadide idi. Eğer bu vadinin sadece Allah’ın Kelîmi Mûsâ’ya seslenmesi için seçtiği yer olmasının dışında bir kutsallığı olmasaydı bu, bile tek başına yeterdi. Müfessirlerin pek çoğu şöyle demişlerdir:“Yüce Allah’ın ona papuçlarını çıkartmasını emretmesinin sebebi, bunların eşek derisinden yapılmış olmalarıydı.” Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
13. “Ben seni (peygamber olarak) seçtim.” İnsanlar arasından seni beğenip seçtim. Bu, Allah’ın ona ihsan etmiş olduğu en büyük nimet ve lütuftur ki bu nimetin gereği gibi şükürle karşılanması gerekir. Bundan dolayı Allah, şöyle buyurmaktadır:“O halde sana vahyolunanı dinle!” Sana bildireceğim vahiyleri dikkatle dinle! Çünkü bu vahiylerim buna layıktır. Zira vahiy, dinin esası, başlangıcı ve İslâm davetinin direğidir. Daha sonra Yüce Allah ona neleri vahyettiğini şöyle beyan etmektedir:
14. “Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur.” Yani ulûhiyete müstehak ve onunla muttasıf olan Allah, Ben’im. Çünkü O, isimleri ve sıfatlarıyla kâmil, fiillerinde tek, eşi ve ortağı bulunmayan, dengi ve adaşı olmayandır. “O halde” ibadetin bütün çeşitleriyle, zahiriyle, batıniyle, usulüyle, fürûuyla “bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.” Yüce Allah, ibadet buyruğunun kapsamına dahil olmasına rağmen namazı özellikle söz konusu etmektedir. Bunun sebebi, namazın fazileti ve şerefidir. O hem kalbin, hem dilin, hem de diğer azaların ibadetini bir arada içermektedir. “Beni anmak için” buyruğundaki “için” anlamına gelen “lâm” harfi ta’lil/sebep/gerekçe içindir. Yani namazı beni anmak maksadıyla kıl, demektir. Çünkü Yüce Allah’ı anmak, maksatların en üstünüdür. Bu, kalbin kulluğudur ve bununla kalp mutluluğa kavuşur. Allah’ı zikretmeden duran âtıl bir kalp, her türlü hayırdan uzaktır ve alabildiğine harap olmuştur. Onun için Yüce Allah, kullarına çeşitli ibadetleri teşri buyurmuştur ki bütün bunlardan gerçekleştirilmek istenen maksat yüce zâtının zikredilmesidir. Bunlar arasında namazın özel bir yeri vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikretmek, elbette bu daha büyüktür.”(el-Ankebut, 29/45) Yani namazın içinde bulunan Allah’ı zikir, onun kötülüklerden ve münkerden alıkoyma özelliğinden daha büyüktür. İşte buna ulûhiyet ve ibadet tevhidi adı verilir. Ulûhiyet Yüce Allah’ın vasfı, ubûdiyet ise kulun vasfıdır.
15. “Kıyamet muhakkak gelecektir.” Yani gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. “onun vaktini neredeyse (kendimden bile) gizli tutarım.” Bazı kıraatlerde olduğu gibi bu, “kendi nefsimde bile gizli tutarım” anlamındadır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:“Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın nezdindedir.”(el-A’raf, 7/187); “Şüphesiz kıyametin bilgisi Allah nezdindedir.”(Lokman, 31/34) Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgiyi Yüce Allah, bütün yaratılmışlardan saklı tutmuştur. Onu ne mukarreb bir melek, ne de gönderilmiş bir nebi bilir. Kıyametin kopmasındaki hikmet ise “her nefis” hayır ve şer türünden “çalıştığının karşılığını” görmesidir. Kıyamet, amellerin karşılıklarının görüleceği yurda açılan kapıdır:“Kötülük edenleri yaptıklarına karşılık cezalandırması, güzel amelde bulunanları da en güzeli ile mükâfatlandırması içindir.”(en-Necm, 53/31)

9- Mûsâ’nın haberi sana geldi mi? 10- Hani o, bir ateş görmüştü de ailesine şöyle demişti:“Siz (burada) durun. Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de) belki size ondan bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek birini bulurum.” 11- Ateşin yanına vardığında (Allah tarafından): “Ey Mûsâ!” diye nida edildi. 12- “Gerçekten ben, senin Rabbinim! Hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.” 13- “Ben seni (peygamber olarak) seçtim. O halde sana vahyolunanı dinle!” 14- “Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.” 15- “Kıyamet, muhakkak gelecektir. Her nefis çalışmasının karşılığını görsün diye onun vaktini neredeyse (kendimden bile) gizli tutarım.”

9. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e takriri bir soru ile ve bu kıssayı ta’zim ve şanını yüceltme anlamında “Mûsâ’nın” mutluluğunun başlangıcı ve nübüvvetinin başı ile ilgili durumuna dair “haberi sana geldi mi?” buyurmaktadır. 10. Mûsâ, uzaktan bir ateş görmüştü. O sırada da yolunu kaybetmiş ve soğuktan etkilenmişti. Yanında bu yolculuğunda kendisiyle ısınabileceği bir şeyi de yoktu. “Ailesine: “Siz durun! Benim gözüme” Tûr’un sağ tarafında “bir ateş ilişti. Belki size ondan” kendisi ile ısınacağınız “bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek” bana yolu tarif edecek “birini bulurum.” Mûsâ’nın aradığı hem maddi aydınlık ve hem de maddi hidâyet/yol bulma idi. Orada ise manevi nur olan, ruhları ve kalpleri aydınlatan vahyin nurunu ve gerçek hidâyet olan nimetler yurdu cennetlere ulaştıran ve dosdoğru yolu gösteren hidâyeti buldu. Böylelikle hesaba katmadığı ve hatırından geçirmediği bir şey elde etmiş oldu.
11. Uzaktan gördüğü “o ateşin yanına vardığında” bu gerçekte bir nur idi ki o, hem yakıcı bir ateş, hem de aydınlatıcı idi. Buna da Peygamber’in şu buyruğu delildir:“O’nun hicabı nurdur -veya nâr/ateştir-. Eğer bu hicabı açacak olursa yüzünün parıltıları, gözünün ulaştığı her şeyi (görmediği hiçbir varlık olmadığından bütün varlıkları) yakardı.” Mûsâ, o ateşin yanına ulaşınca oradan kendisine nidâ olundu. Yani şu buyrukta belirtildiği gibi Yüce Allah, ona seslendi:“Biz, ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve gizli bir şekilde konuşmak üzere onu kendimize yaklaştırdık.”(Meryem, 19/52)
12. “Gerçekten ben senin Rabbinim, hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.” O’na Rabbi olduğunu haber verdi ve münacat için gereken şekilde hazırlanarak buna önem vermesini, o nedenle de papuçlarını çıkartmasını emretti. Çünkü O, gerçekten mukaddes, tertemiz ve ta’zimi hak eden bir vadide idi. Eğer bu vadinin sadece Allah’ın Kelîmi Mûsâ’ya seslenmesi için seçtiği yer olmasının dışında bir kutsallığı olmasaydı bu, bile tek başına yeterdi. Müfessirlerin pek çoğu şöyle demişlerdir:“Yüce Allah’ın ona papuçlarını çıkartmasını emretmesinin sebebi, bunların eşek derisinden yapılmış olmalarıydı.” Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
13. “Ben seni (peygamber olarak) seçtim.” İnsanlar arasından seni beğenip seçtim. Bu, Allah’ın ona ihsan etmiş olduğu en büyük nimet ve lütuftur ki bu nimetin gereği gibi şükürle karşılanması gerekir. Bundan dolayı Allah, şöyle buyurmaktadır:“O halde sana vahyolunanı dinle!” Sana bildireceğim vahiyleri dikkatle dinle! Çünkü bu vahiylerim buna layıktır. Zira vahiy, dinin esası, başlangıcı ve İslâm davetinin direğidir. Daha sonra Yüce Allah ona neleri vahyettiğini şöyle beyan etmektedir:
14. “Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur.” Yani ulûhiyete müstehak ve onunla muttasıf olan Allah, Ben’im. Çünkü O, isimleri ve sıfatlarıyla kâmil, fiillerinde tek, eşi ve ortağı bulunmayan, dengi ve adaşı olmayandır. “O halde” ibadetin bütün çeşitleriyle, zahiriyle, batıniyle, usulüyle, fürûuyla “bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.” Yüce Allah, ibadet buyruğunun kapsamına dahil olmasına rağmen namazı özellikle söz konusu etmektedir. Bunun sebebi, namazın fazileti ve şerefidir. O hem kalbin, hem dilin, hem de diğer azaların ibadetini bir arada içermektedir. “Beni anmak için” buyruğundaki “için” anlamına gelen “lâm” harfi ta’lil/sebep/gerekçe içindir. Yani namazı beni anmak maksadıyla kıl, demektir. Çünkü Yüce Allah’ı anmak, maksatların en üstünüdür. Bu, kalbin kulluğudur ve bununla kalp mutluluğa kavuşur. Allah’ı zikretmeden duran âtıl bir kalp, her türlü hayırdan uzaktır ve alabildiğine harap olmuştur. Onun için Yüce Allah, kullarına çeşitli ibadetleri teşri buyurmuştur ki bütün bunlardan gerçekleştirilmek istenen maksat yüce zâtının zikredilmesidir. Bunlar arasında namazın özel bir yeri vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikretmek, elbette bu daha büyüktür.”(el-Ankebut, 29/45) Yani namazın içinde bulunan Allah’ı zikir, onun kötülüklerden ve münkerden alıkoyma özelliğinden daha büyüktür. İşte buna ulûhiyet ve ibadet tevhidi adı verilir. Ulûhiyet Yüce Allah’ın vasfı, ubûdiyet ise kulun vasfıdır.
15. “Kıyamet muhakkak gelecektir.” Yani gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. “onun vaktini neredeyse (kendimden bile) gizli tutarım.” Bazı kıraatlerde olduğu gibi bu, “kendi nefsimde bile gizli tutarım” anlamındadır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:“Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın nezdindedir.”(el-A’raf, 7/187); “Şüphesiz kıyametin bilgisi Allah nezdindedir.”(Lokman, 31/34) Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgiyi Yüce Allah, bütün yaratılmışlardan saklı tutmuştur. Onu ne mukarreb bir melek, ne de gönderilmiş bir nebi bilir. Kıyametin kopmasındaki hikmet ise “her nefis” hayır ve şer türünden “çalıştığının karşılığını” görmesidir. Kıyamet, amellerin karşılıklarının görüleceği yurda açılan kapıdır:“Kötülük edenleri yaptıklarına karşılık cezalandırması, güzel amelde bulunanları da en güzeli ile mükâfatlandırması içindir.”(en-Necm, 53/31)

9- Mûsâ’nın haberi sana geldi mi? 10- Hani o, bir ateş görmüştü de ailesine şöyle demişti:“Siz (burada) durun. Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de) belki size ondan bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek birini bulurum.” 11- Ateşin yanına vardığında (Allah tarafından): “Ey Mûsâ!” diye nida edildi. 12- “Gerçekten ben, senin Rabbinim! Hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.” 13- “Ben seni (peygamber olarak) seçtim. O halde sana vahyolunanı dinle!” 14- “Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.” 15- “Kıyamet, muhakkak gelecektir. Her nefis çalışmasının karşılığını görsün diye onun vaktini neredeyse (kendimden bile) gizli tutarım.”

9. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e takriri bir soru ile ve bu kıssayı ta’zim ve şanını yüceltme anlamında “Mûsâ’nın” mutluluğunun başlangıcı ve nübüvvetinin başı ile ilgili durumuna dair “haberi sana geldi mi?” buyurmaktadır. 10. Mûsâ, uzaktan bir ateş görmüştü. O sırada da yolunu kaybetmiş ve soğuktan etkilenmişti. Yanında bu yolculuğunda kendisiyle ısınabileceği bir şeyi de yoktu. “Ailesine: “Siz durun! Benim gözüme” Tûr’un sağ tarafında “bir ateş ilişti. Belki size ondan” kendisi ile ısınacağınız “bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek” bana yolu tarif edecek “birini bulurum.” Mûsâ’nın aradığı hem maddi aydınlık ve hem de maddi hidâyet/yol bulma idi. Orada ise manevi nur olan, ruhları ve kalpleri aydınlatan vahyin nurunu ve gerçek hidâyet olan nimetler yurdu cennetlere ulaştıran ve dosdoğru yolu gösteren hidâyeti buldu. Böylelikle hesaba katmadığı ve hatırından geçirmediği bir şey elde etmiş oldu.
11. Uzaktan gördüğü “o ateşin yanına vardığında” bu gerçekte bir nur idi ki o, hem yakıcı bir ateş, hem de aydınlatıcı idi. Buna da Peygamber’in şu buyruğu delildir:“O’nun hicabı nurdur -veya nâr/ateştir-. Eğer bu hicabı açacak olursa yüzünün parıltıları, gözünün ulaştığı her şeyi (görmediği hiçbir varlık olmadığından bütün varlıkları) yakardı.” Mûsâ, o ateşin yanına ulaşınca oradan kendisine nidâ olundu. Yani şu buyrukta belirtildiği gibi Yüce Allah, ona seslendi:“Biz, ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve gizli bir şekilde konuşmak üzere onu kendimize yaklaştırdık.”(Meryem, 19/52)
12. “Gerçekten ben senin Rabbinim, hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.” O’na Rabbi olduğunu haber verdi ve münacat için gereken şekilde hazırlanarak buna önem vermesini, o nedenle de papuçlarını çıkartmasını emretti. Çünkü O, gerçekten mukaddes, tertemiz ve ta’zimi hak eden bir vadide idi. Eğer bu vadinin sadece Allah’ın Kelîmi Mûsâ’ya seslenmesi için seçtiği yer olmasının dışında bir kutsallığı olmasaydı bu, bile tek başına yeterdi. Müfessirlerin pek çoğu şöyle demişlerdir:“Yüce Allah’ın ona papuçlarını çıkartmasını emretmesinin sebebi, bunların eşek derisinden yapılmış olmalarıydı.” Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
13. “Ben seni (peygamber olarak) seçtim.” İnsanlar arasından seni beğenip seçtim. Bu, Allah’ın ona ihsan etmiş olduğu en büyük nimet ve lütuftur ki bu nimetin gereği gibi şükürle karşılanması gerekir. Bundan dolayı Allah, şöyle buyurmaktadır:“O halde sana vahyolunanı dinle!” Sana bildireceğim vahiyleri dikkatle dinle! Çünkü bu vahiylerim buna layıktır. Zira vahiy, dinin esası, başlangıcı ve İslâm davetinin direğidir. Daha sonra Yüce Allah ona neleri vahyettiğini şöyle beyan etmektedir:
14. “Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur.” Yani ulûhiyete müstehak ve onunla muttasıf olan Allah, Ben’im. Çünkü O, isimleri ve sıfatlarıyla kâmil, fiillerinde tek, eşi ve ortağı bulunmayan, dengi ve adaşı olmayandır. “O halde” ibadetin bütün çeşitleriyle, zahiriyle, batıniyle, usulüyle, fürûuyla “bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.” Yüce Allah, ibadet buyruğunun kapsamına dahil olmasına rağmen namazı özellikle söz konusu etmektedir. Bunun sebebi, namazın fazileti ve şerefidir. O hem kalbin, hem dilin, hem de diğer azaların ibadetini bir arada içermektedir. “Beni anmak için” buyruğundaki “için” anlamına gelen “lâm” harfi ta’lil/sebep/gerekçe içindir. Yani namazı beni anmak maksadıyla kıl, demektir. Çünkü Yüce Allah’ı anmak, maksatların en üstünüdür. Bu, kalbin kulluğudur ve bununla kalp mutluluğa kavuşur. Allah’ı zikretmeden duran âtıl bir kalp, her türlü hayırdan uzaktır ve alabildiğine harap olmuştur. Onun için Yüce Allah, kullarına çeşitli ibadetleri teşri buyurmuştur ki bütün bunlardan gerçekleştirilmek istenen maksat yüce zâtının zikredilmesidir. Bunlar arasında namazın özel bir yeri vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikretmek, elbette bu daha büyüktür.”(el-Ankebut, 29/45) Yani namazın içinde bulunan Allah’ı zikir, onun kötülüklerden ve münkerden alıkoyma özelliğinden daha büyüktür. İşte buna ulûhiyet ve ibadet tevhidi adı verilir. Ulûhiyet Yüce Allah’ın vasfı, ubûdiyet ise kulun vasfıdır.
15. “Kıyamet muhakkak gelecektir.” Yani gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. “onun vaktini neredeyse (kendimden bile) gizli tutarım.” Bazı kıraatlerde olduğu gibi bu, “kendi nefsimde bile gizli tutarım” anlamındadır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:“Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın nezdindedir.”(el-A’raf, 7/187); “Şüphesiz kıyametin bilgisi Allah nezdindedir.”(Lokman, 31/34) Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgiyi Yüce Allah, bütün yaratılmışlardan saklı tutmuştur. Onu ne mukarreb bir melek, ne de gönderilmiş bir nebi bilir. Kıyametin kopmasındaki hikmet ise “her nefis” hayır ve şer türünden “çalıştığının karşılığını” görmesidir. Kıyamet, amellerin karşılıklarının görüleceği yurda açılan kapıdır:“Kötülük edenleri yaptıklarına karşılık cezalandırması, güzel amelde bulunanları da en güzeli ile mükâfatlandırması içindir.”(en-Necm, 53/31)

9- Mûsâ’nın haberi sana geldi mi? 10- Hani o, bir ateş görmüştü de ailesine şöyle demişti:“Siz (burada) durun. Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de) belki size ondan bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek birini bulurum.” 11- Ateşin yanına vardığında (Allah tarafından): “Ey Mûsâ!” diye nida edildi. 12- “Gerçekten ben, senin Rabbinim! Hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.” 13- “Ben seni (peygamber olarak) seçtim. O halde sana vahyolunanı dinle!” 14- “Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.” 15- “Kıyamet, muhakkak gelecektir. Her nefis çalışmasının karşılığını görsün diye onun vaktini neredeyse (kendimden bile) gizli tutarım.”

9. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e takriri bir soru ile ve bu kıssayı ta’zim ve şanını yüceltme anlamında “Mûsâ’nın” mutluluğunun başlangıcı ve nübüvvetinin başı ile ilgili durumuna dair “haberi sana geldi mi?” buyurmaktadır. 10. Mûsâ, uzaktan bir ateş görmüştü. O sırada da yolunu kaybetmiş ve soğuktan etkilenmişti. Yanında bu yolculuğunda kendisiyle ısınabileceği bir şeyi de yoktu. “Ailesine: “Siz durun! Benim gözüme” Tûr’un sağ tarafında “bir ateş ilişti. Belki size ondan” kendisi ile ısınacağınız “bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek” bana yolu tarif edecek “birini bulurum.” Mûsâ’nın aradığı hem maddi aydınlık ve hem de maddi hidâyet/yol bulma idi. Orada ise manevi nur olan, ruhları ve kalpleri aydınlatan vahyin nurunu ve gerçek hidâyet olan nimetler yurdu cennetlere ulaştıran ve dosdoğru yolu gösteren hidâyeti buldu. Böylelikle hesaba katmadığı ve hatırından geçirmediği bir şey elde etmiş oldu.
11. Uzaktan gördüğü “o ateşin yanına vardığında” bu gerçekte bir nur idi ki o, hem yakıcı bir ateş, hem de aydınlatıcı idi. Buna da Peygamber’in şu buyruğu delildir:“O’nun hicabı nurdur -veya nâr/ateştir-. Eğer bu hicabı açacak olursa yüzünün parıltıları, gözünün ulaştığı her şeyi (görmediği hiçbir varlık olmadığından bütün varlıkları) yakardı.” Mûsâ, o ateşin yanına ulaşınca oradan kendisine nidâ olundu. Yani şu buyrukta belirtildiği gibi Yüce Allah, ona seslendi:“Biz, ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve gizli bir şekilde konuşmak üzere onu kendimize yaklaştırdık.”(Meryem, 19/52)
12. “Gerçekten ben senin Rabbinim, hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.” O’na Rabbi olduğunu haber verdi ve münacat için gereken şekilde hazırlanarak buna önem vermesini, o nedenle de papuçlarını çıkartmasını emretti. Çünkü O, gerçekten mukaddes, tertemiz ve ta’zimi hak eden bir vadide idi. Eğer bu vadinin sadece Allah’ın Kelîmi Mûsâ’ya seslenmesi için seçtiği yer olmasının dışında bir kutsallığı olmasaydı bu, bile tek başına yeterdi. Müfessirlerin pek çoğu şöyle demişlerdir:“Yüce Allah’ın ona papuçlarını çıkartmasını emretmesinin sebebi, bunların eşek derisinden yapılmış olmalarıydı.” Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
13. “Ben seni (peygamber olarak) seçtim.” İnsanlar arasından seni beğenip seçtim. Bu, Allah’ın ona ihsan etmiş olduğu en büyük nimet ve lütuftur ki bu nimetin gereği gibi şükürle karşılanması gerekir. Bundan dolayı Allah, şöyle buyurmaktadır:“O halde sana vahyolunanı dinle!” Sana bildireceğim vahiyleri dikkatle dinle! Çünkü bu vahiylerim buna layıktır. Zira vahiy, dinin esası, başlangıcı ve İslâm davetinin direğidir. Daha sonra Yüce Allah ona neleri vahyettiğini şöyle beyan etmektedir:
14. “Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur.” Yani ulûhiyete müstehak ve onunla muttasıf olan Allah, Ben’im. Çünkü O, isimleri ve sıfatlarıyla kâmil, fiillerinde tek, eşi ve ortağı bulunmayan, dengi ve adaşı olmayandır. “O halde” ibadetin bütün çeşitleriyle, zahiriyle, batıniyle, usulüyle, fürûuyla “bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.” Yüce Allah, ibadet buyruğunun kapsamına dahil olmasına rağmen namazı özellikle söz konusu etmektedir. Bunun sebebi, namazın fazileti ve şerefidir. O hem kalbin, hem dilin, hem de diğer azaların ibadetini bir arada içermektedir. “Beni anmak için” buyruğundaki “için” anlamına gelen “lâm” harfi ta’lil/sebep/gerekçe içindir. Yani namazı beni anmak maksadıyla kıl, demektir. Çünkü Yüce Allah’ı anmak, maksatların en üstünüdür. Bu, kalbin kulluğudur ve bununla kalp mutluluğa kavuşur. Allah’ı zikretmeden duran âtıl bir kalp, her türlü hayırdan uzaktır ve alabildiğine harap olmuştur. Onun için Yüce Allah, kullarına çeşitli ibadetleri teşri buyurmuştur ki bütün bunlardan gerçekleştirilmek istenen maksat yüce zâtının zikredilmesidir. Bunlar arasında namazın özel bir yeri vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikretmek, elbette bu daha büyüktür.”(el-Ankebut, 29/45) Yani namazın içinde bulunan Allah’ı zikir, onun kötülüklerden ve münkerden alıkoyma özelliğinden daha büyüktür. İşte buna ulûhiyet ve ibadet tevhidi adı verilir. Ulûhiyet Yüce Allah’ın vasfı, ubûdiyet ise kulun vasfıdır.
15. “Kıyamet muhakkak gelecektir.” Yani gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. “onun vaktini neredeyse (kendimden bile) gizli tutarım.” Bazı kıraatlerde olduğu gibi bu, “kendi nefsimde bile gizli tutarım” anlamındadır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:“Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın nezdindedir.”(el-A’raf, 7/187); “Şüphesiz kıyametin bilgisi Allah nezdindedir.”(Lokman, 31/34) Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgiyi Yüce Allah, bütün yaratılmışlardan saklı tutmuştur. Onu ne mukarreb bir melek, ne de gönderilmiş bir nebi bilir. Kıyametin kopmasındaki hikmet ise “her nefis” hayır ve şer türünden “çalıştığının karşılığını” görmesidir. Kıyamet, amellerin karşılıklarının görüleceği yurda açılan kapıdır:“Kötülük edenleri yaptıklarına karşılık cezalandırması, güzel amelde bulunanları da en güzeli ile mükâfatlandırması içindir.”(en-Necm, 53/31)

9- Mûsâ’nın haberi sana geldi mi? 10- Hani o, bir ateş görmüştü de ailesine şöyle demişti:“Siz (burada) durun. Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de) belki size ondan bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek birini bulurum.” 11- Ateşin yanına vardığında (Allah tarafından): “Ey Mûsâ!” diye nida edildi. 12- “Gerçekten ben, senin Rabbinim! Hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.” 13- “Ben seni (peygamber olarak) seçtim. O halde sana vahyolunanı dinle!” 14- “Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.” 15- “Kıyamet, muhakkak gelecektir. Her nefis çalışmasının karşılığını görsün diye onun vaktini neredeyse (kendimden bile) gizli tutarım.”

9. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e takriri bir soru ile ve bu kıssayı ta’zim ve şanını yüceltme anlamında “Mûsâ’nın” mutluluğunun başlangıcı ve nübüvvetinin başı ile ilgili durumuna dair “haberi sana geldi mi?” buyurmaktadır. 10. Mûsâ, uzaktan bir ateş görmüştü. O sırada da yolunu kaybetmiş ve soğuktan etkilenmişti. Yanında bu yolculuğunda kendisiyle ısınabileceği bir şeyi de yoktu. “Ailesine: “Siz durun! Benim gözüme” Tûr’un sağ tarafında “bir ateş ilişti. Belki size ondan” kendisi ile ısınacağınız “bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek” bana yolu tarif edecek “birini bulurum.” Mûsâ’nın aradığı hem maddi aydınlık ve hem de maddi hidâyet/yol bulma idi. Orada ise manevi nur olan, ruhları ve kalpleri aydınlatan vahyin nurunu ve gerçek hidâyet olan nimetler yurdu cennetlere ulaştıran ve dosdoğru yolu gösteren hidâyeti buldu. Böylelikle hesaba katmadığı ve hatırından geçirmediği bir şey elde etmiş oldu.
11. Uzaktan gördüğü “o ateşin yanına vardığında” bu gerçekte bir nur idi ki o, hem yakıcı bir ateş, hem de aydınlatıcı idi. Buna da Peygamber’in şu buyruğu delildir:“O’nun hicabı nurdur -veya nâr/ateştir-. Eğer bu hicabı açacak olursa yüzünün parıltıları, gözünün ulaştığı her şeyi (görmediği hiçbir varlık olmadığından bütün varlıkları) yakardı.” Mûsâ, o ateşin yanına ulaşınca oradan kendisine nidâ olundu. Yani şu buyrukta belirtildiği gibi Yüce Allah, ona seslendi:“Biz, ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve gizli bir şekilde konuşmak üzere onu kendimize yaklaştırdık.”(Meryem, 19/52)
12. “Gerçekten ben senin Rabbinim, hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.” O’na Rabbi olduğunu haber verdi ve münacat için gereken şekilde hazırlanarak buna önem vermesini, o nedenle de papuçlarını çıkartmasını emretti. Çünkü O, gerçekten mukaddes, tertemiz ve ta’zimi hak eden bir vadide idi. Eğer bu vadinin sadece Allah’ın Kelîmi Mûsâ’ya seslenmesi için seçtiği yer olmasının dışında bir kutsallığı olmasaydı bu, bile tek başına yeterdi. Müfessirlerin pek çoğu şöyle demişlerdir:“Yüce Allah’ın ona papuçlarını çıkartmasını emretmesinin sebebi, bunların eşek derisinden yapılmış olmalarıydı.” Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
13. “Ben seni (peygamber olarak) seçtim.” İnsanlar arasından seni beğenip seçtim. Bu, Allah’ın ona ihsan etmiş olduğu en büyük nimet ve lütuftur ki bu nimetin gereği gibi şükürle karşılanması gerekir. Bundan dolayı Allah, şöyle buyurmaktadır:“O halde sana vahyolunanı dinle!” Sana bildireceğim vahiyleri dikkatle dinle! Çünkü bu vahiylerim buna layıktır. Zira vahiy, dinin esası, başlangıcı ve İslâm davetinin direğidir. Daha sonra Yüce Allah ona neleri vahyettiğini şöyle beyan etmektedir:
14. “Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur.” Yani ulûhiyete müstehak ve onunla muttasıf olan Allah, Ben’im. Çünkü O, isimleri ve sıfatlarıyla kâmil, fiillerinde tek, eşi ve ortağı bulunmayan, dengi ve adaşı olmayandır. “O halde” ibadetin bütün çeşitleriyle, zahiriyle, batıniyle, usulüyle, fürûuyla “bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.” Yüce Allah, ibadet buyruğunun kapsamına dahil olmasına rağmen namazı özellikle söz konusu etmektedir. Bunun sebebi, namazın fazileti ve şerefidir. O hem kalbin, hem dilin, hem de diğer azaların ibadetini bir arada içermektedir. “Beni anmak için” buyruğundaki “için” anlamına gelen “lâm” harfi ta’lil/sebep/gerekçe içindir. Yani namazı beni anmak maksadıyla kıl, demektir. Çünkü Yüce Allah’ı anmak, maksatların en üstünüdür. Bu, kalbin kulluğudur ve bununla kalp mutluluğa kavuşur. Allah’ı zikretmeden duran âtıl bir kalp, her türlü hayırdan uzaktır ve alabildiğine harap olmuştur. Onun için Yüce Allah, kullarına çeşitli ibadetleri teşri buyurmuştur ki bütün bunlardan gerçekleştirilmek istenen maksat yüce zâtının zikredilmesidir. Bunlar arasında namazın özel bir yeri vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikretmek, elbette bu daha büyüktür.”(el-Ankebut, 29/45) Yani namazın içinde bulunan Allah’ı zikir, onun kötülüklerden ve münkerden alıkoyma özelliğinden daha büyüktür. İşte buna ulûhiyet ve ibadet tevhidi adı verilir. Ulûhiyet Yüce Allah’ın vasfı, ubûdiyet ise kulun vasfıdır.
15. “Kıyamet muhakkak gelecektir.” Yani gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. “onun vaktini neredeyse (kendimden bile) gizli tutarım.” Bazı kıraatlerde olduğu gibi bu, “kendi nefsimde bile gizli tutarım” anlamındadır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:“Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın nezdindedir.”(el-A’raf, 7/187); “Şüphesiz kıyametin bilgisi Allah nezdindedir.”(Lokman, 31/34) Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgiyi Yüce Allah, bütün yaratılmışlardan saklı tutmuştur. Onu ne mukarreb bir melek, ne de gönderilmiş bir nebi bilir. Kıyametin kopmasındaki hikmet ise “her nefis” hayır ve şer türünden “çalıştığının karşılığını” görmesidir. Kıyamet, amellerin karşılıklarının görüleceği yurda açılan kapıdır:“Kötülük edenleri yaptıklarına karşılık cezalandırması, güzel amelde bulunanları da en güzeli ile mükâfatlandırması içindir.”(en-Necm, 53/31)

9- Mûsâ’nın haberi sana geldi mi? 10- Hani o, bir ateş görmüştü de ailesine şöyle demişti:“Siz (burada) durun. Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de) belki size ondan bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek birini bulurum.” 11- Ateşin yanına vardığında (Allah tarafından): “Ey Mûsâ!” diye nida edildi. 12- “Gerçekten ben, senin Rabbinim! Hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.” 13- “Ben seni (peygamber olarak) seçtim. O halde sana vahyolunanı dinle!” 14- “Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.” 15- “Kıyamet, muhakkak gelecektir. Her nefis çalışmasının karşılığını görsün diye onun vaktini neredeyse (kendimden bile) gizli tutarım.”

9. Yüce Allah, Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e takriri bir soru ile ve bu kıssayı ta’zim ve şanını yüceltme anlamında “Mûsâ’nın” mutluluğunun başlangıcı ve nübüvvetinin başı ile ilgili durumuna dair “haberi sana geldi mi?” buyurmaktadır. 10. Mûsâ, uzaktan bir ateş görmüştü. O sırada da yolunu kaybetmiş ve soğuktan etkilenmişti. Yanında bu yolculuğunda kendisiyle ısınabileceği bir şeyi de yoktu. “Ailesine: “Siz durun! Benim gözüme” Tûr’un sağ tarafında “bir ateş ilişti. Belki size ondan” kendisi ile ısınacağınız “bir meşale getiririm veya ateşin başında yol gösterecek” bana yolu tarif edecek “birini bulurum.” Mûsâ’nın aradığı hem maddi aydınlık ve hem de maddi hidâyet/yol bulma idi. Orada ise manevi nur olan, ruhları ve kalpleri aydınlatan vahyin nurunu ve gerçek hidâyet olan nimetler yurdu cennetlere ulaştıran ve dosdoğru yolu gösteren hidâyeti buldu. Böylelikle hesaba katmadığı ve hatırından geçirmediği bir şey elde etmiş oldu.
11. Uzaktan gördüğü “o ateşin yanına vardığında” bu gerçekte bir nur idi ki o, hem yakıcı bir ateş, hem de aydınlatıcı idi. Buna da Peygamber’in şu buyruğu delildir:“O’nun hicabı nurdur -veya nâr/ateştir-. Eğer bu hicabı açacak olursa yüzünün parıltıları, gözünün ulaştığı her şeyi (görmediği hiçbir varlık olmadığından bütün varlıkları) yakardı.” Mûsâ, o ateşin yanına ulaşınca oradan kendisine nidâ olundu. Yani şu buyrukta belirtildiği gibi Yüce Allah, ona seslendi:“Biz, ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve gizli bir şekilde konuşmak üzere onu kendimize yaklaştırdık.”(Meryem, 19/52)
12. “Gerçekten ben senin Rabbinim, hemen papuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın.” O’na Rabbi olduğunu haber verdi ve münacat için gereken şekilde hazırlanarak buna önem vermesini, o nedenle de papuçlarını çıkartmasını emretti. Çünkü O, gerçekten mukaddes, tertemiz ve ta’zimi hak eden bir vadide idi. Eğer bu vadinin sadece Allah’ın Kelîmi Mûsâ’ya seslenmesi için seçtiği yer olmasının dışında bir kutsallığı olmasaydı bu, bile tek başına yeterdi. Müfessirlerin pek çoğu şöyle demişlerdir:“Yüce Allah’ın ona papuçlarını çıkartmasını emretmesinin sebebi, bunların eşek derisinden yapılmış olmalarıydı.” Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
13. “Ben seni (peygamber olarak) seçtim.” İnsanlar arasından seni beğenip seçtim. Bu, Allah’ın ona ihsan etmiş olduğu en büyük nimet ve lütuftur ki bu nimetin gereği gibi şükürle karşılanması gerekir. Bundan dolayı Allah, şöyle buyurmaktadır:“O halde sana vahyolunanı dinle!” Sana bildireceğim vahiyleri dikkatle dinle! Çünkü bu vahiylerim buna layıktır. Zira vahiy, dinin esası, başlangıcı ve İslâm davetinin direğidir. Daha sonra Yüce Allah ona neleri vahyettiğini şöyle beyan etmektedir:
14. “Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur.” Yani ulûhiyete müstehak ve onunla muttasıf olan Allah, Ben’im. Çünkü O, isimleri ve sıfatlarıyla kâmil, fiillerinde tek, eşi ve ortağı bulunmayan, dengi ve adaşı olmayandır. “O halde” ibadetin bütün çeşitleriyle, zahiriyle, batıniyle, usulüyle, fürûuyla “bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.” Yüce Allah, ibadet buyruğunun kapsamına dahil olmasına rağmen namazı özellikle söz konusu etmektedir. Bunun sebebi, namazın fazileti ve şerefidir. O hem kalbin, hem dilin, hem de diğer azaların ibadetini bir arada içermektedir. “Beni anmak için” buyruğundaki “için” anlamına gelen “lâm” harfi ta’lil/sebep/gerekçe içindir. Yani namazı beni anmak maksadıyla kıl, demektir. Çünkü Yüce Allah’ı anmak, maksatların en üstünüdür. Bu, kalbin kulluğudur ve bununla kalp mutluluğa kavuşur. Allah’ı zikretmeden duran âtıl bir kalp, her türlü hayırdan uzaktır ve alabildiğine harap olmuştur. Onun için Yüce Allah, kullarına çeşitli ibadetleri teşri buyurmuştur ki bütün bunlardan gerçekleştirilmek istenen maksat yüce zâtının zikredilmesidir. Bunlar arasında namazın özel bir yeri vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikretmek, elbette bu daha büyüktür.”(el-Ankebut, 29/45) Yani namazın içinde bulunan Allah’ı zikir, onun kötülüklerden ve münkerden alıkoyma özelliğinden daha büyüktür. İşte buna ulûhiyet ve ibadet tevhidi adı verilir. Ulûhiyet Yüce Allah’ın vasfı, ubûdiyet ise kulun vasfıdır.
15. “Kıyamet muhakkak gelecektir.” Yani gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. “onun vaktini neredeyse (kendimden bile) gizli tutarım.” Bazı kıraatlerde olduğu gibi bu, “kendi nefsimde bile gizli tutarım” anlamındadır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:“Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın nezdindedir.”(el-A’raf, 7/187); “Şüphesiz kıyametin bilgisi Allah nezdindedir.”(Lokman, 31/34) Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgiyi Yüce Allah, bütün yaratılmışlardan saklı tutmuştur. Onu ne mukarreb bir melek, ne de gönderilmiş bir nebi bilir. Kıyametin kopmasındaki hikmet ise “her nefis” hayır ve şer türünden “çalıştığının karşılığını” görmesidir. Kıyamet, amellerin karşılıklarının görüleceği yurda açılan kapıdır:“Kötülük edenleri yaptıklarına karşılık cezalandırması, güzel amelde bulunanları da en güzeli ile mükâfatlandırması içindir.”(en-Necm, 53/31)

16- “O halde ona iman etmeyen ve hevâsına uyan kimse sakın seni ondan alıkoymasın. Yoksa helâk olursun.”

16. “O halde ona iman etmeyen ve hevâsına uyan kimse sakın seni ondan alıkoymasın. Yoksa helâk olursun.” Yani kıyameti inkâr edip onun gerçekleşeceğine iman etmeyen, hakkında şüpheler uyandırmaya ve tereddütler yaymaya çalışarak batıl bir görüş ileri süren, bu hususta tartışan ve gücünün yettiği kadar şüphe saçan ve bundaki maksadı da hakka ulaşmak değil hevasına uymak olan kimseler, sakın seni kıyamete ve amellerin karşılığının görüleceğine iman etmekten ve bunun için amelde bulunmaktan alıkoymasın. Sakın bu durumda olan herhangi bir kimseye kulak vermeyesin yahut onun kıyamete imandan ve onun için gereği gibi çalışmaktan alıkoyan söz ve fiillerinden herhangi birisini kabule kalkışmayasın. Yüce Allah’ın böyle kimselerden sakındırmasının sebebi şudur: Böyle bir kimse, vesvese yoluyla ve hakkı batılla karıştırma suretiyle mü’mine zarar vermesinden en çok endişe edilen kişidir. Nefisler ise başkasına benzemek ve kendi türünden olan kimselere uymak gibi bir nitelikte yaratılmıştır. Bu buyruk, farz olan imandan yahut imanın kemaline ulaşmaktan alıkoyan ya da kalpte şüpheler uyandıran ve batıla davet eden herkese karşı dikkatli ve uyanık olmak gereğine dair bir işarettir. Aynı şekilde bu türden engellemeleri ve şüpheleri içeren kitaplara karşı da bir uyarı mahiyetindedir. u buyruklarda Yüce Allah, kendisine iman etmekten, ibadet etmekten ve âhiret gününe iman etmekten söz etmektedir. Çünkü bu üç husus, imanın esası ve dinin temelidir. Bunlar eksiksiz olarak gerçekleştirilecek olursa din tamam olur. Dinin eksikliği yahut yokluğu da bunların olmaması veya bunlardan birisinin bulunmaması halinde söz konusu olur. Bu buyruk Yüce Allah’ın kendilerine kitap verilmiş olan çeşitli fırkaların mutluluk ya da bedbahtlıklarına dair ölçünün ne olduğunu haber veren şu buyruğa benzemektedir:“İman edenlerle yahudiler, sâbiîler ve hristiyanlar; (bunlardan) her kim Allah’a ve âhiret gününe iman edip salih amellerde bulunursa, onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir.”(el-Maide, 5/69)“Yoksa helâk olursun.” Eğer kıyamete iman etmekten alıkoyan bu kimsenin yoluna uyacak olursan, helâk ve bedbaht olursun.

17- “O sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?” 18- “O, asamdır; ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkerim ve ondan başka şekillerde de yararlanırım” dedi. 19- Buyurdu ki:“At onu, ey Mûsâ!” 20- O da onu attı. Bir de ne görsün; o, hızla hareket eden (büyük) bir yılan olmuş. 21- Buyurdu ki:“Al onu ve korkma! Biz, onu ilk şekline döndüreceğiz.” 22- “Elini kolunun altına sok da başka bir mucize olmak üzere hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın.” 23- (Bu,) sana en büyük mucizelerimizden bazılarını gösterelim diyedir.”

17. Yüce Allah, Mûsâ’ya imanın temelini beyan ettikten sonra ona kalbine huzur verecek, gözünü aydınlatacak ve Yüce Allah’ın düşmanlarına karşı onu destekleyeceğine dair güvenini pekiştirecek türden mucizeleri göstermek ve açıklamak istedi. Bunun üzerine:“O sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?” buyurdu. Allah elbette onun ne olduğunu biliyordu. Ancak bu hususa dikkat çekmek için ifade soru şeklinde ortaya konmuştur.
18. Mûsâ da şu cevabı verdi:“O asamdır, ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkerim.” Mûsâ asasının bu iki menfaatini söz konusu etti. Bu faydalardan birisi insan içindir. O da kendisinin kalkarken ve yürürken bu asaya dayanmasıdır. Böylelikle bu asa ona yardımcı olur. Diğer bir menfaati de hayvanlara yöneliktir. Çünkü Mûsâ, koyun çobanlığı yapıyordu. Koyunları yaprakları çırpılabilen ağaçlar arasında otladı mı bu asasını, yaprakları dökülsün de koyunlar o yaprakları yesinler diye ağacın dallarına vururdu. Bu, Mûsâ’nın güzel ahlakındandır, o ahlakın bir meyvesi olarak dilsiz hayvanları güzel bir şekilde gözetiyor ve onlara bu şekilde iyilikte bulunuyordu. Bu, onun Allah tarafından inâyette bulunulup seçilme sebebini ve Allah’ın rahmet ve hikmetine de mazhar olmasının gerekçesini ortaya koymaktadır. “Ve ondan” bu iki hususun dışında “başka şekillerde de yararlanırım.” Ben, onu başka maksatlarla da kullanırım. Yüce Allah, Mûsâ’ya sağ elinde bulunan şey hakkında soru sorunca -ki bu sorunun bizzat asa hakkında veya onun faydaları hakkında sorulmuş olma ihtimali vardır- o da hem asanın kendisi hem de faydasına dair cevap vermiştir ki bu da onun edebindendir.
19-20. Bunun üzerine Yüce Allah:“Buyurdu ki: At onu ey Mûsâ! O da onu attı. Bir de ne görsün; o, hızla hareket eden (büyük) bir yılan olmuş.” Allah’ın izniyle büyük bir yılana dönüşüverdi. Mûsâ korkup arkasına bile bakmadan kaçmaya başladı. Bu yılanın “hızla hareket eden” diye nitelendirilmesi muhtemel bir vehmi ortadan kaldırmak içindir. Yani Mûsâ’nın bu gördüğünün hakikatle ilgisi olmayan bir hayalden ibaret olduğu zannedilmesin diyedir.
21. Yüce Allah ona:“buyurdu ki: Al onu ve korkma!” Ondan sana hiçbir zarar gelmeyecektir. “Biz onu ilk şekline döndüreceğiz.” İlk hali olan asa haline döndüreceğiz. Mûsâ Yüce Allah’a imanı ve teslimiyeti ile Allah’ın emrine uyarak, onu aldı. Bu sefer önceden bildiği asasına dönüştü. İşte mucizelerinden biri budur.
22. Daha sonra Allah diğer bir mucizeyi şöyle zikretmektedir:“Elini kolunun altına sok” Yani elini yakanın içerisinden sok ve kolunun pazu kısmını da onun üzerine koy “da başka bir mucize olmak üzere hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın.” Herhangi bir kusur, leke ve alaca türü bir hastalık söz konusu olmaksızın parlak, bembeyaz bir renge bürünecektir. Bir başka ayette şöyle buyurmaktadır:“İşte bunlar, Firavun’a ve ileri gelenlerine Rabbin tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar fâsık bir kavimdirler.”(el-Kasas, 28/32)
23. (Bu) sana en büyük mucizelerimizden bazılarını gösterelim diyedir.” Bu sözünü ettiğimiz asanın yürüyen bir yılana dönmesini ve elinin bakanlar için koynundan bembeyaz çıkmasını, sana risaletinin doğruluğuna ve getirdiklerinin hakikatine delâlet edecek bu büyük mucizeleri göstermek için, böylelikle de kalbin mutmain olsun, ilmin artsın, Allah’ın seni koruyacağına ve sana yardımcı olacağına dair vaadine güvenesin ve bu, kendilerine peygamber olarak gönderildiğin kimselere karşı bir delil ve belge olsun diyedir.

17- “O sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?” 18- “O, asamdır; ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkerim ve ondan başka şekillerde de yararlanırım” dedi. 19- Buyurdu ki:“At onu, ey Mûsâ!” 20- O da onu attı. Bir de ne görsün; o, hızla hareket eden (büyük) bir yılan olmuş. 21- Buyurdu ki:“Al onu ve korkma! Biz, onu ilk şekline döndüreceğiz.” 22- “Elini kolunun altına sok da başka bir mucize olmak üzere hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın.” 23- (Bu,) sana en büyük mucizelerimizden bazılarını gösterelim diyedir.”

17. Yüce Allah, Mûsâ’ya imanın temelini beyan ettikten sonra ona kalbine huzur verecek, gözünü aydınlatacak ve Yüce Allah’ın düşmanlarına karşı onu destekleyeceğine dair güvenini pekiştirecek türden mucizeleri göstermek ve açıklamak istedi. Bunun üzerine:“O sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?” buyurdu. Allah elbette onun ne olduğunu biliyordu. Ancak bu hususa dikkat çekmek için ifade soru şeklinde ortaya konmuştur.
18. Mûsâ da şu cevabı verdi:“O asamdır, ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkerim.” Mûsâ asasının bu iki menfaatini söz konusu etti. Bu faydalardan birisi insan içindir. O da kendisinin kalkarken ve yürürken bu asaya dayanmasıdır. Böylelikle bu asa ona yardımcı olur. Diğer bir menfaati de hayvanlara yöneliktir. Çünkü Mûsâ, koyun çobanlığı yapıyordu. Koyunları yaprakları çırpılabilen ağaçlar arasında otladı mı bu asasını, yaprakları dökülsün de koyunlar o yaprakları yesinler diye ağacın dallarına vururdu. Bu, Mûsâ’nın güzel ahlakındandır, o ahlakın bir meyvesi olarak dilsiz hayvanları güzel bir şekilde gözetiyor ve onlara bu şekilde iyilikte bulunuyordu. Bu, onun Allah tarafından inâyette bulunulup seçilme sebebini ve Allah’ın rahmet ve hikmetine de mazhar olmasının gerekçesini ortaya koymaktadır. “Ve ondan” bu iki hususun dışında “başka şekillerde de yararlanırım.” Ben, onu başka maksatlarla da kullanırım. Yüce Allah, Mûsâ’ya sağ elinde bulunan şey hakkında soru sorunca -ki bu sorunun bizzat asa hakkında veya onun faydaları hakkında sorulmuş olma ihtimali vardır- o da hem asanın kendisi hem de faydasına dair cevap vermiştir ki bu da onun edebindendir.
19-20. Bunun üzerine Yüce Allah:“Buyurdu ki: At onu ey Mûsâ! O da onu attı. Bir de ne görsün; o, hızla hareket eden (büyük) bir yılan olmuş.” Allah’ın izniyle büyük bir yılana dönüşüverdi. Mûsâ korkup arkasına bile bakmadan kaçmaya başladı. Bu yılanın “hızla hareket eden” diye nitelendirilmesi muhtemel bir vehmi ortadan kaldırmak içindir. Yani Mûsâ’nın bu gördüğünün hakikatle ilgisi olmayan bir hayalden ibaret olduğu zannedilmesin diyedir.
21. Yüce Allah ona:“buyurdu ki: Al onu ve korkma!” Ondan sana hiçbir zarar gelmeyecektir. “Biz onu ilk şekline döndüreceğiz.” İlk hali olan asa haline döndüreceğiz. Mûsâ Yüce Allah’a imanı ve teslimiyeti ile Allah’ın emrine uyarak, onu aldı. Bu sefer önceden bildiği asasına dönüştü. İşte mucizelerinden biri budur.
22. Daha sonra Allah diğer bir mucizeyi şöyle zikretmektedir:“Elini kolunun altına sok” Yani elini yakanın içerisinden sok ve kolunun pazu kısmını da onun üzerine koy “da başka bir mucize olmak üzere hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın.” Herhangi bir kusur, leke ve alaca türü bir hastalık söz konusu olmaksızın parlak, bembeyaz bir renge bürünecektir. Bir başka ayette şöyle buyurmaktadır:“İşte bunlar, Firavun’a ve ileri gelenlerine Rabbin tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar fâsık bir kavimdirler.”(el-Kasas, 28/32)
23. (Bu) sana en büyük mucizelerimizden bazılarını gösterelim diyedir.” Bu sözünü ettiğimiz asanın yürüyen bir yılana dönmesini ve elinin bakanlar için koynundan bembeyaz çıkmasını, sana risaletinin doğruluğuna ve getirdiklerinin hakikatine delâlet edecek bu büyük mucizeleri göstermek için, böylelikle de kalbin mutmain olsun, ilmin artsın, Allah’ın seni koruyacağına ve sana yardımcı olacağına dair vaadine güvenesin ve bu, kendilerine peygamber olarak gönderildiğin kimselere karşı bir delil ve belge olsun diyedir.

17- “O sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?” 18- “O, asamdır; ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkerim ve ondan başka şekillerde de yararlanırım” dedi. 19- Buyurdu ki:“At onu, ey Mûsâ!” 20- O da onu attı. Bir de ne görsün; o, hızla hareket eden (büyük) bir yılan olmuş. 21- Buyurdu ki:“Al onu ve korkma! Biz, onu ilk şekline döndüreceğiz.” 22- “Elini kolunun altına sok da başka bir mucize olmak üzere hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın.” 23- (Bu,) sana en büyük mucizelerimizden bazılarını gösterelim diyedir.”

17. Yüce Allah, Mûsâ’ya imanın temelini beyan ettikten sonra ona kalbine huzur verecek, gözünü aydınlatacak ve Yüce Allah’ın düşmanlarına karşı onu destekleyeceğine dair güvenini pekiştirecek türden mucizeleri göstermek ve açıklamak istedi. Bunun üzerine:“O sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?” buyurdu. Allah elbette onun ne olduğunu biliyordu. Ancak bu hususa dikkat çekmek için ifade soru şeklinde ortaya konmuştur.
18. Mûsâ da şu cevabı verdi:“O asamdır, ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkerim.” Mûsâ asasının bu iki menfaatini söz konusu etti. Bu faydalardan birisi insan içindir. O da kendisinin kalkarken ve yürürken bu asaya dayanmasıdır. Böylelikle bu asa ona yardımcı olur. Diğer bir menfaati de hayvanlara yöneliktir. Çünkü Mûsâ, koyun çobanlığı yapıyordu. Koyunları yaprakları çırpılabilen ağaçlar arasında otladı mı bu asasını, yaprakları dökülsün de koyunlar o yaprakları yesinler diye ağacın dallarına vururdu. Bu, Mûsâ’nın güzel ahlakındandır, o ahlakın bir meyvesi olarak dilsiz hayvanları güzel bir şekilde gözetiyor ve onlara bu şekilde iyilikte bulunuyordu. Bu, onun Allah tarafından inâyette bulunulup seçilme sebebini ve Allah’ın rahmet ve hikmetine de mazhar olmasının gerekçesini ortaya koymaktadır. “Ve ondan” bu iki hususun dışında “başka şekillerde de yararlanırım.” Ben, onu başka maksatlarla da kullanırım. Yüce Allah, Mûsâ’ya sağ elinde bulunan şey hakkında soru sorunca -ki bu sorunun bizzat asa hakkında veya onun faydaları hakkında sorulmuş olma ihtimali vardır- o da hem asanın kendisi hem de faydasına dair cevap vermiştir ki bu da onun edebindendir.
19-20. Bunun üzerine Yüce Allah:“Buyurdu ki: At onu ey Mûsâ! O da onu attı. Bir de ne görsün; o, hızla hareket eden (büyük) bir yılan olmuş.” Allah’ın izniyle büyük bir yılana dönüşüverdi. Mûsâ korkup arkasına bile bakmadan kaçmaya başladı. Bu yılanın “hızla hareket eden” diye nitelendirilmesi muhtemel bir vehmi ortadan kaldırmak içindir. Yani Mûsâ’nın bu gördüğünün hakikatle ilgisi olmayan bir hayalden ibaret olduğu zannedilmesin diyedir.
21. Yüce Allah ona:“buyurdu ki: Al onu ve korkma!” Ondan sana hiçbir zarar gelmeyecektir. “Biz onu ilk şekline döndüreceğiz.” İlk hali olan asa haline döndüreceğiz. Mûsâ Yüce Allah’a imanı ve teslimiyeti ile Allah’ın emrine uyarak, onu aldı. Bu sefer önceden bildiği asasına dönüştü. İşte mucizelerinden biri budur.
22. Daha sonra Allah diğer bir mucizeyi şöyle zikretmektedir:“Elini kolunun altına sok” Yani elini yakanın içerisinden sok ve kolunun pazu kısmını da onun üzerine koy “da başka bir mucize olmak üzere hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın.” Herhangi bir kusur, leke ve alaca türü bir hastalık söz konusu olmaksızın parlak, bembeyaz bir renge bürünecektir. Bir başka ayette şöyle buyurmaktadır:“İşte bunlar, Firavun’a ve ileri gelenlerine Rabbin tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar fâsık bir kavimdirler.”(el-Kasas, 28/32)
23. (Bu) sana en büyük mucizelerimizden bazılarını gösterelim diyedir.” Bu sözünü ettiğimiz asanın yürüyen bir yılana dönmesini ve elinin bakanlar için koynundan bembeyaz çıkmasını, sana risaletinin doğruluğuna ve getirdiklerinin hakikatine delâlet edecek bu büyük mucizeleri göstermek için, böylelikle de kalbin mutmain olsun, ilmin artsın, Allah’ın seni koruyacağına ve sana yardımcı olacağına dair vaadine güvenesin ve bu, kendilerine peygamber olarak gönderildiğin kimselere karşı bir delil ve belge olsun diyedir.

17- “O sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?” 18- “O, asamdır; ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkerim ve ondan başka şekillerde de yararlanırım” dedi. 19- Buyurdu ki:“At onu, ey Mûsâ!” 20- O da onu attı. Bir de ne görsün; o, hızla hareket eden (büyük) bir yılan olmuş. 21- Buyurdu ki:“Al onu ve korkma! Biz, onu ilk şekline döndüreceğiz.” 22- “Elini kolunun altına sok da başka bir mucize olmak üzere hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın.” 23- (Bu,) sana en büyük mucizelerimizden bazılarını gösterelim diyedir.”

17. Yüce Allah, Mûsâ’ya imanın temelini beyan ettikten sonra ona kalbine huzur verecek, gözünü aydınlatacak ve Yüce Allah’ın düşmanlarına karşı onu destekleyeceğine dair güvenini pekiştirecek türden mucizeleri göstermek ve açıklamak istedi. Bunun üzerine:“O sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?” buyurdu. Allah elbette onun ne olduğunu biliyordu. Ancak bu hususa dikkat çekmek için ifade soru şeklinde ortaya konmuştur.
18. Mûsâ da şu cevabı verdi:“O asamdır, ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkerim.” Mûsâ asasının bu iki menfaatini söz konusu etti. Bu faydalardan birisi insan içindir. O da kendisinin kalkarken ve yürürken bu asaya dayanmasıdır. Böylelikle bu asa ona yardımcı olur. Diğer bir menfaati de hayvanlara yöneliktir. Çünkü Mûsâ, koyun çobanlığı yapıyordu. Koyunları yaprakları çırpılabilen ağaçlar arasında otladı mı bu asasını, yaprakları dökülsün de koyunlar o yaprakları yesinler diye ağacın dallarına vururdu. Bu, Mûsâ’nın güzel ahlakındandır, o ahlakın bir meyvesi olarak dilsiz hayvanları güzel bir şekilde gözetiyor ve onlara bu şekilde iyilikte bulunuyordu. Bu, onun Allah tarafından inâyette bulunulup seçilme sebebini ve Allah’ın rahmet ve hikmetine de mazhar olmasının gerekçesini ortaya koymaktadır. “Ve ondan” bu iki hususun dışında “başka şekillerde de yararlanırım.” Ben, onu başka maksatlarla da kullanırım. Yüce Allah, Mûsâ’ya sağ elinde bulunan şey hakkında soru sorunca -ki bu sorunun bizzat asa hakkında veya onun faydaları hakkında sorulmuş olma ihtimali vardır- o da hem asanın kendisi hem de faydasına dair cevap vermiştir ki bu da onun edebindendir.
19-20. Bunun üzerine Yüce Allah:“Buyurdu ki: At onu ey Mûsâ! O da onu attı. Bir de ne görsün; o, hızla hareket eden (büyük) bir yılan olmuş.” Allah’ın izniyle büyük bir yılana dönüşüverdi. Mûsâ korkup arkasına bile bakmadan kaçmaya başladı. Bu yılanın “hızla hareket eden” diye nitelendirilmesi muhtemel bir vehmi ortadan kaldırmak içindir. Yani Mûsâ’nın bu gördüğünün hakikatle ilgisi olmayan bir hayalden ibaret olduğu zannedilmesin diyedir.
21. Yüce Allah ona:“buyurdu ki: Al onu ve korkma!” Ondan sana hiçbir zarar gelmeyecektir. “Biz onu ilk şekline döndüreceğiz.” İlk hali olan asa haline döndüreceğiz. Mûsâ Yüce Allah’a imanı ve teslimiyeti ile Allah’ın emrine uyarak, onu aldı. Bu sefer önceden bildiği asasına dönüştü. İşte mucizelerinden biri budur.
22. Daha sonra Allah diğer bir mucizeyi şöyle zikretmektedir:“Elini kolunun altına sok” Yani elini yakanın içerisinden sok ve kolunun pazu kısmını da onun üzerine koy “da başka bir mucize olmak üzere hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın.” Herhangi bir kusur, leke ve alaca türü bir hastalık söz konusu olmaksızın parlak, bembeyaz bir renge bürünecektir. Bir başka ayette şöyle buyurmaktadır:“İşte bunlar, Firavun’a ve ileri gelenlerine Rabbin tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar fâsık bir kavimdirler.”(el-Kasas, 28/32)
23. (Bu) sana en büyük mucizelerimizden bazılarını gösterelim diyedir.” Bu sözünü ettiğimiz asanın yürüyen bir yılana dönmesini ve elinin bakanlar için koynundan bembeyaz çıkmasını, sana risaletinin doğruluğuna ve getirdiklerinin hakikatine delâlet edecek bu büyük mucizeleri göstermek için, böylelikle de kalbin mutmain olsun, ilmin artsın, Allah’ın seni koruyacağına ve sana yardımcı olacağına dair vaadine güvenesin ve bu, kendilerine peygamber olarak gönderildiğin kimselere karşı bir delil ve belge olsun diyedir.